Admin
Yönetici
- Katılım
- 19 Şub 2025
- Mesajlar
- 180
- Tepkime puanı
- 0
- Puanları
- 16
1- يَا أَيُّهَا النَّبِيُّ اتَّقِ اللَّهَ “Ey peygamber! Allah’tan kork!”
Cenab-ı Hak bu ifadeyle Peygambere nida etti. Böyle nida etmesinde,
-Hem peygambere bir tazim,
-Hem de takvanın şanını büyütmek vardır.
Bu emirden murat, takva üzere sebat etmektir. Ta ki devamında gelen yasağa uymayı netice versin.
وَلَا تُطِعِ الْكَافِرِينَ وَالْمُنَافِقِينَ “Kâfirlere ve münafıklara itaat etme.”
Dinde taviz vererek kâfirlere ve münafıklara itaat etme!
Sebeb-i Nüzûl
Rivayete göre Ebu Süfyan, İkrime Bin Ebi Cehl ve Ebu A’ver Hudeybiye sonrasındaki barış döneminde Hz. Peygamberin yanına geldiler ve onlarla beraber İbnu Übey ve Muattib Bin Kuşeyr ve Cedd Bin Kays da bulundu. Bunlar Hz. Peygambere “Bizim ilahlarımızın aleyhinde konuşma ve “onların şefaati olacak” de, biz de Seni Rabbinle baş başa bırakalım” dediler. Ayet, bu vesileyle nazil oldu.
إِنَّ اللَّهَ كَانَ عَلِيمًا حَكِيمًا “Muhakkak ki Allah Alîm – Hakîm’dir.”
Şüphesiz Allah faydanıza ve zararınıza olan durumları bilir.
Ancak ve ancak hikmetli bir şekilde hükmeder.
2- وَاتَّبِعْ مَا يُوحَى إِلَيْكَ مِن رَّبِّكَ “Rabbinden sana vahyedilene uy.”
Rabbinden vahiyle Sana gelen “onlara itaat etme” gibi emirlere tâbi ol.
إِنَّ اللَّهَ كَانَ بِمَا تَعْمَلُونَ خَبِيرًا ا “Muhakkak ki Allah ne yaparsanız haber dardır.”
Yaptıklarınızdan haberdar olduğu içindir ki faydalı olan ve kâfirleri dinlemekten Seni müstağni kılan şeyleri Sana vahyetmektedir.
3- وَتَوَكَّلْ عَلَى اللَّهِ “Allah’a tevekkül et!”
İşini O’nun tedbirine bırak.
وَكَفَى بِاللَّهِ وَكِيلًا “Vekil olarak Allah yeter.”
Bütün işlere Vekîl olarak O yeter.
4- مَّا جَعَلَ اللَّهُ لِرَجُلٍ مِّن قَلْبَيْنِ فِي جَوْفِهِ “Allah bir adamın içine iki kalp koymamıştır.”
Allah, insanın içinde iki kalp bırakmadı. Çünkü kalp, insanî nefisle (ruhla) alakalı olmak üzere hayvanî ruhun kaynağıdır ve bütün kuvvelerin menbaıdır. Bu ise, birden fazla olmaya manidir.[1>
وَمَا جَعَلَ أَزْوَاجَكُمُ اللَّائِي تُظَاهِرُونَ مِنْهُنَّ أُمَّهَاتِكُمْ “Kendilerine zıhar yaptığınız eşlerinizi analarınız kılmamıştır.”
وَمَا جَعَلَ أَدْعِيَاءكُمْ أَبْنَاءكُمْ “Evlatlıklarınızı da oğullarınız kılmamıştır.”
Ve Allah bir kadında eş olmak ve anne olmayı cem etmedi. Adamda da evlatlık olmakla gerçek oğul olmayı bir arada bulundurmadı.
Bundan murat, Arabların çok zeki kimsede iki kalp olduğu iddialarını reddetmektir. Ebu Muammer veya Cemil Bin Esed hakkında “çift kalpli” denilmekteydi.
Yine Arablarda, evlatlık kimse doğrudan o kişinin çocuğu gibi telakki edilirdi. Bundan dolayı Hz. Peygamberin azatlı kölesi Zeyd Bin Harise’ye “Muhammedin oğlu” demekteydiler.
Ayetten murat, zıhar yapılan kadının gerçekte o kişinin annesi olmadığını, evlatlığın da gerçek oğul olmadığını anlatmaktır. Evvelinde insanda iki kalp olduğunu reddetmek, bu ikisinin hamledildiği bir asla hazırlık olmasıdır. Yani, Allah tenakuza yol açacağı için insanın içinde iki kalp yaratmadığı gibi, bir insanda da hem annelik hem de eş olmayı, hem evlatlık hem de oğul olmayı bir arada bulundurmamıştır.
Zıharın manası, kişinin hanımına “Sen bana anam gibisin” demesidir.
Zıhar, cahiliye döneminde (İslâm öncesinde) bir boşama şekliydi. İslâmda da boşanmayı gerektirir. Ama kefaret ödemek suretiyle evlilik devam eder.[2>
ذَلِكُمْ قَوْلُكُم بِأَفْوَاهِكُمْ “İşte bu, ağızlarınızla söylediğiniz (ama gerçek olmayan) sözünüzdür.”
“İşte bu” ifadesi, bütün zikrolunanlara veya son zikrolunan duruma işaret eder.
Bu, ağzınızla söylediğiniz bir söz olup, saçmalayan kimsede olduğu gibi, bizâtihi bir hakikatı yoktur.[3>
وَاللَّهُ يَقُولُ الْحَقَّ “Allah ise hakkı söyler.”
Allahın söylemiş olduğu ise, bizâtihi gerçektir, hakka mutabıktır.
وَهُوَ يَهْدِي السَّبِيلَ “Ve doğru yola iletir.”
Ve O, hak yola sevkeder.
5- ادْعُوهُمْ لِآبَائِهِمْ “Onları babalarına nisbet ederek çağırın.” Evlâtlıklarınızı kendi öz babalarına nisbetle çağırın.
هُوَ أَقْسَطُ عِندَ اللَّهِ “O, Allah yanında çok daha adildir.”
Çünkü Onları babalarına nisbetle çağırmanız Allah nezdinde çok daha âdildir. “Çok daha adildir” ifadesinden murat, “işin doğru olanı budur” manasını anlatmaktır.[4>
فَإِن لَّمْ تَعْلَمُوا آبَاءهُمْ فَإِخْوَانُكُمْ فِي الدِّينِ وَمَوَالِيكُمْ “Eğer babalarını bilmiyorsanız, onlar sizin dinde kardeşleriniz ve dostlarınızdır.”Şayet kendilerini nisbet edeceğiniz gerçek babalarını bilmiyorsanız, onlar dinde sizin kardeşleriniz ve dostlarınızdır. Dolayısıyla onlardan bahsederken “bu kardeşim, bu dostum” gibi ifadeler kullanın.
وَلَيْسَ عَلَيْكُمْ جُنَاحٌ فِيمَا أَخْطَأْتُم بِهِ “Bununla beraber hata ettiklerinizde üzerinize bir günah yoktur.”Bu nehiyden önce onlara “oğlum”, demenizde size bir günah yoktur.
Veya unutarak veya sürç-ü lisanla “oğlum” demenizde de bir günah yazılmaz.[5>
وَلَكِن مَّا تَعَمَّدَتْ قُلُوبُكُمْ “Fakat kalblerinizin kasdettiğinde vardır.”
Lakin kalplerinizin bizzat yönelerek kasten “oğlum” demenizde günah vardır.
وَكَانَ اللَّهُ غَفُورًا رَّحِيمًا “Allah, Ğafur – Rahîm’dir.”
Allah, hata ile böyle diyeni affetmesiyle, Ğafur’dur, Rahîm’dir.
Bil ki: Şâfii mezhebine göre, evlatlık edinmek yoktur. Hanefi mezhebine göre ise, kölesini evlâtlık edinse, onu azat etmesi gerekir.
6- النَّبِيُّ أَوْلَى بِالْمُؤْمِنِينَ مِنْ أَنفُسِهِمْ “Peygamber, mü’minlere kendi ne fislerinden önce gelir.”Peygamber, bütün durumlarda mü’minlere kendi nefislerinden daha evlâdır. Çünkü nefislerinin hilafına onlara emrettiği ve onlar için razı olduğu şeylerde hep onların faydasını ve başarısını düşünür. Bundan dolayı ayette “şu açıdan daha evlâdır” denilmeyip mutlak ifade edildi. Bu sebeple, O’nun kendilerine kendi nefislerinden daha sevgili, Ondan gelen bir emrin daha etkili ve Ona olan şefkatlerinin kendilerine olan şefkatten daha ileri olması gerekir.
Sebeb-i NüzûlRivayete göre Hz. Peygamber Tebük seferine niyetlendi ve insanlara bu sefere katılmalarını emretti. Bunun üzerine insanlardan bir kısmı “babalarımızdan ve analarımızdan izin alalım” deyince, ayet nâzil oldu.Hz. Peygamber din hususunda ümmetin babasıdır. Her peygamber de kendi ümmetine bir nevi babadır. Çünkü, ebedî hayatla ilgili hususta, işin başında peygamber yer almaktadır. Bundan dolayı da mü’minler birbiriyle kardeş sayılmışlardır.
وَأَزْوَاجُهُ أُمَّهَاتُهُمْ “O’nun hanımları da onların anneleridir.”
Hz. Peygamberin hanımlarının mü’minlerin anneleri olmaları,
-Kendileriyle evlenilmeleri yasak olması,
-Ve anne gibi saygıya layık olmaları yönündendir. Bunun dışındaki hâllerde, diğer yabancı kadınlar gibidirler.[6>
Bundan dolayı Hz. Aişe şöyle demiştir: “Biz kadınların anneleri değiliz.”
وَأُوْلُو الْأَرْحَامِ بَعْضُهُمْ أَوْلَى بِبَعْضٍ فِي كِتَابِ اللَّهِ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ وَالْمُهَاجِرِينَ “Akraba olanlar da Allah’ın kitabında birbirlerine, diğer mü’minler-den ve muhacirlerden daha yakındırlar.”Akraba olanlar miras hususunda birbirlerine daha yakındırlar.Ayet, İslâmın ilk döneminde hicretten ve din kardeşliğinden meydana gelen birbirine varis olmayı yürürlükten kaldırmaktadır.
“Allah’ın kitabında”
Bundan murat
-Levh-i mahfuz
-Veya nazil olan bu ayet veya diğer miras ayetleridir.
Yani, akrabalık hakkı, miras noktasında din hakkından ve hicret hakkından önce gelir.
إِلَّا أَن تَفْعَلُوا إِلَى أَوْلِيَائِكُم مَّعْرُوفًا “Ancak dostlarınıza marûf bir fiilde bulunmanız müstesna.”
Marûf fiilden murat, mü’min kardeşlerine ve hicretten dolayı mağdur olanlara mirastan vasiyette bulunmaktır.
كَانَ ذَلِكَ فِي الْكِتَابِ مَسْطُورًا “Bu, Kitapta yazılıdır.”Bu iki ayette zikrolunan durum, Kitapta yazılıdır.
Kitaptan murat,
-Levh-i Mahfuz,
-Kur’an-ı Kerîmdir.
-Tevrat olduğu da söylenmiştir.
7- وَإِذْ أَخَذْنَا مِنَ النَّبِيِّينَ مِيثَاقَهُمْ وَمِنكَ وَمِن نُّوحٍ وَإِبْرَاهِيمَ وَمُوسَى وَعِيسَى ابْنِ مَرْيَمَ “Hani biz peygamberlerden misak (sağlam söz) almıştık; Senden, Nûh’tan, İbrahim, Mûsâ ve Meryem oğlu İsa’dan.”
Peygamberlerden alınan misak, yüklendikleri risalet mesajlarını tebliğ etmeleri ve doğru dine insanları çağırmalarıyla ilgili kendilerinden söz alınmasıdır.
Bu beş peygamberin ismen belirtilmeleri, şeriat sahibi peygamberler içinde meşhur oldukları cihetledir.Hz. Peygamberin başta zikredilmesi, O’na bir tazim ve şanına saygıdan dolayıdır.
وَأَخَذْنَا مِنْهُم مِّيثَاقًا غَلِيظًا ا “Ve onlardan bir mîsak-ı ğaliz almıştık.”
Misak-ı ğaliz, alınan sözün büyüklüğünü ifade eder.Veya yeminle bir söz alındığını anlatır.
Ayetin evvelinde misak alındığı ifade edilmişken ayetin sonunda bunun tekrarlanması, bu vasfa tazim olarak gelmiştir.
8- لِيَسْأَلَ الصَّادِقِينَ عَن صِدْقِهِمْ “(Allah bunu), sadıklara sadakatlerinden sormak için yaptı.
Ayetin başında “onlardan misak aldık” denildikten sonra, ayetin sonunda bunun tekrarlanması, doğrulara sadakatlerinden sormak içindir.
Sadıklara sadakatlerinin sorulması,
-Allahın kıyamet günü peygamberlere kavimlerine ne söylediklerini sorması,
-Veya Allahın onları tasdik edip kavimlerini susturması,
-Veya o peygamberleri tasdik edenlerin tasdikinden sorulması olabilir. Çünkü sadık olanı tasdik eden de sadıktır.
-Veya bundan murat, Allah “ben Rabbiniz değil miyim?” diye insanların kendilerini kendilerine şahit yaptığında “evet, Rabbimizsin” diye şehadet eden ve bunda da sadık olan mü’minlere, doğruluklarından ve ahitlerinden sormasıdır.[7>
وَأَعَدَّ لِلْكَافِرِينَ عَذَابًا أَلِيمًا “Kâfirler için ise elem verici bir azab hazırladı.”
Demek ki, peygamberlerin gönderilmesi ve onlardan misak alınması mü’minleri mükâfatlandırmak içindir. Kâfirlere gelince, Allah onlar için çok elîm bir azap hazırlamıştır.
Veya şöyle bir münasebet olabilir: Allah, sadık olan mü’minlere mükâfat verecektir. Kâfirlere ise, elim bir azap hazırlamıştır.
[1> Ayet, Kur’ân’ın evrensellik özelliğinden hareketle bir irsal-i mesel olarak da yorumlanabilir. Mesela bu ifade, “iman ile inkâr bir gönülde birleşmez” manasını te’kiden kullanılabilir. Zira, bir kalpte birbirine mugayir iki inanç bir arada bulunamaz.
[2> Mücadile suresinin başında bu konuda açıklama yapılmaktadır.
[3> Saçmalayan bir kimse, söz gelimi “ben bu ülkenin kralıyım” diyebilir. Böyle demekle gerçek kral olmayacağı gibi, hanımlarınıza “anam gibisin” demenizle onlar anneniz gibi olmaz, evlatlıklarınıza da “oğlum” demenizle gerçek oğlunuz olmaz.
[4> Yani, “çok daha âdildir” denildiğinde, “evlatlık edinenlere nisbetle çağrıldıklarında bir mahzur yok” manası anlaşılmamalıdır.
[5> “Kanun, makabline şâmil değildir” denilir. Yani kanun, çıkmazdan öncesini içine almaz. Öte yandan bu meselede, kasten söylememek şartıyla hataen söylenen “oğlum-kızım” gibi ifadelerde bir vebâl söz konusu değildir. Burada ülkemizde sıkça görülen bir duruma açıklık getirmekte yarar vardır: Günlük hayatta, sözgelimi bir idareci çalışanlarına, bir öğretmen öğrencilerine “oğlum-kızım” tabirini sıkça kullanabilmektedir. Bu durumla, evlatlıklara “oğlum-kızım” denilmesini birbirine karıştırmamak gerekir.
[6> Mesela, onlara varis olunmaz, annesinin evine girer gibi serbestçe yanlarına varılmaz.
[7> Bkz. A’raf, 172.
9- يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اذْكُرُوا نِعْمَةَ اللَّهِ عَلَيْكُمْ “Ey iman edenler! Allah’ın üzerinizdeki nimetini anın.”
إِذْ جَاءتْكُمْ جُنُودٌ فَأَرْسَلْنَا عَلَيْهِمْ رِيحًا وَجُنُودًا لَّمْ تَرَوْهَا “Hani size ordular gelmişti de üzerlerine bir rüzgâr ve sizin görmediğiniz ordular göndermiştik.”
Gelen ordulardan murat, sayıları oniki bin kadar olan küfür ordusudur. Bunlar Kureyş, Ğatafan kabileleriyle, Kurayza ve Nadîr Yahudileridir.
“O ordular size gelmişti de biz de onlara saba rüzgarını ve bir de görmediğiniz melekler ordusunu göndermiştik.”
Sebeb-i Nüzûl
Rivayete göre, Hz. Peygamber (asm) onların Medineye doğru yola çıktığını haber alınca şehrin etrafına hendekler kazdırdı, sonra da üç bin kişi ile onların karşısına çıktı. Aralarında hendek vardı. Doğrudan bir meydan savaşı olmadan bir ay kadar bir süre geçti. Ancak birbirlerine ok ve taş atıyorlardı. Derken Allah bir gece onların üzerine soğuk bir rüzgâr gönderdi. Rüzgâr her taraftan onları kuşattı, soğuğuyla üşüttürdü, yüzlerini toprakla doldurdu, ateşlerini söndürdü, çadırlarını söktü. Atları birbirine girdi, melekler askerlerin olduğu yerde tekbîr getirdi. Bunun üzerine Tuleyha Bin Huveylid “Muhammed size sihir yapmaya başladı, kaçın, kaçın!” diye bağırdı. Böylece, savaş olmadan hezimete uğradılar, dönmek zorunda kaldılar.
وَكَانَ اللَّهُ بِمَا تَعْمَلُونَ بَصِيرًا “Allah, yaptıklarınızı hakkıyla görendir.”
10- إِذْ جَاؤُوكُم مِّن فَوْقِكُمْ وَمِنْ أَسْفَلَ مِنكُمْ “O zaman onlar, hem üstünüzden gelmişlerdi, hem aşağı tarafınızdan.”Gatafan kabilesi, doğu tarafından vadinin üst kısmından gelmişti.
Batı tarafından da, vadinin aşağı kısmından Kureyş kabilesi gelmişti.
وَإِذْ زَاغَتْ الْأَبْصَارُ وَبَلَغَتِ الْقُلُوبُ الْحَنَاجِرَ “Ve o vakit gözler kaymış, yürekler gırtlaklara dayanmıştı.”
Gözler, şaşkınlık ve dehşetten yılmış korku yüzünden yürekler ağza gelmişti.
وَتَظُنُّونَ بِاللَّهِ الظُّنُونَا “Ve Allah hakkında türlü türlü zanlarda bulunu yordunuz.”
Muhlis olanların ise kalbi sebat üzere idi. Dinini yüceltme hususundaki Allahın vaadine güveniyorlardı. Veya bunun bir imtihan olduğunu bildiklerinden, ayakların kaymasından ve yükü tam kaldıramamak, kalplerinin zayıf düşmesi ve imtihanın hakkını verememekten korkuyorlardı. Münafıklar ise, ayetlerin devamında hikaye edildiği şekilde idiler.
11- هُنَالِكَ ابْتُلِيَ الْمُؤْمِنُونَ “İşte burada mü’minler imtihan edildi.”İşte o sırada mü’minler çetin bir sınavdan geçirildiler, böylece muhlis olan münafıktan, sebat eden ise sarsılandan ayrıldı.
وَزُلْزِلُوا زِلْزَالًا شَدِيدًا “Ve şiddetli bir sarsıntı ile sarsıldılar.”
Korkunun şiddetinden dolayı, çok şiddetli bir şekilde sarsıldılar.
12- وَإِذْ يَقُولُ الْمُنَافِقُونَ وَالَّذِينَ فِي قُلُوبِهِم مَّرَضٌ مَّا وَعَدَنَا اللَّهُ وَرَسُولُهُ إِلَّا غُرُورًا “O vakit münâfıklar ve kalplerinde bir hastalık bulunanlar,‘Allah ve Rasûlü bize bir aldanıştan başka bir vaat yapmadı’ diyorlardı.”“Kalpteki hastalık”tan murat, inanç za’fiyetidir.
Bunlar, Allah ve Rasûlünün kendilerine vaat ettiği zaferi ve dinin galip gelmesini, ancak batıl bir vaat olarak görüyorlardı.
Denildi ki: Bunu söyleyen Mu’tib Bin Kuşeyr’dir. Şöyle demişti: Muhammed bize Fars ve Rum diyarlarını fethedeceğimizi vaat ediyor. Hâlbuki şimdi bizden biri bu fırkaların karşısına çıkamıyor. Bu, aldatıcı vaatten başka bir şey değil!”
13- وَإِذْ قَالَت طَّائِفَةٌ مِّنْهُمْ يَا أَهْلَ يَثْرِبَ لَا مُقَامَ لَكُمْ فَارْجِعُوا “O vakit bunlardan bir grup: Ey Yesrib halkı! Sizin için duracak yer yok, hemen dönün, diyorlardı.”
Böyle diyenler, Evs Bin Kayzî ve etbaı idi.
Yesrib, Medinedir.
Şöyle de denilmiştir: Yesrib, bir bölge ismi olup, Medine o bölge içinde bir kısımda yer alır.
“Sizin için duracak yer yok, hemen dönün” demelerinden murat, şunlar olabilir:
-”Ey Medine halkı! Burada size yer yok. Kaçın, evlerinize dönün.”
-Denildi ki: Mana şöyledir: “Muhammedin dini üzere olmak size uygun değil. Şirke dönün, Muhammedi de onlara teslim edin, selâmette kalın.”
-Veya “Yesrib’de size yer yok, küfre dönün, o zaman burada kalabilirsiniz.”
وَيَسْتَأْذِنُ فَرِيقٌ مِّنْهُمُ النَّبِيَّ يَقُولُونَ إِنَّ بُيُوتَنَا عَوْرَةٌ وَمَا هِيَ بِعَوْرَةٍ “Ve onlardan bir kısmı da Peygamberden izin istiyor, açık olmadığı halde “evlerimiz gerçekten açıktır” diyorlardı.”Onlardan bir fırka da dönmek için peygamberden izin istiyordu. “Evlerimiz açık, korumalı değil” diyorlardı. Hâlbuki onlar açık değil, korumalı idi.
إِن يُرِيدُونَ إِلَّا فِرَارًا “Onlar sadece kaçmak istiyorlardı.”
Onlar böyle demekle, ancak savaştan kaçmayı planlıyorlardı.
14- وَلَوْ دُخِلَتْ عَلَيْهِم مِّنْ أَقْطَارِهَا ثُمَّ سُئِلُوا الْفِتْنَةَ لَآتَوْهَا “Eğer etraftan üzerlerine varılsa ve sonra da dinden dönmeleri istense onu yapacaklardı.”
Şayet Medine’ye veya evlerine etraftan girilseydi. Sonra da kendilerinden dinden dönmeleri ve Müslümanlarla savaşmaları istenseydi, bunu yaparlardı.
وَمَا تَلَبَّثُوا بِهَا إِلَّا يَسِيرًا “Ve bu konuda çok az bir tereddüt göstereceklerdi.”
Denildi ki: Bundan murat şu da olabilir: “Şayet böyle yapsalar dinden dönselerdi, artık Medinede çok az kalabilirlerdi.”Ayette, “üzerlerine varılsa” denilip kimin varacağının zikredilmemesinde şöyle bir incelik vardır: Onları kuşatan bu orduya karşı böyle bir teslimiyet gösterecekleri gibi, şayet bir başka ordu olsa ona da benzeri bir tavır sergilerlerdi.
15- وَلَقَدْ كَانُوا عَاهَدُوا اللَّهَ مِن قَبْلُ لَا يُوَلُّونَ الْأَدْبَارَ “Hâlbuki bundan önce arkalarını dönmeyecekleri hususunda Allah’a söz vermişlerdi.”Bunlar Benî Harîse’dir. Uhud savaşında korkup gevşediklerinde Hz.
Peygambere söz vermişler, bir daha böyle yapmayacakları hususunda tevbe etmişlerdi.
وَكَانَ عَهْدُ اللَّهِ مَسْؤُولًا “Allah’a verilen söz ise, mesuliyetlidir.”
Allaha verilen söze vefa gösterilip gösterilmediği sorulacak, vefa gösterilmeme hâlinde ceza verilecektir.
16- قُل لَّن يَنفَعَكُمُ الْفِرَارُ إِن فَرَرْتُم مِّنَ الْمَوْتِ أَوِ الْقَتْلِ “De ki: Eğer ölümden veya öldürülmekten kaçıyorsanız, kaçmak size asla fayda vermez.”
وَإِذًا لَّا تُمَتَّعُونَ إِلَّا قَلِيلًا “O takdirde, ancak pek az faydalandırılırsınız.”Çünkü her şahıs alâ külli hâl ya kendisi ölecek veya şayet takdir edilmişse ve kalem yazmışsa belli bir vakitte başkası tarafından öldürülecektir.Şayet kaçmak bir fayda verse, bu da daimi olmayacak, çok az bir zaman işinize yarayacak.
17- قُلْ مَن ذَا الَّذِي يَعْصِمُكُم مِّنَ اللَّهِ إِنْ أَرَادَ بِكُمْ سُوءًا أَوْ أَرَادَ بِكُمْ رَحْمَةً “De ki: Eğer Allah size bir felâket diler veya bir rahmet dilerse, sizi Allah’a karşı kim koruyabilir?”
وَلَا يَجِدُونَ لَهُم مِّن دُونِ اللَّهِ وَلِيًّا وَلَا نَصِيرًا “Ve onlar kendilerine Allah’tan başka bir veli de bulamazlar, bir yardımcı da.”
Onlar, Allahın dışında (madûnunda) kendilerine fayda verecek bir velî ve de kendilerinden zararı def edebilecek bir yardımcı bulamazlar.
18- قَدْ يَعْلَمُ اللَّهُ الْمُعَوِّقِينَ مِنكُمْ وَالْقَائِلِينَ لِإِخْوَانِهِمْ هَلُمَّ إِلَيْنَا “Şüphesiz Allah, içinizden o savaştan alıkoyanları ve kardeşlerine “bize gelin” diyenleri biliyor.”
“Allah, Medine sakini olan ihvanlarına “bize gelin” diyenleri bilmektedir.”
Bunlar, münafıklardır, insanları Allah rasûlünden alıkoymaya çalışıyorlardı.
Helümme kelimesinin aslı ile ilgili açıklama, En’am sûresinde yapıldı.[1>
وَلَا يَأْتُونَ الْبَأْسَ إِلَّا قَلِيلًا “Ve onlar pek az zora gelen kimselerdir.”
Bu, birkaç şekilde anlaşılabilir:
-”Onlar, zora çok az gelen kimselerdir.”
-”Onlar zorluğa çok az bir zaman dayanabilirler”
-”Onlar, ancak az bir zorluğa dayanabilirler.” Çünkü özür beyan ederek geri dururlar, başkalarını da mümkün olduğunca alıkoymaya çalışırlar.
-Veya mü’minlerle beraber savaşa çıkarlar, lakin şu ayette nazara verildiği gibi, çok az savaşırlar:“Onlar içinizde kalacak olsalar da pek az harb ederlerdi.” (Ahzab, 20)
-Denildi ki: Bu ifade, onların sözünün devamı da olabilir. Yani, “Muhammedin ashabı gelen bu orduyla savaşamazlar. Savaşsalar bile çok az direnebilirler.”
19- أَشِحَّةً عَلَيْكُمْ “Size karşı cimrilik ediyorlardı.”
Onlar size karşı cimridirler. Onların cimrilikleri,
-Yardımda,
-Allah yolunda infak etmekte,
-Zaferde
-Veya ganimette olabilir.
Bu ibare, daha evvelinde geçen savaşa gelmelerini veya engel olmalarını tasvir eder.
Yani, “size karşı cimri bir halde gelirler.”
“Cimri oldukları hâlde içinizden bir kısmına engel olmaya çalışırlar.”
فَإِذَا جَاء الْخَوْفُ رَأَيْتَهُمْ يَنظُرُونَ إِلَيْكَ تَدُورُ أَعْيُنُهُمْ كَالَّذِي يُغْشَى عَلَيْهِ مِنَ الْمَوْتِ “Korku geldiğinde, üzerine ölüm baygınlığı çökmüş kimse gibi gözleri dönerek sana baktıklarını görürsün.”
Korku kendilerine geldiğinde, Sen onları ölüm sekeratı korkusundan baygınlık geçiren kimsenin bakması gibi Sana bakıyorlar görürsün.
فَإِذَا ذَهَبَ الْخَوْفُ سَلَقُوكُم بِأَلْسِنَةٍ حِدَادٍ “Korku gidince ise, sizi keskin bir dille eleştirirler.”
Korku gidip de ganimet elde edildiğinde sivri bir dille Seni tenkid ile ganimetten pay isterler.
أَشِحَّةً عَلَى الْخَيْرِ “(Böyle yapmaları), mala karşı aşırı düşkünlüklerindendir.”
Onlar bunu, mala düşkün oldukları hâlde yaparlar.
أُوْلَئِكَ لَمْ يُؤْمِنُوا “İşte bunlar iman etmediler.”
İşte bunlar samimi iman etmiş değillerdir.
فَأَحْبَطَ اللَّهُ أَعْمَالَهُمْ “Allah da amellerini ibtal etti.”
Allah, bunların amellerinin batıl olduğunu ortaya koydu. Çünkü, kendileri için bir takım ameller sabit olmadı ki, boşa çıkarmış olsun.
Veya bundan murat, onların tasannu ve nifaklarını Allahın boşa çıkarmasıdır.
وَكَانَ ذَلِكَ عَلَى اللَّهِ يَسِيرًا “Bu, Allah’a çok kolaydır.”
Onların yaptığını boşa çıkarmak Allaha çok kolaydır. Çünkü iradesinin taalluku yeterlidir ve buna engel olacak bir şey de yoktur.
20- يَحْسَبُونَ الْأَحْزَابَ لَمْ يَذْهَبُوا وَإِن يَأْتِ الْأَحْزَابُ “Onlar düşman birliklerinin gitmediğini sanıyorlar.”
Bunlar, korkaklıkları sebebiyle, gelen müşrik ordusunun hezimete uğramadığını sanıyorlar. Hâlbuki düşman birlikleri hezimete uğradılar, ta şehir içine kadar kaçtılar.
يَوَدُّوا لَوْ أَنَّهُم بَادُونَ فِي الْأَعْرَابِ يَسْأَلُونَ عَنْ أَنبَائِكُمْ “Eğer düşman birlikleri (bir daha) gelecek olursa, çölde bedevi Arablar içinde olup da, sizin haberlerinizden sormayı isterler.”
Şayet müşrik ordusu ikinci kere gelse, bunlar sahraya çıkıp orada bedevilerin arasında olmayı temennî ederler. İsterler ki çölde olsunlar da, Medine tarafından gelenlere sizin başınızdan geçenleri sorsunlar.
وَلَوْ كَانُوا فِيكُم مَّا قَاتَلُوا إِلَّا قَلِيلًا “Şayet içinizde olsalardı pek az savaşırlardı.”
Bunlar bu defa da şayet Medineye dönmeyip içinizde olsalardı ve savaş çıksaydı, ancak gösteriş için ve ayıplanma korkusuyla çok az savaşırlardı.
21- لَقَدْ كَانَ لَكُمْ فِي رَسُولِ اللَّهِ أُسْوَةٌ حَسَنَةٌ لِّمَن كَانَ يَرْجُو اللَّهَ وَالْيَوْمَ الْآخِرَ وَذَكَرَ اللَّهَ كَثِيرًا “Andolsun ki, Allah Rasûlünde sizin için; Allah’a ve ahiret gününe kavuşmayı uman ve Allah’ı çok zikreden kimseler için güzel bir örnek vardır.”
Şüphesiz sizler için Allah rasûlünde,
-Harpte sebat etmek,
-Zorluklara göğüs germek gibi güzel hasletler vardır. Bunların hakkı, örnek alınmalarıdır.
Veya “O, zâtında model insandır, O’na uymak lazımdır.”
“Allah’a ve ahiret gününe kavuşmayı uman ve Allah’ı çok zikreden kimseler için”
O’nun model insan olması Allahın sevabını veya O’nu ve ahiret nimetlerini uman kimse içindir.
Allaha kavuşmayı ummaktan maksat, “Allahın günlerini ummak’’[2> ve özellikle de bunlar içinde yer alan “ahiret gününü” ümit etmek olabilir.
Denildi ki, “Allahın günleri ve ahiret günü” ifadesi, “Zeydi ve lütfunu umuyorum” demen gibidir.
Çünkü lütuf Zeyde dâhil olduğu gibi, ahiret günü de hüküm hasebiyle Allahın günlerine dâhildir.
Ayetteki reca (ummak) hem ümit hem de korkuya ihtimali vardır.
“Allah’ı çok zikreden kimseler için”
Allah rasûlünde olan güzel örnek, Allahı ve ahiret gününü uman ve sırf ummakla kalmayıp Allahı çokça anan kimse içindir. Çokça zikir ise, insanı Allaha itâate sevkeder. Çünkü peygamberi örnek alan kimse, O’nun gibi olan kimsedir.
22- وَلَمَّا رَأَى الْمُؤْمِنُونَ الْأَحْزَابَ قَالُوا هَذَا مَا وَعَدَنَا اللَّهُ وَرَسُولُهُ وَصَدَقَ اللَّهُ وَرَسُولُهُ “Mü’minler, ahzabı (düşman birliklerini) gördükleri zaman:‘İşte bu, Allah ve Rasûlü’nün bize vaad ettiği şeydir. Allah ve Rasûlü doğru söyledi’ dediler.”
Çünkü Allahu Teâlâ daha öncesinde “Yoksa siz, kendinizden önceki hali başınıza gelmeden cennete girivereceğinizi mi sandınız? Onlara öyle darlıklar, öyle sıkıntılar dokundu ve öyle sarsıldılar ki, peygamber ve beraberinde iman edenler, “Allah’ın yardımı ne zaman?” diyecek hale geldiler.” (Bakara, 214) diyerek çetin imtihanlara maruz kalacaklarını haber vermişti.
Hz. Peygamber de şöyle buyurmuştu:
“Müşrik orduları (Ahzab) toplanıp üzerinize gelecekler. Ama akıbet (galibiyet) sizin olacak.”
Keza, şöyle haber vermişti: “Onlar dokuz on gün sonra size gelecekler.”
“Allah ve Rasûlü doğru söyledi.”
“Allah ve Rasûlünün verdiği haberin doğruluğu ortaya çıktı.”
Veya “Musibet geleceğini haber vermede doğru oldukları gibi, galibiyet ve sevapta da doğru söylediler.”Ayetin evvelinde “Allah ve Rasûlü” denildiği için burada zamirle yetinilebilecek iken açık isim olarak yine “Allah ve Rasûlü” denilmesi, tazim içindir.
وَمَا زَادَهُمْ إِلَّا إِيمَانًا وَتَسْلِيمًا “Bu, ancak onların iman ve teslimiyetini artırdı.”
Onların düşman ordusunu görmeleri, ancak Allaha ve vaatlerine olan imanlarını ve ayrıca emir ve mukadderatına olan teslimiyetlerini artırdı.
23- مِنَ الْمُؤْمِنِينَ رِجَالٌ صَدَقُوا مَا عَاهَدُوا اللَّهَ عَلَيْهِ “Mü’minlerden öyle o erler vardır ki, Allah’a verdikleri söze sadakat gösterdiler.”
Allaha vermiş oldukları söz,
-Hz. Peygamberle beraber sebat etmek,
-Dinin yüceltilmesi (i’lay-ı kelimetullah) için savaşmak gibi durumlardır.
فَمِنْهُم مَّن قَضَى نَحْبَهُ وَمِنْهُم مَّن يَنتَظِرُ “Kimi adağını ödedi (canını verdi), kimi de beklemektedir.”Onlardan bir kısmı, Hz. Hamza, Hz. Musab Bin Ümeyr ve Hz. Enes Bin Nadr gibi, Allah yolunda savaştı, sonunda şehit oldu.Bir kısmı da Hz. Osman ve Hz. Talha gibi, şehit olmayı bekliyor. وَمَا بَدَّلُوا تَبْدِيلًا “Onlar, (ahidlerini) hiç değiştirmediler.”
Verdikleri sözden dönmediler, en küçük bir değişiklikte bulunmadılar.
Rivayete göre Hz. Talha Uhud günü Hz. Peygamberin yanında sebatedip kalanlardandı, kolundan yaralandı. Hz. Peygamber şöyle dedi: “Talhaya cennet vacib oldu!”Ayette sözünden dönen nifak ehline (münafıklara) ve inancı zayıf olanlara bir tariz vardır.
24- لِيَجْزِيَ اللَّهُ الصَّادِقِينَ بِصِدْقِهِمْ وَيُعَذِّبَ الْمُنَافِقِينَ إِن شَاء أَوْ يَتُوبَ عَلَيْهِمْ “Çünkü Allah sadıklara sadakatleriyle mükâfat verecek, dilerse münafıklara da azab edecek veya tevbe nasib edecektir.”Ayetin bu kısmı, üstte doğrudan bildirilen ve tariz yoluyla anlatılan durumun sebebini beyan eder. Sanki münafıklar sözlerinden dönmekle kötü akıbeti murat ettiler, samimi mü’minler de sebat ve vefa ile en güzel akıbeti istemiş oldular.
Üstte nazara verilen onları bağışlamak, yapacakları tevbeye bağlıdır.
Veya bundan murat, onları tevbeye muvaffak kılmaktır.
إِنَّ اللَّهَ كَانَ غَفُورًا رَّحِيمًا “Şüphe yok ki Allah Ğafur’dur – Rahîm’dir.”
Şüphesiz Allah tevbe eden kimse için çok affedici ve çok merhamet sahibidir.
25- وَرَدَّ اللَّهُ الَّذِينَ كَفَرُوا بِغَيْظِهِمْ لَمْ يَنَالُوا خَيْرًا “Ve Allah inkâr edenleri, hiçbir hayra ulaşmaksızın kin ve öfkeleriyle geri çevirdi.”
وَكَفَى اللَّهُ الْمُؤْمِنِينَ الْقِتَالَ “Ve Allah, mü’minlere savaşta kâfi geldi.”Allah, o küfür ordusunu hiçbir şey elde etmeden öfkeleriyle geri çevirdi.
Allah, bu savaşta mü’minlere rüzgârla ve meleklerle yardım ederek onlara yetti.
وَكَانَ اللَّهُ قَوِيًّا عَزِيزًا “Ve Allah Kavi’dir – Aziz’dir.”
Allah Kavî’dir, dilediğini meydana getirir. Azîz’dir, her şey üzerine galiptir.
26- وَأَنزَلَ الَّذِينَ ظَاهَرُوهُم مِّنْ أَهْلِ الْكِتَابِ مِن صَيَاصِيهِمْ “Hem de kitap ehlinden onlara yardım edenleri kalelerinden indirdi.”
Bu küfür ordusuna yardım eden ehl-i kitaptan Kurayza Yahudilerini kalelerinden indirdi.
وَقَذَفَ فِي قُلُوبِهِمُ الرُّعْبَ “Ve onların kalplerine korku düşürdü.”
فَرِيقًا تَقْتُلُونَ وَتَأْسِرُونَ فَرِيقًا “Siz onların bir kısmını katlediyordunuz, bir kısmını da esir alıyordunuz.”Rivayete göre Hz. Cebrail, küfür ordusunun hezimete uğradığı gecenin sabahında Hz. Peygambere gelip şöyle dedi: “Ümmetini evlerine mi gönderiyorsun? Hâlbuki melekler silahlarını bırakmadılar! Allah Sana Benî Kurayza’ya yürümeni emrediyor. Ben de onlara gidiyorum. İnsanlara bildir ki, ikindiyi Benî Kurayza’da kılsınlar.”
Bunun üzerine Hz. Peygamber onları yirmibir veya yirmibeş gün kuşattı. Takatleri kesilince onlara “benim vereceğim hükme razı mısınız?” diye sordu, kabul etmediler. “Sa’d Bin Muazın vereceği hükme razı mısınız?” diye sordu, O’nu kabul ettiler. Bunun üzerine Sa’d Bin Muaz onların savaşanlarının öldürülmesine, çoluk çocuklarının ise sürgüne gönderilmesine hükmetti. Hz. Peygamber “Allahu ekber” deyip şöyle değerlendirdi: “Ey Sa’d! Yedi semanın fevkinde olan Allahın hükmüyle hükmettin!”
Böylece Kurayza Yahudilerinden altı yüz veya biraz daha fazlası öldürüldü, yedi yüz kişi de esir edilip sürgüne gönderildi.
27- وَأَوْرَثَكُمْ أَرْضَهُمْ وَدِيَارَهُمْ وَأَمْوَالَهُمْ “Allah onların arazilerini, yurtlarını ve mallarını size miras kıldı.”Ve sizi onların arazilerine, kalelerine, para, hayvan ve ev eşyalarına varis kıldı.
Rivayete göre Hz. Peygamber (asm) onların evlerini muhacirlere verdi. Ensardan bazıları bundan hoşlanmadı, söylenenler oldu. Hz. Peygamber şöyle buyurdu: “Sizlerin evi var, ama onların yok.” Hz. Ömer, “Ya Rasûlllah, Bedirde yaptığın gibi taksim etsen olmaz mı?” diye sordu. Hz. Peygamber “Hayır, dedi. Bu benim için askere bir bağış olarak ikram edildi.”
وَأَرْضًا لَّمْ تَطَؤُوهَا “Bir de henüz ayak basmadığınız bir yeri…”
Ve Allah henüz ayak basmadığınız Fars ve Rum diyarları gibi yerleri de size nasip edecek.
Denildi ki: Bundan murat, Hayberdir.
Denildi ki: Bundan murat, kıyamete kadar fetholunacak her yerdir.
وَكَانَ اللَّهُ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرًا “Allah, her şeye kâdirdir.”
Dolayısıyla buna da gücü yeter.
[1>Bkz. En’am, 150.
[2> Bu ifade, İbrahim, 5 ve Casiye 14 ayetlerinde geçer. İlgili ayetlerde açıklama yapılmıştır.
28- يَا أَيُّهَا النَّبِيُّ قُل لِّأَزْوَاجِكَ إِن كُنتُنَّ تُرِدْنَ الْحَيَاةَ الدُّنْيَا وَزِينَتَهَا فَتَعَالَيْنَ أُمَتِّعْكُنَّ وَأُسَرِّحْكُنَّ سَرَاحًا جَمِيلًا “Ey peygamber! Hanımlarına de ki: Eğer dünya hayatını ve zînetini istiyorsanız, haydi gelin, sizi donatayım ve güzellikle bırakıp salıvereyim.”
Eğer dünya hayatında genişlik ve bolca nimete kavuşmak ve onun yaldızlı ziynetini istiyorsanız, gelin sizin boşanma bedellerinizi vereyim.
Ve sizi, size bir zarar vermeden güzellikle salıvereyim.
Sebeb-i Nüzûl
Rivayete göre, Hz. Peygamberin hanımları güzel elbiseler ve fazla nafaka istediler, bunun üzerine ayet nazil oldu. Hz. Peygamber, Hz. Aişeden başlayarak kararlarını sordu. Hz. Aişe, Allah ve Rasûlünü seçti. Diğerleri de O’nun gibi tercihte bulundu. Hz. Peygamber, onların bu tercihinden dolayı Allaha şükretti. Bunun üzerine “Güzellikleri hoşuna gitse de, bunları başka eşlerle değiştirmek olmaz.” (Ahzab, 52) ayeti indi.
Ayette, boşamanın onların dünyayı istemelerine bağlanması ve bunun Peygamberi seçmelerine alternatif yapılması gösteriyor ki, “Ya şunu seç, ya da seni boşayayım” şeklinde muhayyer bırakılan kadın, kocasını seçtiğinde boşanmış sayılmaz. Ancak bu konuda Zeyd, Hasan-ı Basri ve İmam Malikten farklı görüş nakledilir. Hz. Aliden de her iki şekilde rivayet yapılmaktadır. Hz. Aişenin şu sözü de bizim görüşümüzü te’yid eder: “Rasûlullah bizi muhayyer bıraktı. Biz de O’nu seçtik.’’[1>
Hz. Aişenin bu sözünde boşama geçmemektedir.
Ayette, boşama ifadesinden önce boşamaya terettüp eden bedelinin ifade edilmesi bir kerem ve güzel ahlak göstergesidir.
Denildi ki: Bu olayda boşamak onların iradesine bırakıldı.[2> Şayet onu seçmiş olsalardı Şafiî mezhebine göre ric’î talak, Hanefî mezhebine göre ise bain talak olurdu.[3>
29- وَإِن كُنتُنَّ تُرِدْنَ اللَّهَ وَرَسُولَهُ وَالدَّارَ الْآخِرَةَ فَإِنَّ اللَّهَ أَعَدَّ لِلْمُحْسِنَاتِ مِنكُنَّ أَجْرًا عَظِيمًا “Eğer Allah ve Rasûlünü ve ahiret yurdunu istiyorsanız,
haberiniz olsun ki, Allah sizden iyi işler yapanlara pek büyük bir ecir hazırladı.”
Öyle ki, Allahın vereceği bu çok büyük mükâfat yanında, dünya ve dünyanın zîneti çok hakîr kalır.Ayette geçen مِن “min” ifadesi beyân içindir. Çünkü onların hepsi iyi işler yapan kimselerdi.
30- يَا نِسَاء النَّبِيِّ مَن يَأْتِ مِنكُنَّ بِفَاحِشَةٍ مُّبَيِّنَةٍ يُضَاعَفْ لَهَا الْعَذَابُ ضِعْفَيْنِ “Ey peygamber hanımları! Sizden her kim açık bir terbiyesizlik ederse ona azab iki kat katlanır.”
Sizden herhangi biri açıkça büyük bir günah yaparsa, başkasına verilen azabın iki katı ona verilir.Çünkü peygamber hanımının yaptığı bir hata, çok daha çirkin düşer. Günahın çirkinliğinin ziyade olması, onu işleyenin derecesine ve ona yapılan nimete göre farklılık arzeder. Bundan dolayı, mesela hür bir insana verilen had cezası, köleye verilen cezanın iki katıdır ve Peygamberlere yapılan itap, başkasına yapılmamıştır.[4>
وَكَانَ ذَلِكَ عَلَى اللَّهِ يَسِيرًا “Bu, Allah’a göre çok kolaydır.”
Onların peygamber hanımı olmaları, azabın kat kat olmasına engel olmaz. Nasıl olsun ki, zaten azabın böyle olması, Peygamber hanımı olarak yaptıkları hatadan dolayıdır.
3ِِ1- وَمَن يَقْنُتْ مِنكُنَّ لِلَّهِ وَرَسُولِهِ وَتَعْمَلْ صَالِحًا نُّؤْتِهَا أَجْرَهَا مَرَّتَيْنِ “Ama sizden her kim Allah ve Rasûlü için boyun eğer, salih bir amel işlerse, ona da mükâfatını iki kat veririz.”Ayette “Allah için” ifadesinin zikri, tazim için gelmiş olabilir.
Veya ayetin devamında gelen salih amelden dolayı böyle gelmiştir.
“İki kat veririz.”
Bunlardan biri, Allaha taatten dolayı, diğeri de kanaat ve güzel geçim ile Hz. Peygamberin rızasını talep etmelerinden dolayıdır.
وَأَعْتَدْنَا لَهَا رِزْقًا كَرِيمًا “Hem onun için hoş bir rızık hazırladık.”
Cennette mükâfatına ilâve olarak, biz ona hoş bir rızık hazırladık.
32- يَا نِسَاء النَّبِيِّ لَسْتُنَّ كَأَحَدٍ مِّنَ النِّسَاء “Ey peygamber hanımları! Siz kadınlardan herhangi biri gibi değilsiniz.”Siz fazilette diğer kadınlar gibi değilsiniz.
إِنِ اتَّقَيْتُنَّ فَلَا تَخْضَعْنَ بِالْقَوْلِ فَيَطْمَعَ الَّذِي فِي قَلْبِهِ مَرَضٌ “Eğer takva ile korunacaksanız, konuşurken cilveli bir şekilde konuşmayın ki, kalbinde bir hastalık bulunan kimse ümide kapılmasın.”Şayet Allahın hükmüne ve Rasûlünün rızasına muhalefetten korkuyorsanız, yabancı erkeklerle konuştuğunuzda hafif meşrep kadınların konuştuğu gibi cilveli konuşmayın ki, kalbinde bir hastalık bulunan kimse kötü bir beklentiye girmesin.[5>
وَقُلْنَ قَوْلًا مَّعْرُوفًا “Güzel ve doğru söz söyleyin.”
Şüpheden uzak, yanlış anlaşılmaya meydan vermeyecek şekilde güzel söz söyleyin.
33- وَقَرْنَ فِي بُيُوتِكُنَّ “Ve evlerinizde durun.”
وَلَا تَبَرَّجْنَ تَبَرُّجَ الْجَاهِلِيَّةِ الْأُولَى “İlk cahiliyede kadınların açılıp saçılması gibi açılıp saçılmayın.”Eski cahiliye günlerinde kadınların açılıp saçılarak ve süslenerek dışarıya çıkmaları tarzında dışarıya çıkmayın.
Ayette geçen “cahiliye-i ûlâ”, “ilk cahiliye” demektir. Bununla alakalı şöyle görüşler söylenmiştir:
-Bu, Hz. Âdemle Hz. Nûh dönemi arasıdır.
-Hz. İbrahimin dünyaya geldiği dönemdir. O dönemde kadın ince ve süslü elbise giyer, yolda bununla yürür, kendini erkeklerin bakışlarına arzederdi.
-Bundan murat, İslâm öncesi küfrün cahiliyesidir.
“İlk cahiliye” ifadesi “son cahiliyeyi” çağrıştırır. Bu da:
-Hz. İsa ile Hz. Peygamber arasındaki dönemdir.
-Veya İslâm dönemindeki fasık kimselerin ortaya koyduğu cahiliyedir. Bunu, Hz. Peygamberin Ebu Derda’ya söylediği şu söz de te’yit eder: “Sende cahiliyeden bir eser var!”
Ebu Derda “Küfür cahiliyesi mi, İslam cahiliyesi mi?” diye sorar. Hz. Peygamber “küfür cahiliyesi” buyurur.
وَأَقِمْنَ الصَّلَاةَ وَآتِينَ الزَّكَاةَ وَأَطِعْنَ اللَّهَ وَرَسُولَهُ “Namazı dosdoğru kılın, zekatı verin, Allah ve Rasûlü’ne itaat edin.”Namaz ve zekâtın dışında size emrettikleri ve yasakladıkları şeylerde Allah ve Rasûlüne itaat edin.
إِنَّمَا يُرِيدُ اللَّهُ لِيُذْهِبَ عَنكُمُ الرِّجْسَ أَهْلَ الْبَيْتِ وَيُطَهِّرَكُمْ تَطْهِيرًا “Ey ehl-i beyt! Allah sizden kiri gidermek ve sizi tertemiz yapmak istiyor.”
Yani, size emredilenler ve yasaklananlar, sizi lekedâr edecek günahları Allahın sizden gidermesi ve masiyetlerden sizi tertemiz kılması içindir.
Ayetin metninde geçen “rics” kelimesi “kir-pislik” gibi manalar taşır, masiyet için istiare yoluyla kullanılmıştır. Devamında gelen “tertemiz yapmak” ifadesi ise, masiyetten nefret ettirmek için gelmiştir[6> Şöyle rivayet edilir: “Bir sabah Hz. Peygamber (asm) üzerinde, hayvan kılından yapılmış siyah bir aba olduğu hâlde dışarı çıktı, oturdu. Hz. Fatıma yanına geldi, onu abası altına aldı. Sonra Hz. Ali geldi, onu da abası altına aldı. Sonra da Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin geldi, onları da abasının altına aldı, ardından “Ey ehl-i beyt! Allah sizden kiri gidermek ve sizi tertemiz yapmak istiyor” ayetini okudu.”
Şîa, bu rivayete dayanarak ehl-i beytin Hz. Fatıma, Hz. Ali ve bunların iki oğlundan ibaret olduğunu söylerler, bununla onların ismetine (masum olmalarına) ve bunların icmaının delil olmasına istidlâlde bulunurlar. Ancak bu rivayetten bunları çıkarmak zayıftır. Çünkü ehl-i beyti hadiste mezkur olanlara tahsis etmek, ayetin öncesine ve sonrasına münasip değildir. Hadis, onların ehl-i beytten olmalarını iktiza eder, ama ehl-i beytin onlardan ibaret olmasına bir delâleti yoktur.
34- وَاذْكُرْنَ مَا يُتْلَى فِي بُيُوتِكُنَّ مِنْ آيَاتِ اللَّهِ وَالْحِكْمَةِ “Ve evlerinizde okunan Allah’ın âyetlerini ve hikmeti anın.”Allahın kitabı, hem ayetleri, hem de hikmeti cem etmektedir.
Ayet, Allahın ehl-i beyte olan nimetlerini hatırlatmaktadır. Peygamber hanımları, nübüvvet evinin ve vahyin iniş yerinin sakinleri olmuşlardır. Kendilerinde imanı kuvvetlendirecek ve onları taate sevkedecek şekilde vahyin feyizlerini müşahede etmektedirler.
Cenab-ı Hakkın bu hatırlatmasında akıbetlerinin de iyi olmasına ve mükellef oldukları şeyleri yapmalarına bir teşvik vardır.
إِنَّ اللَّهَ كَانَ لَطِيفًا خَبِيرًا “Şüphe yok ki Allah Latîf - Habîrdir. (Lütuf sahibidir ve her şeyden haberdardır.)”
Dinde maslahat olanı bilir ve tedbirde bulunur. Bunun içindir ki –ey peygamber hanımları- sizi peygamberi seçmek veya dünyayı seçmekte serbest bıraktı ve bu şekilde nasihatte bulundu.
Veya şöyle mana verilebilir: O, nübüvvetine kimin uygun olduğunu ve kimlerin peygamberin ehl-i beyti olmaya liyakati bulunduğunu bilir.
35- إِنَّ الْمُسْلِمِينَ وَالْمُسْلِمَاتِ “Şüphe yok ki müslüman erkeklerle müslüman kadınlar”
Yani, Allahın hükmüne boyun eğerek selâmete erenler,
وَالْمُؤْمِنِينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ “Mü’min erkeklerle mü’min kadınlar”
Tasdik edilmesi gerekenleri tasdik edenler,
وَالْقَانِتِينَ وَالْقَانِتَاتِ “İtaat eden erkeklerle itaat eden kadınlar”
Allaha tâate devam edenler,
وَالصَّادِقِينَ وَالصَّادِقَاتِ “Sadık erkeklerle sadık kadınlar”
Söz ve amelde doğru olanlar,
وَالصَّابِرِينَ وَالصَّابِرَاتِ “Sabreden erkeklerle sabreden kadınlar”
Taat hususunda ve günahlardan korunmada sabredenler.
وَالْخَاشِعِينَ وَالْخَاشِعَاتِ “Allah’a derinden saygı duyan erkeklerle
Allah’a derinden saygı duyan kadınlar”
Kalpleriyle ve azalarıyla Allah için tevazu gösterenler,
وَالْمُتَصَدِّقِينَ وَالْمُتَصَدِّقَاتِ “Sadaka veren erkeklerle sadaka veren kadınlar”
Mallarından vermeleri zorunlu olanı tasadduk edenler,
وَالصَّائِمِينَ وَالصَّائِمَاتِ “Oruç tutan erkeklerle oruç tutan kadınlar”
Farz olan orucu tutanlar,
وَالْحَافِظِينَ فُرُوجَهُمْ وَالْحَافِظَاتِ “Irzlarını koruyan erkeklerle ırzlarını koruyan kadınlar”
Irzlarını haramdan muhafaza edenler,
وَالذَّاكِرِينَ اللَّهَ كَثِيرًا وَالذَّاكِرَاتِ “Allah’ı çok zikreden erkeklerle Allah’ı çok zikreden kadınlar var ya”Kalpleriyle ve dilleriyle Allahı çokça zikredenler,
أَعَدَّ اللَّهُ لَهُم مَّغْفِرَةً وَأَجْرًا عَظِيمًا “İşte Allah onlar için bir mağfiret ve çok büyük bir mükâfat hazırlamıştır.”
Allah, onlardan sadır olan küçük günahları bağışlar. Çünkü sayılan bu özellikleri, günahlara kefaret olur.Ayet, hem Hz. Peygamberin hanımlarına, hem de emsallerine; tâatleri ve üstte sayılan hasletleri taşımaları sebebiyle mağfiret ve çok büyük bir mükâfatı vaat etmektedir.
Sebeb-i Nüzûl
Rivayete göre, Hz. Peygamberin hanımları “Ya Rasûlallah, Allah Kur’anda erkekleri hayırla zikretti, bizim için kendisiyle yâd edileceğimiz hayır yok mu?” deyince, üstteki ayet nazil oldu.Denildi ki: Hz. Peygamberin hanımlarıyla ilgili ayetler inince, Müslümanların kadınları “bizim için bir şey yok mu?” dediler. Bunun üzerine üstteki ayet indi.
Ayette bu özelliklerin tek tek sayılıp en sonunda, “bunlara mağfiret ve çok büyük bir mükâfat hazırlandığını” bildirmek, yapılan vaadin bu özellikleri cem edenler için olduğunu anlatır.
[1>Muhayyer bırakmak “ya şu ya bu” şeklinde tercih sunup bunlardan birini seçmesini istemektir.
[2> Yani, dünyayı istemiş olsalar, aynı zamanda boşanmayı da tercih etmiş olacaklardı.
[3>Ric’î talak, yeni bir nikâh akdi yapılmadan erkeğin eşiyle normal aile hayatına dönmesine imkân veren boşama şekline denir. Bain talak ise, yeni bir nikâh akdedilmeden erkeğin normal evlilik hayatına dönüşüne imkân vermeyen boşama şeklidir.
[4>Mesela, Hz. Peygamberin Bedir savaşı esirlerinden fidye almasıyla ilgili olarak şu ayetler gelmiştir: “Hiçbir peygamber için, arzda ağır basmadıkça esirleri olması uygun değildir. Siz dünya malını istiyorsunuz. Oysa Allah ahireti diliyor. Şayet önceden Allah’tan bir hüküm bulunmasa idi, aldığınızdan dolayı size mutlaka büyük bir azab dokunurdu.” (Enfal, 67-68)
[5> Ayette peygamber hanımlarına yönelik bu ilâhî beyan, aslında “kızım sana söylüyorum, gelinim sen anla” kabilinden bütün kadınlara yöneliktir.
36- وَمَا كَانَ لِمُؤْمِنٍ وَلَا مُؤْمِنَةٍ إِذَا قَضَى اللَّهُ وَرَسُولُهُ أَمْرًا أَن يَكُونَ لَهُمُ الْخِيَرَةُ مِنْ أَمْرِهِمْ “Allah ve Rasûlü bir işe hükmettiği zaman, gerek mü’min bir erkek ve gerekse mü’min bir kadın için, o işlerinde başka bir tercih hakkı yoktur.”
Ayette Allahın da zikri, O’nun emrini tazim ve peygamberin hükmünün O’nun hükmü olduğunu hissettirmek içindir. Çünkü ayet, Zeyneb Binti Cahş hakkında indi.
Sebeb-i Nüzûl
Hz. Zeyneb, Hz. Peygamberin halasının kızıydı. Hz. Peygamber Zeynebi Zeyd Bin Harise için istedi. Hem Zeyneb, hem de kardeşi Abdullah kabul etmemişti.
Allah ve Rasûlü bir mesele hakkında hüküm verdiğinde, erkek ve kadın bir mü’minin kendi meselelerinde bir tercih hakları yoktur. Kendi iradelerini Allah ve Rasûlünün seçtiği şeye tâbi kılmaları gerekir.[1>
وَمَن يَعْصِ اللَّهَ وَرَسُولَهُ فَقَدْ ضَلَّ ضَلَالًا مُّبِينًا “Her kim Allah ve Rasûlüne âsi olursa açıkça yoldan çıkmış olur.”
Ayet metnindeki “dalâl-i mübîn”, “doğruluktan sapması apaçık olan” demektir.
37- وَإِذْ تَقُولُ لِلَّذِي أَنْعَمَ اللَّهُ عَلَيْهِ وَأَنْعَمْتَ عَلَيْهِ أَمْسِكْ عَلَيْكَ زَوْجَكَ وَاتَّقِ اللَّهَ “Hani, kendisine Allah’ın nimet verdiği ve senin de iyilikte bulunduğun kimseye ‘Hanımını kendine sıkı tut ve Allah’tan kork’ diyordun.”
Allah, O’na İslâma tevfik vermiş, Seni de onu azat etmeye ve yanında tutmaya muvaffak kılmıştı.
Allahın O’nunla ilgili Seni muvaffak kıldığı şeyi yapmakla, Sen de kendisine nimette bulunmuştun.
Ayette bahsedilen, Zeyd Bin Harise’dir.
Zeydin hanımı, Zeynebdir. Ayetin anlattığı durum şöyledir:
Hz. Peygamber, Zeynebi Zeyd’le evlendirdikten sonra bir defasında gördü, güzelliği dikkatini çekti, “Sübhanallah, ey kalpleri çeviren” dedi. Zeyneb, bunu duydu, kocası Zeyd’e söyledi. Zeyd düşüncelere daldı, aile hayatlarında imtizaçsızlık sebebiyle hanımıyla beraberlikten hoşlanmıyordu. Hz. Peygambere gelip “Hanımımı boşamak istiyorum” dedi. Hz. Peygamber “ne oldu, seni şüphelendiren bir şey mi var?” diye sordu. Zeyd, “Vallahi hayır, ben onda hayırdan başka bir şey görmedim. Lakin asaleti sebebiyle bana büyükleniyor” dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber ‘Hanımını kendine sıkı tut ve Allah’tan kork’ diye tavsiyede bulundu. Yani, “Onunla ilgili olarak Allahtan kork da, kibirli olduğu gerekçesiyle misilleme yaparak O’nu boşama!’’[2>
وَتُخْفِي فِي نَفْسِكَ مَا اللَّهُ مُبْدِيهِ “Ve nefsinde, Allah’ın açacağı şeyi gizliyordun.”
Hz. Peygamberin gizlediği, Zeydin boşaması hâlinde Zeyneble evlenmek veya boşamasını murat etmek olabilir.
وَتَخْشَى النَّاسَ وَاللَّهُ أَحَقُّ أَن تَخْشَاهُ “Ve insanlardan çekiniyordun, hâlbuki Allah kendisinden çekinmene daha lâyıktı.”
Bundan dolayı da insanların Seni kınamasından çekiniyordun.
Hâlbuki onda çekinilecek bir şey varsa, Allahtan çekinmen uygun olurdu.
Ayetteki itab (kınama), sadece gizlemeden dolayı değildir. Çünkü aslında böyle şeyleri gizlemek güzeldir. İtab, insanların dedikodusundan çekinmek ve içinden geçenden farklı şeyi izhar etmekten dolayı olmuştur. Çünkü böyle şeylerde evlâ olan ya susmak veya işi Allaha havale etmektir.
فَلَمَّا قَضَى زَيْدٌ مِّنْهَا وَطَرًا زَوَّجْنَاكَهَا لِكَيْ لَا يَكُونَ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ حَرَجٌ فِي أَزْوَاجِ أَدْعِيَائِهِمْ إِذَا قَضَوْا مِنْهُنَّ وَطَرًا “Sonra Zeyd o kadından ilişiğini kestiği zaman, biz onu sana eş yaptık ki, evlatlıklarının ilişkilerini kestikleri hanımlarını nikâhlamada mü’minlere bir darlık olmasın.”
Zeyd, Ondan usanıp boşadığında ve Zeynebin iddet müddeti bittiğinde, onu sana eş yaptık.
Bundan murat, Cenab-ı Hakkın Hz. Peygambere Zeyneb’le evlenmesini emretmesi veya nikah akdi olmadan O’nu kendisine zevce yapmasıdır. Şu rivayet de bu son manayı teyid eder: Hz. Zeyneb, Hz. Peygamberin diğer hanımlarına şöyle diyordu: “Benim nikâhımı Allah üstlendi, sizleri ise velileriniz evlendirdi.”
Denildi ki: Zeyd, Zeynebi Hz. Peygambere istemede elçilik görevi yaptı.
Böyle bir hâl, hiç şüphesiz büyük bir imtihan ve O’nun imanının kuvvetine açık bir şahiddir.
Ayetin “…evlatlıklarının ilişkilerini kestikleri hanımlarını nikâhlamada mü’minlere bir darlık olmasın” kısmı, bu evliliğin illetini beyan eder.
Ayette, hükmün has olduğuna bir delil bulunmadıkça, Hz. Peygamberin ve ümmetinin aynı hükme tâbi olduklarına bir delil vardır.
وَكَانَ أَمْرُ اللَّهِ مَفْعُولًا “Ve Allah’ın emri yerine getirilmiştir.”
Hz. Zeynebin Hz. Peygamberle evlendirilmesi olayında olduğu gibi, Allahın dilemiş olduğu şey, şüphesiz meydana gelmektedir.
38- مَّا كَانَ عَلَى النَّبِيِّ مِنْ حَرَجٍ فِيمَا فَرَضَ اللَّهُ لَهُ “Allah’ın farz kıldığı şeyler hususunda peygambere bir darlık yoktur.”
سُنَّةَ اللَّهِ فِي الَّذِينَ خَلَوْا مِن قَبْلُ “Bundan önce gelip geçenler hakkında
Allah’ın sünneti (kanunu) böyledir.”
Allah, bunu önceki peygamberlerde de bir prensip edinmiştir. Yani, onlara mubah kıldığı şeylerde kendilerine bir darlık vermemiştir.
وَكَانَ أَمْرُ اللَّهِ قَدَرًا مَّقْدُورًا “Allah’ın emri ise, kesinleşmiş bir kaderdir.”
Allahın emri, kaçınılmaz bir takdir ve mutlaka gerçekleşen bir hükümdür.[3>
39- الَّذِينَ يُبَلِّغُونَ رِسَالَاتِ اللَّهِ “Onlar, Allah’ın mesajlarını tebliğ ederler.”
وَيَخْشَوْنَهُ وَلَا يَخْشَوْنَ أَحَدًا إِلَّا اللَّهَ “Ve O’ndan korkarlar, Allah’tan başka kimseden korkmazlar.”Ayette, tasrihden sonra tariz vardır.[4>
وَكَفَى بِاللَّهِ حَسِيبًا “Hesap görücü olarak Allah yeter.”Korkulan şeyler için Allah yeter.
Veya hesaba çekici olarak Allah yeter. Öyleyse sadece ve sadece O’ndan çekinmek gerekir.
40- مَّا كَانَ مُحَمَّدٌ أَبَا أَحَدٍ مِّن رِّجَالِكُمْ “Muhammed, sizin adamlarınızdan hiçbirinin babası değildir.”Hakîkat olarak Peygamber sizin erkeklerinizden hiçbirinin babası değildir ki, bu münasebetle baba ile oğul arasında meydana gelen hürmet-i musahere ve başka bir haramlık olsun. Hz. Peygamberin Tahir, Kasım ve İbrahimin babası olması ayete ters düşmez. Çünkü onlar, küçükken ölmüşler “rical” yaşına gelmemişlerdir. Velev gelmiş olsalardı, yine ayete ters düşmezdi. Hz. Peygamberin ricali olurlardı, onların ricali değil.
وَلَكِن رَّسُولَ اللَّهِ وَخَاتَمَ النَّبِيِّينَ “Lakin Allah’ın Rasûlü ve peygamberlerin sonuncusudur.”
Hz. Peygamber ümmetinin babasıdır. Ama bu, onlara şefkatli olması, onlar için hayırhâh olması yönündendir. Onların da peygambere saygı duymaları, itaat etmeleri gerekir. Zeyd de onlardan biridir. Onunla Hz. Peygamber arasında gerçek bir baba-oğul durumu söz konusu değildir. Hz. Peygamberin, oğlu İbrahim vefat ettiğinde “şayet yaşasaydı bir peygamber olurdu” dediği gibi, Hz. Peygamberin bülûğa ermiş oğlu olsa, mansıb itibariyle bir peygamber olması layık olurdu.Hz. İsanın nüzûlü Hz. Peygamberin “son peygamber” olmasına zarar vermez. Çünkü, Hz. İsa indiğinde Hz. Peygamberin dîni üzere olacaktır.
Ayrıca, ayetten murat kendisine nübüvvet verilen son kimse olmasıdır.
وَكَانَ اللَّهُ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمًا “Allah her şeyi hakkıyla bilendir.”
Her şeyi bildiği için nübüvveti kiminle sona erdireceğini ve şanına nasıl uyduğunu da bilir.
[1> Ayet indikten sonra, Zeyneb bu evliliği kabul etti.
[2>Hz. Peygamberin (asm) Hz. Zeyneb’le evlenmesi olayında bazı esasları bilmek, konuyu değerlendirme açısından son derece önem arz eder:
1. Hz. Peygamber, Hz. Zeyneb’i çocukluğundan beri tanımaktadır. Zira, halasının kızıdır.
2. O’nunla evliliği -haşa- nefsanî ve şehevanî olmayıp, risalet göreviyle alakalıdır. “Biz O’nu Sana eş yaptık.” (Ahzab, 37) ayetinin delalet ettiği üzere, bu ilâhî bir takdirdir.
3. Bu olayla, toplumda devam edegelen bir yanlış uygulamaya son verilmiştir. O günün toplumunda, kişi kendi oğlunun boşadığı hanımıyla evlenememesi gibi, evlatlığının boşadığı hanımla da evlenemiyordu. Bu evlilikle bu yanlış örf toplumdan kaldırılmıştır.
4. Hz. Peygamber (asm) yirmibeş yaşında iken kırk yaşında dul bir bayan olan Hz. Hatice (r.anha) ile evlenmiş ve O’nun vefatına kadar da yirmisekiz yıl tek hanımla evli olmuştur. Dolayısıyla elliüç yaşından sonraki çok evliliği, dinî hikmetlere mebnîdir.
5. Sahabeler, Hz. Peygamberden dini öğrenmekte idiler. Ama aile hayatıyla ilgili esaslar, bizzat Peygamber Efendimizin aile ortamındaki uygulamalarıyla gösterilmiş ve bu, çeşitli özellik ve kabiliyetteki hanımları tarafından diğer insanlara anlatılmıştır.
[3> Yani, Allahın hükmünden kaçılmaz. O mutlaka meydana gelir.
[4> Otuz yedinci ayette anlatılan duruma işaret edilmektedir.
41- يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اذْكُرُوا اللَّهَ ذِكْرًا كَثِيرًا “Ey iman edenler! Allah’ı çokça zikredin.”
Her zaman takdis, tahmîd, tehlîl ve temcîd gibi her çeşit zikirle Allahı layık olduğu şekilde anın.
42- وَسَبِّحُوهُ بُكْرَةً وَأَصِيلًا “Günün evveli ve sonunda O’nu tesbih edin.”
Ve özellikle de günün evvelinde ve âhirinde O’nu tesbih edin.
Bu iki vaktin tahsisi, diğer vakitlere üstün olmalarındandır. Sabah ve ikindi vakitlerinde gündüz ve gece meleklerinin devir teslim yaptıklarına dair rivayetler vardır. Aslında tesbih de üstte ayette emredilen “Allahı zikretmeye” dâhildir. Ayrıca emredilmesi, zikirde umde (esas) olmasındandır.Denildi ki: Ayette emredilen tesbihten murat, namazdır.
43- هُوَ الَّذِي يُصَلِّي عَلَيْكُمْ وَمَلَائِكَتُهُ لِيُخْرِجَكُم مِّنَ الظُّلُمَاتِ إِلَى النُّورِ “O Allah ki, zulümattan nura (karanlıklardan aydınlığa) çıkarmak için melekleri ile birlikte size salât eder.”
Allah sizi rahmetle, melekler de size istiğfarla ve faydanıza olan şeye ihtimamla yâd ederler.
Ayetin metninde geçen ve hem Allah hem de melekler için kullanılan “salât” kelimesi, “onların faydasına ve şereflerinin zuhuruna olan şeye özen göstermek, inayette bulunmak” manasını ifade eder.
Denildi ki, bunun manası “manevî merhamet ve şefkattir.”
Meleklerin mü’minlere istiğfarı ve duası, onlara bir merhamettir. Özellikle de onlar duaları makbul varlıklar olduğu cihetle, rahmete bir sebeptirler.
Allah ve meleklerin size olan özel inayeti, küfür ve günah karanlıklarından iman ve tâat nuruna sizi çıkarmak içindir.
وَكَانَ بِالْمُؤْمِنِينَ رَحِيمًا “Ve O, mü’minlere çok merhametlidir.”
Çünkü,
-Onların maslahatı olan şeye itina göstermiş,
-Kadr u kıymetlerini yükseltmiş,
-Ve bunun için mukarreb meleklerini kullanmıştır.
44- تَحِيَّتُهُمْ يَوْمَ يَلْقَوْنَهُ سَلَامٌ “O’na kavuşacakları gün, mü’minlere esenlik dileği selâmdır.”
“O’na, kavuşacakları gün”den murat,
-Ölüm anı,
-Kabirlerden çıkış zamanı,
-Veya cennete girdikleri zaman olabilir. O günde, her türlü nahoş şeylerden ve afetlerden selâmete erdikleri onlara haber verilir.
وَأَعَدَّ لَهُمْ أَجْرًا كَرِيمًا “Allah onlar için hoş bir mükafat hazırlamıştır.”
“Hoş bir mükâfattan” murat, cennettir.
45- يَا أَيُّهَا النَّبِيُّ إِنَّا أَرْسَلْنَاكَ شَاهِدًا وَمُبَشِّرًا وَنَذِيرًا “Ey peygamber! Biz seni bir şahit, bir müjdeci ve bir uyarıcı olarak gönderdik.”
Hz. Peygamberin “bir şahit” olarak gönderilmesi, ümmetinin tasdik ve tekzibine, kurtulmalarına ve yoldan sapmalarına şehadette bulunmasıdır.
46- وَدَاعِيًا إِلَى اللَّهِ بِإِذْنِهِ وَسِرَاجًا مُّنِيرًا “Ve Onun izniyle, Allah’a bir davetçi ve aydınlatan bir kandil (olarak gönderdik).“Allaha davetçi” olması, O’nun varlığını ve birliğini ikrar ettirmesi ve iman edilmesi gereken sıfatlarını anlatmasıdır.Cenab-ı Hak, Hz. Peygamberin “Allaha davetçi” olmasını mutlak ifade etti, sonra da “O’nun izniyle” diyerek kayıtladı. Çünkü Allaha davet, zor bir iştir. O’ndan bir yardım olmadan yapılamaz.
“Aydınlatan bir kandil...”Cehalet karanlıkları O’nun ziyasıyla aydınlanır ve basîret nurları O’nun nurundan alınır.
47- وَبَشِّرِ الْمُؤْمِنِينَ بِأَنَّ لَهُم مِّنَ اللَّهِ فَضْلًا كَبِيرًا “Mü’minlere müjdele! Onlara Allah’tan büyük bir lütuf vardır.”Mü’minlere verilen “büyük lütuf” müjdesi, onların diğer ümmetlere daha üstün olmaları veya yaptıkları amellere verilecek olan mükâfattır.
48- وَلَا تُطِعِ الْكَافِرِينَ وَالْمُنَافِقِينَ “Kâfirlere ve münafıklara itaat etme.”
Hz. Peygamber zâten onlara itaat etmiyorken böyle bir emrin gelmesi, O’nu tehyiçtir, (heyecana getirmek, teşvikte bulunmaktır.)
وَدَعْ أَذَاهُمْ “Onların ezalarını bırak.”
Onların Sana verdikleri ezaya önem verme.
Veya, karşılık olmak üzere, onlara ezada bulunma.
Veya, küfürlerinden dolayı cezalandırma. Bu son mana yönünden “mensuhtur” yani “hükmü kaldırılmıştır” diyenler de olmuştur.
وَتَوَكَّلْ عَلَى اللَّهِ “Ve Allah’a tevekkül et.”
Çünkü O, onlara karşı Sana kâfidir.
وَكَفَى بِاللَّهِ وَكِيلًا “Vekil olarak Allah yeter.” Bütün işlerde vekîl olarak O yeter.
Allahu Teâlâ Hz. Peygamberi beş vasıfla anlattı, ardından da bunlara uygun olan hitapla mukabelede bulundu.
“Murakebede bulunmak” anlamındaki “Şahid” olarak gönderilmesine mukabil bir şey söylemedi. Çünkü, “Şahid” olduğunu ifadeden sonrakiler, bunun bir tafsili gibidir. Diğerleri ise şöyledir:
“Müjdeleyici” olmasına mukabil, “Mü’minlere müjdele! Onlara Allah’tan büyük bir lütuf vardır.”
“Uyarıcı” olmasına mukabil “Kâfirlere ve münafıklara itaat etme.”
“Allaha davetçi” olmasına mukabil “Onların ezalarını bırak.”
“Sirac-ı Münîr” (nur saçan bir lamba) olmasına mukabil “Ve Allah’a tevekkül et” buyurdu.
Çünkü, bütün mahlukata karşı bir delil olmak üzere Allahın nurlandırdığı kimsenin, başkasına yönelmeyip sadece O’nunla iktifa etmesi layık olur.
49- يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِذَا نَكَحْتُمُ الْمُؤْمِنَاتِ ثُمَّ طَلَّقْتُمُوهُنَّ مِن قَبْلِ أَن تَمَسُّوهُنَّ فَمَا لَكُمْ عَلَيْهِنَّ مِنْ عِدَّةٍ تَعْتَدُّونَهَا “Ey iman edenler! Mü’min kadınları nikâh edip de sonra onlara dokunmadan boşadığınız zaman, sizin için üzerlerinde sayacağınız bir iddet yoktur.”
İddet, boşanmış kadının yeni bir evlilik için beklemesi gereken süredir. İfadenin erkeklere isnadı, bu iddetin erkeklerin hakkı olduğuna delâlet eder. Nitekim “sizin için…” ifadesi de bunu hissettirmektedir.Ayetin zâhiri, mücerred halvetle kadın için iddet beklemesi gerekmediğini anlatır.Hüküm genel olduğu halde, “mü’min kadınlar” şeklinde hususî ifade edilmesi, mü’min erkeğin gelecek nesli için ancak bir mü’min hanımı seçmesine tenbihte bulunmak içindir. فَمَتِّعُوهُنَّ “Öyleyse mut’alarını verin.”
Şayet, mehir belirlenmemişse, ona hediye kabilinden yardım edin. Çünkü mehir belirlenmişse, böyle bir durumda mehrin yarısı verilir, ayrıca bir hediye gerekmez.
Ancak, ayette nazara verilen durumu, genel anlamda (her hâl u kârda) kadının faydasına olmak üzere bir şeyler vermek olarak te’vil etmek caizdir.
Veya bu emir, vücub ile mendub arasında müşterek bir emirdir. Çünkü mehri belli olanın faydasına olmak üzere bir şeyler vermek, bir sünnettir.
وَسَرِّحُوهُنَّ سَرَاحًا جَمِيلًا “Ve onları güzel bir şekilde salıverin.”
Onları evlerinizden çıkarın. Çünkü sizin için onların beklemesi gereken bir iddet yoktur. Onları evden çıkarırken zarar vermeden ve herhangi bir hakkı men etmeden çıkarın.
5ّ0- يَا أَيُّهَا النَّبِيُّ إِنَّا أَحْلَلْنَا لَكَ أَزْوَاجَكَ اللَّاتِي آتَيْتَ أُجُورَهُنَّ “Ey peygamber! Biz sana şunları helâl kıldık: Mehirlerini vermiş olduğun eşlerini”
Hanımlarının helâl kılınmasının onlara mehirlerini hemen vermekle kayıtlanması (mehr-i muaccel) onların helalliğinin buna bağlı olmasından olmayıp, efdal olanı Peygamberine bildirmektir.Ayetin devamında “ganimet” ibaresinde de benzeri bir durum vardır. Cariyenin helâl olması için esirlerden olması gerekmez. Çünkü satın alınan bir cariye ile de evlenmek caizdir.
وَمَا مَلَكَتْ يَمِينُكَ مِمَّا أَفَاء اللَّهُ عَلَيْكَ “Allah’ın sana ganimet olarak verdiklerinden sahip olduğun cariyeleri”
Sonraki ayette nazara verilen Hz. Peygamberin evlenebileceği akraba kızlarının hicret edenlerden olması da, belli bir kayıt değildir.
وَبَنَاتِ عَمِّكَ وَبَنَاتِ عَمَّاتِكَ وَبَنَاتِ خَالِكَ وَبَنَاتِ خَالَاتِكَ اللَّاتِي هَاجَرْنَ مَعَكَ “Amcalarının kızları, halalarının kızları, dayılarının kızları, teyzelerinin kızları ve seninle beraber hicret etmiş olanları”
Ancak, Hz. Peygambere bunların helâl olmasının hicretle kayıtlı olması O’na has bir durum da olabilir. Ebu Talibin kızı Ümmü Hani’nin şu sözü bunu kuvvetlendirir: “Hz. Peygamber evlenmek üzere beni istedi, ben de mazeret ileri sürdüm. O da beni mazur gördü. Sonra Allah bu ayeti indirdi, Onunla hicret edenlerden olmadığım için kendisine helal olmadım. Ben Mekke’nin fethinde “haydi, hepiniz azat edilenlersiniz” denilenlerdenim.’’[1>
وَامْرَأَةً مُّؤْمِنَةً إِن وَهَبَتْ نَفْسَهَا لِلنَّبِيِّ إِنْ أَرَادَ النَّبِيُّ أَن يَسْتَنكِحَهَا خَالِصَةً لَّكَ مِن دُونِ الْمُؤْمِنِينَ “Bir de mü’min bir kadın kendini peygambere (mehirsiz olarak) hibe ederse, peygamber nikâh etmek istediği takdirde, onu başka mü’minlere değil de sadece sana özel olmak üzere helâl kıldık.”
Burada da “eğer kendini mehirsiz olarak peygambere hibe ederse” ifadesi bir kayıt değildir.Çünkü burada mana, böyle vâkiî bu durumun helâlliğini bildirmektir. Bu konuda dört kadının mehir istemeden Hz. Peygambere eş olmak istedikleri zikredilir. Bunlar; Meymune Binti Haris, Zeyneb Binti Huzeyme, Ümmü Şerik Binti Cabir ve Havle Binti Hakîm’dir.
“Peygamber nikâh etmek istediği takdirde”Bu, helâlliğin meydana gelmesi için ayetin evvelinde zikrolunan şartın şartıdır. Çünkü kadının kendini mehirsiz olarak Peygambere vermesi yetmez, peygamberin onu nikâhlamak istemesi hazımdır. Peygamberin istemesi ise, kabul yerine geçer.Ayette önce peygambere hitap ile başlandı. Sonra üçüncü şahıs olarak O’ndan “nebî” (peygamber) olarak söz edildi. Devamında “sana özel olmak üzere” denilerek yine kendisine hitap edildi. Bunda, bu hükümlerin O’na nübüvvetinin şerefine özel olarak verildiğini ve kendisinin böyle bir ikrama layık olduğunu bildirmek vardır.
قَدْ عَلِمْنَا مَا فَرَضْنَا عَلَيْهِمْ فِي أَزْوَاجِهِمْ وَمَا مَلَكَتْ أَيْمَانُهُمْ “Onlara eşleri ve cariyeleri hakkında neyi farz kıldığımızı biliyoruz.”
Evlilikle ilgili,
-Nikah akdinin şartları,
-Eşler arasında adalet ölçüleri içinde beraberlik,
-Nikah sonrası beraberliğe terettüp eden önceden belirlenmemiş olan mehrin belirlenmesi gibi ölçüleri bildirdik.
Cariyelerle evlenme hususunda da nelere dikkat edilmesi gerektiğini anlattık.
لِكَيْلَا يَكُونَ عَلَيْكَ حَرَجٌ “Bunlar sana hiçbir darlık olmaması içindir.”
Evlilik hususunda Hz. Peygamberle mü’minler arasında bir fark olması, sadece O’na bir genişlik kasdıyla olmayıp, aynı zamanda bazan O’na genişliği ve mü’minlere sınırlamayı, bazan da aksini gerektiren manalar içindir.
وَكَانَ اللَّهُ غَفُورًا رَّحِيمًا “Allah, Ğafur’dur – Rahîm’dir.”
Allah, sakınılması zor durumlar için bağışlayıcıdır, sıkıntı olabilecek durumlarda genişlik vermek suretiyle de merhamet sahibidir.
51- تُرْجِي مَن تَشَاء مِنْهُنَّ وَتُؤْوِي إِلَيْكَ مَن تَشَاء “Onlardan dilediğini geri bırakır, dilediğini yanına alırsın.”Onlardan dilediğini te’hir eder, ailevî beraberliği terk edersin.
Dilediğini de yanına alır, kendisiyle beraber olursun.
Veya bundan şu manadır: Dilediğini boşar, dilediğini yanında tutarsın.
وَمَنِ ابْتَغَيْتَ مِمَّنْ عَزَلْتَ فَلَا جُنَاحَ عَلَيْكَ “Uzak durduklarından dilediğini yanına almanda da Sana bir günah yoktur.”Ric’î talakla boşadığına dönmende Sana bir günah yoktur.[2>
ذَلِكَ أَدْنَى أَن تَقَرَّ أَعْيُنُهُنَّ وَلَا يَحْزَنَّ وَيَرْضَيْنَ بِمَا آتَيْتَهُنَّ كُلُّهُنَّ “Onların gözleri aydın olup üzülmemelerine ve kendilerine verdiğin ile hepsinin hoşnut olmalarına en elverişli olan budur.”
Bunun Senin dilemene havale edilmesi,
-Onların gözlerinin aydın olmasına,
-Üzüntülerinin azlığına
-Ve hepsinin razı olmasına daha uygundur.
Çünkü bu konuda hepsi eşit statüdedir. Sonra, aralarında eşit muamele yaptığında, bunu Senden bir lütuf olarak bulurlar. Şayet bazılarına ayrıcalıklı davransan, bunun Allahın hükmüyle olduğunu bilirler, bundan dolayı nefisleri mutmain olur.
وَاللَّهُ يَعْلَمُ مَا فِي قُلُوبِكُمْ “Allah kalplerinizde ne olduğunu bilir.”
Öyleyse o kalbinizdekileri güzel yapmaya çalışın.
وَكَانَ اللَّهُ عَلِيمًا حَلِيمًا “Allah Alîm’dir – Halîm’dir.”
Allah, Alîm’dir, kalplerde olanı bilir. Halîm’dir, ceza vermede acele etmez.
Böyle olunca, kendisinden sakınılması, emirlerine muhalefet edilmemesi gerekir.
52- لَا يَحِلُّ لَكَ النِّسَاء مِن بَعْدُ “Bundan başka kadınlar sana helâl olmaz.”
Bundan, yani bu dokuz adetten sonrası Sana helal olmaz.
Hz. Peygamber için olan bu adet, mü’minler için dörde kadar izin verilmesi kabilindendir.
Veya mana şöyledir: Bu günden sonra bir başkası Ona helâl değildir. Hatta hanımlarından biri vefat ettiğinde, Onun yerine bir başkasını alması caiz olmaz.
وَلَا أَن تَبَدَّلَ بِهِنَّ مِنْ أَزْوَاجٍ وَلَوْ أَعْجَبَكَ حُسْنُهُنَّ “Güzellikleri hoşuna gitse de, bunları başka eşlerle değiştirmen helâl olmaz.”
Veya onlardan birini boşayıp yerine bir başkasını alman da helâl olmaz.
إِلَّا مَا مَلَكَتْ يَمِينُكَ “Ancak sahip olduğun cariyeler müstesna.”
Ayetin bu kısmı, üstte geçen “kadınlar” ifadesinden istisnadır. Çünkü “kadınlar” ifadesi cariyeleri de içine alır.[3>
وَكَانَ اللَّهُ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ رَّقِيبًا “Ve Allah her şeyi gözetleyendir.”
Öyleyse kendinize çeki düzen verin, size çizilen sınırları aşmayın.
[1> Hz. Peygamber (asm) Mekke’yi fethettiğinde, istese Mekke ahalisini esir edebilirdi. Ama “haydi gidin, hepiniz serbestsiniz” dedi.
[2>Yeni bir nikâh akdi yapılmadan erkeğin eşiyle normal aile hayatına dönmesine imkân veren boşama şekline ric’î talâk denir.
[3> Yani, hür kadınlarla evlilikte sınır getirilmiş olmakla beraber, cariyeler buna dâhil değildir. Onlarla evlilikte genişlik vardır.
53- يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تَدْخُلُوا بُيُوتَ النَّبِيِّ إِلَّا أَن يُؤْذَنَ لَكُمْ إِلَى طَعَامٍ غَيْرَ نَاظِرِينَ إِنَاهُ “Ey iman edenler! Yemek için izin verilmesi dışında, Peygamberin evlerine girmeyin, (erken gelip) yemeğin hazırlanmasını beklemeyin.”
وَلَكِنْ إِذَا دُعِيتُمْ فَادْخُلُوا “Fakat çağırıldığınız vakit girin.”
فَإِذَا طَعِمْتُمْ فَانتَشِرُوا “Yemeği yediğinizde de dağılın.”
Ayet, Hz. Peygamberin evinde yemek vakitlerini gözleyen ve yemek vakti geldiğinde girip oturan bazı kimseler ve emsaline hitap etmektedir. Hüküm olarak da onlara özel bir hüküm getirir. Yoksa hiç kimse için yemeğe çağrılmadan Hz. Peygamberin evine gitmesi ve yemekten sonra da orada kalması caiz olmazdı.
وَلَا مُسْتَأْنِسِينَ لِحَدِيثٍ “Sohbet etmek için de izinsiz girmeyin.”
Aranızda konuşmak veya Hz. Peygamberin hane halkıyla konuşmak için de girmeyin.
إِنَّ ذَلِكُمْ كَانَ يُؤْذِي النَّبِيَّ فَيَسْتَحْيِي مِنكُمْ “Çünkü bu haliniz peygambere eziyet veriyor, ama o sizden haya ediyordu.”
Bu şekilde olur olmaz vakitte evine girilmesi ve lüzumsuz şeylerle meşgul edilmesi, vahyin nazil olduğu Hz. Peygambere ve O’nun hane halkına sıkıntı verir. Sizi sözüyle dışarı çıkarmaktan utanır.
وَاللَّهُ لَا يَسْتَحْيِي مِنَ الْحَقِّ “Fakat Allah gerçeği söylemekten haya etmez.”
Yani, sizin üstte belirtilen durumlarda Peygamberin evinden çıkartılmanız haktır, dolayısı ile haya sebebiyle bunun terk edilmemesi gerekir. Nitekim Allah da terk etmemiş, çıkmanızı size emretmiştir.
وَإِذَا سَأَلْتُمُوهُنَّ مَتَاعًا فَاسْأَلُوهُنَّ مِن وَرَاء حِجَابٍ “Hem O’nun hanımlarına bir ihtiyaç soracağınız vakit de perde arkasından sorun.”
Sebeb-i Nüzûl
Rivayete göre, Hz. Ömer Hz. Peygambere “Ya rasûlallah, sizin yanınıza iyi insan da, kötü insan da girip çıkıyor. Keşke “mü’minlerin anneleri” olan eşlerinize hicabı emretseniz” demişti. Bunun üzerine ayet nazil oldu.
Denildi ki: Hz. Peygamber (asm) bazı ashabıyla yemek yerken, adamın birinin eli Hz. Aişenin eline değmişti. Hz. Peygamber bundan hoşlanmadı, bu münasebetle ayet nazil oldu.
ذَلِكُمْ أَطْهَرُ لِقُلُوبِكُمْ وَقُلُوبِهِنَّ “Böyle yapmanız, hem sizin kalpleriniz ve hem de onların kalpleri için daha temizdir.”
Nefsanî ve şeytanî hatıra gelebilen şeylere karşı böyle yapmanız, hem sizin kalpleriniz hem de onların kalpleri için daha hayırlıdır.
وَمَا كَانَ لَكُمْ أَن تُؤْذُوا رَسُولَ اللَّهِ “Hem sizin Rasûlullah’a eziyet etmeye hakkınız yoktur.”
وَلَا أَن تَنكِحُوا أَزْوَاجَهُ مِن بَعْدِهِ أَبَدًا “Ondan sonra ebediyyen hanımlarını nikâh etmeye de (hakkınız yoktur).”
O’nun vefatından veya boşamasından sonra, O’nun hanımlarından biriyle evlenmeniz ebedi olarak size haramdır.
Ayetin hükmü, Hz. Peygamberin evlenip ilişkiye girdiği hanımlarıyla ilgilidir. Rivayete göre Eş’as Bin Kays, Hz. Peygamberin kendisiyle evlendiği, ama isteği üzere boşadığı kadınla Hz. Ömer devrinde evlendi. Hz. Ömer recm hükmü uygulamak istedi. Hz. Peygamberin cinsel beraberlik olmadan kadını boşadığı bildirilince evliliklerine engel olmadı.
إِنَّ ذَلِكُمْ كَانَ عِندَ اللَّهِ عَظِيمًا “Çünkü bu, Allah katında sizin için çok büyüktür.”
Yani, O’na ezâ etmeniz ve hanımlarıyla evlenmeniz, Allah katında çok büyük bir günahtır.
Bunda, Allah tarafından rasûlüne bir tazim, ayrıca hayatında ve vefat hâlinde hürmetine bir icap vardır. Bundan dolayı, bu konuda şiddetli vaîdde bulunup şöyle buyurdu:
54- إِن تُبْدُوا شَيْئًا أَوْ تُخْفُوهُ فَإِنَّ اللَّهَ كَانَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمًا “Siz bir şeyi açıklasanız da gizleseniz de, şüphe yok ki Allah her şeyi bilmektedir.”
Onları nikâhınız altına almak gibi bir şeyi dilinizle söylerseniz veya bunu kalbinizden geçirirseniz, her şeyi bilen Allah bunu da bilir ve bunun karşılığını size verir.
Asıl maksada delalet etmekle beraber, bu şekilde genel ifade edilmesinde ziyadesiyle korkutmak ve vaîdde mübalağada bulunmak vardır.
55- لَّا جُنَاحَ عَلَيْهِنَّ فِي آبَائِهِنَّ وَلَا أَبْنَائِهِنَّ وَلَا إِخْوَانِهِنَّ وَلَا أَبْنَاء إِخْوَانِهِنَّ وَلَا أَبْنَاء أَخَوَاتِهِنَّ وَلَا نِسَائِهِنَّ وَلَا مَا مَلَكَتْ أَيْمَانُهُنَّ “Peygamber hanımları için babaları, oğulları, kardeşleri, erkek kardeşlerinin oğulları, kız kardeşlerinin oğulları, kendi kadınları (kadın dostları) ve sahip oldukları köleleri hakkında bir günah yoktur.”
Bunlar, Hz. Peygamberin hanımlarına emredilen hicap hususunda istisna edilenlerdir.
Sebeb-i Nüzûl
Rivayete göre hicap ayeti indiğinde Hz. Peygamberin hanımlarının babaları ve akrabaları “bizde mi hicap arkasından onlarla konuşacağız?” demeleri üzerine ayet nazil oldu.
Ayette amca ve dayının geçmemesi, bunların bir nevi baba yerinden de olmasındandır. Nitekim şu ayette böyle olduğunu görürüz: “Onlar da şöyle dediler: Senin ilâhına ve ataların İbrahim, İsmail ve İshak’ın ilâhı olan bir tek ilâha ibadet edeceğiz.” (Bakara, 133)[1>
Ayette geçen “kendi kadınları” ifadesinden murat, “mü’min kadınlardır.”
“Sahip oldukları köleler” ifadesinden murat, erkek ve kadın kölelerdir.
Denildi ki: Sadece kadın kölelerdir.
Bunun açıklaması Nur sûresinde geçmişti.
وَاتَّقِينَ اللَّهَ “(Ey Peygamber hanımları) Allah’tan korkun.”
Size emrettiğim şeylerde Allahtan korkun.
إِنَّ اللَّهَ كَانَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ شَهِيدًا “Çünkü Allah her şeye şahittir.”
Hiçbir şey O’na gizli değildir.
56- إِنَّ اللَّهَ وَمَلَائِكَتَهُ يُصَلُّونَ عَلَى النَّبِيِّ “Şüphesiz Allah ve melekleri Peygambere salât ederler.”O’nun şerefinin izharına ve şanının tazimine özen gösterirler.
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا صَلُّوا عَلَيْهِ وَسَلِّمُوا تَسْلِيمًا “Ey iman edenler! Siz de ona salât ve selâm edin.”Siz de aynı şekilde buna özen gösterin. Çünkü böyle yapmaya siz çok daha evlâsınız. Ve “Allahümme salli alâ Muhammed” (“Allahım, Muhammede rahmet et”) deyin.
Ve O’na “Esselâmü aleyke eyyühen –nebî” (Ey Peygamber, Allahın selâmı üzerine olsun) deyin.
Denildi ki: Selâmdan murat, O’nun emirlerine boyun eğmektir.
Ayet, Hz. Peygambere salât u selâm etmenin vücubuna delâlet eder.
Denildi ki: Her ne zaman Hz. Peygamberin zikri geçse, O’na salâvat getirmek vacibtir. Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: “Yanında benim adım anıldığı hâlde bana salâvat getirmeyenin burnu yere sürtülsün.”
“Yanında benim adım anıldığı hâlde bana salâvat getirmeyen ateşe girsin. Allah onu rahmetinden uzak kılsın”
Başkasına da salâvat getirmek, Hz. Peygambere tebaiyetle caiz olur.[2> Müstakil olarak ise, mekruhtur.[3> Çünkü, örfte salât u selâm Hz. Peygambere için bir şiar olmuştur. Bundan dolayıdır ki, Hz. Peygamberin adı geçtikten sonra “azze ve celle” denilmez. Her ne kadar Hz. Peygamber azîz ve celil ise de…[4>
57- إِنَّ الَّذِينَ يُؤْذُونَ اللَّهَ وَرَسُولَهُ لَعَنَهُمُ اللَّهُ فِي الدُّنْيَا وَالْآخِرَةِ “Şüphesiz ki Allah, Allah ve Rasûlü’ne eziyet verenlere, dünya ve ahirette lânet etmiştir.”
Lanetlenen bu kimseler, Allah ve Rasûlünün hoşlanmayacağı küfür ve günahları işleyenlerdir.
Veya bundan murat “Uhud harbinde Hz. Peygamberin dişini kırarak ve O’nun hakkında “şair, mecnun” gibi iftiralar ederek O’nu üzenler” manasıdır. Bu durumda “Allah” lafzının zikri, tazim içindir.Lafzın iki manaya ıtlakını caiz görenler, ayeti iki mana ile de tefsir etmişlerdir.
Allahın lanet etmesi, onları rahmetinden uzak kılmasıdır.
وَأَعَدَّ لَهُمْ عَذَابًا مُّهِينًا “Onlara aşağılayıcı bir azab hazırlamıştır.”
58- وَالَّذِينَ يُؤْذُونَ الْمُؤْمِنِينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ بِغَيْرِ مَا اكْتَسَبُوا فَقَدِ احْتَمَلُوا بُهْتَانًا وَإِثْمًا مُّبِينًا “Mü’min erkeklere ve mü’min kadınlara yapmadıkları bir şeyden dolayı eziyet edenler, bir iftira ve apaçık bir günah yüklenmişlerdir.”
“Eziyet edenler” ifadesinden murat, “eza vermeyi gerektiren bir cürüm olmadan, haksız yere erkek ve kadın mü’minlere eza verenler” manasıdır.
Sebeb-i Nüzûl
Denildi ki, ayet Hz. Aliye eza eden münafıklar hakkında indi.
Denildi ki: Hz. Aiyeşe iftira edenler hakkında indi.
Denildi ki: Ayet, namuslu kadınların peşinden giden zinakâr erkekler hakkında nazil oldu.
59- يَا أَيُّهَا النَّبِيُّ قُل لِّأَزْوَاجِكَ وَبَنَاتِكَ وَنِسَاء الْمُؤْمِنِينَ يُدْنِينَ عَلَيْهِنَّ مِن جَلَابِيبِهِنَّ “Ey peygamber! Hanımlarına, kızlarına ve mü’minlerin kadınlarına söyle, cilbablarını (dış elbiselerini) üzerlerine örtsünler.”
Onlara söyle, bir ihtiyaç için dışarı çıktıklarında başlarını ve bedenlerini dış örtüleriyle örtsünler.
ذَلِكَ أَدْنَى أَن يُعْرَفْنَ فَلَا يُؤْذَيْنَ “Bu, onların tanınıp da eziyet edilmemelerine en elverişli olandır.”
Bu şekilde örtünmeleri, kendilerinin cariyelerden ve hafif meşrep kadınlardan ayrılması için daha uygundur.
O zaman, kendilerine şüpheyle bakılmaz, ezaya maruz kalmazlar.
وَكَانَ اللَّهُ غَفُورًا رَّحِيمًا “Bununla beraber Allah Ğafur’dur – Rahîm’dir.”
Allah, onların daha önceki hâllerini affeder. O, kullarına merhamet eder.
Öyle ki, en ince maslahatlarına varıncaya kadar, onların yararına olan şeyleri gözetir.
60- لَئِن لَّمْ يَنتَهِ الْمُنَافِقُونَ وَالَّذِينَ فِي قُلُوبِهِم مَّرَضٌ وَالْمُرْجِفُونَ فِي الْمَدِينَةِ لَنُغْرِيَنَّكَ بِهِمْ “Andolsun ki, eğer münafıklar ve kalplerinde bir hastalık olanlar ve Medine’de dedikodu yapanlar, bu yaptıklarına son vermezlerse, mutlaka seni onlara musallat ederiz.”
Ayette bahsedilenler,
-Münafıklar,
-Kalbinde iman za’fiyeti ve bu konuda sebatsızlık olanlar,
-Veya dinde sarsıntı geçirmelerinden dolayı kalbinde kötü duygular besleyenler, Müslümanların seriyyeleri hakkında haber yaymak gibi kötü ve yalan haber yayanlardır.
İşte bunlar bu yaptıklarına son vermezlerse, Sana onlarla savaşmanı ve sürgüne göndermeni veya onları sürgün talebine mecbur kılacak şeyler yapmanı emrederiz.
ثُمَّ لَا يُجَاوِرُونَكَ فِيهَا إِلَّا قَلِيلًا “Sonra seninle orada az bir zamandan fazla komşu kalamazlar.”
Ayetteki “sonra” ifadesi, onların sürgüne gönderilmesi ve Hz. Peygamberin komşuluğundan ayrı kalmalarının, başlarına gelen musibetten daha büyük olduğuna delâlet etmek içindir.
“Az bir zamandan fazla komşu kalamazlar.”
Bundan murat, onların ancak çok az bir zaman Medinede veya komşuluğunda kalabilmeleridir.
61- مَلْعُونِينَ “Melun olarak.”
أَيْنَمَا ثُقِفُوا أُخِذُوا وَقُتِّلُوا تَقْتِيلًا “Nerede bulunurlarsa yakalanırlar ve öldürülürler.”
Yani, Senin komşuluğunda ancak lanetli bir şekilde kalırlar ve nerede görülürlerse öldürülürler.
62- سُنَّةَ اللَّهِ فِي الَّذِينَ خَلَوْا مِن قَبْلُ “Allah’ın bundan önce geçenler hakkındaki kanunu budur.”Yani, Allah geçmiş ümmetlerde böyle ceza vermeyi bir prensip edinmiştir: Peygambere karşı münafıkane hareket eden ve kötü ve yalan haberlerle O’nu zayıflatmaya çalışanlar öldürülecektir.
وَلَن تَجِدَ لِسُنَّةِ اللَّهِ تَبْدِيلًا “Ve sen Allah’ın kanununda asla bir değişiklik bulamazsın.”
Çünkü Allah kendisi değiştirmez, başkasının da değiştirmeye gücü yetmez.
[1> Hz. Yakub, vefatına yakın oğullarına “benden sonra neye ibadet edeceksiniz?” diye sorduğunda böyle cevap vermişler, Hz. İsmail aslında amcaları iken, Onu da ataları arasında saymışlardı
[2> Mesela, “Hz. Muhammed ve Ebubekir” denildikten sonra “Allah ikisine de salât etsin” denilebilir.
[3> Mesela, “Ebubekir” dedikten sonra “Allah O’na salât etsin” denilmez.
[4> “Azze ve celle”, “Azizdir, celildir” anlamında olup Allah lafza-ı celâlinden sonra söylenir. Allahın şiarını Peygamberi için kullanmak uygun olmadığı gibi, Peygamberin şiarı olan salât u selamı başkaları için kullanmak da uygun değildir.
63- يَسْأَلُكَ النَّاسُ عَنِ السَّاعَةِ “İnsanlar sana kıyameti soruyorlar.”
İnsanlar, kıyametin ne zaman kopacağını,
-Dalga geçerek,
-İşi yokuşa sürerek,
-Veya imtihan yollu soruyorlar.
قُلْ إِنَّمَا عِلْمُهَا عِندَ اللَّهِ “De ki: Onun ilmi ancak Allah’ın nezdindedir.”
Onu ne bir meleğe, ne de bir peygambere bildirdi.
وَمَا يُدْرِيكَ لَعَلَّ السَّاعَةَ تَكُونُ قَرِيبًا “Ne bilirsin, belki kıyamet yakında olur.”
Ayette, kıyameti acele isteyenlere bir tehdît ve işi yokuşa sürenleri de ilzam etmek vardır.
64- إِنَّ اللَّهَ لَعَنَ الْكَافِرِينَ “Şüphesiz ki, Allah kâfirleri lânetledi.”
وَأَعَدَّ لَهُمْ سَعِيرًا “Ve onlara dehşetli bir ateş hazırladı.”
65- خَالِدِينَ فِيهَا أَبَدًا “(Onlar) orada ebedî kalırlar.”
لَّا يَجِدُونَ وَلِيًّا وَلَا نَصِيرًا “Ne bir dost bulabilirler, ne de bir yardımcı.”
Onları koruyacak bir veli ve azabı kendilerinden kaldıracak bir yardımcı bulamazlar.
66- يَوْمَ تُقَلَّبُ وُجُوهُهُمْ فِي النَّارِ يَقُولُونَ يَا لَيْتَنَا أَطَعْنَا اللَّهَ وَأَطَعْنَا الرَّسُولَا “O gün yüzleri ateş içinde çevrilirken, “Ah keşke Allah’a itaat etseydik, peygambere itaat etseydik!” derler.”Ateşte kızartılan etin çevrilmesi gibi, onların yüzleri cehennem ateşinde bir o tarafa bir bu tarafa çevrilir.
Veya bir hâlden başka hâle çevrilir.
O zaman, “Keşke Allaha ve peygambere itaat etseydik de, bu azapla mübtelâ kılınmasaydık” derler.
67- وَقَالُوا رَبَّنَا إِنَّا أَطَعْنَا سَادَتَنَا وَكُبَرَاءنَا فَأَضَلُّونَا السَّبِيلَا “Ve şöyle dediler: Ey Rabbimiz! Biz efendilerimize ve büyüklerimize itaat ettik, onlar da bizi yanlış yola götürdüler.”
Efendiler ve büyükler, onlara küfrü telkin eden önderleridir. Yani “onlar, zînetli gösterdikleri şeylerle bizi yoldan çıkardılar.”
68- رَبَّنَا آتِهِمْ ضِعْفَيْنِ مِنَ الْعَذَابِ “Ey Rabbimiz! Onlara azabı iki kat ver.”
وَالْعَنْهُمْ لَعْنًا كَبِيرًا “Ve onları büyük bir lânet ile lânetle.”
Çünkü onlar hem kendileri yoldan çıktılar, hem de başkalarını yoldan çıkardılar.
69- يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تَكُونُوا كَالَّذِينَ آذَوْا مُوسَى “Ey iman edenler!Sizler Musa’ya eziyet edenler gibi olmayın.”
فَبَرَّأَهُ اللَّهُ مِمَّا قَالُوا “(Eziyet ettiler de) Allah onu, onların söylediklerinden temize çıkardı.”
Bundan murat, Kasas sûresinin tefsiri esnasında anlatıldığı üzere, şöyle bir olaydır: Karun, bir kadını Hz. Musanın kendisiyle ilişkiye girdiğini söylemeye teşvik eder. Allah, Hz. Musa’yı iftiradan korur, kadın gerçeği söyler.
Veya şu olaydır: Hz. Musa hayasından dolayı tesettüre çok dikkat ederdi. İsrailoğulları, bunu bedeninde cüzzam olduğu veya tenasûl uzuvlarında bir problem olduğu şeklinde yorumlayıp iftirada bulundular. Allah da onları hâle muttali kıldı, Hz. Musayı ithamlarından kurtardı.
وَكَانَ عِندَ اللَّهِ وَجِيهًا “O, Allah yanında itibarlı idi.”
70- يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اتَّقُوا اللَّهَ “Ey iman edenler! Allah’tan korkun.”
Değil rasûlünü incitecek şeyler yapmak, hoşlanmayacağı şeyleri bile irtikap etmekten sakının.
وَقُولُوا قَوْلًا سَدِيدًا “Ve doğru söz söyleyin.”
Bundan murat, bunun zıddından nehiydir. Yani Hz. Zeyneb meselesinde olduğu gibi, velev kasıtlı olmasa da, yalan sözden kaçının.
71- يُصْلِحْ لَكُمْ أَعْمَالَكُمْ وَيَغْفِرْ لَكُمْ ذُنُوبَكُمْ “Ki (Allah) işlerinizi yoluna koysun ve günahlarınızı bağışlasın.”Sizi salih amellere muvaffak kılsın.
Veya onları kabul ederek ve sevap vererek faydalı kılsın.
Söz ve amelde istikametli olmanızla, bunları günahlara kefaret yapsın.
وَمَن يُطِعْ اللَّهَ وَرَسُولَهُ فَقَدْ فَازَ فَوْزًا عَظِيمًا “Ve her kim Allah’a ve Rasûlü’ne itaat ederse, o gerçekten büyük kurtuluşa ermiştir.”
Her kim emirlerde ve yasaklarda Allah ve Rasûlüne itaat ederse, dünyada hâli güzel ve ahirette de ebedi mesut olur.
72- إِنَّا عَرَضْنَا الْأَمَانَةَ عَلَى السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَالْجِبَالِ “Biz emaneti göklere, yere ve dağlara arz ettik.”
فَأَبَيْنَ أَن يَحْمِلْنَهَا “Onlar, onu yüklenmeye yanaşmadılar.”
وَأَشْفَقْنَ مِنْهَا “Ve ondan korktular.”
وَحَمَلَهَا الْإِنسَانُ “İnsan ise onu yüklendi.”
Ayet, tâatin büyüklüğünü anlatarak üstteki ayetteki vaadi takrir etmektedir. Bunu “emanet” olarak isimlendirmesi, edasının zorunlu olmasındandır. Ayetin manası şöyledir:
Bu emanet o kadar büyüktür ki, şayet onlar şuur ve idrak sahibi olsa ve bu emanet onlara teklif edilseydi, onu yüklenmekten kaçınırlardı, ondan korkarlardı. İnsan ise, bünyesinin zayıflığı ve kuvvetinin gevşekliğine rağmen onu yüklendi. Böyle olunca, hiç şüphesiz emanete riayet eden ve hakkını veren kimse için, dünya ve ahiretin hayırları vardır.
إِنَّهُ كَانَ ظَلُومًا جَهُولًا “O gerçekten çok zalim ve çok cahildir.”
İnsan, emaneti yerine getirmemek ve hakkını vermemekle çok zalimdir.
Akıbetinin künhünü bilmemekle de çok cahildir.
İnsanın çok zalim ve çok cahil olması, burada insan cinsinin ekserisinin bir özelliği olarak ifade edilmiştir.
Denildi ki:
Emanetten murat, fıtrî ve iradeye bağlı olan tâattir.[1>
Emanetin arzedilmesi, irade sahibi olandan fiilin yapılmasını istemektir. İradesi olmayandan ise sudurunu istemektir.[2>
İnsanın emaneti yüklenmesi, onda hıyanette bulunması ve edasından kaçınmasıdır. Nitekim Arab dilinde “emanetin hamili ve taşıyıcısı” ifadesi, onun hakkını vermeyen ve boynunda borç olarak kalan kimse için kullanılır.
Emanetten çekinmek, yapılması gerekeni yapmaktır.
Zulüm ve cehalet ise, emanete hıyanet etmek ve kusurda bulunmak, görevini tam yapmamaktır.Denildi ki: Allahu Teâlâ bu eşyayı yarattığında onlarda anlama özelliği yarattı, kendilerine şöyle dedi: “Ben bir görev belirledim ve bu görevde bana itaat edene cennet yarattım, isyan edene de cehennem hazırladım.”Onlar şöyle dediler: “Bizler, bizi hangi şey için yarattınsa, ona musahharız, ama bu görevi yüklenemeyiz. Ne sevap isteriz ne de ceza.”
Allah Âdemi yarattığında, bu görevi O’na teklif etti, o da yüklendi. Kendisine çok zor gelecek bir yükü yüklenmekle nefsine zulmetmiş oldu, akıbetinin vehameti noktasında da çok cahil oldu.Belki de emanetten murat, akıl veya mükellef olmaktır.
Emanetin göklere, yere ve dağlara arzı, onların kabiliyetini nazara almaktır. Onların çekinmesi ise, fıtrî cekinmek olup, liyakat ve kabiliyetlerinin olmamasını ifade eder.
İnsanın yüklenmesi, buna kabiliyet ve istidadının olmasıdır.
Çok zalim ve çok cahil olması ise, gadap ve şehvet kuvvelerinin galip gelmesidir. Buna göre, insana emanetin yüklenmesi akıl itibarıyla olması güzel bir manadır. Çünkü aklın faydalarından biri, hem gadap hem de şehvet kuvvelerini muhafaza etmesi ve onları haddi aşmaktan korumasıdır. İnsanların mükellef kılındıkları şeylerin çoğu, bu iki kuvvenin dengeli kullanılması (tadili) ve taşkınlıklarının kırılmasına bakar.
73- لِيُعَذِّبَ اللَّهُ الْمُنَافِقِينَ وَالْمُنَافِقَاتِ وَالْمُشْرِكِينَ وَالْمُشْرِكَاتِ وَيَتُوبَ اللَّهُ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ “Çünkü Allah münafık erkeklerle münafık kadınlara, müşrik erkeklerle müşrik kadınlara azab edecek, mü’min erkeklerle mü’min kadınların da tevbelerini kabul edecektir.” Ayetin bu kısmı, emaneti yüklenmenin neticesini anlatır.olan fiiller değildir. Allah tarafından bunlara ve emsaline ne görev verilmişse, hepsi görevini eksiksiz yapmaktadır. Misal olarak şu ayete bakalım: “Ona (semaya) ve arza: “İsteyerek veya istemeyerek gelin” dedi. Her ikisi de: “İsteyerek geldik” dediler.” (Fussılet, 11)Ayette, Allahın mü’minlere tevbesinden bahsedilmesinde, onların tabiatlerinde zulüm ve cehalet olduğundan bir takım hata ve kusurlardan kurtulamayacaklarını hissettirmek vardır.
وَكَانَ اللَّهُ غَفُورًا رَّحِيمًا “Allah Ğafur’dur –Rahîm’dir.”
Allah, onların hata ve kusurlarını affetmek cihetiyle ve tâatlerine sevap vermesiyle çok bağışlayıcı ve çok merhametlidir.
Hz. Peygamber şöyle buyurdu: “Kim Ahzab sûresini okusa ve ailesine ve idaresi altında olanlara öğretse, kendisine kabir azabından emân verilir.
[1> Bu yoruma göre, bütün varlıklara yapacakları görev emanet olarak verilmiş, güneş ve ağaç gibi irade sahibi olmayan varlıklar fıtrî olarak görevlerini yapmış, insan ise görevinde ihmal ile hıyanet içinde bulunmuştur.
[2>Mesela, güneşin hareketi ve ağacın meyve vermesi gibi fiiller, onların iradesiyle
Yazar:
Prof.Dr. Şadi Eren
Cenab-ı Hak bu ifadeyle Peygambere nida etti. Böyle nida etmesinde,
-Hem peygambere bir tazim,
-Hem de takvanın şanını büyütmek vardır.
Bu emirden murat, takva üzere sebat etmektir. Ta ki devamında gelen yasağa uymayı netice versin.
وَلَا تُطِعِ الْكَافِرِينَ وَالْمُنَافِقِينَ “Kâfirlere ve münafıklara itaat etme.”
Dinde taviz vererek kâfirlere ve münafıklara itaat etme!
Sebeb-i Nüzûl
Rivayete göre Ebu Süfyan, İkrime Bin Ebi Cehl ve Ebu A’ver Hudeybiye sonrasındaki barış döneminde Hz. Peygamberin yanına geldiler ve onlarla beraber İbnu Übey ve Muattib Bin Kuşeyr ve Cedd Bin Kays da bulundu. Bunlar Hz. Peygambere “Bizim ilahlarımızın aleyhinde konuşma ve “onların şefaati olacak” de, biz de Seni Rabbinle baş başa bırakalım” dediler. Ayet, bu vesileyle nazil oldu.
إِنَّ اللَّهَ كَانَ عَلِيمًا حَكِيمًا “Muhakkak ki Allah Alîm – Hakîm’dir.”
Şüphesiz Allah faydanıza ve zararınıza olan durumları bilir.
Ancak ve ancak hikmetli bir şekilde hükmeder.
2- وَاتَّبِعْ مَا يُوحَى إِلَيْكَ مِن رَّبِّكَ “Rabbinden sana vahyedilene uy.”
Rabbinden vahiyle Sana gelen “onlara itaat etme” gibi emirlere tâbi ol.
إِنَّ اللَّهَ كَانَ بِمَا تَعْمَلُونَ خَبِيرًا ا “Muhakkak ki Allah ne yaparsanız haber dardır.”
Yaptıklarınızdan haberdar olduğu içindir ki faydalı olan ve kâfirleri dinlemekten Seni müstağni kılan şeyleri Sana vahyetmektedir.
3- وَتَوَكَّلْ عَلَى اللَّهِ “Allah’a tevekkül et!”
İşini O’nun tedbirine bırak.
وَكَفَى بِاللَّهِ وَكِيلًا “Vekil olarak Allah yeter.”
Bütün işlere Vekîl olarak O yeter.
4- مَّا جَعَلَ اللَّهُ لِرَجُلٍ مِّن قَلْبَيْنِ فِي جَوْفِهِ “Allah bir adamın içine iki kalp koymamıştır.”
Allah, insanın içinde iki kalp bırakmadı. Çünkü kalp, insanî nefisle (ruhla) alakalı olmak üzere hayvanî ruhun kaynağıdır ve bütün kuvvelerin menbaıdır. Bu ise, birden fazla olmaya manidir.[1>
وَمَا جَعَلَ أَزْوَاجَكُمُ اللَّائِي تُظَاهِرُونَ مِنْهُنَّ أُمَّهَاتِكُمْ “Kendilerine zıhar yaptığınız eşlerinizi analarınız kılmamıştır.”
وَمَا جَعَلَ أَدْعِيَاءكُمْ أَبْنَاءكُمْ “Evlatlıklarınızı da oğullarınız kılmamıştır.”
Ve Allah bir kadında eş olmak ve anne olmayı cem etmedi. Adamda da evlatlık olmakla gerçek oğul olmayı bir arada bulundurmadı.
Bundan murat, Arabların çok zeki kimsede iki kalp olduğu iddialarını reddetmektir. Ebu Muammer veya Cemil Bin Esed hakkında “çift kalpli” denilmekteydi.
Yine Arablarda, evlatlık kimse doğrudan o kişinin çocuğu gibi telakki edilirdi. Bundan dolayı Hz. Peygamberin azatlı kölesi Zeyd Bin Harise’ye “Muhammedin oğlu” demekteydiler.
Ayetten murat, zıhar yapılan kadının gerçekte o kişinin annesi olmadığını, evlatlığın da gerçek oğul olmadığını anlatmaktır. Evvelinde insanda iki kalp olduğunu reddetmek, bu ikisinin hamledildiği bir asla hazırlık olmasıdır. Yani, Allah tenakuza yol açacağı için insanın içinde iki kalp yaratmadığı gibi, bir insanda da hem annelik hem de eş olmayı, hem evlatlık hem de oğul olmayı bir arada bulundurmamıştır.
Zıharın manası, kişinin hanımına “Sen bana anam gibisin” demesidir.
Zıhar, cahiliye döneminde (İslâm öncesinde) bir boşama şekliydi. İslâmda da boşanmayı gerektirir. Ama kefaret ödemek suretiyle evlilik devam eder.[2>
ذَلِكُمْ قَوْلُكُم بِأَفْوَاهِكُمْ “İşte bu, ağızlarınızla söylediğiniz (ama gerçek olmayan) sözünüzdür.”
“İşte bu” ifadesi, bütün zikrolunanlara veya son zikrolunan duruma işaret eder.
Bu, ağzınızla söylediğiniz bir söz olup, saçmalayan kimsede olduğu gibi, bizâtihi bir hakikatı yoktur.[3>
وَاللَّهُ يَقُولُ الْحَقَّ “Allah ise hakkı söyler.”
Allahın söylemiş olduğu ise, bizâtihi gerçektir, hakka mutabıktır.
وَهُوَ يَهْدِي السَّبِيلَ “Ve doğru yola iletir.”
Ve O, hak yola sevkeder.
5- ادْعُوهُمْ لِآبَائِهِمْ “Onları babalarına nisbet ederek çağırın.” Evlâtlıklarınızı kendi öz babalarına nisbetle çağırın.
هُوَ أَقْسَطُ عِندَ اللَّهِ “O, Allah yanında çok daha adildir.”
Çünkü Onları babalarına nisbetle çağırmanız Allah nezdinde çok daha âdildir. “Çok daha adildir” ifadesinden murat, “işin doğru olanı budur” manasını anlatmaktır.[4>
فَإِن لَّمْ تَعْلَمُوا آبَاءهُمْ فَإِخْوَانُكُمْ فِي الدِّينِ وَمَوَالِيكُمْ “Eğer babalarını bilmiyorsanız, onlar sizin dinde kardeşleriniz ve dostlarınızdır.”Şayet kendilerini nisbet edeceğiniz gerçek babalarını bilmiyorsanız, onlar dinde sizin kardeşleriniz ve dostlarınızdır. Dolayısıyla onlardan bahsederken “bu kardeşim, bu dostum” gibi ifadeler kullanın.
وَلَيْسَ عَلَيْكُمْ جُنَاحٌ فِيمَا أَخْطَأْتُم بِهِ “Bununla beraber hata ettiklerinizde üzerinize bir günah yoktur.”Bu nehiyden önce onlara “oğlum”, demenizde size bir günah yoktur.
Veya unutarak veya sürç-ü lisanla “oğlum” demenizde de bir günah yazılmaz.[5>
وَلَكِن مَّا تَعَمَّدَتْ قُلُوبُكُمْ “Fakat kalblerinizin kasdettiğinde vardır.”
Lakin kalplerinizin bizzat yönelerek kasten “oğlum” demenizde günah vardır.
وَكَانَ اللَّهُ غَفُورًا رَّحِيمًا “Allah, Ğafur – Rahîm’dir.”
Allah, hata ile böyle diyeni affetmesiyle, Ğafur’dur, Rahîm’dir.
Bil ki: Şâfii mezhebine göre, evlatlık edinmek yoktur. Hanefi mezhebine göre ise, kölesini evlâtlık edinse, onu azat etmesi gerekir.
6- النَّبِيُّ أَوْلَى بِالْمُؤْمِنِينَ مِنْ أَنفُسِهِمْ “Peygamber, mü’minlere kendi ne fislerinden önce gelir.”Peygamber, bütün durumlarda mü’minlere kendi nefislerinden daha evlâdır. Çünkü nefislerinin hilafına onlara emrettiği ve onlar için razı olduğu şeylerde hep onların faydasını ve başarısını düşünür. Bundan dolayı ayette “şu açıdan daha evlâdır” denilmeyip mutlak ifade edildi. Bu sebeple, O’nun kendilerine kendi nefislerinden daha sevgili, Ondan gelen bir emrin daha etkili ve Ona olan şefkatlerinin kendilerine olan şefkatten daha ileri olması gerekir.
Sebeb-i NüzûlRivayete göre Hz. Peygamber Tebük seferine niyetlendi ve insanlara bu sefere katılmalarını emretti. Bunun üzerine insanlardan bir kısmı “babalarımızdan ve analarımızdan izin alalım” deyince, ayet nâzil oldu.Hz. Peygamber din hususunda ümmetin babasıdır. Her peygamber de kendi ümmetine bir nevi babadır. Çünkü, ebedî hayatla ilgili hususta, işin başında peygamber yer almaktadır. Bundan dolayı da mü’minler birbiriyle kardeş sayılmışlardır.
وَأَزْوَاجُهُ أُمَّهَاتُهُمْ “O’nun hanımları da onların anneleridir.”
Hz. Peygamberin hanımlarının mü’minlerin anneleri olmaları,
-Kendileriyle evlenilmeleri yasak olması,
-Ve anne gibi saygıya layık olmaları yönündendir. Bunun dışındaki hâllerde, diğer yabancı kadınlar gibidirler.[6>
Bundan dolayı Hz. Aişe şöyle demiştir: “Biz kadınların anneleri değiliz.”
وَأُوْلُو الْأَرْحَامِ بَعْضُهُمْ أَوْلَى بِبَعْضٍ فِي كِتَابِ اللَّهِ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ وَالْمُهَاجِرِينَ “Akraba olanlar da Allah’ın kitabında birbirlerine, diğer mü’minler-den ve muhacirlerden daha yakındırlar.”Akraba olanlar miras hususunda birbirlerine daha yakındırlar.Ayet, İslâmın ilk döneminde hicretten ve din kardeşliğinden meydana gelen birbirine varis olmayı yürürlükten kaldırmaktadır.
“Allah’ın kitabında”
Bundan murat
-Levh-i mahfuz
-Veya nazil olan bu ayet veya diğer miras ayetleridir.
Yani, akrabalık hakkı, miras noktasında din hakkından ve hicret hakkından önce gelir.
إِلَّا أَن تَفْعَلُوا إِلَى أَوْلِيَائِكُم مَّعْرُوفًا “Ancak dostlarınıza marûf bir fiilde bulunmanız müstesna.”
Marûf fiilden murat, mü’min kardeşlerine ve hicretten dolayı mağdur olanlara mirastan vasiyette bulunmaktır.
كَانَ ذَلِكَ فِي الْكِتَابِ مَسْطُورًا “Bu, Kitapta yazılıdır.”Bu iki ayette zikrolunan durum, Kitapta yazılıdır.
Kitaptan murat,
-Levh-i Mahfuz,
-Kur’an-ı Kerîmdir.
-Tevrat olduğu da söylenmiştir.
7- وَإِذْ أَخَذْنَا مِنَ النَّبِيِّينَ مِيثَاقَهُمْ وَمِنكَ وَمِن نُّوحٍ وَإِبْرَاهِيمَ وَمُوسَى وَعِيسَى ابْنِ مَرْيَمَ “Hani biz peygamberlerden misak (sağlam söz) almıştık; Senden, Nûh’tan, İbrahim, Mûsâ ve Meryem oğlu İsa’dan.”
Peygamberlerden alınan misak, yüklendikleri risalet mesajlarını tebliğ etmeleri ve doğru dine insanları çağırmalarıyla ilgili kendilerinden söz alınmasıdır.
Bu beş peygamberin ismen belirtilmeleri, şeriat sahibi peygamberler içinde meşhur oldukları cihetledir.Hz. Peygamberin başta zikredilmesi, O’na bir tazim ve şanına saygıdan dolayıdır.
وَأَخَذْنَا مِنْهُم مِّيثَاقًا غَلِيظًا ا “Ve onlardan bir mîsak-ı ğaliz almıştık.”
Misak-ı ğaliz, alınan sözün büyüklüğünü ifade eder.Veya yeminle bir söz alındığını anlatır.
Ayetin evvelinde misak alındığı ifade edilmişken ayetin sonunda bunun tekrarlanması, bu vasfa tazim olarak gelmiştir.
8- لِيَسْأَلَ الصَّادِقِينَ عَن صِدْقِهِمْ “(Allah bunu), sadıklara sadakatlerinden sormak için yaptı.
Ayetin başında “onlardan misak aldık” denildikten sonra, ayetin sonunda bunun tekrarlanması, doğrulara sadakatlerinden sormak içindir.
Sadıklara sadakatlerinin sorulması,
-Allahın kıyamet günü peygamberlere kavimlerine ne söylediklerini sorması,
-Veya Allahın onları tasdik edip kavimlerini susturması,
-Veya o peygamberleri tasdik edenlerin tasdikinden sorulması olabilir. Çünkü sadık olanı tasdik eden de sadıktır.
-Veya bundan murat, Allah “ben Rabbiniz değil miyim?” diye insanların kendilerini kendilerine şahit yaptığında “evet, Rabbimizsin” diye şehadet eden ve bunda da sadık olan mü’minlere, doğruluklarından ve ahitlerinden sormasıdır.[7>
وَأَعَدَّ لِلْكَافِرِينَ عَذَابًا أَلِيمًا “Kâfirler için ise elem verici bir azab hazırladı.”
Demek ki, peygamberlerin gönderilmesi ve onlardan misak alınması mü’minleri mükâfatlandırmak içindir. Kâfirlere gelince, Allah onlar için çok elîm bir azap hazırlamıştır.
Veya şöyle bir münasebet olabilir: Allah, sadık olan mü’minlere mükâfat verecektir. Kâfirlere ise, elim bir azap hazırlamıştır.
[1> Ayet, Kur’ân’ın evrensellik özelliğinden hareketle bir irsal-i mesel olarak da yorumlanabilir. Mesela bu ifade, “iman ile inkâr bir gönülde birleşmez” manasını te’kiden kullanılabilir. Zira, bir kalpte birbirine mugayir iki inanç bir arada bulunamaz.
[2> Mücadile suresinin başında bu konuda açıklama yapılmaktadır.
[3> Saçmalayan bir kimse, söz gelimi “ben bu ülkenin kralıyım” diyebilir. Böyle demekle gerçek kral olmayacağı gibi, hanımlarınıza “anam gibisin” demenizle onlar anneniz gibi olmaz, evlatlıklarınıza da “oğlum” demenizle gerçek oğlunuz olmaz.
[4> Yani, “çok daha âdildir” denildiğinde, “evlatlık edinenlere nisbetle çağrıldıklarında bir mahzur yok” manası anlaşılmamalıdır.
[5> “Kanun, makabline şâmil değildir” denilir. Yani kanun, çıkmazdan öncesini içine almaz. Öte yandan bu meselede, kasten söylememek şartıyla hataen söylenen “oğlum-kızım” gibi ifadelerde bir vebâl söz konusu değildir. Burada ülkemizde sıkça görülen bir duruma açıklık getirmekte yarar vardır: Günlük hayatta, sözgelimi bir idareci çalışanlarına, bir öğretmen öğrencilerine “oğlum-kızım” tabirini sıkça kullanabilmektedir. Bu durumla, evlatlıklara “oğlum-kızım” denilmesini birbirine karıştırmamak gerekir.
[6> Mesela, onlara varis olunmaz, annesinin evine girer gibi serbestçe yanlarına varılmaz.
[7> Bkz. A’raf, 172.
9- يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اذْكُرُوا نِعْمَةَ اللَّهِ عَلَيْكُمْ “Ey iman edenler! Allah’ın üzerinizdeki nimetini anın.”
إِذْ جَاءتْكُمْ جُنُودٌ فَأَرْسَلْنَا عَلَيْهِمْ رِيحًا وَجُنُودًا لَّمْ تَرَوْهَا “Hani size ordular gelmişti de üzerlerine bir rüzgâr ve sizin görmediğiniz ordular göndermiştik.”
Gelen ordulardan murat, sayıları oniki bin kadar olan küfür ordusudur. Bunlar Kureyş, Ğatafan kabileleriyle, Kurayza ve Nadîr Yahudileridir.
“O ordular size gelmişti de biz de onlara saba rüzgarını ve bir de görmediğiniz melekler ordusunu göndermiştik.”
Sebeb-i Nüzûl
Rivayete göre, Hz. Peygamber (asm) onların Medineye doğru yola çıktığını haber alınca şehrin etrafına hendekler kazdırdı, sonra da üç bin kişi ile onların karşısına çıktı. Aralarında hendek vardı. Doğrudan bir meydan savaşı olmadan bir ay kadar bir süre geçti. Ancak birbirlerine ok ve taş atıyorlardı. Derken Allah bir gece onların üzerine soğuk bir rüzgâr gönderdi. Rüzgâr her taraftan onları kuşattı, soğuğuyla üşüttürdü, yüzlerini toprakla doldurdu, ateşlerini söndürdü, çadırlarını söktü. Atları birbirine girdi, melekler askerlerin olduğu yerde tekbîr getirdi. Bunun üzerine Tuleyha Bin Huveylid “Muhammed size sihir yapmaya başladı, kaçın, kaçın!” diye bağırdı. Böylece, savaş olmadan hezimete uğradılar, dönmek zorunda kaldılar.
وَكَانَ اللَّهُ بِمَا تَعْمَلُونَ بَصِيرًا “Allah, yaptıklarınızı hakkıyla görendir.”
10- إِذْ جَاؤُوكُم مِّن فَوْقِكُمْ وَمِنْ أَسْفَلَ مِنكُمْ “O zaman onlar, hem üstünüzden gelmişlerdi, hem aşağı tarafınızdan.”Gatafan kabilesi, doğu tarafından vadinin üst kısmından gelmişti.
Batı tarafından da, vadinin aşağı kısmından Kureyş kabilesi gelmişti.
وَإِذْ زَاغَتْ الْأَبْصَارُ وَبَلَغَتِ الْقُلُوبُ الْحَنَاجِرَ “Ve o vakit gözler kaymış, yürekler gırtlaklara dayanmıştı.”
Gözler, şaşkınlık ve dehşetten yılmış korku yüzünden yürekler ağza gelmişti.
وَتَظُنُّونَ بِاللَّهِ الظُّنُونَا “Ve Allah hakkında türlü türlü zanlarda bulunu yordunuz.”
Muhlis olanların ise kalbi sebat üzere idi. Dinini yüceltme hususundaki Allahın vaadine güveniyorlardı. Veya bunun bir imtihan olduğunu bildiklerinden, ayakların kaymasından ve yükü tam kaldıramamak, kalplerinin zayıf düşmesi ve imtihanın hakkını verememekten korkuyorlardı. Münafıklar ise, ayetlerin devamında hikaye edildiği şekilde idiler.
11- هُنَالِكَ ابْتُلِيَ الْمُؤْمِنُونَ “İşte burada mü’minler imtihan edildi.”İşte o sırada mü’minler çetin bir sınavdan geçirildiler, böylece muhlis olan münafıktan, sebat eden ise sarsılandan ayrıldı.
وَزُلْزِلُوا زِلْزَالًا شَدِيدًا “Ve şiddetli bir sarsıntı ile sarsıldılar.”
Korkunun şiddetinden dolayı, çok şiddetli bir şekilde sarsıldılar.
12- وَإِذْ يَقُولُ الْمُنَافِقُونَ وَالَّذِينَ فِي قُلُوبِهِم مَّرَضٌ مَّا وَعَدَنَا اللَّهُ وَرَسُولُهُ إِلَّا غُرُورًا “O vakit münâfıklar ve kalplerinde bir hastalık bulunanlar,‘Allah ve Rasûlü bize bir aldanıştan başka bir vaat yapmadı’ diyorlardı.”“Kalpteki hastalık”tan murat, inanç za’fiyetidir.
Bunlar, Allah ve Rasûlünün kendilerine vaat ettiği zaferi ve dinin galip gelmesini, ancak batıl bir vaat olarak görüyorlardı.
Denildi ki: Bunu söyleyen Mu’tib Bin Kuşeyr’dir. Şöyle demişti: Muhammed bize Fars ve Rum diyarlarını fethedeceğimizi vaat ediyor. Hâlbuki şimdi bizden biri bu fırkaların karşısına çıkamıyor. Bu, aldatıcı vaatten başka bir şey değil!”
13- وَإِذْ قَالَت طَّائِفَةٌ مِّنْهُمْ يَا أَهْلَ يَثْرِبَ لَا مُقَامَ لَكُمْ فَارْجِعُوا “O vakit bunlardan bir grup: Ey Yesrib halkı! Sizin için duracak yer yok, hemen dönün, diyorlardı.”
Böyle diyenler, Evs Bin Kayzî ve etbaı idi.
Yesrib, Medinedir.
Şöyle de denilmiştir: Yesrib, bir bölge ismi olup, Medine o bölge içinde bir kısımda yer alır.
“Sizin için duracak yer yok, hemen dönün” demelerinden murat, şunlar olabilir:
-”Ey Medine halkı! Burada size yer yok. Kaçın, evlerinize dönün.”
-Denildi ki: Mana şöyledir: “Muhammedin dini üzere olmak size uygun değil. Şirke dönün, Muhammedi de onlara teslim edin, selâmette kalın.”
-Veya “Yesrib’de size yer yok, küfre dönün, o zaman burada kalabilirsiniz.”
وَيَسْتَأْذِنُ فَرِيقٌ مِّنْهُمُ النَّبِيَّ يَقُولُونَ إِنَّ بُيُوتَنَا عَوْرَةٌ وَمَا هِيَ بِعَوْرَةٍ “Ve onlardan bir kısmı da Peygamberden izin istiyor, açık olmadığı halde “evlerimiz gerçekten açıktır” diyorlardı.”Onlardan bir fırka da dönmek için peygamberden izin istiyordu. “Evlerimiz açık, korumalı değil” diyorlardı. Hâlbuki onlar açık değil, korumalı idi.
إِن يُرِيدُونَ إِلَّا فِرَارًا “Onlar sadece kaçmak istiyorlardı.”
Onlar böyle demekle, ancak savaştan kaçmayı planlıyorlardı.
14- وَلَوْ دُخِلَتْ عَلَيْهِم مِّنْ أَقْطَارِهَا ثُمَّ سُئِلُوا الْفِتْنَةَ لَآتَوْهَا “Eğer etraftan üzerlerine varılsa ve sonra da dinden dönmeleri istense onu yapacaklardı.”
Şayet Medine’ye veya evlerine etraftan girilseydi. Sonra da kendilerinden dinden dönmeleri ve Müslümanlarla savaşmaları istenseydi, bunu yaparlardı.
وَمَا تَلَبَّثُوا بِهَا إِلَّا يَسِيرًا “Ve bu konuda çok az bir tereddüt göstereceklerdi.”
Denildi ki: Bundan murat şu da olabilir: “Şayet böyle yapsalar dinden dönselerdi, artık Medinede çok az kalabilirlerdi.”Ayette, “üzerlerine varılsa” denilip kimin varacağının zikredilmemesinde şöyle bir incelik vardır: Onları kuşatan bu orduya karşı böyle bir teslimiyet gösterecekleri gibi, şayet bir başka ordu olsa ona da benzeri bir tavır sergilerlerdi.
15- وَلَقَدْ كَانُوا عَاهَدُوا اللَّهَ مِن قَبْلُ لَا يُوَلُّونَ الْأَدْبَارَ “Hâlbuki bundan önce arkalarını dönmeyecekleri hususunda Allah’a söz vermişlerdi.”Bunlar Benî Harîse’dir. Uhud savaşında korkup gevşediklerinde Hz.
Peygambere söz vermişler, bir daha böyle yapmayacakları hususunda tevbe etmişlerdi.
وَكَانَ عَهْدُ اللَّهِ مَسْؤُولًا “Allah’a verilen söz ise, mesuliyetlidir.”
Allaha verilen söze vefa gösterilip gösterilmediği sorulacak, vefa gösterilmeme hâlinde ceza verilecektir.
16- قُل لَّن يَنفَعَكُمُ الْفِرَارُ إِن فَرَرْتُم مِّنَ الْمَوْتِ أَوِ الْقَتْلِ “De ki: Eğer ölümden veya öldürülmekten kaçıyorsanız, kaçmak size asla fayda vermez.”
وَإِذًا لَّا تُمَتَّعُونَ إِلَّا قَلِيلًا “O takdirde, ancak pek az faydalandırılırsınız.”Çünkü her şahıs alâ külli hâl ya kendisi ölecek veya şayet takdir edilmişse ve kalem yazmışsa belli bir vakitte başkası tarafından öldürülecektir.Şayet kaçmak bir fayda verse, bu da daimi olmayacak, çok az bir zaman işinize yarayacak.
17- قُلْ مَن ذَا الَّذِي يَعْصِمُكُم مِّنَ اللَّهِ إِنْ أَرَادَ بِكُمْ سُوءًا أَوْ أَرَادَ بِكُمْ رَحْمَةً “De ki: Eğer Allah size bir felâket diler veya bir rahmet dilerse, sizi Allah’a karşı kim koruyabilir?”
وَلَا يَجِدُونَ لَهُم مِّن دُونِ اللَّهِ وَلِيًّا وَلَا نَصِيرًا “Ve onlar kendilerine Allah’tan başka bir veli de bulamazlar, bir yardımcı da.”
Onlar, Allahın dışında (madûnunda) kendilerine fayda verecek bir velî ve de kendilerinden zararı def edebilecek bir yardımcı bulamazlar.
18- قَدْ يَعْلَمُ اللَّهُ الْمُعَوِّقِينَ مِنكُمْ وَالْقَائِلِينَ لِإِخْوَانِهِمْ هَلُمَّ إِلَيْنَا “Şüphesiz Allah, içinizden o savaştan alıkoyanları ve kardeşlerine “bize gelin” diyenleri biliyor.”
“Allah, Medine sakini olan ihvanlarına “bize gelin” diyenleri bilmektedir.”
Bunlar, münafıklardır, insanları Allah rasûlünden alıkoymaya çalışıyorlardı.
Helümme kelimesinin aslı ile ilgili açıklama, En’am sûresinde yapıldı.[1>
وَلَا يَأْتُونَ الْبَأْسَ إِلَّا قَلِيلًا “Ve onlar pek az zora gelen kimselerdir.”
Bu, birkaç şekilde anlaşılabilir:
-”Onlar, zora çok az gelen kimselerdir.”
-”Onlar zorluğa çok az bir zaman dayanabilirler”
-”Onlar, ancak az bir zorluğa dayanabilirler.” Çünkü özür beyan ederek geri dururlar, başkalarını da mümkün olduğunca alıkoymaya çalışırlar.
-Veya mü’minlerle beraber savaşa çıkarlar, lakin şu ayette nazara verildiği gibi, çok az savaşırlar:“Onlar içinizde kalacak olsalar da pek az harb ederlerdi.” (Ahzab, 20)
-Denildi ki: Bu ifade, onların sözünün devamı da olabilir. Yani, “Muhammedin ashabı gelen bu orduyla savaşamazlar. Savaşsalar bile çok az direnebilirler.”
19- أَشِحَّةً عَلَيْكُمْ “Size karşı cimrilik ediyorlardı.”
Onlar size karşı cimridirler. Onların cimrilikleri,
-Yardımda,
-Allah yolunda infak etmekte,
-Zaferde
-Veya ganimette olabilir.
Bu ibare, daha evvelinde geçen savaşa gelmelerini veya engel olmalarını tasvir eder.
Yani, “size karşı cimri bir halde gelirler.”
“Cimri oldukları hâlde içinizden bir kısmına engel olmaya çalışırlar.”
فَإِذَا جَاء الْخَوْفُ رَأَيْتَهُمْ يَنظُرُونَ إِلَيْكَ تَدُورُ أَعْيُنُهُمْ كَالَّذِي يُغْشَى عَلَيْهِ مِنَ الْمَوْتِ “Korku geldiğinde, üzerine ölüm baygınlığı çökmüş kimse gibi gözleri dönerek sana baktıklarını görürsün.”
Korku kendilerine geldiğinde, Sen onları ölüm sekeratı korkusundan baygınlık geçiren kimsenin bakması gibi Sana bakıyorlar görürsün.
فَإِذَا ذَهَبَ الْخَوْفُ سَلَقُوكُم بِأَلْسِنَةٍ حِدَادٍ “Korku gidince ise, sizi keskin bir dille eleştirirler.”
Korku gidip de ganimet elde edildiğinde sivri bir dille Seni tenkid ile ganimetten pay isterler.
أَشِحَّةً عَلَى الْخَيْرِ “(Böyle yapmaları), mala karşı aşırı düşkünlüklerindendir.”
Onlar bunu, mala düşkün oldukları hâlde yaparlar.
أُوْلَئِكَ لَمْ يُؤْمِنُوا “İşte bunlar iman etmediler.”
İşte bunlar samimi iman etmiş değillerdir.
فَأَحْبَطَ اللَّهُ أَعْمَالَهُمْ “Allah da amellerini ibtal etti.”
Allah, bunların amellerinin batıl olduğunu ortaya koydu. Çünkü, kendileri için bir takım ameller sabit olmadı ki, boşa çıkarmış olsun.
Veya bundan murat, onların tasannu ve nifaklarını Allahın boşa çıkarmasıdır.
وَكَانَ ذَلِكَ عَلَى اللَّهِ يَسِيرًا “Bu, Allah’a çok kolaydır.”
Onların yaptığını boşa çıkarmak Allaha çok kolaydır. Çünkü iradesinin taalluku yeterlidir ve buna engel olacak bir şey de yoktur.
20- يَحْسَبُونَ الْأَحْزَابَ لَمْ يَذْهَبُوا وَإِن يَأْتِ الْأَحْزَابُ “Onlar düşman birliklerinin gitmediğini sanıyorlar.”
Bunlar, korkaklıkları sebebiyle, gelen müşrik ordusunun hezimete uğramadığını sanıyorlar. Hâlbuki düşman birlikleri hezimete uğradılar, ta şehir içine kadar kaçtılar.
يَوَدُّوا لَوْ أَنَّهُم بَادُونَ فِي الْأَعْرَابِ يَسْأَلُونَ عَنْ أَنبَائِكُمْ “Eğer düşman birlikleri (bir daha) gelecek olursa, çölde bedevi Arablar içinde olup da, sizin haberlerinizden sormayı isterler.”
Şayet müşrik ordusu ikinci kere gelse, bunlar sahraya çıkıp orada bedevilerin arasında olmayı temennî ederler. İsterler ki çölde olsunlar da, Medine tarafından gelenlere sizin başınızdan geçenleri sorsunlar.
وَلَوْ كَانُوا فِيكُم مَّا قَاتَلُوا إِلَّا قَلِيلًا “Şayet içinizde olsalardı pek az savaşırlardı.”
Bunlar bu defa da şayet Medineye dönmeyip içinizde olsalardı ve savaş çıksaydı, ancak gösteriş için ve ayıplanma korkusuyla çok az savaşırlardı.
21- لَقَدْ كَانَ لَكُمْ فِي رَسُولِ اللَّهِ أُسْوَةٌ حَسَنَةٌ لِّمَن كَانَ يَرْجُو اللَّهَ وَالْيَوْمَ الْآخِرَ وَذَكَرَ اللَّهَ كَثِيرًا “Andolsun ki, Allah Rasûlünde sizin için; Allah’a ve ahiret gününe kavuşmayı uman ve Allah’ı çok zikreden kimseler için güzel bir örnek vardır.”
Şüphesiz sizler için Allah rasûlünde,
-Harpte sebat etmek,
-Zorluklara göğüs germek gibi güzel hasletler vardır. Bunların hakkı, örnek alınmalarıdır.
Veya “O, zâtında model insandır, O’na uymak lazımdır.”
“Allah’a ve ahiret gününe kavuşmayı uman ve Allah’ı çok zikreden kimseler için”
O’nun model insan olması Allahın sevabını veya O’nu ve ahiret nimetlerini uman kimse içindir.
Allaha kavuşmayı ummaktan maksat, “Allahın günlerini ummak’’[2> ve özellikle de bunlar içinde yer alan “ahiret gününü” ümit etmek olabilir.
Denildi ki, “Allahın günleri ve ahiret günü” ifadesi, “Zeydi ve lütfunu umuyorum” demen gibidir.
Çünkü lütuf Zeyde dâhil olduğu gibi, ahiret günü de hüküm hasebiyle Allahın günlerine dâhildir.
Ayetteki reca (ummak) hem ümit hem de korkuya ihtimali vardır.
“Allah’ı çok zikreden kimseler için”
Allah rasûlünde olan güzel örnek, Allahı ve ahiret gününü uman ve sırf ummakla kalmayıp Allahı çokça anan kimse içindir. Çokça zikir ise, insanı Allaha itâate sevkeder. Çünkü peygamberi örnek alan kimse, O’nun gibi olan kimsedir.
22- وَلَمَّا رَأَى الْمُؤْمِنُونَ الْأَحْزَابَ قَالُوا هَذَا مَا وَعَدَنَا اللَّهُ وَرَسُولُهُ وَصَدَقَ اللَّهُ وَرَسُولُهُ “Mü’minler, ahzabı (düşman birliklerini) gördükleri zaman:‘İşte bu, Allah ve Rasûlü’nün bize vaad ettiği şeydir. Allah ve Rasûlü doğru söyledi’ dediler.”
Çünkü Allahu Teâlâ daha öncesinde “Yoksa siz, kendinizden önceki hali başınıza gelmeden cennete girivereceğinizi mi sandınız? Onlara öyle darlıklar, öyle sıkıntılar dokundu ve öyle sarsıldılar ki, peygamber ve beraberinde iman edenler, “Allah’ın yardımı ne zaman?” diyecek hale geldiler.” (Bakara, 214) diyerek çetin imtihanlara maruz kalacaklarını haber vermişti.
Hz. Peygamber de şöyle buyurmuştu:
“Müşrik orduları (Ahzab) toplanıp üzerinize gelecekler. Ama akıbet (galibiyet) sizin olacak.”
Keza, şöyle haber vermişti: “Onlar dokuz on gün sonra size gelecekler.”
“Allah ve Rasûlü doğru söyledi.”
“Allah ve Rasûlünün verdiği haberin doğruluğu ortaya çıktı.”
Veya “Musibet geleceğini haber vermede doğru oldukları gibi, galibiyet ve sevapta da doğru söylediler.”Ayetin evvelinde “Allah ve Rasûlü” denildiği için burada zamirle yetinilebilecek iken açık isim olarak yine “Allah ve Rasûlü” denilmesi, tazim içindir.
وَمَا زَادَهُمْ إِلَّا إِيمَانًا وَتَسْلِيمًا “Bu, ancak onların iman ve teslimiyetini artırdı.”
Onların düşman ordusunu görmeleri, ancak Allaha ve vaatlerine olan imanlarını ve ayrıca emir ve mukadderatına olan teslimiyetlerini artırdı.
23- مِنَ الْمُؤْمِنِينَ رِجَالٌ صَدَقُوا مَا عَاهَدُوا اللَّهَ عَلَيْهِ “Mü’minlerden öyle o erler vardır ki, Allah’a verdikleri söze sadakat gösterdiler.”
Allaha vermiş oldukları söz,
-Hz. Peygamberle beraber sebat etmek,
-Dinin yüceltilmesi (i’lay-ı kelimetullah) için savaşmak gibi durumlardır.
فَمِنْهُم مَّن قَضَى نَحْبَهُ وَمِنْهُم مَّن يَنتَظِرُ “Kimi adağını ödedi (canını verdi), kimi de beklemektedir.”Onlardan bir kısmı, Hz. Hamza, Hz. Musab Bin Ümeyr ve Hz. Enes Bin Nadr gibi, Allah yolunda savaştı, sonunda şehit oldu.Bir kısmı da Hz. Osman ve Hz. Talha gibi, şehit olmayı bekliyor. وَمَا بَدَّلُوا تَبْدِيلًا “Onlar, (ahidlerini) hiç değiştirmediler.”
Verdikleri sözden dönmediler, en küçük bir değişiklikte bulunmadılar.
Rivayete göre Hz. Talha Uhud günü Hz. Peygamberin yanında sebatedip kalanlardandı, kolundan yaralandı. Hz. Peygamber şöyle dedi: “Talhaya cennet vacib oldu!”Ayette sözünden dönen nifak ehline (münafıklara) ve inancı zayıf olanlara bir tariz vardır.
24- لِيَجْزِيَ اللَّهُ الصَّادِقِينَ بِصِدْقِهِمْ وَيُعَذِّبَ الْمُنَافِقِينَ إِن شَاء أَوْ يَتُوبَ عَلَيْهِمْ “Çünkü Allah sadıklara sadakatleriyle mükâfat verecek, dilerse münafıklara da azab edecek veya tevbe nasib edecektir.”Ayetin bu kısmı, üstte doğrudan bildirilen ve tariz yoluyla anlatılan durumun sebebini beyan eder. Sanki münafıklar sözlerinden dönmekle kötü akıbeti murat ettiler, samimi mü’minler de sebat ve vefa ile en güzel akıbeti istemiş oldular.
Üstte nazara verilen onları bağışlamak, yapacakları tevbeye bağlıdır.
Veya bundan murat, onları tevbeye muvaffak kılmaktır.
إِنَّ اللَّهَ كَانَ غَفُورًا رَّحِيمًا “Şüphe yok ki Allah Ğafur’dur – Rahîm’dir.”
Şüphesiz Allah tevbe eden kimse için çok affedici ve çok merhamet sahibidir.
25- وَرَدَّ اللَّهُ الَّذِينَ كَفَرُوا بِغَيْظِهِمْ لَمْ يَنَالُوا خَيْرًا “Ve Allah inkâr edenleri, hiçbir hayra ulaşmaksızın kin ve öfkeleriyle geri çevirdi.”
وَكَفَى اللَّهُ الْمُؤْمِنِينَ الْقِتَالَ “Ve Allah, mü’minlere savaşta kâfi geldi.”Allah, o küfür ordusunu hiçbir şey elde etmeden öfkeleriyle geri çevirdi.
Allah, bu savaşta mü’minlere rüzgârla ve meleklerle yardım ederek onlara yetti.
وَكَانَ اللَّهُ قَوِيًّا عَزِيزًا “Ve Allah Kavi’dir – Aziz’dir.”
Allah Kavî’dir, dilediğini meydana getirir. Azîz’dir, her şey üzerine galiptir.
26- وَأَنزَلَ الَّذِينَ ظَاهَرُوهُم مِّنْ أَهْلِ الْكِتَابِ مِن صَيَاصِيهِمْ “Hem de kitap ehlinden onlara yardım edenleri kalelerinden indirdi.”
Bu küfür ordusuna yardım eden ehl-i kitaptan Kurayza Yahudilerini kalelerinden indirdi.
وَقَذَفَ فِي قُلُوبِهِمُ الرُّعْبَ “Ve onların kalplerine korku düşürdü.”
فَرِيقًا تَقْتُلُونَ وَتَأْسِرُونَ فَرِيقًا “Siz onların bir kısmını katlediyordunuz, bir kısmını da esir alıyordunuz.”Rivayete göre Hz. Cebrail, küfür ordusunun hezimete uğradığı gecenin sabahında Hz. Peygambere gelip şöyle dedi: “Ümmetini evlerine mi gönderiyorsun? Hâlbuki melekler silahlarını bırakmadılar! Allah Sana Benî Kurayza’ya yürümeni emrediyor. Ben de onlara gidiyorum. İnsanlara bildir ki, ikindiyi Benî Kurayza’da kılsınlar.”
Bunun üzerine Hz. Peygamber onları yirmibir veya yirmibeş gün kuşattı. Takatleri kesilince onlara “benim vereceğim hükme razı mısınız?” diye sordu, kabul etmediler. “Sa’d Bin Muazın vereceği hükme razı mısınız?” diye sordu, O’nu kabul ettiler. Bunun üzerine Sa’d Bin Muaz onların savaşanlarının öldürülmesine, çoluk çocuklarının ise sürgüne gönderilmesine hükmetti. Hz. Peygamber “Allahu ekber” deyip şöyle değerlendirdi: “Ey Sa’d! Yedi semanın fevkinde olan Allahın hükmüyle hükmettin!”
Böylece Kurayza Yahudilerinden altı yüz veya biraz daha fazlası öldürüldü, yedi yüz kişi de esir edilip sürgüne gönderildi.
27- وَأَوْرَثَكُمْ أَرْضَهُمْ وَدِيَارَهُمْ وَأَمْوَالَهُمْ “Allah onların arazilerini, yurtlarını ve mallarını size miras kıldı.”Ve sizi onların arazilerine, kalelerine, para, hayvan ve ev eşyalarına varis kıldı.
Rivayete göre Hz. Peygamber (asm) onların evlerini muhacirlere verdi. Ensardan bazıları bundan hoşlanmadı, söylenenler oldu. Hz. Peygamber şöyle buyurdu: “Sizlerin evi var, ama onların yok.” Hz. Ömer, “Ya Rasûlllah, Bedirde yaptığın gibi taksim etsen olmaz mı?” diye sordu. Hz. Peygamber “Hayır, dedi. Bu benim için askere bir bağış olarak ikram edildi.”
وَأَرْضًا لَّمْ تَطَؤُوهَا “Bir de henüz ayak basmadığınız bir yeri…”
Ve Allah henüz ayak basmadığınız Fars ve Rum diyarları gibi yerleri de size nasip edecek.
Denildi ki: Bundan murat, Hayberdir.
Denildi ki: Bundan murat, kıyamete kadar fetholunacak her yerdir.
وَكَانَ اللَّهُ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرًا “Allah, her şeye kâdirdir.”
Dolayısıyla buna da gücü yeter.
[1>Bkz. En’am, 150.
[2> Bu ifade, İbrahim, 5 ve Casiye 14 ayetlerinde geçer. İlgili ayetlerde açıklama yapılmıştır.
28- يَا أَيُّهَا النَّبِيُّ قُل لِّأَزْوَاجِكَ إِن كُنتُنَّ تُرِدْنَ الْحَيَاةَ الدُّنْيَا وَزِينَتَهَا فَتَعَالَيْنَ أُمَتِّعْكُنَّ وَأُسَرِّحْكُنَّ سَرَاحًا جَمِيلًا “Ey peygamber! Hanımlarına de ki: Eğer dünya hayatını ve zînetini istiyorsanız, haydi gelin, sizi donatayım ve güzellikle bırakıp salıvereyim.”
Eğer dünya hayatında genişlik ve bolca nimete kavuşmak ve onun yaldızlı ziynetini istiyorsanız, gelin sizin boşanma bedellerinizi vereyim.
Ve sizi, size bir zarar vermeden güzellikle salıvereyim.
Sebeb-i Nüzûl
Rivayete göre, Hz. Peygamberin hanımları güzel elbiseler ve fazla nafaka istediler, bunun üzerine ayet nazil oldu. Hz. Peygamber, Hz. Aişeden başlayarak kararlarını sordu. Hz. Aişe, Allah ve Rasûlünü seçti. Diğerleri de O’nun gibi tercihte bulundu. Hz. Peygamber, onların bu tercihinden dolayı Allaha şükretti. Bunun üzerine “Güzellikleri hoşuna gitse de, bunları başka eşlerle değiştirmek olmaz.” (Ahzab, 52) ayeti indi.
Ayette, boşamanın onların dünyayı istemelerine bağlanması ve bunun Peygamberi seçmelerine alternatif yapılması gösteriyor ki, “Ya şunu seç, ya da seni boşayayım” şeklinde muhayyer bırakılan kadın, kocasını seçtiğinde boşanmış sayılmaz. Ancak bu konuda Zeyd, Hasan-ı Basri ve İmam Malikten farklı görüş nakledilir. Hz. Aliden de her iki şekilde rivayet yapılmaktadır. Hz. Aişenin şu sözü de bizim görüşümüzü te’yid eder: “Rasûlullah bizi muhayyer bıraktı. Biz de O’nu seçtik.’’[1>
Hz. Aişenin bu sözünde boşama geçmemektedir.
Ayette, boşama ifadesinden önce boşamaya terettüp eden bedelinin ifade edilmesi bir kerem ve güzel ahlak göstergesidir.
Denildi ki: Bu olayda boşamak onların iradesine bırakıldı.[2> Şayet onu seçmiş olsalardı Şafiî mezhebine göre ric’î talak, Hanefî mezhebine göre ise bain talak olurdu.[3>
29- وَإِن كُنتُنَّ تُرِدْنَ اللَّهَ وَرَسُولَهُ وَالدَّارَ الْآخِرَةَ فَإِنَّ اللَّهَ أَعَدَّ لِلْمُحْسِنَاتِ مِنكُنَّ أَجْرًا عَظِيمًا “Eğer Allah ve Rasûlünü ve ahiret yurdunu istiyorsanız,
haberiniz olsun ki, Allah sizden iyi işler yapanlara pek büyük bir ecir hazırladı.”
Öyle ki, Allahın vereceği bu çok büyük mükâfat yanında, dünya ve dünyanın zîneti çok hakîr kalır.Ayette geçen مِن “min” ifadesi beyân içindir. Çünkü onların hepsi iyi işler yapan kimselerdi.
30- يَا نِسَاء النَّبِيِّ مَن يَأْتِ مِنكُنَّ بِفَاحِشَةٍ مُّبَيِّنَةٍ يُضَاعَفْ لَهَا الْعَذَابُ ضِعْفَيْنِ “Ey peygamber hanımları! Sizden her kim açık bir terbiyesizlik ederse ona azab iki kat katlanır.”
Sizden herhangi biri açıkça büyük bir günah yaparsa, başkasına verilen azabın iki katı ona verilir.Çünkü peygamber hanımının yaptığı bir hata, çok daha çirkin düşer. Günahın çirkinliğinin ziyade olması, onu işleyenin derecesine ve ona yapılan nimete göre farklılık arzeder. Bundan dolayı, mesela hür bir insana verilen had cezası, köleye verilen cezanın iki katıdır ve Peygamberlere yapılan itap, başkasına yapılmamıştır.[4>
وَكَانَ ذَلِكَ عَلَى اللَّهِ يَسِيرًا “Bu, Allah’a göre çok kolaydır.”
Onların peygamber hanımı olmaları, azabın kat kat olmasına engel olmaz. Nasıl olsun ki, zaten azabın böyle olması, Peygamber hanımı olarak yaptıkları hatadan dolayıdır.
3ِِ1- وَمَن يَقْنُتْ مِنكُنَّ لِلَّهِ وَرَسُولِهِ وَتَعْمَلْ صَالِحًا نُّؤْتِهَا أَجْرَهَا مَرَّتَيْنِ “Ama sizden her kim Allah ve Rasûlü için boyun eğer, salih bir amel işlerse, ona da mükâfatını iki kat veririz.”Ayette “Allah için” ifadesinin zikri, tazim için gelmiş olabilir.
Veya ayetin devamında gelen salih amelden dolayı böyle gelmiştir.
“İki kat veririz.”
Bunlardan biri, Allaha taatten dolayı, diğeri de kanaat ve güzel geçim ile Hz. Peygamberin rızasını talep etmelerinden dolayıdır.
وَأَعْتَدْنَا لَهَا رِزْقًا كَرِيمًا “Hem onun için hoş bir rızık hazırladık.”
Cennette mükâfatına ilâve olarak, biz ona hoş bir rızık hazırladık.
32- يَا نِسَاء النَّبِيِّ لَسْتُنَّ كَأَحَدٍ مِّنَ النِّسَاء “Ey peygamber hanımları! Siz kadınlardan herhangi biri gibi değilsiniz.”Siz fazilette diğer kadınlar gibi değilsiniz.
إِنِ اتَّقَيْتُنَّ فَلَا تَخْضَعْنَ بِالْقَوْلِ فَيَطْمَعَ الَّذِي فِي قَلْبِهِ مَرَضٌ “Eğer takva ile korunacaksanız, konuşurken cilveli bir şekilde konuşmayın ki, kalbinde bir hastalık bulunan kimse ümide kapılmasın.”Şayet Allahın hükmüne ve Rasûlünün rızasına muhalefetten korkuyorsanız, yabancı erkeklerle konuştuğunuzda hafif meşrep kadınların konuştuğu gibi cilveli konuşmayın ki, kalbinde bir hastalık bulunan kimse kötü bir beklentiye girmesin.[5>
وَقُلْنَ قَوْلًا مَّعْرُوفًا “Güzel ve doğru söz söyleyin.”
Şüpheden uzak, yanlış anlaşılmaya meydan vermeyecek şekilde güzel söz söyleyin.
33- وَقَرْنَ فِي بُيُوتِكُنَّ “Ve evlerinizde durun.”
وَلَا تَبَرَّجْنَ تَبَرُّجَ الْجَاهِلِيَّةِ الْأُولَى “İlk cahiliyede kadınların açılıp saçılması gibi açılıp saçılmayın.”Eski cahiliye günlerinde kadınların açılıp saçılarak ve süslenerek dışarıya çıkmaları tarzında dışarıya çıkmayın.
Ayette geçen “cahiliye-i ûlâ”, “ilk cahiliye” demektir. Bununla alakalı şöyle görüşler söylenmiştir:
-Bu, Hz. Âdemle Hz. Nûh dönemi arasıdır.
-Hz. İbrahimin dünyaya geldiği dönemdir. O dönemde kadın ince ve süslü elbise giyer, yolda bununla yürür, kendini erkeklerin bakışlarına arzederdi.
-Bundan murat, İslâm öncesi küfrün cahiliyesidir.
“İlk cahiliye” ifadesi “son cahiliyeyi” çağrıştırır. Bu da:
-Hz. İsa ile Hz. Peygamber arasındaki dönemdir.
-Veya İslâm dönemindeki fasık kimselerin ortaya koyduğu cahiliyedir. Bunu, Hz. Peygamberin Ebu Derda’ya söylediği şu söz de te’yit eder: “Sende cahiliyeden bir eser var!”
Ebu Derda “Küfür cahiliyesi mi, İslam cahiliyesi mi?” diye sorar. Hz. Peygamber “küfür cahiliyesi” buyurur.
وَأَقِمْنَ الصَّلَاةَ وَآتِينَ الزَّكَاةَ وَأَطِعْنَ اللَّهَ وَرَسُولَهُ “Namazı dosdoğru kılın, zekatı verin, Allah ve Rasûlü’ne itaat edin.”Namaz ve zekâtın dışında size emrettikleri ve yasakladıkları şeylerde Allah ve Rasûlüne itaat edin.
إِنَّمَا يُرِيدُ اللَّهُ لِيُذْهِبَ عَنكُمُ الرِّجْسَ أَهْلَ الْبَيْتِ وَيُطَهِّرَكُمْ تَطْهِيرًا “Ey ehl-i beyt! Allah sizden kiri gidermek ve sizi tertemiz yapmak istiyor.”
Yani, size emredilenler ve yasaklananlar, sizi lekedâr edecek günahları Allahın sizden gidermesi ve masiyetlerden sizi tertemiz kılması içindir.
Ayetin metninde geçen “rics” kelimesi “kir-pislik” gibi manalar taşır, masiyet için istiare yoluyla kullanılmıştır. Devamında gelen “tertemiz yapmak” ifadesi ise, masiyetten nefret ettirmek için gelmiştir[6> Şöyle rivayet edilir: “Bir sabah Hz. Peygamber (asm) üzerinde, hayvan kılından yapılmış siyah bir aba olduğu hâlde dışarı çıktı, oturdu. Hz. Fatıma yanına geldi, onu abası altına aldı. Sonra Hz. Ali geldi, onu da abası altına aldı. Sonra da Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin geldi, onları da abasının altına aldı, ardından “Ey ehl-i beyt! Allah sizden kiri gidermek ve sizi tertemiz yapmak istiyor” ayetini okudu.”
Şîa, bu rivayete dayanarak ehl-i beytin Hz. Fatıma, Hz. Ali ve bunların iki oğlundan ibaret olduğunu söylerler, bununla onların ismetine (masum olmalarına) ve bunların icmaının delil olmasına istidlâlde bulunurlar. Ancak bu rivayetten bunları çıkarmak zayıftır. Çünkü ehl-i beyti hadiste mezkur olanlara tahsis etmek, ayetin öncesine ve sonrasına münasip değildir. Hadis, onların ehl-i beytten olmalarını iktiza eder, ama ehl-i beytin onlardan ibaret olmasına bir delâleti yoktur.
34- وَاذْكُرْنَ مَا يُتْلَى فِي بُيُوتِكُنَّ مِنْ آيَاتِ اللَّهِ وَالْحِكْمَةِ “Ve evlerinizde okunan Allah’ın âyetlerini ve hikmeti anın.”Allahın kitabı, hem ayetleri, hem de hikmeti cem etmektedir.
Ayet, Allahın ehl-i beyte olan nimetlerini hatırlatmaktadır. Peygamber hanımları, nübüvvet evinin ve vahyin iniş yerinin sakinleri olmuşlardır. Kendilerinde imanı kuvvetlendirecek ve onları taate sevkedecek şekilde vahyin feyizlerini müşahede etmektedirler.
Cenab-ı Hakkın bu hatırlatmasında akıbetlerinin de iyi olmasına ve mükellef oldukları şeyleri yapmalarına bir teşvik vardır.
إِنَّ اللَّهَ كَانَ لَطِيفًا خَبِيرًا “Şüphe yok ki Allah Latîf - Habîrdir. (Lütuf sahibidir ve her şeyden haberdardır.)”
Dinde maslahat olanı bilir ve tedbirde bulunur. Bunun içindir ki –ey peygamber hanımları- sizi peygamberi seçmek veya dünyayı seçmekte serbest bıraktı ve bu şekilde nasihatte bulundu.
Veya şöyle mana verilebilir: O, nübüvvetine kimin uygun olduğunu ve kimlerin peygamberin ehl-i beyti olmaya liyakati bulunduğunu bilir.
35- إِنَّ الْمُسْلِمِينَ وَالْمُسْلِمَاتِ “Şüphe yok ki müslüman erkeklerle müslüman kadınlar”
Yani, Allahın hükmüne boyun eğerek selâmete erenler,
وَالْمُؤْمِنِينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ “Mü’min erkeklerle mü’min kadınlar”
Tasdik edilmesi gerekenleri tasdik edenler,
وَالْقَانِتِينَ وَالْقَانِتَاتِ “İtaat eden erkeklerle itaat eden kadınlar”
Allaha tâate devam edenler,
وَالصَّادِقِينَ وَالصَّادِقَاتِ “Sadık erkeklerle sadık kadınlar”
Söz ve amelde doğru olanlar,
وَالصَّابِرِينَ وَالصَّابِرَاتِ “Sabreden erkeklerle sabreden kadınlar”
Taat hususunda ve günahlardan korunmada sabredenler.
وَالْخَاشِعِينَ وَالْخَاشِعَاتِ “Allah’a derinden saygı duyan erkeklerle
Allah’a derinden saygı duyan kadınlar”
Kalpleriyle ve azalarıyla Allah için tevazu gösterenler,
وَالْمُتَصَدِّقِينَ وَالْمُتَصَدِّقَاتِ “Sadaka veren erkeklerle sadaka veren kadınlar”
Mallarından vermeleri zorunlu olanı tasadduk edenler,
وَالصَّائِمِينَ وَالصَّائِمَاتِ “Oruç tutan erkeklerle oruç tutan kadınlar”
Farz olan orucu tutanlar,
وَالْحَافِظِينَ فُرُوجَهُمْ وَالْحَافِظَاتِ “Irzlarını koruyan erkeklerle ırzlarını koruyan kadınlar”
Irzlarını haramdan muhafaza edenler,
وَالذَّاكِرِينَ اللَّهَ كَثِيرًا وَالذَّاكِرَاتِ “Allah’ı çok zikreden erkeklerle Allah’ı çok zikreden kadınlar var ya”Kalpleriyle ve dilleriyle Allahı çokça zikredenler,
أَعَدَّ اللَّهُ لَهُم مَّغْفِرَةً وَأَجْرًا عَظِيمًا “İşte Allah onlar için bir mağfiret ve çok büyük bir mükâfat hazırlamıştır.”
Allah, onlardan sadır olan küçük günahları bağışlar. Çünkü sayılan bu özellikleri, günahlara kefaret olur.Ayet, hem Hz. Peygamberin hanımlarına, hem de emsallerine; tâatleri ve üstte sayılan hasletleri taşımaları sebebiyle mağfiret ve çok büyük bir mükâfatı vaat etmektedir.
Sebeb-i Nüzûl
Rivayete göre, Hz. Peygamberin hanımları “Ya Rasûlallah, Allah Kur’anda erkekleri hayırla zikretti, bizim için kendisiyle yâd edileceğimiz hayır yok mu?” deyince, üstteki ayet nazil oldu.Denildi ki: Hz. Peygamberin hanımlarıyla ilgili ayetler inince, Müslümanların kadınları “bizim için bir şey yok mu?” dediler. Bunun üzerine üstteki ayet indi.
Ayette bu özelliklerin tek tek sayılıp en sonunda, “bunlara mağfiret ve çok büyük bir mükâfat hazırlandığını” bildirmek, yapılan vaadin bu özellikleri cem edenler için olduğunu anlatır.
[1>Muhayyer bırakmak “ya şu ya bu” şeklinde tercih sunup bunlardan birini seçmesini istemektir.
[2> Yani, dünyayı istemiş olsalar, aynı zamanda boşanmayı da tercih etmiş olacaklardı.
[3>Ric’î talak, yeni bir nikâh akdi yapılmadan erkeğin eşiyle normal aile hayatına dönmesine imkân veren boşama şekline denir. Bain talak ise, yeni bir nikâh akdedilmeden erkeğin normal evlilik hayatına dönüşüne imkân vermeyen boşama şeklidir.
[4>Mesela, Hz. Peygamberin Bedir savaşı esirlerinden fidye almasıyla ilgili olarak şu ayetler gelmiştir: “Hiçbir peygamber için, arzda ağır basmadıkça esirleri olması uygun değildir. Siz dünya malını istiyorsunuz. Oysa Allah ahireti diliyor. Şayet önceden Allah’tan bir hüküm bulunmasa idi, aldığınızdan dolayı size mutlaka büyük bir azab dokunurdu.” (Enfal, 67-68)
[5> Ayette peygamber hanımlarına yönelik bu ilâhî beyan, aslında “kızım sana söylüyorum, gelinim sen anla” kabilinden bütün kadınlara yöneliktir.
36- وَمَا كَانَ لِمُؤْمِنٍ وَلَا مُؤْمِنَةٍ إِذَا قَضَى اللَّهُ وَرَسُولُهُ أَمْرًا أَن يَكُونَ لَهُمُ الْخِيَرَةُ مِنْ أَمْرِهِمْ “Allah ve Rasûlü bir işe hükmettiği zaman, gerek mü’min bir erkek ve gerekse mü’min bir kadın için, o işlerinde başka bir tercih hakkı yoktur.”
Ayette Allahın da zikri, O’nun emrini tazim ve peygamberin hükmünün O’nun hükmü olduğunu hissettirmek içindir. Çünkü ayet, Zeyneb Binti Cahş hakkında indi.
Sebeb-i Nüzûl
Hz. Zeyneb, Hz. Peygamberin halasının kızıydı. Hz. Peygamber Zeynebi Zeyd Bin Harise için istedi. Hem Zeyneb, hem de kardeşi Abdullah kabul etmemişti.
Allah ve Rasûlü bir mesele hakkında hüküm verdiğinde, erkek ve kadın bir mü’minin kendi meselelerinde bir tercih hakları yoktur. Kendi iradelerini Allah ve Rasûlünün seçtiği şeye tâbi kılmaları gerekir.[1>
وَمَن يَعْصِ اللَّهَ وَرَسُولَهُ فَقَدْ ضَلَّ ضَلَالًا مُّبِينًا “Her kim Allah ve Rasûlüne âsi olursa açıkça yoldan çıkmış olur.”
Ayet metnindeki “dalâl-i mübîn”, “doğruluktan sapması apaçık olan” demektir.
37- وَإِذْ تَقُولُ لِلَّذِي أَنْعَمَ اللَّهُ عَلَيْهِ وَأَنْعَمْتَ عَلَيْهِ أَمْسِكْ عَلَيْكَ زَوْجَكَ وَاتَّقِ اللَّهَ “Hani, kendisine Allah’ın nimet verdiği ve senin de iyilikte bulunduğun kimseye ‘Hanımını kendine sıkı tut ve Allah’tan kork’ diyordun.”
Allah, O’na İslâma tevfik vermiş, Seni de onu azat etmeye ve yanında tutmaya muvaffak kılmıştı.
Allahın O’nunla ilgili Seni muvaffak kıldığı şeyi yapmakla, Sen de kendisine nimette bulunmuştun.
Ayette bahsedilen, Zeyd Bin Harise’dir.
Zeydin hanımı, Zeynebdir. Ayetin anlattığı durum şöyledir:
Hz. Peygamber, Zeynebi Zeyd’le evlendirdikten sonra bir defasında gördü, güzelliği dikkatini çekti, “Sübhanallah, ey kalpleri çeviren” dedi. Zeyneb, bunu duydu, kocası Zeyd’e söyledi. Zeyd düşüncelere daldı, aile hayatlarında imtizaçsızlık sebebiyle hanımıyla beraberlikten hoşlanmıyordu. Hz. Peygambere gelip “Hanımımı boşamak istiyorum” dedi. Hz. Peygamber “ne oldu, seni şüphelendiren bir şey mi var?” diye sordu. Zeyd, “Vallahi hayır, ben onda hayırdan başka bir şey görmedim. Lakin asaleti sebebiyle bana büyükleniyor” dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber ‘Hanımını kendine sıkı tut ve Allah’tan kork’ diye tavsiyede bulundu. Yani, “Onunla ilgili olarak Allahtan kork da, kibirli olduğu gerekçesiyle misilleme yaparak O’nu boşama!’’[2>
وَتُخْفِي فِي نَفْسِكَ مَا اللَّهُ مُبْدِيهِ “Ve nefsinde, Allah’ın açacağı şeyi gizliyordun.”
Hz. Peygamberin gizlediği, Zeydin boşaması hâlinde Zeyneble evlenmek veya boşamasını murat etmek olabilir.
وَتَخْشَى النَّاسَ وَاللَّهُ أَحَقُّ أَن تَخْشَاهُ “Ve insanlardan çekiniyordun, hâlbuki Allah kendisinden çekinmene daha lâyıktı.”
Bundan dolayı da insanların Seni kınamasından çekiniyordun.
Hâlbuki onda çekinilecek bir şey varsa, Allahtan çekinmen uygun olurdu.
Ayetteki itab (kınama), sadece gizlemeden dolayı değildir. Çünkü aslında böyle şeyleri gizlemek güzeldir. İtab, insanların dedikodusundan çekinmek ve içinden geçenden farklı şeyi izhar etmekten dolayı olmuştur. Çünkü böyle şeylerde evlâ olan ya susmak veya işi Allaha havale etmektir.
فَلَمَّا قَضَى زَيْدٌ مِّنْهَا وَطَرًا زَوَّجْنَاكَهَا لِكَيْ لَا يَكُونَ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ حَرَجٌ فِي أَزْوَاجِ أَدْعِيَائِهِمْ إِذَا قَضَوْا مِنْهُنَّ وَطَرًا “Sonra Zeyd o kadından ilişiğini kestiği zaman, biz onu sana eş yaptık ki, evlatlıklarının ilişkilerini kestikleri hanımlarını nikâhlamada mü’minlere bir darlık olmasın.”
Zeyd, Ondan usanıp boşadığında ve Zeynebin iddet müddeti bittiğinde, onu sana eş yaptık.
Bundan murat, Cenab-ı Hakkın Hz. Peygambere Zeyneb’le evlenmesini emretmesi veya nikah akdi olmadan O’nu kendisine zevce yapmasıdır. Şu rivayet de bu son manayı teyid eder: Hz. Zeyneb, Hz. Peygamberin diğer hanımlarına şöyle diyordu: “Benim nikâhımı Allah üstlendi, sizleri ise velileriniz evlendirdi.”
Denildi ki: Zeyd, Zeynebi Hz. Peygambere istemede elçilik görevi yaptı.
Böyle bir hâl, hiç şüphesiz büyük bir imtihan ve O’nun imanının kuvvetine açık bir şahiddir.
Ayetin “…evlatlıklarının ilişkilerini kestikleri hanımlarını nikâhlamada mü’minlere bir darlık olmasın” kısmı, bu evliliğin illetini beyan eder.
Ayette, hükmün has olduğuna bir delil bulunmadıkça, Hz. Peygamberin ve ümmetinin aynı hükme tâbi olduklarına bir delil vardır.
وَكَانَ أَمْرُ اللَّهِ مَفْعُولًا “Ve Allah’ın emri yerine getirilmiştir.”
Hz. Zeynebin Hz. Peygamberle evlendirilmesi olayında olduğu gibi, Allahın dilemiş olduğu şey, şüphesiz meydana gelmektedir.
38- مَّا كَانَ عَلَى النَّبِيِّ مِنْ حَرَجٍ فِيمَا فَرَضَ اللَّهُ لَهُ “Allah’ın farz kıldığı şeyler hususunda peygambere bir darlık yoktur.”
سُنَّةَ اللَّهِ فِي الَّذِينَ خَلَوْا مِن قَبْلُ “Bundan önce gelip geçenler hakkında
Allah’ın sünneti (kanunu) böyledir.”
Allah, bunu önceki peygamberlerde de bir prensip edinmiştir. Yani, onlara mubah kıldığı şeylerde kendilerine bir darlık vermemiştir.
وَكَانَ أَمْرُ اللَّهِ قَدَرًا مَّقْدُورًا “Allah’ın emri ise, kesinleşmiş bir kaderdir.”
Allahın emri, kaçınılmaz bir takdir ve mutlaka gerçekleşen bir hükümdür.[3>
39- الَّذِينَ يُبَلِّغُونَ رِسَالَاتِ اللَّهِ “Onlar, Allah’ın mesajlarını tebliğ ederler.”
وَيَخْشَوْنَهُ وَلَا يَخْشَوْنَ أَحَدًا إِلَّا اللَّهَ “Ve O’ndan korkarlar, Allah’tan başka kimseden korkmazlar.”Ayette, tasrihden sonra tariz vardır.[4>
وَكَفَى بِاللَّهِ حَسِيبًا “Hesap görücü olarak Allah yeter.”Korkulan şeyler için Allah yeter.
Veya hesaba çekici olarak Allah yeter. Öyleyse sadece ve sadece O’ndan çekinmek gerekir.
40- مَّا كَانَ مُحَمَّدٌ أَبَا أَحَدٍ مِّن رِّجَالِكُمْ “Muhammed, sizin adamlarınızdan hiçbirinin babası değildir.”Hakîkat olarak Peygamber sizin erkeklerinizden hiçbirinin babası değildir ki, bu münasebetle baba ile oğul arasında meydana gelen hürmet-i musahere ve başka bir haramlık olsun. Hz. Peygamberin Tahir, Kasım ve İbrahimin babası olması ayete ters düşmez. Çünkü onlar, küçükken ölmüşler “rical” yaşına gelmemişlerdir. Velev gelmiş olsalardı, yine ayete ters düşmezdi. Hz. Peygamberin ricali olurlardı, onların ricali değil.
وَلَكِن رَّسُولَ اللَّهِ وَخَاتَمَ النَّبِيِّينَ “Lakin Allah’ın Rasûlü ve peygamberlerin sonuncusudur.”
Hz. Peygamber ümmetinin babasıdır. Ama bu, onlara şefkatli olması, onlar için hayırhâh olması yönündendir. Onların da peygambere saygı duymaları, itaat etmeleri gerekir. Zeyd de onlardan biridir. Onunla Hz. Peygamber arasında gerçek bir baba-oğul durumu söz konusu değildir. Hz. Peygamberin, oğlu İbrahim vefat ettiğinde “şayet yaşasaydı bir peygamber olurdu” dediği gibi, Hz. Peygamberin bülûğa ermiş oğlu olsa, mansıb itibariyle bir peygamber olması layık olurdu.Hz. İsanın nüzûlü Hz. Peygamberin “son peygamber” olmasına zarar vermez. Çünkü, Hz. İsa indiğinde Hz. Peygamberin dîni üzere olacaktır.
Ayrıca, ayetten murat kendisine nübüvvet verilen son kimse olmasıdır.
وَكَانَ اللَّهُ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمًا “Allah her şeyi hakkıyla bilendir.”
Her şeyi bildiği için nübüvveti kiminle sona erdireceğini ve şanına nasıl uyduğunu da bilir.
[1> Ayet indikten sonra, Zeyneb bu evliliği kabul etti.
[2>Hz. Peygamberin (asm) Hz. Zeyneb’le evlenmesi olayında bazı esasları bilmek, konuyu değerlendirme açısından son derece önem arz eder:
1. Hz. Peygamber, Hz. Zeyneb’i çocukluğundan beri tanımaktadır. Zira, halasının kızıdır.
2. O’nunla evliliği -haşa- nefsanî ve şehevanî olmayıp, risalet göreviyle alakalıdır. “Biz O’nu Sana eş yaptık.” (Ahzab, 37) ayetinin delalet ettiği üzere, bu ilâhî bir takdirdir.
3. Bu olayla, toplumda devam edegelen bir yanlış uygulamaya son verilmiştir. O günün toplumunda, kişi kendi oğlunun boşadığı hanımıyla evlenememesi gibi, evlatlığının boşadığı hanımla da evlenemiyordu. Bu evlilikle bu yanlış örf toplumdan kaldırılmıştır.
4. Hz. Peygamber (asm) yirmibeş yaşında iken kırk yaşında dul bir bayan olan Hz. Hatice (r.anha) ile evlenmiş ve O’nun vefatına kadar da yirmisekiz yıl tek hanımla evli olmuştur. Dolayısıyla elliüç yaşından sonraki çok evliliği, dinî hikmetlere mebnîdir.
5. Sahabeler, Hz. Peygamberden dini öğrenmekte idiler. Ama aile hayatıyla ilgili esaslar, bizzat Peygamber Efendimizin aile ortamındaki uygulamalarıyla gösterilmiş ve bu, çeşitli özellik ve kabiliyetteki hanımları tarafından diğer insanlara anlatılmıştır.
[3> Yani, Allahın hükmünden kaçılmaz. O mutlaka meydana gelir.
[4> Otuz yedinci ayette anlatılan duruma işaret edilmektedir.
41- يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اذْكُرُوا اللَّهَ ذِكْرًا كَثِيرًا “Ey iman edenler! Allah’ı çokça zikredin.”
Her zaman takdis, tahmîd, tehlîl ve temcîd gibi her çeşit zikirle Allahı layık olduğu şekilde anın.
42- وَسَبِّحُوهُ بُكْرَةً وَأَصِيلًا “Günün evveli ve sonunda O’nu tesbih edin.”
Ve özellikle de günün evvelinde ve âhirinde O’nu tesbih edin.
Bu iki vaktin tahsisi, diğer vakitlere üstün olmalarındandır. Sabah ve ikindi vakitlerinde gündüz ve gece meleklerinin devir teslim yaptıklarına dair rivayetler vardır. Aslında tesbih de üstte ayette emredilen “Allahı zikretmeye” dâhildir. Ayrıca emredilmesi, zikirde umde (esas) olmasındandır.Denildi ki: Ayette emredilen tesbihten murat, namazdır.
43- هُوَ الَّذِي يُصَلِّي عَلَيْكُمْ وَمَلَائِكَتُهُ لِيُخْرِجَكُم مِّنَ الظُّلُمَاتِ إِلَى النُّورِ “O Allah ki, zulümattan nura (karanlıklardan aydınlığa) çıkarmak için melekleri ile birlikte size salât eder.”
Allah sizi rahmetle, melekler de size istiğfarla ve faydanıza olan şeye ihtimamla yâd ederler.
Ayetin metninde geçen ve hem Allah hem de melekler için kullanılan “salât” kelimesi, “onların faydasına ve şereflerinin zuhuruna olan şeye özen göstermek, inayette bulunmak” manasını ifade eder.
Denildi ki, bunun manası “manevî merhamet ve şefkattir.”
Meleklerin mü’minlere istiğfarı ve duası, onlara bir merhamettir. Özellikle de onlar duaları makbul varlıklar olduğu cihetle, rahmete bir sebeptirler.
Allah ve meleklerin size olan özel inayeti, küfür ve günah karanlıklarından iman ve tâat nuruna sizi çıkarmak içindir.
وَكَانَ بِالْمُؤْمِنِينَ رَحِيمًا “Ve O, mü’minlere çok merhametlidir.”
Çünkü,
-Onların maslahatı olan şeye itina göstermiş,
-Kadr u kıymetlerini yükseltmiş,
-Ve bunun için mukarreb meleklerini kullanmıştır.
44- تَحِيَّتُهُمْ يَوْمَ يَلْقَوْنَهُ سَلَامٌ “O’na kavuşacakları gün, mü’minlere esenlik dileği selâmdır.”
“O’na, kavuşacakları gün”den murat,
-Ölüm anı,
-Kabirlerden çıkış zamanı,
-Veya cennete girdikleri zaman olabilir. O günde, her türlü nahoş şeylerden ve afetlerden selâmete erdikleri onlara haber verilir.
وَأَعَدَّ لَهُمْ أَجْرًا كَرِيمًا “Allah onlar için hoş bir mükafat hazırlamıştır.”
“Hoş bir mükâfattan” murat, cennettir.
45- يَا أَيُّهَا النَّبِيُّ إِنَّا أَرْسَلْنَاكَ شَاهِدًا وَمُبَشِّرًا وَنَذِيرًا “Ey peygamber! Biz seni bir şahit, bir müjdeci ve bir uyarıcı olarak gönderdik.”
Hz. Peygamberin “bir şahit” olarak gönderilmesi, ümmetinin tasdik ve tekzibine, kurtulmalarına ve yoldan sapmalarına şehadette bulunmasıdır.
46- وَدَاعِيًا إِلَى اللَّهِ بِإِذْنِهِ وَسِرَاجًا مُّنِيرًا “Ve Onun izniyle, Allah’a bir davetçi ve aydınlatan bir kandil (olarak gönderdik).“Allaha davetçi” olması, O’nun varlığını ve birliğini ikrar ettirmesi ve iman edilmesi gereken sıfatlarını anlatmasıdır.Cenab-ı Hak, Hz. Peygamberin “Allaha davetçi” olmasını mutlak ifade etti, sonra da “O’nun izniyle” diyerek kayıtladı. Çünkü Allaha davet, zor bir iştir. O’ndan bir yardım olmadan yapılamaz.
“Aydınlatan bir kandil...”Cehalet karanlıkları O’nun ziyasıyla aydınlanır ve basîret nurları O’nun nurundan alınır.
47- وَبَشِّرِ الْمُؤْمِنِينَ بِأَنَّ لَهُم مِّنَ اللَّهِ فَضْلًا كَبِيرًا “Mü’minlere müjdele! Onlara Allah’tan büyük bir lütuf vardır.”Mü’minlere verilen “büyük lütuf” müjdesi, onların diğer ümmetlere daha üstün olmaları veya yaptıkları amellere verilecek olan mükâfattır.
48- وَلَا تُطِعِ الْكَافِرِينَ وَالْمُنَافِقِينَ “Kâfirlere ve münafıklara itaat etme.”
Hz. Peygamber zâten onlara itaat etmiyorken böyle bir emrin gelmesi, O’nu tehyiçtir, (heyecana getirmek, teşvikte bulunmaktır.)
وَدَعْ أَذَاهُمْ “Onların ezalarını bırak.”
Onların Sana verdikleri ezaya önem verme.
Veya, karşılık olmak üzere, onlara ezada bulunma.
Veya, küfürlerinden dolayı cezalandırma. Bu son mana yönünden “mensuhtur” yani “hükmü kaldırılmıştır” diyenler de olmuştur.
وَتَوَكَّلْ عَلَى اللَّهِ “Ve Allah’a tevekkül et.”
Çünkü O, onlara karşı Sana kâfidir.
وَكَفَى بِاللَّهِ وَكِيلًا “Vekil olarak Allah yeter.” Bütün işlerde vekîl olarak O yeter.
Allahu Teâlâ Hz. Peygamberi beş vasıfla anlattı, ardından da bunlara uygun olan hitapla mukabelede bulundu.
“Murakebede bulunmak” anlamındaki “Şahid” olarak gönderilmesine mukabil bir şey söylemedi. Çünkü, “Şahid” olduğunu ifadeden sonrakiler, bunun bir tafsili gibidir. Diğerleri ise şöyledir:
“Müjdeleyici” olmasına mukabil, “Mü’minlere müjdele! Onlara Allah’tan büyük bir lütuf vardır.”
“Uyarıcı” olmasına mukabil “Kâfirlere ve münafıklara itaat etme.”
“Allaha davetçi” olmasına mukabil “Onların ezalarını bırak.”
“Sirac-ı Münîr” (nur saçan bir lamba) olmasına mukabil “Ve Allah’a tevekkül et” buyurdu.
Çünkü, bütün mahlukata karşı bir delil olmak üzere Allahın nurlandırdığı kimsenin, başkasına yönelmeyip sadece O’nunla iktifa etmesi layık olur.
49- يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِذَا نَكَحْتُمُ الْمُؤْمِنَاتِ ثُمَّ طَلَّقْتُمُوهُنَّ مِن قَبْلِ أَن تَمَسُّوهُنَّ فَمَا لَكُمْ عَلَيْهِنَّ مِنْ عِدَّةٍ تَعْتَدُّونَهَا “Ey iman edenler! Mü’min kadınları nikâh edip de sonra onlara dokunmadan boşadığınız zaman, sizin için üzerlerinde sayacağınız bir iddet yoktur.”
İddet, boşanmış kadının yeni bir evlilik için beklemesi gereken süredir. İfadenin erkeklere isnadı, bu iddetin erkeklerin hakkı olduğuna delâlet eder. Nitekim “sizin için…” ifadesi de bunu hissettirmektedir.Ayetin zâhiri, mücerred halvetle kadın için iddet beklemesi gerekmediğini anlatır.Hüküm genel olduğu halde, “mü’min kadınlar” şeklinde hususî ifade edilmesi, mü’min erkeğin gelecek nesli için ancak bir mü’min hanımı seçmesine tenbihte bulunmak içindir. فَمَتِّعُوهُنَّ “Öyleyse mut’alarını verin.”
Şayet, mehir belirlenmemişse, ona hediye kabilinden yardım edin. Çünkü mehir belirlenmişse, böyle bir durumda mehrin yarısı verilir, ayrıca bir hediye gerekmez.
Ancak, ayette nazara verilen durumu, genel anlamda (her hâl u kârda) kadının faydasına olmak üzere bir şeyler vermek olarak te’vil etmek caizdir.
Veya bu emir, vücub ile mendub arasında müşterek bir emirdir. Çünkü mehri belli olanın faydasına olmak üzere bir şeyler vermek, bir sünnettir.
وَسَرِّحُوهُنَّ سَرَاحًا جَمِيلًا “Ve onları güzel bir şekilde salıverin.”
Onları evlerinizden çıkarın. Çünkü sizin için onların beklemesi gereken bir iddet yoktur. Onları evden çıkarırken zarar vermeden ve herhangi bir hakkı men etmeden çıkarın.
5ّ0- يَا أَيُّهَا النَّبِيُّ إِنَّا أَحْلَلْنَا لَكَ أَزْوَاجَكَ اللَّاتِي آتَيْتَ أُجُورَهُنَّ “Ey peygamber! Biz sana şunları helâl kıldık: Mehirlerini vermiş olduğun eşlerini”
Hanımlarının helâl kılınmasının onlara mehirlerini hemen vermekle kayıtlanması (mehr-i muaccel) onların helalliğinin buna bağlı olmasından olmayıp, efdal olanı Peygamberine bildirmektir.Ayetin devamında “ganimet” ibaresinde de benzeri bir durum vardır. Cariyenin helâl olması için esirlerden olması gerekmez. Çünkü satın alınan bir cariye ile de evlenmek caizdir.
وَمَا مَلَكَتْ يَمِينُكَ مِمَّا أَفَاء اللَّهُ عَلَيْكَ “Allah’ın sana ganimet olarak verdiklerinden sahip olduğun cariyeleri”
Sonraki ayette nazara verilen Hz. Peygamberin evlenebileceği akraba kızlarının hicret edenlerden olması da, belli bir kayıt değildir.
وَبَنَاتِ عَمِّكَ وَبَنَاتِ عَمَّاتِكَ وَبَنَاتِ خَالِكَ وَبَنَاتِ خَالَاتِكَ اللَّاتِي هَاجَرْنَ مَعَكَ “Amcalarının kızları, halalarının kızları, dayılarının kızları, teyzelerinin kızları ve seninle beraber hicret etmiş olanları”
Ancak, Hz. Peygambere bunların helâl olmasının hicretle kayıtlı olması O’na has bir durum da olabilir. Ebu Talibin kızı Ümmü Hani’nin şu sözü bunu kuvvetlendirir: “Hz. Peygamber evlenmek üzere beni istedi, ben de mazeret ileri sürdüm. O da beni mazur gördü. Sonra Allah bu ayeti indirdi, Onunla hicret edenlerden olmadığım için kendisine helal olmadım. Ben Mekke’nin fethinde “haydi, hepiniz azat edilenlersiniz” denilenlerdenim.’’[1>
وَامْرَأَةً مُّؤْمِنَةً إِن وَهَبَتْ نَفْسَهَا لِلنَّبِيِّ إِنْ أَرَادَ النَّبِيُّ أَن يَسْتَنكِحَهَا خَالِصَةً لَّكَ مِن دُونِ الْمُؤْمِنِينَ “Bir de mü’min bir kadın kendini peygambere (mehirsiz olarak) hibe ederse, peygamber nikâh etmek istediği takdirde, onu başka mü’minlere değil de sadece sana özel olmak üzere helâl kıldık.”
Burada da “eğer kendini mehirsiz olarak peygambere hibe ederse” ifadesi bir kayıt değildir.Çünkü burada mana, böyle vâkiî bu durumun helâlliğini bildirmektir. Bu konuda dört kadının mehir istemeden Hz. Peygambere eş olmak istedikleri zikredilir. Bunlar; Meymune Binti Haris, Zeyneb Binti Huzeyme, Ümmü Şerik Binti Cabir ve Havle Binti Hakîm’dir.
“Peygamber nikâh etmek istediği takdirde”Bu, helâlliğin meydana gelmesi için ayetin evvelinde zikrolunan şartın şartıdır. Çünkü kadının kendini mehirsiz olarak Peygambere vermesi yetmez, peygamberin onu nikâhlamak istemesi hazımdır. Peygamberin istemesi ise, kabul yerine geçer.Ayette önce peygambere hitap ile başlandı. Sonra üçüncü şahıs olarak O’ndan “nebî” (peygamber) olarak söz edildi. Devamında “sana özel olmak üzere” denilerek yine kendisine hitap edildi. Bunda, bu hükümlerin O’na nübüvvetinin şerefine özel olarak verildiğini ve kendisinin böyle bir ikrama layık olduğunu bildirmek vardır.
قَدْ عَلِمْنَا مَا فَرَضْنَا عَلَيْهِمْ فِي أَزْوَاجِهِمْ وَمَا مَلَكَتْ أَيْمَانُهُمْ “Onlara eşleri ve cariyeleri hakkında neyi farz kıldığımızı biliyoruz.”
Evlilikle ilgili,
-Nikah akdinin şartları,
-Eşler arasında adalet ölçüleri içinde beraberlik,
-Nikah sonrası beraberliğe terettüp eden önceden belirlenmemiş olan mehrin belirlenmesi gibi ölçüleri bildirdik.
Cariyelerle evlenme hususunda da nelere dikkat edilmesi gerektiğini anlattık.
لِكَيْلَا يَكُونَ عَلَيْكَ حَرَجٌ “Bunlar sana hiçbir darlık olmaması içindir.”
Evlilik hususunda Hz. Peygamberle mü’minler arasında bir fark olması, sadece O’na bir genişlik kasdıyla olmayıp, aynı zamanda bazan O’na genişliği ve mü’minlere sınırlamayı, bazan da aksini gerektiren manalar içindir.
وَكَانَ اللَّهُ غَفُورًا رَّحِيمًا “Allah, Ğafur’dur – Rahîm’dir.”
Allah, sakınılması zor durumlar için bağışlayıcıdır, sıkıntı olabilecek durumlarda genişlik vermek suretiyle de merhamet sahibidir.
51- تُرْجِي مَن تَشَاء مِنْهُنَّ وَتُؤْوِي إِلَيْكَ مَن تَشَاء “Onlardan dilediğini geri bırakır, dilediğini yanına alırsın.”Onlardan dilediğini te’hir eder, ailevî beraberliği terk edersin.
Dilediğini de yanına alır, kendisiyle beraber olursun.
Veya bundan şu manadır: Dilediğini boşar, dilediğini yanında tutarsın.
وَمَنِ ابْتَغَيْتَ مِمَّنْ عَزَلْتَ فَلَا جُنَاحَ عَلَيْكَ “Uzak durduklarından dilediğini yanına almanda da Sana bir günah yoktur.”Ric’î talakla boşadığına dönmende Sana bir günah yoktur.[2>
ذَلِكَ أَدْنَى أَن تَقَرَّ أَعْيُنُهُنَّ وَلَا يَحْزَنَّ وَيَرْضَيْنَ بِمَا آتَيْتَهُنَّ كُلُّهُنَّ “Onların gözleri aydın olup üzülmemelerine ve kendilerine verdiğin ile hepsinin hoşnut olmalarına en elverişli olan budur.”
Bunun Senin dilemene havale edilmesi,
-Onların gözlerinin aydın olmasına,
-Üzüntülerinin azlığına
-Ve hepsinin razı olmasına daha uygundur.
Çünkü bu konuda hepsi eşit statüdedir. Sonra, aralarında eşit muamele yaptığında, bunu Senden bir lütuf olarak bulurlar. Şayet bazılarına ayrıcalıklı davransan, bunun Allahın hükmüyle olduğunu bilirler, bundan dolayı nefisleri mutmain olur.
وَاللَّهُ يَعْلَمُ مَا فِي قُلُوبِكُمْ “Allah kalplerinizde ne olduğunu bilir.”
Öyleyse o kalbinizdekileri güzel yapmaya çalışın.
وَكَانَ اللَّهُ عَلِيمًا حَلِيمًا “Allah Alîm’dir – Halîm’dir.”
Allah, Alîm’dir, kalplerde olanı bilir. Halîm’dir, ceza vermede acele etmez.
Böyle olunca, kendisinden sakınılması, emirlerine muhalefet edilmemesi gerekir.
52- لَا يَحِلُّ لَكَ النِّسَاء مِن بَعْدُ “Bundan başka kadınlar sana helâl olmaz.”
Bundan, yani bu dokuz adetten sonrası Sana helal olmaz.
Hz. Peygamber için olan bu adet, mü’minler için dörde kadar izin verilmesi kabilindendir.
Veya mana şöyledir: Bu günden sonra bir başkası Ona helâl değildir. Hatta hanımlarından biri vefat ettiğinde, Onun yerine bir başkasını alması caiz olmaz.
وَلَا أَن تَبَدَّلَ بِهِنَّ مِنْ أَزْوَاجٍ وَلَوْ أَعْجَبَكَ حُسْنُهُنَّ “Güzellikleri hoşuna gitse de, bunları başka eşlerle değiştirmen helâl olmaz.”
Veya onlardan birini boşayıp yerine bir başkasını alman da helâl olmaz.
إِلَّا مَا مَلَكَتْ يَمِينُكَ “Ancak sahip olduğun cariyeler müstesna.”
Ayetin bu kısmı, üstte geçen “kadınlar” ifadesinden istisnadır. Çünkü “kadınlar” ifadesi cariyeleri de içine alır.[3>
وَكَانَ اللَّهُ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ رَّقِيبًا “Ve Allah her şeyi gözetleyendir.”
Öyleyse kendinize çeki düzen verin, size çizilen sınırları aşmayın.
[1> Hz. Peygamber (asm) Mekke’yi fethettiğinde, istese Mekke ahalisini esir edebilirdi. Ama “haydi gidin, hepiniz serbestsiniz” dedi.
[2>Yeni bir nikâh akdi yapılmadan erkeğin eşiyle normal aile hayatına dönmesine imkân veren boşama şekline ric’î talâk denir.
[3> Yani, hür kadınlarla evlilikte sınır getirilmiş olmakla beraber, cariyeler buna dâhil değildir. Onlarla evlilikte genişlik vardır.
53- يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تَدْخُلُوا بُيُوتَ النَّبِيِّ إِلَّا أَن يُؤْذَنَ لَكُمْ إِلَى طَعَامٍ غَيْرَ نَاظِرِينَ إِنَاهُ “Ey iman edenler! Yemek için izin verilmesi dışında, Peygamberin evlerine girmeyin, (erken gelip) yemeğin hazırlanmasını beklemeyin.”
وَلَكِنْ إِذَا دُعِيتُمْ فَادْخُلُوا “Fakat çağırıldığınız vakit girin.”
فَإِذَا طَعِمْتُمْ فَانتَشِرُوا “Yemeği yediğinizde de dağılın.”
Ayet, Hz. Peygamberin evinde yemek vakitlerini gözleyen ve yemek vakti geldiğinde girip oturan bazı kimseler ve emsaline hitap etmektedir. Hüküm olarak da onlara özel bir hüküm getirir. Yoksa hiç kimse için yemeğe çağrılmadan Hz. Peygamberin evine gitmesi ve yemekten sonra da orada kalması caiz olmazdı.
وَلَا مُسْتَأْنِسِينَ لِحَدِيثٍ “Sohbet etmek için de izinsiz girmeyin.”
Aranızda konuşmak veya Hz. Peygamberin hane halkıyla konuşmak için de girmeyin.
إِنَّ ذَلِكُمْ كَانَ يُؤْذِي النَّبِيَّ فَيَسْتَحْيِي مِنكُمْ “Çünkü bu haliniz peygambere eziyet veriyor, ama o sizden haya ediyordu.”
Bu şekilde olur olmaz vakitte evine girilmesi ve lüzumsuz şeylerle meşgul edilmesi, vahyin nazil olduğu Hz. Peygambere ve O’nun hane halkına sıkıntı verir. Sizi sözüyle dışarı çıkarmaktan utanır.
وَاللَّهُ لَا يَسْتَحْيِي مِنَ الْحَقِّ “Fakat Allah gerçeği söylemekten haya etmez.”
Yani, sizin üstte belirtilen durumlarda Peygamberin evinden çıkartılmanız haktır, dolayısı ile haya sebebiyle bunun terk edilmemesi gerekir. Nitekim Allah da terk etmemiş, çıkmanızı size emretmiştir.
وَإِذَا سَأَلْتُمُوهُنَّ مَتَاعًا فَاسْأَلُوهُنَّ مِن وَرَاء حِجَابٍ “Hem O’nun hanımlarına bir ihtiyaç soracağınız vakit de perde arkasından sorun.”
Sebeb-i Nüzûl
Rivayete göre, Hz. Ömer Hz. Peygambere “Ya rasûlallah, sizin yanınıza iyi insan da, kötü insan da girip çıkıyor. Keşke “mü’minlerin anneleri” olan eşlerinize hicabı emretseniz” demişti. Bunun üzerine ayet nazil oldu.
Denildi ki: Hz. Peygamber (asm) bazı ashabıyla yemek yerken, adamın birinin eli Hz. Aişenin eline değmişti. Hz. Peygamber bundan hoşlanmadı, bu münasebetle ayet nazil oldu.
ذَلِكُمْ أَطْهَرُ لِقُلُوبِكُمْ وَقُلُوبِهِنَّ “Böyle yapmanız, hem sizin kalpleriniz ve hem de onların kalpleri için daha temizdir.”
Nefsanî ve şeytanî hatıra gelebilen şeylere karşı böyle yapmanız, hem sizin kalpleriniz hem de onların kalpleri için daha hayırlıdır.
وَمَا كَانَ لَكُمْ أَن تُؤْذُوا رَسُولَ اللَّهِ “Hem sizin Rasûlullah’a eziyet etmeye hakkınız yoktur.”
وَلَا أَن تَنكِحُوا أَزْوَاجَهُ مِن بَعْدِهِ أَبَدًا “Ondan sonra ebediyyen hanımlarını nikâh etmeye de (hakkınız yoktur).”
O’nun vefatından veya boşamasından sonra, O’nun hanımlarından biriyle evlenmeniz ebedi olarak size haramdır.
Ayetin hükmü, Hz. Peygamberin evlenip ilişkiye girdiği hanımlarıyla ilgilidir. Rivayete göre Eş’as Bin Kays, Hz. Peygamberin kendisiyle evlendiği, ama isteği üzere boşadığı kadınla Hz. Ömer devrinde evlendi. Hz. Ömer recm hükmü uygulamak istedi. Hz. Peygamberin cinsel beraberlik olmadan kadını boşadığı bildirilince evliliklerine engel olmadı.
إِنَّ ذَلِكُمْ كَانَ عِندَ اللَّهِ عَظِيمًا “Çünkü bu, Allah katında sizin için çok büyüktür.”
Yani, O’na ezâ etmeniz ve hanımlarıyla evlenmeniz, Allah katında çok büyük bir günahtır.
Bunda, Allah tarafından rasûlüne bir tazim, ayrıca hayatında ve vefat hâlinde hürmetine bir icap vardır. Bundan dolayı, bu konuda şiddetli vaîdde bulunup şöyle buyurdu:
54- إِن تُبْدُوا شَيْئًا أَوْ تُخْفُوهُ فَإِنَّ اللَّهَ كَانَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمًا “Siz bir şeyi açıklasanız da gizleseniz de, şüphe yok ki Allah her şeyi bilmektedir.”
Onları nikâhınız altına almak gibi bir şeyi dilinizle söylerseniz veya bunu kalbinizden geçirirseniz, her şeyi bilen Allah bunu da bilir ve bunun karşılığını size verir.
Asıl maksada delalet etmekle beraber, bu şekilde genel ifade edilmesinde ziyadesiyle korkutmak ve vaîdde mübalağada bulunmak vardır.
55- لَّا جُنَاحَ عَلَيْهِنَّ فِي آبَائِهِنَّ وَلَا أَبْنَائِهِنَّ وَلَا إِخْوَانِهِنَّ وَلَا أَبْنَاء إِخْوَانِهِنَّ وَلَا أَبْنَاء أَخَوَاتِهِنَّ وَلَا نِسَائِهِنَّ وَلَا مَا مَلَكَتْ أَيْمَانُهُنَّ “Peygamber hanımları için babaları, oğulları, kardeşleri, erkek kardeşlerinin oğulları, kız kardeşlerinin oğulları, kendi kadınları (kadın dostları) ve sahip oldukları köleleri hakkında bir günah yoktur.”
Bunlar, Hz. Peygamberin hanımlarına emredilen hicap hususunda istisna edilenlerdir.
Sebeb-i Nüzûl
Rivayete göre hicap ayeti indiğinde Hz. Peygamberin hanımlarının babaları ve akrabaları “bizde mi hicap arkasından onlarla konuşacağız?” demeleri üzerine ayet nazil oldu.
Ayette amca ve dayının geçmemesi, bunların bir nevi baba yerinden de olmasındandır. Nitekim şu ayette böyle olduğunu görürüz: “Onlar da şöyle dediler: Senin ilâhına ve ataların İbrahim, İsmail ve İshak’ın ilâhı olan bir tek ilâha ibadet edeceğiz.” (Bakara, 133)[1>
Ayette geçen “kendi kadınları” ifadesinden murat, “mü’min kadınlardır.”
“Sahip oldukları köleler” ifadesinden murat, erkek ve kadın kölelerdir.
Denildi ki: Sadece kadın kölelerdir.
Bunun açıklaması Nur sûresinde geçmişti.
وَاتَّقِينَ اللَّهَ “(Ey Peygamber hanımları) Allah’tan korkun.”
Size emrettiğim şeylerde Allahtan korkun.
إِنَّ اللَّهَ كَانَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ شَهِيدًا “Çünkü Allah her şeye şahittir.”
Hiçbir şey O’na gizli değildir.
56- إِنَّ اللَّهَ وَمَلَائِكَتَهُ يُصَلُّونَ عَلَى النَّبِيِّ “Şüphesiz Allah ve melekleri Peygambere salât ederler.”O’nun şerefinin izharına ve şanının tazimine özen gösterirler.
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا صَلُّوا عَلَيْهِ وَسَلِّمُوا تَسْلِيمًا “Ey iman edenler! Siz de ona salât ve selâm edin.”Siz de aynı şekilde buna özen gösterin. Çünkü böyle yapmaya siz çok daha evlâsınız. Ve “Allahümme salli alâ Muhammed” (“Allahım, Muhammede rahmet et”) deyin.
Ve O’na “Esselâmü aleyke eyyühen –nebî” (Ey Peygamber, Allahın selâmı üzerine olsun) deyin.
Denildi ki: Selâmdan murat, O’nun emirlerine boyun eğmektir.
Ayet, Hz. Peygambere salât u selâm etmenin vücubuna delâlet eder.
Denildi ki: Her ne zaman Hz. Peygamberin zikri geçse, O’na salâvat getirmek vacibtir. Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: “Yanında benim adım anıldığı hâlde bana salâvat getirmeyenin burnu yere sürtülsün.”
“Yanında benim adım anıldığı hâlde bana salâvat getirmeyen ateşe girsin. Allah onu rahmetinden uzak kılsın”
Başkasına da salâvat getirmek, Hz. Peygambere tebaiyetle caiz olur.[2> Müstakil olarak ise, mekruhtur.[3> Çünkü, örfte salât u selâm Hz. Peygambere için bir şiar olmuştur. Bundan dolayıdır ki, Hz. Peygamberin adı geçtikten sonra “azze ve celle” denilmez. Her ne kadar Hz. Peygamber azîz ve celil ise de…[4>
57- إِنَّ الَّذِينَ يُؤْذُونَ اللَّهَ وَرَسُولَهُ لَعَنَهُمُ اللَّهُ فِي الدُّنْيَا وَالْآخِرَةِ “Şüphesiz ki Allah, Allah ve Rasûlü’ne eziyet verenlere, dünya ve ahirette lânet etmiştir.”
Lanetlenen bu kimseler, Allah ve Rasûlünün hoşlanmayacağı küfür ve günahları işleyenlerdir.
Veya bundan murat “Uhud harbinde Hz. Peygamberin dişini kırarak ve O’nun hakkında “şair, mecnun” gibi iftiralar ederek O’nu üzenler” manasıdır. Bu durumda “Allah” lafzının zikri, tazim içindir.Lafzın iki manaya ıtlakını caiz görenler, ayeti iki mana ile de tefsir etmişlerdir.
Allahın lanet etmesi, onları rahmetinden uzak kılmasıdır.
وَأَعَدَّ لَهُمْ عَذَابًا مُّهِينًا “Onlara aşağılayıcı bir azab hazırlamıştır.”
58- وَالَّذِينَ يُؤْذُونَ الْمُؤْمِنِينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ بِغَيْرِ مَا اكْتَسَبُوا فَقَدِ احْتَمَلُوا بُهْتَانًا وَإِثْمًا مُّبِينًا “Mü’min erkeklere ve mü’min kadınlara yapmadıkları bir şeyden dolayı eziyet edenler, bir iftira ve apaçık bir günah yüklenmişlerdir.”
“Eziyet edenler” ifadesinden murat, “eza vermeyi gerektiren bir cürüm olmadan, haksız yere erkek ve kadın mü’minlere eza verenler” manasıdır.
Sebeb-i Nüzûl
Denildi ki, ayet Hz. Aliye eza eden münafıklar hakkında indi.
Denildi ki: Hz. Aiyeşe iftira edenler hakkında indi.
Denildi ki: Ayet, namuslu kadınların peşinden giden zinakâr erkekler hakkında nazil oldu.
59- يَا أَيُّهَا النَّبِيُّ قُل لِّأَزْوَاجِكَ وَبَنَاتِكَ وَنِسَاء الْمُؤْمِنِينَ يُدْنِينَ عَلَيْهِنَّ مِن جَلَابِيبِهِنَّ “Ey peygamber! Hanımlarına, kızlarına ve mü’minlerin kadınlarına söyle, cilbablarını (dış elbiselerini) üzerlerine örtsünler.”
Onlara söyle, bir ihtiyaç için dışarı çıktıklarında başlarını ve bedenlerini dış örtüleriyle örtsünler.
ذَلِكَ أَدْنَى أَن يُعْرَفْنَ فَلَا يُؤْذَيْنَ “Bu, onların tanınıp da eziyet edilmemelerine en elverişli olandır.”
Bu şekilde örtünmeleri, kendilerinin cariyelerden ve hafif meşrep kadınlardan ayrılması için daha uygundur.
O zaman, kendilerine şüpheyle bakılmaz, ezaya maruz kalmazlar.
وَكَانَ اللَّهُ غَفُورًا رَّحِيمًا “Bununla beraber Allah Ğafur’dur – Rahîm’dir.”
Allah, onların daha önceki hâllerini affeder. O, kullarına merhamet eder.
Öyle ki, en ince maslahatlarına varıncaya kadar, onların yararına olan şeyleri gözetir.
60- لَئِن لَّمْ يَنتَهِ الْمُنَافِقُونَ وَالَّذِينَ فِي قُلُوبِهِم مَّرَضٌ وَالْمُرْجِفُونَ فِي الْمَدِينَةِ لَنُغْرِيَنَّكَ بِهِمْ “Andolsun ki, eğer münafıklar ve kalplerinde bir hastalık olanlar ve Medine’de dedikodu yapanlar, bu yaptıklarına son vermezlerse, mutlaka seni onlara musallat ederiz.”
Ayette bahsedilenler,
-Münafıklar,
-Kalbinde iman za’fiyeti ve bu konuda sebatsızlık olanlar,
-Veya dinde sarsıntı geçirmelerinden dolayı kalbinde kötü duygular besleyenler, Müslümanların seriyyeleri hakkında haber yaymak gibi kötü ve yalan haber yayanlardır.
İşte bunlar bu yaptıklarına son vermezlerse, Sana onlarla savaşmanı ve sürgüne göndermeni veya onları sürgün talebine mecbur kılacak şeyler yapmanı emrederiz.
ثُمَّ لَا يُجَاوِرُونَكَ فِيهَا إِلَّا قَلِيلًا “Sonra seninle orada az bir zamandan fazla komşu kalamazlar.”
Ayetteki “sonra” ifadesi, onların sürgüne gönderilmesi ve Hz. Peygamberin komşuluğundan ayrı kalmalarının, başlarına gelen musibetten daha büyük olduğuna delâlet etmek içindir.
“Az bir zamandan fazla komşu kalamazlar.”
Bundan murat, onların ancak çok az bir zaman Medinede veya komşuluğunda kalabilmeleridir.
61- مَلْعُونِينَ “Melun olarak.”
أَيْنَمَا ثُقِفُوا أُخِذُوا وَقُتِّلُوا تَقْتِيلًا “Nerede bulunurlarsa yakalanırlar ve öldürülürler.”
Yani, Senin komşuluğunda ancak lanetli bir şekilde kalırlar ve nerede görülürlerse öldürülürler.
62- سُنَّةَ اللَّهِ فِي الَّذِينَ خَلَوْا مِن قَبْلُ “Allah’ın bundan önce geçenler hakkındaki kanunu budur.”Yani, Allah geçmiş ümmetlerde böyle ceza vermeyi bir prensip edinmiştir: Peygambere karşı münafıkane hareket eden ve kötü ve yalan haberlerle O’nu zayıflatmaya çalışanlar öldürülecektir.
وَلَن تَجِدَ لِسُنَّةِ اللَّهِ تَبْدِيلًا “Ve sen Allah’ın kanununda asla bir değişiklik bulamazsın.”
Çünkü Allah kendisi değiştirmez, başkasının da değiştirmeye gücü yetmez.
[1> Hz. Yakub, vefatına yakın oğullarına “benden sonra neye ibadet edeceksiniz?” diye sorduğunda böyle cevap vermişler, Hz. İsmail aslında amcaları iken, Onu da ataları arasında saymışlardı
[2> Mesela, “Hz. Muhammed ve Ebubekir” denildikten sonra “Allah ikisine de salât etsin” denilebilir.
[3> Mesela, “Ebubekir” dedikten sonra “Allah O’na salât etsin” denilmez.
[4> “Azze ve celle”, “Azizdir, celildir” anlamında olup Allah lafza-ı celâlinden sonra söylenir. Allahın şiarını Peygamberi için kullanmak uygun olmadığı gibi, Peygamberin şiarı olan salât u selamı başkaları için kullanmak da uygun değildir.
63- يَسْأَلُكَ النَّاسُ عَنِ السَّاعَةِ “İnsanlar sana kıyameti soruyorlar.”
İnsanlar, kıyametin ne zaman kopacağını,
-Dalga geçerek,
-İşi yokuşa sürerek,
-Veya imtihan yollu soruyorlar.
قُلْ إِنَّمَا عِلْمُهَا عِندَ اللَّهِ “De ki: Onun ilmi ancak Allah’ın nezdindedir.”
Onu ne bir meleğe, ne de bir peygambere bildirdi.
وَمَا يُدْرِيكَ لَعَلَّ السَّاعَةَ تَكُونُ قَرِيبًا “Ne bilirsin, belki kıyamet yakında olur.”
Ayette, kıyameti acele isteyenlere bir tehdît ve işi yokuşa sürenleri de ilzam etmek vardır.
64- إِنَّ اللَّهَ لَعَنَ الْكَافِرِينَ “Şüphesiz ki, Allah kâfirleri lânetledi.”
وَأَعَدَّ لَهُمْ سَعِيرًا “Ve onlara dehşetli bir ateş hazırladı.”
65- خَالِدِينَ فِيهَا أَبَدًا “(Onlar) orada ebedî kalırlar.”
لَّا يَجِدُونَ وَلِيًّا وَلَا نَصِيرًا “Ne bir dost bulabilirler, ne de bir yardımcı.”
Onları koruyacak bir veli ve azabı kendilerinden kaldıracak bir yardımcı bulamazlar.
66- يَوْمَ تُقَلَّبُ وُجُوهُهُمْ فِي النَّارِ يَقُولُونَ يَا لَيْتَنَا أَطَعْنَا اللَّهَ وَأَطَعْنَا الرَّسُولَا “O gün yüzleri ateş içinde çevrilirken, “Ah keşke Allah’a itaat etseydik, peygambere itaat etseydik!” derler.”Ateşte kızartılan etin çevrilmesi gibi, onların yüzleri cehennem ateşinde bir o tarafa bir bu tarafa çevrilir.
Veya bir hâlden başka hâle çevrilir.
O zaman, “Keşke Allaha ve peygambere itaat etseydik de, bu azapla mübtelâ kılınmasaydık” derler.
67- وَقَالُوا رَبَّنَا إِنَّا أَطَعْنَا سَادَتَنَا وَكُبَرَاءنَا فَأَضَلُّونَا السَّبِيلَا “Ve şöyle dediler: Ey Rabbimiz! Biz efendilerimize ve büyüklerimize itaat ettik, onlar da bizi yanlış yola götürdüler.”
Efendiler ve büyükler, onlara küfrü telkin eden önderleridir. Yani “onlar, zînetli gösterdikleri şeylerle bizi yoldan çıkardılar.”
68- رَبَّنَا آتِهِمْ ضِعْفَيْنِ مِنَ الْعَذَابِ “Ey Rabbimiz! Onlara azabı iki kat ver.”
وَالْعَنْهُمْ لَعْنًا كَبِيرًا “Ve onları büyük bir lânet ile lânetle.”
Çünkü onlar hem kendileri yoldan çıktılar, hem de başkalarını yoldan çıkardılar.
69- يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تَكُونُوا كَالَّذِينَ آذَوْا مُوسَى “Ey iman edenler!Sizler Musa’ya eziyet edenler gibi olmayın.”
فَبَرَّأَهُ اللَّهُ مِمَّا قَالُوا “(Eziyet ettiler de) Allah onu, onların söylediklerinden temize çıkardı.”
Bundan murat, Kasas sûresinin tefsiri esnasında anlatıldığı üzere, şöyle bir olaydır: Karun, bir kadını Hz. Musanın kendisiyle ilişkiye girdiğini söylemeye teşvik eder. Allah, Hz. Musa’yı iftiradan korur, kadın gerçeği söyler.
Veya şu olaydır: Hz. Musa hayasından dolayı tesettüre çok dikkat ederdi. İsrailoğulları, bunu bedeninde cüzzam olduğu veya tenasûl uzuvlarında bir problem olduğu şeklinde yorumlayıp iftirada bulundular. Allah da onları hâle muttali kıldı, Hz. Musayı ithamlarından kurtardı.
وَكَانَ عِندَ اللَّهِ وَجِيهًا “O, Allah yanında itibarlı idi.”
70- يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اتَّقُوا اللَّهَ “Ey iman edenler! Allah’tan korkun.”
Değil rasûlünü incitecek şeyler yapmak, hoşlanmayacağı şeyleri bile irtikap etmekten sakının.
وَقُولُوا قَوْلًا سَدِيدًا “Ve doğru söz söyleyin.”
Bundan murat, bunun zıddından nehiydir. Yani Hz. Zeyneb meselesinde olduğu gibi, velev kasıtlı olmasa da, yalan sözden kaçının.
71- يُصْلِحْ لَكُمْ أَعْمَالَكُمْ وَيَغْفِرْ لَكُمْ ذُنُوبَكُمْ “Ki (Allah) işlerinizi yoluna koysun ve günahlarınızı bağışlasın.”Sizi salih amellere muvaffak kılsın.
Veya onları kabul ederek ve sevap vererek faydalı kılsın.
Söz ve amelde istikametli olmanızla, bunları günahlara kefaret yapsın.
وَمَن يُطِعْ اللَّهَ وَرَسُولَهُ فَقَدْ فَازَ فَوْزًا عَظِيمًا “Ve her kim Allah’a ve Rasûlü’ne itaat ederse, o gerçekten büyük kurtuluşa ermiştir.”
Her kim emirlerde ve yasaklarda Allah ve Rasûlüne itaat ederse, dünyada hâli güzel ve ahirette de ebedi mesut olur.
72- إِنَّا عَرَضْنَا الْأَمَانَةَ عَلَى السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَالْجِبَالِ “Biz emaneti göklere, yere ve dağlara arz ettik.”
فَأَبَيْنَ أَن يَحْمِلْنَهَا “Onlar, onu yüklenmeye yanaşmadılar.”
وَأَشْفَقْنَ مِنْهَا “Ve ondan korktular.”
وَحَمَلَهَا الْإِنسَانُ “İnsan ise onu yüklendi.”
Ayet, tâatin büyüklüğünü anlatarak üstteki ayetteki vaadi takrir etmektedir. Bunu “emanet” olarak isimlendirmesi, edasının zorunlu olmasındandır. Ayetin manası şöyledir:
Bu emanet o kadar büyüktür ki, şayet onlar şuur ve idrak sahibi olsa ve bu emanet onlara teklif edilseydi, onu yüklenmekten kaçınırlardı, ondan korkarlardı. İnsan ise, bünyesinin zayıflığı ve kuvvetinin gevşekliğine rağmen onu yüklendi. Böyle olunca, hiç şüphesiz emanete riayet eden ve hakkını veren kimse için, dünya ve ahiretin hayırları vardır.
إِنَّهُ كَانَ ظَلُومًا جَهُولًا “O gerçekten çok zalim ve çok cahildir.”
İnsan, emaneti yerine getirmemek ve hakkını vermemekle çok zalimdir.
Akıbetinin künhünü bilmemekle de çok cahildir.
İnsanın çok zalim ve çok cahil olması, burada insan cinsinin ekserisinin bir özelliği olarak ifade edilmiştir.
Denildi ki:
Emanetten murat, fıtrî ve iradeye bağlı olan tâattir.[1>
Emanetin arzedilmesi, irade sahibi olandan fiilin yapılmasını istemektir. İradesi olmayandan ise sudurunu istemektir.[2>
İnsanın emaneti yüklenmesi, onda hıyanette bulunması ve edasından kaçınmasıdır. Nitekim Arab dilinde “emanetin hamili ve taşıyıcısı” ifadesi, onun hakkını vermeyen ve boynunda borç olarak kalan kimse için kullanılır.
Emanetten çekinmek, yapılması gerekeni yapmaktır.
Zulüm ve cehalet ise, emanete hıyanet etmek ve kusurda bulunmak, görevini tam yapmamaktır.Denildi ki: Allahu Teâlâ bu eşyayı yarattığında onlarda anlama özelliği yarattı, kendilerine şöyle dedi: “Ben bir görev belirledim ve bu görevde bana itaat edene cennet yarattım, isyan edene de cehennem hazırladım.”Onlar şöyle dediler: “Bizler, bizi hangi şey için yarattınsa, ona musahharız, ama bu görevi yüklenemeyiz. Ne sevap isteriz ne de ceza.”
Allah Âdemi yarattığında, bu görevi O’na teklif etti, o da yüklendi. Kendisine çok zor gelecek bir yükü yüklenmekle nefsine zulmetmiş oldu, akıbetinin vehameti noktasında da çok cahil oldu.Belki de emanetten murat, akıl veya mükellef olmaktır.
Emanetin göklere, yere ve dağlara arzı, onların kabiliyetini nazara almaktır. Onların çekinmesi ise, fıtrî cekinmek olup, liyakat ve kabiliyetlerinin olmamasını ifade eder.
İnsanın yüklenmesi, buna kabiliyet ve istidadının olmasıdır.
Çok zalim ve çok cahil olması ise, gadap ve şehvet kuvvelerinin galip gelmesidir. Buna göre, insana emanetin yüklenmesi akıl itibarıyla olması güzel bir manadır. Çünkü aklın faydalarından biri, hem gadap hem de şehvet kuvvelerini muhafaza etmesi ve onları haddi aşmaktan korumasıdır. İnsanların mükellef kılındıkları şeylerin çoğu, bu iki kuvvenin dengeli kullanılması (tadili) ve taşkınlıklarının kırılmasına bakar.
73- لِيُعَذِّبَ اللَّهُ الْمُنَافِقِينَ وَالْمُنَافِقَاتِ وَالْمُشْرِكِينَ وَالْمُشْرِكَاتِ وَيَتُوبَ اللَّهُ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ “Çünkü Allah münafık erkeklerle münafık kadınlara, müşrik erkeklerle müşrik kadınlara azab edecek, mü’min erkeklerle mü’min kadınların da tevbelerini kabul edecektir.” Ayetin bu kısmı, emaneti yüklenmenin neticesini anlatır.olan fiiller değildir. Allah tarafından bunlara ve emsaline ne görev verilmişse, hepsi görevini eksiksiz yapmaktadır. Misal olarak şu ayete bakalım: “Ona (semaya) ve arza: “İsteyerek veya istemeyerek gelin” dedi. Her ikisi de: “İsteyerek geldik” dediler.” (Fussılet, 11)Ayette, Allahın mü’minlere tevbesinden bahsedilmesinde, onların tabiatlerinde zulüm ve cehalet olduğundan bir takım hata ve kusurlardan kurtulamayacaklarını hissettirmek vardır.
وَكَانَ اللَّهُ غَفُورًا رَّحِيمًا “Allah Ğafur’dur –Rahîm’dir.”
Allah, onların hata ve kusurlarını affetmek cihetiyle ve tâatlerine sevap vermesiyle çok bağışlayıcı ve çok merhametlidir.
Hz. Peygamber şöyle buyurdu: “Kim Ahzab sûresini okusa ve ailesine ve idaresi altında olanlara öğretse, kendisine kabir azabından emân verilir.
[1> Bu yoruma göre, bütün varlıklara yapacakları görev emanet olarak verilmiş, güneş ve ağaç gibi irade sahibi olmayan varlıklar fıtrî olarak görevlerini yapmış, insan ise görevinde ihmal ile hıyanet içinde bulunmuştur.
[2>Mesela, güneşin hareketi ve ağacın meyve vermesi gibi fiiller, onların iradesiyle
Yazar:
Prof.Dr. Şadi Eren