Admin
Yönetici
- Katılım
- 19 Şub 2025
- Mesajlar
- 171
- Tepkime puanı
- 0
- Puanları
- 16
1- الم “Elif Lâm Mîm.”
2- اللّهُ لا إِلَهَ إِلاَّ هُوَ “Allah, kendisinden başka hiçbir ilâh bulunmayandır.”
الْحَيُّ الْقَيُّومُ Hayy – Kayyum’dur.”
Hz. Peygamber şöyle buyurdu: “Allahu Teâlânın ism-i azamı üç sûrededir:
-Bakarada
-Âli İmran’da
-Taha sûresinde.
Bu üç sûrede Hayy- Kayyum isimleri beraber zikredilmektedir.[1>
3- نَزَّلَ عَلَيْكَ الْكِتَابَ بِالْحَقِّ مُصَدِّقاً لِّمَا بَيْنَ يَدَيْهِ “O, kendisinden öncekileri doğrulayıcı olan Kitab’ı sana hak ile indirdi.”
Ayet metninde geçen tenzîl, peyderpey indirmeyi ifade eder.
Hak ile indirilmesi,
-Adaletle,
-Doğru haberlerle
-Allah katından olduğunu gösteren delillerle indirmesini anlatır.
وَأَنزَلَ التَّوْرَاةَ وَالإِنجِيلَ “Ve O, Tevrat’ı ve İncil’i indirdi.”
Hz. Musa ve Hz. İsaya da bir bütün olarak Tevrat ve İncili indirdi.
4- مِن قَبْلُ هُدًى لِّلنَّاسِ “(O bunları) daha önce insanlar için birer hidayet olarak (indirdi.)”
Bunları, Kur’anın tenzilinden önce indirdi.
Şayet “bizden öncekilere gelen şeriatla ibadet ederiz” dersek, ayette ifade edilen “insanlar” ifadesi genel bir mana taşır. Yoksa, bundan murat Tevrat ve İncile muhatap olan Yahudi ve Hıristiyanlardır.
وَأَنزَلَ الْفُرْقَانَ “Ve Furkan’ı da indirdi.”
Furkan dan murat, bütün ilâhî kitaplardır. Çünkü onlar, hak ile batıl arasını ayırmaktadırlar.
Bunun üç semavi kitaptan sonra zikri, bunların dışındaki ilâhî kitapların da furkan özelliğini nazara vermektir. Sanki şöyle demiştir: Bunların yanında diğer hak ve batılı ayıran kitapları da indirdi.
Furkan’dan muradın Zebur ve Kur’an olduğu da söylenmiştir.
“Bundan murat Kur’andır” dediğimizde Kur’anı bir özelliği ile zikretmek, onu medih ve tazim içindir, aynı zamanda üstünlüğüne bir işarettir. Yani, Kur’an nüzul ile gönderilen bir vahiy olmakta onlarla müşterektir. Mu’cize olması, hak yolda olanla batıl yolda olanı ayırması cihetiyle ise, onlardan temayüz eder, ayrılır.
Furkan’dan murat mu’cizeler de olabilir.
إِنَّ الَّذِينَ كَفَرُواْ بِآيَاتِ اللّهِ لَهُمْ عَذَابٌ شَدِيدٌ “Şüphesiz, Allah’ın âyetlerini inkâr edenler için şiddetli bir azap vardır.”
Allahın gerek kelâmî gerekse tekvînî ayetlerini yalanlayanlar, için küfürleri sebebiyle çok şiddetli bir azap vardır.
وَاللّهُ عَزِيزٌ ذُو انتِقَامٍ “Allah, Azîz’dir - İntikam sahibidir.”
Allah Azîz’dir; galiptir, azap vermesine engel olunamaz.
İntikam sahibidir; hiçbir intikam alan, Onun gibi alamaz.
Ayet, tevhidin anlatımından ve nübüvvetin isbatında temel esasın ne olduğunun bildirilmesinden sonra getirildi. Bunda, meselenin büyüklüğünü bildirme ve ondan yüz çevirmekten sakındırma vardır.
5- إِنَّ اللّهَ لاَ يَخْفَىَ عَلَيْهِ شَيْءٌ فِي الأَرْضِ وَلاَ فِي السَّمَاء “Şüphesiz Allah’a yerde ve gökte hiçbir şey gizli kalmaz.”
Âlemde küllî cüzî, iman küfür ne varsa bunların hiçbiri Allaha gizli değildir. Âlemde olanların hepsi arz ve sema ile ifade edildi, çünkü insanın duyuları bunları aşamaz. Önce arzın söylenmesi, aşağıdan yukarıya doğru bir terakki sanatıdır. Ve ayrıca arzın zikrinden maksad, onda yapılan hatalara dikkat çekmek içindir.
Allahın her şeyi bilmesi, Hayy (ezeli-ebedi hayat sahibi) olmasına bir delil gibidir.
6- هُوَ الَّذِي يُصَوِّرُكُمْ فِي الأَرْحَامِ كَيْفَ يَشَاء “O, sizi rahimlerde nasıl dilerse öyle şekillendirir.”
“O sizi rahimlerde muhtelif sûretlerde dilediği şekilde tasvir eder.”
Bu da Allahın Kayyum oluşuna delil gibidir. Aynı zamanda biraz önce ifade edilen “Şüphesiz Allah’a yerde ve gökte hiçbir şey gizli kalmaz.” hakikatine de ana rahmindeki ceninde Allahın tasarrufu ve tasvirini nazara vererek bir delil getirmek vardır.
لاَ إِلَهَ إِلاَّ هُوَ “O’ndan başka ilâh yoktur.”
Çünkü O’ndan başkası, O’nun bildiklerinin tamamını bilemez, O’nun yaptıklarının bir mislini yapmaya güç yetiremez.
الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ “O, Azîz’dir –Hakîm’dir.”
Ayetin bu kısmı, Cenab-ı Hakkın kudretinin kemâline ve hikmetinin sınırsız oluşuna bir işarettir.
Denildi ki: Bu, Hz. İsanın Rab olduğuna iddia edenlere karşı bir delildir. Çünkü Necran heyeti Hz. Peygamberin yanına gelmiş, bu konuda tartışmıştı. Bunun üzerine sûrenin evvelinden itibaren seksen küsur ayet nâzil oldu.
Bu ayetlerde onların fikirlerine karşı deliller getirildi ve şüphelerine cevap verildi.
7- هُوَ الَّذِيَ أَنزَلَ عَلَيْكَ الْكِتَابَ “O Allah ki, Kitab’ı sana indirdi.”
مِنْهُ آيَاتٌ مُّحْكَمَاتٌ “Onun bazı âyetleri muhkemdir.”
Bu ayetlerin ibaresi muhkemdir, mücmel veya başka manalara muhtemel olmaktan korunmuştur.
هُنَّ أُمُّ الْكِتَابِ “Onlar ümmü’l- kitaptır.”
Ümmü’l Kitab, kitabın aslıdır, diğerleri ona müracaatla anlaşılır.
وَأُخَرُ مُتَشَابِهَاتٌ “Diğerleri de müteşabihtir.”
Müteşabih ayetler, mücmel (öz) oluş veya zâhire (dış görünüşe) muhalefet gibi sebeplerle manası açık olmayan ve çeşitli manalara gelmesi muhtemel bulunan ayetlerdir. Bunlardan muradın ne olduğu, ancak araştırma ve tefekkürle bilinir.
Bazı ayetlerin bu şekilde müteşabih gelmesi,
-Bunları bilenlerin üstünlüğünün açığa çıkması,
-Bu alimlerin bunları düşünmede ve bunlardan muradın ne olduğunu anlamada gereken ilimleri tahsil hususunda gayretlerinin artması içindir. Ta ki bunların manalarını çıkarmada zihin yorarak, bunlarla muhkem ayetler arasında uygunluk bularak en yüksek derecelere ulaşabilsinler.
Ama “Bu öyle bir kitaptır ki, âyetleri muhkem kılınmıştır.” (Hûd,1) ayetindeki nazara verilen muhkemlik, Kur’an ayetlerinin mana bozukluğundan ve lafzın rekâketinden korunmuş olmasıdır.
Başka ayette geçen “Allah, sözün en güzelini müteşabih, mesani (ahenkli) bir kitap olarak indirdi.” (Zümer, 23) ifadesindeki müteşabihlik, Kur’an ayetlerinin mananın sahihliğinde ve lafzın cezaletinde birbirine benzemesidir.
فَأَمَّا الَّذِينَ في قُلُوبِهِمْ زَيْغٌ فَيَتَّبِعُونَ مَا تَشَابَهَ مِنْهُ ابْتِغَاء الْفِتْنَةِ وَابْتِغَاء تَأْوِيلِهِ “Kalplerinde bir eğrilik olanlar, fitne çıkarmak ve onun olmadık te’vilini yapmak için müteşabih âyetlerin ardına düşerler.”
Kalplerinde eğrilik olanlar, ehl-i bidâ olmak gibi, kalbinde haktan sapmak özelliği bulunanlardır.
Yani, bunlar müteşabih ayetlere ilgi duyarlar, bunları zâhirine göre değerlendirirler veya batıl te’vil ile te’vil ederler.
Bunların müteşabih ayetlere ilgi duyması,
-Şüphe uyandırarak,
-Birbirine karıştırıp yanlış mana vererek,
-Muhkem ve müteşabihi birbiriyle çelişir göstererek insanları din konusunda fitneye düşürmek içindir.
-Ayrıca, keyiflerine göre bunları te’vil etmek için bunlara ilgi duyarlar.
Onların bu ayetlere tâbi olması, her iki amacı tahakkuk ettirmek için olabileceği gibi, sırasıyla birer birer yapmak için de olabilir.
Bunlardan birincisi inatçı olana, ikincisi ise cahil olana uygundur.[2>
وَمَا يَعْلَمُ تَأْوِيلَهُ إِلاَّ اللّهُ “Oysa onun te’vilini ancak Allah bilir.”
وَالرَّاسِخُونَ فِي الْعِلْمِ يَقُولُونَ آمَنَّا بِهِ كُلٌّ مِّنْ عِندِ رَبِّنَا “İlimde kökleşmiş olanlar, “Ona iman ettik, hepsi Rabbimiz katındandır” derler.”
Bunların hamledilmesi gereken te’vilini ancak Allah bilir ve bir de ilimde rüsuh peyda etmiş, kökleşmiş olanlar bilir.
Ayete şöyle de mana verilebilir:
“Onun te’vilini ancak Allah bilir. İlimde kökleşmiş olanlar ise…”
Bu şekilde mana verenler müteşabih ayetlerin ilmini Allaha has kılarlar. Mesela, dünyanın ömrü, kıyametin vakti, zebanilerle ilgili ayette olduğu gibi rakamların sırları bunlardandır.
“Ona iman ettik” ifadesi,
-Ya yeni bir cümledir, ilimde kökleşmiş olanların hâlini anlatır.
-Veya ilimde kökleşmiş olanlar için hâl cümlesi olarak gelmiştir.
-Veya “İlimde kökleşmiş olanlar”ı mübteda yaparsak, “ona iman ettik derler” kısmı da haber olur.
رَبِّنَا وَمَا يَذَّكَّرُ إِلاَّ أُوْلُواْ الألْبَابِ “(Bu inceliği) ancak akıl sahipleri düşünüp anlar.”
Ayet, ilimde kökleşmiş olanları zihin kalitesi ve güzel tefekkürle bir medihtir ve onların müteşabih ayetleri te’vile ne ile ehil olduklarına bir işarettir. O da, his perdelerinden aklın uzak kalmasıdır.[3>
Ayetin öncesiyle irtibatı:
Bu ayet, ruhun ilimle tasviri ve terbiyesi hakkındadır. Önceki ayet ise, cesede sûret verilmesi ve düzgün yaratılması hakkında idi.
Veya bu ayet, Kur’anda Hz. İsaya Allahın kelimesi ve ruhu denilmesinden hareketle, Hristiyanların kendi iddialarına delil getirme teşebbüsüne bir cevaptır.[4>
Keza, “O, sizi rahimlerde dilediği gibi şekillendirir” ayeti, onların Hz. İsayı -hâşâ- ilah, Allahı da baba görmelerine bir cevaptır.[5>
8- رَبَّنَا لاَ تُزِغْ قُلُوبَنَا بَعْدَ إِذْ هَدَيْتَنَا “Rabbimiz! Bizi hidayete erdirdikten sonra kalplerimizi eğriltme.”
İlimde kökleşmiş olanlar şöyle dua ederler: “Ya Rabbena, razı olmayacağın te’vil ile müteşabihe uyup da, kalplerimizi hak yoldan saptırma.”
Hz. Peygamber şöyle buyurur: “Âdemoğlunun kalbi Rahmânın parmaklarından iki parmağı arasındadır. İsterse hak üzere kâim kılar, isterse de haktan saptırır.”
Ayete şöyle mana verildi: “Ya Rabbena, kalplerimizi saptıracak şekilde bizi belalarla mübtelâ eyleme!”
Bizi hakka, hem muhkem hem müteşabihe iman etmeye hidayet ettikten sonra, saptırma.
وَهَبْ لَنَا مِن لَّدُنكَ رَحْمَةً “Bize katından bir rahmet bahşet.”
“O rahmet bizi kurbiyetine (yakınlığına) mazhar kılsın, bu rahmetle Senin nezdinde olana ulaşalım.” Ayette istenen rahmet, hak üzere sabit olmakta muvaffakiyet veya günahlardan mağfiret de olabilir.
إِنَّكَ أَنتَ الْوَهَّابُ “Şüphesiz sen Vehhab’sın.”
Her isteneni veren Sensin.
Ayette hidayet ve dalaletin Allahtan olduğuna, kullarına verdiklerini lütuf ile verdiğine, yoksa hiçbir şeyin kendisine vacip olmadığına bir delil vardır.
9- رَبَّنَا إِنَّكَ جَامِعُ النَّاسِ لِيَوْمٍ لاَّ رَيْبَ فِيهِ “Rabbimiz! Şüphesiz sen, hakkında şüphe olmayan bir günde insanları toplayacaksın.”
O günün vukuunda, o günde meydana gelecek haşir ve cezada asla bir şüphe yoktur.
Ayette onların kalplerinin saptırılmasından Allaha sığınmalarında ve Allahtan rahmet istemelerinde asıl maksatlarının ahiret olduğuna dikkat çekildi. Çünkü dönüş yeri orasıdır.
إِنَّ اللّهَ لاَ يُخْلِفُ الْمِيعَادَ “Şüphesiz Allah va’dinden dönmez.”
Çünkü ulûhiyet (ilah olmak) va’dini yerine getirmemeye aykırıdır. Hem bunu hissettirmek, hem de vaad edilenin büyüklüğünü nazara vermek için hitap değiştirildi.[6>
[1> Bkz. Bakara, 255 ve Taha, 111.
[2> Yani, inatçı din düşmanları bu ayetlerle insanları fitneye düşürmek için ilgilenirler. Cahiller ise, yanlış te’villerle te’vil ederler.
[3> Duyular aldatıcı olabilir. Mesela, göz gölgeyi sabit görür. Ama tecrübe ve müşahede (deney ve gözlem) onun hareketli olduğunu bildirir. Keza göz, yıldızı bir altın lira kadar görür. Ama ilmî deliller, onun dünyadan daha büyük olduğunu gösterir. Kant’ın dediği gibi, “bilgi duyularla başlar. Fakat duyulardan doğmaz.”
Duyuların ötesinde akıl yer alır. Duyular, aklın birer hizmetkârı gibidir. Akıl, duyular elçileriyle gelen intibaları değerlendirir, ölçer, biçer, hükme varır.
[4> İlgili ayette şöyle bildirilir: “Meryem oğlu İsa Mesih, ancak Allah’ın elçisi ve Meryem’e ilka ettiği kelimesidir ve O’ndan bir ruhtur.” (Nisa,171)
[5> Yani, Allahu Teâlâ rahimlerde dilediği gibi sûret verendir. Bu şekilde sûret veren –hâşâ- baba değildir, yaratıcıdır. Şekil verilen de Onun mahlûkudur. Hz. İsa da ana rahminde şekil verilenlerdendir, öyle ise ilah olamaz.
[6> Yani, “Ya Rabbena” diyerek Allaha dua edilirken, “Allah vaadinden dönmez” şeklinde bitirildi, hitabtan gayba geçildi. Yoksa normalde “Allahım, Sen vaadinden dönmezsin” denilmesi beklenirdi.
10- إِنَّ الَّذِينَ كَفَرُواْ لَن تُغْنِيَ عَنْهُمْ أَمْوَالُهُمْ وَلاَ أَوْلاَدُهُم مِّنَ اللّهِ شَيْئًا “İnkâr edenlerin malları da evlatları da Allah’a karşı onlara bir fayda sağlamaz.”
وَأُولَئِكَ هُمْ وَقُودُ النَّارِ “Ve işte onlar, cehennem ateşinin yakıtıdırlar.”
İfade, bütün kâfirleri içine alacak şekilde geneldir.
Bununla beraber bundan murat,
-Necran Hristiyanlarından Medineye gelen heyet,
-Yahudiler,
-Arab müşrikleri olduğu da söylendi.
11- كَدَأْبِ آلِ فِرْعَوْنَ وَالَّذِينَ مِن قَبْلِهِمْ “Bunların durumu, âl-i Firavun ve onlardan öncekilerin durumu gibidir:”
Yani, nasıl ki Firavun hanedanına ve diğerlerine mal ve evlatları bir fayda vermedi, bunlara da vermeyecektir.
كَذَّبُواْ بِآيَاتِنَا “Âyetlerimizi yalanladılar.”
فَأَخَذَهُمُ اللّهُ بِذُنُوبِهِمْ “Allah da onları günahlarıyla kıskıvrak yakaladı.”
وَاللّهُ شَدِيدُ الْعِقَابِ “Allah, azabı çok şiddetli olandır.”
Ayetin bu kısmı, onların cezalandırılmalarının dehşetini bildirmek ve kâfirleri korkutmak içindir.
12- قُل لِّلَّذِينَ كَفَرُواْ سَتُغْلَبُونَ وَتُحْشَرُونَ إِلَى جَهَنَّمَ “O inkar edenlere de ki: Siz mağlup olacak ve cehenneme sürüleceksiniz.”
Mekke müşriklerine şöyle de: “Bedirde mağlup olacaksınız.”
Sebeb-i Nüzûl
Bunlardan murat Yahudiler de olabilir: Rivayete göre Hz. Peygamber onları Bedir zaferinden sonra Benî Kaynuka pazarında topladı, Kureyşin başına gelenlerin kendi başlarına da gelmesinden sakındırdı. Bunun üzeriÂl-
i İmran Sûresi b 355
ne “harp nedir bilmeyen acemilere galip gelmek seni aldatmasın. Şayet bizimle savaşırsan, ne yaman kimseler olduğumuzu anlarsın” dediler. Ayet, bu vakıa üzerine nazil oldu.
Allahu Teâlâ,
-Kurayza oğullarının katli,
-Nadîr oğullarının sürgüne gönderilmesi,
-Hayberin fethi,
-Diğerlerinin de cizye ödemeye mahkûm edilmeleriyle onlara vaat edilenleri doğru kıldı. Bu ilâhî vaadin tahakkuku, nübüvvet delillerindendir.
وَبِئْسَ الْمِهَادُ “Orası ne fena bir döşektir.”
Bu ifade, onlara söylenen sözün devamıdır.
Veya, “cehennem, onlar için ne kötü bir döşektir.”
Veya “nefisleri için hazırladıkları şey ne kötüdür” anlamında yeni bir cümle de olabilir.
13- قَدْ كَانَ لَكُمْ آيَةٌ فِي فِئَتَيْنِ الْتَقَتَا “Şüphesiz, karşı karşıya gelen iki toplulukta sizin için bir ibret vardır:”
Bedir günü karşılaşan iki toplulukta size bir ibret vardır.
Hitap, Kureyş müşriklerinedir.
Yahudilere veya mü’minlere de olabilir.
فِئَةٌ تُقَاتِلُ فِي سَبِيلِ اللّهِ “Bir topluluk Allah yolunda çarpışıyordu.”
وَأُخْرَى كَافِرَةٌ “Öteki ise kâfirdi.”
يَرَوْنَهُم مِّثْلَيْهِمْ رَأْيَ الْعَيْنِ “(Onları) göz kararıyla kendilerinin iki katı görüyorlardı.”
Müşriklerin sayısı bin kadardı, mü’minleri kendilerinin iki katı görüyorlardı.
Veya kendilerini müslümanların iki katı görüyorlardı. Müslümanlar ise üçyüz on küsur kişi idi. Bu şekilde görmeleri, Allahın müslümanları onlara az göstermesiyle oldu, böylece savaşa cüret edebildiler, onlara yöneldiler. Savaş başladığında ise, kendilerine müslümanlar çok gösterildi, mağlup oldular. Bu, Allahtan mü’minlere bir medet idi.
Veya mü’minler, müşrikler gerçekte onların üç katı olmalarına rağmen, kendilerinin iki katı olarak görüyorlardı. Bu onlara sebat verdi, “O halde sizden sabreden yüz kişi olursa ikiyüze galip gelir. Ve sizden bin kişi olursa, Allah’ın izniyle ikibine galip gelir.” (Enfal, 66) ayeti ile kendilerine vaat edilen zafere ulaşacaklarına inandılar.
وَاللّهُ يُؤَيِّدُ بِنَصْرِهِ مَن يَشَاء “Allah dilediğini yardımıyla destekler.”
Allah, Bedir’e katılan müslümanlara yardım ettiği gibi, dilediğine yardım eder, zafer kazandırır.
إِنَّ فِي ذَلِكَ لَعِبْرَةً لَّأُوْلِي الأَبْصَارِ “Basiret sahipleri için bunda elbette bir ibret vardır.”
“Bunda” derken, bununla
-İki tarafın az ve çok gösterilmeleri,
-Silahsız bir azınlığın pür silah bir çoğunluğa galip gelmesi
-Bu vakıanın bir ayet olması,
-İşin Hz. Peygamberin haber verdiği şekilde meydana gelmesi kastedilebilir.
İşte bunda, basiret sahiplerine veya onları görenlere bir öğüt, bir ibret vardır.
14- زُيِّنَ لِلنَّاسِ حُبُّ الشَّهَوَاتِ مِنَ النِّسَاء وَالْبَنِينَ وَالْقَنَاطِيرِ الْمُقَنطَرَةِ مِنَ الذَّهَبِ وَالْفِضَّةِ وَالْخَيْلِ الْمُسَوَّمَةِ وَالأَنْعَامِ وَالْحَرْثِ “Kadınlar, oğullar, yığınla altın ve gümüş, cins atlar, davarlar ve ekinler gibi nefsin şiddetle arzuladığı şeyler insanlara süslü gösterildi.”
Ayet metnindeki “hubbu’ş- şehevat”tan murat, şehvet duyulan şeylerdir. Bunun “şehevat” şeklinde ifadesi onların şu şehvet duyulan şeyleri sevmede kendilerini iyice kaptırmaları, hatta “şehvet sevdalıları” hâline gelmelerine bir imadır. (Sad, 32) ayetinde “hubbul- hayr” yani hayırlı şeyleri sevmek şeklinde bunun müsbet şekli gösterilir.
İnsanlara bu şeyleri süslü kılan Allahu Teâlâdır. Çünkü fiilleri ve fiillere sevkeden şeyleri yaratan O’dur.
Allahu Teâlânın bunları süslü kılması, imtihan içindir.
Veya Allahın razı olduğu şekilde kullanıldığında, bunların ahiret saadetine vesile olmasındandır.
Veya bunların süslü kılınması, yaşamak ve neslin devamı bunlarla olmasındandır.
Ayetin kınama sadedinde olmasından dolayı, bunları süsleyenin şeytan olduğu söylendi. Cübbaî ise, mubah ve haram olanlar arasında ayırım yaparak nazara verdi.[1>
ذَلِكَ مَتَاعُ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا “Bunlar dünya hayatının metaıdır.”
Yani, bu zikrolunanlar dünya hayatının geçici birer menfaatidir.
وَاللّهُ عِندَهُ حُسْنُ الْمَآبِ “Oysa asıl varılacak güzel yer ise, ancak Allah katındadır.”
Bu ifadede, noksan ve fani şehevatı bırakıp, Allah nezdinde olan hakiki ve daimi lezzetlere yönelmeye bir teşvik vardır.
15 - قُلْ أَؤُنَبِّئُكُم بِخَيْرٍ مِّن ذَلِكُمْ “De ki: Size, daha hayırlısını haber vereyim mi?”
Dünyanın lezzetlerinden daha hayırlı olan Allahın sevabını size haber vereyim mi?
لِلَّذِينَ اتَّقَوْا عِندَ رَبِّهِمْ جَنَّاتٌ تَجْرِي مِن تَحْتِهَا الأَنْهَارُ خَالِدِينَ فِيهَا وَأَزْوَاجٌ مُّطَهَّرَةٌ وَرِضْوَانٌ مِّنَ اللّهِ “Günahlardan sakınanlar için Rableri katında, içinden ırmaklar akan, içinde ebedî kalacakları cennetler, tertemiz eşler ve Allah’ın rızası vardır.”
Ayet, daha hayırlı olanları beyan eden yeni bir cümledir.
وَاللّهُ بَصِيرٌ بِالْعِبَادِ “Allah, kullarını hakkıyla görendir.”
Allah kullarının amellerini görür, güzel işler yapanları mükâfatlandırır, kötü işler yapanları ise cezalandırır.
Veya “Allah, günahlardan sakınanların hallerini görür. Gördüğü için onlara cennetler hazırlamıştır.”
Allahu Teâlâ bu ayetle nimetlerini hatırlatmıştır. Bu nimetlerin en aşağı mertebede olanı, dünya hayatının metaıdır, en üstte olanı ise Allahın rızasıdır. Nitekim yüce Allah şöyle bildirir:
“Allah mü’min erkeklere ve mü’min kadınlara, altlarından ırmaklar akan ebedi kalacakları cennetler vaad etti. Ayrıca Adn cennetlerinde hoş meskenler. Allah’ın rızası ise en büyüktür.” (Tevbe, 72) Nimetlerin ortası ise, cennet ve cennetteki nimetlerdir.
16- الَّذِينَ يَقُولُونَ “Bunlar şöyle derler:”
رَبَّنَا إِنَّنَا آمَنَّا “Rabbimiz, biz gerçekten iman ettik.”
فَاغْفِرْ لَنَا ذُنُوبَنَا “Günahlarımızı bağışla.”
وَقِنَا عَذَابَ النَّارِ “Ve ateş azabından bizi koru.”
Ayet, müttakilerin sıfatıdır.
Veya “Allah, kullarını hakkıyla görendir” ayetindeki kulların bir sıfatıdır. Yani, “o kullar şöyle derler…”
Onların Cenab-ı Haktan mağfiret isterken bunu imanlarına dayandırmalarında, yani “biz gerçekten iman ettik. Bizim günahlarımızı bağışla.” demelerinde, mağfirete layık olmada veya ona mazhar olmaya kabiliyet kesbetmede imanın kâfi olduğuna bir delil vardır.
17- الصَّابِرِينَ وَالصَّادِقِينَ وَالْقَانِتِينَ وَالْمُنفِقِينَ وَالْمُسْتَغْفِرِينَ بِالأَسْحَارِ “Onlar; sabredenler ve sadık olanlar ve huzurda boyun büküp divan duranlar ve Allah yolunda harcayanlar ve seherlerde istiğfar edenlerdir.”
Ayet, Allah yolunda sülûk eden kimsenin makamlarını anlatır. Çünkü sâlikin Allah ile muamelesi
1-Ya tevessül ile,
2-Veya talep ile olur.
Tevessül ya nefis ile olur. Bu da, nefsi rezaletlerden men etmek ve faziletli işlere sevk etmekledir. Sabır, bunların her ikisini de içine alır.
Veya beden ile olur. Bu da ya söz iledir, sözün sadık olmasıdır. Veya beden iledir, o da taate devam etmekten ibarettir.
Veya mal ile olur. O da hayır yolunda infak etmektir.
Talep ise, o da istiğfarla olur. Çünkü mağfiret istemek, taleplerin en büyüğüdür, onların hepsini cem eder.
Ayette “sabredenler ve sadık olanlar ve huzurda boyun büküp divan duranlar...” şeklinde her biri atıf vavıyla gelmesi, bu özelliklerden her birinin müstakil oluşuna ve bu kimselerin o özelliklerde kemâl mertebede bulunmalarına delâlet içindir.
Veya bunlarla nitelenen kimselerin ayrı ayrı insan grupları olmasına delâlet de düşünülebilir.
“Seherlerde istiğfar edenler” derken, seher vaktinin belirtilmesi, o vakitte yapılan duanın kabule daha yakın olmasındandır. Keza, o vakitte yapılan ibadet daha meşakkatli, nefis daha sâfi, ilâhî haşyet daha ziyadedir.
Denildi ki: Onlar seher vaktine kadar namaz kılarlar, sonra da istiğfar ve dua ederler.
18- شَهِدَ اللّهُ أَنَّهُ لاَ إِلَهَ إِلاَّ هُوَ وَالْمَلاَئِكَةُ وَأُوْلُواْ الْعِلْمِ قَآئِمَاً بِالْقِسْطِ “Allah, melekler ve ilim sahipleri, ondan başka ilâh olmadığına adaletle şâhitlik ettiler.”
Allahın kendisinin tek ilah oluşuna şehadet etmesi, tevhide delâlet eden tekvinî ayetleri dikerek ve onların manalarını anlatan kelamî ayetleri indirerek olur.
Melekler de tevhidi ikrar ederler.
Ehl-i ilim olanlar ise, tevhide inanarak ve ona deliller getirerek şehadette bulunurlar.
Ayette bu iman, şahidin şehadetine benzetilerek anlatıldı.
Allahın şehadeti, tam vakıa mutabık, âdil bir şehadettir.
لاَ إِلَهَ إِلاَّ هُو “O’ndan başka ilâh yoktur.”
Bunun tekrarı
-Te’kid içindir,
-Delilleri serdedildikten sonra tevhid delillerini bilmeye ve tevhidle hükmetmeye daha ziyade itina gösterilmesi içindir.
-Bir de devamında gelen iki ismin zikrinin buna bina edilip, Allahın izzet ve hikmet sıfatlarıyla mevsuf olduğunun bilinmesi içindir.
الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ “O, Azîz’dir –Hakîm’dir.”
Önce Azîz isminin gelmesi, Allahın kudretini bilmenin hikmetini bilmekten önce olmasındandır.
Marifet ehlinin fazileti hakkında Hz. Peygamberden şöyle rivayet edilir: Marifet ehli kıyamet günü getirilir. Allahu Teâlâ der: “Bu kulum için nezdimde bir ahit vardır. Ben ise ahde vefaya en ehil olanım. Kulumu cennete alın.”
Bu rivayet, usulud-din ilminin üstünlüğüne ve ehlinin şerefine bir delildir.
19- إِنَّ الدِّينَ عِندَ اللّهِ الإِسْلاَمُ “Şüphesiz Allah katında din İslâm’dır.”
Ayet, önceki ayeti te’kid eden yeni bir cümledir. Yani, Allah indinde İslâmdan başka makbul bir din yoktur.
İslâm dini tevhiddir ve Hz. Peygamberin getirdiği yolu yol olarak seçmektir.
وَمَا اخْتَلَفَ الَّذِينَ أُوْتُواْ الْكِتَابَ إِلاَّ مِن بَعْدِ مَا جَاءهُمُ الْعِلْمُ بَغْيًا بَيْنَهُمْ “Kendilerine kitap verilenler, onlara ilim geldikten sonra, sırf aralarındaki ihtiras ve aşırılık yüzünden ayrılığa düştüler.”
Kendilerine kitap verilenler, Yahudi ve Hristiyanlardır.
Veya önceki kitapların erbabı olanlardır.
Onların ihtilafı, İslâm dini hakkında oldu. Mesela bir kısmı “haktır” derken bazıları “Arabların dini” dedi. Bazıları ise, tümüyle reddetti.
İhtilaf tevhid hakkında da olabilir. Mesela Hristiyanlar teslise inandı. Yahudilerin bir kısmı “Üzeyir Allahın oğludur” dediler.
Veya bunlardan murat, Musanın kavmi de olabilir. Hz. Musadan sonra ihtilaf ettiler.
Keza Hristiyanlar da olabilir, onlar da Hz. İsa hakkında ihtilaf ettiler.
Bütün bunların ihtilafları, işin hakikatini öğrendikten ve ayet ve delilleri iyice bildikten sonra oldu. Onları bu ihtilafa sevk eden haset, riyaset sevdası gibi durumlardı. Yoksa bir şüpheden veya ihtilaf edilen konuda bir gizlilik olduğundan değildi.
وَمَن يَكْفُرْ بِآيَاتِ اللّهِ فَإِنَّ اللّهِ سَرِيعُ الْحِسَابِ “Kim Allah’ın âyetlerini inkâr ederse, bilsin ki Allah hesabı çok çabuk görendir.”
20- فَإنْ حَآجُّوكَ فَقُلْ “Buna karşı seninle münakaşaya kalkışırlarsa de ki:”
Şayet din hususunda Seninle tartışmaya girerler veya Sen onlara delil getirdikten sonra mücadeleye kalkışırlarsa, onlara şöyle de:
أَسْلَمْتُ وَجْهِيَ لِلّهِ وَمَنِ اتَّبَعَنِ “Ben, bana uyanlarla birlikte yüzümü Allah’a teslim ettim.”
O zaman Sen onlara de ki: Ben kendimi ve her şeyimi Allaha adadım, Allah için yapıyorum. Başkasını ona şerik yapmam.
Bu, delile dayanan, ayetlerin ve peygamberlerin davet ettiği dosdoğru dindir.
Ayette nefsin vecih (yüz) ile tabir edilmesi yüzün azaların en şereflisi olmasından, insandaki kuvve ve duyguların kendisinde görülmesindendir.
وَقُل لِّلَّذِينَ أُوْتُواْ الْكِتَابَ وَالأُمِّيِّينَ أَأَسْلَمْتُمْ “Kendilerine kitap verilenlere ve ümmîlere de ki: Siz de Hakka teslim oldunuz mu?”
Ümmiler, kitap ehlinden olmayan olanlara denilir. Arab müşrikleri gibi…
Siz de apaçık delili gördükten sonra benim gibi teslim oldunuz mu? Yoksa hâlâ küfrünüz üzere misiniz?
Bu ayetin üslûb olarak bir benzeri “Artık vazgeçtiniz, değil mi?” (Maide, 91) ayetidir.[2>
Ayette onları kıt akıllılıkla veya inatla ayıplama vardır.
فَإِنْ أَسْلَمُواْ فَقَدِ اهْتَدَو “Eğer teslim olurlarsa, hidayete ermiş olurlar.”
Hakka teslim olduklarında kendilerini dalaletten çıkarmakla yine kendilerine fayda vermiş olurlar.
وَّإِن تَوَلَّوْاْ فَإِنَّمَا عَلَيْكَ الْبَلاَغُ “Eğer yüz çevirirlerse, sana düşen ancak tebliğ etmektir.”
Eğer yüz çevirirlerse, Sana bir zarar veremezler. Çünkü Sana düşen ancak tebliğdir, zâten onu da yaptın.
وَاللّهُ بَصِيرٌ بِالْعِبَادِ “Allah kulları görendir.”
Ayetin bu kısmı, hem vaad hem de vaîddir.[3>
[1> Yani, “mubah şeklini süslü kılan Allahtır, haram şeklini süslü kılan ise şeytandır” dedi. Cübbaî Mu’tezile mezhebindendir. Bu ekol mensupları, tenzih amacıyla, şerrin yaratılışını Allaha vermezler.
[2> Ayetin evvelinde içki ve kumarın kötülüğü nazara verilmiştir. Yani, içki ve kumarın haramlığı bildirildikten ve bunun hikmeti beyan edildikten sonra, bunları terk etmeniz gerekir. “Artık vazgeçtiniz, değil mi?” ifadesi “artık vazgeçin” manasına gelir. Benzeri bir şekilde “Siz de Allaha teslim oldunuz mu?” ayeti de “Allaha teslim olun” mesajı verir.
[3> Allah ehl-i imanın hallerini görür, onları mükâfatlandırır. Ehl-i küfrün hallerini görür, onları da cezalandırır.
21- إِنَّ الَّذِينَ يَكْفُرُونَ بِآيَاتِ اللّهِ وَيَقْتُلُونَ النَّبِيِّينَ بِغَيْرِ حَقٍّ وَيَقْتُلُونَ الِّذِينَ يَأْمُرُونَ بِالْقِسْطِ مِنَ النَّاسِ “Allah’ın âyetlerini inkâr edenler ve haksız yere peygamberleri öldürenler, insanlar içinde adaleti emredenleri öldürenler yok mu?”
فَبَشِّرْهُم بِعَذَابٍ أَلِيمٍ “Onları elem verici bir azapla müjdele!”
Ayette bahsedilenler, Hz. Peygamber devrinde yaşayan ehl-i kitaptır. Onların ataları, peygamberleri ve onların peşinden gidenleri öldürmüştü, bunlar ise buna rıza gösterdiler, ayrıca Hz. Peygamberi ve mü’minleri öldürmeye azmettiler. Lakin Allah peygamberi ve mü’minleri korudu. Ayetin bir benzeri Bakara sûresinde geçmişti.[1>
22- أُولَئِكَ الَّذِينَ حَبِطَتْ أَعْمَالُهُمْ فِي الدُّنْيَا وَالآخِرَةِ “İşte bunların bütün yaptıkları, dünyada da ahirette de boşa gitmiştir.”
وَمَا لَهُم مِّن نَّاصِرِينَ “Ve onlar için hiçbir yardımcı da yoktur.”
Onlar için azabı kendilerinden def edecek herhangi bir yardımcı da yoktur.
23- أَلَمْ تَرَ إِلَى الَّذِينَ أُوْتُواْ نَصِيبًا مِّنَ الْكِتَابِ يُدْعَوْنَ إِلَى كِتَابِ اللّهِ لِيَحْكُمَ بَيْنَهُمْ ثُمَّ يَتَوَلَّى فَرِيقٌ مِّنْهُمْ وَهُم مُّعْرِضُونَ “Görmez misin, kendilerine kitaptan bir nasip verilmiş olanlar, aralarında hüküm vermek için Allah’ın kitabına davet olunuyorlar da, sonra içlerinden bir kısmı yüz çevirerek dönüp gidiyor.”
Burada kitaptan murat Tevrattır veya semavî kitaplardır.
Ayetteki “nasib” kelimesinin elif-lâmsız gelmesi tazîm ve tahkire muhtemeldir.
Onları davet eden Hz. Peygamber, kitap ise Kur’andır.
Veya kitaptan murat şu rivayete göre Tevrat da olabilir:
Sebeb-i Nüzûl
Hz. Peygamber (asm) Yahudilerin yanına uğradı. Nuaym Bin Amr ve Hâris Bin Zeyd, Hz. Peygambere “hangi din üzeresin?” diye sordu. Hz. Peygamber, Hz. İbrahimin dini üzere olduğunu söyledi. Bunun üzerine onlar, “İbrahim bir Yahudi idi” dediler. Hz. Peygamber “öyle ise haydi Tevrata müracaat edip bakalım!” deyince bundan kaçındılar.
Bunun üzerine ayet nâzil oldu.
Ayette, sem’î delillerin usûlde hüccet olduğuna bir delil vardır.[2>
Ayet, onların kitaba müracaat etmeleri gerektiğini bilmelerine rağmen yüz çevirmelerini reddetmektedir.
24- ذَلِكَ بِأَنَّهُمْ قَالُواْ لَن تَمَسَّنَا النَّارُ إِلاَّ أَيَّامًا مَّعْدُودَاتٍ “Bunun sebebi, onların “ateş bize sadece sayılı günlerde dokunacaktır” demeleridir.”
Yüz çevirmelerinin sebebi, bu yanlış inanç ve boş ümitle cehennem azabını kendileri hakkında hafife almalarıdır.
وَغَرَّهُمْ فِي دِينِهِم مَّا كَانُواْ يَفْتَرُونَ “Uydura geldikleri şeyler, dinleri konusunda kendilerini aldatmıştır.”
Onların,
- “Cehenneme girseler bile sayılı günlerde çok az orada kalacaklar.”
- “Ve ecdatları olan peygamberler onlara şefaat edip kurtaracaklar” şeklinde dinde uydurdukları şeyler, kendilerini aldatmıştır.
25- فَكَيْفَ إِذَا جَمَعْنَاهُمْ لِيَوْمٍ لاَّ رَيْبَ فِيهِ وَوُفِّيَتْ كُلُّ نَفْسٍ مَّا كَسَبَتْ وَهُمْ لاَ يُظْلَمُونَ “Artık, o geleceğinde hiç şüphe olmayan gün için kendilerini bir araya topladığımız ve hiç kimseye haksızlık edilmeden herkese kazandığı tamamen ödendiği gün, hâlleri nice olur?”
“O gün onların hâli nice olur” derken, bu ifadede ahirette onların başına gelecek azabın büyüklüğünü göstermek ve “sayılı günler dışında ateş bize dokunmayacak” demelerini yalanlamak vardır.[3>
Rivayette şöyle bildirilmiştir: “Kıyamet günü kâfir grupları içinde en önce Yahudiler hesaba çekilir. Allah onları herkesin önünde rezil rüsvay eder, ardından da cehenneme atılmalarını emreder.”
Her nefse, yaptıklarının karşılığı eksiksiz verilir.
“Herkese kazandığı tamamen ödendiği vakit” ifadesinde, ibadetin boşa gitmediğine ve mü’minin cehennemde daimî kalmayacağına bir delil vardır. Çünkü iman ve amelinin karşılığını eksiksiz alması cehennemde ve cehenneme girmezden önce olmaz. Öyleyse, bunların karşılığını alması cehennemden kurtulduktan sonradır.
26- قُلِ اللَّهُمَّ مَالِكَ الْمُلْكِ “De ki: “Ey mülkün sahibi Allah’ım!”
Ey mülkün mâliki olan, hükümdarların sahip oldukları şeylerde icraatları gibi, icraat mümkün olan şeylerde icraatta bulunan Allahım!
تُؤْتِي الْمُلْكَ مَن تَشَاء “Sen mülkü dilediğine verirsin.”
وَتَنزِعُ الْمُلْكَ مِمَّن تَشَاء “Dilediğinden de mülkü çeker alırsın.”
Ayette, üç defa mülk ifadesi geçer. Bunlardan birincisi geneldir, bütün mülkü ifade eder, ikincisi ve üçüncü mülk kelimeleri ise o mülkten bir kısımdır.
“Mülkten murat peygamberliktir. Bunun alınması bir kavimden başka bir kavime intikalidir” denildi.
وَتُعِزُّ مَن تَشَاء “Dilediğini aziz edersin.”
وَتُذِلُّ مَن تَشَاء “Dilediğini de zelil edersin.”
Dünyada veya ahirette veya her ikisinde birden nusret vererek veya mağlup ederek, muvaffak kılarak veya yardımı keserek dilediğini aziz kılarsın, dilediğini de zelil yaparsın.
بِيَدِكَ الْخَيْرُ “Her hayır Senin elindedir.”
Ayette “her hayır Senin elindedir” denilip şerden söz edilmemesi, hayrın bizzat matlup olmasından, şerrin ise arızî olarak meydana gelmesindendir. Çünkü büyük bir hayrı tazammun etmedikçe, cüzî bir şer meydana gelmez.
Veya şerrin ifade edilmemesi, hitapta edebe müraat içindir.
Veya kelâmın hayır konusunda gelmesindendir.
Sebeb-i Nüzûl
Çünkü, Peygamber (asm) Hendek savaşı öncesinde kazılacak hendeğin planını yaptı. Her on kişiye kırk arşın mesafeyi kazmalarını emretti. Onlar da kazmaya başladılar. Derken hendek kazılan çukurda balyoz işlemez bir kayaya rastladılar. Selman-ı Farisiyi haber vermek üzere Peygambere gönderdiler. Derken Hz. Peygamber geldi, balyozu aldı, kayaya vurdu. Kaya çatladı. Kayadan adeta bir şimşek çıktı, karanlık bir odada lambanın aydınlatması gibi çevreyi aydınlattı. Bunun üzerine Hz. Peygamber tekbîr getirdi, Müslümanlar da tekbîr getirip, “Allahu Ekber” dediler. Hz. Peygamber şöyle buyurdu:
“Köpeğin dişlerini görür gibi, sanki Hîre’nin saraylarını gördüm.”
Sonra kayaya ikinci kez vurdu, şöyle buyurdu:
“Rum diyarından Himyer şehrinin sarayları bana aydınlandı.”
Üçüncü defa vurduğunda ise şöyle buyurdu:
“San’a şehrinin sarayları bana aydınlandı. Cibril bana haber verdi ki, ümmetim bunların hepsine galip gelecektir. Size müjdeler olsun!”
Bunun üzerine münafıklar şöyle dediler:
“Siz buna hayret etmiyor musunuz? Sizi boş hayaller, batıl vaatlerle oyalıyor! Medine’den Hîre saraylarını ve Kisra’nın şehirlerini gördüğünü söylüyor. Siz korkudan hendek kazarken, o size fetihlerden söz ediyor!”
Onların bu sözleri üzerine ayet nâzil oldu
Allah-u Teâlâ, şerrin de kendi elinde olduğuna şu ifadeyle tenbihte bulundu:
إِنَّكَ عَلَىَ كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ “Şüphesiz Sen her şeye kadirsin.”
27- تُولِجُ اللَّيْلَ فِي الْنَّهَارِ وَتُولِجُ النَّهَارَ فِي اللَّيْلِ “Geceyi gündüze sokarsın, gündüzü de geceye sokarsın.”
وَتُخْرِجُ الْحَيَّ مِنَ الْمَيِّتِ وَتُخْرِجُ الَمَيَّتَ مِنَ الْحَيِّ “Ölüden diri çıkarırsın, diriden de ölü çıkarırsın.”
وَتَرْزُقُ مَن تَشَاء بِغَيْرِ حِسَابٍ “Ve dilediğine hesapsız rızık verirsin.”
Cenab-ı Hak ardından gece ve gündüzün, ölüm ve hayatın peş peşe gelmesini nazara verdi. Bunda, “bunları yapan zillet ve izzeti peş peşe getirmeye, mülkü vermeye ve almaya da kâdirdir” manasına bir delâlet vardır.
Gece ve gündüzün birbirine girmesi bunların birbirini takîben gelmesi, ziyade ve noksan olmaları anlamındadır. Ölüden diri ve diriden ölü çıkması, cansız maddelerden canlıların yaratılması ve bunların sonra ölmeleridir.
Veya nutfeden canlının ve canlıdan da nutfenin yapılmasıdır.
İşarî bir mana olarak mü’minden kâfir, kâfirden mü’min çıkması nazara verildi.
28- لاَّ يَتَّخِذِ الْمُؤْمِنُونَ الْكَافِرِينَ أَوْلِيَاء مِن دُوْنِ الْمُؤْمِنِينَ “Mü’minler, mü’minleri bırakıp kâfirleri dost edinmesin.”
Mü’minler, akrabalık veya cahiliye döneminden kalan bir dostluk ve benzeri sebeplerle kâfirlere dostluk göstermekten nehyedildiler. Çünkü mü’minin sevgisi de buğzu da Allah için olmalıdır.[4>
Veya nehyedilen durum, savaşta ve diğer dinî meselelerde onlardan yardım almaktır. Ayette, dostluğa layık olanların ancak mü’minler olduğuna ve onlara gösterilecek dostluğun kâfirlerin dostluğuna bir alternatif olduğuna işaret vardır.
وَمَن يَفْعَلْ ذَلِكَ فَلَيْسَ مِنَ اللّهِ فِي شَيْءٍ “Kim böyle yaparsa, Allah ile bir ilişiği kalmaz.”
Onlara sevgi gösteren, gerçek anlamda Allahı sevmiş olamaz. Çünkü iki zıd sevgi bir arada bulunmaz.[5>
إِلاَّ أَن تَتَّقُواْ مِنْهُمْ تُقَاةً “Ancak onlardan korunmanız başkadır.”
Ancak, onların cephelerinden gelebilecek sakınılması gereken bir durum varsa, o zaman durum farklıdır.
Mü’minler, onlardan gelebilecek bir zarar korkusu hâli dışında, zahiren ve batınen onlara dostluk göstermekten men edildiler. Ancak sakınılması gereken bir hâlde, zâhiren dostluk caizdir. Hz. İsa şöyle der: “Yumuşak huylu ol ve başkalarıyla beraber yürü.”[6>
وَيُحَذِّرُكُمُ اللّهُ نَفْسَهُ “Allah, sizi nefsinden sakındırıyor.”
وَإِلَى اللّهِ الْمَصِيرُ “Dönüş Allah’adır.”
Öyleyse ahkâmına muhalefet ve düşmanlarına dostlukla Allahın gadabını celbetmeyin.
Bu, nehyin çok ileri boyutta olduğunu hissettiren çok büyük bir tehdittir.
“Allah sizi nefsinden sakındırıyor” derken nefisten murat Allahın zâtıdır. Bunun nazara verilmesi, uyarılan azabın Allahtan geleceğini, kâfir olmayan kimsenin bu uyarıyı nazara alması gerektiğini bildirmek içindir.
29- قُلْ إِن تُخْفُواْ مَا فِي صُدُورِكُمْ أَوْ تُبْدُوهُ يَعْلَمْهُ اللّهُ “De ki: Kalplerinizde olanı gizleseniz de, açığa vursanız da Allah onu bilir.”
Yani, o Allah içinizdeki kâfirlere karşı sevgiyi ve diğerlerini -gizleseniz de açıklasanız da- bilir.
وَيَعْلَمُ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الأرْضِ “Göklerde ne var, yerde ne varsa hepsini bilir.”
Göklerde ve yerde ne varsa bilince, elbette sizin gizli ve açık hallerinizi de bilir.
وَاللّهُ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ “Ve Allah, her şeye kadirdir.”
Dolayısıyla, şayet nehyedildiğiniz şeylere son vermezseniz, sizi cezalandırmaya da kâdirdir.
Ayet, biraz önceki “Allah sizi nefsinden sakındırıyor” ayetinin bir beyanıdır. Sanki şöyle demiştir: Allah zâtına karşı sizi uyarıyor ve sakındırıyor. Çünkü O, bütün malumatı kuşatan zâtî bir bilgiyle ve bütün mukadderatı içine alan zâtî bir kudretle muttasıftır. Öyleyse O’na isyana cesaret etmeyin. Çünkü O, her günaha muttalidir ve ona ceza vermeye de kâdirdir.
30- يَوْمَ تَجِدُ كُلُّ نَفْسٍ مَّا عَمِلَتْ مِنْ خَيْرٍ مُّحْضَرًا وَمَا عَمِلَتْ مِن سُوَءٍ “O gün her nefis (her kişi), her ne hayır işlemişse ve her ne kötülük yapmışsa onları önünde hazır bulur.”
تَوَدُّ لَوْ أَنَّ بَيْنَهَا وَبَيْنَهُ أَمَدًا بَعِيدًا “Onunla (yaptığı kötülüklerle) kendi arasında uzak bir mesafe bulunsun ister.”
Yani, her nefis amel defterini aldığı veya hayır ve şerden bütün amellerinin karşılığını hazır bulduğu gün, kendisiyle o gün arasında çok uzak bir mesafe olmasını temennî eder.
وَيُحَذِّرُكُمُ اللّهُ نَفْسَهُ “Allah, sizi nefsinden sakındırıyor.”
Ayetin bu kısmının tekrarı, te’kid (manayı kuvvetlendirme) ve hatırlatma içindir.
وَاللّهُ رَؤُوفُ بِالْعِبَادِ “Ve Allah, kullarına çok merhametlidir.”
Ayet, Allahu Teâlânın nehyetmesi ve sakındırmasının onlara acımasından ve salahlarını gözetmekten olduğuna bir işarettir.
Veya bunda O’nun hem mağfiret, hem de azap sahibi olduğunu hatırlatmak vardır, ta ki rahmeti ümit edilsin, azabından da korkulsun.
31- قُلْ إِن كُنتُمْ تُحِبُّونَ اللّهَ فَاتَّبِعُونِي يُحْبِبْكُمُ اللّهُ وَيَغْفِرْ لَكُمْ ذُنُوبَكُمْ “(Ey Peygamber!) De ki: Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın.”
Muhabbet, bir şeyde olan kemâl sebebiyle, nefsin o şeye meylidir. Öyle ki, bu muhabbet insanı o şeye yakın olmaya sevk eder.
Kul, hakiki kemâlin ancak Allahta olduğunu, gerek nefsinde gerekse diğer varlıklarda gördüğü kemâlin Allahtan, Allah ile ve Allaha yönelik olduğunu bildiğinde, muhabbeti ancak Allaha yönelir, sevdiğini de O’nun namına sever. Bu da Allaha itaati istemesini ve O’na yaklaştıracak şeylere rağbet etmesini gerektirir. Bundan dolayı, Allaha muhabbet, “O’na itaat etmeyi murat etmek” şeklinde açıklanmıştır. Ve bu, ibadetinde peygambere tâbi olmayı ve O’na teslimiyeti istilzam etmek olarak görülmüştür.
Siz Allaha muhabbetin göstergesi olarak peygambere uyarsanız Allah sizden razı olur, taşkın halleriniz sebebiyle kalbinizde meydana gelen perdeleri açar, böylece sizi kurbiyetine mazhar kılar, sizi seçkinlerden yapar.
Allahın rızası ve özel ikramlarından “sizi sevsin” şeklinde bahsedilmesi, ya istiare veya mukabele üslûbu iledir.[7>
وَاللّهُ غَفُورٌ رَّحِيمٌ “Allah Ğafur – Rahîm’dir.”
Allaha itaat ve rasûlüne ittiba ile Allaha muhabbetini gösterenlere karşı, yüce Allah son derece şefkatli ve merhametlidir.
Sebeb-i Nüzûl
Rivayete göre, Yahudiler “biz Allahın oğullarıyız ve sevgili kullarıyız” demeleri üzerine bu ayet nâzil oldu.
Bu konuda bir başka rivayete göre ise, ayet Necran heyeti hakkında indi.
“Biz Allaha muhabbetimizin göstergesi olarak İsaya ibadet ediyoruz” demişlerdi.
Şöyle de denildi: Hz. Peygamber zamanında bazıları Allahı sevdikleri iddiasında bulundular. Bunun üzerine, sözlerini tasdik için amel etmekle emrolundular.
32- قُلْ أَطِيعُواْ اللّهَ وَالرَّسُولَ “De ki: Allah’a ve Peygamber’e itaat edin!”
فإِن تَوَلَّوْاْ فَإِنَّ اللّهَ لاَ يُحِبُّ الْكَافِرِينَ “Eğer yüz çevirirlerse, şüphe yok ki Allah kâfirleri sevmez.”
Allah onlardan razı olmaz, kendilerini sena etmez.
Ayette “Allah onları sevmez” denilebileceği halde “Allah kâfirleri sevmez” denilmesi
-Umum anlaşılmasın diye,
-Allaha ve peygambere itaatten yüz çevirmenin küfür olduğuna delâlet için,
-Allahın muhabbeti, küfür sebebiyle kâfirlerden nefyedildiğini göstermek için,
-“O’nun muhabbeti mü’minlere mahsustur, gibi manaları ifade etmesi içindir.
[1> Bkz. Bakara, 61.
[2> Sem’î delillerden murat, nakil ve rivayet yoluyla gelen bilgilerdir.
[3> Bakara sûresi 80. ayette nazara verildiği üzere, Yahudiler “sayılı günler dışında ateş bize dokunmayacak” diyorlardı.
[4> Hadiste buna “el-hubbu lillah ve’l-buğzu lillah” denilir.
[5> Birbirine zıd iki şey bir arada bulunmaz, ikisi beraber ortadan kalkmaz. Yani, biri varsa diğeri yoktur demektir. Mesela ya gündüzdür veya gecedir. Hem gündüz hem gece olamaz. Benzeri bir durum kâfirlerle ilgili sevgide görülür. İnsan, ya onları sever veya mü’minleri sever. Birinin varlığı, diğerinin yokluğunu gerektirir.
[6> Buna “mümaşat” denir, yani “yürüyüşünü ona benzetmek, beraber yürümek” demektir. Bazı durumlarda böyle yapmak gerekebilir, dinde buna fetva vardır.
[7> Yani, Allahın sevmesini insanın sevmesi gibi algılamamak gerekir. Onun sevmesinden murat, sevmenin lazımı olan “razı olması, ikramda bulunması” gibi durumlardır.
33- إِنَّ اللّهَ اصْطَفَى آدَمَ وَنُوحًا وَآلَ إِبْرَاهِيمَ وَآلَ عِمْرَانَ عَلَى الْعَالَمِينَ “Şüphesiz Allah, Âdem’i, Nûh’u, âl-i İbrahim’i ve âl-i İmran’ı âlemler üzerine seçkin kıldı.”
Cenab-ı Hakkın bunları seçmesi
-Peygamberlikle
-Ruhanî ve cismanî özellikleri iledir.
Bundan dolayı, başkalarının güç yetiremediklerine güç yetirmişlerdir.
Allah-u Teâlâ peygambere itaati vacip kılıp, O’na olan itaatin Allahın muhabbetini celbedici olduğuna dikkat çektikten sonra, teşvik olarak peygamber kıssalarını peşinden getirdi.
Bununla, onların meleklere üstünlüğüne delil getirildi.
Hz. İbrahimin âli; Hz. İsmail, Hz. İshak ve bu ikisinin nesilleridir. Peygamber efendimiz de Âl-i İbrahim’dendir.
Âl-i İmran ise, İmranın iki oğlu Hz. Musa ve Harundur.
Veya İmranın kızı Hz. Meryem ve O’nun oğlu Hz. İsadır.
Bu iki İmran arasında bin sekiz yüz sene vardır.
34- ذُرِّيَّةً بَعْضُهَا مِن بَعْضٍ “Bunlar zürriyet/nesil olarak birbirinden gelmişlerdir.”
وَاللّهُ سَمِيعٌ عَلِيمٌ “Ve Allah Semi’ – Alîm’dir.”
Allah insanların sözlerini işitir ve amellerini bilir ve onlardan sözü ve ameli istikametli olanı seçer.
Veya biraz sonra kıssası anlatılacak İmran’ın hanımının sözünü işitir, niyetini bilir.
35- إِذْ قَالَتِ امْرَأَةُ عِمْرَانَ “Hani, İmran’ın hanımı şöyle demişti:”
رَبِّ إِنِّي نَذَرْتُ لَكَ مَا فِي بَطْنِي مُحَرَّرًا “Ya Rabbi! Karnımdaki çocuğu sırf sana hizmet etmek üzere adadım.”
فَتَقَبَّلْ مِنِّي “Benden kabul et.”
İmran’ın hanımının ismi Hanne’dir. Hanne, Hz. İsa’nın ninesidir.
Hz. Musa ve Hz. Harun’un babalarının ismi de İmran idi. Bu iki peygamberin yaşça kendilerinden daha büyük Meryem isimli ablaları da vardı. Bundan dolayı ayette bahsedilen İmran’ın hanımını Hz. Musa ve Hz. Harun’un anneleri zannedenler olmuşsa da, Hz. Zekeriya’nın Meryem’in terbiyesiyle meşgul olduğunun Kur’anda yer alması bunu reddeder.
Hz. İsa ve Hz. Yahya, baba cihetiyle teyze çocukları idi. Rivayete göre Hz. Meryem’in annesi Hanne, kısır ve yaşlı bir kadındı. Bir gün bir ağacın altında gölgelenirken yavrusunu yediren bir kuş gördü, çocuk sahibi olma duyguları alevlendi, “ah, bir çocuğum olsa” diye temennîde bulundu. “Allah’ım” dedi, “Sana söz veriyorum, şayet çocukla beni rızıklandırırsan onu Beyt-i Makdise vakfedeceğim, Senin Beyt’ine hizmet edecek.”
Derken Meryem’e hamile oldu, kocası İmran ise vefat etti. Böyle bir adak, o zamanda meşru idi. Belki de “Allah’ım erkek çocuk verirsen” demiş olabilir veya erkek çocuk talep etmiş olabilir.
Ayet metninde geçen “muharrer” ifadesi şunu ifade eder: “Tamamen hür olacak, onu başka bir şey ile meşgul etmeyeceğim.”
Veya “ibadete kendini veren âbid biri olacak.”
إِنَّكَ أَنتَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ “Şüphesiz Sen Semi’ – Alîm’sin.”
Sen benim sözümü ve niyetimi işitir ve bilirsin.
36- فَلَمَّا وَضَعَتْهَا قَالَتْ رَبِّ إِنِّي وَضَعْتُهَا أُنثَى “Onu doğurunca, “Rabbim!” dedi, onu kız doğurdum.”
Hz. Hanne bu ifadeyi Rabbine tahassür ve hüzün ile söyledi. Çünkü bir erkek çocuğu olacağını umuyordu ve bundan dolayı onu Beyt-i Makdis’e hizmete vermeyi adamıştı.
وَاللّهُ أَعْلَمُ بِمَا وَضَعَتْ “-Oysa Allah, onun ne doğurduğunu en iyi bilendir.-”
وَلَيْسَ الذَّكَرُ كَالأُنثَى “Erkek, kız gibi değildir.”
Bu iki cümle, Hz. Meryem’in kelâmı içinde yer alan ara cümlelerdir.
وَإِنِّي سَمَّيْتُهَا مَرْيَمَ “Ona Meryem adını verdim.”
Meryem, onların dilinde “Allaha ibadet eden” demektir.
Hanne’nin bunu Rabbine zikretmesi, O’nun kurbiyetine mazhar olması ve çocuğunu koruyup salihlerden kılması içindi.
Ta ki Meryem’in yaptıkları kendi adına yakışır olsun.
Ayette; isim, müsemma ve isimlendirmenin birbirinden farklı şeyler olduğuna bir delil vardır.
وِإِنِّي أُعِيذُهَا بِكَ وَذُرِّيَّتَهَا مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ “Onu ve neslini kovulmuş şeytandan senin korumana bırakıyorum.”
Hz. Peygamber şöyle buyurur:
“Doğan her çocuğa doğumu anında şeytanın bir dokunması vardır, bundan dolayı çocuk ağlar. Ancak Meryem ve oğlu bundan hariçtir.”
Yani, şeytan her çocuğun vesvese ile etkilenmesinden ümit içindedir. Ancak Meryem ve oğlu bundan müstesnadır. Çünkü Allah-u Teâlâ bu istiazenin bereketi ile onları şeytandan korumuştur.
37- فَتَقَبَّلَهَا رَبُّهَا بِقَبُولٍ حَسَنٍ “Bunun üzerine Rabbi onu güzel bir şekilde kabul buyurdu.”
Adak hususunda, adakların kabul edildiği güzel bir vecihle erkek yerine O’nu kabul etti.
Doğumundan sonra büyümeden ve henüz daha Mescid-i Aksaya hizmete uygun hale gelmeden kabul etti.
Rivayete göre Hanne, Meryem’i dünyaya getirdiğinde onu bir beze sardı, Mescid-i Aksaya getirdi, oradaki hahamlara bırakıp “buyurun, bu adağımdır” dedi. Ona sahip çıkmak için adeta yarıştılar, çünkü önderlerinin kızı idi. Hz. Zekeriya “ben ona daha layığım, teyzesinin kocasıyım” deyince kabul etmediler, ancak kur’a çekmeye razı oldular. Hahamların sayısı yirmi yedi idi.
Bir nehre vardılar, kalemlerini suya bıraktılar, Hz. Zekeriya’nınki su üstünde kaldı, diğerleri battı. Bunun üzerine Hz. Meryem’in terbiyesini Hz. Zekeriya üstlenmiş oldu.
وَأَنبَتَهَا نَبَاتًا حَسَنًا “Ve onu güzel bir şekilde yetiştirdi.”
Bu ifade, Meryemin bütün hallerinde güzel bir terbiye ile terbiye edildiğini anlatan mecazî bir anlatımdır.[1>
وَكَفَّلَهَا زَكَرِيَّا “Ve onu Zekeriyya’nın himayesine verdi.”
كُلَّمَا دَخَلَ عَلَيْهَا زَكَرِيَّا الْمِحْرَابَ وَجَدَ عِندَهَا رِزْقاً “Zekeriyya ne zaman onun bulunduğu mihraba girse, yanında bir rızık bulurdu.”
Ayetteki “mihrab” kelimesi, Hz. Meryem için yapılan odayı ifade eder. Veya mescid veya mescidin en eşref ve eski yeri olabilir. Buna “mihrab” denilmesi, şeytanla muharebe yeri olmasındandır. Buna göre, Meryemin Beyt-i Makdisin en eşref yerine yerleştirildiği söylenebilir.
Rivayete göre Meryemin yanına başkası girmezdi. Hz. Zekeriya çıktığında, O’nun üzerine yedi kapı kapatırdı.
Hz. Zekeriya O’nun yanında yazdın kış, kışın yaz meyveleri görürdü.
قَالَ يَا مَرْيَمُ أَنَّى لَكِ هَذَا “Meryem! Bu sana nereden geldi?” dedi.”
“Kapılar kapalı iken mevsim dışı bu rızık sana nerden geliyor?”
Bu rivayet, evliyanın kerametinin cevazına bir delildir.
قَالَتْ هُوَ مِنْ عِندِ اللّهِ “Dedi: “O, Allah katındandır.”
“Buna hayret etme, Allah katından geliyor.”
Denildi ki: Hz. İsa gibi annesi de daha bebekken konuştu. Meryem, süt emmedi. Rızkı, kendisine cennetten gelirdi.
إنَّ اللّهَ يَرْزُقُ مَن يَشَاء بِغَيْرِ حِسَابٍ “Şüphesiz Allah, dilediğine hesapsız rızık verir.”
“Biğayri hisab”
-“Sayılmayacak kadar çok
-Veya liyakat olmadan sırf bir lütuf olarak verir” manasını ifade eder.
“Şüphesiz Allah, dilediğine hesapsız rızık verir.” ifadesi Hz. Meryemin veya Hz. Zekeriya’nın sözü olabileceği gibi, Allahın sözü de olabilir.
Rivayete göre Hz. Fatma Hz. Peygambere iki parça ekmek ve birazcık et hediye etti. Hz. Peygamber sonra kızına döndü “kızım, gel” dedi. Hz. Fatima tabağın üstünü açınca ekmek ve etle dopdolu olduğunu gördü. Hz. Peygamber sordu: “Bu sana nerden geldi?”
Hz. Fatıma ayetin ifadesini kullanarak “O, Allah katındandır. Şüphesiz Allah, dilediğine hesapsız rızık verir.” dedi. Bunun üzerine peygamber şöyle buyurdu: “Allaha hamdolsun ki Seni İsrailoğullarının hanımefendisinin bir benzeri kıldı.”
Sonra Hz. Ali, Hasan ve Hüseyini ve ehl-i beytini topladı, doyuncaya kadar yediler. Yemek ise olduğu gibi kaldı, kalanı komşulara dağıtıldı.
38- هُنَالِكَ دَعَا زَكَرِيَّا رَبَّهُ “Orada Zekeriya, Rabbine dua etti.”
Hz. Zekeriya Hz. Meryemin kerametini ve Allah nezdinde konumunu görünce orada dua etti.
قَالَ رَبِّ هَبْ لِي مِن لَّدُنْكَ ذُرِّيَّةً طَيِّبَةً “Dedi: “Ya Rabbi! Bana katından temiz bir nesil hibe et.”
Denildi ki: Mevsim dışı meyveleri görünce yaşlı, kısır bir insandan çocuk doğabileceğini düşündü. “Hibe et” demesi, istediği çocuğun alışılmış tarz dışında ve sebepler ötesi olmasındandır. إِنَّكَ سَمِيعُ الدُّعَاء “Şüphesiz sen, duayı hakkıyla işitensin.”
39- فَنَادَتْهُ الْمَلآئِكَةُ وَهُوَ قَائِمٌ يُصَلِّي فِي الْمِحْرَابِ “Zekeriya namaz kılarken melekler ona şöyle seslendiler:”
أَنَّ اللّهَ يُبَشِّرُكَ بِيَحْيَى مُصَدِّقًا بِكَلِمَةٍ مِّنَ اللّهِ وَسَيِّدًا وَحَصُورًا وَنَبِيًّا مِّنَ الصَّالِحِينَ “Şüphesiz Allah sana, Allahtan bir kelimeyi tasdik edici, efendi, nefsine hâkim ve salihlerden bir peygamber olarak Yahya’yı müjdeliyor.”
Burada melaikeden murat Hz. Cebraildir.
“Allahtan bir kelime”, Hz. İsadır.
Hz. İsaya “Allahın kelimesi” denilmesi, baba olmadan “ol” emriyle kendisine vücut verilmesindendir. Böylece O’nun hâli, sıra dışı harikalar olan emir âlemine benzetilmiştir.
“Allahın kelimesinden” murat, Allahın kitabı da olabilir.
Hz. Yahya, kavminin önderi idi, onların fevkinde meziyetlere sahipti. Asla bir günaha niyetlenmedi.
Nefsini şehvanî şeylerden, eğlencelerden uzak tutuyordu. Ayette bu, “hasur” kelimesiyle ifade edilmiştir.
Anlatılır ki, çocukluğunda diğer çocuklar kendisini oyuna çağırdığında “Ben oyun için yaratılmadım” demişti.
Ayrıca salihler neslinden idi,
O, büyük ve küçük günah işlememişti.
40- قَالَ رَبِّ أَنَّىَ يَكُونُ لِي غُلاَمٌ وَقَدْ بَلَغَنِيَ الْكِبَرُ وَامْرَأَتِي عَاقِرٌ “Zekeriya dedi: Ya Rabbi, bana ihtiyarlık gelip çattı, karım ise kısırdır, benim nasıl oğlum olabilir?.”
Hz. Zekeriya’nın kendisinin çocuğu olmasını uzak görmesi, âdetullah ve sebepler açısından idi.
Veya bu sorusu, hayretinden, nasıl olacağının keyfiyetinden de olabilir.
Kendisi doksan dokuz, hanımı doksan sekiz yaşında idi.
قَالَ كَذَلِكَ اللّهُ يَفْعَلُ مَا يَشَاء “Allah dedi: Öyledir, fakat Allah dilediğini yapar.”
Bir pir-i fâni ve kısır bir hanımdan çocuk dünyaya gelmesi gibi, Allah daha ne hayret verici fiiller yapmaktadır.
41- قَالَ رَبِّ اجْعَل لِّيَ آيَةً “Zekeriya dedi: “Rabbim! Bana bir alâmet ver.”
Hz. Zekeriyanın buna bir işaret istemesi, hanımının hamile olduğunu anlayıp sevinçle bunu karşılaması, buna şükretmesi ve bekleme sıkıntısını ortadan kaldırması içindi.
قَالَ آيَتُكَ أَلاَّ تُكَلِّمَ النَّاسَ ثَلاَثَةَ أَيَّامٍ إِلاَّ رَمْزًا “Allah dedi: Senin için alâmet, insanlara üç gün konuşamamandır, ancak remzen (konuşabilirsin).”
Bunun hikmeti, bu üç günde nimetin hakkını vererek Allah’ı daha ziyade zikretmesi ve O’na şükretmesidir.
Ancak el veya baş işareti ile konuşabilirsin.
وَاذْكُر رَّبَّكَ كَثِيرًا “Rabbini çokça zikret.”
Konuşamayacağın bu günlerde Allah’ı çokça zikret.
Sadece “Rabbini zikret” denilmeyip “Rabbini çokça zikret” denilmesi, zikirde aynı şeyleri söylemenin tekrar olmadığını ifade eder.[2>
وَسَبِّحْ بِالْعَشِيِّ وَالإِبْكَارِ “Ve sabah akşam tesbih et.”
Ayet metnindeki “Aşiy”, güneşin öğle vakti zirve noktasından meyledip batışına kadarki vaktini ifade eder. İkindiden veya güneşin batmasından gecenin ilk kısmının gitmesine kadarki vakit olduğu da söylendi.
42- وَإِذْ قَالَتِ الْمَلاَئِكَةُ يَا مَرْيَمُ إِنَّ اللّهَ اصْطَفَاكِ وَطَهَّرَكِ وَاصْطَفَاكِ عَلَى نِسَاء الْعَالَمِينَ “Hani melekler şöyle demişti: Ey Meryem! Allah seni seçti, seni tertemiz yaptı ve seni dünya kadınlarına karşı seçti.”
Meleklerin Hz. Meryem’le konuşmaları, O’nun için bir keramettir. Kerameti inkâr edenler, bunu Hz. Zekeriya’nın bir mu’cizesi veya Hz. İsa’nın nübüvvetine bir hazırlık olduğunu iddia ettiler. “Biz senden önce de, o beldelerin ahalisinden ancak kendilerine vahyettiğimiz birtakım erkekleri peygamber olarak gönderdik.” (Yusuf, 109) ayetinin ifade ettiği, gibi hiçbir kadına nübüvvet verilmediği hususunda icma olduğunu nazara verdiler.[3>
Meleklerin bunu şifahen değil, ilham yoluyla söylediği de nazara verilmiştir.
Ayette Hz. Meryem’le ilgili iki defa “Allah seni seçti” ifadesi geçer. Bunlardan birincisi
-Daha önce Beyt-i Makdise kız kabul edilmezken Hz. Meryem’in kabul edilmesi,
-Tamamen ibadetle meşgul olması,
-Cennet rızıkları gönderilerek çalışmaya ihtiyacı olmaması,
-Kadınlarda bulunabilen nahoş hallerden temiz kılınmasıdır.
İkincisi ise,
-Hidayet üzere olması,
-Meleklerin kendisine gönderilmesi,
-Babasız çocuk sahibi olmak gibi parlak kerametlere mazhar kılınması,
-Yahudilerin iftirasından henüz yeni doğmuş bebeğinin konuşmasıyla kurtulması,
-Hem kendisinin hem de oğlunun âlemlere ibret olması gibi durumlardır.
43- يَا مَرْيَمُ اقْنُتِي لِرَبِّكِ وَاسْجُدِي وَارْكَعِي مَعَ الرَّاكِعِينَ “Ey Meryem! Rabbine divan dur ve secdeye kapan ve rükû’ edenlerle beraber rükû’ et.”
Namazın rükünleri de nazara verilerek, Hz. Meryem’e cemaatle namaz kılması ve namaza ihtimam göstermesi emredildi.
Secdenin rükû’dan önce zikredilmesi
-Ya onların şeriatında böyle olmasından
-Veya vav harfinin tertib gerektirmediğine tenbihte bulunmak için,
-Veya rükû’suz namaz kılanların namazının namaz olmadığını bildirmek içindir.
Ayet metninde geçen kunut’un (Zümer, 9) ayetinde olduğu gibi taati devam ettirmek anlamında, sücudun (Kâf, 40) ayetinde olduğu gibi namaz anlamında, rükû’nun da Allaha boyun eğme anlamında olduğu söylendi.
44- ذَلِكَ مِنْ أَنبَاء الْغَيْبِ نُوحِيهِ إِلَيكَ “İşte bu, sana vahyettiğimiz gayb haberlerindendir.”
Sana anlatılan bu kıssalar, ancak vahiyle bilinebilecek gayb haberlerindendir.
وَمَا كُنتَ لَدَيْهِمْ إِذْ يُلْقُون أَقْلاَمَهُمْ أَيُّهُمْ يَكْفُلُ مَرْيَمَ “Meryem’i kim himayesine alıp koruyacak?” diye kalemlerini (kur’a için) atarlarken sen yanlarında değildin.”
Denildi ki: Bir teberrük olarak, kendisiyle Tevrat yazdıkları kalemleriyle kur’a çektiler.
Ayette “Sen onların yanında değildin” şeklinde bir üslûb kullanılması, Kur’anın vahiy olduğunu inkâr edenlere karşı tehekküm (ince bir alay) üslûbuyla bunu anlatmaktadır.
Çünkü olayları bilmenin yolu,
-Ya bizzat görmek (müşahede-gözlem),
-Veya bunu duymaktır.
Hz. Peygamberin bunu işitme yoluyla bilmediği onlar nezdinde de malumdur, şüphesizdir. Böyle olunca geriye ancak diğer ihtimal, yani bizzat görmek kalır, bunu da aklı başında hiçbir insan iddia edemez.
وَمَا كُنتَ لَدَيْهِمْ إِذْ يَخْتَصِمُونَ “(Bu hususta) tartışırlarken de yanlarında değildin.”
[1> Ayet metninde geçen “nebat” bitki anlamında olduğu cihetle, ayet “bir bitkinin özenle büyütülmesi gibi Hz. Meryem’in itina ile yetiştirildiğini” anlatır.
[2> Yani, mesela “Allah” lafza-i celâlini defalarca söyleyen birisi, aslında aynı kelimeyi tekrar etmektedir. Ama bu tekrarda tesis, kalbin uyanışı, latifelerin gıdasını alması, fikrin harekete geçmesi gibi hikmetler vardır.
[3> Meleklerin Hz. Meryem’le konuşması O’nun nebi olduğu anlamına gelmez. Dolayısıyla üstteki gerekçeyle kerameti inkâr etmek hiç de makul değildir.
45- إِذْ قَالَتِ الْمَلآئِكَةُ يَا مَرْيَمُ إِنَّ اللّهَ يُبَشِّرُكِ بِكَلِمَةٍ مِّنْهُ “Melekler şöyle demişti: Ey Meryem! Şüphesiz Allah sana kendisinden bir kelimeyi müjdeliyor.”
اسْمُهُ الْمَسِيحُ عِيسَى ابْنُ مَرْيَمَ “Adı Meryem oğlu İsa Mesih’dir.”
“Mesih” ifadesi, sıddîk gibi itibar ifade eden lakaplardandır. İbranicede manası “mübarek”tir.
Kelimenin Arabça kökü “meshetmek”ten gelir. Çünkü Hz. İsa bereketle meshedilmiştir, veya günahlardan tertemiz kılınmakla mübarek kılınmıştır.
Veya bu kelime Hz. İsanın bir yerde sabit kalmayıp devamlı hareket halinde olmasını ifade eder.
Hitap Hz. Meryeme iken Hz. İsaya “İbnu Meryem” yani “Meryem’in oğlu” denilmesi, babasız doğacağına tenbihte bulunmak içindir. Çünkü evlat, babalara nisbet edilir, annelere nisbet edilmez, onlara nisbet ancak baba olmadığındadır.
وَجِيهًا فِي الدُّنْيَا وَالآخِرَةِ “Dünyada da ahirette de gözdedir.”
Hz. İsanın dünyada gözde olması nübüvvet ile, ahirette gözde olması ise, şefaatledir.
وَمِنَ الْمُقَرَّبِينَ “Ve mukarreb olanlardandır.”
Denildi ki: Bu ifade Hz. İsanın cennetteki yüksek derecesini veya semaya yükseltilmesi ve meleklere arkadaş olmasını anlatır.
46- وَيُكَلِّمُ النَّاسَ فِي الْمَهْدِ وَكَهْلاً “Beşikte de, yetişkin çağında da insanlarla konuşur.”
وَمِنَ الصَّالِحِينَ “Ve salihlerdendir.”
Denildi ki: Hz. İsa genç yaşta semaya yükseltildi. Ayet metnindeki “kehlen” ifadesi, tekrar yeryüzüne gelmesinden sonraki konuşmasını anlatır.
Ayette Hz. İsa’nın muhtelif hallerinin zikri, O’nun ulûhiyetten uzak olduğunu anlatmak içindir. [1>
47- قَالَتْ رَبِّ أَنَّى يَكُونُ لِي وَلَدٌ وَلَمْ يَمْسَسْنِي بَشَرٌ “Meryem dedi: Ya Rabbi, bana bir beşer dokunmamışken benim nasıl çocuğum olur?”
Hz. Meryem’in “Ya Rabbi, benim nasıl çocuğum olur” demesi
-Ya hayret ifade eder.
-Ya âdetullaha aykırı olmasından dolayı bir sualdir.
-Veya evlenerek mi yoksa başka şekilde mi çocuğu olacağını sormaktır.
قَالَ كَذَلِكِ اللّهُ يَخْلُقُ مَا يَشَاء “Dedi: Öyle ama, Allah dilediğini yaratır.”
Bunu söyleyen ya doğrudan Allahu Teâlâdır veya Allah namına bildiren Hz. Cebraildir.
إِذَا قَضَى أَمْرًا فَإِنَّمَا يَقُولُ لَهُ كُن فَيَكُونُ “O, bir şeyin olmasını dilediğinde ona sadece ‘ol!’ der, o da hemen oluverir.”
Ayet, Allahın maddî sebeplerle tedricen yaratmaya kâdir olması gibi, sebepler olmadan defaten yaratmaya da kâdir olduğuna bir işarettir.
48- وَيُعَلِّمُهُ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ وَالتَّوْرَاةَ وَالإِنجِيلَ “Ona kitabı, hikmeti, Tevrat ve İncil’i öğretir.”
Cenab-ı Hakkın ilerde Hz. İsa’nın konumunu haber veren bu ifadeleri, Meryem’in gönlünü ferahlatmak ve evlenme olmaksızın çocuk sahibi olacağını öğrenince, kendisinde meydana gelen kınanma duygusunu izale etmeye yöneliktir.
Ayetteki “Kitap”tan murat, semavî kitapları ifade eder. Tevrat ve İncil de bunlardan iken ayrıca ifade edilmeleri, onların ilâhî kitapları içinde ayrıcalıklı konumlarına işaret eder.
49- وَرَسُولاً إِلَى بَنِي إِسْرَائِيلَ “Onu İsrailoğulları’na bir peygamber olarak gönderir:”
أَنِّي قَدْ جِئْتُكُم بِآيَةٍ مِّن رَّبِّكُمْ “(Der ki
Şüphesiz ki ben size Rabbinizden bir âyet getirdim:”
Hz. İsa’nın “İsrailoğulları’na” gönderildiğinin ifade edilmesi,
-Ya sadece onlara gönderilmesindendir.
-Ya da başkalarına gönderildi iddiasına bir reddir.
أَنِّي أَخْلُقُ لَكُم مِّنَ الطِّينِ كَهَيْئَةِ الطَّيْرِ فَأَنفُخُ فِيهِ فَيَكُونُ طَيْرًا بِإِذْنِ اللّهِ “Size, kuş biçiminde çamurdan birşey yaparım da içine üflerim, Allah’ın izniyle o, kuş olur.”
“Biiznillah” (Allahın izniyle) deyişi, kuş sûretindeki çamura hayat verilmesinin Hz. İsa’dan değil, Allahtan olduğunu hatırlatmak içindir.
وَأُبْرِىءُ الأكْمَهَ والأَبْرَصَ “Anadan doğma körü ve cüzzamlıyı iyileştiririm.”
Rivayete göre Hz. İsa’nın yanına binlerce hasta geliyordu. Gelemeyenlerin yanına da O gidiyordu. Onları tedavi etmesi, ancak dua ile idi.
وَأُحْيِي الْمَوْتَى بِإِذْنِ اللّهِ “Ve Allah’ın izniyle ölüleri diriltirim.”
“Allahın izniyle” demesi, ulûhiyet tevehhümünü red içindir.
Çünkü hayat vermek beşerin fiilleri cinsinden değildir.
وَأُنَبِّئُكُم بِمَا تَأْكُلُونَ وَمَا تَدَّخِرُونَ فِي بُيُوتِكُمْ “Evlerinizde ne yiyor ve neleri biriktiriyorsanız size haber veririm.”
Böylece şüphe duymayacağınız şekilde gaybî olan hallerinizi size söylerim.
إِنَّ فِي ذَلِكَ لآيَةً لَّكُمْ إِن كُنتُم مُّؤْمِنِينَ “Eğer mü’minler iseniz bunda sizin için elbette bir ibret vardır.”
İmana muvaffak kılınmışsanız bunlarda sizin için bir alamet vardır. Çünkü mü’min olmayanlar mu’cizelerden faydalanmazlar, ibret almazlar.
Veya şöyle de denilebilir: “Eğer siz inat etmeyip hakkı tasdik eden kimselerseniz…”
50- وَمُصَدِّقًا لِّمَا بَيْنَ يَدَيَّ مِنَ التَّوْرَاةِ وَلِأُحِلَّ لَكُم بَعْضَ الَّذِي حُرِّمَ عَلَيْكُمْ “Önümdeki Tevrat’ı doğrulayıcı olarak ve size haram kılınan bazı şeyleri helal kılmak için (geldim).”
Daha önce Hz. Musa’nın şeriatında yasaklanan hayvanların iç yağları, deve eti ve Cumartesi günü çalışmak gibi yasakları kaldırmak için size geldim.
“Ve size haram kılınan bazı şeyleri helal kılmak için (geldim)” demesi, Hz. İsa’nın şeriatının Hz. Musa’nın şeriatını neshettiğine delâlet eder. Tevrat’ı tasdik edici olması bunu ihlal etmez. Kur’anın bir kısım hükümlerinin bir kısmını neshi birbiriyle çelişki ve birbirini yalanlama olmadığı gibi. Çünkü hakikatte nesh, zamanlara göre beyan ve tahsistir.[2>
وَجِئْتُكُم بِآيَةٍ مِّن رَّبِّكُمْ “Ve Rabbinizden size bir mu’cize getirdim.”
فَاتَّقُواْ اللّهَ وَأَطِيعُونِ “Artık Allah’tan korkun ve bana itaat edin.”
51- إِنَّ اللّهَ رَبِّي وَرَبُّكُمْ “Şüphesiz Allah, Rabbim ve Rabbinizdir.”
فَاعْبُدُوهُ “Öyleyse O’na ibadet edin!”
هَذَا صِرَاطٌ مُّسْتَقِيمٌ “İşte bu, sırat-ı müstakimdir (doğru bir yoldur).”
“Allah benim de Rabbim, sizin de Rabbinizdir, O’na ibadet edin” ifadesi peygamberlerin üzerinde ittifak ettikleri konulardandır. Bu, peygamberle sihirbaz arasında en önemli bir ayırıcı özelliktir.[3>
“Şüphesiz Allah, Rabbim ve Rabbinizdir.” ifadesi, nihayeti tevhid olan hak itikadla nazarî kuvvetin (işin teorik yönünün) tamamlanmasıdır.
Devamında “Öyleyse O’na ibadet edin!” denilmesi ise amelî kuvvetin (işin pratik, uygulamalı kısmının) tamamlanmasına bir işarettir. Bu da emirlere uymak ve yasaklardan kaçmaktan ibarettir.
Ardından “işte bu, sırat-ı müstakimdir” diyerek teorik ve ameli yönleri cem edenlerin istikamet üzere olduklarını beyan etmiştir. Bunun bir benzerini şu hadiste görürüz:
“Allaha iman ettim” de. Sonra da istikamet üzere ol!”
52- فَلَمَّا أَحَسَّ عِيسَى مِنْهُمُ الْكُفْرَ قَالَ مَنْ أَنصَارِي إِلَى اللّهِ “İsa onların inkârlarını hissedince, “Allah giden yolda yardımcılarım kimler?” dedi.”
Hz. İsa, onlardan gözle görülür bir şekilde inkâr emareleri hissedince, “Allah giden yolda yardımcılarım kimler?” dedi.
Denildi ki: Ayette “illallah” derken kullanılan إِلَى “ile” harf-i cerri, hem (ma’a) maiyet, hem (fî) manası, hem de (lâm) manası ifade edebilir.[4>
قَالَ الْحَوَارِيُّونَ نَحْنُ أَنصَارُ اللّهِ “Havariler dediler: Biz Allahın yardımcılarıyız.”
Havarî, “bembeyaz elbise giymiş adam” demektir. Hz. İsa’nın ashabına “havariler” denilmesi, niyetlerinin hâlis ve içlerinin tertemiz olmasını ifade eder.
Havarilerin üstteki ifadeleri, “Biz Allahın dininin yardımcılarıyız” manasını da ifade eder.
آمَنَّا بِاللّهِ “Allah’a iman ettik.”
وَاشْهَدْ بِأَنَّا مُسْلِمُونَ “Ve şahit ol ki, biz hakka teslim olmuş kimseleriz.”
Peygamberlerin kavimleri hakkında lehte ve aleyhte şahitlik yapacakları kıyamet günü, bizim hakka teslim olmuş kimseler olduğumuza şahit ol.
53- رَبَّنَا آمَنَّا بِمَا أَنزَلَتْ وَاتَّبَعْنَا الرَّسُولَ “Ey Rabbimiz, indirdiğine iman ettik ve peygambere uyduk.”
فَاكْتُبْنَا مَعَ الشَّاهِدِينَ “Artık bizi şahidlerle beraber yaz.”
Bizi vahdaniyetine (birliğine) şahit olanlarla beraber yaz.
Veya kendilerine tâbi olanlara şehadette bulunan peygamberlerle beraber yaz.
Veya bizi ümmet-i Muhammed’le beraber yaz. Çünkü onlar insanlara şahit olacaklardır.
54- وَمَكَرُواْ وَمَكَرَ اللّهُ “Onlar tuzak kurdular, Allah da tuzak kurdu.”
Bunlar, Hz. İsanın kendilerinde inkâr hissettiği Yahudilerdir. Onu suikastle öldürmek için birini görevlendirmişlerdi.
Allah’u Teâlâ Hz. İsa’yı semaya yükseltti. O’na suikaste yelteneni de İsa şekline çevirdi, öyle ki İsa zannederek onu öldürdüler.
Ayette Allaha mekir (tuzak) isnat edilmektedir. Mekir, aslında başkasına zarar celbeden hile ve tuzak anlamına gelir, bu yönüyle Allaha nisbet edilmez. Ancak mukabele ve müşakele üslûbuyla Allaha nisbeti söz konusu olur.[5>
وَاللّهُ خَيْرُ الْمَاكِرِينَ “Allah tuzak kuranların en hayırlısıdır.”
Allah hile ve tuzak hazırlamada onlardan daha kuvvetlidir, onlara hesap etmeyecekleri yerden zarar vermeye ziyadesiyle kâdirdir.
55- إِذْ قَالَ اللّهُ “(O zaman) Allah şöyle demişti:”
يَا عِيسَى إِنِّي مُتَوَفِّيكَ “Ey İsa, şüphesiz ben seni vefat ettireceğim.”
Hz. İsa’nın Vefatı
Seni eceline ulaştıracağım, ecel-i müsemmana te’hir edeceğim, Seni onların öldürmesinden koruyacağım.
Ayette “teveffi” vefat ettirmektir. “Arzdan Seni alacağım” anlamına gelebilir.
Veya rivayete göre uykuda iken semaya yükseltilmesi nazara alındığında “uykuda seni vefat ettireceğim.”
Veya “melekût âlemine yükselmeye engel olan şehevanî şeylerden seni kurtararak öldüreceğim.”
Denildi ki: Allah O’nu yedi saat süresince ölü olarak tuttu, sonra da semaya yükseltti. Hıristiyanlar bu görüştedirler.
وَرَافِعُكَ إِلَيَّ “Ve seni bana yükselteceğim.”
İkram mahallim ve meleklerimin meskeni olan semaya yükselteceğim.
وَمُطَهِّرُكَ مِنَ الَّذِينَ كَفَرُواْ “Ve seni inkârcılardan temizleyeceğim.”
Onların kötü hallerinden ve su-i kastlerinden Seni temize çıkaracağım.
وَجَاعِلُ الَّذِينَ اتَّبَعُوكَ فَوْقَ الَّذِينَ كَفَرُواْ إِلَى يَوْمِ الْقِيَامَةِ “Ve sana uyanları, kıyamete kadar o inkarcıların üstünde tutacağım.”
Burada nazara verilen üstünlük, hem delil yönünden hem de çoğu zaman için maddeten de galibiyettir.
Ona tâbi olanlardan murat, O’nun nübüvvetine inanan Müslümanlar ve Hıristiyanlardır. Yahudilerin bu zamana kadar onlara galip geldiği duyulmamıştır. Ve onlar için bir devlet de söz konusu olmamıştır.
ثُمَّ إِلَيَّ مَرْجِعُكُمْ “Sonra dönüşünüz banadır.” فَأَحْكُمُ بَيْنَكُمْ فِيمَا كُنتُمْ فِيهِ تَخْتَلِفُونَ “Ben de ayrılığa düştüğünüz hususlarda aranızda hükmederim.”
56- فَأَمَّا الَّذِينَ كَفَرُواْ فَأُعَذِّبُهُمْ عَذَابًا شَدِيدًا فِي الدُّنْيَا وَالآخِرَةِ “İnkâr edenlere gelince, onlara dünyada da, ahirette de şiddetli bir şekilde azab ederim.”
وَمَا لَهُم مِّن نَّاصِرِينَ “Ve onlar için hiçbir yardımcı yoktur.”
57- وَأَمَّا الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُواْ الصَّالِحَاتِ فَيُوَفِّيهِمْ أُجُورَهُمْ “İman edip salih ameller işleyenlere gelince, (Allah) onların mükâfatlarını tastamam verir.”
وَاللّهُ لاَ يُحِبُّ الظَّالِمِينَ “Allah, zalimleri sevmez.”
58- ذَلِكَ نَتْلُوهُ عَلَيْكَ مِنَ الآيَاتِ وَالذِّكْرِ الْحَكِيمِ “İşte bu sana okuduğumuz, âyetlerden ve hikmet dolu zikirdendir.”
“İşte bu..” ifadesi, bahsi geçen Hz. İsa ve diğerlerinin haberlerine işarettir.
59- إِنَّ مَثَلَ عِيسَى عِندَ اللّهِ كَمَثَلِ آدَمَ “Doğrusu Allah katında İsa’nın hali, Âdem’in hali gibidir.”
خَلَقَهُ مِن تُرَابٍ “Onu topraktan yarattı.”
Hz. İsanın Hz. Âdeme benzetilmesi, kendisinin babasız yaratılması cihetiyledir. Hz. Âdem ise ne baba ne de anne olmadan doğrudan topraktan yaratılmıştır. Böylece Hz. İsa’nın babasız yaratılma olayına, ondan daha hayret verici Hz. Âdem örneği verilmesi, hasımları susturmak ve şüphe duyacakları maddeleri kesmek içindir.
ثِمَّ قَالَ لَهُ كُن فَيَكُونُ “Sonra ona “ol!” dedi, o da oluverdi.”
Sonra (Mü’minun,14) ayetinde nazara verildiği gibi, O’nu bir beşer olarak inşa etti.
Veya topraktan yaratılışını takdir etti.
60- الْحَقُّ مِن رَّبِّكَ “Hak Rabbindendir.”
فَلاَ تَكُن مِّن الْمُمْتَرِينَ “O hâlde, sakın şüphe edenlerden olma.”
“Sakın şüphe edenlerden olma!” ifadesi Hz. Peygambere bir hitap olabilir. Zaten şüpheden uzak olan Hz. Peygambere böyle bir emir, O’nu heyecana getirmek ve ziyade sebat göstermesini sağlamak içindir.
Veya hitap, ayeti duyan herkesedir.
61- فَمَنْ حَآجَّكَ فِيهِ مِن بَعْدِ مَا جَاءكَ مِنَ الْعِلْمِ فَقُلْ “Sana ilim geldikten sonra artık kim bu konuda seninle tartışacak olursa, de ki:”
Artık Hıristiyanlardan her kim Sana ilmi icap ettiren apaçık bazı ayetler geldikten sonra tartışmaya girerlerse onlara de ki:
تَعَالَوْاْ نَدْعُ أَبْنَاءنَا وَأَبْنَاءكُمْ وَنِسَاءنَا وَنِسَاءكُمْ وَأَنفُسَنَا وأَنفُسَكُمْ “Gelin, oğullarımızı ve oğullarınızı, kadınlarımızı ve kadınlarınızı, kendimizi ve kendinizi çağıralım.”
Yani bizden ve sizden her biri kendini ve ailesini çağırsın, karşılıklı lanet için can u gönülden yalvaralım.
Önce evlat ve hanımların söylenmesi şundandır: Kişi bunlar için kendini tehlikeye atar ve onlar için harp eder.
ثُمَّ نَبْتَهِلْ “Sonra da lanetleşelim.”
Ayet metninde geçen ibtihale, diğer ismiyle mübahele “içimizden kim yalancı ise Allahın laneti onun üzerine olsun” diyerek dua etmektir.
فَنَجْعَل لَّعْنَةَ اللّهِ عَلَى الْكَاذِبِينَ “Allah’ın lanetinin yalancılara olmasını dileyelim.”
Sebeb-i Nüzûl
Rivayet edilir ki, Necran Hıristiyanları mübadeleye davet edildiklerinde biraz süre istediler. Baş başa kaldıklarında, içlerinde isabetli görüşler ifade eden Akıb’e “ne dersin?” diye sordular. O da dedi ki: “Vallahi, siz O’nun nübüvvetini bildiniz. O size Sahibiniz İsa hakkında işin gerçeğini bildiren söz ile geldi. Vallahi, bir peygamberle lanetleşmeye giren hiçbir kavim iflah olmamış, helâk olup gitmiştir. İlla dininizde kalmak istiyorsanız, bu zâta varın, “Allaha ısmarladık” deyin, sonra ayrılın.”
Bunun üzerine Hz. Peygambere vardılar. Hz. Peygamber Hz. Hüseyini kucağına almış, Hz. Hasanın elinden tutmuş, Hz. Fatıma arkasında, Hz. Ali de O’nun arkasında yürüyorlardı. Hz. Peygamber onlara “ben dua ettiğimde âmin deyin” diyordu. Bu manzarayı görünce en ileri seviyedeki din adamları şöyle dedi: “Ben burada öyle yüzler görüyorum ki, Allahtan bir dağı yerinden kaldırmasını isteseler, Allah o dağı yerinden kaldırır. Bunlarla mübahele yapmayın, yoksa helak olursunuz.”
Bunun üzerine gönüllü olarak Hz. Peygambere boyun eğdiler, cizye vermeyi kabul ettiler. Hz. Peygamber şöyle buyurdu: “Nefsim elinde olan Allaha yemin ederim ki, mübadeleye girselerdi burada maymun ve domuza çevrileceklerdi. Vadi üzerlerine ateşle dolacaktı. Allah, ağaçtaki kuşlar dâhil, Necran ve ahalisini kökten silecekti.”
Ayet, Hz. Peygamberin nübüvvetine ve yanında getirdiği ehl-i beytin faziletine bir delildir.
62- إِنَّ هَذَا لَهُوَ الْقَصَصُ الْحَقُّ “Şüphesiz bu (İsa ile ilgili) gerçek kıssadır.”
وَمَا مِنْ إِلَهٍ إِلاَّ اللّهُ “Allah’tan başka hiçbir ilah yoktur.”
وَإِنَّ اللّهَ لَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ “Şüphesiz Allah Azîz’dir – Hakîm’dir.”
Onun dışında hiçbir şey uluhiyette O’na şerik olmak için tam bir kudret ve mükemmel bir hikmette O’na müsavi olamaz.
63- فَإِن تَوَلَّوْاْ فَإِنَّ اللّهَ عَلِيمٌ بِالْمُفْسِدِينَ “Eğer yüz çevirirlerse, şüphesiz ki Allah müfsitleri çok iyi bilendir.”
Ayet, onlara bir vaîddir. “Allah onları çok iyi bilendir” yerine “Allah müfsitleri çok iyi bilendir” denilmesi, delillerden ve tevhidden yüz çevirmenin dinde ve itikadda bir ifsat olduğuna ve nefsin fesadına, hatta âlemin fesadına yol açacağına delâlet içindir.
[1> Yani, bir anadan doğan, bebeklik ve olgunluk dönemlerini yaşayan biri ilah olamaz. Çünkü bu haller tamamen beşerî özelliklerdir.
[2> Yani, mevsimlere göre elbise, gıda ve ilaçların değişmesi gibi, zamanlara göre de bazı hükümlerin değişmesi gayet normaldir. Nitekim İslam’ın Mekke döneminde silahlı cihada izin verilmemişken, Medine döneminde izin verilmiştir. Her ikisi de haktır ve zamanlarına muvafıktır.
[3> Yani, sihirbazın ortaya koyduğu hünerler görünüşte mu’cizeye benzeyebilir, ama sihirbaz hakka davet etmez, Allaha ibadete çağırmaz.
[4> Ayetin meali “Allaha yardımcılarım kimler?”
Birinciye göre “Allah benim yardımcım, Allah ile beraber yardımcılarım kimler?”
İkinciye göre “Allah yolunda yardımcılarım kimler?”
Üçüncüye göre ise “Allah için yardımcılarım kimler?” Yani hiçbir menfaat beklemeden sırf Allah için kim bana yardım edebilir?
[5> Yani Allah’u Teâlâ doğrudan kimseye tuzak kurmaz, O bundan münezzehtir. Ancak O, Allah dostlarına hazırlanan hile ve tuzaklara mukabelede bulunur, onların hile ve tuzaklarını kendi aleyhlerine çevirir, onları kendi kazdıkları kuyuya düşürtür.
64- قُلْ يَا أَهْلَ الْكِتَابِ “De ki: Ey ehl-i kitap!”
İfade, hem Yahudi hem de Hıristiyanları içine alır. Bundan muradın Necran heyeti veya Medine Yahudileri olduğu söylendi.[1>
تَعَالَوْاْ إِلَى كَلَمَةٍ سَوَاء بَيْنَنَا وَبَيْنَكُمْ “Bizimle sizin aranızda ortak bir söze gelin:”
أَلاَّ نَعْبُدَ إِلاَّ اللّهَ “Allah’tan başkasına ibadet etmeyelim.”
Sadece O’na ibadet edelim, ibadetimizi Allah için yapalım.
وَلاَ نُشْرِكَ بِهِ شَيْئًا “O’na hiçbir şeyi ortak koşmayalım.”
Ondan başkasını ibadete layık kılmada O’na şerik yapmayalım, o şeyi ibadete ehil görmeyelim.
وَلاَ يَتَّخِذَ بَعْضُنَا بَعْضاً أَرْبَابًا مِّن دُونِ اللّهِ “Ve Allah’ı bırakıp da bazımız bazımızı rabler edinmesin.”
“Üzeyir Allahın oğludur”, “İsa Allahın oğludur” demeyelim. Haram ve helal hususunda ruhbanların sonradan çıkardıklarına itaat etmeyelim. Çünkü onlar da bizim gibi beşerdirler.
Rivayete göre “(Yahudiler) Allah’ı bırakıp hahamlarını; (Hıristiyanlar ise) rahiplerini ve Meryem oğlu Mesih’i rab edindiler.” (Tevbe, 31) ayeti nazil olunca Adiy bin Hatem şöyle dedi: “Biz onlara tapmıyorduk ya Rasulallah.”
Hz. Peygamber “Onlar size bazı şeyleri helal, bazı şeyleri de haram kılıp siz de onların sözüne göre hareket etmiyor muydunuz?” dedi.
Adiy “evet” deyince “İşte, ayetin anlattığı budur” buyurdu.
فَإِن تَوَلَّوْاْ فَقُولُواْ اشْهَدُواْ بِأَنَّا مُسْلِمُونَ “Eğer onlar yüz çevirirlerse, deyin ki: Şahit olun biz Müslümanlarız.”
“Yüz çevirmekten murat, tevhidden yüz çevirmeleridir.
65- يَا أَهْلَ الْكِتَابِ لِمَ تُحَآجُّونَ فِي إِبْرَاهِيم “Ey kitap ehli! İbrahim hakkında niçin tartışıyorsunuz?”
وَمَا أُنزِلَتِ التَّورَاةُ وَالإنجِيلُ إِلاَّ مِن بَعْدِهِ “Oysa Tevrat da, İncil de ondan sonra indirilmiştir.”
Sebeb-i Nüzûl
Yahudi ve Hıristiyanlar Hz. İbrahim hakkında birbirleriyle çekiştiler. Her bir fırka, O’nun kendilerinden olduğunu iddia etti. Bunun üzerine Hz. Peygambere müracaat ettiler, üstteki ayet nazil oldu. Yani, Yahudilik ve Hıristiyanlık Hz. Musa ve Hz. İsa’ya Tevrat ve İncilin inmesiyle meydana gelen iki dindir. Hâlbuki Hz. İbrahim Hz. Musa’dan bin ve Hz. İsa’dan da iki bin yıl önce idi. Nasıl olur da bu dinlere mensup olabilir?
أَفَلاَ تَعْقِلُونَ “Siz hiç aklınızı kullanmaz mısınız?”
Aklınızı kullanıp da muhal (imkânsız) olan bir şeyi bırakmaz mısınız?
66- هَاأَنتُمْ هَؤُلاء حَاجَجْتُمْ فِيمَا لَكُم بِهِ عِلمٌ “İşte siz böyle kimselersiniz! Biraz bilginiz olan şey hakkında tartıştınız.”
فَلِمَ تُحَآجُّونَ فِيمَا لَيْسَ لَكُم بِهِ عِلْمٌ “Peki, hiç bilginiz olmayan şey hakkında niçin tartışıyorsunuz?”
Ayetteki اَه “ha” tenbih harfidir. Bununla göz ardı ettikleri hallerine uyarıda bulunuldu. Yani, işte sizler böyle ahmak kimselersiniz. Ahmaklığınızın beyanına gelince: Haydi diyelim ki bir inatla Tevrat ve İncilde bilgisini bulduğunuz veya olduğunu iddia ettiğiniz meselelerde mücadeleye giriştiniz. Ama ne diye hiç bilginizin olmadığı, kitabınızda da zikri geçmeyen Hz. İbrahim’in dini hakkında mücadele ediyorsunuz?
وَاللّهُ يَعْلَمُ وَأَنتُمْ لاَ تَعْلَمُون “Allah bilir, siz bilmezsiniz.” Allah tartıştığınız meseleleri bilir, siz ise onlardan cahilsiniz.
67- مَا كَانَ إِبْرَاهِيمُ يَهُودِيًّا وَلاَ نَصْرَانِيًّا “İbrahim, ne Yahudi idi, ne de Hristiyandı.”
وَلَكِن كَانَ حَنِيفًا مُّسْلِمًا “Fakat O, hanif bir müslimdi.”
O, batıl akaidden uzak, Allaha boyun eğmiş biri idi.
وَمَا كَانَ مِنَ الْمُشْرِكِين “Ve, müşriklerden değildi.”
Ayette onların müşrik olduklarına bir tariz vardır. Çünkü Hz. Üzeyri ve Hz. İsayı bir nevi şerik yapmışlardı. Ayrıca müşriklerin “biz İbrahim milleti üzereyiz” demelerine de bir red söz konusudur.
Tenbih: Bu kıssada gözetilen irşattaki belağat ve kademe kademe delil getirmekteki güzelliğe bak. Önce Hz. İsanın halleri ve ondan görülen ulûhiyete aykırı tavırları beyan etti.
Sonra onların düğümlerini açan ve şüphelerini izale eden meseleleri zikretti.
Onların inadını ve dik kafalılığını görünce onları bir nevi i’caz ve mübaheleye, yani karşılıklı lanetleşmeye çağırdı.
Buna yanaşmayıp bir derece boyun eğdiklerinde onlara irşada döndü ve daha kolay bir yol izledi. Onları Hz. İsanın ve İncilin, diğer peygamberler ve kitapların muvafakat ettiği esaslara çağırdı.
Ardından bundan da bir sonuç alınmadığını, ayet ve uyarıların onlara bir fayda vermediğini görünce onlardan yüz çevirip şöyle dedi:
“Eğer onlar yüz çevirirlerse, deyin ki: Şahit olun biz Müslümanlarız.” (Âl-i İmran, 64)
68- إِنَّ أَوْلَى النَّاسِ بِإِبْرَاهِيمَ لَلَّذِينَ اتَّبَعُوهُ وَهَذَا النَّبِيُّ وَالَّذِينَ آمَنُواْ “Doğrusu insanların İbrahim’e en yakın olanı, ona uyanlar, şu Peygamber ve mü’minlerdir.”
Ayette geçen “evla” yakın anlamındaki “veli” kelimesinden gelir. Yani, Hz. İbrahime en has ve en yakın olanlar O’nun ümmetinden olup O’na uyanlar ve bu peygamber ve Onunla beraber iman edenlerdir.
Çünkü bildirilen hükümlerin çoğunda, Hz. İbrahimle muvafakat hâlindedirler.
وَاللّهُ وَلِيُّ الْمُؤْمِنِينَ “Ve Allah mü’minlerin dostudur.”
Onlara yardım eder, imanlarından dolayı en güzel bir şekilde mükâfatlandırır.
69- وَدَّت طَّآئِفَةٌ مِّنْ أَهْلِ الْكِتَابِ لَوْ يُضِلُّونَكُمْ “Ehl-i Kitaptan bir grup sizi saptırmak istediler.”
Sebeb-i Nüzûl
Yahudiler, Huzeyfe, Ammar ve Muazı Yahudiliğe çağırmışlardı. Ayet, bu münasebetle indi.
وَمَا يُضِلُّونَ إِلاَّ أَنفُسَهُمْ “Hâlbuki sırf kendilerini saptırırlar.”
Bu saptırmaları ancak kendilerine döner, bunun vebalini ancak kendileri çeker. Çünkü bu hareketleriyle azaplarını kat kat artırmış olurlar.
وَمَا يَشْعُرُونَ “Ama farkında değiller.”
Ama onlar bunun yükünü ve zararın kendilerine döneceğinin şuurunda değiller.
70- يَا أَهْلَ الْكِتَابِ لِمَ تَكْفُرُونَ بِآيَاتِ اللّهِ وَأَنتُمْ تَشْهَدُونَ “Ey ehl-i kitap! Gerçeği gördüğünüz halde, niçin Allah’ın ayetlerini inkâr ediyorsunuz?”
Tevrat ve İncilin söylediği ve Hz. Muhammed’in (asm) nübüvvetine delil olan ayetleri niye inkâr ediyorsunuz.
Hâlbuki siz bunların Allahın ayetleri olduğuna şehadet ediyorsunuz.
Veya mana şöyle olabilir: “Ey ehl-i kitap! Siz hem Tevrat hem de İncilde özelliğini gördüğünüz halde niye Kur’anı inkar ediyorsunuz?”
Veya mu’cizelerin hak olduğunu bildiğiniz halde, bu ilâhî ayetleri/ mu’cizeleri niye inkâr ediyorsunuz.
71- يَا أَهْلَ الْكِتَابِ لِمَ تَلْبِسُونَ الْحَقَّ بِالْبَاطِلِ وَتَكْتُمُونَ الْحَقَّ وَأَنتُمْ تَعْلَمُونَ “Ey ehl-i kitap! Niçin hakkı batıla karıştırıyor ve bile bile hakkı gizliyorsunuz?”
Hakkı batıla karıştırmak
-Tahrif yoluyla,
-Batılı hak sûretinde ibraz etmek sûretiyle,
-Veya ikisi arasında iyi bir temyiz yapmamakla olur.
Bile bile hakkı gizlemek, Hz. Peygamberin nübüvvetini ve özelliklerini gizlemek gibi durumlardır.
72- وَقَالَت طَّآئِفَةٌ مِّنْ أَهْلِ الْكِتَابِ آمِنُواْ بِالَّذِيَ أُنزِلَ عَلَى الَّذِينَ آمَنُواْ وَجْهَ النَّهَارِ وَاكْفُرُواْ آخِرَهُ لَعَلَّهُمْ يَرْجِعُونَ “Ehl-i kitaptan bir grup şöyle dedi: Mü’minlere indirilene günün başlangıcında inanın, sonunda da inkâr edin, ola ki onlar da dönerler.”
Yani, günün evvelinde iman izhar edin, ama günün sonunda da inkâr edin. Olur ki, böylece mü’minleri dinleri hakkında şüpheye düşürürsünüz. Gördüğünüz mahzurlu şeyler sebebiyle döndüğünüzü zannederler.
Sebeb-i Nüzûl
Ayette ifade edilen “kitap ehlinden bir taife” Ka’b Bin Eşref ve Malik Bin Sayf’tır. Bunlar kıble Mescid-i Aksadan Mescid-i Harama çevrilince arkadaşlarına dediler: Onların Kabeye doğru namaz kılmalarına önce iman edin, günün evvelinde siz de Ka’beye doğru namaz kılın. Sonra, günün sonunda Kudüse doğru namaz kılın. Olur ki “onlar bu meseleyi bizden daha iyi bilirler, onlar döndü, biz de dönelim” derler.
Ayetin Hayber hahamlarından oniki kişi hakkında indiği de rivayet edilir. Bunlar kendi aralarında günün evvelinde İslâma girmek ve sonunda “Kitabımıza baktık, âlimlerimize danıştık, Muhammedi Tevratta anlatıldığı sıfat üzere bulmadık” demek hususunda anlaştılar. Niyetleri Hz. Peygamberin ashabını O’nun hakkında şüpheye düşürmek idi.
73- وَلاَ تُؤْمِنُواْ إِلاَّ لِمَن تَبِعَ دِينَكُمْ “Ve kendi dininize uyanlardan başkasına inanmayın.”
Kalben tasdik ile ancak kendi dininizden olanları ikrar edin.
Veya günün evvelinde imanınızı ancak sizin dininiz üzere olanlara izhar ediniz. Çünkü onların dönmesi daha ziyade umulur ve daha ehemmiyetlidir.
قُلْ إِنَّ الْهُدَى هُدَى اللّهِ “De ki: Şüphesiz doğru yol, Allah’ın yoludur.”
O, dilediğine imana hidayet eder ve onda sebat verir.
أَن يُؤْتَى أَحَدٌ مِّثْلَ مَا أُوتِيتُمْ أَوْ يُحَآجُّوكُمْ عِندَ رَبِّكُمْ “Size verilenin benzerinin bir başkasına verilmiş olduğuna, yahut Rabbinizin huzurunda sizin aleyhinize deliller getireceklerine” (de inanmayın dediler).”
Yani, bazılarına size verilenin bir mislinin verileceğine inanmayın. “Verilebilir” şeklinde de Müslümanlara ifşa etmeyin. Yoksa sebatları artar. Müşriklere de söylemeyin yoksa İslâm’a girerler.
قُلْ إِنَّ الْفَضْلَ بِيَدِ اللّهِ يُؤْتِيهِ مَن يَشَاء “De ki: Lütuf Allah’ın elindedir, onu dilediğine verir.”
وَاللّهُ وَاسِعٌ عَلِيم “Allah, Vasi’ – Alîm’dir (rahmeti bol olan, her şeyi hakkıyla bilendir.)”
74- يَخْتَصُّ بِرَحْمَتِهِ مَن يَشَاء “Rahmetini dilediğine tahsis eder.”
وَاللّهُ ذُو الْفَضْلِ الْعَظِيمِ “Allah, büyük lütuf sahibidir.”
Ayet, onların batıl iddialarını açık bir şekilde reddir ve ibtaldir.
75- وَمِنْ أَهْلِ الْكِتَابِ مَنْ إِن تَأْمَنْهُ بِقِنطَارٍ يُؤَدِّهِ إِلَيْكَ “Ehl-i kitaptan öylesi var ki, ona yüklerle mal emanet etsen, onu sana eksiksiz iade eder.”
Ayette nazara verilenler, Abdullah Bin Selam gibi olanlardır.
Kureyşli biri bu zâta bin iki yüz okka altın emanet etmişti, İbnu Selam tümünü eksiksiz teslim etti.
وَمِنْهُم مَّنْ إِن تَأْمَنْهُ بِدِينَارٍ لاَّ يُؤَدِّهِ إِلَيْكَ إِلاَّ مَا دُمْتَ عَلَيْهِ قَآئِمًا “Fakat öylesi de vardır ki, ona bir dinar emanet etsen, tepesine dikilip durmadıkça onu sana iade etmez.”
Fenhas Bin Azura gibi. Bir Kureyşli kendisine bir dinar emanet bırakmıştı, bir dinara hıyanet etti.
Denildi ki: Kendilerine emanet edilen mal çok da olsa kendisine güvenilebilen kimseler, Hıristiyanlardır. Bunlarda eminlik esastır. Az mala bile hıyanet edenler ise, Yahudilerdir. Bunlarda da daha çok hıyanet asıldır.
Emanete hıyanet eden bu gibi kimselerin başında durup durmadan isteyeceksin, hâkime şikâyet edecek, delil getireceksin ki emanetini geri alabilesin.
ذَلِكَ بِأَنَّهُمْ قَالُواْ لَيْسَ عَلَيْنَا فِي الأُمِّيِّينَ سَبِيلٌ “Bu da onların, “Ümmîlere karşı yaptıklarımızdan bize vebal yoktur” demelerinden dolayıdır.”
Onların emaneti geri vermeyişleri şöyle demelerindendir: “Kitap ehlinden olmayanların durumu hakkında bize bir şey yok, bizim dinimizden olmayanlara ne yapsak, itab ve kınamaya maruz kalmayız.”
وَيَقُولُونَ عَلَى اللّهِ الْكَذِبَ وَهُمْ يَعْلَمُونَ “Ve onlar, bile bile Allah’a karşı yalan söylerler.”
Bu iddiaları ile Allaha karşı yalan söylüyorlar. Hâlbuki kendilerinin yalancı olduğunu da bilmektedirler.
Onların “ümmilere karşı yaptıklarımızdan bize bir vebal yok” demeleri, kendilerine muhalif olanlara zulmetmeyi helâl görmelerindendir. Onlar şöyle derler:
“Tevratta onlarla alakalı bir haram yoktur.”
Denildi ki: Yahudiler Kureyşten bir kısım insanları çalıştırdılar. Bunlar Müslüman olunca haklarını istediler. Yahudiler onlara şöyle dedi: “Dininizi terk ettiğiniz için hakkınız düştü.” Kendi kitaplarında onlarla ilgili hükmün böyle olduğunu iddia ettiler.
Hz. Peygamberin bu ayet nazil olduğunda şöyle dediği bildirilir: “Allah düşmanları yalan söyledi. Cahiliye döneminde ne varsa hepsi ayaklarımın altındadır. Ancak emanetler müstesna. Çünkü onlar hem iyi hem de facir olana edâ edilir.”
76- إِنَّ الَّذِينَ يَشْتَرُونَ بِعَهْدِ اللّهِ وَأَيْمَانِهِمْ ثَمَنًا قَلِيلاً “Hayır! (Gerçek, onların dediği gibi değil.) Kim sözünü yerine getirir ve haramdan sakınırsa, şüphesiz Allah müttaki olanları sever.”
Onların nefyettiklerini isbat eder. Yani, Yahudilere, ümmilerle ilgili yaptıkları haksızlıklardan dolayı vebal vardır.
Ayette ahde vefa ve takva beraberce övülürken ayetin “Allah müttaki olanları sever.” şeklinde bitirilmesi, işin esasının takva olduğunu, takvanın vefa dahil bütün vacibatı yapmayı, yasaklardan kaçmayı içine aldığını hissettirir.
77- إِنَّ الَّذِينَ يَشْتَرُونَ بِعَهْدِ اللّهِ وَأَيْمَانِهِمْ ثَمَنًا قَلِيلاً “Şüphesiz, Allah’a verdikleri sözü ve yeminlerini az bir karşılığa değişenler var ya.”
Ayette geçen “Allahın ahdi” peygambere iman ve emanetlere vefa gibi verdikleri sözlerdir.
“Onların yeminleri” “vallahi peygambere inanacağız ve O’na yardım edeceğiz” şeklindeki yeminleridir. Bunları hiçe sayıp aldıkları az bir ücret ise, dünyanın gelip geçici metaıdır.
أُوْلَئِكَ لاَ خَلاَقَ لَهُمْ فِي الآخِرَةِ “İşte onların ahirette bir payı yoktur.”
وَلاَ يُكَلِّمُهُمُ اللّهُ “Allah, onlarla konuşmaz.”
“Allah onlarla konuşmaz” ifadesi “hiç konuşmaz” anlamında olabileceği gibi, “onları sevindirecek şekilde onlarla konuşmaz” manasını da ifade edebilir. Allah konuşmasa da melekler onları kıyamet günü hesaba çekerler.
Veya onlar Allahın kelimeleri ve ayetlerinden yararlanamazlar.
Zâhir olan, bu ifadenin Allahın onlara gadabından kinaye olmasıdır. Ayetin devamı da bunu te’yit emektedir:
وَلاَ يَنظُرُ إِلَيْهِمْ يَوْمَ الْقِيَامَةِ “Kıyamet günü onlara bakmaz.”
Çünkü birine kızan ve ona onu önemsiz gören ondan yüz çevirir, onunla konuşmaz, ona doğru yönelmez. Ama kıymet verdiğinde, adamdan saydığında onunla konuşur ve ona nazar eder.
وَلاَ يُزَكِّيهِمْ “Ve onları temize çıkarmaz.”
Onları sena etmez.
وَلَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ “Onlar için elîm bir azap vardır.”
Yaptıklarına karşılık onlara elim bir azap vardır.
Sebeb-i Nüzûl
Denildi ki: Ayet, Tevrat’ı tahrif eden, Hz. Peygamberin ondaki vasfını ve emanetlerin hükmünü ve benzerlerini değiştirip buna mukabil rüşvet alan Yahudi hahamları hakkında nazil oldu.
Ayetin, çarşıda durup da malını satarken alış fiyatını Allaha yemini de katarak yanlış söyleyen kimse hakkında indiği de söylenmiştir.
78- وَإِنَّ مِنْهُمْ لَفَرِيقًا يَلْوُونَ أَلْسِنَتَهُم بِالْكِتَابِ لِتَحْسَبُوهُ مِنَ الْكِتَابِ وَمَا هُوَ مِنَ الْكِتَابِ “Onlardan bir grup var ki, (okudukları) Kitab’dan olmadığı hâlde Kitab’dan sanasınız diye Kitap’tanmış gibi dillerini eğip bükerler.”
Onlardan, yani Tevratı tahrif edenlerden Ka’b, Malik, Huyey Bin Ahtab gibi bir fırka da vardır ki, bunlar Tevratı okurken ağızlarını eğip bükerler, nazil olduğu şekilde okumak yerine muharref şeklini okumaya meylederler.
وَيَقُولُونَ هُوَ مِنْ عِندِ اللّهِ “Bu, Allah katındandır” derler.”
وَمَا هُوَ مِنْ عِندِ اللّهِ “Hâlbuki o, Allah katından değildir.”
Ayet böyle yapanları şiddetle kınar, onların tariz ile değil, açıktan böyle bir iddiada bulunduklarını bildirir.
Onların kendi yalanlarını Allahtanmış gibi göstermelerine karşılık ayette “o, Allah katından değildir” ifadesi, kulun fiilinin Allahın fiili olmamasını gerektirmez.[2>
وَيَقُولُونَ عَلَى اللّهِ الْكَذِبَ وَهُمْ يَعْلَمُونَ “Bile bile Allah adına yalan söylerler.”
Ayetin bu kısmı, önceki manayı te’kid, onların Allaha karşı yalancılıklarını tescil ve bunu bile bile yaptıklarını ilan etmektedir.
79- مَا كَانَ لِبَشَرٍ أَن يُؤْتِيَهُ اللّهُ الْكِتَابَ وَالْحُكْمَ وَالنُّبُوَّةَ ثُمَّ يَقُولَ لِلنَّاسِ كُونُواْ عِبَادًا لِّي مِن دُونِ اللّهِ “Allah’ın, kendisine Kitab, hüküm (hikmet) ve peygamberlik verdiği hiçbir insanın, ‘Allah’ı bırakıp bana kul olun’ demesi düşünülemez.”
Ayet, Hz. İsaya ibadet edenlere bir tekzip ve reddir.
Sebeb-i Nüzûl
Denildi ki: Kurayza oğullarından Ebu Râfi’ ve Necran Hristiyanlarından Esseyyid, Hz. Peygambere “Sana ibadet etmemizi, Seni Rab edinmemizi ister misin?” dediler. Hz. Peygamber şöyle cevap verdi: “Allahtan başkasına ibadet etmekten ve Allahtan başkasına ibadeti emretmekten Allaha sığınırız. Allah beni bununla göndermedi ve bununla bana emretmedi.”
Bu vakıa üzerine ayet nazil oldu.
Denildi ki: Bir adam “Ya Rasulallah, Sana birbirimize selâm verdiğimiz gibi selâm veriyoruz. Ne dersin, Sana secde edelim mi?” Hz. Peygamber şöyle buyurdu:
“Allahtan başka kimse secde edilmeye uygun değildir. Lakin peygamberinize ikram edin, ehli için hakkı bilin.”[3>
وَلَكِن كُونُواْ رَبَّانِيِّينَ بِمَا كُنتُمْ تُعَلِّمُونَ الْكِتَابَ وَبِمَا كُنتُمْ تَدْرُسُونَ “Fakat onun, “öğrettiğiniz ve okuduğunuz kitap gereğince Rabbaniler olun” (demesi uygundur).”
Lakin peygamber size “Rabbaniler olun!” der.
Rabbanî, Rabbe mensup olana denir. İlim ve amelde kâmil olan için kullanılır.
Kitabı öğretmeniz ve O’nu ders yapmanız sebebiyle böyle söyler. Çünkü talim ve taallümün faydası, itikad ve amel için hakkın ve hayrın bilinmesidir.
80- وَلاَ يَأْمُرَكُمْ أَن تَتَّخِذُواْ الْمَلاَئِكَةَ وَالنِّبِيِّيْنَ أَرْبَابًا “Onun size, “Melekleri ve peygamberleri rabler edinin” diye emretmesi de düşünülemez.”
أَيَأْمُرُكُم بِالْكُفْرِ بَعْدَ إِذْ أَنتُم مُّسْلِمُونَ “Siz Müslüman olduktan sonra, o size hiç küfrü emreder mi?”
[1> Bir ayet, belli bir sebeple indiğinde, hüküm olarak sırf onlara bakmaz. “İtibar, lafzın umumî oluşunadır, sebebin hususî oluşuna değil” denilir. Yani, sebeb-i nüzulün hususiliği, hükmün umumî olmasına engel değildir.
[2> Ehl-i sünnet, insanın fiillerini kesb yönüyle insana, yaratma yönüyle Allaha nisbet eder. Mu’tezile mezhebi ise, insanın sorumlu olabilmesi için kendi fiillerinin yaratıcısı olması gerektiğini söyler. Hâlbuki Allah bütün fiillerin yaratıcısıdır, yaratmada da O’nun bir şeriki yoktur.
[3> Yani, her hak sahibine hakkını verin.
81- وَإِذْ أَخَذَ اللّهُ مِيثَاقَ النَّبِيِّيْنَ لَمَا آتَيْتُكُم مِّن كِتَابٍ وَحِكْمَةٍ ثُمَّ جَاءكُمْ رَسُولٌ مُّصَدِّقٌ لِّمَا مَعَكُمْ لَتُؤْمِنُنَّ بِهِ وَلَتَنصُرُنَّهُ
“Hani, Allah peygamberlerden, “Andolsun, size vereceğim her kitap ve hikmetten sonra, elinizdekini doğrulayan bir peygamber geldiğinde, ona mutlaka iman edeceksiniz ve ona mutlaka yardım edeceksiniz” diye söz almıştı.”
Denildi ki: Ayet, zâhirine göredir. Peygamberlerle ilgili hüküm böyle olunca, ümmetler de evleviyetle aynı hükme tâbidirler.
Denildi ki: Manası şöyledir: Allah-u Teâlâ peygamberlerden ve ümmetlerden söz aldı. Ama peygamberleri zikredince ümmetleri zikirden istiğna gösterdi.
Denildi ki: Mana şöyledir: Allah peygamberlerden ümmetlerine bildirmek üzere şöyle söz aldı.
Denildi ki: Ayetten murat: “Allah peygamber çocuklarından şöyle söz aldı.” Onlar da İsrailoğulları’dır.
Veya onlara “nebiler” demesi onlarla ince bir alaydır. Çünkü onlar şöyle diyorlardı: Biz nübüvvete Muhammedden daha evla’yız, çünkü biz ehl-i kitabız, peygamberler bizdendi.
قَالَ أَأَقْرَرْتُمْ وَأَخَذْتُمْ عَلَى ذَلِكُمْ إِصْرِي “Bunu kabul ettiniz mi; verdiğim bu ağır görevi üstlendiniz mi?” demişti.”
قَالُواْ أَقْرَرْنَا “Onlar, “Kabul ettik” dediler.”
قَالَ فَاشْهَدُواْ وَأَنَاْ مَعَكُم مِّنَ الشَّاهِدِينَ Allah da, “Öyleyse şahid olun, ben de sizinle beraber şahit olanlardanım” dedi.”
Birbirinize ikrar hususunda şahit olun. Ben de sizin ikrarınıza ve birbirinize şahit olmanıza şahidim.
Denildi ki, hitap melekleredir.
“Ben de sizinle beraber şahit olanlardanım” ifadesi bir te’kiddir ve çok büyük bir sakındırmadır.
82- فَمَن تَوَلَّى بَعْدَ ذَلِكَ فَأُوْلَئِكَ هُمُ الْفَاسِقُونَ “Artık bundan sonra her kim dönerse, işte onlar fasıkların ta kendileridir.”
Artık kim ikrar ve şehadetle alakalı alınan misak (kuvvetli söz) ve yapılan te’kidden sonra yüz çevirirse, işte onlar inatçı kâfirlerdir.
83- أَفَغَيْرَ دِينِ اللّهِ يَبْغُونَ “Onlar, Allah’ın dininden başkasını mı arıyorlar?”
وَلَهُ أَسْلَمَ مَن فِي السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ طَوْعًا وَكَرْهًا “Hâlbuki göklerde ve yerde kim varsa, hepsi ister istemez O’na boyun eğmiştir.”
وَإِلَيْهِ يُرْجَعُونَ “Ve hepsi O’na döndürülürler.”
İnsanlardan isteyerek hakka teslim olanlar, tefekkürle ve delile tâbi olarak Allahın dinine girenlerdir. Kerhen, yani istemeyerek ise, kılıç korkusuyla veya üzerlerine dağın kaldırılması, suda boğulma anı, ölümün yaklaştığı zaman gibi dine teslime zorlayıcı durumları görüp dine girenlerdir.
Veya isteyerek hakka teslim olanlar melekler ve Müslümanlardır.
İstemeyerek boyun eğenler ise, kâfirlerdir. Çünkü onlar kendileri hakkında verilen hükmü engellemeye güç yetiremezler.
84- قُلْ آمَنَّا بِاللّهِ وَمَا أُنزِلَ عَلَيْنَا وَمَا أُنزِلَ عَلَى إِبْرَاهِيمَ وَإِسْمَاعِيلَ وَإِسْحَقَ وَيَعْقُوبَ وَالأَسْبَاطِ وَمَا أُوتِيَ مُوسَى وَعِيسَى وَالنَّبِيُّونَ مِن رَّبِّهِمْ
“De ki: “Allah’a, bize indirilene, İbrahim’e, İsmail’e, İshak’a, Yakub’a ve torunlarına indirilene, Musa’ya, İsa’ya ve peygamberlere Rablerinden verilenlere iman ettik.”
لاَ نُفَرِّقُ بَيْنَ أَحَدٍ مِّنْهُمْ “Biz (peygamberlik noktasında) onlar arasında bir ayrım yapmayız.”
Hz. Peygambere, hem kendisi, hem de tâbi olanlar namına imanlarını haber vermesi için bir emirdir.
Ayette “bize indirilene ve diğerlerine indirilene iman ettik” derken önce Kur’anın nazara verilmesi, onun diğerlerini de tanıtması ve onlara miyar olduğu içindir.
وَنَحْنُ لَهُ مُسْلِمُونَ “Ve biz O’na teslim olmuşuz.”
Biz O’na boyun eğmiş, Ona ibadette muhlis kimseleriz.
85- وَمَن يَبْتَغِ غَيْرَ الإِسْلاَمِ دِينًا فَلَن يُقْبَلَ مِنْهُ “Kim İslâm’dan başka bir din ararsa, (bilsin ki o din) ondan asla kabul edilmeyecek.”
Burada “İslam”dan murat, tevhid ve Allahın hükmüne boyun eğmektir.
وَهُوَ فِي الآخِرَةِ مِنَ الْخَاسِرِينَ “Ve o ahirette hüsrana uğrayanlardandır.”
İslâmdan yüz çeviren ve başkasını arayan faydalı olanı kaybeder ve hüsrana düşer. Çünkü Allah insanları belli bir fıtratla yaratmışken, o kimse bu selim fıtratı kaybeder.
86- كَيْفَ يَهْدِي اللّهُ قَوْمًا كَفَرُواْ بَعْدَ إِيمَانِهِمْ وَشَهِدُواْ أَنَّ الرَّسُولَ حَقٌّ وَجَاءهُمُ الْبَيِّنَاتُ “İman ettikten, Peygamberin hak olduğuna şahitlik ettikten ve kendilerine açık deliller geldikten sonra inkâr eden bir toplumu Allah nasıl doğru yola eriştirir?”
Ayet, Allahın onlara hidayet etmesinin uzaklığını nazara vermektedir. Çünkü hakkı bildikten sonra ondan sapan ve dalalete her şeyiyle dalan kimse, doğru yoldan çok uzaktır.
Bu ayete dayanarak mürtedin tevbesinin kabul edilmeyeceğini söyleyenler de oldu.[1>
وَاللّهُ لاَ يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِمِينَ “Allah, zalim toplumu doğru yola iletmez.”
Allah, tefekkürü ihlâl ile nefislerine zulmedenlere hidayet etmez.
87- أُوْلَئِكَ جَزَآؤُهُمْ أَنَّ عَلَيْهِمْ لَعْنَةَ اللّهِ وَالْمَلآئِكَةِ وَالنَّاسِ أَجْمَعِينَ “İşte onların cezası; Allah’ın, meleklerin ve bütün insanların lânetinin üzerlerine olmasıdır.”
Ayet, onlara lanetin cevazına delalet eder. Mefhum-u muhalif ile de onlardan başkasına lanetin cevazını nefyeder. Onlarla diğerleri arasında fark şudur: Onlar, küfrü kendi tabiatları hâline getirmişlerdir. Hidayetten men olunmuş kimselerdir, diğerlerinin hilafına rahmetten tümüyle ümit kesik hâle gelmişlerdir.
Ayette “insanların lânetinin üzerlerine olmasıdır” denilirken, bahsi geçen insanlar mü’minlerdir.
Ama bütün insanlar da olabilir. Çünkü kâfir de hakkı inkâr eden, haktan dönene lanet eder. Lakin kendisi hakkı bizzat bilmeyebilir.
88- خَالِدِينَ فِيهَا “Onlar onda daimidirler.”
“Onlar onda daimidirler” derken, buradaki zamir
-Lanete raci olabilir.
-Her ne kadar önceden zikredilmese de, kelâmın delâlet etmesi hasebiyle ceza ve cehennem ateşinde daimiliği de ifade edebilir.
لاَ يُخَفَّفُ عَنْهُمُ الْعَذَابُ “Azap onlardan hafifletilmez.”
وَلاَ هُمْ يُنظَرُونَ “Ve onlara mühlet de verilmez.”
89- إِلاَّ الَّذِينَ تَابُواْ مِن بَعْدِ ذَلِكَ وَأَصْلَحُواْ “Ancak bundan sonra tövbe edip kendini düzeltenler başka.”
Ancak irtidattan (dinden döndükten) sonra tövbe edenler ve bozduklarını düzeltenler müstesna.
فَإِنَّ الله غَفُورٌ رَّحِيمٌ “Şüphesiz ki Allah Gafur’dur – Rahîm’dir.”
Allah Ğafur’dur, tevbeyi kabul eder. Rahim’dir, lütufta bulunur.
Sebeb-i Nüzûl
Denildi ki: Ayet Haris bin Süveyd hakkında nazil oldu. İrtidad etmişti, ama yaptığına pişman oldu. Kavmine haber gönderdi: “Sorun bakalım, benim için bir tevbe imkânı var mı?” dedi. Bunun üzerine, kardeşi Cellas üstteki ayeti gönderdi. O da Medineye geldi ve tevbe etti.
90- إِنَّ الَّذِينَ كَفَرُواْ بَعْدَ إِيمَانِهِمْ ثُمَّ ازْدَادُواْ كُفْرًا لَّن تُقْبَلَ تَوْبَتُهُمْ “Şüphesiz iman ettikten sonra inkâr eden, sonra da küfürde ileri gidenlerin tevbeleri asla kabul edilmeyecektir.”
Buna misal Yahudiler olabilir. Hz. Musa’ya ve Tevrat’a inanmışlardı. Ama Hz. İsa’yı ve İncili inkâr ettiler. Sonra Hz. Muhammedi ve Kur’anı inkâr ile küfürlerini artırdılar.
Veya şöyle de olabilir: Hz. Peygamber gönderilmezden önce gıyabî olarak O’na inanıyorlardı, ama geldiğinde inkâr ettiler.
Sonra,
-Israr,
-İnad,
-O’nu tenkit etmek,
-İmandan alıkoymaya çalışmak
-Ahdi bozmak sûretiyle küfürlerini artırdılar.
Şöyle bir kavim de ayetin şümulüne girer: Dinden dönüp Mekke’ye iltihak ederler, ardından “Muhammed’in ölüp gitmesini istiyoruz” diyerek veya “O’na döneriz, “iman ettik” diyerek münafıklık yaparız” diyerek küfürlerini artırırlar.
“Tevbeleri asla kabul edilmeyecektir” denilmesi şöyle anlaşılabilir:
- Çünkü onlar zaten tevbe etmezler.
- Veya tevbe etseler bile ölmek üzereyken bunu yaparlar.
Böylece ayette onların tevbe etmemeleri, tevbelerinin kabul edilmemesiyle kinaye yollu anlatıldı. Bu anlatımda, onlara sertlik gösterilmesi ve rahmetten ümit kesik kimsenin haliyle hallerinin gösterilmesi vardır.
Veya onların tövbesi ancak irtidadları ve küfürlerinin artması için münafıkane olduğundan, ayette böyle denilmiştir.
وَأُوْلَئِكَ هُمُ الضَّآلُّونَ “İşte onlar yoldan sapanların ta kendileridir.”
Onlar, dalalet üzere sebat edenlerin ta kendileridir.
91- إِنَّ الَّذِينَ كَفَرُواْ وَمَاتُواْ وَهُمْ كُفَّارٌ فَلَن يُقْبَلَ مِنْ أَحَدِهِم مِّلْءُ الأرْضِ ذَهَبًا وَلَوِ افْتَدَى بِهِ “Şüphesiz inkâr edip kâfir olarak ölenler var ya, böyle birisi dünya dolusu altını fidye verse bile kendisinden asla kabul edilmez.”
Ayette şöyle bir mana da olabilir: Onlardan biri dünyada iken ahiretteki azaptan kurtulmak için dünya dolusu altın vermiş de olsa, küfür üzere öldüğü için kurtulamaz.
أُوْلَئِكَ لَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ “Onlar için elîm bir azap vardır.”
Ayetin bu kısmı, onları gayet etkili bir şekilde sakındırır ve ümitlerini keser. Çünkü kendisinden fidye kabul edilmeyen biri, bir ikram olarak affedilme ümidi taşıyabilir. “Onlar için elîm bir azap vardır” ifadesiyle bu kapı da kendilerine kapatılmıştır.
وَمَا لَهُم مِّن نَّاصِرِينَ “Ve onlara hiçbir yardımcı da yoktur.”
Azabın definde onlar için hiçbir yardımcı da yoktur.
[1> Mürted, İslâm’dan dönene verilen isimdir. Her ne kadar ayetin ifadesinden ilk bakışta “mürtedin tevbesi artık kabul edilmez” şeklinde bir mana zihne gelebilirse de, son ana kadar tevbe kapısı açıktır.
92- لَن تَنَالُواْ الْبِرَّ حَتَّى تُنفِقُواْ مِمَّا تُحِبُّونَ “Sevdiğiniz şeylerden infak etmedikçe, birr’e (gerçek iyiliğe) asla erişemezsiniz.”
Birr, hayrın kemâlini ifade eder. Yani, sevdiğiniz şeylerden vermedikçe hayırda mükemmelliğe asla ulaşamazsınız.
Veya ayet, Allahtan gelecek iyiliği ifade eder. Yani, sevdiğiniz şeylerden vermedikçe Allahtan gelecek rahmet, rıza ve cennete asla ulaşamazsınız.
“Sevdiğiniz şeyler” ifadesi başta mal olmak üzere, diğer sevilen şeyleri de içine alır. Mesela makamı insanlara yardımda kullanmak, bedeni Allaha itaatte kullanmak, gerekirse canını Allah yolunda vermek ayetin şümûlüne girmektedir.
Rivayete göre, bu ayet nazil olduğunda Ebu Talha Hz. Peygambere gelip şöyle dedi: “Ya Rasulallah! Mallarım içinde en sevdiğim hurmalığımdır. Onu vakfediyorum, Allah sana nasıl gösterirse öyle değerlendir.” Hz. Peygamber şöyle dedi: “Maşaallah, maşaallah. Kârlı bir ticaret. Ama ben onu akrabalarına bırakmanı daha uygun görüyorum.”
Zeyd Bin Harisenin çok sevdiği bir atı vardı. Bunu Hz. Peygambere getirip “Bu, Allah yoluna vakfedildi” dedi. Hz. Peygamber atın üzerine Zeydin oğlu Üsameyi bindirdi. Bunun üzerine Zeyd, “Ben onu sadaka olarak vermeyi murat etmiştim” dedi. Hz. Peygamber de “Allah onu senden kabul etti” buyurdu.
Bu rivayetler, en sevilen malları en yakınlara infak etmenin daha efdal olduğuna delâlet eder. Ayet, vacip ve müstehap infakın hepsini içine alır.
وَمَا تُنفِقُواْ مِن شَيْءٍ فَإِنَّ اللّهَ بِهِ عَلِيمٌ “Ve her ne infak ederseniz, Allah onu hakkıyla bilir.”
İster sevdiklerinizden, ister sevmediklerinizden verin, ne verirseniz şüphesiz Allah onu bilir, ona göre karşılık verir.
93- كُلُّ الطَّعَامِ كَانَ حِلاًّ لِّبَنِي إِسْرَائِيلَ إِلاَّ مَا حَرَّمَ إِسْرَائِيلُ عَلَى نَفْسِهِ مِن قَبْلِ أَن تُنَزَّلَ التَّوْرَاةُ “Tevrat indirilmeden önce, İsrail’in kendisine haram kıldığı dışında, yiyeceklerin hepsi İsrailoğullarına helâl idi.”
İsrail, Hz. Yakubtur, Hz. Yakup deve eti ve sütü gibi bazı şeyleri kendine haram kılmıştı. Denildiğine göre siyatik hastalığı vardı, iyileşirse en sevdiği yemeği yememek üzere adakta bulundu. Deve eti ve sütü ise en sevdiği yiyecekti.
Şöyle de denildi: Bunu, doktorların tavsiyesi ile tedavi amaçlı olarak yaptı.
“Peygamberler içtihat yapabilir” diyenler bu ayetle de delil getirdiler. Peygamber için içtihadı caiz görmeyenler ise, Hz. Yakub’un bunu Allahtan bir izinle yaptığını söylediler. Bu durumda Hz. Yakub’un kendisine haram kılması, doğrudan Allahın haram kılması gibi bir manayı ifade eder.
Kur’an-ı Kerim “Yaptıkları zulüm ve birçok kimseyi Allah yolundan alıkoymaları sebebiyle, önceden kendilerine helâl kılınmış temiz ve hoş şeyleri Yahudilere haram kıldık.” (Nisa,160)
“Yahudilere tırnaklı hayvanların hepsini, sığır ve koyunların ise içyağlarını onlara haram kıldık.” (En’am, 146) gibi ayetlerle bazı şeylerin onlara haram kılındığını bildirir.
Sebeb-i Nüzûl
Hz. Peygamber döneminde Yahudiler şöyle demişlerdi: “Bunlar ilk defa bize haram kılınmış şeyler değillerdir. Bunlar Hz. Nûha, Hz. İbrahime ve ondan sonra gelenlere de haram kılınmıştı. Dolayısıyla, öncekilere haram kılınanlar bize de haram kılındı.”
Ayet onların bu iddialarına bir red ve inkârdır.
قُلْ فَأْتُواْ بِالتَّوْرَاةِ فَاتْلُوهَا إِن كُنتُمْ صَادِقِينَ “De ki: Eğer doğru söyleyenler iseniz, haydi Tevrat’ı getirip okuyun.”
Rivayete göre onlara bu ayeti okuyunca şaşırdılar, Tevratı çıkarıp okumaya cesaret edemediler. Bu olayda Hz. Peygamberin nübüvvetine bir delil vardır.[1>
94- فَمَنِ افْتَرَىَ عَلَى اللّهِ الْكَذِبَ مِن بَعْدِ ذَلِكَ فَأُوْلَئِكَ هُمُ الظَّالِمُونَ “Kim bundan sonra Allah’a karşı yalan uydurursa, işte onlar zalimlerin ta kendileridir.”
Kim kendisini ilzam edecek delil geldikten sonra, bu şekilde Allahın haram kılmadığı bir şeyi hem İsrailoğullarına, hem de öncekilere haram kılınmış gibi göstererek Allaha iftira ederse, böyle olanlar insaflı hareket edemezler, hak açığa çıktıktan sonra onun karşısında direnirler.
95- قُلْ صَدَقَ اللّهُ “De ki: Allah, doğru söyledi.”
“Allah doğru söyledi” derken, “siz ise yalan söylediniz” şeklinde bir tariz vardır.
Yani, Allahın indirdiği hükümde sadık olduğu, sizin ise yalancı olduğunuz sabit oldu.
فَاتَّبِعُواْ مِلَّةَ إِبْرَاهِيمَ حَنِيفًا “Öyle ise hakka yönelen İbrahim’in dinine uyun.”
Ayet metnindeki “İbrahim milleti”, O’nun dinidir. Hz. Peygambere gelen dinin de aslı odur. Öyleyse İslama tâbi olun ki, dünyevî maksatlarınıza ulaşmak için sizi tahrife ve inada sevk eden, İbrahime ve O’na tâbi olanlara Allahın helal kıldığı temiz şeyleri haram saymanıza yol açan Yahudilikten kurtulasınız.
وَمَا كَانَ مِنَ الْمُشْرِكِينَ “O, müşriklerden değildi.”
Ayette,
-Mahz-ı tevhid,
-Dinde istikamet
-Ve ifrat – tefritten kaçınmakta Hz. İbrahime uymanın vücubuna bir işaret vardır.
Ayrıca, “O müşriklerden değildi” derken, “ama siz müşriklerdensiniz” şeklinde bir tariz söz konusudur.
96- إِنَّ أَوَّلَ بَيْتٍ وُضِعَ لِلنَّاسِ لَلَّذِي بِبَكَّةَ مُبَارَكًا وَهُدًى لِّلْعَالَمِينَ “Şüphesiz, insanlar için ilk mabed, Mekke’de âlemlere bir bereket ve hidayet olarak kurulan Kâ’be’dir.”
Rivayete göre Hz. Peygambere insanlar için vaz edilen ilk mescidin hangisi olduğu soruldu. “Mescid-i Haram” diye cevap verdi. Sonra da Beyt-i Makdisin vaz edildiğini söyledi. “Aralarında ne kadar süre var?” diye soruldu. “Kırk sene” olduğunu söyledi.
Denildiğine göre onu ilk bina eden Hz. İbrahimdir. Zaman içinde yıkılınca Cürhümlülerden bazıları, ardından Amalika ve Kureyş onu yeniden bina etmekte hizmetleri oldu.
Kabeyi ilk bina edenin Hz. Âdem olduğu da anlatılır. Tufanda yerle bir oldu, sonra Hz. İbrahim onu yeniden bina etti.
Denildi ki: Hz. Âdemden önce Ka’benin yerinde “Durah” denilen bir beyt vardı. Melekler bunun etrafında tavaf ederlerdi. Hz. Âdem yeryüzüne gönderilince oraya hacc için gitmesi ve etrafında tavaf etmesi emredildi. Tufanda dördüncü semaya yükseltildi, şimdi melekler onun etrafında tavaf etmektedirler.
Böyle bir rivayet olmakla beraber, ayetin zâhirine uygun görülmemektedir.
Denildi ki, ayette nazara verilen “ilk beyt”, zaman itibarıyla değil şeref yönündendir.
Ka’benin mübarek olması:
Ka’be, hacc ve umre için gelenlere, orada itikafta bulunanlara, tavaf edenlere hayrı ve faydası çok mübarek bir mekândır.
Ka’benin hidayet olması ise:
O, insanların kıblesi ve mabedidir. Keza, ayetin devamında ifade edildiği gibi, kendisinde hayret verici ayetler/ alâmetler vardır.
97- فِيهِ آيَاتٌ بَيِّنَاتٌ “Onda apaçık ayetler (deliller) vardır.”
Mesela asırlardır kuşlar Beytullahın hizasına gelince üzerinden geçmezler, yandan geçerler. Yırtıcı hayvanlar av hayvanlarına haremde rastladıklarında onları parçalamazlar. Ashab-ı Fil olayında görüldüğü gibi, ona kötü niyetle gelen zorba hükümdarlar Allahın kahrına ma’ruz kalırlar.
مَّقَامُ إِبْرَاهِيمَ “Makam-ı İbrahim (onlardan biridir.)”
Makam-ı İbrahim o ayetlerden biridir. Makam-ı İbrahimde de nice alâmetler vardır.
Mesela,
-Yalçın kayada ayak izi olması,
-Ayak izinin topuklara kadar çıkması,
-Kayalar içinde bu yumuşaklıkla tahsisi,
-Peygamberlerden arda kalan eserler içinde bunun devam ettirilmesi,
-O kadar düşmanları olmakla beraber, binlerce senedir korunması.
Kayadaki ayak izi şöyle anlatılır: Hz. İbrahim Ka’beyi yaparken, bina yükseldiğinde bu taş üzerine çıkıp taşları dizmeye devam etmiş, iki ayağı o taşta gömülerek iz bırakmış.
وَمَن دَخَلَهُ كَانَ آمِنًا “Oraya giren emniyette olur.”
O ayetlerden biri de, Beyt’e girenin emin olmasıdır.
Ayetin evvelinde “onda apaçık ayetler vardır” denilmişti. O ayetlere misal olarak,
-Makam-ı İbrahim
-Ve ona girenin emniyet içinde olması gösterildi.
Nasıl ki Hz. Peygamber (asm) “Bana dünyanızdan üç şey sevdirildi.” Güzel koku, kadın ve gözümün nuru olan namaz” derken, hoşlanılan şeylerden üç tanesini misal olarak söylemiştir. Onun gibi “Onda apaçık ayetler vardır” denildikten sonra bu ikisi misal olarak getirilmiştir. Bu ikisinin zikrinde, diğerlerini söylemeye gerek kalmayacak iki özellik nazara verilmektedir: Makam-ı İbrahim’deki ayak izi, dünya durdukça kalıcı bir alâmettir.
Ona girildiğinde emniyet içinde olmak ise, kıyamet gününde azaptan kurtulmaya bir alâmettir.[2>
Hz. Peygamber şöyle buyurur: “İki haremden birinde ölen, kıyamet günü emin olarak diriltilir.”
Ebu Hanife’ye göre, dinden dönmek, kısas veya benzeri bir durumdan dolayı öldürülmeyi hak etmiş kişi hareme sığındığında kendisine saldırılmaz, lakin çıkması için zorlanır.
وَلِلّهِ عَلَى النَّاسِ حِجُّ الْبَيْتِ مَنِ اسْتَطَاعَ إِلَيْهِ سَبِيلاً “Ona bir yol bulabilenlerin Beyt’i haccetmesi Allah’ın insanlar üzerinde bir hakkıdır.”
Ayetin ilk kısmından bütün insanlara hac farz gibi anlaşılabilirdi. Devamında ise “ona bir yol bulabilene” denilerek tahsis edildi. Hz. Peygamber (a.s.m) “yol bulmayı” azık ve binek olarak açıklamıştır.
Bu rivayet, imam-ı Şafiî’nin “yol bulmayı” mal olarak açıklamasını teyîd etmektedir. Bunun için İmam-ı Şafiî bir kimsenin maddi imkânı olduğunda kendisi gidemese bile niyabeten başkasına ücretini verip göndermeyi vacip olarak görür.
İmam-ı Malik “yol bulmayı” beden ile açıklar. Buna göre yürümeye ve yolda kazanmaya gücü yetene hac vacip olur.
Ebu Hanife ise, hem mal, hem de beden olarak açıklar.[3>
وَمَن كَفَرَ فَإِنَّ الله غَنِيٌّ عَنِ الْعَالَمِينَ “Kim de inkâr ederse, şüphesiz Allah bütün âlemlerden müstağnidir.”
Ayette “her kim haccetmezse” denilmek yerine “kim inkâr ederse” denilerek haccın vücubuna te’kidde bulunuldu ve terk eden hakkında sertlik gösterildi. Bunun içindir ki Hz. Peygamber şöyle buyurur: “Haccetmeden ölen kimse ister bir Yahudi, ister bir Hıristiyan olarak ölsün!”
Bu ayette haccın vücubu, farziyeti çeşitli delâlet cihetleriyle te’kid edilmiştir:
-Haber sığasıyla gelmesi.
-İsim sûretinde ibrazı.
-Bunun, insanların boynunda Allah için zorunlu bir hak olduğunu gösterir bir şekilde getirilmesi.
-Hükmün önce bütün insanları içine alacak şekilde genel ifade edilip sonra yol bulabilenlere tahsisi. Çünkü bu tarz anlatım bir şeyin müphem olarak ifadesinden sonra izah edilmesidir, muradın ikinci kez tekrarıdır.
-Haccı terk etmek kâfirlerin fiili olmasından, terkinin küfür sayılması.
-Allahu Teâlânın âlemlerden müstağni olduğunun zikredilmesi. Çünkü burada istiğnanın zikri, Allahın nefretine ve yardımını terkine delâlet eder.
-Allahın bütün âlemlerden müstağni olduğunun ifadesi, haccı kasden terk edenle ilgili ilâhî gadabın büyüklüğünü gösterir.
Haccın bu kadar te’kidle nazara verilmesi, onda
-Nefsi köreltmek,
-Bedeni yormak,
-Malı harcamak,
-Şehevî şeylerden uzak kalmak,
-Allaha yönelmek gibi hem câmi, hem de meşakkatli bir ibadet olmasındandır.
Rivayete göre hacc’la ilgili ayetin ilk kısmı nazil olduğunda Hz. Peygamber (asm) değişik din mensuplarını topladı, onlara hitap edip “Allah size haccetmeyi farz kıldı, haccınızı yapın!” buyurdu. Buna bir topluluk iman etti, beşi ise inkâr etti. Bunun üzerine “kim de inkâr ederse…” kısmı nazil oldu.
98- قُلْ يَا أَهْلَ الْكِتَابِ لِمَ تَكْفُرُونَ بِآيَاتِ اللّهِ “De ki: Ey ehl-i kitab! Niçin Allah’ın âyetlerini inkâr ediyorsunuz?”
Allahın ayetleri semî ve aklî olabilir. Bu ayetler Hz. Muhammed’in (asm) iddia etmiş olduğu haccın vücubu ve diğer meselelerde O’nun sıdkına delâlet etmektedir.
Ayette ehl-i kitabın hâssaten zikri, onların küfrünün daha çirkin olmasındandır. Çünkü Allahın ayetlerini bilmeleri daha kuvvetlidir. Ayrıca, bunlar her ne kadar Tevrat ve İncil’e iman ettiklerini iddia etseler de, aslında onları da inkâr etmektedirler.
وَاللّهُ شَهِيدٌ عَلَى مَا تَعْمَلُونَ “Hâlbuki Allah, yaptıklarınıza şahittir.”
Durum şu ki, Allah amellerinize muttalidir, ona göre size karşılık verir. Tahrif etmeniz veya gizlemeye çalışmanız size bir fayda vermez.
99- قُلْ يَا أَهْلَ الْكِتَابِ لِمَ تَصُدُّونَ عَن سَبِيلِ اللّهِ مَنْ آمَنَ تَبْغُونَهَا عِوَجًا وَأَنتُمْ شُهَدَاء “De ki: Ey ehl-i kitab! Şahitler olduğunuz hâlde, niçin Allah’ın yolunu eğri göstermeğe çalışıp inananları Allah yolundan çeviriyorsunuz?”
Bundan önceki ayette de “Ey Ehl-i kitap! Niçin…” denilmişti. Hitabın ve sualin tekrarı, onları daha ziyade kınamak ve özürlerini nefyetmek içindir.
Ayrıca bunda “Allahın ayetlerini inkâr etmek ve Allah yolundan alıkoymaya çalışmak” fillerinin her birinin zâtında çok çirkin olup, azabı celbettiğini hissettirmek vardır.
“Allah yolu” Allahın hak dini olan İslâmdır, insanlar o yolda gitmekle emrolunmuşlardır.
Denildi ki: Ehl-i kitaptan olanlar mü’minleri fitneye düşürmek istiyor, aralarını bozmaya çalışıyorlardı. Hatta Medinede Evs ve Hazrece geldiler, cahiliye döneminde aralarında olan düşmanlık ve savaşları hatırlattılar. Niyetleri, onları eski düşmanlık günlerine geri döndürmekti. Allah yolundan çevirebilmek için hileler düşünüyorlardı.
Onlar Allah yolunu eğri göstermeye çalışmakla, insanlara durumu karıştırmak, İslâm dininde hakdan eğrilik olduğunu vehmettirmek istiyorlardı.
-Neshin olmadığını söylemek,
-Hz. Peygamberin Tevratta zikredilen sıfatlarını değiştirmek,
-Veya mü’minler arasında ayrımcılık yapıp onları birbiriyle meşgul etmek, böylece geri kalmalarını sağlamak,
-Din meselesinde aralarında problemler yaşamalarını temin etmek gibi metotlarla hedeflerine varmak istiyorlardı.
Şahitler olduğunuz halde ifadesi, şunu bildirir:
“Hâlbuki sizler İslâmın Allahın yolu olduğuna ve o yoldan çevirmenin sapmak ve saptırmak olduğuna şahitlersiniz.”
Veya, “sizler kendi dininizden olanların nezdinde âdil kimselersiniz, sizin sözlerinize güvenirler, aralarındaki meselelerde sizi şahit tutarlar.”
وَمَا اللّهُ بِغَافِلٍ عَمَّا تَعْمَلُونَ “Allah, yaptıklarınızdan gafil değildir.”
Bu, onlara bir vaîddir.
Birinci ayetle reddedilen husus onların küfürleri idi. Onlar bunu açıktan yapıyorlardı. Bundan dolayı ayetin sonu, “Allah yaptıklarınıza şahittir” şeklinde bitirildi.
Bu ayette ise reddedilen husus, onların müminleri Allah yolu olan İslâm’dan alıkoymalarıdır. Bunu ise gizlice yapıyorlardı ve o konuda hile peşinde idiler. Bundan dolayı ayetin sonu “Allah yaptıklarınızdan gafil değildir” şeklinde bitirildi.
[1> Çünkü ümmi olmakla beraber, onların kitaplarında yer alan hükümleri onlara haber vermektedir.
[2> Yani ona giren dünyada bile emniyet içinde olursa, ahirette de elbet azaptan emin olacaktır.
[3> Yani, haccın farz olması için hem maddi imkân olmalı, hem de bedenen gidebilecek şekilde bulunulmalı.
100 - يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوَاْ إِن تُطِيعُواْ فَرِيقًا مِّنَ الَّذِينَ أُوتُواْ الْكِتَابَ يَرُدُّوكُم بَعْدَ إِيمَانِكُمْ كَافِرِينَ
“Ey iman edenler! Kendilerine kitap verilenlerden bir gruba uyarsanız, imanınızdan sonra sizi döndürüp kâfir yaparlar.”
Sebeb-i Nüzûl
Evs ve Hazreçten bir grup hakkında nazil oldu. Oturmuş, konuşuyorlardı. Şas bin Kays isimli Yahudi onlara uğradı, güzel güzel sohbet etmelerini, bir ve beraber olmalarını çekemedi. Yahudilerden bir gence onların yanına varıp Buas savaşı günlerini onlara hatırlatmasını ve bu savaşla ilgili söylenmiş bazı şiirleri onların yanlarında okumasını istedi. Bu savaşta zafer Evs’in olmuştu. Genç, kendinden istenileni yaptı. Derken Evs ve Hazreçliler kendi aralarında tartışmaya başladılar, her iki taraf kendini medhediyordu. Ortalık kızıştı, “silaha, silaha” demeye başladılar. Kopan gürültü üzerine insanlar oraya toplandı. Hz. Peygamber ve önde gelen sahabileri onlara yöneldi. Hz. Peygamber şöyle konuştu: “Allah size İslam ile ikramda bulundu, cahiliye hallerinizi onunla ortadan kaldırdı. Kalplerinizi birbirine ülfet ettirdi. Bütün bunlardan sonra, ben daha aranızda iken cahiliye davası mı güdüyorsunuz?”
Hz. Peygamberin bu konuşması üzerine, yaptıkları tartışmanın şeytandan bir kandırma ve düşmanlarından bir aldatma olduğunu anladılar. Silahları bırakıp istiğfar ettiler, birbirlerinin boyunlarına sarıldılar, Rasulullah ile beraber oradan ayrıldılar.
Allahu Teâlâ bu ayetten önce, ehl-i kitap olanlara peygamberi aracılığıyla “Ey Peygamber! De ki…” şeklinde konuşmuştu. Burada ise ehl-i imana doğrudan konuştu. Bunda onların kadrinin büyüklüğünü ortaya koymak ve kendilerinin Allahın doğrudan hitap etmesine ve konuşmasına layık olduklarını hissettirmek vardır.
101- وَكَيْفَ تَكْفُرُونَ وَأَنتُمْ تُتْلَى عَلَيْكُمْ آيَاتُ اللّهِ وَفِيكُمْ رَسُولُهُ “Size Allah’ın âyetleri okunup dururken ve Rasulü de içinizde iken nasıl küfre saparsınız?”
Onları küfürden alıkoyacak ve imana sevkedecek sebepler bir araya gelmişken nankörlükte bulunmalarını reddeder ve hayretle karşılatır.[1>
وَمَن يَعْتَصِم بِاللّهِ فَقَدْ هُدِيَ إِلَى صِرَاطٍ مُّسْتَقِيمٍ “Ve her kim Allah’a sımsıkı bağlanırsa, kesinlikle doğru bir yola iletilmiştir.”
Kim Allahın dinine sımsıkı sarılsa, bütün işlerinde O’na iltica etse hiç şüphesiz dosdoğru bir yola sevk edilmiş olur.
102- أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ اتَّقُواْ اللّهَ حَقَّ تُقَاتِهِ “Ey iman edenler! Allah’tan hakkıyla korkun.”
“Allahtan hakkıyla korkmak”, “O halde, gücünüzün yettiği kadar Allah’tan korkun.” (Teğabün, 16) ayetinde bildirildiği gibi, emredilenleri yapmak ve haramlardan kaçınmakta bütün gücünü kullanmaktır.
İbnu Mes’ud, ayeti şöyle açıklar:
Bu, Allaha itaat edip isyan etmemen, nankörlük etmemen, zikredip O’nu unutmamandır.
Denildi ki: Bundan murat Allaha itaatte bulunurken tam bir ihlâsla yapman, hiçbir karşılık beklememendir.
Daha önce ehl-i kitaba itaatten yasak getirilmişti. Burada Allahtan hakkıyla korkmak emredilerek bu yasağa te’kid yapıldı.
وَلاَ تَمُوتُنَّ إِلاَّ وَأَنتُم مُّسْلِمُونَ “Ve ancak müslümanlar olarak ölün.”
Ölüm size geldiğinde sakın İslam dışında bir halde bulunmayın.
103- وَاعْتَصِمُواْ بِحَبْلِ اللّهِ جَمِيعًا “Hep birlikte Allah’ın ipine sımsıkı sarılın.”
“Allahın ipinden” murat Allahın dinidir.
Veya hadiste “Kur’an Allahın sağlam ipidir” denilmesinden hareketle, Kur’andır.
Sarkıtılan ipe yapışan, içinde bulunduğu çukurdan kurtulduğu gibi, İslama ve Kur’ana sarılan da içinde bulunduğu düşük hallerden kurtulur.
وَلاَ تَفَرَّقُواْ “Parçalanıp bölünmeyin.”
Ehl-i kitap gibi aranızda ihtilafa düşerek bölünüp parçalanmayın.
Veya cahiliye günlerinde birbirinizle savaşmanız gibi birbirinize düşmeyin.
Veya şu manaya da bir işaret olabilir:
“Ayrılığı netice veren ve aranızda ülfeti ortadan kaldıran şeyleri söylemeyiniz!”
وَاذْكُرُواْ نِعْمَةَ اللّهِ عَلَيْكُمْ “Allah’ın size olan nimetini hatırlayın.”
Ve özellikle de aranızda ülfeti sağlayan ve düşmanlığı ortadan kaldıran İslama hidayet ve muvaffakiyet nimetini yad edin.
إِذْ كُنتُمْ أَعْدَاء فَأَلَّفَ بَيْنَ قُلُوبِكُمْ “Hani sizler birbirinize düşman idiniz de O, kalplerinizi birleştirmişti.”
Hani sizler cahiliye döneminde birbirinize düşman idiniz de Allah İslam ile kalplerinizi birbirine ısındırmıştı.
فَأَصْبَحْتُم بِنِعْمَتِهِ إِخْوَانًا “O’nun bu nimeti sayesinde kardeşler olmuştunuz.”
Böylece birbirinizle kardeş olmuştunuz. Allah için birbirini seven kimseler haline geldiniz.
Denildi ki: Evs ve Hazreç iki kardeşin ismidir. Bunların çocukları arasında düşmanlık meydana geldi, yüzyirmi yıl kendi aralarında savaştılar. Allahu Teâlâ İslam ile harp ateşini söndürdü, Rasulü ile aralarında bir ülfet meydana getirdi.
وَكُنتُمْ عَلَىَ شَفَا حُفْرَةٍ مِّنَ النَّارِ فَأَنقَذَكُم مِّنْهَا “Hem bir ateş çukurunun tam kenarında idiniz de, O sizi ondan kurtarmıştı.”
“Küfrünüzden dolayı cehennem ateşine düşmek üzere idiniz.”
Veya “bu halinizle ölüm size gelse cehennem ateşine düşecek idiniz.”
“Allah sizi İslam ile ondan kurtardı.”
“Ondan” ifadesi ile kastedilen,
-Çukur,
-Cehennem ateşi,
-Veya ateşin kenarında olmak olabilir.
كَذَلِكَ يُبَيِّنُ اللّهُ لَكُمْ آيَاتِهِ لَعَلَّكُمْ تَهْتَدُونَ “İşte Allah size âyetlerini böyle apaçık bildiriyor, ola ki doğru yola eresiniz.”
Allah size delillerini böyle beyan ediyor, ola ki hidayet üzere sebat etmek ve bunda daha da ileri gitmenizde muvaffak olursunuz.
104- وَلْتَكُن مِّنكُمْ أُمَّةٌ يَدْعُونَ إِلَى الْخَيْرِ وَيَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَيَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنكَرِ “Sizden, hayra davet eden, emr-i bilmarûf ve nehy-i anil münkerde bulunan (iyiliği emreden ve kötülükten men eden) bir topluluk bulunsun.”
Emr-i bilmarûf ve nehy-i anil münker, farz-ı kifayedir, herkes bunu yapmaya elverişli olmayabilir. Bunu yapacak kimselerde,
-Dinin hükümlerini bilmek,
-Dindeki hükümlerin derecelerini bilmek,
-Bizzat kendi hayatında yaşamak gibi ümmetin her ferdinde bulunamayabilen şartlar aranır.
Cenab-ı Hakkın bu ayette umuma hitap edip bazılarından bunu istemesi, aslında bunun umuma vacip olduğunu, ümmetin bunu terki durumunda hepsinin günahkâr olacağına, ama bir kısmının yapmasıyla ise kurtulacaklarına delâlette bulunmak içindir. Farz-ı kifaye olanların hepsi bu tarzdadır.
Veya (Âl-i İmran, 110) ayetinde olduğu gibi “hayra davet eden bir ümmet olun” manasında da olabilir.
“Hayra davet” ifadesi, kendisinde dinî veya dünyevî maslahat olan şeylerin hepsini içine alır. Bunun devamında “iyiliği emreden, kötülükten men eden” ifadesi âmm bir ifadeye has bir şeyin atfı türündendir.[2> Bunda, özel olarak zikredilenlerin faziletinde dikkat çekmek vardır.
وَأُوْلَئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ “İşte felaha erenler onlardır.”
Kemâliyle felah bulanlar, işte bunlardır. Hz. Peygambere insanların en hayırlısının kim olduğu soruldu. Şöyle cevap verdi:
-Emr-i bilmarûf nehy-i anil münkerde bulunan, Allahtan en çok korkan, sıla-i rahme en çok dikkat edendir.”
Emr-i bilmarûf, emredilen şeyin durumuna göre vacip ve mendup olabilir. Nehy-i anil münker ise, tümüyle vaciptir, yani yasaklanan şeylerin hepsinin terki gerekir.. Çünkü dinin yasakladığı her şey haramdır.
Görülen o ki, günah işleyen kimsenin de kendi yaptığı günahtan başklarını sakındırması gerekir. Çünkü ona düşen bir vazife, o günahı terk etmek ve başkalarının da yapmasına engel olmaktır. Bunlardan birini terk etmesi, diğerinin vücubunu ortadan kalkmaz.
105- وَلاَ تَكُونُواْ كَالَّذِينَ تَفَرَّقُواْ وَاخْتَلَفُواْ مِن بَعْدِ مَا جَاءهُمُ الْبَيِّنَاتُ “Kendilerine apaçık deliller geldikten sonra parçalanıp ayrılığa düşenler gibi olmayın.”
Mesela, Yahudi ve Hristiyanlar, tevhid, tenzih ve ahiret hallerinde ihtilaf etmişlerdir.
Bunlar, hakta ittifakı beyan eden ve gerektiren ayetler ve delillerden sonra fırkalara bölünüp ayrılmışlardır. Ayette yasaklanan ihtilaf, dinin usulünde olan ihtilaftır, füruatla ilgili olanlarda değil.
Hz. Peygamber (asm) şöyle bildir:
“Ümmetimin ihtilafı rahmettir.”
Bir başka hadislerinde de şöyle der:
“İçtihad eden kimse isabet ettiğinde iki ecir vardır. Hata ettiğinde ise bir ecir alır.”
وَأُوْلَئِكَ لَهُمْ عَذَابٌ عَظِيمٌ “İşte bunlar için çok büyük bir azap vardır.”
Ayette parçalanıp ayrılanlara vaîd vardır. Onlara benzeme hususunda da bir tehdit söz konusudur.
106- يَوْمَ تَبْيَضُّ وُجُوهٌ وَتَسْوَدُّ وُجُوهٌ “O gün bazı yüzler ağarır, bazı yüzler kararır.”
Yüzün beyaz ve siyah olması, sürur neşesinden ve korku kederinden kinayedir.
Denildi ki: Hak yolda olanlar,
-Yüzlerinin beyazlığı
-Amel defterlerinin beyazlığı,
-Tenlerinin parlaklığı,
-Önlerinde ve arkalarında hareket eden nur ile bilinirler.
Batıl yolda olanlar için ise, bunların zıddı söz konusudur.
فَأَمَّا الَّذِينَ اسْوَدَّتْ وُجُوهُهُمْ أَكْفَرْتُم بَعْدَ إِيمَانِكُمْ “Yüzleri kararanlara (denilir): İmanınızdan sonra küfre mi döndünüz?”
“İmanınızdan sonra küfre mi döndünüz” sorusu, kınamak ve hallerine hayret uyandırmak içindir.
Onlar
-Mürtedler olabilir.
-Veya Hz. Peygamberin gönderilmesinden önce O’na gıyabî olarak inanmakla beraber, sonra O’nu inkâr eden ehl-i kitab olabilir.
-Veya “ben sizin Rabbiniz değil miyim?” diye Cenab-ı Hak sorduğunda “Evet, Rabbimizsin” diye şehadet ettikten veya deliller ve ayetlerde tefekkür ile imanı ikrar ettikten sonra inkâr eden bütün kafirler olabilir.
فَذُوقُواْ الْعَذَابَ بِمَا كُنْتُمْ تَكْفُرُونَ “Öyleyse küfrünüze karşılık tadın azabı!”
Küfrünüz sebebi ile veya küfrünüze bir ceza olarak, öyleyse tadın bakalım azabı…”
107- وَأَمَّا الَّذِينَ ابْيَضَّتْ وُجُوهُهُمْ فَفِي رَحْمَةِ اللّهِ “Yüzleri ağaranlara gelince, (onlar) Allah’ın rahmetindedirler.”
Yüzü ak olanların “Allahın rahmetinde” olmaları O’nun cennetinde daimi mükâfatlandırılmalarını anlatır. Bunun “rahmet” ile ifade edilmesi, bütün ömrünü Allaha itaat içinde geçirse bile, mü’minin cennete ancak Allahın rahmeti ve lütfu ile gireceğine bir tenbih içindir.
Ayette “o gün bazı yüzler ağarır, bazı yüzler kararır” denildikten sonra, normalde önce yüzleri beyaz olanların durumu anlatılması beklenirken, diğerlerinin durumuyla söze devam edilip ardından yüzü beyaz olanları durumuyla ayetin bitirilmesi, ayetin başının ve sonunun mü’minlerin süsü ve sevabı olması maksadına matuftur.
هُمْ فِيهَا خَالِدُونَ “Onlar orada ebedî kalacaklardır.”
Sanki “onlar o rahmetle nasıl olurlar?” sorusuna “onlar ebediyen o rahmete mazhardırlar” denilerek cevap verilmiştir.
108- تِلْكَ آيَاتُ اللّهِ نَتْلُوهَا عَلَيْكَ بِالْحَقِّ “İşte bunlar sana hak olarak okuduğumuz Allah’ın âyetleridir.”
İşte bunlar, Allah vaad ve vaîdi ile ilgili gelen ayetlerdir.
Biz bunları, kendisinde hiç şüphe olmayacak şekilde Sana bihakkın tilavet ediyoruz.
وَمَا اللّهُ يُرِيدُ ظُلْمًا لِّلْعَالَمِينَ “Ve Allah, âlemlere hiç zulüm etmek istemez.”
Zira, Allahtan zulüm gelmesi imkânsızdır. Çünkü, O’na vacip olan bir şey yoktur ki, onu noksan yapmakla zulmetmiş olsun. Bir şeyden de men edilmesi yoktur ki, onu yapmakla zulmetmiş olsun. Çünkü O, mutlak olarak her şeyin mâlikidir.
Ayetin devamı bunu bildirir:
109- وَلِلّهِ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الأَرْضِ “Göklerde ne var, yerde ne varsa hepsi Allah’ındır.”
وَإِلَى اللّهِ تُرْجَعُ الأُمُورُ “Ve bütün işler Allah’a döndürülür.”
İşler O’na döndürüldüğünde, bunların her birine vaad ve vaîdine göre karşılık verir.
[1> Yani “nasıl küfre saparsınız?” derken, “Hayır! Böyle bir inkâra giremezsiniz, nankörlük yapamazsınız ve yapmamalısınız” manası vardır.
[2> Mesela “melekler ve Cebrail geldi” denildiğinde, Cebrail de bir melek olmasına rağmen ayrıca söylenmesi, şanına tazim içindir.
110- كُنتُمْ خَيْرَ أُمَّةٍ أُخْرِجَتْ لِلنَّاسِ “(Ey Ümmet-i Muhammed) Siz, insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz.”
Ayet, onların geçmişte hayırlı olmasına delalet eder, sonradan arız olan bir durum sebebiyle bu hâlin kesilmesine ise delâleti yoktur. Benzeri bir durumu “Şüphesiz ki Allah Ğafur – Rahîm’dir.” (Nisa, 23) gibi ayetlerde görürüz.34
Ayete şöyle de mana verilebilir: “Sizler, Allahın ilminde veya levh-i mahfuzda veya geçmiş milletler arasında en hayırlı bir ümmetsiniz.”
تَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَتَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنكَرِ وَتُؤْمِنُونَ بِاللّهِ “İyiliği emreder, kötülükten sakındırır ve Allah’a iman edersiniz.”
Burada “Allaha iman edersiniz” ifadesi, iman edilmesi gerekenlerin tamamına iman etmeyi tazammun eder. Çünkü Allaha iman, iman edilmesi istenenlerin hepsine inanmakla gerçek bir iman olur, bir kıymet ifade eder.
“Allaha iman edersiniz” ifadesinin hakkı aslında “iyiliği emredersiniz ve kötülükten sakındırırsınız” ifadesinden öncedir. Burada sonra getirilmesi, onların Allaha inanarak, O’nu tasdik ederek ve dinini hâkim kılmak gayesiyle böyle yaptıklarına delalet etmek içindir.
Bu ayetle icmanın hüccet olmasına delil getirildi. Zira, ayet onların her iyiliği emretmelerini ve her kötülükten sakındırmalarını gerektirir. Çünkü marûf ve münker kelimelerindeki elif-lâm istiğrak içindir, iyilik ve kötülüğün bütününü içine alır. Şayet onlar batıl bir şeyde icma’ etselerdi, durumları buna aykırı olurdu.
وَلَوْ آمَنَ أَهْلُ الْكِتَابِ لَكَانَ خَيْرًا لَّهُم “Şayet ehl-i kitap da iman etselerdi elbette kendileri için hayırlı olurdu.”
Şayet ehl-i kitap gereği gibi iman etselerdi, bu iman onlar hakkında şimdiki hallerinden daha hayırlı olurdu.
مِّنْهُمُ الْمُؤْمِنُونَ “Onlardan mü’min olanlar var.”
Onlar içinden Abdullah Bin Selâm ve arkadaşları gibi iman edenler vardır.
وَأَكْثَرُهُمُ الْفَاسِقُونَ “Ama çoğu fasık kimselerdir.”
Ama onların ekserisi küfürde inatçıdırlar.
111- لَن يَضُرُّوكُمْ إِلاَّ أَذًى “Onlar size eziyetten başka bir zarar veremezler.”
Onlar size ancak tenkid ve tehdid gibi az bir zarar verirler.
وَإِن يُقَاتِلُوكُمْ يُوَلُّوكُمُ الأَدُبَارَ “Eğer sizinle savaşmaya kalkışsalar, size arkalarını dönüp kaçarlar.”
Şayet sizinle savaşsalar hezimete uğrarlar, sizi öldürmek ve esir etmek tarzında zarar veremezler.
ثُمَّ لاَ يُنصَرُونَ “Sonra kendilerine yardım da edilmez.”
Sonra da hiç kimse size karşı onlara yardım edemez veya sizin onları cezalandırmanıza engel olamaz.
Ayet, onların sözlü sataşma dışında bir zarar vermelerini nefyetti ve şayet savaşsalar mağlup olacaklarını anlattı. Ardından da akıbetlerinin acz ve başarısızlık olacağını haber verdi.
Bu ayet, vakıaya muvafık gaybî haberlerdendir. Çünkü Hz. Peygamber devrindeki Kurayza, Nadîr, Benî Kaynuka ve Hayber Yahudilerinin hâli, ayette anlatıldığı hâl üzere olmuştur.
112- ضُرِبَتْ عَلَيْهِمُ الذِّلَّةُ أَيْنَ مَا ثُقِفُواْ “Onlar nerede bulunurlarsa bulunsunlar, üzerlerine zillet damgası vuruldu.”
وَضُرِبَتْ عَلَيْهِمُ الْمَسْكَنَةُ “Ve üzerlerine meskenet damgası vuruldu.”
Ayette bahsedilen zillet halleri
-Can, mal ve ehillerinin heder edilmesi,
-Batıla sarılmaları,
-Cizye ödemeye mahkum olmaları gibi durumlardır.
إِلاَّ بِحَبْلٍ مِّنْ اللّهِ وَحَبْلٍ مِّنَ النَّاسِ “Meğer ki Allah’tan bir ipe ve insanlardan bir ipe sığınmış olsunlar.”
وَبَآؤُوا بِغَضَبٍ مِّنَ اللّهِ “Onlar Allah’ın gadabına uğradılar.”
O meskenet hâli, bir evin içindekileri kuşatması gibi kendilerini kuşatmıştır. Yahudiler çoğu hâlde fakir ve miskindirler.
ذَلِكَ بِأَنَّهُمْ كَانُواْ يَكْفُرُونَ بِآيَاتِ اللّهِ وَيَقْتُلُونَ الأَنبِيَاء بِغَيْرِ حَقٍّ “Çünkü onlar, Allah’ın âyetlerini inkâr ediyor ve haksız yere peygamberleri öldürüyorlardı.”
“İşte bu” ifadesi, onların zillet, meskenet ve Allahın gadabına maruz kalmalarına işaret eder.
Peygamberleri öldürmeleri nazara verilirken, “haksız yere” denilmesi, kendi itikadlarına göre de onları öldürmeye bir hakları olmadığına delâlet içindir. Yoksa bir peygamberin haklı bir sebeple öldürülmesi söz konusu olamaz.
ذَلِكَ بِمَا عَصَوا وَّكَانُواْ يَعْتَدُونَ “Çünkü, isyan etmişlerdi ve haddi aşıyorlardı.”
Yani, Allahın ayetlerini inkâr etmeleri ve peygamberleri öldürmeleri, onların isyanı ve Allahın koyduğu sınırları aşmaları sebebi iledir. Çünkü küçük günahlarda ısrar, büyük günahlara yol açar, büyük günahlara devam ise küfre kadar götürür.
Denildi ki: Ayetin manası şöyle de olabilir: Dünyada maruz kaldıkları zillet ve ahirette maruz kalacakları gadap, ilâhî ayetleri inkâr ve peygamberleri öldürmek yüzünden olduğu gibi, aynı zamanda isyanları ve haddi aşmaları yüzündendir. Çünkü onlar, dinin füruatıyla da muhataptırlar, onlardan da sorumludurlar.
113- لَيْسُواْ سَوَاء “Onların hepsi bir değildir.”
“Onlar kötülükte aynı değillerdir.”
“Onlar” dan murat ehl-i kitaptır.
مِّنْ أَهْلِ الْكِتَابِ أُمَّةٌ قَآئِمَةٌ “Ehl-i kitap içinde istikametli bir topluluk vardır.”
يَتْلُونَ آيَاتِ اللّهِ آنَاء اللَّيْلِ وَهُمْ يَسْجُدُونَ “Bunlar gece boyunca Allah’ın âyetlerini okurlar, secdeye varırlar.”
İstikamet üzere olan bu kimseler, onlardan İslâma girenlerdir.
Onlar teheccütlerinde Kur’an okurlar. Bunu, gece saatlerinde secde ile beraber okumak şeklinde ifade etmek, onları daha açık ve daha etkin bir şekilde methetmek içindir.
Denildi ki: Bundan murat yatsı namazıdır. Çünkü ehl-i kitab yatsı vaktinde namaz kılmazdı. Rivayete göre Hz. Peygamber bir defasında yatsı namazını biraz tehir etmişti. Sonra çıktığında insanların kendisini beklediğini gördü. Bunun üzerine şöyle buyurdu: “Bu saatte sizden başka din mensuplarının Allah’ı anması söz konusu değildir.”
114- يُؤْمِنُونَ بِاللّهِ وَالْيَوْمِ الآخِرِ “Onlar, Allah’a ve ahiret gününe iman ederler.”
وَيَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَيَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنكَرِ “İyiliği emrederler, kötülükten men ederler.”
وَيُسَارِعُونَ فِي الْخَيْرَاتِ “Hayırlı işlerde birbirleriyle yarışırlar.”
Bunlar, ehl-i kitaptan İslâma girmiş olan seçkin kimselerin diğer sıfatlardır. Bu sıfatlar, Yahudilerde olmayan özelliklerdir. Çünkü onlar,
-Haktan sapmışlardır.
-Gece ibadetleri yoktur.
-Allaha şirk koşmuşlardır.
-Allahın sıfatlarında hata etmişlerdir.
-Ahireti, gerçekte olduğundan farklı anlatmışlardır.
-Amellerini riyakârane yaparlar.
-Hayırlı işlerde ağırdan alırlar.
وَأُوْلَئِكَ مِنَ الصَّالِحِينَ “İşte onlar salihlerdendir.”
Üstteki iki ayette anlatılan özellikleri taşıyanlar, Allah nezdinde hâlleri iyi olan ve O’nun rızasına ve senasına hak kazanan kimselerdendir.
115- وَمَا يَفْعَلُواْ مِنْ خَيْرٍ فَلَن يُكْفَرُوْهُ “Onlar ne hayır işlerlerse karşılıksız bırakılmayacaklardır.”
Onlar hayır olarak ne yaparlarsa, bunların hiçbiri asla zâyi olmaz ve sevabından bir şey eksiltilmez.
وَاللّهُ عَلِيمٌ بِالْمُتَّقِينَ “Allah, muttakileri bilendir.”
Ayet, onlara bir müjdedir ve takvanın hayrın ve güzel amelin başlangıcı olduğunu, Allah nezdinde kurtulanların takva ehli kimseler olduğunu hissettirmektedir.
116- إِنَّ الَّذِينَ كَفَرُواْ لَن تُغْنِيَ عَنْهُمْ أَمْوَالُهُمْ وَلاَ أَوْلاَدُهُم مِّنَ اللّهِ شَيْئًا “İnkâr edenlerin malları da ve evlatları da Allah’a karşı onlara bir fayda sağlamaz.”
وَأُوْلَئِكَ أَصْحَابُ النَّارِ “İşte onlar cehennem ehlidirler.”
هُمْ فِيهَا خَالِدُونَ “Onlar orada daimîdirler.”
117- مَثَلُ مَا يُنفِقُونَ فِي هِذِهِ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا كَمَثَلِ رِيحٍ فِيهَا صِرٌّ أَصَابَتْ حَرْثَ قَوْمٍ ظَلَمُواْ أَنفُسَهُمْ فَأَهْلَكَتْهُ “Onların bu dünya hayatında harcadıklarının durumu, nefislerine zulmeden bir kavmin ekinlerini, kavurucu ve soğuk bir rüzgârın vurup mahvetmesi gibidir.”
O müşriklerin Allaha yakınlık, birbirine karşı gururlanmak ve şöhret saikasıyla veya münafıkların riya ve korku sebebiyle şu dünya hayatında infak ettikleri şuna benzer:
Şiddetli bir ayaz var. Bu ayaz, küfür ve günahla nefsine zulmeden bir kavmin mahsulüne isabet etmiş, bir ceza olarak o mahsulü yok etmiştir.
Ayette “nefislerine zulmeden bir kavme” böyle bir cezanın geldiği nazara veriliyor. Çünkü gadap sonucu helâk etmek, çok daha çetindir.
Ayet, kâfirlerin infakının/ harcamalarının zâyi olup gitmesini, kâfirlerin ekinine gelen soğuk bir rüzgârın o ekini tamamen yok etmesiyle anlatır. Öyle ki dünyada da ahirette de bundan bir fayda görmeyeceklerdir.
Ayette teşbih-i mürekkep vardır.
وَمَا ظَلَمَهُمُ اللّهُ وَلَكِنْ أَنفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ “Allah, onlara zulmetmedi, ama onlar kendi kendilerine zulmediyorlar.”
Allah onların harcamalarını boşa çıkarmakla onlara zulmetmedi, lakin onlar işe yarar şeylerde harcama yapmadıklarından kendilerine zulmettiler.
Veya Allah o mahsul sahiplerinin mahsulünü yok etmekle onlara zulmetmedi, lakin onlar cezayı netice verecek şeyleri yapmakla kendilerine zulmettiler.
118- يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ لاَ تَتَّخِذُواْ بِطَانَةً مِّن دُونِكُمْ “Ey iman edenler! Sizden olmayanlardan bir sırdaş edinmeyin.”
Ayet metnindeki “Bitane”, kelime anlamıyla elbisenin astarına verilen isimdir, kendisine güven sebebiyle kişinin sırlarını paylaştığı kimse için mecazen kullanılır. Nitekim Hz. Peygamber (asm) “Ensar iç elbise, diğer insanlar ise dış elbise gibidir” diyerek Medineli Müslümanlara olan güvenini ifade etmiştir.
Ayet, gayr-i Müslimlerle sırları paylaşmayı yasaklamaktadır.
لاَ يَأْلُونَكُمْ خَبَالاً “Onlar size fenalık etmekten geri kalmazlar.”
Onlar size fesat çıkarmakta hiç de kusur etmezler.
وَدُّواْ مَا عَنِتُّمْ “Hep sıkıntıya düşmenizi isterdiler.”
Onlar sizin çok zarar görmenizi ve meşakkat çekmenizi temenni ederler.
قَدْ بَدَتِ الْبَغْضَاء مِنْ أَفْوَاهِهِمْ “Onların kinleri ağızlarından ortaya çıkmıştır.”
Size olan aşırı kinleri sebebiyle kendilerini tutamazlar, düşmanlıkları sözlerine yansır.
وَمَا تُخْفِي صُدُورُهُمْ أَكْبَرُ “Kalplerinde gizledikleri ise daha büyüktür.”
قَدْ بَيَّنَّا لَكُمُ الآيَاتِ إِن كُنتُمْ تَعْقِلُونَ “Eğer aklınızı kullanırsanız âyetleri size açıkladık.”
Biz size ihlâsın vücubuna, mü’minleri dost edinmeye ve kâfirlere düşman olmaya delâlet eden ayetleri açık bir şekilde beyan ettik.
Ayette dört cümle gayr-ı müslimleri dost edinmenin yasak olmasının gerekçesini açıklamak için geldi. İlk üçünün “bitâne” (sırdaş) için sıfatlar olması da caizdir.
119- هَاأَنتُمْ أُوْلاء تُحِبُّونَهُمْ وَلاَ يُحِبُّونَكُمْ “İşte siz öyle kimselersiniz ki onları seversiniz, onlar ise sizi sevmezler.”
Ayet, Müslümanların onları sevmedeki hatasını beyan eder.
وَتُؤْمِنُونَ بِالْكِتَابِ كُلِّهِ “Ve siz kitabın hepsine inanırsınız.”
Yani, onlar, siz onların kitabına da inandığınız hâlde yine de sizi sevmezler.
Öyleyse, onlar sizin kitabınıza inanmadıkları hâlde ne diye onları seviyorsunuz?
Ayette “onlar kendi batıl yollarında, sizin hak yolda gösterdiğiniz salâbetten daha tavizsizdirler” şeklinde bir kınama vardır.
وَإِذَا لَقُوكُمْ قَالُواْ آمَنَّا “Onlar sizinle karşılaştıkları zaman ‘amenna’ derler.”
Onların ehl-i imana “amenna” yani “iman ettik” deyişleri münafıkâne ve aldatma gayesi iledir.
وَإِذَا خَلَوْاْ عَضُّواْ عَلَيْكُمُ الأَنَامِلَ مِنَ الْغَيْظِ “Ama kendi başlarına kaldıklarında, size karşı kinlerinden dolayı parmaklarını ısırırlar.”
قُلْ مُوتُواْ بِغَيْظِكُمْ “De ki: Öfkenizden ölün!”
Bu ifade, onlara bir bedduadır.
İslâm’ın ve Müslümanların gücünün gittikçe artmasıyla kinlerinin de artıp, kederlerinden ölmelerini ifade eder.
إِنَّ اللّهَ عَلِيمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ “Şüphesiz Allah, kalplerde olanı bilendir.”
Dolayısıyla onların içindeki buğzu ve kini de bilmektedir.
Bu ifade onlara söylenen sözün devamı olabilir. Yani, onlara de ki: “Şüphesiz Allah gizlemiş olduğunuz “öfkeden parmakları yemenizden” daha gizli şeyleri de bilir.”
Veya onlara söylenenden hariç de olabilir. Yani, “Bunu onlara söyle ve Seni onların sırlarına muttali kılmama şaşma. Çünkü ben, onların içlerinde sakladıkları en gizli şeyleri de bilirim.”
120- إِن تَمْسَسْكُمْ حَسَنَةٌ تَسُؤْهُمْ “Size bir iyilik dokunursa, bu onları üzer.”
وَإِن تُصِبْكُمْ سَيِّئَةٌ يَفْرَحُواْ بِهَا “Başınıza bir kötülük gelse, ona sevinirler.”
Ayet, onların düşmanlıklarının ne derece ileri olduğunu beyan eder. Müslümanların nail oldukları her türlü hayır ve menfaate haset etmekte, onlara gelen her türlü zarar ve meşakkatten ise hoşlanmaktadırlar.
وَإِن تَصْبِرُواْ وَتَتَّقُواْ لاَ يَضُرُّكُمْ كَيْدُهُمْ شَيْئًا “Eğer siz sabrederseniz ve korunursanız, onların hileleri size hiçbir zarar vermez.”
-Onların düşmanlıklarına veya zor mükellefiyetlerine sabrederseniz,
-Onlara dostluktan veya genel anlamda Allahın haram kıldıklarından sakınırsanız,
Allahın sabredenlere ve sakınanlara vaat etmiş olduğu lütfu ve koruması sayesinde, onların hilesi size herhangi bir şekilde zarar vermez.
Şu da düşünülebilir: Bir işte ciddi olan, tedbir ve sabırda deneyimli olan kimse hasmına karşı fevrî hareket etmez, böylece onun oyununa gelmemiş olur.
إِنَّ اللّهَ بِمَا يَعْمَلُونَ مُحِيطٌ “Çünkü Allah onların işlediklerini kuşatmıştır.”
Allah, onların size olan düşmanlıklarını bilir ve buna göre ceza verir.
Keza O’nun ilmi sizin sabrınızı ve sakınmanızı da, başka hallerinizi de kuşatmıştır, ona göre size layık olan karşılığı verir.
121- وَإِذْ غَدَوْتَ مِنْ أَهْلِكَ تُبَوِّىءُ الْمُؤْمِنِينَ مَقَاعِدَ لِلْقِتَالِ “Hani sabah erken evinden ayrılmış, mü’minleri (Uhud’da) savaş mevzilerine yerleştiriyordun.”
Hz. Peygamber sabah erkenden Uhud harbi için Hz. Aişenin odasından çıkmış, mü’minleri savaş için yerleştiriyordu.
وَاللّهُ سَمِيعٌ عَلِيمٌ “Allah, Semi’ – Alîm’dir.”
Allah sözlerinizi işitir, niyetlerinizi bilir.
Sebeb-i Nüzûl
Rivayete göre, Mekke müşrikleri hicretin üçüncü yılında Şevval ayının onikisinde Çarşamba günü Uhud’a gelmişlerdi. Hz. Peygamber ashabıyla istişare yaptı. Daha önce bu gibi meşveretlere çağırmadığı halde, münafıkların reisi Abdullah Bin Übey Bin Selûlü de davet etti. İbnu Selûl ve Ensarın çoğu “Ya Rasulallah, Medinede kal, onlara karşı meydan savaşı yapma. Vallahi, Medineden düşmana karşı çıktığımızda bize zarar vermişlerdir, Medinede üzerimize geldiklerinde ise biz onlara zarar vermişizdir. Özellikle Sen içimizde olduğunda daha muvaffak oluruz. Öyleyse onları bırak, yerlerinde kalırlarsa şerleri de kendileriyle beraber kalır, şayet Medineye girerlerse erkekler onlarla savaşır, kadınlar ve çocuklar onlara taş atarlar. Döndüklerinde elleri boş olarak dönerler” dediler.
Bir kısmı ise, Medineden çıkıp meydan savaşı yapılması görüşünde olduklarını söylediler. Bunun üzerine Hz. Peygamber şöyle dedi: “Rüyamda boğazlanmış bir sığır gördüm, hayır ile te’vil ettim. Kılıcımın ucunda bir gedik açıldığını gördüm, bunu hezimet olarak te’vil ettim. Elimi sağlam bir zırha koyduğumu gördüm, bunu da Medine olarak te’vil ettim. Ne dersiniz, Medine’de kalıp onlarla meydanda savaşmayalım?”
Bedir savaşına katılmamış olan ve çoğu Uhudda şehit olacak kimseler “bizi düşmanlarımıza çıkar” dediler ve bu konuda çok istekli oldular. Öyle ki Hz. Peygamber zırhını giydi. Bunu görünce, ısrarlarından dolayı pişman oldular, “Ya Rasulallah, nasıl uygun görürsen öyle yap” dediler. Hz. Peygamber “bir peygamber için, zırhını giydikten sonra savaşmadıkça onu çıkarması uygun olmaz” buyurdu.
Cuma namazından sonra yola çıkıldı, Cumartesi sabahı Uhud’a varıldı. Hz. Peygamber orduyu vadi tarafına yerleştirdi, sırtlarını dağa yasladı. Abdullah Bin Cübeyr’i Uhuda yerleştirdiği okçulara komutan yaptı. “Oklarınızla bizi koruyun, sakın arkamızdan gelmeyin” dedi.
122- إِذْ هَمَّت طَّآئِفَتَانِ مِنكُمْ أَن تَفْشَلاَ “Hani sizden iki taife çözülmeye yüz tutmuştu.”
وَاللّهُ وَلِيُّهُمَا “Hâlbuki Allah onların velisi idi.”
Bunlar, askerin iki cenahında yer alan Hazreç’ten Beni Seleme ve Evs’ten Benî Harisedir. Rivayete göre, Hz. Peygamber Uhud’a bin kadar adamla çıkmıştı, sabrettiklerinde zaferin kendilerinin olacağını vaat etti. Yolu yarıladıklarında İbnu Übey üç yüz adamıyla geri çekildi ve “Ne için kendimizi ve evladımızı ölüme atalım” dedi. Ensardan Amr Bin Hazm ona cevap verdi: Allah adına ve İslâm namına hem peygamberinize hem de kendinize karşı sorumlusunuz.”
İbnu Übey bunun üzerine, “bir savaş olacağını bilsek sizinle gelirdik” dedi. İşte o zaman bahsi geçen iki taife İbnu Übey’e tâbi olmaya niyetlendiler. Ancak Allah onları korudu ve peygamberle beraber yola devam ettiler.
Ayetin devamında “Allah onların velisi idi” dediği cihetle, onların korkması ve zafiyet göstermesi, dönmeye tam bir niyetlenme değildi.
Ancak şu mana da murat olabilir: “Allah onların yardımcısı iken, onlara ne oluyor ki yılgınlık gösteriyorlar, O’na tevekkül etmiyorlar?”
وَعَلَى اللّهِ فَلْيَتَوَكَّلِ الْمُؤْمِنُونَ “Mü’minler, sadece Allah’a tevekkül etsinler.”
Öyleyse mü’minler sadece O’na tevekkül etsinler, başkalarına dayanıp güvenmesinler. Ta ki Allah da onlara Bedir’de zafer verdiği gibi zafer versin.
123- وَلَقَدْ نَصَرَكُمُ اللّهُ بِبَدْرٍ وَأَنتُمْ أَذِلَّةٌ “Andolsun, sizler güçsüz olduğunuz halde Allah size Bedir’de yardım etmişti.”
Ayet, tevekkülün onlara faydasından bir kısmını zikreder.
Bedir, Mekke ve Medine arasında bir su yeridir. Bedir isminde bir adama aitti, onun adıyla anılır oldu.
Bedirde Müslümanların sayısı azdı, binekleri ve silahları da çok azdı.
فَاتَّقُواْ اللّهَ لَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ “Öyleyse Allah’tan korkun, ola ki şükredersiniz.”
Sebat ederek Allahtan korkun,
Ta ki bu takvanızla Allahın size olan yardım nimetine şükretmiş olasınız.
Veya “Siz Allahtan korkun, ola ki Allah size nimette bulunur, siz de buna şükredersiniz.” Bu manaya göre, nimet şükre sebep olması cihetiyle, ayette nimet yerine şükür nazara verilmiştir.
124- إِذْ تَقُولُ لِلْمُؤْمِنِينَ أَلَن يَكْفِيكُمْ أَن يُمِدَّكُمْ رَبُّكُم بِثَلاَثَةِ آلاَفٍ مِّنَ الْمَلآئِكَةِ مُنزَلِينَ “Hani mü’minlere, “Rabbinizin, indirilmiş üç bin melek ile yardım etmesi size yetmez mi?” diyordun.”
Ayette “Rabbinizin, indirilmiş üç bin melek ile yardım etmesi size yetmez mi?” denilmesi “yeter mi yeter” manasını ifade etmek içindir. Ayette bunun te’kidli bir şekilde ifade edilmesi, onların zaferden ümit kesik halde olmalarına bakar. Çünkü çok zayıf bir hâlde idiler, sayıları azdı, düşman ise kuvvetli ve sayıca kalabalık idi.
Denildi ki: Allah Bedir günü önce bin melek gönderdi, sonra meleklerin sayısı üçbin oldu, ardından da beşbin oldu.
125- بَلَى “Evet!”
“Bele” ifadesi, “evet, yeter” manası verir. Allahu Teâlâ, sonra hem bir teşvik, hem de kalplerini takviye için sabır ve takvaya mükâfat olarak daha ziyadesini vaat edip şöyle dedi:
إِن تَصْبِرُواْ وَتَتَّقُواْ وَيَأْتُوكُم مِّن فَوْرِهِمْ هَذَا يُمْدِدْكُمْ رَبُّكُم بِخَمْسَةِ آلافٍ مِّنَ الْمَلآئِكَةِ مُسَوِّمِينَ “Sabreder ve sakınırsanız, onlar da ansızın üzerinize gelseler, Rabbiniz size nişanlı / işaretli beş bin melekle yardım eder.”
Onlar bu saatte aniden üzerinize gelseler, siz sabır ve takva tavrı gösterdiğinizde beş bin melekle size yardım eder.
126- وَمَا جَعَلَهُ اللّهُ إِلاَّ بُشْرَى لَكُمْ وَلِتَطْمَئِنَّ قُلُوبُكُم بِهِ “Allah, bunu size sırf bir müjde olsun ve kalpleriniz bununla yatışsın diye yaptı.”
Allah size bu yardımı, ancak kalpleriniz korkudan sükûnet bulsun diye, bir zafer müjdesi olarak yaptı.
وَمَا النَّصْرُ إِلاَّ مِنْ عِندِ اللّهِ الْعَزِيزِ الْحَكِيمِ “Yardım, yalnız Azîz - Hakîm olan Allah katındandır.”
Zafer, sayı ve silah çokluğuyla değil, ancak Allahın yardımıyladır.
Ayet, Allahın onlara zafer vermesinde meleklerin yardımına aslında ihtiyaç olmadığına uyarıda bulunur.
Allahın meleklerin geleceğini bildirmesi,
-Bunun ilâhî yardıma bir işaret olması
-Ve genelde insanların nazarı sebeplere daha çok ihtimam gösterdiği cihetle, kalplerinin sebatını sağlamak içindir.
Ayet aynı zamanda savaştan geri kalanlara aldırmamak hususunda teşvikte de bulunmaktadır.
Zaferi verecek Allah Aziz’dir, takdir ettiği şeylerde O’na galip gelinmez, Hakîm’dir, hikmet ve maslahat gereği ister vasıtalı, ister vasıtasız yardımda bulunur veya yardımı keser.
127- لِيَقْطَعَ طَرَفًا مِّنَ الَّذِينَ كَفَرُواْ أَوْ يَكْبِتَهُمْ فَيَنقَلِبُواْ خَآئِبِينَ “(Allah bunu), inkâr edenlerden bir kısmını helâk etsin veya perişan etsin de umutsuz olarak dönüp gitsinler diye yaptı.”
Onların helaki, bir kısmının katledilmesi ve bir kısmının da esir alınması sûretiyle Bedir savaşında gerçekleşti. Müşriklerin önde gelenlerinden yetmiş kişi öldürüldü, yetmiş kişi de esir alındı.
Ayette nazara verilen “perişan olmaları” ise, zillete maruz kalmaları, şiddetli öfke içinde bulunmaları ve kalplerine korku düşmesidir.
128- لَيْسَ لَكَ مِنَ الأَمْرِ شَيْءٌ “Bu işte senin yapacağın bir şey yoktur.”
Ayetin bu kısmı cümle-i itiraziyedir. (Tırnak içi cümlesidir.)
أَوْ يَتُوبَ عَلَيْهِمْ أَوْ يُعَذَّبَهُمْ “Allah, ya tevbelerini kabul edip onları affeder veya onlara azap eder.”
Yani, şüphesiz Allah onların her işlerine mâliktir. Dilerse onları helâk eder, zillete düşürür. Dilerse, Müslüman olmaları durumunda tevbelerini kabul eder, bağışlar. Eğer küfürlerinde ısrar ederlerse de onları azaplandırır. Senin onlarla alakalı bir yetkin yoktur. Sen ancak onları uyarmak ve onlarla cihad etmek için görevli bir kulsun.
Ayete şöyle de mana verilebilir: “Ey peygamber! Sen onlarla ilgili bir şeye malik değilsin. Ne onların tevbesini kabul edebilir, ne de onlara azab verebilirsin.”
Veya şöyle de denilebilir: “Allahın onları bağışlaması ve Senin de buna sevinmen veya onları azaplandırması ve Senin de bundan dolayı rahatlaman dışında onlarla ilgili bir şeye sahip değilsin.”
Sebeb-i Nüzûl
Rivayete göre Utbe Bin Ebi Vakkas, Uhud harbinde Hz. Peygamberi başından yaraladı, bir dişi kırıldı. Hz. Peygamber yüzünden kanı siliyor ve “peygamberlerinin yüzünü kana bulayan bir kavim nasıl felah bulur?” diyordu. Bunun üzerine üstteki ayet nazil oldu.
Denildi ki: Hz. Peygamber onlara beddua etmeye niyetlenmişti. Allah-u Teâlâ, onlar içinden ilerde iman edecekleri bildiği için, bedduadan nehyetti.
فَإِنَّهُمْ ظَالِمُونَ “Çünkü onlar zalimlerdir.”
Çünkü onlar zulümleriyle ilâhî azabı hak etmişlerdir.
129- وَلِلّهِ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الأَرْضِ “Göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah’ındır.”
Yaratma ve yönetme bakımından göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allahındır, hepsi hakkında hüküm O’ndandır, bu konuda Sana bir yetki verilmemiştir.
يَغْفِرُ لِمَن يَشَاء وَيُعَذِّبُ مَن يَشَاء “O, dilediğini bağışlar, dilediğine azab eder.”
Ayet, azabın vücubunu nefyetme hususunda gayet açıktır. Bunu tevbe ve tevbenin olmamasıyla kayıtlamak, ayetin sarahatine aykırı gibidir.[1>
وَاللّهُ غَفُورٌ رَّحِيمٌ “Allah, Ğafur’dur – Rahîm’dir.”
Allah kullarına son derece bağışlayıcı ve merhametlidir. Dolayısıyla onlara beddua hususunda acele etme.
130- يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ لاَ تَأْكُلُواْ الرِّبَا أَضْعَافًا مُّضَاعَفَةً “Ey iman edenler! Kat kat faiz yemeyin.”
Ayette “kat kat faiz yemeyin” ifadesindeki tahsis, realite hasebiyledir. Çünkü bu ayet nazil olduğu dönemde insanlar kat kat faiz yiyorlardı. Kişi, belli bir süre sonra ödenmek üzere parasını faize veriyor, diğer taraf ödeyemediğinde faizi artırıyordu. Öyle ki verdiği az bir para ile borçlunun malına el koyuyordu.[2>
وَاتَّقُواْ اللّهَ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ “Allah’a karşı gelmekten sakının, ola ki felaha erersiniz.”
Size yasak kılınan şeylerde Allaha karşı gelmekten sakının, ta ki kurtulmayı ümit edebilesiniz.
131- وَاتَّقُواْ النَّارَ الَّتِي أُعِدَّتْ لِلْكَافِرِينَ “Kâfirler için hazırlanmış olan ateşten sakının.”
O kâfirlere uymaktan ve onların fiilleri gibi kötü işler yapmaktan sakınarak cehennem ateşinden kendinizi koruyun.
Ayette, cehennemin doğrudan kâfirler için hazırlandığına, imanı olduğu halde günahlara da dalanlar için dolayısıyla olduğuna bir tenbih vardır.
132- وَأَطِيعُواْ اللّهَ وَالرَّسُولَ لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ “Allaha ve Peygambere itaat edin, ola ki merhamet olunursunuz.”
Cenab-ı Hak, Cehennem ile uyardıktan sonra ilâhî rahmet ile vaatte bulundu. Bunda, Allaha muhalefetten korkutmak ve itaate teşvikte bulunmak vardır.
Bu gibi yerlerde geçen “umulur ki”, “ola ki…” ifadeleri, varılacak şeyin kıymetine bir delildir.[3>
133- وَسَارِعُواْ إِلَى مَغْفِرَةٍ مِّن رَّبِّكُمْ وَجَنَّةٍ عَرْضُهَا السَّمَاوَاتُ وَالأَرْضُ أُعِدَّتْ لِلْمُتَّقِينَ “Rabbinizden bir mağfiret ve müttakiler için hazırlanmış, eni göklerle yer kadar olan cennet için yarışın.”
Kendisiyle ilâhî mağfirete layık olacağınız İslâm, tevbe ve ihlâs gibi şeylere koşuşunuz, bu konuda birbirinizle yarış hâlinde olunuz.
Ayette “uzunluğu” yerine “eni” denilmesi temsil yoluyla cennetin ne kadar çok geniş olduğunu ifade etmek içindir. Çünkü bir şeyin eni, boyundan daha kısa olur.
“O cennetin eni göklerle yer kadardır” derken beliğ bir teşbih vardır. Yani, o cennetin eni gökler ve yerin eni gibidir. İbnu Abbas bunu şöyle ifade eder: Cennetin eni, yedi sema ve yedi arz birbirine birleştirilse geniş olması gibi, çok çok geniştir.
Ayette, “müttakiler için hazırlanmış cennet için yarışın” denilmesi, cennetin yaratılmış olduğuna ve bu âlemden hariç bulunduğuna bir delildir.
134- الَّذِينَ يُنفِقُونَ فِي السَّرَّاء وَالضَّرَّاء “Onlar, bollukta ve darlıkta infak ederler.”
O müttakiler hem bollukta, hem de darlıkta Allah yolunda harcarlar. “Bollukta ve darlıkta infak ederler” ifadesi, “her hâl u kârda infakta bulunurlar” manasını da anlatır. Çünkü insan ya sürur halindedir veya çetin şartlar altındadır. Yani onlar bütün hâllerde az veya çok Allah yolunda harcama yapmaktan geri kalmazlar.
وَالْكَاظِمِينَ الْغَيْظَ “Öfkelerini yutarlar.”
Onlar, öfkelerinin gereğini yapmaya güçleri varken, öfkelerini tutarlar.
Hz. Peygamber şöyle buyurur: “Her kim öfkesinin gereğini yapmaya gücü varken bunu tutsa, Allah onun kalbini emniyet ve imanla doldurur.”
وَالْعَافِينَ عَنِ النَّاسِ “Ve insanları affederler.”
Cezalandırılmayı hak etmiş kimselere ceza vermeyi terk ederler. Hz. Peygamber şöyle buyurur:
“Allahın mahfuz kıldığı kimseler dışında, ümmetimden böyle olanlar kimseler çok azdır.” Demek ki geçmiş ümmetlerde hayli fazla idi.
وَاللّهُ يُحِبُّ الْمُحْسِنِينَ “Allah muhsinleri (iyilik edenleri) sever.”
Ayette geçen “muhsinler” ifadesi cins ifade edebilir, bu durumda üstte vasıfları belirtilen kimseler de buna dâhil olur. Belirlilik (ahd) ifade edebilir, bu durumda ayet doğrudan bu kimselere işaret eder.
135- وَالَّذِينَ إِذَا فَعَلُواْ فَاحِشَةً أَوْ ظَلَمُواْ أَنْفُسَهُمْ ذَكَرُواْ اللّهَ فَاسْتَغْفَرُواْ لِذُنُوبِهِمْ
“Onlar, çirkin bir iş yaptıkları veya nefislerine zulmettikleri zaman Allah’ı hatırlarlar, günahları için hemen istiğfar ederler.”
Onlar, zina gibi son derece çirkin bir iş yaptıklarında veya herhangi bir günah ile nefislerine zulmettiklerinde Allahı anarlar, pişmanlıkla ve tevbe ile istiğfarda bulunurlar.
Allahı hatırlamak,
-O’nun vaîdini hatırlamak.
-Hükmünü hatırlamak.
-Allahın o büyük hakkını tezekkür etmek şeklinde olabilir.
Denildi ki: Fahışe, büyük günahlar, nefse zulüm ise küçük günahlardır.
Belki de fahışe başkasıyla ilgili günahlar, nefse zulüm ise, kişinin kendinde kalan günahlardır.
وَمَن يَغْفِرُ الذُّنُوبَ إِلاَّ اللّهُ “-Ki Allah’tan başka günahları kim bağışlar?-”
Ayetteki istifham nefiy içindir. Yani, “Allahtan başka günahları kim bağışlar?” ifadesi “O’ndan başka kimse bağışlayamaz” demektir.
Bundan murat,
-Allahu Teâlâyı geniş rahmeti ve umumî mağfireti ile vasfetmek,
-İstiğfara teşvik etmek,
-Tevbenin kabulünü vaat etmektir.
وَلَمْ يُصِرُّواْ عَلَى مَا فَعَلُواْ وَهُمْ يَعْلَمُونَ “Ve işledikleri (günah) üzerinde bile bile ısrar etmezler.”
Yani, onlar bile bile o çirkin işlerinde ısrar etmezler.
Günah yapsalar bile istiğfardan da geri durmazlar.
Hz. Peygamber şöyle buyurur: “Bir kimse istiğfar ediyorsa, günde yetmiş defa da dönse günahta ısrar etmiş sayılmaz.”
136- أُوْلَئِكَ جَزَآؤُهُم مَّغْفِرَةٌ مِّن رَّبِّهِمْ وَجَنَّاتٌ تَجْرِي مِن تَحْتِهَا الأَنْهَارُ خَالِدِينَ فِيهَا “İşte onların mükâfatı, Rab’leri tarafından bağışlanma ve ebedî kalacakları altlarından ırmaklar akan cennetlerdir.”
وَنِعْمَ أَجْرُ الْعَامِلِينَ “Çalışanların mükâfatı ne güzeldir!”
Cennetin müttakiler ve tevbe edenlere mükâfat için hazırlanmış olması, günahta ısrar edenlerin ona girmemesini gerektirmez. Cehennemin de kâfirlere ceza için hazırlanması, kâfirler dışında başkasının girmesine engel değildir.
Daha önce muttakiler için hazırlanan cennetten söz edilmişti. Burada ise, günahlara dalan ama tevbe eden kimselerin cennetlerinden bahsedildi. Bu ayette “cennetler” ifadesinin elif-lâmsız gelmesi, bunlara vaad edilen cennetlerin, müttakiler için hazırlanan cennetlerden daha aşağı mertebede olduğu anlaşılmaktadır. Fark olarak şunu nazara almak yeterli olur:
Müttakilerden bahsedilen yerde onların ihsan sahibi kimseler oldukları, Allahın muhabbetine mazhar oldukları anlatılmıştı. Çünkü onlar dinin hudutlarını muhafaza ettiler ve dinin yüksek tuttuğu değerleri elde etmek için yola çıktılar.
Günahlarına tevbe ile cenneti kazananlar hakkında ise, “Çalışanların mükâfatı ne güzeldir!” denildi. Çünkü bunlar yapamadığını telafiye çalışan işçiler gibidir. Muhsin kimse ile telafiye çalışan kimse, sevilen kimse ile ücretli kimse elbette çok farklıdırlar. Belki de bu ayette mükâfat yerine ücretten bahsedilmesi bu nükte içindir.
[1> Bazıları, Allahın kâfirlere azap vermesini zorunlu olarak görürler. Beydâvî, üstteki ifadeleriyle Bunun Allaha zorunlu olmadığına dikkat çekmektedir.
[2> Dolayısıyla ayetin zâhirine bakıp, “şayet faiz kat kat olmazsa yenilebilir” hükmüne varılmaz.
[3> Mesela bu ayette “Allaha ve peygambere itaat edin, ola ki merhamet olunursunuz” deniliyor. Demek ki merhamete nail olmak çok kıymetli bir durumdur. Önceki ayette ise “…ola ki felaha erersiniz” denilmişti. Felaha ermek, umduğuna nail ve korktuğundan kurtulmaktır. Dolayısıyla, felaha ermek çok önemli bir gayedir.
137- قَدْ خَلَتْ مِن قَبْلِكُمْ سُنَنٌ “Sizden önce nice olaylar gelip geçmiştir.”
Ayet metninde geçen “sünen” ifadesi (Ahzab, 61-62) ayetinde de nazara verildiği şekilde, Allahı yalanlayan ümmetlerin başlarına gelen olaylardır.[1>
فَسِيرُواْ فِي الأَرْضِ فَانْظُرُواْ كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُكَذَّبِينَ “O halde yeryüzünde gezip dolaşın da yalanlayanların akıbeti nasıl olduğuna nazar edin.”
Ta ki onların helâk eserleriyle ilgili gördüklerinizden ibret alın.
138- هَذَا بَيَانٌ لِّلنَّاسِ وَهُدًى وَمَوْعِظَةٌ لِّلْمُتَّقِينَ “İşte bu, insanlar için bir açıklama, müttakiler için bir hidayet ve bir öğüttür.”
“İşte bu” ifadesi, önceki ümmetlerin hâline veya “nazar edin” ifadesinin mefhumuna bir işarettir. Yani, bu yalanlayan ümmetlerin hâlini bir beyan olmakla beraber, müttakiler için de ziyadesiyle bir basiret ve öğüttür.
Veya “işte bu” ifadesi müttakiler ve tevbe edenlerin durumları hakkında özetlenenlere bir işaret de olabilir.
“İşte bu” ifadesinin Kur’ana baktığı da söylenmiştir.
139- وَلاَ تَهِنُوا “Gevşemeyin!”
وَلاَ تَحْزَنُوا “Ve üzülmeyin!”
Ayet, Uhud savaşında Müslümanlara gelen musibete karşı onlara bir tesellidir. Yani, “başınıza gelen bu durumdan dolayı cihadda za’fiyet göstermeyin, sizden öldürülenlere de üzülmeyin.
وَأَنتُمُ الأَعْلَوْنَ إِن كُنتُم مُّؤْمِنِينَ “İnanıyorsanız, üstün olan sizsiniz.”
Hâlbuki siz onlardan çok çok yükseksiniz. Çünkü siz,
-Hak üzeresiniz.
-Savaşınız Allah içindir.
-Savaşta hayatını kaybedenleriniz cennettedir.
Onlar ise,
-Batıl bir yoldadırlar.
-Savaşları şeytan içindir.
-Savaşta ölenleri cehennemdedir.
Veya şu açıdan da bakılabilir: “Onların Uhudda size verdikleri zarardan daha fazlasını, siz Bedir Savaşında onlara verdiniz.”
Veya “Siz, akıbet itibariyle en üstünsünüz.” Bu durumda ayet onlara ilâhî yardım ve galebe için bir müjde olur.
“İnanıyorsanız” kaydı şu manayı gösterir: İmanınız sahihse, gevşeklik göstermeyin. Çünkü gerçek bir iman, kalp kuvveti ve Allaha güvenmeyi iktiza eder.
Veya “imanınız sahihse, en üstün sizsiniz.”
140- إِن يَمْسَسْكُمْ قَرْحٌ فَقَدْ مَسَّ الْقَوْمَ قَرْحٌ مِّثْلُهُ “Eğer size bir yara dokunduysa, şüphesiz o topluluğa da benzeri bir yara dokunmuştu.”
Yani, Uhudda onlar size galip geldiyse, Bedirde de siz onlara galip gelmiştiniz. Sonra onlar zafiyet göstermediler, korkmadılar. Sizler za’fiyet göstermemeye daha layıksınız. Çünkü, onların ummadığı şeyleri Allahtan umuyorsunuz.
Şöyle de denildi: Ayette bahsedilen “Size bir yara dokunduysa, şüphesiz o topluluğa da benzeri bir yara dokundu” ifadesi, Uhudda iki tarafın da yara almasını anlatır. Çünkü Müslümanlar, Hz. Peygamberin emrine muhalefet etmeden önce, onlara galip gelmişlerdi.
وَتِلْكَ الأيَّامُ نُدَاوِلُهَا بَيْنَ النَّاسِ “İşte bu günleri insanlar arasında döndürürüz.”
Bir şiirde şöye denir:
“Gün olur yenilir, gün gelir yeneriz.
Gün olur üzülür, gün gelir seviniriz.”
Ayette bahsedilen günlerden (el-eyyâm) maksat, galibiyet –mağlubiyet zamanlarıdır.
وَلِيَعْلَمَ اللّهُ الَّذِينَ آمَنُواْ “Bu, Allahın iman edenleri bilmesi içindir.”
Yani, bizim bu günleri insanlar arasında çevirmemiz, pek çok gayeler içindir. Bunlardan biri de iman edenlerin ortaya çıkmasıdır. Ayrıca bunda, mü’mine isabet eden sıkıntılı hallerde bilinmeyen maslahatlar vardır.
Veya şu mana olabilir: “İmanda sâbit olanlarla tereddüt içinde olanlar birbirinden ayrılsın diye böyle yaptık.”
Bunda ve bunu emsali veya zıddı olan ifadelerden maksat, Allahın ilmini isbat veya nefyetmek olmayıp, delil getirme yoluyla malumun isbatı veya nefyidir.[2>
Denildi ki: Ayetin manası “kendisine karşılığın taalluk edeceği bir ilimle Allahın bilmesi için” demektir. Bu da bir şeyi mevcut hâliyle bilmektir.
وَيَتَّخِذَ مِنكُمْ شُهَدَاء “Bir de sizden şehitler edinmesi için.”
Başınıza gelen Uhud mağlubiyetinin bir hikmeti de, Allahın içinizden bazılarına şehadet makamını vermesi içindir.
“Şüheda”dan murat, zorluklara karşı sabır ve sebat kahramanlarının ortaya çıkması da olabilir.[3>
وَاللّهُ لاَ يُحِبُّ الظَّالِمِينَ “Allah, zalimleri sevmez.”
Allah, gizlediklerinin tersini söyleyen zalimleri bilir.
Veya “Zalimlerden” murat kâfirler olabilir. Bu cümle, bir cümle-i mu’teriza, yani parantez arası bir cümledir.
Ayette Allahın hakikatte kâfirlere zafer vermediğine bir tenbih vardır. Bazen onları galip kılması, onlar için bir istidraç ve mü’minler için de bir imtihandır.
141- وَلِيُمَحِّصَ اللّهُ الَّذِينَ آمَنُواْ وَيَمْحَقَ الْكَافِرِينَ “Bir de Allah, iman edenleri arındırmak ve kâfirleri mahvetmek için böyle yapar.”
Devranın aleyhte döndüğü dönemler, mü’minler için günahlarından bir tasfiye ve temizlik dönemidir.
Şayet devran kâfirlerin aleyhine dönerse, bu da onları helâk etmek içindir. Ayet metninde geçen “mahk”, bir şeyi azar azar noksanlaştırmaktır.
142- أَمْ حَسِبْتُمْ أَن تَدْخُلُواْ الْجَنَّةَ وَلَمَّا يَعْلَمِ اللّهُ الَّذِينَ جَاهَدُواْ مِنكُمْ وَيَعْلَمَ الصَّابِرِينَ “Yoksa siz, Allah içinizden cihad edenleri bilmeden ve sabredenleri bilmeden cennete girivereceğinizi mi zannettiniz?”
Ayetteki “öyle mi zannettiniz?” üslûbu “evet, siz öyle zannettiniz” manasını ifade eder.
Ayette “içinizden cihad edenleri” ifadesi cihadın farz-ı kifaye olduğuna bir delildir.[4>
143- وَلَقَدْ كُنتُمْ تَمَنَّوْنَ الْمَوْتَ مِن قَبْلِ أَن تَلْقَوْهُ “Andolsun ki, ölümle karşılaşmadan önce onu temenni ediyordunuz.”
“Ölümü temenni ediyordunuz” ifadesinde ölümden murat, savaştır. Çünkü savaş ölüm sebeplerinden biridir.
Veya bundan murat “şehit olarak ölmektir”. Hitap, Bedir savaşında bulunmayanlaradır. Bunlar Rasulallah ile beraber savaşta bulunup, Bedir şehitlerinin nail oldukları ikrama nâil olmayı temenni etmişlerdi.
فَقَدْ رَأَيْتُمُوهُ وَأَنتُمْ تَنظُرُونَ “İşte onu gördünüz, ama bakıp duruyorsunuz.”
İşte savaşta kardeşlerinizden bir kısmının katledildiğini açık bir şekilde gördünüz.
Ayette bazı mü’minlere bir kınama vardır. Bunlar harbi temenni etmişler, harbe sebebiyet vermişlerdir. Ama sonra korkmuşlar, hezimete uğramışlardır.
Veya ayette şehadeti temenni etmeye bir kınama vardır. Çünkü şehadeti temennîde, kâfirlerin galebesini temennî vardır.[5>
144- وَمَا مُحَمَّدٌ إِلاَّ رَسُولٌ “Muhammed, ancak bir peygamberdir.”
قَدْ خَلَتْ مِن قَبْلِهِ الرُّسُلُ “Ondan önce de peygamberler gelip geçmiştir.”
Daha önceki peygamberlerin gelip geçmesi gibi, O da ölüm veya katl ile bu dünyadan ayrılacaktır.
أَفَإِن مَّاتَ أَوْ قُتِلَ انقَلَبْتُمْ عَلَى أَعْقَابِكُمْ “Şimdi o ölür veya öldürülürse gerisin geriye mi döneceksiniz?”
Ayette Hz. Peygamberin ölmesi veya öldürülmesi durumunda dinden dönen başka istikamete yönelecek olanların hâlini inkâr vardır. Çünkü daha önce de nice peygamber gelip geçmiş, ama dinleri devam etmiştir. Bunu bilen kimselerin Hz. Peygamberin vefatıyla gerisin geriye dönmeleri, doğrusu çok yadırganacak bir durumdur.
Sebeb-i Nüzûl
Rivayete göre Uhud harbi esnasında Abdullah İbnu Kamîe Hz. Peygamere bir taş attı, bir dişinin kırılmasına ve yüzünün yaralanmasına sebebiyet verdi. Hz. Mus’ab Bin Umeyr Hz. Peygamberi savundu, sancak sahibi idi. İbnu Kamîe, Mus’abı şehit etti. Hz. Peygamberi öldürdüğünü sanarak “Muhammedi öldürdüm” dedi. Müşriklerden gür sesli biri “Muhammed öldürüldü!” diye bağırdı
Bunun üzerine insanlar geri çekilmeye başladılar. Hz. Peygamber (asm) ise “Allahın kulları, bana doğru gelin!” diye çağırıyordu. Ashabından otuz tanesi Hz. Peygamber tarafına geldi, O’nu himaye ettiler, diğerleri ise ayrıldılar. Bazısı şöyle diyordu: “Keşke İbnu Übey bize Ebu Süfyandan eman alsa!” Münafıklardan bazısı ise “şayet O bir peygamber olsaydı öldürülmezdi. Kardeşlerinize ve dininize dönünüz” diyorlardı. Enes Bin Malik’in amcası Enes Bin Nadr ise şöyle dedi: “Ey kavmim! Şayet Muhammed katledilmişse, Muhammedin Rabbi ölmez diridir. Peygamber öldükten sonra yaşayıp ne yapacaksınız? O hangi dava için savaşmışsa siz de o yolda savaşın!” Ardından Allaha yalvararak “Allahım onların dediklerinden Sana özür beyan ediyorum, öyle sözlere taraf olmadığımı Sana iletiyorum” dedi. Sonra kılıcını çekip şehit oluncaya kadar savaştı. Bu münasebetle üstteki ayet nâzil oldu.
وَمَن يَنقَلِبْ عَلَىَ عَقِبَيْهِ فَلَن يَضُرَّ اللّهَ شَيْئًا “Kim gerisin geri dönerse, Allah’a hiçbir şekilde zarar veremez.”
Her kim irtidad ile hak dinden çıkarak batıla dönerse, Allaha bir zarar vermiş olamaz, ancak kendisine zarar verir.
وَسَيَجْزِي اللّهُ الشَّاكِرِينَ “Allah şükredenleri mükafatlandıracaktır.”
Allah, İslâm nimetine karşı Enes Bin Nadr gibi sebat göstererek şükredenlere mükâfatlarını verecektir.
145- وَمَا كَانَ لِنَفْسٍ أَنْ تَمُوتَ إِلاَّ بِإِذْنِ الله “Hiçbir nefis için Allah’ın izni olmadan ölmek yoktur.”
Hiçbir nefis, Allahın dilemesi veya ölüm meleğine ruhu kabzetmeye izin vermesi dışında ölmez. Yani, her nefis için Allahın ilminde ve takdirinde belli bir eceli (ecel-i müsemma) vardır. Başka ayetlerde şöyle bildirilir:
“Her ümmet için bir ecel vardır. Onların eceli geldiğinde, ne bir an erteleyebilirler, ne de öne alabilirler.” (A’raf, 34)
“Şayet Allah insanları zulümleri yüzünden cezalandırsaydı, yeryüzünde tek canlı bırakmazdı. Fakat onları belli bir vakte kadar erteler. Ecelleri geldiği zaman, onu ne bir saat erteleyebilirler, ne de öne alabilirler.” (Nahl, 61)
Ayette,
-Savaşa teşvik ve cesaretlendirme vardır.
-Ayrıca Hz. Peygambere koruma ve ecelinin tehir vaadi vardır.
كِتَابًا مُّؤَجَّلاً “(Ölüm) belirli bir süreye göre yazılmıştır.”
Bu belli bir eceldir, ne öne alınır, ne de geri bırakılır.
وَمَن يُرِدْ ثَوَابَ الدُّنْيَا نُؤْتِهِ مِنْهَا “Kim dünya menfaatini isterse, kendisine ondan veririz.”
Ayette Uhud savaşında ganimet sevdasına kapılanlara bir tariz vardır. Çünkü Uhud Savaşında Müslümanlar müşriklere saldırdılar ve onları bozguna uğrattılar. Onların geride bıraktıkları malları ganimet olarak almaya başladılar. Okçular bunu görünce, ganimetten paylarını almak için oraya yöneldiler, siperlerini boş bıraktılar. Müşrikler bunu fırsat bildiler ve Müslümanlara arkadan hücum ettiler, onları bozguna uğrattılar.
وَمَن يُرِدْ ثَوَابَ الآخِرَةِ نُؤْتِهِ مِنْهَا “Kim de ahiret sevabını isterse, ona da ondan veririz.”
وَسَنَجْزِي الشَّاكِرِينَ “Şükredenleri mükâfatlandıracağız.”
Allah, nimete şükreden ve hiçbir şey kendisini cihaddan alıkoymayanları mükâfatlandıracaktır.
146- وَكَأَيِّن مِّن نَّبِيٍّ قَاتَلَ مَعَهُ رِبِّيُّونَ كَثِيرٌ “Nice peygamberler vardı ki, kendileriyle beraber birçok ribbiyyun çarpıştılar.”
Ayette geçen “Ribbiyyun” ifadesi “Rabbaniler, âlim ve müttaki kimseler” anlamındadır. Veya “Rabbe kul olanlar” demektir.
Bu kelimeye “cemaatler” manası da verilmiştir.
فَمَا وَهَنُواْ لِمَا أَصَابَهُمْ فِي سَبِيلِ اللّهِ وَمَا ضَعُفُواْ وَمَا اسْتَكَانُواْ “Allah yolunda başlarına gelenlerden yılgınlık göstermediler, zaafa düşmediler, boyun eğmediler.”
Onlar, peygamberin veya içlerinden bazılarının katliyle gevşemediler, hayal kırıklığına uğramadılar.
Düşmana karşı veya dini muhafazada za’fiyete düşmediler.
Düşmana boyun eğmediler. Ayette bunu ifade eden kelime “sükûnet” kökünden gelir. Çünkü düşmana boyun eğen kimse, onun önünde dilediğini yapsın diye sükûnetle durur.
Ayet, Hz. Peygamberin öldürüldüğü şeklindeki yalan haber karşısında onların durumunu tarif etmektedir.
وَاللّهُ يُحِبُّ الصَّابِرِينَ “Allah sabredenleri sever.”
Allah sabredenlere yardım eder, onların kadr u kıymetini yükseltir.
147- وَمَا كَانَ قَوْلَهُمْ إِلاَّ أَن قَالُواْ “Onların sözleri ancak şu oldu:”
ربَّنَا اغْفِرْ لَنَا ذُنُوبَنَا وَإِسْرَافَنَا فِي أَمْرِنَا وَثَبِّتْ أَقْدَامَنَا “Ey Rabbimiz! Günahlarımızı ve işlerimizdeki taşkınlıklarımızı bağışla ve ayaklarımıza sebat ver.”
وانصُرْنَا عَلَى الْقَوْمِ الْكَافِرِينَ “Kâfirler güruhuna karşı bize yardım et!”
Onlar aslında sebat gösteren, dinde kuvvetli Rabbanilerdi. Ama nefislerini terbiye etmek için kendilerini günahkâr ve aşırı kimseler olarak gördüler. Başlarına gelen musibetleri kendi nefislerinden bildiler, günahları için mağfiret talep ettiler. Sonra, harp meydanlarında sebat göstermek, düşmana karşı galip gelmek için yalvardılar.
148- فَآتَاهُمُ اللّهُ ثَوَابَ الدُّنْيَا وَحُسْنَ ثَوَابِ الآخِرَةِ “Allah da onlara hem dünya sevabını, hem de ahiret sevabının güzelliğini verdi.”
وَاللّهُ يُحِبُّ الْمُحْسِنِينَ “Allah muhsin olanları sever.”
Allah onların istiğfarı ve Allaha sığınmaları sebebiyle kendilerine dünyada zafer ve ganimet, izzet ve yâd-ı cemil, ahirette cennet ve nimetler verdi.
Ayette “ahiret sevabı” denilmek yerine “ahiret sevabının güzelliğini” denilmesi, Allahın lütfunu ve Allah nezdinde nazara alınanın o olduğunu hissettirmek içindir.
[1> Yani, Allahu Teâlâ, ayetlerini yalanlayanları helâk etmeyi bir düstur ve bir prensip edinmiştir. “Allah’ın bundan önce geçenler hakkındaki kanunu budur.” (Ahzab, 62)
[2> Bu ayette insanlar arasında galibiyet ve mağlubiyet günlerinin döndürülmesi, Allahın iman edenleri bilmesi gayesiyle açıklanıyor. Ayetin zâhirine göre “demek ki bu olaylar oluyor, Allah sonradan biliyor” manası hatıra gelebilir. Hâlbuki Allahın her şeyi kuşatan bir ilmi vardır. O, her şeyi önceden de bilir. Bu durumda ayetteki “bilmesi için” ifadesinden murat “insanların durumunun ortaya çıkması için” manasını taşır. Tahirü’l– Mevlevî şöyle der: “Allahın bizi imtihan etmesi bizi bilmek için değil, bizi bize bildirmek içindir.” Bu mana bazı tefsirlerde “zahir bir şekilde ortaya çıkması için” şeklinde ifade edilir. Yani, Allah zâten bilmektedir, ama meydana gelen olaylar bir ayıraç olur, kimin mü’min kimin kâfir veya münafık olduğu bu şekilde ortaya çıkar.
[3> Yani, Uhud harbi, yetmiş sahabinin şehadet makamına çıkmasına vesile olduğu gibi, nice sahabinin de sabır ve sebatta örnek alınacak kahramanlar olmasına sebep olmuştur.
[4> Düşmana karşı yapılacak olan cihad, normal şartlarda farz-ı kifayedir. Olağanüstü hallerde ise, farz-ı ayn olur. Yani ümmetin her ferdinin cihadla meşgul olması zor olduğundan, herkese farz değildir. Ümmet içinden bir topluluğun bu görevi ifa etmesi yeterlidir.
[5> Burada alışılmıştan farklı bir yorumla karşı karşıyayız. Normal şartlarda hemen her mü’min “ah bir şehit olsam” şeklinde bir temenniyi takdirle karşılar. Ama şöyle bir ince nokta gözden kaçırılabilir: Savaşta maksat şehit olmak değil, galip gelmek olmalıdır. Bir Müslüman galip gelmek için savaşır, ama bu arada şehadet de nasip olursa bunu canına minnet bilir. Mekke döneminde Müslümanlara savaş izni verilmediğini unutmamak gerekir. O dönemde buna izin verilse şehit olurlardı, ama İslâmi hizmetler geri kalırdı. Demek ki yaşayıp İslâma hizmet etmeyi gaye edinmeli, ama yeri geldiğinde canını vermeyi de canına minnet bilmelidir.
149- يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوَاْ إِن تُطِيعُواْ الَّذِينَ كَفَرُواْ يَرُدُّوكُمْ عَلَى أَعْقَابِكُمْ فَتَنقَلِبُواْ خَاسِرِينَ “Ey iman edenler! Siz eğer kâfir olanlara uyarsanız sizi gerisin geriye (küfre) çevirirler de hüsrana uğrarsınız.”
Sebeb-i Nüzûl
Uhudda Müslümanlar mağlup olunca münafıklar mü’minlere “dininize ve kardeşlerinize dönünüz. Muhammed bir peygamber olsaydı öldürülmezdi” demeleri üzerine ayet nazil oldu.
Şu manaya da dikkat çekilmiştir: “Ebu Süfyan ve taraflarına karşı miskinlik arzeder ve onlardan eman almak isterseniz, onlar sizi kendi dinlerine döndürürler.”
Bununla beraber, ayetin kâfirlere itaat etmek ve onların hükümlerine uymak hususunda genel bir nehiy olduğuna da dikkat çekildi. Çünkü onlara itaat ve hükümlerine uymak, zamanla onlara benzemeye kadar götürür.
150- بَلِ اللّهُ مَوْلاَكُمْ “Hayır! Sizin mevlanız Allah’tır.”
وَهُوَ خَيْرُ النَّاصِرِينَ “O, yardım edenlerin en hayırlısıdır.
O, en hayırlı yardım eden olduğuna göre, başkasının velayeti altına girmekten ve ondan yardım istemekten müstağni kalın, tenezzül etmeyin.
151- سَنُلْقِي فِي قُلُوبِ الَّذِينَ كَفَرُواْ الرُّعْبَ بِمَا أَشْرَكُواْ بِاللّهِ مَا لَمْ يُنَزِّلْ بِهِ سُلْطَانًا “Allah’ın, hakkında hiçbir delil indirmediği şeyleri O’na ortak koşmalarından dolayı, inkâr edenlerin kalplerine korku salacağız.”
Ayet, Mekke müşriklerinin kalbine Uhud savaşında atılan korkuyu anlatmaktadır. Galip geldikleri halde savaşı bıraktılar ve sebepsiz geriye döndüler. Ebu Süfyan şöyle nida etti:
“Ya Muhammed! İstersen gelecek yıl Bedir’de buluşalım!”
Hz. Peygamber, “inşaallah” dedi.
Denildi ki: Mekke müşrikleri Mekke’ye doğru döndükleri esnada pişman oldular. Geriye dönüp Müslümanları toptan imha etmeye azmettiler. Allah da onların kalbine korku bıraktı.
وَمَأْوَاهُمُ النَّارُ “Onların barınakları ateştir.”
وَبِئْسَ مَثْوَى الظَّالِمِينَ “Zalimlerin yeri ne kötüdür!”
“Onların yeri ne kötüdür” demek yerine “zâlimlerin yeri ne kötüdür” denilmesi, hem onlara karşı bir şiddeti, hem de bu cezanın illetini beyan içindir.
152- وَلَقَدْ صَدَقَكُمُ اللّهُ وَعْدَهُ “Andolsun Allah, size olan va’dini gerçekleştirdi.”
Allahın size olan zafer vaadi takva ve sabır şartı ile idi. Okçular emre muhalefet edinceye kadar Allah vaadini yerine getirmişti. Müşrikler Müslümanlara yöneldiklerinde okçular ok atıyor, diğerleri de kılıçlarıyla müşriklere vuruyordu.
Sonunda bozguna uğradılar, Müslümanlar da onların peşinden takibe başladılar.
إِذْ تَحُسُّونَهُم بِإِذْنِهِ “Hani Allah’ın izni ile onları öldürüyordunuz.”
Allahın izni ile onların hislerini ibtal ediyor, yani onları öldürüyordunuz.
حَتَّى إِذَا فَشِلْتُمْ وَتَنَازَعْتُمْ فِي الأَمْرِ وَعَصَيْتُم مِّن بَعْدِ مَا أَرَاكُم مَّا تُحِبُّونَ “Derken Allah size sevdiğinizi (galibiyeti) gösterdikten sonra zaafa düştünüz, (Peygamber’in verdiği) emir hakkında tartışmaya kalkıştınız ve isyan ettiniz.”
Sonra korktunuz, basiretiniz köreldi.
Veya ganimete meylettiniz. Çünkü hırs, aklın zaafındandır.
“Tartışmaya kalkıştınız” ifadesinden murat, müşrikler bozguna uğradığında okçuların ihtilafıdır. Bazısı “Artık burada durmamıza lüzum yok” derken diğerleri “Peygamberin emrine muhalefet etmeyelim” dedi. Komutanları, on kişiden az askerle orada sebat etti. Diğerleri ise ganimet için aşağıya indi.
Sevip istemiş olduğunuz zafer, ganimet ve düşmanın bozguna uğramasını Allah size gösterdikten sonra, isyan ettiniz.
مِنكُم مَّن يُرِيدُ الدُّنْيَا “Kiminiz dünyayı istiyordu.”
Bunlar, ganimet için merkezi terk edenlerdir.
وَمِنكُم مَّن يُرِيدُ الآخِرَةَ “Kiminiz de ahireti istiyordu.”
Bunlar da Hz. Peygamberin emri üzere koruma görevinde sebat edenlerdir.
ثُمَّ صَرَفَكُمْ عَنْهُمْ لِيَبْتَلِيَكُمْ “Sonra sizi denemek için onlardan geri çevirdi.”
Sonra sizin elinizi onlardan geri çekti, durum değişti, onlar size galip geldi.
Bu, Allahtan bir imtihandır. Sizi musibetlerle denedi, musibet zamanında imandaki sebatınızı ölçtü.
وَلَقَدْ عَفَا عَنكُمْ “Ve sizi bağışladı.”
Allah hem bir lütuf olarak, hem de emre muhalefetinizden pişmanlığınızı bildiği için sizi affetti.
وَاللّهُ ذُو فَضْلٍ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ “Allah, mü’minlere karşı çok lütufkârdır.”
Allah onlara af ile lütufta bulunur. Veya her hal ü kârda Allah mü’minlere karşı lütuf sahibidir. Bu halin onların leh ve aleyhte olması fark etmez. Çünkü bela ile müptela etmek de bir rahmettir.
153- إِذْ تُصْعِدُونَ وَلاَ تَلْوُونَ عَلَى أحَدٍ “O vakit, durmadan dağa yukarı kaçıyor, hiç kimseye dönüp bakmıyordunuz.”
Kimse kimse için durmuyor, beklemiyordu.
وَالرَّسُولُ يَدْعُوكُمْ فِي أُخْرَاكُمْ “Peygamber ise, arkanızdan sizi çağırıyordu.”
Peygamber arkanızdan “Allahın kulları, bana doğru gelin! Allahın kulları bana doğru gelin! Ben Rasulallahım. Kim savaşırsa ona cennet var!” diyordu.
فَأَثَابَكُمْ غُمَّاً بِغَمٍّ “Bundan dolayı size, gam üstüne gam verdi.”
Allah da yılmanız ve isyanınızdan dolayı sizi gam üstüne gam ile cezalandırdı.
-Bir kısmının öldürülmesi,
-Bir kısmının yaralanması,
-Müşriklerin zafer kazanması,
-Hz. Peygamber hakkında yalan haber olarak “Muhammed öldü” yaygarasının koparılması gibi durumlar gamlardan bazılarıdır.
Veya mana şöyle olabilir: “Siz isyanınızla peygamberi gamlandırdınız. Allah da ceza olarak size gam verdi.”
لِّكَيْلاَ تَحْزَنُواْ عَلَى مَا فَاتَكُمْ وَلاَ مَا أَصَابَكُمْ “Ta ki elinizden kaçana ve başınıza gelene üzülmeyesiniz.”
Zor durumlarda sabra alışmanız için Allah böyle yaptı, ta ki elden kaçan faydalı bir şeye üzülmeyin.
Şöyle de denildi: Ayette geçen “lâ” harfi zaid sayılabilir. Bu durumda mana şöyle olur: “Allah size böyle gam üstüne gam verdi. Ta ki elden kaçırdığınız zafer ve ganimete ve size ceza olarak gelen yaralanma ve hezimete üzülesiniz.”
Denildi ki: “Gam üstüne gam verdi” ifadesinde zamir Hz. Peygambere de râci olabilir. Bu durumda mana şöyle olur:
“Hz. Peygamber gammı sizinle paylaştı. Sizin başınıza inen musibetlere karşı kederlendi. Siz de O’nun başına gelenden kederlendiniz. O size bir teselli olması için isyanınızdan dolayı sizi ayıplamadı. Ta ki, kaçırdığınız zafere ve başınıza gelen hezimete üzülmeyesiniz.”
وَاللّهُ خَبِيرٌ بِمَا تَعْمَلُونَ “Allah, yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.”
Allah sizin amellerinizi de, bu amellerden maksatlarınızın ne olduğunu da bilir.
154- ثُمَّ أَنزَلَ عَلَيْكُم مِّن بَعْدِ الْغَمِّ أَمَنَةً نُّعَاسًا يَغْشَى طَآئِفَةً مِّنكُمْ “Sonra o gamın ardından (Allah) üzerinize içinizden bir kısmını örtüp bürüyen bir güven, hafif bir uyuklama indirdi.”
Sonra Allah üzerinize emniyet indirdi, uyuklama hâli sizi sardı. Ebu Talha bunu şöyle anlatır: “Düşmanla karşı karşıya iken bizi uyuklama hâli bürüdü. Öyle ki, bizden birinin kılıcı elinden düşüyor, sonra onu alıyordu. Tekrar düşüyor, tekrar alıyordu.”
Bu uyuklama hâli, sizden gerçek mü’minleri bürüyordu.
وَطَآئِفَةٌ قَدْ أَهَمَّتْهُمْ أَنفُسُهُمْ “Bir kısmınız da kendi canlarının kaygısına düşmüştü.”
Diğer taife, yani münafıklar ise canlarının derdine düşmüştü.
يَظُنُّونَ بِاللّهِ غَيْرَ الْحَقِّ ظَنَّ الْجَاهِلِيَّةِ “Allah’a karşı cahiliye zannı gibi gerçek dışı zanda bulunuyorlardı.”
Cahiliye zannı, cahiliye inancına ve insanlarına has zanna verilen isimdir.
يَقُولُونَ هَل لَّنَا مِنَ الأَمْرِ مِن شَيْءٍ “Bu işten bizim için bir şey var mı?” diyorlardı.”
Münafıklar, Hz. Peygambere “Bizim için Allahın emrettiği ve vaat ettiği yardım ve zaferden bir nasip var mı?” diyorlardı.
Denildi ki: İbnu Übey’e Hazreç oğullarından ölenler olduğu haber verdiğinde böyle söyledi. Yani, “Biz kendimizle ilgili tedbir almaktan ve kendi irademizle hareket etmekten men edildik. Bu durumda, yapılacak iş hususunda bize bir şey kalmadı.”
Veya, “Bu mağlubiyet bizden gider de, yapılacak iş hususunda bize bir şey düşer mi?”
قُلْ إِنَّ الأَمْرَ كُلَّهُ لِلَّهِ “De ki: Bütün iş Allah’ındır.”
Ey Peygamber! Sen bunlara de ki: “Gerçek galebe Allahın ve O’nun sevdiği kimselerindir. Çünkü Allahın hizbinde olanlar, işte galip olan onlardır.”
Veya “Hüküm O’na aittir. Dilediğini yapar, ne isterse hükmeder”
Bu cümle, bir cümle-i muterizadır.
يُخْفُونَ فِي أَنفُسِهِم مَّا لاَ يُبْدُونَ لَكَ “Onlar sana açıklamadıklarını içlerinde saklıyorlar.”
يَقُولُونَ لَوْ كَانَ لَنَا مِنَ الأَمْرِ شَيْءٌ مَّا قُتِلْنَا هَاهُنَا “Diyorlar ki: Şayet bu konuda elimizde bir şey olsaydı, burada öldürülmezdik.”
Bunu söylemeleri kendi içlerindendir veya kendi aralarında baş başa kaldıklarında böyle demişlerdir:
“Keşke Muhammedin vaat ettiği veya “bütün emir Allahındır ve dostlarınındır” şeklinde dava ettiği gibi, şayet emirden bir hissemiz olsaydı,
Veya şayet bizim için İbnu Übey ve başkasının nazara verdiği şekilde bir tercih ve tedbirimiz olsa, bu işe sevk edilmeseydik, onlar bize galip gelmezdi.
Veya bu savaşta bizden ölenler o zaman öldürülmezlerdi.”
قُل لَّوْ كُنتُمْ فِي بُيُوتِكُمْ لَبَرَزَ الَّذِينَ كُتِبَ عَلَيْهِمُ الْقَتْلُ إِلَى مَضَاجِعِهِمْ “De ki: Şayet evlerinizde olsaydınız, üzerlerine öldürülmesi yazılmış bulunanlar mutlaka yatacakları (öldürülecekleri) yerlere çıkıp gideceklerdi.”
Levh-i mahfuzda bu vakitte ölmesi yazılmış olanlar ölecekleri yere varır ve ölürlerdi. Medinede oturmak onlara bir fayda vermez ve hiçbiri kurtulamazdı. Çünkü Allah işleri kader programında takdir etti ve tedbirini yaptı. Onun hükmünü bozmaya kimsenin gücü yetmez.
وَلِيَبْتَلِيَ اللّهُ مَا فِي صُدُورِكُمْ وَلِيُمَحَّصَ مَا فِي قُلُوبِكُمْ “Allah (bunu) gönüllerinizin içindekini denemek ve kalplerinizdekini arındırmak için yaptı.”
Allah gönüllerinizde olanı deneyecek ve onlardaki ihlâs ve nifak gibi gizli hâlleri ortaya çıkaracaktır.
Ve kalplerinizde olanı ortaya koyacak veya vesveselerden kurtaracaktır.
وَاللّهُ عَلِيمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ “Allah, gönüllerde olanı bilendir.”
Allah, gönüllerde olan gizlilikleri ortaya koymadan önce de bilendir.
Ayette vaad ve vaîd vardır. Ayrıca denemeye ihtiyacı olmadığına bir tenbih vardır. Denemesi, mü’minleri eğitmek ve münafıkların halini ortaya koymak içindir.
155 إِنَّ الَّذِينَ تَوَلَّوْاْ مِنكُمْ يَوْمَ الْتَقَى الْجَمْعَانِ إِنَّمَا اسْتَزَلَّهُمُ الشَّيْطَانُ بِبَعْضِ مَا كَسَبُواْ “İki topluluğun karşılaştığı gün, içinizden yüz çevirip kaçanlar var ya, şeytan bazı yaptıklarından dolayı onların ayaklarını kaydırmak istedi.”
Uhud savaşında hezimete uğrayanlar, ancak şeytanın onların ayağını kaydırmak istemesi sebebi ile bozguna uğradılar, ona uydular ve peygamberin “merkezi terk etmeyin” emrine muhalefetle, ganimet veya hayat hırsıyla günah işlediler, bunun sonucu olarak ilâhî teyidden mahrum bırakıldılar, kalplerinde kuvvet kalmadı.
Denildi ki: Şeytanın onların ayaklarını kaydırmak istemesi, onların dönüp kaçmalarıdır. Bunun sebebi, önceki bir kısım günahlarıydı. Çünkü, taat taate sevkettiği gibi, masiyet de masiyete sevkeder.
Denildi ki: Şeytan onlara eski günahlarını hatırlatarak ayaklarını sürçtürmek istedi. Onlar da samimi bir tevbe ve karanlıklı hallerden çıkmadan savaşa girmekten hoşlanmadılar.
وَلَقَدْ عَفَا اللّهُ عَنْهُمْ “Ama Allah yine de onları affetti.”
إِنَّ اللّهَ غَفُورٌ حَلِيمٌ “Şüphesiz Allah Ğafur’dur – Halîm’dir.”
Şüphesiz Allah günahları affeder, günaha hemen ceza vermez, tevbeye fırsat tanır.
156- يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ لاَ تَكُونُواْ كَالَّذِينَ كَفَرُواْ وَقَالُواْ لإِخْوَانِهِمْ إِذَا ضَرَبُواْ فِي الأَرْضِ أَوْ كَانُواْ غُزًّى لَّوْ كَانُواْ عِندَنَا مَا مَاتُواْ وَمَا قُتِلُواْ “Ey iman edenler! Yeryüzünde sefere veya savaşa çıkan kardeşleri için “Eğer bizim yanımızda olsalardı ölmezlerdi ve öldürülmezlerdi” diyen kâfirler gibi olmayın:”
لِيَجْعَلَ اللّهُ ذَلِكَ حَسْرَةً فِي قُلُوبِهِمْ “Allah bunu, onların kalplerine bir pişmanlık kılacak.”
Ayette medar-ı bahs edilen kâfirler, münafıklardır. Kardeşleri ise, ya nesep itibariyledir veya aynı görüşte olan kimselerdir.
وَاللّهُ يُحْيِي وَيُمِيتُ “Allah, diriltir ve öldürür.”
Ayetin bu kısmı, onların görüşlerini reddeder. Yani, hayat ve ölümde müessir olan Allah’tır, yoksa bir yerde ikamet etmek veya sefere çıkmak değildir. Çünkü Allah-u Teâlâ bazen sefere ve savaşa çıkanı yaşatır, evinde oturanı vefat ettirir.
وَاللّهُ بِمَا تَعْمَلُونَ بَصِيرٌ “Allah, ne yaparsanız görendir.”
Ayette mü’minleri onlar gibi olmaktan sakındırmak vardır. Kâfirlere bakan yönüyle de, onlar için bir vaîddir.
157- وَلَئِن قُتِلْتُمْ فِي سَبِيلِ اللّهِ أَوْ مُتُّمْ لَمَغْفِرَةٌ مِّنَ اللّهِ وَرَحْمَةٌ خَيْرٌ مِّمَّا يَجْمَعُونَ “Eğer Allah yolunda öldürülür veya ölürseniz, Allah’tan bir mağfiret ve rahmet, onların topladıklarından çok daha hayırlıdır.”
Yani, sefer ve savaş ölümü celbeden, onu öne alan şeylerden değildir.
Ayrıca, şayet Allah yolunda iken size ölüm gelse, bu ölümde nail olacağınız ilâhî mağfiret ve rahmet, şayet ölmeseydiniz dünyada elde edeceğiniz imkân ve menfaatlerden çok daha hayırlıdır.
158- وَلَئِن مُّتُّمْ أَوْ قُتِلْتُمْ لإِلَى الله تُحْشَرُونَ “Andolsun, ölseniz veya öldürülseniz Allah’ın huzurunda toplanacaksınız.”
Şöyle veya böyle nasıl ölürseniz ölün, kendisine yöneldiğiniz, rızası uğrunda ruhunuzu feda ettiğiniz mabudunuza götürüleceksiniz, başkasına değil. O da size yaptığınız amellerin karşılığını eksiksiz verecek ve size büyük menfaatler takdim edecek.
159- فَبِمَا رَحْمَةٍ مِّنَ اللّهِ لِنتَ لَهُمْ “Allah’tan bir rahmetle onlara yumuşak davrandın.”
Ayette geçen اَم “ma” kelimesi te’kid içindir. Hz. Peygamberin savaş sonrası onlara yumuşak davranmasının ancak Allahtan bir rahmetle olduğuna tenbih ve delalette bulunur.
Ayette geçen “Allahın rahmeti”, Hz. Peygamberin olayı metanetle ve soğukkanlılıkla karşılaması ve onlara yumuşak davranmaya muvaffak kılınmasıdır. Öyle ki, onlar kendisine muhalefet ettikten sonra, yine onların dertleriyle dertlenmiştir.
وَلَوْ كُنتَ فَظًّا غَلِيظَ الْقَلْبِ لاَنفَضُّواْ مِنْ حَوْلِكَ “Eğer kaba, katı yürekli olsaydın, onlar etrafından dağılıp giderlerdi.”
فَاعْفُ عَنْهُمْ “Artık sen onları affet.”
Seninle ilgili durumlarda onları affet.
وَاسْتَغْفِرْ لَهُمْ “Onlar için mağfiret dile.”
Allaha ait olan durumlarda ise onlar için mağfiret talebinde bulun.
وَشَاوِرْهُمْ فِي الأَمْرِ “İş konusunda onlarla müşavere et.”
“Savaşla ilgili durumlarda onlarla meşveret yap.”
Çünkü kelâm Uhud harbiyle alâkalıdır.
Veya genel olarak meşveret yapılabilecek meselelerde onlara danış.
Çünkü meşverette,
-Onların görüşlerini öğrenmek,
-Gönüllerini hoş etmek,
-Ümmete meşveret âdetini göstermek vardır.
فَإِذَا عَزَمْتَ فَتَوَكَّلْ عَلَى اللّهِ “Karar verip azmettiğinde ise, artık Allah’a tevekkül et.”
Meşveret ettikten sonra kalbin bir şeye kanaat getirdiğinde senin için en uygun olacak şekilde, ilgili kararı uygulama hususunda Allaha tevekkül et. Çünkü O’ndan başkası, en uygun olanı bilemez.
إِنَّ اللّهَ يُحِبُّ الْمُتَوَكِّلِينَ “Şüphesiz Allah, tevekkül edenleri sever.”
Allah onlara yardım eder, uygun olan duruma onları sevk eder.
160- إِن يَنصُرْكُمُ اللّهُ فَلاَ غَالِبَ لَكُمْ “Allah size yardım ederse, size galip gelecek yoktur.”
Eğer Bedir’de olduğu gibi, Allah size yardım ederse, kimse size galip gelemez.
وَعَلَى اللّهِ فَلْيَتَوَكِّلِ الْمُؤْمِنُونَ “Eğer sizi yardımsız bırakırsa, ondan sonra size kim yardım edebilir?”
Uhudda olduğu gibi sizden yardımını çekerse O size yardım etmedikten sonra kim size yardım edebilir?
Yani, o zaman kimse size yardım edemez!
Ayet, tevekkülü gerektiren duruma bir tenbihtir. Ve Allahtan yardıma layık kılacak duruma bir teşviktir ve O’nun yardımını kesmesine yol açacak durumdan da bir sakındırmadır.
وَعَلَى اللّهِ فَلْيَتَوَكِّلِ الْمُؤْمِنُونَ “Mü’minler, ancak Allah’a tevekkül etsinler.”
Ondan başkasının kendilerine yardım edemeyeceğini bilip, sadece O’na tevekkül etsinler ve O’na güvensinler.
161- وَمَا كَانَ لِنَبِيٍّ أَن يَغُلَّ “Bir peygamberin emanete hıyanet etmesi asla düşünülemez.”
Bir peygamber için ganimetlerde hıyanet etmesi söz konusu olamaz. Çünkü nübüvvet, hıyanete aykırıdır.
Sebeb-i Nüzûl
Rivayete göre Bedir savaşı sonrası kırmızı bir kadife kaybolmuştu. Münafıklardan bazısı “belki de Rasulullah aldı” demişti. Ayet, böyle hallerden Hz. Peygamberin uzak olduğunu anlatır.
Uhud savaşının başında Müslümanlar galip gelince, okçuların çoğu merkezi terk ettiler, “Rasulullah “kim ganimet olarak ne almışsa, kendisinindir” deyip ganimetleri taksim etmemesinden korkarız” demişlerdi.
Ayet Hz. Peygambere “sakın ganimetlere ihanet etme!” anlamında kuvvetli bir nehiy de olabilir. Rivayete göre Hz. Peygamber öncü birlik göndermişti. Ganimet alındığında yanında olanlara ganimeti dağıttı, öncü birliğe bir şey ayırmadı. Bu münasebetle ayet indi.
وَمَن يَغْلُلْ يَأْتِ بِمَا غَلَّ يَوْمَ الْقِيَامَةِ “Kim hıyanet ederse, kıyamet günü, hıyanet ettiği şeyle birlikte gelir.”
Hadiste bildirildiği gibi, ganimette bir şey aşıran kıyamet günü aşırdığı şeyi boynuna yüklenerek gelir.
Veya onun vebali ve günahıyla gelir.
ثُمَّ تُوَفَّى كُلُّ نَفْسٍ مَّا كَسَبَتْ “Sonra herkese kazandığının karşılığı eksiksiz ödenir.”
Ayet, öncesine uygun olarak “sonra ona yaptığının karşılığı verilir” şeklinde gelebilirdi. Ama “Sonra herkese kazandığının karşılığı eksiksiz ödenir” denilerek genel bir hüküm bildirildi. Böyle gelmesi, maksada bir delil gibidir ve maksadı kuvvetli bir üslûbla anlatmaktır. Çünkü herkes amelinin karşılığını görecekse, ganimetlere ihanet gibi büyük bir cürümle gelen, evleviyetle cezasını çekecektir.
وَهُمْ لاَ يُظْلَمُونَ “Ve onlar haksızlığa uğramazlar.”
Ne itaatkâr olanların sevabı noksanlaştırılır ne de isyankâr olanların cezası artırılır.
162- أَفَمَنِ اتَّبَعَ رِضْوَانَ اللّهِ كَمَن بَاء بِسَخْطٍ مِّنَ اللّهِ وَمَأْوَاهُ جَهَنَّمُ “Allah’ın rızasına uyan kimse, Allah’ın gazabına uğrayan ve varacağı yer cehennem olan kimse gibi midir?”
وَبِئْسَ الْمَصِيرُ “O, ne kötü varılacak yerdir!”
163- هُمْ دَرَجَاتٌ عِندَ اللّهِ “Onlar (Allah katında) derece derecedirler.”
Ayette, onların sevap ve cezada aralarındaki farklılıkları merdiven basamaklarına benzetildi.
واللّهُ بَصِيرٌ بِمَا يَعْمَلُونَ “Allah, onların yaptıklarını görendir.”
Allah onlardan meydana gelen amellerini ve derecelerini bilir, bunlara göre karşılık verir.
164- لَقَدْ مَنَّ اللّهُ عَلَى الْمُؤمِنِينَ إِذْ بَعَثَ فِيهِمْ رَسُولاً مِّنْ أَنفُسِهِمْ “Andolsun, Allah müminlere kendi içlerinden bir peygamber göndermekle büyük bir lütufta bulunmuştur.”
Peygamberlik nimeti umuma bakmakla beraber, burada tahsisen Hz. Peygamberin kavminden Ona iman edenlere dikkat çekilmesi, onların bu peygamberlik nimetinden ziyade istifade etmelerindendir.
Arab kavmi içinde gönderilen Hz. Peygamberin bir Arab olması, O’nun kelâmını kolaylıkla anlamaları, O’nun sıdk ve emanet hâline vâkıf olmaları ve kendisiyle iftihar etmeleri içindir.
يَتْلُو عَلَيْهِمْ آيَاتِهِ “Onlara (Allahın) âyetlerini okuyor.”
Onlar, hiçbir şey bilmeyen, vahyi duymamış kimseler iken, kendilerine Kur’an ayetlerini okuyor.
وَيُزَكِّيهِمْ “Onların nefislerini arıtıyor.”
Onları kötü ahlak, bozuk inanç ve amellerden tertemiz hâle getiriyor.
وَيُعَلِّمُهُمُ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ “Onlara kitabı ve hikmeti öğretiyor.”
Onlara Kur’anı ve sünneti öğretiyor.
وَإِن كَانُواْ مِن قَبْلُ لَفِي ضَلالٍ مُّبِينٍ “Oysa onlar, daha önce apaçık bir dalalet içinde idiler.”
165- أَوَلَمَّا أَصَابَتْكُم مُّصِيبَةٌ قَدْ أَصَبْتُم مِّثْلَيْهَا قُلْتُمْ أَنَّى هَذَا “Onların başına iki mislini getirdiğiniz bir musibet sizin başınıza geldiğinde, “Bu, nereden başımıza geldi?” mi dediniz?”
“Bu, nereden başımıza geldi?” mi dediniz?” ifadesi, “Evet böyle dediniz” manasında olup onları kınamak içindir.
Müslümanlar Bedir savaşında diğer taraftan yetmiş kişi öldürmüş, yetmişini de esir almışlardı. Uhudda ise yetmiş Müslüman şehit oldu. Durum böyleyken, bunu adeta kabullenmeyip “Bu nerden böyle oldu?” dediniz.
قُلْ هُوَ مِنْ عِندِ أَنْفُسِكُمْ “De ki: O, kendinizdendir.”
Size verilen emre muhalefet edip merkezi terk ettiniz. Size vaad edilen zafer, sebat ve itaate bağlı idi. Siz bunu göstermeyince, böyle bir sonuca sebebiyet verdiniz.
إِنَّ اللّهَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ “Şüphesiz Allah her şeye kadirdir.”
O her şeye kâdir olunca, size yardıma ve yardımı men etmeye, sizi galip ve mağlup yapmaya da kâdirdir.
166- وَمَا أَصَابَكُمْ يَوْمَ الْتَقَى الْجَمْعَانِ فَبِإِذْنِ اللّهِ “İki topluluğun (ordunun) karşılaştığı günde başınıza gelen musibet Allah’ın izniyledir.”
وَلِيَعْلَمَ الْمُؤْمِنِينَ “Bu, Allahın mü’minleri bilmesi içindi.”
167- وَلْيَعْلَمَ الَّذِينَ نَافَقُواْ “Bir de münafıklık yapanları belli etmesi için.”
Böyle bir olayla Allah müminleri ve münafıkları ayıracak, böylece bunların imanı ve diğerlerinin küfrü ortaya çıkacaktır.
وَقِيلَ لَهُمْ تَعَالَوْاْ قَاتِلُواْ فِي سَبِيلِ اللّهِ أَوِ ادْفَعُواْ “Onlara (münafıklara), ‘Gelin, Allah yolunda savaşın veya savunma yapın’ denilmişti.”
O münafıklar, ahiret için savaşmak veya en azından can ve mallarını savunmak hususunda muhayyer bırakıldılar.
Şu manaya da dikkat çekildi: Kâfirlerle savaşın veya en azından mücahitler tarafını sayıca artırmanızla düşmana karşı savunma yapın. Çünkü savaşta sayıca çokluk düşmanı korkutur, cesaretini kırar.
قَالُواْ لَوْ نَعْلَمُ قِتَالاً لاَّتَّبَعْنَاكُمْ “Onlar, “Eğer bir savaş bilseydik, arkanızdan gelirdik” dediler.”
“Savaş denilmeye değer bir durum olsa biz de size katılırdık. Ama görüyoruz ki, sizin yaptığınıza savaş denilmez. Olsa olsa göz göre göre kendini tehlikeye atmaktır” dediler.
Veya şu mana da olabilir: “Şayet biz savaşmayı bilseydik size tâbi olurduk”
Bunu, tamamen istihza yollu söylediler.
هُمْ لِلْكُفْرِ يَوْمَئِذٍ أَقْرَبُ مِنْهُمْ لِلإِيمَانِ “Onlar o gün, imandan çok küfre yakın idiler.”
Bu, onların küfrünü haber veren ilk emareler idi.
Şöyle de mana verildi: Onlar bu sözleriyle ehl-i imandan ziyade ehl-i küfre daha yakın oldular. Çünkü bu şekilde cepheden geri çekilmeleri ve bu sözleri söylemeleri müşrikleri kuvvetlendirmek ve müminleri ise desteksiz bırakmaktı.
يَقُولُونَ بِأَفْوَاهِهِم مَّا لَيْسَ فِي قُلُوبِهِمْ “Ağızlarıyla, kalplerinde olmayanı söylüyorlar.”
Onlar, gizlediklerinin tersini izhar ediyorlar. Kalpleri, iman hususunda dillerine uyum sağlamıyor.
Ayette, sözün dillerine nispeti bir te’kid ve tasvirdir.[1>
وَاللّهُ أَعْلَمُ بِمَا يَكْتُمُونَ “Oysa Allah, içlerinde gizledikleri şeyi çok iyi bilmektedir.”
Allah, onların gizlemiş olduğu nifakı ve yalnız kaldıklarında konuştuklarını en iyi bilendir. Allah bunları ezeli ilmiyle ayrıntılı olarak bilir. Siz ise bir kısım emarelerle mücmel olarak bilirsiniz.
168- الَّذِينَ قَالُواْ لإِخْوَانِهِمْ وَقَعَدُواْ “Kendileri oturup kaldıkları halde kardeşleri için şöyle dediler:”
Bunlar, kendileri savaştan geri kalmış, yerlerinde oturmuşlardı. Uhud savaşında öldürülen yakınları veya arkadaşları için şöyle dediler:
لَوْ أَطَاعُونَا مَا قُتِلُوا “Eğer bize itaat etselerdi öldürülmezlerdi.”
Onlara “Medine’de kalın” demiştik. Bizi dinleselerdi öldürülmezlerdi.
قُلْ فَادْرَؤُوا عَنْ أَنفُسِكُمُ الْمَوْتَ إِن كُنتُمْ صَادِقِينَ “Onlara de ki: Eğer iddianızda doğru iseniz, haydi kendinizden ölümü uzaklaştırın.”
Yani, savaştan geri kalmak ölümden kurtarmaz. Ölümün sebepleri çoktur, savaş ölümün sebeplerinden, geri kalmak da kurtuluş sebeplerinden biridir. Ama bazen da durum tam tersi olabilir.[2>
169- وَلاَ تَحْسَبَنَّ الَّذِينَ قُتِلُواْ فِي سَبِيلِ اللّهِ أَمْوَاتًا “Allah yolunda öldürülenleri sakın ölüler sanma.”
بَلْ أَحْيَاء عِندَ رَبِّهِمْ يُرْزَقُونَ “Bilakis onlar diridirler, Rab’leri katında rızıklanmaktadırlar.”
Ayet, Uhud şehitleri hakkında indi.
Hitap Hz. Peygamberedir.
170- فَرِحِينَ بِمَا آتَاهُمُ اللّهُ مِن فَضْلِهِ “Allah’ın lütfundan verdikleriyle sevinçlidirler.”
Allahın lütfundan onlara verdiği,
-Şehitlik payesi.
-Ebedi hayatı kazanmak.
-Allahın kurbiyetine mazhar olmak.
-Cennet nimetlerinden faydalanmak gibi nimetlerdir.
وَيَسْتَبْشِرُونَ بِالَّذِينَ لَمْ يَلْحَقُواْ بِهِم مِّنْ خَلْفِهِمْ أَلاَّ خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلاَ هُمْ يَحْزَنُونَ “Arkalarından kendilerine henüz katılmamış kimseler için hiçbir korku olmayacağını ve onların üzülmeyeceklerini müjdelemek isterler.”
Geride henüz şehid olmamış mü’min kardeşlerine şunu müjdelemek isterler:
Geride kalan ehl-i iman öldüklerinde veya öldürüldüklerinde, yine hayatta olacaklar. Bu yeni hayatlarını kötü bir şeyin olma korkusu ve sevilen bir şeyi elden kaçırma hüznü bulandırmayacak.
Ayet,
-İnsanın maddi bir bedenden ibaret olmayıp, bizâtihi idrak sahibi bir cevhere sahip olduğuna,
-Ve bu ruh cevherinin, bedenin harap olmasıyla harap olmadığına,
-Ruhun idraki, elem duyması ve lezzet almasının bedene bağlı olmadığına delâlet eder.
Cenab-ı Hakkın Âl-i Firavn hakkında şu sözü de bu manayı kuvvetlendirir:
“…(Öyle bir) ateş ki, onlar sabah-akşam ona arz olunurlar.” (Mü’min, 46)[3>
İbnu Abbas Hz. Peygamberden şöyle rivayet eder: “Şehitlerin ruhları yeşil kuşların içlerindedir. Bunlar cennet pınarlarından içerler, meyvelerinden yerler. Arşın gövdesinde asılı kandillerde yerleşirler.”
Bu rivayeti inkâr eden ve ruhu arizî bir varlık olarak gören “o şehitler kıyamet günü hayatta olacaklar” şeklinde görüş belirtir. Bunlara göre, şehitlerle ilgili ayette ilerdeki hâllerinin şimdiki zamanla ifade edilmesi tahakkukunu ve bu zamanın gelmesinin yakın olduğunu bildirmek içindir.
Veya onların hayatta olması, kendilerinin yâd edilmesi cihetiyledir.
Ayette,
-Cihada teşvik,
-Şehit olmaya rağbet uyandırmak,
- İlâhi emirlere daha ziyade itaata sevk etmek,
-Kardeşleri hakkında kendine olan nimetleri temennî etmeyi medhetmek,
-Mü’minlerin felah bulacaklarını müjdelemek vardır.
171- يَسْتَبْشِرُونَ بِنِعْمَةٍ مِّنَ اللّهِ وَفَضْلٍ وَأَنَّ اللّهَ لاَ يُضِيعُ أَجْرَ الْمُؤْمِنِينَ “Onlar, Allah’tan bir nimeti ve lütfu, ayrıca Allah’ın mü’minlerin ecrini zayi etmeyeceğini müjdelemek isterler.”
Bu şehitler, yaptıkları amellere karşılık Allahın sevap vermesini ve kendi lütfundan, ziyade ikramda bulunmasını müjdelemek isterler. Ayette “Güzel amel yapanlara en güzeli ve bir ziyade vardır.” (Yunus, 26) denilmiştir.
Ayette nimet ve fadl (lütuf) kelimesinin elif-lâmsız gelmesi, büyüklüğünü göstermek içindir.
Ayette “Allah mü’minlerin ecrini zayi etmez” denilmesi, onların imanları sebebiyle bu mükâfata layık olduklarını gösterir. Ayrıca imanı olmayan kimsenin amellerinin boşa gideceğini, ecrinin zayi olacağını hissettirir.
[1> İkram edilen yemeği yemeyen kimseye ev sahibi “ye ye, kendi ellerimle yaptım” dese, “kendi ellerimle” ifadesi manayı tekid etmiş olur. “Ağız ile söylemek” de bunun gibidir.
[2> Yani, cepheye savaşa giden salimen ve ğânimen dönebilir. Geride kalan ise herhangi bir sebeple hayatını kaybedebilir.
[3> Ayette âl-i Firavn’ın sabah akşam ateşe arz edildiği nazara verildikten sonra, devamında “Kıyamet koptuğu günde ise Âl-i Firavnı azabın en şiddetlisine sokun!” denilir. Demek ki kıyamet kopmazdan önce bir azap göreceklerdir. Bu ise, ruhlarıyla çekecekleri kabir azabıdır.
172- الَّذِينَ اسْتَجَابُواْ لِلّهِ وَالرَّسُولِ مِن بَعْدِ مَآ أَصَابَهُمُ الْقَرْحُ “Onlar, kendilerine yara dokunduktan sonra Allah ve Peygamberin davetine uydular.”
لِلَّذِينَ أَحْسَنُواْ مِنْهُمْ وَاتَّقَواْ أَجْرٌ عَظِيمٌ Onlardan iyi işler yapan ve günahlardan sakınanlar için çok büyük bir mükafat vardır.”
Ayette “onlardan iyi işler yapan ve sakınanlar için çok büyük bir mükâfat olduğu” bildiriliyor. Bu iki vasıftan maksat, medih ve hükmün illetini beyan etmektir, yoksa kayıtlama değildir. Çünkü Allah ve rasulüne icabet edenlerin tamamı muhsin ve müttakidir.[1>
173- الَّذِينَ قَالَ لَهُمُ النَّاسُ إِنَّ النَّاسَ قَدْ جَمَعُواْ لَكُمْ فَاخْشَوْهُمْ فَزَادَهُمْ إِيمَاناً “Onlar öyle kimselerdir ki, insanlar kendilerine, “İnsanlar sizin için toplanmışlar, onlardan korkun” dediklerinde, bu onların imanını artırdı.”
Sebeb-i Nüzûl
Rivayete göre Uhud savaşında galip gelen Ebu Süfyan ve arkadaşları, dönüşte Ravha denilen yere geldiklerinde pişman oldular ve geriye dönüp işi bitirmeğe niyetlendiler. Bu durum Hz. Peygambere ulaştığında, ashabını topladı “Bugün ancak dün bizimle beraber olanlar çıksın” dedi. Böylece Hz. Peygamber bir cemaatle Hamrau-l Esed denilen yere kadar geldi. Burası, Medineye sekiz mil mesafede idi. Ashabı genelde yaralı idi. Böyle olmasına rağmen mükâfatı kaçırmamak için tahammül gösterdiler, Allah müşriklerin kalplerine korku saldı, geri döndüler. Bu münasebetle üstteki ayet nazil oldu.
Rivayete göre Ebu Süfyan Uhuddan ayrılırken şöyle nida etti: “Ya Muhammed, gelecek yıl Bedirde buluşalım.” Hz. Peygamber bu davete “inşaallah” dedi. Diğer yıl Ebu Süfyan Mekkelilerle beraber yola çıktı. Zahran denilen yerde konakladıklarında Allah kalbine korku bıraktı, geri dönmenin daha uygun olacağını düşündü. O sırada Abd-i Kays kabilesinden bir kafile onlara uğradı.
Bunlar Medineye gitmekte idiler.
Ebu Süfyan, Müslümanları Medineden çıkmamaya ikna ederse bir deve yükü kuru üzüm vaadinde bulundu. Bir başka rivayette ise, Abd-i Kays’tan bir kafile yerine Nuaym Bin Mesud’un adı geçer. Bu rivayete göre Ebu Süfyan on deve karşılığında Nuaym Bin Mes’udun Müslümanları Medineden çıkmamaya ikna etmesini söyledi. Nuaym, teklifi kabul etti. Medineye geldiğinde Müslümanların sefer için hazırlık yaptıklarını gördü. Onlara şöyle dedi: “Sizin diyarınıza geldiler. Kaçanlar dışında kimse kurtulamaz. Onlar o kadar büyük bir kuvvetle üzerinize gelirlerken, onlara karşı çıkabileceğinizi mi sanıyorsunuz?”
Müslümanlar, bu yalan haber karşısında gevşediler. Hz. Peygamber ise şöyle dedi: “Nefsim elinde olan Allaha yemin ederim ki, benimle kimse çıkmasa bile, ben tek başıma çıkacağım.” Böylece yetmiş atlıyla beraber “Hasbünallah ve nime’l-vekil” diyerek yola çıktı.
“Bu, onların imanını artırdı.”
Onunla beraber olanlar, insanların bu sözüne iltifat etmediler, za’fiyete düşmediler. Allaha olan imanları onlara sebat verdi, imanları daha da arttı. İslam hamiyyeti ve gayretini ortaya koydular, halis niyet izhar ettiler.
Ayetin ifadesi, imanın artıp eksildiğine delalet eder.[2>
İbnu Ömer’den gelen şu rivayet de bunu desteklemektedir:
Dedik ki: “Ya Rasulallah, iman artıp eksilir mi?” “Evet” dedi. İman, sahibini cennete sokacak kadar artar, sahibini cehenneme sokacak kadar da eksilir.”
Eğer Allaha taati imandan sayarsak, imanın artıp eksilmesi gayet açıktır. Taati imana dâhil etmediğimizde ise, yakînin
-Ülfet ile,[3>
-Çokça tefekkür ederek,
-Delillerin birbirine yardımcı olmasıyla artması söz konusudur.
وَقَالُواْ حَسْبُنَا اللّهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ “Ve dediler: Allah bize yeter, O ne güzel vekildir!”
174- فَانقَلَبُواْ بِنِعْمَةٍ مِّنَ اللّهِ وَفَضْلٍ “Bunun üzerine Allah’tan bir nimet ve bir lütufla geri döndüler.”
İşte böyle diyenler Bedirden sâlimen, imanda sebat ile, hatta imanları artmış olarak döndüler.
Ayrıca ticarî kazanç da elde ettiler. Çünkü Bedir’e geldiklerinde bir pazar kurdular, alış-veriş yapıp kazançlı çıktılar.
لَّمْ يَمْسَسْهُمْ سُوءٌ “Kendilerine hiç bir kötülük dokunmadı.”
Kendilerine bir yara veya düşmandan bir kötülük de dokunmadı.
وَاتَّبَعُواْ رِضْوَانَ اللّهِ “Ve Allah’ın rızasına uydular.”
Bu cesaret ve çıkışlarıyla dünya ve ahiret hayırlarını elde etmenin esası olan Allahın rızasına tâbi oldular.
وَاللّهُ ذُو فَضْلٍ عَظِيمٍ “Allah çok büyük bir lütuf sahibidir.”
Allah onlara,
-Sebat vererek,
-İmanlarını artırarak,
-Cihada koşmaya muvaffak kılarak,
-Dinde salabet vererek,
-Düşmana karşı cesaret gösterterek
-Onları üzebilecek her hâlden koruyarak
-Uhrevî mükafatla beraber dünyevi fayda görmelerini sağlayarak büyük lütufta bulundu.
Ayette geride kalanları pişman kılmak ve görüşlerinin hatalı olduğunu bildirmek vardır. Çünkü, bazıları kazanırken, geride kalanlar kendilerini mahrum bırakmışlardır.
175- إِنَّمَا ذَلِكُمُ الشَّيْطَانُ يُخَوِّفُ أَوْلِيَاءهُ “Size gelen o şeytan ancak kendi dostlarını korkutur.”
Burada “şeytan” ile Nuaym Bin Mes’ud veya Ebu Süfyan murat edilmiş olabilir. Müslümanları Medinede kalmaya teşvik eden, Peygamberle çıkmayıp oturup kalan kendi dostlarını korkutuyor.
Veya mana şöyle de olabilir. “Şeytan, kendi dostları olan Ebu Süfyan ve yanındakilerle sizi korkutuyor.”
فَلاَ تَخَافُوهُمْ وَخَافُونِ إِن كُنتُم مُّؤْمِنِينَ “Eğer mü’min iseniz artık onlardan korkmayın, benden korkun.”
Yani, ne sizi korkutandan ne kendisiyle korkuttuklarından korkmayın.
Benim emrime muhalefet etmekten korkun da Rasulüm ile beraber cihada gidin.
“Eğer mü’min iseniz” denilmesinde şöyle bir incelik vardır: İman, Allah korkusunu insanların korkusuna tercih etmeyi iktiza eder.
176- وَلاَ يَحْزُنكَ الَّذِينَ يُسَارِعُونَ فِي الْكُفْرِ “Küfürde yarışanlar seni üzmesin.”
Ayette bahsedilenler Uhud savaşına katılmayan münafıklar veya İslâmdan dönen bazı kimseler olabilir. Yani, “onlar sana bir zarar verirler ve Sana karşı başkalarına yardım ederler” şeklinde bir korku seni üzmesin.
إِنَّهُمْ لَن يَضُرُّواْ اللّهَ شَيْئاً “Onlar, Allah’a hiçbir şekilde zarar veremezler.”
Onlar, küfürde yarışan kimseler olarak, Allahın sevdiği kimselere hiçbir şekilde zarar veremezler, ancak kendilerine zarar verirler.
يُرِيدُ اللّهُ أَلاَّ يَجْعَلَ لَهُمْ حَظًّا فِي الآخِرَةِ “Allah, ahirette onlara bir pay vermemek diliyor.”
Allah ahirette onların herhangi bir sevap payları olmamasını murat ediyor.
Ayet, bahsettiği kimselerin tuğyanlarında devam etmelerine ve küfür üzere ölmelerine delâlet eder.
Ayette “Allah böyle diliyor” denilmesi, onların küfürde çok ileri gittiklerini hissettirmek içindir. Öyle ki Erhamür-Rahimin olan Allah, onların ahirette rahmetinden bir nasibi olmamasını murat etmiştir.
وَلَهُمْ عَذَابٌ عَظِيمٌ “Onlar için çok büyük bir azap vardır.”
Sevaptan mahrum olmaları yanında, onlar için çok büyük bir azap vardır.
177- إِنَّ الَّذِينَ اشْتَرَوُاْ الْكُفْرَ بِالإِيمَانِ لَن يَضُرُّواْ اللّهَ شَيْئًا “İman karşılığında küfrü satın alanlar Allah’a hiçbir zarar veremezler.”
وَلهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ “Onlar için çok elîm bir azap vardır.”
Biraz önceki ayette azaptan bahsedilirken bu ayette de bahsedilmesi, te’kid içindir.
Veya önceki haber verilen azap Uhud savaşına katılmayan münafıklar veya dinden dönenler için iken, bu ayette bildirilen, umum kâfirlere bakan azaptır.
178- وَلاَ يَحْسَبَنَّ الَّذِينَ كَفَرُواْ أَنَّمَا نُمْلِي لَهُمْ خَيْرٌ لِّأَنفُسِهِمْ “İnkâr edenler, kendilerine vermiş olduğumuz mühletin, sakın kendileri için hayırlı olduğunu sanmasınlar.”
إِنَّمَا نُمْلِي لَهُمْ لِيَزْدَادُواْ إِثْمًا “Biz, onlara ancak günahları artsın diye mühlet veriyoruz.”
وَلَهْمُ عَذَابٌ مُّهِينٌ “Onlar için alçaltıcı bir azap vardır.”
Ayete şöyle de mana verilmiştir: “O inkârcılar kendilerine mühlet verişimizi günahlarının artması için olduğunu sakın zannetmesinler. Biz onlara tevbe etmeleri, imana girmeleri için süre veririz. Şayet akıllarını başlarına alır ve o süre içinde daha önce yapamadıklarını telâfi ederlerse, bu süre vermemiz kendileri için çok daha hayırlıdır.
179- مَّا كَانَ اللّهُ لِيَذَرَ الْمُؤْمِنِينَ عَلَى مَآ أَنتُمْ عَلَيْهِ حَتَّىَ يَمِيزَ الْخَبِيثَ مِنَ الطَّيِّبِ “Allah, habisi temizden ayırıncaya kadar mü’minleri içinde bulunduğunuz şu durumda bırakacak değildir.”
Ayet, Hz. Peygamberin devrindeki samimi mü’minlerin ve münafıkların hepsine hitap eder. Yani, Allah sizleri karışık, içinizden muhlis ve münafıklar bilinmez, bir şekilde bırakacak değildir. İçinizden münafık olanları,
-Ya peygambere vahiyle bildirerek,
-Veya meşakkatli tekliflerle samimi mü’minlerden ayıracaktır.
Münafık olanlar, Allah yolunda mal ve canını feda etmek gibi çetin mükellefiyetlere sabredemez ve kabullenemezken, içinizden halis muhlis, samimi Müslüman olanlar, bu mükellefiyetlerin hakkını verecektir.
وَمَا كَانَ اللّهُ لِيُطْلِعَكُمْ عَلَى الْغَيْبِ “Allah, sizi gayba muttali kılacak da değildir.”
وَلَكِنَّ اللّهَ يَجْتَبِي مِن رُّسُلِهِ مَن يَشَاء “Fakat Allah, peygamberlerinden dilediğini seçer.”
Allah sizden birine gayb ilmi verip, kalplerde olan küfre ve imana bununla muttali kılacak değildir. Lakin Allah dilediğini risaleti için seçer, Ona vahyeder ve Ona bazı gaybî şeyleri bildirir. Veya gayba delalet eden bazı emareler ortaya koyar.
فَآمِنُواْ بِاللّهِ وَرُسُلِهِ “O hâlde, Allah’a ve peygamberlerine iman edin.”
Öyleyse samimi bir şekilde Allaha ve elçilerine iman edin.
Veya şuna inanın ki: Gayba muttali olan sadece Allahtır. Peygamberler O’nun seçkin kulları olmakla beraber, Allah bildirmedikçe gaybı bilemezler, kendilerine vahyedilenden başkasını söyleyemezler.
Sebeb-i Nüzûl
Rivayete göre kâfirler “Muhammed bir peygamberse bizden kimin iman edip kimin kâfir olduğunu bize haber versin” dediler. Bunun üzerine ayet nazil oldu.
Bir başla rivayette ise, Süddi Hz. Peygamberin şöyle dediğini nakleder: “Ümmetim bana arzedildi, kimin iman edip kimin inkâr edeceği bana bildirildi.” Bunu duyan münafıklar “kimin iman edip kimin inkâr edeceğini bildiğini söylüyor. Biz onunlar beraberiz, ama bizim hâlimizi bilmiyor” deyince ayet nazil oldu.
وَإِن تُؤْمِنُواْ وَتَتَّقُواْ فَلَكُمْ أَجْرٌ عَظِيمٌ “Eğer iman eder ve günahlardan sakınırsanız sizin için çok büyük bir mükâfat vardır.”
Eğer hakkıyla iman eder, nifaktan sakınırsanız sizin için hatır ve hayale gelmez büyük bir mükâfat vardır.
180- وَلاَ يَحْسَبَنَّ الَّذِينَ يَبْخَلُونَ بِمَا آتَاهُمُ اللّهُ مِن فَضْلِهِ هُوَ خَيْرًا لَّهُمْ “Allah’ın kendilerine lütfundan verdiği nimetlerde cimrilik edenler, bunun kendileri için bir hayır olduğunu sanmasınlar.”
بَلْ هُوَ شَرٌّ لَّهُمْ “Hayır! O kendileri için bir şerdir.”
Cimrilik, ilâhî cezayı celbettiğinden hayır değil, şerdir.
سَيُطَوَّقُونَ مَا بَخِلُواْ بِهِ يَوْمَ الْقِيَامَةِ “Cimrilik ettikleri şey kıyamet gününde boyunlarına dolanacaktır.”
Ayet, cimriliğin nasıl bir şer olduğunu beyan eder.
Hz. Peygamber şöyle bildirir: “Malının zekâtını vermeyen kimselere, Allah o malı kıyamet günü boynunda bir yılan yapar.”
وَلِلّهِ مِيرَاثُ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ “Göklerin ve yerin mirası Allah’ındır.”
Göklerde ve yerdekilerin birbirine miras olarak bıraktıklarının hepsi Allahındır.
Bu durumda, malıyla cimrilik yapanlara ne oluyor ki, mallarını Allah yolunda infak etmiyorlar!
Veya mana şöyle olabilir: Allah, o cimrilik yapanları helâk etmekle, ellerinde sımsıkı tuttukları ve Allah yolunda harcamadıkları mallara varis olur. O kimselere de pişmanlık ve ceza kalır.
وَاللّهُ بِمَا تَعْمَلُونَ خَبِيرٌ “Allah, yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.”
Allah neyi men edip neyi verdiklerinizi bilir, ona göre karşılık verir.
[1> Onların hepsi iyi işler yaparlar ve günahlardan sakınırlar.
[2> Işığın zayıf ve kuvvetli halleri olması misali, imanda da mertebeler vardır. Bu zaviyeden bakıldığında iman artar ve eksilir. Ayetlerin zahirinden de anlaşılan budur. Ama iman edilecek şeyler açısından bir artış ve eksiliş söz konusu olamaz.
[3> Burada ülfetten murat, imanı artıracak durumlarla içli dışlı olmak anlamında olabilir. Mesela, dinî sohbetlerin takipçisi olan biri, iman konularına yabancı kalmaktan kurtulur. Onlarla içli dışlı olmak, imanını artırmaya sebebiyet verir.
181- لَّقَدْ سَمِعَ اللّهُ قَوْلَ الَّذِينَ قَالُواْ إِنَّ اللّهَ فَقِيرٌ وَنَحْنُ أَغْنِيَاء “Şüphesiz Allah fakirdir, biz ise zenginiz” diyenlerin sözünü Allah elbette duydu.”
Sebeb-i Nüzûl
Yahudilerin bir kısmı “Var mı Allah’a güzel bir borç verecek kimse ki, O da ona kat kat ödesin, karşılığını versin.” (Bakara, 245) ayetini duyduklarında böyle demişlerdi. Hz. Peygamber Hz. Ebubekir ile beraber Beni Kaynuka Yahudilerine mektup yazmış, onları İslâm’a, namaz kılmaya, zekât vermeye ve Allah yolunda karz-ı hasende bulunmaya çağırmıştı. Bunun üzerine Yahudilerden Fenhas Bin Azura şöyle dedi: “Allah fakir, ödünç istiyor.” Bunu duyan Hz. Ebubekir, Fenhasın yüzüne tokat vurdu ve şöyle dedi: “Aramızda anlaşma olmasa, boynunu vururdum.”
Sonra da gidip Hz. Peygambere onu şikâyet etti. Ama Fenhas öyle dediğini kabul etmedi. Bu münasebetle ayet nazil oldu.
Ayetin manası şöyledir: Onların böyle demesi Allaha gizli değildir. Ve Allah onlar için bir ceza hazırlamıştır.
سَنَكْتُبُ مَا قَالُواْ وَقَتْلَهُمُ الأَنبِيَاء بِغَيْرِ حَقٍّ “Onların dediklerini ve haksız yere peygamberleri öldürmelerini yazacağız.”
Biz onların bu sözünü, görevli meleklerin sahifelerinde yazacağız.
Veya biz bunu ilmimizde muhafaza edeceğiz, ihmal etmeyeceğiz.
Çünkü bu büyük bir sözdür. Allah’ı inkârdır, Kur’anla ve Peygamberle istihzadır. Bundan dolayı, bunun peşinde peygamberleri katletmeleri nazara verildi.
Ayette “Allah fakirdir” demelerinin onların ilk cürümleri olmadığına bir tenbih vardır. Peygamberleri öldürmeye cüret edenlerden böyle sözler hiç de uzak görülmez.
وَنَقُولُ ذُوقُواْ عَذَابَ الْحَرِيقِ “Ve “tadın o yakıcı azabı!” diyeceğiz.”
Biz onlardan “tadın o yakıcı azabı!” diye intikam alırız.
Bunda, çok cihetlerle beliğ, etkili bir anlatım vardır.
Ayet metninde geçen zevk kelimesi yiyeceklerin tadını fark etmektir. Burada genişletilerek diğer duyu ve halleri tatmakta da kullanıldı. Burada “tadın o yakıcı azabı” şeklinde gelmesi, bu azabın cimrilikten ve mala karşı hırstan kaynaklanan sözleri üzerine gelmiş olmasıdır.
182- ذَلِكَ بِمَا قَدَّمَتْ أَيْدِيكُمْ “Bu, kendi ellerinizin gönderdiklerinin karşılığıdır.”
Bu azap, peygamberleri öldürmek, bu çirkin sözü söylemek ve diğer günahlarına bir cezadır. Ayette “kendi ellerinizin gönderdikleri” denilmesi, aslında diğer azalarla işlenenleri de içine alır. Ama insanın ekser amelleri eli ile olduğundan böyle ifade edilmiştir.
وَأَنَّ اللّهَ لَيْسَ بِظَلاَّمٍ لِّلْعَبِيدِ “Ve Allah, kullara asla zulmedici değildir.”
Cenab-ı Hakktan zulmün nefyi, O’nun âdil olmasını iktiza eder. Bu da iyilik yapanın mükâfatlandırılmasını, kötülük yapanın da cezalandırılmasını gerektirir.
183- الَّذِينَ قَالُواْ إِنَّ اللّهَ عَهِدَ إِلَيْنَا أَلاَّ نُؤْمِنَ لِرَسُولٍ حَتَّىَ يَأْتِيَنَا بِقُرْبَانٍ تَأْكُلُهُ النَّارُ “Allah, ‘ateşin yiyeceği bir kurban getirmedikçe hiçbir peygambere inanmama’ hususunda bizden söz aldı” dediler.”
Ayette bahsedilen kimseler Yahudilerden Ka’b Bin Eşref, Mâlik, Huyey, Fenhas ve Vehb Bin Yahuza’dır.
Onların inancına göre Allaha kurban sunulur, peygamber kalkıp dua eder, ardından semavî bir ateş gelir, o kurbanı yakardı.
Bu onların iftiralarından ve batıl şeylerindendir. Çünkü ateşin kurbanı yemesi imanı icap ettirmez, ancak mu’cize oluşu söz konusudur. Gerek bu, gerekse diğer mu’cizeler bunun için meşru kılınmıştır.
قُلْ قَدْ جَاءكُمْ رُسُلٌ مِّن قَبْلِي بِالْبَيِّنَاتِ وَبِالَّذِي قُلْتُمْ “De ki: Benden önce size nice peygamberler, apaçık delilleri ve sizin dediğiniz şeyi getirdi.”
فَلِمَ قَتَلْتُمُوهُمْ إِن كُنتُمْ صَادِقِينَ “Eğer doğru söyleyenler iseniz, niçin onları öldürdünüz?”
Ayette onları tekzip ve ilzam vardır. Hz. Peygamberden önce Hz. Zekeriya ve Hz. Yahya gibi peygamberler tasdiki gerektiren mu’cizeler ve görmek istedikleri gökten ateş gelmesi mu’cizesini getirmişler, ama Yahudiler tarafından öldürülmüşlerdir. Şayet tasdiki gerektiren şey bu mu’cizenin getirilmesi ve imandan geri durmaları ve kaçınmaları da Hz. Peygamberden böyle bir mu’cize görmemeleri ise, onlara ne oldu ki başka mu’cizelerle birlikte bunu da getiren peygamberlere inanmadılar, öldürmeye cüret ettiler?
184- فَإِن كَذَّبُوكَ فَقَدْ كُذِّبَ رُسُلٌ مِّن قَبْلِكَ “Eğer seni yalanladılarsa (üzülme!), Senden önce de peygamberler yalanlanmıştı.”
جَآؤُوا بِالْبَيِّنَاتِ وَالزُّبُرِ وَالْكِتَابِ الْمُنِيرِ “Onlar açık delilleri, hikmetli sayfaları ve aydınlatıcı kitabı getirmişlerdi.”
Ayet, kavminin ve Yahudilerin yalanlamasına karşı Hz. Peygambere bir tesellidir.
Ayetteki “zübür”, “Zebur” kelimesinin çoğuludur, “hikmetli sözlerle dolu kitap” anlamında kullanılır.
“Kitap” ise Kur’anın örfünde “şeriat ve hükümler tazammun eden” manasında kullanılır. Bundan dolayı Kur’anın tamamında kitap ve hikmet birbirine atıfla geldi.
“Zübür”, kelimesinin, “öğütler ve kötülükten sakındıran nasihatler” anlamında olduğu da söylenir.
185- كُلُّ نَفْسٍ ذَآئِقَةُ الْمَوْتِ “Her nefis ölümü tadacaktır.”
Ayet, tasdik ve tekzip edenler için bir vaad ve vaîddir.[1>
وَإِنَّمَا تُوَفَّوْنَ أُجُورَكُمْ يَوْمَ الْقِيَامَةِ “Kıyamet günü ecirleriniz size eksiksiz olarak verilecektir.”
Kabirlerden kaldırılıp diriltildiğinizde amellerin karşılığı, ister hayır ister şer olsun, tam ve eksiksiz olarak size verilecektir.
Ayette “Kıyamet günü ecirleriniz size eksiksiz olarak verilecektir” denilmesi, kıyametten önce de amellerin karşılığının bir kısmının verilmesini hissettirir.
Hz. Peygamberin şu hadisi bunu teyid etmektedir: “Kabir ya cennet bahçelerinden bir bahçe veya cehennem çukurlarından bir çukurdur.”
فَمَن زُحْزِحَ عَنِ النَّارِ وَأُدْخِلَ الْجَنَّةَ فَقَدْ فَازَ “Her kim cehennemden uzaklaştırılıp cennete konursa o, gerçekten kurtuluşa ermiştir.”
Bunlar kurtulan ve muradına nail olanlardır. Hz. Peygamber şöyle buyurur: “Her kim ateşten uzak kılınıp cennete alınmak isterse, Allaha ve ahiret gününe iman ederek ölsün, kendisine nasıl muamele edilmesini isterse, insanlara öyle muamele etsin.”
وَما الْحَيَاةُ الدُّنْيَا إِلاَّ مَتَاعُ الْغُرُورِ “Dünya hayatı, aldatıcı meta’dan başka bir şey değildir.”
Dünya hayatının lezzetleri ve zînetleri ancak bir aldanma metaıdır.
Ayette dünya, müşteriye aldatıcı bilgilerle satılan hileli mala benzetildi. Dünyanın bu yönü, onu ahirete tercih edenler hakkındadır. Ama dünyayı değerlendirip ahireti elde etmek isteyen kimse için, dünya son derece kıymetli bir meta’dır.
186- لَتُبْلَوُنَّ فِي أَمْوَالِكُمْ وَأَنفُسِكُمْ “Andolsun, mallarınız ve canlarınız konusunda imtihan edileceksiniz.”
Mal ile imtihan,
-Ondan infak etmek ile mükellef olmak,
-Mala gelen afetlerdir.
Can ile olan imtihan ise,
-Cihad,
-Katledilme,
-Esir alınma.
-Yaralanma,
-Korku, hastalık, yorucu haller gibi durumlardır.
وَلَتَسْمَعُنَّ مِنَ الَّذِينَ أُوتُواْ الْكِتَابَ مِن قَبْلِكُمْ وَمِنَ الَّذِينَ أَشْرَكُواْ أَذًى كَثِيرًا “Sizden önce kendilerine kitap verilenlerden ve Allah’a ortak koşanlardan üzücü birçok söz işiteceksiniz.”
Ayette bildirilen üzücü söz,
-Hz. Peygamberi hicvetmek,
-Dinde incitici sözler,
-Kâfirlerin Müslümanların aleyhine kışkırtması gibi hâllerdir.
Cenab-ı Hakkın bunu vukuundan önce haber vermesi, Müslümanların böyle sözlere sabra ve tahammüle psikolojik olarak hazır olmalarını sağlamak, başlarına geldiğinde mukabelede bulunmaya hazır hâle getirmek içindir.
وَإِن تَصْبِرُواْ وَتَتَّقُواْ فَإِنَّ ذَلِكَ مِنْ عَزْمِ الأُمُورِ “Eğer sabreder ve günahlardan sakınırsanız bilin ki, bunlar (yapmaya değer) azmi gerektiren işlerdendir.”
Eğer bu ezaya sabreder, Allahın emrine muhalefetten kaçınırsanız, bu sabır ve takva, uğrunda azmetmeye değer işlerdendir.
Veya sabır ve takva, Allahın emrettiği ve önem verdiği işlerdendir.
187- وَإِذَ أَخَذَ اللّهُ مِيثَاقَ الَّذِينَ أُوتُواْ الْكِتَابَ لَتُبَيِّنُنَّهُ لِلنَّاسِ وَلاَ تَكْتُمُونَهُ “Hani Allah, kendilerine kitap verilenlerden, “Onu (Kitabı) mutlaka insanlara açıklayacaksınız ve onu gizlemeyeceksiniz” diye sağlam söz almıştı.”
Kendilerinden kuvvetli söz alınan ehl-i kitaptan murat, onların âlimleridir.
فَنَبَذُوهُ وَرَاء ظُهُورِهِمْ “Fakat onlar verdikleri sözü, arkalarına attılar.”
Ama onlar bu misaka (verdikleri söze) riayet etmediler, ona yönelmediler.
Ayette ifade edilen “arkaya atmak”, önem vermemek ve yönelmemek anlamında bir meseldir. Bunun zıddı ise, gözü önüne almak, gözü önüne koymaktır.
وَاشْتَرَوْاْ بِهِ ثَمَناً قَلِيلاً “Ve onu az bir karşılığa değiştiler.”
Onlar buna bedel olarak bir parça dünyevî mal ve menfaat elde ettiler.
فَبِئْسَ مَا يَشْتَرُونَ “Yaptıkları alışveriş ne kadar da kötü!”
Hz. Peygamber şöyle buyurur.
“Kim ehil olan kimseye ilmi anlatmayıp gizlerse, ateşten bir gem ile ağzı gemlenir.”
Hz. Ali de şöyle der:
“Allah ehl-i ilim olanlardan öğretme sözü almadan, cahil kimselerden ilim öğrenme sözü almadı.”
188- لاَ تَحْسَبَنَّ الَّذِينَ يَفْرَحُونَ بِمَا أَتَواْ وَّيُحِبُّونَ أَن يُحْمَدُواْ بِمَا لَمْ يَفْعَلُواْ فَلاَ تَحْسَبَنَّهُمْ بِمَفَازَةٍ مِّنَ الْعَذَابِ “Ettikleriyle şımaran ve yapmadıklarıyla övülmeyi sevenleri, sakın onları azaptan kurtulur sanma.”
Hitap Hz. Peygamber ve mü’minleredir.
Onların ettikleriyle şımarmaları,
-Sahtekârlık yapmaları,
-Hakkı gizlemeleri gibi hâllerdir.
Yapmadıklarıyla övülmek istemeleri ise,
-Ahde vefa göstermek,
-Hakkı izhar etmek,
-Doğru haber vermek gibi hâllerdir.[2>
وَلَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ “Onlar için elîm bir azap vardır.”
Küfürleri ve sahtekârlıkları yüzünden onlara elîm bir azap vardır.
Sebeb-i Nüzûl
Hz. Peygamber (asm) Yahudilere Tevratta olan bir şeyi sordu, onda olanın tersini söylediler. Kendilerini doğru söylemiş gibi takdim ettiler ve bu yaptıklarını da bir hünermiş gibi beğendiler. Bu münasebetle bu ayet nazil oldu.
Denildi ki: Ayet savaştan geri kalıp da bunun maslahat olduğunu savunan, böyle yaptığından dolayı “aferin” bekleyen kimseler hakkında nâzil oldu.
Denildi ki: Ayet, münafıklar hakkında indi. Çünkü onlar münafıklıklarıyla sevinirler ve gerçekte yapmamış oldukarı iman ile Müslümanlardan övgü beklerlerdi.
189- وَلِلّهِ مُلْكُ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ “Göklerin ve yerin mülkü Allah’ındır.”
Allah, göklerde ve yerde ne varsa hepsine hükmeder.
وَاللّهُ عَلَىَ كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ “Allah her şeye kâdirdir.”
Allah üstteki ayette belirtilen özellikteki kimselere azap vermeye kâdirdir.
Ayetin -haşa- “Allah fakirdir” diyenlere bir red olduğu da nazara verilmiştir.
[1> Yani, dinî tasdik edenler ölümle şu dünyanın sıkıntılarından kurtulurlar. Dini yalanlayanlar ise ölümle ceza mahalline gönderilirler.
[2> Yani, bu özellikler onlarda olmamakla beraber, sanki varmış gibi bu kemal vasıflarıyla anılmaktan hoşlanırlar.
190- إِنَّ فِي خَلْقِ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ وَاخْتِلاَفِ اللَّيْلِ وَالنَّهَارِ لآيَاتٍ لِّأُوْلِي الألْبَابِ “Şüphesiz göklerin ve yerin yaratılışında, gece ve gündüzün ihtilafında, selim akıl sahipleri için ibretler vardır.”
Bütün bunlarda, his ve vehim şaibelerinden uzak parlak akıllara,
-Saniin varlığına ve birliğine,
-İlminin ve kudretinin kemâline apaçık deliller vardır.
Ayette gökler ve yer, ayrıca gece ve gündüz nazara verildi. Bunlarla yapılan istidlal, bunların hepsinin değişken olmasıdır. Bu üçü, değişmenin bütün nevilerini içine alır. Çünkü değişiklik,
1-Ya bir şeyin zâtında,
2-Ya bir cüzünde,
3-Veya pozisyonunda olur.
-Gece-gündüzün değişmesi birinciye,
-Elementlerin sûretlerinin değişmesi ikinciye,
-Feleklerde görülen pozisyonların değişmesi ise üçüncüye bir misaldir.
Hz. Peygamber bu ayetle alakalı şöyle buyurur: “Bu ayeti okuyup da tefekkür etmeyene yazıklar olsun!”
191- ْ الَّذِينَ يَذْكُرُونَ اللّهَ قِيَامًا وَقُعُودًا وَعَلَىَ جُنُوبِهِمْ“Onlar ayaktayken, otururken ve yanları üzerine uzandıklarında Allah’ı anarlar.”
Onlar bütün hâllerde daima zikrederler. Hz. Peygamber şöyle buyurur: “Cennet bahçelerinde dolaşmak isteyen kimse Allahı çokça ansın.”
Ayet, insanların durumuna göre üç farklı durumda namaz kılınabilmesine de işaret eder. Hz. Peygamber (asm) İmran Bin Husayn’a şöyle der: “Namazını ayakta kıl. Şayet ayakta kılamazsan oturarak kıl. Oturarak da kılamazsan uzandığın yerden ima ile kıl.”
İmamı Şafii bu ayete dayanarak uzanarak namaz kılan kimsenin sağ yanına uzanmasının uygun olduğunu söyler.
وَيَتَفَكَّرُونَ فِي خَلْقِ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ “Göklerin ve yerin yaratılışı üzerinde tefekkür ederler.”
Onlar, ibret almak ve istidlalde bulunmak için göklerin ve yerin yaratılışını tefekkür ederler.
Tefekkür, ibadetlerin en efdalidir.
Hz. Peygamber şöyle buyurur: “Tefekkür gibi bir ibadet yoktur.”
Çünkü tefekkür kalbe mahsustur ve yaratılışın da bir gereğidir. Hz. Peygamber şöyle bildirir:
“Adamın biri yatağına yatmıştı. Başını kaldırdı, semaya ve yıldızlara bakıp ta “Şehadet ederim ki seni yaratan ve terbiye eden biri var. Allahım, beni bağışla” dedi. Allah da ona merhamet nazarı ile baktı, bağışladı.”
Bu, usulu’d-din (kelâm) ilminin ve bu ilimle meşgul olanların faziletine açık bir delildir.
رَبَّنَا مَا خَلَقْتَ هَذا بَاطِلاً “Rabbimiz! Bunu boş yere yaratmadın.”
Ya Rabbena, Sen hiçbir şeyi hikmetsiz, abes ve boşuna yaratmadın, onları büyük hikmetlerle var ettin. Yarattığın şeyler, insanın varlığına bir başlangıç, geçimine bir sebep, Senin marifetine birer delildir. Bunlar, Senin huzurunda ebedi hayatta daimî bir saadet için Sana taate teşvik eder.
سُبْحَانَكَ “Seni tenzih ederiz.”
Seni abes yapmaktan, boşuna yaratmaktan tenzih ederiz.
فَقِنَا عَذَابَ النَّارِ “Bizi cehennem azabından koru.”
Onları “aman ya Rabbi, bizi cehennem ateşinden koru” demeye sevkeden durum, göklerin ve yerin yaratılış gayelerini bilmeleridir. Yaratılış gayesine uygun hareket etmemek ise, cehennem ateşini netice vermektedir.
192- رَبَّنَا إِنَّكَ مَن تُدْخِلِ النَّارَ فَقَدْ أَخْزَيْتَهُ “Rabbimiz! Sen kimi cehennem ateşine sokarsan, onu rezil etmişsindir.”
Ayette, ruhanî azabın daha dehşet verici olduğunu hissettirmek vardır.
ٍوَمَا لِلظَّالِمِينَ مِنْ أَنصَار “Zalimler için hiçbir yardımcı yoktur.”
Cehenneme alınan bu zalimler için hiçbir yardımcı yoktur. Ayette zamir ile “onlar için hiçbir yardımcı yoktur” denilebileceği halde, “Zalimler için hiçbir yardımcı yoktur.” denilmesi, cehenneme alınmalarının zulümleri sebebiyle olduğuna delalet etmesi içindir.
Ayette onlara hiçbir yardımcı olmayacağının beyan edilmesi, şefaati ortadan kaldırmaz. Çünkü yardım, galip gelerek bir zararı def etmek manası taşır.
193- رَّبَّنَا إِنَّنَا سَمِعْنَا مُنَادِيًا يُنَادِي لِلإِيمَانِ أَنْ آمِنُواْ بِرَبِّكُمْ فَآمَنَّا “Rabbimiz! Biz, ‘Rabbinize iman edin’ diye imana çağıran bir münadi işittik, hemen iman ettik.”
Ayette bildirilen davetçi, Hz. Peygamberdir. Kur’an olduğu da söylenmiştir.
رَبَّنَا فَاغْفِرْ لَنَا ذُنُوبَنَا “Rabbimiz! Günahlarımızı bağışla.”
Ayette belirtilen günahlar, özellikle “kebair” denilen büyük günahlardır. Çünkü büyük günahlar cezayı gerektirir.
وَكَفِّرْ عَنَّا سَيِّئَاتِنَا “Seyyielerimizi ört.”
Ayetteki seyyielerden murat, küçük günahlardır, bunlar da çirkin kaçan durumlardır. Lakin büyük günahlardan kaçınanların küçük günahları örtülür.
وَتَوَفَّنَا مَعَ الأبْرَارِ “Bizi ebrar ile (iyilerle) beraber vefat ettir.”
Bizi iyi insanlara arkadaş yap, bizi de onların zümresinden eyle.
Ayette, onların Allaha kavuşmayı seven kimseler olduğuna bir tenbih vardır.
Kim Allaha kavuşmayı severse, Allah da ona kavuşmayı sever.
194- رَبَّنَا وَآتِنَا مَا وَعَدتَّنَا عَلَى رُسُلِكَ “Rabbimiz! Peygamberlerinle bize va’dettiklerini bize ver.”
Onların, peygamberleri tasdike mukabil Allahın vaat ettiği sevabı istemeleri, vaatte hulfedilmesinden korktuklarından dolayı olmayıp, kötü bir akıbet veya emre itaatte kusurdan dolayı cezalandırılanlardan olma korkusudur.
Veya sırf bir kulluk tavrı olarak da bunu ifade etmiş olabilirler.[1>
وَلاَ تُخْزِنَا يَوْمَ الْقِيَامَةِ “Ve kıyamet günü bizi rezil etme.”
َ إِنَّكَ لاَ تُخْلِفُ الْمِيعَادَ“Şüphesiz sen, va’dinden dönmezsin.”
Sen va’dinde hulfetmezsin, mü’mine sevabını verir, dua edene ise icabette bulunursun.
İbnu Abbas, ayette geçen “mîad” kelimesinin “öldükten sonra dirilmek” anlamında olduğunu söyler.
Bu mütefekkirlerin dualarında “Rabbena” kelimesini tekrarlamaları,
-Duanın daha etkili yapılması için,
-Ve her bir “Rabbena” denilen yerde, istenilen şeyin diğerlerinden ayrı olması ve bunların ulvî istekler olduğuna delâlet etmek içindir.
Bir rivayette şöyle denilmiştir: “Bir meselede bunalan bir kimse, beş defa “Rabbena” derse, Allah onu korktuğu şeyden kurtarır.”
195- فَاسْتَجَابَ لَهُمْ رَبُّهُمْ أَنِّي لاَ أُضِيعُ عَمَلَ عَامِلٍ مِّنكُم مِّن ذَكَرٍ أَوْ أُنثَى “Rableri onlara şu karşılığı verdi: Ben, erkek olsun, kadın olsun, sizden hiçbir çalışanın amelini zayi etmem.”
بَعْضُكُم مِّن بَعْضٍ “Sizler birbirinizdensiniz.”
-Erkek dişiden dünyaya gelir, dişi de erkekten başlanarak yaratılır.
-Veya erkek ve kadının birbirinden olması, aynı asıldan geldikleri içindir.
-Veya aralarında ittisal ve ittihad, yani beraberlik ve birlik ziyade olduğundan böyle denilmiştir.
-Veya dinde bir araya gelmeleri ve beraber olmalarından dolayıdır.
Ayet, amellere vaat olunan şeylerde erkek ve kadının müşterek olduğunu ifade eden bir cümledir.
Sebeb-i Nüzûl
Rivayete göre Ümmü Seleme “Ya Rasulallah, işitiyorum ki Allah hicret hususunda erkeklerden söz ediyor, ama kadınları söylemiyor?” deyince, bu ayet nâzil olur.
فَالَّذِينَ هَاجَرُواْ وَأُخْرِجُواْ مِن دِيَارِهِمْ وَأُوذُواْ فِي سَبِيلِي وَقَاتَلُواْ وَقُتِلُواْ لأُكَفِّرَنَّ عَنْهُمْ سَيِّئَاتِهِمْ “Hicret edenler, yurtlarından çıkarılanlar, yolumda eziyet görenler, savaşanlar ve öldürülenler (var ya), onların günahlarını elbette örteceğim.”
Daha önce “Ben, erkek olsun, kadın olsun, sizden hiçbir çalışanın amelini zayi etmem” ibaresi geçmişti. Burada medih ve tazim yoluyla, yapılan amellerin ve bunlara hazırlanan sevabın tafsiline geçilmiştir.
Hicretten murat,
-Şirki terk,
-Veya din için vatanı, akrabaları terk olabilir.
وَلأُدْخِلَنَّهُمْ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِن تَحْتِهَا الأَنْهَارُ “Ve onları altından ırmaklar akan cennetlere koyacağım.”
ثَوَابًا مِّن عِندِ اللّهِ “Allah katından bir mükafat olmak üzere.”
وَاللّهُ عِندَهُ حُسْنُ الثَّوَابِ “En güzel mükafat Allah katındadır.”
196- لاَ يَغُرَّنَّكَ تَقَلُّبُ الَّذِينَ كَفَرُواْ فِي الْبِلاَدِ “Kâfirlerin refah içinde diyar diyar dolaşmaları sakın seni aldatmasın.”
Ayette hitap Hz. Peygamberedir, murat ise ümmetidir.
Veya hitap doğrudan peygamberedir. “O halde, yalanlayanlara itaat etme.” (Kalem, 8) ayetinde olduğu gibi, bulunduğu hâl üzere sebat etmesi istenmektedir.[2>
Veya ayetteki hitap, muhatap olan herkesedir. Ayetin manası şunu ifade eder: Kâfirlerin içinde bulundukları bolluk ve lezzete bakma ve onlarda zâhiren görülen kazanç, ticaret, ziraatte geniş imkânlara aldanma.
Sebeb-i Nüzûl
Rivayete göre, bazı mü’minler müşrikleri bolluk ve refah içinde görüyor ve şöyle diyorlardı: “Allah düşmanlarını geniş imkânlar içinde görüyoruz, biz ise açlıktan, yokluktan ölüyoruz.” Bunun üzerine üstteki ayet nazil oldu.
197- مَتَاعٌ قَلِيلٌ “(Onların bu refahı) az bir yararlanmadır.”
Onların zâhiren şaşaalı olan bu halleri, Allahın mü’minler için hazırladıkları yanında az bir zaman diliminde birazcık faydalanmaktır.
Hz. Peygamber bir hadislerinde şöyle buyurur:
“Ahirete nisbetle dünya, sizden birinin parmağını denize batırıp çıkarmasına benzer. Bakın bakalım, ne kadar su alabilecek?”
ثُمَّ مَأْوَاهُمْ جَهَنَّمُ “Sonra onların barınağı cehennemdir.”
وَبِئْسَ الْمِهَادُ “Orası ne kötü bir döşektir!”
198- لَكِنِ الَّذِينَ اتَّقَوْاْ رَبَّهُمْ لَهُمْ جَنَّاتٌ تَجْرِي مِن تَحْتِهَا الأَنْهَارُ “Fakat Rablerinden gereğince korkanlar için altlarından ırmaklar akan cennetler vardır.”
خَالِدِينَ فِيهَا “Onlar orada ebedîdirler.”
نُزُلاً مِّنْ عِندِ اللّهِ “Allahtan bir ikram olarak.”
Ayet metninde geçen nüzül, misafire hazırlanan yiyecek ve içeceğe verilen bir isimdir.
وَمَا عِندَ اللّهِ خَيْرٌ لِّلأَبْرَارِ “Allah nezdinde olanlar, ebrar (iyi insanlar) için çok daha hayırlıdır.”
Çünkü Allahın nezdinde olan, hem daha çok, hem de devamlıdır. Facirlerin içinde bulundukları geniş imkânlar ise, hem azdır, hem süratle zevale mahkûmdur.
199- وَإِنَّ مِنْ أَهْلِ الْكِتَابِ لَمَن يُؤْمِنُ بِاللّهِ وَمَا أُنزِلَ إِلَيْكُمْ وَمَآ أُنزِلَ إِلَيْهِمْ خَاشِعِينَ لِلّهِ “Kitap ehlinden öyleleri var ki, derinden saygı duyarak Allah’a, size indirilene ve kendilerine indirilene iman ederler.”
Sebeb-i Nüzûl
Ayet, Abdullah Bin Selam ve emsali hakkında nâzil oldu.
Denildi ki: Ayet Necran heyetinden kırk, Habeşistandan otuz iki ve Rumlardan sekiz kişi hakkındadır. Bunlar Hristiyan idiler, İslâma girdiler.
Denildi ki: Habeş kralı Necaşi vefat ettiğinde Cebrail (as) O’nun vefatını Hz. Peygambere haber verdi. Hz. Peygamber de çıkıp gıyabî olarak cenaze namazını kıldırdı. Bunun üzerine münafıklar “Şuna bakın! Hiç görmediği bir Hristiyan gavurunun namazını kılıyor” dediler.
لاَ يَشْتَرُونَ بِآيَاتِ اللّهِ ثَمَنًا قَلِيلاً “Allah’ın âyetlerini az bir bedele satmazlar.”
Bunlar, kendi din adamlarından muharriflerin yaptıkları gibi Allahın ayetlerini az bir dünya menfaati karşılığında satmazlar.
أُوْلَئِكَ لَهُمْ أَجْرُهُمْ عِندَ رَبِّهِمْ “Onlar var ya, işte onların mükâfatı Rableri katındadır.”
“İşte onlara, sabretmelerinden ötürü mükâfatları iki defa verilecektir.” (Kasas, 54) de vaat ettiği gibi bunların Rableri nezdinde özel mükâfatları vardır.
إِنَّ اللّهَ سَرِيعُ الْحِسَابِ “Şüphesiz Allah, hesabı çabuk görendir.”
Çünkü Allah,
-İnsanların amellerini bilir.
-Bu amellerinin neyi gerektirdiğini de bilir.
-Hüküm verirken düşünmeye ve ihtiyata muhtaç değildir.
Ayetten murat, vaat edilen mükâfatın onlara ulaşmasının seri olduğunu anlatmaktır. Çünkü hesabın süratli olması, yapılan işin karşılığının süratli olmasını gerektirir.
200- يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ اصْبِرُواْ “Ey iman edenler! Sabredin.”
Taatin zorluklarına ve başınıza gelen şiddetli musibetlere sabredin.
وَصَابِرُواْ “Sabırda yarışın.”
Hem Allah düşmanlarına karşı harbin zorluklarına dayanarak, hem de en şiddetli düşmanınız olan nefsinize karşı hevâ’ya muhalefette sabır ile galip geliniz.
Aslında bu ifadenin evvelinde “sabrediniz” emri gelmişti. Mutlak olan bu emirden sonra bunun ayrıca gelmesi, şiddetinden dolayıdır.
وَرَابِطُواْ “(Cihat için) hazırlıklı ve uyanık olun.”
Ribat, savaş için hazırlıklı olmaktır. Hem kalelerde, kışlalarda bedeni ve atları hazırlamak, hem de nefis terbiyesi yaparak en büyük düşman olan nefisle mücadele için kullanılır. Hz. Peygamber şöyle buyurur: “Namazdan sonra diğer namazı beklemek de ribattandır.”
Keza, şöyle buyurur: “Allah yolunda bir gündüz ve bir gece ribatta bulunan, hazırlık yapan kimse, Ramazan ayının tamamını oruçla ve zaruri ihtiyacı dışında devamlı namazla geçiren kimse gibidir.”
وَاتَّقُواْ اللّهَ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ “Ve Allah’a karşı gelmekten sakının, ola ki kurtuluşa eresiniz.”
Masivadan teberri ile (Allahtan başka hiçbir mevcuda gönül/ bel bağlamayarak) Allahtan korkun, ta ki en büyük felahı elde edebilesiniz.
Veya çirkin işlerden korunun, ta ki üç makamı elde edebilesiniz. Bu da ayette nazara verilen sabır, musabere ve ribatla gerçekleşir. Yani,
1-Allaha itaatte acılara sabretmek.
2-Alışmış olduğu âdetleri terk ederek nefse karşı çıkmak.
3-Cenab-ı Hakkın yolunda sefere çıkıp şeriat, tarikat ve hakikat tabir edilen varidatları gözetlemek, bunları elde etmeye çalışmak.
Hz. Peygamber şöyle buyurur:
“Âl-i İmranın bahsedildiği sûreyi Cum’a günü okuyan kimseye, güneş batıncaya kadar Allah rahmet eder, melekler dua ederler.”
Doğrusunu en iyi Allah bilir.
[1> Yani, “Sen bizim Rabbimizsin, bizde dilediğin gibi tasarruf edersin. Bizim iman edişimiz ve ibadetimizi yapmamız cennete alınmamız demek değildir” manasında böyle diyebilirler.
[2>Yani, Hz. Peygamber elbette dini yalanlayanlara itaat etmemiştir. “O halde, yalanlayanlara itaat etme!” denilmesi, “zaten itaat etmiyorsun, bu hâl üzere sebat et, devam et!” manasına gelir. Benzeri bir durum, konumuz olan ayet için geçerlidir.
Yazar:
Prof.Dr. Şadi Eren
2- اللّهُ لا إِلَهَ إِلاَّ هُوَ “Allah, kendisinden başka hiçbir ilâh bulunmayandır.”
الْحَيُّ الْقَيُّومُ Hayy – Kayyum’dur.”
Hz. Peygamber şöyle buyurdu: “Allahu Teâlânın ism-i azamı üç sûrededir:
-Bakarada
-Âli İmran’da
-Taha sûresinde.
Bu üç sûrede Hayy- Kayyum isimleri beraber zikredilmektedir.[1>
3- نَزَّلَ عَلَيْكَ الْكِتَابَ بِالْحَقِّ مُصَدِّقاً لِّمَا بَيْنَ يَدَيْهِ “O, kendisinden öncekileri doğrulayıcı olan Kitab’ı sana hak ile indirdi.”
Ayet metninde geçen tenzîl, peyderpey indirmeyi ifade eder.
Hak ile indirilmesi,
-Adaletle,
-Doğru haberlerle
-Allah katından olduğunu gösteren delillerle indirmesini anlatır.
وَأَنزَلَ التَّوْرَاةَ وَالإِنجِيلَ “Ve O, Tevrat’ı ve İncil’i indirdi.”
Hz. Musa ve Hz. İsaya da bir bütün olarak Tevrat ve İncili indirdi.
4- مِن قَبْلُ هُدًى لِّلنَّاسِ “(O bunları) daha önce insanlar için birer hidayet olarak (indirdi.)”
Bunları, Kur’anın tenzilinden önce indirdi.
Şayet “bizden öncekilere gelen şeriatla ibadet ederiz” dersek, ayette ifade edilen “insanlar” ifadesi genel bir mana taşır. Yoksa, bundan murat Tevrat ve İncile muhatap olan Yahudi ve Hıristiyanlardır.
وَأَنزَلَ الْفُرْقَانَ “Ve Furkan’ı da indirdi.”
Furkan dan murat, bütün ilâhî kitaplardır. Çünkü onlar, hak ile batıl arasını ayırmaktadırlar.
Bunun üç semavi kitaptan sonra zikri, bunların dışındaki ilâhî kitapların da furkan özelliğini nazara vermektir. Sanki şöyle demiştir: Bunların yanında diğer hak ve batılı ayıran kitapları da indirdi.
Furkan’dan muradın Zebur ve Kur’an olduğu da söylenmiştir.
“Bundan murat Kur’andır” dediğimizde Kur’anı bir özelliği ile zikretmek, onu medih ve tazim içindir, aynı zamanda üstünlüğüne bir işarettir. Yani, Kur’an nüzul ile gönderilen bir vahiy olmakta onlarla müşterektir. Mu’cize olması, hak yolda olanla batıl yolda olanı ayırması cihetiyle ise, onlardan temayüz eder, ayrılır.
Furkan’dan murat mu’cizeler de olabilir.
إِنَّ الَّذِينَ كَفَرُواْ بِآيَاتِ اللّهِ لَهُمْ عَذَابٌ شَدِيدٌ “Şüphesiz, Allah’ın âyetlerini inkâr edenler için şiddetli bir azap vardır.”
Allahın gerek kelâmî gerekse tekvînî ayetlerini yalanlayanlar, için küfürleri sebebiyle çok şiddetli bir azap vardır.
وَاللّهُ عَزِيزٌ ذُو انتِقَامٍ “Allah, Azîz’dir - İntikam sahibidir.”
Allah Azîz’dir; galiptir, azap vermesine engel olunamaz.
İntikam sahibidir; hiçbir intikam alan, Onun gibi alamaz.
Ayet, tevhidin anlatımından ve nübüvvetin isbatında temel esasın ne olduğunun bildirilmesinden sonra getirildi. Bunda, meselenin büyüklüğünü bildirme ve ondan yüz çevirmekten sakındırma vardır.
5- إِنَّ اللّهَ لاَ يَخْفَىَ عَلَيْهِ شَيْءٌ فِي الأَرْضِ وَلاَ فِي السَّمَاء “Şüphesiz Allah’a yerde ve gökte hiçbir şey gizli kalmaz.”
Âlemde küllî cüzî, iman küfür ne varsa bunların hiçbiri Allaha gizli değildir. Âlemde olanların hepsi arz ve sema ile ifade edildi, çünkü insanın duyuları bunları aşamaz. Önce arzın söylenmesi, aşağıdan yukarıya doğru bir terakki sanatıdır. Ve ayrıca arzın zikrinden maksad, onda yapılan hatalara dikkat çekmek içindir.
Allahın her şeyi bilmesi, Hayy (ezeli-ebedi hayat sahibi) olmasına bir delil gibidir.
6- هُوَ الَّذِي يُصَوِّرُكُمْ فِي الأَرْحَامِ كَيْفَ يَشَاء “O, sizi rahimlerde nasıl dilerse öyle şekillendirir.”
“O sizi rahimlerde muhtelif sûretlerde dilediği şekilde tasvir eder.”
Bu da Allahın Kayyum oluşuna delil gibidir. Aynı zamanda biraz önce ifade edilen “Şüphesiz Allah’a yerde ve gökte hiçbir şey gizli kalmaz.” hakikatine de ana rahmindeki ceninde Allahın tasarrufu ve tasvirini nazara vererek bir delil getirmek vardır.
لاَ إِلَهَ إِلاَّ هُوَ “O’ndan başka ilâh yoktur.”
Çünkü O’ndan başkası, O’nun bildiklerinin tamamını bilemez, O’nun yaptıklarının bir mislini yapmaya güç yetiremez.
الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ “O, Azîz’dir –Hakîm’dir.”
Ayetin bu kısmı, Cenab-ı Hakkın kudretinin kemâline ve hikmetinin sınırsız oluşuna bir işarettir.
Denildi ki: Bu, Hz. İsanın Rab olduğuna iddia edenlere karşı bir delildir. Çünkü Necran heyeti Hz. Peygamberin yanına gelmiş, bu konuda tartışmıştı. Bunun üzerine sûrenin evvelinden itibaren seksen küsur ayet nâzil oldu.
Bu ayetlerde onların fikirlerine karşı deliller getirildi ve şüphelerine cevap verildi.
7- هُوَ الَّذِيَ أَنزَلَ عَلَيْكَ الْكِتَابَ “O Allah ki, Kitab’ı sana indirdi.”
مِنْهُ آيَاتٌ مُّحْكَمَاتٌ “Onun bazı âyetleri muhkemdir.”
Bu ayetlerin ibaresi muhkemdir, mücmel veya başka manalara muhtemel olmaktan korunmuştur.
هُنَّ أُمُّ الْكِتَابِ “Onlar ümmü’l- kitaptır.”
Ümmü’l Kitab, kitabın aslıdır, diğerleri ona müracaatla anlaşılır.
وَأُخَرُ مُتَشَابِهَاتٌ “Diğerleri de müteşabihtir.”
Müteşabih ayetler, mücmel (öz) oluş veya zâhire (dış görünüşe) muhalefet gibi sebeplerle manası açık olmayan ve çeşitli manalara gelmesi muhtemel bulunan ayetlerdir. Bunlardan muradın ne olduğu, ancak araştırma ve tefekkürle bilinir.
Bazı ayetlerin bu şekilde müteşabih gelmesi,
-Bunları bilenlerin üstünlüğünün açığa çıkması,
-Bu alimlerin bunları düşünmede ve bunlardan muradın ne olduğunu anlamada gereken ilimleri tahsil hususunda gayretlerinin artması içindir. Ta ki bunların manalarını çıkarmada zihin yorarak, bunlarla muhkem ayetler arasında uygunluk bularak en yüksek derecelere ulaşabilsinler.
Ama “Bu öyle bir kitaptır ki, âyetleri muhkem kılınmıştır.” (Hûd,1) ayetindeki nazara verilen muhkemlik, Kur’an ayetlerinin mana bozukluğundan ve lafzın rekâketinden korunmuş olmasıdır.
Başka ayette geçen “Allah, sözün en güzelini müteşabih, mesani (ahenkli) bir kitap olarak indirdi.” (Zümer, 23) ifadesindeki müteşabihlik, Kur’an ayetlerinin mananın sahihliğinde ve lafzın cezaletinde birbirine benzemesidir.
فَأَمَّا الَّذِينَ في قُلُوبِهِمْ زَيْغٌ فَيَتَّبِعُونَ مَا تَشَابَهَ مِنْهُ ابْتِغَاء الْفِتْنَةِ وَابْتِغَاء تَأْوِيلِهِ “Kalplerinde bir eğrilik olanlar, fitne çıkarmak ve onun olmadık te’vilini yapmak için müteşabih âyetlerin ardına düşerler.”
Kalplerinde eğrilik olanlar, ehl-i bidâ olmak gibi, kalbinde haktan sapmak özelliği bulunanlardır.
Yani, bunlar müteşabih ayetlere ilgi duyarlar, bunları zâhirine göre değerlendirirler veya batıl te’vil ile te’vil ederler.
Bunların müteşabih ayetlere ilgi duyması,
-Şüphe uyandırarak,
-Birbirine karıştırıp yanlış mana vererek,
-Muhkem ve müteşabihi birbiriyle çelişir göstererek insanları din konusunda fitneye düşürmek içindir.
-Ayrıca, keyiflerine göre bunları te’vil etmek için bunlara ilgi duyarlar.
Onların bu ayetlere tâbi olması, her iki amacı tahakkuk ettirmek için olabileceği gibi, sırasıyla birer birer yapmak için de olabilir.
Bunlardan birincisi inatçı olana, ikincisi ise cahil olana uygundur.[2>
وَمَا يَعْلَمُ تَأْوِيلَهُ إِلاَّ اللّهُ “Oysa onun te’vilini ancak Allah bilir.”
وَالرَّاسِخُونَ فِي الْعِلْمِ يَقُولُونَ آمَنَّا بِهِ كُلٌّ مِّنْ عِندِ رَبِّنَا “İlimde kökleşmiş olanlar, “Ona iman ettik, hepsi Rabbimiz katındandır” derler.”
Bunların hamledilmesi gereken te’vilini ancak Allah bilir ve bir de ilimde rüsuh peyda etmiş, kökleşmiş olanlar bilir.
Ayete şöyle de mana verilebilir:
“Onun te’vilini ancak Allah bilir. İlimde kökleşmiş olanlar ise…”
Bu şekilde mana verenler müteşabih ayetlerin ilmini Allaha has kılarlar. Mesela, dünyanın ömrü, kıyametin vakti, zebanilerle ilgili ayette olduğu gibi rakamların sırları bunlardandır.
“Ona iman ettik” ifadesi,
-Ya yeni bir cümledir, ilimde kökleşmiş olanların hâlini anlatır.
-Veya ilimde kökleşmiş olanlar için hâl cümlesi olarak gelmiştir.
-Veya “İlimde kökleşmiş olanlar”ı mübteda yaparsak, “ona iman ettik derler” kısmı da haber olur.
رَبِّنَا وَمَا يَذَّكَّرُ إِلاَّ أُوْلُواْ الألْبَابِ “(Bu inceliği) ancak akıl sahipleri düşünüp anlar.”
Ayet, ilimde kökleşmiş olanları zihin kalitesi ve güzel tefekkürle bir medihtir ve onların müteşabih ayetleri te’vile ne ile ehil olduklarına bir işarettir. O da, his perdelerinden aklın uzak kalmasıdır.[3>
Ayetin öncesiyle irtibatı:
Bu ayet, ruhun ilimle tasviri ve terbiyesi hakkındadır. Önceki ayet ise, cesede sûret verilmesi ve düzgün yaratılması hakkında idi.
Veya bu ayet, Kur’anda Hz. İsaya Allahın kelimesi ve ruhu denilmesinden hareketle, Hristiyanların kendi iddialarına delil getirme teşebbüsüne bir cevaptır.[4>
Keza, “O, sizi rahimlerde dilediği gibi şekillendirir” ayeti, onların Hz. İsayı -hâşâ- ilah, Allahı da baba görmelerine bir cevaptır.[5>
8- رَبَّنَا لاَ تُزِغْ قُلُوبَنَا بَعْدَ إِذْ هَدَيْتَنَا “Rabbimiz! Bizi hidayete erdirdikten sonra kalplerimizi eğriltme.”
İlimde kökleşmiş olanlar şöyle dua ederler: “Ya Rabbena, razı olmayacağın te’vil ile müteşabihe uyup da, kalplerimizi hak yoldan saptırma.”
Hz. Peygamber şöyle buyurur: “Âdemoğlunun kalbi Rahmânın parmaklarından iki parmağı arasındadır. İsterse hak üzere kâim kılar, isterse de haktan saptırır.”
Ayete şöyle mana verildi: “Ya Rabbena, kalplerimizi saptıracak şekilde bizi belalarla mübtelâ eyleme!”
Bizi hakka, hem muhkem hem müteşabihe iman etmeye hidayet ettikten sonra, saptırma.
وَهَبْ لَنَا مِن لَّدُنكَ رَحْمَةً “Bize katından bir rahmet bahşet.”
“O rahmet bizi kurbiyetine (yakınlığına) mazhar kılsın, bu rahmetle Senin nezdinde olana ulaşalım.” Ayette istenen rahmet, hak üzere sabit olmakta muvaffakiyet veya günahlardan mağfiret de olabilir.
إِنَّكَ أَنتَ الْوَهَّابُ “Şüphesiz sen Vehhab’sın.”
Her isteneni veren Sensin.
Ayette hidayet ve dalaletin Allahtan olduğuna, kullarına verdiklerini lütuf ile verdiğine, yoksa hiçbir şeyin kendisine vacip olmadığına bir delil vardır.
9- رَبَّنَا إِنَّكَ جَامِعُ النَّاسِ لِيَوْمٍ لاَّ رَيْبَ فِيهِ “Rabbimiz! Şüphesiz sen, hakkında şüphe olmayan bir günde insanları toplayacaksın.”
O günün vukuunda, o günde meydana gelecek haşir ve cezada asla bir şüphe yoktur.
Ayette onların kalplerinin saptırılmasından Allaha sığınmalarında ve Allahtan rahmet istemelerinde asıl maksatlarının ahiret olduğuna dikkat çekildi. Çünkü dönüş yeri orasıdır.
إِنَّ اللّهَ لاَ يُخْلِفُ الْمِيعَادَ “Şüphesiz Allah va’dinden dönmez.”
Çünkü ulûhiyet (ilah olmak) va’dini yerine getirmemeye aykırıdır. Hem bunu hissettirmek, hem de vaad edilenin büyüklüğünü nazara vermek için hitap değiştirildi.[6>
[1> Bkz. Bakara, 255 ve Taha, 111.
[2> Yani, inatçı din düşmanları bu ayetlerle insanları fitneye düşürmek için ilgilenirler. Cahiller ise, yanlış te’villerle te’vil ederler.
[3> Duyular aldatıcı olabilir. Mesela, göz gölgeyi sabit görür. Ama tecrübe ve müşahede (deney ve gözlem) onun hareketli olduğunu bildirir. Keza göz, yıldızı bir altın lira kadar görür. Ama ilmî deliller, onun dünyadan daha büyük olduğunu gösterir. Kant’ın dediği gibi, “bilgi duyularla başlar. Fakat duyulardan doğmaz.”
Duyuların ötesinde akıl yer alır. Duyular, aklın birer hizmetkârı gibidir. Akıl, duyular elçileriyle gelen intibaları değerlendirir, ölçer, biçer, hükme varır.
[4> İlgili ayette şöyle bildirilir: “Meryem oğlu İsa Mesih, ancak Allah’ın elçisi ve Meryem’e ilka ettiği kelimesidir ve O’ndan bir ruhtur.” (Nisa,171)
[5> Yani, Allahu Teâlâ rahimlerde dilediği gibi sûret verendir. Bu şekilde sûret veren –hâşâ- baba değildir, yaratıcıdır. Şekil verilen de Onun mahlûkudur. Hz. İsa da ana rahminde şekil verilenlerdendir, öyle ise ilah olamaz.
[6> Yani, “Ya Rabbena” diyerek Allaha dua edilirken, “Allah vaadinden dönmez” şeklinde bitirildi, hitabtan gayba geçildi. Yoksa normalde “Allahım, Sen vaadinden dönmezsin” denilmesi beklenirdi.
10- إِنَّ الَّذِينَ كَفَرُواْ لَن تُغْنِيَ عَنْهُمْ أَمْوَالُهُمْ وَلاَ أَوْلاَدُهُم مِّنَ اللّهِ شَيْئًا “İnkâr edenlerin malları da evlatları da Allah’a karşı onlara bir fayda sağlamaz.”
وَأُولَئِكَ هُمْ وَقُودُ النَّارِ “Ve işte onlar, cehennem ateşinin yakıtıdırlar.”
İfade, bütün kâfirleri içine alacak şekilde geneldir.
Bununla beraber bundan murat,
-Necran Hristiyanlarından Medineye gelen heyet,
-Yahudiler,
-Arab müşrikleri olduğu da söylendi.
11- كَدَأْبِ آلِ فِرْعَوْنَ وَالَّذِينَ مِن قَبْلِهِمْ “Bunların durumu, âl-i Firavun ve onlardan öncekilerin durumu gibidir:”
Yani, nasıl ki Firavun hanedanına ve diğerlerine mal ve evlatları bir fayda vermedi, bunlara da vermeyecektir.
كَذَّبُواْ بِآيَاتِنَا “Âyetlerimizi yalanladılar.”
فَأَخَذَهُمُ اللّهُ بِذُنُوبِهِمْ “Allah da onları günahlarıyla kıskıvrak yakaladı.”
وَاللّهُ شَدِيدُ الْعِقَابِ “Allah, azabı çok şiddetli olandır.”
Ayetin bu kısmı, onların cezalandırılmalarının dehşetini bildirmek ve kâfirleri korkutmak içindir.
12- قُل لِّلَّذِينَ كَفَرُواْ سَتُغْلَبُونَ وَتُحْشَرُونَ إِلَى جَهَنَّمَ “O inkar edenlere de ki: Siz mağlup olacak ve cehenneme sürüleceksiniz.”
Mekke müşriklerine şöyle de: “Bedirde mağlup olacaksınız.”
Sebeb-i Nüzûl
Bunlardan murat Yahudiler de olabilir: Rivayete göre Hz. Peygamber onları Bedir zaferinden sonra Benî Kaynuka pazarında topladı, Kureyşin başına gelenlerin kendi başlarına da gelmesinden sakındırdı. Bunun üzeriÂl-
i İmran Sûresi b 355
ne “harp nedir bilmeyen acemilere galip gelmek seni aldatmasın. Şayet bizimle savaşırsan, ne yaman kimseler olduğumuzu anlarsın” dediler. Ayet, bu vakıa üzerine nazil oldu.
Allahu Teâlâ,
-Kurayza oğullarının katli,
-Nadîr oğullarının sürgüne gönderilmesi,
-Hayberin fethi,
-Diğerlerinin de cizye ödemeye mahkûm edilmeleriyle onlara vaat edilenleri doğru kıldı. Bu ilâhî vaadin tahakkuku, nübüvvet delillerindendir.
وَبِئْسَ الْمِهَادُ “Orası ne fena bir döşektir.”
Bu ifade, onlara söylenen sözün devamıdır.
Veya, “cehennem, onlar için ne kötü bir döşektir.”
Veya “nefisleri için hazırladıkları şey ne kötüdür” anlamında yeni bir cümle de olabilir.
13- قَدْ كَانَ لَكُمْ آيَةٌ فِي فِئَتَيْنِ الْتَقَتَا “Şüphesiz, karşı karşıya gelen iki toplulukta sizin için bir ibret vardır:”
Bedir günü karşılaşan iki toplulukta size bir ibret vardır.
Hitap, Kureyş müşriklerinedir.
Yahudilere veya mü’minlere de olabilir.
فِئَةٌ تُقَاتِلُ فِي سَبِيلِ اللّهِ “Bir topluluk Allah yolunda çarpışıyordu.”
وَأُخْرَى كَافِرَةٌ “Öteki ise kâfirdi.”
يَرَوْنَهُم مِّثْلَيْهِمْ رَأْيَ الْعَيْنِ “(Onları) göz kararıyla kendilerinin iki katı görüyorlardı.”
Müşriklerin sayısı bin kadardı, mü’minleri kendilerinin iki katı görüyorlardı.
Veya kendilerini müslümanların iki katı görüyorlardı. Müslümanlar ise üçyüz on küsur kişi idi. Bu şekilde görmeleri, Allahın müslümanları onlara az göstermesiyle oldu, böylece savaşa cüret edebildiler, onlara yöneldiler. Savaş başladığında ise, kendilerine müslümanlar çok gösterildi, mağlup oldular. Bu, Allahtan mü’minlere bir medet idi.
Veya mü’minler, müşrikler gerçekte onların üç katı olmalarına rağmen, kendilerinin iki katı olarak görüyorlardı. Bu onlara sebat verdi, “O halde sizden sabreden yüz kişi olursa ikiyüze galip gelir. Ve sizden bin kişi olursa, Allah’ın izniyle ikibine galip gelir.” (Enfal, 66) ayeti ile kendilerine vaat edilen zafere ulaşacaklarına inandılar.
وَاللّهُ يُؤَيِّدُ بِنَصْرِهِ مَن يَشَاء “Allah dilediğini yardımıyla destekler.”
Allah, Bedir’e katılan müslümanlara yardım ettiği gibi, dilediğine yardım eder, zafer kazandırır.
إِنَّ فِي ذَلِكَ لَعِبْرَةً لَّأُوْلِي الأَبْصَارِ “Basiret sahipleri için bunda elbette bir ibret vardır.”
“Bunda” derken, bununla
-İki tarafın az ve çok gösterilmeleri,
-Silahsız bir azınlığın pür silah bir çoğunluğa galip gelmesi
-Bu vakıanın bir ayet olması,
-İşin Hz. Peygamberin haber verdiği şekilde meydana gelmesi kastedilebilir.
İşte bunda, basiret sahiplerine veya onları görenlere bir öğüt, bir ibret vardır.
14- زُيِّنَ لِلنَّاسِ حُبُّ الشَّهَوَاتِ مِنَ النِّسَاء وَالْبَنِينَ وَالْقَنَاطِيرِ الْمُقَنطَرَةِ مِنَ الذَّهَبِ وَالْفِضَّةِ وَالْخَيْلِ الْمُسَوَّمَةِ وَالأَنْعَامِ وَالْحَرْثِ “Kadınlar, oğullar, yığınla altın ve gümüş, cins atlar, davarlar ve ekinler gibi nefsin şiddetle arzuladığı şeyler insanlara süslü gösterildi.”
Ayet metnindeki “hubbu’ş- şehevat”tan murat, şehvet duyulan şeylerdir. Bunun “şehevat” şeklinde ifadesi onların şu şehvet duyulan şeyleri sevmede kendilerini iyice kaptırmaları, hatta “şehvet sevdalıları” hâline gelmelerine bir imadır. (Sad, 32) ayetinde “hubbul- hayr” yani hayırlı şeyleri sevmek şeklinde bunun müsbet şekli gösterilir.
İnsanlara bu şeyleri süslü kılan Allahu Teâlâdır. Çünkü fiilleri ve fiillere sevkeden şeyleri yaratan O’dur.
Allahu Teâlânın bunları süslü kılması, imtihan içindir.
Veya Allahın razı olduğu şekilde kullanıldığında, bunların ahiret saadetine vesile olmasındandır.
Veya bunların süslü kılınması, yaşamak ve neslin devamı bunlarla olmasındandır.
Ayetin kınama sadedinde olmasından dolayı, bunları süsleyenin şeytan olduğu söylendi. Cübbaî ise, mubah ve haram olanlar arasında ayırım yaparak nazara verdi.[1>
ذَلِكَ مَتَاعُ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا “Bunlar dünya hayatının metaıdır.”
Yani, bu zikrolunanlar dünya hayatının geçici birer menfaatidir.
وَاللّهُ عِندَهُ حُسْنُ الْمَآبِ “Oysa asıl varılacak güzel yer ise, ancak Allah katındadır.”
Bu ifadede, noksan ve fani şehevatı bırakıp, Allah nezdinde olan hakiki ve daimi lezzetlere yönelmeye bir teşvik vardır.
15 - قُلْ أَؤُنَبِّئُكُم بِخَيْرٍ مِّن ذَلِكُمْ “De ki: Size, daha hayırlısını haber vereyim mi?”
Dünyanın lezzetlerinden daha hayırlı olan Allahın sevabını size haber vereyim mi?
لِلَّذِينَ اتَّقَوْا عِندَ رَبِّهِمْ جَنَّاتٌ تَجْرِي مِن تَحْتِهَا الأَنْهَارُ خَالِدِينَ فِيهَا وَأَزْوَاجٌ مُّطَهَّرَةٌ وَرِضْوَانٌ مِّنَ اللّهِ “Günahlardan sakınanlar için Rableri katında, içinden ırmaklar akan, içinde ebedî kalacakları cennetler, tertemiz eşler ve Allah’ın rızası vardır.”
Ayet, daha hayırlı olanları beyan eden yeni bir cümledir.
وَاللّهُ بَصِيرٌ بِالْعِبَادِ “Allah, kullarını hakkıyla görendir.”
Allah kullarının amellerini görür, güzel işler yapanları mükâfatlandırır, kötü işler yapanları ise cezalandırır.
Veya “Allah, günahlardan sakınanların hallerini görür. Gördüğü için onlara cennetler hazırlamıştır.”
Allahu Teâlâ bu ayetle nimetlerini hatırlatmıştır. Bu nimetlerin en aşağı mertebede olanı, dünya hayatının metaıdır, en üstte olanı ise Allahın rızasıdır. Nitekim yüce Allah şöyle bildirir:
“Allah mü’min erkeklere ve mü’min kadınlara, altlarından ırmaklar akan ebedi kalacakları cennetler vaad etti. Ayrıca Adn cennetlerinde hoş meskenler. Allah’ın rızası ise en büyüktür.” (Tevbe, 72) Nimetlerin ortası ise, cennet ve cennetteki nimetlerdir.
16- الَّذِينَ يَقُولُونَ “Bunlar şöyle derler:”
رَبَّنَا إِنَّنَا آمَنَّا “Rabbimiz, biz gerçekten iman ettik.”
فَاغْفِرْ لَنَا ذُنُوبَنَا “Günahlarımızı bağışla.”
وَقِنَا عَذَابَ النَّارِ “Ve ateş azabından bizi koru.”
Ayet, müttakilerin sıfatıdır.
Veya “Allah, kullarını hakkıyla görendir” ayetindeki kulların bir sıfatıdır. Yani, “o kullar şöyle derler…”
Onların Cenab-ı Haktan mağfiret isterken bunu imanlarına dayandırmalarında, yani “biz gerçekten iman ettik. Bizim günahlarımızı bağışla.” demelerinde, mağfirete layık olmada veya ona mazhar olmaya kabiliyet kesbetmede imanın kâfi olduğuna bir delil vardır.
17- الصَّابِرِينَ وَالصَّادِقِينَ وَالْقَانِتِينَ وَالْمُنفِقِينَ وَالْمُسْتَغْفِرِينَ بِالأَسْحَارِ “Onlar; sabredenler ve sadık olanlar ve huzurda boyun büküp divan duranlar ve Allah yolunda harcayanlar ve seherlerde istiğfar edenlerdir.”
Ayet, Allah yolunda sülûk eden kimsenin makamlarını anlatır. Çünkü sâlikin Allah ile muamelesi
1-Ya tevessül ile,
2-Veya talep ile olur.
Tevessül ya nefis ile olur. Bu da, nefsi rezaletlerden men etmek ve faziletli işlere sevk etmekledir. Sabır, bunların her ikisini de içine alır.
Veya beden ile olur. Bu da ya söz iledir, sözün sadık olmasıdır. Veya beden iledir, o da taate devam etmekten ibarettir.
Veya mal ile olur. O da hayır yolunda infak etmektir.
Talep ise, o da istiğfarla olur. Çünkü mağfiret istemek, taleplerin en büyüğüdür, onların hepsini cem eder.
Ayette “sabredenler ve sadık olanlar ve huzurda boyun büküp divan duranlar...” şeklinde her biri atıf vavıyla gelmesi, bu özelliklerden her birinin müstakil oluşuna ve bu kimselerin o özelliklerde kemâl mertebede bulunmalarına delâlet içindir.
Veya bunlarla nitelenen kimselerin ayrı ayrı insan grupları olmasına delâlet de düşünülebilir.
“Seherlerde istiğfar edenler” derken, seher vaktinin belirtilmesi, o vakitte yapılan duanın kabule daha yakın olmasındandır. Keza, o vakitte yapılan ibadet daha meşakkatli, nefis daha sâfi, ilâhî haşyet daha ziyadedir.
Denildi ki: Onlar seher vaktine kadar namaz kılarlar, sonra da istiğfar ve dua ederler.
18- شَهِدَ اللّهُ أَنَّهُ لاَ إِلَهَ إِلاَّ هُوَ وَالْمَلاَئِكَةُ وَأُوْلُواْ الْعِلْمِ قَآئِمَاً بِالْقِسْطِ “Allah, melekler ve ilim sahipleri, ondan başka ilâh olmadığına adaletle şâhitlik ettiler.”
Allahın kendisinin tek ilah oluşuna şehadet etmesi, tevhide delâlet eden tekvinî ayetleri dikerek ve onların manalarını anlatan kelamî ayetleri indirerek olur.
Melekler de tevhidi ikrar ederler.
Ehl-i ilim olanlar ise, tevhide inanarak ve ona deliller getirerek şehadette bulunurlar.
Ayette bu iman, şahidin şehadetine benzetilerek anlatıldı.
Allahın şehadeti, tam vakıa mutabık, âdil bir şehadettir.
لاَ إِلَهَ إِلاَّ هُو “O’ndan başka ilâh yoktur.”
Bunun tekrarı
-Te’kid içindir,
-Delilleri serdedildikten sonra tevhid delillerini bilmeye ve tevhidle hükmetmeye daha ziyade itina gösterilmesi içindir.
-Bir de devamında gelen iki ismin zikrinin buna bina edilip, Allahın izzet ve hikmet sıfatlarıyla mevsuf olduğunun bilinmesi içindir.
الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ “O, Azîz’dir –Hakîm’dir.”
Önce Azîz isminin gelmesi, Allahın kudretini bilmenin hikmetini bilmekten önce olmasındandır.
Marifet ehlinin fazileti hakkında Hz. Peygamberden şöyle rivayet edilir: Marifet ehli kıyamet günü getirilir. Allahu Teâlâ der: “Bu kulum için nezdimde bir ahit vardır. Ben ise ahde vefaya en ehil olanım. Kulumu cennete alın.”
Bu rivayet, usulud-din ilminin üstünlüğüne ve ehlinin şerefine bir delildir.
19- إِنَّ الدِّينَ عِندَ اللّهِ الإِسْلاَمُ “Şüphesiz Allah katında din İslâm’dır.”
Ayet, önceki ayeti te’kid eden yeni bir cümledir. Yani, Allah indinde İslâmdan başka makbul bir din yoktur.
İslâm dini tevhiddir ve Hz. Peygamberin getirdiği yolu yol olarak seçmektir.
وَمَا اخْتَلَفَ الَّذِينَ أُوْتُواْ الْكِتَابَ إِلاَّ مِن بَعْدِ مَا جَاءهُمُ الْعِلْمُ بَغْيًا بَيْنَهُمْ “Kendilerine kitap verilenler, onlara ilim geldikten sonra, sırf aralarındaki ihtiras ve aşırılık yüzünden ayrılığa düştüler.”
Kendilerine kitap verilenler, Yahudi ve Hristiyanlardır.
Veya önceki kitapların erbabı olanlardır.
Onların ihtilafı, İslâm dini hakkında oldu. Mesela bir kısmı “haktır” derken bazıları “Arabların dini” dedi. Bazıları ise, tümüyle reddetti.
İhtilaf tevhid hakkında da olabilir. Mesela Hristiyanlar teslise inandı. Yahudilerin bir kısmı “Üzeyir Allahın oğludur” dediler.
Veya bunlardan murat, Musanın kavmi de olabilir. Hz. Musadan sonra ihtilaf ettiler.
Keza Hristiyanlar da olabilir, onlar da Hz. İsa hakkında ihtilaf ettiler.
Bütün bunların ihtilafları, işin hakikatini öğrendikten ve ayet ve delilleri iyice bildikten sonra oldu. Onları bu ihtilafa sevk eden haset, riyaset sevdası gibi durumlardı. Yoksa bir şüpheden veya ihtilaf edilen konuda bir gizlilik olduğundan değildi.
وَمَن يَكْفُرْ بِآيَاتِ اللّهِ فَإِنَّ اللّهِ سَرِيعُ الْحِسَابِ “Kim Allah’ın âyetlerini inkâr ederse, bilsin ki Allah hesabı çok çabuk görendir.”
20- فَإنْ حَآجُّوكَ فَقُلْ “Buna karşı seninle münakaşaya kalkışırlarsa de ki:”
Şayet din hususunda Seninle tartışmaya girerler veya Sen onlara delil getirdikten sonra mücadeleye kalkışırlarsa, onlara şöyle de:
أَسْلَمْتُ وَجْهِيَ لِلّهِ وَمَنِ اتَّبَعَنِ “Ben, bana uyanlarla birlikte yüzümü Allah’a teslim ettim.”
O zaman Sen onlara de ki: Ben kendimi ve her şeyimi Allaha adadım, Allah için yapıyorum. Başkasını ona şerik yapmam.
Bu, delile dayanan, ayetlerin ve peygamberlerin davet ettiği dosdoğru dindir.
Ayette nefsin vecih (yüz) ile tabir edilmesi yüzün azaların en şereflisi olmasından, insandaki kuvve ve duyguların kendisinde görülmesindendir.
وَقُل لِّلَّذِينَ أُوْتُواْ الْكِتَابَ وَالأُمِّيِّينَ أَأَسْلَمْتُمْ “Kendilerine kitap verilenlere ve ümmîlere de ki: Siz de Hakka teslim oldunuz mu?”
Ümmiler, kitap ehlinden olmayan olanlara denilir. Arab müşrikleri gibi…
Siz de apaçık delili gördükten sonra benim gibi teslim oldunuz mu? Yoksa hâlâ küfrünüz üzere misiniz?
Bu ayetin üslûb olarak bir benzeri “Artık vazgeçtiniz, değil mi?” (Maide, 91) ayetidir.[2>
Ayette onları kıt akıllılıkla veya inatla ayıplama vardır.
فَإِنْ أَسْلَمُواْ فَقَدِ اهْتَدَو “Eğer teslim olurlarsa, hidayete ermiş olurlar.”
Hakka teslim olduklarında kendilerini dalaletten çıkarmakla yine kendilerine fayda vermiş olurlar.
وَّإِن تَوَلَّوْاْ فَإِنَّمَا عَلَيْكَ الْبَلاَغُ “Eğer yüz çevirirlerse, sana düşen ancak tebliğ etmektir.”
Eğer yüz çevirirlerse, Sana bir zarar veremezler. Çünkü Sana düşen ancak tebliğdir, zâten onu da yaptın.
وَاللّهُ بَصِيرٌ بِالْعِبَادِ “Allah kulları görendir.”
Ayetin bu kısmı, hem vaad hem de vaîddir.[3>
[1> Yani, “mubah şeklini süslü kılan Allahtır, haram şeklini süslü kılan ise şeytandır” dedi. Cübbaî Mu’tezile mezhebindendir. Bu ekol mensupları, tenzih amacıyla, şerrin yaratılışını Allaha vermezler.
[2> Ayetin evvelinde içki ve kumarın kötülüğü nazara verilmiştir. Yani, içki ve kumarın haramlığı bildirildikten ve bunun hikmeti beyan edildikten sonra, bunları terk etmeniz gerekir. “Artık vazgeçtiniz, değil mi?” ifadesi “artık vazgeçin” manasına gelir. Benzeri bir şekilde “Siz de Allaha teslim oldunuz mu?” ayeti de “Allaha teslim olun” mesajı verir.
[3> Allah ehl-i imanın hallerini görür, onları mükâfatlandırır. Ehl-i küfrün hallerini görür, onları da cezalandırır.
21- إِنَّ الَّذِينَ يَكْفُرُونَ بِآيَاتِ اللّهِ وَيَقْتُلُونَ النَّبِيِّينَ بِغَيْرِ حَقٍّ وَيَقْتُلُونَ الِّذِينَ يَأْمُرُونَ بِالْقِسْطِ مِنَ النَّاسِ “Allah’ın âyetlerini inkâr edenler ve haksız yere peygamberleri öldürenler, insanlar içinde adaleti emredenleri öldürenler yok mu?”
فَبَشِّرْهُم بِعَذَابٍ أَلِيمٍ “Onları elem verici bir azapla müjdele!”
Ayette bahsedilenler, Hz. Peygamber devrinde yaşayan ehl-i kitaptır. Onların ataları, peygamberleri ve onların peşinden gidenleri öldürmüştü, bunlar ise buna rıza gösterdiler, ayrıca Hz. Peygamberi ve mü’minleri öldürmeye azmettiler. Lakin Allah peygamberi ve mü’minleri korudu. Ayetin bir benzeri Bakara sûresinde geçmişti.[1>
22- أُولَئِكَ الَّذِينَ حَبِطَتْ أَعْمَالُهُمْ فِي الدُّنْيَا وَالآخِرَةِ “İşte bunların bütün yaptıkları, dünyada da ahirette de boşa gitmiştir.”
وَمَا لَهُم مِّن نَّاصِرِينَ “Ve onlar için hiçbir yardımcı da yoktur.”
Onlar için azabı kendilerinden def edecek herhangi bir yardımcı da yoktur.
23- أَلَمْ تَرَ إِلَى الَّذِينَ أُوْتُواْ نَصِيبًا مِّنَ الْكِتَابِ يُدْعَوْنَ إِلَى كِتَابِ اللّهِ لِيَحْكُمَ بَيْنَهُمْ ثُمَّ يَتَوَلَّى فَرِيقٌ مِّنْهُمْ وَهُم مُّعْرِضُونَ “Görmez misin, kendilerine kitaptan bir nasip verilmiş olanlar, aralarında hüküm vermek için Allah’ın kitabına davet olunuyorlar da, sonra içlerinden bir kısmı yüz çevirerek dönüp gidiyor.”
Burada kitaptan murat Tevrattır veya semavî kitaplardır.
Ayetteki “nasib” kelimesinin elif-lâmsız gelmesi tazîm ve tahkire muhtemeldir.
Onları davet eden Hz. Peygamber, kitap ise Kur’andır.
Veya kitaptan murat şu rivayete göre Tevrat da olabilir:
Sebeb-i Nüzûl
Hz. Peygamber (asm) Yahudilerin yanına uğradı. Nuaym Bin Amr ve Hâris Bin Zeyd, Hz. Peygambere “hangi din üzeresin?” diye sordu. Hz. Peygamber, Hz. İbrahimin dini üzere olduğunu söyledi. Bunun üzerine onlar, “İbrahim bir Yahudi idi” dediler. Hz. Peygamber “öyle ise haydi Tevrata müracaat edip bakalım!” deyince bundan kaçındılar.
Bunun üzerine ayet nâzil oldu.
Ayette, sem’î delillerin usûlde hüccet olduğuna bir delil vardır.[2>
Ayet, onların kitaba müracaat etmeleri gerektiğini bilmelerine rağmen yüz çevirmelerini reddetmektedir.
24- ذَلِكَ بِأَنَّهُمْ قَالُواْ لَن تَمَسَّنَا النَّارُ إِلاَّ أَيَّامًا مَّعْدُودَاتٍ “Bunun sebebi, onların “ateş bize sadece sayılı günlerde dokunacaktır” demeleridir.”
Yüz çevirmelerinin sebebi, bu yanlış inanç ve boş ümitle cehennem azabını kendileri hakkında hafife almalarıdır.
وَغَرَّهُمْ فِي دِينِهِم مَّا كَانُواْ يَفْتَرُونَ “Uydura geldikleri şeyler, dinleri konusunda kendilerini aldatmıştır.”
Onların,
- “Cehenneme girseler bile sayılı günlerde çok az orada kalacaklar.”
- “Ve ecdatları olan peygamberler onlara şefaat edip kurtaracaklar” şeklinde dinde uydurdukları şeyler, kendilerini aldatmıştır.
25- فَكَيْفَ إِذَا جَمَعْنَاهُمْ لِيَوْمٍ لاَّ رَيْبَ فِيهِ وَوُفِّيَتْ كُلُّ نَفْسٍ مَّا كَسَبَتْ وَهُمْ لاَ يُظْلَمُونَ “Artık, o geleceğinde hiç şüphe olmayan gün için kendilerini bir araya topladığımız ve hiç kimseye haksızlık edilmeden herkese kazandığı tamamen ödendiği gün, hâlleri nice olur?”
“O gün onların hâli nice olur” derken, bu ifadede ahirette onların başına gelecek azabın büyüklüğünü göstermek ve “sayılı günler dışında ateş bize dokunmayacak” demelerini yalanlamak vardır.[3>
Rivayette şöyle bildirilmiştir: “Kıyamet günü kâfir grupları içinde en önce Yahudiler hesaba çekilir. Allah onları herkesin önünde rezil rüsvay eder, ardından da cehenneme atılmalarını emreder.”
Her nefse, yaptıklarının karşılığı eksiksiz verilir.
“Herkese kazandığı tamamen ödendiği vakit” ifadesinde, ibadetin boşa gitmediğine ve mü’minin cehennemde daimî kalmayacağına bir delil vardır. Çünkü iman ve amelinin karşılığını eksiksiz alması cehennemde ve cehenneme girmezden önce olmaz. Öyleyse, bunların karşılığını alması cehennemden kurtulduktan sonradır.
26- قُلِ اللَّهُمَّ مَالِكَ الْمُلْكِ “De ki: “Ey mülkün sahibi Allah’ım!”
Ey mülkün mâliki olan, hükümdarların sahip oldukları şeylerde icraatları gibi, icraat mümkün olan şeylerde icraatta bulunan Allahım!
تُؤْتِي الْمُلْكَ مَن تَشَاء “Sen mülkü dilediğine verirsin.”
وَتَنزِعُ الْمُلْكَ مِمَّن تَشَاء “Dilediğinden de mülkü çeker alırsın.”
Ayette, üç defa mülk ifadesi geçer. Bunlardan birincisi geneldir, bütün mülkü ifade eder, ikincisi ve üçüncü mülk kelimeleri ise o mülkten bir kısımdır.
“Mülkten murat peygamberliktir. Bunun alınması bir kavimden başka bir kavime intikalidir” denildi.
وَتُعِزُّ مَن تَشَاء “Dilediğini aziz edersin.”
وَتُذِلُّ مَن تَشَاء “Dilediğini de zelil edersin.”
Dünyada veya ahirette veya her ikisinde birden nusret vererek veya mağlup ederek, muvaffak kılarak veya yardımı keserek dilediğini aziz kılarsın, dilediğini de zelil yaparsın.
بِيَدِكَ الْخَيْرُ “Her hayır Senin elindedir.”
Ayette “her hayır Senin elindedir” denilip şerden söz edilmemesi, hayrın bizzat matlup olmasından, şerrin ise arızî olarak meydana gelmesindendir. Çünkü büyük bir hayrı tazammun etmedikçe, cüzî bir şer meydana gelmez.
Veya şerrin ifade edilmemesi, hitapta edebe müraat içindir.
Veya kelâmın hayır konusunda gelmesindendir.
Sebeb-i Nüzûl
Çünkü, Peygamber (asm) Hendek savaşı öncesinde kazılacak hendeğin planını yaptı. Her on kişiye kırk arşın mesafeyi kazmalarını emretti. Onlar da kazmaya başladılar. Derken hendek kazılan çukurda balyoz işlemez bir kayaya rastladılar. Selman-ı Farisiyi haber vermek üzere Peygambere gönderdiler. Derken Hz. Peygamber geldi, balyozu aldı, kayaya vurdu. Kaya çatladı. Kayadan adeta bir şimşek çıktı, karanlık bir odada lambanın aydınlatması gibi çevreyi aydınlattı. Bunun üzerine Hz. Peygamber tekbîr getirdi, Müslümanlar da tekbîr getirip, “Allahu Ekber” dediler. Hz. Peygamber şöyle buyurdu:
“Köpeğin dişlerini görür gibi, sanki Hîre’nin saraylarını gördüm.”
Sonra kayaya ikinci kez vurdu, şöyle buyurdu:
“Rum diyarından Himyer şehrinin sarayları bana aydınlandı.”
Üçüncü defa vurduğunda ise şöyle buyurdu:
“San’a şehrinin sarayları bana aydınlandı. Cibril bana haber verdi ki, ümmetim bunların hepsine galip gelecektir. Size müjdeler olsun!”
Bunun üzerine münafıklar şöyle dediler:
“Siz buna hayret etmiyor musunuz? Sizi boş hayaller, batıl vaatlerle oyalıyor! Medine’den Hîre saraylarını ve Kisra’nın şehirlerini gördüğünü söylüyor. Siz korkudan hendek kazarken, o size fetihlerden söz ediyor!”
Onların bu sözleri üzerine ayet nâzil oldu
Allah-u Teâlâ, şerrin de kendi elinde olduğuna şu ifadeyle tenbihte bulundu:
إِنَّكَ عَلَىَ كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ “Şüphesiz Sen her şeye kadirsin.”
27- تُولِجُ اللَّيْلَ فِي الْنَّهَارِ وَتُولِجُ النَّهَارَ فِي اللَّيْلِ “Geceyi gündüze sokarsın, gündüzü de geceye sokarsın.”
وَتُخْرِجُ الْحَيَّ مِنَ الْمَيِّتِ وَتُخْرِجُ الَمَيَّتَ مِنَ الْحَيِّ “Ölüden diri çıkarırsın, diriden de ölü çıkarırsın.”
وَتَرْزُقُ مَن تَشَاء بِغَيْرِ حِسَابٍ “Ve dilediğine hesapsız rızık verirsin.”
Cenab-ı Hak ardından gece ve gündüzün, ölüm ve hayatın peş peşe gelmesini nazara verdi. Bunda, “bunları yapan zillet ve izzeti peş peşe getirmeye, mülkü vermeye ve almaya da kâdirdir” manasına bir delâlet vardır.
Gece ve gündüzün birbirine girmesi bunların birbirini takîben gelmesi, ziyade ve noksan olmaları anlamındadır. Ölüden diri ve diriden ölü çıkması, cansız maddelerden canlıların yaratılması ve bunların sonra ölmeleridir.
Veya nutfeden canlının ve canlıdan da nutfenin yapılmasıdır.
İşarî bir mana olarak mü’minden kâfir, kâfirden mü’min çıkması nazara verildi.
28- لاَّ يَتَّخِذِ الْمُؤْمِنُونَ الْكَافِرِينَ أَوْلِيَاء مِن دُوْنِ الْمُؤْمِنِينَ “Mü’minler, mü’minleri bırakıp kâfirleri dost edinmesin.”
Mü’minler, akrabalık veya cahiliye döneminden kalan bir dostluk ve benzeri sebeplerle kâfirlere dostluk göstermekten nehyedildiler. Çünkü mü’minin sevgisi de buğzu da Allah için olmalıdır.[4>
Veya nehyedilen durum, savaşta ve diğer dinî meselelerde onlardan yardım almaktır. Ayette, dostluğa layık olanların ancak mü’minler olduğuna ve onlara gösterilecek dostluğun kâfirlerin dostluğuna bir alternatif olduğuna işaret vardır.
وَمَن يَفْعَلْ ذَلِكَ فَلَيْسَ مِنَ اللّهِ فِي شَيْءٍ “Kim böyle yaparsa, Allah ile bir ilişiği kalmaz.”
Onlara sevgi gösteren, gerçek anlamda Allahı sevmiş olamaz. Çünkü iki zıd sevgi bir arada bulunmaz.[5>
إِلاَّ أَن تَتَّقُواْ مِنْهُمْ تُقَاةً “Ancak onlardan korunmanız başkadır.”
Ancak, onların cephelerinden gelebilecek sakınılması gereken bir durum varsa, o zaman durum farklıdır.
Mü’minler, onlardan gelebilecek bir zarar korkusu hâli dışında, zahiren ve batınen onlara dostluk göstermekten men edildiler. Ancak sakınılması gereken bir hâlde, zâhiren dostluk caizdir. Hz. İsa şöyle der: “Yumuşak huylu ol ve başkalarıyla beraber yürü.”[6>
وَيُحَذِّرُكُمُ اللّهُ نَفْسَهُ “Allah, sizi nefsinden sakındırıyor.”
وَإِلَى اللّهِ الْمَصِيرُ “Dönüş Allah’adır.”
Öyleyse ahkâmına muhalefet ve düşmanlarına dostlukla Allahın gadabını celbetmeyin.
Bu, nehyin çok ileri boyutta olduğunu hissettiren çok büyük bir tehdittir.
“Allah sizi nefsinden sakındırıyor” derken nefisten murat Allahın zâtıdır. Bunun nazara verilmesi, uyarılan azabın Allahtan geleceğini, kâfir olmayan kimsenin bu uyarıyı nazara alması gerektiğini bildirmek içindir.
29- قُلْ إِن تُخْفُواْ مَا فِي صُدُورِكُمْ أَوْ تُبْدُوهُ يَعْلَمْهُ اللّهُ “De ki: Kalplerinizde olanı gizleseniz de, açığa vursanız da Allah onu bilir.”
Yani, o Allah içinizdeki kâfirlere karşı sevgiyi ve diğerlerini -gizleseniz de açıklasanız da- bilir.
وَيَعْلَمُ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الأرْضِ “Göklerde ne var, yerde ne varsa hepsini bilir.”
Göklerde ve yerde ne varsa bilince, elbette sizin gizli ve açık hallerinizi de bilir.
وَاللّهُ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ “Ve Allah, her şeye kadirdir.”
Dolayısıyla, şayet nehyedildiğiniz şeylere son vermezseniz, sizi cezalandırmaya da kâdirdir.
Ayet, biraz önceki “Allah sizi nefsinden sakındırıyor” ayetinin bir beyanıdır. Sanki şöyle demiştir: Allah zâtına karşı sizi uyarıyor ve sakındırıyor. Çünkü O, bütün malumatı kuşatan zâtî bir bilgiyle ve bütün mukadderatı içine alan zâtî bir kudretle muttasıftır. Öyleyse O’na isyana cesaret etmeyin. Çünkü O, her günaha muttalidir ve ona ceza vermeye de kâdirdir.
30- يَوْمَ تَجِدُ كُلُّ نَفْسٍ مَّا عَمِلَتْ مِنْ خَيْرٍ مُّحْضَرًا وَمَا عَمِلَتْ مِن سُوَءٍ “O gün her nefis (her kişi), her ne hayır işlemişse ve her ne kötülük yapmışsa onları önünde hazır bulur.”
تَوَدُّ لَوْ أَنَّ بَيْنَهَا وَبَيْنَهُ أَمَدًا بَعِيدًا “Onunla (yaptığı kötülüklerle) kendi arasında uzak bir mesafe bulunsun ister.”
Yani, her nefis amel defterini aldığı veya hayır ve şerden bütün amellerinin karşılığını hazır bulduğu gün, kendisiyle o gün arasında çok uzak bir mesafe olmasını temennî eder.
وَيُحَذِّرُكُمُ اللّهُ نَفْسَهُ “Allah, sizi nefsinden sakındırıyor.”
Ayetin bu kısmının tekrarı, te’kid (manayı kuvvetlendirme) ve hatırlatma içindir.
وَاللّهُ رَؤُوفُ بِالْعِبَادِ “Ve Allah, kullarına çok merhametlidir.”
Ayet, Allahu Teâlânın nehyetmesi ve sakındırmasının onlara acımasından ve salahlarını gözetmekten olduğuna bir işarettir.
Veya bunda O’nun hem mağfiret, hem de azap sahibi olduğunu hatırlatmak vardır, ta ki rahmeti ümit edilsin, azabından da korkulsun.
31- قُلْ إِن كُنتُمْ تُحِبُّونَ اللّهَ فَاتَّبِعُونِي يُحْبِبْكُمُ اللّهُ وَيَغْفِرْ لَكُمْ ذُنُوبَكُمْ “(Ey Peygamber!) De ki: Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın.”
Muhabbet, bir şeyde olan kemâl sebebiyle, nefsin o şeye meylidir. Öyle ki, bu muhabbet insanı o şeye yakın olmaya sevk eder.
Kul, hakiki kemâlin ancak Allahta olduğunu, gerek nefsinde gerekse diğer varlıklarda gördüğü kemâlin Allahtan, Allah ile ve Allaha yönelik olduğunu bildiğinde, muhabbeti ancak Allaha yönelir, sevdiğini de O’nun namına sever. Bu da Allaha itaati istemesini ve O’na yaklaştıracak şeylere rağbet etmesini gerektirir. Bundan dolayı, Allaha muhabbet, “O’na itaat etmeyi murat etmek” şeklinde açıklanmıştır. Ve bu, ibadetinde peygambere tâbi olmayı ve O’na teslimiyeti istilzam etmek olarak görülmüştür.
Siz Allaha muhabbetin göstergesi olarak peygambere uyarsanız Allah sizden razı olur, taşkın halleriniz sebebiyle kalbinizde meydana gelen perdeleri açar, böylece sizi kurbiyetine mazhar kılar, sizi seçkinlerden yapar.
Allahın rızası ve özel ikramlarından “sizi sevsin” şeklinde bahsedilmesi, ya istiare veya mukabele üslûbu iledir.[7>
وَاللّهُ غَفُورٌ رَّحِيمٌ “Allah Ğafur – Rahîm’dir.”
Allaha itaat ve rasûlüne ittiba ile Allaha muhabbetini gösterenlere karşı, yüce Allah son derece şefkatli ve merhametlidir.
Sebeb-i Nüzûl
Rivayete göre, Yahudiler “biz Allahın oğullarıyız ve sevgili kullarıyız” demeleri üzerine bu ayet nâzil oldu.
Bu konuda bir başka rivayete göre ise, ayet Necran heyeti hakkında indi.
“Biz Allaha muhabbetimizin göstergesi olarak İsaya ibadet ediyoruz” demişlerdi.
Şöyle de denildi: Hz. Peygamber zamanında bazıları Allahı sevdikleri iddiasında bulundular. Bunun üzerine, sözlerini tasdik için amel etmekle emrolundular.
32- قُلْ أَطِيعُواْ اللّهَ وَالرَّسُولَ “De ki: Allah’a ve Peygamber’e itaat edin!”
فإِن تَوَلَّوْاْ فَإِنَّ اللّهَ لاَ يُحِبُّ الْكَافِرِينَ “Eğer yüz çevirirlerse, şüphe yok ki Allah kâfirleri sevmez.”
Allah onlardan razı olmaz, kendilerini sena etmez.
Ayette “Allah onları sevmez” denilebileceği halde “Allah kâfirleri sevmez” denilmesi
-Umum anlaşılmasın diye,
-Allaha ve peygambere itaatten yüz çevirmenin küfür olduğuna delâlet için,
-Allahın muhabbeti, küfür sebebiyle kâfirlerden nefyedildiğini göstermek için,
-“O’nun muhabbeti mü’minlere mahsustur, gibi manaları ifade etmesi içindir.
[1> Bkz. Bakara, 61.
[2> Sem’î delillerden murat, nakil ve rivayet yoluyla gelen bilgilerdir.
[3> Bakara sûresi 80. ayette nazara verildiği üzere, Yahudiler “sayılı günler dışında ateş bize dokunmayacak” diyorlardı.
[4> Hadiste buna “el-hubbu lillah ve’l-buğzu lillah” denilir.
[5> Birbirine zıd iki şey bir arada bulunmaz, ikisi beraber ortadan kalkmaz. Yani, biri varsa diğeri yoktur demektir. Mesela ya gündüzdür veya gecedir. Hem gündüz hem gece olamaz. Benzeri bir durum kâfirlerle ilgili sevgide görülür. İnsan, ya onları sever veya mü’minleri sever. Birinin varlığı, diğerinin yokluğunu gerektirir.
[6> Buna “mümaşat” denir, yani “yürüyüşünü ona benzetmek, beraber yürümek” demektir. Bazı durumlarda böyle yapmak gerekebilir, dinde buna fetva vardır.
[7> Yani, Allahın sevmesini insanın sevmesi gibi algılamamak gerekir. Onun sevmesinden murat, sevmenin lazımı olan “razı olması, ikramda bulunması” gibi durumlardır.
33- إِنَّ اللّهَ اصْطَفَى آدَمَ وَنُوحًا وَآلَ إِبْرَاهِيمَ وَآلَ عِمْرَانَ عَلَى الْعَالَمِينَ “Şüphesiz Allah, Âdem’i, Nûh’u, âl-i İbrahim’i ve âl-i İmran’ı âlemler üzerine seçkin kıldı.”
Cenab-ı Hakkın bunları seçmesi
-Peygamberlikle
-Ruhanî ve cismanî özellikleri iledir.
Bundan dolayı, başkalarının güç yetiremediklerine güç yetirmişlerdir.
Allah-u Teâlâ peygambere itaati vacip kılıp, O’na olan itaatin Allahın muhabbetini celbedici olduğuna dikkat çektikten sonra, teşvik olarak peygamber kıssalarını peşinden getirdi.
Bununla, onların meleklere üstünlüğüne delil getirildi.
Hz. İbrahimin âli; Hz. İsmail, Hz. İshak ve bu ikisinin nesilleridir. Peygamber efendimiz de Âl-i İbrahim’dendir.
Âl-i İmran ise, İmranın iki oğlu Hz. Musa ve Harundur.
Veya İmranın kızı Hz. Meryem ve O’nun oğlu Hz. İsadır.
Bu iki İmran arasında bin sekiz yüz sene vardır.
34- ذُرِّيَّةً بَعْضُهَا مِن بَعْضٍ “Bunlar zürriyet/nesil olarak birbirinden gelmişlerdir.”
وَاللّهُ سَمِيعٌ عَلِيمٌ “Ve Allah Semi’ – Alîm’dir.”
Allah insanların sözlerini işitir ve amellerini bilir ve onlardan sözü ve ameli istikametli olanı seçer.
Veya biraz sonra kıssası anlatılacak İmran’ın hanımının sözünü işitir, niyetini bilir.
35- إِذْ قَالَتِ امْرَأَةُ عِمْرَانَ “Hani, İmran’ın hanımı şöyle demişti:”
رَبِّ إِنِّي نَذَرْتُ لَكَ مَا فِي بَطْنِي مُحَرَّرًا “Ya Rabbi! Karnımdaki çocuğu sırf sana hizmet etmek üzere adadım.”
فَتَقَبَّلْ مِنِّي “Benden kabul et.”
İmran’ın hanımının ismi Hanne’dir. Hanne, Hz. İsa’nın ninesidir.
Hz. Musa ve Hz. Harun’un babalarının ismi de İmran idi. Bu iki peygamberin yaşça kendilerinden daha büyük Meryem isimli ablaları da vardı. Bundan dolayı ayette bahsedilen İmran’ın hanımını Hz. Musa ve Hz. Harun’un anneleri zannedenler olmuşsa da, Hz. Zekeriya’nın Meryem’in terbiyesiyle meşgul olduğunun Kur’anda yer alması bunu reddeder.
Hz. İsa ve Hz. Yahya, baba cihetiyle teyze çocukları idi. Rivayete göre Hz. Meryem’in annesi Hanne, kısır ve yaşlı bir kadındı. Bir gün bir ağacın altında gölgelenirken yavrusunu yediren bir kuş gördü, çocuk sahibi olma duyguları alevlendi, “ah, bir çocuğum olsa” diye temennîde bulundu. “Allah’ım” dedi, “Sana söz veriyorum, şayet çocukla beni rızıklandırırsan onu Beyt-i Makdise vakfedeceğim, Senin Beyt’ine hizmet edecek.”
Derken Meryem’e hamile oldu, kocası İmran ise vefat etti. Böyle bir adak, o zamanda meşru idi. Belki de “Allah’ım erkek çocuk verirsen” demiş olabilir veya erkek çocuk talep etmiş olabilir.
Ayet metninde geçen “muharrer” ifadesi şunu ifade eder: “Tamamen hür olacak, onu başka bir şey ile meşgul etmeyeceğim.”
Veya “ibadete kendini veren âbid biri olacak.”
إِنَّكَ أَنتَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ “Şüphesiz Sen Semi’ – Alîm’sin.”
Sen benim sözümü ve niyetimi işitir ve bilirsin.
36- فَلَمَّا وَضَعَتْهَا قَالَتْ رَبِّ إِنِّي وَضَعْتُهَا أُنثَى “Onu doğurunca, “Rabbim!” dedi, onu kız doğurdum.”
Hz. Hanne bu ifadeyi Rabbine tahassür ve hüzün ile söyledi. Çünkü bir erkek çocuğu olacağını umuyordu ve bundan dolayı onu Beyt-i Makdis’e hizmete vermeyi adamıştı.
وَاللّهُ أَعْلَمُ بِمَا وَضَعَتْ “-Oysa Allah, onun ne doğurduğunu en iyi bilendir.-”
وَلَيْسَ الذَّكَرُ كَالأُنثَى “Erkek, kız gibi değildir.”
Bu iki cümle, Hz. Meryem’in kelâmı içinde yer alan ara cümlelerdir.
وَإِنِّي سَمَّيْتُهَا مَرْيَمَ “Ona Meryem adını verdim.”
Meryem, onların dilinde “Allaha ibadet eden” demektir.
Hanne’nin bunu Rabbine zikretmesi, O’nun kurbiyetine mazhar olması ve çocuğunu koruyup salihlerden kılması içindi.
Ta ki Meryem’in yaptıkları kendi adına yakışır olsun.
Ayette; isim, müsemma ve isimlendirmenin birbirinden farklı şeyler olduğuna bir delil vardır.
وِإِنِّي أُعِيذُهَا بِكَ وَذُرِّيَّتَهَا مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ “Onu ve neslini kovulmuş şeytandan senin korumana bırakıyorum.”
Hz. Peygamber şöyle buyurur:
“Doğan her çocuğa doğumu anında şeytanın bir dokunması vardır, bundan dolayı çocuk ağlar. Ancak Meryem ve oğlu bundan hariçtir.”
Yani, şeytan her çocuğun vesvese ile etkilenmesinden ümit içindedir. Ancak Meryem ve oğlu bundan müstesnadır. Çünkü Allah-u Teâlâ bu istiazenin bereketi ile onları şeytandan korumuştur.
37- فَتَقَبَّلَهَا رَبُّهَا بِقَبُولٍ حَسَنٍ “Bunun üzerine Rabbi onu güzel bir şekilde kabul buyurdu.”
Adak hususunda, adakların kabul edildiği güzel bir vecihle erkek yerine O’nu kabul etti.
Doğumundan sonra büyümeden ve henüz daha Mescid-i Aksaya hizmete uygun hale gelmeden kabul etti.
Rivayete göre Hanne, Meryem’i dünyaya getirdiğinde onu bir beze sardı, Mescid-i Aksaya getirdi, oradaki hahamlara bırakıp “buyurun, bu adağımdır” dedi. Ona sahip çıkmak için adeta yarıştılar, çünkü önderlerinin kızı idi. Hz. Zekeriya “ben ona daha layığım, teyzesinin kocasıyım” deyince kabul etmediler, ancak kur’a çekmeye razı oldular. Hahamların sayısı yirmi yedi idi.
Bir nehre vardılar, kalemlerini suya bıraktılar, Hz. Zekeriya’nınki su üstünde kaldı, diğerleri battı. Bunun üzerine Hz. Meryem’in terbiyesini Hz. Zekeriya üstlenmiş oldu.
وَأَنبَتَهَا نَبَاتًا حَسَنًا “Ve onu güzel bir şekilde yetiştirdi.”
Bu ifade, Meryemin bütün hallerinde güzel bir terbiye ile terbiye edildiğini anlatan mecazî bir anlatımdır.[1>
وَكَفَّلَهَا زَكَرِيَّا “Ve onu Zekeriyya’nın himayesine verdi.”
كُلَّمَا دَخَلَ عَلَيْهَا زَكَرِيَّا الْمِحْرَابَ وَجَدَ عِندَهَا رِزْقاً “Zekeriyya ne zaman onun bulunduğu mihraba girse, yanında bir rızık bulurdu.”
Ayetteki “mihrab” kelimesi, Hz. Meryem için yapılan odayı ifade eder. Veya mescid veya mescidin en eşref ve eski yeri olabilir. Buna “mihrab” denilmesi, şeytanla muharebe yeri olmasındandır. Buna göre, Meryemin Beyt-i Makdisin en eşref yerine yerleştirildiği söylenebilir.
Rivayete göre Meryemin yanına başkası girmezdi. Hz. Zekeriya çıktığında, O’nun üzerine yedi kapı kapatırdı.
Hz. Zekeriya O’nun yanında yazdın kış, kışın yaz meyveleri görürdü.
قَالَ يَا مَرْيَمُ أَنَّى لَكِ هَذَا “Meryem! Bu sana nereden geldi?” dedi.”
“Kapılar kapalı iken mevsim dışı bu rızık sana nerden geliyor?”
Bu rivayet, evliyanın kerametinin cevazına bir delildir.
قَالَتْ هُوَ مِنْ عِندِ اللّهِ “Dedi: “O, Allah katındandır.”
“Buna hayret etme, Allah katından geliyor.”
Denildi ki: Hz. İsa gibi annesi de daha bebekken konuştu. Meryem, süt emmedi. Rızkı, kendisine cennetten gelirdi.
إنَّ اللّهَ يَرْزُقُ مَن يَشَاء بِغَيْرِ حِسَابٍ “Şüphesiz Allah, dilediğine hesapsız rızık verir.”
“Biğayri hisab”
-“Sayılmayacak kadar çok
-Veya liyakat olmadan sırf bir lütuf olarak verir” manasını ifade eder.
“Şüphesiz Allah, dilediğine hesapsız rızık verir.” ifadesi Hz. Meryemin veya Hz. Zekeriya’nın sözü olabileceği gibi, Allahın sözü de olabilir.
Rivayete göre Hz. Fatma Hz. Peygambere iki parça ekmek ve birazcık et hediye etti. Hz. Peygamber sonra kızına döndü “kızım, gel” dedi. Hz. Fatima tabağın üstünü açınca ekmek ve etle dopdolu olduğunu gördü. Hz. Peygamber sordu: “Bu sana nerden geldi?”
Hz. Fatıma ayetin ifadesini kullanarak “O, Allah katındandır. Şüphesiz Allah, dilediğine hesapsız rızık verir.” dedi. Bunun üzerine peygamber şöyle buyurdu: “Allaha hamdolsun ki Seni İsrailoğullarının hanımefendisinin bir benzeri kıldı.”
Sonra Hz. Ali, Hasan ve Hüseyini ve ehl-i beytini topladı, doyuncaya kadar yediler. Yemek ise olduğu gibi kaldı, kalanı komşulara dağıtıldı.
38- هُنَالِكَ دَعَا زَكَرِيَّا رَبَّهُ “Orada Zekeriya, Rabbine dua etti.”
Hz. Zekeriya Hz. Meryemin kerametini ve Allah nezdinde konumunu görünce orada dua etti.
قَالَ رَبِّ هَبْ لِي مِن لَّدُنْكَ ذُرِّيَّةً طَيِّبَةً “Dedi: “Ya Rabbi! Bana katından temiz bir nesil hibe et.”
Denildi ki: Mevsim dışı meyveleri görünce yaşlı, kısır bir insandan çocuk doğabileceğini düşündü. “Hibe et” demesi, istediği çocuğun alışılmış tarz dışında ve sebepler ötesi olmasındandır. إِنَّكَ سَمِيعُ الدُّعَاء “Şüphesiz sen, duayı hakkıyla işitensin.”
39- فَنَادَتْهُ الْمَلآئِكَةُ وَهُوَ قَائِمٌ يُصَلِّي فِي الْمِحْرَابِ “Zekeriya namaz kılarken melekler ona şöyle seslendiler:”
أَنَّ اللّهَ يُبَشِّرُكَ بِيَحْيَى مُصَدِّقًا بِكَلِمَةٍ مِّنَ اللّهِ وَسَيِّدًا وَحَصُورًا وَنَبِيًّا مِّنَ الصَّالِحِينَ “Şüphesiz Allah sana, Allahtan bir kelimeyi tasdik edici, efendi, nefsine hâkim ve salihlerden bir peygamber olarak Yahya’yı müjdeliyor.”
Burada melaikeden murat Hz. Cebraildir.
“Allahtan bir kelime”, Hz. İsadır.
Hz. İsaya “Allahın kelimesi” denilmesi, baba olmadan “ol” emriyle kendisine vücut verilmesindendir. Böylece O’nun hâli, sıra dışı harikalar olan emir âlemine benzetilmiştir.
“Allahın kelimesinden” murat, Allahın kitabı da olabilir.
Hz. Yahya, kavminin önderi idi, onların fevkinde meziyetlere sahipti. Asla bir günaha niyetlenmedi.
Nefsini şehvanî şeylerden, eğlencelerden uzak tutuyordu. Ayette bu, “hasur” kelimesiyle ifade edilmiştir.
Anlatılır ki, çocukluğunda diğer çocuklar kendisini oyuna çağırdığında “Ben oyun için yaratılmadım” demişti.
Ayrıca salihler neslinden idi,
O, büyük ve küçük günah işlememişti.
40- قَالَ رَبِّ أَنَّىَ يَكُونُ لِي غُلاَمٌ وَقَدْ بَلَغَنِيَ الْكِبَرُ وَامْرَأَتِي عَاقِرٌ “Zekeriya dedi: Ya Rabbi, bana ihtiyarlık gelip çattı, karım ise kısırdır, benim nasıl oğlum olabilir?.”
Hz. Zekeriya’nın kendisinin çocuğu olmasını uzak görmesi, âdetullah ve sebepler açısından idi.
Veya bu sorusu, hayretinden, nasıl olacağının keyfiyetinden de olabilir.
Kendisi doksan dokuz, hanımı doksan sekiz yaşında idi.
قَالَ كَذَلِكَ اللّهُ يَفْعَلُ مَا يَشَاء “Allah dedi: Öyledir, fakat Allah dilediğini yapar.”
Bir pir-i fâni ve kısır bir hanımdan çocuk dünyaya gelmesi gibi, Allah daha ne hayret verici fiiller yapmaktadır.
41- قَالَ رَبِّ اجْعَل لِّيَ آيَةً “Zekeriya dedi: “Rabbim! Bana bir alâmet ver.”
Hz. Zekeriyanın buna bir işaret istemesi, hanımının hamile olduğunu anlayıp sevinçle bunu karşılaması, buna şükretmesi ve bekleme sıkıntısını ortadan kaldırması içindi.
قَالَ آيَتُكَ أَلاَّ تُكَلِّمَ النَّاسَ ثَلاَثَةَ أَيَّامٍ إِلاَّ رَمْزًا “Allah dedi: Senin için alâmet, insanlara üç gün konuşamamandır, ancak remzen (konuşabilirsin).”
Bunun hikmeti, bu üç günde nimetin hakkını vererek Allah’ı daha ziyade zikretmesi ve O’na şükretmesidir.
Ancak el veya baş işareti ile konuşabilirsin.
وَاذْكُر رَّبَّكَ كَثِيرًا “Rabbini çokça zikret.”
Konuşamayacağın bu günlerde Allah’ı çokça zikret.
Sadece “Rabbini zikret” denilmeyip “Rabbini çokça zikret” denilmesi, zikirde aynı şeyleri söylemenin tekrar olmadığını ifade eder.[2>
وَسَبِّحْ بِالْعَشِيِّ وَالإِبْكَارِ “Ve sabah akşam tesbih et.”
Ayet metnindeki “Aşiy”, güneşin öğle vakti zirve noktasından meyledip batışına kadarki vaktini ifade eder. İkindiden veya güneşin batmasından gecenin ilk kısmının gitmesine kadarki vakit olduğu da söylendi.
42- وَإِذْ قَالَتِ الْمَلاَئِكَةُ يَا مَرْيَمُ إِنَّ اللّهَ اصْطَفَاكِ وَطَهَّرَكِ وَاصْطَفَاكِ عَلَى نِسَاء الْعَالَمِينَ “Hani melekler şöyle demişti: Ey Meryem! Allah seni seçti, seni tertemiz yaptı ve seni dünya kadınlarına karşı seçti.”
Meleklerin Hz. Meryem’le konuşmaları, O’nun için bir keramettir. Kerameti inkâr edenler, bunu Hz. Zekeriya’nın bir mu’cizesi veya Hz. İsa’nın nübüvvetine bir hazırlık olduğunu iddia ettiler. “Biz senden önce de, o beldelerin ahalisinden ancak kendilerine vahyettiğimiz birtakım erkekleri peygamber olarak gönderdik.” (Yusuf, 109) ayetinin ifade ettiği, gibi hiçbir kadına nübüvvet verilmediği hususunda icma olduğunu nazara verdiler.[3>
Meleklerin bunu şifahen değil, ilham yoluyla söylediği de nazara verilmiştir.
Ayette Hz. Meryem’le ilgili iki defa “Allah seni seçti” ifadesi geçer. Bunlardan birincisi
-Daha önce Beyt-i Makdise kız kabul edilmezken Hz. Meryem’in kabul edilmesi,
-Tamamen ibadetle meşgul olması,
-Cennet rızıkları gönderilerek çalışmaya ihtiyacı olmaması,
-Kadınlarda bulunabilen nahoş hallerden temiz kılınmasıdır.
İkincisi ise,
-Hidayet üzere olması,
-Meleklerin kendisine gönderilmesi,
-Babasız çocuk sahibi olmak gibi parlak kerametlere mazhar kılınması,
-Yahudilerin iftirasından henüz yeni doğmuş bebeğinin konuşmasıyla kurtulması,
-Hem kendisinin hem de oğlunun âlemlere ibret olması gibi durumlardır.
43- يَا مَرْيَمُ اقْنُتِي لِرَبِّكِ وَاسْجُدِي وَارْكَعِي مَعَ الرَّاكِعِينَ “Ey Meryem! Rabbine divan dur ve secdeye kapan ve rükû’ edenlerle beraber rükû’ et.”
Namazın rükünleri de nazara verilerek, Hz. Meryem’e cemaatle namaz kılması ve namaza ihtimam göstermesi emredildi.
Secdenin rükû’dan önce zikredilmesi
-Ya onların şeriatında böyle olmasından
-Veya vav harfinin tertib gerektirmediğine tenbihte bulunmak için,
-Veya rükû’suz namaz kılanların namazının namaz olmadığını bildirmek içindir.
Ayet metninde geçen kunut’un (Zümer, 9) ayetinde olduğu gibi taati devam ettirmek anlamında, sücudun (Kâf, 40) ayetinde olduğu gibi namaz anlamında, rükû’nun da Allaha boyun eğme anlamında olduğu söylendi.
44- ذَلِكَ مِنْ أَنبَاء الْغَيْبِ نُوحِيهِ إِلَيكَ “İşte bu, sana vahyettiğimiz gayb haberlerindendir.”
Sana anlatılan bu kıssalar, ancak vahiyle bilinebilecek gayb haberlerindendir.
وَمَا كُنتَ لَدَيْهِمْ إِذْ يُلْقُون أَقْلاَمَهُمْ أَيُّهُمْ يَكْفُلُ مَرْيَمَ “Meryem’i kim himayesine alıp koruyacak?” diye kalemlerini (kur’a için) atarlarken sen yanlarında değildin.”
Denildi ki: Bir teberrük olarak, kendisiyle Tevrat yazdıkları kalemleriyle kur’a çektiler.
Ayette “Sen onların yanında değildin” şeklinde bir üslûb kullanılması, Kur’anın vahiy olduğunu inkâr edenlere karşı tehekküm (ince bir alay) üslûbuyla bunu anlatmaktadır.
Çünkü olayları bilmenin yolu,
-Ya bizzat görmek (müşahede-gözlem),
-Veya bunu duymaktır.
Hz. Peygamberin bunu işitme yoluyla bilmediği onlar nezdinde de malumdur, şüphesizdir. Böyle olunca geriye ancak diğer ihtimal, yani bizzat görmek kalır, bunu da aklı başında hiçbir insan iddia edemez.
وَمَا كُنتَ لَدَيْهِمْ إِذْ يَخْتَصِمُونَ “(Bu hususta) tartışırlarken de yanlarında değildin.”
[1> Ayet metninde geçen “nebat” bitki anlamında olduğu cihetle, ayet “bir bitkinin özenle büyütülmesi gibi Hz. Meryem’in itina ile yetiştirildiğini” anlatır.
[2> Yani, mesela “Allah” lafza-i celâlini defalarca söyleyen birisi, aslında aynı kelimeyi tekrar etmektedir. Ama bu tekrarda tesis, kalbin uyanışı, latifelerin gıdasını alması, fikrin harekete geçmesi gibi hikmetler vardır.
[3> Meleklerin Hz. Meryem’le konuşması O’nun nebi olduğu anlamına gelmez. Dolayısıyla üstteki gerekçeyle kerameti inkâr etmek hiç de makul değildir.
45- إِذْ قَالَتِ الْمَلآئِكَةُ يَا مَرْيَمُ إِنَّ اللّهَ يُبَشِّرُكِ بِكَلِمَةٍ مِّنْهُ “Melekler şöyle demişti: Ey Meryem! Şüphesiz Allah sana kendisinden bir kelimeyi müjdeliyor.”
اسْمُهُ الْمَسِيحُ عِيسَى ابْنُ مَرْيَمَ “Adı Meryem oğlu İsa Mesih’dir.”
“Mesih” ifadesi, sıddîk gibi itibar ifade eden lakaplardandır. İbranicede manası “mübarek”tir.
Kelimenin Arabça kökü “meshetmek”ten gelir. Çünkü Hz. İsa bereketle meshedilmiştir, veya günahlardan tertemiz kılınmakla mübarek kılınmıştır.
Veya bu kelime Hz. İsanın bir yerde sabit kalmayıp devamlı hareket halinde olmasını ifade eder.
Hitap Hz. Meryeme iken Hz. İsaya “İbnu Meryem” yani “Meryem’in oğlu” denilmesi, babasız doğacağına tenbihte bulunmak içindir. Çünkü evlat, babalara nisbet edilir, annelere nisbet edilmez, onlara nisbet ancak baba olmadığındadır.
وَجِيهًا فِي الدُّنْيَا وَالآخِرَةِ “Dünyada da ahirette de gözdedir.”
Hz. İsanın dünyada gözde olması nübüvvet ile, ahirette gözde olması ise, şefaatledir.
وَمِنَ الْمُقَرَّبِينَ “Ve mukarreb olanlardandır.”
Denildi ki: Bu ifade Hz. İsanın cennetteki yüksek derecesini veya semaya yükseltilmesi ve meleklere arkadaş olmasını anlatır.
46- وَيُكَلِّمُ النَّاسَ فِي الْمَهْدِ وَكَهْلاً “Beşikte de, yetişkin çağında da insanlarla konuşur.”
وَمِنَ الصَّالِحِينَ “Ve salihlerdendir.”
Denildi ki: Hz. İsa genç yaşta semaya yükseltildi. Ayet metnindeki “kehlen” ifadesi, tekrar yeryüzüne gelmesinden sonraki konuşmasını anlatır.
Ayette Hz. İsa’nın muhtelif hallerinin zikri, O’nun ulûhiyetten uzak olduğunu anlatmak içindir. [1>
47- قَالَتْ رَبِّ أَنَّى يَكُونُ لِي وَلَدٌ وَلَمْ يَمْسَسْنِي بَشَرٌ “Meryem dedi: Ya Rabbi, bana bir beşer dokunmamışken benim nasıl çocuğum olur?”
Hz. Meryem’in “Ya Rabbi, benim nasıl çocuğum olur” demesi
-Ya hayret ifade eder.
-Ya âdetullaha aykırı olmasından dolayı bir sualdir.
-Veya evlenerek mi yoksa başka şekilde mi çocuğu olacağını sormaktır.
قَالَ كَذَلِكِ اللّهُ يَخْلُقُ مَا يَشَاء “Dedi: Öyle ama, Allah dilediğini yaratır.”
Bunu söyleyen ya doğrudan Allahu Teâlâdır veya Allah namına bildiren Hz. Cebraildir.
إِذَا قَضَى أَمْرًا فَإِنَّمَا يَقُولُ لَهُ كُن فَيَكُونُ “O, bir şeyin olmasını dilediğinde ona sadece ‘ol!’ der, o da hemen oluverir.”
Ayet, Allahın maddî sebeplerle tedricen yaratmaya kâdir olması gibi, sebepler olmadan defaten yaratmaya da kâdir olduğuna bir işarettir.
48- وَيُعَلِّمُهُ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ وَالتَّوْرَاةَ وَالإِنجِيلَ “Ona kitabı, hikmeti, Tevrat ve İncil’i öğretir.”
Cenab-ı Hakkın ilerde Hz. İsa’nın konumunu haber veren bu ifadeleri, Meryem’in gönlünü ferahlatmak ve evlenme olmaksızın çocuk sahibi olacağını öğrenince, kendisinde meydana gelen kınanma duygusunu izale etmeye yöneliktir.
Ayetteki “Kitap”tan murat, semavî kitapları ifade eder. Tevrat ve İncil de bunlardan iken ayrıca ifade edilmeleri, onların ilâhî kitapları içinde ayrıcalıklı konumlarına işaret eder.
49- وَرَسُولاً إِلَى بَنِي إِسْرَائِيلَ “Onu İsrailoğulları’na bir peygamber olarak gönderir:”
أَنِّي قَدْ جِئْتُكُم بِآيَةٍ مِّن رَّبِّكُمْ “(Der ki
Hz. İsa’nın “İsrailoğulları’na” gönderildiğinin ifade edilmesi,
-Ya sadece onlara gönderilmesindendir.
-Ya da başkalarına gönderildi iddiasına bir reddir.
أَنِّي أَخْلُقُ لَكُم مِّنَ الطِّينِ كَهَيْئَةِ الطَّيْرِ فَأَنفُخُ فِيهِ فَيَكُونُ طَيْرًا بِإِذْنِ اللّهِ “Size, kuş biçiminde çamurdan birşey yaparım da içine üflerim, Allah’ın izniyle o, kuş olur.”
“Biiznillah” (Allahın izniyle) deyişi, kuş sûretindeki çamura hayat verilmesinin Hz. İsa’dan değil, Allahtan olduğunu hatırlatmak içindir.
وَأُبْرِىءُ الأكْمَهَ والأَبْرَصَ “Anadan doğma körü ve cüzzamlıyı iyileştiririm.”
Rivayete göre Hz. İsa’nın yanına binlerce hasta geliyordu. Gelemeyenlerin yanına da O gidiyordu. Onları tedavi etmesi, ancak dua ile idi.
وَأُحْيِي الْمَوْتَى بِإِذْنِ اللّهِ “Ve Allah’ın izniyle ölüleri diriltirim.”
“Allahın izniyle” demesi, ulûhiyet tevehhümünü red içindir.
Çünkü hayat vermek beşerin fiilleri cinsinden değildir.
وَأُنَبِّئُكُم بِمَا تَأْكُلُونَ وَمَا تَدَّخِرُونَ فِي بُيُوتِكُمْ “Evlerinizde ne yiyor ve neleri biriktiriyorsanız size haber veririm.”
Böylece şüphe duymayacağınız şekilde gaybî olan hallerinizi size söylerim.
إِنَّ فِي ذَلِكَ لآيَةً لَّكُمْ إِن كُنتُم مُّؤْمِنِينَ “Eğer mü’minler iseniz bunda sizin için elbette bir ibret vardır.”
İmana muvaffak kılınmışsanız bunlarda sizin için bir alamet vardır. Çünkü mü’min olmayanlar mu’cizelerden faydalanmazlar, ibret almazlar.
Veya şöyle de denilebilir: “Eğer siz inat etmeyip hakkı tasdik eden kimselerseniz…”
50- وَمُصَدِّقًا لِّمَا بَيْنَ يَدَيَّ مِنَ التَّوْرَاةِ وَلِأُحِلَّ لَكُم بَعْضَ الَّذِي حُرِّمَ عَلَيْكُمْ “Önümdeki Tevrat’ı doğrulayıcı olarak ve size haram kılınan bazı şeyleri helal kılmak için (geldim).”
Daha önce Hz. Musa’nın şeriatında yasaklanan hayvanların iç yağları, deve eti ve Cumartesi günü çalışmak gibi yasakları kaldırmak için size geldim.
“Ve size haram kılınan bazı şeyleri helal kılmak için (geldim)” demesi, Hz. İsa’nın şeriatının Hz. Musa’nın şeriatını neshettiğine delâlet eder. Tevrat’ı tasdik edici olması bunu ihlal etmez. Kur’anın bir kısım hükümlerinin bir kısmını neshi birbiriyle çelişki ve birbirini yalanlama olmadığı gibi. Çünkü hakikatte nesh, zamanlara göre beyan ve tahsistir.[2>
وَجِئْتُكُم بِآيَةٍ مِّن رَّبِّكُمْ “Ve Rabbinizden size bir mu’cize getirdim.”
فَاتَّقُواْ اللّهَ وَأَطِيعُونِ “Artık Allah’tan korkun ve bana itaat edin.”
51- إِنَّ اللّهَ رَبِّي وَرَبُّكُمْ “Şüphesiz Allah, Rabbim ve Rabbinizdir.”
فَاعْبُدُوهُ “Öyleyse O’na ibadet edin!”
هَذَا صِرَاطٌ مُّسْتَقِيمٌ “İşte bu, sırat-ı müstakimdir (doğru bir yoldur).”
“Allah benim de Rabbim, sizin de Rabbinizdir, O’na ibadet edin” ifadesi peygamberlerin üzerinde ittifak ettikleri konulardandır. Bu, peygamberle sihirbaz arasında en önemli bir ayırıcı özelliktir.[3>
“Şüphesiz Allah, Rabbim ve Rabbinizdir.” ifadesi, nihayeti tevhid olan hak itikadla nazarî kuvvetin (işin teorik yönünün) tamamlanmasıdır.
Devamında “Öyleyse O’na ibadet edin!” denilmesi ise amelî kuvvetin (işin pratik, uygulamalı kısmının) tamamlanmasına bir işarettir. Bu da emirlere uymak ve yasaklardan kaçmaktan ibarettir.
Ardından “işte bu, sırat-ı müstakimdir” diyerek teorik ve ameli yönleri cem edenlerin istikamet üzere olduklarını beyan etmiştir. Bunun bir benzerini şu hadiste görürüz:
“Allaha iman ettim” de. Sonra da istikamet üzere ol!”
52- فَلَمَّا أَحَسَّ عِيسَى مِنْهُمُ الْكُفْرَ قَالَ مَنْ أَنصَارِي إِلَى اللّهِ “İsa onların inkârlarını hissedince, “Allah giden yolda yardımcılarım kimler?” dedi.”
Hz. İsa, onlardan gözle görülür bir şekilde inkâr emareleri hissedince, “Allah giden yolda yardımcılarım kimler?” dedi.
Denildi ki: Ayette “illallah” derken kullanılan إِلَى “ile” harf-i cerri, hem (ma’a) maiyet, hem (fî) manası, hem de (lâm) manası ifade edebilir.[4>
قَالَ الْحَوَارِيُّونَ نَحْنُ أَنصَارُ اللّهِ “Havariler dediler: Biz Allahın yardımcılarıyız.”
Havarî, “bembeyaz elbise giymiş adam” demektir. Hz. İsa’nın ashabına “havariler” denilmesi, niyetlerinin hâlis ve içlerinin tertemiz olmasını ifade eder.
Havarilerin üstteki ifadeleri, “Biz Allahın dininin yardımcılarıyız” manasını da ifade eder.
آمَنَّا بِاللّهِ “Allah’a iman ettik.”
وَاشْهَدْ بِأَنَّا مُسْلِمُونَ “Ve şahit ol ki, biz hakka teslim olmuş kimseleriz.”
Peygamberlerin kavimleri hakkında lehte ve aleyhte şahitlik yapacakları kıyamet günü, bizim hakka teslim olmuş kimseler olduğumuza şahit ol.
53- رَبَّنَا آمَنَّا بِمَا أَنزَلَتْ وَاتَّبَعْنَا الرَّسُولَ “Ey Rabbimiz, indirdiğine iman ettik ve peygambere uyduk.”
فَاكْتُبْنَا مَعَ الشَّاهِدِينَ “Artık bizi şahidlerle beraber yaz.”
Bizi vahdaniyetine (birliğine) şahit olanlarla beraber yaz.
Veya kendilerine tâbi olanlara şehadette bulunan peygamberlerle beraber yaz.
Veya bizi ümmet-i Muhammed’le beraber yaz. Çünkü onlar insanlara şahit olacaklardır.
54- وَمَكَرُواْ وَمَكَرَ اللّهُ “Onlar tuzak kurdular, Allah da tuzak kurdu.”
Bunlar, Hz. İsanın kendilerinde inkâr hissettiği Yahudilerdir. Onu suikastle öldürmek için birini görevlendirmişlerdi.
Allah’u Teâlâ Hz. İsa’yı semaya yükseltti. O’na suikaste yelteneni de İsa şekline çevirdi, öyle ki İsa zannederek onu öldürdüler.
Ayette Allaha mekir (tuzak) isnat edilmektedir. Mekir, aslında başkasına zarar celbeden hile ve tuzak anlamına gelir, bu yönüyle Allaha nisbet edilmez. Ancak mukabele ve müşakele üslûbuyla Allaha nisbeti söz konusu olur.[5>
وَاللّهُ خَيْرُ الْمَاكِرِينَ “Allah tuzak kuranların en hayırlısıdır.”
Allah hile ve tuzak hazırlamada onlardan daha kuvvetlidir, onlara hesap etmeyecekleri yerden zarar vermeye ziyadesiyle kâdirdir.
55- إِذْ قَالَ اللّهُ “(O zaman) Allah şöyle demişti:”
يَا عِيسَى إِنِّي مُتَوَفِّيكَ “Ey İsa, şüphesiz ben seni vefat ettireceğim.”
Hz. İsa’nın Vefatı
Seni eceline ulaştıracağım, ecel-i müsemmana te’hir edeceğim, Seni onların öldürmesinden koruyacağım.
Ayette “teveffi” vefat ettirmektir. “Arzdan Seni alacağım” anlamına gelebilir.
Veya rivayete göre uykuda iken semaya yükseltilmesi nazara alındığında “uykuda seni vefat ettireceğim.”
Veya “melekût âlemine yükselmeye engel olan şehevanî şeylerden seni kurtararak öldüreceğim.”
Denildi ki: Allah O’nu yedi saat süresince ölü olarak tuttu, sonra da semaya yükseltti. Hıristiyanlar bu görüştedirler.
وَرَافِعُكَ إِلَيَّ “Ve seni bana yükselteceğim.”
İkram mahallim ve meleklerimin meskeni olan semaya yükselteceğim.
وَمُطَهِّرُكَ مِنَ الَّذِينَ كَفَرُواْ “Ve seni inkârcılardan temizleyeceğim.”
Onların kötü hallerinden ve su-i kastlerinden Seni temize çıkaracağım.
وَجَاعِلُ الَّذِينَ اتَّبَعُوكَ فَوْقَ الَّذِينَ كَفَرُواْ إِلَى يَوْمِ الْقِيَامَةِ “Ve sana uyanları, kıyamete kadar o inkarcıların üstünde tutacağım.”
Burada nazara verilen üstünlük, hem delil yönünden hem de çoğu zaman için maddeten de galibiyettir.
Ona tâbi olanlardan murat, O’nun nübüvvetine inanan Müslümanlar ve Hıristiyanlardır. Yahudilerin bu zamana kadar onlara galip geldiği duyulmamıştır. Ve onlar için bir devlet de söz konusu olmamıştır.
ثُمَّ إِلَيَّ مَرْجِعُكُمْ “Sonra dönüşünüz banadır.” فَأَحْكُمُ بَيْنَكُمْ فِيمَا كُنتُمْ فِيهِ تَخْتَلِفُونَ “Ben de ayrılığa düştüğünüz hususlarda aranızda hükmederim.”
56- فَأَمَّا الَّذِينَ كَفَرُواْ فَأُعَذِّبُهُمْ عَذَابًا شَدِيدًا فِي الدُّنْيَا وَالآخِرَةِ “İnkâr edenlere gelince, onlara dünyada da, ahirette de şiddetli bir şekilde azab ederim.”
وَمَا لَهُم مِّن نَّاصِرِينَ “Ve onlar için hiçbir yardımcı yoktur.”
57- وَأَمَّا الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُواْ الصَّالِحَاتِ فَيُوَفِّيهِمْ أُجُورَهُمْ “İman edip salih ameller işleyenlere gelince, (Allah) onların mükâfatlarını tastamam verir.”
وَاللّهُ لاَ يُحِبُّ الظَّالِمِينَ “Allah, zalimleri sevmez.”
58- ذَلِكَ نَتْلُوهُ عَلَيْكَ مِنَ الآيَاتِ وَالذِّكْرِ الْحَكِيمِ “İşte bu sana okuduğumuz, âyetlerden ve hikmet dolu zikirdendir.”
“İşte bu..” ifadesi, bahsi geçen Hz. İsa ve diğerlerinin haberlerine işarettir.
59- إِنَّ مَثَلَ عِيسَى عِندَ اللّهِ كَمَثَلِ آدَمَ “Doğrusu Allah katında İsa’nın hali, Âdem’in hali gibidir.”
خَلَقَهُ مِن تُرَابٍ “Onu topraktan yarattı.”
Hz. İsanın Hz. Âdeme benzetilmesi, kendisinin babasız yaratılması cihetiyledir. Hz. Âdem ise ne baba ne de anne olmadan doğrudan topraktan yaratılmıştır. Böylece Hz. İsa’nın babasız yaratılma olayına, ondan daha hayret verici Hz. Âdem örneği verilmesi, hasımları susturmak ve şüphe duyacakları maddeleri kesmek içindir.
ثِمَّ قَالَ لَهُ كُن فَيَكُونُ “Sonra ona “ol!” dedi, o da oluverdi.”
Sonra (Mü’minun,14) ayetinde nazara verildiği gibi, O’nu bir beşer olarak inşa etti.
Veya topraktan yaratılışını takdir etti.
60- الْحَقُّ مِن رَّبِّكَ “Hak Rabbindendir.”
فَلاَ تَكُن مِّن الْمُمْتَرِينَ “O hâlde, sakın şüphe edenlerden olma.”
“Sakın şüphe edenlerden olma!” ifadesi Hz. Peygambere bir hitap olabilir. Zaten şüpheden uzak olan Hz. Peygambere böyle bir emir, O’nu heyecana getirmek ve ziyade sebat göstermesini sağlamak içindir.
Veya hitap, ayeti duyan herkesedir.
61- فَمَنْ حَآجَّكَ فِيهِ مِن بَعْدِ مَا جَاءكَ مِنَ الْعِلْمِ فَقُلْ “Sana ilim geldikten sonra artık kim bu konuda seninle tartışacak olursa, de ki:”
Artık Hıristiyanlardan her kim Sana ilmi icap ettiren apaçık bazı ayetler geldikten sonra tartışmaya girerlerse onlara de ki:
تَعَالَوْاْ نَدْعُ أَبْنَاءنَا وَأَبْنَاءكُمْ وَنِسَاءنَا وَنِسَاءكُمْ وَأَنفُسَنَا وأَنفُسَكُمْ “Gelin, oğullarımızı ve oğullarınızı, kadınlarımızı ve kadınlarınızı, kendimizi ve kendinizi çağıralım.”
Yani bizden ve sizden her biri kendini ve ailesini çağırsın, karşılıklı lanet için can u gönülden yalvaralım.
Önce evlat ve hanımların söylenmesi şundandır: Kişi bunlar için kendini tehlikeye atar ve onlar için harp eder.
ثُمَّ نَبْتَهِلْ “Sonra da lanetleşelim.”
Ayet metninde geçen ibtihale, diğer ismiyle mübahele “içimizden kim yalancı ise Allahın laneti onun üzerine olsun” diyerek dua etmektir.
فَنَجْعَل لَّعْنَةَ اللّهِ عَلَى الْكَاذِبِينَ “Allah’ın lanetinin yalancılara olmasını dileyelim.”
Sebeb-i Nüzûl
Rivayet edilir ki, Necran Hıristiyanları mübadeleye davet edildiklerinde biraz süre istediler. Baş başa kaldıklarında, içlerinde isabetli görüşler ifade eden Akıb’e “ne dersin?” diye sordular. O da dedi ki: “Vallahi, siz O’nun nübüvvetini bildiniz. O size Sahibiniz İsa hakkında işin gerçeğini bildiren söz ile geldi. Vallahi, bir peygamberle lanetleşmeye giren hiçbir kavim iflah olmamış, helâk olup gitmiştir. İlla dininizde kalmak istiyorsanız, bu zâta varın, “Allaha ısmarladık” deyin, sonra ayrılın.”
Bunun üzerine Hz. Peygambere vardılar. Hz. Peygamber Hz. Hüseyini kucağına almış, Hz. Hasanın elinden tutmuş, Hz. Fatıma arkasında, Hz. Ali de O’nun arkasında yürüyorlardı. Hz. Peygamber onlara “ben dua ettiğimde âmin deyin” diyordu. Bu manzarayı görünce en ileri seviyedeki din adamları şöyle dedi: “Ben burada öyle yüzler görüyorum ki, Allahtan bir dağı yerinden kaldırmasını isteseler, Allah o dağı yerinden kaldırır. Bunlarla mübahele yapmayın, yoksa helak olursunuz.”
Bunun üzerine gönüllü olarak Hz. Peygambere boyun eğdiler, cizye vermeyi kabul ettiler. Hz. Peygamber şöyle buyurdu: “Nefsim elinde olan Allaha yemin ederim ki, mübadeleye girselerdi burada maymun ve domuza çevrileceklerdi. Vadi üzerlerine ateşle dolacaktı. Allah, ağaçtaki kuşlar dâhil, Necran ve ahalisini kökten silecekti.”
Ayet, Hz. Peygamberin nübüvvetine ve yanında getirdiği ehl-i beytin faziletine bir delildir.
62- إِنَّ هَذَا لَهُوَ الْقَصَصُ الْحَقُّ “Şüphesiz bu (İsa ile ilgili) gerçek kıssadır.”
وَمَا مِنْ إِلَهٍ إِلاَّ اللّهُ “Allah’tan başka hiçbir ilah yoktur.”
وَإِنَّ اللّهَ لَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ “Şüphesiz Allah Azîz’dir – Hakîm’dir.”
Onun dışında hiçbir şey uluhiyette O’na şerik olmak için tam bir kudret ve mükemmel bir hikmette O’na müsavi olamaz.
63- فَإِن تَوَلَّوْاْ فَإِنَّ اللّهَ عَلِيمٌ بِالْمُفْسِدِينَ “Eğer yüz çevirirlerse, şüphesiz ki Allah müfsitleri çok iyi bilendir.”
Ayet, onlara bir vaîddir. “Allah onları çok iyi bilendir” yerine “Allah müfsitleri çok iyi bilendir” denilmesi, delillerden ve tevhidden yüz çevirmenin dinde ve itikadda bir ifsat olduğuna ve nefsin fesadına, hatta âlemin fesadına yol açacağına delâlet içindir.
[1> Yani, bir anadan doğan, bebeklik ve olgunluk dönemlerini yaşayan biri ilah olamaz. Çünkü bu haller tamamen beşerî özelliklerdir.
[2> Yani, mevsimlere göre elbise, gıda ve ilaçların değişmesi gibi, zamanlara göre de bazı hükümlerin değişmesi gayet normaldir. Nitekim İslam’ın Mekke döneminde silahlı cihada izin verilmemişken, Medine döneminde izin verilmiştir. Her ikisi de haktır ve zamanlarına muvafıktır.
[3> Yani, sihirbazın ortaya koyduğu hünerler görünüşte mu’cizeye benzeyebilir, ama sihirbaz hakka davet etmez, Allaha ibadete çağırmaz.
[4> Ayetin meali “Allaha yardımcılarım kimler?”
Birinciye göre “Allah benim yardımcım, Allah ile beraber yardımcılarım kimler?”
İkinciye göre “Allah yolunda yardımcılarım kimler?”
Üçüncüye göre ise “Allah için yardımcılarım kimler?” Yani hiçbir menfaat beklemeden sırf Allah için kim bana yardım edebilir?
[5> Yani Allah’u Teâlâ doğrudan kimseye tuzak kurmaz, O bundan münezzehtir. Ancak O, Allah dostlarına hazırlanan hile ve tuzaklara mukabelede bulunur, onların hile ve tuzaklarını kendi aleyhlerine çevirir, onları kendi kazdıkları kuyuya düşürtür.
64- قُلْ يَا أَهْلَ الْكِتَابِ “De ki: Ey ehl-i kitap!”
İfade, hem Yahudi hem de Hıristiyanları içine alır. Bundan muradın Necran heyeti veya Medine Yahudileri olduğu söylendi.[1>
تَعَالَوْاْ إِلَى كَلَمَةٍ سَوَاء بَيْنَنَا وَبَيْنَكُمْ “Bizimle sizin aranızda ortak bir söze gelin:”
أَلاَّ نَعْبُدَ إِلاَّ اللّهَ “Allah’tan başkasına ibadet etmeyelim.”
Sadece O’na ibadet edelim, ibadetimizi Allah için yapalım.
وَلاَ نُشْرِكَ بِهِ شَيْئًا “O’na hiçbir şeyi ortak koşmayalım.”
Ondan başkasını ibadete layık kılmada O’na şerik yapmayalım, o şeyi ibadete ehil görmeyelim.
وَلاَ يَتَّخِذَ بَعْضُنَا بَعْضاً أَرْبَابًا مِّن دُونِ اللّهِ “Ve Allah’ı bırakıp da bazımız bazımızı rabler edinmesin.”
“Üzeyir Allahın oğludur”, “İsa Allahın oğludur” demeyelim. Haram ve helal hususunda ruhbanların sonradan çıkardıklarına itaat etmeyelim. Çünkü onlar da bizim gibi beşerdirler.
Rivayete göre “(Yahudiler) Allah’ı bırakıp hahamlarını; (Hıristiyanlar ise) rahiplerini ve Meryem oğlu Mesih’i rab edindiler.” (Tevbe, 31) ayeti nazil olunca Adiy bin Hatem şöyle dedi: “Biz onlara tapmıyorduk ya Rasulallah.”
Hz. Peygamber “Onlar size bazı şeyleri helal, bazı şeyleri de haram kılıp siz de onların sözüne göre hareket etmiyor muydunuz?” dedi.
Adiy “evet” deyince “İşte, ayetin anlattığı budur” buyurdu.
فَإِن تَوَلَّوْاْ فَقُولُواْ اشْهَدُواْ بِأَنَّا مُسْلِمُونَ “Eğer onlar yüz çevirirlerse, deyin ki: Şahit olun biz Müslümanlarız.”
“Yüz çevirmekten murat, tevhidden yüz çevirmeleridir.
65- يَا أَهْلَ الْكِتَابِ لِمَ تُحَآجُّونَ فِي إِبْرَاهِيم “Ey kitap ehli! İbrahim hakkında niçin tartışıyorsunuz?”
وَمَا أُنزِلَتِ التَّورَاةُ وَالإنجِيلُ إِلاَّ مِن بَعْدِهِ “Oysa Tevrat da, İncil de ondan sonra indirilmiştir.”
Sebeb-i Nüzûl
Yahudi ve Hıristiyanlar Hz. İbrahim hakkında birbirleriyle çekiştiler. Her bir fırka, O’nun kendilerinden olduğunu iddia etti. Bunun üzerine Hz. Peygambere müracaat ettiler, üstteki ayet nazil oldu. Yani, Yahudilik ve Hıristiyanlık Hz. Musa ve Hz. İsa’ya Tevrat ve İncilin inmesiyle meydana gelen iki dindir. Hâlbuki Hz. İbrahim Hz. Musa’dan bin ve Hz. İsa’dan da iki bin yıl önce idi. Nasıl olur da bu dinlere mensup olabilir?
أَفَلاَ تَعْقِلُونَ “Siz hiç aklınızı kullanmaz mısınız?”
Aklınızı kullanıp da muhal (imkânsız) olan bir şeyi bırakmaz mısınız?
66- هَاأَنتُمْ هَؤُلاء حَاجَجْتُمْ فِيمَا لَكُم بِهِ عِلمٌ “İşte siz böyle kimselersiniz! Biraz bilginiz olan şey hakkında tartıştınız.”
فَلِمَ تُحَآجُّونَ فِيمَا لَيْسَ لَكُم بِهِ عِلْمٌ “Peki, hiç bilginiz olmayan şey hakkında niçin tartışıyorsunuz?”
Ayetteki اَه “ha” tenbih harfidir. Bununla göz ardı ettikleri hallerine uyarıda bulunuldu. Yani, işte sizler böyle ahmak kimselersiniz. Ahmaklığınızın beyanına gelince: Haydi diyelim ki bir inatla Tevrat ve İncilde bilgisini bulduğunuz veya olduğunu iddia ettiğiniz meselelerde mücadeleye giriştiniz. Ama ne diye hiç bilginizin olmadığı, kitabınızda da zikri geçmeyen Hz. İbrahim’in dini hakkında mücadele ediyorsunuz?
وَاللّهُ يَعْلَمُ وَأَنتُمْ لاَ تَعْلَمُون “Allah bilir, siz bilmezsiniz.” Allah tartıştığınız meseleleri bilir, siz ise onlardan cahilsiniz.
67- مَا كَانَ إِبْرَاهِيمُ يَهُودِيًّا وَلاَ نَصْرَانِيًّا “İbrahim, ne Yahudi idi, ne de Hristiyandı.”
وَلَكِن كَانَ حَنِيفًا مُّسْلِمًا “Fakat O, hanif bir müslimdi.”
O, batıl akaidden uzak, Allaha boyun eğmiş biri idi.
وَمَا كَانَ مِنَ الْمُشْرِكِين “Ve, müşriklerden değildi.”
Ayette onların müşrik olduklarına bir tariz vardır. Çünkü Hz. Üzeyri ve Hz. İsayı bir nevi şerik yapmışlardı. Ayrıca müşriklerin “biz İbrahim milleti üzereyiz” demelerine de bir red söz konusudur.
Tenbih: Bu kıssada gözetilen irşattaki belağat ve kademe kademe delil getirmekteki güzelliğe bak. Önce Hz. İsanın halleri ve ondan görülen ulûhiyete aykırı tavırları beyan etti.
Sonra onların düğümlerini açan ve şüphelerini izale eden meseleleri zikretti.
Onların inadını ve dik kafalılığını görünce onları bir nevi i’caz ve mübaheleye, yani karşılıklı lanetleşmeye çağırdı.
Buna yanaşmayıp bir derece boyun eğdiklerinde onlara irşada döndü ve daha kolay bir yol izledi. Onları Hz. İsanın ve İncilin, diğer peygamberler ve kitapların muvafakat ettiği esaslara çağırdı.
Ardından bundan da bir sonuç alınmadığını, ayet ve uyarıların onlara bir fayda vermediğini görünce onlardan yüz çevirip şöyle dedi:
“Eğer onlar yüz çevirirlerse, deyin ki: Şahit olun biz Müslümanlarız.” (Âl-i İmran, 64)
68- إِنَّ أَوْلَى النَّاسِ بِإِبْرَاهِيمَ لَلَّذِينَ اتَّبَعُوهُ وَهَذَا النَّبِيُّ وَالَّذِينَ آمَنُواْ “Doğrusu insanların İbrahim’e en yakın olanı, ona uyanlar, şu Peygamber ve mü’minlerdir.”
Ayette geçen “evla” yakın anlamındaki “veli” kelimesinden gelir. Yani, Hz. İbrahime en has ve en yakın olanlar O’nun ümmetinden olup O’na uyanlar ve bu peygamber ve Onunla beraber iman edenlerdir.
Çünkü bildirilen hükümlerin çoğunda, Hz. İbrahimle muvafakat hâlindedirler.
وَاللّهُ وَلِيُّ الْمُؤْمِنِينَ “Ve Allah mü’minlerin dostudur.”
Onlara yardım eder, imanlarından dolayı en güzel bir şekilde mükâfatlandırır.
69- وَدَّت طَّآئِفَةٌ مِّنْ أَهْلِ الْكِتَابِ لَوْ يُضِلُّونَكُمْ “Ehl-i Kitaptan bir grup sizi saptırmak istediler.”
Sebeb-i Nüzûl
Yahudiler, Huzeyfe, Ammar ve Muazı Yahudiliğe çağırmışlardı. Ayet, bu münasebetle indi.
وَمَا يُضِلُّونَ إِلاَّ أَنفُسَهُمْ “Hâlbuki sırf kendilerini saptırırlar.”
Bu saptırmaları ancak kendilerine döner, bunun vebalini ancak kendileri çeker. Çünkü bu hareketleriyle azaplarını kat kat artırmış olurlar.
وَمَا يَشْعُرُونَ “Ama farkında değiller.”
Ama onlar bunun yükünü ve zararın kendilerine döneceğinin şuurunda değiller.
70- يَا أَهْلَ الْكِتَابِ لِمَ تَكْفُرُونَ بِآيَاتِ اللّهِ وَأَنتُمْ تَشْهَدُونَ “Ey ehl-i kitap! Gerçeği gördüğünüz halde, niçin Allah’ın ayetlerini inkâr ediyorsunuz?”
Tevrat ve İncilin söylediği ve Hz. Muhammed’in (asm) nübüvvetine delil olan ayetleri niye inkâr ediyorsunuz.
Hâlbuki siz bunların Allahın ayetleri olduğuna şehadet ediyorsunuz.
Veya mana şöyle olabilir: “Ey ehl-i kitap! Siz hem Tevrat hem de İncilde özelliğini gördüğünüz halde niye Kur’anı inkar ediyorsunuz?”
Veya mu’cizelerin hak olduğunu bildiğiniz halde, bu ilâhî ayetleri/ mu’cizeleri niye inkâr ediyorsunuz.
71- يَا أَهْلَ الْكِتَابِ لِمَ تَلْبِسُونَ الْحَقَّ بِالْبَاطِلِ وَتَكْتُمُونَ الْحَقَّ وَأَنتُمْ تَعْلَمُونَ “Ey ehl-i kitap! Niçin hakkı batıla karıştırıyor ve bile bile hakkı gizliyorsunuz?”
Hakkı batıla karıştırmak
-Tahrif yoluyla,
-Batılı hak sûretinde ibraz etmek sûretiyle,
-Veya ikisi arasında iyi bir temyiz yapmamakla olur.
Bile bile hakkı gizlemek, Hz. Peygamberin nübüvvetini ve özelliklerini gizlemek gibi durumlardır.
72- وَقَالَت طَّآئِفَةٌ مِّنْ أَهْلِ الْكِتَابِ آمِنُواْ بِالَّذِيَ أُنزِلَ عَلَى الَّذِينَ آمَنُواْ وَجْهَ النَّهَارِ وَاكْفُرُواْ آخِرَهُ لَعَلَّهُمْ يَرْجِعُونَ “Ehl-i kitaptan bir grup şöyle dedi: Mü’minlere indirilene günün başlangıcında inanın, sonunda da inkâr edin, ola ki onlar da dönerler.”
Yani, günün evvelinde iman izhar edin, ama günün sonunda da inkâr edin. Olur ki, böylece mü’minleri dinleri hakkında şüpheye düşürürsünüz. Gördüğünüz mahzurlu şeyler sebebiyle döndüğünüzü zannederler.
Sebeb-i Nüzûl
Ayette ifade edilen “kitap ehlinden bir taife” Ka’b Bin Eşref ve Malik Bin Sayf’tır. Bunlar kıble Mescid-i Aksadan Mescid-i Harama çevrilince arkadaşlarına dediler: Onların Kabeye doğru namaz kılmalarına önce iman edin, günün evvelinde siz de Ka’beye doğru namaz kılın. Sonra, günün sonunda Kudüse doğru namaz kılın. Olur ki “onlar bu meseleyi bizden daha iyi bilirler, onlar döndü, biz de dönelim” derler.
Ayetin Hayber hahamlarından oniki kişi hakkında indiği de rivayet edilir. Bunlar kendi aralarında günün evvelinde İslâma girmek ve sonunda “Kitabımıza baktık, âlimlerimize danıştık, Muhammedi Tevratta anlatıldığı sıfat üzere bulmadık” demek hususunda anlaştılar. Niyetleri Hz. Peygamberin ashabını O’nun hakkında şüpheye düşürmek idi.
73- وَلاَ تُؤْمِنُواْ إِلاَّ لِمَن تَبِعَ دِينَكُمْ “Ve kendi dininize uyanlardan başkasına inanmayın.”
Kalben tasdik ile ancak kendi dininizden olanları ikrar edin.
Veya günün evvelinde imanınızı ancak sizin dininiz üzere olanlara izhar ediniz. Çünkü onların dönmesi daha ziyade umulur ve daha ehemmiyetlidir.
قُلْ إِنَّ الْهُدَى هُدَى اللّهِ “De ki: Şüphesiz doğru yol, Allah’ın yoludur.”
O, dilediğine imana hidayet eder ve onda sebat verir.
أَن يُؤْتَى أَحَدٌ مِّثْلَ مَا أُوتِيتُمْ أَوْ يُحَآجُّوكُمْ عِندَ رَبِّكُمْ “Size verilenin benzerinin bir başkasına verilmiş olduğuna, yahut Rabbinizin huzurunda sizin aleyhinize deliller getireceklerine” (de inanmayın dediler).”
Yani, bazılarına size verilenin bir mislinin verileceğine inanmayın. “Verilebilir” şeklinde de Müslümanlara ifşa etmeyin. Yoksa sebatları artar. Müşriklere de söylemeyin yoksa İslâm’a girerler.
قُلْ إِنَّ الْفَضْلَ بِيَدِ اللّهِ يُؤْتِيهِ مَن يَشَاء “De ki: Lütuf Allah’ın elindedir, onu dilediğine verir.”
وَاللّهُ وَاسِعٌ عَلِيم “Allah, Vasi’ – Alîm’dir (rahmeti bol olan, her şeyi hakkıyla bilendir.)”
74- يَخْتَصُّ بِرَحْمَتِهِ مَن يَشَاء “Rahmetini dilediğine tahsis eder.”
وَاللّهُ ذُو الْفَضْلِ الْعَظِيمِ “Allah, büyük lütuf sahibidir.”
Ayet, onların batıl iddialarını açık bir şekilde reddir ve ibtaldir.
75- وَمِنْ أَهْلِ الْكِتَابِ مَنْ إِن تَأْمَنْهُ بِقِنطَارٍ يُؤَدِّهِ إِلَيْكَ “Ehl-i kitaptan öylesi var ki, ona yüklerle mal emanet etsen, onu sana eksiksiz iade eder.”
Ayette nazara verilenler, Abdullah Bin Selam gibi olanlardır.
Kureyşli biri bu zâta bin iki yüz okka altın emanet etmişti, İbnu Selam tümünü eksiksiz teslim etti.
وَمِنْهُم مَّنْ إِن تَأْمَنْهُ بِدِينَارٍ لاَّ يُؤَدِّهِ إِلَيْكَ إِلاَّ مَا دُمْتَ عَلَيْهِ قَآئِمًا “Fakat öylesi de vardır ki, ona bir dinar emanet etsen, tepesine dikilip durmadıkça onu sana iade etmez.”
Fenhas Bin Azura gibi. Bir Kureyşli kendisine bir dinar emanet bırakmıştı, bir dinara hıyanet etti.
Denildi ki: Kendilerine emanet edilen mal çok da olsa kendisine güvenilebilen kimseler, Hıristiyanlardır. Bunlarda eminlik esastır. Az mala bile hıyanet edenler ise, Yahudilerdir. Bunlarda da daha çok hıyanet asıldır.
Emanete hıyanet eden bu gibi kimselerin başında durup durmadan isteyeceksin, hâkime şikâyet edecek, delil getireceksin ki emanetini geri alabilesin.
ذَلِكَ بِأَنَّهُمْ قَالُواْ لَيْسَ عَلَيْنَا فِي الأُمِّيِّينَ سَبِيلٌ “Bu da onların, “Ümmîlere karşı yaptıklarımızdan bize vebal yoktur” demelerinden dolayıdır.”
Onların emaneti geri vermeyişleri şöyle demelerindendir: “Kitap ehlinden olmayanların durumu hakkında bize bir şey yok, bizim dinimizden olmayanlara ne yapsak, itab ve kınamaya maruz kalmayız.”
وَيَقُولُونَ عَلَى اللّهِ الْكَذِبَ وَهُمْ يَعْلَمُونَ “Ve onlar, bile bile Allah’a karşı yalan söylerler.”
Bu iddiaları ile Allaha karşı yalan söylüyorlar. Hâlbuki kendilerinin yalancı olduğunu da bilmektedirler.
Onların “ümmilere karşı yaptıklarımızdan bize bir vebal yok” demeleri, kendilerine muhalif olanlara zulmetmeyi helâl görmelerindendir. Onlar şöyle derler:
“Tevratta onlarla alakalı bir haram yoktur.”
Denildi ki: Yahudiler Kureyşten bir kısım insanları çalıştırdılar. Bunlar Müslüman olunca haklarını istediler. Yahudiler onlara şöyle dedi: “Dininizi terk ettiğiniz için hakkınız düştü.” Kendi kitaplarında onlarla ilgili hükmün böyle olduğunu iddia ettiler.
Hz. Peygamberin bu ayet nazil olduğunda şöyle dediği bildirilir: “Allah düşmanları yalan söyledi. Cahiliye döneminde ne varsa hepsi ayaklarımın altındadır. Ancak emanetler müstesna. Çünkü onlar hem iyi hem de facir olana edâ edilir.”
76- إِنَّ الَّذِينَ يَشْتَرُونَ بِعَهْدِ اللّهِ وَأَيْمَانِهِمْ ثَمَنًا قَلِيلاً “Hayır! (Gerçek, onların dediği gibi değil.) Kim sözünü yerine getirir ve haramdan sakınırsa, şüphesiz Allah müttaki olanları sever.”
Onların nefyettiklerini isbat eder. Yani, Yahudilere, ümmilerle ilgili yaptıkları haksızlıklardan dolayı vebal vardır.
Ayette ahde vefa ve takva beraberce övülürken ayetin “Allah müttaki olanları sever.” şeklinde bitirilmesi, işin esasının takva olduğunu, takvanın vefa dahil bütün vacibatı yapmayı, yasaklardan kaçmayı içine aldığını hissettirir.
77- إِنَّ الَّذِينَ يَشْتَرُونَ بِعَهْدِ اللّهِ وَأَيْمَانِهِمْ ثَمَنًا قَلِيلاً “Şüphesiz, Allah’a verdikleri sözü ve yeminlerini az bir karşılığa değişenler var ya.”
Ayette geçen “Allahın ahdi” peygambere iman ve emanetlere vefa gibi verdikleri sözlerdir.
“Onların yeminleri” “vallahi peygambere inanacağız ve O’na yardım edeceğiz” şeklindeki yeminleridir. Bunları hiçe sayıp aldıkları az bir ücret ise, dünyanın gelip geçici metaıdır.
أُوْلَئِكَ لاَ خَلاَقَ لَهُمْ فِي الآخِرَةِ “İşte onların ahirette bir payı yoktur.”
وَلاَ يُكَلِّمُهُمُ اللّهُ “Allah, onlarla konuşmaz.”
“Allah onlarla konuşmaz” ifadesi “hiç konuşmaz” anlamında olabileceği gibi, “onları sevindirecek şekilde onlarla konuşmaz” manasını da ifade edebilir. Allah konuşmasa da melekler onları kıyamet günü hesaba çekerler.
Veya onlar Allahın kelimeleri ve ayetlerinden yararlanamazlar.
Zâhir olan, bu ifadenin Allahın onlara gadabından kinaye olmasıdır. Ayetin devamı da bunu te’yit emektedir:
وَلاَ يَنظُرُ إِلَيْهِمْ يَوْمَ الْقِيَامَةِ “Kıyamet günü onlara bakmaz.”
Çünkü birine kızan ve ona onu önemsiz gören ondan yüz çevirir, onunla konuşmaz, ona doğru yönelmez. Ama kıymet verdiğinde, adamdan saydığında onunla konuşur ve ona nazar eder.
وَلاَ يُزَكِّيهِمْ “Ve onları temize çıkarmaz.”
Onları sena etmez.
وَلَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ “Onlar için elîm bir azap vardır.”
Yaptıklarına karşılık onlara elim bir azap vardır.
Sebeb-i Nüzûl
Denildi ki: Ayet, Tevrat’ı tahrif eden, Hz. Peygamberin ondaki vasfını ve emanetlerin hükmünü ve benzerlerini değiştirip buna mukabil rüşvet alan Yahudi hahamları hakkında nazil oldu.
Ayetin, çarşıda durup da malını satarken alış fiyatını Allaha yemini de katarak yanlış söyleyen kimse hakkında indiği de söylenmiştir.
78- وَإِنَّ مِنْهُمْ لَفَرِيقًا يَلْوُونَ أَلْسِنَتَهُم بِالْكِتَابِ لِتَحْسَبُوهُ مِنَ الْكِتَابِ وَمَا هُوَ مِنَ الْكِتَابِ “Onlardan bir grup var ki, (okudukları) Kitab’dan olmadığı hâlde Kitab’dan sanasınız diye Kitap’tanmış gibi dillerini eğip bükerler.”
Onlardan, yani Tevratı tahrif edenlerden Ka’b, Malik, Huyey Bin Ahtab gibi bir fırka da vardır ki, bunlar Tevratı okurken ağızlarını eğip bükerler, nazil olduğu şekilde okumak yerine muharref şeklini okumaya meylederler.
وَيَقُولُونَ هُوَ مِنْ عِندِ اللّهِ “Bu, Allah katındandır” derler.”
وَمَا هُوَ مِنْ عِندِ اللّهِ “Hâlbuki o, Allah katından değildir.”
Ayet böyle yapanları şiddetle kınar, onların tariz ile değil, açıktan böyle bir iddiada bulunduklarını bildirir.
Onların kendi yalanlarını Allahtanmış gibi göstermelerine karşılık ayette “o, Allah katından değildir” ifadesi, kulun fiilinin Allahın fiili olmamasını gerektirmez.[2>
وَيَقُولُونَ عَلَى اللّهِ الْكَذِبَ وَهُمْ يَعْلَمُونَ “Bile bile Allah adına yalan söylerler.”
Ayetin bu kısmı, önceki manayı te’kid, onların Allaha karşı yalancılıklarını tescil ve bunu bile bile yaptıklarını ilan etmektedir.
79- مَا كَانَ لِبَشَرٍ أَن يُؤْتِيَهُ اللّهُ الْكِتَابَ وَالْحُكْمَ وَالنُّبُوَّةَ ثُمَّ يَقُولَ لِلنَّاسِ كُونُواْ عِبَادًا لِّي مِن دُونِ اللّهِ “Allah’ın, kendisine Kitab, hüküm (hikmet) ve peygamberlik verdiği hiçbir insanın, ‘Allah’ı bırakıp bana kul olun’ demesi düşünülemez.”
Ayet, Hz. İsaya ibadet edenlere bir tekzip ve reddir.
Sebeb-i Nüzûl
Denildi ki: Kurayza oğullarından Ebu Râfi’ ve Necran Hristiyanlarından Esseyyid, Hz. Peygambere “Sana ibadet etmemizi, Seni Rab edinmemizi ister misin?” dediler. Hz. Peygamber şöyle cevap verdi: “Allahtan başkasına ibadet etmekten ve Allahtan başkasına ibadeti emretmekten Allaha sığınırız. Allah beni bununla göndermedi ve bununla bana emretmedi.”
Bu vakıa üzerine ayet nazil oldu.
Denildi ki: Bir adam “Ya Rasulallah, Sana birbirimize selâm verdiğimiz gibi selâm veriyoruz. Ne dersin, Sana secde edelim mi?” Hz. Peygamber şöyle buyurdu:
“Allahtan başka kimse secde edilmeye uygun değildir. Lakin peygamberinize ikram edin, ehli için hakkı bilin.”[3>
وَلَكِن كُونُواْ رَبَّانِيِّينَ بِمَا كُنتُمْ تُعَلِّمُونَ الْكِتَابَ وَبِمَا كُنتُمْ تَدْرُسُونَ “Fakat onun, “öğrettiğiniz ve okuduğunuz kitap gereğince Rabbaniler olun” (demesi uygundur).”
Lakin peygamber size “Rabbaniler olun!” der.
Rabbanî, Rabbe mensup olana denir. İlim ve amelde kâmil olan için kullanılır.
Kitabı öğretmeniz ve O’nu ders yapmanız sebebiyle böyle söyler. Çünkü talim ve taallümün faydası, itikad ve amel için hakkın ve hayrın bilinmesidir.
80- وَلاَ يَأْمُرَكُمْ أَن تَتَّخِذُواْ الْمَلاَئِكَةَ وَالنِّبِيِّيْنَ أَرْبَابًا “Onun size, “Melekleri ve peygamberleri rabler edinin” diye emretmesi de düşünülemez.”
أَيَأْمُرُكُم بِالْكُفْرِ بَعْدَ إِذْ أَنتُم مُّسْلِمُونَ “Siz Müslüman olduktan sonra, o size hiç küfrü emreder mi?”
[1> Bir ayet, belli bir sebeple indiğinde, hüküm olarak sırf onlara bakmaz. “İtibar, lafzın umumî oluşunadır, sebebin hususî oluşuna değil” denilir. Yani, sebeb-i nüzulün hususiliği, hükmün umumî olmasına engel değildir.
[2> Ehl-i sünnet, insanın fiillerini kesb yönüyle insana, yaratma yönüyle Allaha nisbet eder. Mu’tezile mezhebi ise, insanın sorumlu olabilmesi için kendi fiillerinin yaratıcısı olması gerektiğini söyler. Hâlbuki Allah bütün fiillerin yaratıcısıdır, yaratmada da O’nun bir şeriki yoktur.
[3> Yani, her hak sahibine hakkını verin.
81- وَإِذْ أَخَذَ اللّهُ مِيثَاقَ النَّبِيِّيْنَ لَمَا آتَيْتُكُم مِّن كِتَابٍ وَحِكْمَةٍ ثُمَّ جَاءكُمْ رَسُولٌ مُّصَدِّقٌ لِّمَا مَعَكُمْ لَتُؤْمِنُنَّ بِهِ وَلَتَنصُرُنَّهُ
“Hani, Allah peygamberlerden, “Andolsun, size vereceğim her kitap ve hikmetten sonra, elinizdekini doğrulayan bir peygamber geldiğinde, ona mutlaka iman edeceksiniz ve ona mutlaka yardım edeceksiniz” diye söz almıştı.”
Denildi ki: Ayet, zâhirine göredir. Peygamberlerle ilgili hüküm böyle olunca, ümmetler de evleviyetle aynı hükme tâbidirler.
Denildi ki: Manası şöyledir: Allah-u Teâlâ peygamberlerden ve ümmetlerden söz aldı. Ama peygamberleri zikredince ümmetleri zikirden istiğna gösterdi.
Denildi ki: Mana şöyledir: Allah peygamberlerden ümmetlerine bildirmek üzere şöyle söz aldı.
Denildi ki: Ayetten murat: “Allah peygamber çocuklarından şöyle söz aldı.” Onlar da İsrailoğulları’dır.
Veya onlara “nebiler” demesi onlarla ince bir alaydır. Çünkü onlar şöyle diyorlardı: Biz nübüvvete Muhammedden daha evla’yız, çünkü biz ehl-i kitabız, peygamberler bizdendi.
قَالَ أَأَقْرَرْتُمْ وَأَخَذْتُمْ عَلَى ذَلِكُمْ إِصْرِي “Bunu kabul ettiniz mi; verdiğim bu ağır görevi üstlendiniz mi?” demişti.”
قَالُواْ أَقْرَرْنَا “Onlar, “Kabul ettik” dediler.”
قَالَ فَاشْهَدُواْ وَأَنَاْ مَعَكُم مِّنَ الشَّاهِدِينَ Allah da, “Öyleyse şahid olun, ben de sizinle beraber şahit olanlardanım” dedi.”
Birbirinize ikrar hususunda şahit olun. Ben de sizin ikrarınıza ve birbirinize şahit olmanıza şahidim.
Denildi ki, hitap melekleredir.
“Ben de sizinle beraber şahit olanlardanım” ifadesi bir te’kiddir ve çok büyük bir sakındırmadır.
82- فَمَن تَوَلَّى بَعْدَ ذَلِكَ فَأُوْلَئِكَ هُمُ الْفَاسِقُونَ “Artık bundan sonra her kim dönerse, işte onlar fasıkların ta kendileridir.”
Artık kim ikrar ve şehadetle alakalı alınan misak (kuvvetli söz) ve yapılan te’kidden sonra yüz çevirirse, işte onlar inatçı kâfirlerdir.
83- أَفَغَيْرَ دِينِ اللّهِ يَبْغُونَ “Onlar, Allah’ın dininden başkasını mı arıyorlar?”
وَلَهُ أَسْلَمَ مَن فِي السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ طَوْعًا وَكَرْهًا “Hâlbuki göklerde ve yerde kim varsa, hepsi ister istemez O’na boyun eğmiştir.”
وَإِلَيْهِ يُرْجَعُونَ “Ve hepsi O’na döndürülürler.”
İnsanlardan isteyerek hakka teslim olanlar, tefekkürle ve delile tâbi olarak Allahın dinine girenlerdir. Kerhen, yani istemeyerek ise, kılıç korkusuyla veya üzerlerine dağın kaldırılması, suda boğulma anı, ölümün yaklaştığı zaman gibi dine teslime zorlayıcı durumları görüp dine girenlerdir.
Veya isteyerek hakka teslim olanlar melekler ve Müslümanlardır.
İstemeyerek boyun eğenler ise, kâfirlerdir. Çünkü onlar kendileri hakkında verilen hükmü engellemeye güç yetiremezler.
84- قُلْ آمَنَّا بِاللّهِ وَمَا أُنزِلَ عَلَيْنَا وَمَا أُنزِلَ عَلَى إِبْرَاهِيمَ وَإِسْمَاعِيلَ وَإِسْحَقَ وَيَعْقُوبَ وَالأَسْبَاطِ وَمَا أُوتِيَ مُوسَى وَعِيسَى وَالنَّبِيُّونَ مِن رَّبِّهِمْ
“De ki: “Allah’a, bize indirilene, İbrahim’e, İsmail’e, İshak’a, Yakub’a ve torunlarına indirilene, Musa’ya, İsa’ya ve peygamberlere Rablerinden verilenlere iman ettik.”
لاَ نُفَرِّقُ بَيْنَ أَحَدٍ مِّنْهُمْ “Biz (peygamberlik noktasında) onlar arasında bir ayrım yapmayız.”
Hz. Peygambere, hem kendisi, hem de tâbi olanlar namına imanlarını haber vermesi için bir emirdir.
Ayette “bize indirilene ve diğerlerine indirilene iman ettik” derken önce Kur’anın nazara verilmesi, onun diğerlerini de tanıtması ve onlara miyar olduğu içindir.
وَنَحْنُ لَهُ مُسْلِمُونَ “Ve biz O’na teslim olmuşuz.”
Biz O’na boyun eğmiş, Ona ibadette muhlis kimseleriz.
85- وَمَن يَبْتَغِ غَيْرَ الإِسْلاَمِ دِينًا فَلَن يُقْبَلَ مِنْهُ “Kim İslâm’dan başka bir din ararsa, (bilsin ki o din) ondan asla kabul edilmeyecek.”
Burada “İslam”dan murat, tevhid ve Allahın hükmüne boyun eğmektir.
وَهُوَ فِي الآخِرَةِ مِنَ الْخَاسِرِينَ “Ve o ahirette hüsrana uğrayanlardandır.”
İslâmdan yüz çeviren ve başkasını arayan faydalı olanı kaybeder ve hüsrana düşer. Çünkü Allah insanları belli bir fıtratla yaratmışken, o kimse bu selim fıtratı kaybeder.
86- كَيْفَ يَهْدِي اللّهُ قَوْمًا كَفَرُواْ بَعْدَ إِيمَانِهِمْ وَشَهِدُواْ أَنَّ الرَّسُولَ حَقٌّ وَجَاءهُمُ الْبَيِّنَاتُ “İman ettikten, Peygamberin hak olduğuna şahitlik ettikten ve kendilerine açık deliller geldikten sonra inkâr eden bir toplumu Allah nasıl doğru yola eriştirir?”
Ayet, Allahın onlara hidayet etmesinin uzaklığını nazara vermektedir. Çünkü hakkı bildikten sonra ondan sapan ve dalalete her şeyiyle dalan kimse, doğru yoldan çok uzaktır.
Bu ayete dayanarak mürtedin tevbesinin kabul edilmeyeceğini söyleyenler de oldu.[1>
وَاللّهُ لاَ يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِمِينَ “Allah, zalim toplumu doğru yola iletmez.”
Allah, tefekkürü ihlâl ile nefislerine zulmedenlere hidayet etmez.
87- أُوْلَئِكَ جَزَآؤُهُمْ أَنَّ عَلَيْهِمْ لَعْنَةَ اللّهِ وَالْمَلآئِكَةِ وَالنَّاسِ أَجْمَعِينَ “İşte onların cezası; Allah’ın, meleklerin ve bütün insanların lânetinin üzerlerine olmasıdır.”
Ayet, onlara lanetin cevazına delalet eder. Mefhum-u muhalif ile de onlardan başkasına lanetin cevazını nefyeder. Onlarla diğerleri arasında fark şudur: Onlar, küfrü kendi tabiatları hâline getirmişlerdir. Hidayetten men olunmuş kimselerdir, diğerlerinin hilafına rahmetten tümüyle ümit kesik hâle gelmişlerdir.
Ayette “insanların lânetinin üzerlerine olmasıdır” denilirken, bahsi geçen insanlar mü’minlerdir.
Ama bütün insanlar da olabilir. Çünkü kâfir de hakkı inkâr eden, haktan dönene lanet eder. Lakin kendisi hakkı bizzat bilmeyebilir.
88- خَالِدِينَ فِيهَا “Onlar onda daimidirler.”
“Onlar onda daimidirler” derken, buradaki zamir
-Lanete raci olabilir.
-Her ne kadar önceden zikredilmese de, kelâmın delâlet etmesi hasebiyle ceza ve cehennem ateşinde daimiliği de ifade edebilir.
لاَ يُخَفَّفُ عَنْهُمُ الْعَذَابُ “Azap onlardan hafifletilmez.”
وَلاَ هُمْ يُنظَرُونَ “Ve onlara mühlet de verilmez.”
89- إِلاَّ الَّذِينَ تَابُواْ مِن بَعْدِ ذَلِكَ وَأَصْلَحُواْ “Ancak bundan sonra tövbe edip kendini düzeltenler başka.”
Ancak irtidattan (dinden döndükten) sonra tövbe edenler ve bozduklarını düzeltenler müstesna.
فَإِنَّ الله غَفُورٌ رَّحِيمٌ “Şüphesiz ki Allah Gafur’dur – Rahîm’dir.”
Allah Ğafur’dur, tevbeyi kabul eder. Rahim’dir, lütufta bulunur.
Sebeb-i Nüzûl
Denildi ki: Ayet Haris bin Süveyd hakkında nazil oldu. İrtidad etmişti, ama yaptığına pişman oldu. Kavmine haber gönderdi: “Sorun bakalım, benim için bir tevbe imkânı var mı?” dedi. Bunun üzerine, kardeşi Cellas üstteki ayeti gönderdi. O da Medineye geldi ve tevbe etti.
90- إِنَّ الَّذِينَ كَفَرُواْ بَعْدَ إِيمَانِهِمْ ثُمَّ ازْدَادُواْ كُفْرًا لَّن تُقْبَلَ تَوْبَتُهُمْ “Şüphesiz iman ettikten sonra inkâr eden, sonra da küfürde ileri gidenlerin tevbeleri asla kabul edilmeyecektir.”
Buna misal Yahudiler olabilir. Hz. Musa’ya ve Tevrat’a inanmışlardı. Ama Hz. İsa’yı ve İncili inkâr ettiler. Sonra Hz. Muhammedi ve Kur’anı inkâr ile küfürlerini artırdılar.
Veya şöyle de olabilir: Hz. Peygamber gönderilmezden önce gıyabî olarak O’na inanıyorlardı, ama geldiğinde inkâr ettiler.
Sonra,
-Israr,
-İnad,
-O’nu tenkit etmek,
-İmandan alıkoymaya çalışmak
-Ahdi bozmak sûretiyle küfürlerini artırdılar.
Şöyle bir kavim de ayetin şümulüne girer: Dinden dönüp Mekke’ye iltihak ederler, ardından “Muhammed’in ölüp gitmesini istiyoruz” diyerek veya “O’na döneriz, “iman ettik” diyerek münafıklık yaparız” diyerek küfürlerini artırırlar.
“Tevbeleri asla kabul edilmeyecektir” denilmesi şöyle anlaşılabilir:
- Çünkü onlar zaten tevbe etmezler.
- Veya tevbe etseler bile ölmek üzereyken bunu yaparlar.
Böylece ayette onların tevbe etmemeleri, tevbelerinin kabul edilmemesiyle kinaye yollu anlatıldı. Bu anlatımda, onlara sertlik gösterilmesi ve rahmetten ümit kesik kimsenin haliyle hallerinin gösterilmesi vardır.
Veya onların tövbesi ancak irtidadları ve küfürlerinin artması için münafıkane olduğundan, ayette böyle denilmiştir.
وَأُوْلَئِكَ هُمُ الضَّآلُّونَ “İşte onlar yoldan sapanların ta kendileridir.”
Onlar, dalalet üzere sebat edenlerin ta kendileridir.
91- إِنَّ الَّذِينَ كَفَرُواْ وَمَاتُواْ وَهُمْ كُفَّارٌ فَلَن يُقْبَلَ مِنْ أَحَدِهِم مِّلْءُ الأرْضِ ذَهَبًا وَلَوِ افْتَدَى بِهِ “Şüphesiz inkâr edip kâfir olarak ölenler var ya, böyle birisi dünya dolusu altını fidye verse bile kendisinden asla kabul edilmez.”
Ayette şöyle bir mana da olabilir: Onlardan biri dünyada iken ahiretteki azaptan kurtulmak için dünya dolusu altın vermiş de olsa, küfür üzere öldüğü için kurtulamaz.
أُوْلَئِكَ لَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ “Onlar için elîm bir azap vardır.”
Ayetin bu kısmı, onları gayet etkili bir şekilde sakındırır ve ümitlerini keser. Çünkü kendisinden fidye kabul edilmeyen biri, bir ikram olarak affedilme ümidi taşıyabilir. “Onlar için elîm bir azap vardır” ifadesiyle bu kapı da kendilerine kapatılmıştır.
وَمَا لَهُم مِّن نَّاصِرِينَ “Ve onlara hiçbir yardımcı da yoktur.”
Azabın definde onlar için hiçbir yardımcı da yoktur.
[1> Mürted, İslâm’dan dönene verilen isimdir. Her ne kadar ayetin ifadesinden ilk bakışta “mürtedin tevbesi artık kabul edilmez” şeklinde bir mana zihne gelebilirse de, son ana kadar tevbe kapısı açıktır.
92- لَن تَنَالُواْ الْبِرَّ حَتَّى تُنفِقُواْ مِمَّا تُحِبُّونَ “Sevdiğiniz şeylerden infak etmedikçe, birr’e (gerçek iyiliğe) asla erişemezsiniz.”
Birr, hayrın kemâlini ifade eder. Yani, sevdiğiniz şeylerden vermedikçe hayırda mükemmelliğe asla ulaşamazsınız.
Veya ayet, Allahtan gelecek iyiliği ifade eder. Yani, sevdiğiniz şeylerden vermedikçe Allahtan gelecek rahmet, rıza ve cennete asla ulaşamazsınız.
“Sevdiğiniz şeyler” ifadesi başta mal olmak üzere, diğer sevilen şeyleri de içine alır. Mesela makamı insanlara yardımda kullanmak, bedeni Allaha itaatte kullanmak, gerekirse canını Allah yolunda vermek ayetin şümûlüne girmektedir.
Rivayete göre, bu ayet nazil olduğunda Ebu Talha Hz. Peygambere gelip şöyle dedi: “Ya Rasulallah! Mallarım içinde en sevdiğim hurmalığımdır. Onu vakfediyorum, Allah sana nasıl gösterirse öyle değerlendir.” Hz. Peygamber şöyle dedi: “Maşaallah, maşaallah. Kârlı bir ticaret. Ama ben onu akrabalarına bırakmanı daha uygun görüyorum.”
Zeyd Bin Harisenin çok sevdiği bir atı vardı. Bunu Hz. Peygambere getirip “Bu, Allah yoluna vakfedildi” dedi. Hz. Peygamber atın üzerine Zeydin oğlu Üsameyi bindirdi. Bunun üzerine Zeyd, “Ben onu sadaka olarak vermeyi murat etmiştim” dedi. Hz. Peygamber de “Allah onu senden kabul etti” buyurdu.
Bu rivayetler, en sevilen malları en yakınlara infak etmenin daha efdal olduğuna delâlet eder. Ayet, vacip ve müstehap infakın hepsini içine alır.
وَمَا تُنفِقُواْ مِن شَيْءٍ فَإِنَّ اللّهَ بِهِ عَلِيمٌ “Ve her ne infak ederseniz, Allah onu hakkıyla bilir.”
İster sevdiklerinizden, ister sevmediklerinizden verin, ne verirseniz şüphesiz Allah onu bilir, ona göre karşılık verir.
93- كُلُّ الطَّعَامِ كَانَ حِلاًّ لِّبَنِي إِسْرَائِيلَ إِلاَّ مَا حَرَّمَ إِسْرَائِيلُ عَلَى نَفْسِهِ مِن قَبْلِ أَن تُنَزَّلَ التَّوْرَاةُ “Tevrat indirilmeden önce, İsrail’in kendisine haram kıldığı dışında, yiyeceklerin hepsi İsrailoğullarına helâl idi.”
İsrail, Hz. Yakubtur, Hz. Yakup deve eti ve sütü gibi bazı şeyleri kendine haram kılmıştı. Denildiğine göre siyatik hastalığı vardı, iyileşirse en sevdiği yemeği yememek üzere adakta bulundu. Deve eti ve sütü ise en sevdiği yiyecekti.
Şöyle de denildi: Bunu, doktorların tavsiyesi ile tedavi amaçlı olarak yaptı.
“Peygamberler içtihat yapabilir” diyenler bu ayetle de delil getirdiler. Peygamber için içtihadı caiz görmeyenler ise, Hz. Yakub’un bunu Allahtan bir izinle yaptığını söylediler. Bu durumda Hz. Yakub’un kendisine haram kılması, doğrudan Allahın haram kılması gibi bir manayı ifade eder.
Kur’an-ı Kerim “Yaptıkları zulüm ve birçok kimseyi Allah yolundan alıkoymaları sebebiyle, önceden kendilerine helâl kılınmış temiz ve hoş şeyleri Yahudilere haram kıldık.” (Nisa,160)
“Yahudilere tırnaklı hayvanların hepsini, sığır ve koyunların ise içyağlarını onlara haram kıldık.” (En’am, 146) gibi ayetlerle bazı şeylerin onlara haram kılındığını bildirir.
Sebeb-i Nüzûl
Hz. Peygamber döneminde Yahudiler şöyle demişlerdi: “Bunlar ilk defa bize haram kılınmış şeyler değillerdir. Bunlar Hz. Nûha, Hz. İbrahime ve ondan sonra gelenlere de haram kılınmıştı. Dolayısıyla, öncekilere haram kılınanlar bize de haram kılındı.”
Ayet onların bu iddialarına bir red ve inkârdır.
قُلْ فَأْتُواْ بِالتَّوْرَاةِ فَاتْلُوهَا إِن كُنتُمْ صَادِقِينَ “De ki: Eğer doğru söyleyenler iseniz, haydi Tevrat’ı getirip okuyun.”
Rivayete göre onlara bu ayeti okuyunca şaşırdılar, Tevratı çıkarıp okumaya cesaret edemediler. Bu olayda Hz. Peygamberin nübüvvetine bir delil vardır.[1>
94- فَمَنِ افْتَرَىَ عَلَى اللّهِ الْكَذِبَ مِن بَعْدِ ذَلِكَ فَأُوْلَئِكَ هُمُ الظَّالِمُونَ “Kim bundan sonra Allah’a karşı yalan uydurursa, işte onlar zalimlerin ta kendileridir.”
Kim kendisini ilzam edecek delil geldikten sonra, bu şekilde Allahın haram kılmadığı bir şeyi hem İsrailoğullarına, hem de öncekilere haram kılınmış gibi göstererek Allaha iftira ederse, böyle olanlar insaflı hareket edemezler, hak açığa çıktıktan sonra onun karşısında direnirler.
95- قُلْ صَدَقَ اللّهُ “De ki: Allah, doğru söyledi.”
“Allah doğru söyledi” derken, “siz ise yalan söylediniz” şeklinde bir tariz vardır.
Yani, Allahın indirdiği hükümde sadık olduğu, sizin ise yalancı olduğunuz sabit oldu.
فَاتَّبِعُواْ مِلَّةَ إِبْرَاهِيمَ حَنِيفًا “Öyle ise hakka yönelen İbrahim’in dinine uyun.”
Ayet metnindeki “İbrahim milleti”, O’nun dinidir. Hz. Peygambere gelen dinin de aslı odur. Öyleyse İslama tâbi olun ki, dünyevî maksatlarınıza ulaşmak için sizi tahrife ve inada sevk eden, İbrahime ve O’na tâbi olanlara Allahın helal kıldığı temiz şeyleri haram saymanıza yol açan Yahudilikten kurtulasınız.
وَمَا كَانَ مِنَ الْمُشْرِكِينَ “O, müşriklerden değildi.”
Ayette,
-Mahz-ı tevhid,
-Dinde istikamet
-Ve ifrat – tefritten kaçınmakta Hz. İbrahime uymanın vücubuna bir işaret vardır.
Ayrıca, “O müşriklerden değildi” derken, “ama siz müşriklerdensiniz” şeklinde bir tariz söz konusudur.
96- إِنَّ أَوَّلَ بَيْتٍ وُضِعَ لِلنَّاسِ لَلَّذِي بِبَكَّةَ مُبَارَكًا وَهُدًى لِّلْعَالَمِينَ “Şüphesiz, insanlar için ilk mabed, Mekke’de âlemlere bir bereket ve hidayet olarak kurulan Kâ’be’dir.”
Rivayete göre Hz. Peygambere insanlar için vaz edilen ilk mescidin hangisi olduğu soruldu. “Mescid-i Haram” diye cevap verdi. Sonra da Beyt-i Makdisin vaz edildiğini söyledi. “Aralarında ne kadar süre var?” diye soruldu. “Kırk sene” olduğunu söyledi.
Denildiğine göre onu ilk bina eden Hz. İbrahimdir. Zaman içinde yıkılınca Cürhümlülerden bazıları, ardından Amalika ve Kureyş onu yeniden bina etmekte hizmetleri oldu.
Kabeyi ilk bina edenin Hz. Âdem olduğu da anlatılır. Tufanda yerle bir oldu, sonra Hz. İbrahim onu yeniden bina etti.
Denildi ki: Hz. Âdemden önce Ka’benin yerinde “Durah” denilen bir beyt vardı. Melekler bunun etrafında tavaf ederlerdi. Hz. Âdem yeryüzüne gönderilince oraya hacc için gitmesi ve etrafında tavaf etmesi emredildi. Tufanda dördüncü semaya yükseltildi, şimdi melekler onun etrafında tavaf etmektedirler.
Böyle bir rivayet olmakla beraber, ayetin zâhirine uygun görülmemektedir.
Denildi ki, ayette nazara verilen “ilk beyt”, zaman itibarıyla değil şeref yönündendir.
Ka’benin mübarek olması:
Ka’be, hacc ve umre için gelenlere, orada itikafta bulunanlara, tavaf edenlere hayrı ve faydası çok mübarek bir mekândır.
Ka’benin hidayet olması ise:
O, insanların kıblesi ve mabedidir. Keza, ayetin devamında ifade edildiği gibi, kendisinde hayret verici ayetler/ alâmetler vardır.
97- فِيهِ آيَاتٌ بَيِّنَاتٌ “Onda apaçık ayetler (deliller) vardır.”
Mesela asırlardır kuşlar Beytullahın hizasına gelince üzerinden geçmezler, yandan geçerler. Yırtıcı hayvanlar av hayvanlarına haremde rastladıklarında onları parçalamazlar. Ashab-ı Fil olayında görüldüğü gibi, ona kötü niyetle gelen zorba hükümdarlar Allahın kahrına ma’ruz kalırlar.
مَّقَامُ إِبْرَاهِيمَ “Makam-ı İbrahim (onlardan biridir.)”
Makam-ı İbrahim o ayetlerden biridir. Makam-ı İbrahimde de nice alâmetler vardır.
Mesela,
-Yalçın kayada ayak izi olması,
-Ayak izinin topuklara kadar çıkması,
-Kayalar içinde bu yumuşaklıkla tahsisi,
-Peygamberlerden arda kalan eserler içinde bunun devam ettirilmesi,
-O kadar düşmanları olmakla beraber, binlerce senedir korunması.
Kayadaki ayak izi şöyle anlatılır: Hz. İbrahim Ka’beyi yaparken, bina yükseldiğinde bu taş üzerine çıkıp taşları dizmeye devam etmiş, iki ayağı o taşta gömülerek iz bırakmış.
وَمَن دَخَلَهُ كَانَ آمِنًا “Oraya giren emniyette olur.”
O ayetlerden biri de, Beyt’e girenin emin olmasıdır.
Ayetin evvelinde “onda apaçık ayetler vardır” denilmişti. O ayetlere misal olarak,
-Makam-ı İbrahim
-Ve ona girenin emniyet içinde olması gösterildi.
Nasıl ki Hz. Peygamber (asm) “Bana dünyanızdan üç şey sevdirildi.” Güzel koku, kadın ve gözümün nuru olan namaz” derken, hoşlanılan şeylerden üç tanesini misal olarak söylemiştir. Onun gibi “Onda apaçık ayetler vardır” denildikten sonra bu ikisi misal olarak getirilmiştir. Bu ikisinin zikrinde, diğerlerini söylemeye gerek kalmayacak iki özellik nazara verilmektedir: Makam-ı İbrahim’deki ayak izi, dünya durdukça kalıcı bir alâmettir.
Ona girildiğinde emniyet içinde olmak ise, kıyamet gününde azaptan kurtulmaya bir alâmettir.[2>
Hz. Peygamber şöyle buyurur: “İki haremden birinde ölen, kıyamet günü emin olarak diriltilir.”
Ebu Hanife’ye göre, dinden dönmek, kısas veya benzeri bir durumdan dolayı öldürülmeyi hak etmiş kişi hareme sığındığında kendisine saldırılmaz, lakin çıkması için zorlanır.
وَلِلّهِ عَلَى النَّاسِ حِجُّ الْبَيْتِ مَنِ اسْتَطَاعَ إِلَيْهِ سَبِيلاً “Ona bir yol bulabilenlerin Beyt’i haccetmesi Allah’ın insanlar üzerinde bir hakkıdır.”
Ayetin ilk kısmından bütün insanlara hac farz gibi anlaşılabilirdi. Devamında ise “ona bir yol bulabilene” denilerek tahsis edildi. Hz. Peygamber (a.s.m) “yol bulmayı” azık ve binek olarak açıklamıştır.
Bu rivayet, imam-ı Şafiî’nin “yol bulmayı” mal olarak açıklamasını teyîd etmektedir. Bunun için İmam-ı Şafiî bir kimsenin maddi imkânı olduğunda kendisi gidemese bile niyabeten başkasına ücretini verip göndermeyi vacip olarak görür.
İmam-ı Malik “yol bulmayı” beden ile açıklar. Buna göre yürümeye ve yolda kazanmaya gücü yetene hac vacip olur.
Ebu Hanife ise, hem mal, hem de beden olarak açıklar.[3>
وَمَن كَفَرَ فَإِنَّ الله غَنِيٌّ عَنِ الْعَالَمِينَ “Kim de inkâr ederse, şüphesiz Allah bütün âlemlerden müstağnidir.”
Ayette “her kim haccetmezse” denilmek yerine “kim inkâr ederse” denilerek haccın vücubuna te’kidde bulunuldu ve terk eden hakkında sertlik gösterildi. Bunun içindir ki Hz. Peygamber şöyle buyurur: “Haccetmeden ölen kimse ister bir Yahudi, ister bir Hıristiyan olarak ölsün!”
Bu ayette haccın vücubu, farziyeti çeşitli delâlet cihetleriyle te’kid edilmiştir:
-Haber sığasıyla gelmesi.
-İsim sûretinde ibrazı.
-Bunun, insanların boynunda Allah için zorunlu bir hak olduğunu gösterir bir şekilde getirilmesi.
-Hükmün önce bütün insanları içine alacak şekilde genel ifade edilip sonra yol bulabilenlere tahsisi. Çünkü bu tarz anlatım bir şeyin müphem olarak ifadesinden sonra izah edilmesidir, muradın ikinci kez tekrarıdır.
-Haccı terk etmek kâfirlerin fiili olmasından, terkinin küfür sayılması.
-Allahu Teâlânın âlemlerden müstağni olduğunun zikredilmesi. Çünkü burada istiğnanın zikri, Allahın nefretine ve yardımını terkine delâlet eder.
-Allahın bütün âlemlerden müstağni olduğunun ifadesi, haccı kasden terk edenle ilgili ilâhî gadabın büyüklüğünü gösterir.
Haccın bu kadar te’kidle nazara verilmesi, onda
-Nefsi köreltmek,
-Bedeni yormak,
-Malı harcamak,
-Şehevî şeylerden uzak kalmak,
-Allaha yönelmek gibi hem câmi, hem de meşakkatli bir ibadet olmasındandır.
Rivayete göre hacc’la ilgili ayetin ilk kısmı nazil olduğunda Hz. Peygamber (asm) değişik din mensuplarını topladı, onlara hitap edip “Allah size haccetmeyi farz kıldı, haccınızı yapın!” buyurdu. Buna bir topluluk iman etti, beşi ise inkâr etti. Bunun üzerine “kim de inkâr ederse…” kısmı nazil oldu.
98- قُلْ يَا أَهْلَ الْكِتَابِ لِمَ تَكْفُرُونَ بِآيَاتِ اللّهِ “De ki: Ey ehl-i kitab! Niçin Allah’ın âyetlerini inkâr ediyorsunuz?”
Allahın ayetleri semî ve aklî olabilir. Bu ayetler Hz. Muhammed’in (asm) iddia etmiş olduğu haccın vücubu ve diğer meselelerde O’nun sıdkına delâlet etmektedir.
Ayette ehl-i kitabın hâssaten zikri, onların küfrünün daha çirkin olmasındandır. Çünkü Allahın ayetlerini bilmeleri daha kuvvetlidir. Ayrıca, bunlar her ne kadar Tevrat ve İncil’e iman ettiklerini iddia etseler de, aslında onları da inkâr etmektedirler.
وَاللّهُ شَهِيدٌ عَلَى مَا تَعْمَلُونَ “Hâlbuki Allah, yaptıklarınıza şahittir.”
Durum şu ki, Allah amellerinize muttalidir, ona göre size karşılık verir. Tahrif etmeniz veya gizlemeye çalışmanız size bir fayda vermez.
99- قُلْ يَا أَهْلَ الْكِتَابِ لِمَ تَصُدُّونَ عَن سَبِيلِ اللّهِ مَنْ آمَنَ تَبْغُونَهَا عِوَجًا وَأَنتُمْ شُهَدَاء “De ki: Ey ehl-i kitab! Şahitler olduğunuz hâlde, niçin Allah’ın yolunu eğri göstermeğe çalışıp inananları Allah yolundan çeviriyorsunuz?”
Bundan önceki ayette de “Ey Ehl-i kitap! Niçin…” denilmişti. Hitabın ve sualin tekrarı, onları daha ziyade kınamak ve özürlerini nefyetmek içindir.
Ayrıca bunda “Allahın ayetlerini inkâr etmek ve Allah yolundan alıkoymaya çalışmak” fillerinin her birinin zâtında çok çirkin olup, azabı celbettiğini hissettirmek vardır.
“Allah yolu” Allahın hak dini olan İslâmdır, insanlar o yolda gitmekle emrolunmuşlardır.
Denildi ki: Ehl-i kitaptan olanlar mü’minleri fitneye düşürmek istiyor, aralarını bozmaya çalışıyorlardı. Hatta Medinede Evs ve Hazrece geldiler, cahiliye döneminde aralarında olan düşmanlık ve savaşları hatırlattılar. Niyetleri, onları eski düşmanlık günlerine geri döndürmekti. Allah yolundan çevirebilmek için hileler düşünüyorlardı.
Onlar Allah yolunu eğri göstermeye çalışmakla, insanlara durumu karıştırmak, İslâm dininde hakdan eğrilik olduğunu vehmettirmek istiyorlardı.
-Neshin olmadığını söylemek,
-Hz. Peygamberin Tevratta zikredilen sıfatlarını değiştirmek,
-Veya mü’minler arasında ayrımcılık yapıp onları birbiriyle meşgul etmek, böylece geri kalmalarını sağlamak,
-Din meselesinde aralarında problemler yaşamalarını temin etmek gibi metotlarla hedeflerine varmak istiyorlardı.
Şahitler olduğunuz halde ifadesi, şunu bildirir:
“Hâlbuki sizler İslâmın Allahın yolu olduğuna ve o yoldan çevirmenin sapmak ve saptırmak olduğuna şahitlersiniz.”
Veya, “sizler kendi dininizden olanların nezdinde âdil kimselersiniz, sizin sözlerinize güvenirler, aralarındaki meselelerde sizi şahit tutarlar.”
وَمَا اللّهُ بِغَافِلٍ عَمَّا تَعْمَلُونَ “Allah, yaptıklarınızdan gafil değildir.”
Bu, onlara bir vaîddir.
Birinci ayetle reddedilen husus onların küfürleri idi. Onlar bunu açıktan yapıyorlardı. Bundan dolayı ayetin sonu, “Allah yaptıklarınıza şahittir” şeklinde bitirildi.
Bu ayette ise reddedilen husus, onların müminleri Allah yolu olan İslâm’dan alıkoymalarıdır. Bunu ise gizlice yapıyorlardı ve o konuda hile peşinde idiler. Bundan dolayı ayetin sonu “Allah yaptıklarınızdan gafil değildir” şeklinde bitirildi.
[1> Çünkü ümmi olmakla beraber, onların kitaplarında yer alan hükümleri onlara haber vermektedir.
[2> Yani ona giren dünyada bile emniyet içinde olursa, ahirette de elbet azaptan emin olacaktır.
[3> Yani, haccın farz olması için hem maddi imkân olmalı, hem de bedenen gidebilecek şekilde bulunulmalı.
100 - يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوَاْ إِن تُطِيعُواْ فَرِيقًا مِّنَ الَّذِينَ أُوتُواْ الْكِتَابَ يَرُدُّوكُم بَعْدَ إِيمَانِكُمْ كَافِرِينَ
“Ey iman edenler! Kendilerine kitap verilenlerden bir gruba uyarsanız, imanınızdan sonra sizi döndürüp kâfir yaparlar.”
Sebeb-i Nüzûl
Evs ve Hazreçten bir grup hakkında nazil oldu. Oturmuş, konuşuyorlardı. Şas bin Kays isimli Yahudi onlara uğradı, güzel güzel sohbet etmelerini, bir ve beraber olmalarını çekemedi. Yahudilerden bir gence onların yanına varıp Buas savaşı günlerini onlara hatırlatmasını ve bu savaşla ilgili söylenmiş bazı şiirleri onların yanlarında okumasını istedi. Bu savaşta zafer Evs’in olmuştu. Genç, kendinden istenileni yaptı. Derken Evs ve Hazreçliler kendi aralarında tartışmaya başladılar, her iki taraf kendini medhediyordu. Ortalık kızıştı, “silaha, silaha” demeye başladılar. Kopan gürültü üzerine insanlar oraya toplandı. Hz. Peygamber ve önde gelen sahabileri onlara yöneldi. Hz. Peygamber şöyle konuştu: “Allah size İslam ile ikramda bulundu, cahiliye hallerinizi onunla ortadan kaldırdı. Kalplerinizi birbirine ülfet ettirdi. Bütün bunlardan sonra, ben daha aranızda iken cahiliye davası mı güdüyorsunuz?”
Hz. Peygamberin bu konuşması üzerine, yaptıkları tartışmanın şeytandan bir kandırma ve düşmanlarından bir aldatma olduğunu anladılar. Silahları bırakıp istiğfar ettiler, birbirlerinin boyunlarına sarıldılar, Rasulullah ile beraber oradan ayrıldılar.
Allahu Teâlâ bu ayetten önce, ehl-i kitap olanlara peygamberi aracılığıyla “Ey Peygamber! De ki…” şeklinde konuşmuştu. Burada ise ehl-i imana doğrudan konuştu. Bunda onların kadrinin büyüklüğünü ortaya koymak ve kendilerinin Allahın doğrudan hitap etmesine ve konuşmasına layık olduklarını hissettirmek vardır.
101- وَكَيْفَ تَكْفُرُونَ وَأَنتُمْ تُتْلَى عَلَيْكُمْ آيَاتُ اللّهِ وَفِيكُمْ رَسُولُهُ “Size Allah’ın âyetleri okunup dururken ve Rasulü de içinizde iken nasıl küfre saparsınız?”
Onları küfürden alıkoyacak ve imana sevkedecek sebepler bir araya gelmişken nankörlükte bulunmalarını reddeder ve hayretle karşılatır.[1>
وَمَن يَعْتَصِم بِاللّهِ فَقَدْ هُدِيَ إِلَى صِرَاطٍ مُّسْتَقِيمٍ “Ve her kim Allah’a sımsıkı bağlanırsa, kesinlikle doğru bir yola iletilmiştir.”
Kim Allahın dinine sımsıkı sarılsa, bütün işlerinde O’na iltica etse hiç şüphesiz dosdoğru bir yola sevk edilmiş olur.
102- أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ اتَّقُواْ اللّهَ حَقَّ تُقَاتِهِ “Ey iman edenler! Allah’tan hakkıyla korkun.”
“Allahtan hakkıyla korkmak”, “O halde, gücünüzün yettiği kadar Allah’tan korkun.” (Teğabün, 16) ayetinde bildirildiği gibi, emredilenleri yapmak ve haramlardan kaçınmakta bütün gücünü kullanmaktır.
İbnu Mes’ud, ayeti şöyle açıklar:
Bu, Allaha itaat edip isyan etmemen, nankörlük etmemen, zikredip O’nu unutmamandır.
Denildi ki: Bundan murat Allaha itaatte bulunurken tam bir ihlâsla yapman, hiçbir karşılık beklememendir.
Daha önce ehl-i kitaba itaatten yasak getirilmişti. Burada Allahtan hakkıyla korkmak emredilerek bu yasağa te’kid yapıldı.
وَلاَ تَمُوتُنَّ إِلاَّ وَأَنتُم مُّسْلِمُونَ “Ve ancak müslümanlar olarak ölün.”
Ölüm size geldiğinde sakın İslam dışında bir halde bulunmayın.
103- وَاعْتَصِمُواْ بِحَبْلِ اللّهِ جَمِيعًا “Hep birlikte Allah’ın ipine sımsıkı sarılın.”
“Allahın ipinden” murat Allahın dinidir.
Veya hadiste “Kur’an Allahın sağlam ipidir” denilmesinden hareketle, Kur’andır.
Sarkıtılan ipe yapışan, içinde bulunduğu çukurdan kurtulduğu gibi, İslama ve Kur’ana sarılan da içinde bulunduğu düşük hallerden kurtulur.
وَلاَ تَفَرَّقُواْ “Parçalanıp bölünmeyin.”
Ehl-i kitap gibi aranızda ihtilafa düşerek bölünüp parçalanmayın.
Veya cahiliye günlerinde birbirinizle savaşmanız gibi birbirinize düşmeyin.
Veya şu manaya da bir işaret olabilir:
“Ayrılığı netice veren ve aranızda ülfeti ortadan kaldıran şeyleri söylemeyiniz!”
وَاذْكُرُواْ نِعْمَةَ اللّهِ عَلَيْكُمْ “Allah’ın size olan nimetini hatırlayın.”
Ve özellikle de aranızda ülfeti sağlayan ve düşmanlığı ortadan kaldıran İslama hidayet ve muvaffakiyet nimetini yad edin.
إِذْ كُنتُمْ أَعْدَاء فَأَلَّفَ بَيْنَ قُلُوبِكُمْ “Hani sizler birbirinize düşman idiniz de O, kalplerinizi birleştirmişti.”
Hani sizler cahiliye döneminde birbirinize düşman idiniz de Allah İslam ile kalplerinizi birbirine ısındırmıştı.
فَأَصْبَحْتُم بِنِعْمَتِهِ إِخْوَانًا “O’nun bu nimeti sayesinde kardeşler olmuştunuz.”
Böylece birbirinizle kardeş olmuştunuz. Allah için birbirini seven kimseler haline geldiniz.
Denildi ki: Evs ve Hazreç iki kardeşin ismidir. Bunların çocukları arasında düşmanlık meydana geldi, yüzyirmi yıl kendi aralarında savaştılar. Allahu Teâlâ İslam ile harp ateşini söndürdü, Rasulü ile aralarında bir ülfet meydana getirdi.
وَكُنتُمْ عَلَىَ شَفَا حُفْرَةٍ مِّنَ النَّارِ فَأَنقَذَكُم مِّنْهَا “Hem bir ateş çukurunun tam kenarında idiniz de, O sizi ondan kurtarmıştı.”
“Küfrünüzden dolayı cehennem ateşine düşmek üzere idiniz.”
Veya “bu halinizle ölüm size gelse cehennem ateşine düşecek idiniz.”
“Allah sizi İslam ile ondan kurtardı.”
“Ondan” ifadesi ile kastedilen,
-Çukur,
-Cehennem ateşi,
-Veya ateşin kenarında olmak olabilir.
كَذَلِكَ يُبَيِّنُ اللّهُ لَكُمْ آيَاتِهِ لَعَلَّكُمْ تَهْتَدُونَ “İşte Allah size âyetlerini böyle apaçık bildiriyor, ola ki doğru yola eresiniz.”
Allah size delillerini böyle beyan ediyor, ola ki hidayet üzere sebat etmek ve bunda daha da ileri gitmenizde muvaffak olursunuz.
104- وَلْتَكُن مِّنكُمْ أُمَّةٌ يَدْعُونَ إِلَى الْخَيْرِ وَيَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَيَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنكَرِ “Sizden, hayra davet eden, emr-i bilmarûf ve nehy-i anil münkerde bulunan (iyiliği emreden ve kötülükten men eden) bir topluluk bulunsun.”
Emr-i bilmarûf ve nehy-i anil münker, farz-ı kifayedir, herkes bunu yapmaya elverişli olmayabilir. Bunu yapacak kimselerde,
-Dinin hükümlerini bilmek,
-Dindeki hükümlerin derecelerini bilmek,
-Bizzat kendi hayatında yaşamak gibi ümmetin her ferdinde bulunamayabilen şartlar aranır.
Cenab-ı Hakkın bu ayette umuma hitap edip bazılarından bunu istemesi, aslında bunun umuma vacip olduğunu, ümmetin bunu terki durumunda hepsinin günahkâr olacağına, ama bir kısmının yapmasıyla ise kurtulacaklarına delâlette bulunmak içindir. Farz-ı kifaye olanların hepsi bu tarzdadır.
Veya (Âl-i İmran, 110) ayetinde olduğu gibi “hayra davet eden bir ümmet olun” manasında da olabilir.
“Hayra davet” ifadesi, kendisinde dinî veya dünyevî maslahat olan şeylerin hepsini içine alır. Bunun devamında “iyiliği emreden, kötülükten men eden” ifadesi âmm bir ifadeye has bir şeyin atfı türündendir.[2> Bunda, özel olarak zikredilenlerin faziletinde dikkat çekmek vardır.
وَأُوْلَئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ “İşte felaha erenler onlardır.”
Kemâliyle felah bulanlar, işte bunlardır. Hz. Peygambere insanların en hayırlısının kim olduğu soruldu. Şöyle cevap verdi:
-Emr-i bilmarûf nehy-i anil münkerde bulunan, Allahtan en çok korkan, sıla-i rahme en çok dikkat edendir.”
Emr-i bilmarûf, emredilen şeyin durumuna göre vacip ve mendup olabilir. Nehy-i anil münker ise, tümüyle vaciptir, yani yasaklanan şeylerin hepsinin terki gerekir.. Çünkü dinin yasakladığı her şey haramdır.
Görülen o ki, günah işleyen kimsenin de kendi yaptığı günahtan başklarını sakındırması gerekir. Çünkü ona düşen bir vazife, o günahı terk etmek ve başkalarının da yapmasına engel olmaktır. Bunlardan birini terk etmesi, diğerinin vücubunu ortadan kalkmaz.
105- وَلاَ تَكُونُواْ كَالَّذِينَ تَفَرَّقُواْ وَاخْتَلَفُواْ مِن بَعْدِ مَا جَاءهُمُ الْبَيِّنَاتُ “Kendilerine apaçık deliller geldikten sonra parçalanıp ayrılığa düşenler gibi olmayın.”
Mesela, Yahudi ve Hristiyanlar, tevhid, tenzih ve ahiret hallerinde ihtilaf etmişlerdir.
Bunlar, hakta ittifakı beyan eden ve gerektiren ayetler ve delillerden sonra fırkalara bölünüp ayrılmışlardır. Ayette yasaklanan ihtilaf, dinin usulünde olan ihtilaftır, füruatla ilgili olanlarda değil.
Hz. Peygamber (asm) şöyle bildir:
“Ümmetimin ihtilafı rahmettir.”
Bir başka hadislerinde de şöyle der:
“İçtihad eden kimse isabet ettiğinde iki ecir vardır. Hata ettiğinde ise bir ecir alır.”
وَأُوْلَئِكَ لَهُمْ عَذَابٌ عَظِيمٌ “İşte bunlar için çok büyük bir azap vardır.”
Ayette parçalanıp ayrılanlara vaîd vardır. Onlara benzeme hususunda da bir tehdit söz konusudur.
106- يَوْمَ تَبْيَضُّ وُجُوهٌ وَتَسْوَدُّ وُجُوهٌ “O gün bazı yüzler ağarır, bazı yüzler kararır.”
Yüzün beyaz ve siyah olması, sürur neşesinden ve korku kederinden kinayedir.
Denildi ki: Hak yolda olanlar,
-Yüzlerinin beyazlığı
-Amel defterlerinin beyazlığı,
-Tenlerinin parlaklığı,
-Önlerinde ve arkalarında hareket eden nur ile bilinirler.
Batıl yolda olanlar için ise, bunların zıddı söz konusudur.
فَأَمَّا الَّذِينَ اسْوَدَّتْ وُجُوهُهُمْ أَكْفَرْتُم بَعْدَ إِيمَانِكُمْ “Yüzleri kararanlara (denilir): İmanınızdan sonra küfre mi döndünüz?”
“İmanınızdan sonra küfre mi döndünüz” sorusu, kınamak ve hallerine hayret uyandırmak içindir.
Onlar
-Mürtedler olabilir.
-Veya Hz. Peygamberin gönderilmesinden önce O’na gıyabî olarak inanmakla beraber, sonra O’nu inkâr eden ehl-i kitab olabilir.
-Veya “ben sizin Rabbiniz değil miyim?” diye Cenab-ı Hak sorduğunda “Evet, Rabbimizsin” diye şehadet ettikten veya deliller ve ayetlerde tefekkür ile imanı ikrar ettikten sonra inkâr eden bütün kafirler olabilir.
فَذُوقُواْ الْعَذَابَ بِمَا كُنْتُمْ تَكْفُرُونَ “Öyleyse küfrünüze karşılık tadın azabı!”
Küfrünüz sebebi ile veya küfrünüze bir ceza olarak, öyleyse tadın bakalım azabı…”
107- وَأَمَّا الَّذِينَ ابْيَضَّتْ وُجُوهُهُمْ فَفِي رَحْمَةِ اللّهِ “Yüzleri ağaranlara gelince, (onlar) Allah’ın rahmetindedirler.”
Yüzü ak olanların “Allahın rahmetinde” olmaları O’nun cennetinde daimi mükâfatlandırılmalarını anlatır. Bunun “rahmet” ile ifade edilmesi, bütün ömrünü Allaha itaat içinde geçirse bile, mü’minin cennete ancak Allahın rahmeti ve lütfu ile gireceğine bir tenbih içindir.
Ayette “o gün bazı yüzler ağarır, bazı yüzler kararır” denildikten sonra, normalde önce yüzleri beyaz olanların durumu anlatılması beklenirken, diğerlerinin durumuyla söze devam edilip ardından yüzü beyaz olanları durumuyla ayetin bitirilmesi, ayetin başının ve sonunun mü’minlerin süsü ve sevabı olması maksadına matuftur.
هُمْ فِيهَا خَالِدُونَ “Onlar orada ebedî kalacaklardır.”
Sanki “onlar o rahmetle nasıl olurlar?” sorusuna “onlar ebediyen o rahmete mazhardırlar” denilerek cevap verilmiştir.
108- تِلْكَ آيَاتُ اللّهِ نَتْلُوهَا عَلَيْكَ بِالْحَقِّ “İşte bunlar sana hak olarak okuduğumuz Allah’ın âyetleridir.”
İşte bunlar, Allah vaad ve vaîdi ile ilgili gelen ayetlerdir.
Biz bunları, kendisinde hiç şüphe olmayacak şekilde Sana bihakkın tilavet ediyoruz.
وَمَا اللّهُ يُرِيدُ ظُلْمًا لِّلْعَالَمِينَ “Ve Allah, âlemlere hiç zulüm etmek istemez.”
Zira, Allahtan zulüm gelmesi imkânsızdır. Çünkü, O’na vacip olan bir şey yoktur ki, onu noksan yapmakla zulmetmiş olsun. Bir şeyden de men edilmesi yoktur ki, onu yapmakla zulmetmiş olsun. Çünkü O, mutlak olarak her şeyin mâlikidir.
Ayetin devamı bunu bildirir:
109- وَلِلّهِ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الأَرْضِ “Göklerde ne var, yerde ne varsa hepsi Allah’ındır.”
وَإِلَى اللّهِ تُرْجَعُ الأُمُورُ “Ve bütün işler Allah’a döndürülür.”
İşler O’na döndürüldüğünde, bunların her birine vaad ve vaîdine göre karşılık verir.
[1> Yani “nasıl küfre saparsınız?” derken, “Hayır! Böyle bir inkâra giremezsiniz, nankörlük yapamazsınız ve yapmamalısınız” manası vardır.
[2> Mesela “melekler ve Cebrail geldi” denildiğinde, Cebrail de bir melek olmasına rağmen ayrıca söylenmesi, şanına tazim içindir.
110- كُنتُمْ خَيْرَ أُمَّةٍ أُخْرِجَتْ لِلنَّاسِ “(Ey Ümmet-i Muhammed) Siz, insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz.”
Ayet, onların geçmişte hayırlı olmasına delalet eder, sonradan arız olan bir durum sebebiyle bu hâlin kesilmesine ise delâleti yoktur. Benzeri bir durumu “Şüphesiz ki Allah Ğafur – Rahîm’dir.” (Nisa, 23) gibi ayetlerde görürüz.34
Ayete şöyle de mana verilebilir: “Sizler, Allahın ilminde veya levh-i mahfuzda veya geçmiş milletler arasında en hayırlı bir ümmetsiniz.”
تَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَتَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنكَرِ وَتُؤْمِنُونَ بِاللّهِ “İyiliği emreder, kötülükten sakındırır ve Allah’a iman edersiniz.”
Burada “Allaha iman edersiniz” ifadesi, iman edilmesi gerekenlerin tamamına iman etmeyi tazammun eder. Çünkü Allaha iman, iman edilmesi istenenlerin hepsine inanmakla gerçek bir iman olur, bir kıymet ifade eder.
“Allaha iman edersiniz” ifadesinin hakkı aslında “iyiliği emredersiniz ve kötülükten sakındırırsınız” ifadesinden öncedir. Burada sonra getirilmesi, onların Allaha inanarak, O’nu tasdik ederek ve dinini hâkim kılmak gayesiyle böyle yaptıklarına delalet etmek içindir.
Bu ayetle icmanın hüccet olmasına delil getirildi. Zira, ayet onların her iyiliği emretmelerini ve her kötülükten sakındırmalarını gerektirir. Çünkü marûf ve münker kelimelerindeki elif-lâm istiğrak içindir, iyilik ve kötülüğün bütününü içine alır. Şayet onlar batıl bir şeyde icma’ etselerdi, durumları buna aykırı olurdu.
وَلَوْ آمَنَ أَهْلُ الْكِتَابِ لَكَانَ خَيْرًا لَّهُم “Şayet ehl-i kitap da iman etselerdi elbette kendileri için hayırlı olurdu.”
Şayet ehl-i kitap gereği gibi iman etselerdi, bu iman onlar hakkında şimdiki hallerinden daha hayırlı olurdu.
مِّنْهُمُ الْمُؤْمِنُونَ “Onlardan mü’min olanlar var.”
Onlar içinden Abdullah Bin Selâm ve arkadaşları gibi iman edenler vardır.
وَأَكْثَرُهُمُ الْفَاسِقُونَ “Ama çoğu fasık kimselerdir.”
Ama onların ekserisi küfürde inatçıdırlar.
111- لَن يَضُرُّوكُمْ إِلاَّ أَذًى “Onlar size eziyetten başka bir zarar veremezler.”
Onlar size ancak tenkid ve tehdid gibi az bir zarar verirler.
وَإِن يُقَاتِلُوكُمْ يُوَلُّوكُمُ الأَدُبَارَ “Eğer sizinle savaşmaya kalkışsalar, size arkalarını dönüp kaçarlar.”
Şayet sizinle savaşsalar hezimete uğrarlar, sizi öldürmek ve esir etmek tarzında zarar veremezler.
ثُمَّ لاَ يُنصَرُونَ “Sonra kendilerine yardım da edilmez.”
Sonra da hiç kimse size karşı onlara yardım edemez veya sizin onları cezalandırmanıza engel olamaz.
Ayet, onların sözlü sataşma dışında bir zarar vermelerini nefyetti ve şayet savaşsalar mağlup olacaklarını anlattı. Ardından da akıbetlerinin acz ve başarısızlık olacağını haber verdi.
Bu ayet, vakıaya muvafık gaybî haberlerdendir. Çünkü Hz. Peygamber devrindeki Kurayza, Nadîr, Benî Kaynuka ve Hayber Yahudilerinin hâli, ayette anlatıldığı hâl üzere olmuştur.
112- ضُرِبَتْ عَلَيْهِمُ الذِّلَّةُ أَيْنَ مَا ثُقِفُواْ “Onlar nerede bulunurlarsa bulunsunlar, üzerlerine zillet damgası vuruldu.”
وَضُرِبَتْ عَلَيْهِمُ الْمَسْكَنَةُ “Ve üzerlerine meskenet damgası vuruldu.”
Ayette bahsedilen zillet halleri
-Can, mal ve ehillerinin heder edilmesi,
-Batıla sarılmaları,
-Cizye ödemeye mahkum olmaları gibi durumlardır.
إِلاَّ بِحَبْلٍ مِّنْ اللّهِ وَحَبْلٍ مِّنَ النَّاسِ “Meğer ki Allah’tan bir ipe ve insanlardan bir ipe sığınmış olsunlar.”
وَبَآؤُوا بِغَضَبٍ مِّنَ اللّهِ “Onlar Allah’ın gadabına uğradılar.”
O meskenet hâli, bir evin içindekileri kuşatması gibi kendilerini kuşatmıştır. Yahudiler çoğu hâlde fakir ve miskindirler.
ذَلِكَ بِأَنَّهُمْ كَانُواْ يَكْفُرُونَ بِآيَاتِ اللّهِ وَيَقْتُلُونَ الأَنبِيَاء بِغَيْرِ حَقٍّ “Çünkü onlar, Allah’ın âyetlerini inkâr ediyor ve haksız yere peygamberleri öldürüyorlardı.”
“İşte bu” ifadesi, onların zillet, meskenet ve Allahın gadabına maruz kalmalarına işaret eder.
Peygamberleri öldürmeleri nazara verilirken, “haksız yere” denilmesi, kendi itikadlarına göre de onları öldürmeye bir hakları olmadığına delâlet içindir. Yoksa bir peygamberin haklı bir sebeple öldürülmesi söz konusu olamaz.
ذَلِكَ بِمَا عَصَوا وَّكَانُواْ يَعْتَدُونَ “Çünkü, isyan etmişlerdi ve haddi aşıyorlardı.”
Yani, Allahın ayetlerini inkâr etmeleri ve peygamberleri öldürmeleri, onların isyanı ve Allahın koyduğu sınırları aşmaları sebebi iledir. Çünkü küçük günahlarda ısrar, büyük günahlara yol açar, büyük günahlara devam ise küfre kadar götürür.
Denildi ki: Ayetin manası şöyle de olabilir: Dünyada maruz kaldıkları zillet ve ahirette maruz kalacakları gadap, ilâhî ayetleri inkâr ve peygamberleri öldürmek yüzünden olduğu gibi, aynı zamanda isyanları ve haddi aşmaları yüzündendir. Çünkü onlar, dinin füruatıyla da muhataptırlar, onlardan da sorumludurlar.
113- لَيْسُواْ سَوَاء “Onların hepsi bir değildir.”
“Onlar kötülükte aynı değillerdir.”
“Onlar” dan murat ehl-i kitaptır.
مِّنْ أَهْلِ الْكِتَابِ أُمَّةٌ قَآئِمَةٌ “Ehl-i kitap içinde istikametli bir topluluk vardır.”
يَتْلُونَ آيَاتِ اللّهِ آنَاء اللَّيْلِ وَهُمْ يَسْجُدُونَ “Bunlar gece boyunca Allah’ın âyetlerini okurlar, secdeye varırlar.”
İstikamet üzere olan bu kimseler, onlardan İslâma girenlerdir.
Onlar teheccütlerinde Kur’an okurlar. Bunu, gece saatlerinde secde ile beraber okumak şeklinde ifade etmek, onları daha açık ve daha etkin bir şekilde methetmek içindir.
Denildi ki: Bundan murat yatsı namazıdır. Çünkü ehl-i kitab yatsı vaktinde namaz kılmazdı. Rivayete göre Hz. Peygamber bir defasında yatsı namazını biraz tehir etmişti. Sonra çıktığında insanların kendisini beklediğini gördü. Bunun üzerine şöyle buyurdu: “Bu saatte sizden başka din mensuplarının Allah’ı anması söz konusu değildir.”
114- يُؤْمِنُونَ بِاللّهِ وَالْيَوْمِ الآخِرِ “Onlar, Allah’a ve ahiret gününe iman ederler.”
وَيَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَيَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنكَرِ “İyiliği emrederler, kötülükten men ederler.”
وَيُسَارِعُونَ فِي الْخَيْرَاتِ “Hayırlı işlerde birbirleriyle yarışırlar.”
Bunlar, ehl-i kitaptan İslâma girmiş olan seçkin kimselerin diğer sıfatlardır. Bu sıfatlar, Yahudilerde olmayan özelliklerdir. Çünkü onlar,
-Haktan sapmışlardır.
-Gece ibadetleri yoktur.
-Allaha şirk koşmuşlardır.
-Allahın sıfatlarında hata etmişlerdir.
-Ahireti, gerçekte olduğundan farklı anlatmışlardır.
-Amellerini riyakârane yaparlar.
-Hayırlı işlerde ağırdan alırlar.
وَأُوْلَئِكَ مِنَ الصَّالِحِينَ “İşte onlar salihlerdendir.”
Üstteki iki ayette anlatılan özellikleri taşıyanlar, Allah nezdinde hâlleri iyi olan ve O’nun rızasına ve senasına hak kazanan kimselerdendir.
115- وَمَا يَفْعَلُواْ مِنْ خَيْرٍ فَلَن يُكْفَرُوْهُ “Onlar ne hayır işlerlerse karşılıksız bırakılmayacaklardır.”
Onlar hayır olarak ne yaparlarsa, bunların hiçbiri asla zâyi olmaz ve sevabından bir şey eksiltilmez.
وَاللّهُ عَلِيمٌ بِالْمُتَّقِينَ “Allah, muttakileri bilendir.”
Ayet, onlara bir müjdedir ve takvanın hayrın ve güzel amelin başlangıcı olduğunu, Allah nezdinde kurtulanların takva ehli kimseler olduğunu hissettirmektedir.
116- إِنَّ الَّذِينَ كَفَرُواْ لَن تُغْنِيَ عَنْهُمْ أَمْوَالُهُمْ وَلاَ أَوْلاَدُهُم مِّنَ اللّهِ شَيْئًا “İnkâr edenlerin malları da ve evlatları da Allah’a karşı onlara bir fayda sağlamaz.”
وَأُوْلَئِكَ أَصْحَابُ النَّارِ “İşte onlar cehennem ehlidirler.”
هُمْ فِيهَا خَالِدُونَ “Onlar orada daimîdirler.”
117- مَثَلُ مَا يُنفِقُونَ فِي هِذِهِ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا كَمَثَلِ رِيحٍ فِيهَا صِرٌّ أَصَابَتْ حَرْثَ قَوْمٍ ظَلَمُواْ أَنفُسَهُمْ فَأَهْلَكَتْهُ “Onların bu dünya hayatında harcadıklarının durumu, nefislerine zulmeden bir kavmin ekinlerini, kavurucu ve soğuk bir rüzgârın vurup mahvetmesi gibidir.”
O müşriklerin Allaha yakınlık, birbirine karşı gururlanmak ve şöhret saikasıyla veya münafıkların riya ve korku sebebiyle şu dünya hayatında infak ettikleri şuna benzer:
Şiddetli bir ayaz var. Bu ayaz, küfür ve günahla nefsine zulmeden bir kavmin mahsulüne isabet etmiş, bir ceza olarak o mahsulü yok etmiştir.
Ayette “nefislerine zulmeden bir kavme” böyle bir cezanın geldiği nazara veriliyor. Çünkü gadap sonucu helâk etmek, çok daha çetindir.
Ayet, kâfirlerin infakının/ harcamalarının zâyi olup gitmesini, kâfirlerin ekinine gelen soğuk bir rüzgârın o ekini tamamen yok etmesiyle anlatır. Öyle ki dünyada da ahirette de bundan bir fayda görmeyeceklerdir.
Ayette teşbih-i mürekkep vardır.
وَمَا ظَلَمَهُمُ اللّهُ وَلَكِنْ أَنفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ “Allah, onlara zulmetmedi, ama onlar kendi kendilerine zulmediyorlar.”
Allah onların harcamalarını boşa çıkarmakla onlara zulmetmedi, lakin onlar işe yarar şeylerde harcama yapmadıklarından kendilerine zulmettiler.
Veya Allah o mahsul sahiplerinin mahsulünü yok etmekle onlara zulmetmedi, lakin onlar cezayı netice verecek şeyleri yapmakla kendilerine zulmettiler.
118- يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ لاَ تَتَّخِذُواْ بِطَانَةً مِّن دُونِكُمْ “Ey iman edenler! Sizden olmayanlardan bir sırdaş edinmeyin.”
Ayet metnindeki “Bitane”, kelime anlamıyla elbisenin astarına verilen isimdir, kendisine güven sebebiyle kişinin sırlarını paylaştığı kimse için mecazen kullanılır. Nitekim Hz. Peygamber (asm) “Ensar iç elbise, diğer insanlar ise dış elbise gibidir” diyerek Medineli Müslümanlara olan güvenini ifade etmiştir.
Ayet, gayr-i Müslimlerle sırları paylaşmayı yasaklamaktadır.
لاَ يَأْلُونَكُمْ خَبَالاً “Onlar size fenalık etmekten geri kalmazlar.”
Onlar size fesat çıkarmakta hiç de kusur etmezler.
وَدُّواْ مَا عَنِتُّمْ “Hep sıkıntıya düşmenizi isterdiler.”
Onlar sizin çok zarar görmenizi ve meşakkat çekmenizi temenni ederler.
قَدْ بَدَتِ الْبَغْضَاء مِنْ أَفْوَاهِهِمْ “Onların kinleri ağızlarından ortaya çıkmıştır.”
Size olan aşırı kinleri sebebiyle kendilerini tutamazlar, düşmanlıkları sözlerine yansır.
وَمَا تُخْفِي صُدُورُهُمْ أَكْبَرُ “Kalplerinde gizledikleri ise daha büyüktür.”
قَدْ بَيَّنَّا لَكُمُ الآيَاتِ إِن كُنتُمْ تَعْقِلُونَ “Eğer aklınızı kullanırsanız âyetleri size açıkladık.”
Biz size ihlâsın vücubuna, mü’minleri dost edinmeye ve kâfirlere düşman olmaya delâlet eden ayetleri açık bir şekilde beyan ettik.
Ayette dört cümle gayr-ı müslimleri dost edinmenin yasak olmasının gerekçesini açıklamak için geldi. İlk üçünün “bitâne” (sırdaş) için sıfatlar olması da caizdir.
119- هَاأَنتُمْ أُوْلاء تُحِبُّونَهُمْ وَلاَ يُحِبُّونَكُمْ “İşte siz öyle kimselersiniz ki onları seversiniz, onlar ise sizi sevmezler.”
Ayet, Müslümanların onları sevmedeki hatasını beyan eder.
وَتُؤْمِنُونَ بِالْكِتَابِ كُلِّهِ “Ve siz kitabın hepsine inanırsınız.”
Yani, onlar, siz onların kitabına da inandığınız hâlde yine de sizi sevmezler.
Öyleyse, onlar sizin kitabınıza inanmadıkları hâlde ne diye onları seviyorsunuz?
Ayette “onlar kendi batıl yollarında, sizin hak yolda gösterdiğiniz salâbetten daha tavizsizdirler” şeklinde bir kınama vardır.
وَإِذَا لَقُوكُمْ قَالُواْ آمَنَّا “Onlar sizinle karşılaştıkları zaman ‘amenna’ derler.”
Onların ehl-i imana “amenna” yani “iman ettik” deyişleri münafıkâne ve aldatma gayesi iledir.
وَإِذَا خَلَوْاْ عَضُّواْ عَلَيْكُمُ الأَنَامِلَ مِنَ الْغَيْظِ “Ama kendi başlarına kaldıklarında, size karşı kinlerinden dolayı parmaklarını ısırırlar.”
قُلْ مُوتُواْ بِغَيْظِكُمْ “De ki: Öfkenizden ölün!”
Bu ifade, onlara bir bedduadır.
İslâm’ın ve Müslümanların gücünün gittikçe artmasıyla kinlerinin de artıp, kederlerinden ölmelerini ifade eder.
إِنَّ اللّهَ عَلِيمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ “Şüphesiz Allah, kalplerde olanı bilendir.”
Dolayısıyla onların içindeki buğzu ve kini de bilmektedir.
Bu ifade onlara söylenen sözün devamı olabilir. Yani, onlara de ki: “Şüphesiz Allah gizlemiş olduğunuz “öfkeden parmakları yemenizden” daha gizli şeyleri de bilir.”
Veya onlara söylenenden hariç de olabilir. Yani, “Bunu onlara söyle ve Seni onların sırlarına muttali kılmama şaşma. Çünkü ben, onların içlerinde sakladıkları en gizli şeyleri de bilirim.”
120- إِن تَمْسَسْكُمْ حَسَنَةٌ تَسُؤْهُمْ “Size bir iyilik dokunursa, bu onları üzer.”
وَإِن تُصِبْكُمْ سَيِّئَةٌ يَفْرَحُواْ بِهَا “Başınıza bir kötülük gelse, ona sevinirler.”
Ayet, onların düşmanlıklarının ne derece ileri olduğunu beyan eder. Müslümanların nail oldukları her türlü hayır ve menfaate haset etmekte, onlara gelen her türlü zarar ve meşakkatten ise hoşlanmaktadırlar.
وَإِن تَصْبِرُواْ وَتَتَّقُواْ لاَ يَضُرُّكُمْ كَيْدُهُمْ شَيْئًا “Eğer siz sabrederseniz ve korunursanız, onların hileleri size hiçbir zarar vermez.”
-Onların düşmanlıklarına veya zor mükellefiyetlerine sabrederseniz,
-Onlara dostluktan veya genel anlamda Allahın haram kıldıklarından sakınırsanız,
Allahın sabredenlere ve sakınanlara vaat etmiş olduğu lütfu ve koruması sayesinde, onların hilesi size herhangi bir şekilde zarar vermez.
Şu da düşünülebilir: Bir işte ciddi olan, tedbir ve sabırda deneyimli olan kimse hasmına karşı fevrî hareket etmez, böylece onun oyununa gelmemiş olur.
إِنَّ اللّهَ بِمَا يَعْمَلُونَ مُحِيطٌ “Çünkü Allah onların işlediklerini kuşatmıştır.”
Allah, onların size olan düşmanlıklarını bilir ve buna göre ceza verir.
Keza O’nun ilmi sizin sabrınızı ve sakınmanızı da, başka hallerinizi de kuşatmıştır, ona göre size layık olan karşılığı verir.
121- وَإِذْ غَدَوْتَ مِنْ أَهْلِكَ تُبَوِّىءُ الْمُؤْمِنِينَ مَقَاعِدَ لِلْقِتَالِ “Hani sabah erken evinden ayrılmış, mü’minleri (Uhud’da) savaş mevzilerine yerleştiriyordun.”
Hz. Peygamber sabah erkenden Uhud harbi için Hz. Aişenin odasından çıkmış, mü’minleri savaş için yerleştiriyordu.
وَاللّهُ سَمِيعٌ عَلِيمٌ “Allah, Semi’ – Alîm’dir.”
Allah sözlerinizi işitir, niyetlerinizi bilir.
Sebeb-i Nüzûl
Rivayete göre, Mekke müşrikleri hicretin üçüncü yılında Şevval ayının onikisinde Çarşamba günü Uhud’a gelmişlerdi. Hz. Peygamber ashabıyla istişare yaptı. Daha önce bu gibi meşveretlere çağırmadığı halde, münafıkların reisi Abdullah Bin Übey Bin Selûlü de davet etti. İbnu Selûl ve Ensarın çoğu “Ya Rasulallah, Medinede kal, onlara karşı meydan savaşı yapma. Vallahi, Medineden düşmana karşı çıktığımızda bize zarar vermişlerdir, Medinede üzerimize geldiklerinde ise biz onlara zarar vermişizdir. Özellikle Sen içimizde olduğunda daha muvaffak oluruz. Öyleyse onları bırak, yerlerinde kalırlarsa şerleri de kendileriyle beraber kalır, şayet Medineye girerlerse erkekler onlarla savaşır, kadınlar ve çocuklar onlara taş atarlar. Döndüklerinde elleri boş olarak dönerler” dediler.
Bir kısmı ise, Medineden çıkıp meydan savaşı yapılması görüşünde olduklarını söylediler. Bunun üzerine Hz. Peygamber şöyle dedi: “Rüyamda boğazlanmış bir sığır gördüm, hayır ile te’vil ettim. Kılıcımın ucunda bir gedik açıldığını gördüm, bunu hezimet olarak te’vil ettim. Elimi sağlam bir zırha koyduğumu gördüm, bunu da Medine olarak te’vil ettim. Ne dersiniz, Medine’de kalıp onlarla meydanda savaşmayalım?”
Bedir savaşına katılmamış olan ve çoğu Uhudda şehit olacak kimseler “bizi düşmanlarımıza çıkar” dediler ve bu konuda çok istekli oldular. Öyle ki Hz. Peygamber zırhını giydi. Bunu görünce, ısrarlarından dolayı pişman oldular, “Ya Rasulallah, nasıl uygun görürsen öyle yap” dediler. Hz. Peygamber “bir peygamber için, zırhını giydikten sonra savaşmadıkça onu çıkarması uygun olmaz” buyurdu.
Cuma namazından sonra yola çıkıldı, Cumartesi sabahı Uhud’a varıldı. Hz. Peygamber orduyu vadi tarafına yerleştirdi, sırtlarını dağa yasladı. Abdullah Bin Cübeyr’i Uhuda yerleştirdiği okçulara komutan yaptı. “Oklarınızla bizi koruyun, sakın arkamızdan gelmeyin” dedi.
122- إِذْ هَمَّت طَّآئِفَتَانِ مِنكُمْ أَن تَفْشَلاَ “Hani sizden iki taife çözülmeye yüz tutmuştu.”
وَاللّهُ وَلِيُّهُمَا “Hâlbuki Allah onların velisi idi.”
Bunlar, askerin iki cenahında yer alan Hazreç’ten Beni Seleme ve Evs’ten Benî Harisedir. Rivayete göre, Hz. Peygamber Uhud’a bin kadar adamla çıkmıştı, sabrettiklerinde zaferin kendilerinin olacağını vaat etti. Yolu yarıladıklarında İbnu Übey üç yüz adamıyla geri çekildi ve “Ne için kendimizi ve evladımızı ölüme atalım” dedi. Ensardan Amr Bin Hazm ona cevap verdi: Allah adına ve İslâm namına hem peygamberinize hem de kendinize karşı sorumlusunuz.”
İbnu Übey bunun üzerine, “bir savaş olacağını bilsek sizinle gelirdik” dedi. İşte o zaman bahsi geçen iki taife İbnu Übey’e tâbi olmaya niyetlendiler. Ancak Allah onları korudu ve peygamberle beraber yola devam ettiler.
Ayetin devamında “Allah onların velisi idi” dediği cihetle, onların korkması ve zafiyet göstermesi, dönmeye tam bir niyetlenme değildi.
Ancak şu mana da murat olabilir: “Allah onların yardımcısı iken, onlara ne oluyor ki yılgınlık gösteriyorlar, O’na tevekkül etmiyorlar?”
وَعَلَى اللّهِ فَلْيَتَوَكَّلِ الْمُؤْمِنُونَ “Mü’minler, sadece Allah’a tevekkül etsinler.”
Öyleyse mü’minler sadece O’na tevekkül etsinler, başkalarına dayanıp güvenmesinler. Ta ki Allah da onlara Bedir’de zafer verdiği gibi zafer versin.
123- وَلَقَدْ نَصَرَكُمُ اللّهُ بِبَدْرٍ وَأَنتُمْ أَذِلَّةٌ “Andolsun, sizler güçsüz olduğunuz halde Allah size Bedir’de yardım etmişti.”
Ayet, tevekkülün onlara faydasından bir kısmını zikreder.
Bedir, Mekke ve Medine arasında bir su yeridir. Bedir isminde bir adama aitti, onun adıyla anılır oldu.
Bedirde Müslümanların sayısı azdı, binekleri ve silahları da çok azdı.
فَاتَّقُواْ اللّهَ لَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ “Öyleyse Allah’tan korkun, ola ki şükredersiniz.”
Sebat ederek Allahtan korkun,
Ta ki bu takvanızla Allahın size olan yardım nimetine şükretmiş olasınız.
Veya “Siz Allahtan korkun, ola ki Allah size nimette bulunur, siz de buna şükredersiniz.” Bu manaya göre, nimet şükre sebep olması cihetiyle, ayette nimet yerine şükür nazara verilmiştir.
124- إِذْ تَقُولُ لِلْمُؤْمِنِينَ أَلَن يَكْفِيكُمْ أَن يُمِدَّكُمْ رَبُّكُم بِثَلاَثَةِ آلاَفٍ مِّنَ الْمَلآئِكَةِ مُنزَلِينَ “Hani mü’minlere, “Rabbinizin, indirilmiş üç bin melek ile yardım etmesi size yetmez mi?” diyordun.”
Ayette “Rabbinizin, indirilmiş üç bin melek ile yardım etmesi size yetmez mi?” denilmesi “yeter mi yeter” manasını ifade etmek içindir. Ayette bunun te’kidli bir şekilde ifade edilmesi, onların zaferden ümit kesik halde olmalarına bakar. Çünkü çok zayıf bir hâlde idiler, sayıları azdı, düşman ise kuvvetli ve sayıca kalabalık idi.
Denildi ki: Allah Bedir günü önce bin melek gönderdi, sonra meleklerin sayısı üçbin oldu, ardından da beşbin oldu.
125- بَلَى “Evet!”
“Bele” ifadesi, “evet, yeter” manası verir. Allahu Teâlâ, sonra hem bir teşvik, hem de kalplerini takviye için sabır ve takvaya mükâfat olarak daha ziyadesini vaat edip şöyle dedi:
إِن تَصْبِرُواْ وَتَتَّقُواْ وَيَأْتُوكُم مِّن فَوْرِهِمْ هَذَا يُمْدِدْكُمْ رَبُّكُم بِخَمْسَةِ آلافٍ مِّنَ الْمَلآئِكَةِ مُسَوِّمِينَ “Sabreder ve sakınırsanız, onlar da ansızın üzerinize gelseler, Rabbiniz size nişanlı / işaretli beş bin melekle yardım eder.”
Onlar bu saatte aniden üzerinize gelseler, siz sabır ve takva tavrı gösterdiğinizde beş bin melekle size yardım eder.
126- وَمَا جَعَلَهُ اللّهُ إِلاَّ بُشْرَى لَكُمْ وَلِتَطْمَئِنَّ قُلُوبُكُم بِهِ “Allah, bunu size sırf bir müjde olsun ve kalpleriniz bununla yatışsın diye yaptı.”
Allah size bu yardımı, ancak kalpleriniz korkudan sükûnet bulsun diye, bir zafer müjdesi olarak yaptı.
وَمَا النَّصْرُ إِلاَّ مِنْ عِندِ اللّهِ الْعَزِيزِ الْحَكِيمِ “Yardım, yalnız Azîz - Hakîm olan Allah katındandır.”
Zafer, sayı ve silah çokluğuyla değil, ancak Allahın yardımıyladır.
Ayet, Allahın onlara zafer vermesinde meleklerin yardımına aslında ihtiyaç olmadığına uyarıda bulunur.
Allahın meleklerin geleceğini bildirmesi,
-Bunun ilâhî yardıma bir işaret olması
-Ve genelde insanların nazarı sebeplere daha çok ihtimam gösterdiği cihetle, kalplerinin sebatını sağlamak içindir.
Ayet aynı zamanda savaştan geri kalanlara aldırmamak hususunda teşvikte de bulunmaktadır.
Zaferi verecek Allah Aziz’dir, takdir ettiği şeylerde O’na galip gelinmez, Hakîm’dir, hikmet ve maslahat gereği ister vasıtalı, ister vasıtasız yardımda bulunur veya yardımı keser.
127- لِيَقْطَعَ طَرَفًا مِّنَ الَّذِينَ كَفَرُواْ أَوْ يَكْبِتَهُمْ فَيَنقَلِبُواْ خَآئِبِينَ “(Allah bunu), inkâr edenlerden bir kısmını helâk etsin veya perişan etsin de umutsuz olarak dönüp gitsinler diye yaptı.”
Onların helaki, bir kısmının katledilmesi ve bir kısmının da esir alınması sûretiyle Bedir savaşında gerçekleşti. Müşriklerin önde gelenlerinden yetmiş kişi öldürüldü, yetmiş kişi de esir alındı.
Ayette nazara verilen “perişan olmaları” ise, zillete maruz kalmaları, şiddetli öfke içinde bulunmaları ve kalplerine korku düşmesidir.
128- لَيْسَ لَكَ مِنَ الأَمْرِ شَيْءٌ “Bu işte senin yapacağın bir şey yoktur.”
Ayetin bu kısmı cümle-i itiraziyedir. (Tırnak içi cümlesidir.)
أَوْ يَتُوبَ عَلَيْهِمْ أَوْ يُعَذَّبَهُمْ “Allah, ya tevbelerini kabul edip onları affeder veya onlara azap eder.”
Yani, şüphesiz Allah onların her işlerine mâliktir. Dilerse onları helâk eder, zillete düşürür. Dilerse, Müslüman olmaları durumunda tevbelerini kabul eder, bağışlar. Eğer küfürlerinde ısrar ederlerse de onları azaplandırır. Senin onlarla alakalı bir yetkin yoktur. Sen ancak onları uyarmak ve onlarla cihad etmek için görevli bir kulsun.
Ayete şöyle de mana verilebilir: “Ey peygamber! Sen onlarla ilgili bir şeye malik değilsin. Ne onların tevbesini kabul edebilir, ne de onlara azab verebilirsin.”
Veya şöyle de denilebilir: “Allahın onları bağışlaması ve Senin de buna sevinmen veya onları azaplandırması ve Senin de bundan dolayı rahatlaman dışında onlarla ilgili bir şeye sahip değilsin.”
Sebeb-i Nüzûl
Rivayete göre Utbe Bin Ebi Vakkas, Uhud harbinde Hz. Peygamberi başından yaraladı, bir dişi kırıldı. Hz. Peygamber yüzünden kanı siliyor ve “peygamberlerinin yüzünü kana bulayan bir kavim nasıl felah bulur?” diyordu. Bunun üzerine üstteki ayet nazil oldu.
Denildi ki: Hz. Peygamber onlara beddua etmeye niyetlenmişti. Allah-u Teâlâ, onlar içinden ilerde iman edecekleri bildiği için, bedduadan nehyetti.
فَإِنَّهُمْ ظَالِمُونَ “Çünkü onlar zalimlerdir.”
Çünkü onlar zulümleriyle ilâhî azabı hak etmişlerdir.
129- وَلِلّهِ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الأَرْضِ “Göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah’ındır.”
Yaratma ve yönetme bakımından göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allahındır, hepsi hakkında hüküm O’ndandır, bu konuda Sana bir yetki verilmemiştir.
يَغْفِرُ لِمَن يَشَاء وَيُعَذِّبُ مَن يَشَاء “O, dilediğini bağışlar, dilediğine azab eder.”
Ayet, azabın vücubunu nefyetme hususunda gayet açıktır. Bunu tevbe ve tevbenin olmamasıyla kayıtlamak, ayetin sarahatine aykırı gibidir.[1>
وَاللّهُ غَفُورٌ رَّحِيمٌ “Allah, Ğafur’dur – Rahîm’dir.”
Allah kullarına son derece bağışlayıcı ve merhametlidir. Dolayısıyla onlara beddua hususunda acele etme.
130- يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ لاَ تَأْكُلُواْ الرِّبَا أَضْعَافًا مُّضَاعَفَةً “Ey iman edenler! Kat kat faiz yemeyin.”
Ayette “kat kat faiz yemeyin” ifadesindeki tahsis, realite hasebiyledir. Çünkü bu ayet nazil olduğu dönemde insanlar kat kat faiz yiyorlardı. Kişi, belli bir süre sonra ödenmek üzere parasını faize veriyor, diğer taraf ödeyemediğinde faizi artırıyordu. Öyle ki verdiği az bir para ile borçlunun malına el koyuyordu.[2>
وَاتَّقُواْ اللّهَ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ “Allah’a karşı gelmekten sakının, ola ki felaha erersiniz.”
Size yasak kılınan şeylerde Allaha karşı gelmekten sakının, ta ki kurtulmayı ümit edebilesiniz.
131- وَاتَّقُواْ النَّارَ الَّتِي أُعِدَّتْ لِلْكَافِرِينَ “Kâfirler için hazırlanmış olan ateşten sakının.”
O kâfirlere uymaktan ve onların fiilleri gibi kötü işler yapmaktan sakınarak cehennem ateşinden kendinizi koruyun.
Ayette, cehennemin doğrudan kâfirler için hazırlandığına, imanı olduğu halde günahlara da dalanlar için dolayısıyla olduğuna bir tenbih vardır.
132- وَأَطِيعُواْ اللّهَ وَالرَّسُولَ لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ “Allaha ve Peygambere itaat edin, ola ki merhamet olunursunuz.”
Cenab-ı Hak, Cehennem ile uyardıktan sonra ilâhî rahmet ile vaatte bulundu. Bunda, Allaha muhalefetten korkutmak ve itaate teşvikte bulunmak vardır.
Bu gibi yerlerde geçen “umulur ki”, “ola ki…” ifadeleri, varılacak şeyin kıymetine bir delildir.[3>
133- وَسَارِعُواْ إِلَى مَغْفِرَةٍ مِّن رَّبِّكُمْ وَجَنَّةٍ عَرْضُهَا السَّمَاوَاتُ وَالأَرْضُ أُعِدَّتْ لِلْمُتَّقِينَ “Rabbinizden bir mağfiret ve müttakiler için hazırlanmış, eni göklerle yer kadar olan cennet için yarışın.”
Kendisiyle ilâhî mağfirete layık olacağınız İslâm, tevbe ve ihlâs gibi şeylere koşuşunuz, bu konuda birbirinizle yarış hâlinde olunuz.
Ayette “uzunluğu” yerine “eni” denilmesi temsil yoluyla cennetin ne kadar çok geniş olduğunu ifade etmek içindir. Çünkü bir şeyin eni, boyundan daha kısa olur.
“O cennetin eni göklerle yer kadardır” derken beliğ bir teşbih vardır. Yani, o cennetin eni gökler ve yerin eni gibidir. İbnu Abbas bunu şöyle ifade eder: Cennetin eni, yedi sema ve yedi arz birbirine birleştirilse geniş olması gibi, çok çok geniştir.
Ayette, “müttakiler için hazırlanmış cennet için yarışın” denilmesi, cennetin yaratılmış olduğuna ve bu âlemden hariç bulunduğuna bir delildir.
134- الَّذِينَ يُنفِقُونَ فِي السَّرَّاء وَالضَّرَّاء “Onlar, bollukta ve darlıkta infak ederler.”
O müttakiler hem bollukta, hem de darlıkta Allah yolunda harcarlar. “Bollukta ve darlıkta infak ederler” ifadesi, “her hâl u kârda infakta bulunurlar” manasını da anlatır. Çünkü insan ya sürur halindedir veya çetin şartlar altındadır. Yani onlar bütün hâllerde az veya çok Allah yolunda harcama yapmaktan geri kalmazlar.
وَالْكَاظِمِينَ الْغَيْظَ “Öfkelerini yutarlar.”
Onlar, öfkelerinin gereğini yapmaya güçleri varken, öfkelerini tutarlar.
Hz. Peygamber şöyle buyurur: “Her kim öfkesinin gereğini yapmaya gücü varken bunu tutsa, Allah onun kalbini emniyet ve imanla doldurur.”
وَالْعَافِينَ عَنِ النَّاسِ “Ve insanları affederler.”
Cezalandırılmayı hak etmiş kimselere ceza vermeyi terk ederler. Hz. Peygamber şöyle buyurur:
“Allahın mahfuz kıldığı kimseler dışında, ümmetimden böyle olanlar kimseler çok azdır.” Demek ki geçmiş ümmetlerde hayli fazla idi.
وَاللّهُ يُحِبُّ الْمُحْسِنِينَ “Allah muhsinleri (iyilik edenleri) sever.”
Ayette geçen “muhsinler” ifadesi cins ifade edebilir, bu durumda üstte vasıfları belirtilen kimseler de buna dâhil olur. Belirlilik (ahd) ifade edebilir, bu durumda ayet doğrudan bu kimselere işaret eder.
135- وَالَّذِينَ إِذَا فَعَلُواْ فَاحِشَةً أَوْ ظَلَمُواْ أَنْفُسَهُمْ ذَكَرُواْ اللّهَ فَاسْتَغْفَرُواْ لِذُنُوبِهِمْ
“Onlar, çirkin bir iş yaptıkları veya nefislerine zulmettikleri zaman Allah’ı hatırlarlar, günahları için hemen istiğfar ederler.”
Onlar, zina gibi son derece çirkin bir iş yaptıklarında veya herhangi bir günah ile nefislerine zulmettiklerinde Allahı anarlar, pişmanlıkla ve tevbe ile istiğfarda bulunurlar.
Allahı hatırlamak,
-O’nun vaîdini hatırlamak.
-Hükmünü hatırlamak.
-Allahın o büyük hakkını tezekkür etmek şeklinde olabilir.
Denildi ki: Fahışe, büyük günahlar, nefse zulüm ise küçük günahlardır.
Belki de fahışe başkasıyla ilgili günahlar, nefse zulüm ise, kişinin kendinde kalan günahlardır.
وَمَن يَغْفِرُ الذُّنُوبَ إِلاَّ اللّهُ “-Ki Allah’tan başka günahları kim bağışlar?-”
Ayetteki istifham nefiy içindir. Yani, “Allahtan başka günahları kim bağışlar?” ifadesi “O’ndan başka kimse bağışlayamaz” demektir.
Bundan murat,
-Allahu Teâlâyı geniş rahmeti ve umumî mağfireti ile vasfetmek,
-İstiğfara teşvik etmek,
-Tevbenin kabulünü vaat etmektir.
وَلَمْ يُصِرُّواْ عَلَى مَا فَعَلُواْ وَهُمْ يَعْلَمُونَ “Ve işledikleri (günah) üzerinde bile bile ısrar etmezler.”
Yani, onlar bile bile o çirkin işlerinde ısrar etmezler.
Günah yapsalar bile istiğfardan da geri durmazlar.
Hz. Peygamber şöyle buyurur: “Bir kimse istiğfar ediyorsa, günde yetmiş defa da dönse günahta ısrar etmiş sayılmaz.”
136- أُوْلَئِكَ جَزَآؤُهُم مَّغْفِرَةٌ مِّن رَّبِّهِمْ وَجَنَّاتٌ تَجْرِي مِن تَحْتِهَا الأَنْهَارُ خَالِدِينَ فِيهَا “İşte onların mükâfatı, Rab’leri tarafından bağışlanma ve ebedî kalacakları altlarından ırmaklar akan cennetlerdir.”
وَنِعْمَ أَجْرُ الْعَامِلِينَ “Çalışanların mükâfatı ne güzeldir!”
Cennetin müttakiler ve tevbe edenlere mükâfat için hazırlanmış olması, günahta ısrar edenlerin ona girmemesini gerektirmez. Cehennemin de kâfirlere ceza için hazırlanması, kâfirler dışında başkasının girmesine engel değildir.
Daha önce muttakiler için hazırlanan cennetten söz edilmişti. Burada ise, günahlara dalan ama tevbe eden kimselerin cennetlerinden bahsedildi. Bu ayette “cennetler” ifadesinin elif-lâmsız gelmesi, bunlara vaad edilen cennetlerin, müttakiler için hazırlanan cennetlerden daha aşağı mertebede olduğu anlaşılmaktadır. Fark olarak şunu nazara almak yeterli olur:
Müttakilerden bahsedilen yerde onların ihsan sahibi kimseler oldukları, Allahın muhabbetine mazhar oldukları anlatılmıştı. Çünkü onlar dinin hudutlarını muhafaza ettiler ve dinin yüksek tuttuğu değerleri elde etmek için yola çıktılar.
Günahlarına tevbe ile cenneti kazananlar hakkında ise, “Çalışanların mükâfatı ne güzeldir!” denildi. Çünkü bunlar yapamadığını telafiye çalışan işçiler gibidir. Muhsin kimse ile telafiye çalışan kimse, sevilen kimse ile ücretli kimse elbette çok farklıdırlar. Belki de bu ayette mükâfat yerine ücretten bahsedilmesi bu nükte içindir.
[1> Bazıları, Allahın kâfirlere azap vermesini zorunlu olarak görürler. Beydâvî, üstteki ifadeleriyle Bunun Allaha zorunlu olmadığına dikkat çekmektedir.
[2> Dolayısıyla ayetin zâhirine bakıp, “şayet faiz kat kat olmazsa yenilebilir” hükmüne varılmaz.
[3> Mesela bu ayette “Allaha ve peygambere itaat edin, ola ki merhamet olunursunuz” deniliyor. Demek ki merhamete nail olmak çok kıymetli bir durumdur. Önceki ayette ise “…ola ki felaha erersiniz” denilmişti. Felaha ermek, umduğuna nail ve korktuğundan kurtulmaktır. Dolayısıyla, felaha ermek çok önemli bir gayedir.
137- قَدْ خَلَتْ مِن قَبْلِكُمْ سُنَنٌ “Sizden önce nice olaylar gelip geçmiştir.”
Ayet metninde geçen “sünen” ifadesi (Ahzab, 61-62) ayetinde de nazara verildiği şekilde, Allahı yalanlayan ümmetlerin başlarına gelen olaylardır.[1>
فَسِيرُواْ فِي الأَرْضِ فَانْظُرُواْ كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُكَذَّبِينَ “O halde yeryüzünde gezip dolaşın da yalanlayanların akıbeti nasıl olduğuna nazar edin.”
Ta ki onların helâk eserleriyle ilgili gördüklerinizden ibret alın.
138- هَذَا بَيَانٌ لِّلنَّاسِ وَهُدًى وَمَوْعِظَةٌ لِّلْمُتَّقِينَ “İşte bu, insanlar için bir açıklama, müttakiler için bir hidayet ve bir öğüttür.”
“İşte bu” ifadesi, önceki ümmetlerin hâline veya “nazar edin” ifadesinin mefhumuna bir işarettir. Yani, bu yalanlayan ümmetlerin hâlini bir beyan olmakla beraber, müttakiler için de ziyadesiyle bir basiret ve öğüttür.
Veya “işte bu” ifadesi müttakiler ve tevbe edenlerin durumları hakkında özetlenenlere bir işaret de olabilir.
“İşte bu” ifadesinin Kur’ana baktığı da söylenmiştir.
139- وَلاَ تَهِنُوا “Gevşemeyin!”
وَلاَ تَحْزَنُوا “Ve üzülmeyin!”
Ayet, Uhud savaşında Müslümanlara gelen musibete karşı onlara bir tesellidir. Yani, “başınıza gelen bu durumdan dolayı cihadda za’fiyet göstermeyin, sizden öldürülenlere de üzülmeyin.
وَأَنتُمُ الأَعْلَوْنَ إِن كُنتُم مُّؤْمِنِينَ “İnanıyorsanız, üstün olan sizsiniz.”
Hâlbuki siz onlardan çok çok yükseksiniz. Çünkü siz,
-Hak üzeresiniz.
-Savaşınız Allah içindir.
-Savaşta hayatını kaybedenleriniz cennettedir.
Onlar ise,
-Batıl bir yoldadırlar.
-Savaşları şeytan içindir.
-Savaşta ölenleri cehennemdedir.
Veya şu açıdan da bakılabilir: “Onların Uhudda size verdikleri zarardan daha fazlasını, siz Bedir Savaşında onlara verdiniz.”
Veya “Siz, akıbet itibariyle en üstünsünüz.” Bu durumda ayet onlara ilâhî yardım ve galebe için bir müjde olur.
“İnanıyorsanız” kaydı şu manayı gösterir: İmanınız sahihse, gevşeklik göstermeyin. Çünkü gerçek bir iman, kalp kuvveti ve Allaha güvenmeyi iktiza eder.
Veya “imanınız sahihse, en üstün sizsiniz.”
140- إِن يَمْسَسْكُمْ قَرْحٌ فَقَدْ مَسَّ الْقَوْمَ قَرْحٌ مِّثْلُهُ “Eğer size bir yara dokunduysa, şüphesiz o topluluğa da benzeri bir yara dokunmuştu.”
Yani, Uhudda onlar size galip geldiyse, Bedirde de siz onlara galip gelmiştiniz. Sonra onlar zafiyet göstermediler, korkmadılar. Sizler za’fiyet göstermemeye daha layıksınız. Çünkü, onların ummadığı şeyleri Allahtan umuyorsunuz.
Şöyle de denildi: Ayette bahsedilen “Size bir yara dokunduysa, şüphesiz o topluluğa da benzeri bir yara dokundu” ifadesi, Uhudda iki tarafın da yara almasını anlatır. Çünkü Müslümanlar, Hz. Peygamberin emrine muhalefet etmeden önce, onlara galip gelmişlerdi.
وَتِلْكَ الأيَّامُ نُدَاوِلُهَا بَيْنَ النَّاسِ “İşte bu günleri insanlar arasında döndürürüz.”
Bir şiirde şöye denir:
“Gün olur yenilir, gün gelir yeneriz.
Gün olur üzülür, gün gelir seviniriz.”
Ayette bahsedilen günlerden (el-eyyâm) maksat, galibiyet –mağlubiyet zamanlarıdır.
وَلِيَعْلَمَ اللّهُ الَّذِينَ آمَنُواْ “Bu, Allahın iman edenleri bilmesi içindir.”
Yani, bizim bu günleri insanlar arasında çevirmemiz, pek çok gayeler içindir. Bunlardan biri de iman edenlerin ortaya çıkmasıdır. Ayrıca bunda, mü’mine isabet eden sıkıntılı hallerde bilinmeyen maslahatlar vardır.
Veya şu mana olabilir: “İmanda sâbit olanlarla tereddüt içinde olanlar birbirinden ayrılsın diye böyle yaptık.”
Bunda ve bunu emsali veya zıddı olan ifadelerden maksat, Allahın ilmini isbat veya nefyetmek olmayıp, delil getirme yoluyla malumun isbatı veya nefyidir.[2>
Denildi ki: Ayetin manası “kendisine karşılığın taalluk edeceği bir ilimle Allahın bilmesi için” demektir. Bu da bir şeyi mevcut hâliyle bilmektir.
وَيَتَّخِذَ مِنكُمْ شُهَدَاء “Bir de sizden şehitler edinmesi için.”
Başınıza gelen Uhud mağlubiyetinin bir hikmeti de, Allahın içinizden bazılarına şehadet makamını vermesi içindir.
“Şüheda”dan murat, zorluklara karşı sabır ve sebat kahramanlarının ortaya çıkması da olabilir.[3>
وَاللّهُ لاَ يُحِبُّ الظَّالِمِينَ “Allah, zalimleri sevmez.”
Allah, gizlediklerinin tersini söyleyen zalimleri bilir.
Veya “Zalimlerden” murat kâfirler olabilir. Bu cümle, bir cümle-i mu’teriza, yani parantez arası bir cümledir.
Ayette Allahın hakikatte kâfirlere zafer vermediğine bir tenbih vardır. Bazen onları galip kılması, onlar için bir istidraç ve mü’minler için de bir imtihandır.
141- وَلِيُمَحِّصَ اللّهُ الَّذِينَ آمَنُواْ وَيَمْحَقَ الْكَافِرِينَ “Bir de Allah, iman edenleri arındırmak ve kâfirleri mahvetmek için böyle yapar.”
Devranın aleyhte döndüğü dönemler, mü’minler için günahlarından bir tasfiye ve temizlik dönemidir.
Şayet devran kâfirlerin aleyhine dönerse, bu da onları helâk etmek içindir. Ayet metninde geçen “mahk”, bir şeyi azar azar noksanlaştırmaktır.
142- أَمْ حَسِبْتُمْ أَن تَدْخُلُواْ الْجَنَّةَ وَلَمَّا يَعْلَمِ اللّهُ الَّذِينَ جَاهَدُواْ مِنكُمْ وَيَعْلَمَ الصَّابِرِينَ “Yoksa siz, Allah içinizden cihad edenleri bilmeden ve sabredenleri bilmeden cennete girivereceğinizi mi zannettiniz?”
Ayetteki “öyle mi zannettiniz?” üslûbu “evet, siz öyle zannettiniz” manasını ifade eder.
Ayette “içinizden cihad edenleri” ifadesi cihadın farz-ı kifaye olduğuna bir delildir.[4>
143- وَلَقَدْ كُنتُمْ تَمَنَّوْنَ الْمَوْتَ مِن قَبْلِ أَن تَلْقَوْهُ “Andolsun ki, ölümle karşılaşmadan önce onu temenni ediyordunuz.”
“Ölümü temenni ediyordunuz” ifadesinde ölümden murat, savaştır. Çünkü savaş ölüm sebeplerinden biridir.
Veya bundan murat “şehit olarak ölmektir”. Hitap, Bedir savaşında bulunmayanlaradır. Bunlar Rasulallah ile beraber savaşta bulunup, Bedir şehitlerinin nail oldukları ikrama nâil olmayı temenni etmişlerdi.
فَقَدْ رَأَيْتُمُوهُ وَأَنتُمْ تَنظُرُونَ “İşte onu gördünüz, ama bakıp duruyorsunuz.”
İşte savaşta kardeşlerinizden bir kısmının katledildiğini açık bir şekilde gördünüz.
Ayette bazı mü’minlere bir kınama vardır. Bunlar harbi temenni etmişler, harbe sebebiyet vermişlerdir. Ama sonra korkmuşlar, hezimete uğramışlardır.
Veya ayette şehadeti temenni etmeye bir kınama vardır. Çünkü şehadeti temennîde, kâfirlerin galebesini temennî vardır.[5>
144- وَمَا مُحَمَّدٌ إِلاَّ رَسُولٌ “Muhammed, ancak bir peygamberdir.”
قَدْ خَلَتْ مِن قَبْلِهِ الرُّسُلُ “Ondan önce de peygamberler gelip geçmiştir.”
Daha önceki peygamberlerin gelip geçmesi gibi, O da ölüm veya katl ile bu dünyadan ayrılacaktır.
أَفَإِن مَّاتَ أَوْ قُتِلَ انقَلَبْتُمْ عَلَى أَعْقَابِكُمْ “Şimdi o ölür veya öldürülürse gerisin geriye mi döneceksiniz?”
Ayette Hz. Peygamberin ölmesi veya öldürülmesi durumunda dinden dönen başka istikamete yönelecek olanların hâlini inkâr vardır. Çünkü daha önce de nice peygamber gelip geçmiş, ama dinleri devam etmiştir. Bunu bilen kimselerin Hz. Peygamberin vefatıyla gerisin geriye dönmeleri, doğrusu çok yadırganacak bir durumdur.
Sebeb-i Nüzûl
Rivayete göre Uhud harbi esnasında Abdullah İbnu Kamîe Hz. Peygamere bir taş attı, bir dişinin kırılmasına ve yüzünün yaralanmasına sebebiyet verdi. Hz. Mus’ab Bin Umeyr Hz. Peygamberi savundu, sancak sahibi idi. İbnu Kamîe, Mus’abı şehit etti. Hz. Peygamberi öldürdüğünü sanarak “Muhammedi öldürdüm” dedi. Müşriklerden gür sesli biri “Muhammed öldürüldü!” diye bağırdı
Bunun üzerine insanlar geri çekilmeye başladılar. Hz. Peygamber (asm) ise “Allahın kulları, bana doğru gelin!” diye çağırıyordu. Ashabından otuz tanesi Hz. Peygamber tarafına geldi, O’nu himaye ettiler, diğerleri ise ayrıldılar. Bazısı şöyle diyordu: “Keşke İbnu Übey bize Ebu Süfyandan eman alsa!” Münafıklardan bazısı ise “şayet O bir peygamber olsaydı öldürülmezdi. Kardeşlerinize ve dininize dönünüz” diyorlardı. Enes Bin Malik’in amcası Enes Bin Nadr ise şöyle dedi: “Ey kavmim! Şayet Muhammed katledilmişse, Muhammedin Rabbi ölmez diridir. Peygamber öldükten sonra yaşayıp ne yapacaksınız? O hangi dava için savaşmışsa siz de o yolda savaşın!” Ardından Allaha yalvararak “Allahım onların dediklerinden Sana özür beyan ediyorum, öyle sözlere taraf olmadığımı Sana iletiyorum” dedi. Sonra kılıcını çekip şehit oluncaya kadar savaştı. Bu münasebetle üstteki ayet nâzil oldu.
وَمَن يَنقَلِبْ عَلَىَ عَقِبَيْهِ فَلَن يَضُرَّ اللّهَ شَيْئًا “Kim gerisin geri dönerse, Allah’a hiçbir şekilde zarar veremez.”
Her kim irtidad ile hak dinden çıkarak batıla dönerse, Allaha bir zarar vermiş olamaz, ancak kendisine zarar verir.
وَسَيَجْزِي اللّهُ الشَّاكِرِينَ “Allah şükredenleri mükafatlandıracaktır.”
Allah, İslâm nimetine karşı Enes Bin Nadr gibi sebat göstererek şükredenlere mükâfatlarını verecektir.
145- وَمَا كَانَ لِنَفْسٍ أَنْ تَمُوتَ إِلاَّ بِإِذْنِ الله “Hiçbir nefis için Allah’ın izni olmadan ölmek yoktur.”
Hiçbir nefis, Allahın dilemesi veya ölüm meleğine ruhu kabzetmeye izin vermesi dışında ölmez. Yani, her nefis için Allahın ilminde ve takdirinde belli bir eceli (ecel-i müsemma) vardır. Başka ayetlerde şöyle bildirilir:
“Her ümmet için bir ecel vardır. Onların eceli geldiğinde, ne bir an erteleyebilirler, ne de öne alabilirler.” (A’raf, 34)
“Şayet Allah insanları zulümleri yüzünden cezalandırsaydı, yeryüzünde tek canlı bırakmazdı. Fakat onları belli bir vakte kadar erteler. Ecelleri geldiği zaman, onu ne bir saat erteleyebilirler, ne de öne alabilirler.” (Nahl, 61)
Ayette,
-Savaşa teşvik ve cesaretlendirme vardır.
-Ayrıca Hz. Peygambere koruma ve ecelinin tehir vaadi vardır.
كِتَابًا مُّؤَجَّلاً “(Ölüm) belirli bir süreye göre yazılmıştır.”
Bu belli bir eceldir, ne öne alınır, ne de geri bırakılır.
وَمَن يُرِدْ ثَوَابَ الدُّنْيَا نُؤْتِهِ مِنْهَا “Kim dünya menfaatini isterse, kendisine ondan veririz.”
Ayette Uhud savaşında ganimet sevdasına kapılanlara bir tariz vardır. Çünkü Uhud Savaşında Müslümanlar müşriklere saldırdılar ve onları bozguna uğrattılar. Onların geride bıraktıkları malları ganimet olarak almaya başladılar. Okçular bunu görünce, ganimetten paylarını almak için oraya yöneldiler, siperlerini boş bıraktılar. Müşrikler bunu fırsat bildiler ve Müslümanlara arkadan hücum ettiler, onları bozguna uğrattılar.
وَمَن يُرِدْ ثَوَابَ الآخِرَةِ نُؤْتِهِ مِنْهَا “Kim de ahiret sevabını isterse, ona da ondan veririz.”
وَسَنَجْزِي الشَّاكِرِينَ “Şükredenleri mükâfatlandıracağız.”
Allah, nimete şükreden ve hiçbir şey kendisini cihaddan alıkoymayanları mükâfatlandıracaktır.
146- وَكَأَيِّن مِّن نَّبِيٍّ قَاتَلَ مَعَهُ رِبِّيُّونَ كَثِيرٌ “Nice peygamberler vardı ki, kendileriyle beraber birçok ribbiyyun çarpıştılar.”
Ayette geçen “Ribbiyyun” ifadesi “Rabbaniler, âlim ve müttaki kimseler” anlamındadır. Veya “Rabbe kul olanlar” demektir.
Bu kelimeye “cemaatler” manası da verilmiştir.
فَمَا وَهَنُواْ لِمَا أَصَابَهُمْ فِي سَبِيلِ اللّهِ وَمَا ضَعُفُواْ وَمَا اسْتَكَانُواْ “Allah yolunda başlarına gelenlerden yılgınlık göstermediler, zaafa düşmediler, boyun eğmediler.”
Onlar, peygamberin veya içlerinden bazılarının katliyle gevşemediler, hayal kırıklığına uğramadılar.
Düşmana karşı veya dini muhafazada za’fiyete düşmediler.
Düşmana boyun eğmediler. Ayette bunu ifade eden kelime “sükûnet” kökünden gelir. Çünkü düşmana boyun eğen kimse, onun önünde dilediğini yapsın diye sükûnetle durur.
Ayet, Hz. Peygamberin öldürüldüğü şeklindeki yalan haber karşısında onların durumunu tarif etmektedir.
وَاللّهُ يُحِبُّ الصَّابِرِينَ “Allah sabredenleri sever.”
Allah sabredenlere yardım eder, onların kadr u kıymetini yükseltir.
147- وَمَا كَانَ قَوْلَهُمْ إِلاَّ أَن قَالُواْ “Onların sözleri ancak şu oldu:”
ربَّنَا اغْفِرْ لَنَا ذُنُوبَنَا وَإِسْرَافَنَا فِي أَمْرِنَا وَثَبِّتْ أَقْدَامَنَا “Ey Rabbimiz! Günahlarımızı ve işlerimizdeki taşkınlıklarımızı bağışla ve ayaklarımıza sebat ver.”
وانصُرْنَا عَلَى الْقَوْمِ الْكَافِرِينَ “Kâfirler güruhuna karşı bize yardım et!”
Onlar aslında sebat gösteren, dinde kuvvetli Rabbanilerdi. Ama nefislerini terbiye etmek için kendilerini günahkâr ve aşırı kimseler olarak gördüler. Başlarına gelen musibetleri kendi nefislerinden bildiler, günahları için mağfiret talep ettiler. Sonra, harp meydanlarında sebat göstermek, düşmana karşı galip gelmek için yalvardılar.
148- فَآتَاهُمُ اللّهُ ثَوَابَ الدُّنْيَا وَحُسْنَ ثَوَابِ الآخِرَةِ “Allah da onlara hem dünya sevabını, hem de ahiret sevabının güzelliğini verdi.”
وَاللّهُ يُحِبُّ الْمُحْسِنِينَ “Allah muhsin olanları sever.”
Allah onların istiğfarı ve Allaha sığınmaları sebebiyle kendilerine dünyada zafer ve ganimet, izzet ve yâd-ı cemil, ahirette cennet ve nimetler verdi.
Ayette “ahiret sevabı” denilmek yerine “ahiret sevabının güzelliğini” denilmesi, Allahın lütfunu ve Allah nezdinde nazara alınanın o olduğunu hissettirmek içindir.
[1> Yani, Allahu Teâlâ, ayetlerini yalanlayanları helâk etmeyi bir düstur ve bir prensip edinmiştir. “Allah’ın bundan önce geçenler hakkındaki kanunu budur.” (Ahzab, 62)
[2> Bu ayette insanlar arasında galibiyet ve mağlubiyet günlerinin döndürülmesi, Allahın iman edenleri bilmesi gayesiyle açıklanıyor. Ayetin zâhirine göre “demek ki bu olaylar oluyor, Allah sonradan biliyor” manası hatıra gelebilir. Hâlbuki Allahın her şeyi kuşatan bir ilmi vardır. O, her şeyi önceden de bilir. Bu durumda ayetteki “bilmesi için” ifadesinden murat “insanların durumunun ortaya çıkması için” manasını taşır. Tahirü’l– Mevlevî şöyle der: “Allahın bizi imtihan etmesi bizi bilmek için değil, bizi bize bildirmek içindir.” Bu mana bazı tefsirlerde “zahir bir şekilde ortaya çıkması için” şeklinde ifade edilir. Yani, Allah zâten bilmektedir, ama meydana gelen olaylar bir ayıraç olur, kimin mü’min kimin kâfir veya münafık olduğu bu şekilde ortaya çıkar.
[3> Yani, Uhud harbi, yetmiş sahabinin şehadet makamına çıkmasına vesile olduğu gibi, nice sahabinin de sabır ve sebatta örnek alınacak kahramanlar olmasına sebep olmuştur.
[4> Düşmana karşı yapılacak olan cihad, normal şartlarda farz-ı kifayedir. Olağanüstü hallerde ise, farz-ı ayn olur. Yani ümmetin her ferdinin cihadla meşgul olması zor olduğundan, herkese farz değildir. Ümmet içinden bir topluluğun bu görevi ifa etmesi yeterlidir.
[5> Burada alışılmıştan farklı bir yorumla karşı karşıyayız. Normal şartlarda hemen her mü’min “ah bir şehit olsam” şeklinde bir temenniyi takdirle karşılar. Ama şöyle bir ince nokta gözden kaçırılabilir: Savaşta maksat şehit olmak değil, galip gelmek olmalıdır. Bir Müslüman galip gelmek için savaşır, ama bu arada şehadet de nasip olursa bunu canına minnet bilir. Mekke döneminde Müslümanlara savaş izni verilmediğini unutmamak gerekir. O dönemde buna izin verilse şehit olurlardı, ama İslâmi hizmetler geri kalırdı. Demek ki yaşayıp İslâma hizmet etmeyi gaye edinmeli, ama yeri geldiğinde canını vermeyi de canına minnet bilmelidir.
149- يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوَاْ إِن تُطِيعُواْ الَّذِينَ كَفَرُواْ يَرُدُّوكُمْ عَلَى أَعْقَابِكُمْ فَتَنقَلِبُواْ خَاسِرِينَ “Ey iman edenler! Siz eğer kâfir olanlara uyarsanız sizi gerisin geriye (küfre) çevirirler de hüsrana uğrarsınız.”
Sebeb-i Nüzûl
Uhudda Müslümanlar mağlup olunca münafıklar mü’minlere “dininize ve kardeşlerinize dönünüz. Muhammed bir peygamber olsaydı öldürülmezdi” demeleri üzerine ayet nazil oldu.
Şu manaya da dikkat çekilmiştir: “Ebu Süfyan ve taraflarına karşı miskinlik arzeder ve onlardan eman almak isterseniz, onlar sizi kendi dinlerine döndürürler.”
Bununla beraber, ayetin kâfirlere itaat etmek ve onların hükümlerine uymak hususunda genel bir nehiy olduğuna da dikkat çekildi. Çünkü onlara itaat ve hükümlerine uymak, zamanla onlara benzemeye kadar götürür.
150- بَلِ اللّهُ مَوْلاَكُمْ “Hayır! Sizin mevlanız Allah’tır.”
وَهُوَ خَيْرُ النَّاصِرِينَ “O, yardım edenlerin en hayırlısıdır.
O, en hayırlı yardım eden olduğuna göre, başkasının velayeti altına girmekten ve ondan yardım istemekten müstağni kalın, tenezzül etmeyin.
151- سَنُلْقِي فِي قُلُوبِ الَّذِينَ كَفَرُواْ الرُّعْبَ بِمَا أَشْرَكُواْ بِاللّهِ مَا لَمْ يُنَزِّلْ بِهِ سُلْطَانًا “Allah’ın, hakkında hiçbir delil indirmediği şeyleri O’na ortak koşmalarından dolayı, inkâr edenlerin kalplerine korku salacağız.”
Ayet, Mekke müşriklerinin kalbine Uhud savaşında atılan korkuyu anlatmaktadır. Galip geldikleri halde savaşı bıraktılar ve sebepsiz geriye döndüler. Ebu Süfyan şöyle nida etti:
“Ya Muhammed! İstersen gelecek yıl Bedir’de buluşalım!”
Hz. Peygamber, “inşaallah” dedi.
Denildi ki: Mekke müşrikleri Mekke’ye doğru döndükleri esnada pişman oldular. Geriye dönüp Müslümanları toptan imha etmeye azmettiler. Allah da onların kalbine korku bıraktı.
وَمَأْوَاهُمُ النَّارُ “Onların barınakları ateştir.”
وَبِئْسَ مَثْوَى الظَّالِمِينَ “Zalimlerin yeri ne kötüdür!”
“Onların yeri ne kötüdür” demek yerine “zâlimlerin yeri ne kötüdür” denilmesi, hem onlara karşı bir şiddeti, hem de bu cezanın illetini beyan içindir.
152- وَلَقَدْ صَدَقَكُمُ اللّهُ وَعْدَهُ “Andolsun Allah, size olan va’dini gerçekleştirdi.”
Allahın size olan zafer vaadi takva ve sabır şartı ile idi. Okçular emre muhalefet edinceye kadar Allah vaadini yerine getirmişti. Müşrikler Müslümanlara yöneldiklerinde okçular ok atıyor, diğerleri de kılıçlarıyla müşriklere vuruyordu.
Sonunda bozguna uğradılar, Müslümanlar da onların peşinden takibe başladılar.
إِذْ تَحُسُّونَهُم بِإِذْنِهِ “Hani Allah’ın izni ile onları öldürüyordunuz.”
Allahın izni ile onların hislerini ibtal ediyor, yani onları öldürüyordunuz.
حَتَّى إِذَا فَشِلْتُمْ وَتَنَازَعْتُمْ فِي الأَمْرِ وَعَصَيْتُم مِّن بَعْدِ مَا أَرَاكُم مَّا تُحِبُّونَ “Derken Allah size sevdiğinizi (galibiyeti) gösterdikten sonra zaafa düştünüz, (Peygamber’in verdiği) emir hakkında tartışmaya kalkıştınız ve isyan ettiniz.”
Sonra korktunuz, basiretiniz köreldi.
Veya ganimete meylettiniz. Çünkü hırs, aklın zaafındandır.
“Tartışmaya kalkıştınız” ifadesinden murat, müşrikler bozguna uğradığında okçuların ihtilafıdır. Bazısı “Artık burada durmamıza lüzum yok” derken diğerleri “Peygamberin emrine muhalefet etmeyelim” dedi. Komutanları, on kişiden az askerle orada sebat etti. Diğerleri ise ganimet için aşağıya indi.
Sevip istemiş olduğunuz zafer, ganimet ve düşmanın bozguna uğramasını Allah size gösterdikten sonra, isyan ettiniz.
مِنكُم مَّن يُرِيدُ الدُّنْيَا “Kiminiz dünyayı istiyordu.”
Bunlar, ganimet için merkezi terk edenlerdir.
وَمِنكُم مَّن يُرِيدُ الآخِرَةَ “Kiminiz de ahireti istiyordu.”
Bunlar da Hz. Peygamberin emri üzere koruma görevinde sebat edenlerdir.
ثُمَّ صَرَفَكُمْ عَنْهُمْ لِيَبْتَلِيَكُمْ “Sonra sizi denemek için onlardan geri çevirdi.”
Sonra sizin elinizi onlardan geri çekti, durum değişti, onlar size galip geldi.
Bu, Allahtan bir imtihandır. Sizi musibetlerle denedi, musibet zamanında imandaki sebatınızı ölçtü.
وَلَقَدْ عَفَا عَنكُمْ “Ve sizi bağışladı.”
Allah hem bir lütuf olarak, hem de emre muhalefetinizden pişmanlığınızı bildiği için sizi affetti.
وَاللّهُ ذُو فَضْلٍ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ “Allah, mü’minlere karşı çok lütufkârdır.”
Allah onlara af ile lütufta bulunur. Veya her hal ü kârda Allah mü’minlere karşı lütuf sahibidir. Bu halin onların leh ve aleyhte olması fark etmez. Çünkü bela ile müptela etmek de bir rahmettir.
153- إِذْ تُصْعِدُونَ وَلاَ تَلْوُونَ عَلَى أحَدٍ “O vakit, durmadan dağa yukarı kaçıyor, hiç kimseye dönüp bakmıyordunuz.”
Kimse kimse için durmuyor, beklemiyordu.
وَالرَّسُولُ يَدْعُوكُمْ فِي أُخْرَاكُمْ “Peygamber ise, arkanızdan sizi çağırıyordu.”
Peygamber arkanızdan “Allahın kulları, bana doğru gelin! Allahın kulları bana doğru gelin! Ben Rasulallahım. Kim savaşırsa ona cennet var!” diyordu.
فَأَثَابَكُمْ غُمَّاً بِغَمٍّ “Bundan dolayı size, gam üstüne gam verdi.”
Allah da yılmanız ve isyanınızdan dolayı sizi gam üstüne gam ile cezalandırdı.
-Bir kısmının öldürülmesi,
-Bir kısmının yaralanması,
-Müşriklerin zafer kazanması,
-Hz. Peygamber hakkında yalan haber olarak “Muhammed öldü” yaygarasının koparılması gibi durumlar gamlardan bazılarıdır.
Veya mana şöyle olabilir: “Siz isyanınızla peygamberi gamlandırdınız. Allah da ceza olarak size gam verdi.”
لِّكَيْلاَ تَحْزَنُواْ عَلَى مَا فَاتَكُمْ وَلاَ مَا أَصَابَكُمْ “Ta ki elinizden kaçana ve başınıza gelene üzülmeyesiniz.”
Zor durumlarda sabra alışmanız için Allah böyle yaptı, ta ki elden kaçan faydalı bir şeye üzülmeyin.
Şöyle de denildi: Ayette geçen “lâ” harfi zaid sayılabilir. Bu durumda mana şöyle olur: “Allah size böyle gam üstüne gam verdi. Ta ki elden kaçırdığınız zafer ve ganimete ve size ceza olarak gelen yaralanma ve hezimete üzülesiniz.”
Denildi ki: “Gam üstüne gam verdi” ifadesinde zamir Hz. Peygambere de râci olabilir. Bu durumda mana şöyle olur:
“Hz. Peygamber gammı sizinle paylaştı. Sizin başınıza inen musibetlere karşı kederlendi. Siz de O’nun başına gelenden kederlendiniz. O size bir teselli olması için isyanınızdan dolayı sizi ayıplamadı. Ta ki, kaçırdığınız zafere ve başınıza gelen hezimete üzülmeyesiniz.”
وَاللّهُ خَبِيرٌ بِمَا تَعْمَلُونَ “Allah, yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.”
Allah sizin amellerinizi de, bu amellerden maksatlarınızın ne olduğunu da bilir.
154- ثُمَّ أَنزَلَ عَلَيْكُم مِّن بَعْدِ الْغَمِّ أَمَنَةً نُّعَاسًا يَغْشَى طَآئِفَةً مِّنكُمْ “Sonra o gamın ardından (Allah) üzerinize içinizden bir kısmını örtüp bürüyen bir güven, hafif bir uyuklama indirdi.”
Sonra Allah üzerinize emniyet indirdi, uyuklama hâli sizi sardı. Ebu Talha bunu şöyle anlatır: “Düşmanla karşı karşıya iken bizi uyuklama hâli bürüdü. Öyle ki, bizden birinin kılıcı elinden düşüyor, sonra onu alıyordu. Tekrar düşüyor, tekrar alıyordu.”
Bu uyuklama hâli, sizden gerçek mü’minleri bürüyordu.
وَطَآئِفَةٌ قَدْ أَهَمَّتْهُمْ أَنفُسُهُمْ “Bir kısmınız da kendi canlarının kaygısına düşmüştü.”
Diğer taife, yani münafıklar ise canlarının derdine düşmüştü.
يَظُنُّونَ بِاللّهِ غَيْرَ الْحَقِّ ظَنَّ الْجَاهِلِيَّةِ “Allah’a karşı cahiliye zannı gibi gerçek dışı zanda bulunuyorlardı.”
Cahiliye zannı, cahiliye inancına ve insanlarına has zanna verilen isimdir.
يَقُولُونَ هَل لَّنَا مِنَ الأَمْرِ مِن شَيْءٍ “Bu işten bizim için bir şey var mı?” diyorlardı.”
Münafıklar, Hz. Peygambere “Bizim için Allahın emrettiği ve vaat ettiği yardım ve zaferden bir nasip var mı?” diyorlardı.
Denildi ki: İbnu Übey’e Hazreç oğullarından ölenler olduğu haber verdiğinde böyle söyledi. Yani, “Biz kendimizle ilgili tedbir almaktan ve kendi irademizle hareket etmekten men edildik. Bu durumda, yapılacak iş hususunda bize bir şey kalmadı.”
Veya, “Bu mağlubiyet bizden gider de, yapılacak iş hususunda bize bir şey düşer mi?”
قُلْ إِنَّ الأَمْرَ كُلَّهُ لِلَّهِ “De ki: Bütün iş Allah’ındır.”
Ey Peygamber! Sen bunlara de ki: “Gerçek galebe Allahın ve O’nun sevdiği kimselerindir. Çünkü Allahın hizbinde olanlar, işte galip olan onlardır.”
Veya “Hüküm O’na aittir. Dilediğini yapar, ne isterse hükmeder”
Bu cümle, bir cümle-i muterizadır.
يُخْفُونَ فِي أَنفُسِهِم مَّا لاَ يُبْدُونَ لَكَ “Onlar sana açıklamadıklarını içlerinde saklıyorlar.”
يَقُولُونَ لَوْ كَانَ لَنَا مِنَ الأَمْرِ شَيْءٌ مَّا قُتِلْنَا هَاهُنَا “Diyorlar ki: Şayet bu konuda elimizde bir şey olsaydı, burada öldürülmezdik.”
Bunu söylemeleri kendi içlerindendir veya kendi aralarında baş başa kaldıklarında böyle demişlerdir:
“Keşke Muhammedin vaat ettiği veya “bütün emir Allahındır ve dostlarınındır” şeklinde dava ettiği gibi, şayet emirden bir hissemiz olsaydı,
Veya şayet bizim için İbnu Übey ve başkasının nazara verdiği şekilde bir tercih ve tedbirimiz olsa, bu işe sevk edilmeseydik, onlar bize galip gelmezdi.
Veya bu savaşta bizden ölenler o zaman öldürülmezlerdi.”
قُل لَّوْ كُنتُمْ فِي بُيُوتِكُمْ لَبَرَزَ الَّذِينَ كُتِبَ عَلَيْهِمُ الْقَتْلُ إِلَى مَضَاجِعِهِمْ “De ki: Şayet evlerinizde olsaydınız, üzerlerine öldürülmesi yazılmış bulunanlar mutlaka yatacakları (öldürülecekleri) yerlere çıkıp gideceklerdi.”
Levh-i mahfuzda bu vakitte ölmesi yazılmış olanlar ölecekleri yere varır ve ölürlerdi. Medinede oturmak onlara bir fayda vermez ve hiçbiri kurtulamazdı. Çünkü Allah işleri kader programında takdir etti ve tedbirini yaptı. Onun hükmünü bozmaya kimsenin gücü yetmez.
وَلِيَبْتَلِيَ اللّهُ مَا فِي صُدُورِكُمْ وَلِيُمَحَّصَ مَا فِي قُلُوبِكُمْ “Allah (bunu) gönüllerinizin içindekini denemek ve kalplerinizdekini arındırmak için yaptı.”
Allah gönüllerinizde olanı deneyecek ve onlardaki ihlâs ve nifak gibi gizli hâlleri ortaya çıkaracaktır.
Ve kalplerinizde olanı ortaya koyacak veya vesveselerden kurtaracaktır.
وَاللّهُ عَلِيمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ “Allah, gönüllerde olanı bilendir.”
Allah, gönüllerde olan gizlilikleri ortaya koymadan önce de bilendir.
Ayette vaad ve vaîd vardır. Ayrıca denemeye ihtiyacı olmadığına bir tenbih vardır. Denemesi, mü’minleri eğitmek ve münafıkların halini ortaya koymak içindir.
155 إِنَّ الَّذِينَ تَوَلَّوْاْ مِنكُمْ يَوْمَ الْتَقَى الْجَمْعَانِ إِنَّمَا اسْتَزَلَّهُمُ الشَّيْطَانُ بِبَعْضِ مَا كَسَبُواْ “İki topluluğun karşılaştığı gün, içinizden yüz çevirip kaçanlar var ya, şeytan bazı yaptıklarından dolayı onların ayaklarını kaydırmak istedi.”
Uhud savaşında hezimete uğrayanlar, ancak şeytanın onların ayağını kaydırmak istemesi sebebi ile bozguna uğradılar, ona uydular ve peygamberin “merkezi terk etmeyin” emrine muhalefetle, ganimet veya hayat hırsıyla günah işlediler, bunun sonucu olarak ilâhî teyidden mahrum bırakıldılar, kalplerinde kuvvet kalmadı.
Denildi ki: Şeytanın onların ayaklarını kaydırmak istemesi, onların dönüp kaçmalarıdır. Bunun sebebi, önceki bir kısım günahlarıydı. Çünkü, taat taate sevkettiği gibi, masiyet de masiyete sevkeder.
Denildi ki: Şeytan onlara eski günahlarını hatırlatarak ayaklarını sürçtürmek istedi. Onlar da samimi bir tevbe ve karanlıklı hallerden çıkmadan savaşa girmekten hoşlanmadılar.
وَلَقَدْ عَفَا اللّهُ عَنْهُمْ “Ama Allah yine de onları affetti.”
إِنَّ اللّهَ غَفُورٌ حَلِيمٌ “Şüphesiz Allah Ğafur’dur – Halîm’dir.”
Şüphesiz Allah günahları affeder, günaha hemen ceza vermez, tevbeye fırsat tanır.
156- يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ لاَ تَكُونُواْ كَالَّذِينَ كَفَرُواْ وَقَالُواْ لإِخْوَانِهِمْ إِذَا ضَرَبُواْ فِي الأَرْضِ أَوْ كَانُواْ غُزًّى لَّوْ كَانُواْ عِندَنَا مَا مَاتُواْ وَمَا قُتِلُواْ “Ey iman edenler! Yeryüzünde sefere veya savaşa çıkan kardeşleri için “Eğer bizim yanımızda olsalardı ölmezlerdi ve öldürülmezlerdi” diyen kâfirler gibi olmayın:”
لِيَجْعَلَ اللّهُ ذَلِكَ حَسْرَةً فِي قُلُوبِهِمْ “Allah bunu, onların kalplerine bir pişmanlık kılacak.”
Ayette medar-ı bahs edilen kâfirler, münafıklardır. Kardeşleri ise, ya nesep itibariyledir veya aynı görüşte olan kimselerdir.
وَاللّهُ يُحْيِي وَيُمِيتُ “Allah, diriltir ve öldürür.”
Ayetin bu kısmı, onların görüşlerini reddeder. Yani, hayat ve ölümde müessir olan Allah’tır, yoksa bir yerde ikamet etmek veya sefere çıkmak değildir. Çünkü Allah-u Teâlâ bazen sefere ve savaşa çıkanı yaşatır, evinde oturanı vefat ettirir.
وَاللّهُ بِمَا تَعْمَلُونَ بَصِيرٌ “Allah, ne yaparsanız görendir.”
Ayette mü’minleri onlar gibi olmaktan sakındırmak vardır. Kâfirlere bakan yönüyle de, onlar için bir vaîddir.
157- وَلَئِن قُتِلْتُمْ فِي سَبِيلِ اللّهِ أَوْ مُتُّمْ لَمَغْفِرَةٌ مِّنَ اللّهِ وَرَحْمَةٌ خَيْرٌ مِّمَّا يَجْمَعُونَ “Eğer Allah yolunda öldürülür veya ölürseniz, Allah’tan bir mağfiret ve rahmet, onların topladıklarından çok daha hayırlıdır.”
Yani, sefer ve savaş ölümü celbeden, onu öne alan şeylerden değildir.
Ayrıca, şayet Allah yolunda iken size ölüm gelse, bu ölümde nail olacağınız ilâhî mağfiret ve rahmet, şayet ölmeseydiniz dünyada elde edeceğiniz imkân ve menfaatlerden çok daha hayırlıdır.
158- وَلَئِن مُّتُّمْ أَوْ قُتِلْتُمْ لإِلَى الله تُحْشَرُونَ “Andolsun, ölseniz veya öldürülseniz Allah’ın huzurunda toplanacaksınız.”
Şöyle veya böyle nasıl ölürseniz ölün, kendisine yöneldiğiniz, rızası uğrunda ruhunuzu feda ettiğiniz mabudunuza götürüleceksiniz, başkasına değil. O da size yaptığınız amellerin karşılığını eksiksiz verecek ve size büyük menfaatler takdim edecek.
159- فَبِمَا رَحْمَةٍ مِّنَ اللّهِ لِنتَ لَهُمْ “Allah’tan bir rahmetle onlara yumuşak davrandın.”
Ayette geçen اَم “ma” kelimesi te’kid içindir. Hz. Peygamberin savaş sonrası onlara yumuşak davranmasının ancak Allahtan bir rahmetle olduğuna tenbih ve delalette bulunur.
Ayette geçen “Allahın rahmeti”, Hz. Peygamberin olayı metanetle ve soğukkanlılıkla karşılaması ve onlara yumuşak davranmaya muvaffak kılınmasıdır. Öyle ki, onlar kendisine muhalefet ettikten sonra, yine onların dertleriyle dertlenmiştir.
وَلَوْ كُنتَ فَظًّا غَلِيظَ الْقَلْبِ لاَنفَضُّواْ مِنْ حَوْلِكَ “Eğer kaba, katı yürekli olsaydın, onlar etrafından dağılıp giderlerdi.”
فَاعْفُ عَنْهُمْ “Artık sen onları affet.”
Seninle ilgili durumlarda onları affet.
وَاسْتَغْفِرْ لَهُمْ “Onlar için mağfiret dile.”
Allaha ait olan durumlarda ise onlar için mağfiret talebinde bulun.
وَشَاوِرْهُمْ فِي الأَمْرِ “İş konusunda onlarla müşavere et.”
“Savaşla ilgili durumlarda onlarla meşveret yap.”
Çünkü kelâm Uhud harbiyle alâkalıdır.
Veya genel olarak meşveret yapılabilecek meselelerde onlara danış.
Çünkü meşverette,
-Onların görüşlerini öğrenmek,
-Gönüllerini hoş etmek,
-Ümmete meşveret âdetini göstermek vardır.
فَإِذَا عَزَمْتَ فَتَوَكَّلْ عَلَى اللّهِ “Karar verip azmettiğinde ise, artık Allah’a tevekkül et.”
Meşveret ettikten sonra kalbin bir şeye kanaat getirdiğinde senin için en uygun olacak şekilde, ilgili kararı uygulama hususunda Allaha tevekkül et. Çünkü O’ndan başkası, en uygun olanı bilemez.
إِنَّ اللّهَ يُحِبُّ الْمُتَوَكِّلِينَ “Şüphesiz Allah, tevekkül edenleri sever.”
Allah onlara yardım eder, uygun olan duruma onları sevk eder.
160- إِن يَنصُرْكُمُ اللّهُ فَلاَ غَالِبَ لَكُمْ “Allah size yardım ederse, size galip gelecek yoktur.”
Eğer Bedir’de olduğu gibi, Allah size yardım ederse, kimse size galip gelemez.
وَعَلَى اللّهِ فَلْيَتَوَكِّلِ الْمُؤْمِنُونَ “Eğer sizi yardımsız bırakırsa, ondan sonra size kim yardım edebilir?”
Uhudda olduğu gibi sizden yardımını çekerse O size yardım etmedikten sonra kim size yardım edebilir?
Yani, o zaman kimse size yardım edemez!
Ayet, tevekkülü gerektiren duruma bir tenbihtir. Ve Allahtan yardıma layık kılacak duruma bir teşviktir ve O’nun yardımını kesmesine yol açacak durumdan da bir sakındırmadır.
وَعَلَى اللّهِ فَلْيَتَوَكِّلِ الْمُؤْمِنُونَ “Mü’minler, ancak Allah’a tevekkül etsinler.”
Ondan başkasının kendilerine yardım edemeyeceğini bilip, sadece O’na tevekkül etsinler ve O’na güvensinler.
161- وَمَا كَانَ لِنَبِيٍّ أَن يَغُلَّ “Bir peygamberin emanete hıyanet etmesi asla düşünülemez.”
Bir peygamber için ganimetlerde hıyanet etmesi söz konusu olamaz. Çünkü nübüvvet, hıyanete aykırıdır.
Sebeb-i Nüzûl
Rivayete göre Bedir savaşı sonrası kırmızı bir kadife kaybolmuştu. Münafıklardan bazısı “belki de Rasulullah aldı” demişti. Ayet, böyle hallerden Hz. Peygamberin uzak olduğunu anlatır.
Uhud savaşının başında Müslümanlar galip gelince, okçuların çoğu merkezi terk ettiler, “Rasulullah “kim ganimet olarak ne almışsa, kendisinindir” deyip ganimetleri taksim etmemesinden korkarız” demişlerdi.
Ayet Hz. Peygambere “sakın ganimetlere ihanet etme!” anlamında kuvvetli bir nehiy de olabilir. Rivayete göre Hz. Peygamber öncü birlik göndermişti. Ganimet alındığında yanında olanlara ganimeti dağıttı, öncü birliğe bir şey ayırmadı. Bu münasebetle ayet indi.
وَمَن يَغْلُلْ يَأْتِ بِمَا غَلَّ يَوْمَ الْقِيَامَةِ “Kim hıyanet ederse, kıyamet günü, hıyanet ettiği şeyle birlikte gelir.”
Hadiste bildirildiği gibi, ganimette bir şey aşıran kıyamet günü aşırdığı şeyi boynuna yüklenerek gelir.
Veya onun vebali ve günahıyla gelir.
ثُمَّ تُوَفَّى كُلُّ نَفْسٍ مَّا كَسَبَتْ “Sonra herkese kazandığının karşılığı eksiksiz ödenir.”
Ayet, öncesine uygun olarak “sonra ona yaptığının karşılığı verilir” şeklinde gelebilirdi. Ama “Sonra herkese kazandığının karşılığı eksiksiz ödenir” denilerek genel bir hüküm bildirildi. Böyle gelmesi, maksada bir delil gibidir ve maksadı kuvvetli bir üslûbla anlatmaktır. Çünkü herkes amelinin karşılığını görecekse, ganimetlere ihanet gibi büyük bir cürümle gelen, evleviyetle cezasını çekecektir.
وَهُمْ لاَ يُظْلَمُونَ “Ve onlar haksızlığa uğramazlar.”
Ne itaatkâr olanların sevabı noksanlaştırılır ne de isyankâr olanların cezası artırılır.
162- أَفَمَنِ اتَّبَعَ رِضْوَانَ اللّهِ كَمَن بَاء بِسَخْطٍ مِّنَ اللّهِ وَمَأْوَاهُ جَهَنَّمُ “Allah’ın rızasına uyan kimse, Allah’ın gazabına uğrayan ve varacağı yer cehennem olan kimse gibi midir?”
وَبِئْسَ الْمَصِيرُ “O, ne kötü varılacak yerdir!”
163- هُمْ دَرَجَاتٌ عِندَ اللّهِ “Onlar (Allah katında) derece derecedirler.”
Ayette, onların sevap ve cezada aralarındaki farklılıkları merdiven basamaklarına benzetildi.
واللّهُ بَصِيرٌ بِمَا يَعْمَلُونَ “Allah, onların yaptıklarını görendir.”
Allah onlardan meydana gelen amellerini ve derecelerini bilir, bunlara göre karşılık verir.
164- لَقَدْ مَنَّ اللّهُ عَلَى الْمُؤمِنِينَ إِذْ بَعَثَ فِيهِمْ رَسُولاً مِّنْ أَنفُسِهِمْ “Andolsun, Allah müminlere kendi içlerinden bir peygamber göndermekle büyük bir lütufta bulunmuştur.”
Peygamberlik nimeti umuma bakmakla beraber, burada tahsisen Hz. Peygamberin kavminden Ona iman edenlere dikkat çekilmesi, onların bu peygamberlik nimetinden ziyade istifade etmelerindendir.
Arab kavmi içinde gönderilen Hz. Peygamberin bir Arab olması, O’nun kelâmını kolaylıkla anlamaları, O’nun sıdk ve emanet hâline vâkıf olmaları ve kendisiyle iftihar etmeleri içindir.
يَتْلُو عَلَيْهِمْ آيَاتِهِ “Onlara (Allahın) âyetlerini okuyor.”
Onlar, hiçbir şey bilmeyen, vahyi duymamış kimseler iken, kendilerine Kur’an ayetlerini okuyor.
وَيُزَكِّيهِمْ “Onların nefislerini arıtıyor.”
Onları kötü ahlak, bozuk inanç ve amellerden tertemiz hâle getiriyor.
وَيُعَلِّمُهُمُ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ “Onlara kitabı ve hikmeti öğretiyor.”
Onlara Kur’anı ve sünneti öğretiyor.
وَإِن كَانُواْ مِن قَبْلُ لَفِي ضَلالٍ مُّبِينٍ “Oysa onlar, daha önce apaçık bir dalalet içinde idiler.”
165- أَوَلَمَّا أَصَابَتْكُم مُّصِيبَةٌ قَدْ أَصَبْتُم مِّثْلَيْهَا قُلْتُمْ أَنَّى هَذَا “Onların başına iki mislini getirdiğiniz bir musibet sizin başınıza geldiğinde, “Bu, nereden başımıza geldi?” mi dediniz?”
“Bu, nereden başımıza geldi?” mi dediniz?” ifadesi, “Evet böyle dediniz” manasında olup onları kınamak içindir.
Müslümanlar Bedir savaşında diğer taraftan yetmiş kişi öldürmüş, yetmişini de esir almışlardı. Uhudda ise yetmiş Müslüman şehit oldu. Durum böyleyken, bunu adeta kabullenmeyip “Bu nerden böyle oldu?” dediniz.
قُلْ هُوَ مِنْ عِندِ أَنْفُسِكُمْ “De ki: O, kendinizdendir.”
Size verilen emre muhalefet edip merkezi terk ettiniz. Size vaad edilen zafer, sebat ve itaate bağlı idi. Siz bunu göstermeyince, böyle bir sonuca sebebiyet verdiniz.
إِنَّ اللّهَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ “Şüphesiz Allah her şeye kadirdir.”
O her şeye kâdir olunca, size yardıma ve yardımı men etmeye, sizi galip ve mağlup yapmaya da kâdirdir.
166- وَمَا أَصَابَكُمْ يَوْمَ الْتَقَى الْجَمْعَانِ فَبِإِذْنِ اللّهِ “İki topluluğun (ordunun) karşılaştığı günde başınıza gelen musibet Allah’ın izniyledir.”
وَلِيَعْلَمَ الْمُؤْمِنِينَ “Bu, Allahın mü’minleri bilmesi içindi.”
167- وَلْيَعْلَمَ الَّذِينَ نَافَقُواْ “Bir de münafıklık yapanları belli etmesi için.”
Böyle bir olayla Allah müminleri ve münafıkları ayıracak, böylece bunların imanı ve diğerlerinin küfrü ortaya çıkacaktır.
وَقِيلَ لَهُمْ تَعَالَوْاْ قَاتِلُواْ فِي سَبِيلِ اللّهِ أَوِ ادْفَعُواْ “Onlara (münafıklara), ‘Gelin, Allah yolunda savaşın veya savunma yapın’ denilmişti.”
O münafıklar, ahiret için savaşmak veya en azından can ve mallarını savunmak hususunda muhayyer bırakıldılar.
Şu manaya da dikkat çekildi: Kâfirlerle savaşın veya en azından mücahitler tarafını sayıca artırmanızla düşmana karşı savunma yapın. Çünkü savaşta sayıca çokluk düşmanı korkutur, cesaretini kırar.
قَالُواْ لَوْ نَعْلَمُ قِتَالاً لاَّتَّبَعْنَاكُمْ “Onlar, “Eğer bir savaş bilseydik, arkanızdan gelirdik” dediler.”
“Savaş denilmeye değer bir durum olsa biz de size katılırdık. Ama görüyoruz ki, sizin yaptığınıza savaş denilmez. Olsa olsa göz göre göre kendini tehlikeye atmaktır” dediler.
Veya şu mana da olabilir: “Şayet biz savaşmayı bilseydik size tâbi olurduk”
Bunu, tamamen istihza yollu söylediler.
هُمْ لِلْكُفْرِ يَوْمَئِذٍ أَقْرَبُ مِنْهُمْ لِلإِيمَانِ “Onlar o gün, imandan çok küfre yakın idiler.”
Bu, onların küfrünü haber veren ilk emareler idi.
Şöyle de mana verildi: Onlar bu sözleriyle ehl-i imandan ziyade ehl-i küfre daha yakın oldular. Çünkü bu şekilde cepheden geri çekilmeleri ve bu sözleri söylemeleri müşrikleri kuvvetlendirmek ve müminleri ise desteksiz bırakmaktı.
يَقُولُونَ بِأَفْوَاهِهِم مَّا لَيْسَ فِي قُلُوبِهِمْ “Ağızlarıyla, kalplerinde olmayanı söylüyorlar.”
Onlar, gizlediklerinin tersini izhar ediyorlar. Kalpleri, iman hususunda dillerine uyum sağlamıyor.
Ayette, sözün dillerine nispeti bir te’kid ve tasvirdir.[1>
وَاللّهُ أَعْلَمُ بِمَا يَكْتُمُونَ “Oysa Allah, içlerinde gizledikleri şeyi çok iyi bilmektedir.”
Allah, onların gizlemiş olduğu nifakı ve yalnız kaldıklarında konuştuklarını en iyi bilendir. Allah bunları ezeli ilmiyle ayrıntılı olarak bilir. Siz ise bir kısım emarelerle mücmel olarak bilirsiniz.
168- الَّذِينَ قَالُواْ لإِخْوَانِهِمْ وَقَعَدُواْ “Kendileri oturup kaldıkları halde kardeşleri için şöyle dediler:”
Bunlar, kendileri savaştan geri kalmış, yerlerinde oturmuşlardı. Uhud savaşında öldürülen yakınları veya arkadaşları için şöyle dediler:
لَوْ أَطَاعُونَا مَا قُتِلُوا “Eğer bize itaat etselerdi öldürülmezlerdi.”
Onlara “Medine’de kalın” demiştik. Bizi dinleselerdi öldürülmezlerdi.
قُلْ فَادْرَؤُوا عَنْ أَنفُسِكُمُ الْمَوْتَ إِن كُنتُمْ صَادِقِينَ “Onlara de ki: Eğer iddianızda doğru iseniz, haydi kendinizden ölümü uzaklaştırın.”
Yani, savaştan geri kalmak ölümden kurtarmaz. Ölümün sebepleri çoktur, savaş ölümün sebeplerinden, geri kalmak da kurtuluş sebeplerinden biridir. Ama bazen da durum tam tersi olabilir.[2>
169- وَلاَ تَحْسَبَنَّ الَّذِينَ قُتِلُواْ فِي سَبِيلِ اللّهِ أَمْوَاتًا “Allah yolunda öldürülenleri sakın ölüler sanma.”
بَلْ أَحْيَاء عِندَ رَبِّهِمْ يُرْزَقُونَ “Bilakis onlar diridirler, Rab’leri katında rızıklanmaktadırlar.”
Ayet, Uhud şehitleri hakkında indi.
Hitap Hz. Peygamberedir.
170- فَرِحِينَ بِمَا آتَاهُمُ اللّهُ مِن فَضْلِهِ “Allah’ın lütfundan verdikleriyle sevinçlidirler.”
Allahın lütfundan onlara verdiği,
-Şehitlik payesi.
-Ebedi hayatı kazanmak.
-Allahın kurbiyetine mazhar olmak.
-Cennet nimetlerinden faydalanmak gibi nimetlerdir.
وَيَسْتَبْشِرُونَ بِالَّذِينَ لَمْ يَلْحَقُواْ بِهِم مِّنْ خَلْفِهِمْ أَلاَّ خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلاَ هُمْ يَحْزَنُونَ “Arkalarından kendilerine henüz katılmamış kimseler için hiçbir korku olmayacağını ve onların üzülmeyeceklerini müjdelemek isterler.”
Geride henüz şehid olmamış mü’min kardeşlerine şunu müjdelemek isterler:
Geride kalan ehl-i iman öldüklerinde veya öldürüldüklerinde, yine hayatta olacaklar. Bu yeni hayatlarını kötü bir şeyin olma korkusu ve sevilen bir şeyi elden kaçırma hüznü bulandırmayacak.
Ayet,
-İnsanın maddi bir bedenden ibaret olmayıp, bizâtihi idrak sahibi bir cevhere sahip olduğuna,
-Ve bu ruh cevherinin, bedenin harap olmasıyla harap olmadığına,
-Ruhun idraki, elem duyması ve lezzet almasının bedene bağlı olmadığına delâlet eder.
Cenab-ı Hakkın Âl-i Firavn hakkında şu sözü de bu manayı kuvvetlendirir:
“…(Öyle bir) ateş ki, onlar sabah-akşam ona arz olunurlar.” (Mü’min, 46)[3>
İbnu Abbas Hz. Peygamberden şöyle rivayet eder: “Şehitlerin ruhları yeşil kuşların içlerindedir. Bunlar cennet pınarlarından içerler, meyvelerinden yerler. Arşın gövdesinde asılı kandillerde yerleşirler.”
Bu rivayeti inkâr eden ve ruhu arizî bir varlık olarak gören “o şehitler kıyamet günü hayatta olacaklar” şeklinde görüş belirtir. Bunlara göre, şehitlerle ilgili ayette ilerdeki hâllerinin şimdiki zamanla ifade edilmesi tahakkukunu ve bu zamanın gelmesinin yakın olduğunu bildirmek içindir.
Veya onların hayatta olması, kendilerinin yâd edilmesi cihetiyledir.
Ayette,
-Cihada teşvik,
-Şehit olmaya rağbet uyandırmak,
- İlâhi emirlere daha ziyade itaata sevk etmek,
-Kardeşleri hakkında kendine olan nimetleri temennî etmeyi medhetmek,
-Mü’minlerin felah bulacaklarını müjdelemek vardır.
171- يَسْتَبْشِرُونَ بِنِعْمَةٍ مِّنَ اللّهِ وَفَضْلٍ وَأَنَّ اللّهَ لاَ يُضِيعُ أَجْرَ الْمُؤْمِنِينَ “Onlar, Allah’tan bir nimeti ve lütfu, ayrıca Allah’ın mü’minlerin ecrini zayi etmeyeceğini müjdelemek isterler.”
Bu şehitler, yaptıkları amellere karşılık Allahın sevap vermesini ve kendi lütfundan, ziyade ikramda bulunmasını müjdelemek isterler. Ayette “Güzel amel yapanlara en güzeli ve bir ziyade vardır.” (Yunus, 26) denilmiştir.
Ayette nimet ve fadl (lütuf) kelimesinin elif-lâmsız gelmesi, büyüklüğünü göstermek içindir.
Ayette “Allah mü’minlerin ecrini zayi etmez” denilmesi, onların imanları sebebiyle bu mükâfata layık olduklarını gösterir. Ayrıca imanı olmayan kimsenin amellerinin boşa gideceğini, ecrinin zayi olacağını hissettirir.
[1> İkram edilen yemeği yemeyen kimseye ev sahibi “ye ye, kendi ellerimle yaptım” dese, “kendi ellerimle” ifadesi manayı tekid etmiş olur. “Ağız ile söylemek” de bunun gibidir.
[2> Yani, cepheye savaşa giden salimen ve ğânimen dönebilir. Geride kalan ise herhangi bir sebeple hayatını kaybedebilir.
[3> Ayette âl-i Firavn’ın sabah akşam ateşe arz edildiği nazara verildikten sonra, devamında “Kıyamet koptuğu günde ise Âl-i Firavnı azabın en şiddetlisine sokun!” denilir. Demek ki kıyamet kopmazdan önce bir azap göreceklerdir. Bu ise, ruhlarıyla çekecekleri kabir azabıdır.
172- الَّذِينَ اسْتَجَابُواْ لِلّهِ وَالرَّسُولِ مِن بَعْدِ مَآ أَصَابَهُمُ الْقَرْحُ “Onlar, kendilerine yara dokunduktan sonra Allah ve Peygamberin davetine uydular.”
لِلَّذِينَ أَحْسَنُواْ مِنْهُمْ وَاتَّقَواْ أَجْرٌ عَظِيمٌ Onlardan iyi işler yapan ve günahlardan sakınanlar için çok büyük bir mükafat vardır.”
Ayette “onlardan iyi işler yapan ve sakınanlar için çok büyük bir mükâfat olduğu” bildiriliyor. Bu iki vasıftan maksat, medih ve hükmün illetini beyan etmektir, yoksa kayıtlama değildir. Çünkü Allah ve rasulüne icabet edenlerin tamamı muhsin ve müttakidir.[1>
173- الَّذِينَ قَالَ لَهُمُ النَّاسُ إِنَّ النَّاسَ قَدْ جَمَعُواْ لَكُمْ فَاخْشَوْهُمْ فَزَادَهُمْ إِيمَاناً “Onlar öyle kimselerdir ki, insanlar kendilerine, “İnsanlar sizin için toplanmışlar, onlardan korkun” dediklerinde, bu onların imanını artırdı.”
Sebeb-i Nüzûl
Rivayete göre Uhud savaşında galip gelen Ebu Süfyan ve arkadaşları, dönüşte Ravha denilen yere geldiklerinde pişman oldular ve geriye dönüp işi bitirmeğe niyetlendiler. Bu durum Hz. Peygambere ulaştığında, ashabını topladı “Bugün ancak dün bizimle beraber olanlar çıksın” dedi. Böylece Hz. Peygamber bir cemaatle Hamrau-l Esed denilen yere kadar geldi. Burası, Medineye sekiz mil mesafede idi. Ashabı genelde yaralı idi. Böyle olmasına rağmen mükâfatı kaçırmamak için tahammül gösterdiler, Allah müşriklerin kalplerine korku saldı, geri döndüler. Bu münasebetle üstteki ayet nazil oldu.
Rivayete göre Ebu Süfyan Uhuddan ayrılırken şöyle nida etti: “Ya Muhammed, gelecek yıl Bedirde buluşalım.” Hz. Peygamber bu davete “inşaallah” dedi. Diğer yıl Ebu Süfyan Mekkelilerle beraber yola çıktı. Zahran denilen yerde konakladıklarında Allah kalbine korku bıraktı, geri dönmenin daha uygun olacağını düşündü. O sırada Abd-i Kays kabilesinden bir kafile onlara uğradı.
Bunlar Medineye gitmekte idiler.
Ebu Süfyan, Müslümanları Medineden çıkmamaya ikna ederse bir deve yükü kuru üzüm vaadinde bulundu. Bir başka rivayette ise, Abd-i Kays’tan bir kafile yerine Nuaym Bin Mesud’un adı geçer. Bu rivayete göre Ebu Süfyan on deve karşılığında Nuaym Bin Mes’udun Müslümanları Medineden çıkmamaya ikna etmesini söyledi. Nuaym, teklifi kabul etti. Medineye geldiğinde Müslümanların sefer için hazırlık yaptıklarını gördü. Onlara şöyle dedi: “Sizin diyarınıza geldiler. Kaçanlar dışında kimse kurtulamaz. Onlar o kadar büyük bir kuvvetle üzerinize gelirlerken, onlara karşı çıkabileceğinizi mi sanıyorsunuz?”
Müslümanlar, bu yalan haber karşısında gevşediler. Hz. Peygamber ise şöyle dedi: “Nefsim elinde olan Allaha yemin ederim ki, benimle kimse çıkmasa bile, ben tek başıma çıkacağım.” Böylece yetmiş atlıyla beraber “Hasbünallah ve nime’l-vekil” diyerek yola çıktı.
“Bu, onların imanını artırdı.”
Onunla beraber olanlar, insanların bu sözüne iltifat etmediler, za’fiyete düşmediler. Allaha olan imanları onlara sebat verdi, imanları daha da arttı. İslam hamiyyeti ve gayretini ortaya koydular, halis niyet izhar ettiler.
Ayetin ifadesi, imanın artıp eksildiğine delalet eder.[2>
İbnu Ömer’den gelen şu rivayet de bunu desteklemektedir:
Dedik ki: “Ya Rasulallah, iman artıp eksilir mi?” “Evet” dedi. İman, sahibini cennete sokacak kadar artar, sahibini cehenneme sokacak kadar da eksilir.”
Eğer Allaha taati imandan sayarsak, imanın artıp eksilmesi gayet açıktır. Taati imana dâhil etmediğimizde ise, yakînin
-Ülfet ile,[3>
-Çokça tefekkür ederek,
-Delillerin birbirine yardımcı olmasıyla artması söz konusudur.
وَقَالُواْ حَسْبُنَا اللّهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ “Ve dediler: Allah bize yeter, O ne güzel vekildir!”
174- فَانقَلَبُواْ بِنِعْمَةٍ مِّنَ اللّهِ وَفَضْلٍ “Bunun üzerine Allah’tan bir nimet ve bir lütufla geri döndüler.”
İşte böyle diyenler Bedirden sâlimen, imanda sebat ile, hatta imanları artmış olarak döndüler.
Ayrıca ticarî kazanç da elde ettiler. Çünkü Bedir’e geldiklerinde bir pazar kurdular, alış-veriş yapıp kazançlı çıktılar.
لَّمْ يَمْسَسْهُمْ سُوءٌ “Kendilerine hiç bir kötülük dokunmadı.”
Kendilerine bir yara veya düşmandan bir kötülük de dokunmadı.
وَاتَّبَعُواْ رِضْوَانَ اللّهِ “Ve Allah’ın rızasına uydular.”
Bu cesaret ve çıkışlarıyla dünya ve ahiret hayırlarını elde etmenin esası olan Allahın rızasına tâbi oldular.
وَاللّهُ ذُو فَضْلٍ عَظِيمٍ “Allah çok büyük bir lütuf sahibidir.”
Allah onlara,
-Sebat vererek,
-İmanlarını artırarak,
-Cihada koşmaya muvaffak kılarak,
-Dinde salabet vererek,
-Düşmana karşı cesaret gösterterek
-Onları üzebilecek her hâlden koruyarak
-Uhrevî mükafatla beraber dünyevi fayda görmelerini sağlayarak büyük lütufta bulundu.
Ayette geride kalanları pişman kılmak ve görüşlerinin hatalı olduğunu bildirmek vardır. Çünkü, bazıları kazanırken, geride kalanlar kendilerini mahrum bırakmışlardır.
175- إِنَّمَا ذَلِكُمُ الشَّيْطَانُ يُخَوِّفُ أَوْلِيَاءهُ “Size gelen o şeytan ancak kendi dostlarını korkutur.”
Burada “şeytan” ile Nuaym Bin Mes’ud veya Ebu Süfyan murat edilmiş olabilir. Müslümanları Medinede kalmaya teşvik eden, Peygamberle çıkmayıp oturup kalan kendi dostlarını korkutuyor.
Veya mana şöyle de olabilir. “Şeytan, kendi dostları olan Ebu Süfyan ve yanındakilerle sizi korkutuyor.”
فَلاَ تَخَافُوهُمْ وَخَافُونِ إِن كُنتُم مُّؤْمِنِينَ “Eğer mü’min iseniz artık onlardan korkmayın, benden korkun.”
Yani, ne sizi korkutandan ne kendisiyle korkuttuklarından korkmayın.
Benim emrime muhalefet etmekten korkun da Rasulüm ile beraber cihada gidin.
“Eğer mü’min iseniz” denilmesinde şöyle bir incelik vardır: İman, Allah korkusunu insanların korkusuna tercih etmeyi iktiza eder.
176- وَلاَ يَحْزُنكَ الَّذِينَ يُسَارِعُونَ فِي الْكُفْرِ “Küfürde yarışanlar seni üzmesin.”
Ayette bahsedilenler Uhud savaşına katılmayan münafıklar veya İslâmdan dönen bazı kimseler olabilir. Yani, “onlar sana bir zarar verirler ve Sana karşı başkalarına yardım ederler” şeklinde bir korku seni üzmesin.
إِنَّهُمْ لَن يَضُرُّواْ اللّهَ شَيْئاً “Onlar, Allah’a hiçbir şekilde zarar veremezler.”
Onlar, küfürde yarışan kimseler olarak, Allahın sevdiği kimselere hiçbir şekilde zarar veremezler, ancak kendilerine zarar verirler.
يُرِيدُ اللّهُ أَلاَّ يَجْعَلَ لَهُمْ حَظًّا فِي الآخِرَةِ “Allah, ahirette onlara bir pay vermemek diliyor.”
Allah ahirette onların herhangi bir sevap payları olmamasını murat ediyor.
Ayet, bahsettiği kimselerin tuğyanlarında devam etmelerine ve küfür üzere ölmelerine delâlet eder.
Ayette “Allah böyle diliyor” denilmesi, onların küfürde çok ileri gittiklerini hissettirmek içindir. Öyle ki Erhamür-Rahimin olan Allah, onların ahirette rahmetinden bir nasibi olmamasını murat etmiştir.
وَلَهُمْ عَذَابٌ عَظِيمٌ “Onlar için çok büyük bir azap vardır.”
Sevaptan mahrum olmaları yanında, onlar için çok büyük bir azap vardır.
177- إِنَّ الَّذِينَ اشْتَرَوُاْ الْكُفْرَ بِالإِيمَانِ لَن يَضُرُّواْ اللّهَ شَيْئًا “İman karşılığında küfrü satın alanlar Allah’a hiçbir zarar veremezler.”
وَلهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ “Onlar için çok elîm bir azap vardır.”
Biraz önceki ayette azaptan bahsedilirken bu ayette de bahsedilmesi, te’kid içindir.
Veya önceki haber verilen azap Uhud savaşına katılmayan münafıklar veya dinden dönenler için iken, bu ayette bildirilen, umum kâfirlere bakan azaptır.
178- وَلاَ يَحْسَبَنَّ الَّذِينَ كَفَرُواْ أَنَّمَا نُمْلِي لَهُمْ خَيْرٌ لِّأَنفُسِهِمْ “İnkâr edenler, kendilerine vermiş olduğumuz mühletin, sakın kendileri için hayırlı olduğunu sanmasınlar.”
إِنَّمَا نُمْلِي لَهُمْ لِيَزْدَادُواْ إِثْمًا “Biz, onlara ancak günahları artsın diye mühlet veriyoruz.”
وَلَهْمُ عَذَابٌ مُّهِينٌ “Onlar için alçaltıcı bir azap vardır.”
Ayete şöyle de mana verilmiştir: “O inkârcılar kendilerine mühlet verişimizi günahlarının artması için olduğunu sakın zannetmesinler. Biz onlara tevbe etmeleri, imana girmeleri için süre veririz. Şayet akıllarını başlarına alır ve o süre içinde daha önce yapamadıklarını telâfi ederlerse, bu süre vermemiz kendileri için çok daha hayırlıdır.
179- مَّا كَانَ اللّهُ لِيَذَرَ الْمُؤْمِنِينَ عَلَى مَآ أَنتُمْ عَلَيْهِ حَتَّىَ يَمِيزَ الْخَبِيثَ مِنَ الطَّيِّبِ “Allah, habisi temizden ayırıncaya kadar mü’minleri içinde bulunduğunuz şu durumda bırakacak değildir.”
Ayet, Hz. Peygamberin devrindeki samimi mü’minlerin ve münafıkların hepsine hitap eder. Yani, Allah sizleri karışık, içinizden muhlis ve münafıklar bilinmez, bir şekilde bırakacak değildir. İçinizden münafık olanları,
-Ya peygambere vahiyle bildirerek,
-Veya meşakkatli tekliflerle samimi mü’minlerden ayıracaktır.
Münafık olanlar, Allah yolunda mal ve canını feda etmek gibi çetin mükellefiyetlere sabredemez ve kabullenemezken, içinizden halis muhlis, samimi Müslüman olanlar, bu mükellefiyetlerin hakkını verecektir.
وَمَا كَانَ اللّهُ لِيُطْلِعَكُمْ عَلَى الْغَيْبِ “Allah, sizi gayba muttali kılacak da değildir.”
وَلَكِنَّ اللّهَ يَجْتَبِي مِن رُّسُلِهِ مَن يَشَاء “Fakat Allah, peygamberlerinden dilediğini seçer.”
Allah sizden birine gayb ilmi verip, kalplerde olan küfre ve imana bununla muttali kılacak değildir. Lakin Allah dilediğini risaleti için seçer, Ona vahyeder ve Ona bazı gaybî şeyleri bildirir. Veya gayba delalet eden bazı emareler ortaya koyar.
فَآمِنُواْ بِاللّهِ وَرُسُلِهِ “O hâlde, Allah’a ve peygamberlerine iman edin.”
Öyleyse samimi bir şekilde Allaha ve elçilerine iman edin.
Veya şuna inanın ki: Gayba muttali olan sadece Allahtır. Peygamberler O’nun seçkin kulları olmakla beraber, Allah bildirmedikçe gaybı bilemezler, kendilerine vahyedilenden başkasını söyleyemezler.
Sebeb-i Nüzûl
Rivayete göre kâfirler “Muhammed bir peygamberse bizden kimin iman edip kimin kâfir olduğunu bize haber versin” dediler. Bunun üzerine ayet nazil oldu.
Bir başla rivayette ise, Süddi Hz. Peygamberin şöyle dediğini nakleder: “Ümmetim bana arzedildi, kimin iman edip kimin inkâr edeceği bana bildirildi.” Bunu duyan münafıklar “kimin iman edip kimin inkâr edeceğini bildiğini söylüyor. Biz onunlar beraberiz, ama bizim hâlimizi bilmiyor” deyince ayet nazil oldu.
وَإِن تُؤْمِنُواْ وَتَتَّقُواْ فَلَكُمْ أَجْرٌ عَظِيمٌ “Eğer iman eder ve günahlardan sakınırsanız sizin için çok büyük bir mükâfat vardır.”
Eğer hakkıyla iman eder, nifaktan sakınırsanız sizin için hatır ve hayale gelmez büyük bir mükâfat vardır.
180- وَلاَ يَحْسَبَنَّ الَّذِينَ يَبْخَلُونَ بِمَا آتَاهُمُ اللّهُ مِن فَضْلِهِ هُوَ خَيْرًا لَّهُمْ “Allah’ın kendilerine lütfundan verdiği nimetlerde cimrilik edenler, bunun kendileri için bir hayır olduğunu sanmasınlar.”
بَلْ هُوَ شَرٌّ لَّهُمْ “Hayır! O kendileri için bir şerdir.”
Cimrilik, ilâhî cezayı celbettiğinden hayır değil, şerdir.
سَيُطَوَّقُونَ مَا بَخِلُواْ بِهِ يَوْمَ الْقِيَامَةِ “Cimrilik ettikleri şey kıyamet gününde boyunlarına dolanacaktır.”
Ayet, cimriliğin nasıl bir şer olduğunu beyan eder.
Hz. Peygamber şöyle bildirir: “Malının zekâtını vermeyen kimselere, Allah o malı kıyamet günü boynunda bir yılan yapar.”
وَلِلّهِ مِيرَاثُ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ “Göklerin ve yerin mirası Allah’ındır.”
Göklerde ve yerdekilerin birbirine miras olarak bıraktıklarının hepsi Allahındır.
Bu durumda, malıyla cimrilik yapanlara ne oluyor ki, mallarını Allah yolunda infak etmiyorlar!
Veya mana şöyle olabilir: Allah, o cimrilik yapanları helâk etmekle, ellerinde sımsıkı tuttukları ve Allah yolunda harcamadıkları mallara varis olur. O kimselere de pişmanlık ve ceza kalır.
وَاللّهُ بِمَا تَعْمَلُونَ خَبِيرٌ “Allah, yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.”
Allah neyi men edip neyi verdiklerinizi bilir, ona göre karşılık verir.
[1> Onların hepsi iyi işler yaparlar ve günahlardan sakınırlar.
[2> Işığın zayıf ve kuvvetli halleri olması misali, imanda da mertebeler vardır. Bu zaviyeden bakıldığında iman artar ve eksilir. Ayetlerin zahirinden de anlaşılan budur. Ama iman edilecek şeyler açısından bir artış ve eksiliş söz konusu olamaz.
[3> Burada ülfetten murat, imanı artıracak durumlarla içli dışlı olmak anlamında olabilir. Mesela, dinî sohbetlerin takipçisi olan biri, iman konularına yabancı kalmaktan kurtulur. Onlarla içli dışlı olmak, imanını artırmaya sebebiyet verir.
181- لَّقَدْ سَمِعَ اللّهُ قَوْلَ الَّذِينَ قَالُواْ إِنَّ اللّهَ فَقِيرٌ وَنَحْنُ أَغْنِيَاء “Şüphesiz Allah fakirdir, biz ise zenginiz” diyenlerin sözünü Allah elbette duydu.”
Sebeb-i Nüzûl
Yahudilerin bir kısmı “Var mı Allah’a güzel bir borç verecek kimse ki, O da ona kat kat ödesin, karşılığını versin.” (Bakara, 245) ayetini duyduklarında böyle demişlerdi. Hz. Peygamber Hz. Ebubekir ile beraber Beni Kaynuka Yahudilerine mektup yazmış, onları İslâm’a, namaz kılmaya, zekât vermeye ve Allah yolunda karz-ı hasende bulunmaya çağırmıştı. Bunun üzerine Yahudilerden Fenhas Bin Azura şöyle dedi: “Allah fakir, ödünç istiyor.” Bunu duyan Hz. Ebubekir, Fenhasın yüzüne tokat vurdu ve şöyle dedi: “Aramızda anlaşma olmasa, boynunu vururdum.”
Sonra da gidip Hz. Peygambere onu şikâyet etti. Ama Fenhas öyle dediğini kabul etmedi. Bu münasebetle ayet nazil oldu.
Ayetin manası şöyledir: Onların böyle demesi Allaha gizli değildir. Ve Allah onlar için bir ceza hazırlamıştır.
سَنَكْتُبُ مَا قَالُواْ وَقَتْلَهُمُ الأَنبِيَاء بِغَيْرِ حَقٍّ “Onların dediklerini ve haksız yere peygamberleri öldürmelerini yazacağız.”
Biz onların bu sözünü, görevli meleklerin sahifelerinde yazacağız.
Veya biz bunu ilmimizde muhafaza edeceğiz, ihmal etmeyeceğiz.
Çünkü bu büyük bir sözdür. Allah’ı inkârdır, Kur’anla ve Peygamberle istihzadır. Bundan dolayı, bunun peşinde peygamberleri katletmeleri nazara verildi.
Ayette “Allah fakirdir” demelerinin onların ilk cürümleri olmadığına bir tenbih vardır. Peygamberleri öldürmeye cüret edenlerden böyle sözler hiç de uzak görülmez.
وَنَقُولُ ذُوقُواْ عَذَابَ الْحَرِيقِ “Ve “tadın o yakıcı azabı!” diyeceğiz.”
Biz onlardan “tadın o yakıcı azabı!” diye intikam alırız.
Bunda, çok cihetlerle beliğ, etkili bir anlatım vardır.
Ayet metninde geçen zevk kelimesi yiyeceklerin tadını fark etmektir. Burada genişletilerek diğer duyu ve halleri tatmakta da kullanıldı. Burada “tadın o yakıcı azabı” şeklinde gelmesi, bu azabın cimrilikten ve mala karşı hırstan kaynaklanan sözleri üzerine gelmiş olmasıdır.
182- ذَلِكَ بِمَا قَدَّمَتْ أَيْدِيكُمْ “Bu, kendi ellerinizin gönderdiklerinin karşılığıdır.”
Bu azap, peygamberleri öldürmek, bu çirkin sözü söylemek ve diğer günahlarına bir cezadır. Ayette “kendi ellerinizin gönderdikleri” denilmesi, aslında diğer azalarla işlenenleri de içine alır. Ama insanın ekser amelleri eli ile olduğundan böyle ifade edilmiştir.
وَأَنَّ اللّهَ لَيْسَ بِظَلاَّمٍ لِّلْعَبِيدِ “Ve Allah, kullara asla zulmedici değildir.”
Cenab-ı Hakktan zulmün nefyi, O’nun âdil olmasını iktiza eder. Bu da iyilik yapanın mükâfatlandırılmasını, kötülük yapanın da cezalandırılmasını gerektirir.
183- الَّذِينَ قَالُواْ إِنَّ اللّهَ عَهِدَ إِلَيْنَا أَلاَّ نُؤْمِنَ لِرَسُولٍ حَتَّىَ يَأْتِيَنَا بِقُرْبَانٍ تَأْكُلُهُ النَّارُ “Allah, ‘ateşin yiyeceği bir kurban getirmedikçe hiçbir peygambere inanmama’ hususunda bizden söz aldı” dediler.”
Ayette bahsedilen kimseler Yahudilerden Ka’b Bin Eşref, Mâlik, Huyey, Fenhas ve Vehb Bin Yahuza’dır.
Onların inancına göre Allaha kurban sunulur, peygamber kalkıp dua eder, ardından semavî bir ateş gelir, o kurbanı yakardı.
Bu onların iftiralarından ve batıl şeylerindendir. Çünkü ateşin kurbanı yemesi imanı icap ettirmez, ancak mu’cize oluşu söz konusudur. Gerek bu, gerekse diğer mu’cizeler bunun için meşru kılınmıştır.
قُلْ قَدْ جَاءكُمْ رُسُلٌ مِّن قَبْلِي بِالْبَيِّنَاتِ وَبِالَّذِي قُلْتُمْ “De ki: Benden önce size nice peygamberler, apaçık delilleri ve sizin dediğiniz şeyi getirdi.”
فَلِمَ قَتَلْتُمُوهُمْ إِن كُنتُمْ صَادِقِينَ “Eğer doğru söyleyenler iseniz, niçin onları öldürdünüz?”
Ayette onları tekzip ve ilzam vardır. Hz. Peygamberden önce Hz. Zekeriya ve Hz. Yahya gibi peygamberler tasdiki gerektiren mu’cizeler ve görmek istedikleri gökten ateş gelmesi mu’cizesini getirmişler, ama Yahudiler tarafından öldürülmüşlerdir. Şayet tasdiki gerektiren şey bu mu’cizenin getirilmesi ve imandan geri durmaları ve kaçınmaları da Hz. Peygamberden böyle bir mu’cize görmemeleri ise, onlara ne oldu ki başka mu’cizelerle birlikte bunu da getiren peygamberlere inanmadılar, öldürmeye cüret ettiler?
184- فَإِن كَذَّبُوكَ فَقَدْ كُذِّبَ رُسُلٌ مِّن قَبْلِكَ “Eğer seni yalanladılarsa (üzülme!), Senden önce de peygamberler yalanlanmıştı.”
جَآؤُوا بِالْبَيِّنَاتِ وَالزُّبُرِ وَالْكِتَابِ الْمُنِيرِ “Onlar açık delilleri, hikmetli sayfaları ve aydınlatıcı kitabı getirmişlerdi.”
Ayet, kavminin ve Yahudilerin yalanlamasına karşı Hz. Peygambere bir tesellidir.
Ayetteki “zübür”, “Zebur” kelimesinin çoğuludur, “hikmetli sözlerle dolu kitap” anlamında kullanılır.
“Kitap” ise Kur’anın örfünde “şeriat ve hükümler tazammun eden” manasında kullanılır. Bundan dolayı Kur’anın tamamında kitap ve hikmet birbirine atıfla geldi.
“Zübür”, kelimesinin, “öğütler ve kötülükten sakındıran nasihatler” anlamında olduğu da söylenir.
185- كُلُّ نَفْسٍ ذَآئِقَةُ الْمَوْتِ “Her nefis ölümü tadacaktır.”
Ayet, tasdik ve tekzip edenler için bir vaad ve vaîddir.[1>
وَإِنَّمَا تُوَفَّوْنَ أُجُورَكُمْ يَوْمَ الْقِيَامَةِ “Kıyamet günü ecirleriniz size eksiksiz olarak verilecektir.”
Kabirlerden kaldırılıp diriltildiğinizde amellerin karşılığı, ister hayır ister şer olsun, tam ve eksiksiz olarak size verilecektir.
Ayette “Kıyamet günü ecirleriniz size eksiksiz olarak verilecektir” denilmesi, kıyametten önce de amellerin karşılığının bir kısmının verilmesini hissettirir.
Hz. Peygamberin şu hadisi bunu teyid etmektedir: “Kabir ya cennet bahçelerinden bir bahçe veya cehennem çukurlarından bir çukurdur.”
فَمَن زُحْزِحَ عَنِ النَّارِ وَأُدْخِلَ الْجَنَّةَ فَقَدْ فَازَ “Her kim cehennemden uzaklaştırılıp cennete konursa o, gerçekten kurtuluşa ermiştir.”
Bunlar kurtulan ve muradına nail olanlardır. Hz. Peygamber şöyle buyurur: “Her kim ateşten uzak kılınıp cennete alınmak isterse, Allaha ve ahiret gününe iman ederek ölsün, kendisine nasıl muamele edilmesini isterse, insanlara öyle muamele etsin.”
وَما الْحَيَاةُ الدُّنْيَا إِلاَّ مَتَاعُ الْغُرُورِ “Dünya hayatı, aldatıcı meta’dan başka bir şey değildir.”
Dünya hayatının lezzetleri ve zînetleri ancak bir aldanma metaıdır.
Ayette dünya, müşteriye aldatıcı bilgilerle satılan hileli mala benzetildi. Dünyanın bu yönü, onu ahirete tercih edenler hakkındadır. Ama dünyayı değerlendirip ahireti elde etmek isteyen kimse için, dünya son derece kıymetli bir meta’dır.
186- لَتُبْلَوُنَّ فِي أَمْوَالِكُمْ وَأَنفُسِكُمْ “Andolsun, mallarınız ve canlarınız konusunda imtihan edileceksiniz.”
Mal ile imtihan,
-Ondan infak etmek ile mükellef olmak,
-Mala gelen afetlerdir.
Can ile olan imtihan ise,
-Cihad,
-Katledilme,
-Esir alınma.
-Yaralanma,
-Korku, hastalık, yorucu haller gibi durumlardır.
وَلَتَسْمَعُنَّ مِنَ الَّذِينَ أُوتُواْ الْكِتَابَ مِن قَبْلِكُمْ وَمِنَ الَّذِينَ أَشْرَكُواْ أَذًى كَثِيرًا “Sizden önce kendilerine kitap verilenlerden ve Allah’a ortak koşanlardan üzücü birçok söz işiteceksiniz.”
Ayette bildirilen üzücü söz,
-Hz. Peygamberi hicvetmek,
-Dinde incitici sözler,
-Kâfirlerin Müslümanların aleyhine kışkırtması gibi hâllerdir.
Cenab-ı Hakkın bunu vukuundan önce haber vermesi, Müslümanların böyle sözlere sabra ve tahammüle psikolojik olarak hazır olmalarını sağlamak, başlarına geldiğinde mukabelede bulunmaya hazır hâle getirmek içindir.
وَإِن تَصْبِرُواْ وَتَتَّقُواْ فَإِنَّ ذَلِكَ مِنْ عَزْمِ الأُمُورِ “Eğer sabreder ve günahlardan sakınırsanız bilin ki, bunlar (yapmaya değer) azmi gerektiren işlerdendir.”
Eğer bu ezaya sabreder, Allahın emrine muhalefetten kaçınırsanız, bu sabır ve takva, uğrunda azmetmeye değer işlerdendir.
Veya sabır ve takva, Allahın emrettiği ve önem verdiği işlerdendir.
187- وَإِذَ أَخَذَ اللّهُ مِيثَاقَ الَّذِينَ أُوتُواْ الْكِتَابَ لَتُبَيِّنُنَّهُ لِلنَّاسِ وَلاَ تَكْتُمُونَهُ “Hani Allah, kendilerine kitap verilenlerden, “Onu (Kitabı) mutlaka insanlara açıklayacaksınız ve onu gizlemeyeceksiniz” diye sağlam söz almıştı.”
Kendilerinden kuvvetli söz alınan ehl-i kitaptan murat, onların âlimleridir.
فَنَبَذُوهُ وَرَاء ظُهُورِهِمْ “Fakat onlar verdikleri sözü, arkalarına attılar.”
Ama onlar bu misaka (verdikleri söze) riayet etmediler, ona yönelmediler.
Ayette ifade edilen “arkaya atmak”, önem vermemek ve yönelmemek anlamında bir meseldir. Bunun zıddı ise, gözü önüne almak, gözü önüne koymaktır.
وَاشْتَرَوْاْ بِهِ ثَمَناً قَلِيلاً “Ve onu az bir karşılığa değiştiler.”
Onlar buna bedel olarak bir parça dünyevî mal ve menfaat elde ettiler.
فَبِئْسَ مَا يَشْتَرُونَ “Yaptıkları alışveriş ne kadar da kötü!”
Hz. Peygamber şöyle buyurur.
“Kim ehil olan kimseye ilmi anlatmayıp gizlerse, ateşten bir gem ile ağzı gemlenir.”
Hz. Ali de şöyle der:
“Allah ehl-i ilim olanlardan öğretme sözü almadan, cahil kimselerden ilim öğrenme sözü almadı.”
188- لاَ تَحْسَبَنَّ الَّذِينَ يَفْرَحُونَ بِمَا أَتَواْ وَّيُحِبُّونَ أَن يُحْمَدُواْ بِمَا لَمْ يَفْعَلُواْ فَلاَ تَحْسَبَنَّهُمْ بِمَفَازَةٍ مِّنَ الْعَذَابِ “Ettikleriyle şımaran ve yapmadıklarıyla övülmeyi sevenleri, sakın onları azaptan kurtulur sanma.”
Hitap Hz. Peygamber ve mü’minleredir.
Onların ettikleriyle şımarmaları,
-Sahtekârlık yapmaları,
-Hakkı gizlemeleri gibi hâllerdir.
Yapmadıklarıyla övülmek istemeleri ise,
-Ahde vefa göstermek,
-Hakkı izhar etmek,
-Doğru haber vermek gibi hâllerdir.[2>
وَلَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ “Onlar için elîm bir azap vardır.”
Küfürleri ve sahtekârlıkları yüzünden onlara elîm bir azap vardır.
Sebeb-i Nüzûl
Hz. Peygamber (asm) Yahudilere Tevratta olan bir şeyi sordu, onda olanın tersini söylediler. Kendilerini doğru söylemiş gibi takdim ettiler ve bu yaptıklarını da bir hünermiş gibi beğendiler. Bu münasebetle bu ayet nazil oldu.
Denildi ki: Ayet savaştan geri kalıp da bunun maslahat olduğunu savunan, böyle yaptığından dolayı “aferin” bekleyen kimseler hakkında nâzil oldu.
Denildi ki: Ayet, münafıklar hakkında indi. Çünkü onlar münafıklıklarıyla sevinirler ve gerçekte yapmamış oldukarı iman ile Müslümanlardan övgü beklerlerdi.
189- وَلِلّهِ مُلْكُ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ “Göklerin ve yerin mülkü Allah’ındır.”
Allah, göklerde ve yerde ne varsa hepsine hükmeder.
وَاللّهُ عَلَىَ كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ “Allah her şeye kâdirdir.”
Allah üstteki ayette belirtilen özellikteki kimselere azap vermeye kâdirdir.
Ayetin -haşa- “Allah fakirdir” diyenlere bir red olduğu da nazara verilmiştir.
[1> Yani, dinî tasdik edenler ölümle şu dünyanın sıkıntılarından kurtulurlar. Dini yalanlayanlar ise ölümle ceza mahalline gönderilirler.
[2> Yani, bu özellikler onlarda olmamakla beraber, sanki varmış gibi bu kemal vasıflarıyla anılmaktan hoşlanırlar.
190- إِنَّ فِي خَلْقِ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ وَاخْتِلاَفِ اللَّيْلِ وَالنَّهَارِ لآيَاتٍ لِّأُوْلِي الألْبَابِ “Şüphesiz göklerin ve yerin yaratılışında, gece ve gündüzün ihtilafında, selim akıl sahipleri için ibretler vardır.”
Bütün bunlarda, his ve vehim şaibelerinden uzak parlak akıllara,
-Saniin varlığına ve birliğine,
-İlminin ve kudretinin kemâline apaçık deliller vardır.
Ayette gökler ve yer, ayrıca gece ve gündüz nazara verildi. Bunlarla yapılan istidlal, bunların hepsinin değişken olmasıdır. Bu üçü, değişmenin bütün nevilerini içine alır. Çünkü değişiklik,
1-Ya bir şeyin zâtında,
2-Ya bir cüzünde,
3-Veya pozisyonunda olur.
-Gece-gündüzün değişmesi birinciye,
-Elementlerin sûretlerinin değişmesi ikinciye,
-Feleklerde görülen pozisyonların değişmesi ise üçüncüye bir misaldir.
Hz. Peygamber bu ayetle alakalı şöyle buyurur: “Bu ayeti okuyup da tefekkür etmeyene yazıklar olsun!”
191- ْ الَّذِينَ يَذْكُرُونَ اللّهَ قِيَامًا وَقُعُودًا وَعَلَىَ جُنُوبِهِمْ“Onlar ayaktayken, otururken ve yanları üzerine uzandıklarında Allah’ı anarlar.”
Onlar bütün hâllerde daima zikrederler. Hz. Peygamber şöyle buyurur: “Cennet bahçelerinde dolaşmak isteyen kimse Allahı çokça ansın.”
Ayet, insanların durumuna göre üç farklı durumda namaz kılınabilmesine de işaret eder. Hz. Peygamber (asm) İmran Bin Husayn’a şöyle der: “Namazını ayakta kıl. Şayet ayakta kılamazsan oturarak kıl. Oturarak da kılamazsan uzandığın yerden ima ile kıl.”
İmamı Şafii bu ayete dayanarak uzanarak namaz kılan kimsenin sağ yanına uzanmasının uygun olduğunu söyler.
وَيَتَفَكَّرُونَ فِي خَلْقِ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ “Göklerin ve yerin yaratılışı üzerinde tefekkür ederler.”
Onlar, ibret almak ve istidlalde bulunmak için göklerin ve yerin yaratılışını tefekkür ederler.
Tefekkür, ibadetlerin en efdalidir.
Hz. Peygamber şöyle buyurur: “Tefekkür gibi bir ibadet yoktur.”
Çünkü tefekkür kalbe mahsustur ve yaratılışın da bir gereğidir. Hz. Peygamber şöyle bildirir:
“Adamın biri yatağına yatmıştı. Başını kaldırdı, semaya ve yıldızlara bakıp ta “Şehadet ederim ki seni yaratan ve terbiye eden biri var. Allahım, beni bağışla” dedi. Allah da ona merhamet nazarı ile baktı, bağışladı.”
Bu, usulu’d-din (kelâm) ilminin ve bu ilimle meşgul olanların faziletine açık bir delildir.
رَبَّنَا مَا خَلَقْتَ هَذا بَاطِلاً “Rabbimiz! Bunu boş yere yaratmadın.”
Ya Rabbena, Sen hiçbir şeyi hikmetsiz, abes ve boşuna yaratmadın, onları büyük hikmetlerle var ettin. Yarattığın şeyler, insanın varlığına bir başlangıç, geçimine bir sebep, Senin marifetine birer delildir. Bunlar, Senin huzurunda ebedi hayatta daimî bir saadet için Sana taate teşvik eder.
سُبْحَانَكَ “Seni tenzih ederiz.”
Seni abes yapmaktan, boşuna yaratmaktan tenzih ederiz.
فَقِنَا عَذَابَ النَّارِ “Bizi cehennem azabından koru.”
Onları “aman ya Rabbi, bizi cehennem ateşinden koru” demeye sevkeden durum, göklerin ve yerin yaratılış gayelerini bilmeleridir. Yaratılış gayesine uygun hareket etmemek ise, cehennem ateşini netice vermektedir.
192- رَبَّنَا إِنَّكَ مَن تُدْخِلِ النَّارَ فَقَدْ أَخْزَيْتَهُ “Rabbimiz! Sen kimi cehennem ateşine sokarsan, onu rezil etmişsindir.”
Ayette, ruhanî azabın daha dehşet verici olduğunu hissettirmek vardır.
ٍوَمَا لِلظَّالِمِينَ مِنْ أَنصَار “Zalimler için hiçbir yardımcı yoktur.”
Cehenneme alınan bu zalimler için hiçbir yardımcı yoktur. Ayette zamir ile “onlar için hiçbir yardımcı yoktur” denilebileceği halde, “Zalimler için hiçbir yardımcı yoktur.” denilmesi, cehenneme alınmalarının zulümleri sebebiyle olduğuna delalet etmesi içindir.
Ayette onlara hiçbir yardımcı olmayacağının beyan edilmesi, şefaati ortadan kaldırmaz. Çünkü yardım, galip gelerek bir zararı def etmek manası taşır.
193- رَّبَّنَا إِنَّنَا سَمِعْنَا مُنَادِيًا يُنَادِي لِلإِيمَانِ أَنْ آمِنُواْ بِرَبِّكُمْ فَآمَنَّا “Rabbimiz! Biz, ‘Rabbinize iman edin’ diye imana çağıran bir münadi işittik, hemen iman ettik.”
Ayette bildirilen davetçi, Hz. Peygamberdir. Kur’an olduğu da söylenmiştir.
رَبَّنَا فَاغْفِرْ لَنَا ذُنُوبَنَا “Rabbimiz! Günahlarımızı bağışla.”
Ayette belirtilen günahlar, özellikle “kebair” denilen büyük günahlardır. Çünkü büyük günahlar cezayı gerektirir.
وَكَفِّرْ عَنَّا سَيِّئَاتِنَا “Seyyielerimizi ört.”
Ayetteki seyyielerden murat, küçük günahlardır, bunlar da çirkin kaçan durumlardır. Lakin büyük günahlardan kaçınanların küçük günahları örtülür.
وَتَوَفَّنَا مَعَ الأبْرَارِ “Bizi ebrar ile (iyilerle) beraber vefat ettir.”
Bizi iyi insanlara arkadaş yap, bizi de onların zümresinden eyle.
Ayette, onların Allaha kavuşmayı seven kimseler olduğuna bir tenbih vardır.
Kim Allaha kavuşmayı severse, Allah da ona kavuşmayı sever.
194- رَبَّنَا وَآتِنَا مَا وَعَدتَّنَا عَلَى رُسُلِكَ “Rabbimiz! Peygamberlerinle bize va’dettiklerini bize ver.”
Onların, peygamberleri tasdike mukabil Allahın vaat ettiği sevabı istemeleri, vaatte hulfedilmesinden korktuklarından dolayı olmayıp, kötü bir akıbet veya emre itaatte kusurdan dolayı cezalandırılanlardan olma korkusudur.
Veya sırf bir kulluk tavrı olarak da bunu ifade etmiş olabilirler.[1>
وَلاَ تُخْزِنَا يَوْمَ الْقِيَامَةِ “Ve kıyamet günü bizi rezil etme.”
َ إِنَّكَ لاَ تُخْلِفُ الْمِيعَادَ“Şüphesiz sen, va’dinden dönmezsin.”
Sen va’dinde hulfetmezsin, mü’mine sevabını verir, dua edene ise icabette bulunursun.
İbnu Abbas, ayette geçen “mîad” kelimesinin “öldükten sonra dirilmek” anlamında olduğunu söyler.
Bu mütefekkirlerin dualarında “Rabbena” kelimesini tekrarlamaları,
-Duanın daha etkili yapılması için,
-Ve her bir “Rabbena” denilen yerde, istenilen şeyin diğerlerinden ayrı olması ve bunların ulvî istekler olduğuna delâlet etmek içindir.
Bir rivayette şöyle denilmiştir: “Bir meselede bunalan bir kimse, beş defa “Rabbena” derse, Allah onu korktuğu şeyden kurtarır.”
195- فَاسْتَجَابَ لَهُمْ رَبُّهُمْ أَنِّي لاَ أُضِيعُ عَمَلَ عَامِلٍ مِّنكُم مِّن ذَكَرٍ أَوْ أُنثَى “Rableri onlara şu karşılığı verdi: Ben, erkek olsun, kadın olsun, sizden hiçbir çalışanın amelini zayi etmem.”
بَعْضُكُم مِّن بَعْضٍ “Sizler birbirinizdensiniz.”
-Erkek dişiden dünyaya gelir, dişi de erkekten başlanarak yaratılır.
-Veya erkek ve kadının birbirinden olması, aynı asıldan geldikleri içindir.
-Veya aralarında ittisal ve ittihad, yani beraberlik ve birlik ziyade olduğundan böyle denilmiştir.
-Veya dinde bir araya gelmeleri ve beraber olmalarından dolayıdır.
Ayet, amellere vaat olunan şeylerde erkek ve kadının müşterek olduğunu ifade eden bir cümledir.
Sebeb-i Nüzûl
Rivayete göre Ümmü Seleme “Ya Rasulallah, işitiyorum ki Allah hicret hususunda erkeklerden söz ediyor, ama kadınları söylemiyor?” deyince, bu ayet nâzil olur.
فَالَّذِينَ هَاجَرُواْ وَأُخْرِجُواْ مِن دِيَارِهِمْ وَأُوذُواْ فِي سَبِيلِي وَقَاتَلُواْ وَقُتِلُواْ لأُكَفِّرَنَّ عَنْهُمْ سَيِّئَاتِهِمْ “Hicret edenler, yurtlarından çıkarılanlar, yolumda eziyet görenler, savaşanlar ve öldürülenler (var ya), onların günahlarını elbette örteceğim.”
Daha önce “Ben, erkek olsun, kadın olsun, sizden hiçbir çalışanın amelini zayi etmem” ibaresi geçmişti. Burada medih ve tazim yoluyla, yapılan amellerin ve bunlara hazırlanan sevabın tafsiline geçilmiştir.
Hicretten murat,
-Şirki terk,
-Veya din için vatanı, akrabaları terk olabilir.
وَلأُدْخِلَنَّهُمْ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِن تَحْتِهَا الأَنْهَارُ “Ve onları altından ırmaklar akan cennetlere koyacağım.”
ثَوَابًا مِّن عِندِ اللّهِ “Allah katından bir mükafat olmak üzere.”
وَاللّهُ عِندَهُ حُسْنُ الثَّوَابِ “En güzel mükafat Allah katındadır.”
196- لاَ يَغُرَّنَّكَ تَقَلُّبُ الَّذِينَ كَفَرُواْ فِي الْبِلاَدِ “Kâfirlerin refah içinde diyar diyar dolaşmaları sakın seni aldatmasın.”
Ayette hitap Hz. Peygamberedir, murat ise ümmetidir.
Veya hitap doğrudan peygamberedir. “O halde, yalanlayanlara itaat etme.” (Kalem, 8) ayetinde olduğu gibi, bulunduğu hâl üzere sebat etmesi istenmektedir.[2>
Veya ayetteki hitap, muhatap olan herkesedir. Ayetin manası şunu ifade eder: Kâfirlerin içinde bulundukları bolluk ve lezzete bakma ve onlarda zâhiren görülen kazanç, ticaret, ziraatte geniş imkânlara aldanma.
Sebeb-i Nüzûl
Rivayete göre, bazı mü’minler müşrikleri bolluk ve refah içinde görüyor ve şöyle diyorlardı: “Allah düşmanlarını geniş imkânlar içinde görüyoruz, biz ise açlıktan, yokluktan ölüyoruz.” Bunun üzerine üstteki ayet nazil oldu.
197- مَتَاعٌ قَلِيلٌ “(Onların bu refahı) az bir yararlanmadır.”
Onların zâhiren şaşaalı olan bu halleri, Allahın mü’minler için hazırladıkları yanında az bir zaman diliminde birazcık faydalanmaktır.
Hz. Peygamber bir hadislerinde şöyle buyurur:
“Ahirete nisbetle dünya, sizden birinin parmağını denize batırıp çıkarmasına benzer. Bakın bakalım, ne kadar su alabilecek?”
ثُمَّ مَأْوَاهُمْ جَهَنَّمُ “Sonra onların barınağı cehennemdir.”
وَبِئْسَ الْمِهَادُ “Orası ne kötü bir döşektir!”
198- لَكِنِ الَّذِينَ اتَّقَوْاْ رَبَّهُمْ لَهُمْ جَنَّاتٌ تَجْرِي مِن تَحْتِهَا الأَنْهَارُ “Fakat Rablerinden gereğince korkanlar için altlarından ırmaklar akan cennetler vardır.”
خَالِدِينَ فِيهَا “Onlar orada ebedîdirler.”
نُزُلاً مِّنْ عِندِ اللّهِ “Allahtan bir ikram olarak.”
Ayet metninde geçen nüzül, misafire hazırlanan yiyecek ve içeceğe verilen bir isimdir.
وَمَا عِندَ اللّهِ خَيْرٌ لِّلأَبْرَارِ “Allah nezdinde olanlar, ebrar (iyi insanlar) için çok daha hayırlıdır.”
Çünkü Allahın nezdinde olan, hem daha çok, hem de devamlıdır. Facirlerin içinde bulundukları geniş imkânlar ise, hem azdır, hem süratle zevale mahkûmdur.
199- وَإِنَّ مِنْ أَهْلِ الْكِتَابِ لَمَن يُؤْمِنُ بِاللّهِ وَمَا أُنزِلَ إِلَيْكُمْ وَمَآ أُنزِلَ إِلَيْهِمْ خَاشِعِينَ لِلّهِ “Kitap ehlinden öyleleri var ki, derinden saygı duyarak Allah’a, size indirilene ve kendilerine indirilene iman ederler.”
Sebeb-i Nüzûl
Ayet, Abdullah Bin Selam ve emsali hakkında nâzil oldu.
Denildi ki: Ayet Necran heyetinden kırk, Habeşistandan otuz iki ve Rumlardan sekiz kişi hakkındadır. Bunlar Hristiyan idiler, İslâma girdiler.
Denildi ki: Habeş kralı Necaşi vefat ettiğinde Cebrail (as) O’nun vefatını Hz. Peygambere haber verdi. Hz. Peygamber de çıkıp gıyabî olarak cenaze namazını kıldırdı. Bunun üzerine münafıklar “Şuna bakın! Hiç görmediği bir Hristiyan gavurunun namazını kılıyor” dediler.
لاَ يَشْتَرُونَ بِآيَاتِ اللّهِ ثَمَنًا قَلِيلاً “Allah’ın âyetlerini az bir bedele satmazlar.”
Bunlar, kendi din adamlarından muharriflerin yaptıkları gibi Allahın ayetlerini az bir dünya menfaati karşılığında satmazlar.
أُوْلَئِكَ لَهُمْ أَجْرُهُمْ عِندَ رَبِّهِمْ “Onlar var ya, işte onların mükâfatı Rableri katındadır.”
“İşte onlara, sabretmelerinden ötürü mükâfatları iki defa verilecektir.” (Kasas, 54) de vaat ettiği gibi bunların Rableri nezdinde özel mükâfatları vardır.
إِنَّ اللّهَ سَرِيعُ الْحِسَابِ “Şüphesiz Allah, hesabı çabuk görendir.”
Çünkü Allah,
-İnsanların amellerini bilir.
-Bu amellerinin neyi gerektirdiğini de bilir.
-Hüküm verirken düşünmeye ve ihtiyata muhtaç değildir.
Ayetten murat, vaat edilen mükâfatın onlara ulaşmasının seri olduğunu anlatmaktır. Çünkü hesabın süratli olması, yapılan işin karşılığının süratli olmasını gerektirir.
200- يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ اصْبِرُواْ “Ey iman edenler! Sabredin.”
Taatin zorluklarına ve başınıza gelen şiddetli musibetlere sabredin.
وَصَابِرُواْ “Sabırda yarışın.”
Hem Allah düşmanlarına karşı harbin zorluklarına dayanarak, hem de en şiddetli düşmanınız olan nefsinize karşı hevâ’ya muhalefette sabır ile galip geliniz.
Aslında bu ifadenin evvelinde “sabrediniz” emri gelmişti. Mutlak olan bu emirden sonra bunun ayrıca gelmesi, şiddetinden dolayıdır.
وَرَابِطُواْ “(Cihat için) hazırlıklı ve uyanık olun.”
Ribat, savaş için hazırlıklı olmaktır. Hem kalelerde, kışlalarda bedeni ve atları hazırlamak, hem de nefis terbiyesi yaparak en büyük düşman olan nefisle mücadele için kullanılır. Hz. Peygamber şöyle buyurur: “Namazdan sonra diğer namazı beklemek de ribattandır.”
Keza, şöyle buyurur: “Allah yolunda bir gündüz ve bir gece ribatta bulunan, hazırlık yapan kimse, Ramazan ayının tamamını oruçla ve zaruri ihtiyacı dışında devamlı namazla geçiren kimse gibidir.”
وَاتَّقُواْ اللّهَ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ “Ve Allah’a karşı gelmekten sakının, ola ki kurtuluşa eresiniz.”
Masivadan teberri ile (Allahtan başka hiçbir mevcuda gönül/ bel bağlamayarak) Allahtan korkun, ta ki en büyük felahı elde edebilesiniz.
Veya çirkin işlerden korunun, ta ki üç makamı elde edebilesiniz. Bu da ayette nazara verilen sabır, musabere ve ribatla gerçekleşir. Yani,
1-Allaha itaatte acılara sabretmek.
2-Alışmış olduğu âdetleri terk ederek nefse karşı çıkmak.
3-Cenab-ı Hakkın yolunda sefere çıkıp şeriat, tarikat ve hakikat tabir edilen varidatları gözetlemek, bunları elde etmeye çalışmak.
Hz. Peygamber şöyle buyurur:
“Âl-i İmranın bahsedildiği sûreyi Cum’a günü okuyan kimseye, güneş batıncaya kadar Allah rahmet eder, melekler dua ederler.”
Doğrusunu en iyi Allah bilir.
[1> Yani, “Sen bizim Rabbimizsin, bizde dilediğin gibi tasarruf edersin. Bizim iman edişimiz ve ibadetimizi yapmamız cennete alınmamız demek değildir” manasında böyle diyebilirler.
[2>Yani, Hz. Peygamber elbette dini yalanlayanlara itaat etmemiştir. “O halde, yalanlayanlara itaat etme!” denilmesi, “zaten itaat etmiyorsun, bu hâl üzere sebat et, devam et!” manasına gelir. Benzeri bir durum, konumuz olan ayet için geçerlidir.
Yazar:
Prof.Dr. Şadi Eren