Neler yeni

Welcome to Cidar - Hak Yolunda... Hak üzere...

Forumumuza hoş geldiniz, burada birçok faydalı içerik ve aktif bir topluluk sizi bekliyor, ancak tüm özelliklerden yararlanabilmek ve paylaşımlara katılabilmek için kayıt olmanız gerekmektedir.

Ankebut Suresi Tefsiri

Admin

Yönetici
Katılım
19 Şub 2025
Mesajlar
180
Tepkime puanı
0
Puanları
16
1- الم “Elif, Lâm, Mîm.”



Bununla ilgili açıklama, Bakara sûresinin başında geçti.







2- أَحَسِبَ النَّاسُ أَن يُتْرَكُوا أَن يَقُولُوا آمَنَّا وَهُمْ لَا يُفْتَنُونَ “İnsanlar, sadece



“âmenna”
(iman ettik) demeleriyle imtihan edilmeden bırakılıvereceklerini mi sandılar?”



“Âmenna” demeleri yeterli olmayacak, Allah onları



-Hicret,



-Cihad,



-Şehveti terk etmek,



-Bir takım emirler,



-Nefis ve mallarına gelecek çeşitli musibetler gibi zor durumlarla imtihan edecektir. Böylece,



-Muhlis münafıktan,



-Dinde sebat eden kimse, dinde tereddüt gösterenden ayrılacak, imtihanın hakkını verip bu zorluklara sabredenler en yüksek derecelere ulaşacaklardır. Çünkü hâlis de olsa mücerret iman, azapta daimi kalmaktan kurtarmak dışında bir şeyi netice vermez.[1>



Sebeb-i Nüzûl



Rivayete göre, sahabeden bazı kimseler müşriklerin eziyet etmesinden sızlanınca, bu ayet nazil oldu.



Denildi ki: Ammar Bin Yasir hakkında indi, Allah yolunda işkenceye maruz kalmıştı.



Denildi ki: Ayet, Hz. Ömerin kölesi Mihca münasebetiyle indi. Amir Bin Hadrami, Bedir savaşında ok ile onu şehit etmişti. Anne-babası ve hanımı, onun ölümü üzerine çok feryat edip sızlanınca, ayet nazil oldu.







3- وَلَقَدْ فَتَنَّا الَّذِينَ مِن قَبْلِهِمْ “Andolsun ki, biz onlardan öncekileri de imtihan ettik.”



Yani, bu bütün ümmetlerde devam edegelen kadim bir ilâhî kanundur. Dolayısıyla, bunun hilafının beklenmemesi gerekir.



فَلَيَعْلَمَنَّ اللَّهُ الَّذِينَ صَدَقُوا وَلَيَعْلَمَنَّ الْكَاذِبِينَ “Allah, sadık olanları mutlaka bilir, yalancıları da mutlaka bilir.”Allahın onları bilmesinden murat, bu bilgiye göre sevaplarını ve cezalarını vermesidir. Bunun için ayetin manasında “Allah elbette onları birbirinden ayırt edecek, bulundukları hale göre karşılık verecektir” denilmiştir. Ayetin şu manalarına da dikkat çekilmiştir:



“Allah elbette onları diğer insanlara bildirecektir.”



“Allah elbette kıyamet gününde onları yüzlerinin beyazlığı ve siyahlığı gibi bazı alametlerle ortaya çıkaracaktır.”







4- أَمْ حَسِبَ الَّذِينَ يَعْمَلُونَ السَّيِّئَاتِ أَن يَسْبِقُونَا “Yoksa kötü ameller yapanlar, bizden kaçıp kurtulacaklarını mı sandılar?”Bundan murat, küfür ve günahlardır. Çünkü “yapmak” ifadesi hem kalbin hem de azaların fiillerini içine alır. İşte, o kötü işleri yapanlar bizden kaçıp kurtulacaklarını, o kötü işlerine ceza veremeyeceğimizi mi sanıyorlar?



سَاء مَا يَحْكُمُونَ “Ne kötü hükmediyorlar!”







5- مَن كَانَ يَرْجُو لِقَاء اللَّهِ فَإِنَّ أَجَلَ اللَّهِ لَآتٍ “Her kim Allah’a kavuşmayı umuyorsa bilsin ki, Allah’ın tayin ettiği o vakit elbette gelecektir.”



“Allaha kavuşmak”
tan murat,



-Cennettir.



-Veya O’nun sevabına ulaşmaktır.



-Veya ölüm, yeniden diriltiliş, hesaba çekilmek ve amellerin karşılığının verilmesi şeklindeki akıbet kastedilmektedir.



Burada, efendisinden uzak kalmış bir kölenin durumu temsil olarak getirilmiştir. Efendisi, köle yanında değilken neler yaptığını bilmektedir.



Köle, huzuruna getirilince ya yaptığı işlerden razı olduğunu müjdeleyecek veya kötü işler yapmışsa öfkelenip cezalandıracaktır.



Şüphesiz, Allaha kavuşmak için belirlenen vakit mutlaka gelecektir. Kavuşma vakti gelince de, hiç şüphesiz kavuşma gerçekleşecektir. Öyleyse, Allaha kavuşmayı umanlar



-Emellerini tahakkuk ettirecek,



-Ümitlerini doğru çıkaracak,



-Veya Allaha yakınlığı ve rızayı gerektirecek şeyler yapsınlar,



وَهُوَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ “O, Semi’ – Alîm’dir.”



O, kullarının sözlerini işitir, inanç ve fiillerini bilir.







6- وَمَن جَاهَدَ فَإِنَّمَا يُجَاهِدُ لِنَفْسِهِ “Cihad eden ancak kendisi için cihad etmiş olur.”



Her kim, tâatin zahmetine sabrederek ve şehevî şeylerden elini çekerek nefsiyle cihad etse, kendisi için etmiş demektir. Çünkü bunun faydası kendinedir.



إِنَّ اللَّهَ لَغَنِيٌّ عَنِ الْعَالَمِينَ “Şüphesiz Allah, âlemlerden müstağnidir.”



Allahın onların tâatine ihtiyacı yoktur. İnsanları mükellef kılması, sırf onlara bir rahmet ve faydalarına olan şeyi gözetmektir.







7- وَالَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَنُكَفِّرَنَّ عَنْهُمْ سَيِّئَاتِهِمْ “İman edip salih amel işleyenlerin kötülüklerini elbette örteceğiz.”Biz onların küfür seyyielerini imanla, günah seyyielerini ise günahın peşinden yaptıkları tâatler ile örteceğiz.



وَلَنَجْزِيَنَّهُمْ أَحْسَنَ الَّذِي كَانُوا يَعْمَلُونَ “Ve onları işlediklerinin en güzeliyle mükâfatlandıracağız.”



Amellerinin karşılığının en güzeliyle onları mükafatlandıracağız.







8- وَوَصَّيْنَا الْإِنسَانَ بِوَالِدَيْهِ حُسْنًا “Biz insana, ana-babasına güzellik tavsiye ettik.”



“Güzel davranma”
tan murat, güzel muamelede bulunmaktır.



Veya yapılması istenen muamele, güzelliğinin ziyade olması sebebiyle sanki zâtında güzeldir.



“Tavsiye ettik” ifadesi, “emrettik” anlamında kullanılmıştır.[2>



وَإِن جَاهَدَاكَ لِتُشْرِكَ بِي مَا لَيْسَ لَكَ بِهِ عِلْمٌ فَلَا تُطِعْهُمَا “Şâyet onlar, hakkında hiçbir bilgin olmayan şeyi bana ortak koşman için zorlarlarsa, bu takdirde onlara itaat etme.”



“Hiçbir bilgin olmayan şeyi bana ortak koşmanı…”
ifadesinde şöyle bir manayı hissettirmek vardır: Doğruluğu bilinmeyen bir şeye uymak caiz değildir. Nerde kaldı bâtıl olduğu bilinen bir şeye tâbi olunsun! Bu hususta onlara itaat etme. Çünkü “Halık’a isyan olan yerde, mahlûka itaat edilmez.”



إِلَيَّ مَرْجِعُكُمْ “Dönüşünüz ancak banadır.”Sizden iman eden de, şirke düşen de; anne – babasına iyilik yapan da, onlara zulmeden de Bana dönecektir.



فَأُنَبِّئُكُم بِمَا كُنتُمْ تَعْمَلُونَ “Ve ben yapmakta olduklarınızı size tek tek haber veririm.”



Yaptıklarınızın karşılığını vermek suretiyle, onları birer birer size haber veririm.



Sebeb-i Nüzûl



Ayet, Sa’d Bin Ebi Vakkas ve annesi hakkında indi. Annesi, Sa’dın Müslüman olduğunu işitince hep güneş altında bekleyeceğine, oğlu İslamdan dönmedikçe yiyip içmeyeceğine yemin etti. Bu şekilde üç gün kaldı.



Lokman ve Ahkaf sûresindeki ilgili ayetler de bu münasebetle nazil olmuştur.[3>







9- وَالَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَنُدْخِلَنَّهُمْ فِي الصَّالِحِينَ “İman edip de salih amel işleyenler var ya, biz onları mutlaka salihlere dâhil edeceğiz.”



Salâhatte kemâl, mü’minlerin en üst dereceleridir. Allahın gönderdiği peygamberler de salihlerden olmayı Allahtan dilemişlerdir.[4>



Ayetin manası şöyle de olabilir: İman eden ve salih amel işleyenleri biz salihlerin girdiği cennete dâhil edeceğiz.







10- وَمِنَ النَّاسِ مَن يَقُولُ آمَنَّا بِاللَّهِ “İnsanlardan öyleleri vardır ki, ‘Allah’a inandık’ der.”



فَإِذَا أُوذِيَ فِي اللَّهِ جَعَلَ فِتْنَةَ النَّاسِ كَعَذَابِ اللَّهِ “Ama Allah uğrunda bir ezaya uğratılınca, insanların fitnesini Allah’ın azabı gibi tutar.”



“İnsanların fitnesi”
, dinden dönmesi için işkence yapmaları gibi durumlardır.



İşte bazı kimseler, imandan dönmesi için insanlardan kendisine isabet eden eziyeti, küfre dönse Allahın vereceği azap gibi tutar.



وَلَئِن جَاء نَصْرٌ مِّن رَّبِّكَ لَيَقُولُنَّ إِنَّا كُنَّا مَعَكُمْ “Andolsun, Rabbinden bir yardım gelecek olsa mutlaka, “Biz de sizinle beraberdik” der.”Rabbinden bir zafer ve ganimet geldiğinde, “biz de dinde sizinleyiz, ganimete bizi de ortak edin” derler.



Burada bahsi geçenler münafıklardır veya müşriklerin ezasını görünce dinden dönmüş bazı imanı zayıf kimselerdir. Ayetin devamı, birinci manayı teyid ile şöyle der:



أَوَلَيْسَ اللَّهُ بِأَعْلَمَ بِمَا فِي صُدُورِ الْعَالَمِينَ “Allah, herkesin kalbinde olanı en iyi bilen değil midir?”Allah elbette, insanların kalplerinde olan ihlâsı ve nifakı en iyi bilendir.







11- وَلَيَعْلَمَنَّ اللَّهُ الَّذِينَ آمَنُوا وَلَيَعْلَمَنَّ الْمُنَافِقِينَ “Allah, elbette iman edenleri bilir ve elbette münafıkları da bilir.”Allah elbette kalpleriyle samimi iman edenleri de, münafıkları da bilir, her iki grubun amellerinin karşılığını verir.







12- وَقَالَ الَّذِينَ كَفَرُوا لِلَّذِينَ آمَنُوا اتَّبِعُوا سَبِيلَنَا وَلْنَحْمِلْ خَطَايَاكُمْ “İnkâr edenler iman edenlere, “Yolumuza uyun da sizin hatalarınızı yüklenelim” derler.”



“Siz de din hususunda bizim gittiğimiz yoldan gidin, şayet bu yol hata ise veya gerçekten öldükten sonra diriltilme ve hesaba çekilme varsa, biz sizin hatalarınızı yüklenelim.”



وَمَا هُم بِحَامِلِينَ مِنْ خَطَايَاهُم مِّن شَيْءٍ “Hâlbuki onların hatalarından hiçbir şey yüklenecek değillerdir.”



إِنَّهُمْ لَكَاذِبُونَ “Şüphesiz onlar kesinlikle yalancılardır.”







13- وَلَيَحْمِلُنَّ أَثْقَالَهُمْ وَأَثْقَالًا مَّعَ أَثْقَالِهِمْ “Andolsun, onlar mutlaka kendi yüklerini ve kendi yükleriyle beraber nice ağır yükleri yükleneceklerdir.”



Gerçek şu ki, kendi yaptıkları hataların ağırlıklarını yüklenecekler. Ayrıca,



-Yoldan saptırma,



-Günaha teşvik ile saptırdıkları kimselerin günah ağırlıklarını da yüklenecekler. Ama, onların diğerlerinin günahlarını yüklenmesi, onlara uyan kimselerin günahlarından bir şey eksiltmeyecek.



وَلَيُسْأَلُنَّ يَوْمَ الْقِيَامَةِ عَمَّا كَانُوا يَفْتَرُونَ “Uydurmakta oldukları şeylerden de kıyamet günü şüphesiz sorguya çekileceklerdir.”



Kıyamet günü de kendisiyle yoldan saptırdıkları batıl şeylerden tek tek suale çekilecekler. Bu suale çekilme, durumlarını öğrenmek için olmayıp onların başına vurmak ve susturmak için olacaktır.







14- وَلَقَدْ أَرْسَلْنَا نُوحًا إِلَى قَوْمِهِ “Andolsun, biz Nûh’u kendi kavmine peygamber olarak gönderdik.”



فَلَبِثَ فِيهِمْ أَلْفَ سَنَةٍ إِلَّا خَمْسِينَ عَامًا “O da elli yıl müstesna, bin sene onların arasında kaldı.



Burada nazara verilen 950 sene, peygamberlik sonrasını içine alır. Rivayete göre kırk yaşında peygamber olarak gönderildi. Kavmini 950 sene boyunca Allahın dinine çağırdı. Tufandan sonra da atmış sene yaşadı.Ayette “dokuzyüz elli sene” “elli yıl müstesna, bin sene” şeklinde ifade edilmiştir. Böyle bir ibarenin seçilmesi, bu adedin takrîbî olmayıp tam olduğunu ifade etmek için olabilir. Çünkü “950 sene” bazan buna yakın bir zamanı ifadede kullanılabilir.Öte yandan “bin” kelimesi, muhataba çok uzun bir müddeti hayal ettirir. Bunun nazara verilmesi, Hz. Peygambere bir tesellidir ve kâfirlerden maruz kaldığı zorluklara mukabil kendisine sebat kazandırmaktır.



Aynı anlama gelen “sene ve yıl” ifadelerinin kullanılması, edebî yönden çirkin sayılan tekrardan sakınmak içindir.



فَأَخَذَهُمُ الطُّوفَانُ وَهُمْ ظَالِمُونَ “Neticede onlar zalim oldukları halde tûfan kendilerini yakalayıverdi.”Onlar, küfre girmekle zâlim idiler.







15- فَأَنجَيْنَاهُ وَأَصْحَابَ السَّفِينَةِ “Ama biz onu ve gemidekileri kurtardık.”



Böylece Nûh’u ve Onunla beraber gemiye binen evlat ve etbaını kurtardık. Bunlar, seksen kişi idiler.Ayrıca “yetmiş sekiz” ve “on kişi” şeklinde rivayet de vardır.



وَجَعَلْنَاهَا آيَةً لِّلْعَالَمِينَ “Ve bunu âlemlere bir ayet yaptık.”



Gemiyi, veya bu olayı âlemlere bir ibret yaptık. Onunla öğüt alırlar, istidlâlde bulunurlar.




[1> Yani, iman etmiş ama salih amelle bunu desteklememiş, maruz kaldığı imtihanlarda imtihanın gereğini yapamamış kimse bu haliyle yüksek derecelere ulaşamaz. İmanında samimi olduğunda, bu azıcık iman onu cehennem ateşinde daimî kalmaktan kurtarır, ama bir miktar ateşte ceza görmesine engel olamaz.



[2> Mesela “rica etmek” ifadesi üstten alta söylendiğinde “emretmek” manası taşır.



[3> Bkz. Lokman,14-15 ve Ahkaf, 15



[4> Mesela bkz. Yusuf, 101; Şuara, 83; Neml, 19.

16- وَإِبْرَاهِيمَ “İbrahim’i de.”



Bu ifade, iki ayet öncesine atıfla “İbrahimi de gönderdik” anlamına gelir.



Veya “İbrahimi yâd et” şeklinde mana verilebilir.



Veya “Peygamberlerden biri de İbrahimdir” anlamında değerlendirilebilir.



إِذْ قَالَ لِقَوْمِهِ اعْبُدُوا اللَّهَ “Hani o, kavmine şöyle demişti: Allah’a ibadet edin.”



وَاتَّقُوهُ “O’na karşı gelmekten sakının.”Hz. İbrahim, aklı kemâle erip tefekkürü tamam olduğunda hakkı tanıdı ve insanlara da hakka uymalarını söyledi.



ذَلِكُمْ خَيْرٌ لَّكُمْ إِن كُنتُمْ تَعْلَمُونَ “Eğer bilirseniz, bu sizin için çok daha hayırlıdır.”



Allaha ibadet etmeniz ve O’na karşı gelmekten sakınmanız, sizin için içinde bulunduğunuz hâlden çok daha hayırlıdır.“Eğer bilirseniz”Şayet hayrı ve şerri biliyor, hayır olanı şer olandan ayırabiliyorsanız.Veya siz meselelere cehâlet nazarıyla değil de ilim nazarıyla bakabiliyorsanız, bu böyledir.







17- إِنَّمَا تَعْبُدُونَ مِن دُونِ اللَّهِ أَوْثَانًا “Siz Allah’ı bırakıp sadece birtakım putlara tapıyorsunuz.”



وَتَخْلُقُونَ إِفْكًا “Ve yalan uyduruyorsunuz.”Allahtan başka taptığınız şeylere “ilah” namını vererek ve onlardan Allah nezdinde şefaat bekleyerek yalan söylüyorsunuz.



Veya, o putları Allaha bir iftira ve yalan olmak üzere yapıyor, yontuyorsunuz.



Bu, yalan ve batıl olması itibarıyla içinde bulundukları durumun kötülüğüne bir istidlâldir.



إِنَّ الَّذِينَ تَعْبُدُونَ مِن دُونِ اللَّهِ لَا يَمْلِكُونَ لَكُمْ رِزْقًا “Allah’ın dışında taptıklarınız, size bir rızık veremezler.”Durumlarının kötülüğüne ikinci bir delildir. Yani, o taptıkları, kendilerine bir rızık veremeyecekler, bir faydaları olmayacaktır.



Ayette “rızık” kelimesinin elif-lamsız gelmesi, tamim içindir. Yani, hiçbir rızık veremezler.



فَابْتَغُوا عِندَ اللَّهِ الرِّزْقَ “O halde rızkı Allah katında arayın.”



Öyleyse rızkın tamamını Allahtan isteyin. Çünkü, rızkın mâliki O’dur.



وَاعْبُدُوهُ “O’na ibadet edin.”



Ona ibadetinizi matlubunuza ulaşmaya vesile yapın.



وَاعْبُدُوهُ “Ve O’na şükredin.”



Şükrünüzle de sizi kuşatan nimetleri muhafaza edin.



Veya ibadet ve şükür ile O’na kavuşmaya hazır hâle geliniz. Çünkü



وَاشْكُرُوا لَهُ إِلَيْهِ تُرْجَعُونَ “Ancak O’na döndürüleceksiniz.”







18- وَإِن تُكَذِّبُوا فَقَدْ كَذَّبَ أُمَمٌ مِّن قَبْلِكُمْ “Eğer yalanlarsanız, bilin ki, sizden önce birtakım ümmetler de yalanlamışlardı.”Eğer beni yalanlarsanız, benden önceki peygamberleri de bir takım ümmetler yalanlamışlardı. Ama onların yalanlaması, o peygamberlere bir zarar vermedi. Onlar, ancak kendilerine zarar verdiler. Bu yalanlamalarıyla başlarına azabın inmesine sebep oldular. Sizin yalanlamanız da öyle olacaktır.



وَمَا عَلَى الرَّسُولِ إِلَّا الْبَلَاغُ الْمُبِينُ “Peygambere düşen, ancak apaçık tebliğdir.”



Peygambere düşen görev, kendisiyle şekkin zâil olacağı şekilde apaçık tebliğde bulunmaktır. Tasdik edilmesi veya yalanlanması peygamberi ilgilendirmez.



Bu ayet ve yirmi dördüncü ayete kadar olan kısım Hz. İbrahim’in kıssasına dahil olup, O’nun cümlelerini anlatmaktadır.Ancak bu kısmın Hz. Peygamberle Kureyşin durumunu anlatan ara cümleler olması da muhtemeldir. Bu anlatımla, onların gidişatının yanlış olduğu nazara verilmekte ve yaptıkları kötü şeylere mukabil vaîdde bulunulmaktadır. Kıssanın ortasında bu şekilde yer alması,



-Hz. Peygambere teselli vermek



-Ve O’nu rahatlatmak için sevk edilmiş olmasındandır.



Hz. Peygamberin atası Hz. İbrahim Halilullah da Hz. Peygamber gibi müşrik bir kavme muhatap olmuş, onların yalanlamasıyla karşı karşıya kalmıştı. Böyle olunca, Hz. Peygamberin Kureyş içindeki hâli, Hz. İbrahim’in kavmi içindeki hâline benzemektedir.







19- أَوَلَمْ يَرَوْا كَيْفَ يُبْدِئُ اللَّهُ الْخَلْقَ ثُمَّ يُعِيدُهُ “Görmediler mi Allah başlangıçta nasıl yaratıyor, sonra da iade ediyor?”



إِنَّ ذَلِكَ عَلَى اللَّهِ يَسِيرٌ “Şüphesiz bu, Allah’a gayet kolaydır.”



Görmediler mi, Allah maddeden ve gayrisinden yaratmaya nasıl başladı?



Sonra da, ölüm sonrası iâde edecek.



Gerçi insan ölüm sonrası dirilmeyi görmemiştir. Ancak her sene yaratılan bitki ve meyvelerin bir önceki senede yaratılanların iâdesi gibi olması, buna bir misâl olarak düşünülebilir.



“Bu” ile işaret edilen, “yeniden yaratmak” veya “hem bidayeten hem de yeniden yaratmak” şeklinde olabilir. Çünkü Allah, fiilinde hiçbir şeye muhtaç değildir.







20- قُلْ سِيرُوا فِي الْأَرْضِ “De ki: Yeryüzünde gezip dolaşın.”



Bu kısım, Allahın kelâmının Hz. İbrahim veya Hz. Muhammedi (aleyhime’s-selâm) hikaye etmesidir.



فَانظُرُوا كَيْفَ بَدَأَ الْخَلْقَ “Öyleyse başlangıçta yaratmayı nasıl yaptığına bakın.”



Allah nasıl da muftelif cins ve hâllerde mahlûkatı yaratmaya başladığına nazar edin.



ثُمَّ اللَّهُ يُنشِئُ النَّشْأَةَ الْآخِرَةَ “Sonra Allah diğer yaratmayı da yapacaktır.”



İlk yaratılıştan sonra Allah ikinci defa yaratıyor. Çünkü hem ilk yaratış hem de ikinci yaratışın her biri yoktan yaratmak ve ademden çıkarmak olduğundan müstakil birer yaratmadır.



Allah lafza-i celâlinin ilk yaratılışı ifade ederken değil de ikinci yaratılışta açıktan söylenmesi, burada asıl nazara verilmek istenenin ikinci yaratılış olduğuna delâlet etmek içindir.



Keza, bunda ilk yaratılışı gerçekleştiren kudrete, yeniden yaratmanın zor olmadığına bir işaret vardır. Çünkü, bir şeyi ilk defa yapan kimse için yeniden benzerini yapmak daha kolaydır. İkinci yaratılışın birinci yaratılışa atfındaki incelik, bir önceki ayette anlatıldığı gibidir.[1>



إِنَّ اللَّهَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ “Şüphesiz Allah her şeye kadirdir.



Çünkü Allahın kudreti Zâtındandır ve Allahın zâtının bütün mümkinata nisbeti eşittir. Böyle olunca, ilk yaratılışa kâdir olduğu gibi, yeniden diriltmeye de kâdirdir.







21- يُعَذِّبُُ مَن يَشَاء وَيَرْحَمُ مَن يَشَاء “O, dilediğine azab eder, dilediğine rahmet eder.”O, azabı isteyene azap eder, rahmetini dileyeni de rahmetine mazhar kılar.



وَإِلَيْهِ تُقْلَبُونَ “Ve O’nun huzuruna götürüleceksiniz.”







22- وَمَا أَنتُم بِمُعْجِزِينَ فِي الْأَرْضِ وَلَا فِي السَّمَاء “Siz yerde de gökte de (Allah’ı) aciz bırakamazsınız.”



Sizler, yerde gizlenerek veya mağara gibi yerlere giderek; semada korunarak veya sağlam kalelere sığınarak Rabbinizin sizi yakalamasından kurtulamazsınız.



Şöyle de mana verildi: Siz Rabbinizi âciz bırakamazsınız. Semada olanlar da âciz bırakamazlar.



وَمَا لَكُم مِّن دُونِ اللَّهِ مِن وَلِيٍّ وَلَا نَصِيرٍ “Sizin için Allah’tan başka bir dost ve yardımcı da yoktur.”Arzdan zuhur edecek veya semadan inecek bir belâdan sizi koruyacak veya onu sizden def edecek hiç kimse yoktur.







23- وَالَّذِينَ كَفَرُوا بِآيَاتِ اللَّهِ وَلِقَائِهِ أُوْلَئِكَ يَئِسُوا مِن رَّحْمَتِي “Allah’ın âyetlerini ve O’na kavuşmayı inkâr edenler var ya, işte onlar rahmetimden ümitlerini kesmişlerdir.”



Allahın ayetlerinden murat, O’nun birlik delilleri veya kitaplarındaki ayetleridir.



Allaha kavuşmayı inkâr ise, ahireti inkârdır.



“İşte onlar rahmetimden ümitlerini kesmişlerdir.”



Bunun ayette geçmiş zaman sığasıyla ifade edilmesi, hem tahakkukunu bildirmek, hem de daha etkili olarak anlatmak içindir.Veya, “onlar dünya hayatında ahireti ve amellerinin karşılığının verilmesini inkâr ettiklerinden, rahmetimden ümitlerini kesmişlerdi” manasını ifade eder.



وَأُوْلَئِكَ لَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ “Ve onlar için çok elîm bir azap vardır.”



Küfürleri sebebiyle, onlar için çok elîm bir azap vardır.







24- فَمَا كَانَ جَوَابَ قَوْمِهِ إِلَّا أَن قَالُوا اقْتُلُوهُ أَوْ حَرِّقُوهُ “Kavminin (İbrahim’e) cevabı ise, “Onu öldürün yahut yakın!” demelerinden ibaret oldu.” Bu, bazılarının sözü idi. Lakin onların içinde söylenip diğerleri de buna rıza gösterince, onların tamamına nisbet edildi.



فَأَنجَاهُ اللَّهُ مِنَ النَّارِ “Ama Allah onu ateşten kurtardı.”



Onlar, Hz. İbrahimi ateşe attılar. Allah ise ateşi O’na soğuk ve selâmetli kılarak O’nu kurtardı.



إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَاتٍ لِّقَوْمٍ يُؤْمِنُونَ “Doğrusu bunda, iman eden bir kavim için ibretler vardır.”



Hz. İbrahimi ateşten kurtarmasında,




-O’nu ateşin ezasından korumak,



-Ateş çok büyük olmakla beraber, az bir zamanda söndürmek,



-O ateşin yerine bir bahçe meydana getirmek gibi ayetler vardır.



Bu ayetler, iman edenler içindir. Çünkü bunu araştıran ve bunun üzerinde düşünenler, onlardır.







25- وَقَالَ إِنَّمَا اتَّخَذْتُم مِّن دُونِ اللَّهِ أَوْثَانًا مَّوَدَّةَ بَيْنِكُمْ فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا “Dedi: Sırf aranızda dünya hayatına mahsus bir sevgi (ve çıkar) uğruna Allah’ı bırakıp birtakım putlar edindiniz.”Yani, Allahı bırakıp, şu dünya hayatında birbirinizi sevmenizi ve ibadet vesilesiyle bir araya gelmenizi sağlamaları için putları ilah edindiniz.



ثُمَّ يَوْمَ الْقِيَامَةِ يَكْفُرُ بَعْضُكُم بِبَعْضٍ وَيَلْعَنُ بَعْضُكُم بَعْضًا “Sonra kıyamet



gününde kiminiz kiminizi inkâr edip tanımayacak; kiminiz kiminize lânet edecektir.”




Kıyamet günü geldiğinde ise, aranızda birbirinizi inkâr ve birbirinize lanet okuma meydana gelir.Veya “Hayır, hayır! (Taptıkları), onların ibadetlerini tanımayacaklar ve onlara hasım olacaklar.” (Meryem, 82) de nazara verildiği üzere, putlar ve onlara tapanlar arasında böyle bir inkâr ve lanetleşme gerçekleşir. Bu durumda hitap şeklinde gelmesinde tağlîb vardır.



وَمَأْوَاكُمُ النَّارُ “Barınağınız cehennemdir.”



وَمَا لَكُم مِّن نَّاصِرِينَ “Ve sizin için hiçbir yardımcı da yoktur.”



Sizi o ateşten kurtaracak bir yardımcı da yoktur.







26- فَآمَنَ لَهُ لُوطٌ “Bunun üzerine Lût Ona iman etti.”



Hz. Lût, Hz. İbrahimin kardeşinin oğludur ve O’na ilk iman edendir.



Denildi ki: Hz. Lûtun iman etmesi, ateşin O’nu yakmadığını görmesi üzerine oldu.



وَقَالَ إِنِّي مُهَاجِرٌ إِلَى رَبِّي (İbrahim) dedi: Ben Rabbime hicret edeceğim.”



Ben, kavmimden ayrılıp, Rabbimin bana emrettiği yere gideceğim.



إِنَّهُ هُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ “Şüphe yok ki O Azîz’dir – Hakîm’dir.”



O Azîz’dir, düşmanlarımdan beni korur. Hakîm’dir, bana ancak hayrıma olan şeyleri emreder.Rivayete göre Hz. İbrahim ve hanımı Sare, Hz. Lût ile beraber Kûfe taraflarından Harrana, oradan da Şama hicret etti. Filistine yerleşti. Hz. Lût ise Sedom’a yerleşti.







27- وَوَهَبْنَا لَهُ إِسْحَقَ وَيَعْقُوبَ “O’na İshak ve Yakub’u hibe ettik.”



Cenab-ı Hak, Hz. İshakı çocuk olarak, Hz. Yakubu da torun olarak Hz. İbrahime nasip etti. Ayette bunun “hibe” olarak ifade edilmesi, kendisinin yaşlı, hanımının da kısır olduğu halde Hz. İshakın verilmesindendir. Bundan dolayı Hz. İsmail burada zikrolunmadı.[2>



وَجَعَلْنَا فِي ذُرِّيَّتِهِ النُّبُوَّةَ وَالْكِتَابَ “Onun neslinden gelenlere peygamberlik ve kitab verdik.”



Onun neslinden pek çok peygamber geldi.



Kitaptan murat, kitap cinsidir. Böyle olunca dört semavî kitabı da içine alır.



وَآتَيْنَاهُ أَجْرَهُ فِي الدُّنْيَا “Ona dünyada ecrini verdik.”



Bize olan hicretine karşılık, ecrini dünyada Ona verdik.



Bu cümleden olarak,



-Normal şartlar altında çocuğu olmayacak iken kendisine çocuk verdik.



-Neslini temiz kıldık.



-Neslinde nübüvveti devam ettirdik.



-Semavî dinden olanları O’na mensup kıldık.



-Kıyamete kadar kendisine sena ve salât edilmesini sağladık.



وَإِنَّهُ فِي الْآخِرَةِ لَمِنَ الصَّالِحِينَ “Şüphesiz o, ahirette de salihlerdendir.”



Ve O, ahirette de salahatda kâmil olanlardandır.







28- وَلُوطًا “Lût’u da (gönderdik).”



إِذْ قَالَ لِقَوْمِهِ إِنَّكُمْ لَتَأْتُونَ الْفَاحِشَةَ “O kavmine şöyle demişti: Gerçekten siz hayasızlık yapıyorsunuz!”Ayet metnindeki “fahişe”, “son derece çirkin iş” anlamındadır.[3>



مَا سَبَقَكُم بِهَا مِنْ أَحَدٍ مِّنَ الْعَالَمِينَ “Âlemlerde sizden önce hiçbir toplum böyle bir şey yapmadı.”Bu müstakil cümle, onların yaptığı işin çirkinliğini ortaya koymaktadır. Öyle ki, böyle bir fiilden insan tabiatı tiksinmekte, nefisler bundan kaçınmaktadır. Ama Lût’un kavmi, karakterlerinin habisliği yüzünden böyle bir fiile yeltenmişlerdir.







29- أَئِنَّكُمْ لَتَأْتُونَ الرِّجَالَ وَتَقْطَعُونَ السَّبِيلَ وَتَأْتُونَ فِي نَادِيكُمُ الْمُنكَرَ “Siz hâlâ erkeklere yanaşacak, yol kesecek ve toplantılarınızda münker şeyler yapacak mısınız?”



“Yol kesmekten”
murat, yolculara saldırıp öldürmeleri ve mallarını almalarıdır veya böyle bir cinsel sapıklıkla neslin çoğalmasının önüne geçmeleridir.



“Münker şeyler”den murat şudur: Bunlar, toplandıkları yerlerde açıktan fuhuş, yellenme, uçkurunu çözmek gibi çirkin işler yapıyorlar, bunlara hiç aldırmıyorlardı.



فَمَا كَانَ جَوَابَ قَوْمِهِ إِلَّا أَن قَالُوا “Kavminin cevabı şöyle demekten ibaret oldu:”



ائْتِنَا بِعَذَابِ اللَّهِ إِن كُنتَ مِنَ الصَّادِقِينَ “Doğru söyleyenlerden isen, Allah’ın azabını bize getir!” Bunları çirkin görmekte veya nübüvvet davasında sadık isen, Allahın azabını bize getir de görelim.







30- قَالَ رَبِّ انصُرْنِي عَلَى الْقَوْمِ الْمُفْسِدِينَ “Ey Rabbim! Şu müfsit kavme karşı bana yardım et” dedi.”Hz. Lût, “Ya Rabbi, müfsit kavme azabı indirmek suretiyle bana yardım et” dedi.



Onların müfsit olmaları,



-Homoseksüel duygularına uymaları,



-Ve bunu kendilerinden sonra gelenlere kötü bir âdet olarak bırakmalarıdır.



Hz. Lûtun onları “müfsit kavim” diye nitelemesi azabın başlarına inmesini daha etkili olarak istemek ve bir de onların hemen azaba müstehak olduklarını hissettirmek içindir.







31- وَلَمَّا جَاءتْ رُسُلُنَا إِبْرَاهِيمَ بِالْبُشْرَى قَالُوا “Elçilerimiz İbrahim’e müjdeyi getirdiklerinde şöyle dediler:”Bundan murat, meleklerin Hz. İbrahime gelip oğlu ve torunu olacağını müjdelemeleridir.



إِنَّا مُهْلِكُو أَهْلِ هَذِهِ الْقَرْيَةِ “Biz bu belde halkını helak edeceğiz.”Belde’den murat, Sedom’dur.



إِنَّ أَهْلَهَا كَانُوا ظَالِمِينَ “Çünkü oranın halkı zalim kimselerdir.”



Onların bu ifadesi niçin helak edeceklerinin illetini gösterir. Çünkü Sedom halkı küfür ve çeşit çeşit günahlardan ibaret olan zulümlerinde ısrar ediyor, asla dönmüyorlardı.







32- قَالَ إِنَّ فِيهَا لُوطًا (İbrahim) dedi ki: Ama orada Lût var!”



Hz. İbrahim, onlar içinde zâlim olmayan Lûtun da olduğunu nazara verip onlara itiraz etti.



Veya onların helâkine engel olacak bir durumu nazara verdi:



“Onların içinde Lût da var. O ne olacak?”



قَالُوا نَحْنُ أَعْلَمُ بِمَن فِيهَا “Dediler: Orada kimlerin bulunduğunu biz çok iyi biliyoruz.”



لَنُنَجِّيَنَّهُ وَأَهْلَهُ “Onu ve ehlini elbette kurtaracağız.



Böyle diyerek, “evet, doğru dersin, orada Lût var, hatta Ona tâbi olan başkaları da var. Ama biz O’nu ve O’na uyanları mutlaka kurtaracağız. Orada olanlardan gafil değiliz” manasını ifade ettiler.



إِلَّا امْرَأَتَهُ “Yalnız karısı müstesna.”



كَانَتْ مِنَ الْغَابِرِينَ “O, geride kalacaklardandır.”O, azapta veya beldede kalanlardan olacak.







33- وَلَمَّا أَن جَاءتْ رُسُلُنَا لُوطًا سِيءَ بِهِمْ “Elçilerimiz Lût’a geldiklerin de, onlar sebebiyle tasalandı.”Kavmi, gelenlere bir kötülük yaparlar korkusuyla üzüldü, endişe duydu.



وَضَاقَ بِهِمْ ذَرْعًا “Ve onlar hakkında eli kolu daraldı.”



Onların durumu ve onlar hakkında ne yapabileceği hususunda eli kolu daraldı.



İnsan bir şeyi yapabileceği zaman “eli rahat” denildiği gibi, çaresiz kaldığında da “eli dar” deyimi kullanılır. Çünkü kolu uzun olan, kolu kısa olanın ulaşamadığına ulaşır.



وَقَالُوا لَا تَخَفْ وَلَا تَحْزَنْ “Dediler: Korkma ve üzülme.”



Melekler, Hz. Lûtun sıkıldığını görünce “Onların bize gelmelerinden korkma ve üzülme” dediler.



إِنَّا مُنَجُّوكَ وَأَهْلَكَ إِلَّا امْرَأَتَكَ “Biz, seni ve hanımın dışında ehlini kurtaracağız.”



كَانَتْ مِنَ الْغَابِرِينَ “O, geride kalacaklardandır.”







34- إِنَّا مُنزِلُونَ عَلَى أَهْلِ هَذِهِ الْقَرْيَةِ رِجْزًا مِّنَ السَّمَاء بِمَا كَانُوا يَفْسُقُونَ “Şüphesiz biz, bu belde halkı üzerine, fıskları sebebiyle gökten bir azap indireceğiz.”



Fıskları sebebiyle, biz bunlara semadan feci bir azap indireceğiz.







35- وَلَقَد تَّرَكْنَا مِنْهَا آيَةً بَيِّنَةً لِّقَوْمٍ يَعْقِلُونَ “Andolsun, aklını kullanan bir kavim için o beldeden apaçık bir ayet bıraktık.”



“Apaçık ayet”
ten murat, bunların her tarafta şüyu’ bulan hikâyeleri veya harabe hâline gelen beldelerinden geriye kalanlardır.



Denildi ki: Bundan murat, semadan gönderilen taşlardır. Bunlar, bugün de orada bulunmaktadır.Denildi ki: Bundan murat, bu olaydan sonra siyahla karışık olarak akan nehirleridir.“Aklını kullanan bir kavim için”



Bu ayet, akıllarını basîret ve ibrette kullananlar içindir.




[1>Yani, Allahın nasıl yarattığına bakabiliriz. Ama ikinci yaratılışı görmedik, zira o daha sonra olacaktır. Ama her yıl yenilenen bitki ve ağaçlarda bunun nümunelerini görmekteyiz.



[2>Hz. İsmail, Hz. İbrahim’in diğer hanımı Hacer’den dünyaya geldi.



[3> Bundan murat, homoseksüel olmalarıdır.

36- وَإِلَى مَدْيَنَ أَخَاهُمْ شُعَيْبًا “Medyen’e de kardeşleri Şuayb’ı (gönderdik).”



فَقَالَ يَا قَوْمِ اعْبُدُوا اللَّهَ “Dedi: Ey kavmim! Allah’a ibadet edin.”



وَارْجُوا الْيَوْمَ الْآخِرَ “Ve ahiret gününe ümit bağlayın.”Kendisinden sevap umduğunuz fiilleri yapın.“Ahiret gününe ümit bağlayın” denilmesinde neticenin sebep yerine konulması vardır.[1>Denildi ki: Buna “Ahiret gününden korkun” manası da verilebilir.



وَلَا تَعْثَوْا فِي الْأَرْضِ مُفْسِدِينَ “Yeryüzünde bozgunculuk yaparak karışıklık çıkarmayın!”







37- فَكَذَّبُوهُ “Ama onu yalanladılar.”



فَأَخَذَتْهُمُ الرَّجْفَةُ “Bunun üzerine sarsıntı onları yakaladı.”



Ayet metninde geçen “racfe”, “şiddetli zelzele” anlamında olabileceği gibi, Hz. Cebrailin sayhası da olabilir. Çünkü kalpler o şiddetli sesle sarsılır.



فَأَصْبَحُوا فِي دَارِهِمْ جَاثِمِينَ “Böylece yurtlarında diz üstü çöke kaldılar.”



Ölü bir hâlde, dizleri üzerine çöküp kaldılar.







38- وَعَادًا وَثَمُودَ “Âd ve Semûd’u da.”



“Âd ve Semudu da zikret” veya “Âd ve Semudu da helak ettik” şeklinde takdir yapılabilir.



وَقَد تَّبَيَّنَ لَكُم مِّن مَّسَاكِنِهِمْ “Bu, oturdukları (harap olmuş) yerlerden size apaçık belli olmuştur.”Yani, onların meskenlerinden bir kısmı gözler önünde durmakta. Sizler, oradan geçerken bu meskenlere bakmak suretiyle onları helâk ettiğimizi görebilmektesiniz.



وَزَيَّنَ لَهُمُ الشَّيْطَانُ أَعْمَالَهُمْ “Şeytan, onlara amellerini süsledi.”



Şeytan, onların küfür ve isyanlarını kendilerine süslü kılmıştı.



فَصَدَّهُمْ عَنِ السَّبِيلِ “Böylece onları doğru yoldan alıkoydu.”



Böylece onları peygamberlerin açıkladığı dosdoğru yoldan çevirmişti.



وَكَانُوا مُسْتَبْصِرِينَ “Hâlbuki onlar bakıp görebilecek durumdaydılar.”



Aslında bu kimseler tefekkür edebilecek, ibret alabilecek kapasitede idiler. Lakin böyle yapmadılar.Veya bunlar peygamberlerin haber vermesiyle azabın kendilerine geleceğini bilmekteydiler. Lakin inat ettiler, sonunda helâk oldular.







39- وَقَارُونَ وَفِرْعَوْنَ وَهَامَانَ “Kârûn’u, Firavun’u ve Hâmân’ı da (helâkettik).”



Kârunun önce nazara verilmesi, nesebinin şerefi yönündendir.



وَلَقَدْ جَاءهُم مُّوسَى بِالْبَيِّنَاتِ “Andolsun, Mûsâ kendilerine apaçık mu’cizeler getirmişti.”



فَاسْتَكْبَرُوا فِي الْأَرْضِ “Ama onlar yeryüzünde büyüklük tasladılar.”



وَمَا كَانُوا سَابِقِينَ “Oysa bizi geçip (azabımızdan) kurtulamadılar.”



Onlar, kaçmakla azaptan kurtulamadılar. Bilakis Allahın emri onları buldu, cezalarını verdi.







40- فَكُلًّا أَخَذْنَا بِذَنبِهِ “Böylece onların her birini günahıyla yakaladık.”



Bahsi geçenlerin hepsini günahıyla yakalayıp cezalandırdık.



فَمِنْهُم مَّنْ أَرْسَلْنَا عَلَيْهِ حَاصِبًا “Onlardan kimine taş yağdırdık.”



Bunlardan bir kısmına kendisinde taş bulunan şiddetli bir fırtına gönderdik.



Veya kendilerine gökten taş yağdıran melek gönderdik. Lût kavminin helâki gibi.



وَمِنْهُم مَّنْ أَخَذَتْهُ الصَّيْحَةُ “Kimini o korkunç ses yakaladı.”



Semud ve Medyen gibi.



وَمِنْهُم مَّنْ خَسَفْنَا بِهِ الْأَرْضَ “Kimini yerin dibine geçirdik.”



Karun gibi.



وَمِنْهُم مَّنْ أَغْرَقْنَا “Kimini suda boğduk.”



Nûh kavmi, Firavun ve kavmi gibi.



وَمَا كَانَ اللَّهُ لِيَظْلِمَهُمْ “Allah, onlara zulmediyor değildi.”



Allah onlara suçsuz yere ceza veren zâlim kimse gibi muamele etmiş değildir. Çünkü böyle bir şey asla Allahın âdeti değildir.



وَلَكِن كَانُوا أَنفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ “Fakat onlar kendilerine zulmediyorlardı.”



Lakin onlar kendilerini azaba maruz bırakarak, kendi nefislerine zulmediyorlardı.







41-“ مَثَلُ الَّذِينَ اتَّخَذُوا مِن دُونِ اللَّهِ أَوْلِيَاء كَمَثَلِ الْعَنكَبُوتِ اتَّخَذَتْ بَيْتًا Allah’ın dışında dostlar edinenlerin durumu, kendine bir ev edinen örümceğe sığınanlara benzer.”



Allahtan başka dostlar edinip onlara dayanan ve güvenenlerin hâli, örümceğin son derece zayıf ve gevşek evine sığınan kimselerin hâline benzer. Hatta onların dayandıkları ve güvendikleri, örümceğin evi kadar da onları koruyamaz, kendilerine bir fayda sağlamaz. Çünkü, örümceğin evinin bir hakikati ve bir şekilde faydası vardır, ama onların fayda umduklarının hiçbir faydası olmaz.



Veya şöyle de düşünülebilir: Allahtan başka dostlar edinenlerle, tek Allaha inanıp güvenenlerin hâli şöyledir: Onlar, örümceğin evine sığınan kimselere benzer. Tek Allaha inanıp güvenen ise, sağlam bir ev yapan kimse misalidir.



Ankebut, hem tek örümceği hem de birden fazla örümceği ifade eder. Ayrıca hem erkek, hem de dişi örümcek için kullanılır. Sonundaki “t” harfi “tağut” kelimesinin son harfindeki “t” harfi gibidir.



وَإِنَّ أَوْهَنَ الْبُيُوتِ لَبَيْتُ الْعَنكَبُوتِ “Evlerin en gevşeği ise şüphesiz örümceğin evidir.”



Sıcak ve soğuğu hissettirmede, onun evinden daha gevşeği, daha az koruyanı yoktur.



لَوْ كَانُوا يَعْلَمُونَ “Keşke bilselerdi!”



Şayet ilme müracaat etseler, hâllerinin böyle olduğunu ve dinlerinin örümcek evinden daha zayıf olduğunu elbette bilirlerdi.



“Örümceğin evi” ile, onların dinlerinin murat edilmesi de caizdir. Dinlerinin böyle isimlendirilmesi, temsil için bir tahkîk olmasıdır. Mana şöyle olur: Dinde kendisine dayanılacak en gevşek şey, onların dinidir.



Ey Peygamber! Kâfirlere şöyle de:







42- إِنَّ اللَّهَ يَعْلَمُ مَا يَدْعُونَ مِن دُونِهِ مِن شَيْءٍ “Şüphesiz Allah, onların kendini bırakıp da ne tür şeylere taptıklarını biliyor.”Ayette, hem onların cehaletlerini ortaya koymak, hem de kendilerine bir vaîd vardır.



وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ “O, Azîz’dir – Hakîm’dir.”Ayetin bu kısmı, üstte ifade edilen her iki mananın illetini beyan eder. Çünkü böyle her şeyi bilen, Azîz ve Hakîm olan bir Zâta, böyle aciz şeyleri şerik kılmak son derece akılsızlıktır.



Ayrıca, her şeye gücü yeten ve her şeye hükmeden, her şeyi ilmen kuşatan ve her fiilini mükemmel yapan bir Zâta nispetle, o cansız putlar sanki yok hükmündedir.



Keza, bu vasıflara sahip olan Zât, elbette onları cezalandırmaya da kâdirdir.







43- وَتِلْكَ الْأَمْثَالُ نَضْرِبُهَا لِلنَّاسِ “İşte bu temsilleri biz insanlar için getiriyoruz.”



Üstte anlatılan mesel ve benzerlerini biz insanların fehimlerine yaklaştırmak için getiriyoruz.



وَمَا يَعْقِلُهَا إِلَّا الْعَالِمُونَ “Onları ancak alimler anlarlar.”



Bunların güzelliğini ve faydasını, ancak eşya üzerinde gereği gibi düşünenler anlar.



Hz. Peygamber (asm) bu ayeti okur ve ardından şöyle buyurur: “Akıllı kimse Allahın anlattığını anlayıp da emredileni yapan ve Allahın gadabına maruz kalmaktan sakınan kimsedir.”



44- خَلَقَ اللَّهُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ بِالْحَقِّ “Allah gökleri ve yeri hak olarak yarattı.”



Allah, gökleri ve yeri hak gayelerle yarattı, bunlarla batıl bir şey kastetmedi. Çünkü bunların yaratılışından bizzat maksut olan, hayrı netice vermek ve ayetin devamında işaret edildiği üzere, Allahın Zât ve sıfatlarına delâlette bulunmaktır.



إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَةً لِّلْمُؤْمِنِينَ “Şüphesiz bunda, mü’minler için bir ayet bulunmaktadır.”



Çünkü bunlardan faydalananlar onlardır.




[1>Yani, o günde iyi bir karşılık görmeyi ummak, ancak iyi işler yapmakla olur. Öyleyse, iyi işler yapmak suretiyle ahiret gününe ümitle bakın.

45- اتْلُ مَا أُوحِيَ إِلَيْكَ مِنَ الْكِتَابِ “Kitaptan sana vahyolunanı oku.”



-Kıraatıyla Allaha kurbiyet aramak,



-Lafızlarını ezberlemek,



-Ve manalarını anlamaya çalışmak suretiyle Kitaptan Sana vahyedileni oku.



Manasına dikkat ederek Kur’anı okuyan kimse, onu tekrar be tekrar okuduğunda, ilk okuduğunda dikkatini çekmeyen nice manalar zamanla kendisine açılır.



وَأَقِمِ الصَّلَاةَ “Namazı da dosdoğru kıl.”



إِنَّ الصَّلَاةَ تَنْهَى عَنِ الْفَحْشَاء وَالْمُنكَرِ “Çünkü namaz, insanı hayâsızlıktan ve kötülükten alıkor.”Çünkü insan namazla meşgul olduğunda günahlardan uzak kalır. Namaz ona Allahı hatırlattığı ve nefse Allahtan korkmayı ders verdiği için, namaz dışı zamanlarda da onu günahlardan korur.Rivayete göre Ensardan bir genç namazlarını Hz. Peygamberin arkasında kılıyor, ama bir türlü günahlardan da uzak kalmıyordu. Onun bu hâli Hz. Peygambere anlatıldı. Hz. Peygamber şöyle buyurdu: “Namazı onu günahlardan alıkoyacaktır.” Gerçekten de çok geçmeden bu genç günahları terk etti.



وَلَذِكْرُ اللَّهِ أَكْبَرُ “Allah’ın zikri elbette en büyüktür.”



Allahın zikrinden murat namazdır. Namaz, diğer ibadetlerden çok daha büyüktür. Namazdan “zikir” olarak bahsedilmesi, onun kötülüklerden korumasının sebebini beyan etmek içindir. Çünkü namazda Allahın zikri temel umdedir. Bu yönüyle o, diğer iyiliklerden üstün kılınmıştır, kötülüklerden de alıkoyucu olmuştur.



“Allahın zikri elbette en büyüktür” ifadesi şu anlamı da ifade eder: Allahın rahmetiyle sizi anması, sizin O’nu taat ile anmanızdan daha büyüktür.



وَاللَّهُ يَعْلَمُ مَا تَصْنَعُونَ “Allah, ne yaparsanız hepsini bilir.”



Allah sizin O’nu anmanızı ve yaptığınız diğer taatleri bilir, bu yaptıklarınıza en güzel şekilde mükâfat verir.







46- وَلَا تُجَادِلُوا أَهْلَ الْكِتَابِ إِلَّا بِالَّتِي هِيَ أَحْسَنُ “Ehl-i kitapla ancak en güzel bir yolla mücadele edin.”



Onlarla,



-Sertliğe yumuşaklıkla,



-Öfkeye sükunetle,



-Kavga çıkarmak isteyene nasihatle mukabele etmek gibi, en güzel şekilde mücadele edin.



Denildi ki: Bu ayet, seyf ayetiyle neshedilmiştir. Çünkü, kılıçla mukabeleden daha sert bir mukabele yoktur.



Elcevap: Kılıçla mukabele etmek ahirü’d-deva, yani son çaredir.



Denildi ki: Bundan murat, “ahit yaptığınız ehl-i kitapla en güzel bir şekilde mücadele edin” demektir.



إِلَّا الَّذِينَ ظَلَمُوا مِنْهُمْ “Ancak içlerinden zulmedenler hariç.”



-Haddi aşmakta ve inatta ifrat edenler,



-Allaha çocuk isnat edenler ve “Allah’ın eli bağlıdır” (Maide, 64) gibi iddiada bulunanlar,



-Ahdi bozan ve cizyeyi vermeyenler gibi zulmedenler müstesna.



وَقُولُوا آمَنَّا بِالَّذِي أُنزِلَ إِلَيْنَا وَأُنزِلَ إِلَيْكُمْ “Ve deyin ki: Bize indirilene de, size indirilene de iman ettik.”



Ayetin bu kısmı, onlarla yapılacak en güzel mücadelenin bir açılımıdır. Yani, böyle diyerek mücadelenizi yapınız.



Hz. Peygamber şöyle buyurur:“Ehl-i Kitabı tasdik de etmeyin tekzip de.. Deyin ki: “Biz Allaha kitaplarına, peygamberlerine iman ettik.” Böyle yapmakla bâtıl bir şey söylemişlerse tasdik etmemiş, doğru bir şey söylemişlerse de yalanlamamış olursunuz.”



وَإِلَهُنَا وَإِلَهُكُمْ وَاحِدٌ “İlâhımız ve ilâhınız birdir.”



وَنَحْنُ لَهُ مُسْلِمُونَ “Ve biz sadece O’na teslim olmuş kimseleriz.”



Biz hassaten O’na itaat etmiş kimseleriz.



Bu ifadede, onların keşiş ve ruhbanlarını Allahın dışında Rab edindiklerine bir tariz vardır.[1>







47- وَكَذَلِكَ أَنزَلْنَا إِلَيْكَ الْكِتَابَ “İşte böylece sana kitabı indirdik.”



İşte bu inzâl gibi, Biz Sana diğer ilâhî kitapları tasdik eden bir kitabı vahiy ile indirdik.



فَالَّذِينَ آتَيْنَاهُمُ الْكِتَابَ يُؤْمِنُونَ بِهِ “İşte, kendilerine kitap verdiklerimiz ona iman ediyorlar.”



Abdullah Bin Selâm ve benzerleri ona iman ederler.



Veya bundan murat, Hz. Peygamber devrinden önce Kur’ana iman eden ehl-i kitaptır.



وَمِنْ هَؤُلَاء مَن يُؤْمِنُ بِهِ “Şunlardan da ona iman eden kimseler vardır.”



Arabdan, Mekke ehlinden ve Hz. Peygamber devrindeki kitap ehlinden o Kur’ana iman edenler var.



وَمَا يَجْحَدُ بِآيَاتِنَا إِلَّا الْكَافِرُونَ “Bizim âyetlerimizi ancak kâfirler inkâr eder.”



Ayetlerimiz bu kadar açık ve hak olduklarına dair nice deliller varken, küfürde ileri gidenler onları inkâr ederler. Çünkü yanlış ön kabulleri, O Kur’anın Hz. Peygamberin bir mu’cizesi olduğunu, hükümlerinin doğruluğunu gösteren şeyleri düşünmelerine engel olur.



Ayetin devamı buna işaret eder:







48- وَمَا كُنتَ تَتْلُو مِن قَبْلِهِ مِن كِتَابٍ وَلَا تَخُطُّهُ بِيَمِينِكَ “Sen bundan önce ne bir yazı okur, ne de sağ elinle onu yazardın.”Çünkü nice kıymettar ilimlerin envaını içine alan bu Kitabın okuma yazma bilmeyen ümmî bir insandan zuhuru harikulâde bir durumdur.



Ayette “sağ el” ifadesinin geçmesi, Hz. Peygamberin yazı bilmediğini ziyadesiyle tasvîr etmek ve bu isnadın mecazî olma hâlini red içindir.



إِذًا لَّارْتَابَ الْمُبْطِلُونَ “Öyle olsaydı, batıla uyanlar kuşku duyarlardı.”



Şayet okuyan – yazan biri olsaydın şöyle derlerdi: Belki de bu Kur’anı başkalarından öğrendi veya öncekilerin kitaplarından derleyip toparladı.



Ayette onlara “mubtılûn” denilmesi inkârlarından dolayıdır veya Kur’anın pek çok i’caz yönleri varken, bunlardan bir yönün ortadan kalkmasıyla şüpheye düşmelerindendir.[2>



Denildi ki: Ehl-i Kitap Seni kitaplarında ümmî peygamber olarak bildiklerinden, şayet Sen okuma-yazma bilen biri olarak zuhur etsen, onlar kitaplarındaki özelliğine aykırı bulduklarından şüpheye düşerlerdi. Bu durumda onların ibtali ve inkârı, mukadder bir duruma göre değil, vâki’deki durum itibarıyla olurdu.







49- بَلْ هُوَ آيَاتٌ بَيِّنَاتٌ فِي صُدُورِ الَّذِينَ أُوتُوا الْعِلْمَ “Hayır, o (Kur’ân), kendilerine ilim verilenlerin sinelerinde apaçık âyetlerdir.”Ehl-i ilim olanlar onu ezberlerler, kimse onun tahrifine güç yetiremez.



وَمَا يَجْحَدُ بِآيَاتِنَا إِلَّا الظَّالِمُونَ “Ve bizim âyetlerimizi ancak zalimler inkâr eder.”



Bizim ayetlerimizin mu’cize olduğuna dair deliller o kadar açık iken, onları yalanlayanlar, ancak göz göre göre onları red ile onlara kıymet vermeyen zulme dalmış kimselerdir.







50- وَقَالُوا لَوْلَا أُنزِلَ عَلَيْهِ آيَاتٌ مِّن رَّبِّهِ “Dediler ki: “Ona Rabbinden ayetler indirilse ya!”



“Ona Salihin devesi, Musa’nın asası ve İsa’nın sofrası gibi mu’cizeler indirilse ya” dediler.



قُلْ إِنَّمَا الْآيَاتُ عِندَ اللَّهِ “De ki: Ayetler ancak Allah katındadır.”



Allah o mu’cizeleri dilediği gibi indirir. Böyle mu’cizeler benim kudretimle olmayacak ki, siz istediğinizde mu’cize göstereyim.



وَإِنَّمَا أَنَا نَذِيرٌ مُّبِينٌ “Ve ben ancak apaçık bir uyarıcıyım.”



Benim hâlim, ancak uyarmak ve bana verilen ayetleri apaçık bir şekilde beyan etmektir.







51- أَوَلَمْ يَكْفِهِمْ أَنَّا أَنزَلْنَا عَلَيْكَ الْكِتَابَ يُتْلَى عَلَيْهِمْ “Onlara okunmakta olan kitabı sana indirmemiz kendilerine yetmedi mi?”Onların talep ettikleri mu’cizelere bedel kendilerine okunan Kitabı Sana indirmemiz onlara yetmiyor mu? Bu kitap devamlı onlara tilavet olunuyor, “haydi bir benzerini getirin!” diye bununla kendilerine meydan okunuyor. Diğer mu’cizeler gelip geçici iken, bu sabit bir mu’cize olarak önlerinde duruyor.



Veya şu manayı da ifade edebilir: Bu kitap, Yahudilerin ellerinde olan Senin özelliğin ve dininin özelliği ile ilgili şeyleri teyid eder bir şekilde onlara okunuyor.



إِنَّ فِي ذَلِكَ لَرَحْمَةً وَذِكْرَى لِقَوْمٍ يُؤْمِنُونَ “Bunda iman edecek bir kavim için elbette bir rahmet ve öğüt vardır.”Şüphesiz daimî bir mu’cize ve apaçık bir delil olan bu kitapta, işi yokuşa sürmek değil, gerçekten iman etmek isteyenler için büyük bir nimet ve öğüt vardır.



Sebeb-i Nüzûl



Denildi ki: Bazı Müslümanlar, ellerinde Yahudilerin söyledikleri bazı şeyleri yazan kitaplarla Hz. Peygamberin yanına geldiler. Hz. Peygamber onlara şöyle dedi: “Bir kavmin dalâleti için, kendi peygamberlerinin getirdiğinden yüz çevirip peygamberlerinden başkasının getirdiğine yönelmeleri kâfidir.” Bunun üzerine bu ayet nazil oldu.







52- قُلْ كَفَى بِاللَّهِ بَيْنِي وَبَيْنَكُمْ شَهِيدًا “De ki: Benimle sizin aranızda şahit olarak Allah yeter.”Benim doğruluğuma şahit olarak Allah yeter. Çünkü mu’cizelerle beni tasdik etti.Veya mana şöyle olabilir: Benim size gönderildiğim şeyleri tebliğ ettiğime ve nasihatte bulunduğuma, sizin de yalanlama ve işi yokuşa sürmekle mukabele ettiğinize şahit olarak Allah yeter.



يَعْلَمُ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ “O, göklerde ve yerde ne varsa bilir.”



Dolayısıyla benim ve sizin hâlleriniz O’na gizli değildir.



وَالَّذِينَ آمَنُوا بِالْبَاطِلِ وَكَفَرُوا بِاللَّهِ أُوْلَئِكَ هُمُ الْخَاسِرُونَ “Batıla inanıp Allahı inkâr edenler var ya, işte ziyana uğrayacaklar onlardır.”



Batıla inanmak
, Allahın dışında tapılan batıl mabutlara inanmaktır:



Bunlar, imanı verip küfrü satın aldıklarından bu ticaretlerinde zararda olan kimselerdir.







53- وَيَسْتَعْجِلُونَكَ بِالْعَذَابِ “Senden azabı hemen getirmeni istiyorlar.”



“Semadan üzerimize taş yağdır” demişlerdi.[3>



وَلَوْلَا أَجَلٌ مُّسَمًّى لَجَاءهُمُ الْعَذَابُ “Şayet bir ecel-i müsemma (belirlenmiş bir süre) olmasaydı, azap onlara mutlaka gelirdi.”



Her azap veya her kavm için belli bir ecel olmasaydı, azap kendilerine hemen gelirdi.



وَلَيَأْتِيَنَّهُم بَغْتَةً وَهُمْ لَا يَشْعُرُونَ “Ve farkında değillerken, elbette azap ansızın onlara gelecektir.”



Onlar, azabın gelişinin farkına varmadıkları bir hâlde,



-Dünyada Bedir Savaşında olduğu gibi



-Veya sonunda ölümün kendilerine inmesi gibi, azap ansızın onlara gelecektir.







54- يَسْتَعْجِلُونَكَ بِالْعَذَابِ “Senden azabı hemen getirmeni istiyorlar.”



وَإِنَّ جَهَنَّمَ لَمُحِيطَةٌ بِالْكَافِرِينَ “Hâlbuki cehennem, şüphesiz kâfirleri kuşatmıştır.”



Azabın onlara geleceği gün, cehennem onları kuşatacaktır.



Veya bundan murat, cehennemi netice verecek küfür ve günahların şimdi onları kuşatmasıdır. Bunların onları kuşatması, cehennemin kuşatması gibidir.



“Cehennem onları kuşatmıştır” yerine “kâfirleri kuşatmıştır” denilmesi, cehennemin niçin onları kuşattığına delâlet içindir. Yani, küfür ve küfranları sebebiyle, cehennem onları ihata etmiştir.



Kâfirler” ifadesinin elif-lâmlı olması,



-Ya belirlilik ifade eder. Yani, cehennem, o belli kâfirleri kuşatmıştır.



-Veya cins ifade eder. Yani, cehennem bütün kâfirleri kuşatmıştır. Bu durumda, üstteki ayetlerde durumu anlatılan kâfirlerin diğer kâfirlerle bezeri akıbeti paylaşacakları anlaşılır, kâfirlere verilecek cezadan bunlara verilecek cezaya istidlalde bulunulur.







55- يَوْمَ يَغْشَاهُمُ الْعَذَابُ مِن فَوْقِهِمْ وَمِن تَحْتِ أَرْجُلِهِمْ “O günde azap,onları hem üstlerinden, hem ayaklarının altından bürür.”Yani, azap onları o günde her taraftan bürür.



وَيَقُولُ ذُوقُوا مَا كُنتُمْ تَعْمَلُونَ “Onlara der: Tadın yaptıklarınızın cezasını!”



Bunu diyen ya Allahu Teâlâdır veya O’nun emriyle bir melektir
.




[1>Yani, “biz sadece Allaha teslim olduk. Ama siz, kendi din adamlarınızı bir nevi rabler edindiniz. Onların emirlerini ilâhî birer hüküm gibi uyguladınız.



[2> Yani, Hz. Peygamber faraza okuma-yazma bilseydi bu durum O’na gelen Kur’anın mu’cizeliğine, Allahtan gelmesine mâni olmazdı.



[3>Bkz. Enfal, 32.
56- يَا عِبَادِيَ الَّذِينَ آمَنُوا “Ey iman eden kullarım!”

إِنَّ أَرْضِي وَاسِعَةٌ “Şüphesiz benim arzım geniştir.”

فَإِيَّايَ فَاعْبُدُونِ “O halde yalnız bana ibadet edin.”Ey kullarım! Bir beldede ibadetinizi yapamaz ve dininizi orada açıktan yaşayamaz hâle geldiğinizde, bunları kolaylıkla yapabileceğiniz yerlere hicret edin.

Hz. Peygamber şöyle buyurur:

“Her kim dininden dolayı –velev bir karış da olsa- bir yerden başka bir yere kaçsa, cennet ona vacip olur. İbrahimin ve Muhammedin (aleyhimes-selâm) refiki olur.”

Ayetteki

فَ “fe” harfi mahzuf bir şartın cevabıdır. Çünkü mana şöyle

dir: “Benim arzım geniştir. Eğer bir yerde bana kolayca ibadet edemezseniz, o zaman başka bir yerde bunu yapınız.”



57- كُلُّ نَفْسٍ ذَائِقَةُ الْمَوْتِ “Her nefis ölümü tadacaktır.”

ثُمَّ إِلَيْنَا تُرْجَعُونَ “Sonra bize döndürüleceksiniz.”Sonra, yaptığınız amellerin karşılığını almak üzere bize döndürüleceksiniz. Sonu ölüm ve Allaha döndürülmek olan kimsenin buna hazırlık yapması gerekir.



58- وَالَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَنُبَوِّئَنَّهُم مِّنَ الْجَنَّةِ غُرَفًا “İman edip salih ameller yapanları, elbette cennet köşklerine yerleştireceğiz.”

تَجْرِي مِن تَحْتِهَا الْأَنْهَارُ “Onların altlarından ırmaklar akar.”

خَالِدِينَ فِيهَا “Orada ebedî kalacaklardır.”

نِعْمَ أَجْرُ الْعَامِلِينَ “İyi işler yapanların mükafatı ne güzeldir!”



59- الَّذِينَ صَبَرُوا “Ki onlar, sabretmişlerdir.”

Cenneti hak eden bu kimseler, müşriklerin eziyetlerine, din için hicrete ve diğer çile ve meşakkatlere sabretmiş kimselerdir.

وَعَلَى رَبِّهِمْ يَتَوَكَّلُونَ “Ve yalnız Rablerine tevekkül ederler.”

Ve onlar sadece ve sadece Rableri olan Allaha tevekkül ederler.



60- وَكَأَيِّن مِن دَابَّةٍ لَا تَحْمِلُ رِزْقَهَا “Nice canlı var ki, rızkını taşıyamaz.”

اللَّهُ يَرْزُقُهَا وَإِيَّاكُمْ “Allah hem onları, hem de sizi rızıklandırır.”

Nice canlı vardır ki, zaafından dolayı rızkını taşıyamaz veya onu biriktiremez. Sabaha, yanında yiyecek hiçbir şey olmadığı hâlde çıkar. O, zaafiyetine rağmen Allaha tevekkül eder. Sizler ise kuvvet ve çalışmanıza rağmen rızıkta onunla eşit olursunuz. Onları da sizi de rızıklandıran ancak Allahtır. Çünkü her canlının rızkı sebeplerledir. O sebepleri hazırlayan ise sadece Allahtır. Öyleyse hicretten dolayı maişetiniz hususunda korkmayınız.

Sebeb-i Nüzûl

Rivayete göre, sahabelere hicret emri geldiğinde, içlerinden bazıları “maişetimiz için hiçbir imkâna sahip olmadığımız bir yere nasıl hicret ederiz” demişlerdi. Bu münasebetle bu ayetler indi.

وَهُوَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ “Ve O, Semi’ – Alîm’dir.”

Allah, bu sözünüzü işitir, içinizden neler geçtiğini bilir.



61- وَلَئِن سَأَلْتَهُم مَّنْ خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ وَسَخَّرَ الشَّمْسَ وَالْقَمَرَ لَيَقُولُنَّ اللَّهُ “Andolsun ki onlara, “Gökleri ve yeri yaratan, güneşi ve ayı musahhar kılan kimdir?” diye sorsan, elbette ‘Allah’ derler.”Ayette bahsi geçenler Mekke ehlidir.

“Allah” derler.”Çünkü, imkân dairesinde olan şeylerin bir Vacibu’l-vücuda dayanması akıllarda kabul görmüştür.

فَأَنَّى يُؤْفَكُونَ “O halde nasıl çevrilip döndürülüyorlar?”

Bunu ikrar ettikten sonra, nasıl da Allahın birliğinden (tevhidden) çevriliyorlar?



62- اللَّهُ يَبْسُطُ الرِّزْقَ لِمَن يَشَاء مِنْ عِبَادِهِ وَيَقْدِرُ لَهُ “Allah, kullarından dilediğine rızkı bol verir ve kısar.”Burada medar-ı bahs olan rızkı genişletilen ve daraltılan aynı kimse olması muhtemeldir. Yani, Allah aynı kimseye sırayla hem genişlik verir, hem de daraltır.

Veya “Allah kimi kullarına genişlik verir, kimi kullarına da rızkı daraltır” manası vardır.

إِنَّ اللَّهَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ “Şüphesiz Allah, her şeyi hakkıyla bilendir.

Allah, kullarının maslahatlarını ve onlara zarar verecek şeyleri bilir.



63- وَلَئِن سَأَلْتَهُم مَّن نَّزَّلَ مِنَ السَّمَاء مَاء فَأَحْيَا بِهِ الْأَرْضَ مِن بَعْدِ مَوْتِهَا لَيَقُولُنَّ اللَّهُ “Andolsun ki onlara, “Gökten bir su indirip, onunla ölümünden sonra yeryüzünü canlandıran kimdir?” diye sorsan, mutlaka, “Allah “ derler.”

Onlara bu sorulduğunda bütün mümkinatın (varlığı ve yokluğu eşit olan, kendi kendini var edemeyip varlıklarında ve varlıklarının devamında Allaha muhtaç olan varlıkların) usûl ve füruunu yaratanın Allah olduğunu itiraf ederler. Ama ardından bu ilâhî tasarruflardan hiçbirine gücü yetmeyen varlıklardan bazısını O’na şerik yaparlar.

قُلِ الْحَمْدُ لِلَّهِ “De ki: Elhamdülillah.”

Seni böyle bir dalaletten koruduğu için “Elhamdülillah” de.

Veya seni tasdik ettiği ve delilini galip kıldığı için “Elhamdülillah” de.

بَلْ أَكْثَرُهُمْ لَا يَعْقِلُونَ “Fakat onların çoğu akıllarını kullanmazlar.”

Akletmediklerinden dolayı çelişkili hâllere düşüyorlar. Hem her şeyi yoktan yaratanın O olduğunu ikrâr ediyorlar, hem de putları O’na şerik kılıyorlar.

Denildi ki: Mana şöyle de olabilir: Sen onlarla konuşurken “Elhamdülillah” dediğinde ne murat ettiğini akıl etmiyorlar.



64- وَمَا هَذِهِ الْحَيَاةُ الدُّنْيَا إِلَّا لَهْوٌ وَلَعِبٌ “Şu dünya hayatı ancak bir eğlence ve oyundur.”

Ayetteki “şu” ifadesi tahkîr içindir. Nasıl olmasın ki, şu dünya Allah katında (ahirete nisbetle) bir sivrisineğin kanadı kadar kıymete haiz değildir.[1>

İşte şu dünya hayatı, çocukların oynadığı, eğlendiği bir oyun ve eğlence gibidir. Oynamak için toplanırlar, bir müddet hoşça vakit geçirirler, sonra yorgun argın dağılırlar.

وَإِنَّ الدَّارَ الْآخِرَةَ لَهِيَ الْحَيَوَانُ “Ahiret yurduna gelince, işte asıl hayat odur.”Ahiret hayatı, gerçek hayattır, orada insanlara ölüm arız olmayacaktır.

Veya orası hadd-i zâtında hayattır.[2>

“Hayvan” kelimesi “hayat” kelimesiyle aynı kökten gelmekle beraber, ona nisbetle daha etkili bir ifadedir. Çünkü bu kelimede hayatın lâzımı olan hareket ve çalkantı manası vardır ve bunun için burada kullanımı tercih edilmiştir.

لَوْ كَانُوا يَعْلَمُونَ “Keşke bilselerdi.”Şayet bunu bilselerdi, dünyayı ahirete tercih etmezlerdi. Çünkü dünyanın zatında hayat yoktur, şu anda var olan hayat da ârızî olup sür’atle zevâle doğru gitmektedir.



65- فَإِذَا رَكِبُوا فِي الْفُلْكِ دَعَوُا اللَّهَ مُخْلِصِينَ لَهُ الدِّينَ “Gemiye bindikleri zaman, dini yalnız O’na has kılarak (ihlâsla) Allah’a yalvarırlar.”

Onlar, üstte vasfedildiği şekilde Allaha şirk koşar bir hâlde iken gemiye bindiklerinde, Allahı anan mü’minler gibi dinî Allaha hâlis kılarak dua ederler, O’ndan başkasına yalvarmazlar. Çünkü, denizde karşılaşılan zorlukları ancak Allahın açacağını bilirler.

فَلَمَّا نَجَّاهُمْ إِلَى الْبَرِّ إِذَا هُمْ يُشْرِكُونَ “Fakat onları salimen karaya çıkarınca, bir bakarsın ki, (Allah’a) ortak koşmaktadırlar.”Ama karaya çıktıklarında bir de bakarsınız tekrar şirke dönerler.



66- لِيَكْفُرُوا بِمَا آتَيْنَاهُمْ وَلِيَتَمَتَّعُوا “Kendilerine verdiklerimize nankörlük etmek ve safâ sürmek için (böyle yaparlar.)Onlar bu hareketleriyle, kurtulma nimetine şirk ile mukabelede bulunmuş olurlar.

“Safâ sürmek için”Bu şirkleri ile, putlara ibadet ve onlara sevgi üzere bir araya gelmelerinden bazı faydalar elde etmeye çalışırlar.

Ayetteki lâm harfi emir de ifade edebilir. Bu durumda tehdîd manasını taşır.[3>

فَسَوْفَ يَعْلَمُونَ “Ama sonra bilecekler.”

Cezalandırıldıklarında, bunun akıbetini bilecekler!



67- أَوَلَمْ يَرَوْا أَنَّا جَعَلْنَا حَرَمًا آمِنًا وَيُتَخَطَّفُ النَّاسُ مِنْ حَوْلِهِمْ “Çevrelerin de insanlar kapıp götürülürken (Mekke’yi) güvenli bir harem yaptığımızı görmediler mi?”

Mekke ahalisi görmediler mi, biz onların beldesini yağmalama ve saldırıdan korunmuş kıldık. Ehlini de katledilmekten ve sürgüne gönderilmekten emin yaptık.

Hâlbuki çevrelerindeki yerlerde yaşayan insanlar hem öldürülüyor, hem de sürgüne gönderiliyorlar. Çünkü Mekke çevresinde yaşayanlar birbirlerine saldırıyor, birbirlerinin mallarını talan ediyorlardı.

أَفَبِالْبَاطِلِ يُؤْمِنُونَ وَبِنِعْمَةِ اللَّهِ يَكْفُرُونَ “Artık batıla inanıp Allah’ın nimetini inkar mı ediyorlar?”Ancak Allahın kudretiyle meydana gelen bu kadar açık bir nimet ve daha diğer nimetler varken tutup puta veya şeytana inanıyorlar, Allahın nimetini ise inkâr mı ediyorlar? Öyle ki başka şeyleri O’na şerik kılıyorlar?!

“Batıla inanmak” ve “Allahın nimetini inkâr etmek” ifadelerinde, ayetin metninde batıl ve nimet kelimelerinin öne alınması ihtimam veya mübalağa yoluyla hâssaten bunlara dikkât çekmek içindir.[4>



68- وَمَنْ أَظْلَمُ مِمَّنِ افْتَرَى عَلَى اللَّهِ كَذِبًا أَوْ كَذَّبَ بِالْحَقِّ لَمَّا جَاءهُ “Allah’a karşı yalan uyduran, yahut kendisine hak gelmişken onu yalan sayandan daha zalim kim olabilir?”

Allahın şeriki olduğu iddiasıyla O’na iftira edenden daha zâlim kim olabilir?

Veya kendisine gelen hakkı yalanlayandan?

Burada hak’tan murat Peygamber veya Kitap’tır.

Ayetteki لَمَّا “lemma” ifadesinde onların akılsızlıklarını göstermek vardır. Çünkü onlar hak kendilerine geldiğinde “hele durumuna bir bakalım” demediler, onun hakkında düşünmediler. Aksine, daha duyar duymaz yalanlamaya koşuştular.

أَلَيْسَ فِي جَهَنَّمَ مَثْوًى لِّلْكَافِرِينَ “Cehennemde kâfirlere yer mi yok?”

Buradaki soru üslûbu, onların cehennemi hak ettiğini göstermek içindir. Yani, onlar bu şekilde bir yalanla Allaha iftira etmiş ve kendilerine gelen hakkı yalanlamış iken, cehennemde kalmayı hak etmezler mi? Evet, hak ederler.Veya bu üslûb, onların cür’etlerini ifade içindir. Yani, onlar cehennemde kâfirler için böyle bir yer olduğunu bilmiyorlar mı ki böyle bir şeye cür’et edebiliyorlar?!



69- وَالَّذِينَ جَاهَدُوا فِينَا لَنَهْدِيَنَّهُمْ سُبُلَنَا “Uğrumuzda cihad edenleri mutlaka yollarımıza sevk edeceğiz.”Bizim için cihad edenleri, bize ulaştıran yollara sevk edeceğiz.

Veya onları hayır yoluna gitmede ziyadesiyle muvaffak kılacağız. Şu ayette de bu manaya dikkat çekilmektedir:

“Hidayete erenlere gelince, Allah onların hidayetini artırdı.” (Muhammed, 17).

Hz. Peygamber şöyle buyurur: “Kim bildiğiyle amel etse, Allah ona bilmediğini de öğretir.”

Ayette cihadın mutlak ifade edilmesi zâhirî ve batınî (görülen ve görülmeyen) bütün düşmanlara karşı mücadeleyi içine alması içindir.

وَإِنَّ اللَّهَ لَمَعَ الْمُحْسِنِينَ “Şüphesiz Allah, iyilik yapanlarla beraberdir.”

Allah, iyi işler yapanlarla, zafer ve yardımıyla beraber olur.

Hz. Peygamber şöyle der: “Kim Ankebut sûresini okusa, ona bütün mü’min ve münafıkların sayısınca mükâfat verilir.”


[1>Çünkü dünya geçici, ahiret ise ebedidir. Böyle olunca kafirlerin dünyadaki saltanatları, rüyadaki saltanata benzer.

[2>Yani her şeyiyle hayattardır. Oranın dağı-taşı da hayat sahibidir.

[3> Yani, verdiğimiz nimetlere nankörlük yapsınlar ve biraz faydalansınlar bakalım.

[4> Yani, insan iman eder ama batıla iman etmez ve etmemeli. İnkâr eder ama Allahın nimetini inkâr etmez ve etmemeli!




Yazar:
Prof.Dr. Şadi Eren
 
Üst Alt