Admin
Yönetici
- Katılım
- 19 Şub 2025
- Mesajlar
- 171
- Tepkime puanı
- 0
- Puanları
- 16
1- المص “Elif, lâm, mîm, sâd.”
Huruf-u mukattaa ile ilgili daha önce açıklama yapılmıştı.[1>
2- كِتَابٌ أُنزِلَ إِلَيْكَ “O, sana indirilen bir kitaptır.”
Bundan murat bu sûre veya Kur’an’dır.
فَلاَ يَكُن فِي صَدْرِكَ حَرَجٌ مِّنْهُ “Bundan (kitaptan) dolayı göğsünde bir harec olmasın.”
Ayette geçen “harec” ifadesi, şek (tereddüt) anlamına gelir. Çünkü şek, göğüste sıkıntı meydana getirir.
Veya bundan murat kalp darlığı olabilir. Yani, “sakın bunu tebliğden dolayı yalanlarlar korkusuyla kalbinde bir darlık meydana gelmesin!”
Veya “sakın hakkını vermede kusur ederim” diye bir sıkıntı duyma!”
لِتُنذِرَ بِهِ “(Bu Kitabın indirilişi) onunla uyarman içindir.”
Veya, evveliyle bağlantılı bir şekilde şöyle mana verilebilir:
“Bununla uyarma hususunda, sakın göğsünde bir sıkıntı olmasın”
Kitabın Allah tarafından indirilmesi, Hz. Peygambere uyarma görevinde cesaret verir. Keza, onlardan korkmadığında veya onu tebliğde muvaffak kılınacağını bildiğinde görevini daha iyi yapar.
وَذِكْرَى لِلْمُؤْمِنِينَ “Ve bu, inananlara bir öğüttür.”
3- اتَّبِعُواْ مَا أُنزِلَ إِلَيْكُم مِّن رَّبِّكُمْ “Rabbinizden size indirilene tâbi olun.”
Emredilen ittiba, Kur’anı ve sünneti içine alır. Çünkü Cenab-ı Hak peygamberiyle alakalı şöyle bildirir:
“O, hevâdan konuşmaz. O, ancak kendisine bildirilen bir vahiydir.” (Necm 3-4)
وَلاَ تَتَّبِعُواْ مِن دُونِهِ أَوْلِيَاء “O’ndan başka dostlara tâbi olmayın.”
Rabbinizden size indirilenden başkasına, yani cin ve insten sizi yoldan çıkaranlara ittiba etmeyin.
قَلِيلاً مَّا تَذَكَّرُونَ “Ne de az düşünüyorsunuz!”
Veya çok az zaman tezekkür ediyorsunuz, öyle ki Allahın dinini terk edip başkasına tâbi oluyorsunuz.
4- وَكَم مِّن قَرْيَةٍ أَهْلَكْنَاهَا “Nice beldeleri helâk ettik.”
Nice beldelerin ahalisini helâk etmeyi murat ettik.
Veya onları hor-hakir yaparak helâk ettik.
فَجَاءهَا بَأْسُنَا بَيَاتًا “Azabımız gece vakti onlara geldi.”
Hz. Lûtun kavmine olduğu gibi, azabımız gece vakti uyurlarken onlara geldi.
أَوْ هُمْ قَآئِلُونَ “Veya gün ortasında istirahat ederlerken geldi.”
Veya Hz. Şuaybın kavminde olduğu gibi, azabımız onlara gün ortasında istirahat ederlerken geldi.
Ayette azabın onları uykuda yakalamasının nazara verilmesinde, onların gefletine ve kendilerini azaptan emniyet içinde görmelerine işaret vardır. Bu iki vaktin özellikle nazara verilmesi bundandır. Ayrıca bu iki vakit, dinlenme ve istirahat zamanı olduğundan, o vakitlerde gelen azap daha korkunç olur.
5 - فَمَا كَانَ دَعْوَاهُمْ إِذْ جَاءهُمْ بَأْسُنَا إِلاَّ أَن قَالُواْ إِنَّا كُنَّا ظَالِمِينَ “Azabımız onlara geldiğinde ‘Biz gerçekten zalimlermişiz!’ demelerinden başka bir sözleri olmadı.”
Azabımız kendilerine geldiğinde, pişman olmuş bir halde zulüm içinde bulunduklarını ve batıl yolda olduklarını itiraf ettiler.
6- فَلَنَسْأَلَنَّ الَّذِينَ أُرْسِلَ إِلَيْهِمْ “Muhakkak ve muhakkak kendilerine elçi gönderilenlere soracağız.”
Sormaktan murat, risaletin kabulü ve gelen elçilere icabetleri hususudur.
وَلَنَسْأَلَنَّ الْمُرْسَلِينَ “Muhakkak ve muhakkak o elçilere de soracağız.”
Elçilere, kendilerine ne şekilde icabet edildiği sorulacaktır.
Bu şekilde sualden murat, kâfirleri kınamak ve hatalarını başlarına vurmaktır.
Ama başka ayette ifade edilen “Mücrimlerden günahları sorulmaz.” ayeti (Kasas, 78) “öğrenmek için onlara bir şey sorulmaz” anlamındadır.
Veya birincisi yani hesap yerinde sorulması, bu ise cezalarının verilme zamanında olacaktır.
7- فَلَنَقُصَّنَّ عَلَيْهِم بِعِلْمٍ “Biz onlara durumlarını ilme dayalı bir şekilde tek tek anlatacağız.”
-O elçiler, “Bizim bir bilgimiz yok. Gaypleri hakkıyla bilen ancak sensin.”[2> dediklerinde onlara,
-Veya hem elçilere hem de gönderildikleri insanlara durumlarını tek tek anlatacağız.
Anlatırken onların zâhirlerini ve batınlarını bilerek veya onlarla ilgili gerçek bilgiler ne ise, o şekilde anlatacağız.
وَمَا كُنَّا غَآئِبِينَ “Biz (onlardan) gaip değiliz.”
Biz onlardan uzak değiliz ki, onların hallerinden herhangi bir şey bize gizli kalsın!
8- وَالْوَزْنُ يَوْمَئِذٍ الْحَقُّ “O gün vezn haktır.”
Vezn, amellerin tartılmasıdır. Cumhura göre, dili ve iki kefesi olan bir terazi ile amel defterleri herkesin gözü önünde tartılır. Bu, adaletin ortaya çıkması ve mazereti kesmek içindir.
Allahın onlara amellerinden sorması, dillerinin o amelleri itiraf etmesi, azalarının kendi yaptıklarına şahitlik yapması hak olduğu gibi, amellerin tartılması da haktır.
Şu rivayet de mizanı teyit etmektedir.
“Kişi mizana getirilir. Doksan dokuz sayfa onun aleyhinde gözün alabildiğince açılır. Bir de kendisinde kelime-i şehadet bulunan bir kart çıkarılır. Doksan dokuz sayfa terazinin bir kefesine, kart da diğer kefesine konulur. O sayfalar hafif, kart ise ağır gelir.”
Denildi ki: Şahıslar tartılır. Hz. Peygamber şöyle buyurur:
“Kıyamet günü şişman büyük kimse mizana getirilir, ama Allah katında bir sinek kanadı kadar ağırlığı olmayabilir.”
فَمَن ثَقُلَتْ مَوَازِينُهُ فَأُوْلَئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ “Artık kimin mizanları ağır gelirse, işte onlar felâha erenlerdir.”
Kimin haseneleri veya hasenelerin tartıldığı şey ağır gelirse, işte onlar kurtuluş ve sevap ile felâha erenlerdir.
Ayetteki “mevazîn” ifadesi mevzun veya mizan kelimesinin çoğuludur.
Mevazîn kelimesinin çoğul gelmesi,
-Tartılan amellerin farklılığı,
-Ve tartmanın müteaddit oluşu itibarı iledir.
9- وَمَنْ خَفَّتْ مَوَازِينُهُ فَأُوْلَئِكَ الَّذِينَ خَسِرُواْ أَنفُسَهُم بِمَا كَانُواْ بِآيَاتِنَا يِظْلِمُونَ “Ve kimin mizanları hafif gelirse, işte onlar âyetlerimize haksızlık etmelerinden ötürü kendilerini ziyana sokanlardır.”
Ama tartısı hafif gelenler ise, yaratılmış oldukları selim fıtratı zayi etmek ve kendilerini azaba maruz bırakacak şeyleri yapmak sûretiyle kendilerine yazık etmişlerdir.
10- وَلَقَدْ مَكَّنَّاكُمْ فِي الأَرْضِ “Doğrusu Biz sizi arzda yerleştirdik.”
Yeryüzünde sizi yerleştirdik, orada ekip dikme imkânı verdik, tasarrufa mezun kıldık.
وَجَعَلْنَا لَكُمْ فِيهَا مَعَايِشَ “Orada size maişetler verdik.”
Orada size geçim sebepleri meydana getirdik.
قَلِيلاً مَّا تَشْكُرُونَ “Ne de az şükrediyorsunuz!”
Size yapılan bütün bu ikramlara mukabil ne de az şükrediyorsunuz!
[1> Bkz. Bakara sûresinin başı.
[2> Bkz. Maide, 109.
11- وَلَقَدْ خَلَقْنَاكُمْ ثُمَّ صَوَّرْنَاكُمْ “Andolsun sizi yarattık, sonra size şekil verdik.”
Atanız Âdemi çamurdan şekil verilmemiş olarak yarattık, sonra da ona şekil verdik.
Ayette Hz. Âdemin yaratılışı ve kendisine sûret verilişi, bütün insanların yaratılışı ve şekil verilişi yerine konuldu.
Veya mana şöyle de olabilir: Sizi yaratmaya ve tasvire şöyle başladık: Âdemi yarattık ve O’na şekil verdik.
ثُمَّ قُلْنَا لِلْمَلآئِكَةِ اسْجُدُواْ لآدَمَ “Sonra da meleklere ‘Âdem’e secde edin’ dedik.”
فَسَجَدُواْ إِلاَّ إِبْلِيسَ “Bunun üzerine, İblisten başka hepsi secde etti.”
لَمْ يَكُن مِّنَ السَّاجِدِينَ “O, secde edenlerden olmadı.”
12- قَالَ مَا مَنَعَكَ أَلاَّ تَسْجُدَ إِذْ أَمَرْتُكَ “Allah dedi: Sana emrettiğimde, seni secde etmekten alıkoyan nedir?”
Ayette “emrettiğimde…” ifadesi mutlak emrin vücup için olduğuna ve hemen yerine getirilmesine bir delildir.
قَالَ أَنَاْ خَيْرٌ مِّنْهُ “İblis dedi: Ben, ondan hayırlıyım.”
Yani, “Secde etmeme mâni olan şey, benim ondan daha hayırlı olmamdır. Üstün olanın aşağı seviyede olana secde etmesi güzel olmaz. Böyle iken bunun bana emredilmesi nasıl uygun olur?”
İblis, böyle diyerek tekebbürü ilk başlatan ve güzellik ve çirkinliğin aklen olduğunu söyleyen ilk kişi oldu.
خَلَقْتَنِي مِن نَّارٍ وَخَلَقْتَهُ مِن طِينٍ “Beni ateşten yarattın, onu ise çamurdan yarattın.”
İblis, böyle diyerek kendi üstünlüğüne delil getirdi. Ama bütün üstünlüğün unsur itibarıyla olduğunu zannederek aldandı ve failin itibar etmesiyle olan üstünlükten gafil kaldı. Allahu Teâlâ buna şöyle işaret eder:
“Allah dedi: Ey İblis! İki elimle yarattığıma secde etmekten seni ne alıkoydu?” (Sad, 75)
Ayette Allahu Teâlânın “iki elimle” demesi, “vasıtasız yarattım” manasındadır.
Keza, iblis şu ayette nazara verildiği üzere, sûret itibarıyla olandan gafil kaldı: “Ben, onun yaratılışını tamamladığım ve ona ruhumdan üflediğim zaman, hemen onun için secdeye kapanın.” (Hicr, 29)
Ayrıca işin esası olan gaye itibarıyla da yanıldı. Bundan dolayı, Allah onlara Âdemin kendilerinden daha bilgili olduğunu ve O’nda kendilerinde olmayan özellikler olduğunu beyan ettikten sonra, secde etmelerini emretti.
Ayet, kevn ü fesada ve şeytanların mevcut cisimler olduğuna bir delildir. İnsanın yaratılışının çamura, şeytanın ise ateşe nispet edilmesi, her ikisinde daha çok bulunan ecza itibariyle olması muhtemeldir.
13- قَالَ فَاهْبِطْ مِنْهَا “Allah: ‘İn oradan’ dedi.”
“İn oradan” ifadesi, semadan veya cennetten inişe işaret edebilir.
فَمَا يَكُونُ لَكَ أَن تَتَكَبَّرَ فِيهَا “Orada büyüklük taslamak senin haddin değildir.”
Orada tekebbür ve isyan etmek uygun değildir. Çünkü orası huşu ve itaat halinde olanların yeridir.
Ayette, tekebbürün cennet ehline layık olmadığına ve Allahu Teâlânın İblisi kovması ve bulunduğu yerden indirmesi mücerret isyanıyla olmayıp tekebbüründen dolayı olduğuna bir tenbih vardır.
فَاخْرُجْ إِنَّكَ مِنَ الصَّاغِرِينَ “Haydi çık! Çünkü sen zelil kılınanlardansın.”
Çık oradan, çünkü sen tekebbüründen dolayı Allahın zelil kıldıklarındansın.
Hz. Peygamber şöyle buyurur:
“Tevazu göstereni Allah yükseltir, tekebbür edeni ise alçaltır.”
14- قَالَ أَنظِرْنِي إِلَى يَوْمِ يُبْعَثُونَ “İblis dedi: Bana, insanların tekrar diriltilecekleri güne kadar süre ver.”
Yani, “Kıyamet gününe kadar bana mühlet ver, beni öldürme.”
Veya beni cezalandırmada acele etme.”
15- قَالَ إِنَّكَ مِنَ المُنظَرِينَ “Allah dedi: Sen gerçekten süre verilmişler
densin.”
İblise verilen bu cevap, zahiren istediğinin verilmesini iktiza eder. Lakin başka ayette bu durum kayıtlı olarak “belli vakte kadar” şeklinde ifade edilmektedir. (Hicr, 38)
“Belli vakit” ise,
-Sura ilk üfürülüş vakti,
-Veya bitiş müddetini ancak Allahın bildiği bir vakit olabilir.
İblisin mühlet isteyişinin yerine getirilmesinde,
-İnsanları kendisiyle denemek,
-Ona muhalefet ederek insanların sevap kazanmalarını sağlamak vardır.
16- قَالَ فَبِمَا أَغْوَيْتَنِي لأَقْعُدَنَّ لَهُمْ صِرَاطَكَ الْمُسْتَقِيمَ “İblis dedi ki: Öyleyse, beni azdırmana karşılık yemin ederim ki, ben de onlar için senin doğru yolunun üstüne oturacağım.”
Mademki bana mühlet verdin, beni onlar yüzünden azdırman sebebiyle ben de mümkün olan her yolu kullanarak onları yoldan çıkarmaya çalışacağım. Yol kesen eşkıya, yoldan geçenlere pusuya yattığı gibi, ben de onları rasat için senin doğru yolun olan İslama giden yolda pusuda bekleyeceğim.
17- ثُمَّ لآتِيَنَّهُم مِّن بَيْنِ أَيْدِيهِمْ وَمِنْ خَلْفِهِمْ وَعَنْ أَيْمَانِهِمْ وَعَن شَمَآئِلِهِمْ “Sonra önlerinden arkalarından, sağlarından sollarından onlara varacağım.”
Dört yönün her birinden onlara varacağım.
“Önlerinden arkalarından, sağlarından sollarından onlara varacağım.” ifadesi düşmanın dört yönden gelmesi gibi, şeytanın mümkün olan her ciheti kullanarak insanları yoldan çıkarması ve saptırmasını anlatan bir temsildir. Bundan dolayı “üstlerinden ve ayaklarının altından” nazara verilmedi.
Şöyle de denildi: “Üstlerinden” dememesi o yönden rahmetin inmesi, “altlarından” dememesi de, o yönden gelmenin insanları ürkütmesindendir.
İbnu Abbastan şöyle rivayet edilir:
“Önlerinden” demesi ahiret yönüyle,
“Arkalarından” demesi dünya yönüyle
“Sağlarından ve sollarından” demesi de insanların haseneleri, ve seyyieleri yönüyledir.
Şöyle mana verilmesi de söz konusu olabilir:
“Önlerinden”, yani bildikleri ve sakınabilecekleri yönden,
“Arkalarından”, yani bilmedikleri ve güç yetiremeyecekleri yönden,
“Sağlarından ve sollarından”, yani bilmeleri ve sakınmaları mümkün iken uyanık olmamaları ve ihtiyatsız davranmaları sebebiyle yapmamaları cihettendir.
وَلاَ تَجِدُ أَكْثَرَهُمْ شَاكِرِينَ “Ve Sen, onların çoğunu şükredenlerden bulmayacaksın.”
İblis bunu “Ve andolsun ki, İblis onlar hakkındaki zannını doğru çıkardı. Böylece, mü’minlerden az bir grup dışında ona uydular.” (Sebe, 20) ayetinde nazara verildiği gibi zanna dayalı olarak söylemiştir. Çünkü insanlarda şerre sevk eden şeyler çok, hayra sevk eden ise bir tanedir.
Denildi ki: İblis bunu meleklerden duyup öğrendi.
18- قَالَ اخْرُجْ مِنْهَا مَذْؤُومًا مَّدْحُورًا “Allah dedi: Haydi, sen, yerilmiş ve kovulmuş olarak oradan çık.”
لَّمَن تَبِعَكَ مِنْهُمْ لأَمْلأنَّ جَهَنَّمَ مِنكُمْ أَجْمَعِينَ “Andolsun ki, onlardan kim sana uyarsa, hepinizi cehenneme dolduracağım.”
19- وَيَا آدَمُ اسْكُنْ أَنتَ وَزَوْجُكَ الْجَنَّةَ “Ey Âdem! Sen ve eşin cennete yerleşin.”
فَكُلاَ مِنْ حَيْثُ شِئْتُمَا “Artık dilediğiniz yerden yiyin.”
وَلاَ تَقْرَبَا هَذِهِ الشَّجَرَةَ فَتَكُونَا مِنَ الظَّالِمِينَ “Fakat şu ağaca yaklaşmayın, yoksa zalimlerden olursunuz.”
20- فَوَسْوَسَ لَهُمَا الشَّيْطَانُ لِيُبْدِيَ لَهُمَا مَا وُورِيَ عَنْهُمَا مِن سَوْءَاتِهِمَا “Derken İblis onların birbirlerinden gizli kalan mahrem yerlerini kendilerine göstermek için onlara vesvese verdi.”
Vesvese, asıl olarak “gizli ses” demektir.
Bakara sûresinde vesvesenin keyfiyeti ele alınmıştı.
İblis onların mahrem yerlerini açmak istedi.
Bunda, halvet halinde ve eşin yanında ihtiyaç olmadan avret yerini açmanın çirkin ve müstehcen olduğuna bir delil vardır.
Hem Hz. Âdem hem de Hz. Havva birbirlerinin avret yerlerinin farkında olmadıkları gibi, kendilerinde olanı da henüz bilmiyorlardı.
وَقَالَ مَا نَهَاكُمَا رَبُّكُمَا عَنْ هَذِهِ الشَّجَرَةِ إِلاَّ أَن تَكُونَا مَلَكَيْنِ أَوْ تَكُونَا مِنَ الْخَالِدِينَ “Rabbiniz, başka bir sebepten dolayı değil, sırf ikiniz de birer melek ya da ebedî kalanlardan olursunuz diye sizi şu ağaçtan men etti, dedi.”
Bu ayetle, meleklerin peygamberlerden daha üstün olduğuna delil getirenler oldu. Buna cevaben deriz:
Bilindiği gibi hakikatler birbirine inkılâp edip dönüşmez. Hz. Âdem ve Hz. Havvanın rağbeti ancak ve ancak meleklerde olan fıtri kemâlatı da elde etmek, yemeye ve içmeye muhtaç olmamak idi. Bu ise, meleklerin daha üstün olduğuna mutlak olarak delalet etmez.
21- وَقَاسَمَهُمَا إِنِّي لَكُمَا لَمِنَ النَّاصِحِينَ “Ve onlara, “Elbette ben siziniyiliğinizi isteyenlerdenim” diye yemin etti.”
Ayette İblisin yemin etmesinin müfâale vezniyle, yani karşılıklı yemin etme sığasıyla gelmesi, mübalağa içindir.
Denildi ki: Hz. Âdem ve Havva, kabul ettiklerini İblise yemin yoluyla söylediler.
Yine denildi ki: “Doğru söylediğine yemin et!” dediler. O da kendilerine yemin etti. Bundan dolayı yemin bu kalıpta geldi.
22- فَدَلاَّهُمَا بِغُرُورٍ “Böylece hile ile onları aldattı.”
Onları yalan yere yeminle aldatarak ağaçtan yeme durumuna indirdi. Bununla şuna tenbihte bulunuldu: İblis, onları yüksek bir dereceden düşük bir dereceye indirdi. Çünkü ayette kullanılan kelime, bir şeyi yukarıdan aşağı göndermektir.
Hz. Âdem ve Hz. Havva, İblis de olsa kimsenin Allaha karşı yalan yere yemin edeceğini sanmıyorlardı.
فَلَمَّا ذَاقَا الشَّجَرَةَ بَدَتْ لَهُمَا سَوْءَاتُهُمَا “Ağacın meyvesini tadınca, mahrem yerleri kendilerine göründü.”
Yasak ağaçtan yediklerinde, kendilerini ceza ve günahın kötülüğü sardı, elbiseleri sıyrıldı, avret yerleri açığa çıktı.
Ayette bildirilen ağacın buğday, üzüm veya bir başkası olduğu hususunda farklı görüşler vardır. Elbisenin de nurdan veya hulle şeklinde olduğu nazara verilmiştir.
وَطَفِقَا يَخْصِفَانِ عَلَيْهِمَا مِن وَرَقِ الْجَنَّةِ “Ve cennet yapraklarından üzerlerini örtmeğe başladılar.”
Rivayete göre bu yaprak incir yaprağı idi. Bunlardan üst üste yamayarak ve yapıştırarak üzerlerini örtmeye başladılar.
وَنَادَاهُمَا رَبُّهُمَا أَلَمْ أَنْهَكُمَا عَن تِلْكُمَا الشَّجَرَةِ وَأَقُل لَّكُمَا إِنَّ الشَّيْطَآنَ لَكُمَا عَدُوٌّ مُّبِينٌ “Rab’leri onlara nida etti: “Ben sizi o ağaçtan men etmedim mi ve ‘şeytan size apaçık bir düşmandır’ demedim mi?”
Ayet, Hz. Âdem ve Hz. Havvaya, yasağa muhalefetten dolayı bir itaptır. Ve düşmanın sözüne aldanmaktan dolayı bir kınamadır.
Ayette, mutlak yasaklamanın haram oluşu bildirdiğine bir delil vardır.
23- قَالاَ رَبَّنَا ظَلَمْنَا أَنفُسَنَا “O ikisi şöyle dediler: Ey Rabbimiz! Biz nefislerimize zulmettik.”
وَإِن لَّمْ تَغْفِرْ لَنَا وَتَرْحَمْنَا لَنَكُونَنَّ مِنَ الْخَاسِرِينَ “Eğer bizi bağışlamaz ve bize merhamet etmezsen muhakkak hüsrana düşenlerden oluruz!”
Yani, “Ey Rabbimiz! Günaha girerek ve cennetten çıkarılmağa maruz bırakarak nefislerimize zulmettik.”
Ayet, şayet bağışlanmazsa küçük günahların da cezaya maruz bıraktığına bir delildir.
Mu’tezile ise şöyle dedi:
“Büyük günahlardan kaçınıldığı sürece küçük günahlardan ceza vermek caiz değildir.” Bundan dolayı ayeti şöyle değerlendirdiler: “Hz. Âdem ve Hz. Havva’nın böyle demeleri mukarreb olanların âdeti üzere, küçük günahları büyük saymak ve büyük haseneleri küçük görmektendir.”[1>
24- قَالَ اهْبِطُواْ بَعْضُكُمْ لِبَعْضٍ عَدُوٌّ “Allah dedi: Birbirinize düşman olarak inin.”
Ayetteki hitap Hz. Âdem ve Hz. Havva ile beraber onların nesillerinedir.
Veya o ikisiyle beraber şeytanadır.
Daha önce İblise “in oradan!” denilmişken de burada da Âdem ve Havvaya tabi olarak tekrar söylenmesi, bundan sonra beraber olacaklarının bilinmesi içindir.
وَلَكُمْ فِي الأَرْضِ مُسْتَقَرٌّ وَمَتَاعٌ إِلَى حِينٍ “Sizin için yeryüzünde bir süreye kadar kalmak ve faydalanmak vardır.”
25- قَالَ فِيهَا تَحْيَوْنَ وَفِيهَا تَمُوتُونَ وَمِنْهَا تُخْرَجُونَ “Allah dedi: Orada yaşayacaksınız, orada öleceksiniz ve oradan diriltilip çıkarılacaksınız!”
[1> Günahın kime karşı işlendiğini düşünen ve bunu vicdanen hisseden kimseler, günahlar hususunda çok duyarlı olurlar. Zaten büyük günah işlemezler. Ama beşeriyet hasebiyle kendilerinden sadır olan küçük günahları da büyük sayarlar, ömür boyu bunun ezikliğini hissederler, pişman olurlar.
26- } يَا بَنِي آدَمَ قَدْ أَنزَلْنَا عَلَيْكُمْ لِبَاسًا يُوَارِي سَوْءَاتِكُمْ وَرِيشًا “Ey Âdemoğulları, size avret yerlerinizi örtecek bir elbise ve süslenecek bir elbise indirdik.”
Ayette “size elbise indirdik” denilmesi elbisenin semavî tasarruflarla ve oradan inen sebeplerle yaratılmasındandır. Bunun bir benzeri şu ayetlerdir:
“Sizin için davarlardan (erkekli ve dişili olarak) sekiz tane indirdi (yarattı).” (Zümer, 6)
“Ve demiri indirdik.” (Hadid, 25)
İndirmiş olduğumuz bu elbise, şeytanın açılmasını istediği mahrem yerleri örter ve sizi yapraklarla örtünmekten kurtarır.
Sebeb-i Nüzûl
Rivayete göre Arablar (İslam öncesi) Ka’beyi çıplak olarak tavaf ediyor ve “Allaha isyan ettiğimiz elbiselerle tavaf etmeyiz” diyorlardı. Ayet, bu münasebetle nazil oldu. Belki de Hz. Âdemin kıssası buna bir mukaddime olarak zikredildi.
Bununla şu da bildirildi: Şeytandan insana isabet eden ilk kötülük, avret yerini açtırmak oldu. Şeytan, Hz. Âdem ve Hz. Havvayı bu noktadan kandırdığı gibi, diğerlerini de kandırabilir.
وَلِبَاسُ التَّقْوَىَ ذَلِكَ خَيْرٌ “Hayırlı olan, takva elbisesidir.”
Takva elbisesi,
-Allah korkusu,
-İman,
-Güzel vakar,
-Savaş elbisesi gibi manalarla açıklanabilir.
ذَلِكَ مِنْ آيَاتِ اللّهِ “İşte bu, Allah’ın âyetlerindendir.”
“İşte bu”, yani elbise verilmesi Allahın lütfuna ve rahmetine delalet eden ayetlerdendir.
لَعَلَّهُمْ يَذَّكَّرُونَ “Ola ki düşünüp öğüt alırlar.”
Olur ki tezekkür edip de bununla Allahın nimetini bilirler, öğüt alırlar da çirkin işlere karşı vera’ sahibi olur, korunurlar.
27- يَا بَنِي آدَمَ لاَ يَفْتِنَنَّكُمُ الشَّيْطَانُ “Ey Âdemoğulları! Sakın sakın şeytan sizi fitneye düşürmesin.”
Yani, sakın sakın şeytan sizi kandırarak cennete girmenize engel olmasın, bu şekilde fitneye düşürmesin.
كَمَا أَخْرَجَ أَبَوَيْكُم مِّنَ الْجَنَّةِ يَنزِعُ عَنْهُمَا لِبَاسَهُمَا لِيُرِيَهُمَا سَوْءَاتِهِمَا “Nitekim ana babanızı, mahrem yerlerini onlara göstermek için elbiselerini soyarak cennetten çıkarmıştı.”
إِنَّهُ يَرَاكُمْ هُوَ وَقَبِيلُهُ مِنْ حَيْثُ لاَ تَرَوْنَهُمْ “ Çünkü o ve kabilesi, sizin onları göremeyeceğiniz yerden sizi görürler.”
Ayetin bu kısmı, nehyin illetini gösterir ve şeytanın fitnesinden sakındırmayı te’kid eder.
Şeytanın kabilesi, onun askerleridir.
Biz onları görmezken onların bizi görmeleri, onların görülmelerinin imkânsız oluşunu ve bize temessüllerini imkânsız kılmaz.
إِنَّا جَعَلْنَا الشَّيَاطِينَ أَوْلِيَاء لِلَّذِينَ لاَ يُؤْمِنُونَ “Biz, şeytanları, iman etmeyenlere dost yaptık.”
Şeytanların iman etmeyenlere dost olmaları,
-Aralarında bulunan tenasüp,
-Şeytanların onlara gönderilmesi,
-Onları kandırmaya imkân verilmesi,
-Fıtraten düşkün oldukları günahlara sevk etmeleri yönlerinden olabilir.
Ayet, kıssanın ana fikri ve hülasasıdır.
28- وَإِذَا فَعَلُواْ فَاحِشَةً قَالُواْ وَجَدْنَا عَلَيْهَا آبَاءنَا وَاللّهُ أَمَرَنَا بِهَا “Onlar çirkin bir iş yaptıkları zaman: “Atalarımızı bu yolda bulduk ve bunu bize Allah emretti” derler.”
“Çirkin bir iş”ten murat, puta tapmak ve tavafta avret yerini açmak gibi işlerdir.
Bunlar, iki şeyi nazara vererek kendilerine delil getirdiler:
1-Atalarını taklit,
2-Allah’a iftira.
Fasit oluşu gayet açık olduğundan Cenab-ı Hak birinciden i’raz ile şöyle diyerek ikinciyi reddetti:
قُلْ إِنَّ اللّهَ لاَ يَأْمُرُ بِالْفَحْشَاء “De ki: Allah çirkin şeyler yapmayı emretmez.”
Çünkü Allahın âdeti, güzel işleri emretmek ve yüce hasletlere teşvikte bulunmak üzere cereyan etmektedir.
Ayette, kendisine zem terettüp eden fiilin çirkin oluşuna aklın hemen intikal ettiğine bir delalet yoktur. Çünkü ayette geçen “fahişe”, yani çirkin fiilden murat, selim tabiatın kendisinden nefret ettiği ve istikametli aklın noksan gördüğü şeydir.
Denildi ki: Ayetin iki cümlesi birbirine terettüp eden iki sualin cevabıdır.
Sanki onlara yaptıkları çirkin fiillerle alakalı şöyle denilmiştir: “Niye böyle yapıyorsunuz?”
Onlar da şöyle cevap vermişlerdir: “Atalarımızı böyle yapıyor bulduk.”
Bunun üzerine kendilerine şöyle denilmiştir: “Atalarınız bunu nereden aldı?”
Onlar da demişlerdir ki: “Allah böyle emretti!”
Her iki veche göre de, -mutlak olarak değilse bile-, hilafına delil olan meselelerde taklit yapılması uygun bir şey değildir.[1>
أَتَقُولُونَ عَلَى اللّهِ مَا لاَ تَعْلَمُونَ “Yoksa Allah’a karşı bilmediğiniz şeylerimi söylüyorsunuz?”
Ayet, Allaha iftiradan nehyi tazammun eden bir inkârdır.[2>
29- قُلْ أَمَرَ رَبِّي بِالْقِسْطِ “De ki: “Rabbim adaleti emretti.”
Ayette geçen “kıst”, adalettir. Adalet ise, ifrat ve tefrit taraflarının ortasıdır.
وَأَقِيمُواْ وُجُوهَكُمْ عِندَ كُلِّ مَسْجِدٍ “Her mescidde yüzünüzü O’na doğrultun.”
Yani, “başkasına yönelmeden istikametli bir şekilde Allaha ibadete yönelin.”
Veya “yüzlerinizi kıbleye doğrultun.”
Her secde vaktinde veya kendisinde secde bulunan her namazda yüzlerinizi O’na çevirin.
Veya kendi namaz kıldığınız mescitlere tehir etmeden, namaz vakti geldiğinde hangi mescit olursa olsun hemen namazınızı kılın.
وَادْعُوهُ مُخْلِصِينَ لَهُ الدِّينَ “Ve dini yalnız kendisine has kılarak O’na yalvarın.”
O’na ibadet edin, itaatinizi ihlâsla yapın. Çünkü dönüşünüz O’nadır.
كَمَا بَدَأَكُمْ تَعُودُونَ “Başlangıçta sizi O yarattığı gibi, O’na döneceksiniz.”
Sizleri ilk O yarattığı gibi, dönüşünüz de O’nadır. O, amellerinize göre size karşılık verir. Öyleyse ibadeti sırf Allah için yapın.
Ayette Cenab-ı Hakkın insanları yeniden diriltmesi ilk yaratmasına benzetildi. Bunda, yeniden dirilmenin mümkün olduğunu anlatmak ve ilâhî kudrete bunun ağır gelmeyeceğini bildirmek vardır.
Şöyle de mana verildi: O, sizi bidayeten topraktan yarattı. Sizler ölünce yine toprağa döneceksiniz.
30- فَرِيقًا هَدَى “O bir topluluğu doğru yola iletti.”
Allah bir kısmını imana muvaffak kılarak hidayet etti.
وَفَرِيقًا حَقَّ عَلَيْهِمُ الضَّلاَلَةُ “Bir topluluğa da dalalet hak oldu.”
Bir kısmına ise önceden sebkat eden bir takdir gereği, dalalet hak oldu.
إِنَّهُمُ اتَّخَذُوا الشَّيَاطِينَ أَوْلِيَاء مِن دُونِ اللّهِ “Çünkü onlar, şeytanları Allah’tan başka dostlar edindiler.”
Ayet, onların hidayetten mahrum bırakılmalarının illetini beyan eder veya yoldan çıkmalarının tahkikini yapar.
وَيَحْسَبُونَ أَنَّهُم مُّهْتَدُونَ “Ve kendilerinin doğru yolda olduklarını sanıyorlar.”
Ayet, hatalı kâfirle inatçı olan kâfirin aynı derecede zemme (kınanmaya) layık olduklarına delalet eder.[3>
31- يَا بَنِي آدَمَ خُذُواْ زِينَتَكُمْ عِندَ كُلِّ مَسْجِدٍ “Ey Âdemoğulları! Her mescidde güzel elbisenizi alın.”
Yani, tavaf veya namaz için her mescidde avretinizi örtecek elbisenizi alınız.
Kişinin namaz için en güzel elbisesini giymesi, sünnettendir.
Ayette, namazda setr-i avretin vacip olduğuna bir delil vardır.
وكُلُواْ وَاشْرَبُواْ “Yiyin ve için.”
Hoşunuza giden helal şeylerden yiyin için.
Sebeb-i Nüzûl
Rivayete göre Beni Amir hacc günlerinde kût dışında yemek yemezlerdi, ayrıca et de yemezlerdi ve bununla hacc’larını tazim ederlerdi. Müslümanlar da onlar gibi yapmak isteyince ayet nazil oldu.
وَلاَ تُسْرِفُواْ “Fakat israf etmeyin.”
-Helali haram kılmakla,
-Harama yönelmekle,
-Aşırı yiyerek ve buna düşkünlük göstererek israf etmeyin.
İbnu Abbas’tan şöyle nakledilir:
“İsraf ve kendini beğenmek hasleti seni hataya sevketmedikçe, dilediğini ye ve dilediğini giy!”
Ali bin Hüseyin şöyle der: Allah tıbbı bir ayetin yarısında cem etti ve şöyle buyurdu: “Yiyin ve için, fakat israf etmeyin!”
إِنَّهُ لاَ يُحِبُّ الْمُسْرِفِينَ “Çünkü Allah israf edenleri sevmez.”
Allah müsriflerin fiiline rıza göstermez.
32- قُلْ مَنْ حَرَّمَ زِينَةَ اللّهِ الَّتِيَ أَخْرَجَ لِعِبَادِهِ وَالْطَّيِّبَاتِ مِنَ الرِّزْقِ “De ki: “Allah’ın kulları için çıkardığı zînetleri ve tertemiz rızıkları kim haram kılar?”
Zînetten murat, elbise ve kendisiyle güzelleşilen diğer zînetlerdir.
Allahın insanlar için çıkardığı bu zînetler,
-Bitkilerden elde edilen pamuk ve keten,
-Hayvanlardan elde edilen ipek ve yün
-Ve madenlerden elde edilen zırh gibi şeylerdir.
Rızktan tayyip olanlar, yiyecek ve içeceklerden leziz şeylerdir. Bunda yiyecek, içecek ve süs eşyalarında asıl hükmün mubahlık olduğuna bir delil vardır. Çünkü ayetteki istifham inkâr içindir.[4>
قُلْ هِي لِلَّذِينَ آمَنُواْ فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا “De ki: “Bunlar, bu dünya hayatında iman edenler içindir.”
Bu nimetler asıl olarak şu dünya hayatında ehl-i iman içindir. Her ne kadar bu nimetlerde kâfirler müşterek olsalar da, onlara bakan yönü tebeidir.
خَالِصَةً يَوْمَ الْقِيَامَةِ “Kıyamet gününde de yalnız onlara mahsustur.”
Kıyamette ise, bunlar sadece ehl-i imanın olacak, başkaları onlara ortak olamayacaktır.
كَذَلِكَ نُفَصِّلُ الآيَاتِ لِقَوْمٍ يَعْلَمُونَ “İşte biz, bilen bir topluluğa âyetleri böyle uzun uzun açıklıyoruz.”
Bu hükmü tafsil ettiğimiz gibi, diğer hükümleri de bilen kimselere ayrıntılarıyla anlatıyoruz.
33- قُلْ إِنَّمَا حَرَّمَ رَبِّيَ “De ki: “Rabbimin haram kıldıkları ancak şunlardır:”
الْفَوَاحِشَ مَا ظَهَرَ مِنْهَا وَمَا بَطَنَ “Açık ve gizli fuhşiyatı.”
Fuhşiyat, son derece çirkin olan işler demektir. Zinaya taalluk eden günahlar olduğu da söylenmiştir.
وَالإِثْمَ “Günahı”
Ayette tahsisten sonra tamim vardır. Yani önce çirkin olanlar nazara verilmiş, ardından ise bütün günahlar yasaklanmıştır.
وَالْبَغْيَ بِغَيْرِ الْحَقِّ “Haksız yere bir şeyler elde etmeyi”
Ayetin metninde geçen bağy, zulüm veya kibir demektir. Müstakil olarak ayette yasaklanması, bunun ne kadar büyük olduğuna dikkat çekmek içindir.
“Haksız yere” ifadesi, öncesindeki bağy ile alakalı olup, mana olarak onu te’kid eder.
وَأَن تُشْرِكُواْ بِاللّهِ مَا لَمْ يُنَزِّلْ بِهِ سُلْطَانًا “Haklarında hiç bir delil indirmediği şeyleri Allah’a ortak koşmanızı.”
Ayet, müşriklerle bir tehekküm, yani ince bir alaydır.
Ayrıca kendisine delalet eden bir delil olmayan şeye uymanın haram olduğuna bir tenbihtir.
وَأَن تَقُولُواْ عَلَى اللّهِ مَا لاَ تَعْلَمُونَ “Ve Allah hakkında bilmediğiniz şeyleri söylemenizi.”
Dolayısıyla,
-Allah’ın sıfatlarını inkâr etmek,
-Günahları işleyip “Allah bize böyle emretti” şeklinde iftira etmek gibi, hakkında bilginiz olmayan şeyleri Allah’a nisbet etmeyiniz.
34- وَلِكُلِّ أُمَّةٍ أَجَلٌ “Her ümmet için bir ecel vardır.”
Ecel, müddet veya onların başına gelecek azabın vaktidir. Mekke ehline bir vaîddir.
فَإِذَا جَاء أَجَلُهُمْ لاَ يَسْتَأْخِرُونَ سَاعَةً وَلاَ يَسْتَقْدِمُونَ “Onların eceli geldiğinde, ne bir an erteleyebilirler, ne de öne alabilirler.”
Şöyle de mana verilebilir: Dehşetin şiddetinden dolayı, geri bırakılmasını ve öne alınmasını istemezler.
[1> Yani, “taklit bütün durumlarda haramdır” denilemez. Peygamberi taklit ve sahasında uzman olan kimselerin sözünü tahkik etmeden kabul etmek gibi istisnaî durumlar dışında, dinî meselelerde esas olan taklit değil, tahkiktir.
[2> Yani, “böyle demeyiniz, bilmediğiniz şeyleri iftira yoluyla Allaha nisbet etmeyiniz!”
[3> Çünkü ayette nazara verilen kâfirler, kendilerinin doğru yolda olduklarını sanan kimselerdir. Demek zanna dayalı bir kabul, doğru yolda olmaya yetmemektedir.
[4> Yani “kim haram kılar?” denilmesi “kimse haram kılamaz” anlamını ifade eder.
35- يَا بَنِي آدَمَ “Ey Âdemoğulları!”
إِمَّا يَأْتِيَنَّكُمْ رُسُلٌ مِّنكُمْ يَقُصُّونَ عَلَيْكُمْ آيَاتِي فَمَنِ اتَّقَى وَأَصْلَحَ فَلاَ خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلاَ هُمْ يَحْزَنُونَ “Eğer size içinizden peygamberler gelip âyetlerimi anlattıklarında, kim Allah’tan korkar ve kendini düzeltirse, işte onlar için bir korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir.”
Ayette peygamberler için “eğer gelirlerse” şeklinde bir ifade kullanılması ehl-i talimin[1> zannettiği gibi peygamber göndermenin vacip olmadığına, caiz bir mesele olduğuna tenbih içindir.
“Artık sizden her kim şirkten sakınır ve salih amel yaparsa, işte onlara bir korku yoktur. Onlar üzülmezler de.”
Burada mübtedanın haberinde فَ (fe) harfinin gelmesi, ikinci cümlenin
haberinde ise gelmemesi, vaadde mübalağa ve vaîdde ise müsamaha içindir.
36- أُوْلَئِكَ أَصْحَابُ النَّارِ وَالَّذِينَ كَذَّبُواْ بِآيَاتِنَا وَاسْتَكْبَرُواْ عَنْهَا “Ayetlerimizi yalanlayan ve onlara karşı büyüklük taslayanlar var ya, işte onlar cehennem ashabıdır.”
هُمْ فِيهَا خَالِدُونَ “Onlar orada ebedî kalacaklardır.”
37- فَمَنْ أَظْلَمُ مِمَّنِ افْتَرَى عَلَى اللّهِ كَذِبًا أَوْ كَذَّبَ بِآيَاتِهِ “Allah’a karşı yalan uyduran yahut âyetlerini yalanlayandan daha zalim kim olabilir?”
Ayet, Allahın demediğini demiş gibi anlatan, dediğini ise yalanlayanları nazara vermektedir.
أُوْلَئِكَ يَنَالُهُمْ نَصِيبُهُم مِّنَ الْكِتَابِ “İşte onlara kitaptan nasipleri kendilerine ulaşacaktır.”
“Onlara kitaptan nasipleri kendilerine ulaşacaktır” ifadesi iki şekilde değerlendirilebilir:
1-Onlar için yazılan rızıklara ve ecellere kavuşacaklardır.
2-Levh-i mahfuzda kendileri için sabit olan durumlarla karşılaşacaklardır.
حَتَّى إِذَا جَاءتْهُمْ رُسُلُنَا يَتَوَفَّوْنَهُمْ قَالُواْ أَيْنَ مَا كُنتُمْ تَدْعُونَ مِن دُونِ اللّهِ “Canlarını alacak elçilerimiz onlara gelince, “Allah’tan başka taptıklarınız nerede?” derler.”
Nerede o ibadet ettiğiniz ilahlar?
قَالُواْ ضَلُّواْ عَنَّا “Onlar, ‘O taptıklarımız bizden kaybolup gittiler’ derler.”
وَشَهِدُواْ عَلَى أَنفُسِهِمْ أَنَّهُمْ كَانُواْ كَافِرِينَ “Ve böylece kâfir olduklarına dair kendi aleyhlerine şahitlik ederler.”
38- قَالَ ادْخُلُواْ فِي أُمَمٍ قَدْ خَلَتْ مِن قَبْلِكُم مِّن الْجِنِّ وَالإِنسِ فِي النَّارِ “Onlara: “Sizden önce geçmiş cin ve insan topluluklarıyla beraber girin cehennem ateşine!” der.
Kıyamet günü onlara böyle diyen Allahu Teâlâdır.
Veya buna görevli melektir.
كُلَّمَا دَخَلَتْ أُمَّةٌ لَّعَنَتْ أُخْتَهَا “Cehenneme giren her ümmet kendi yoldaşına lanet eder.”
Onlardan her bir ümmet ateşe girdiğinde, kendisine uyarak yoldan çıktığı kimselere lanet eder.
حَتَّى إِذَا ادَّارَكُواْ فِيهَا جَمِيعًا قَالَتْ أُخْرَاهُمْ لأُولاَهُمْ رَبَّنَا هَؤُلاء أَضَلُّونَا “Nihayet hepsi oraya toplandığında, sonrakiler öncekiler hakkında derler ki: Rabbena! İşte şunlar bizi doğru yoldan saptırdı.”
Sonradan girenler veya konum itibariyle arkada bulunan tâbiler, önden girenler veya önder olan kâfirler için “Bunlar yoldan çıkmayı bize bir yol haline getirdiler, biz de onlara uyduk” derler.
Sonra da Allaha şöyle yalvarırlar:
فَآتِهِمْ عَذَابًا ضِعْفًا مِّنَ النَّارِ “Onlara cehennem ateşinden kat kat azab ver.”
Çünkü onlar hem saptılar, hem de saptırdılar.
قَالَ لِكُلٍّ ضِعْفٌ “Allah der: “Herkesin azabı kat kattır.”
Önden gidenlere küfürleri ve yoldan saptırmalarına karşılık, tabi olanlara ise küfürleri ve taklitleri sebebiyle kat kat azap vardır.
وَلَكِن لاَّ تَعْلَمُونَ “Lakin bilmezsiniz.”
Lakin siz, size de kat kat azap olduğunu veya her grup için nasıl bir azap olduğunu bilmiyorsunuz.
39- وَقَالَتْ أُولاَهُمْ لأُخْرَاهُمْ فَمَا كَانَ لَكُمْ عَلَيْنَا مِن فَضْلٍ “Öncekiler de sonrakilere derler ki: “Sizin bizden bir üstünlüğünüz yoktur.”
Önder durumda olan inkârcılar, Cenab-ı Hakkın sözüne atıfla şöyle cevap verdiler: Sizin bizden daha iyi durumda olmadığınız sabit oldu. Bizler ve sizler dalalette ve azaba müstehak olmakta eşit durumdayız.
فَذُوقُواْ الْعَذَابَ بِمَا كُنتُمْ تَكْسِبُونَ “O halde yaptıklarınızdan dolayı tadın azabı!”
40- إِنَّ الَّذِينَ كَذَّبُواْ بِآيَاتِنَا وَاسْتَكْبَرُواْ عَنْهَا لاَ تُفَتَّحُ لَهُمْ أَبْوَابُ السَّمَاء “Ayetlerimizi yalanlayan ve onlardan kibirlenenler var ya, işte onlara sema kapıları açılmaz.”
Mü’minlerin amellerine ve meleklerle beraber olmaları için ruhlarına sema kapıları açılırken, o kâfirlerin dua ve amellerine veya ruhlarına açılmaz.
وَلاَ يَدْخُلُونَ الْجَنَّةَ حَتَّى يَلِجَ الْجَمَلُ فِي سَمِّ الْخِيَاطِ “Ve deve, iğne deliğinden geçinceye kadar cennete giremezler.”
Ayet, onların cennete girmesini büyüklükte mesel olan devenin, darlıkta mesel olan iğne deliğinden geçmesine bağlayarak “onlar asla cennete giremezler” manasını anlatır. Ayetteki “cemel” kelimesini “ceml” şeklinde okuyarak “halat, iğne deliğinden geçmedikçe onlar cennete giremezler” manasında değerlendirenler de olmuştur.
وَكَذَلِكَ نَجْزِي الْمُجْرِمِينَ “İşte biz mücrimleri böyle cezalandırırız.”
İşte bu anlatılan korkunç ceza gibi, biz suçluları böyle cezalandırırız.
41- لَهُم مِّن جَهَنَّمَ مِهَادٌ وَمِن فَوْقِهِمْ غَوَاشٍ “Onlara cehennemde ateşten bir döşek, üstlerine de (ateşten) örtüler vardır.”
وَكَذَلِكَ نَجْزِي الظَّالِمِينَ “İşte biz zalimleri böyle cezalandırırız.”
Biraz önce onlardan “mücrimler” şeklinde bahis vardı, burada ise “zalimler” şeklinde kendilerinden bahsedildi. Bunda, onların ilâhî ayetleri yalanlayarak bu kötü sıfatlarla muttasıf olduklarını hissettirmek vardır.
Onların mücrim oluşları cennetten mahrum bırakılmalarıyla, zalim oluşları cehennem ateşiyle azaplandırmalarıyla beraber zikredilmiştir. Bunda, zulmün en büyük cürümlerinden biri olduğuna dikkat çekmek söz konusudur.
42- وَالَّذِينَ آمَنُواْ وَعَمِلُواْ الصَّالِحَاتِ “İman edenler ve salih amellerde bulunanlara gelince.”
لاَ نُكَلِّفُ نَفْسًا إِلاَّ وُسْعَهَا “-ki biz hiç kimseye gücünün üstünde bir şey teklif etmeyiz-”
أُوْلَئِكَ أَصْحَابُ الْجَنَّةِ “İşte onlar cennet ehlidirler.”
هُمْ فِيهَا خَالِدُونَ “Onlar orada ebedîdirler.”
Cenab-ı Hak, cennet ve cehennemi genelde beraberce zikreder, vaad ve vaidi yan yana bildirir. Burada da öyle yapmış, cehennemi nazara verdikten sonra cenneti anlatmıştır. Ayette “-ki biz hiç kimseye gücünün üstünde bir şey teklif etmeyiz-” denilmesi bir cümle-i muterizadır. Buna yer verilmesi, kişinin gücü nisbetinde ve kendisine kolay gelecek şekilde daimi cennet nimetlerini kazanmasına teşvikte bulunmak içindir.
43- وَنَزَعْنَا مَا فِي صُدُورِهِم مِّنْ غِلٍّ “Kalplerinde bulunan kötülükleri çıkarıp atarız.”
Biz onların kalplerinden kötü duyguları çıkarırız.
Veya temizleriz, ta ki aralarında karşılıklı sevgiden başka bir şey olmasın.
Hz. Ali (r.a) şöyle der: “Ben, Osman, Talha ve Zübeyir’in onlardan olmasını umarım.”
تَجْرِي مِن تَحْتِهِمُ الأَنْهَارُ “Onların altlarından ırmaklar akar.”
وَقَالُواْ الْحَمْدُ لِلّهِ الَّذِي هَدَانَا لِهَذَا “Bizi buna hidayet eden Allah’a hamdolsun” derler.”
وَمَا كُنَّا لِنَهْتَدِيَ لَوْلا أَنْ هَدَانَا اللّهُ “Eğer Allah bize hidayet etmeseydi, biz doğru yola erişemezdik.”
لَقَدْ جَاءتْ رُسُلُ رَبِّنَا بِالْحَقِّ “Şüphesiz Rabbimizin elçileri bize gerçeği getirdiler.”
Dünyada ilmen bildiklerini ahirette gözleriyle görünce sevinç ve ferahla böyle derler.
وَنُودُواْ أَن تِلْكُمُ الْجَنَّةُ أُورِثْتُمُوهَا بِمَا كُنتُمْ تَعْمَلُونَ “Onlara şöyle seslenilir: “İşte size cennet! Yaptıklarınıza karşılık buna varis oldunuz.”
Cenneti uzaktan gördüklerinde veya girdiklerinde kendilerine böyle nida edilir.
[1> Ehl-i talim, peygamber göndermenin Allah için zorunlu olduğunu düşünür. Ehl-i sünnet ise, bunun Allah için zorunlu olmadığını, bir lütuf ve rahmet olarak peygamber gönderdiğini ifade eder.
44- وَنَادَى أَصْحَابُ الْجَنَّةِ أَصْحَابَ النَّارِ “Cennet ehli, cehennem ehline şöyle seslenirler:”
أَن قَدْ وَجَدْنَا مَا وَعَدَنَا رَبُّنَا حَقًّا “Rabbimizin bize vaat ettiğini hak olarak bulduk.”
فَهَلْ وَجَدتُّم مَّا وَعَدَ رَبُّكُمْ حَقًّا “Siz de Rabbinizin vaat ettiğini hak olarak buldunuz mu?”
Cennet ehlinin cehennem ehline böyle seslenmeleri, kendi hallerinin hoşluğundan ve cehennem ehlinin perişanlığından dolayıdır ve onların pişmanlığını artırmak içindir.
Ayette “Rabbimizin bize vaat ettiğini hak olarak bulduk, siz de Rabbinizin vaat ettiğini hak olarak buldunuz mu?” denilirken şöyle bir inceliğe yer verilmiştir:
“Bize vaat ettiğini” demiş ama ona mukabil “size vaat ettiğini” yerine “Rabbinizin vaat ettiğini” ifadesini kullanmıştır. Çünkü onlara vaat edilen kötü akıbet, sadece onlara has bir vaat olmayıp, öldükten sonra diriltilmek, hesap vermek, ehl-i cennete nimet verilmesi gibi genel bir vaat idi.
45- قَالُواْ نَعَمْ “Onlar da “evet” derler.”
فَأَذَّنَ مُؤَذِّنٌ بَيْنَهُمْ أَن لَّعْنَةُ اللّهِ عَلَى الظَّالِمِينَ “Bunun üzerine aralarında bir münadi şöyle seslenir: “Allah’ın laneti zalimler üzerine olsun!”
Cennet ve cehennem ehli arasında bu nidayı sur’a görevli meleğin yapacağı söylenir.
46- الَّذِينَ يَصُدُّونَ عَن سَبِيلِ اللّهِ “Onlar, Allah’ın yolundan men ederler.”
وَيَبْغُونَهَا عِوَجًا “Ve onda eğrilik ararlar.”
وَهُم بِالآخِرَةِ كَافِرُونَ “Ve onlar ahireti de inkâr eden kimselerdir.”
47- وَبَيْنَهُمَا حِجَابٌ “Ve aralarında bir perde vardır.”
“Aralarına kapısı olan bir sur çekilir.” (Hadid, 13) ayetiyle nazara verildiği gibi, bu iki fırka arasında bir perde vardır.
Veya bu hicap (engel-perde) birinin eseri diğerine ulaşmasın diye cennet ve cehennem arasındadır.
وَعَلَى الأَعْرَافِ رِجَالٌ يَعْرِفُونَ كُلاًّ بِسِيمَاهُمْ “A’raf üzerinde de, her iki taraftakileri simalarından tanıyan kişiler vardır.”
A’raf ehlinin kimler olduğu hakkında farklı değerlendirmeler yapılır:
1-Bunlar tevhid ehlinden ameli az kimselerdir. Aralarında Allahu Teâlânın dilediği şekilde hükmetmesi için cennet ve cehennem arasında bekletilirler.
2-Yüksek makam sahibi olan peygamberler, şehitler, mü’minlerin önde gelenleri ve âlimlerdir.
3-Veya insan sûretinde görülecek meleklerdir.
Bunlar, cennet ve cehennem ehlini yüzlerinin beyazlığı ve siyahlığı gibi Allahın onlara koyduğu alâmetlerden tanırlar. Bunu bilmeleri, ilhamla veya meleklerin öğretmesiyledir.
وَنَادَوْاْ أَصْحَابَ الْجَنَّةِ أَن سَلاَمٌ عَلَيْكُمْ لَمْ يَدْخُلُوهَا وَهُمْ يَطْمَعُونَ “Bunlar cennetliklere, henüz cennete girmemiş, fakat girmeyi arzu eder bir şekilde, “selâm olsun size” derler.”
A’raf ehli henüz cennete girmeyen kimseler olarak ele alındığında mana şöyle olur:
“A’rafta olanlar, henüz kendileri cennete girmemiş ve girmeyi ümit eder bir halde iken cennet ehline selam verirler.”
A’raf ehli, peygamberler gibi yüksek makam sahibi kimseler olarak değerlendirildiğinde ise ayete şöyle mana verilir:
“A’raf ehli, cennet ashabı henüz daha cennete girmemiş, ama girmeyi ümit eder bir halde beklerken onlara selam verirler.”
47- وَإِذَا صُرِفَتْ أَبْصَارُهُمْ تِلْقَاء أَصْحَابِ النَّارِ قَالُواْ رَبَّنَا لاَ تَجْعَلْنَا مَعَ الْقَوْمِ الظَّالِمِينَ “Gözleri cehennemlikler tarafına çevrilince de, “Rabbimiz! Bizi zalim toplulukla beraber eyleme!” derler.”
48- وَنَادَى أَصْحَابُ الأَعْرَافِ رِجَالاً يَعْرِفُونَهُمْ بِسِيمَاهُمْ “A’raftakiler simalarından tanıdıkları kişilere nida ederler:”
قَالُواْ مَا أَغْنَى عَنكُمْ جَمْعُكُمْ وَمَا كُنتُمْ تَسْتَكْبِرُونَ “Onlara şöyle derler: Topluluğunuz da büyüklük taslamanız da size hiç bir yarar sağlamadı.”
A’raf ehli, simalarından tanıdıkları küfrün önderlerine şöyle derler: “Sayıca çokluğunuz veya mal biriktirmeniz, ayrıca hakkı kabul etmeyişiniz veya halka üstten bakışınız size bir fayda vermedi, azaptan sizi kurtaramadı.”
49- أَهَؤُلاء الَّذِينَ أَقْسَمْتُمْ لاَ يَنَالُهُمُ اللّهُ بِرَحْمَةٍ “Allah onları hiç bir rahmete erdirmeyecek” diye yemin ettiğiniz kimseler bunlar mıydı?”
Araf ehlinin işaret ettiği kimseler, kâfirlerin dünyada iken hakir gördükleri ve “Allah bunları cennete almaz” diye yemin ettikleri kişilerdir.
ادْخُلُواْ الْجَنَّةَ (Cennetliklere dönerek): “Girin cennete!”
لاَ خَوْفٌ عَلَيْكُمْ وَلاَ أَنتُمْ تَحْزَنُونَ “Size ne bir korku vardır, ne de üzüleceksiniz.”
Böyle söylerler ve cennet ehline yönelip “girin cennete” derler.
A’raf ehlinin yüksek makam sahibi kimseler olmasını esas aldığımızda mana böyledir.
Ama onları ameli az kimseler olarak değerlendirirsek, bu hitap onlara yönelik olur, cennete alınmalarını beyan eder. Bu yoruma göre, A’raf ehli cennet ve cehennem arasında bekletilmiş, her iki fırkanın hallerini görmüş, onlarla konuşmuş ve ardından Allahın lütfu ile cennete alınmışlardır.
50- وَنَادَى أَصْحَابُ النَّارِ أَصْحَابَ الْجَنَّةِ أَنْ أَفِيضُواْ عَلَيْنَا مِنَ الْمَاء أَوْ مِمَّا رَزَقَكُمُ اللّهُ “Cehennemdekiler, cennettekilere: “Bize biraz su akıtın veya Allah’ın size verdiği rızıktan bize de verin” diye nida ederler.”
Ayet, cennetin cehennemin fevkinde olmasına bir delildir.
قَالُواْ إِنَّ اللّهَ حَرَّمَهُمَا عَلَى الْكَافِرِينَ “Cennettekiler de “Allah, bunların ikisini de kâfirlere haram kıldı” derler.”
51- الَّذِينَ اتَّخَذُواْ دِينَهُمْ لَهْوًا وَلَعِبًا “Onlar, dinlerini bir eğlence ve oyun yerine koydular.”
Kâfirler,
-Aslında haram kılınmayan bazı yiyecekleri kendilerine haram kılarak,
-Kâbe etrafında alkış tutarak ve ıslık çalarak tavaf etmek gibi hâllerle dinlerini bir eğlence ve oyun edindiler.
وَغَرَّتْهُمُ الْحَيَاةُ الدُّنْيَا “Ve dünya hayatı kendilerini aldattı.”
فَالْيَوْمَ نَنسَاهُمْ كَمَا نَسُواْ لِقَاء يَوْمِهِمْ هَذَا وَمَا كَانُواْ بِآيَاتِنَا يَجْحَدُونَ “Onların bugüne kavuşmalarını unutmaları ve âyetlerimizi inkâr etmeleri gibi, biz de bugün onları öyle unuturuz.”
Onlar bu güne ulaşmayı unutup hatırlarına getirmediği ve bu güne bir hazırlık yapmadıkları gibi, biz de bu gün onları unutur, kendilerine unutan kimsenin yaptığı gibi muamele eder, ateşe terk ederiz.
52- وَلَقَدْ جِئْنَاهُم بِكِتَابٍ فَصَّلْنَاهُ عَلَى عِلْمٍ “Gerçekten onlara, ilim üzere açıkladığımız bir Kitap getirdik.”
Biz onlara akaid, ahkâm ve öğütlerle dolu bir kitap getirdik, bunları da ayrıntılı bir şekilde açıkladık.
Bu açıklamayı ilim üzere yaptık, böylece o tafsil, hikmetli bir tafsil oldu.
Ayette, Allahu Teâlânın ilim ile Âlim olduğuna bir delil vardır.
هُدًى وَرَحْمَةً لِّقَوْمٍ يُؤْمِنُونَ “O, inanan bir toplum için bir hidayet ve bir
rahmettir.”
53- هَلْ يَنظُرُونَ إِلاَّ تَأْوِيلَهُ “Onlar Kitabın te’vilini mi gözetiyorlar?”
Onlar, ancak Kur’anın haber verdiği vaad ve vaidin ortaya çıkmasıyla doğru olduğunun anlaşılmasını bekliyorlar.
يَوْمَ يَأْتِي تَأْوِيلُهُ يَقُولُ الَّذِينَ نَسُوهُ مِن قَبْلُ قَدْ جَاءتْ رُسُلُ رَبِّنَا بِالْحَقِّ “Onun te’vili geldiği gün, önceden onu unutmuş olanlar derler ki: “Doğrusu Rabbimizin elçileri gerçeği getirmiş.”
فَهَل لَّنَا مِن شُفَعَاء فَيَشْفَعُواْ لَنَا أَوْ نُرَدُّ فَنَعْمَلَ غَيْرَ الَّذِي كُنَّا نَعْمَلُ “Keşke şimdi bizim şefaatçilerimiz olsa da bize şefaat etseler, yahut tekrar geri döndürülsek de, eski yaptıklarımızdan başkasını yapsak!”
قَدْ خَسِرُواْ أَنفُسَهُمْ “Onlar, kendilerini zarara soktular.”
Ömürlerini küfürde geçirerek kendilerine yazık ettiler.
وَضَلَّ عَنْهُم مَّا كَانُواْ يَفْتَرُونَ “Ve uydurdukları şeyler kendilerinden kaybolup gitti.”
54- إِنَّ رَبَّكُمُ اللّهُ الَّذِي خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضَ فِي سِتَّةِ أَيَّامٍ “Şüphesiz Rabbiniz, gökleri ve yeri altı günde yaratan Allahtır.”
Ayetteki “gün” ifadesi (Enfal, 16) ayetinde olduğu gibi “vakit” anlamındadır. Yani gökler ve yer altı merhalede yaratılmıştır.
Veya “altı gün miktarında” demektir.
Çünkü “gün” ifadesinden “güneşin doğuşundan batışına kadar olan zaman” anlaşılır, hâlbuki gökler ve yer yaratıldığında böyle bir şey söz konusu değildi.
Dilese bir anda yaratabileceği halde, Allahın eşyayı kademeli bir şekilde yaratmasında,
-Onun iradesine bir delil,
-Tefekkürle bakan kimselerin ibret almasını sağlamak,
-Ve işleri yaparken teennî ile yapmaya bir teşvik vardır.
ثُمَّ اسْتَوَى عَلَى الْعَرْشِ “Sonra Arşa istiva etti.”
Allahın arşa istivası, keyfiyetini bilemeyeceğimiz şekilde Allahın bir sıfatıdır. Yani Allahu Teâlâ için, bir mekânda bulunmak veya yerleşmekten münezzeh bir şekilde, kendisinin kastettiği vecih üzere arşa istivası (hükmetmesi) vardır.
Arş, diğer cisimleri kuşatan bir cisimdir. “Arş” denilmesi yüksekliği itibarıyladır.
Veya Allahın arşa istivası, bir hükümdarın tahtına oturmasına benzetilmiştir. Çünkü işler ve tedbirler, tahttan gelen emirlerle icra edilir.
يُغْشِي اللَّيْلَ النَّهَارَ “O, geceyi gündüze bürüyüp örter.”
Ayette sadece gecenin gündüzü bürümesi nazara verilmesi, aksinin malum olduğu cihetledir veya lafzın buna da ihtimali olmasındandır.
يَطْلُبُهُ حَثِيثًا “Gece durmadan onu kovalar.”
Gece, yakalamak istercesine süratle gündüzü takip eder, aralarına başka bir şey giremez.
وَالشَّمْسَ وَالْقَمَرَ وَالنُّجُومَ مُسَخَّرَاتٍ بِأَمْرِهِ “Güneş, ay ve yıldızlar emrine âmâdedir.”
أَلاَ لَهُ الْخَلْقُ وَالأَمْرُ “Dikkat edin, yaratma ve emir O’nundur.”
Çünkü icad eden de, tasarrufta bulunan da O’dur.
تَبَارَكَ اللّهُ رَبُّ الْعَالَمِينَ “Alemlerin Rabbi olan Allah ne yücedir.”
Allahu Teâlâ Ulûhiyette tek olmakla yücedir. Rububiyette de bir olmakla azamet sahibidir.
Ayetin tahkiki: -En doğrusunu Allah bilir.- Kâfirler bir takım rabler ediniyorlardı. Bu ayet beyan etti ki, rububiyete layık olan birdir ve o da Allahu Teâlâdır. Çünkü yaratma ve emir onundur. Zira âlemi sağlam bir tertip ve hikmetli bir tedbir üzere yarattı. Felekleri yoktan, misilsiz bir şekilde var etti. “En yakın semayı kandillerle süsledik ve onu koruduk.” (Fussilet, 12) ayetinde işaret ettiği üzere, felekleri yıldızlarla süsledi. Ve süfli cisimleri yaratmayı murat etti. Ardından, değişik sûretleri ve muhtelif tarzları kabul edebilecek bir cismi yarattı.[1>
Sonra bunları birbirine zıd eserleri ve fiilleri olan türler şekline ayırdı. Buna (Fussılet, 9) ayetiyle işaret etti. Burada arzdan murat süfli-aşağı âlemdir.
Sonra canlılar âleminin nevilerini, önce maddelerini terkip, ikinci olarak da bunlara sûret vermek sûretiyle inşa etti. Buna “De ki: Yeri iki günde yaratanı inkâr ediyor ve O’na ortaklar mı koşuyorsunuz?” (Fussılet, 9) ayetiyle ve devamında “O, yeryüzünde yükselen sabit dağlar yarattı. Orada bolluk - bereket meydana getirdi Ve orada rızıklar takdir etti.” (Fussılet, 10) ile işaret etti. Buradaki dört günden murat, “O Allah ki, gökleri- yeri ve bu ikisi arasındakileri altı günde yarattı.” (Secde, 4) ayetinden de anlaşılacağı üzere, önceki iki günle beraber dört gündür.
Sonra mülk âlemi tamamlandığında memleketin tedbiri için tahtına oturan hükümdar gibi, bunların tedbirine müteveccih oldu. Felekleri çevirerek, yıldızları, yürüterek, geceleri-gündüzleri birbirine dolayarak semadan arza işlerin tedbirini gördü. Sonra bunu, anlatılanların bir, fezlekesi ve neticesi olarak şöyle açıkladı:
“Dikkat edin, yaratma ve emir O’nundur.” (A’raf, 54)
55- ادْعُواْ رَبَّكُمْ تَضَرُّعًا وَخُفْيَةً “Rabbinize tazarru ile ve gizlice dua edin.”
Çünkü gizlice yapılan dua, ihlâsın delilidir.
إِنَّهُ لاَ يُحِبُّ الْمُعْتَدِينَ “Çünkü O, haddi aşanları sevmez.”
Allah duada ve başka işlerde emredilenleri aşanları sevmez.
Cenab-ı Hak bununla, dua eden kimsenin
-Peygamberlik rütbesi istemek
-Ve semaya yükselmek gibi uygun olmayan şeyleri talep etmemesi gerektiğine tenbihte bulundu.
Denildi ki: Ayette yasaklanan haddi aşmak,
-Duada bağırmak
-Ve uzun dua yapmaktır.
Hz. Peygamberlerden şöyle rivayet edilir:
“İleride duada haddi aşan kimseler olacak, hâlbuki kişiye şöyle dua etmesi yeter: Allahım, Senden cenneti ve beni ona yaklaştıracak söz ve ameli istiyorum. Cehennemden ve beni ona yaklaştıracak söz ve amelden ise Sana sığınıyorum.”
Hz. Peygamber bunu dedikten sonra ayetin son kısmını okudu:
“Çünkü O, haddi aşanları sevmez.”
56- وَلاَ تُفْسِدُواْ فِي الأَرْضِ بَعْدَ إِصْلاَحِهَا “Islahından sonra yeryüzünde bozgunculuk yapmayın.”
Peygamberlerin gönderilmesi ve dinî hükümlerin bildirilmesiyle yeryüzünde düzen sağlandıktan sonra, küfür ve günahlarla onda bozgunculuk yapmayın.
وَادْعُوهُ خَوْفًا وَطَمَعًا “O’na, korkarak ve rahmetini umarak dua edin.”
Amellerinizin kusurlu olması ve liyakatinizin olmayışı dolayısıyla reddedilmesinden korkarak ve Cenab-ı Hakkın sonsuz rahmetini düşünüp O’ndan bir lütuf ve ihsan olarak kabul edileceğini ümit ederek Allaha yalvarın.
إِنَّ رَحْمَتَ اللّهِ قَرِيبٌ مِّنَ الْمُحْسِنِينَ “Muhakkak ki Allah’ın rahmeti, muhsin olanlara yakındır.”
Ayetin evvelinde korku ve ümitle dua edilmesi emredilmişti. Bu cümle ile ümidin daha üstün tutulması nazara verildi ve duanın kabulüne vesile kılınacak ilâhî rahmete dikkat çekildi.
“Rahmet” kelimesi müennes iken, “yakındır” anlamındaki “karib” kelimesinin müzekker getirilmesi,
-Rahmetin Rahîm manasında olmasından,
-”Allahın rahmeti yakın bir durumdur” gibi hazfedilmiş bir kelimenin sıfatı olmasından,
-Masdar olmasındandır.
-Veya nesepten olan yakın ile başka yakınlığı ayırmak içindir.
57- وَهُوَ الَّذِي يُرْسِلُ الرِّيَاحَ بُشْرًا بَيْنَ يَدَيْ رَحْمَتِهِ “O ki, rahmetinin önünde müjdeci olarak rüzgârları gönderdi.”
Ayette nazara verilen ilâhî rahmetten murat, yağmurdur. Çünkü saba rüzgârı bulutu harekete geçirir. Şimal (kuzey) rüzgârı onu toplar. Güney rüzgârı ondan yağmur getirir. Batı rüzgârı ise dağıtır.
حَتَّى إِذَا أَقَلَّتْ سَحَابًا ثِقَالاً سُقْنَاهُ لِبَلَدٍ مَّيِّتٍ “O rüzgarlar, yağmur yüklü bulutları yüklenince, onu ölü bir beldeye gönderdik.”
فَأَنزَلْنَا بِهِ الْمَاء “Sonra onunla yağmur yağdırdık.”
فَأَخْرَجْنَا بِهِ مِن كُلِّ الثَّمَرَاتِ “Böylece onunla her çeşit ürünü çıkardık.”
كَذَلِكَ نُخْرِجُ الْموْتَى “İşte Biz, ölüleri de böyle çıkarırız.”
“İşte böyle” ifadesi, topraktan her türlü mahsulün çıkmasına veya ölü beldenin ihyasına işaret olabilir. Yani, o mahsulleri, kendilerinde büyüme kuvveti meydana getirerek hayatlandırdığımız gibi, kabirlerden de ölüleri çıkarırız ve ruhları bedenlere göndererek hayat veririz.
لَعَلَّكُمْ تَذَكَّرُونَ “Ola ki düşünür, ibret alırsınız.”
Ola ki bunlara bakar da, bunları yapan Zatın tekrar diriltmeye kadir olduğunu bilirsiniz.
58- وَالْبَلَدُ الطَّيِّبُ يَخْرُجُ نَبَاتُهُ بِإِذْنِ رَبِّهِ “Güzel memleketin bitkisi, Rabbinin izniyle çıkar.”
Toprağı hoş, verimli olan araziden Rabbinin meşieti ve kolaylaştırmasıyla hoş, faydalı ve bolca bitkiler çıkar.
وَالَّذِي خَبُثَ لاَ يَخْرُجُ إِلاَّ نَكِدًا “Kötü olandan ise, yararsız bitkiden başka bir şey çıkmaz.”
Çorak araziden ise çok az şey çıkar, çıkan da işe yaramaz.
كَذَلِكَ نُصَرِّفُ الآيَاتِ لِقَوْمٍ يَشْكُرُونَ “İşte biz, şükreden bir toplum için âyetleri böyle açıklarız.”
İşte biz; ayetleri, Allahın nimetlerine şükredip onlarla tefekkür eden ve onlardan ibret alanlar için tekrar be tekrar nazara veriyoruz.
Verimli ve çorak arazi, Allahın ayetlerini düşünüp faydalananla, onlara başını çevirmeyip etkilenmeyen kimselerin halini anlatan bir temsildir.
[1> Bundan murat, elementler olabilir.
59- لَقَدْ أَرْسَلْنَا نُوحًا إِلَى قَوْمِهِ “Andolsun ki Nûh’u kavmine elçi gönderdik.”
فَقَالَ يَا قَوْمِ اعْبُدُواْ اللَّهَ “Dedi ki: “Ey kavmim! Allah’a ibadet edin.”
مَا لَكُم مِّنْ إِلَهٍ غَيْرُهُ “Sizin O’ndan başka bir ilâhınız yoktur.”
إِنِّيَ أَخَافُ عَلَيْكُمْ عَذَابَ يَوْمٍ عَظِيمٍ “Doğrusu ben, başınıza gelecek büyük bir günün azabından korkuyorum.”
Şayet iman etmezseniz, başınıza gelecek büyük bir azap gününden korkuyorum.
Bu, hem onlara bir vaîddir, hem de ibadete sevk eden durumu beyandır.
Ayette bahsedilen azap günü,
-Ya kıyamet günüdür.
-Veya tufan felaketinin başlarına geldiği gündür.
60- قَالَ الْمَلأُ مِن قَوْمِهِ إِنَّا لَنَرَاكَ فِي ضَلاَلٍ مُّبِينٍ “Kavminden ileri gelenler dediler ki: Gerçekten biz seni apaçık bir dalalet içinde görüyoruz.”
Ayetin metninde geçen “mele”, eşraf anlamındadır. Bir kavmin önde gelenleri, göz dolduran, dikkat çeken kimselerdir.
61- قَالَ يَا قَوْمِ لَيْسَ بِي ضَلاَلَةٌ “Nûh dedi ki: “Ey kavmim! Bende hiçbir dalalet yok.”
Onlar, kuvvetli bir şekilde Hz. Nûh’a dalaleti nisbet etiler. Hz. Nûh da dalaleti kuvvetli bir şekilde nefyetti.
Onun “Bende hiç bir dalalet yok” deyişinde “ama sizde var” şeklinde bir tariz söz konusudur.
وَلَكِنِّي رَسُولٌ مِّن رَّبِّ الْعَالَمِينَ “Lakin ben âlemlerin Rabbinden bir elçiyim.”
Böyle deyişi, dalalet üzere değil hidayet üzere olmasını gerektirir. Sanki şöyle demiştir: “Lakin ben tam bir hidayet üzereyim. Çünkü Allahın bir elçisiyim.”
62- أُبَلِّغُكُمْ رِسَالاَتِ رَبِّي “Size Rabbimin mesajlarını tebliğ ediyorum.”
“Risalet (mesaj)” kelimesinin çoğul gelmesi,
-İlahi mesajların farklı vakitlerde gelmesi,
-Veya akaid, öğüt, ahkâm gibi çeşitli manalarda olmasındandır.
-Veya bundan murat, Hz. Nûha ve kendisinden önceki Hz. Şit ve Hz. İdris gibi peygamberlere vahyedilenlerdir.
وَأَنصَحُ لَكُمْ “Sizin için nasihat ediyorum”
“Size nasihat ediyorum” yerine “Sizin için nasihat ediyorum” demesi, nasihatten kendisine bir beklentisi olmadığına delalet içindir.
وَأَعْلَمُ مِنَ اللّهِ مَا لاَ تَعْلَمُونَ “Ve Allah’tan sizin bilmediklerinizi biliyorum.”
“Allah’tan sizin bilmediklerinizi biliyorum” demesi, onlara yaptığı uyarıyı takrir içindir. Çünkü bunu derken, “ben O’nun kudretini ve cezalandırmasının şiddetini bilirim” manası vardır.
Veya bundan murat “Ben ondan gelen vahiyle, sizin bilmediğiniz şeyleri bilirim” manası da olabilir.
63- أَوَعَجِبْتُمْ أَن جَاءكُمْ ذِكْرٌ مِّن رَّبِّكُمْ عَلَى رَجُلٍ مِّنكُمْ لِيُنذِرَكُمْ وَلِتَتَّقُواْ وَلَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ “Sizi uyarması ve günahlardan sakınmanız için, ayrıca ola ki merhamet olunursunuz diye içinizden bir adam vasıtasıyla Rabbinizden size bir öğüt gelmesine hayret mi ettiniz?”
“Günahlardan sakınmanız için”
Çünkü onlar, bir insanın peygamber gönderilmesine şaşıyorlar, “Bu ancak sizin gibi bir beşerdir. Size üstünlük taslamak istiyor. Şayet Allah dileseydi, bir melek gönderirdi. Biz önceki atalarımızdan böyle bir şey duymadık.” (Mü’minun, 24) diyorlardı.
Peygamber sizi küfürden, günahların akıbetinden uyarıyor ve bu uyarma ile onlardan sakınmanızı söylüyor.
“Ola ki merhamet olunursunuz diye”
Olur ki, takva ile Allahın rahmetine nâil olursunuz.
Ayette, “ola ki” لَعَلَّ (lealle) ile bunun ifade edilmesi,
-Takvanın illa rahmeti icap ettirmediğini,
-Allahtan gelen rahmetin sırf bir lütuf olduğunu,
-Takva sahibinin takvasına güvenmemesi ve Allahın azabından emin olmaması gerektiğini ifade etmek içindir.
64- فَكَذَّبُوهُ “Ama O’nu yalanladılar.”
فَأَنجَيْنَاهُ وَالَّذِينَ مَعَهُ فِي الْفُلْكِ “Biz de O’nu ve O’nunla beraber gemide bulunanları kurtardık.”
Rivayete göre bunlar kırk erkek ve kırk kadın idi.
Bir rivayette ise üç oğlu Ham, Sam ve Yafes, altısı da başkalarından olmak üzere dokuz kişi idi.
وَأَغْرَقْنَا الَّذِينَ كَذَّبُواْ بِآيَاتِنَا “Ayetlerimizi yalanlayanları ise suda gark ettik!”
إِنَّهُمْ كَانُواْ قَوْماً عَمِينَ “Çünkü onlar, kör bir kavim idiler.”
Çünkü onlar basiretten mahrum ve kalp gözü kör kimselerdi.
65- وَإِلَى عَادٍ أَخَاهُمْ هُوداً “Ad kavmine de kardeşleri Hûd’u (gönderdik.)”
Bu ifadede, Hz. Hûd’un onlardan biri olduğu anlatılmıştır.
Onlardan olmasında,
-Sözünü daha iyi anlamaları,
-Hâlini daha iyi bilmeleri,
-Onun peşinden gitmeye daha ziyade rağbet göstermeleri gibi incelikler vardır.
قَالَ يَا قَوْمِ اعْبُدُواْ اللّهَ “Onlara dedi “Ey kavmim! Allah’a ibadet edin.”
مَا لَكُم مِّنْ إِلَهٍ غَيْرُهُ “Sizin için O’ndan başka hiç bir ilâh yoktur.”
Ayet, atıf harfi olmadan müstakil bir cümle olarak gelmiştir. Sanki “Gönderildiğinde onlara ne dedi” şeklinde bir soruya cevap gibidir. Onların cevabı anlatılırken de benzeri bir üslûp vardır.
أَفَلاَ تَتَّقُونَ “Sakınmaz mısınız?”
Yani, Allahın azabından korkmaz mısınız?
66- قَالَ الْمَلأُ الَّذِينَ كَفَرُواْ مِن قَوْمِهِ “Kavminin önde gelenlerinden kâfir olanlar dedi ki:”
Öyle anlaşılıyor ki, kavmin eşrafından Hz. Hûd’a iman edenler de vardı.
إِنَّا لَنَرَاكَ فِي سَفَاهَةٍ “Biz gerçekten seni sefahet içinde biri olarak görüyoruz.”
Yani, “Biz Sende ileri derecede kıt akıllılık görüyoruz. Çünkü atalarının dininden farklı bir dinle geldin.”
وِإِنَّا لَنَظُنُّكَ مِنَ الْكَاذِبِينَ “Ve biz gerçekten Seni yalancılardan sanıyoruz.”
67- قَالَ يَا قَوْمِ لَيْسَ بِي سَفَاهَةٌ “Hûd dedi ki: “Ey kavmim! Bende hiç bir sefihlik yok.”
وَلَكِنِّي رَسُولٌ مِّن رَّبِّ الْعَالَمِينَ “Lakin ben âlemlerin Rabbinden bir elçiyim.”
68- أُبَلِّغُكُمْ رِسَالاتِ رَبِّي “Rabbimin mesajlarını size tebliğ ediyorum.”
وَأَنَاْ لَكُمْ نَاصِحٌ أَمِينٌ “Ve ben sizin için emin bir nasihatçiyim.”
69- أَوَعَجِبْتُمْ أَن جَاءكُمْ ذِكْرٌ مِّن رَّبِّكُمْ عَلَى رَجُلٍ مِّنكُمْ لِيُنذِرَكُمْ “Sizi uyarması için, içinizden bir adam vasıtasıyla Rabbinizden size bir öğüt gelmesine hayret mi ettiniz?”
Bunların tefsiri biraz önce geçmişti.
Kâfirlerin ahmakça sözlerine Peygamberlerin verdikleri cevaplar ve onlara mukabeleden yüz çevirmelerinde,
-Mükemmel bir nasihat,
-Son derece bir şefkat,
-Nefis terbiyesi,
-Güzel bir mücadele örneği vardır.
Nasihat eden her kimsenin bu şekilde hareket etmesi gerekir.
Hz. Hûd’un onlara, “ben sizin için emin bir nasihatçiyim” demesinde, onların Hz. Hûd’u bu iki özellikle tanımalarına bir tenbih vardır.
وَاذكُرُواْ إِذْ جَعَلَكُمْ خُلَفَاء مِن بَعْدِ قَوْمِ نُوحٍ “Düşünün ki O sizi Nûh kavminden sonra, halifeler kıldı.”
Hûd kavminin halife kılınması,
-Nûh kavminin yaşadıkları yerlerde onlardan sonra yaşamalarını,
-Veya yeryüzünde hükümran olmalarını ifade eder.
Hz. Hûd, önce onları Allahın azabıyla korkuttu, sonra kendilerine Allahın nimetlerini hatırlattı.
وَزَادَكُمْ فِي الْخَلْقِ بَسْطَةً “Ve yaratılışta sizi üstün yaptı.”
Boy ve kuvvette sizi ziyade kıldı.
فَاذْكُرُواْ آلاء اللّهِ “Öyleyse Allah’ın nimetlerini hatırlayın.”
Önce hususi bazı nimetler nazara vermişti, burada da genel olarak bütün nimetlere dikkat çekti.
لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ “Ola ki felaha eresiniz.”
Ta ki nimetleri hatırlamak sizi şükre sevk etsin, o da kurtuluşa ermenize yol açsın.
70- قَالُواْ أَجِئْتَنَا لِنَعْبُدَ اللّهَ وَحْدَهُ وَنَذَرَ مَا كَانَ يَعْبُدُ آبَاؤُنَا “Dediler: Sen bize tek Allah’a ibadet edelim ve atalarımızın taptıklarını bırakalım diye mi geldin?”
Tek Allaha ibadet etmeyi ve ecdatlarının şerik koştuklarından yüz çevirmeyi akıldan uzak gördüler. Bu, taklide saplanıp kalmalarından ve alışmış oldukları şeyleri sevmelerinden kaynaklanıyordu.
“Bize… Şunun için mi geldin?” demelerindeki “gelmek” ifadesi,
-Hz. Hûd’un kavminden bir süre uzak kalarak, sonra gelip tebliğde bulunmasından olabilir.
-Veya “gökten mi geldin?” tarzında alay yollu bir ifade olabilir.
-Veya mecazî anlamda kullanılmış olabilir.
فَأْتِنَا بِمَا تَعِدُنَا إِن كُنتَ مِنَ الصَّادِقِينَ “Eğer doğru söyleyenlerden isen, vaat ettiğini bize getir de görelim!”
Hz. Hûd’un onlara “(Allahtan gelecek bir azaptan) Sakınmaz mısınız?” ifadesinde işaret ettiği azabı istediler.
71- قَالَ قَدْ وَقَعَ عَلَيْكُم مِّن رَّبِّكُمْ رِجْسٌ وَغَضَبٌ “Hûd dedi ki: “Artık üzerinize Rabbinizden bir azap ve bir gadap inmiştir.”
“Üzerinize inmiştir” denilmesi “size böyle bir azap vacip oldu, bunu hak ettiniz veya “azap size geldi” anlamındadır. Çünkü vukuu beklenen bir şey, vaki olmuş gibidir.
أَتُجَادِلُونَنِي فِي أَسْمَاء سَمَّيْتُمُوهَا أَنتُمْ وَآبَآؤكُم “Sizin ve atalarınızın taktığı bir kısım isimler hususunda benimle mücadele mi ediyorsunuz?”
Yani, siz bir kısım eşyaya “bunlar ilahlardır” dediniz. Ama bunlarda uluhiyetin manası yoktur. Çünkü ibadete bizzat layık olan, ancak her şeyi icat eden Zâttır.
مَّا نَزَّلَ اللّهُ بِهَا مِن سُلْطَانٍ “Allah bunlarla ilgili hiç bir delil indirmemiştir.”
Şayet bu ilah saydıklarınız Allah tarafından ibadete layık olsalar,
-Ya bu konuda ayet inmesi,
-Veya buna bir delil bulunması lazımdır.
Böyle bir şey de olmadığına göre, onların cehalet ve gabaveti açıkça ortaya çıkar.
فَانتَظِرُواْ إِنِّي مَعَكُم مِّنَ الْمُنتَظِرِينَ “Bekleyin öyleyse, şüphesiz ben de sizinle beraber bekleyenlerdenim!”
Mademki hak ortaya çıktı, siz ise kabul etmemekte ısrar ediyorsunuz, öyleyse başınıza bir azabın gelmesini bekleyin.
72- فَأَنجَيْنَاهُ وَالَّذِينَ مَعَهُ بِرَحْمَةٍ مِّنَّا “Onu ve onunla beraber olanları bizden bir rahmetle kurtardık.”
“Onunla beraber olanlar” ifadesinden murat, dinde Onunla beraber olanlardır.
وَقَطَعْنَا دَابِرَ الَّذِينَ كَذَّبُواْ بِآيَاتِنَا وَمَا كَانُواْ مُؤْمِنِينَ “Ve âyetlerimizi yalanlayıp da iman etmeyenlerin kökünü kestik.”
Ayette, kurtulanlarla helâk olanlar arasındaki ayırıcı vasfın iman olduğuna bir tenbih vardır.
Rivayete göre, Âd kavmi putlara tapıyorlardı. Allah onlara Hz. Hûd’u gönderdi, ama onu yalanladılar, gittikçe daha da azgınlaştılar. Allah da üç yıl onlardan yağmuru kesti, kıtlık meydana geldi. O zamandaki insanların müslimi ve müşriki başlarına bir musibet gelince Beyt-i Harama yöneliyor ve Allahtan kurtuluş talep ediyorlardı. Âd kavmi, içlerinde Kayl ve Mirasedin de bulunduğu seçkin kimselerden meydana gelen yetmiş kişilik bir kafile meydana getirdi. O sıralar Mekke’de Amalika kavmi vardı, başlarında da Muaviye Bin Bekr bulunuyordu. Mekke dışında onun yanına vardıklarında kendilerini konuk etti, ikramlarda bulundu. Çünkü onun akrabaları idiler. Böylece onun yanında bir ay kaldılar, bu süre zarfında içki içtiler, iki tane şarkıcı kadının şarkılarıyla eğlendiler. Muaviye Bin Bekr, bunların geliş maksatlarının başka yöne kaydığını görünce onlara üzüldü. Ama bu konuda kendileriyle konuşmaktan da hayâ etti. Çünkü yanında kalmalarının ona ağırlık verdiğini zannedebilirlerdi. Bundan dolayı iki şarkıcı kadına şöyle bir şiir söylemelerini öğretti.
“Ey Kayl, yazık sana,
Kalkıp durumuna baksana.
Olur ki Allah yağmur gönderir,
Âd diyarını kandırır suya.
Çünkü Âd kavmi geliyor,
Ama nedense bir şey demiyor.”
Şarkıcı kadınlar bunu şarkı olarak söylediler. Bu onların canını sıktı. Mirsed dedi ki: “Vallahi, sizin duanızla yağmur yağmaz, lakin peygamberinize itaat eder, tevbe ile Allaha dönerseniz yağmura layık olursunuz.”
Bunun üzerine Ad kavminin heyetinde yer alanlar Muaviye Bin Bekr’e dediler: “Bunu hapset, bizimle beraber Mekke’ye gelmesin. Çünkü o, Hûd’un dinine tâbi oldu, bizim dinimizi terk etti.”
Sonra Mekke’ye girdiler. Kayl dedi: “Allahım, Âd kavmine yağmur ver.”
Allahu Teâlâ üç bulut meydana getirdi: Beyaz, kırmızı ve siyah. Sonra semadan bir münadi şöyle seslendi: “Kendin ve kavmin için birini seç!”
Kayl dedi: “Siyah olanı seçtim. Çünkü en fazla yağmur onda olur.”
Bu siyah bulut vadi tarafından Ad kavmine göründü. Bununla sevindiler ve şöyle dediler: “Bu bize yağmur verecek bulut.” Ama bu buluttan kendilerine her şeyi akîm kılan bir rüzgar geldi, onları helak etti.
Ancak Hz. Hûd ve onunla beraber olan ehl-i iman kurtuldu. Bunlar Mekke’ye geldiler, orada ölünceye kadar Allah’a ibadet üzere devam ettiler.
73- وَإِلَى ثَمُودَ أَخَاهُمْ صَالِحًا “Semûd kavmine de kardeşleri Sâlih’i (gönderdik).”
Semud kavmi, bir başka Arab kabilesidir. Hz. Nûh’un neslinden Semud isimli ced’lerinin adıyla anıldılar. Semud isminin “suyu az” anlamında olduğu ve bunlara isim olarak kullanıldığı da söylenir. Bunlar, Hicaz ve Şam arasında Hicr bölgesinde yaşıyorlardı.
قَالَ يَا قَوْمِ اعْبُدُواْ اللّهَ “Dedi ki: Ey kavmim! Allah’a ibadet edin!”
مَا لَكُم مِّنْ إِلَهٍ غَيْرُهُ “Sizin için O’ndan başka bir ilâh yoktur.”
قَدْ جَاءتْكُم بَيِّنَةٌ مِّن رَّبِّكُمْ “Size Rabbinizden açık bir delil geldi.”
هَذِهِ نَاقَةُ اللّهِ لَكُمْ آيَةً “İşte şu, Allah’ın devesi, size bir mu’cizedir.”
Deveye “Allahın devesi” denilmesi,
-Devenin tazimi,
-Bir de Allah katından vasıtasız ve alışılmış sebepler olmadan gelmesindendir.
Bundan dolayı bir ayet (mu’cize ) olmuştur.
فَذَرُوهَا تَأْكُلْ فِي أَرْضِ اللّهِ “Bırakın onu, Allah’ın arzında otlasın.”
وَلاَ تَمَسُّوهَا بِسُوَءٍ فَيَأْخُذَكُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ “Ona bir kötülükle dokunmayın, yoksa elim bir azap sizi yakalar.”
“Ona bir kötülük yapmayın” yerine “ona dokunmayın” denilmesi yasak hususunda daha etkili bir ifadedir ve özrü ortadan kaldıran bir durumdur.
74- وَاذْكُرُواْ إِذْ جَعَلَكُمْ خُلَفَاء مِن بَعْدِ عَادٍ “Düşünün ki Allah Âd’dan sonra sizi halifeler kıldı.”
وَبَوَّأَكُمْ فِي الأَرْضِ “Ve yer yüzünde sizi yerleştirdi.”
تَتَّخِذُونَ مِن سُهُولِهَا قُصُورًا “Onun ovalarında köşkler ediniyorsunuz.”
وَتَنْحِتُونَ الْجِبَالَ بُيُوتًا “Dağları yontup evler yapıyorsunuz.”
فَاذْكُرُواْ آلاء اللّهِ “Artık Allah’ın nimetlerini hatırlayın.”
وَلاَ تَعْثَوْا فِي الأَرْضِ مُفْسِدِينَ “Yeryüzünde fesatçılar olarak karışıklık çıkarmayın.”
75- قَالَ الْمَلأُ الَّذِينَ اسْتَكْبَرُواْ مِن قَوْمِهِ لِلَّذِينَ اسْتُضْعِفُواْ لِمَنْ آمَنَ مِنْهُمْ “Kavminden büyüklük taslayan ileri gelenler, içlerinde hakir gördükleri mü’minlere şöyle dediler:”
أَتَعْلَمُونَ أَنَّ صَالِحًا مُّرْسَلٌ مِّن رَّبِّهِ “Biliyor musunuz, Sâlih Rabbinden bir elçi imiş!?”
Onlar bunu istihza yoluyla söylediler.
قَالُواْ إِنَّا بِمَا أُرْسِلَ بِهِ مُؤْمِنُونَ “Onlar da dediler: Biz, O ne ile gönderilmişse, hepsine inanmış kimseleriz!”
Soruya uygun bir şekilde doğrudan “evet” diyerek cevap vermek yerine böyle demelerinde şu manaya bir tenbih vardır:
Onun rasûl olarak gönderilmesi, hiçbir akıl sahibinin tereddüt etmeyeceği ve hiçbir re’y sahibine gizli kalmayacak şekilde gayet açıktır.
Kelâm, Hz. Salih’e inananlarla inanmayanlar hakkında olduğundan, inkâr edenler şöyle mukabelede bulundular:
76- قَالَ الَّذِينَ اسْتَكْبَرُواْ إِنَّا بِالَّذِيَ آمَنتُمْ بِهِ كَافِرُونَ “Büyüklük taslayanlar:
“Biz, sizin inandıklarınızın hepsini inkâr eden kimseleriz!” dediler.”
Böyle diyerek, mü’minlerin malum ve müsellem kıldıklarını reddettiler.[1>
77- فَعَقَرُواْ النَّاقَةَ “Derken dişi deveyi boğazladılar.”
Aslında bu boğazlamayı içlerinden bir kısmı yapmışken hepsine nisbet edilmesi, diğerlerinin de bu işe bulaşması veya en azından razı olmaları sebebiyledir.
وَعَتَوْاْ عَنْ أَمْرِ رَبِّهِمْ “Ve Rablerinin emrinden dışarı çıktılar.”
“Rablerinin emri” ifadesinden murat, Hz. Salih’in onlara daha önce tebliğ etmiş olduğu “Bırakın onu, Allah’ın arzında otlasın.”cümlesidir.
وَقَالُواْ يَا صَالِحُ ائْتِنَا بِمَا تَعِدُنَا إِن كُنتَ مِنَ الْمُرْسَلِينَ “Dediler: Ey Sâlih, eğer gerçekten peygamberlerdensen, tehdit ettiğin azabı bize getir!”
78- فَأَخَذَتْهُمُ الرَّجْفَةُ “Bunun üzerine onları, şiddetli sarsıntı onları yakaladı.”
فَأَصْبَحُواْ فِي دَارِهِمْ جَاثِمِينَ “Diyarlarında diz üstü çökekaldılar.”
Rivayete göre, Semud Kavmi Âd kavminden sonra onların beldelerinde yaşadı, onlara halef oldu ve çoğaldı. Uzun bir süre orda yaşayınca binalar kendilerine yetmedi, bunun üzerine dağlardan evler yonttular. Bolluk ve genişlik içinde yaşıyorlardı. Ama isyan ve tuğyana saptılar, yeryüzünde fesat çıkardılar, putlara taptılar. Allah da onların eşrafından Hz. Salihi peygamber olarak gönderdi, O da kendilerini uyardı.
Ad kavmi Hz. Salihten bir mu’cize istedi.
“Nasıl bir mu’cize istiyorsunuz?” dedi.
Dediler: “Bizimle beraber bizim bayram yerine gel, sen ilahına dua et, bizde ilahlarımıza dua edelim. Kimin duasına icabet edilirse ona uyulsun!”
Hz. Salih kabul etti, onlarla beraber çıktı, onlar putlarına yalvardılar, ama putlar onlara cevap vermedi. Sonra onların reisi bir kayaya işaret edip “bu kayadan bize dişi bir deve çıkar. Eğer bunu yaparsan Seni tasdik ederiz” dedi.
Hz. Salih, “eğer bunu yaparsam iman edecek misiniz” diyerek onlara sordu. “Evet” diyerek söz verdiler. Hz. Salih namaz kıldı, Rabbine dua etti. Derken kaya, hamile birinin doğururken kıvranması gibi harekete başladı, ardından yarıldı. İçinden gözlerinin önünde onların istediği vasıfta dişi bir deve çıktı. Sonra kendisi gibi büyük bir deve doğurdu.
Reisleri de dâhil olmak üzere içlerinden bir cemaat iman etti. Ama bazıları çıkıp diğerlerinin iman etmelerine engel oldu.
Deve, yavrusuyla beraber mer’ada otluyor, zaman zaman da kuyudan su içmeye gidiyordu. Başını sudan kaldırdığında bütün suyu içmiş oluyordu. Sonra dinlenmeye çekildiğinde onun sütünü sağıyorlardı ve kapları sütle doluyordu. Bu sütü hem içiyorlar, hem de biriktiriyorlardı. Deve, yazı vadinin üst kısmında geçiriyor, onların hayvanları ise iç kısmına kaçıyorlardı.
Kışı ise vadinin iç kısmında geçiriyor, onların davarları ise üst kısmına kaçıyorlardı.
Bu durum kendilerine ağır geldi. Onu boğazlamak nefislerine hoş göründü ve onu boğazladılar, etini de kendi aralarında taksim ettiler. Devenin yavrusu bir dağa çıktı, üç kere bağırdı.
Hz. Salih onlara dedi: “Yavruyu yakalayın, ola ki azap üzerinizden kalkar.” Ama bunu yapamadılar. Çünkü yavrunun seslenmesinden sonra kaya yarıldı, yavru onun içine girdi.
Hz. Salih kavmine şöyle dedi: “Yüzleriniz yarın sararacak, yarından sonra kırmızı hale gelecek. Üçüncü gün ise simsiyah olacak. Diğer günün sabahında ise azap başınıza gelecek.”
Kavmi, alâmetleri görünce O’nu öldürmek istedi, Allah da O’nu kurtardı, Filistin diyarına gönderdi. Dördüncü günün sabahında, semadan şiddetli bir ses geldi, sesin dehşetinden ödleri koptu, hepsi helak olup gittiler.
79- فَتَوَلَّى عَنْهُمْ “Bunun üzerine onlardan yüz çevirdi.”
وَقَالَ يَا قَوْمِ لَقَدْ أَبْلَغْتُكُمْ رِسَالَةَ رَبِّي “Ve dedi: “Ey kavmim! And olsun ki ben size Rabbimin mesajını tebliğ ettim.”
وَنَصَحْتُ لَكُمْ “Ve size öğüt verdim.”
وَلَكِن لاَّ تُحِبُّونَ النَّاصِحِينَ “Fakat siz öğüt verenleri sevmiyorsunuz.”
Ayetin zahirine göre onlardan yüz çevirmesi, onları yerde birer cüsse halinde görmesinden sonradır. Onların helakinden sonra kendilerine böyle hitap etmesi de muhtemeldir.
Nitekim Hz. Peygamber, Bedirde öldürülen kâfirlere şöyle seslenmişti:
“Biz, Rabbimizin bize vaat ettiğini hak olarak bulduk, siz de Rabbinizin vaadini hak olarak buldunuz mu?”
Hz. Salih bu sözleri onlara tahassür yoluyla söylemiş de olabilir.
80- وَلُوطًا “Lût’u (da peygamber olarak gönderdik.)”
إِذْ قَالَ لِقَوْمِهِ “Kavmine şöyle demişti:”
أَتَأْتُونَ الْفَاحِشَةَ مَا سَبَقَكُم بِهَا مِنْ أَحَدٍ مِّن الْعَالَمِينَ “Sizden önce âlemlerden hiç birinin yapmadığı çirkin işi mi yapıyorsunuz?”
Hz. Lût’un soru yoluyla onlara böyle demesi, bu son derece çirkin fiillerine karşı onları bir kınama ve yaptıklarını yüzlerine vurmak içindir.
Hz. Lût, önce onları bu çirkin işi yapmakla, ardından da bunu ilk işleyen kimselerin onlar olduğunu nazara vermekle kınadı. Bu ise, çok daha kötü bir durumdur.
81- إِنَّكُمْ لَتَأْتُونَ الرِّجَالَ شَهْوَةً مِّن دُونِ النِّسَاء “Çünkü siz kadınları bırakıp da şehvetle erkeklere varıyorsunuz.”
Ayetin bu kısmı, onların çirkin işini beyan eder. Böyle bir üslûb, onların yaptığını inkâr etmede ve onları kınamada son derece beliğ bir anlatımdır.
Ayette, onların erkeklere duyduğu şehvetin hayvancasına bir vasıf olduğuna işaret vardır. Hâlbuki akıllı kimseye yakışan, şehvetini tatmin etmek olmayıp, çocuk sahibi olmak, nevin bekâsına hizmet etmektir.
بَلْ أَنتُمْ قَوْمٌ مُّسْرِفُونَ “Doğrusu siz haddi aşan bir kavimsiniz.”
Onları böyle taşkınlıklara sevk eden sebep, her şeyde israfa, aşırılığa alışmalarıdır. Öncesinde belli bir fiilleri kınanırken, burada bütün ayıpları zemmedilmiştir.
82- وَمَا كَانَ جَوَابَ قَوْمِهِ إِلاَّ أَن قَالُواْ أَخْرِجُوهُم مِّن قَرْيَتِكُمْ “Kavminin cevabı ancak şu oldu: Onları beldenizden çıkarın.”
Yani, O’nun kelamına cevap olacak bir şey demediler. Bunun yerine, nasihatine mukabil, O’nu ve O’na iman edenleri beldelerinden çıkarma emri verdiler. Sözlerinin devamında ise, istihza yoluyla şöyle dediler:
إِنَّهُمْ أُنَاسٌ يَتَطَهَّرُونَ “Çünkü onlar çok temiz insanlarmış!”
83- فَأَنجَيْنَاهُ وَأَهْلَهُ إِلاَّ امْرَأَتَهُ “Biz de onu ve karısı dışında ehlini kurtardık.”
كَانَتْ مِنَ الْغَابِرِينَ “O, geride kalanlardan oldu.”
Hanımı, gizliden gizliye kâfirdi.
84- وَأَمْطَرْنَا عَلَيْهِم مَّطَرًا “Ve üzerlerine bir yağmur (taş yağmuru) yağdırdık.”
فَانظُرْ كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُجْرِمِينَ “Bak ki günahkârların akıbeti nasıl oldu?”
Bu yağmurun nasıl bir yağmur olduğu şu ayetlerde beyan edilmektedir:
“Ve üzerlerine pişmiş balçıktan taş yağdırdık.” (Hûd, 82)
“Ve üzerlerine de ateşte pişmiş taşları yağmur gibi yağdırdık.” (Hicr, 74)
Rivayete göre Hz. Lût, amcası Hz. İbrahimle Şam tarafına hicret ettiğinde Ürdüne yerleşti. Allah O’nu Hakka davet etmesi ve kavminin dünyada ilk defa başlatmış oldukları homoseksüellikten sakındırması için Sedom halkına gönderdi. Onlar ise, bu yaptıklarına son vermediler, Allah da başlarına taş yağdırdı, hepsi helak olup gitti.
Verimli ve çorak arazi, Allahın ayetlerini düşünüp faydalananla, onlara başını çevirmeyip etkilenmeyen kimselerin halini anlatan bir temsildir.
[1> Yani, mü’minler neye iman etmişlerse toptan inkâr ettiklerini söylediler.
85- وَإِلَى مَدْيَنَ أَخَاهُمْ شُعَيْبًا “Medyen’e de kardeşleri Şuayb’ı (gönderdik).”
Medyen, Hz. İbrahimin oğullarından biridir. Medyen ahalisi, onun torunlarıdır. Hz. Şuayb, kavmine karşı diyalogunda gayet güzel ifadeler kullandığı için kendisine “hatibü’l- enbiya” denilir.
قَالَ يَا قَوْمِ اعْبُدُواْ اللّهَ “Dedi: Ey kavmim, Allah’a ibadet edin!”
مَا لَكُم مِّنْ إِلَهٍ غَيْرُهُ “Sizin O’ndan başka bir ilâhınız yoktur.”
قَدْ جَاءتْكُم بَيِّنَةٌ مِّن رَّبِّكُمْ “Size Rabbinizden bir beyyine geldi.”
“Beyyine”den murat, kendisine verilen mu’cizedir. Kur’anda bunun ne olduğuna dair bir şey bulunmamaktadır.
فَأَوْفُواْ الْكَيْلَ وَالْمِيزَانَ “Dolayısıyla ölçüyü ve tartıyı tam yapın.”
وَلاَ تَبْخَسُواْ النَّاسَ أَشْيَاءهُمْ “İnsanların eşyalarını eksik vermeyin.”
Yani, onların haklarında noksanlık yapmayın.
Ayette “insanların eşyalarını” denilmesi tamim içindir. Bu ifade de, onların büyük küçük, az çok her şeyde insanların haklarını çiğnediklerine bir tenbih vardır.
Denildi ki: İnsanların mallarını alırken hep düşük fiyat verirlerdi.
وَلاَ تُفْسِدُواْ فِي الأَرْضِ بَعْدَ إِصْلاَحِهَا “Islahından sonra yeryüzünde bozgunculuk yapmayın.”
Peygamber ve onlara tabi olanlar, din vasıtasıyla yeryüzünü ıslah ettikten sonra, küfürle ve haksızlık yapmak sûretiyle orada fesat çıkarmayın.
ذَلِكُمْ خَيْرٌ لَّكُمْ إِن كُنتُم مُّؤْمِنِينَ “Eğer inanan insanlar iseniz, işte bu sizin için daha hayırlıdır.”
“İşte bu” ifadesinden murat, onlara emrettiği şeyleri yapmaları ve nehyettiklerinden uzak kalmalarıdır.
“Bu sizin için daha hayırlıdır.”
Bunun manası:
-Ya “hayırlı olan budur” şeklinde mutlak ziyadeliği bildirdir.
-Veya “insaniyette, kazanmada ve mal toplamada daha hayırlıdır” anlamını ifade eder.
86- وَلاَ تَقْعُدُواْ بِكُلِّ صِرَاطٍ تُوعِدُونَ وَتَصُدُّونَ عَن سَبِيلِ اللّهِ مَنْ آمَنَ بِهِ وَتَبْغُونَهَا عِوَجًا “Tehdit ederek, iman edenleri Allah yolundan alıkoyarak ve o yolun eğriliğini arayarak öyle her yolun başında oturmayın.”
Şeytan gibi, dinin yollarından her bir yolun önüne oturmayın.
Hak yol her ne kadar bir olsa da; marifet, ilâhî emir ve yasaklar (hadler) ve hükümler gibi şubelere ayrılır. Onlar, insanlardan herhangi birini bu yollardan birinde gayret içinde gördüklerinde, onu men ediyorlardı.
Denildi ki: İnsanların gelip geçtikleri yollarda durup Hz. Şuayb’a gitmek isteyenlere “O bir yalancıdır, sakın seni dininden çevirmesin.” diyorlar ve Ona inananları tehdit ediyorlardı.
Denildi ki: Eşkıyalık yapıyor, yol kesiyorlardı.
“Allah yolundan” denilmesi, onların engel olmak istedikleri şeyin ne kadar büyük olduğuna ve bunun büyüklüğüne göre de yaptıkları işin ne kadar çirkin olduğuna delalet eder.
“Allah yolundan” murat Allaha iman da olabilir.
Onların Allah yolunda eğrilik aramaları
-Birtakım şüpheler ileri sürerek Allah yolunu eğri göstermek istemeleri,
-Veya insanlara Allah yolunu eğri bir yol olarak sunmaya çalışmalarıdır.
وَاذْكُرُواْ إِذْ كُنتُمْ قَلِيلاً فَكَثَّرَكُمْ “Düşünün ki siz az idiniz de O sizi çoğalttı.”
Hatırlayın ki, sizin sayınız veya malınız az idi de, O nesil veya malda bereketle sizin imkânlarınızı çoğalttı.
وَانظُرُواْ كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُفْسِدِينَ “Bozguncuların akıbetinin nasıl olduğuna bakın!”
Sizden önceki milletlerden müfsit olanların akıbetine bakın, hallerinden ibret alın.
87- وَإِن كَانَ طَآئِفَةٌ مِّنكُمْ آمَنُواْ بِالَّذِي أُرْسِلْتُ بِهِ وَطَآئِفَةٌ لَّمْ يْؤْمِنُواْ فَاصْبِرُواْ حَتَّى يَحْكُمَ اللّهُ بَيْنَنَا “Eğer içinizden bir grup benimle gönderilene inanır, bir grup da inanmazsa, Allah aramızda hükmedinceye kadar sabredin.”
Allah hak yolda gidenlere batıl yolda olanlara karşı zafer verinceye kadar sabredin, durumu gözleyin bakalım.
Ayet, mü’minlere vaad, kâfirlere ise vaîddir.
وَهُوَ خَيْرُ الْحَاكِمِينَ “O, hüküm verenlerin en hayırlısıdır.”
Çünkü onun hükmünün üstünde bir güç yoktur, hükmünde zulüm de söz konusu değildir.
88- قَالَ الْمَلأُ الَّذِينَ اسْتَكْبَرُواْ مِن قَوْمِهِ “Kavminden önde gelen kibirlilerşöyle dediler:”
لَنُخْرِجَنَّكَ يَا شُعَيْبُ وَالَّذِينَ آمَنُواْ مَعَكَ مِن قَرْيَتِنَا أَوْ لَتَعُودُنَّ فِي مِلَّتِنَا “Ey Şuayb! Ya seni ve seninle beraber mü’min olanları beldemizden çıkarırız, ya da dinimize dönersiniz!”
Yani, iki şeyden biri olacak:
Ya buradan çıkarılacaksınız veya küfre döneceksiniz.
Hz. Şuayb asla onların dininde olmadı. Çünkü peygamberler için hiçbir şekilde küfür caiz olamaz. Lakin O’na iman edenler daha önce küfür yolunda oldukları için böyle hitap edildi. Benzeri bir durum, Hz. Şuayb’ın cevabı için söz konusudur.
قَالَ أَوَلَوْ كُنَّا كَارِهِينَ “Dedi ki: “İstemesek de mi?”
89- قَدِ افْتَرَيْنَا عَلَى اللّهِ كَذِبًا إِنْ عُدْنَا فِي مِلَّتِكُم بَعْدَ إِذْ نَجَّانَا اللّهُ مِنْهَا “Allah bizi kurtardıktan sonra sizin batıl dininize dönersek, Allah’a karşı iftira etmiş oluruz.”
وَمَا يَكُونُ لَنَا أَن نَّعُودَ فِيهَا إِلاَّ أَن يَشَاء اللّهُ رَبُّنَا “Rabbimiz olan Allah’ın dilemesi müstesna, geri dönmemiz bizim için olacak şey değildir.”
Bunda, küfrün de Allahın meşieti ile olduğuna bir delil vardır.
Denildi ki: Hz. Şuayb, olmayacak bir şeye talik ederek onların küfre dönüş beklentilerini kesmek istedi.
وَسِعَ رَبُّنَا كُلَّ شَيْءٍ عِلْمًا “Rabbimiz ilmen her şeyi kuşatmıştır.”
Onun ilmi, bizden ve sizden olan ve olacak her şeyi kuşatmıştır.
عَلَى اللّهِ تَوَكَّلْنَا “Biz sadece Allah’a tevekkül ettik.”
Bizi iman üzere sabit kılmada ve kötülerden kurtarmada sadece Allah’a dayandık.
رَبَّنَا افْتَحْ بَيْنَنَا وَبَيْنَ قَوْمِنَا بِالْحَقِّ “Ey Rabbimiz! Bizimle kavmimiz arasını hak ile aç.”
Yani, “Bizimle kavmimiz arasında hak ile hükmet” demektir.
Veya “bizleri galip kıl, ta ki bizimle onlar arasındaki fark ortaya çıksın, hak yolda olan batıl yolda olandan ayrılsın” manası da olabilir.
وَأَنتَ خَيْرُ الْفَاتِحِينَ “Çünkü Sen açanların en hayırlısısın.”
Buna, üstte dikkat çekilen her iki mana verilebilir:
-Yani, “sen hükmedenlerin en hayırlısısın.”
-“Sen, ortaya çıkaran, ayıranların en hayırlısısın.”
90- وَقَالَ الْمَلأُ الَّذِينَ كَفَرُواْ مِن قَوْمِهِ “Kavminden ileri gelen kâfirlerdediler ki:”
لَئِنِ اتَّبَعْتُمْ شُعَيْباً إِنَّكُمْ إِذاً لَّخَاسِرُونَ “Eğer Şuayb’a uyarsanız, o takdirdemutlaka hüsrana uğrarsınız.”
Yani, “Şayet, Şuayba uyup da dininizi terk ederseniz, doğru yolunuzu bırakıp O’nun sapık yoluna girmekle hüsrana düşenlerden olursunuz.”
Veya “insanların malını değerinden düşük almak, ölçüde tartıda hile yapmak sûretiyle elde ettiğiniz kazançlarınızdan mahrum kalırsınız.”
91- فَأَخَذَتْهُمُ الرَّجْفَةُ “Derken o müthiş sarsıntı onları yakalayıverdi.”
فَأَصْبَحُواْ فِي دَارِهِمْ جَاثِمِينَ “Yurtlarında diz üstü çökekaldılar.”
Burada zelzele ile helâk edilmeleri ifade edilirken, Hicr sûresinde sayha (şiddetli ses) ile cezalandırmaları anlatıldı.[2> Muhtemelen sayha, zelzelenin başlangıcında görülen bir durumdu.
92- الَّذِينَ كَذَّبُواْ شُعَيْبًا كَأَن لَّمْ يَغْنَوْاْ فِيهَا “Şuayb’ı yalanlayanlar var ya,sanki diyarlarında hiç şenlik tutmamış gibiydi.”
Şuaybı yalanlayanlar sanki orada hiç yaşamamış gibi oldular, toptan helak edildiler.
الَّذِينَ كَذَّبُواْ شُعَيْبًا كَانُواْ هُمُ الْخَاسِرِينَ “Şuayb’ı yalanlayanlar var ya, işte ziyana uğrayanlar onlar oldular.”
Dinlerinde ve dünyalarında tam bir hüsrana düştüler, yoksa iddia ettikleri gibi Hz. Şuayb ve O’nu tasdik edenler değil. Çünkü onlar dünya ve ahirette kazançlı oldular.
İşte buna tenbih ve hükümde mübalağa için “Şuayb’ı yalanlayanlar” ifadesi iki defa tekrar edildi.
93- فَتَوَلَّى عَنْهُمْ وَقَالَ “Şuayb onlardan yüz çevirip şöyle dedi:”
يَا قَوْمِ لَقَدْ أَبْلَغْتُكُمْ رِسَالاَتِ رَبِّي “Ey kavmim! Ben size Rabbimin mesajlarını ulaştırdım.”
وَنَصَحْتُ لَكُمْ “Ve size nasihat ettim.”
فَكَيْفَ آسَى عَلَى قَوْمٍ كَافِرِينَ “Artık kâfir bir kavme ben nasıl acırım?”
Onlar, küfürleri sebebiyle başlarına gelen böyle bir felaketi hak ettiklerinden dolayı arkalarından üzülmeye değecek kimseler değillerdir.
Veya böyle demesi, onlar hakkında çok üzülmemesinin mazeretini ifade etmek içindir. Yani, “ben dini tebliğde ve uyarıda bulunmakta üzerime düşeni yaptım. Nasihat etmekte ve şefkat göstermekte bütün gücümü kullandım. Ama siz benim sözümü tasdik etmediniz. Bu durumda ben size nasıl üzüleyim.”
94- وَمَا أَرْسَلْنَا فِي قَرْيَةٍ مِّن نَّبِيٍّ إِلاَّ أَخَذْنَا أَهْلَهَا بِالْبَأْسَاء وَالضَّرَّاء “Biz hangi beldeye bir peygamber gönderdiysek, onun halkını mutlaka yoksulluk ve darlıkla sıkmışızdır.”
لَعَلَّهُمْ يَضَّرَّعُونَ “Ola ki yalvarırlar diye.”
95- ثُمَّ بَدَّلْنَا مَكَانَ السَّيِّئَةِ الْحَسَنَةَ “Sonra kötülüğün yerine iyilik (bolluk) getirdik.”
Sonra içlerinde bulundukları bela ve şiddet yerine selamet ve genişlik verdik, böylece her iki durumla da onları denedik.
حَتَّى عَفَواْ “Öyle ki çoğaldılar.”
Bu çoğalma, sayıca ve imkânlar itibariyledir.
وَّقَالُواْ قَدْ مَسَّ آبَاءنَا الضَّرَّاء وَالسَّرَّاء “Ve “Atalarımıza da böyle darlık ve genişlik dokunmuştu” dediler.”
Bunu, Allahın nimetine nankörlük yaparak ve O’nu hatırlamayı unutarak söylediler. Böyle durumları zamanın bir âdeti itikad ettiler, “zaman insanlar arasında böyle darlık ve genişlik meydana getiriyor, bizim başımıza gelen atalarımızın da başına gelmişti” dediler.
فَأَخَذْنَاهُم بَغْتَةً وَهُمْ لاَ يَشْعُرُونَ “Derken hiç farkında olmadıkları birsırada ansızın onları yakaladık.”
96- وَلَوْ أَنَّ أَهْلَ الْقُرَى آمَنُواْ وَاتَّقَواْ لَفَتَحْنَا عَلَيْهِم بَرَكَاتٍ مِّنَ السَّمَاء وَالأَرْضِ “O beldelerin halkı iman etseler ve günahlardan korunsalardı, elbette üzerlerine gökten ve yerden bereketler açardık.”
Şayet o beldelerde yaşayanlar, küfür ve isyanları yerine iman etseler, günahlardan sakınsalardı onlara hayırlı şeyleri bolca verirdik ve her taraftan o hayırlı şeyleri kendilerine kolaylaştırırdık.
Denildi ki: Sema ve arzın bereketinden murat, yağmur ve bitkidir.
وَلَكِن كَذَّبُواْ فَأَخَذْنَاهُم بِمَا كَانُواْ يَكْسِبُونَ “Lakin yalanladılar, biz deonları yaptıklarıyla kıskıvrak yakaladık.”
Lakin onlar peygamberleri yalanladılar, biz de işlemiş oldukları küfür ve günahlar sebebiyle onları şiddetle cezalandırdık.
97- أَفَأَمِنَ أَهْلُ الْقُرَى أَن يَأْتِيَهُمْ بَأْسُنَا بَيَاتاً وَهُمْ نَآئِمُونَ “O beldelerin ahalisi, gece uyurlarken kendilerine azabımızın gelmesinden emin mi oldular?”
Ayet, iki ayet öncesinde geçen “Ve “Atalarımıza da böyle darlık ve genişlik dokunmuştu” dediler” cümlesine atfedilmiştir. Arada yer alanlar birer cümle-i muteriza, yani ara cümlelerdir.
98- أَوَ أَمِنَ أَهْلُ الْقُرَى أَن يَأْتِيَهُمْ بَأْسُنَا ضُحًى وَهُمْ يَلْعَبُونَ “Yoksa o beldelerin ahalisi, gündüz vakti eğlenirlerken onlara azabımızın gelmesinden emin mi oldular?”
Onlar gündüz vakti gafletle eğlenirlerken veya kendilerine fayda vermeyecek şeylerle oyalanırlarken azabımızın kendilerine gelmesinden emin mi oldular?
99- أَفَأَمِنُواْ مَكْرَ اللّه “Allah’ın tuzağından emin mi oldular?”
“Allahın mekri” (tuzağı), Allahın kul için istidraçta bulunmasını ve ummadığı yerden yakalamasını anlatan bir istiaredir.
فَلاَ يَأْمَنُ مَكْرَ اللّهِ إِلاَّ الْقَوْمُ الْخَاسِرُونَ “Hüsrana uğrayan topluluktan başkası, Allah’ın tuzağından emin olmaz.”
Onların hüsranı,
-Küfürleri,
-Tefekkür etmemeleri
-Ve ibret almamalarıdır.
100- أَوَلَمْ يَهْدِ لِلَّذِينَ يَرِثُونَ الأَرْضَ مِن بَعْدِ أَهْلِهَا “Önceki sahiplerinden sonra yeryüzüne vâris olanlara hâlâ şu belli olmadı mı?”
أَن لَّوْ نَشَاء أَصَبْنَاهُم بِذُنُوبِهِمْ “Eğer biz dilersek onları da günahlarından dolayı musibetlere uğratırız!”
Önceki devirlerde gelip geçenlerin diyarına mirasçı olanlar şunu anlamadılar mı ki, biz istesek öncekilere musibet verdiğimiz gibi, onlara da yaptıkları günahlara karşılık olarak musibetler veririz.
وَنَطْبَعُ عَلَى قُلُوبِهِمْ “Ve Biz onların kalplerini mühürleriz.”
فَهُمْ لاَ يَسْمَعُونَ “Böylece onlar işitmezler.”
Biz onların kalplerini mühürleriz de, anlayacak ve ibret alacak şekilde duymazlar.
101- تِلْكَ الْقُرَى نَقُصُّ عَلَيْكَ مِنْ أَنبَآئِهَا “İşte o beldeler ki, sana onlarınhaberlerinden bir kısmını anlatıyoruz.”
“O beldeler” ifadesinden murat, üstte zikri geçen beldelerdir.
وَلَقَدْ جَاءتْهُمْ رُسُلُهُم بِالْبَيِّنَاتِ “Andolsun ki, peygamberleri onlara apaçık deliller (mu’cizeler) getirmişlerdi.”
فَمَا كَانُواْ لِيُؤْمِنُواْ بِمَا كَذَّبُواْ مِن قَبْلُ “Fakat önceden yalanladıklarına iman edici olmadılar.”
Peygamberleri onlara mu’cizeler getirmişlerdi, ama onlar buna inanmadılar.
Peygamberler gelmezden önce de bunlara inanmıyorlardı. Apaçık ayetleri yalanlama üzere hayatları devam etmekteydi.
Veya mana şöyle de olabilir:
“Peygamberler kendilerine geldiğinde yalanladıklarına, ömürleri boyunca da iman etmediler. O peygamberlerin devam eden davetleri ve peş peşe gelen ayetleri (mu’cizeleri) onlarda bir etki yapmadı, inanmadılar.
Ayetteki ل lam harfi, hem bu nefyi te’kid eder, hem de onların imana
müsaid olmadıklarına delâlet eder. Çünkü küfürde çok ileri gitmişlerdi ve kalpleri de mühürlenmişti.
كَذَلِكَ يَطْبَعُ اللّهُ عَلَىَ قُلُوبِ الْكَافِرِينَ “İşte o kâfirlerin kalplerini Allah böyle mühürler.”
Dolayısıyla onların tabiatı, ayet ve uyarılara karşı yumuşamaz.
102- وَمَا وَجَدْنَا لأَكْثَرِهِم مِّنْ عَهْدٍ “Onların çoğunda, sözde durma diyebir şey bulmadık.”
Çünkü onların çoğu,
-Allahın ayetler indirerek,
-Ve deliller ortaya koyarak iman ve takva ile ilgili kendilerinden almış oldukları ahdi bozdular.
Veya bir zararla karşılaştıklarında korku içerisinde “Eğer bizi bundan kurtarırsan, andolsun ki, şükredenlerden olacağız.” (Yunus, 22) demeleri tarzında, Allaha verdikleri sözleri yerine getirmezler.[2>
وَإِن وَجَدْنَا أَكْثَرَهُمْ لَفَاسِقِينَ “Gerçek şu ki, onların çoğunu yoldan çıkmış bulduk.”
[1> Bkz. Hicr, 83.
[2> İlgili ayette gemiyle seyahat edenlerin durumu anlatılır. Keyifli bir seyahat yaparlarken, birden her taraftan dalgalar kendilerini kuşatır. O zaman Allaha yönelip “Eğer bizi bundan kurtarırsan, andolsun ki, şükredenlerden olacağız” derler. Ama Allah onları kurtardığında yine taşkınlık yapmaya devam ederler.
103- ثُمَّ بَعَثْنَا مِن بَعْدِهِم مُّوسَى بِآيَاتِنَا إِلَى فِرْعَوْنَ وَمَلَئِهِ “Sonra onların arkasından Musa’yı ayetlerimizle Firavun’a ve onun yakın çevresine gönderdik.”
Fars krallarına “kisra” denildiği gibi, Mısır hükümdarlarına da “firavun” deniliyordu.
فَظَلَمُواْ بِهَا “Tuttular o ayetlere zulmettiler.”
Bunlardan, yani biraz önce bahsi geçen peygamberler ve onların ümmetlerinden sonra, mu’cizelerimizle Musa’yı gönderdik. Bu ayetler (mu’cizeler) son derece açık olduğundan iman etmeleri gerekirken, bunun yerine onları inkâr etmek sûretiyle zulmettiler.
Bundan dolayı ayette “inkâr ettiler” yerine “zulmettiler” denildi.
فَانظُرْ كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُفْسِدِينَ “Şimdi bak, o müfsitlerin akıbeti nasıl oldu!”
104- وَقَالَ مُوسَى يَا فِرْعَوْنُ إِنِّي رَسُولٌ مِّن رَّبِّ الْعَالَمِينَ “Ve Musa dedi: “Ey Firavun! Şüphesiz ben âlemlerin Rabbinden bir elçiyim.”
105- حَقِيقٌ عَلَى أَن لاَّ أَقُولَ عَلَى اللّهِ إِلاَّ الْحَقَّ “Bana yaraşan, Allah hakkında ancak hak olanı söylemektir.”
Böyle demesi, muhtemelen risalet davasında Firavunun Onu yalanlamasına bir cevaptır. Bunun zikredilmeyişi, ayetin öncesinde onların ilâhî ayetleri yalanlamalarının nazara verilmesindendir.
قَدْ جِئْتُكُم بِبَيِّنَةٍ مِّن رَّبِّكُمْ “Gerçekten ben size Rabbinizden bir beyyine (mu’cize) getirdim.”
فَأَرْسِلْ مَعِيَ بَنِي إِسْرَائِيلَ “Artık İsrailoğullarını benimle gönder.”
Onları serbest bırak. Benimle beraber atalarının vatanı olan arz-ı mukaddese dönsünler.
Firavun, İsrailoğullarını köle yapmış, ağır işlerde onları çalıştırıyordu.
106- قَالَ إِن كُنتَ جِئْتَ بِآيَةٍ فَأْتِ بِهَا “Firavun dedi: Eğer bir ayet getirdiysen onu göster.”
إِن كُنتَ مِنَ الصَّادِقِينَ “Eğer doğru söyleyenlerden isen.”
Seni gönderenin nezdinden bir mu’cize ile gelmişsen, yanımda göster ki doğru olduğun ortaya çıksın.
107- فَأَلْقَى عَصَاهُ فَإِذَا هِيَ ثُعْبَانٌ مُّبِينٌ “Bunun üzerine, asâsını yere bıraktı, o da birden kocaman bir ejderha haline geldi.”
Rivayete göre Hz. Musa asasını yere bıraktığında, asa ağzı açık, tüylü, dehşetli bir yılan oldu. İki çenesi arası seksen arşın idi. Alt çenesini yere üst çenesini de sarayın suruna koydu. Sonra Firavun’a yöneldi. Firavun ondan kaçtı, altına pisletti. İnsanlar tam bir panik halinde kaçıştılar. Yirmi beş bin kişi hayatını kaybetti. Firavun “ya Musa! Seni gönderen hakkı için bunu al! Ben sana inanıyorum, İsrailoğullarını da seninle gönderiyorum” dedi. Bunun üzerine Hz. Musa yılanı aldı, tekrar asa haline geldi.
108- وَنَزَعَ يَدَهُ فَإِذَا هِيَ بَيْضَاء لِلنَّاظِرِينَ “Elini koynuna soktu. Çıkardığında bakanların gözünü kamaştıran bir ışık saçıyordu.”
Rivayete göre Hz. Musa esmer biri idi. Elini koynuna veya koltuk altına sokup çıkardığında eli nurani bir beyazlığa dönüştü, etrafa güneşten daha fazla ışık saçıyordu.
109- قَالَ الْمَلأُ مِن قَوْمِ فِرْعَوْنَ إِنَّ هَذَا لَسَاحِرٌ عَلِيمٌ “Firavun’un kavminden ileri gelenler, “Muhakkak bu çok bilge bir sihirbaz” dediler.”
Denildi ki: Firavunun çevresindeki önde gelen topluluk Hz. Musa’nın durumu hakkında meşveret yapılınca, görüşlerini böyle ifade ettiler.
Bu ifade Şuara sûresinde Firavunun sözü olarak nazara verildi, burada ise önde gelen adamlarının sözü olarak anlatıldı.[1>
110- يُرِيدُ أَن يُخْرِجَكُم مِّنْ أَرْضِكُمْ “O, sizi arzınızdan çıkarmak istiyor.”
فَمَاذَا تَأْمُرُونَ “O halde ne emrediyorsunuz?”
111- قَالُواْ أَرْجِهْ وَأَخَاهُ “Dediler: Onu ve kardeşini beklet.”
وَأَرْسِلْ فِي الْمَدَآئِنِ حَاشِرِينَ “Şehirlere de toplayıcılar gönder.”
112- يَأْتُوكَ بِكُلِّ سَاحِرٍ عَلِيمٍ “Bütün bilge sihirbazları sana getirsinler.”
Hz. Musa hakkında görüş birliğine vardılar ve bunu Firavun’a bildirdiler.
113- وَجَاء السَّحَرَةُ فِرْعَوْنَ “Ve sihirbazlar Firavun’a geldi.”
قَالْواْ إِنَّ لَنَا لأَجْرًا إِن كُنَّا نَحْنُ الْغَالِبِينَ Galip gelen biz olursak bize muhakkak mükâfat var, değil mi?” dediler.”
Ayetin bu kısmı, sanki “Sihirbazlar Firavuna geldiklerinde ne dediler” şeklinde bir sualin cevabıdır.
114- قَالَ نَعَمْ وَإَنَّكُمْ لَمِنَ الْمُقَرَّبِينَ “Firavun dedi: “Evet, o zaman benim yakın çevremden olacaksınız.”
115- قَالُواْ يَا مُوسَى إِمَّا أَن تُلْقِيَ وَإِمَّا أَن نَّكُونَ نَحْنُ الْمُلْقِينَ “SihirbazlarMusa’ya: “Ey Musa! Sen mi atarsın, yoksa atan biz mi olalım?” dediler.”
Hz. Musa’yı dilediğini seçmekte muhayyer bırakmaları,
-Edebe riayettendir.
-Veya büyüklük göstermek içindir.
Lakin kendi arzuları Hz. Musa’dan önce hünerlerini göstermek idi. Bunu, “sen mi atarsın, yoksa atan biz mi olalım” derken de bir derece hissettirdiler. Çünkü ifadelerinde haberi elif-lâmlı getirerek, fiilde zaten “biz” manası varken ayrıca “biz” ifadesini kullanarak rağbetlerine dikkat çektiler.
116- قَالَ أَلْقُوْا “Musa, “Siz atın” dedi.”
Hz. Musa’nın öncelik hakkını onlara vermesi, onlara karşı bir ikram, bir tolerans olabileceği gibi, önce onların ne yaptığını görmek ve kendine güvenmek de olabilir.
فَلَمَّا أَلْقَوْاْ سَحَرُواْ أَعْيُنَ النَّاسِ “Ellerindekileri yere attıklarında insanların gözlerini büyülediler.”
Onların gözlerine gerçeği ters yüz ederek gösterdiler.
وَاسْتَرْهَبُوهُمْ “Ve onları dehşete düşürdüler.”
Onları şiddetli bir şekilde korkuttular. Anlaşıldığına göre, zaten niyetleri de buydu.
وَجَاءوا بِسِحْرٍ عَظِيمٍ “Çok büyük bir sihir gösterdiler.”
Rivayete göre kalın ipleri ve uzun değnekleri yere bıraktılar. Bunlar vadiyi dolduran birbiri üstüne yığılmış yılanlar gibi görüldü.
117- وَأَوْحَيْنَا إِلَى مُوسَى أَنْ أَلْقِ عَصَاكَ “Biz de Musa’ya “asânı yere bırak” diye vahyettik.”
فَإِذَا هِيَ تَلْقَفُ مَا يَأْفِكُونَ “Bir de ne görsünler, asâ onların uydurduklarını yakalayıp nyutuveriyor!”
Rivayete göre, Hz. Musa’nın yılanı onların iplerini ve değneklerini yakalayıp yuttuktan sonra orada bulunanlara yöneldi. Bunun üzerine kaçmaya başladılar, tam bir panik hali yaşadılar. Pek çok insan hayatını kaybetti. Sonra Hz. Musa yılanı eline aldı, tekrar asa haline döndü. Bunu gören sihirbazlar “bu bir sihir olsaydı iplerimiz ve değneklerimiz ortadan kaybolmaz, kalırlardı” dediler.
118- فَوَقَعَ الْحَقُّ وَبَطَلَ مَا كَانُواْ يَعْمَلُونَ “Böylece hak ortaya çıktı ve onların bütün yaptıkları boşa gitti.”
Böylece, yapmış oldukları sihrin ve muarazanın boş olduğu anlaşıldı.
119- فَغُلِبُواْ هُنَالِكَ وَانقَلَبُواْ صَاغِرِينَ “Orada mağlup oldular ve küçükdüştüler.”
Böylece zelil ve perişan oldular.
Veya zillet ve perişaniyet içinde şehre döndüler.
Zamir, Firavun ve kavmine aittir.
120- وَأُلْقِيَ السَّحَرَةُ سَاجِدِينَ “Sihirbazlar hep birden secdeye kapandılar.”
Hak onlara galip geldi, öyle ki secdeye varmaktan kendilerini alamadılar.
Veya Allah böyle yapmalarını kendilerine ilham etti, buna sevk etti. Ta ki Firavun bunlarla Hz. Musaya galip gelmek isterken iş tersine dönsün, tam bir mağlubiyet yaşasın.
Veya bu ifade onların secdeye varmalarının sür’at ve şiddetini anlatmak içindir.
121- قَالُواْ آمَنَّا بِرِبِّ الْعَالَمِينَ “Dediler: Âlemlerin Rabbine iman ettik.”
122- رَبِّ مُوسَى وَهَارُونَ “Musa’nın ve Harun’un Rabbine.”
Önce “âlemlerin Rabbine iman ettik” dediler. Bundan Firavunu kastetmediklerini göstermek için de “Musanın ve Harunun Rabbine” ifadesini ondan bedel olarak getirdiler.
123- قَالَ فِرْعَوْنُ آمَنتُم بِهِ قَبْلَ أَن آذَنَ لَكُمْ “Firavun dedi: Ben size izin vermeden Ona iman ettiniz ha!”
Firavunun “O’na iman ettiniz ha!” deyişi inkâr içindir. Yani “nasıl olur da inanırsınız?” manası taşır.
إِنَّ هَذَا لَمَكْرٌ مَّكَرْتُمُوهُ فِي الْمَدِينَةِ لِتُخْرِجُواْ مِنْهَا أَهْلَهَا “Şüphesiz bu, halkı yerinden çıkarmak için sizin şehirde kurduğunuz bir hiledir.”
فَسَوْفَ تَعْلَمُونَ “Sonra bileceksiniz!”
Yani, yaptığınızın akıbetini bileceksiniz!
Bu, mücmel bir tehdittir. Ayetin devamında bu şöyle tafsil edilir:
124- لأُقَطِّعَنَّ أَيْدِيَكُمْ وَأَرْجُلَكُم مِّنْ خِلاَفٍ “Elbette ve elbette ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama kestireceğim.”
ثُمَّ لأُصَلِّبَنَّكُمْ أَجْمَعِينَ “Sonra da hepinizi astıracağım.”
Sizi zillete düçar etmek ve emsalinize de gözdağı vermek için hepinizi astıracağım.
Denildi ki, bu şekilde idam etme işini ilk başlatan Firavun oldu.
Allahu Teâlâ bu şekilde cezayı eşkıya için uygun gördü. Böyle bir ceza verilmesi, onların cürmünün büyüklüğünü göstermektedir. Ve Allah eşkıyalığı “Allah ve Rasulüne harp açmak” şeklinde isimlendirdi. Lakin ilâhî hükümde cezanın uygulanması kademeli bir şekildedir. Hemen bir defada el ve ayakları çapraz kesilmez. Bu da O’nun rahmetinin büyüklüğünü göstermektedir.
125- قَالُواْ إِنَّا إِلَى رَبِّنَا مُنقَلِبُونَ “Onlar da: Şüphesiz zaten biz Rabbimize döneceğiz” dediler.”
Yani, “ölümle her hâl ü kârda Rabbimize döneceğiz. Dolayısıyla senin tehdidine aldırmıyoruz!”
Veya “eğer bu dediklerini yaparsan biz Rabbimize ve O’nun vereceği sevaba dönmüş oluruz.” Sanki böyle diyerek Allah’a bir an önce kavuşma arzularını ifade ettiler.
Veya, “senin de bizim de dönüşümüz Rabbimizedir. O, aramızda hükmedecektir.”
126- وَمَا تَنقِمُ مِنَّا إِلاَّ أَنْ آمَنَّا بِآيَاتِ رَبِّنَا لَمَّا جَاءتْنَا “Senin bize kızman da sırf Rabbimizin âyetleri gelince onlara iman etmemizden dolayıdır.”
Senin bizimle ilgili kızdığın ve inkâr ettiğin şey, en hayırlı amel ve en şerefli paye olan Allaha imanımızdır. Senin rızanı gözeterek bundan vazgeçecek değiliz.
Sonra Allaha yönelip şöyle dua ettiler:
رَبَّنَا أَفْرِغْ عَلَيْنَا صَبْرًا “Ey Rabbimiz! Üzerimize sabır yağdır.”
“Gökten yağan yağmur gibi üzerimize sabır yağdır.”
Veya “bizi günahlardan tertemiz kılacak bir hal bizlere ihsan et.” Yani, Firavunun tehdidine karşı sabır kuvveti ver.
وَتَوَفَّنَا مُسْلِمِينَ “Ve Sana teslim olan kimseler olarak canımızı al.”
Denildiğine göre, Firavun onlara dediğini yaptı.
Bazıları ise, “…onlar size erişemeyecekler.” (Kasas, 35) ayetinden delil getirerek, onlara bir şey yapmadığını söylediler.
127- وَقَالَ الْمَلأُ مِن قَوْمِ فِرْعَونَ “Firavunun kavminden ileri gelenler dediler ki:”
أَتَذَرُ مُوسَى وَقَوْمَهُ لِيُفْسِدُواْ فِي الأَرْضِ وَيَذَرَكَ وَآلِهَتَكَ “Seni ve ilâhlarını terk etsinler de yeryüzünde fesat çıkarsınlar diye mi Musa’yı ve kavmini serbest bırakacaksın?”
“Musa ve kavmi, insanları senin aleyhine geçiriyorlar, sana muhalif olmaya çağırıyorlar. Onları bu şekilde yeryüzünde fesat çıkarmaya mı terk edeceksin?”
“Firavunun ilahları” ifadesi onun mabutlarını ifade eder. Denildiğine göre yıldızlara tapıyordu.
Yine denildiğine göre kavmi için putlar yaptırmış ve bunlarla kendisine yaklaşılması için onlara tapmalarını emretmişti. Bundan dolayı “Ben sizin en yüce Rabbinizim” (Naziat, 24) demişti.
قَالَ سَنُقَتِّلُ أَبْنَاءهُمْ وَنَسْتَحْيِي نِسَاءهُمْ “Firavun dedi: Onların oğullarınıöldüreceğiz, kadınlarını hayatta bırakacağız.”
Daha önce yaptığımız gibi, onların erkek çocuklarını öldüreceğiz, kız çocuklarını sağ bırakacağız. Ta ki bizim onlar üzerindeki kahr ve galebemizin devam ettiği bilinsin. Musa’nın, müneccim ve kâhinlerin haber verdikleri “saltanatımıza son verecek çocuk” olduğu tevehhüm edilmesin.
وَإِنَّا فَوْقَهُمْ قَاهِرُونَ “Ve biz onlar üzerinde kahredici bir üstünlüğe sahibiz.”
Biz onlara galibiz, onlar ise bizim elimiz altında mahkûmdurlar.
128- قَالَ مُوسَى لِقَوْمِهِ “Musa, kavmine dedi ki:”
Kavmi Firavunun sözlerini duyduğunda rahatsızlık duyunca, Hz. Musa onları teskin için böyle dedi:
اسْتَعِينُوا بِاللّهِ وَاصْبِرُواْ “Allah’tan yardım isteyin ve sabredin.”
إِنَّ الأَرْضَ لِلّهِ “Şüphesiz ki yeryüzü Allah’ındır.”
يُورِثُهَا مَن يَشَاء مِنْ عِبَادِهِ “Kullarından dilediğini ona mirasçı kılar.”
Hz. Musa’nın bu ifadesi,
-Onlara bir tesellidir.
-Allahtan yardım isteme emrini açıklamaktır.
-Mesele hakkında sebat göstermelerini telkindir.
وَالْعَاقِبَةُ لِلْمُتَّقِينَ “Akıbet müttakilerindir.”
Ayetin bu kısmı ise,
-Galip geleceklerini onlara vaat etmektir.
-Firavunun kavminin helâk olup, onların diyarına kendilerinin varis olacakları şeklindeki vaadini hatırlatmaktır.
-Bunun tahakkuk edeceğini bildirmektir.
129- قَالُواْ أُوذِينَا مِن قَبْلِ أَن تَأْتِينَا وَمِن بَعْدِ مَا جِئْتَنَا “Kavmi dediler ki: “Sen bize gelmeden önce de eziyet gördük, sen geldikten sonra da.”
Sen bize gelmezden önce de evlatlarımız öldürülüyordu, sen geldikten sonra da bir şey değişmedi.
قَالَ عَسَى رَبُّكُمْ أَن يُهْلِكَ عَدُوَّكُمْ وَيَسْتَخْلِفَكُمْ فِي الأَرْضِ “Musa dediki: “Ola ki, Rabbiniz düşmanınızı helak edecek ve sizi yeryüzünde halife kılacaktır.”
Hz. Musa daha önce kinaye yollu söylediğini, onlar bununla tatmin olmayınca açıktan ifade etti.
“Ola ki” demesi, bizzat o günkü muhataplarının mı yoksa onların evlatlarının mı bu müjdeye mazhar olacaklarını tam bilmemesinden olabilir. Rivayete göre, Mısır Hz. Davud döneminde İsrailoğullarının oldu.
فَيَنظُرَ كَيْفَ تَعْمَلُونَ “Böylece sizin nasıl yaptığınıza bakacaktır.”
Allah size bu imkânı verecek, ta ki şükür ve küfran, taat ve isyandan ne yaptığınızı görsün, sizden meydana gelen fiillere göre yaptıklarınızın karşılığını versin
130- وَلَقَدْ أَخَذْنَا آلَ فِرْعَونَ بِالسِّنِينَ وَنَقْصٍ مِّن الثَّمَرَاتِ “Gerçekten biz, Firavun sülâlesini, kıtlıkla ve mahsullerden noksanlaştırarak cezalandırdık.”
Allah onları kıtlıkla cezalandırdı, yağmur ve sular azaldı. Ayrıca afetlerle mahsullerini noksanlaştırdı.
“Kıtlık” manası ayette “sinîn” kelimesiyle ifade edilmiştir. Bu kelime “sene” kökünden gelir. Kıtlık yılına “sinîn” denilmesi sıkça o yıldan bahsedilmesinden ve olayların o yıla göre anlatılmasındandır.
لَعَلَّهُمْ يَذَّكَّرُونَ “Ola ki düşünüp ibret alsınlar.”
Ta ki başlarına gelen bu felaketin küfür ve günahlarından dolayı olduğunu anlasınlar da ibret alsınlar ve bu şiddetli haller dolayısıyla kalpleri rikkat peyda etsin de Allaha sığınsınlar, O’nun nezdinde olana rağbet göstersinler.
131- فَإِذَا جَاءتْهُمُ الْحَسَنَةُ قَالُواْ لَنَا هَذِهِ “Kendilerine iyilik geldiği zaman, “işte bu bizim hakkımızdır” dediler.”
Kendilerine bolluk-genişlik tarzında iyilik geldiğinde “biz buna layığız, bizden dolayı bu verildi” dediler.
وَإِن تُصِبْهُمْ سَيِّئَةٌ يَطَّيَّرُواْ بِمُوسَى وَمَن مَّعَهُ “Başlarına bir kötülük gelirsede, “işte bu, Musa ile yanındakilerin uğursuzluğu yüzünden” dediler.”
Kıtlık- bela gibi kötü bir hâl geldiğinde ise, “bu, Musa ve yanındakilerin uğursuzluğu” dediler.
Bu, onların ne kadar kaba ve katı olduklarını vasfeder. Çünkü başa gelen şiddetli haller -özellikle de ayetleri (mu’cizeleri) gördükten sonra- kalpleri inceltir, nefisleri itaate sevk eder, taassubu ortadan kaldırır. Onlarda ise bu musibetler etkili olmadı, hatta musibetler geldikçe, azgınlıklarını ve batıla dalmalarını artırdılar.
-Meydana gelmesi için bizzat iradenin taalluku,
-Ve çokça vuku bulması sebebiyle ayette “hasene” “el-hasene” şeklinde marife olarak getirildi.
“Seyyie” ise,
-Nadiren olması,
-Ve bizzat değil tebeî olarak kastedilmesinden dolayı elif-lâmsız ve şek ifade eden “eğer” lafzıyla nazara verildi.
أَلا إِنَّمَا طَائِرُهُمْ عِندَ اللّهُ “İyi bilin ki, onların uğursuzluğu Allah katındandır.”
Onların hayır ve şerrinin sebebi Allahın nezdindedir, o da Allahın hikmet ve meşietidir.
Veya mana şöyle olabilir: Onların böyle kötü hallere maruz kalmalarının sebebi, Allah nezdinde yazılı olan amelleridir. O kötü ameller, kendilerini üzecek musibetlerin sevkine vesile olmaktadır.
وَلَكِنَّ أَكْثَرَهُمْ لاَ يَعْلَمُونَ “Lâkin onların çoğu bilmezler.”
Lakin onların çoğu, başlarına gelen hallerin Allahtan olduğunu veya kötü amelleri yüzünden bu hallere düştüklerini bilmezler.
132- وَقَالُواْ مَهْمَا تَأْتِنَا بِهِ مِن آيَةٍ لِّتَسْحَرَنَا بِهَا فَمَا نَحْنُ لَكَ بِمُؤْمِنِينَ “Ve sen bizi büyülemek için her ne mu’cize/ayet getirirsen getir, biz sana inanacak değiliz,” dediler.”
“Mu’cize” demeleri Hz. Musa’nın iddiasına göredir, yoksa buna inandıklarından değildir. Nitekim sözlerinin devamında inanmayacaklarını açıktan ifade ettiler.
133- فَأَرْسَلْنَا عَلَيْهِمُ الطُّوفَانَ وَالْجَرَادَ وَالْقُمَّلَ وَالضَّفَادِعَ وَالدَّمَ آيَاتٍ مُّفَصَّلاَتٍ “Biz de üzerlerine kudretimizin ayrı ayrı alâmetleri olmak üzere tufan, çekirge, bit, kurbağa ve kan gönderdik.”
Tufan, onları kuşatan, evlerini, mahsullerini bürüyen taşkın bir yağmur veya sel suyudur.
Rivayete göre, sekiz gün boyunca her taraf kararmış bir şekilde durmaksızın yağmur yağdı. Hiçbiri evinden çıkamadı. Su, evlerini bastı, ta boğazlarına kadar su içinde kaldılar. İsrailoğullarının evleri onların evleriyle karışık olmakla beraber, bir damla bile su evlerine girmedi. Su, arazilerini bastı, ekip biçmelerine ve tasarrufta bulunmalarına engel oldu. Bu durum haftalarca devam etti.
Bunun üzerine Hz. Musa’ya, “Rabbine dua et, bu durumdan bizi kurtarsın, sana inanacağız” dediler. Hz. Musa Allaha dua etti, Allah da bu musibeti onlardan kaldırdı, daha önce hiç görmedikleri şekilde bol mahsul verdi, ama onlar iman etmediler.
Allah da onlara çekirge gönderdi, çekirgeler onların ektiklerini, meyvelerini, yiyip bitirdi. Sonra kapıları, çatıları, elbiseleri yemeye başladılar.
Korkuyla ikinci defa Hz. Musa’ya sığındılar. Hz. Musa dua etti, sahraya çıktı. Doğu ve batı tarafına işaret etti, çekirgeler geldikleri tarafa döndüler. Firavun ve adamları yine iman etmedi.
Allah bu defa kendilerine bit gönderdi. Bitler, çekirgelerden arda kalanları yediler. Yemeklerinin içine düşüyor, elbiseleriyle derileri arasına giriyor, kanlarını emiyorlardı. Yine Hz. Musa’ya müracaat ettiler, O’nun duasıyla bu afetten kurtuldular. Bunun üzerine dediler ki: “Artık tahakkuk etti ki, sen bir sihirbazsın.”
Sonra Allah onlara kurbağa gönderdi. Kurbağalar her tarafı istila etti, öyle ki bir elbiseyi veya yemeği açsalar oradan kurbağa çıkıyordu. Yatakları kurbağa ile doluydu. Kurbağalar, yemek pişirilirken kaynayan tencereye, konuşurlarken de ağızlarına atlıyordu. Korkuyla yine Hz. Musa’ya vardılar, yalvardılar. O da kendilerinden ahitler aldı ve Allaha dua etti, Allah bu musibeti de kaldırdı, ama ahitlerini bozdular.
Sonra Allah üzerlerine kan gönderdi, suları kana dönüştü. Hatta onlardan biri İsrailoğullarından biriyle aynı kabı kullandıklarında kendisi kullanınca kan oluyor, diğeri kullanınca su akıyordu. Yine onlardan biri İsrailoğullarından birinin ağzındaki suyu emse, bu su kendi ağzında kana dönüşüyordu.
“Kudretimizin ayrı ayrı alâmetleri olmak üzere”
Bunlar apaçık, mufassal ayetlerdi. Aklı başında biri, bunların Allahın ayetleri (mu’cizeleri) ve onlardan intikam alması olduğunda asla tereddüte düşmezdi.
Bu ayetlerin mufassal olması, onların hâllerini denemek için bölüm bölüm gelmesinden dolayı olabilir. Her biri arasında bir ay süre vardı ve bir hafta boyunca devam ediyordu.
Denildi ki: Hz. Musa sihirbazlara galip geldikten sonra onların içinde kaldı. Bu mu’cizeler bu süre zarfında meydana geldi.
فَاسْتَكْبَرُواْ وَكَانُواْ قَوْمًا مُّجْرِمِينَ “Ama onlar kibirlendiler ve mücrim bir kavim oldular.”
134- وَلَمَّا وَقَعَ عَلَيْهِمُ الرِّجْزُ “Ne zaman ki azap üzerlerine çöktü.”
Ayette ifade edilen “ricz”den (azaptan) murat, biraz önce tafsil edilen musibetlerdir.
Veya, bunlardan sonra Allahın onlara gönderdiği taun felaketidir.
قَالُواْ يَا مُوسَى ادْعُ لَنَا رَبَّكَ بِمَا عَهِدَ عِندَكَ “Dediler ki “Ey Musa! Sana olan ahdi hürmetine bizim için Rabbine dua et.”
Cenab-ı Hakkın Hz. Musa nezdindeki ahdi:
-Ona verdiği nübüvvet,
-Dua ettiğinde icabette bulunması olabilir.
لَئِن كَشَفْتَ عَنَّا الرِّجْزَ لَنُؤْمِنَنَّ لَكَ “Eğer bizden bu azabı kaldırıp uzaklaştırırsan, yemin olsun ki, sana kesinlikle iman edeceğiz.”
وَلَنُرْسِلَنَّ مَعَكَ بَنِي إِسْرَآئِيلَ “Ve kesinlikle İsrailoğullarını Seninle birlikte göndereceğiz.”
135- فَلَمَّا كَشَفْنَا عَنْهُمُ الرِّجْزَ إِلَى أَجَلٍ هُم بَالِغُوهُ إِذَا هُمْ يَنكُثُونَ “Ne zaman ki, belli bir süreye kadar onlardan azabı kaldırdık, derhal yeminlerini bozdular.”
Bu süreden murat, Kızıldenizde boğulmaları veya ölümdür.
Denildi ki: Bundan murat, kendilerinin belirlediği bir müddettir.
136- فَانتَقَمْنَا مِنْهُمْ فَأَغْرَقْنَاهُمْ فِي الْيَمِّ بِأَنَّهُمْ كَذَّبُواْ بِآيَاتِنَا وَكَانُواْ عَنْهَا غَافِلِينَ “Biz de, âyetlerimizi inkâr ettikleri ve onlardan gafil oldukları için kendilerinden intikam aldık da hepsini denizde boğduk.”
Onların suda boğularak cezalandırılmaları,
-Ayetleri (mu’cizeleri) yalanlamaları,
-O ayetler hakkında düşünmemeleri, onlardan gafil olmaları sebebiyle idi.
137- وَأَوْرَثْنَا الْقَوْمَ الَّذِينَ كَانُواْ يُسْتَضْعَفُونَ مَشَارِقَ الأَرْضِ وَمَغَارِبَهَا الَّتِي بَارَكْنَا فِيهَا “Ve o hırpalanıp ezilmekte olan kavmi de arzın bereketle donattığımız doğusuna ve batısına mirasçı yaptık.”
Köle olarak kullanılan, erkek evlatları boğazlanan o mazlum kavmi, arzın doğularına ve batılarına varis kıldık.
Arz’dan murat Şam bölgesidir. Firavun ve Amalika sonrası İsrailoğulları buralara hâkim oldu ve çevreye de genişleme imkânı buldular.
Buraların mübarek olması, verimli araziler ve geçim rahatlığı yönüyledir.
وَتَمَّتْ كَلِمَتُ رَبِّكَ الْحُسْنَى عَلَى بَنِي إِسْرَآئِيلَ بِمَا صَبَرُواْ “Ve böylece sabırları sebebiyle, İsrailoğullarına Rabbinin o güzel kelimesi tamam oldu.”
Cenab-ı Hakk’ın onlara olan kelimesi, “Biz ise, istiyorduk ki arzda ezilmekte olanlara lütufta bulunalım Ve onları önderler yapalım ve onları varisler yapalım. Ve arzda onları hâkim kılalım, Firavun ile Hâmân ve ordularına, onlardan çekinmekte oldukları şeyi gösterelim.” (Kasas, 5-6) ayetlerinde bildirilen durumdur. Orada vaat edilen durum aynen tahakkuk etti.
Zorluklara karşı sabır göstermeleri sebebi ile bu ilâhî vaade nail oldular.
وَدَمَّرْنَا مَا كَانَ يَصْنَعُ فِرْعَوْنُ وَقَوْمُهُ وَمَا كَانُواْ يَعْرِشُونَ “Ve Firavun ve kavminin yapageldikleri sanat eserlerini ve diktikleri binaları yerle bir ettik.”
Firavun ve kavminin yaptıkları köşkleri, mamureleri yerle bir ettik.
Keza, Haman’ın yaptığı kule gibi, yükselttikleri binaları ve bahçeleri harabeye çevirdik.
[1> Bkz. Şuara, 35
138- وَجَاوَزْنَا بِبَنِي إِسْرَآئِيلَ الْبَحْرَ “Ve İsrailoğullarını denizden geçirdik.”
Bu ayet ve devamı, Allahın kendilerine o kadar büyük nimetlerle ikramda bulunmasına ve nice ayetler (mu’cizeler) göstermesine rağmen, İsrailoğullarının yapmış oldukları çirkin işleri nazara verir.
Bunların anlatılması,
-Hz. Peygamberi, kavminden gördüğü durumlara karşı bir tesellidir.
-Ayrıca nefis muhasebesi yapmaktan ve kendi hallerini gözden geçirmekten gafil olmamaları için mü’minlere de bir uyarıdır.
Rivayete göre, Firavun ve kavminin helakinden sonra Hz. Musa yanındakilerle beraber aşure günü denizi geçti, o günün anısına oruç tuttular.
فَأَتَوْاْ عَلَى قَوْمٍ يَعْكُفُونَ عَلَى أَصْنَامٍ لَّهُمْ “Derken kendilerine mahsus bir takım putlara tapan bir kavme vardılar.”
Denildi ki: Sığır heykellerine tapıyorlardı. Bahsedilen kavim ise, Hz. Musaya kendileriyle savaşması emri verilen Amalika idi.
قَالُواْ يَا مُوسَى اجْعَل لَّنَا إِلَهًا كَمَا لَهُمْ آلِهَةٌ “Dediler ki: Ey Musa! Onların ilahları gibi, Sen de bize bir ilah yap!”
قَالَ إِنَّكُمْ قَوْمٌ تَجْهَلُونَ “Musa dedi: Siz gerçekten cahillik eden bir kavimsiniz.”
Bu kadar büyük ayetler (mu’cizeler) gördükten sonra onlardan gelen bu teklif karşısında Hz. Musa onları mutlak bir cehaletle niteledi, yaptıklarının akıldan uzak olduğunu te’kidli bir üslûbla ifade etti.
139- إِنَّ هَؤُلاء مُتَبَّرٌ مَّا هُمْ فِيهِ وَبَاطِلٌ مَّا كَانُواْ يَعْمَلُونَ “Çünkü şu kimselerin içinde bulundukları, yok olmaya mahkûmdur ve bütün yaptıkları batıldır.”
Yani, Allah onların dinini ortadan kaldıracak, putlarını kırıp parça parça yapacak.
Bununla Allaha yakın olmayı kastetseler bile, yaptıkları bu ibadet batıldır.
Yapılan bu te’kidler, içlerinde bulundukları hâl sebebiyle bu kavmin mutlaka helâk olacaklarına ve bütün yaptıklarının boşa çıkacağına tenbihte bulunarak, İsrailoğullarını Hz. Musa’dan talep ettikleri şeyden nefret ettirip uzaklaştırmak ve sakındırmak içindir.
140- قَالَ أَغَيْرَ اللّهِ أَبْغِيكُمْ إِلَهًا وَهُوَ فَضَّلَكُمْ عَلَى الْعَالَمِينَ “Dedi: Sizi âlemlere üstün kıldığı halde, ben size Allah’tan başka ilâh mı ararım?”
Allah size başkalarına vermediği özel nimetler vermişken sizin için Allah dışında bir mabut mu ararım?
Ayette onların kötü muamelesine bir tenbih vardır. Şöyle ki:
Allah, sırf bir lütuf olarak, başkalarına vermediği nimetleri onlara vermişken, tutup da mahlûkatından en değersiz bir şeyi (putu) O’na ortak yapmak istediler!
141- وَإِذْ أَنجَيْنَاكُم مِّنْ آلِ فِرْعَونَ “Hani sizi Al-i Firavundan kurtarmıştık.”
يَسُومُونَكُمْ سُوَءَ الْعَذَابِ “Size azabın kötüsünü yapıyorlardı.”
يُقَتِّلُونَ أَبْنَاءكُمْ وَيَسْتَحْيُونَ نِسَاءكُمْ Oğullarınızı öldürüyorlar, kadınlarınızı hayatta bırakıyorlardı.”
وَفِي ذَلِكُم بَلاء مِّن رَّبِّكُمْ عَظِيمٌ “Bunda sizin için Rabbinizden büyük imtihan vardı.”
“Bunda” derken bununla hem kurtarmak, hem de azap anlaşılabilir.
Birinciye göre mana, “bunda sizin için büyük bir nimet vardı.”
İkinciye göre ise, “bunda sizin için büyük bir mihnet (çile) vardı.”
142- وَوَاعَدْنَا مُوسَى ثَلاَثِينَ لَيْلَةً “Ve Musa’ya otuz gecelik bir süre tayin ettik.”
وَأَتْمَمْنَاهَا بِعَشْر “Ve on gece daha ekledik.”
Rivayete göre bir ay Zilkade ve on gün de devamındaki Zilhicce ayıdır.
فَتَمَّ مِيقَاتُ رَبِّهِ أَرْبَعِينَ لَيْلَةً “Ve böylece Rabbinin mikatı (tayin ettiği vakit) tam kırk gece oldu.”
Rivayete göre Hz. Musa İsrailoğulları daha Mısırda iken Firavunun helâkinden sonra, onlara Allah’tan emir ve yasaklar ihtiva eden bir kitap getirmeyi vaat etmişti. Firavun helâk olduğunda Cenab-ı Hak’tan böyle bir kitabı istedi. Cenab-ı Hak da Onun otuz gün oruç tutmasını istedi. Hz. Musa otuz günü tamamladığında ağzının kokusu hoşuna gitmedi ve misvak kullandı, temizledi. Melekler dediler ki: “Biz senden misk kokusu kokluyorduk, sen ise misvak kullanarak bunu bozdun.” Allahu Teâlâ on gün daha oruç tutmasını istedi.
Denildi ki: otuz günü oruç ve ibadetle geçirmesi için emretti, on günde ise Tevrat’ı indirdi ve O’nunla konuştu
وَقَالَ مُوسَى لأَخِيهِ هَارُونَ اخْلُفْنِي فِي قَوْمِي وَأَصْلِحْ “Musa, kardeşi Harun’a dedi: Kavmim içinde benim yerime geç, ıslaha çalış.”
Kavmim içinde benim halifem ol, onların işlerinden ıslah edilmesi gerekenleri ıslah et veya ıslah edici ol.
وَلاَ تَتَّبِعْ سَبِيلَ الْمُفْسِدِينَ “Ve bozguncuların yoluna gitme!”
Yani, seni ifsada çağıranlara itaat etme.
143- وَلَمَّا جَاء مُوسَى لِمِيقَاتِنَا وَكَلَّمَهُ “Ne zaman ki, Musa, mikatımıza geldi ve Rabbi Onunla konuştu.”
Allahu Teâlâ, -meleklerle olduğu gibi- Tur’da Hz. Musa ile vasıtasız konuştu. Bu konuda gelen rivayetlerde “Hz. Musa ilâhî kelamı her cihetten işitiyordu” denilmesi, O’nun kelâm-ı kadimi (ezeli kelâmı) işitmesi mahlûkatın kelamını işitmesi cinsinden olmadığına bir tenbihtir.
قَالَ رَبِّ أَرِنِي أَنظُرْ إِلَيْكَ “Ya Rabbi, kendini bana göster, Sana nazar edeyim” dedi.”
Hz. Musa’nın Cenab-ı Hakkın rü’yetini talep etmesi, rüyetullahın mümkün olduğuna bir delildir. Çünkü peygamberlerin olmayacak bir şeyi ve özellikle de Allah’ı bilmemeyi gerektiren bir durumu istemesi düşünülemez. Bundan dolayıdır ki Cenab-ı Hak “beni asla göremezsin” dedi “ben asla görülmem”, “bana asla bakamayacaksın” demedi.
Bunda Cenab-ı Hakkı görmenin gören kimsede bazı şartları gerektirdiğine ve o vakitte Hz. Musa’da bu şartların henüz gerçekleşmediğine bir tenbih vardır.
Hz. Musanın kavmi “Allah’ı bize açıkça göster” (Nisa, 153) dediğinde
Cenab-ı Hakkın bunu onlardan bir hata olarak görmesi rüyetullahı inkâra sebep olamaz. Çünkü rüyetullah imkânsız bir şey olsaydı Hz. Musanın onların cehaletini bildirmesi ve şüphelerini ortadan kaldırması gerekirdi. Nitekim “Ey Musa! Onların ilahları gibi, Sen de bize bir ilah yap!” (A’raf, 138) dediklerinde böyle yapmıştır. Hz. Musa kendisi kardeşi Harun’a “…ve bozguncuların yoluna gitme!” (A’raf, 142) derken, tutup da kendisinin kavminin yolundan gitmesi elbette düşünülemez.
Cenab-ı Hakkın “beni asla göremezsin” cevabından rüyetullahın imkânsız olduğuna delil getirmek çok daha büyük bir hatadır. Çünkü Cenab-ı Hakkın Hz. Musa’ya görülemeyeceğini haber vermesi O’nu başka zaman göremeyeceğine, başkasının O’nu göremeyeceğine delâlet etmez. Rüyetullahın imkânsız olduğunu ve bunun mutlaka böyle olması gerektiğini söylemek, göz göre göre hakkı kabul etmemek, rü’yetin gerçeğini bilmemektir.
قَالَ لَن تَرَانِي “Allah dedi: Beni asla göremezsin.”
وَلَكِنِ انظُرْ إِلَى الْجَبَلِ فَإِنِ اسْتَقَرَّ مَكَانَهُ فَسَوْفَ تَرَانِي “Ve lâkin dağa bak, eğer o yerinde durabilirse, sonra sen de beni görürsün.”
Cenab-ı Hak bununla Hz. Musanın rü’yete güç yetiremeyeceğini beyan etmektedir. Rüyetullahın dağın yerinde durmasına talik edilmesi de bunun mümkün oluşuna delildir. Çünkü mümkün olan bir şeye talik edilen bir şeyin mümkün olması zaruridir.[1>
فَلَمَّا تَجَلَّى رَبُّهُ لِلْجَبَلِ جَعَلَهُ دَكًّا “Derken Rabbi dağa tecelli edince, onu yerle bir etti.”
Cenab-ı Hakkın dağa tecellisi,
-Azametinin dağda zuhuru,
-İktidar ve emrinin ona yönelmesidir.
-Denildi ki: Allah dağa hayat verdi, dağ Allahı gördü.
وَخَرَّ موسَى صَعِقًا “Musa da baygın yere düştü.”
Hz. Musa, gördüğü manzaranın dehşetinden bayılıp yere düştü.
فَلَمَّا أَفَاقَ قَالَ سُبْحَانَكَ “Ayılıp kendine gelince, “Sen sübhansın dedi.”
تُبْتُ إِلَيْكَ “Sana döndüm.”
Allahım, Senden izin olmadan böyle bir şeyi istemeye cür’et etmemden ve teşebbüsümden sana tevbe ettim.
وَأَنَاْ أَوَّلُ الْمُؤْمِنِينَ “Ve ben iman edenlerin ilkiyim.”
Bunun tefsiri daha önce geçmişti.[2>
Denildi ki: “Ben, Senin dünyada görülemeyeceğine ilk inanan kimseyim.”
144- قَالَ يَا مُوسَى إِنِّي اصْطَفَيْتُكَ عَلَى النَّاسِ بِرِسَالاَتِي وَبِكَلاَمِي “Allah buyurdu: Ey Musa! Sana verdiğim peygamberlikle ve kelâmımla seni insanlar üzerine seçkin kıldım.”
“Ben Seni zamanındaki kimselere üstün biri olarak seçtim.”
فَخُذْ مَا آتَيْتُكَ وَكُن مِّنَ الشَّاكِرِينَ “Sana verdiğime sımsıkı sarıl ve şükredenlerden ol!”
Rivayete göre, Hz. Musanın rü’yet talebi Arefe günü oldu. Allah kendisine Tevratı kurban bayramı gününde verdi.
145- وَكَتَبْنَا لَهُ فِي الأَلْوَاحِ مِن كُلِّ شَيْءٍ مَّوْعِظَةً وَتَفْصِيلاً لِّكُلِّ شَيْءٍ “Ve O’nun için o levhalarda öğüt olarak ve hükümlerin ayrıntılarına dair her şeyden yazdık.”
“Her şey” ifadesinden murat, “dini konularda ihtiyaçları olan her şey” demektir.
Bu Tevrat levhalarının on veya yedi olduğu rivayet edilir. Bu levhaların zümrüt, zeberced, kırmızı yakut veya sert kayadan olduğu hakkında farklı nakiller söylenir.
فَخُذْهَا بِقُوَّةٍ “Haydi bunları kuvvetle al, bunları al” derken bundan murat Tevrat levhaları veya onlarda olan her şey veya ilâhî mesajlar olabilir.
Bunların kuvvetle alınması ise, ciddiyet ve azimetle sahip çıkılmasını ifade eder.
وَأْمُرْ قَوْمَكَ يَأْخُذُواْ بِأَحْسَنِهَا “Kavmine emret, onlar da en güzelini alsınlar.”
“En güzelini alsınlar” ifadesi,
-Karşı koymak ve kısas uygulamak yerine sabrı ve afvı esas almak gibi durumları ifade eder. Bunda, en efdal olanı yapmaya bir teşvik vardır.
“Farkında olmadan azap size ansızın gelmeden önce, Rabbinizden size indirilenin en güzeline uyun.” (Zümer, 55) ayetinde de benzeri bir durumu görürüz.
-Veya bundan murat, “vacip olanları (yapılması zorunlu olanları) yapsınlar” manasıdır. Çünkü vacip olan, diğerlerinden daha güzeldir.
-Bundan muradın mutlak manada güzellik olması da caizdir. O da kendilerine emredilenlerdir. Nasıl ki, “yaz, kıştan daha sıcaktır” dediğimizde aslında bir tafdil söz konusu değildir.
سَأُرِيكُمْ دَارَ الْفَاسِقِينَ “Size yakında o fasıkların yurdunu göstereceğim.”
Bundan murat, Firavun ve kavminin Mısırdaki harabeye dönmüş yurtları veya Âd, Semud ve benzerlerinin menzilleri olabilir. Bunların gösterilmesi, Musanın kavminin ibret alıp yoldan çıkmamaları içindir.
“Fasıkların yurdu” ile onların ahiretteki yeri, yani cehennem de kastedilmiş olabilir.
“Göstereceğim” ifadesi, “Ve o hırpalanıp ezilmekte olan kavmi de arzın bereketle donattığımız doğusuna ve batısına mirasçı yaptık.”ayetinde anlatıldığı gibi, “sizi o diyarlara varis kılacağım” manasını da ifade edebilir.
146- سَأَصْرِفُ عَنْ آيَاتِيَ الَّذِينَ يَتَكَبَّرُونَ فِي الأَرْضِ بِغَيْرِ الْحَقِّ “Yeryüzünde haksız yere kibirlenenleri, âyetlerimden uzak tutacağım.”
Kalplerini mühürlemek sûretiyle, afak ve enfüste dikilen ayetlerimden onları çevireceğim.
Böylece o ayetleri tefekkür edemeyecekler, ibret alamayacaklar.
Şu manaya da dikkat çekilmiştir: “Yeryüzünde kibirlenenleri ayetlerimi ibtal etmekten çevireceğim. Ne kadar gayret gösterseler de hedeflerine varamayacaklar. Ayetlerimi yüce kılacağım, o kibirlenenleri helâk edeceğim.”
“Haksız yere kibirlenmeleri” batıl dinleriyle övünmeleridir. Bu ise aslında övünülecek bir şey değildir.
وَإِن يَرَوْاْ كُلَّ آيَةٍ لاَّ يُؤْمِنُواْ بِهَا “Onlar bütün âyetleri görseler, yine de onlara iman etmezler.”
Onlar, her türlü musibet veya mu’cizeyi görseler bunlara inanmazlar.
İnanmamaları,
-İnatları,
-Hevâya uymaları ve körü körüne taklit içinde olmaları yüzünden akıllarının işe yaramamasındandır.
Her türlü ayeti görseler yine iman etmeyeceklerini bildirmek, onların ayetlerden çevrilmesinin kalplerinin mühürlenmesi yüzünden olduğunu anlatan görüşü te’yid etmektedir.
وَإِن يَرَوْاْ سَبِيلَ الرُّشْدِ لاَ يَتَّخِذُوهُ سَبِيلاً “Doğru yolu görseler onu yol edinmezler.”
وَإِن يَرَوْاْ سَبِيلَ الْغَيِّ يَتَّخِذُوهُ سَبِيلاً “Eğri yolu görseler onu yol edinirler.”
ذَلِكَ بِأَنَّهُمْ كَذَّبُواْ بِآيَاتِنَا وَكَانُواْ عَنْهَا غَافِلِينَ “Çünkü onlar âyetlerimizi inkâr ettiler ve onlardan hep gafil idiler.”
Yani, ilâhî ayetlerden çevrilmeleri
-Bu ayetleri yalanlamaları
-Ve bunlar üzerinde düşünmemeleri sebebiyledir.
147- وَالَّذِينَ كَذَّبُواْ بِآيَاتِنَا وَلِقَاء الآخِرَةِ حَبِطَتْ أَعْمَالُهُمْ “Âyetlerimizi ve ahiretteki karşılaşmayı inkâr edenlerin amelleri boşa gitmiştir.”
Yani, amellerinden bir fayda görmezler.
هَلْ يُجْزَوْنَ إِلاَّ مَا كَانُواْ يَعْمَلُونَ “Onlar başka değil, sırf kendi yaptıklarının karşılığını göreceklerdir.”
148- وَاتَّخَذَ قَوْمُ مُوسَى مِن بَعْدِهِ مِنْ حُلِيِّهِمْ عِجْلاً جَسَدًا لَّهُ خُوَارٌ “Musa’nın kavmi, O’nun ardından süs takılarından yapılmış böğüren bir buzağı heykeli edinmişlerdi.”
Musanın kavmi, O’nun Tura gidişinden sonra böyle yapmışlardı.
Bunlar, Mısırdan çıkmaya niyetlendiklerinde Kıbtîlerden bazı zînet eşyalarını ödünç almışlardı.
Ayette bu zînet eşyalarının İsrailoğullarına nisbet edilmesi,
-Onların ellerinde olmasından
-Veya Kıbtîlerin helâkinden sonra bunlara sahip olmalarındandır.
Bu süs eşyalarıyla ruhsuz bir ceset şeklinde buzağı heykeli yaptılar.
Rivayete göre Samiri bu heykeli yaptığında Cebrail’in atının izi olan topraktan onun ağzına bıraktı, o da canlı bir hâle geldi.
Denildi ki: Samiri, özel bir sanatla bunu gerçekleştirdi. Rüzgâr içine giriyor ve ses veriyordu.
Yapan aslında Samiri iken bunun hepsine nisbet edilmesi
-Buna razı olmaları yüzünden,
-Veya bundan muradın onların ilah edinmesi olmasındandır.
أَلَمْ يَرَوْاْ أَنَّهُ لاَ يُكَلِّمُهُمْ وَلاَ يَهْدِيهِمْ سَبِيلاً“O buzağının kendilerine bir söz söylemediğini ve bir yol gösteremediğini görmediler mi?”
Ayet, onların dalalette aşırılığını ve tefekkürü büsbütün bıraktıklarını başlarına vurmaktadır. Yani, buzağı heykelini ilah edindikleri zaman, onun konuşmaya ve kendilerine yol göstermeye gücü olmadığını görmediler mi? Onu varlıkların, kuvvetlerin, kaderin yaratıcısı mı zannettiler?
اتَّخَذُوهُ وَكَانُواْ ظَالِمِينَ “Onu ilah edindiler ve zalimlerden oldular.”
Onlar eşyayı mahallinde kullanmayarak zalimler oldular. Buzağıyı ilah edinmek ilk defa onların yaptığı bir zulüm değildi, kendilerinden önce de böyle yapanlar vardı.
149- وَلَمَّا سُقِطَ فَي أَيْدِيهِمْ وَرَأَوْاْ أَنَّهُمْ قَدْ ضَلُّواْ “Ne zaman ki, yaptıklarına pişman oldular ve yoldan çıkmış olduklarını gördüler.”
Ayet, onların son derece pişman olduklarını kinaye yoluyla ifade eder.[3>
قَالُواْ لَئِن لَّمْ يَرْحَمْنَا رَبُّنَا وَيَغْفِرْ لَنَا لَنَكُونَنَّ مِنَ الْخَاسِرِينَ “Yemin ol sun ki; eğer Rabbimiz bize merhamet etmez ve bizi bağışlamazsa, muhakkak hüsrana düşenlerden olacağız” dediler.”
Buzağı heykelini ilah edinmekle yoldan çıktıklarını anladıklarında “Şayet Rabbimiz Tevratı indirerek bize merhamet etmez ve hatamızı bağışlamazsa elbette hüsrana düşenlerden oluruz” dediler.
150- وَلَمَّا رَجَعَ مُوسَى إِلَى قَوْمِهِ غَضْبَانَ أَسِفًا قَالَ “Musa, öfkeli ve üzüntülü olarak kavmine döndüğünde şöyle dedi:”
بِئْسَمَا خَلَفْتُمُونِي مِن بَعْدِيَ “Arkamdan bana ne kötü bir halef oldunuz!”
Hitap, buzağıya tapanlara veya Hz. Harunla beraber mü’minlere olabilir.
Birinciye göre mana şöyledir: “Benden sonra ne kötü iş yaptınız, tuttunuz buzağı heykeline taptınız.”
İkinciye göre ise mana şöyle olur: “Bana ne kötü halef oldunuz! Buzağı heykeline tapılmasına engel olamadınız!
أَعَجِلْتُمْ أَمْرَ رَبِّكُمْ “Rabbinizin emri hususunda acele mi ettiniz?”
-Rabbinizin emrini terk edip yarım mı bıraktınız?
-Veya “Rabbinizin bana vaat etmiş olduğu kırk günü fazla bulup benim öldüğümü mü sandınız ve bazı ümmetlerin peygamberlerinden sonra dinlerini değiştirmeleri gibi siz de din mi değiştirdiniz?”
وَأَلْقَى الألْوَاحَ “Elindeki levhaları yere attı.”
Sonra din namına bir hamiyetle öfkesinin şiddeti ve onların halinden fevkalâde rahatsızlığı sebebiyle elindeki Tevrat levhalarını yere attı.
Rivayet edilir ki: Tevrat yedi levha idi, Hz. Musa elinden Tevrat levhalarını attığında levhalardan altı tanesi kırıldı. Bunlarda her şeyin ayrıntılı ilmi vardı. Geriye sadece biri kaldı, onda da öğütler ve hükümler bulunmaktadır.
وَأَخَذَ بِرَأْسِ أَخِيهِ يَجُرُّهُ إِلَيْهِ “Ve kardeşi Harun’u başından tutarak kendine doğru çekmeye başladı.”
Hz. Musanın, kardeşi Harunu bu şekilde saçından tutup kendisine çekmesi, O’nun buzağı heykeline tapılması meselesinde kusuru olduğunu tevehhüm etmesindendi. Hz. Harun, Hz. Musa’dan üç yaş büyüktü. Daha
mütehammil ve yumuşak olduğundan İsrailoğulları tarafından daha çok sevilmekteydi.
قَالَ ابْنَ أُمَّ “Harun, “Ey anamın oğlu!” dedi.”
“Ey anamın oğlu” deyişi, kendisine karşı daha rikkatli olmasını temin içindi, anne - baba bir kardeş idiler.
إِنَّ الْقَوْمَ اسْتَضْعَفُونِي “Gerçekten bunlar beni güçsüz, etkisiz hale getirdiler.”
وَكَادُواْ يَقْتُلُونَنِي “Az daha beni öldürüyorlardı.”
Hz. Harun böyle diyerek Hz. Musanın kendisi hakkında görevde kusuru olduğunu vehmetmesini ortadan kaldırdı. Yani, “Onlara engel olmak için ben elimden geleni yaptım, ama onlar bana galip geldiler, beni güçsüz bıraktılar, hatta neredeyse öldüreceklerdi.”
فَلاَ تُشْمِتْ بِيَ الأعْدَاء “Sen de bana böyle yaparak düşmanları sevindirme.”
وَلاَ تَجْعَلْنِي مَعَ الْقَوْمِ الظَّالِمِينَ “Ve beni bu zalim kavimle bir tutma.”
“Cezalandırarak beni onlardan sayma, ihmalim olduğunu söyleyerek düşmanları sevindirme!”
151- قَالَ رَبِّ اغْفِرْ لِي وَلأَخِي “Musa dedi ki: Ya Rabbi! Beni ve kardeşimi bağışla!”
“Ya Rabbi, kardeşime yaptığımdan dolayı beni bağışla, onlara engel olmada ihmali varsa kardeşimi de bağışla.”
Hz. Musa kardeşini razı etmek ve Ona yaptığıyla başkalarının sevinmesini önlemek için, kendisiyle beraber duaya kardeşini de kattı.
وَأَدْخِلْنَا فِي رَحْمَتِكَ “Bizi rahmetine al.”
وَأَنتَ أَرْحَم الرَّاحِمِينَ ُ “Sen merhametlilerin en merhametlisisin.”
“Sen bize bizim kendimize merhamet etmemizden çok daha merhametlisin.”
152- إِنَّ الَّذِينَ اتَّخَذُواْ الْعِجْلَ سَيَنَالُهُمْ غَضَبٌ مِّن رَّبِّهِمْ وَذِلَّةٌ فِي الْحَياةِ الدُّنْيَا “Şüphesiz o buzağıyı ilah edinenlere Rablerinden bir gadap ve dünya hayatında bir zillet erişecektir.”
Onlara Rablerinden gelen gadap, nefislerini öldürme emridir.
Dünya hayatındaki zillet ise, diyarlarından çıkmalarıdır.
“Cizyeye mahkûm olmalarıdır” şeklinde değerlendirenler de olmuştur.
وَكَذَلِكَ نَجْزِي الْمُفْتَرِينَ “İşte biz, iftiracıları böyle cezalandırırız.”
“Allaha iftira edenleri işte biz böyle cezalandırırız.”
Çünkü onların iftirasından daha büyük bir iftira yoktur. O da yaptıkları buzağı heykeli için, “İşte sizin de, Musa’nın da ilâhı budur, ama o unuttu.”demeleridir. Belki de onlardan önce ve sonra kimse böyle bir şey söylememiştir.
153- وَالَّذِينَ عَمِلُواْ السَّيِّئَاتِ ثُمَّ تَابُواْ مِن بَعْدِهَا وَآمَنُواْ إِنَّ رَبَّكَ مِن بَعْدِهَا لَغَفُورٌ رَّحِيمٌ “Kötü amelleri işleyip de sonra arkasından tevbe edenve iman edenler için, hiç şüphe yok ki Rabbin bundan sonra Ğafur – Rahîm’dir.”
Sonra imanla ve onun gereği olan salih amelle meşgul olanlara gelince, şüphesiz senin Rabbin onların tevbesinden sonra Ğafur- Rahim’dir, günahlarını bağışlar, onlara merhamet eder. Öyle ki buzağı heykeline tapmak gibi en büyük bir günah da olsa, İsrailoğullarının günahları gibi çok da olsa yine affeder, merhamet eder.
[1> Yani, haddi zatında bu ilâhî tecelli karşısında, dağın yerinde durması mümkündür. Böyle olunca, bu ayeti rüyetullahın olmayacağına delil getirmek sıhhatli bir istidlal değildir.
[2> Mesela bkz. En’am, 163.
[3> Kinaye, cömert insan için “eli açık”, cimri için “eli sıkı”, israf eden bir insan için “eli delik” denilmesi gibi, bir sözün hem gerçek hem de mecazî anlama gelecek şekilde kullanılmasıdır. Burada da ayet metninde ellerinde olanın düştüğü söylenmektedir. Bir insan son derece pişman olduğunda, elleri yana açılır, elindekiler yere düşer.
154- وَلَمَّا سَكَتَ عَن مُّوسَى الْغَضَبُ أَخَذَ الأَلْوَاحَ “Musa’daki öfke sesini kesince levhaları aldı.”
Hz. Harunun mazeret beyan etmesi veya kavminin tevbesi dolayısıyla Musanın öfkesi yatıştığında Tevrat levhalarını aldı.
Bu ayette çok etkili, beliğ bir anlatım vardır. Hz. Musanın içindeki öfke, sanki bir âmir gibi hareket etmekte, onu bazı şeyleri yapmaya kışkırtmaktadır. Öyle ki, öfkenin yatışması ayette “öfke sesini kestiğinde” şeklinde ifade edilmiştir.
وَفِي نُسْخَتِهَا هُدًى وَرَحْمَةٌ لِّلَّذِينَ هُمْ لِرَبِّهِمْ يَرْهَبُونَ “Onlardaki yazıda, Rablerinden korkan kimseler için bir hidayet ve rahmet vardır.”
Onlarda olan hidayet hakkın beyanı, rahmet ise, salah ve hayra irşaddır.
Denildi ki: Ayette bahsedilen “nüsha”, onlardan kırılanlar hakkındadır.
155- وَاخْتَارَ مُوسَى قَوْمَهُ سَبْعِينَ رَجُلاً لِّمِيقَاتِنَا “Bir de Musa, mîkatımız için (tayin ettiğimiz vakitte tevbe için) kavminden yetmiş adam seçti.”
فَلَمَّا أَخَذَتْهُمُ الرَّجْفَةُ قَالَ رَبِّ لَوْ شِئْتَ أَهْلَكْتَهُم مِّن قَبْلُ وَإِيَّايَ “Ne zaman ki, bunları o sarsıntı yakaladı, (o zaman Musa) dedi: Rabbim, dileseydin bunları da, beni de daha önce helâk ederdin.”
Rivayete göre, Cenab-ı Hak Hz. Musaya kavminden yetmiş kişi getirmesini emretti. Her boydan altı adam seçti, iki tane fazla oldu. Hz. Musa dedi: “İçinizden iki kişi geride kalsın.” Bunun üzerine aralarında tartışma çıktı. Hz. Musa, “geride oturup kalana, giden gibi sevap var” dedi. İçlerinden Kalib ve Yuşa kaldı. Hz. Musa diğerleriyle çıktı. Dağa yaklaştıklarında bir bulut Hz. Musayı bürüdü. Hz. Musa yanındakilerle beraber bulutun içine girdi, hepsi secdeye vardılar. Allahu Teâlânın Hz. Musaya emir ve nehiylerde bulunduğunu işittiler. Sonra bulut açıldı, Hz. Musaya doğru yöneldiler “Allahı açıktan görmedikçe sana iman etmeyeceğiz” dediler. Bunun üzerine kendilerine yıldırım isabet etti veya dağ zelzele ile sarsıldı, bayılıp yere düştüler.
Veya Hz. Musa üstteki ifadesiyle şunu kastetti: “Ya Rabbi, denizde onları boğmakla veya başka bir şekilde onları helâk etmeye kadirdin, ama merhamet ettin, onları bu helaketlerden kurtardın. Onlara tekrar merhamet etsen, bu Senin her şeyi kuşatan ihsanından uzak görülmez.”
أَتُهْلِكُنَا بِمَا فَعَلَ السُّفَهَاء مِنَّا “İçimizdeki sefihlerin yaptıkları yüzünden bizleri helâk mi edeceksin?”
“Bizden bir kısmı inat ederek ve rü’yet talebinde bulunarak akılsızlık yaptığında hepimizi helâk eder misin?”
Rü’yet talebinde bulunanlar hepsi değildi, içlerinden bir kısmı idi.
Denildi ki: “Sefihlik yapanlardan” murat buzağı heykeline tapanlardır. Yetmiş kişi ise, tevbe için Hz. Musanın seçtiği kimselerdi. Heybet hali bunları bürüdü, bundan endişeye düştüler, sarsıldılar, neredeyse mafsalları birbirinden ayrılacaktı. Ölüme yaklaştılar, Hz. Musa onlar hakkında korktu, ağladı, Allaha dua etti, Allahu Teâlâ da bu hali onlardan kaldırdı .
إِنْ هِيَ إِلاَّ فِتْنَتُكَ “O, ancak senin imtihan etmendir.”
“Ya Rabbi, bu ancak senden bir imtihandır. Kelâmını onlara duyurdun, onlar da rüyetine kavuşmayı umdular.”
Buzağıya ibadet açısından bakılınca mana şöyle olur:
“Ya Rabbi, sen o buzağı heykelinde bir ses meydana getirdin, onlar da ona meylettiler.” تُضِلُّ بِهَا مَن تَشَاء “Sen bu imtihanla dilediğini dalalette bırakırsın.”
Sen bu imtihanın ile, dalaletini dilediğini
-Ya haddini aşması,
-Veya hayalî şeylere uyması sonucu yoldan saptırırsın.
وَتَهْدِي مَن تَشَاء “Dilediğini de hidayete erdirirsin.” Hidayetini dilediğini ise, bu imtihanla hidayete sevk eder, imanını daha da kuvvetli kılarsın.
أَنتَ وَلِيُّنَا “Sen bizim Veli’miz.” İşimizi gören Velimiz Sensin
فَاغْفِرْ لَنَا وَارْحَمْنَا “Artık bizi bağışla, bize merhamet et.”
وَأَنتَ خَيْرُ الْغَافِرِينَ “Sen bağışlayanların en hayırlısısın.” Seyyieyi bağışlar haseneye tebdil edersin.
156- وَاكْتُبْ لَنَا فِي هَذِهِ الدُّنْيَا حَسَنَةً وَفِي الآخِرَةِ “Ve bize hem bu dünyada bir iyilik yaz, hem de ahirette.” Dünyada bize güzel bir geçim ve taate muvaffakiyet ver.
Ahirette de cennet ver.
إِنَّا هُدْنَا إِلَيْكَ “Biz gerçekten Sana yöneldik.”
قَالَ عَذَابِي أُصِيبُ بِهِ مَنْ أَشَاء “Allah buyurdu: Azabımı dilediğime isabet ettiririm.”
وَرَحْمَتِي وَسِعَتْ كُلَّ شَيْءٍ “Rahmetim ise her şeyi kuşatmıştır.”
Rahmetim ise şu dünyada mü’min-kâfir herkesi, hatta mükellef olanı ve olmayanı kuşatmıştır.
فَسَأَكْتُبُهَا لِلَّذِينَ يَتَّقُونَ وَيُؤْتُونَ الزَّكَاةَ وَالَّذِينَ هُم بِآيَاتِنَا يُؤْمِنُونَ “Onu günahlardan korunanlara, zekatını verenlere ve âyetlerimize inananlara yazacağım.”
Ahirette rahmetimi, küfür ve günahlardan sakınanlara yazacağım.
Şu mana da verilebilir. “Rahmetimi, -ey İsrailoğulları-, sizden küfür ve günahlardan sakınanlar için özel bir şekilde tahsis edeceğim.”
Burada zekâtın zikri, takvaya artı bir değer olması ve bir de onlara çok zor gelen bir ibadet olması yönündendir.
157- الَّذِينَ يَتَّبِعُونَ الرَّسُولَ النَّبِيَّ الأُمِّيَّ الَّذِي يَجِدُونَهُ مَكْتُوبًا عِندَهُمْ فِي التَّوْرَاةِ وَالإِنْجِيلِ Onlar ki yanlarındaki Tevrat ve İncil’de yazılı buldukları o resule (elçiye), o ümmî nebiye tabi olurlar.”
يَأْمُرُهُم بِالْمَعْرُوفِ وَيَنْهَاهُمْ عَنِ الْمُنكَرِ “O, onlara iyiliği emreder ve kötülükten yasaklar.”
Ümmi peygambere uyanlardan murat, onlardan Hz. Muhammede (asm) iman edenlerdir. Hz. Peygambere “rasul” denilmesi Allaha nisbetledir, “nebi” denilmesi ise kullara nisbetledir.
Ümmi, okuma ve yazması olmayana denir. Hz. Peygamber, ilmin kemâlinde olmakla beraber “ümmi” olarak vasfedilmesi, O’nun mu’cizelerindendir.
وَيُحِلُّ لَهُمُ الطَّيِّبَاتِ “Temiz ve hoş şeyleri onlara helâl kılar.”
Daha önceden onlara haram kılınan iç yağ gibi aslında temiz olan şeyleri onlara helâl kılar.
وَيُحَرِّمُ عَلَيْهِمُ الْخَبَآئِثَ “Habis şeyleri onlara haram kılar.”
Kan, domuz eti, faiz ve rüşvet gibi habis şeyleri ise haram kılar.
وَيَضَعُ عَنْهُمْ إِصْرَهُمْ وَالأَغْلاَلَ الَّتِي كَانَتْ عَلَيْهِمْ “Sırtlarındaki ağır yükleri ve üzerlerindeki zincirleri onlardan alır.”
Daha önceden onların muhatap oldukları ağır mükellefiyetleri kendilerinden hafifletir. Mesela, onların şeriatinde,
-Müteammiden ve hata ile öldürmelerde kısas uygulanırdı.
-Hata işleyen aza kesilirdi,
-Pislik bulaşan yer kesilirdi.
فَالَّذِينَ آمَنُواْ بِهِ وَعَزَّرُوهُ وَنَصَرُوهُ وَاتَّبَعُواْ النُّورَ الَّذِيَ أُنزِلَ مَعَهُ “İşte ona iman eden, ona kuvvetle saygı gösteren, ona yardımcı olan ve onunla birlikte indirilen nura tabi olan kimseler var ya…”
“Nur”dan murat, Kur’andır.
Kur’an’a “nur” denilmesi,
-Mu’cize olmasıyla zâhir olması ve başkasını da göstermesi yönüyledir.17
-Veya hakikatleri keşfedip, açığa çıkarmasındandır.
“Onunla birlikte indirilen nura tabi olan” ifadesi, “indirdiğimiz nur ile beraber peygambere tabi oldular” şeklinde de anlaşılabilir. Bu durumda ayet, Kitap ve Sünnet’e bir işaret olur.
أُوْلَئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ “İşte felaha erenler onlardır.”
Ebedi rahmete kavuşanlar, işte onlardır.
Ayetin mazmunu, Hz. Musa’nın duasına cevap oluşudur.
158- قُلْ يَا أَيُّهَا النَّاسُ إِنِّي رَسُولُ اللّهِ إِلَيْكُمْ جَمِيعًا “De ki: Ey insanlar! Ben sizin hepinize Allah’ın rasulüyüm.”
Hitap, geneldir. Hz. Peygamber (asm) ins ve cinnin tamamına gönderildi, diğer peygamberler ise kavimlerine gönderilmişlerdi.
الَّذِي لَهُ مُلْكُ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ “Ki, göklerin ve yerin mülkü O’nundur.”
ل لا إِلَهَ إِلاَّ هُوَ “O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur.”
يُحْيِي وَيُمِيتُ “O, öldürür ve diriltir.”
Bu, uluhiyetin Allaha has olmasını takrir eder.
فَآمِنُواْ بِاللّهِ وَرَسُولِهِ النَّبِيِّ الأُمِّيِّ الَّذِي يُؤْمِنُ بِاللّهِ وَكَلِمَاتِهِ “Artık gelin, Allah’a iman edin, Allah’a ve Onun kelimelerine iman etmiş bulunan rasûlüne, o ümmî peygambere de (iman edin).”
O, kendisine ve diğer peygamberlere indirilen Kitap ve vahye iman eder.
“Onun kelimelerine iman etmiş bulunan rasûlüne” ifadesinden murat, Yahudilere tariz olmak üzere “O, Hz. İsa’ya da inanır” anlamını da ifade eder ve ayrıca O’na inanmayan kimsenin imanının muteber olmadığına tenbihte bulunur.
Ayet önce Hz. Peygambere hitap ile başlamışken, devamında üçüncü şahıs olarak O’ndan bahsedilmesi (tekellümden gıyabî anlatıma geçilmesi) O’na iman ve tâbi olmaya yol açıcı olan bu sıfatları nazara vermek içindir.
وَاتَّبِعُوهُ لَعَلَّكُمْ تَهْتَدُونَ “Ve Ona uyun ki, hidayete eresiniz.”
Ayette hidayet üzere olmak,
-Hz. Peygambere iman etmeye,
-Ve O’na tâbi olmaya terettüp ettirilmesinde, O’nu tasdik eden, ama dinine iltizam ile O’na tâbi olmayan kimsenin dalalette olduğuna bir uyarı vardır.
159- وَمِن قَوْمِ مُوسَى أُمَّةٌ يَهْدُونَ بِالْحَقِّ وَبِهِ يَعْدِلُونَ “Musa’nın kavminden hakka sevk eden ve hakkıyla adalet yapan bir topluluk vardır.”
Musanın kavmi olan İsrailoğullarından kendileri hak üzere olup insanları hak söze sevkeden bir ümmet vardır.
Bu ümmetten murat, Hz. Musa zamanındaki iman üzere sabit, hak üzere bulunan kimselerdir. Bunun devamında ise, Kur’anın metodu üzere, bunların zıddı olanlar getirildi. Bunda, hayır ve şerrin birbirine muarız olmasına, hak ve batıl ehlinin birbiriyle mücadele etmelerinin tarih boyunca devam edegelen bir durum olduğuna tenbihte bulunmak vardır.
Denildi ki: Ayetteki ümmet, ehl-i kitaptan müslüman olanlardır.
Denildi ki: bunlar Çinin ötesinde bir kavimdir. Hz. Peygamber bunları miraç gecesi gördü, onlar da Hz. Peygambere iman ettiler.
160- وَقَطَّعْنَاهُمُ اثْنَتَيْ عَشْرَةَ أَسْبَاطًا أُمَمًا “Biz onları on iki kabile halinde ümmetlere ayırdık.”
وَأَوْحَيْنَا إِلَى مُوسَى إِذِ اسْتَسْقَاهُ قَوْمُهُ أَنِ اضْرِب بِّعَصَاكَ الْحَجَرَ “Ve kavmi kendisinden su istediği zaman Musa’ya, ‘elindeki asâ ile taşa vur’, diye vahyettik.”
قَدْ عَلِمَ كُلُّ أُنَاسٍ مَّشْرَبَهُمْ “Bunun üzerine o taştan on iki pınar akmaya başladı.”
Ayette Hz. Musaya taşa asası ile vurma emrinin hemen peşinde suyun fışkırdığının nazara verilip “o da vurdu” ifadesinin zikredilmeyişi, Hz. Musanın emre uymakta hiç beklemediğine ve ayrıca O’nun vurmasının suyun çıkmasında müessir olmadığına ima eder.
عَلِمَ كُلُّ أُنَاسٍ مَّشْرَبَهُمْ “İnsanların her biri su alacağı yeri bildi.”
وَظَلَّلْنَا عَلَيْهِمُ الْغَمَامَ “Bulutu da üzerlerine gölge yaptık.”
Güneşin hararetinden koruması için, bulutu onlara gölgelik yaptık.
وَأَنزَلْنَا عَلَيْهِمُ الْمَنَّ وَالسَّلْوَى “ Onlara kudret helvası ve bıldırcın indirdik.”
كُلُواْ مِن طَيِّبَاتِ مَا رَزَقْنَاكُمْ “Size rızk olarak ihsan ettiğimiz nimetlerin temizinden yiyin.”
وَمَا ظَلَمُونَا وَلَكِن كَانُواْ أَنفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ “Onlar bize zulmetmediler, lakin kendi kendilerine zulmediyorlardı.”Bu kısmın tefsiri, Bakara sûresinde geçti.
161- وَإِذْ قِيلَ لَهُمُ اسْكُنُواْ هَذِهِ الْقَرْيَةَ “Ve o vakit onlara denilmişti ki: Şu şehre yerleşin.”
Belde’den murat, Beytül- Makdis’tir.
وَكُلُواْ مِنْهَا حَيْثُ شِئْتُمْ “Ve orada dilediğiniz şeylerden yiyin.”
وَقُولُواْ حِطَّةٌ “Hitta” (günahlarımızı bağışla) deyin.”
وَادْخُلُواْ الْبَابَ سُجَّدًا “Ve secde ederek kapısından girin.”
Bu ayetlerin benzeri Bakara sûresinde geçmişti.
نَّغْفِرْ لَكُمْ خَطِيئَاتِكُمْ “Ta ki, suçlarınızı bağışlayalım.”
سَنَزِيدُ الْمُحْسِنِينَ “Muhsin olanlara ziyadesiyle vereceğiz.”
Ayet, hem bağışlamayı, hem de buna ilave olarak sevap vermeyi vaat eder.
“Muhsin olanlara (iyi işler yapanlara) ziyadesiyle vereceğiz” cümlesinin evveline atfedilmeyip müstakil cümle olması, bu ziyade vermenin tamamen Allahtan bir lütuf olup, emredilenlere mukabil olmadığına delâlet etmesi içindir.
162- فَبَدَّلَ الَّذِينَ ظَلَمُواْ مِنْهُمْ قَوْلاً غَيْرَ الَّذِي قِيلَ لَهُمْ “Onlardan zalim olanlar, kendilerine söylenen sözü değiştirdiler.”
فَأَرْسَلْنَا عَلَيْهِمْ رِجْزًا مِّنَ السَّمَاء بِمَا كَانُواْ يَظْلِمُونَ “Zulmetmeleri yüzünden biz de üzerlerine gökten azap gönderdik.”
Anlatılacak bu kıssadan maksat, Yahudilerin eskiden beri devam edegelen küfür ve isyanlarını gözler önüne sermek ve başlarına vurmaktır.
Ayrıca, ancak talim veya vahiyle bilinebilecek onlara ait bir bilgiyi anlatarak Hz. Peygamber için bunun bir mu’cize olduğunu bildirmektir.
163 واَسْأَلْهُمْ عَنِ الْقَرْيَةِ الَّتِي كَانَتْ حَاضِرَةَ الْبَحْر- “Ve onlara, o deniz kıyısındaki şehri sor.”
O beldenin haberini veya o beldede yaşayanların başına geleni sor.
Bahsedilen belde, Medyen ve Tur arasında sahil beldesi olan Eyle’dir.
Medyen veya Taberiye şeklinde söyleyenler de olmuştur.
إِذْ يَعْدُونَ فِي السَّبْتِ “Hani onlar cumartesi yasağını çiğniyorlardı.”
Cumartesi günü balık avına çıkarak Allahın koydukları sınırları aşıyorlardı. Hâlbuki Cumartesi günü ibadet dışında başka bir şeyle meşgul olmaktan nehyedilmişlerdi.
إِذْ تَأْتِيهِمْ حِيتَانُهُمْ يَوْمَ سَبْتِهِمْ شُرَّعاً “Onların Cumartesi günü balıklar akın akın geliyordu.”
Ayette Cumartesi gününün onlara nisbet edilmesi, o güne ait hükümlerin onlara has olmasındandır.
وَيَوْمَ لاَ يَسْبِتُونَ لاَ تَأْتِيهِمْ “Diğer günlerde ise gelmiyordu.”
كَذَلِكَ نَبْلُوهُم بِمَا كَانُوا يَفْسُقُونَ “Yoldan çıktıkları için biz onları işte böyle deniyorduk.”
164- وَإِذَ قَالَتْ أُمَّةٌ مِّنْهُمْ “İçlerinden bir topluluk şöyle demişti.”
Bunlar, onların salihlerinden bir topluluktur. Önceleri öğüt vermişler, ama bir netice alamayınca ümitsizliğe kapılmışlardı.
لِمَ تَعِظُونَ قَوْمًا اللّهُ مُهْلِكُهُمْ أَوْ مُعَذِّبُهُمْ عَذَابًا شَدِيدًا“Allah’ın helâk edeceği, ya da çetin bir azapla cezalandıracağı bir kavme ne diye nasihat ediyorsunuz?”
“Allah bunları helâk edecek veya devamlı isyanları sebebiyle ahirette çok şiddetli bir azapla cezalandıracaktır.”
Bunu, nasihatin onlara fayda vermediğini etkili bir şekilde anlatmak için söylediler veya nasihatın illet ve faydasını sordular. Bu ifadeleri, aralarındaki konuşmanın bir parçasıydı.
Bu taifeden murat, helâk edilenler de olabilir. Kendilerine vaaz edenlere istihza yoluyla böyle cevap verdiler.
قَالُواْ مَعْذِرَةً إِلَى رَبِّكُمْ “Dediler ki: “Rabbiniz tarafından mazur görülmemiz için.”
Yani, bizim onlara nasihatte bulunmamız, Allah nezdinde mazeretimiz olsun, münkerden (kötülükten) sakındırma hususunda ihmalde bulunduğumuz söylenmesin diyedir.
رَبِّكُمْ وَلَعَلَّهُمْ يَتَّقُونَ “ Bir de ola ki günahlardan sakınırlar diye (böyle yapıyoruz).”
Çünkü helâke kadarki vakitte bir ümit vardır, ancak öldüklerinde kendilerinden ümit kesilir.
165 فَلَمَّا نَسُواْ مَا ذُكِّرُواْ بِهِ أَنجَيْنَا الَّذِينَ يَنْهَوْنَ عَنِ السُّوء- “Onlar yapılan nasihatı unuttuklarında, kötülükten sakındıranları kurtardık.”
Yasağı çiğneyenler, unutan kimsenin terki gibi salih kimselerin uyarılarını terk ettiklerinde, kötülükten sakındıranları kurtardık.
“O zalimleri de fısklarından dolayı şiddetli bir azaba uğrattık.”
Yasağı çiğnemekle ve Allahın emrine muhalefetle zulmedenleri ise, şiddetli bir azapla yakaladık.
166 فَلَمَّا عَتَوْاْ عَن مَّا نُهُواْ عَنْهُ قُلْنَا لَهُمْ كُونُواْ قِرَدَةً خَاسِئِين - “Böylece onlar yasak kılınan şeylerden vazgeçmeyince, onlara ‘hor ve zelil maymunlar olun’, dedik.”
Ayetteki utüvv, (A’raf, 77) ayetinde de geçtiği üzere, yasaklandıkları şeyi terketmekten kibirlenmeleridir.
Ayette “onlara dedik” ifadesi “Biz bir şeyi dilediğimiz zaman, ona sözümüz sadece “ol” dememizdir, o da hemen oluverir.” (Nahl, 40)
ayetinde nazara verildiği gibi, irade ve kudreti de tazammun eden bir durumdur.
Ayetin zahiri şunu iktiza eder: Allah bunları önce çetin bir azapla cezalandırdı. Ama onlar yine de vazgeçmeyince, kendilerini maymuna çevirdi.
Bununla beraber, ikinci ayetin birincinin takriri ve tafsili olması caizdir.
Rivayete göre, onları uyaranlar, bu haddi aşanların öğüt almasından ümitlerini kesince onlarla beraber yaşamak istemediler. Şehri, koca bir kapısı olan bir duvarla ikiye böldüler. Bir sabah uyandıklarında haddi aşanlardan kimsenin kendileri tarafına uğramadığını görünce “herhâlde özel bir durum var” deyip o tarafa geçtiler. Hepsinin maymuna çevrilmiş olduğunu gördüler. Kendi akrabalarını tanıyamadılar, ama maymuna çevrilenler gelenleri tanıyorlardı. Maymuna çevrilenler akrabalarının evlerine geliyor, onların elbiselerini kokluyor, ağlayarak etraflarında dönüyorlardı. Üç gün sonra ise, maymuna çevrilenlerin hepsi öldüler.
Tabiin âlimlerinden Mücahid şöyle der:
“Kalpleri maymuna çevrildi, bedenleri değil.”
167- وَإِذْ تَأَذَّنَ رَبُّكَ لَيَبْعَثَنَّ عَلَيْهِمْ إِلَى يَوْمِ الْقِيَامَةِ مَن يَسُومُهُمْ سُوءَ الْعَذَابِ “Hani Rabbin şunu ilan edip bildirdi ki: Kıyamet gününe kadar onlara en kötü muameleyi yapacak olan kimseleri üzerlerine gönderecektir.”
Yani, Rabbin kendine şunu vacip kıldı:
-Muhakkak ki, Yahudilere bazılarını musallat kılacak.
-Kendilerini zillete düçar edecek,
-Cizye ödemek gibi en kötü azapları verecek kimseleri onlara gönderecek.
Allahu Teâlâ Hz. Süleymandan sonra üzerlerine Buhtunnasr’ı gönderdi.
O da onların diyarlarını harap etti, savaşçılarını öldürdü, kadınlarını, kızlarını köle yaptı, geride kalanları da cizyeye mahkûm etti. Hz. Peygamber gelinceye kadar Mecusilere vergi ödüyorlardı.
Hz. Peygamber geldiğinde onlara yaptığını yaptı, sonra da kendilerini cizye ödemeye mahkûm etti. Kıyamete kadar halleri böyle devam edecektir.
إِنَّ رَبَّكَ لَسَرِيعُ الْعِقَابِ “ Muhakkak ki Rabbin sür’atle cezalandırandır.”
O, dünyada böyle ceza verir.
وَإِنَّهُ لَغَفُورٌ رَّحِيمٌ “Ve yine muhakkak ki O, Ğafur’dur, Rahim’dir.”
Ama imana giren ve tevbe edene ise, affedicidir, çok merhametlidir.
168- وَقَطَّعْنَاهُمْ فِي الأَرْضِ أُمَمًا “Ve onları yeryüzünde birçok ümmetlere ayırdık.”
Öyle ki, yeryüzünün hemen her tarafında grup grup bulunurlar. Bu parça parça olmak, onların güçlü-kuvvetli olmalarına engeldir.
مِّنْهُمُ الصَّالِحُونَ وَمِنْهُمْ دُونَ ذَلِكَ “İçlerinde salih olanları vardı, olmayanları da.”
Onlardan salih olanlar olduğu gibi, böyle olmayan kâfir ve fasıkları da var.
وَبَلَوْنَاهُمْ بِالْحَسَنَاتِ وَالسَّيِّئَاتِ لَعَلَّهُمْ يَرْجِعُونَ “Ola ki dönerler diye, onları güzel ve kötü hallerle denedik.”
Olur ki, yaptıklarına son verirler ve bulundukları kötü durumdan dönerler.
169- فَخَلَفَ مِن بَعْدِهِمْ خَلْفٌ وَرِثُواْ الْكِتَابَ “Derken, peşlerinden bozuk bir nesil kitaba (Tevrat’a) mirasçı oldu.”
Bunlar, öncekilerden Tevrata varis oldular, onu okuyor, içinde olanları öğretiyorlardı.
يَأْخُذُونَ عَرَضَ هَذَا الأدْنَى وَيَقُولُونَ سَيُغْفَرُ لَنَا “ Şu alçak dünya malını alıyorlar ve “bize nasıl olsa mağfiret edilecek” diyorlardı.”
Bununla dünya menfaatlerini takip ediyorlardı. Mesela, rüşvet karşılığı hüküm veriyor, Tevratın hükümlerini tahrif ediyorlardı.
“Allah bizi bunlardan dolayı cezalandırmaz, bağışlar” diyorlardı.
وَإِن يَأْتِهِمْ عَرَضٌ مُّثْلُهُ يَأْخُذُوهُ “Onun gibi bir mal gelse onu da alıyorlardı.”
Günahda ısrar etmekle beraber mağfiret umuyor, eskisine tevbe etmeden yeni günaha giriyorlardı.
أَلَمْ يُؤْخَذْ عَلَيْهِم مِّيثَاقُ الْكِتَابِ أَن لاَّ يِقُولُواْ عَلَى اللّهِ إِلاَّ الْحَقَّ “Allah’a karşı haktan başka bir şey söylemeyeceklerine dair kendilerinden kitabın hükmü gereğince sağlam söz alınmamış mıydı?”
وَدَرَسُواْ مَا فِيهِ “Ve onun içindekileri okuyup öğrenmemişler miydi?”
وَالدَّارُ الآخِرَةُ خَيْرٌ لِّلَّذِينَ يَتَّقُونَ “Oysa ahiret yurdu Allah’tan korkanlar için daha hayırlıdır.”
أَفَلاَ تَعْقِلُونَ “Hâlâ aklınızı kullanmaz mısınız?”
Bunlar akıllarını kullanmıyorlar mı ki, bunu bilsinler ve ilâhî cezayı gerektiren gayr-ı meşru dünya menfaatlerini daimi cennet nimetlerine değiştirmesinler.
170- وَالَّذِينَ يُمَسَّكُونَ بِالْكِتَابِ وَأَقَامُواْ الصَّلاَةَ إِنَّا لاَ نُضِيعُ أَجْرَ الْمُصْلِحِينَ “Kitaba sımsıkı sarılanlara ve namazı dosdoğru kılanlara gelince, biz o ıslah edicilerin ecrini zayi etmeyiz.”
171- وَإِذ نَتَقْنَا الْجَبَلَ فَوْقَهُمْ كَأَنَّهُ ظُلَّةٌ “Hani bir zamanlar biz o dağı gölgelik gibi tepelerine çekmiştik.”
وَظَنُّواْ أَنَّهُ وَاقِعٌ بِهِمْ “Öyle ki üzerlerine düşüyor zannettiler.”
Dağı söküp onların üzerine kaldırmıştık.
Çünkü dağ, boşlukta sabit durmaz. Bunlar Tevratın hükümlerini ağır bularak kabul etmekten kaçınmışlardı, bunun üzerine Allah üzerlerine Turu kaldırdı. Ve kendilerine denildi ki: “Onda olanları kabul ederseniz ne âlâ. Yoksa dağ üzerinize düşecek.”
خُذُواْ مَا آتَيْنَاكُم بِقُوَّةٍ “Size verdiğimizi kuvvetle tutun.”
Onlara dedik: “Kitaptan size verdiklerimizi ciddiyetle ve zor gelenleri de tahammülle alın.”
وَاذْكُرُواْ مَا فِيهِ “Ve onda olanları hatırlayın.”
“Onda olanları uygulayarak tezekkür edin. Unutulmuş bir şey gibi terk etmeyin.”
لَعَلَّكُمْ تَتَّقُونَ “Ola ki korunursunuz.”
Ola ki bu şekilde çirkin işlerden ve rezil ahlaktan sakınırsınız.
172- وَأَشْهَدَهُمْ عَلَى أَنفُسِهِمْ “Hani Rabbin Âdemoğullarından bellerindeki zürriyetlerini aldı.”
Allah onların sulbünden nesillerini çıkardı. Bu, asır be asır doğacak olanların hepsini içine alır.
وَأَشْهَدَهُمْ عَلَى أَنفُسِهِمْ “Onları kendi nefislerine şahit yaptı.”
أَلَسْتَ بِرَبِّكُمْ “Ben Rabbiniz değil miyim?”
قَالُواْ بَلَى شَهِدْنَا “Onlar da “Evet, Rabbimizsin, buna şahid olduk dediler.”
Allah onlara rububiyetinin delillerini dikti, akıllarında bunu ikrara sevkedecek terkipte bulundu. O nesiller kendilerine “Ben Rabbiniz değil miyim?” denilen ve onlar da “evet, Rabbimizsin, buna şahit olduk” diyen kimseler şeklinde ayette anlatıldı. Böylece Cenab-ı Hakkın onlara rububiyetini bilme imkânı vermesi ve onların da bunu gerçekleştirme gücüne sahip olmaları temsil yoluyla “şahit tutma ve itirafta bulunma” şeklinde anlatıldı.
َن تَقُولُواْ يَوْمَ الْقِيَامَةِ إِنَّا كُنَّا عَنْ هَذَا غَافِلِينَ “(Bunu) kıyamet günü “Bizim bundan haberimiz yoktu” demeyesiniz diye yaptık.”Allahın sizi nefsinize şahit kılması ve manen sizden böyle bir söz alması, kıyamet günü “biz bundan gafildik, bir delille bu bize anlatılmadı” dememeniz içindir.
173- أَوْ تَقُولُواْ إِنَّمَا أَشْرَكَ آبَاؤُنَا مِن قَبْلُ وَكُنَّا ذُرِّيَّةً مِّن بَعْدِهِمْ “Yahut şöyle demeyesiniz diye: “Atalarımız daha önce şirk koşmuşlardı, biz de onlardan sonra gelen bir nesil idik…”
Veya şöyle dememeniz için: “Bizden önceki ecdadımız müşrikti, biz de onların nesilleri olarak kendilerine tâbi olduk.”
Böyle demeniz size mazeret olamaz. Çünkü delil varken ve öğrenme imkânı mevcut iken, taklidde bulunmak makul bir özür sayılmaz.
أَفَتُهْلِكُنَا بِمَا فَعَلَ الْمُبْطِلُونَ “Şimdi o batıl yolu tutanların yaptıkları yüzünden bizi helâk mi edeceksin?”
Denildi ki: Allah Hz. Âdemi yarattığında onun sırtından zerreler gibi neslini çıkardı ve onlara hayat verdi. Onlara akıl ve konuşma bahşetti. “Evet, sen bizim Rabbimizsin” demelerini de ilham etti.
Bu hadis, Hz. Ömerden rivayet edilmektedir.
Ben “Mesabih” kitabını şerhimde bu konuyu enine boyuna ele aldım.18
Bu kelâmın burada yer alması, Yahudilerin ilzamı içindir. Çünkü bu ayetin hemen evvelinde onlardan alınan bir söz anlatılmıştı, burada da bütün insanlardan alınan söz nazara verildi.
Keza bu ayet,
-Yahudilere karşı naklî ve aklî hüccetlerle delil getirmektir.
-Onları taklidden men etmektir.
-Tefekkür ve istidlale onları sevketmektir.
174- وَكَذَلِكَ نُفَصِّلُ الآيَاتِ وَلَعَلَّهُمْ يَرْجِعُونَ “Ve işte biz, âyetleri böyle ayrıntılı olarak açıklıyoruz, ola ki dönerler.”
Ola ki bu şekilde taklidden ve batıla uymaktan dönerler.
Mesâbîh, müellifin “Şerhu Mesâbîhu’s-Sünne” adıyla Beğavî’nin hadise dair Mesâbîhu’s-Sünne isimli eserine yazdığı şerhidir.
175-ا وَاتْلُ عَلَيْهِمْ نَبَأَ الَّذِيَ آتَيْنَاهُ آيَاتِنَا “Onlara, kendisine âyetlerimizi verdiğimiz kimsenin kıssasını anlat.”
“O Yahudilere kendisine ayetlerimizi verdiğimiz kimsenin haberini oku.”
Bu kimseden murat, İsrailoğullarından âlim biri veya Ümeyye Bin Ebi Salt’tır.
Ümeyye, kitapları okumuş ve ahir zamanda bir peygamber gönderileceğini bilmişti. Kendisinin o peygamber olacağını umuyordu. Hz. Muhammed (asm) gönderilince onu kıskandı ve inkâr etti.
Veya bu kişiden murat, Bel’am Bin Bâurâ’dır. Bel’am Ken’anilerdendi. Allahın kitaplarının bir kısmının bilgisine sahipti.
فَانسَلَخَ مِنْهَا “O, âyetlerden sıyrılıp çıktı.”
Ancak o, inkâr ederek ve yüz çevirerek bu ayetlerden sıyrıldı.
فَأَتْبَعَهُ الشَّيْطَانُ فَكَانَ مِنَ الْغَاوِينَ “Derken şeytan onu arkasına taktı, böylece yoldan çıkanlardan oldu.”
Rivayete göre kavmi Bel’amdan Hz. Musa ve yanındakilere beddua etmesini istedi. O da dedi ki: “Yanlarında melekler olan bu kimselere ben nasıl beddua ederim?”
Ancak onlar ısrar edince dayanamadı, böylece çölde kaldılar.
176- وَلَوْ شِئْنَا لَرَفَعْنَاهُ بِهَا “Ve şayet dileseydik onu o âyetlerle yükseltirdik.”
Şayet dilesek bu ayetler ve bunlara uyması sebebiyle, onu iyi âlimler menzilesine yükseltirdik.
وَلَكِنَّهُ أَخْلَدَ إِلَى الأَرْضِ “Fakat o arza meyletti.”
Lakin o, dünyaya, süfli şeylere meyletti.
وَاتَّبَعَ هَوَاهُ “Ve hevâ’sına tabi oldu.”
Dünyayı seçmek ve kavmini razı etmek hususunda hevâsına uydu, ayetlerin muktezasından yüz çevirdi.
Ayette bu kişinin yükseltilmesi Allahın dilemesine bağlı gösterildi, sonra bu kişinin fiiline dikkat çekildi.
Bunda, onun yükselmesini gerektirecek fiilinin sebebi Allahın dilemesi olduğuna, bu olmayınca neticenin de vücuda gelmediğine bir tenbih vardır.
Keza, şuna da dikkat çekilmiştir:
Gerçek sebep, Allahın dilemesidir. Sebepler ve vasıtalar olarak gördüklerimiz, ilâhî iradenin bu sebep ve vasıta ile neticeyi meydana getirmesi yönüyle muteberdir.
Ayette “Ve şayet dileseydik onu o âyetlerle yükseltirdik.” denildikten sonra, normalde ayetin devamının “lakin o bunlardan yüz çevirdi” olması gerekirken, bunun yerine “Fakat o arza meyletti” denilmesinde,
-Hem daha etkili bir anlatım,
-Hem onu böyle yapmaya sevkedenin ne olduğuna dikkat çekmek,
-Hem de dünya sevgisinin bütün hataların başı olduğuna bir uyarıda bulunmak vardır.
فَمَثَلُهُ كَمَثَلِ الْكَلْبِ “Artık onun ibret verici hali, köpeğin haline benzer.”
إِن تَحْمِلْ عَلَيْهِ يَلْهَثْ أَوْ تَتْرُكْهُ يَلْهَث “Ki, üzerine varsan da dilini uzatır solur, bıraksan da solur.”
Bu kimsenin değersizlikteki misali köpeğin haline benzer.
Köpeğin bu hali, diğer hayvanların hilafınadır. Buna sebep de, kalbinin zaafıdır.
Denildi ki: Bel’am, Hz. Musaya beddua ettiğinde dili çıktı, göğsüne doğru sarktı, köpek gibi solumaya başladı.
ذَّلِكَ مَثَلُ الْقَوْمِ الَّذِينَ كَذَّبُواْ بِآيَاتِنَا “İşte bu, âyetlerimizi yalanlayan kavmin misalidir.”
فَاقْصُصِ الْقَصَصَ “Bu kıssayı iyice anlat.”
Mezkûr kıssayı, Yahudilere oku, çünkü onların kıssalarına çok benzemektedir.
لَعَلَّهُمْ يَتَفَكَّرُونَ “Ola ki düşünürler.”
Olur ki böyle bir tefekkür, onları öğüt almaya sevk eder.
177- سَاء مَثَلاً الْقَوْمُ الَّذِينَ “Âyetlerimizi inkâr eden kavmin hali ne kadar kötüdür!”
Kendilerine delil getirilip, ayetlerimizi öğrendikten sonra o ayetleri yalanlayanların misali ne de kötü oldu.
وَأَنفُسَهُمْ كَانُواْ يَظْلِمُونَ“Ve onlar sırf kendilerine zulmediyorlardı.”
Bu cümle, onların bir başka kötü hâllerini beyan ediyor olabileceği gibi, ilâhî ayetleri yalanlamaları sebebiyle kendilerine zulmetmelerinin beyanı da olabilir.
178- مَن يَهْدِ اللّهُ فَهُوَ الْمُهْتَدِي “Allah kime hidayet ederse, o hidayete ermiştir.
وَمَن يُضْلِلْ فَأُوْلَئِكَ هُمُ الْخَاسِرُونَ “Kimi de dalalette bırakırsa, işte onlar zararda olanların ta kendileridir.”
Ayet, hidayet ve dalâletin Allahtan olduğunu, Allahın hidayetinin bazılarına verilip bazılarına verilmediğini ve ilâhî hidayetin insanların hidayete gelmesini istilzam ettiğini açık olarak ifade etmektedir.
“Allah kime hidayet ederse, işte o hidayete ermiştir” ifadesinde tekil, devamındaki “kimi de dalalette bırakırsa, işte onlar zararda olanların ta kendileridir.” ifadesinde ise çoğul gelmesi lafız ve mana itibarıyladır. Bunda, hidayet üzere olanların aynı yolda olmaları itibarıyla tek gibi olduğuna, dalalette olanların ise ayrı ayrı yollarla saptıklarına bir tenbih vardır.
İlahi hidayete mazhar olmanın neticesi beyan edilirken, “işte o hidayete ermiştir” denilip hidayetin neticesini anlatmakta bu kadarla yetinilmesi,
-Hidayet üzere olmanın şanına tazim içindir.
-Hidayet üzere olmanın hadd-i zâtında (bizâtihi) büyük bir kemâl ve azim bir fayda olduğuna, hidayetin sonucu olarak başka bir şey olmasa bile, sadece bunun kâfi geleceğine bir tenbihtir.
-Hidayet üzere olmanın ilerde başka nimetleri elde etmeyi müstelzim olduğuna ve onlara bir ünvan bulunduğuna bir işarettir.
179- وَلَقَدْ ذَرَأْنَا لِجَهَنَّمَ كَثِيرًا مِّنَ الْجِنِّ وَالإِنسِ “Andolsun ki, cinlerden ve insanlardan birçoğunu cehennem için yarattık.”
Cehennem için yaratıldığı ifade edilen ins ve cinden murat, Allahın ilminde küfür üzere ısrar edeceği belli olan kimselerdir.
لَهُمْ قُلُوبٌ لاَّ يَفْقَهُونَ بِهَا “Onların kalpleri vardır, fakat onunla gerçeği anlamazlar.”
Onlar bu kalplerle hakkın marifetine ve O’nun delillerine yönelmezler.
وَلَهُمْ أَعْيُنٌ لاَّ يُبْصِرُونَ بِهَا “Gözleri vardır, fakat onlarla görmezler.”
Onlar bu gözlerle Allahın mahlûkatına ibret nazarı ile bakmazlar.
وَلَهُمْ آذَانٌ لاَّ يَسْمَعُونَ “Kulakları vardır, fakat onlarla işitmezler.”
Onlar bu kulaklarla ilâhî ayetleri ve öğütleri teemmül ve tezekkür kulağıyla dinlemezler.
أُوْلَئِكَ كَالأَنْعَامِ “İşte onlar hayvanlar gibidirler.”
Onların hayvanlar gibi olmaları,
-Anlamamak,
-İbretle bakmamak,
-Tedebbürle dinlememek,
-Veya duygu ve kuvvetlerini sırf geçim sebeplerine yöneltmeleri yönündendir.
بَلْ هُمْ أَضَلُّ “Hatta daha da aşağıdırlar.”
Çünkü hayvanlar kendilerine verilen imkân ölçüsünde faydalarını ve zararlarını bilirler. Bütün güçleriyle faydalı olanları celbe, zararlı olanları def’e çalışırlar. Kâfirler ise böyle değildir. Hatta onların çoğu kendisinin inat üzere olduğunu, ateşe atılacağını da bilir, yine küfründe devam eder.
أُوْلَئِكَ هُمُ الْغَافِلُونَ “İşte onlar gafillerin ta kendileridir.”
Onlar, gaflette kemâlde olan kimselerdir.
180- وَلِلّهِ الأَسْمَاء الْحُسْنَى “Esmaü’l- hüsna (en güzel isimler) Allah’ındır.”
Çünkü bunlar en güzel manalara delâlet etmektedirler. Esmaü’l- hüsnadan murat, lafızlardır. Sıfatlar olduğu da söylenmiştir.
فَادْعُوهُ بِهَا “Öyleyse O’na bu isimlerle dua edin.”
Allahı bu isimlerle isimlendirin, çağırın.
وَذَرُواْ الَّذِينَ يُلْحِدُونَ فِي أَسْمَآئِهِ “Onun isimlerinde haktan sapanları terkedin.”
“Sahih bir nakle dayanmadan Allaha isim ve ünvan tahsisinde ayağı kayanların söyledikleri isimleri terk edin.”
Çünkü insanların mesela “ey her türlü ikramın babası”, “ey yüzü beyaz olan” gibi sözleri fasit bir mana hatıra getirebilir.
Veya “Allahın kendi zâtı hakkında isim verdiği şeyleri inkârlarına aldırmayınız.” Mesela, onlar “Rahmân” ismini duyunca “biz Yemame Rahmânından başka bir Rahmân bilmiyoruz” demişlerdi.
Veya “onların Allahın isimlerini az bir değişiklikle putlara koymaları gibi durumlarda, onları kendi ilhadlarıyla başbaşa bırakınız.” Mesela, bazı putlarına “Allah” lafzından Lat, “Aziz” isminden Uzza ismini vermişlerdi. Siz onlara muvafakat etmeyiniz.
Veya bu ifadeden murat, “onlardan yüz çeviriniz. Çünkü Allah onların cezasını verecektir” manasıdır. Nitekim ayetin devamı bunu hissettirmektedir:
سَيُجْزَوْنَ مَا كَانُواْ يَعْمَلُونَ “ Onlar yakında yaptıklarının cezasını çekecekler.”
181- وَمِمَّنْ خَلَقْنَا أُمَّةٌ يَهْدُونَ بِالْحَقِّ وَبِهِ يَعْدِلُونَ “Ve yarattıklarımızdan öyle bir ümmet var ki, onlar hakka yol gösterirler ve hakkıyla adaleti yerine getirirler.”
Cenab-ı Hak üstteki ayetlerde bazı ins ve cinnin cehennem için yaratıl
“Allahın esmaü’l- hüsnası tevkıfîdir” denilir. Yani bu ilâhî isimler, nakil yoluyla bilinir, insanların akıl yürüterek “bu isim Allaha uygundur, öyleyse bu isimle çağıralım, dua edelim” demeleri münasip olmaz. Ancak bazı âlimler Cenab-ı Hakkın şanına halel vermeyecek güzel tabirlerin kullanılmasında beis görmemişlerdir. Mesela “Şems-i Ezel”, denilmesi. “Şems-i Ezel”, “ezel güneşi” anlamındadır. Nasıl ki, güneş Cenab-ı Hakkın Nur isminin kesif bir ayinesidir, âlemi aydınlatıyor, öyle de Ezel Güneşi olan Allah, bütün âlemleri aydınlatmaktadır. Bu mana, aslında Nur isminin bir cihetle açılımı gibidir. Allah ezeli ve ebedidir. Yeryüzündeki bütün aynalara parlaklık güneşten geldiği gibi, bütün varlık aynalarına yansıyan özellikler de Allahtan gelir. Mesela kalplere gelen hidayet nurları O’nun Hâdî isminden yansımalardır.
Bunlar yoldan çıkan, haktan sapan kimselerdi. Bu ayetle de hak üzere olan ve işlerinde adaleti gözeten bir taifenin de cennet için yaratıldığını nazara verdi.
Bu ayetle icma’nın sıhhatine delil getirildi. Hz. Peygamberin “ümmetimden bir taife Allahın emri gelip kıyamet kopuncaya kadar hak üzere devam eder” sözünün de işaretiyle her zamanda böyle bir taifenin olacağı anlaşılmaktadır. Çünkü bu taife Hz Peygamber devrine veya başka bir devre has olsa, zikrinde bir fayda olmazdı, malumu ilam gibi olurdu.
182- وَالَّذِينَ كَذَّبُواْ بِآيَاتِنَا سَنَسْتَدْرِجُهُم مِّنْ حَيْثُ لاَ يَعْلَمُونَ “Ayetlerimizi yalanlayanlara gelince, biz onları, bilemeyecekleri yerlerden derece derece düşüşe yuvarlayacağız.”
Biz, ayetlerimizi inkâr edenleri yavaş yavaş helâke yaklaştıracağız. İstidrac’ın aslı, derece derece yukarıya çıkarmak veya aşağıya indirmektir.
Onlar, kendilerine ne dilediğimizi bilmeyecekleri şekilde onları helâke sürükleriz.
Bu, nimetlerin ardarda kendilerine gelip bunun Allahtan onlara bir lütuf olduğunu zannetmeleridir. Böylece şımarıklıkları artar, azgınlıkları ziyadeleşir, sonunda azap kelimesi kendilerine hak olur.
183- وَأُمْلِي لَهُمْ “Ben onlara mühlet veririm.”
إِنَّ كَيْدِي مَتِينٌ “Fakat benim tuzak kurup helâk edişim pek çetindir.”
Cenab-ı Hak, onlara mühlet vermesini “keyd”, yani tuzak olarak isimlendirdi. Çünkü bunun dış görünüşü ihsan olmakla beraber, gerçekte tam bir zillete maruz bırakmaktır.
184- أَوَلَمْ يَتَفَكَّرُواْ مَا بِصَاحِبِهِم مِّن جِنَّةٍ “Onlar sahiplerinde herhangi
bir cinnet bulunmadığını hiç düşünmediler mi?”
“Onların sahibi”nden murat, Hz. Peygamberdir.
Sebeb-i Nüzûl
Rivayete göre Hz. Peygamber Safa tepesine çıktı. Yakınlarını kabile kabile, tek tek sayarak onları hakka davet ediyor, onları Allahın azabından
Malumu ilam, bilineni bildirmek demektir. Zaten bilinen bir şey nazara veriliyorsa, orada başka bir incelik aranır. Bunun üzere içlerinden biri “sizin bu sahibiniz mecnunun teki, sabaha kadar bizi oyaladı” dedi.
Bunun üzerine ayet nazil oldu.
إِنْ هُوَ إِلاَّ نَذِيرٌ مُّبِينٌ “O, ancak apaçık bir uyarıcıdır.”
O, uyarısını apaçık yapar, öyle ki bu uyarı dikkatle nazar edene gizli kalmaz.
185- أَوَلَمْ يَنظُرُواْ فِي مَلَكُوتِ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ وَمَا خَلَقَ اللّهُ مِن شَيْءٍ وَأَنْ عَسَى أَن يَكُونَ قَدِ اقْتَرَبَ أَجَلُهُمْ “Onlar göklerin ve yerin melekûtuna, Allah’ın yaratmış olduğu herhangi bir şeye ve ecellerinin gerçekten yaklaşmış olması ihtimaline hiç bakmadılar mı?”
“Şey” ifadesi sayılamayacak şekilde her şeyi içine alır. Bütün bunlar Saniin kudretinin kemâline, yaratıcının birliğine, Malikin şanının büyüklüğüne, bunları elinde tutan, tasarrufta bulunan zâtın azametine delâlet eder.
İşte onlar bu şeylere bu şekilde istidlal nazarıyla baksalar, Hz. Peygamberin davet ettiği şeylerin sıhhatini açıkça bileceklerdir.
“Ve ecellerinin gerçekten yaklaşmış olması ihtimaline...”
Ayetin bu kısmı, onları tefekkürle bakmaya davet eden ayetin başına matuftur. Yani, “onlar ecellerinin yakın olmasına ve başlarına hemen gelme durumuna bakmıyorlar mı ki, ölüm acısı ve azabın nüzulünden önce hakkı talep etmeye ve kendilerini kurtaracak şeye yönelmeye acele etsinler.”
فَبِأَيِّ حَدِيثٍ بَعْدَهُ يُؤْمِنُونَ “ Artık bundan sonra hangi söze iman edecekler?”
Onlar Kur’ana iman etmedikten sonra hangi söze inanacaklar?
Ayet, beyanda nihayeti ifade eder.
Onları ilzam edecek deliller gösterilmesinden ve tefekküre irşad edilmelerinden sonra, sanki onların kalplerinin mühürlü olmasını ve küfürde inat etmelerini haber vermektedir.
Ayrıca şu manaya da dikkat çekilmiştir: “Belki de onların eceli yaklaştı. Öyleyse onlara ne oluyor ki Kur’an’a iman etmeye yanaşmıyorlar? Bu
Yani, denilmesi gerekenler söylenmiştir. Her şey en güzel bir şekilde anlatılmıştır.
kadar vuzuhundan sonra daha ne bekliyorlar? İman etmeleri için O’ndan daha hak bir söz mü var ki, onu murat ediyorlar?”
186- مَن يُضْلِلِ اللّهُ فَلاَ هَادِيَ لَهُ “Allah kimi saptırırsa onu yola getirecek kimse yoktur.”
وَيَذَرُهُمْ فِي طُغْيَانِهِمْ يَعْمَهُونَ “O, onları kendi azgınlıkları içinde şaşkın bir halde terkeder.”
Ayetin bu kısmı, adeta öncesini hem takrir eder, hem de illetini beyan eder.
187- يَسْأَلُونَكَ عَنِ السَّاعَةِ أَيَّانَ مُرْسَاهَا “Sana, kıyametin ne zaman kopacağını soruyorlar.”
Ayet metnindeki “Saat”ten murat, kıyamettir.
Kıyamete “saat” denilmesi,
-Ansızın meydana gelmesinden
-Hesabının sür’atli olmasından,
-Her ne kadar uzun zaman sonra olacak olsa bile, Allah nezdinde bir saat gibi olmasındandır.
Ayetin metnindeki “Mürse” kelimesi, bir şeyin sebatını ve istikrar bulmasını anlatır. Dağın yerleşmesi, geminin demir atması da bu kelimeyle ifade edilir.
قُلْ إِنَّمَا عِلْمُهَا عِندَ رَبِّي “De ki: Onun ilmi Rabbimin katındadır.”
Kıyametin ilmini Allah kendine sakladı.
لاَ يُجَلِّيهَا لِوَقْتِهَا إِلاَّ هُوَ “Onun vaktini O’ndan başkası açıklayamaz.”
Allah hiçbir mukarreb meleği ve gönderilmiş bir peygamberini buna muttali kılmadı.
Yani, kıyametle ilgili gizlilik, başkaları için vukuuna kadar devam edecektir.
ثَقُلَتْ فِي السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ “Kıyamet, göklere de yere de ağır gelmiştir.”
Kıyamet, dehşetinden dolayı göklerin ve yerin sakinleri olan meleklere, ins ve cinne ağır gelmiştir.
Ayet, sanki kıyametin gizli olmasındaki hikmete bir işarettir.
لاَ تَأْتِيكُمْ إِلاَّ بَغْتَةً “O size ansızın gelecektir.”
O, sizler gaflet halinde iken anîden gelecektir.
Hz. Peygamber şöyle buyurur:
“Biri daldığı işi düzeltmeye çalışır, biri hayvanını sular, biri çarşıda malını satar, biri terazisini indirir kaldırırken, kıyamet insanların başına kopar, onları dalgalandırır.”
يَسْأَلُونَكَ كَأَنَّكَ حَفِيٌّ عَنْهَا “Sen onu biliyormuşsun gibi senden soruyorlar.”
Ayete “onlara acıyıp ne zaman kopacağını haber verecekmişsin gibi senden soruyorlar” şeklinde mana da verilmiştir.
Ayrıca şöyle bir manaya da dikkat çekilmiştir, “Sanki sana sorulmasından hoşlanıyormuşsun gibi, Sana ondan soruyorlar.”
Sebeb-i Nüzûl
Rivayete göre Kureyş kabilesi Hz. Peygambere dediler: “Bizimle senin aranda bir yakınlık var. Bu yakınlık hakkı için söyle, kıyamet ne zaman?”
قُلْ إِنَّمَا عِلْمُهَا عِندَ اللّهِ “De ki: Onun ilmi Allah katındadır.”
Kıyametin ilminin Allah katında olduğunun tekrar edilmesi, “Onlar sana soruyorlar” ifadesinin tekrarlanmasındandır. Ve ayrıca kıyametin ne zaman kopacağını sadece Allahın ilminde olduğunu ifadede bir te’kiddir.
وَلَكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لاَ يَعْلَمُونَ “Fakat insanların çoğu bunu bilmezler.”
Lakin insanların çoğu onun ilminin Allah katında olup, mahlûkatından hiçbirine vermediğini bilmezler.
188- قُل لاَّ أَمْلِكُ لِنَفْسِي نَفْعًا وَلاَ ضَرًّا إِلاَّ مَا شَاء اللّهُ “De ki: Allah’ın dilediğinden başka, kendim için bir fayda veya bir zarara malik değilim.”
“Ben kendime bir faydayı celbetmek veya bir zararı def etmekte kendime mâlik değilim.”
Hz. Peygamberin Kur’anın lisanıyla ifade ettiği bu cümle, hem bir ubudiyet izharıdır, hem de gaybı bilme iddiasından teberridir.
“Allah’ın dilediğinden başka”
Ancak fayda ve zarar hususunda Allah bana ilhamda bulunur, muvaffak kılarsa o ayrı mesele.
وَلَوْ كُنتُ أَعْلَمُ الْغَيْبَ لاَسْتَكْثَرْتُ مِنَ الْخَيْرِ “Şayet gaybı bilseydim daha çok hayır elde ederdim.”
وَمَا مَسَّنِيَ السُّوءُ “Ve bana kötülük hiç dokunmazdı.”
Şayet ben gaybı bilseydim, o zaman halim farklı olurdu, çokça menfaatler elde ederdim, zararlı şeylerden uzak kalırdım, böylece hiçbir kötülük bana dokunmazdı.
إِنْ أَنَاْ إِلاَّ نَذِيرٌ وَبَشِيرٌ لِّقَوْمٍ يُؤْمِنُونَ “Ben iman eden bir kavim için ancak bir uyarıcı ve bir müjdeciyim.”
Ben ancak ve ancak uyarmak ve müjdelemek için gönderilmiş kul bir peygamberim.
Ayette “ iman eden bir kavim için” denilmesi, peygamberin uyarması ve müjdelemesinden fayda görenler onlar olduğu içindir.
Ayete şöyle mana verilmesi de caizdir: “Ben ancak bir uyarıcı ve iman edecek bir kavim için bir müjdeciyim.”
189- هُوَ الَّذِي خَلَقَكُم مِّن نَّفْسٍ وَاحِدَةٍ “O Allah ki sizi bir tek nefisten yarattı.”
Nefs-i vahideden (tek nefisten) murat Hz. Âdemdir.
وَجَعَلَ مِنْهَا زَوْجَهَا لِيَسْكُنَ إِلَيْهَا “Onunla sükûnet bulsun diye Ona eş kıldı.”
Zevci ise Hz. Havvadır.
Hz. Havvanın Hz. Âdemden olması,
-Ya O’nun eğe kemiğinden yaratılması,
-Veya O’nun cinsinden kılınması anlamına gelir. Başka bir ayette “Allah, size kendi cinsinizden eşler kıldı.” (Nahl, 72) denilmiştir.
O tek nefse mukabil eş yaratılması, onunla ünsiyet etmesi, sükûnete ermesi, itminan bulması içindir. Bu, bir şeyin kendi parçasına veya cinsine meyletmesi, onunla mutmain olması tarzındadır.
وَجَعَلَ مِنْهَا زَوْجَهَا لِيَسْكُنَ إِلَيْهَا “O, eşiyle birleşince eşi hafif
bir yük yüklendi (hâmile kaldı), onu bir süre taşıdı.”
Erkek, hanımıyla ilişkiye girdiğinde, hanımı hafif bir yük yüklendi. Hamile olanların genelde maruz kaldıkları ezalara maruz kalmadı.
Veya “hafif bir yük”ten murat, nutfedir.
فَلَمَّا أَثْقَلَت دَّعَوَا اللّهَ رَبَّهُمَا لَئِنْ آتَيْتَنَا صَالِحاً لَّنَكُونَنَّ مِنَ الشَّاكِرِينَ “Yani, insanın eşi gerçekte ondan bir parça olmadığı gibi, Hz. Havva da Hz. Âdemden bir parça değildir. Bundan murat, iki tarafın birbirine muhtaç olması ve birbirlerinin eksiğini tamamlamasıdır. Hz. Peygamber (asm), kadının eğe kemiğinden yaratıldığını, düzeltilmeye çalışılırsa kırılacağını söyler. Bazıları, hadisin ifadesinden, kadının böyle bir kemikten yaratıldığını anlamak istemişlerse de, aslında bu, erkekle kadının arasındaki tabiat farklılığına ve kadınların erkekleştirilmeye kalkışılmasının, onları kırıp atmak olduğuna tenbih ihtiva eden bir temsildir. Nitekim hadisin farklı varyantlarında aynı mana teşbih edatıyla “Kadın eğe kemiği gibidir...” şeklinde ifade edilmiştir.
Derken yükü ağırlaştığında, Rableri olan Allah’a şöyle dua ettiler: Eğer bize salih bir evlat verirsen, biz muhakkak şükredenlerden olacağız.”
Karnındaki çocuğun büyümesiyle yükü ağırlaştığında, “Eğer bize düzgün, bedeni sağlıklı bir çocuk verirsen, bu nimetine şükredenlerden oluruz” dediler.
190- فَلَمَّا آتَاهُمَا صَالِحاً جَعَلاَ لَهُ شُرَكَاء فِيمَا “Fakat Allah, kendilerine salih bir çocuk verince, her ikisi de tuttular, verdiği çocuk üzerine Ona ortak koşmaya başladılar.”
Ama Allah onlara salih bir evlat verdiğinde, Âdem ve Havvanın çocukları Allahın onlara verdiğine şerikler kıldılar, çocuklarına “Abdüluzza, Abdimenaf” gibi put isimleri koydular.
Ayette kastedilen Hz. Âdem ve Hz. Havva olmayıp, o ikisinin evladı hükmünde olan insanlardır.
Ayetin devamı, çoğul sığasıyla buna delâlet eder:
آتَاهُمَا فَتَعَالَى اللّهُ عَمَّا يُشْرِكُونَ “Allah, onların şerik koştukları şeylerden münezzehtir.”
191- أَيُشْرِكُونَ مَا لاَ يَخْلُقُ شَيْئاً وَهُمْ يُخْلَقُونَ “Hiçbir şey yaratmayan ve kendileri yaratılmış olan şeyleri mi O’na şerik kılıyorlar?”
Ayette anlatılan şerik kılınan şeyler, putlardır.
Denildi ki: Hz. Havva hamile kaldığında İblis O’na bir adam sûretinde geldi ve şöyle dedi: “Nerden biliyorsun, belki karnında olan bir hayvandır veya bir köpek yavrusudur. Onun nereden çıkacağını nerden biliyorsun?”
Hz. Havva bundan korktu ve Hz. Âdeme konuşulanları anlattı, her ikisi de kederlendiler. Sonra İblis Hz. Havvaya yine geldi ve dedi:
“Benim Allah yanında bir konumum var, ben Allahtan karnındakini senin gibi bir varlık yapmasına ve senden çıkışının kolay olmasına dua edeceğim, buna mukabil sen de onun adını “Abdül-hars” koyarsın.”
İblisin adı melekler arasında Haris idi.
Hz. Havva bunu kabul etti. Doğum olduğunda, adını Abdül-hars koydular.
Böyle kıssalar peygamberler hakkında uygun değildir.
Birkaç ayet öncesinde “O Allah ki sizi bir tek nefisten yarattı.” denilmişti. Bundan murat, Kureyşten Kusay hanedanı olması muhtemeldir.
Çünkü Kureyş kabilesi, Kusay’ın çocuklarıdır. Kusay’ın kendi ırkından Kureyşli Arab bir eşi vardı. Allahtan çocuk talep etmişlerdi. Allah da onlara dört erkek evlat verdi. Bunlara “Abdi Menaf, Abdi Şems, Abdi Kusay ve Abdi Dar isimleri verdiler. Bu durumda, üstteki ayette geçen “tuttular, verdiği evlat üzerine ona ortak koşmaya başladılar” ifadesi Kusay, Kusayın eşi ve onlardan sonra gelenler hakkında olur.
192-وَلاَ يَسْتَطِيعُونَ لَهُمْ نَصْرً “Ve şerik kıldıkları şeyler, onlara herhangi bir yardıma güç yetiremezler.”
O putlar, kendilerine ibadet edenlere yardım edemezler.
وَلاَ أَنفُسَهُمْ يَنصُرُونَ “Ve o şerikler bizzat kendilerine de yardım yapamazlar.”
Mesela kendilerine arız olan bir zararı def edemezler.
193- وَإِن تَدْعُوهُمْ إِلَى الْهُدَى لاَ يَتَّبِعُوكُمْ “Eğer siz onları yola çağırsanız,size uymazlar.”
“Siz o müşrikleri İslâma çağırsanız, size tabi olmazlar.”
Şöyle de olabilir: Hitap müşriklere olup “onlar” zamiriyle de putlar kastedilmiştir.
Yani, “ey müşrikler, siz o putları size hidayet etmeye, yol göstermeye çağırsanız, sizi muradınıza sevkedemezler. Allahın size icabeti gibi cevap veremezler.”
سَوَاء عَلَيْكُمْ أَدَعَوْتُمُوهُمْ أَمْ أَنتُمْ صَامِتُونَ “Onları ha çağırmışsınız, ha çağırmayıp susmuşsunuz, sizin için fark etmez.”
Veya o müşrikler ihtiyaçları için dua etmiyorlardı. Sanki bu ayetle şöyle denilmiş oldu: “Sizin için onlara dua etmeyi ihdas etmeniz veya eskide olduğu gibi onlara dua etmekten sessiz kalmanız aynıdır, bir şey değişmez.”
194- إِنَّ الَّذِينَ تَدْعُونَ مِن دُونِ اللّهِ عِبَادٌ أَمْثَالُكُمْ “Allah’ı bırakıp taptıklarınız da tıpkı sizin gibi kullardır.”
Sizin kendilerine ibadet ettiğiniz ve “ilah” olarak isimlendirdiğiniz şeyler sizin gibi memluk, musahhar kullardır.
فَادْعُوهُمْ فَلْيَسْتَجِيبُواْ لَكُمْ إِن كُنتُمْ صَادِقِينَ “Eğer iddianızda doğru iseniz haydi onları çağırın da size cevap versinler.”Onların ilah oldukları iddianızda sadık iseniz, haydi onların çağırın, size icabet etsinler.Şöyle bir mana da muhtemeldir:
Onlar bazı putları insan sûretinde yontuyorlardı. Ayet onlara şu manayı bildirdi: “O putlar için varılabilecek en nihaî durum, sizin gibi canlı-akıllı varlıklar olmaktır. Öyleyse siz birbirinizin ibadetine layık olmadığınız gibi, onlar da sizin ibadetinize layık olamazlar.”
195- أَلَهُمْ أَرْجُلٌ يَمْشُونَ بِهَا “Onların yürüyecek ayakları mı var?”
أَمْ لَهُمْ أَيْدٍ يَبْطِشُونَ بِهَا “Yoksa tutacak elleri mi?”
أَمْ لَهُمْ أَعْيُنٌ يُبْصِرُونَ بِهَا “Yoksa görecek gözleri mi?”
أَمْ لَهُمْ آذَانٌ يَسْمَعُونَ بِهَا “Yoksa işitecek kulakları mı var?”
Cenab-ı Hak ardından onları silkelemeye dönüp şöyle buyurdu:
قُلِ ادْعُواْ شُرَكَاءكُمْ ثُمَّ كِيدُونِ فَلاَ تُنظِرُونِ “De ki: “Haydi çağırın o ortaklarınızı, sonra bana istediğiniz tuzağı kurun ve göz açtırmayın.”
Ey peygamber! De ki: “Bana düşmanlıkta o putlardan yardım isteyin, şeriklerinizi çağırın. Siz ve şerikleriniz yapabileceğiniz her türlü tuzağı yapın. Bana göz açtırmayın, mühlet vermeyin.”
196- إِنَّ وَلِيِّيَ اللّهُ الَّذِي نَزَّلَ الْكِتَابَ “Zira benim velim, kitabı indiren Allah’tır.”
Çünkü ben Allahu Teâlânın yardımına ve korumasına güvendiğimden size hiç aldırmıyorum.
وَهُوَ يَتَوَلَّى الصَّالِحِينَ “Ve O, salih kullarına sahip çıkar.”
Elçilerine bir lütuf olarak salih kullarına sahip çıkmak, Allahu Teâlânın âdetindendir.
197- إِنَّ وَلِيِّيَ اللّهُ الَّذِي نَزَّلَ الْكِتَابَ “Allah’tan başka taptıklarınız ise, ne size yardım edebilirler, ne de kendi kendilerine yardımları dokunur.”
Bu ayet, Hz. Peygamberin onlara önem vermemesinin, aldırmamasının illetini beyan etmede bir tetimmedir.
198- وَإِن تَدْعُوهُمْ إِلَى الْهُدَى لاَ يَسْمَعُواْ “Siz onları doğru yola çağıracak olsanız duymazlar.”
وَتَرَاهُمْ يَنظُرُونَ إِلَيْكَ “Onların sana baktıklarını görürsün.”
وَهُمْ لاَ يُبْصِرُونَ “Ama onlar görmezler.”
O putlar, sana bakan kimselere benzerler, çünkü onları yapanlar, karşısında durana bakar bir şekilde bunlara sûret vermişlerdir.
199- خُذِ الْعَفْو “Sen affa sarıl.”
İnsanların fiillerinden, kolay olan ve yapabilecekleri şeyleri onlardan talep et, onlara zor gelecek şeyler isteme.
Veya şu manayı ifade eder: Suçluları affetme yolunu seç.
Veya onlardan İslamî hizmetler için teberru aldığında, mallarının fazlasından ve kolay verebilecekleri şeylerden al.
Bu, zekâtın vücubundan önce idi.
وَأْمُرْ بِالْعُرْفِ “Ve iyiliği emret.”
Fiillerden marûf ve müstahsen olanı emret.
وَأَعْرِضْ عَنِ الْجَاهِلِينَ “Ve cahillerden yüz çevir.”
Onlarla mücadeleye girişme, onların yaptıklarının aynısıyla mukabelede bulunma!
Bu ayet mekârim-i ahlakı (en güzel ahlakî esasları) cem etmiş ve Hz. Peygamberi bunların hepsini yapmakla mükellef kılmıştır.
200- وَإِمَّا يَنزَغَنَّكَ مِنَ الشَّيْطَانِ نَزْغٌ فَاسْتَعِذْ بِاللّهِ ه“Eğer şeytandan bir vesvese gelirse hemen Allah’a sığın.”
Şayet şeytan sana arız olan bir öfke veya bir fikirle vesvese verip, emirlerimin hilafına bir şeyi yapmaya sevk ederse, hemen bana sığın.
إِنَّهُ سَمِيعٌ عَلِيمٌ “Muhakkak ki O, Semi, Alîm’dir.”
Çünkü O, senin istiazeni işitir, senin için maslahatlı olanı bilir, seni ona sevk eder.
Veya Allah sana eza edenlerin seslerini işitir, fiillerini bilir, ona göre onları cezalandırır. Böylece, intikamla ve şeytanla cedelleşmekle seni meşgul etmez
201- إِنَّ الَّذِينَ اتَّقَواْ إِذَا مَسَّهُمْ طَائِفٌ مِّنَ الشَّيْطَانِ تَذَكَّرُواْ “Allah’tan korkanlar, kendilerine şeytandan bir vesvese iliştiği zaman, durup düşünürler.”
Ayetin metninde geçen “taif kelimesi tavaf kökünden gelir. Sanki şeytanî vesvese onları tavaf etmiş, etraflarında dönmüş, ama onlara etki etmeye güç yetirememiştir.
O müttakiler, vesvese anında Allahın emirlerini ve yasaklarını hatırlarlar.
فَإِذَا هُم مُّبْصِرُونَ “Böylece basiretle hareket ederler.”
O düşünme sebebiyle hata ettikleri yerleri ve şeytanın hilelerini görürler, bunlardan korunurlar, şeytana uymazlar.
Ayet, makablini te’kid ve takrîrdir. Bundan sonra gelen ayet de aynı şekildedir:
202- وَإِخْوَانُهُمْ يَمُدُّونَهُمْ فِي الْغَيِّ “Onların kardeşlerine gelince, şeytanlar onları azgınlığa sürükler.”
Şeytandan sakınmayan şeytan dostlarına gelince; günahları süslü göstererek ve kışkırtarak şeytan onların azgınlığına meded verir, destek olur.
Ayetin şu manasına da dikkat çekilmiştir:
“Şeytanlar kendi dostlarına günahları kolaylaştırarak ve günahlara teşvik ederek meded verirler; dostları da onlara tâbi olarak ve uyarak yardım ederler.
ثُمَّ لاَ يُقْصِرُونَ “Sonra da yakalarını bırakmazlar.”
Sonra da onları doğru yoldan çevirinceye kadar aldatmaktan ellerini çekmezler, dostlarının yakasını bırakmazlar.
Zamirin şeytan dostlarına râci olması da caizdir: O şeytan dostları, azgınlıktan ellerini çekmezler, taşkınlıklarını tam yaparlar.
“Onların kardeşleri” ifadesinden, şeytanlar ve cahiller de anlaşılabilir. Yani, o cahillerin ihvanı olan şeytanlar, onları azgınlığa sevkederler, sonra bu konuda hiç gevşeklik göstermezler, onları her türlü taşkınlığa yönlendirirler.
203- وَإِذَا لَمْ تَأْتِهِم بِآيَةٍ قَالُواْ لَوْلاَ اجْتَبَيْتَهَا “Onlara (arzularına göre) bir âyet getirmediğin zaman, “derleyip toplasaydın ya” derler.”
Sen onlara Kur’andan bir ayet veya talep ettikleri bir mu’cize getirmediğinde “daha önce okudukların gibi kendi nefsinden bir şeyler uydurup söyleseydin ya, veya Allahtan talep etseydin ya” derler.
قُلْ إِنَّمَا أَتَّبِعُ مَا يِوحَى إِلَيَّ مِن رَّبِّي “De ki: Ben ancak Rabbimden bana ne vahyolunuyorsa ona uyarım.”
Ben ayetleri uyduran biri veya o mu’cizeleri talep eden biri değilim, ben ancak bana vahyedilene tâbi olurum.
هَذَا بَصَآئِرُ مِن رَّبِّكُمْ “İşte bu, Rabbinizden gelen basiretlerdir.”
Bu Kur’an kendisiyle hakkın görüldüğü, doğrunun idrak edildiği basîret nurlarıdır.
وَهُدًى وَرَحْمَةٌ لِّقَوْمٍ يُؤْمِنُونَ “İman eden bir kavim için bir hidayettir ve bir rahmettir.”
204- وَإِذَا قُرِىءَ الْقُرْآنُ فَاسْتَمِعُواْ لَهُ “Kur’ân okunduğu zaman, hemen onu dinleyin.”
وَأَنصِتُواْ “Ve susun.”
لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ “Ola ki, rahmete nâil olursunuz.”
Bunun tefsiri geçmişti
Ayet, namaz hakkında indi. Bazıları namazda konuşuyorlardı, Bu ayetle imamın kıraatine kulak vermek ve onun için susmakla emrolundular.
Lafzın zâhiri Kur’an okunduğunda onu dinlemek ve susmanın vücubunu iktiza eder. Bütün alimler, namaz dışında Kur’an duyulduğunda susmak ve dinlemenin müstehap olduğunu söylerler.
Bu ayetle cemaatle namaz esnasında cemaatin imam arkasında kıraatinin vacip olmadığına delil getirilmiş ise de, zayıf bir delildir.
205- وَاذْكُر رَّبَّكَ فِي نَفْسِكَ تَضَرُّعاً وَخِيفَةً وَدُونَ الْجَهْرِ مِنَ الْقَوْلِ بِالْغُدُوِّ وَالآصَالِ “Sabah akşam, kendi içinden, tazarru ile ve ürpererek, alçak sesle Rabbini an.”
Ayetin hükmü, kıraat ve duada ve bu ikisi dışındaki zikirlerde geneldir.
Veya ayet, İmam Şafiînin mezhebinde olduğu gibi, imam fatiha okumayı bitirdiğinde cemaatin gizlice Fatihayı okumasına bir emirdir.
Burada bildirilen ölçü, gizli okumanın fevkinde, ama sesli konuşmanın da aşağısında bir sesle okumaktır. Çünkü böyle bir okuyuş, huşu ve ihlâsa daha uygundur.
وَلاَ تَكُن مِّنَ الْغَافِلِينَ “Ve gafillerden olma.”Allahı anmaktan gaflet edenlerden olma.
206- إِنَّ الَّذِينَ عِندَ رَبِّكَ لاَ يَسْتَكْبِرُونَ عَنْ عِبَادَتِهِ “Zira Rabbinin nezdinde olanlar, Allah’a ibadetten asla kibirlenmezler.”
“Rabbinin nezdinde olanlar”dan murat, mele-i âlâdaki meleklerdir.
وَيُسَبِّحُونَهُ “Ve O’na tesbih ederler.”
وَلَهُ يَسْجُدُونَ “Ve yalnızca O’na secde ederler.”
İbadet ve tezellülü sadece Allah için yaparlar, başkasını O’na şerik kılmazlar.
Bu ifade, onların dışında olan mükelleflere bir tarizdir. Bundan dolayı bu ayetin okunmasıyla secde edilmesinin vücubuna hükmedilmiştir.
Hz. Peygamber şöyle buyurur: “Âdemoğlu secde ayetini okuyup secdeye vardığında şeytan ağlar ve şöyle der: Yazıklar olsun bana! Bu insan secde ile emrolundu ve secde etti, ona cennet var. Ben de secde ile emrolundum, ama isyan ettim, bana da cehennem var.”
Yine Hz. Peygamber şöyle der: “A’raf sûresini kim okursa Allah kıyamet günü onunla İblis arasında bir perde çeker ve Hz. Âdem kıyamet günü ona şefaatçi olur.”
Yazar:
Prof.Dr. Şadi Eren
Huruf-u mukattaa ile ilgili daha önce açıklama yapılmıştı.[1>
2- كِتَابٌ أُنزِلَ إِلَيْكَ “O, sana indirilen bir kitaptır.”
Bundan murat bu sûre veya Kur’an’dır.
فَلاَ يَكُن فِي صَدْرِكَ حَرَجٌ مِّنْهُ “Bundan (kitaptan) dolayı göğsünde bir harec olmasın.”
Ayette geçen “harec” ifadesi, şek (tereddüt) anlamına gelir. Çünkü şek, göğüste sıkıntı meydana getirir.
Veya bundan murat kalp darlığı olabilir. Yani, “sakın bunu tebliğden dolayı yalanlarlar korkusuyla kalbinde bir darlık meydana gelmesin!”
Veya “sakın hakkını vermede kusur ederim” diye bir sıkıntı duyma!”
لِتُنذِرَ بِهِ “(Bu Kitabın indirilişi) onunla uyarman içindir.”
Veya, evveliyle bağlantılı bir şekilde şöyle mana verilebilir:
“Bununla uyarma hususunda, sakın göğsünde bir sıkıntı olmasın”
Kitabın Allah tarafından indirilmesi, Hz. Peygambere uyarma görevinde cesaret verir. Keza, onlardan korkmadığında veya onu tebliğde muvaffak kılınacağını bildiğinde görevini daha iyi yapar.
وَذِكْرَى لِلْمُؤْمِنِينَ “Ve bu, inananlara bir öğüttür.”
3- اتَّبِعُواْ مَا أُنزِلَ إِلَيْكُم مِّن رَّبِّكُمْ “Rabbinizden size indirilene tâbi olun.”
Emredilen ittiba, Kur’anı ve sünneti içine alır. Çünkü Cenab-ı Hak peygamberiyle alakalı şöyle bildirir:
“O, hevâdan konuşmaz. O, ancak kendisine bildirilen bir vahiydir.” (Necm 3-4)
وَلاَ تَتَّبِعُواْ مِن دُونِهِ أَوْلِيَاء “O’ndan başka dostlara tâbi olmayın.”
Rabbinizden size indirilenden başkasına, yani cin ve insten sizi yoldan çıkaranlara ittiba etmeyin.
قَلِيلاً مَّا تَذَكَّرُونَ “Ne de az düşünüyorsunuz!”
Veya çok az zaman tezekkür ediyorsunuz, öyle ki Allahın dinini terk edip başkasına tâbi oluyorsunuz.
4- وَكَم مِّن قَرْيَةٍ أَهْلَكْنَاهَا “Nice beldeleri helâk ettik.”
Nice beldelerin ahalisini helâk etmeyi murat ettik.
Veya onları hor-hakir yaparak helâk ettik.
فَجَاءهَا بَأْسُنَا بَيَاتًا “Azabımız gece vakti onlara geldi.”
Hz. Lûtun kavmine olduğu gibi, azabımız gece vakti uyurlarken onlara geldi.
أَوْ هُمْ قَآئِلُونَ “Veya gün ortasında istirahat ederlerken geldi.”
Veya Hz. Şuaybın kavminde olduğu gibi, azabımız onlara gün ortasında istirahat ederlerken geldi.
Ayette azabın onları uykuda yakalamasının nazara verilmesinde, onların gefletine ve kendilerini azaptan emniyet içinde görmelerine işaret vardır. Bu iki vaktin özellikle nazara verilmesi bundandır. Ayrıca bu iki vakit, dinlenme ve istirahat zamanı olduğundan, o vakitlerde gelen azap daha korkunç olur.
5 - فَمَا كَانَ دَعْوَاهُمْ إِذْ جَاءهُمْ بَأْسُنَا إِلاَّ أَن قَالُواْ إِنَّا كُنَّا ظَالِمِينَ “Azabımız onlara geldiğinde ‘Biz gerçekten zalimlermişiz!’ demelerinden başka bir sözleri olmadı.”
Azabımız kendilerine geldiğinde, pişman olmuş bir halde zulüm içinde bulunduklarını ve batıl yolda olduklarını itiraf ettiler.
6- فَلَنَسْأَلَنَّ الَّذِينَ أُرْسِلَ إِلَيْهِمْ “Muhakkak ve muhakkak kendilerine elçi gönderilenlere soracağız.”
Sormaktan murat, risaletin kabulü ve gelen elçilere icabetleri hususudur.
وَلَنَسْأَلَنَّ الْمُرْسَلِينَ “Muhakkak ve muhakkak o elçilere de soracağız.”
Elçilere, kendilerine ne şekilde icabet edildiği sorulacaktır.
Bu şekilde sualden murat, kâfirleri kınamak ve hatalarını başlarına vurmaktır.
Ama başka ayette ifade edilen “Mücrimlerden günahları sorulmaz.” ayeti (Kasas, 78) “öğrenmek için onlara bir şey sorulmaz” anlamındadır.
Veya birincisi yani hesap yerinde sorulması, bu ise cezalarının verilme zamanında olacaktır.
7- فَلَنَقُصَّنَّ عَلَيْهِم بِعِلْمٍ “Biz onlara durumlarını ilme dayalı bir şekilde tek tek anlatacağız.”
-O elçiler, “Bizim bir bilgimiz yok. Gaypleri hakkıyla bilen ancak sensin.”[2> dediklerinde onlara,
-Veya hem elçilere hem de gönderildikleri insanlara durumlarını tek tek anlatacağız.
Anlatırken onların zâhirlerini ve batınlarını bilerek veya onlarla ilgili gerçek bilgiler ne ise, o şekilde anlatacağız.
وَمَا كُنَّا غَآئِبِينَ “Biz (onlardan) gaip değiliz.”
Biz onlardan uzak değiliz ki, onların hallerinden herhangi bir şey bize gizli kalsın!
8- وَالْوَزْنُ يَوْمَئِذٍ الْحَقُّ “O gün vezn haktır.”
Vezn, amellerin tartılmasıdır. Cumhura göre, dili ve iki kefesi olan bir terazi ile amel defterleri herkesin gözü önünde tartılır. Bu, adaletin ortaya çıkması ve mazereti kesmek içindir.
Allahın onlara amellerinden sorması, dillerinin o amelleri itiraf etmesi, azalarının kendi yaptıklarına şahitlik yapması hak olduğu gibi, amellerin tartılması da haktır.
Şu rivayet de mizanı teyit etmektedir.
“Kişi mizana getirilir. Doksan dokuz sayfa onun aleyhinde gözün alabildiğince açılır. Bir de kendisinde kelime-i şehadet bulunan bir kart çıkarılır. Doksan dokuz sayfa terazinin bir kefesine, kart da diğer kefesine konulur. O sayfalar hafif, kart ise ağır gelir.”
Denildi ki: Şahıslar tartılır. Hz. Peygamber şöyle buyurur:
“Kıyamet günü şişman büyük kimse mizana getirilir, ama Allah katında bir sinek kanadı kadar ağırlığı olmayabilir.”
فَمَن ثَقُلَتْ مَوَازِينُهُ فَأُوْلَئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ “Artık kimin mizanları ağır gelirse, işte onlar felâha erenlerdir.”
Kimin haseneleri veya hasenelerin tartıldığı şey ağır gelirse, işte onlar kurtuluş ve sevap ile felâha erenlerdir.
Ayetteki “mevazîn” ifadesi mevzun veya mizan kelimesinin çoğuludur.
Mevazîn kelimesinin çoğul gelmesi,
-Tartılan amellerin farklılığı,
-Ve tartmanın müteaddit oluşu itibarı iledir.
9- وَمَنْ خَفَّتْ مَوَازِينُهُ فَأُوْلَئِكَ الَّذِينَ خَسِرُواْ أَنفُسَهُم بِمَا كَانُواْ بِآيَاتِنَا يِظْلِمُونَ “Ve kimin mizanları hafif gelirse, işte onlar âyetlerimize haksızlık etmelerinden ötürü kendilerini ziyana sokanlardır.”
Ama tartısı hafif gelenler ise, yaratılmış oldukları selim fıtratı zayi etmek ve kendilerini azaba maruz bırakacak şeyleri yapmak sûretiyle kendilerine yazık etmişlerdir.
10- وَلَقَدْ مَكَّنَّاكُمْ فِي الأَرْضِ “Doğrusu Biz sizi arzda yerleştirdik.”
Yeryüzünde sizi yerleştirdik, orada ekip dikme imkânı verdik, tasarrufa mezun kıldık.
وَجَعَلْنَا لَكُمْ فِيهَا مَعَايِشَ “Orada size maişetler verdik.”
Orada size geçim sebepleri meydana getirdik.
قَلِيلاً مَّا تَشْكُرُونَ “Ne de az şükrediyorsunuz!”
Size yapılan bütün bu ikramlara mukabil ne de az şükrediyorsunuz!
[1> Bkz. Bakara sûresinin başı.
[2> Bkz. Maide, 109.
11- وَلَقَدْ خَلَقْنَاكُمْ ثُمَّ صَوَّرْنَاكُمْ “Andolsun sizi yarattık, sonra size şekil verdik.”
Atanız Âdemi çamurdan şekil verilmemiş olarak yarattık, sonra da ona şekil verdik.
Ayette Hz. Âdemin yaratılışı ve kendisine sûret verilişi, bütün insanların yaratılışı ve şekil verilişi yerine konuldu.
Veya mana şöyle de olabilir: Sizi yaratmaya ve tasvire şöyle başladık: Âdemi yarattık ve O’na şekil verdik.
ثُمَّ قُلْنَا لِلْمَلآئِكَةِ اسْجُدُواْ لآدَمَ “Sonra da meleklere ‘Âdem’e secde edin’ dedik.”
فَسَجَدُواْ إِلاَّ إِبْلِيسَ “Bunun üzerine, İblisten başka hepsi secde etti.”
لَمْ يَكُن مِّنَ السَّاجِدِينَ “O, secde edenlerden olmadı.”
12- قَالَ مَا مَنَعَكَ أَلاَّ تَسْجُدَ إِذْ أَمَرْتُكَ “Allah dedi: Sana emrettiğimde, seni secde etmekten alıkoyan nedir?”
Ayette “emrettiğimde…” ifadesi mutlak emrin vücup için olduğuna ve hemen yerine getirilmesine bir delildir.
قَالَ أَنَاْ خَيْرٌ مِّنْهُ “İblis dedi: Ben, ondan hayırlıyım.”
Yani, “Secde etmeme mâni olan şey, benim ondan daha hayırlı olmamdır. Üstün olanın aşağı seviyede olana secde etmesi güzel olmaz. Böyle iken bunun bana emredilmesi nasıl uygun olur?”
İblis, böyle diyerek tekebbürü ilk başlatan ve güzellik ve çirkinliğin aklen olduğunu söyleyen ilk kişi oldu.
خَلَقْتَنِي مِن نَّارٍ وَخَلَقْتَهُ مِن طِينٍ “Beni ateşten yarattın, onu ise çamurdan yarattın.”
İblis, böyle diyerek kendi üstünlüğüne delil getirdi. Ama bütün üstünlüğün unsur itibarıyla olduğunu zannederek aldandı ve failin itibar etmesiyle olan üstünlükten gafil kaldı. Allahu Teâlâ buna şöyle işaret eder:
“Allah dedi: Ey İblis! İki elimle yarattığıma secde etmekten seni ne alıkoydu?” (Sad, 75)
Ayette Allahu Teâlânın “iki elimle” demesi, “vasıtasız yarattım” manasındadır.
Keza, iblis şu ayette nazara verildiği üzere, sûret itibarıyla olandan gafil kaldı: “Ben, onun yaratılışını tamamladığım ve ona ruhumdan üflediğim zaman, hemen onun için secdeye kapanın.” (Hicr, 29)
Ayrıca işin esası olan gaye itibarıyla da yanıldı. Bundan dolayı, Allah onlara Âdemin kendilerinden daha bilgili olduğunu ve O’nda kendilerinde olmayan özellikler olduğunu beyan ettikten sonra, secde etmelerini emretti.
Ayet, kevn ü fesada ve şeytanların mevcut cisimler olduğuna bir delildir. İnsanın yaratılışının çamura, şeytanın ise ateşe nispet edilmesi, her ikisinde daha çok bulunan ecza itibariyle olması muhtemeldir.
13- قَالَ فَاهْبِطْ مِنْهَا “Allah: ‘İn oradan’ dedi.”
“İn oradan” ifadesi, semadan veya cennetten inişe işaret edebilir.
فَمَا يَكُونُ لَكَ أَن تَتَكَبَّرَ فِيهَا “Orada büyüklük taslamak senin haddin değildir.”
Orada tekebbür ve isyan etmek uygun değildir. Çünkü orası huşu ve itaat halinde olanların yeridir.
Ayette, tekebbürün cennet ehline layık olmadığına ve Allahu Teâlânın İblisi kovması ve bulunduğu yerden indirmesi mücerret isyanıyla olmayıp tekebbüründen dolayı olduğuna bir tenbih vardır.
فَاخْرُجْ إِنَّكَ مِنَ الصَّاغِرِينَ “Haydi çık! Çünkü sen zelil kılınanlardansın.”
Çık oradan, çünkü sen tekebbüründen dolayı Allahın zelil kıldıklarındansın.
Hz. Peygamber şöyle buyurur:
“Tevazu göstereni Allah yükseltir, tekebbür edeni ise alçaltır.”
14- قَالَ أَنظِرْنِي إِلَى يَوْمِ يُبْعَثُونَ “İblis dedi: Bana, insanların tekrar diriltilecekleri güne kadar süre ver.”
Yani, “Kıyamet gününe kadar bana mühlet ver, beni öldürme.”
Veya beni cezalandırmada acele etme.”
15- قَالَ إِنَّكَ مِنَ المُنظَرِينَ “Allah dedi: Sen gerçekten süre verilmişler
densin.”
İblise verilen bu cevap, zahiren istediğinin verilmesini iktiza eder. Lakin başka ayette bu durum kayıtlı olarak “belli vakte kadar” şeklinde ifade edilmektedir. (Hicr, 38)
“Belli vakit” ise,
-Sura ilk üfürülüş vakti,
-Veya bitiş müddetini ancak Allahın bildiği bir vakit olabilir.
İblisin mühlet isteyişinin yerine getirilmesinde,
-İnsanları kendisiyle denemek,
-Ona muhalefet ederek insanların sevap kazanmalarını sağlamak vardır.
16- قَالَ فَبِمَا أَغْوَيْتَنِي لأَقْعُدَنَّ لَهُمْ صِرَاطَكَ الْمُسْتَقِيمَ “İblis dedi ki: Öyleyse, beni azdırmana karşılık yemin ederim ki, ben de onlar için senin doğru yolunun üstüne oturacağım.”
Mademki bana mühlet verdin, beni onlar yüzünden azdırman sebebiyle ben de mümkün olan her yolu kullanarak onları yoldan çıkarmaya çalışacağım. Yol kesen eşkıya, yoldan geçenlere pusuya yattığı gibi, ben de onları rasat için senin doğru yolun olan İslama giden yolda pusuda bekleyeceğim.
17- ثُمَّ لآتِيَنَّهُم مِّن بَيْنِ أَيْدِيهِمْ وَمِنْ خَلْفِهِمْ وَعَنْ أَيْمَانِهِمْ وَعَن شَمَآئِلِهِمْ “Sonra önlerinden arkalarından, sağlarından sollarından onlara varacağım.”
Dört yönün her birinden onlara varacağım.
“Önlerinden arkalarından, sağlarından sollarından onlara varacağım.” ifadesi düşmanın dört yönden gelmesi gibi, şeytanın mümkün olan her ciheti kullanarak insanları yoldan çıkarması ve saptırmasını anlatan bir temsildir. Bundan dolayı “üstlerinden ve ayaklarının altından” nazara verilmedi.
Şöyle de denildi: “Üstlerinden” dememesi o yönden rahmetin inmesi, “altlarından” dememesi de, o yönden gelmenin insanları ürkütmesindendir.
İbnu Abbastan şöyle rivayet edilir:
“Önlerinden” demesi ahiret yönüyle,
“Arkalarından” demesi dünya yönüyle
“Sağlarından ve sollarından” demesi de insanların haseneleri, ve seyyieleri yönüyledir.
Şöyle mana verilmesi de söz konusu olabilir:
“Önlerinden”, yani bildikleri ve sakınabilecekleri yönden,
“Arkalarından”, yani bilmedikleri ve güç yetiremeyecekleri yönden,
“Sağlarından ve sollarından”, yani bilmeleri ve sakınmaları mümkün iken uyanık olmamaları ve ihtiyatsız davranmaları sebebiyle yapmamaları cihettendir.
وَلاَ تَجِدُ أَكْثَرَهُمْ شَاكِرِينَ “Ve Sen, onların çoğunu şükredenlerden bulmayacaksın.”
İblis bunu “Ve andolsun ki, İblis onlar hakkındaki zannını doğru çıkardı. Böylece, mü’minlerden az bir grup dışında ona uydular.” (Sebe, 20) ayetinde nazara verildiği gibi zanna dayalı olarak söylemiştir. Çünkü insanlarda şerre sevk eden şeyler çok, hayra sevk eden ise bir tanedir.
Denildi ki: İblis bunu meleklerden duyup öğrendi.
18- قَالَ اخْرُجْ مِنْهَا مَذْؤُومًا مَّدْحُورًا “Allah dedi: Haydi, sen, yerilmiş ve kovulmuş olarak oradan çık.”
لَّمَن تَبِعَكَ مِنْهُمْ لأَمْلأنَّ جَهَنَّمَ مِنكُمْ أَجْمَعِينَ “Andolsun ki, onlardan kim sana uyarsa, hepinizi cehenneme dolduracağım.”
19- وَيَا آدَمُ اسْكُنْ أَنتَ وَزَوْجُكَ الْجَنَّةَ “Ey Âdem! Sen ve eşin cennete yerleşin.”
فَكُلاَ مِنْ حَيْثُ شِئْتُمَا “Artık dilediğiniz yerden yiyin.”
وَلاَ تَقْرَبَا هَذِهِ الشَّجَرَةَ فَتَكُونَا مِنَ الظَّالِمِينَ “Fakat şu ağaca yaklaşmayın, yoksa zalimlerden olursunuz.”
20- فَوَسْوَسَ لَهُمَا الشَّيْطَانُ لِيُبْدِيَ لَهُمَا مَا وُورِيَ عَنْهُمَا مِن سَوْءَاتِهِمَا “Derken İblis onların birbirlerinden gizli kalan mahrem yerlerini kendilerine göstermek için onlara vesvese verdi.”
Vesvese, asıl olarak “gizli ses” demektir.
Bakara sûresinde vesvesenin keyfiyeti ele alınmıştı.
İblis onların mahrem yerlerini açmak istedi.
Bunda, halvet halinde ve eşin yanında ihtiyaç olmadan avret yerini açmanın çirkin ve müstehcen olduğuna bir delil vardır.
Hem Hz. Âdem hem de Hz. Havva birbirlerinin avret yerlerinin farkında olmadıkları gibi, kendilerinde olanı da henüz bilmiyorlardı.
وَقَالَ مَا نَهَاكُمَا رَبُّكُمَا عَنْ هَذِهِ الشَّجَرَةِ إِلاَّ أَن تَكُونَا مَلَكَيْنِ أَوْ تَكُونَا مِنَ الْخَالِدِينَ “Rabbiniz, başka bir sebepten dolayı değil, sırf ikiniz de birer melek ya da ebedî kalanlardan olursunuz diye sizi şu ağaçtan men etti, dedi.”
Bu ayetle, meleklerin peygamberlerden daha üstün olduğuna delil getirenler oldu. Buna cevaben deriz:
Bilindiği gibi hakikatler birbirine inkılâp edip dönüşmez. Hz. Âdem ve Hz. Havvanın rağbeti ancak ve ancak meleklerde olan fıtri kemâlatı da elde etmek, yemeye ve içmeye muhtaç olmamak idi. Bu ise, meleklerin daha üstün olduğuna mutlak olarak delalet etmez.
21- وَقَاسَمَهُمَا إِنِّي لَكُمَا لَمِنَ النَّاصِحِينَ “Ve onlara, “Elbette ben siziniyiliğinizi isteyenlerdenim” diye yemin etti.”
Ayette İblisin yemin etmesinin müfâale vezniyle, yani karşılıklı yemin etme sığasıyla gelmesi, mübalağa içindir.
Denildi ki: Hz. Âdem ve Havva, kabul ettiklerini İblise yemin yoluyla söylediler.
Yine denildi ki: “Doğru söylediğine yemin et!” dediler. O da kendilerine yemin etti. Bundan dolayı yemin bu kalıpta geldi.
22- فَدَلاَّهُمَا بِغُرُورٍ “Böylece hile ile onları aldattı.”
Onları yalan yere yeminle aldatarak ağaçtan yeme durumuna indirdi. Bununla şuna tenbihte bulunuldu: İblis, onları yüksek bir dereceden düşük bir dereceye indirdi. Çünkü ayette kullanılan kelime, bir şeyi yukarıdan aşağı göndermektir.
Hz. Âdem ve Hz. Havva, İblis de olsa kimsenin Allaha karşı yalan yere yemin edeceğini sanmıyorlardı.
فَلَمَّا ذَاقَا الشَّجَرَةَ بَدَتْ لَهُمَا سَوْءَاتُهُمَا “Ağacın meyvesini tadınca, mahrem yerleri kendilerine göründü.”
Yasak ağaçtan yediklerinde, kendilerini ceza ve günahın kötülüğü sardı, elbiseleri sıyrıldı, avret yerleri açığa çıktı.
Ayette bildirilen ağacın buğday, üzüm veya bir başkası olduğu hususunda farklı görüşler vardır. Elbisenin de nurdan veya hulle şeklinde olduğu nazara verilmiştir.
وَطَفِقَا يَخْصِفَانِ عَلَيْهِمَا مِن وَرَقِ الْجَنَّةِ “Ve cennet yapraklarından üzerlerini örtmeğe başladılar.”
Rivayete göre bu yaprak incir yaprağı idi. Bunlardan üst üste yamayarak ve yapıştırarak üzerlerini örtmeye başladılar.
وَنَادَاهُمَا رَبُّهُمَا أَلَمْ أَنْهَكُمَا عَن تِلْكُمَا الشَّجَرَةِ وَأَقُل لَّكُمَا إِنَّ الشَّيْطَآنَ لَكُمَا عَدُوٌّ مُّبِينٌ “Rab’leri onlara nida etti: “Ben sizi o ağaçtan men etmedim mi ve ‘şeytan size apaçık bir düşmandır’ demedim mi?”
Ayet, Hz. Âdem ve Hz. Havvaya, yasağa muhalefetten dolayı bir itaptır. Ve düşmanın sözüne aldanmaktan dolayı bir kınamadır.
Ayette, mutlak yasaklamanın haram oluşu bildirdiğine bir delil vardır.
23- قَالاَ رَبَّنَا ظَلَمْنَا أَنفُسَنَا “O ikisi şöyle dediler: Ey Rabbimiz! Biz nefislerimize zulmettik.”
وَإِن لَّمْ تَغْفِرْ لَنَا وَتَرْحَمْنَا لَنَكُونَنَّ مِنَ الْخَاسِرِينَ “Eğer bizi bağışlamaz ve bize merhamet etmezsen muhakkak hüsrana düşenlerden oluruz!”
Yani, “Ey Rabbimiz! Günaha girerek ve cennetten çıkarılmağa maruz bırakarak nefislerimize zulmettik.”
Ayet, şayet bağışlanmazsa küçük günahların da cezaya maruz bıraktığına bir delildir.
Mu’tezile ise şöyle dedi:
“Büyük günahlardan kaçınıldığı sürece küçük günahlardan ceza vermek caiz değildir.” Bundan dolayı ayeti şöyle değerlendirdiler: “Hz. Âdem ve Hz. Havva’nın böyle demeleri mukarreb olanların âdeti üzere, küçük günahları büyük saymak ve büyük haseneleri küçük görmektendir.”[1>
24- قَالَ اهْبِطُواْ بَعْضُكُمْ لِبَعْضٍ عَدُوٌّ “Allah dedi: Birbirinize düşman olarak inin.”
Ayetteki hitap Hz. Âdem ve Hz. Havva ile beraber onların nesillerinedir.
Veya o ikisiyle beraber şeytanadır.
Daha önce İblise “in oradan!” denilmişken de burada da Âdem ve Havvaya tabi olarak tekrar söylenmesi, bundan sonra beraber olacaklarının bilinmesi içindir.
وَلَكُمْ فِي الأَرْضِ مُسْتَقَرٌّ وَمَتَاعٌ إِلَى حِينٍ “Sizin için yeryüzünde bir süreye kadar kalmak ve faydalanmak vardır.”
25- قَالَ فِيهَا تَحْيَوْنَ وَفِيهَا تَمُوتُونَ وَمِنْهَا تُخْرَجُونَ “Allah dedi: Orada yaşayacaksınız, orada öleceksiniz ve oradan diriltilip çıkarılacaksınız!”
[1> Günahın kime karşı işlendiğini düşünen ve bunu vicdanen hisseden kimseler, günahlar hususunda çok duyarlı olurlar. Zaten büyük günah işlemezler. Ama beşeriyet hasebiyle kendilerinden sadır olan küçük günahları da büyük sayarlar, ömür boyu bunun ezikliğini hissederler, pişman olurlar.
26- } يَا بَنِي آدَمَ قَدْ أَنزَلْنَا عَلَيْكُمْ لِبَاسًا يُوَارِي سَوْءَاتِكُمْ وَرِيشًا “Ey Âdemoğulları, size avret yerlerinizi örtecek bir elbise ve süslenecek bir elbise indirdik.”
Ayette “size elbise indirdik” denilmesi elbisenin semavî tasarruflarla ve oradan inen sebeplerle yaratılmasındandır. Bunun bir benzeri şu ayetlerdir:
“Sizin için davarlardan (erkekli ve dişili olarak) sekiz tane indirdi (yarattı).” (Zümer, 6)
“Ve demiri indirdik.” (Hadid, 25)
İndirmiş olduğumuz bu elbise, şeytanın açılmasını istediği mahrem yerleri örter ve sizi yapraklarla örtünmekten kurtarır.
Sebeb-i Nüzûl
Rivayete göre Arablar (İslam öncesi) Ka’beyi çıplak olarak tavaf ediyor ve “Allaha isyan ettiğimiz elbiselerle tavaf etmeyiz” diyorlardı. Ayet, bu münasebetle nazil oldu. Belki de Hz. Âdemin kıssası buna bir mukaddime olarak zikredildi.
Bununla şu da bildirildi: Şeytandan insana isabet eden ilk kötülük, avret yerini açtırmak oldu. Şeytan, Hz. Âdem ve Hz. Havvayı bu noktadan kandırdığı gibi, diğerlerini de kandırabilir.
وَلِبَاسُ التَّقْوَىَ ذَلِكَ خَيْرٌ “Hayırlı olan, takva elbisesidir.”
Takva elbisesi,
-Allah korkusu,
-İman,
-Güzel vakar,
-Savaş elbisesi gibi manalarla açıklanabilir.
ذَلِكَ مِنْ آيَاتِ اللّهِ “İşte bu, Allah’ın âyetlerindendir.”
“İşte bu”, yani elbise verilmesi Allahın lütfuna ve rahmetine delalet eden ayetlerdendir.
لَعَلَّهُمْ يَذَّكَّرُونَ “Ola ki düşünüp öğüt alırlar.”
Olur ki tezekkür edip de bununla Allahın nimetini bilirler, öğüt alırlar da çirkin işlere karşı vera’ sahibi olur, korunurlar.
27- يَا بَنِي آدَمَ لاَ يَفْتِنَنَّكُمُ الشَّيْطَانُ “Ey Âdemoğulları! Sakın sakın şeytan sizi fitneye düşürmesin.”
Yani, sakın sakın şeytan sizi kandırarak cennete girmenize engel olmasın, bu şekilde fitneye düşürmesin.
كَمَا أَخْرَجَ أَبَوَيْكُم مِّنَ الْجَنَّةِ يَنزِعُ عَنْهُمَا لِبَاسَهُمَا لِيُرِيَهُمَا سَوْءَاتِهِمَا “Nitekim ana babanızı, mahrem yerlerini onlara göstermek için elbiselerini soyarak cennetten çıkarmıştı.”
إِنَّهُ يَرَاكُمْ هُوَ وَقَبِيلُهُ مِنْ حَيْثُ لاَ تَرَوْنَهُمْ “ Çünkü o ve kabilesi, sizin onları göremeyeceğiniz yerden sizi görürler.”
Ayetin bu kısmı, nehyin illetini gösterir ve şeytanın fitnesinden sakındırmayı te’kid eder.
Şeytanın kabilesi, onun askerleridir.
Biz onları görmezken onların bizi görmeleri, onların görülmelerinin imkânsız oluşunu ve bize temessüllerini imkânsız kılmaz.
إِنَّا جَعَلْنَا الشَّيَاطِينَ أَوْلِيَاء لِلَّذِينَ لاَ يُؤْمِنُونَ “Biz, şeytanları, iman etmeyenlere dost yaptık.”
Şeytanların iman etmeyenlere dost olmaları,
-Aralarında bulunan tenasüp,
-Şeytanların onlara gönderilmesi,
-Onları kandırmaya imkân verilmesi,
-Fıtraten düşkün oldukları günahlara sevk etmeleri yönlerinden olabilir.
Ayet, kıssanın ana fikri ve hülasasıdır.
28- وَإِذَا فَعَلُواْ فَاحِشَةً قَالُواْ وَجَدْنَا عَلَيْهَا آبَاءنَا وَاللّهُ أَمَرَنَا بِهَا “Onlar çirkin bir iş yaptıkları zaman: “Atalarımızı bu yolda bulduk ve bunu bize Allah emretti” derler.”
“Çirkin bir iş”ten murat, puta tapmak ve tavafta avret yerini açmak gibi işlerdir.
Bunlar, iki şeyi nazara vererek kendilerine delil getirdiler:
1-Atalarını taklit,
2-Allah’a iftira.
Fasit oluşu gayet açık olduğundan Cenab-ı Hak birinciden i’raz ile şöyle diyerek ikinciyi reddetti:
قُلْ إِنَّ اللّهَ لاَ يَأْمُرُ بِالْفَحْشَاء “De ki: Allah çirkin şeyler yapmayı emretmez.”
Çünkü Allahın âdeti, güzel işleri emretmek ve yüce hasletlere teşvikte bulunmak üzere cereyan etmektedir.
Ayette, kendisine zem terettüp eden fiilin çirkin oluşuna aklın hemen intikal ettiğine bir delalet yoktur. Çünkü ayette geçen “fahişe”, yani çirkin fiilden murat, selim tabiatın kendisinden nefret ettiği ve istikametli aklın noksan gördüğü şeydir.
Denildi ki: Ayetin iki cümlesi birbirine terettüp eden iki sualin cevabıdır.
Sanki onlara yaptıkları çirkin fiillerle alakalı şöyle denilmiştir: “Niye böyle yapıyorsunuz?”
Onlar da şöyle cevap vermişlerdir: “Atalarımızı böyle yapıyor bulduk.”
Bunun üzerine kendilerine şöyle denilmiştir: “Atalarınız bunu nereden aldı?”
Onlar da demişlerdir ki: “Allah böyle emretti!”
Her iki veche göre de, -mutlak olarak değilse bile-, hilafına delil olan meselelerde taklit yapılması uygun bir şey değildir.[1>
أَتَقُولُونَ عَلَى اللّهِ مَا لاَ تَعْلَمُونَ “Yoksa Allah’a karşı bilmediğiniz şeylerimi söylüyorsunuz?”
Ayet, Allaha iftiradan nehyi tazammun eden bir inkârdır.[2>
29- قُلْ أَمَرَ رَبِّي بِالْقِسْطِ “De ki: “Rabbim adaleti emretti.”
Ayette geçen “kıst”, adalettir. Adalet ise, ifrat ve tefrit taraflarının ortasıdır.
وَأَقِيمُواْ وُجُوهَكُمْ عِندَ كُلِّ مَسْجِدٍ “Her mescidde yüzünüzü O’na doğrultun.”
Yani, “başkasına yönelmeden istikametli bir şekilde Allaha ibadete yönelin.”
Veya “yüzlerinizi kıbleye doğrultun.”
Her secde vaktinde veya kendisinde secde bulunan her namazda yüzlerinizi O’na çevirin.
Veya kendi namaz kıldığınız mescitlere tehir etmeden, namaz vakti geldiğinde hangi mescit olursa olsun hemen namazınızı kılın.
وَادْعُوهُ مُخْلِصِينَ لَهُ الدِّينَ “Ve dini yalnız kendisine has kılarak O’na yalvarın.”
O’na ibadet edin, itaatinizi ihlâsla yapın. Çünkü dönüşünüz O’nadır.
كَمَا بَدَأَكُمْ تَعُودُونَ “Başlangıçta sizi O yarattığı gibi, O’na döneceksiniz.”
Sizleri ilk O yarattığı gibi, dönüşünüz de O’nadır. O, amellerinize göre size karşılık verir. Öyleyse ibadeti sırf Allah için yapın.
Ayette Cenab-ı Hakkın insanları yeniden diriltmesi ilk yaratmasına benzetildi. Bunda, yeniden dirilmenin mümkün olduğunu anlatmak ve ilâhî kudrete bunun ağır gelmeyeceğini bildirmek vardır.
Şöyle de mana verildi: O, sizi bidayeten topraktan yarattı. Sizler ölünce yine toprağa döneceksiniz.
30- فَرِيقًا هَدَى “O bir topluluğu doğru yola iletti.”
Allah bir kısmını imana muvaffak kılarak hidayet etti.
وَفَرِيقًا حَقَّ عَلَيْهِمُ الضَّلاَلَةُ “Bir topluluğa da dalalet hak oldu.”
Bir kısmına ise önceden sebkat eden bir takdir gereği, dalalet hak oldu.
إِنَّهُمُ اتَّخَذُوا الشَّيَاطِينَ أَوْلِيَاء مِن دُونِ اللّهِ “Çünkü onlar, şeytanları Allah’tan başka dostlar edindiler.”
Ayet, onların hidayetten mahrum bırakılmalarının illetini beyan eder veya yoldan çıkmalarının tahkikini yapar.
وَيَحْسَبُونَ أَنَّهُم مُّهْتَدُونَ “Ve kendilerinin doğru yolda olduklarını sanıyorlar.”
Ayet, hatalı kâfirle inatçı olan kâfirin aynı derecede zemme (kınanmaya) layık olduklarına delalet eder.[3>
31- يَا بَنِي آدَمَ خُذُواْ زِينَتَكُمْ عِندَ كُلِّ مَسْجِدٍ “Ey Âdemoğulları! Her mescidde güzel elbisenizi alın.”
Yani, tavaf veya namaz için her mescidde avretinizi örtecek elbisenizi alınız.
Kişinin namaz için en güzel elbisesini giymesi, sünnettendir.
Ayette, namazda setr-i avretin vacip olduğuna bir delil vardır.
وكُلُواْ وَاشْرَبُواْ “Yiyin ve için.”
Hoşunuza giden helal şeylerden yiyin için.
Sebeb-i Nüzûl
Rivayete göre Beni Amir hacc günlerinde kût dışında yemek yemezlerdi, ayrıca et de yemezlerdi ve bununla hacc’larını tazim ederlerdi. Müslümanlar da onlar gibi yapmak isteyince ayet nazil oldu.
وَلاَ تُسْرِفُواْ “Fakat israf etmeyin.”
-Helali haram kılmakla,
-Harama yönelmekle,
-Aşırı yiyerek ve buna düşkünlük göstererek israf etmeyin.
İbnu Abbas’tan şöyle nakledilir:
“İsraf ve kendini beğenmek hasleti seni hataya sevketmedikçe, dilediğini ye ve dilediğini giy!”
Ali bin Hüseyin şöyle der: Allah tıbbı bir ayetin yarısında cem etti ve şöyle buyurdu: “Yiyin ve için, fakat israf etmeyin!”
إِنَّهُ لاَ يُحِبُّ الْمُسْرِفِينَ “Çünkü Allah israf edenleri sevmez.”
Allah müsriflerin fiiline rıza göstermez.
32- قُلْ مَنْ حَرَّمَ زِينَةَ اللّهِ الَّتِيَ أَخْرَجَ لِعِبَادِهِ وَالْطَّيِّبَاتِ مِنَ الرِّزْقِ “De ki: “Allah’ın kulları için çıkardığı zînetleri ve tertemiz rızıkları kim haram kılar?”
Zînetten murat, elbise ve kendisiyle güzelleşilen diğer zînetlerdir.
Allahın insanlar için çıkardığı bu zînetler,
-Bitkilerden elde edilen pamuk ve keten,
-Hayvanlardan elde edilen ipek ve yün
-Ve madenlerden elde edilen zırh gibi şeylerdir.
Rızktan tayyip olanlar, yiyecek ve içeceklerden leziz şeylerdir. Bunda yiyecek, içecek ve süs eşyalarında asıl hükmün mubahlık olduğuna bir delil vardır. Çünkü ayetteki istifham inkâr içindir.[4>
قُلْ هِي لِلَّذِينَ آمَنُواْ فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا “De ki: “Bunlar, bu dünya hayatında iman edenler içindir.”
Bu nimetler asıl olarak şu dünya hayatında ehl-i iman içindir. Her ne kadar bu nimetlerde kâfirler müşterek olsalar da, onlara bakan yönü tebeidir.
خَالِصَةً يَوْمَ الْقِيَامَةِ “Kıyamet gününde de yalnız onlara mahsustur.”
Kıyamette ise, bunlar sadece ehl-i imanın olacak, başkaları onlara ortak olamayacaktır.
كَذَلِكَ نُفَصِّلُ الآيَاتِ لِقَوْمٍ يَعْلَمُونَ “İşte biz, bilen bir topluluğa âyetleri böyle uzun uzun açıklıyoruz.”
Bu hükmü tafsil ettiğimiz gibi, diğer hükümleri de bilen kimselere ayrıntılarıyla anlatıyoruz.
33- قُلْ إِنَّمَا حَرَّمَ رَبِّيَ “De ki: “Rabbimin haram kıldıkları ancak şunlardır:”
الْفَوَاحِشَ مَا ظَهَرَ مِنْهَا وَمَا بَطَنَ “Açık ve gizli fuhşiyatı.”
Fuhşiyat, son derece çirkin olan işler demektir. Zinaya taalluk eden günahlar olduğu da söylenmiştir.
وَالإِثْمَ “Günahı”
Ayette tahsisten sonra tamim vardır. Yani önce çirkin olanlar nazara verilmiş, ardından ise bütün günahlar yasaklanmıştır.
وَالْبَغْيَ بِغَيْرِ الْحَقِّ “Haksız yere bir şeyler elde etmeyi”
Ayetin metninde geçen bağy, zulüm veya kibir demektir. Müstakil olarak ayette yasaklanması, bunun ne kadar büyük olduğuna dikkat çekmek içindir.
“Haksız yere” ifadesi, öncesindeki bağy ile alakalı olup, mana olarak onu te’kid eder.
وَأَن تُشْرِكُواْ بِاللّهِ مَا لَمْ يُنَزِّلْ بِهِ سُلْطَانًا “Haklarında hiç bir delil indirmediği şeyleri Allah’a ortak koşmanızı.”
Ayet, müşriklerle bir tehekküm, yani ince bir alaydır.
Ayrıca kendisine delalet eden bir delil olmayan şeye uymanın haram olduğuna bir tenbihtir.
وَأَن تَقُولُواْ عَلَى اللّهِ مَا لاَ تَعْلَمُونَ “Ve Allah hakkında bilmediğiniz şeyleri söylemenizi.”
Dolayısıyla,
-Allah’ın sıfatlarını inkâr etmek,
-Günahları işleyip “Allah bize böyle emretti” şeklinde iftira etmek gibi, hakkında bilginiz olmayan şeyleri Allah’a nisbet etmeyiniz.
34- وَلِكُلِّ أُمَّةٍ أَجَلٌ “Her ümmet için bir ecel vardır.”
Ecel, müddet veya onların başına gelecek azabın vaktidir. Mekke ehline bir vaîddir.
فَإِذَا جَاء أَجَلُهُمْ لاَ يَسْتَأْخِرُونَ سَاعَةً وَلاَ يَسْتَقْدِمُونَ “Onların eceli geldiğinde, ne bir an erteleyebilirler, ne de öne alabilirler.”
Şöyle de mana verilebilir: Dehşetin şiddetinden dolayı, geri bırakılmasını ve öne alınmasını istemezler.
[1> Yani, “taklit bütün durumlarda haramdır” denilemez. Peygamberi taklit ve sahasında uzman olan kimselerin sözünü tahkik etmeden kabul etmek gibi istisnaî durumlar dışında, dinî meselelerde esas olan taklit değil, tahkiktir.
[2> Yani, “böyle demeyiniz, bilmediğiniz şeyleri iftira yoluyla Allaha nisbet etmeyiniz!”
[3> Çünkü ayette nazara verilen kâfirler, kendilerinin doğru yolda olduklarını sanan kimselerdir. Demek zanna dayalı bir kabul, doğru yolda olmaya yetmemektedir.
[4> Yani “kim haram kılar?” denilmesi “kimse haram kılamaz” anlamını ifade eder.
35- يَا بَنِي آدَمَ “Ey Âdemoğulları!”
إِمَّا يَأْتِيَنَّكُمْ رُسُلٌ مِّنكُمْ يَقُصُّونَ عَلَيْكُمْ آيَاتِي فَمَنِ اتَّقَى وَأَصْلَحَ فَلاَ خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلاَ هُمْ يَحْزَنُونَ “Eğer size içinizden peygamberler gelip âyetlerimi anlattıklarında, kim Allah’tan korkar ve kendini düzeltirse, işte onlar için bir korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir.”
Ayette peygamberler için “eğer gelirlerse” şeklinde bir ifade kullanılması ehl-i talimin[1> zannettiği gibi peygamber göndermenin vacip olmadığına, caiz bir mesele olduğuna tenbih içindir.
“Artık sizden her kim şirkten sakınır ve salih amel yaparsa, işte onlara bir korku yoktur. Onlar üzülmezler de.”
Burada mübtedanın haberinde فَ (fe) harfinin gelmesi, ikinci cümlenin
haberinde ise gelmemesi, vaadde mübalağa ve vaîdde ise müsamaha içindir.
36- أُوْلَئِكَ أَصْحَابُ النَّارِ وَالَّذِينَ كَذَّبُواْ بِآيَاتِنَا وَاسْتَكْبَرُواْ عَنْهَا “Ayetlerimizi yalanlayan ve onlara karşı büyüklük taslayanlar var ya, işte onlar cehennem ashabıdır.”
هُمْ فِيهَا خَالِدُونَ “Onlar orada ebedî kalacaklardır.”
37- فَمَنْ أَظْلَمُ مِمَّنِ افْتَرَى عَلَى اللّهِ كَذِبًا أَوْ كَذَّبَ بِآيَاتِهِ “Allah’a karşı yalan uyduran yahut âyetlerini yalanlayandan daha zalim kim olabilir?”
Ayet, Allahın demediğini demiş gibi anlatan, dediğini ise yalanlayanları nazara vermektedir.
أُوْلَئِكَ يَنَالُهُمْ نَصِيبُهُم مِّنَ الْكِتَابِ “İşte onlara kitaptan nasipleri kendilerine ulaşacaktır.”
“Onlara kitaptan nasipleri kendilerine ulaşacaktır” ifadesi iki şekilde değerlendirilebilir:
1-Onlar için yazılan rızıklara ve ecellere kavuşacaklardır.
2-Levh-i mahfuzda kendileri için sabit olan durumlarla karşılaşacaklardır.
حَتَّى إِذَا جَاءتْهُمْ رُسُلُنَا يَتَوَفَّوْنَهُمْ قَالُواْ أَيْنَ مَا كُنتُمْ تَدْعُونَ مِن دُونِ اللّهِ “Canlarını alacak elçilerimiz onlara gelince, “Allah’tan başka taptıklarınız nerede?” derler.”
Nerede o ibadet ettiğiniz ilahlar?
قَالُواْ ضَلُّواْ عَنَّا “Onlar, ‘O taptıklarımız bizden kaybolup gittiler’ derler.”
وَشَهِدُواْ عَلَى أَنفُسِهِمْ أَنَّهُمْ كَانُواْ كَافِرِينَ “Ve böylece kâfir olduklarına dair kendi aleyhlerine şahitlik ederler.”
38- قَالَ ادْخُلُواْ فِي أُمَمٍ قَدْ خَلَتْ مِن قَبْلِكُم مِّن الْجِنِّ وَالإِنسِ فِي النَّارِ “Onlara: “Sizden önce geçmiş cin ve insan topluluklarıyla beraber girin cehennem ateşine!” der.
Kıyamet günü onlara böyle diyen Allahu Teâlâdır.
Veya buna görevli melektir.
كُلَّمَا دَخَلَتْ أُمَّةٌ لَّعَنَتْ أُخْتَهَا “Cehenneme giren her ümmet kendi yoldaşına lanet eder.”
Onlardan her bir ümmet ateşe girdiğinde, kendisine uyarak yoldan çıktığı kimselere lanet eder.
حَتَّى إِذَا ادَّارَكُواْ فِيهَا جَمِيعًا قَالَتْ أُخْرَاهُمْ لأُولاَهُمْ رَبَّنَا هَؤُلاء أَضَلُّونَا “Nihayet hepsi oraya toplandığında, sonrakiler öncekiler hakkında derler ki: Rabbena! İşte şunlar bizi doğru yoldan saptırdı.”
Sonradan girenler veya konum itibariyle arkada bulunan tâbiler, önden girenler veya önder olan kâfirler için “Bunlar yoldan çıkmayı bize bir yol haline getirdiler, biz de onlara uyduk” derler.
Sonra da Allaha şöyle yalvarırlar:
فَآتِهِمْ عَذَابًا ضِعْفًا مِّنَ النَّارِ “Onlara cehennem ateşinden kat kat azab ver.”
Çünkü onlar hem saptılar, hem de saptırdılar.
قَالَ لِكُلٍّ ضِعْفٌ “Allah der: “Herkesin azabı kat kattır.”
Önden gidenlere küfürleri ve yoldan saptırmalarına karşılık, tabi olanlara ise küfürleri ve taklitleri sebebiyle kat kat azap vardır.
وَلَكِن لاَّ تَعْلَمُونَ “Lakin bilmezsiniz.”
Lakin siz, size de kat kat azap olduğunu veya her grup için nasıl bir azap olduğunu bilmiyorsunuz.
39- وَقَالَتْ أُولاَهُمْ لأُخْرَاهُمْ فَمَا كَانَ لَكُمْ عَلَيْنَا مِن فَضْلٍ “Öncekiler de sonrakilere derler ki: “Sizin bizden bir üstünlüğünüz yoktur.”
Önder durumda olan inkârcılar, Cenab-ı Hakkın sözüne atıfla şöyle cevap verdiler: Sizin bizden daha iyi durumda olmadığınız sabit oldu. Bizler ve sizler dalalette ve azaba müstehak olmakta eşit durumdayız.
فَذُوقُواْ الْعَذَابَ بِمَا كُنتُمْ تَكْسِبُونَ “O halde yaptıklarınızdan dolayı tadın azabı!”
40- إِنَّ الَّذِينَ كَذَّبُواْ بِآيَاتِنَا وَاسْتَكْبَرُواْ عَنْهَا لاَ تُفَتَّحُ لَهُمْ أَبْوَابُ السَّمَاء “Ayetlerimizi yalanlayan ve onlardan kibirlenenler var ya, işte onlara sema kapıları açılmaz.”
Mü’minlerin amellerine ve meleklerle beraber olmaları için ruhlarına sema kapıları açılırken, o kâfirlerin dua ve amellerine veya ruhlarına açılmaz.
وَلاَ يَدْخُلُونَ الْجَنَّةَ حَتَّى يَلِجَ الْجَمَلُ فِي سَمِّ الْخِيَاطِ “Ve deve, iğne deliğinden geçinceye kadar cennete giremezler.”
Ayet, onların cennete girmesini büyüklükte mesel olan devenin, darlıkta mesel olan iğne deliğinden geçmesine bağlayarak “onlar asla cennete giremezler” manasını anlatır. Ayetteki “cemel” kelimesini “ceml” şeklinde okuyarak “halat, iğne deliğinden geçmedikçe onlar cennete giremezler” manasında değerlendirenler de olmuştur.
وَكَذَلِكَ نَجْزِي الْمُجْرِمِينَ “İşte biz mücrimleri böyle cezalandırırız.”
İşte bu anlatılan korkunç ceza gibi, biz suçluları böyle cezalandırırız.
41- لَهُم مِّن جَهَنَّمَ مِهَادٌ وَمِن فَوْقِهِمْ غَوَاشٍ “Onlara cehennemde ateşten bir döşek, üstlerine de (ateşten) örtüler vardır.”
وَكَذَلِكَ نَجْزِي الظَّالِمِينَ “İşte biz zalimleri böyle cezalandırırız.”
Biraz önce onlardan “mücrimler” şeklinde bahis vardı, burada ise “zalimler” şeklinde kendilerinden bahsedildi. Bunda, onların ilâhî ayetleri yalanlayarak bu kötü sıfatlarla muttasıf olduklarını hissettirmek vardır.
Onların mücrim oluşları cennetten mahrum bırakılmalarıyla, zalim oluşları cehennem ateşiyle azaplandırmalarıyla beraber zikredilmiştir. Bunda, zulmün en büyük cürümlerinden biri olduğuna dikkat çekmek söz konusudur.
42- وَالَّذِينَ آمَنُواْ وَعَمِلُواْ الصَّالِحَاتِ “İman edenler ve salih amellerde bulunanlara gelince.”
لاَ نُكَلِّفُ نَفْسًا إِلاَّ وُسْعَهَا “-ki biz hiç kimseye gücünün üstünde bir şey teklif etmeyiz-”
أُوْلَئِكَ أَصْحَابُ الْجَنَّةِ “İşte onlar cennet ehlidirler.”
هُمْ فِيهَا خَالِدُونَ “Onlar orada ebedîdirler.”
Cenab-ı Hak, cennet ve cehennemi genelde beraberce zikreder, vaad ve vaidi yan yana bildirir. Burada da öyle yapmış, cehennemi nazara verdikten sonra cenneti anlatmıştır. Ayette “-ki biz hiç kimseye gücünün üstünde bir şey teklif etmeyiz-” denilmesi bir cümle-i muterizadır. Buna yer verilmesi, kişinin gücü nisbetinde ve kendisine kolay gelecek şekilde daimi cennet nimetlerini kazanmasına teşvikte bulunmak içindir.
43- وَنَزَعْنَا مَا فِي صُدُورِهِم مِّنْ غِلٍّ “Kalplerinde bulunan kötülükleri çıkarıp atarız.”
Biz onların kalplerinden kötü duyguları çıkarırız.
Veya temizleriz, ta ki aralarında karşılıklı sevgiden başka bir şey olmasın.
Hz. Ali (r.a) şöyle der: “Ben, Osman, Talha ve Zübeyir’in onlardan olmasını umarım.”
تَجْرِي مِن تَحْتِهِمُ الأَنْهَارُ “Onların altlarından ırmaklar akar.”
وَقَالُواْ الْحَمْدُ لِلّهِ الَّذِي هَدَانَا لِهَذَا “Bizi buna hidayet eden Allah’a hamdolsun” derler.”
وَمَا كُنَّا لِنَهْتَدِيَ لَوْلا أَنْ هَدَانَا اللّهُ “Eğer Allah bize hidayet etmeseydi, biz doğru yola erişemezdik.”
لَقَدْ جَاءتْ رُسُلُ رَبِّنَا بِالْحَقِّ “Şüphesiz Rabbimizin elçileri bize gerçeği getirdiler.”
Dünyada ilmen bildiklerini ahirette gözleriyle görünce sevinç ve ferahla böyle derler.
وَنُودُواْ أَن تِلْكُمُ الْجَنَّةُ أُورِثْتُمُوهَا بِمَا كُنتُمْ تَعْمَلُونَ “Onlara şöyle seslenilir: “İşte size cennet! Yaptıklarınıza karşılık buna varis oldunuz.”
Cenneti uzaktan gördüklerinde veya girdiklerinde kendilerine böyle nida edilir.
[1> Ehl-i talim, peygamber göndermenin Allah için zorunlu olduğunu düşünür. Ehl-i sünnet ise, bunun Allah için zorunlu olmadığını, bir lütuf ve rahmet olarak peygamber gönderdiğini ifade eder.
44- وَنَادَى أَصْحَابُ الْجَنَّةِ أَصْحَابَ النَّارِ “Cennet ehli, cehennem ehline şöyle seslenirler:”
أَن قَدْ وَجَدْنَا مَا وَعَدَنَا رَبُّنَا حَقًّا “Rabbimizin bize vaat ettiğini hak olarak bulduk.”
فَهَلْ وَجَدتُّم مَّا وَعَدَ رَبُّكُمْ حَقًّا “Siz de Rabbinizin vaat ettiğini hak olarak buldunuz mu?”
Cennet ehlinin cehennem ehline böyle seslenmeleri, kendi hallerinin hoşluğundan ve cehennem ehlinin perişanlığından dolayıdır ve onların pişmanlığını artırmak içindir.
Ayette “Rabbimizin bize vaat ettiğini hak olarak bulduk, siz de Rabbinizin vaat ettiğini hak olarak buldunuz mu?” denilirken şöyle bir inceliğe yer verilmiştir:
“Bize vaat ettiğini” demiş ama ona mukabil “size vaat ettiğini” yerine “Rabbinizin vaat ettiğini” ifadesini kullanmıştır. Çünkü onlara vaat edilen kötü akıbet, sadece onlara has bir vaat olmayıp, öldükten sonra diriltilmek, hesap vermek, ehl-i cennete nimet verilmesi gibi genel bir vaat idi.
45- قَالُواْ نَعَمْ “Onlar da “evet” derler.”
فَأَذَّنَ مُؤَذِّنٌ بَيْنَهُمْ أَن لَّعْنَةُ اللّهِ عَلَى الظَّالِمِينَ “Bunun üzerine aralarında bir münadi şöyle seslenir: “Allah’ın laneti zalimler üzerine olsun!”
Cennet ve cehennem ehli arasında bu nidayı sur’a görevli meleğin yapacağı söylenir.
46- الَّذِينَ يَصُدُّونَ عَن سَبِيلِ اللّهِ “Onlar, Allah’ın yolundan men ederler.”
وَيَبْغُونَهَا عِوَجًا “Ve onda eğrilik ararlar.”
وَهُم بِالآخِرَةِ كَافِرُونَ “Ve onlar ahireti de inkâr eden kimselerdir.”
47- وَبَيْنَهُمَا حِجَابٌ “Ve aralarında bir perde vardır.”
“Aralarına kapısı olan bir sur çekilir.” (Hadid, 13) ayetiyle nazara verildiği gibi, bu iki fırka arasında bir perde vardır.
Veya bu hicap (engel-perde) birinin eseri diğerine ulaşmasın diye cennet ve cehennem arasındadır.
وَعَلَى الأَعْرَافِ رِجَالٌ يَعْرِفُونَ كُلاًّ بِسِيمَاهُمْ “A’raf üzerinde de, her iki taraftakileri simalarından tanıyan kişiler vardır.”
A’raf ehlinin kimler olduğu hakkında farklı değerlendirmeler yapılır:
1-Bunlar tevhid ehlinden ameli az kimselerdir. Aralarında Allahu Teâlânın dilediği şekilde hükmetmesi için cennet ve cehennem arasında bekletilirler.
2-Yüksek makam sahibi olan peygamberler, şehitler, mü’minlerin önde gelenleri ve âlimlerdir.
3-Veya insan sûretinde görülecek meleklerdir.
Bunlar, cennet ve cehennem ehlini yüzlerinin beyazlığı ve siyahlığı gibi Allahın onlara koyduğu alâmetlerden tanırlar. Bunu bilmeleri, ilhamla veya meleklerin öğretmesiyledir.
وَنَادَوْاْ أَصْحَابَ الْجَنَّةِ أَن سَلاَمٌ عَلَيْكُمْ لَمْ يَدْخُلُوهَا وَهُمْ يَطْمَعُونَ “Bunlar cennetliklere, henüz cennete girmemiş, fakat girmeyi arzu eder bir şekilde, “selâm olsun size” derler.”
A’raf ehli henüz cennete girmeyen kimseler olarak ele alındığında mana şöyle olur:
“A’rafta olanlar, henüz kendileri cennete girmemiş ve girmeyi ümit eder bir halde iken cennet ehline selam verirler.”
A’raf ehli, peygamberler gibi yüksek makam sahibi kimseler olarak değerlendirildiğinde ise ayete şöyle mana verilir:
“A’raf ehli, cennet ashabı henüz daha cennete girmemiş, ama girmeyi ümit eder bir halde beklerken onlara selam verirler.”
47- وَإِذَا صُرِفَتْ أَبْصَارُهُمْ تِلْقَاء أَصْحَابِ النَّارِ قَالُواْ رَبَّنَا لاَ تَجْعَلْنَا مَعَ الْقَوْمِ الظَّالِمِينَ “Gözleri cehennemlikler tarafına çevrilince de, “Rabbimiz! Bizi zalim toplulukla beraber eyleme!” derler.”
48- وَنَادَى أَصْحَابُ الأَعْرَافِ رِجَالاً يَعْرِفُونَهُمْ بِسِيمَاهُمْ “A’raftakiler simalarından tanıdıkları kişilere nida ederler:”
قَالُواْ مَا أَغْنَى عَنكُمْ جَمْعُكُمْ وَمَا كُنتُمْ تَسْتَكْبِرُونَ “Onlara şöyle derler: Topluluğunuz da büyüklük taslamanız da size hiç bir yarar sağlamadı.”
A’raf ehli, simalarından tanıdıkları küfrün önderlerine şöyle derler: “Sayıca çokluğunuz veya mal biriktirmeniz, ayrıca hakkı kabul etmeyişiniz veya halka üstten bakışınız size bir fayda vermedi, azaptan sizi kurtaramadı.”
49- أَهَؤُلاء الَّذِينَ أَقْسَمْتُمْ لاَ يَنَالُهُمُ اللّهُ بِرَحْمَةٍ “Allah onları hiç bir rahmete erdirmeyecek” diye yemin ettiğiniz kimseler bunlar mıydı?”
Araf ehlinin işaret ettiği kimseler, kâfirlerin dünyada iken hakir gördükleri ve “Allah bunları cennete almaz” diye yemin ettikleri kişilerdir.
ادْخُلُواْ الْجَنَّةَ (Cennetliklere dönerek): “Girin cennete!”
لاَ خَوْفٌ عَلَيْكُمْ وَلاَ أَنتُمْ تَحْزَنُونَ “Size ne bir korku vardır, ne de üzüleceksiniz.”
Böyle söylerler ve cennet ehline yönelip “girin cennete” derler.
A’raf ehlinin yüksek makam sahibi kimseler olmasını esas aldığımızda mana böyledir.
Ama onları ameli az kimseler olarak değerlendirirsek, bu hitap onlara yönelik olur, cennete alınmalarını beyan eder. Bu yoruma göre, A’raf ehli cennet ve cehennem arasında bekletilmiş, her iki fırkanın hallerini görmüş, onlarla konuşmuş ve ardından Allahın lütfu ile cennete alınmışlardır.
50- وَنَادَى أَصْحَابُ النَّارِ أَصْحَابَ الْجَنَّةِ أَنْ أَفِيضُواْ عَلَيْنَا مِنَ الْمَاء أَوْ مِمَّا رَزَقَكُمُ اللّهُ “Cehennemdekiler, cennettekilere: “Bize biraz su akıtın veya Allah’ın size verdiği rızıktan bize de verin” diye nida ederler.”
Ayet, cennetin cehennemin fevkinde olmasına bir delildir.
قَالُواْ إِنَّ اللّهَ حَرَّمَهُمَا عَلَى الْكَافِرِينَ “Cennettekiler de “Allah, bunların ikisini de kâfirlere haram kıldı” derler.”
51- الَّذِينَ اتَّخَذُواْ دِينَهُمْ لَهْوًا وَلَعِبًا “Onlar, dinlerini bir eğlence ve oyun yerine koydular.”
Kâfirler,
-Aslında haram kılınmayan bazı yiyecekleri kendilerine haram kılarak,
-Kâbe etrafında alkış tutarak ve ıslık çalarak tavaf etmek gibi hâllerle dinlerini bir eğlence ve oyun edindiler.
وَغَرَّتْهُمُ الْحَيَاةُ الدُّنْيَا “Ve dünya hayatı kendilerini aldattı.”
فَالْيَوْمَ نَنسَاهُمْ كَمَا نَسُواْ لِقَاء يَوْمِهِمْ هَذَا وَمَا كَانُواْ بِآيَاتِنَا يَجْحَدُونَ “Onların bugüne kavuşmalarını unutmaları ve âyetlerimizi inkâr etmeleri gibi, biz de bugün onları öyle unuturuz.”
Onlar bu güne ulaşmayı unutup hatırlarına getirmediği ve bu güne bir hazırlık yapmadıkları gibi, biz de bu gün onları unutur, kendilerine unutan kimsenin yaptığı gibi muamele eder, ateşe terk ederiz.
52- وَلَقَدْ جِئْنَاهُم بِكِتَابٍ فَصَّلْنَاهُ عَلَى عِلْمٍ “Gerçekten onlara, ilim üzere açıkladığımız bir Kitap getirdik.”
Biz onlara akaid, ahkâm ve öğütlerle dolu bir kitap getirdik, bunları da ayrıntılı bir şekilde açıkladık.
Bu açıklamayı ilim üzere yaptık, böylece o tafsil, hikmetli bir tafsil oldu.
Ayette, Allahu Teâlânın ilim ile Âlim olduğuna bir delil vardır.
هُدًى وَرَحْمَةً لِّقَوْمٍ يُؤْمِنُونَ “O, inanan bir toplum için bir hidayet ve bir
rahmettir.”
53- هَلْ يَنظُرُونَ إِلاَّ تَأْوِيلَهُ “Onlar Kitabın te’vilini mi gözetiyorlar?”
Onlar, ancak Kur’anın haber verdiği vaad ve vaidin ortaya çıkmasıyla doğru olduğunun anlaşılmasını bekliyorlar.
يَوْمَ يَأْتِي تَأْوِيلُهُ يَقُولُ الَّذِينَ نَسُوهُ مِن قَبْلُ قَدْ جَاءتْ رُسُلُ رَبِّنَا بِالْحَقِّ “Onun te’vili geldiği gün, önceden onu unutmuş olanlar derler ki: “Doğrusu Rabbimizin elçileri gerçeği getirmiş.”
فَهَل لَّنَا مِن شُفَعَاء فَيَشْفَعُواْ لَنَا أَوْ نُرَدُّ فَنَعْمَلَ غَيْرَ الَّذِي كُنَّا نَعْمَلُ “Keşke şimdi bizim şefaatçilerimiz olsa da bize şefaat etseler, yahut tekrar geri döndürülsek de, eski yaptıklarımızdan başkasını yapsak!”
قَدْ خَسِرُواْ أَنفُسَهُمْ “Onlar, kendilerini zarara soktular.”
Ömürlerini küfürde geçirerek kendilerine yazık ettiler.
وَضَلَّ عَنْهُم مَّا كَانُواْ يَفْتَرُونَ “Ve uydurdukları şeyler kendilerinden kaybolup gitti.”
54- إِنَّ رَبَّكُمُ اللّهُ الَّذِي خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضَ فِي سِتَّةِ أَيَّامٍ “Şüphesiz Rabbiniz, gökleri ve yeri altı günde yaratan Allahtır.”
Ayetteki “gün” ifadesi (Enfal, 16) ayetinde olduğu gibi “vakit” anlamındadır. Yani gökler ve yer altı merhalede yaratılmıştır.
Veya “altı gün miktarında” demektir.
Çünkü “gün” ifadesinden “güneşin doğuşundan batışına kadar olan zaman” anlaşılır, hâlbuki gökler ve yer yaratıldığında böyle bir şey söz konusu değildi.
Dilese bir anda yaratabileceği halde, Allahın eşyayı kademeli bir şekilde yaratmasında,
-Onun iradesine bir delil,
-Tefekkürle bakan kimselerin ibret almasını sağlamak,
-Ve işleri yaparken teennî ile yapmaya bir teşvik vardır.
ثُمَّ اسْتَوَى عَلَى الْعَرْشِ “Sonra Arşa istiva etti.”
Allahın arşa istivası, keyfiyetini bilemeyeceğimiz şekilde Allahın bir sıfatıdır. Yani Allahu Teâlâ için, bir mekânda bulunmak veya yerleşmekten münezzeh bir şekilde, kendisinin kastettiği vecih üzere arşa istivası (hükmetmesi) vardır.
Arş, diğer cisimleri kuşatan bir cisimdir. “Arş” denilmesi yüksekliği itibarıyladır.
Veya Allahın arşa istivası, bir hükümdarın tahtına oturmasına benzetilmiştir. Çünkü işler ve tedbirler, tahttan gelen emirlerle icra edilir.
يُغْشِي اللَّيْلَ النَّهَارَ “O, geceyi gündüze bürüyüp örter.”
Ayette sadece gecenin gündüzü bürümesi nazara verilmesi, aksinin malum olduğu cihetledir veya lafzın buna da ihtimali olmasındandır.
يَطْلُبُهُ حَثِيثًا “Gece durmadan onu kovalar.”
Gece, yakalamak istercesine süratle gündüzü takip eder, aralarına başka bir şey giremez.
وَالشَّمْسَ وَالْقَمَرَ وَالنُّجُومَ مُسَخَّرَاتٍ بِأَمْرِهِ “Güneş, ay ve yıldızlar emrine âmâdedir.”
أَلاَ لَهُ الْخَلْقُ وَالأَمْرُ “Dikkat edin, yaratma ve emir O’nundur.”
Çünkü icad eden de, tasarrufta bulunan da O’dur.
تَبَارَكَ اللّهُ رَبُّ الْعَالَمِينَ “Alemlerin Rabbi olan Allah ne yücedir.”
Allahu Teâlâ Ulûhiyette tek olmakla yücedir. Rububiyette de bir olmakla azamet sahibidir.
Ayetin tahkiki: -En doğrusunu Allah bilir.- Kâfirler bir takım rabler ediniyorlardı. Bu ayet beyan etti ki, rububiyete layık olan birdir ve o da Allahu Teâlâdır. Çünkü yaratma ve emir onundur. Zira âlemi sağlam bir tertip ve hikmetli bir tedbir üzere yarattı. Felekleri yoktan, misilsiz bir şekilde var etti. “En yakın semayı kandillerle süsledik ve onu koruduk.” (Fussilet, 12) ayetinde işaret ettiği üzere, felekleri yıldızlarla süsledi. Ve süfli cisimleri yaratmayı murat etti. Ardından, değişik sûretleri ve muhtelif tarzları kabul edebilecek bir cismi yarattı.[1>
Sonra bunları birbirine zıd eserleri ve fiilleri olan türler şekline ayırdı. Buna (Fussılet, 9) ayetiyle işaret etti. Burada arzdan murat süfli-aşağı âlemdir.
Sonra canlılar âleminin nevilerini, önce maddelerini terkip, ikinci olarak da bunlara sûret vermek sûretiyle inşa etti. Buna “De ki: Yeri iki günde yaratanı inkâr ediyor ve O’na ortaklar mı koşuyorsunuz?” (Fussılet, 9) ayetiyle ve devamında “O, yeryüzünde yükselen sabit dağlar yarattı. Orada bolluk - bereket meydana getirdi Ve orada rızıklar takdir etti.” (Fussılet, 10) ile işaret etti. Buradaki dört günden murat, “O Allah ki, gökleri- yeri ve bu ikisi arasındakileri altı günde yarattı.” (Secde, 4) ayetinden de anlaşılacağı üzere, önceki iki günle beraber dört gündür.
Sonra mülk âlemi tamamlandığında memleketin tedbiri için tahtına oturan hükümdar gibi, bunların tedbirine müteveccih oldu. Felekleri çevirerek, yıldızları, yürüterek, geceleri-gündüzleri birbirine dolayarak semadan arza işlerin tedbirini gördü. Sonra bunu, anlatılanların bir, fezlekesi ve neticesi olarak şöyle açıkladı:
“Dikkat edin, yaratma ve emir O’nundur.” (A’raf, 54)
55- ادْعُواْ رَبَّكُمْ تَضَرُّعًا وَخُفْيَةً “Rabbinize tazarru ile ve gizlice dua edin.”
Çünkü gizlice yapılan dua, ihlâsın delilidir.
إِنَّهُ لاَ يُحِبُّ الْمُعْتَدِينَ “Çünkü O, haddi aşanları sevmez.”
Allah duada ve başka işlerde emredilenleri aşanları sevmez.
Cenab-ı Hak bununla, dua eden kimsenin
-Peygamberlik rütbesi istemek
-Ve semaya yükselmek gibi uygun olmayan şeyleri talep etmemesi gerektiğine tenbihte bulundu.
Denildi ki: Ayette yasaklanan haddi aşmak,
-Duada bağırmak
-Ve uzun dua yapmaktır.
Hz. Peygamberlerden şöyle rivayet edilir:
“İleride duada haddi aşan kimseler olacak, hâlbuki kişiye şöyle dua etmesi yeter: Allahım, Senden cenneti ve beni ona yaklaştıracak söz ve ameli istiyorum. Cehennemden ve beni ona yaklaştıracak söz ve amelden ise Sana sığınıyorum.”
Hz. Peygamber bunu dedikten sonra ayetin son kısmını okudu:
“Çünkü O, haddi aşanları sevmez.”
56- وَلاَ تُفْسِدُواْ فِي الأَرْضِ بَعْدَ إِصْلاَحِهَا “Islahından sonra yeryüzünde bozgunculuk yapmayın.”
Peygamberlerin gönderilmesi ve dinî hükümlerin bildirilmesiyle yeryüzünde düzen sağlandıktan sonra, küfür ve günahlarla onda bozgunculuk yapmayın.
وَادْعُوهُ خَوْفًا وَطَمَعًا “O’na, korkarak ve rahmetini umarak dua edin.”
Amellerinizin kusurlu olması ve liyakatinizin olmayışı dolayısıyla reddedilmesinden korkarak ve Cenab-ı Hakkın sonsuz rahmetini düşünüp O’ndan bir lütuf ve ihsan olarak kabul edileceğini ümit ederek Allaha yalvarın.
إِنَّ رَحْمَتَ اللّهِ قَرِيبٌ مِّنَ الْمُحْسِنِينَ “Muhakkak ki Allah’ın rahmeti, muhsin olanlara yakındır.”
Ayetin evvelinde korku ve ümitle dua edilmesi emredilmişti. Bu cümle ile ümidin daha üstün tutulması nazara verildi ve duanın kabulüne vesile kılınacak ilâhî rahmete dikkat çekildi.
“Rahmet” kelimesi müennes iken, “yakındır” anlamındaki “karib” kelimesinin müzekker getirilmesi,
-Rahmetin Rahîm manasında olmasından,
-”Allahın rahmeti yakın bir durumdur” gibi hazfedilmiş bir kelimenin sıfatı olmasından,
-Masdar olmasındandır.
-Veya nesepten olan yakın ile başka yakınlığı ayırmak içindir.
57- وَهُوَ الَّذِي يُرْسِلُ الرِّيَاحَ بُشْرًا بَيْنَ يَدَيْ رَحْمَتِهِ “O ki, rahmetinin önünde müjdeci olarak rüzgârları gönderdi.”
Ayette nazara verilen ilâhî rahmetten murat, yağmurdur. Çünkü saba rüzgârı bulutu harekete geçirir. Şimal (kuzey) rüzgârı onu toplar. Güney rüzgârı ondan yağmur getirir. Batı rüzgârı ise dağıtır.
حَتَّى إِذَا أَقَلَّتْ سَحَابًا ثِقَالاً سُقْنَاهُ لِبَلَدٍ مَّيِّتٍ “O rüzgarlar, yağmur yüklü bulutları yüklenince, onu ölü bir beldeye gönderdik.”
فَأَنزَلْنَا بِهِ الْمَاء “Sonra onunla yağmur yağdırdık.”
فَأَخْرَجْنَا بِهِ مِن كُلِّ الثَّمَرَاتِ “Böylece onunla her çeşit ürünü çıkardık.”
كَذَلِكَ نُخْرِجُ الْموْتَى “İşte Biz, ölüleri de böyle çıkarırız.”
“İşte böyle” ifadesi, topraktan her türlü mahsulün çıkmasına veya ölü beldenin ihyasına işaret olabilir. Yani, o mahsulleri, kendilerinde büyüme kuvveti meydana getirerek hayatlandırdığımız gibi, kabirlerden de ölüleri çıkarırız ve ruhları bedenlere göndererek hayat veririz.
لَعَلَّكُمْ تَذَكَّرُونَ “Ola ki düşünür, ibret alırsınız.”
Ola ki bunlara bakar da, bunları yapan Zatın tekrar diriltmeye kadir olduğunu bilirsiniz.
58- وَالْبَلَدُ الطَّيِّبُ يَخْرُجُ نَبَاتُهُ بِإِذْنِ رَبِّهِ “Güzel memleketin bitkisi, Rabbinin izniyle çıkar.”
Toprağı hoş, verimli olan araziden Rabbinin meşieti ve kolaylaştırmasıyla hoş, faydalı ve bolca bitkiler çıkar.
وَالَّذِي خَبُثَ لاَ يَخْرُجُ إِلاَّ نَكِدًا “Kötü olandan ise, yararsız bitkiden başka bir şey çıkmaz.”
Çorak araziden ise çok az şey çıkar, çıkan da işe yaramaz.
كَذَلِكَ نُصَرِّفُ الآيَاتِ لِقَوْمٍ يَشْكُرُونَ “İşte biz, şükreden bir toplum için âyetleri böyle açıklarız.”
İşte biz; ayetleri, Allahın nimetlerine şükredip onlarla tefekkür eden ve onlardan ibret alanlar için tekrar be tekrar nazara veriyoruz.
Verimli ve çorak arazi, Allahın ayetlerini düşünüp faydalananla, onlara başını çevirmeyip etkilenmeyen kimselerin halini anlatan bir temsildir.
[1> Bundan murat, elementler olabilir.
59- لَقَدْ أَرْسَلْنَا نُوحًا إِلَى قَوْمِهِ “Andolsun ki Nûh’u kavmine elçi gönderdik.”
فَقَالَ يَا قَوْمِ اعْبُدُواْ اللَّهَ “Dedi ki: “Ey kavmim! Allah’a ibadet edin.”
مَا لَكُم مِّنْ إِلَهٍ غَيْرُهُ “Sizin O’ndan başka bir ilâhınız yoktur.”
إِنِّيَ أَخَافُ عَلَيْكُمْ عَذَابَ يَوْمٍ عَظِيمٍ “Doğrusu ben, başınıza gelecek büyük bir günün azabından korkuyorum.”
Şayet iman etmezseniz, başınıza gelecek büyük bir azap gününden korkuyorum.
Bu, hem onlara bir vaîddir, hem de ibadete sevk eden durumu beyandır.
Ayette bahsedilen azap günü,
-Ya kıyamet günüdür.
-Veya tufan felaketinin başlarına geldiği gündür.
60- قَالَ الْمَلأُ مِن قَوْمِهِ إِنَّا لَنَرَاكَ فِي ضَلاَلٍ مُّبِينٍ “Kavminden ileri gelenler dediler ki: Gerçekten biz seni apaçık bir dalalet içinde görüyoruz.”
Ayetin metninde geçen “mele”, eşraf anlamındadır. Bir kavmin önde gelenleri, göz dolduran, dikkat çeken kimselerdir.
61- قَالَ يَا قَوْمِ لَيْسَ بِي ضَلاَلَةٌ “Nûh dedi ki: “Ey kavmim! Bende hiçbir dalalet yok.”
Onlar, kuvvetli bir şekilde Hz. Nûh’a dalaleti nisbet etiler. Hz. Nûh da dalaleti kuvvetli bir şekilde nefyetti.
Onun “Bende hiç bir dalalet yok” deyişinde “ama sizde var” şeklinde bir tariz söz konusudur.
وَلَكِنِّي رَسُولٌ مِّن رَّبِّ الْعَالَمِينَ “Lakin ben âlemlerin Rabbinden bir elçiyim.”
Böyle deyişi, dalalet üzere değil hidayet üzere olmasını gerektirir. Sanki şöyle demiştir: “Lakin ben tam bir hidayet üzereyim. Çünkü Allahın bir elçisiyim.”
62- أُبَلِّغُكُمْ رِسَالاَتِ رَبِّي “Size Rabbimin mesajlarını tebliğ ediyorum.”
“Risalet (mesaj)” kelimesinin çoğul gelmesi,
-İlahi mesajların farklı vakitlerde gelmesi,
-Veya akaid, öğüt, ahkâm gibi çeşitli manalarda olmasındandır.
-Veya bundan murat, Hz. Nûha ve kendisinden önceki Hz. Şit ve Hz. İdris gibi peygamberlere vahyedilenlerdir.
وَأَنصَحُ لَكُمْ “Sizin için nasihat ediyorum”
“Size nasihat ediyorum” yerine “Sizin için nasihat ediyorum” demesi, nasihatten kendisine bir beklentisi olmadığına delalet içindir.
وَأَعْلَمُ مِنَ اللّهِ مَا لاَ تَعْلَمُونَ “Ve Allah’tan sizin bilmediklerinizi biliyorum.”
“Allah’tan sizin bilmediklerinizi biliyorum” demesi, onlara yaptığı uyarıyı takrir içindir. Çünkü bunu derken, “ben O’nun kudretini ve cezalandırmasının şiddetini bilirim” manası vardır.
Veya bundan murat “Ben ondan gelen vahiyle, sizin bilmediğiniz şeyleri bilirim” manası da olabilir.
63- أَوَعَجِبْتُمْ أَن جَاءكُمْ ذِكْرٌ مِّن رَّبِّكُمْ عَلَى رَجُلٍ مِّنكُمْ لِيُنذِرَكُمْ وَلِتَتَّقُواْ وَلَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ “Sizi uyarması ve günahlardan sakınmanız için, ayrıca ola ki merhamet olunursunuz diye içinizden bir adam vasıtasıyla Rabbinizden size bir öğüt gelmesine hayret mi ettiniz?”
“Günahlardan sakınmanız için”
Çünkü onlar, bir insanın peygamber gönderilmesine şaşıyorlar, “Bu ancak sizin gibi bir beşerdir. Size üstünlük taslamak istiyor. Şayet Allah dileseydi, bir melek gönderirdi. Biz önceki atalarımızdan böyle bir şey duymadık.” (Mü’minun, 24) diyorlardı.
Peygamber sizi küfürden, günahların akıbetinden uyarıyor ve bu uyarma ile onlardan sakınmanızı söylüyor.
“Ola ki merhamet olunursunuz diye”
Olur ki, takva ile Allahın rahmetine nâil olursunuz.
Ayette, “ola ki” لَعَلَّ (lealle) ile bunun ifade edilmesi,
-Takvanın illa rahmeti icap ettirmediğini,
-Allahtan gelen rahmetin sırf bir lütuf olduğunu,
-Takva sahibinin takvasına güvenmemesi ve Allahın azabından emin olmaması gerektiğini ifade etmek içindir.
64- فَكَذَّبُوهُ “Ama O’nu yalanladılar.”
فَأَنجَيْنَاهُ وَالَّذِينَ مَعَهُ فِي الْفُلْكِ “Biz de O’nu ve O’nunla beraber gemide bulunanları kurtardık.”
Rivayete göre bunlar kırk erkek ve kırk kadın idi.
Bir rivayette ise üç oğlu Ham, Sam ve Yafes, altısı da başkalarından olmak üzere dokuz kişi idi.
وَأَغْرَقْنَا الَّذِينَ كَذَّبُواْ بِآيَاتِنَا “Ayetlerimizi yalanlayanları ise suda gark ettik!”
إِنَّهُمْ كَانُواْ قَوْماً عَمِينَ “Çünkü onlar, kör bir kavim idiler.”
Çünkü onlar basiretten mahrum ve kalp gözü kör kimselerdi.
65- وَإِلَى عَادٍ أَخَاهُمْ هُوداً “Ad kavmine de kardeşleri Hûd’u (gönderdik.)”
Bu ifadede, Hz. Hûd’un onlardan biri olduğu anlatılmıştır.
Onlardan olmasında,
-Sözünü daha iyi anlamaları,
-Hâlini daha iyi bilmeleri,
-Onun peşinden gitmeye daha ziyade rağbet göstermeleri gibi incelikler vardır.
قَالَ يَا قَوْمِ اعْبُدُواْ اللّهَ “Onlara dedi “Ey kavmim! Allah’a ibadet edin.”
مَا لَكُم مِّنْ إِلَهٍ غَيْرُهُ “Sizin için O’ndan başka hiç bir ilâh yoktur.”
Ayet, atıf harfi olmadan müstakil bir cümle olarak gelmiştir. Sanki “Gönderildiğinde onlara ne dedi” şeklinde bir soruya cevap gibidir. Onların cevabı anlatılırken de benzeri bir üslûp vardır.
أَفَلاَ تَتَّقُونَ “Sakınmaz mısınız?”
Yani, Allahın azabından korkmaz mısınız?
66- قَالَ الْمَلأُ الَّذِينَ كَفَرُواْ مِن قَوْمِهِ “Kavminin önde gelenlerinden kâfir olanlar dedi ki:”
Öyle anlaşılıyor ki, kavmin eşrafından Hz. Hûd’a iman edenler de vardı.
إِنَّا لَنَرَاكَ فِي سَفَاهَةٍ “Biz gerçekten seni sefahet içinde biri olarak görüyoruz.”
Yani, “Biz Sende ileri derecede kıt akıllılık görüyoruz. Çünkü atalarının dininden farklı bir dinle geldin.”
وِإِنَّا لَنَظُنُّكَ مِنَ الْكَاذِبِينَ “Ve biz gerçekten Seni yalancılardan sanıyoruz.”
67- قَالَ يَا قَوْمِ لَيْسَ بِي سَفَاهَةٌ “Hûd dedi ki: “Ey kavmim! Bende hiç bir sefihlik yok.”
وَلَكِنِّي رَسُولٌ مِّن رَّبِّ الْعَالَمِينَ “Lakin ben âlemlerin Rabbinden bir elçiyim.”
68- أُبَلِّغُكُمْ رِسَالاتِ رَبِّي “Rabbimin mesajlarını size tebliğ ediyorum.”
وَأَنَاْ لَكُمْ نَاصِحٌ أَمِينٌ “Ve ben sizin için emin bir nasihatçiyim.”
69- أَوَعَجِبْتُمْ أَن جَاءكُمْ ذِكْرٌ مِّن رَّبِّكُمْ عَلَى رَجُلٍ مِّنكُمْ لِيُنذِرَكُمْ “Sizi uyarması için, içinizden bir adam vasıtasıyla Rabbinizden size bir öğüt gelmesine hayret mi ettiniz?”
Bunların tefsiri biraz önce geçmişti.
Kâfirlerin ahmakça sözlerine Peygamberlerin verdikleri cevaplar ve onlara mukabeleden yüz çevirmelerinde,
-Mükemmel bir nasihat,
-Son derece bir şefkat,
-Nefis terbiyesi,
-Güzel bir mücadele örneği vardır.
Nasihat eden her kimsenin bu şekilde hareket etmesi gerekir.
Hz. Hûd’un onlara, “ben sizin için emin bir nasihatçiyim” demesinde, onların Hz. Hûd’u bu iki özellikle tanımalarına bir tenbih vardır.
وَاذكُرُواْ إِذْ جَعَلَكُمْ خُلَفَاء مِن بَعْدِ قَوْمِ نُوحٍ “Düşünün ki O sizi Nûh kavminden sonra, halifeler kıldı.”
Hûd kavminin halife kılınması,
-Nûh kavminin yaşadıkları yerlerde onlardan sonra yaşamalarını,
-Veya yeryüzünde hükümran olmalarını ifade eder.
Hz. Hûd, önce onları Allahın azabıyla korkuttu, sonra kendilerine Allahın nimetlerini hatırlattı.
وَزَادَكُمْ فِي الْخَلْقِ بَسْطَةً “Ve yaratılışta sizi üstün yaptı.”
Boy ve kuvvette sizi ziyade kıldı.
فَاذْكُرُواْ آلاء اللّهِ “Öyleyse Allah’ın nimetlerini hatırlayın.”
Önce hususi bazı nimetler nazara vermişti, burada da genel olarak bütün nimetlere dikkat çekti.
لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ “Ola ki felaha eresiniz.”
Ta ki nimetleri hatırlamak sizi şükre sevk etsin, o da kurtuluşa ermenize yol açsın.
70- قَالُواْ أَجِئْتَنَا لِنَعْبُدَ اللّهَ وَحْدَهُ وَنَذَرَ مَا كَانَ يَعْبُدُ آبَاؤُنَا “Dediler: Sen bize tek Allah’a ibadet edelim ve atalarımızın taptıklarını bırakalım diye mi geldin?”
Tek Allaha ibadet etmeyi ve ecdatlarının şerik koştuklarından yüz çevirmeyi akıldan uzak gördüler. Bu, taklide saplanıp kalmalarından ve alışmış oldukları şeyleri sevmelerinden kaynaklanıyordu.
“Bize… Şunun için mi geldin?” demelerindeki “gelmek” ifadesi,
-Hz. Hûd’un kavminden bir süre uzak kalarak, sonra gelip tebliğde bulunmasından olabilir.
-Veya “gökten mi geldin?” tarzında alay yollu bir ifade olabilir.
-Veya mecazî anlamda kullanılmış olabilir.
فَأْتِنَا بِمَا تَعِدُنَا إِن كُنتَ مِنَ الصَّادِقِينَ “Eğer doğru söyleyenlerden isen, vaat ettiğini bize getir de görelim!”
Hz. Hûd’un onlara “(Allahtan gelecek bir azaptan) Sakınmaz mısınız?” ifadesinde işaret ettiği azabı istediler.
71- قَالَ قَدْ وَقَعَ عَلَيْكُم مِّن رَّبِّكُمْ رِجْسٌ وَغَضَبٌ “Hûd dedi ki: “Artık üzerinize Rabbinizden bir azap ve bir gadap inmiştir.”
“Üzerinize inmiştir” denilmesi “size böyle bir azap vacip oldu, bunu hak ettiniz veya “azap size geldi” anlamındadır. Çünkü vukuu beklenen bir şey, vaki olmuş gibidir.
أَتُجَادِلُونَنِي فِي أَسْمَاء سَمَّيْتُمُوهَا أَنتُمْ وَآبَآؤكُم “Sizin ve atalarınızın taktığı bir kısım isimler hususunda benimle mücadele mi ediyorsunuz?”
Yani, siz bir kısım eşyaya “bunlar ilahlardır” dediniz. Ama bunlarda uluhiyetin manası yoktur. Çünkü ibadete bizzat layık olan, ancak her şeyi icat eden Zâttır.
مَّا نَزَّلَ اللّهُ بِهَا مِن سُلْطَانٍ “Allah bunlarla ilgili hiç bir delil indirmemiştir.”
Şayet bu ilah saydıklarınız Allah tarafından ibadete layık olsalar,
-Ya bu konuda ayet inmesi,
-Veya buna bir delil bulunması lazımdır.
Böyle bir şey de olmadığına göre, onların cehalet ve gabaveti açıkça ortaya çıkar.
فَانتَظِرُواْ إِنِّي مَعَكُم مِّنَ الْمُنتَظِرِينَ “Bekleyin öyleyse, şüphesiz ben de sizinle beraber bekleyenlerdenim!”
Mademki hak ortaya çıktı, siz ise kabul etmemekte ısrar ediyorsunuz, öyleyse başınıza bir azabın gelmesini bekleyin.
72- فَأَنجَيْنَاهُ وَالَّذِينَ مَعَهُ بِرَحْمَةٍ مِّنَّا “Onu ve onunla beraber olanları bizden bir rahmetle kurtardık.”
“Onunla beraber olanlar” ifadesinden murat, dinde Onunla beraber olanlardır.
وَقَطَعْنَا دَابِرَ الَّذِينَ كَذَّبُواْ بِآيَاتِنَا وَمَا كَانُواْ مُؤْمِنِينَ “Ve âyetlerimizi yalanlayıp da iman etmeyenlerin kökünü kestik.”
Ayette, kurtulanlarla helâk olanlar arasındaki ayırıcı vasfın iman olduğuna bir tenbih vardır.
Rivayete göre, Âd kavmi putlara tapıyorlardı. Allah onlara Hz. Hûd’u gönderdi, ama onu yalanladılar, gittikçe daha da azgınlaştılar. Allah da üç yıl onlardan yağmuru kesti, kıtlık meydana geldi. O zamandaki insanların müslimi ve müşriki başlarına bir musibet gelince Beyt-i Harama yöneliyor ve Allahtan kurtuluş talep ediyorlardı. Âd kavmi, içlerinde Kayl ve Mirasedin de bulunduğu seçkin kimselerden meydana gelen yetmiş kişilik bir kafile meydana getirdi. O sıralar Mekke’de Amalika kavmi vardı, başlarında da Muaviye Bin Bekr bulunuyordu. Mekke dışında onun yanına vardıklarında kendilerini konuk etti, ikramlarda bulundu. Çünkü onun akrabaları idiler. Böylece onun yanında bir ay kaldılar, bu süre zarfında içki içtiler, iki tane şarkıcı kadının şarkılarıyla eğlendiler. Muaviye Bin Bekr, bunların geliş maksatlarının başka yöne kaydığını görünce onlara üzüldü. Ama bu konuda kendileriyle konuşmaktan da hayâ etti. Çünkü yanında kalmalarının ona ağırlık verdiğini zannedebilirlerdi. Bundan dolayı iki şarkıcı kadına şöyle bir şiir söylemelerini öğretti.
“Ey Kayl, yazık sana,
Kalkıp durumuna baksana.
Olur ki Allah yağmur gönderir,
Âd diyarını kandırır suya.
Çünkü Âd kavmi geliyor,
Ama nedense bir şey demiyor.”
Şarkıcı kadınlar bunu şarkı olarak söylediler. Bu onların canını sıktı. Mirsed dedi ki: “Vallahi, sizin duanızla yağmur yağmaz, lakin peygamberinize itaat eder, tevbe ile Allaha dönerseniz yağmura layık olursunuz.”
Bunun üzerine Ad kavminin heyetinde yer alanlar Muaviye Bin Bekr’e dediler: “Bunu hapset, bizimle beraber Mekke’ye gelmesin. Çünkü o, Hûd’un dinine tâbi oldu, bizim dinimizi terk etti.”
Sonra Mekke’ye girdiler. Kayl dedi: “Allahım, Âd kavmine yağmur ver.”
Allahu Teâlâ üç bulut meydana getirdi: Beyaz, kırmızı ve siyah. Sonra semadan bir münadi şöyle seslendi: “Kendin ve kavmin için birini seç!”
Kayl dedi: “Siyah olanı seçtim. Çünkü en fazla yağmur onda olur.”
Bu siyah bulut vadi tarafından Ad kavmine göründü. Bununla sevindiler ve şöyle dediler: “Bu bize yağmur verecek bulut.” Ama bu buluttan kendilerine her şeyi akîm kılan bir rüzgar geldi, onları helak etti.
Ancak Hz. Hûd ve onunla beraber olan ehl-i iman kurtuldu. Bunlar Mekke’ye geldiler, orada ölünceye kadar Allah’a ibadet üzere devam ettiler.
73- وَإِلَى ثَمُودَ أَخَاهُمْ صَالِحًا “Semûd kavmine de kardeşleri Sâlih’i (gönderdik).”
Semud kavmi, bir başka Arab kabilesidir. Hz. Nûh’un neslinden Semud isimli ced’lerinin adıyla anıldılar. Semud isminin “suyu az” anlamında olduğu ve bunlara isim olarak kullanıldığı da söylenir. Bunlar, Hicaz ve Şam arasında Hicr bölgesinde yaşıyorlardı.
قَالَ يَا قَوْمِ اعْبُدُواْ اللّهَ “Dedi ki: Ey kavmim! Allah’a ibadet edin!”
مَا لَكُم مِّنْ إِلَهٍ غَيْرُهُ “Sizin için O’ndan başka bir ilâh yoktur.”
قَدْ جَاءتْكُم بَيِّنَةٌ مِّن رَّبِّكُمْ “Size Rabbinizden açık bir delil geldi.”
هَذِهِ نَاقَةُ اللّهِ لَكُمْ آيَةً “İşte şu, Allah’ın devesi, size bir mu’cizedir.”
Deveye “Allahın devesi” denilmesi,
-Devenin tazimi,
-Bir de Allah katından vasıtasız ve alışılmış sebepler olmadan gelmesindendir.
Bundan dolayı bir ayet (mu’cize ) olmuştur.
فَذَرُوهَا تَأْكُلْ فِي أَرْضِ اللّهِ “Bırakın onu, Allah’ın arzında otlasın.”
وَلاَ تَمَسُّوهَا بِسُوَءٍ فَيَأْخُذَكُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ “Ona bir kötülükle dokunmayın, yoksa elim bir azap sizi yakalar.”
“Ona bir kötülük yapmayın” yerine “ona dokunmayın” denilmesi yasak hususunda daha etkili bir ifadedir ve özrü ortadan kaldıran bir durumdur.
74- وَاذْكُرُواْ إِذْ جَعَلَكُمْ خُلَفَاء مِن بَعْدِ عَادٍ “Düşünün ki Allah Âd’dan sonra sizi halifeler kıldı.”
وَبَوَّأَكُمْ فِي الأَرْضِ “Ve yer yüzünde sizi yerleştirdi.”
تَتَّخِذُونَ مِن سُهُولِهَا قُصُورًا “Onun ovalarında köşkler ediniyorsunuz.”
وَتَنْحِتُونَ الْجِبَالَ بُيُوتًا “Dağları yontup evler yapıyorsunuz.”
فَاذْكُرُواْ آلاء اللّهِ “Artık Allah’ın nimetlerini hatırlayın.”
وَلاَ تَعْثَوْا فِي الأَرْضِ مُفْسِدِينَ “Yeryüzünde fesatçılar olarak karışıklık çıkarmayın.”
75- قَالَ الْمَلأُ الَّذِينَ اسْتَكْبَرُواْ مِن قَوْمِهِ لِلَّذِينَ اسْتُضْعِفُواْ لِمَنْ آمَنَ مِنْهُمْ “Kavminden büyüklük taslayan ileri gelenler, içlerinde hakir gördükleri mü’minlere şöyle dediler:”
أَتَعْلَمُونَ أَنَّ صَالِحًا مُّرْسَلٌ مِّن رَّبِّهِ “Biliyor musunuz, Sâlih Rabbinden bir elçi imiş!?”
Onlar bunu istihza yoluyla söylediler.
قَالُواْ إِنَّا بِمَا أُرْسِلَ بِهِ مُؤْمِنُونَ “Onlar da dediler: Biz, O ne ile gönderilmişse, hepsine inanmış kimseleriz!”
Soruya uygun bir şekilde doğrudan “evet” diyerek cevap vermek yerine böyle demelerinde şu manaya bir tenbih vardır:
Onun rasûl olarak gönderilmesi, hiçbir akıl sahibinin tereddüt etmeyeceği ve hiçbir re’y sahibine gizli kalmayacak şekilde gayet açıktır.
Kelâm, Hz. Salih’e inananlarla inanmayanlar hakkında olduğundan, inkâr edenler şöyle mukabelede bulundular:
76- قَالَ الَّذِينَ اسْتَكْبَرُواْ إِنَّا بِالَّذِيَ آمَنتُمْ بِهِ كَافِرُونَ “Büyüklük taslayanlar:
“Biz, sizin inandıklarınızın hepsini inkâr eden kimseleriz!” dediler.”
Böyle diyerek, mü’minlerin malum ve müsellem kıldıklarını reddettiler.[1>
77- فَعَقَرُواْ النَّاقَةَ “Derken dişi deveyi boğazladılar.”
Aslında bu boğazlamayı içlerinden bir kısmı yapmışken hepsine nisbet edilmesi, diğerlerinin de bu işe bulaşması veya en azından razı olmaları sebebiyledir.
وَعَتَوْاْ عَنْ أَمْرِ رَبِّهِمْ “Ve Rablerinin emrinden dışarı çıktılar.”
“Rablerinin emri” ifadesinden murat, Hz. Salih’in onlara daha önce tebliğ etmiş olduğu “Bırakın onu, Allah’ın arzında otlasın.”cümlesidir.
وَقَالُواْ يَا صَالِحُ ائْتِنَا بِمَا تَعِدُنَا إِن كُنتَ مِنَ الْمُرْسَلِينَ “Dediler: Ey Sâlih, eğer gerçekten peygamberlerdensen, tehdit ettiğin azabı bize getir!”
78- فَأَخَذَتْهُمُ الرَّجْفَةُ “Bunun üzerine onları, şiddetli sarsıntı onları yakaladı.”
فَأَصْبَحُواْ فِي دَارِهِمْ جَاثِمِينَ “Diyarlarında diz üstü çökekaldılar.”
Rivayete göre, Semud Kavmi Âd kavminden sonra onların beldelerinde yaşadı, onlara halef oldu ve çoğaldı. Uzun bir süre orda yaşayınca binalar kendilerine yetmedi, bunun üzerine dağlardan evler yonttular. Bolluk ve genişlik içinde yaşıyorlardı. Ama isyan ve tuğyana saptılar, yeryüzünde fesat çıkardılar, putlara taptılar. Allah da onların eşrafından Hz. Salihi peygamber olarak gönderdi, O da kendilerini uyardı.
Ad kavmi Hz. Salihten bir mu’cize istedi.
“Nasıl bir mu’cize istiyorsunuz?” dedi.
Dediler: “Bizimle beraber bizim bayram yerine gel, sen ilahına dua et, bizde ilahlarımıza dua edelim. Kimin duasına icabet edilirse ona uyulsun!”
Hz. Salih kabul etti, onlarla beraber çıktı, onlar putlarına yalvardılar, ama putlar onlara cevap vermedi. Sonra onların reisi bir kayaya işaret edip “bu kayadan bize dişi bir deve çıkar. Eğer bunu yaparsan Seni tasdik ederiz” dedi.
Hz. Salih, “eğer bunu yaparsam iman edecek misiniz” diyerek onlara sordu. “Evet” diyerek söz verdiler. Hz. Salih namaz kıldı, Rabbine dua etti. Derken kaya, hamile birinin doğururken kıvranması gibi harekete başladı, ardından yarıldı. İçinden gözlerinin önünde onların istediği vasıfta dişi bir deve çıktı. Sonra kendisi gibi büyük bir deve doğurdu.
Reisleri de dâhil olmak üzere içlerinden bir cemaat iman etti. Ama bazıları çıkıp diğerlerinin iman etmelerine engel oldu.
Deve, yavrusuyla beraber mer’ada otluyor, zaman zaman da kuyudan su içmeye gidiyordu. Başını sudan kaldırdığında bütün suyu içmiş oluyordu. Sonra dinlenmeye çekildiğinde onun sütünü sağıyorlardı ve kapları sütle doluyordu. Bu sütü hem içiyorlar, hem de biriktiriyorlardı. Deve, yazı vadinin üst kısmında geçiriyor, onların hayvanları ise iç kısmına kaçıyorlardı.
Kışı ise vadinin iç kısmında geçiriyor, onların davarları ise üst kısmına kaçıyorlardı.
Bu durum kendilerine ağır geldi. Onu boğazlamak nefislerine hoş göründü ve onu boğazladılar, etini de kendi aralarında taksim ettiler. Devenin yavrusu bir dağa çıktı, üç kere bağırdı.
Hz. Salih onlara dedi: “Yavruyu yakalayın, ola ki azap üzerinizden kalkar.” Ama bunu yapamadılar. Çünkü yavrunun seslenmesinden sonra kaya yarıldı, yavru onun içine girdi.
Hz. Salih kavmine şöyle dedi: “Yüzleriniz yarın sararacak, yarından sonra kırmızı hale gelecek. Üçüncü gün ise simsiyah olacak. Diğer günün sabahında ise azap başınıza gelecek.”
Kavmi, alâmetleri görünce O’nu öldürmek istedi, Allah da O’nu kurtardı, Filistin diyarına gönderdi. Dördüncü günün sabahında, semadan şiddetli bir ses geldi, sesin dehşetinden ödleri koptu, hepsi helak olup gittiler.
79- فَتَوَلَّى عَنْهُمْ “Bunun üzerine onlardan yüz çevirdi.”
وَقَالَ يَا قَوْمِ لَقَدْ أَبْلَغْتُكُمْ رِسَالَةَ رَبِّي “Ve dedi: “Ey kavmim! And olsun ki ben size Rabbimin mesajını tebliğ ettim.”
وَنَصَحْتُ لَكُمْ “Ve size öğüt verdim.”
وَلَكِن لاَّ تُحِبُّونَ النَّاصِحِينَ “Fakat siz öğüt verenleri sevmiyorsunuz.”
Ayetin zahirine göre onlardan yüz çevirmesi, onları yerde birer cüsse halinde görmesinden sonradır. Onların helakinden sonra kendilerine böyle hitap etmesi de muhtemeldir.
Nitekim Hz. Peygamber, Bedirde öldürülen kâfirlere şöyle seslenmişti:
“Biz, Rabbimizin bize vaat ettiğini hak olarak bulduk, siz de Rabbinizin vaadini hak olarak buldunuz mu?”
Hz. Salih bu sözleri onlara tahassür yoluyla söylemiş de olabilir.
80- وَلُوطًا “Lût’u (da peygamber olarak gönderdik.)”
إِذْ قَالَ لِقَوْمِهِ “Kavmine şöyle demişti:”
أَتَأْتُونَ الْفَاحِشَةَ مَا سَبَقَكُم بِهَا مِنْ أَحَدٍ مِّن الْعَالَمِينَ “Sizden önce âlemlerden hiç birinin yapmadığı çirkin işi mi yapıyorsunuz?”
Hz. Lût’un soru yoluyla onlara böyle demesi, bu son derece çirkin fiillerine karşı onları bir kınama ve yaptıklarını yüzlerine vurmak içindir.
Hz. Lût, önce onları bu çirkin işi yapmakla, ardından da bunu ilk işleyen kimselerin onlar olduğunu nazara vermekle kınadı. Bu ise, çok daha kötü bir durumdur.
81- إِنَّكُمْ لَتَأْتُونَ الرِّجَالَ شَهْوَةً مِّن دُونِ النِّسَاء “Çünkü siz kadınları bırakıp da şehvetle erkeklere varıyorsunuz.”
Ayetin bu kısmı, onların çirkin işini beyan eder. Böyle bir üslûb, onların yaptığını inkâr etmede ve onları kınamada son derece beliğ bir anlatımdır.
Ayette, onların erkeklere duyduğu şehvetin hayvancasına bir vasıf olduğuna işaret vardır. Hâlbuki akıllı kimseye yakışan, şehvetini tatmin etmek olmayıp, çocuk sahibi olmak, nevin bekâsına hizmet etmektir.
بَلْ أَنتُمْ قَوْمٌ مُّسْرِفُونَ “Doğrusu siz haddi aşan bir kavimsiniz.”
Onları böyle taşkınlıklara sevk eden sebep, her şeyde israfa, aşırılığa alışmalarıdır. Öncesinde belli bir fiilleri kınanırken, burada bütün ayıpları zemmedilmiştir.
82- وَمَا كَانَ جَوَابَ قَوْمِهِ إِلاَّ أَن قَالُواْ أَخْرِجُوهُم مِّن قَرْيَتِكُمْ “Kavminin cevabı ancak şu oldu: Onları beldenizden çıkarın.”
Yani, O’nun kelamına cevap olacak bir şey demediler. Bunun yerine, nasihatine mukabil, O’nu ve O’na iman edenleri beldelerinden çıkarma emri verdiler. Sözlerinin devamında ise, istihza yoluyla şöyle dediler:
إِنَّهُمْ أُنَاسٌ يَتَطَهَّرُونَ “Çünkü onlar çok temiz insanlarmış!”
83- فَأَنجَيْنَاهُ وَأَهْلَهُ إِلاَّ امْرَأَتَهُ “Biz de onu ve karısı dışında ehlini kurtardık.”
كَانَتْ مِنَ الْغَابِرِينَ “O, geride kalanlardan oldu.”
Hanımı, gizliden gizliye kâfirdi.
84- وَأَمْطَرْنَا عَلَيْهِم مَّطَرًا “Ve üzerlerine bir yağmur (taş yağmuru) yağdırdık.”
فَانظُرْ كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُجْرِمِينَ “Bak ki günahkârların akıbeti nasıl oldu?”
Bu yağmurun nasıl bir yağmur olduğu şu ayetlerde beyan edilmektedir:
“Ve üzerlerine pişmiş balçıktan taş yağdırdık.” (Hûd, 82)
“Ve üzerlerine de ateşte pişmiş taşları yağmur gibi yağdırdık.” (Hicr, 74)
Rivayete göre Hz. Lût, amcası Hz. İbrahimle Şam tarafına hicret ettiğinde Ürdüne yerleşti. Allah O’nu Hakka davet etmesi ve kavminin dünyada ilk defa başlatmış oldukları homoseksüellikten sakındırması için Sedom halkına gönderdi. Onlar ise, bu yaptıklarına son vermediler, Allah da başlarına taş yağdırdı, hepsi helak olup gitti.
Verimli ve çorak arazi, Allahın ayetlerini düşünüp faydalananla, onlara başını çevirmeyip etkilenmeyen kimselerin halini anlatan bir temsildir.
[1> Yani, mü’minler neye iman etmişlerse toptan inkâr ettiklerini söylediler.
85- وَإِلَى مَدْيَنَ أَخَاهُمْ شُعَيْبًا “Medyen’e de kardeşleri Şuayb’ı (gönderdik).”
Medyen, Hz. İbrahimin oğullarından biridir. Medyen ahalisi, onun torunlarıdır. Hz. Şuayb, kavmine karşı diyalogunda gayet güzel ifadeler kullandığı için kendisine “hatibü’l- enbiya” denilir.
قَالَ يَا قَوْمِ اعْبُدُواْ اللّهَ “Dedi: Ey kavmim, Allah’a ibadet edin!”
مَا لَكُم مِّنْ إِلَهٍ غَيْرُهُ “Sizin O’ndan başka bir ilâhınız yoktur.”
قَدْ جَاءتْكُم بَيِّنَةٌ مِّن رَّبِّكُمْ “Size Rabbinizden bir beyyine geldi.”
“Beyyine”den murat, kendisine verilen mu’cizedir. Kur’anda bunun ne olduğuna dair bir şey bulunmamaktadır.
فَأَوْفُواْ الْكَيْلَ وَالْمِيزَانَ “Dolayısıyla ölçüyü ve tartıyı tam yapın.”
وَلاَ تَبْخَسُواْ النَّاسَ أَشْيَاءهُمْ “İnsanların eşyalarını eksik vermeyin.”
Yani, onların haklarında noksanlık yapmayın.
Ayette “insanların eşyalarını” denilmesi tamim içindir. Bu ifade de, onların büyük küçük, az çok her şeyde insanların haklarını çiğnediklerine bir tenbih vardır.
Denildi ki: İnsanların mallarını alırken hep düşük fiyat verirlerdi.
وَلاَ تُفْسِدُواْ فِي الأَرْضِ بَعْدَ إِصْلاَحِهَا “Islahından sonra yeryüzünde bozgunculuk yapmayın.”
Peygamber ve onlara tabi olanlar, din vasıtasıyla yeryüzünü ıslah ettikten sonra, küfürle ve haksızlık yapmak sûretiyle orada fesat çıkarmayın.
ذَلِكُمْ خَيْرٌ لَّكُمْ إِن كُنتُم مُّؤْمِنِينَ “Eğer inanan insanlar iseniz, işte bu sizin için daha hayırlıdır.”
“İşte bu” ifadesinden murat, onlara emrettiği şeyleri yapmaları ve nehyettiklerinden uzak kalmalarıdır.
“Bu sizin için daha hayırlıdır.”
Bunun manası:
-Ya “hayırlı olan budur” şeklinde mutlak ziyadeliği bildirdir.
-Veya “insaniyette, kazanmada ve mal toplamada daha hayırlıdır” anlamını ifade eder.
86- وَلاَ تَقْعُدُواْ بِكُلِّ صِرَاطٍ تُوعِدُونَ وَتَصُدُّونَ عَن سَبِيلِ اللّهِ مَنْ آمَنَ بِهِ وَتَبْغُونَهَا عِوَجًا “Tehdit ederek, iman edenleri Allah yolundan alıkoyarak ve o yolun eğriliğini arayarak öyle her yolun başında oturmayın.”
Şeytan gibi, dinin yollarından her bir yolun önüne oturmayın.
Hak yol her ne kadar bir olsa da; marifet, ilâhî emir ve yasaklar (hadler) ve hükümler gibi şubelere ayrılır. Onlar, insanlardan herhangi birini bu yollardan birinde gayret içinde gördüklerinde, onu men ediyorlardı.
Denildi ki: İnsanların gelip geçtikleri yollarda durup Hz. Şuayb’a gitmek isteyenlere “O bir yalancıdır, sakın seni dininden çevirmesin.” diyorlar ve Ona inananları tehdit ediyorlardı.
Denildi ki: Eşkıyalık yapıyor, yol kesiyorlardı.
“Allah yolundan” denilmesi, onların engel olmak istedikleri şeyin ne kadar büyük olduğuna ve bunun büyüklüğüne göre de yaptıkları işin ne kadar çirkin olduğuna delalet eder.
“Allah yolundan” murat Allaha iman da olabilir.
Onların Allah yolunda eğrilik aramaları
-Birtakım şüpheler ileri sürerek Allah yolunu eğri göstermek istemeleri,
-Veya insanlara Allah yolunu eğri bir yol olarak sunmaya çalışmalarıdır.
وَاذْكُرُواْ إِذْ كُنتُمْ قَلِيلاً فَكَثَّرَكُمْ “Düşünün ki siz az idiniz de O sizi çoğalttı.”
Hatırlayın ki, sizin sayınız veya malınız az idi de, O nesil veya malda bereketle sizin imkânlarınızı çoğalttı.
وَانظُرُواْ كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُفْسِدِينَ “Bozguncuların akıbetinin nasıl olduğuna bakın!”
Sizden önceki milletlerden müfsit olanların akıbetine bakın, hallerinden ibret alın.
87- وَإِن كَانَ طَآئِفَةٌ مِّنكُمْ آمَنُواْ بِالَّذِي أُرْسِلْتُ بِهِ وَطَآئِفَةٌ لَّمْ يْؤْمِنُواْ فَاصْبِرُواْ حَتَّى يَحْكُمَ اللّهُ بَيْنَنَا “Eğer içinizden bir grup benimle gönderilene inanır, bir grup da inanmazsa, Allah aramızda hükmedinceye kadar sabredin.”
Allah hak yolda gidenlere batıl yolda olanlara karşı zafer verinceye kadar sabredin, durumu gözleyin bakalım.
Ayet, mü’minlere vaad, kâfirlere ise vaîddir.
وَهُوَ خَيْرُ الْحَاكِمِينَ “O, hüküm verenlerin en hayırlısıdır.”
Çünkü onun hükmünün üstünde bir güç yoktur, hükmünde zulüm de söz konusu değildir.
88- قَالَ الْمَلأُ الَّذِينَ اسْتَكْبَرُواْ مِن قَوْمِهِ “Kavminden önde gelen kibirlilerşöyle dediler:”
لَنُخْرِجَنَّكَ يَا شُعَيْبُ وَالَّذِينَ آمَنُواْ مَعَكَ مِن قَرْيَتِنَا أَوْ لَتَعُودُنَّ فِي مِلَّتِنَا “Ey Şuayb! Ya seni ve seninle beraber mü’min olanları beldemizden çıkarırız, ya da dinimize dönersiniz!”
Yani, iki şeyden biri olacak:
Ya buradan çıkarılacaksınız veya küfre döneceksiniz.
Hz. Şuayb asla onların dininde olmadı. Çünkü peygamberler için hiçbir şekilde küfür caiz olamaz. Lakin O’na iman edenler daha önce küfür yolunda oldukları için böyle hitap edildi. Benzeri bir durum, Hz. Şuayb’ın cevabı için söz konusudur.
قَالَ أَوَلَوْ كُنَّا كَارِهِينَ “Dedi ki: “İstemesek de mi?”
89- قَدِ افْتَرَيْنَا عَلَى اللّهِ كَذِبًا إِنْ عُدْنَا فِي مِلَّتِكُم بَعْدَ إِذْ نَجَّانَا اللّهُ مِنْهَا “Allah bizi kurtardıktan sonra sizin batıl dininize dönersek, Allah’a karşı iftira etmiş oluruz.”
وَمَا يَكُونُ لَنَا أَن نَّعُودَ فِيهَا إِلاَّ أَن يَشَاء اللّهُ رَبُّنَا “Rabbimiz olan Allah’ın dilemesi müstesna, geri dönmemiz bizim için olacak şey değildir.”
Bunda, küfrün de Allahın meşieti ile olduğuna bir delil vardır.
Denildi ki: Hz. Şuayb, olmayacak bir şeye talik ederek onların küfre dönüş beklentilerini kesmek istedi.
وَسِعَ رَبُّنَا كُلَّ شَيْءٍ عِلْمًا “Rabbimiz ilmen her şeyi kuşatmıştır.”
Onun ilmi, bizden ve sizden olan ve olacak her şeyi kuşatmıştır.
عَلَى اللّهِ تَوَكَّلْنَا “Biz sadece Allah’a tevekkül ettik.”
Bizi iman üzere sabit kılmada ve kötülerden kurtarmada sadece Allah’a dayandık.
رَبَّنَا افْتَحْ بَيْنَنَا وَبَيْنَ قَوْمِنَا بِالْحَقِّ “Ey Rabbimiz! Bizimle kavmimiz arasını hak ile aç.”
Yani, “Bizimle kavmimiz arasında hak ile hükmet” demektir.
Veya “bizleri galip kıl, ta ki bizimle onlar arasındaki fark ortaya çıksın, hak yolda olan batıl yolda olandan ayrılsın” manası da olabilir.
وَأَنتَ خَيْرُ الْفَاتِحِينَ “Çünkü Sen açanların en hayırlısısın.”
Buna, üstte dikkat çekilen her iki mana verilebilir:
-Yani, “sen hükmedenlerin en hayırlısısın.”
-“Sen, ortaya çıkaran, ayıranların en hayırlısısın.”
90- وَقَالَ الْمَلأُ الَّذِينَ كَفَرُواْ مِن قَوْمِهِ “Kavminden ileri gelen kâfirlerdediler ki:”
لَئِنِ اتَّبَعْتُمْ شُعَيْباً إِنَّكُمْ إِذاً لَّخَاسِرُونَ “Eğer Şuayb’a uyarsanız, o takdirdemutlaka hüsrana uğrarsınız.”
Yani, “Şayet, Şuayba uyup da dininizi terk ederseniz, doğru yolunuzu bırakıp O’nun sapık yoluna girmekle hüsrana düşenlerden olursunuz.”
Veya “insanların malını değerinden düşük almak, ölçüde tartıda hile yapmak sûretiyle elde ettiğiniz kazançlarınızdan mahrum kalırsınız.”
91- فَأَخَذَتْهُمُ الرَّجْفَةُ “Derken o müthiş sarsıntı onları yakalayıverdi.”
فَأَصْبَحُواْ فِي دَارِهِمْ جَاثِمِينَ “Yurtlarında diz üstü çökekaldılar.”
Burada zelzele ile helâk edilmeleri ifade edilirken, Hicr sûresinde sayha (şiddetli ses) ile cezalandırmaları anlatıldı.[2> Muhtemelen sayha, zelzelenin başlangıcında görülen bir durumdu.
92- الَّذِينَ كَذَّبُواْ شُعَيْبًا كَأَن لَّمْ يَغْنَوْاْ فِيهَا “Şuayb’ı yalanlayanlar var ya,sanki diyarlarında hiç şenlik tutmamış gibiydi.”
Şuaybı yalanlayanlar sanki orada hiç yaşamamış gibi oldular, toptan helak edildiler.
الَّذِينَ كَذَّبُواْ شُعَيْبًا كَانُواْ هُمُ الْخَاسِرِينَ “Şuayb’ı yalanlayanlar var ya, işte ziyana uğrayanlar onlar oldular.”
Dinlerinde ve dünyalarında tam bir hüsrana düştüler, yoksa iddia ettikleri gibi Hz. Şuayb ve O’nu tasdik edenler değil. Çünkü onlar dünya ve ahirette kazançlı oldular.
İşte buna tenbih ve hükümde mübalağa için “Şuayb’ı yalanlayanlar” ifadesi iki defa tekrar edildi.
93- فَتَوَلَّى عَنْهُمْ وَقَالَ “Şuayb onlardan yüz çevirip şöyle dedi:”
يَا قَوْمِ لَقَدْ أَبْلَغْتُكُمْ رِسَالاَتِ رَبِّي “Ey kavmim! Ben size Rabbimin mesajlarını ulaştırdım.”
وَنَصَحْتُ لَكُمْ “Ve size nasihat ettim.”
فَكَيْفَ آسَى عَلَى قَوْمٍ كَافِرِينَ “Artık kâfir bir kavme ben nasıl acırım?”
Onlar, küfürleri sebebiyle başlarına gelen böyle bir felaketi hak ettiklerinden dolayı arkalarından üzülmeye değecek kimseler değillerdir.
Veya böyle demesi, onlar hakkında çok üzülmemesinin mazeretini ifade etmek içindir. Yani, “ben dini tebliğde ve uyarıda bulunmakta üzerime düşeni yaptım. Nasihat etmekte ve şefkat göstermekte bütün gücümü kullandım. Ama siz benim sözümü tasdik etmediniz. Bu durumda ben size nasıl üzüleyim.”
94- وَمَا أَرْسَلْنَا فِي قَرْيَةٍ مِّن نَّبِيٍّ إِلاَّ أَخَذْنَا أَهْلَهَا بِالْبَأْسَاء وَالضَّرَّاء “Biz hangi beldeye bir peygamber gönderdiysek, onun halkını mutlaka yoksulluk ve darlıkla sıkmışızdır.”
لَعَلَّهُمْ يَضَّرَّعُونَ “Ola ki yalvarırlar diye.”
95- ثُمَّ بَدَّلْنَا مَكَانَ السَّيِّئَةِ الْحَسَنَةَ “Sonra kötülüğün yerine iyilik (bolluk) getirdik.”
Sonra içlerinde bulundukları bela ve şiddet yerine selamet ve genişlik verdik, böylece her iki durumla da onları denedik.
حَتَّى عَفَواْ “Öyle ki çoğaldılar.”
Bu çoğalma, sayıca ve imkânlar itibariyledir.
وَّقَالُواْ قَدْ مَسَّ آبَاءنَا الضَّرَّاء وَالسَّرَّاء “Ve “Atalarımıza da böyle darlık ve genişlik dokunmuştu” dediler.”
Bunu, Allahın nimetine nankörlük yaparak ve O’nu hatırlamayı unutarak söylediler. Böyle durumları zamanın bir âdeti itikad ettiler, “zaman insanlar arasında böyle darlık ve genişlik meydana getiriyor, bizim başımıza gelen atalarımızın da başına gelmişti” dediler.
فَأَخَذْنَاهُم بَغْتَةً وَهُمْ لاَ يَشْعُرُونَ “Derken hiç farkında olmadıkları birsırada ansızın onları yakaladık.”
96- وَلَوْ أَنَّ أَهْلَ الْقُرَى آمَنُواْ وَاتَّقَواْ لَفَتَحْنَا عَلَيْهِم بَرَكَاتٍ مِّنَ السَّمَاء وَالأَرْضِ “O beldelerin halkı iman etseler ve günahlardan korunsalardı, elbette üzerlerine gökten ve yerden bereketler açardık.”
Şayet o beldelerde yaşayanlar, küfür ve isyanları yerine iman etseler, günahlardan sakınsalardı onlara hayırlı şeyleri bolca verirdik ve her taraftan o hayırlı şeyleri kendilerine kolaylaştırırdık.
Denildi ki: Sema ve arzın bereketinden murat, yağmur ve bitkidir.
وَلَكِن كَذَّبُواْ فَأَخَذْنَاهُم بِمَا كَانُواْ يَكْسِبُونَ “Lakin yalanladılar, biz deonları yaptıklarıyla kıskıvrak yakaladık.”
Lakin onlar peygamberleri yalanladılar, biz de işlemiş oldukları küfür ve günahlar sebebiyle onları şiddetle cezalandırdık.
97- أَفَأَمِنَ أَهْلُ الْقُرَى أَن يَأْتِيَهُمْ بَأْسُنَا بَيَاتاً وَهُمْ نَآئِمُونَ “O beldelerin ahalisi, gece uyurlarken kendilerine azabımızın gelmesinden emin mi oldular?”
Ayet, iki ayet öncesinde geçen “Ve “Atalarımıza da böyle darlık ve genişlik dokunmuştu” dediler” cümlesine atfedilmiştir. Arada yer alanlar birer cümle-i muteriza, yani ara cümlelerdir.
98- أَوَ أَمِنَ أَهْلُ الْقُرَى أَن يَأْتِيَهُمْ بَأْسُنَا ضُحًى وَهُمْ يَلْعَبُونَ “Yoksa o beldelerin ahalisi, gündüz vakti eğlenirlerken onlara azabımızın gelmesinden emin mi oldular?”
Onlar gündüz vakti gafletle eğlenirlerken veya kendilerine fayda vermeyecek şeylerle oyalanırlarken azabımızın kendilerine gelmesinden emin mi oldular?
99- أَفَأَمِنُواْ مَكْرَ اللّه “Allah’ın tuzağından emin mi oldular?”
“Allahın mekri” (tuzağı), Allahın kul için istidraçta bulunmasını ve ummadığı yerden yakalamasını anlatan bir istiaredir.
فَلاَ يَأْمَنُ مَكْرَ اللّهِ إِلاَّ الْقَوْمُ الْخَاسِرُونَ “Hüsrana uğrayan topluluktan başkası, Allah’ın tuzağından emin olmaz.”
Onların hüsranı,
-Küfürleri,
-Tefekkür etmemeleri
-Ve ibret almamalarıdır.
100- أَوَلَمْ يَهْدِ لِلَّذِينَ يَرِثُونَ الأَرْضَ مِن بَعْدِ أَهْلِهَا “Önceki sahiplerinden sonra yeryüzüne vâris olanlara hâlâ şu belli olmadı mı?”
أَن لَّوْ نَشَاء أَصَبْنَاهُم بِذُنُوبِهِمْ “Eğer biz dilersek onları da günahlarından dolayı musibetlere uğratırız!”
Önceki devirlerde gelip geçenlerin diyarına mirasçı olanlar şunu anlamadılar mı ki, biz istesek öncekilere musibet verdiğimiz gibi, onlara da yaptıkları günahlara karşılık olarak musibetler veririz.
وَنَطْبَعُ عَلَى قُلُوبِهِمْ “Ve Biz onların kalplerini mühürleriz.”
فَهُمْ لاَ يَسْمَعُونَ “Böylece onlar işitmezler.”
Biz onların kalplerini mühürleriz de, anlayacak ve ibret alacak şekilde duymazlar.
101- تِلْكَ الْقُرَى نَقُصُّ عَلَيْكَ مِنْ أَنبَآئِهَا “İşte o beldeler ki, sana onlarınhaberlerinden bir kısmını anlatıyoruz.”
“O beldeler” ifadesinden murat, üstte zikri geçen beldelerdir.
وَلَقَدْ جَاءتْهُمْ رُسُلُهُم بِالْبَيِّنَاتِ “Andolsun ki, peygamberleri onlara apaçık deliller (mu’cizeler) getirmişlerdi.”
فَمَا كَانُواْ لِيُؤْمِنُواْ بِمَا كَذَّبُواْ مِن قَبْلُ “Fakat önceden yalanladıklarına iman edici olmadılar.”
Peygamberleri onlara mu’cizeler getirmişlerdi, ama onlar buna inanmadılar.
Peygamberler gelmezden önce de bunlara inanmıyorlardı. Apaçık ayetleri yalanlama üzere hayatları devam etmekteydi.
Veya mana şöyle de olabilir:
“Peygamberler kendilerine geldiğinde yalanladıklarına, ömürleri boyunca da iman etmediler. O peygamberlerin devam eden davetleri ve peş peşe gelen ayetleri (mu’cizeleri) onlarda bir etki yapmadı, inanmadılar.
Ayetteki ل lam harfi, hem bu nefyi te’kid eder, hem de onların imana
müsaid olmadıklarına delâlet eder. Çünkü küfürde çok ileri gitmişlerdi ve kalpleri de mühürlenmişti.
كَذَلِكَ يَطْبَعُ اللّهُ عَلَىَ قُلُوبِ الْكَافِرِينَ “İşte o kâfirlerin kalplerini Allah böyle mühürler.”
Dolayısıyla onların tabiatı, ayet ve uyarılara karşı yumuşamaz.
102- وَمَا وَجَدْنَا لأَكْثَرِهِم مِّنْ عَهْدٍ “Onların çoğunda, sözde durma diyebir şey bulmadık.”
Çünkü onların çoğu,
-Allahın ayetler indirerek,
-Ve deliller ortaya koyarak iman ve takva ile ilgili kendilerinden almış oldukları ahdi bozdular.
Veya bir zararla karşılaştıklarında korku içerisinde “Eğer bizi bundan kurtarırsan, andolsun ki, şükredenlerden olacağız.” (Yunus, 22) demeleri tarzında, Allaha verdikleri sözleri yerine getirmezler.[2>
وَإِن وَجَدْنَا أَكْثَرَهُمْ لَفَاسِقِينَ “Gerçek şu ki, onların çoğunu yoldan çıkmış bulduk.”
[1> Bkz. Hicr, 83.
[2> İlgili ayette gemiyle seyahat edenlerin durumu anlatılır. Keyifli bir seyahat yaparlarken, birden her taraftan dalgalar kendilerini kuşatır. O zaman Allaha yönelip “Eğer bizi bundan kurtarırsan, andolsun ki, şükredenlerden olacağız” derler. Ama Allah onları kurtardığında yine taşkınlık yapmaya devam ederler.
103- ثُمَّ بَعَثْنَا مِن بَعْدِهِم مُّوسَى بِآيَاتِنَا إِلَى فِرْعَوْنَ وَمَلَئِهِ “Sonra onların arkasından Musa’yı ayetlerimizle Firavun’a ve onun yakın çevresine gönderdik.”
Fars krallarına “kisra” denildiği gibi, Mısır hükümdarlarına da “firavun” deniliyordu.
فَظَلَمُواْ بِهَا “Tuttular o ayetlere zulmettiler.”
Bunlardan, yani biraz önce bahsi geçen peygamberler ve onların ümmetlerinden sonra, mu’cizelerimizle Musa’yı gönderdik. Bu ayetler (mu’cizeler) son derece açık olduğundan iman etmeleri gerekirken, bunun yerine onları inkâr etmek sûretiyle zulmettiler.
Bundan dolayı ayette “inkâr ettiler” yerine “zulmettiler” denildi.
فَانظُرْ كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُفْسِدِينَ “Şimdi bak, o müfsitlerin akıbeti nasıl oldu!”
104- وَقَالَ مُوسَى يَا فِرْعَوْنُ إِنِّي رَسُولٌ مِّن رَّبِّ الْعَالَمِينَ “Ve Musa dedi: “Ey Firavun! Şüphesiz ben âlemlerin Rabbinden bir elçiyim.”
105- حَقِيقٌ عَلَى أَن لاَّ أَقُولَ عَلَى اللّهِ إِلاَّ الْحَقَّ “Bana yaraşan, Allah hakkında ancak hak olanı söylemektir.”
Böyle demesi, muhtemelen risalet davasında Firavunun Onu yalanlamasına bir cevaptır. Bunun zikredilmeyişi, ayetin öncesinde onların ilâhî ayetleri yalanlamalarının nazara verilmesindendir.
قَدْ جِئْتُكُم بِبَيِّنَةٍ مِّن رَّبِّكُمْ “Gerçekten ben size Rabbinizden bir beyyine (mu’cize) getirdim.”
فَأَرْسِلْ مَعِيَ بَنِي إِسْرَائِيلَ “Artık İsrailoğullarını benimle gönder.”
Onları serbest bırak. Benimle beraber atalarının vatanı olan arz-ı mukaddese dönsünler.
Firavun, İsrailoğullarını köle yapmış, ağır işlerde onları çalıştırıyordu.
106- قَالَ إِن كُنتَ جِئْتَ بِآيَةٍ فَأْتِ بِهَا “Firavun dedi: Eğer bir ayet getirdiysen onu göster.”
إِن كُنتَ مِنَ الصَّادِقِينَ “Eğer doğru söyleyenlerden isen.”
Seni gönderenin nezdinden bir mu’cize ile gelmişsen, yanımda göster ki doğru olduğun ortaya çıksın.
107- فَأَلْقَى عَصَاهُ فَإِذَا هِيَ ثُعْبَانٌ مُّبِينٌ “Bunun üzerine, asâsını yere bıraktı, o da birden kocaman bir ejderha haline geldi.”
Rivayete göre Hz. Musa asasını yere bıraktığında, asa ağzı açık, tüylü, dehşetli bir yılan oldu. İki çenesi arası seksen arşın idi. Alt çenesini yere üst çenesini de sarayın suruna koydu. Sonra Firavun’a yöneldi. Firavun ondan kaçtı, altına pisletti. İnsanlar tam bir panik halinde kaçıştılar. Yirmi beş bin kişi hayatını kaybetti. Firavun “ya Musa! Seni gönderen hakkı için bunu al! Ben sana inanıyorum, İsrailoğullarını da seninle gönderiyorum” dedi. Bunun üzerine Hz. Musa yılanı aldı, tekrar asa haline geldi.
108- وَنَزَعَ يَدَهُ فَإِذَا هِيَ بَيْضَاء لِلنَّاظِرِينَ “Elini koynuna soktu. Çıkardığında bakanların gözünü kamaştıran bir ışık saçıyordu.”
Rivayete göre Hz. Musa esmer biri idi. Elini koynuna veya koltuk altına sokup çıkardığında eli nurani bir beyazlığa dönüştü, etrafa güneşten daha fazla ışık saçıyordu.
109- قَالَ الْمَلأُ مِن قَوْمِ فِرْعَوْنَ إِنَّ هَذَا لَسَاحِرٌ عَلِيمٌ “Firavun’un kavminden ileri gelenler, “Muhakkak bu çok bilge bir sihirbaz” dediler.”
Denildi ki: Firavunun çevresindeki önde gelen topluluk Hz. Musa’nın durumu hakkında meşveret yapılınca, görüşlerini böyle ifade ettiler.
Bu ifade Şuara sûresinde Firavunun sözü olarak nazara verildi, burada ise önde gelen adamlarının sözü olarak anlatıldı.[1>
110- يُرِيدُ أَن يُخْرِجَكُم مِّنْ أَرْضِكُمْ “O, sizi arzınızdan çıkarmak istiyor.”
فَمَاذَا تَأْمُرُونَ “O halde ne emrediyorsunuz?”
111- قَالُواْ أَرْجِهْ وَأَخَاهُ “Dediler: Onu ve kardeşini beklet.”
وَأَرْسِلْ فِي الْمَدَآئِنِ حَاشِرِينَ “Şehirlere de toplayıcılar gönder.”
112- يَأْتُوكَ بِكُلِّ سَاحِرٍ عَلِيمٍ “Bütün bilge sihirbazları sana getirsinler.”
Hz. Musa hakkında görüş birliğine vardılar ve bunu Firavun’a bildirdiler.
113- وَجَاء السَّحَرَةُ فِرْعَوْنَ “Ve sihirbazlar Firavun’a geldi.”
قَالْواْ إِنَّ لَنَا لأَجْرًا إِن كُنَّا نَحْنُ الْغَالِبِينَ Galip gelen biz olursak bize muhakkak mükâfat var, değil mi?” dediler.”
Ayetin bu kısmı, sanki “Sihirbazlar Firavuna geldiklerinde ne dediler” şeklinde bir sualin cevabıdır.
114- قَالَ نَعَمْ وَإَنَّكُمْ لَمِنَ الْمُقَرَّبِينَ “Firavun dedi: “Evet, o zaman benim yakın çevremden olacaksınız.”
115- قَالُواْ يَا مُوسَى إِمَّا أَن تُلْقِيَ وَإِمَّا أَن نَّكُونَ نَحْنُ الْمُلْقِينَ “SihirbazlarMusa’ya: “Ey Musa! Sen mi atarsın, yoksa atan biz mi olalım?” dediler.”
Hz. Musa’yı dilediğini seçmekte muhayyer bırakmaları,
-Edebe riayettendir.
-Veya büyüklük göstermek içindir.
Lakin kendi arzuları Hz. Musa’dan önce hünerlerini göstermek idi. Bunu, “sen mi atarsın, yoksa atan biz mi olalım” derken de bir derece hissettirdiler. Çünkü ifadelerinde haberi elif-lâmlı getirerek, fiilde zaten “biz” manası varken ayrıca “biz” ifadesini kullanarak rağbetlerine dikkat çektiler.
116- قَالَ أَلْقُوْا “Musa, “Siz atın” dedi.”
Hz. Musa’nın öncelik hakkını onlara vermesi, onlara karşı bir ikram, bir tolerans olabileceği gibi, önce onların ne yaptığını görmek ve kendine güvenmek de olabilir.
فَلَمَّا أَلْقَوْاْ سَحَرُواْ أَعْيُنَ النَّاسِ “Ellerindekileri yere attıklarında insanların gözlerini büyülediler.”
Onların gözlerine gerçeği ters yüz ederek gösterdiler.
وَاسْتَرْهَبُوهُمْ “Ve onları dehşete düşürdüler.”
Onları şiddetli bir şekilde korkuttular. Anlaşıldığına göre, zaten niyetleri de buydu.
وَجَاءوا بِسِحْرٍ عَظِيمٍ “Çok büyük bir sihir gösterdiler.”
Rivayete göre kalın ipleri ve uzun değnekleri yere bıraktılar. Bunlar vadiyi dolduran birbiri üstüne yığılmış yılanlar gibi görüldü.
117- وَأَوْحَيْنَا إِلَى مُوسَى أَنْ أَلْقِ عَصَاكَ “Biz de Musa’ya “asânı yere bırak” diye vahyettik.”
فَإِذَا هِيَ تَلْقَفُ مَا يَأْفِكُونَ “Bir de ne görsünler, asâ onların uydurduklarını yakalayıp nyutuveriyor!”
Rivayete göre, Hz. Musa’nın yılanı onların iplerini ve değneklerini yakalayıp yuttuktan sonra orada bulunanlara yöneldi. Bunun üzerine kaçmaya başladılar, tam bir panik hali yaşadılar. Pek çok insan hayatını kaybetti. Sonra Hz. Musa yılanı eline aldı, tekrar asa haline döndü. Bunu gören sihirbazlar “bu bir sihir olsaydı iplerimiz ve değneklerimiz ortadan kaybolmaz, kalırlardı” dediler.
118- فَوَقَعَ الْحَقُّ وَبَطَلَ مَا كَانُواْ يَعْمَلُونَ “Böylece hak ortaya çıktı ve onların bütün yaptıkları boşa gitti.”
Böylece, yapmış oldukları sihrin ve muarazanın boş olduğu anlaşıldı.
119- فَغُلِبُواْ هُنَالِكَ وَانقَلَبُواْ صَاغِرِينَ “Orada mağlup oldular ve küçükdüştüler.”
Böylece zelil ve perişan oldular.
Veya zillet ve perişaniyet içinde şehre döndüler.
Zamir, Firavun ve kavmine aittir.
120- وَأُلْقِيَ السَّحَرَةُ سَاجِدِينَ “Sihirbazlar hep birden secdeye kapandılar.”
Hak onlara galip geldi, öyle ki secdeye varmaktan kendilerini alamadılar.
Veya Allah böyle yapmalarını kendilerine ilham etti, buna sevk etti. Ta ki Firavun bunlarla Hz. Musaya galip gelmek isterken iş tersine dönsün, tam bir mağlubiyet yaşasın.
Veya bu ifade onların secdeye varmalarının sür’at ve şiddetini anlatmak içindir.
121- قَالُواْ آمَنَّا بِرِبِّ الْعَالَمِينَ “Dediler: Âlemlerin Rabbine iman ettik.”
122- رَبِّ مُوسَى وَهَارُونَ “Musa’nın ve Harun’un Rabbine.”
Önce “âlemlerin Rabbine iman ettik” dediler. Bundan Firavunu kastetmediklerini göstermek için de “Musanın ve Harunun Rabbine” ifadesini ondan bedel olarak getirdiler.
123- قَالَ فِرْعَوْنُ آمَنتُم بِهِ قَبْلَ أَن آذَنَ لَكُمْ “Firavun dedi: Ben size izin vermeden Ona iman ettiniz ha!”
Firavunun “O’na iman ettiniz ha!” deyişi inkâr içindir. Yani “nasıl olur da inanırsınız?” manası taşır.
إِنَّ هَذَا لَمَكْرٌ مَّكَرْتُمُوهُ فِي الْمَدِينَةِ لِتُخْرِجُواْ مِنْهَا أَهْلَهَا “Şüphesiz bu, halkı yerinden çıkarmak için sizin şehirde kurduğunuz bir hiledir.”
فَسَوْفَ تَعْلَمُونَ “Sonra bileceksiniz!”
Yani, yaptığınızın akıbetini bileceksiniz!
Bu, mücmel bir tehdittir. Ayetin devamında bu şöyle tafsil edilir:
124- لأُقَطِّعَنَّ أَيْدِيَكُمْ وَأَرْجُلَكُم مِّنْ خِلاَفٍ “Elbette ve elbette ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama kestireceğim.”
ثُمَّ لأُصَلِّبَنَّكُمْ أَجْمَعِينَ “Sonra da hepinizi astıracağım.”
Sizi zillete düçar etmek ve emsalinize de gözdağı vermek için hepinizi astıracağım.
Denildi ki, bu şekilde idam etme işini ilk başlatan Firavun oldu.
Allahu Teâlâ bu şekilde cezayı eşkıya için uygun gördü. Böyle bir ceza verilmesi, onların cürmünün büyüklüğünü göstermektedir. Ve Allah eşkıyalığı “Allah ve Rasulüne harp açmak” şeklinde isimlendirdi. Lakin ilâhî hükümde cezanın uygulanması kademeli bir şekildedir. Hemen bir defada el ve ayakları çapraz kesilmez. Bu da O’nun rahmetinin büyüklüğünü göstermektedir.
125- قَالُواْ إِنَّا إِلَى رَبِّنَا مُنقَلِبُونَ “Onlar da: Şüphesiz zaten biz Rabbimize döneceğiz” dediler.”
Yani, “ölümle her hâl ü kârda Rabbimize döneceğiz. Dolayısıyla senin tehdidine aldırmıyoruz!”
Veya “eğer bu dediklerini yaparsan biz Rabbimize ve O’nun vereceği sevaba dönmüş oluruz.” Sanki böyle diyerek Allah’a bir an önce kavuşma arzularını ifade ettiler.
Veya, “senin de bizim de dönüşümüz Rabbimizedir. O, aramızda hükmedecektir.”
126- وَمَا تَنقِمُ مِنَّا إِلاَّ أَنْ آمَنَّا بِآيَاتِ رَبِّنَا لَمَّا جَاءتْنَا “Senin bize kızman da sırf Rabbimizin âyetleri gelince onlara iman etmemizden dolayıdır.”
Senin bizimle ilgili kızdığın ve inkâr ettiğin şey, en hayırlı amel ve en şerefli paye olan Allaha imanımızdır. Senin rızanı gözeterek bundan vazgeçecek değiliz.
Sonra Allaha yönelip şöyle dua ettiler:
رَبَّنَا أَفْرِغْ عَلَيْنَا صَبْرًا “Ey Rabbimiz! Üzerimize sabır yağdır.”
“Gökten yağan yağmur gibi üzerimize sabır yağdır.”
Veya “bizi günahlardan tertemiz kılacak bir hal bizlere ihsan et.” Yani, Firavunun tehdidine karşı sabır kuvveti ver.
وَتَوَفَّنَا مُسْلِمِينَ “Ve Sana teslim olan kimseler olarak canımızı al.”
Denildiğine göre, Firavun onlara dediğini yaptı.
Bazıları ise, “…onlar size erişemeyecekler.” (Kasas, 35) ayetinden delil getirerek, onlara bir şey yapmadığını söylediler.
127- وَقَالَ الْمَلأُ مِن قَوْمِ فِرْعَونَ “Firavunun kavminden ileri gelenler dediler ki:”
أَتَذَرُ مُوسَى وَقَوْمَهُ لِيُفْسِدُواْ فِي الأَرْضِ وَيَذَرَكَ وَآلِهَتَكَ “Seni ve ilâhlarını terk etsinler de yeryüzünde fesat çıkarsınlar diye mi Musa’yı ve kavmini serbest bırakacaksın?”
“Musa ve kavmi, insanları senin aleyhine geçiriyorlar, sana muhalif olmaya çağırıyorlar. Onları bu şekilde yeryüzünde fesat çıkarmaya mı terk edeceksin?”
“Firavunun ilahları” ifadesi onun mabutlarını ifade eder. Denildiğine göre yıldızlara tapıyordu.
Yine denildiğine göre kavmi için putlar yaptırmış ve bunlarla kendisine yaklaşılması için onlara tapmalarını emretmişti. Bundan dolayı “Ben sizin en yüce Rabbinizim” (Naziat, 24) demişti.
قَالَ سَنُقَتِّلُ أَبْنَاءهُمْ وَنَسْتَحْيِي نِسَاءهُمْ “Firavun dedi: Onların oğullarınıöldüreceğiz, kadınlarını hayatta bırakacağız.”
Daha önce yaptığımız gibi, onların erkek çocuklarını öldüreceğiz, kız çocuklarını sağ bırakacağız. Ta ki bizim onlar üzerindeki kahr ve galebemizin devam ettiği bilinsin. Musa’nın, müneccim ve kâhinlerin haber verdikleri “saltanatımıza son verecek çocuk” olduğu tevehhüm edilmesin.
وَإِنَّا فَوْقَهُمْ قَاهِرُونَ “Ve biz onlar üzerinde kahredici bir üstünlüğe sahibiz.”
Biz onlara galibiz, onlar ise bizim elimiz altında mahkûmdurlar.
128- قَالَ مُوسَى لِقَوْمِهِ “Musa, kavmine dedi ki:”
Kavmi Firavunun sözlerini duyduğunda rahatsızlık duyunca, Hz. Musa onları teskin için böyle dedi:
اسْتَعِينُوا بِاللّهِ وَاصْبِرُواْ “Allah’tan yardım isteyin ve sabredin.”
إِنَّ الأَرْضَ لِلّهِ “Şüphesiz ki yeryüzü Allah’ındır.”
يُورِثُهَا مَن يَشَاء مِنْ عِبَادِهِ “Kullarından dilediğini ona mirasçı kılar.”
Hz. Musa’nın bu ifadesi,
-Onlara bir tesellidir.
-Allahtan yardım isteme emrini açıklamaktır.
-Mesele hakkında sebat göstermelerini telkindir.
وَالْعَاقِبَةُ لِلْمُتَّقِينَ “Akıbet müttakilerindir.”
Ayetin bu kısmı ise,
-Galip geleceklerini onlara vaat etmektir.
-Firavunun kavminin helâk olup, onların diyarına kendilerinin varis olacakları şeklindeki vaadini hatırlatmaktır.
-Bunun tahakkuk edeceğini bildirmektir.
129- قَالُواْ أُوذِينَا مِن قَبْلِ أَن تَأْتِينَا وَمِن بَعْدِ مَا جِئْتَنَا “Kavmi dediler ki: “Sen bize gelmeden önce de eziyet gördük, sen geldikten sonra da.”
Sen bize gelmezden önce de evlatlarımız öldürülüyordu, sen geldikten sonra da bir şey değişmedi.
قَالَ عَسَى رَبُّكُمْ أَن يُهْلِكَ عَدُوَّكُمْ وَيَسْتَخْلِفَكُمْ فِي الأَرْضِ “Musa dediki: “Ola ki, Rabbiniz düşmanınızı helak edecek ve sizi yeryüzünde halife kılacaktır.”
Hz. Musa daha önce kinaye yollu söylediğini, onlar bununla tatmin olmayınca açıktan ifade etti.
“Ola ki” demesi, bizzat o günkü muhataplarının mı yoksa onların evlatlarının mı bu müjdeye mazhar olacaklarını tam bilmemesinden olabilir. Rivayete göre, Mısır Hz. Davud döneminde İsrailoğullarının oldu.
فَيَنظُرَ كَيْفَ تَعْمَلُونَ “Böylece sizin nasıl yaptığınıza bakacaktır.”
Allah size bu imkânı verecek, ta ki şükür ve küfran, taat ve isyandan ne yaptığınızı görsün, sizden meydana gelen fiillere göre yaptıklarınızın karşılığını versin
130- وَلَقَدْ أَخَذْنَا آلَ فِرْعَونَ بِالسِّنِينَ وَنَقْصٍ مِّن الثَّمَرَاتِ “Gerçekten biz, Firavun sülâlesini, kıtlıkla ve mahsullerden noksanlaştırarak cezalandırdık.”
Allah onları kıtlıkla cezalandırdı, yağmur ve sular azaldı. Ayrıca afetlerle mahsullerini noksanlaştırdı.
“Kıtlık” manası ayette “sinîn” kelimesiyle ifade edilmiştir. Bu kelime “sene” kökünden gelir. Kıtlık yılına “sinîn” denilmesi sıkça o yıldan bahsedilmesinden ve olayların o yıla göre anlatılmasındandır.
لَعَلَّهُمْ يَذَّكَّرُونَ “Ola ki düşünüp ibret alsınlar.”
Ta ki başlarına gelen bu felaketin küfür ve günahlarından dolayı olduğunu anlasınlar da ibret alsınlar ve bu şiddetli haller dolayısıyla kalpleri rikkat peyda etsin de Allaha sığınsınlar, O’nun nezdinde olana rağbet göstersinler.
131- فَإِذَا جَاءتْهُمُ الْحَسَنَةُ قَالُواْ لَنَا هَذِهِ “Kendilerine iyilik geldiği zaman, “işte bu bizim hakkımızdır” dediler.”
Kendilerine bolluk-genişlik tarzında iyilik geldiğinde “biz buna layığız, bizden dolayı bu verildi” dediler.
وَإِن تُصِبْهُمْ سَيِّئَةٌ يَطَّيَّرُواْ بِمُوسَى وَمَن مَّعَهُ “Başlarına bir kötülük gelirsede, “işte bu, Musa ile yanındakilerin uğursuzluğu yüzünden” dediler.”
Kıtlık- bela gibi kötü bir hâl geldiğinde ise, “bu, Musa ve yanındakilerin uğursuzluğu” dediler.
Bu, onların ne kadar kaba ve katı olduklarını vasfeder. Çünkü başa gelen şiddetli haller -özellikle de ayetleri (mu’cizeleri) gördükten sonra- kalpleri inceltir, nefisleri itaate sevk eder, taassubu ortadan kaldırır. Onlarda ise bu musibetler etkili olmadı, hatta musibetler geldikçe, azgınlıklarını ve batıla dalmalarını artırdılar.
-Meydana gelmesi için bizzat iradenin taalluku,
-Ve çokça vuku bulması sebebiyle ayette “hasene” “el-hasene” şeklinde marife olarak getirildi.
“Seyyie” ise,
-Nadiren olması,
-Ve bizzat değil tebeî olarak kastedilmesinden dolayı elif-lâmsız ve şek ifade eden “eğer” lafzıyla nazara verildi.
أَلا إِنَّمَا طَائِرُهُمْ عِندَ اللّهُ “İyi bilin ki, onların uğursuzluğu Allah katındandır.”
Onların hayır ve şerrinin sebebi Allahın nezdindedir, o da Allahın hikmet ve meşietidir.
Veya mana şöyle olabilir: Onların böyle kötü hallere maruz kalmalarının sebebi, Allah nezdinde yazılı olan amelleridir. O kötü ameller, kendilerini üzecek musibetlerin sevkine vesile olmaktadır.
وَلَكِنَّ أَكْثَرَهُمْ لاَ يَعْلَمُونَ “Lâkin onların çoğu bilmezler.”
Lakin onların çoğu, başlarına gelen hallerin Allahtan olduğunu veya kötü amelleri yüzünden bu hallere düştüklerini bilmezler.
132- وَقَالُواْ مَهْمَا تَأْتِنَا بِهِ مِن آيَةٍ لِّتَسْحَرَنَا بِهَا فَمَا نَحْنُ لَكَ بِمُؤْمِنِينَ “Ve sen bizi büyülemek için her ne mu’cize/ayet getirirsen getir, biz sana inanacak değiliz,” dediler.”
“Mu’cize” demeleri Hz. Musa’nın iddiasına göredir, yoksa buna inandıklarından değildir. Nitekim sözlerinin devamında inanmayacaklarını açıktan ifade ettiler.
133- فَأَرْسَلْنَا عَلَيْهِمُ الطُّوفَانَ وَالْجَرَادَ وَالْقُمَّلَ وَالضَّفَادِعَ وَالدَّمَ آيَاتٍ مُّفَصَّلاَتٍ “Biz de üzerlerine kudretimizin ayrı ayrı alâmetleri olmak üzere tufan, çekirge, bit, kurbağa ve kan gönderdik.”
Tufan, onları kuşatan, evlerini, mahsullerini bürüyen taşkın bir yağmur veya sel suyudur.
Rivayete göre, sekiz gün boyunca her taraf kararmış bir şekilde durmaksızın yağmur yağdı. Hiçbiri evinden çıkamadı. Su, evlerini bastı, ta boğazlarına kadar su içinde kaldılar. İsrailoğullarının evleri onların evleriyle karışık olmakla beraber, bir damla bile su evlerine girmedi. Su, arazilerini bastı, ekip biçmelerine ve tasarrufta bulunmalarına engel oldu. Bu durum haftalarca devam etti.
Bunun üzerine Hz. Musa’ya, “Rabbine dua et, bu durumdan bizi kurtarsın, sana inanacağız” dediler. Hz. Musa Allaha dua etti, Allah da bu musibeti onlardan kaldırdı, daha önce hiç görmedikleri şekilde bol mahsul verdi, ama onlar iman etmediler.
Allah da onlara çekirge gönderdi, çekirgeler onların ektiklerini, meyvelerini, yiyip bitirdi. Sonra kapıları, çatıları, elbiseleri yemeye başladılar.
Korkuyla ikinci defa Hz. Musa’ya sığındılar. Hz. Musa dua etti, sahraya çıktı. Doğu ve batı tarafına işaret etti, çekirgeler geldikleri tarafa döndüler. Firavun ve adamları yine iman etmedi.
Allah bu defa kendilerine bit gönderdi. Bitler, çekirgelerden arda kalanları yediler. Yemeklerinin içine düşüyor, elbiseleriyle derileri arasına giriyor, kanlarını emiyorlardı. Yine Hz. Musa’ya müracaat ettiler, O’nun duasıyla bu afetten kurtuldular. Bunun üzerine dediler ki: “Artık tahakkuk etti ki, sen bir sihirbazsın.”
Sonra Allah onlara kurbağa gönderdi. Kurbağalar her tarafı istila etti, öyle ki bir elbiseyi veya yemeği açsalar oradan kurbağa çıkıyordu. Yatakları kurbağa ile doluydu. Kurbağalar, yemek pişirilirken kaynayan tencereye, konuşurlarken de ağızlarına atlıyordu. Korkuyla yine Hz. Musa’ya vardılar, yalvardılar. O da kendilerinden ahitler aldı ve Allaha dua etti, Allah bu musibeti de kaldırdı, ama ahitlerini bozdular.
Sonra Allah üzerlerine kan gönderdi, suları kana dönüştü. Hatta onlardan biri İsrailoğullarından biriyle aynı kabı kullandıklarında kendisi kullanınca kan oluyor, diğeri kullanınca su akıyordu. Yine onlardan biri İsrailoğullarından birinin ağzındaki suyu emse, bu su kendi ağzında kana dönüşüyordu.
“Kudretimizin ayrı ayrı alâmetleri olmak üzere”
Bunlar apaçık, mufassal ayetlerdi. Aklı başında biri, bunların Allahın ayetleri (mu’cizeleri) ve onlardan intikam alması olduğunda asla tereddüte düşmezdi.
Bu ayetlerin mufassal olması, onların hâllerini denemek için bölüm bölüm gelmesinden dolayı olabilir. Her biri arasında bir ay süre vardı ve bir hafta boyunca devam ediyordu.
Denildi ki: Hz. Musa sihirbazlara galip geldikten sonra onların içinde kaldı. Bu mu’cizeler bu süre zarfında meydana geldi.
فَاسْتَكْبَرُواْ وَكَانُواْ قَوْمًا مُّجْرِمِينَ “Ama onlar kibirlendiler ve mücrim bir kavim oldular.”
134- وَلَمَّا وَقَعَ عَلَيْهِمُ الرِّجْزُ “Ne zaman ki azap üzerlerine çöktü.”
Ayette ifade edilen “ricz”den (azaptan) murat, biraz önce tafsil edilen musibetlerdir.
Veya, bunlardan sonra Allahın onlara gönderdiği taun felaketidir.
قَالُواْ يَا مُوسَى ادْعُ لَنَا رَبَّكَ بِمَا عَهِدَ عِندَكَ “Dediler ki “Ey Musa! Sana olan ahdi hürmetine bizim için Rabbine dua et.”
Cenab-ı Hakkın Hz. Musa nezdindeki ahdi:
-Ona verdiği nübüvvet,
-Dua ettiğinde icabette bulunması olabilir.
لَئِن كَشَفْتَ عَنَّا الرِّجْزَ لَنُؤْمِنَنَّ لَكَ “Eğer bizden bu azabı kaldırıp uzaklaştırırsan, yemin olsun ki, sana kesinlikle iman edeceğiz.”
وَلَنُرْسِلَنَّ مَعَكَ بَنِي إِسْرَآئِيلَ “Ve kesinlikle İsrailoğullarını Seninle birlikte göndereceğiz.”
135- فَلَمَّا كَشَفْنَا عَنْهُمُ الرِّجْزَ إِلَى أَجَلٍ هُم بَالِغُوهُ إِذَا هُمْ يَنكُثُونَ “Ne zaman ki, belli bir süreye kadar onlardan azabı kaldırdık, derhal yeminlerini bozdular.”
Bu süreden murat, Kızıldenizde boğulmaları veya ölümdür.
Denildi ki: Bundan murat, kendilerinin belirlediği bir müddettir.
136- فَانتَقَمْنَا مِنْهُمْ فَأَغْرَقْنَاهُمْ فِي الْيَمِّ بِأَنَّهُمْ كَذَّبُواْ بِآيَاتِنَا وَكَانُواْ عَنْهَا غَافِلِينَ “Biz de, âyetlerimizi inkâr ettikleri ve onlardan gafil oldukları için kendilerinden intikam aldık da hepsini denizde boğduk.”
Onların suda boğularak cezalandırılmaları,
-Ayetleri (mu’cizeleri) yalanlamaları,
-O ayetler hakkında düşünmemeleri, onlardan gafil olmaları sebebiyle idi.
137- وَأَوْرَثْنَا الْقَوْمَ الَّذِينَ كَانُواْ يُسْتَضْعَفُونَ مَشَارِقَ الأَرْضِ وَمَغَارِبَهَا الَّتِي بَارَكْنَا فِيهَا “Ve o hırpalanıp ezilmekte olan kavmi de arzın bereketle donattığımız doğusuna ve batısına mirasçı yaptık.”
Köle olarak kullanılan, erkek evlatları boğazlanan o mazlum kavmi, arzın doğularına ve batılarına varis kıldık.
Arz’dan murat Şam bölgesidir. Firavun ve Amalika sonrası İsrailoğulları buralara hâkim oldu ve çevreye de genişleme imkânı buldular.
Buraların mübarek olması, verimli araziler ve geçim rahatlığı yönüyledir.
وَتَمَّتْ كَلِمَتُ رَبِّكَ الْحُسْنَى عَلَى بَنِي إِسْرَآئِيلَ بِمَا صَبَرُواْ “Ve böylece sabırları sebebiyle, İsrailoğullarına Rabbinin o güzel kelimesi tamam oldu.”
Cenab-ı Hakk’ın onlara olan kelimesi, “Biz ise, istiyorduk ki arzda ezilmekte olanlara lütufta bulunalım Ve onları önderler yapalım ve onları varisler yapalım. Ve arzda onları hâkim kılalım, Firavun ile Hâmân ve ordularına, onlardan çekinmekte oldukları şeyi gösterelim.” (Kasas, 5-6) ayetlerinde bildirilen durumdur. Orada vaat edilen durum aynen tahakkuk etti.
Zorluklara karşı sabır göstermeleri sebebi ile bu ilâhî vaade nail oldular.
وَدَمَّرْنَا مَا كَانَ يَصْنَعُ فِرْعَوْنُ وَقَوْمُهُ وَمَا كَانُواْ يَعْرِشُونَ “Ve Firavun ve kavminin yapageldikleri sanat eserlerini ve diktikleri binaları yerle bir ettik.”
Firavun ve kavminin yaptıkları köşkleri, mamureleri yerle bir ettik.
Keza, Haman’ın yaptığı kule gibi, yükselttikleri binaları ve bahçeleri harabeye çevirdik.
[1> Bkz. Şuara, 35
138- وَجَاوَزْنَا بِبَنِي إِسْرَآئِيلَ الْبَحْرَ “Ve İsrailoğullarını denizden geçirdik.”
Bu ayet ve devamı, Allahın kendilerine o kadar büyük nimetlerle ikramda bulunmasına ve nice ayetler (mu’cizeler) göstermesine rağmen, İsrailoğullarının yapmış oldukları çirkin işleri nazara verir.
Bunların anlatılması,
-Hz. Peygamberi, kavminden gördüğü durumlara karşı bir tesellidir.
-Ayrıca nefis muhasebesi yapmaktan ve kendi hallerini gözden geçirmekten gafil olmamaları için mü’minlere de bir uyarıdır.
Rivayete göre, Firavun ve kavminin helakinden sonra Hz. Musa yanındakilerle beraber aşure günü denizi geçti, o günün anısına oruç tuttular.
فَأَتَوْاْ عَلَى قَوْمٍ يَعْكُفُونَ عَلَى أَصْنَامٍ لَّهُمْ “Derken kendilerine mahsus bir takım putlara tapan bir kavme vardılar.”
Denildi ki: Sığır heykellerine tapıyorlardı. Bahsedilen kavim ise, Hz. Musaya kendileriyle savaşması emri verilen Amalika idi.
قَالُواْ يَا مُوسَى اجْعَل لَّنَا إِلَهًا كَمَا لَهُمْ آلِهَةٌ “Dediler ki: Ey Musa! Onların ilahları gibi, Sen de bize bir ilah yap!”
قَالَ إِنَّكُمْ قَوْمٌ تَجْهَلُونَ “Musa dedi: Siz gerçekten cahillik eden bir kavimsiniz.”
Bu kadar büyük ayetler (mu’cizeler) gördükten sonra onlardan gelen bu teklif karşısında Hz. Musa onları mutlak bir cehaletle niteledi, yaptıklarının akıldan uzak olduğunu te’kidli bir üslûbla ifade etti.
139- إِنَّ هَؤُلاء مُتَبَّرٌ مَّا هُمْ فِيهِ وَبَاطِلٌ مَّا كَانُواْ يَعْمَلُونَ “Çünkü şu kimselerin içinde bulundukları, yok olmaya mahkûmdur ve bütün yaptıkları batıldır.”
Yani, Allah onların dinini ortadan kaldıracak, putlarını kırıp parça parça yapacak.
Bununla Allaha yakın olmayı kastetseler bile, yaptıkları bu ibadet batıldır.
Yapılan bu te’kidler, içlerinde bulundukları hâl sebebiyle bu kavmin mutlaka helâk olacaklarına ve bütün yaptıklarının boşa çıkacağına tenbihte bulunarak, İsrailoğullarını Hz. Musa’dan talep ettikleri şeyden nefret ettirip uzaklaştırmak ve sakındırmak içindir.
140- قَالَ أَغَيْرَ اللّهِ أَبْغِيكُمْ إِلَهًا وَهُوَ فَضَّلَكُمْ عَلَى الْعَالَمِينَ “Dedi: Sizi âlemlere üstün kıldığı halde, ben size Allah’tan başka ilâh mı ararım?”
Allah size başkalarına vermediği özel nimetler vermişken sizin için Allah dışında bir mabut mu ararım?
Ayette onların kötü muamelesine bir tenbih vardır. Şöyle ki:
Allah, sırf bir lütuf olarak, başkalarına vermediği nimetleri onlara vermişken, tutup da mahlûkatından en değersiz bir şeyi (putu) O’na ortak yapmak istediler!
141- وَإِذْ أَنجَيْنَاكُم مِّنْ آلِ فِرْعَونَ “Hani sizi Al-i Firavundan kurtarmıştık.”
يَسُومُونَكُمْ سُوَءَ الْعَذَابِ “Size azabın kötüsünü yapıyorlardı.”
يُقَتِّلُونَ أَبْنَاءكُمْ وَيَسْتَحْيُونَ نِسَاءكُمْ Oğullarınızı öldürüyorlar, kadınlarınızı hayatta bırakıyorlardı.”
وَفِي ذَلِكُم بَلاء مِّن رَّبِّكُمْ عَظِيمٌ “Bunda sizin için Rabbinizden büyük imtihan vardı.”
“Bunda” derken bununla hem kurtarmak, hem de azap anlaşılabilir.
Birinciye göre mana, “bunda sizin için büyük bir nimet vardı.”
İkinciye göre ise, “bunda sizin için büyük bir mihnet (çile) vardı.”
142- وَوَاعَدْنَا مُوسَى ثَلاَثِينَ لَيْلَةً “Ve Musa’ya otuz gecelik bir süre tayin ettik.”
وَأَتْمَمْنَاهَا بِعَشْر “Ve on gece daha ekledik.”
Rivayete göre bir ay Zilkade ve on gün de devamındaki Zilhicce ayıdır.
فَتَمَّ مِيقَاتُ رَبِّهِ أَرْبَعِينَ لَيْلَةً “Ve böylece Rabbinin mikatı (tayin ettiği vakit) tam kırk gece oldu.”
Rivayete göre Hz. Musa İsrailoğulları daha Mısırda iken Firavunun helâkinden sonra, onlara Allah’tan emir ve yasaklar ihtiva eden bir kitap getirmeyi vaat etmişti. Firavun helâk olduğunda Cenab-ı Hak’tan böyle bir kitabı istedi. Cenab-ı Hak da Onun otuz gün oruç tutmasını istedi. Hz. Musa otuz günü tamamladığında ağzının kokusu hoşuna gitmedi ve misvak kullandı, temizledi. Melekler dediler ki: “Biz senden misk kokusu kokluyorduk, sen ise misvak kullanarak bunu bozdun.” Allahu Teâlâ on gün daha oruç tutmasını istedi.
Denildi ki: otuz günü oruç ve ibadetle geçirmesi için emretti, on günde ise Tevrat’ı indirdi ve O’nunla konuştu
وَقَالَ مُوسَى لأَخِيهِ هَارُونَ اخْلُفْنِي فِي قَوْمِي وَأَصْلِحْ “Musa, kardeşi Harun’a dedi: Kavmim içinde benim yerime geç, ıslaha çalış.”
Kavmim içinde benim halifem ol, onların işlerinden ıslah edilmesi gerekenleri ıslah et veya ıslah edici ol.
وَلاَ تَتَّبِعْ سَبِيلَ الْمُفْسِدِينَ “Ve bozguncuların yoluna gitme!”
Yani, seni ifsada çağıranlara itaat etme.
143- وَلَمَّا جَاء مُوسَى لِمِيقَاتِنَا وَكَلَّمَهُ “Ne zaman ki, Musa, mikatımıza geldi ve Rabbi Onunla konuştu.”
Allahu Teâlâ, -meleklerle olduğu gibi- Tur’da Hz. Musa ile vasıtasız konuştu. Bu konuda gelen rivayetlerde “Hz. Musa ilâhî kelamı her cihetten işitiyordu” denilmesi, O’nun kelâm-ı kadimi (ezeli kelâmı) işitmesi mahlûkatın kelamını işitmesi cinsinden olmadığına bir tenbihtir.
قَالَ رَبِّ أَرِنِي أَنظُرْ إِلَيْكَ “Ya Rabbi, kendini bana göster, Sana nazar edeyim” dedi.”
Hz. Musa’nın Cenab-ı Hakkın rü’yetini talep etmesi, rüyetullahın mümkün olduğuna bir delildir. Çünkü peygamberlerin olmayacak bir şeyi ve özellikle de Allah’ı bilmemeyi gerektiren bir durumu istemesi düşünülemez. Bundan dolayıdır ki Cenab-ı Hak “beni asla göremezsin” dedi “ben asla görülmem”, “bana asla bakamayacaksın” demedi.
Bunda Cenab-ı Hakkı görmenin gören kimsede bazı şartları gerektirdiğine ve o vakitte Hz. Musa’da bu şartların henüz gerçekleşmediğine bir tenbih vardır.
Hz. Musanın kavmi “Allah’ı bize açıkça göster” (Nisa, 153) dediğinde
Cenab-ı Hakkın bunu onlardan bir hata olarak görmesi rüyetullahı inkâra sebep olamaz. Çünkü rüyetullah imkânsız bir şey olsaydı Hz. Musanın onların cehaletini bildirmesi ve şüphelerini ortadan kaldırması gerekirdi. Nitekim “Ey Musa! Onların ilahları gibi, Sen de bize bir ilah yap!” (A’raf, 138) dediklerinde böyle yapmıştır. Hz. Musa kendisi kardeşi Harun’a “…ve bozguncuların yoluna gitme!” (A’raf, 142) derken, tutup da kendisinin kavminin yolundan gitmesi elbette düşünülemez.
Cenab-ı Hakkın “beni asla göremezsin” cevabından rüyetullahın imkânsız olduğuna delil getirmek çok daha büyük bir hatadır. Çünkü Cenab-ı Hakkın Hz. Musa’ya görülemeyeceğini haber vermesi O’nu başka zaman göremeyeceğine, başkasının O’nu göremeyeceğine delâlet etmez. Rüyetullahın imkânsız olduğunu ve bunun mutlaka böyle olması gerektiğini söylemek, göz göre göre hakkı kabul etmemek, rü’yetin gerçeğini bilmemektir.
قَالَ لَن تَرَانِي “Allah dedi: Beni asla göremezsin.”
وَلَكِنِ انظُرْ إِلَى الْجَبَلِ فَإِنِ اسْتَقَرَّ مَكَانَهُ فَسَوْفَ تَرَانِي “Ve lâkin dağa bak, eğer o yerinde durabilirse, sonra sen de beni görürsün.”
Cenab-ı Hak bununla Hz. Musanın rü’yete güç yetiremeyeceğini beyan etmektedir. Rüyetullahın dağın yerinde durmasına talik edilmesi de bunun mümkün oluşuna delildir. Çünkü mümkün olan bir şeye talik edilen bir şeyin mümkün olması zaruridir.[1>
فَلَمَّا تَجَلَّى رَبُّهُ لِلْجَبَلِ جَعَلَهُ دَكًّا “Derken Rabbi dağa tecelli edince, onu yerle bir etti.”
Cenab-ı Hakkın dağa tecellisi,
-Azametinin dağda zuhuru,
-İktidar ve emrinin ona yönelmesidir.
-Denildi ki: Allah dağa hayat verdi, dağ Allahı gördü.
وَخَرَّ موسَى صَعِقًا “Musa da baygın yere düştü.”
Hz. Musa, gördüğü manzaranın dehşetinden bayılıp yere düştü.
فَلَمَّا أَفَاقَ قَالَ سُبْحَانَكَ “Ayılıp kendine gelince, “Sen sübhansın dedi.”
تُبْتُ إِلَيْكَ “Sana döndüm.”
Allahım, Senden izin olmadan böyle bir şeyi istemeye cür’et etmemden ve teşebbüsümden sana tevbe ettim.
وَأَنَاْ أَوَّلُ الْمُؤْمِنِينَ “Ve ben iman edenlerin ilkiyim.”
Bunun tefsiri daha önce geçmişti.[2>
Denildi ki: “Ben, Senin dünyada görülemeyeceğine ilk inanan kimseyim.”
144- قَالَ يَا مُوسَى إِنِّي اصْطَفَيْتُكَ عَلَى النَّاسِ بِرِسَالاَتِي وَبِكَلاَمِي “Allah buyurdu: Ey Musa! Sana verdiğim peygamberlikle ve kelâmımla seni insanlar üzerine seçkin kıldım.”
“Ben Seni zamanındaki kimselere üstün biri olarak seçtim.”
فَخُذْ مَا آتَيْتُكَ وَكُن مِّنَ الشَّاكِرِينَ “Sana verdiğime sımsıkı sarıl ve şükredenlerden ol!”
Rivayete göre, Hz. Musanın rü’yet talebi Arefe günü oldu. Allah kendisine Tevratı kurban bayramı gününde verdi.
145- وَكَتَبْنَا لَهُ فِي الأَلْوَاحِ مِن كُلِّ شَيْءٍ مَّوْعِظَةً وَتَفْصِيلاً لِّكُلِّ شَيْءٍ “Ve O’nun için o levhalarda öğüt olarak ve hükümlerin ayrıntılarına dair her şeyden yazdık.”
“Her şey” ifadesinden murat, “dini konularda ihtiyaçları olan her şey” demektir.
Bu Tevrat levhalarının on veya yedi olduğu rivayet edilir. Bu levhaların zümrüt, zeberced, kırmızı yakut veya sert kayadan olduğu hakkında farklı nakiller söylenir.
فَخُذْهَا بِقُوَّةٍ “Haydi bunları kuvvetle al, bunları al” derken bundan murat Tevrat levhaları veya onlarda olan her şey veya ilâhî mesajlar olabilir.
Bunların kuvvetle alınması ise, ciddiyet ve azimetle sahip çıkılmasını ifade eder.
وَأْمُرْ قَوْمَكَ يَأْخُذُواْ بِأَحْسَنِهَا “Kavmine emret, onlar da en güzelini alsınlar.”
“En güzelini alsınlar” ifadesi,
-Karşı koymak ve kısas uygulamak yerine sabrı ve afvı esas almak gibi durumları ifade eder. Bunda, en efdal olanı yapmaya bir teşvik vardır.
“Farkında olmadan azap size ansızın gelmeden önce, Rabbinizden size indirilenin en güzeline uyun.” (Zümer, 55) ayetinde de benzeri bir durumu görürüz.
-Veya bundan murat, “vacip olanları (yapılması zorunlu olanları) yapsınlar” manasıdır. Çünkü vacip olan, diğerlerinden daha güzeldir.
-Bundan muradın mutlak manada güzellik olması da caizdir. O da kendilerine emredilenlerdir. Nasıl ki, “yaz, kıştan daha sıcaktır” dediğimizde aslında bir tafdil söz konusu değildir.
سَأُرِيكُمْ دَارَ الْفَاسِقِينَ “Size yakında o fasıkların yurdunu göstereceğim.”
Bundan murat, Firavun ve kavminin Mısırdaki harabeye dönmüş yurtları veya Âd, Semud ve benzerlerinin menzilleri olabilir. Bunların gösterilmesi, Musanın kavminin ibret alıp yoldan çıkmamaları içindir.
“Fasıkların yurdu” ile onların ahiretteki yeri, yani cehennem de kastedilmiş olabilir.
“Göstereceğim” ifadesi, “Ve o hırpalanıp ezilmekte olan kavmi de arzın bereketle donattığımız doğusuna ve batısına mirasçı yaptık.”ayetinde anlatıldığı gibi, “sizi o diyarlara varis kılacağım” manasını da ifade edebilir.
146- سَأَصْرِفُ عَنْ آيَاتِيَ الَّذِينَ يَتَكَبَّرُونَ فِي الأَرْضِ بِغَيْرِ الْحَقِّ “Yeryüzünde haksız yere kibirlenenleri, âyetlerimden uzak tutacağım.”
Kalplerini mühürlemek sûretiyle, afak ve enfüste dikilen ayetlerimden onları çevireceğim.
Böylece o ayetleri tefekkür edemeyecekler, ibret alamayacaklar.
Şu manaya da dikkat çekilmiştir: “Yeryüzünde kibirlenenleri ayetlerimi ibtal etmekten çevireceğim. Ne kadar gayret gösterseler de hedeflerine varamayacaklar. Ayetlerimi yüce kılacağım, o kibirlenenleri helâk edeceğim.”
“Haksız yere kibirlenmeleri” batıl dinleriyle övünmeleridir. Bu ise aslında övünülecek bir şey değildir.
وَإِن يَرَوْاْ كُلَّ آيَةٍ لاَّ يُؤْمِنُواْ بِهَا “Onlar bütün âyetleri görseler, yine de onlara iman etmezler.”
Onlar, her türlü musibet veya mu’cizeyi görseler bunlara inanmazlar.
İnanmamaları,
-İnatları,
-Hevâya uymaları ve körü körüne taklit içinde olmaları yüzünden akıllarının işe yaramamasındandır.
Her türlü ayeti görseler yine iman etmeyeceklerini bildirmek, onların ayetlerden çevrilmesinin kalplerinin mühürlenmesi yüzünden olduğunu anlatan görüşü te’yid etmektedir.
وَإِن يَرَوْاْ سَبِيلَ الرُّشْدِ لاَ يَتَّخِذُوهُ سَبِيلاً “Doğru yolu görseler onu yol edinmezler.”
وَإِن يَرَوْاْ سَبِيلَ الْغَيِّ يَتَّخِذُوهُ سَبِيلاً “Eğri yolu görseler onu yol edinirler.”
ذَلِكَ بِأَنَّهُمْ كَذَّبُواْ بِآيَاتِنَا وَكَانُواْ عَنْهَا غَافِلِينَ “Çünkü onlar âyetlerimizi inkâr ettiler ve onlardan hep gafil idiler.”
Yani, ilâhî ayetlerden çevrilmeleri
-Bu ayetleri yalanlamaları
-Ve bunlar üzerinde düşünmemeleri sebebiyledir.
147- وَالَّذِينَ كَذَّبُواْ بِآيَاتِنَا وَلِقَاء الآخِرَةِ حَبِطَتْ أَعْمَالُهُمْ “Âyetlerimizi ve ahiretteki karşılaşmayı inkâr edenlerin amelleri boşa gitmiştir.”
Yani, amellerinden bir fayda görmezler.
هَلْ يُجْزَوْنَ إِلاَّ مَا كَانُواْ يَعْمَلُونَ “Onlar başka değil, sırf kendi yaptıklarının karşılığını göreceklerdir.”
148- وَاتَّخَذَ قَوْمُ مُوسَى مِن بَعْدِهِ مِنْ حُلِيِّهِمْ عِجْلاً جَسَدًا لَّهُ خُوَارٌ “Musa’nın kavmi, O’nun ardından süs takılarından yapılmış böğüren bir buzağı heykeli edinmişlerdi.”
Musanın kavmi, O’nun Tura gidişinden sonra böyle yapmışlardı.
Bunlar, Mısırdan çıkmaya niyetlendiklerinde Kıbtîlerden bazı zînet eşyalarını ödünç almışlardı.
Ayette bu zînet eşyalarının İsrailoğullarına nisbet edilmesi,
-Onların ellerinde olmasından
-Veya Kıbtîlerin helâkinden sonra bunlara sahip olmalarındandır.
Bu süs eşyalarıyla ruhsuz bir ceset şeklinde buzağı heykeli yaptılar.
Rivayete göre Samiri bu heykeli yaptığında Cebrail’in atının izi olan topraktan onun ağzına bıraktı, o da canlı bir hâle geldi.
Denildi ki: Samiri, özel bir sanatla bunu gerçekleştirdi. Rüzgâr içine giriyor ve ses veriyordu.
Yapan aslında Samiri iken bunun hepsine nisbet edilmesi
-Buna razı olmaları yüzünden,
-Veya bundan muradın onların ilah edinmesi olmasındandır.
أَلَمْ يَرَوْاْ أَنَّهُ لاَ يُكَلِّمُهُمْ وَلاَ يَهْدِيهِمْ سَبِيلاً“O buzağının kendilerine bir söz söylemediğini ve bir yol gösteremediğini görmediler mi?”
Ayet, onların dalalette aşırılığını ve tefekkürü büsbütün bıraktıklarını başlarına vurmaktadır. Yani, buzağı heykelini ilah edindikleri zaman, onun konuşmaya ve kendilerine yol göstermeye gücü olmadığını görmediler mi? Onu varlıkların, kuvvetlerin, kaderin yaratıcısı mı zannettiler?
اتَّخَذُوهُ وَكَانُواْ ظَالِمِينَ “Onu ilah edindiler ve zalimlerden oldular.”
Onlar eşyayı mahallinde kullanmayarak zalimler oldular. Buzağıyı ilah edinmek ilk defa onların yaptığı bir zulüm değildi, kendilerinden önce de böyle yapanlar vardı.
149- وَلَمَّا سُقِطَ فَي أَيْدِيهِمْ وَرَأَوْاْ أَنَّهُمْ قَدْ ضَلُّواْ “Ne zaman ki, yaptıklarına pişman oldular ve yoldan çıkmış olduklarını gördüler.”
Ayet, onların son derece pişman olduklarını kinaye yoluyla ifade eder.[3>
قَالُواْ لَئِن لَّمْ يَرْحَمْنَا رَبُّنَا وَيَغْفِرْ لَنَا لَنَكُونَنَّ مِنَ الْخَاسِرِينَ “Yemin ol sun ki; eğer Rabbimiz bize merhamet etmez ve bizi bağışlamazsa, muhakkak hüsrana düşenlerden olacağız” dediler.”
Buzağı heykelini ilah edinmekle yoldan çıktıklarını anladıklarında “Şayet Rabbimiz Tevratı indirerek bize merhamet etmez ve hatamızı bağışlamazsa elbette hüsrana düşenlerden oluruz” dediler.
150- وَلَمَّا رَجَعَ مُوسَى إِلَى قَوْمِهِ غَضْبَانَ أَسِفًا قَالَ “Musa, öfkeli ve üzüntülü olarak kavmine döndüğünde şöyle dedi:”
بِئْسَمَا خَلَفْتُمُونِي مِن بَعْدِيَ “Arkamdan bana ne kötü bir halef oldunuz!”
Hitap, buzağıya tapanlara veya Hz. Harunla beraber mü’minlere olabilir.
Birinciye göre mana şöyledir: “Benden sonra ne kötü iş yaptınız, tuttunuz buzağı heykeline taptınız.”
İkinciye göre ise mana şöyle olur: “Bana ne kötü halef oldunuz! Buzağı heykeline tapılmasına engel olamadınız!
أَعَجِلْتُمْ أَمْرَ رَبِّكُمْ “Rabbinizin emri hususunda acele mi ettiniz?”
-Rabbinizin emrini terk edip yarım mı bıraktınız?
-Veya “Rabbinizin bana vaat etmiş olduğu kırk günü fazla bulup benim öldüğümü mü sandınız ve bazı ümmetlerin peygamberlerinden sonra dinlerini değiştirmeleri gibi siz de din mi değiştirdiniz?”
وَأَلْقَى الألْوَاحَ “Elindeki levhaları yere attı.”
Sonra din namına bir hamiyetle öfkesinin şiddeti ve onların halinden fevkalâde rahatsızlığı sebebiyle elindeki Tevrat levhalarını yere attı.
Rivayet edilir ki: Tevrat yedi levha idi, Hz. Musa elinden Tevrat levhalarını attığında levhalardan altı tanesi kırıldı. Bunlarda her şeyin ayrıntılı ilmi vardı. Geriye sadece biri kaldı, onda da öğütler ve hükümler bulunmaktadır.
وَأَخَذَ بِرَأْسِ أَخِيهِ يَجُرُّهُ إِلَيْهِ “Ve kardeşi Harun’u başından tutarak kendine doğru çekmeye başladı.”
Hz. Musanın, kardeşi Harunu bu şekilde saçından tutup kendisine çekmesi, O’nun buzağı heykeline tapılması meselesinde kusuru olduğunu tevehhüm etmesindendi. Hz. Harun, Hz. Musa’dan üç yaş büyüktü. Daha
mütehammil ve yumuşak olduğundan İsrailoğulları tarafından daha çok sevilmekteydi.
قَالَ ابْنَ أُمَّ “Harun, “Ey anamın oğlu!” dedi.”
“Ey anamın oğlu” deyişi, kendisine karşı daha rikkatli olmasını temin içindi, anne - baba bir kardeş idiler.
إِنَّ الْقَوْمَ اسْتَضْعَفُونِي “Gerçekten bunlar beni güçsüz, etkisiz hale getirdiler.”
وَكَادُواْ يَقْتُلُونَنِي “Az daha beni öldürüyorlardı.”
Hz. Harun böyle diyerek Hz. Musanın kendisi hakkında görevde kusuru olduğunu vehmetmesini ortadan kaldırdı. Yani, “Onlara engel olmak için ben elimden geleni yaptım, ama onlar bana galip geldiler, beni güçsüz bıraktılar, hatta neredeyse öldüreceklerdi.”
فَلاَ تُشْمِتْ بِيَ الأعْدَاء “Sen de bana böyle yaparak düşmanları sevindirme.”
وَلاَ تَجْعَلْنِي مَعَ الْقَوْمِ الظَّالِمِينَ “Ve beni bu zalim kavimle bir tutma.”
“Cezalandırarak beni onlardan sayma, ihmalim olduğunu söyleyerek düşmanları sevindirme!”
151- قَالَ رَبِّ اغْفِرْ لِي وَلأَخِي “Musa dedi ki: Ya Rabbi! Beni ve kardeşimi bağışla!”
“Ya Rabbi, kardeşime yaptığımdan dolayı beni bağışla, onlara engel olmada ihmali varsa kardeşimi de bağışla.”
Hz. Musa kardeşini razı etmek ve Ona yaptığıyla başkalarının sevinmesini önlemek için, kendisiyle beraber duaya kardeşini de kattı.
وَأَدْخِلْنَا فِي رَحْمَتِكَ “Bizi rahmetine al.”
وَأَنتَ أَرْحَم الرَّاحِمِينَ ُ “Sen merhametlilerin en merhametlisisin.”
“Sen bize bizim kendimize merhamet etmemizden çok daha merhametlisin.”
152- إِنَّ الَّذِينَ اتَّخَذُواْ الْعِجْلَ سَيَنَالُهُمْ غَضَبٌ مِّن رَّبِّهِمْ وَذِلَّةٌ فِي الْحَياةِ الدُّنْيَا “Şüphesiz o buzağıyı ilah edinenlere Rablerinden bir gadap ve dünya hayatında bir zillet erişecektir.”
Onlara Rablerinden gelen gadap, nefislerini öldürme emridir.
Dünya hayatındaki zillet ise, diyarlarından çıkmalarıdır.
“Cizyeye mahkûm olmalarıdır” şeklinde değerlendirenler de olmuştur.
وَكَذَلِكَ نَجْزِي الْمُفْتَرِينَ “İşte biz, iftiracıları böyle cezalandırırız.”
“Allaha iftira edenleri işte biz böyle cezalandırırız.”
Çünkü onların iftirasından daha büyük bir iftira yoktur. O da yaptıkları buzağı heykeli için, “İşte sizin de, Musa’nın da ilâhı budur, ama o unuttu.”demeleridir. Belki de onlardan önce ve sonra kimse böyle bir şey söylememiştir.
153- وَالَّذِينَ عَمِلُواْ السَّيِّئَاتِ ثُمَّ تَابُواْ مِن بَعْدِهَا وَآمَنُواْ إِنَّ رَبَّكَ مِن بَعْدِهَا لَغَفُورٌ رَّحِيمٌ “Kötü amelleri işleyip de sonra arkasından tevbe edenve iman edenler için, hiç şüphe yok ki Rabbin bundan sonra Ğafur – Rahîm’dir.”
Sonra imanla ve onun gereği olan salih amelle meşgul olanlara gelince, şüphesiz senin Rabbin onların tevbesinden sonra Ğafur- Rahim’dir, günahlarını bağışlar, onlara merhamet eder. Öyle ki buzağı heykeline tapmak gibi en büyük bir günah da olsa, İsrailoğullarının günahları gibi çok da olsa yine affeder, merhamet eder.
[1> Yani, haddi zatında bu ilâhî tecelli karşısında, dağın yerinde durması mümkündür. Böyle olunca, bu ayeti rüyetullahın olmayacağına delil getirmek sıhhatli bir istidlal değildir.
[2> Mesela bkz. En’am, 163.
[3> Kinaye, cömert insan için “eli açık”, cimri için “eli sıkı”, israf eden bir insan için “eli delik” denilmesi gibi, bir sözün hem gerçek hem de mecazî anlama gelecek şekilde kullanılmasıdır. Burada da ayet metninde ellerinde olanın düştüğü söylenmektedir. Bir insan son derece pişman olduğunda, elleri yana açılır, elindekiler yere düşer.
154- وَلَمَّا سَكَتَ عَن مُّوسَى الْغَضَبُ أَخَذَ الأَلْوَاحَ “Musa’daki öfke sesini kesince levhaları aldı.”
Hz. Harunun mazeret beyan etmesi veya kavminin tevbesi dolayısıyla Musanın öfkesi yatıştığında Tevrat levhalarını aldı.
Bu ayette çok etkili, beliğ bir anlatım vardır. Hz. Musanın içindeki öfke, sanki bir âmir gibi hareket etmekte, onu bazı şeyleri yapmaya kışkırtmaktadır. Öyle ki, öfkenin yatışması ayette “öfke sesini kestiğinde” şeklinde ifade edilmiştir.
وَفِي نُسْخَتِهَا هُدًى وَرَحْمَةٌ لِّلَّذِينَ هُمْ لِرَبِّهِمْ يَرْهَبُونَ “Onlardaki yazıda, Rablerinden korkan kimseler için bir hidayet ve rahmet vardır.”
Onlarda olan hidayet hakkın beyanı, rahmet ise, salah ve hayra irşaddır.
Denildi ki: Ayette bahsedilen “nüsha”, onlardan kırılanlar hakkındadır.
155- وَاخْتَارَ مُوسَى قَوْمَهُ سَبْعِينَ رَجُلاً لِّمِيقَاتِنَا “Bir de Musa, mîkatımız için (tayin ettiğimiz vakitte tevbe için) kavminden yetmiş adam seçti.”
فَلَمَّا أَخَذَتْهُمُ الرَّجْفَةُ قَالَ رَبِّ لَوْ شِئْتَ أَهْلَكْتَهُم مِّن قَبْلُ وَإِيَّايَ “Ne zaman ki, bunları o sarsıntı yakaladı, (o zaman Musa) dedi: Rabbim, dileseydin bunları da, beni de daha önce helâk ederdin.”
Rivayete göre, Cenab-ı Hak Hz. Musaya kavminden yetmiş kişi getirmesini emretti. Her boydan altı adam seçti, iki tane fazla oldu. Hz. Musa dedi: “İçinizden iki kişi geride kalsın.” Bunun üzerine aralarında tartışma çıktı. Hz. Musa, “geride oturup kalana, giden gibi sevap var” dedi. İçlerinden Kalib ve Yuşa kaldı. Hz. Musa diğerleriyle çıktı. Dağa yaklaştıklarında bir bulut Hz. Musayı bürüdü. Hz. Musa yanındakilerle beraber bulutun içine girdi, hepsi secdeye vardılar. Allahu Teâlânın Hz. Musaya emir ve nehiylerde bulunduğunu işittiler. Sonra bulut açıldı, Hz. Musaya doğru yöneldiler “Allahı açıktan görmedikçe sana iman etmeyeceğiz” dediler. Bunun üzerine kendilerine yıldırım isabet etti veya dağ zelzele ile sarsıldı, bayılıp yere düştüler.
Veya Hz. Musa üstteki ifadesiyle şunu kastetti: “Ya Rabbi, denizde onları boğmakla veya başka bir şekilde onları helâk etmeye kadirdin, ama merhamet ettin, onları bu helaketlerden kurtardın. Onlara tekrar merhamet etsen, bu Senin her şeyi kuşatan ihsanından uzak görülmez.”
أَتُهْلِكُنَا بِمَا فَعَلَ السُّفَهَاء مِنَّا “İçimizdeki sefihlerin yaptıkları yüzünden bizleri helâk mi edeceksin?”
“Bizden bir kısmı inat ederek ve rü’yet talebinde bulunarak akılsızlık yaptığında hepimizi helâk eder misin?”
Rü’yet talebinde bulunanlar hepsi değildi, içlerinden bir kısmı idi.
Denildi ki: “Sefihlik yapanlardan” murat buzağı heykeline tapanlardır. Yetmiş kişi ise, tevbe için Hz. Musanın seçtiği kimselerdi. Heybet hali bunları bürüdü, bundan endişeye düştüler, sarsıldılar, neredeyse mafsalları birbirinden ayrılacaktı. Ölüme yaklaştılar, Hz. Musa onlar hakkında korktu, ağladı, Allaha dua etti, Allahu Teâlâ da bu hali onlardan kaldırdı .
إِنْ هِيَ إِلاَّ فِتْنَتُكَ “O, ancak senin imtihan etmendir.”
“Ya Rabbi, bu ancak senden bir imtihandır. Kelâmını onlara duyurdun, onlar da rüyetine kavuşmayı umdular.”
Buzağıya ibadet açısından bakılınca mana şöyle olur:
“Ya Rabbi, sen o buzağı heykelinde bir ses meydana getirdin, onlar da ona meylettiler.” تُضِلُّ بِهَا مَن تَشَاء “Sen bu imtihanla dilediğini dalalette bırakırsın.”
Sen bu imtihanın ile, dalaletini dilediğini
-Ya haddini aşması,
-Veya hayalî şeylere uyması sonucu yoldan saptırırsın.
وَتَهْدِي مَن تَشَاء “Dilediğini de hidayete erdirirsin.” Hidayetini dilediğini ise, bu imtihanla hidayete sevk eder, imanını daha da kuvvetli kılarsın.
أَنتَ وَلِيُّنَا “Sen bizim Veli’miz.” İşimizi gören Velimiz Sensin
فَاغْفِرْ لَنَا وَارْحَمْنَا “Artık bizi bağışla, bize merhamet et.”
وَأَنتَ خَيْرُ الْغَافِرِينَ “Sen bağışlayanların en hayırlısısın.” Seyyieyi bağışlar haseneye tebdil edersin.
156- وَاكْتُبْ لَنَا فِي هَذِهِ الدُّنْيَا حَسَنَةً وَفِي الآخِرَةِ “Ve bize hem bu dünyada bir iyilik yaz, hem de ahirette.” Dünyada bize güzel bir geçim ve taate muvaffakiyet ver.
Ahirette de cennet ver.
إِنَّا هُدْنَا إِلَيْكَ “Biz gerçekten Sana yöneldik.”
قَالَ عَذَابِي أُصِيبُ بِهِ مَنْ أَشَاء “Allah buyurdu: Azabımı dilediğime isabet ettiririm.”
وَرَحْمَتِي وَسِعَتْ كُلَّ شَيْءٍ “Rahmetim ise her şeyi kuşatmıştır.”
Rahmetim ise şu dünyada mü’min-kâfir herkesi, hatta mükellef olanı ve olmayanı kuşatmıştır.
فَسَأَكْتُبُهَا لِلَّذِينَ يَتَّقُونَ وَيُؤْتُونَ الزَّكَاةَ وَالَّذِينَ هُم بِآيَاتِنَا يُؤْمِنُونَ “Onu günahlardan korunanlara, zekatını verenlere ve âyetlerimize inananlara yazacağım.”
Ahirette rahmetimi, küfür ve günahlardan sakınanlara yazacağım.
Şu mana da verilebilir. “Rahmetimi, -ey İsrailoğulları-, sizden küfür ve günahlardan sakınanlar için özel bir şekilde tahsis edeceğim.”
Burada zekâtın zikri, takvaya artı bir değer olması ve bir de onlara çok zor gelen bir ibadet olması yönündendir.
157- الَّذِينَ يَتَّبِعُونَ الرَّسُولَ النَّبِيَّ الأُمِّيَّ الَّذِي يَجِدُونَهُ مَكْتُوبًا عِندَهُمْ فِي التَّوْرَاةِ وَالإِنْجِيلِ Onlar ki yanlarındaki Tevrat ve İncil’de yazılı buldukları o resule (elçiye), o ümmî nebiye tabi olurlar.”
يَأْمُرُهُم بِالْمَعْرُوفِ وَيَنْهَاهُمْ عَنِ الْمُنكَرِ “O, onlara iyiliği emreder ve kötülükten yasaklar.”
Ümmi peygambere uyanlardan murat, onlardan Hz. Muhammede (asm) iman edenlerdir. Hz. Peygambere “rasul” denilmesi Allaha nisbetledir, “nebi” denilmesi ise kullara nisbetledir.
Ümmi, okuma ve yazması olmayana denir. Hz. Peygamber, ilmin kemâlinde olmakla beraber “ümmi” olarak vasfedilmesi, O’nun mu’cizelerindendir.
وَيُحِلُّ لَهُمُ الطَّيِّبَاتِ “Temiz ve hoş şeyleri onlara helâl kılar.”
Daha önceden onlara haram kılınan iç yağ gibi aslında temiz olan şeyleri onlara helâl kılar.
وَيُحَرِّمُ عَلَيْهِمُ الْخَبَآئِثَ “Habis şeyleri onlara haram kılar.”
Kan, domuz eti, faiz ve rüşvet gibi habis şeyleri ise haram kılar.
وَيَضَعُ عَنْهُمْ إِصْرَهُمْ وَالأَغْلاَلَ الَّتِي كَانَتْ عَلَيْهِمْ “Sırtlarındaki ağır yükleri ve üzerlerindeki zincirleri onlardan alır.”
Daha önceden onların muhatap oldukları ağır mükellefiyetleri kendilerinden hafifletir. Mesela, onların şeriatinde,
-Müteammiden ve hata ile öldürmelerde kısas uygulanırdı.
-Hata işleyen aza kesilirdi,
-Pislik bulaşan yer kesilirdi.
فَالَّذِينَ آمَنُواْ بِهِ وَعَزَّرُوهُ وَنَصَرُوهُ وَاتَّبَعُواْ النُّورَ الَّذِيَ أُنزِلَ مَعَهُ “İşte ona iman eden, ona kuvvetle saygı gösteren, ona yardımcı olan ve onunla birlikte indirilen nura tabi olan kimseler var ya…”
“Nur”dan murat, Kur’andır.
Kur’an’a “nur” denilmesi,
-Mu’cize olmasıyla zâhir olması ve başkasını da göstermesi yönüyledir.17
-Veya hakikatleri keşfedip, açığa çıkarmasındandır.
“Onunla birlikte indirilen nura tabi olan” ifadesi, “indirdiğimiz nur ile beraber peygambere tabi oldular” şeklinde de anlaşılabilir. Bu durumda ayet, Kitap ve Sünnet’e bir işaret olur.
أُوْلَئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ “İşte felaha erenler onlardır.”
Ebedi rahmete kavuşanlar, işte onlardır.
Ayetin mazmunu, Hz. Musa’nın duasına cevap oluşudur.
158- قُلْ يَا أَيُّهَا النَّاسُ إِنِّي رَسُولُ اللّهِ إِلَيْكُمْ جَمِيعًا “De ki: Ey insanlar! Ben sizin hepinize Allah’ın rasulüyüm.”
Hitap, geneldir. Hz. Peygamber (asm) ins ve cinnin tamamına gönderildi, diğer peygamberler ise kavimlerine gönderilmişlerdi.
الَّذِي لَهُ مُلْكُ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ “Ki, göklerin ve yerin mülkü O’nundur.”
ل لا إِلَهَ إِلاَّ هُوَ “O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur.”
يُحْيِي وَيُمِيتُ “O, öldürür ve diriltir.”
Bu, uluhiyetin Allaha has olmasını takrir eder.
فَآمِنُواْ بِاللّهِ وَرَسُولِهِ النَّبِيِّ الأُمِّيِّ الَّذِي يُؤْمِنُ بِاللّهِ وَكَلِمَاتِهِ “Artık gelin, Allah’a iman edin, Allah’a ve Onun kelimelerine iman etmiş bulunan rasûlüne, o ümmî peygambere de (iman edin).”
O, kendisine ve diğer peygamberlere indirilen Kitap ve vahye iman eder.
“Onun kelimelerine iman etmiş bulunan rasûlüne” ifadesinden murat, Yahudilere tariz olmak üzere “O, Hz. İsa’ya da inanır” anlamını da ifade eder ve ayrıca O’na inanmayan kimsenin imanının muteber olmadığına tenbihte bulunur.
Ayet önce Hz. Peygambere hitap ile başlamışken, devamında üçüncü şahıs olarak O’ndan bahsedilmesi (tekellümden gıyabî anlatıma geçilmesi) O’na iman ve tâbi olmaya yol açıcı olan bu sıfatları nazara vermek içindir.
وَاتَّبِعُوهُ لَعَلَّكُمْ تَهْتَدُونَ “Ve Ona uyun ki, hidayete eresiniz.”
Ayette hidayet üzere olmak,
-Hz. Peygambere iman etmeye,
-Ve O’na tâbi olmaya terettüp ettirilmesinde, O’nu tasdik eden, ama dinine iltizam ile O’na tâbi olmayan kimsenin dalalette olduğuna bir uyarı vardır.
159- وَمِن قَوْمِ مُوسَى أُمَّةٌ يَهْدُونَ بِالْحَقِّ وَبِهِ يَعْدِلُونَ “Musa’nın kavminden hakka sevk eden ve hakkıyla adalet yapan bir topluluk vardır.”
Musanın kavmi olan İsrailoğullarından kendileri hak üzere olup insanları hak söze sevkeden bir ümmet vardır.
Bu ümmetten murat, Hz. Musa zamanındaki iman üzere sabit, hak üzere bulunan kimselerdir. Bunun devamında ise, Kur’anın metodu üzere, bunların zıddı olanlar getirildi. Bunda, hayır ve şerrin birbirine muarız olmasına, hak ve batıl ehlinin birbiriyle mücadele etmelerinin tarih boyunca devam edegelen bir durum olduğuna tenbihte bulunmak vardır.
Denildi ki: Ayetteki ümmet, ehl-i kitaptan müslüman olanlardır.
Denildi ki: bunlar Çinin ötesinde bir kavimdir. Hz. Peygamber bunları miraç gecesi gördü, onlar da Hz. Peygambere iman ettiler.
160- وَقَطَّعْنَاهُمُ اثْنَتَيْ عَشْرَةَ أَسْبَاطًا أُمَمًا “Biz onları on iki kabile halinde ümmetlere ayırdık.”
وَأَوْحَيْنَا إِلَى مُوسَى إِذِ اسْتَسْقَاهُ قَوْمُهُ أَنِ اضْرِب بِّعَصَاكَ الْحَجَرَ “Ve kavmi kendisinden su istediği zaman Musa’ya, ‘elindeki asâ ile taşa vur’, diye vahyettik.”
قَدْ عَلِمَ كُلُّ أُنَاسٍ مَّشْرَبَهُمْ “Bunun üzerine o taştan on iki pınar akmaya başladı.”
Ayette Hz. Musaya taşa asası ile vurma emrinin hemen peşinde suyun fışkırdığının nazara verilip “o da vurdu” ifadesinin zikredilmeyişi, Hz. Musanın emre uymakta hiç beklemediğine ve ayrıca O’nun vurmasının suyun çıkmasında müessir olmadığına ima eder.
عَلِمَ كُلُّ أُنَاسٍ مَّشْرَبَهُمْ “İnsanların her biri su alacağı yeri bildi.”
وَظَلَّلْنَا عَلَيْهِمُ الْغَمَامَ “Bulutu da üzerlerine gölge yaptık.”
Güneşin hararetinden koruması için, bulutu onlara gölgelik yaptık.
وَأَنزَلْنَا عَلَيْهِمُ الْمَنَّ وَالسَّلْوَى “ Onlara kudret helvası ve bıldırcın indirdik.”
كُلُواْ مِن طَيِّبَاتِ مَا رَزَقْنَاكُمْ “Size rızk olarak ihsan ettiğimiz nimetlerin temizinden yiyin.”
وَمَا ظَلَمُونَا وَلَكِن كَانُواْ أَنفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ “Onlar bize zulmetmediler, lakin kendi kendilerine zulmediyorlardı.”Bu kısmın tefsiri, Bakara sûresinde geçti.
161- وَإِذْ قِيلَ لَهُمُ اسْكُنُواْ هَذِهِ الْقَرْيَةَ “Ve o vakit onlara denilmişti ki: Şu şehre yerleşin.”
Belde’den murat, Beytül- Makdis’tir.
وَكُلُواْ مِنْهَا حَيْثُ شِئْتُمْ “Ve orada dilediğiniz şeylerden yiyin.”
وَقُولُواْ حِطَّةٌ “Hitta” (günahlarımızı bağışla) deyin.”
وَادْخُلُواْ الْبَابَ سُجَّدًا “Ve secde ederek kapısından girin.”
Bu ayetlerin benzeri Bakara sûresinde geçmişti.
نَّغْفِرْ لَكُمْ خَطِيئَاتِكُمْ “Ta ki, suçlarınızı bağışlayalım.”
سَنَزِيدُ الْمُحْسِنِينَ “Muhsin olanlara ziyadesiyle vereceğiz.”
Ayet, hem bağışlamayı, hem de buna ilave olarak sevap vermeyi vaat eder.
“Muhsin olanlara (iyi işler yapanlara) ziyadesiyle vereceğiz” cümlesinin evveline atfedilmeyip müstakil cümle olması, bu ziyade vermenin tamamen Allahtan bir lütuf olup, emredilenlere mukabil olmadığına delâlet etmesi içindir.
162- فَبَدَّلَ الَّذِينَ ظَلَمُواْ مِنْهُمْ قَوْلاً غَيْرَ الَّذِي قِيلَ لَهُمْ “Onlardan zalim olanlar, kendilerine söylenen sözü değiştirdiler.”
فَأَرْسَلْنَا عَلَيْهِمْ رِجْزًا مِّنَ السَّمَاء بِمَا كَانُواْ يَظْلِمُونَ “Zulmetmeleri yüzünden biz de üzerlerine gökten azap gönderdik.”
Anlatılacak bu kıssadan maksat, Yahudilerin eskiden beri devam edegelen küfür ve isyanlarını gözler önüne sermek ve başlarına vurmaktır.
Ayrıca, ancak talim veya vahiyle bilinebilecek onlara ait bir bilgiyi anlatarak Hz. Peygamber için bunun bir mu’cize olduğunu bildirmektir.
163 واَسْأَلْهُمْ عَنِ الْقَرْيَةِ الَّتِي كَانَتْ حَاضِرَةَ الْبَحْر- “Ve onlara, o deniz kıyısındaki şehri sor.”
O beldenin haberini veya o beldede yaşayanların başına geleni sor.
Bahsedilen belde, Medyen ve Tur arasında sahil beldesi olan Eyle’dir.
Medyen veya Taberiye şeklinde söyleyenler de olmuştur.
إِذْ يَعْدُونَ فِي السَّبْتِ “Hani onlar cumartesi yasağını çiğniyorlardı.”
Cumartesi günü balık avına çıkarak Allahın koydukları sınırları aşıyorlardı. Hâlbuki Cumartesi günü ibadet dışında başka bir şeyle meşgul olmaktan nehyedilmişlerdi.
إِذْ تَأْتِيهِمْ حِيتَانُهُمْ يَوْمَ سَبْتِهِمْ شُرَّعاً “Onların Cumartesi günü balıklar akın akın geliyordu.”
Ayette Cumartesi gününün onlara nisbet edilmesi, o güne ait hükümlerin onlara has olmasındandır.
وَيَوْمَ لاَ يَسْبِتُونَ لاَ تَأْتِيهِمْ “Diğer günlerde ise gelmiyordu.”
كَذَلِكَ نَبْلُوهُم بِمَا كَانُوا يَفْسُقُونَ “Yoldan çıktıkları için biz onları işte böyle deniyorduk.”
164- وَإِذَ قَالَتْ أُمَّةٌ مِّنْهُمْ “İçlerinden bir topluluk şöyle demişti.”
Bunlar, onların salihlerinden bir topluluktur. Önceleri öğüt vermişler, ama bir netice alamayınca ümitsizliğe kapılmışlardı.
لِمَ تَعِظُونَ قَوْمًا اللّهُ مُهْلِكُهُمْ أَوْ مُعَذِّبُهُمْ عَذَابًا شَدِيدًا“Allah’ın helâk edeceği, ya da çetin bir azapla cezalandıracağı bir kavme ne diye nasihat ediyorsunuz?”
“Allah bunları helâk edecek veya devamlı isyanları sebebiyle ahirette çok şiddetli bir azapla cezalandıracaktır.”
Bunu, nasihatin onlara fayda vermediğini etkili bir şekilde anlatmak için söylediler veya nasihatın illet ve faydasını sordular. Bu ifadeleri, aralarındaki konuşmanın bir parçasıydı.
Bu taifeden murat, helâk edilenler de olabilir. Kendilerine vaaz edenlere istihza yoluyla böyle cevap verdiler.
قَالُواْ مَعْذِرَةً إِلَى رَبِّكُمْ “Dediler ki: “Rabbiniz tarafından mazur görülmemiz için.”
Yani, bizim onlara nasihatte bulunmamız, Allah nezdinde mazeretimiz olsun, münkerden (kötülükten) sakındırma hususunda ihmalde bulunduğumuz söylenmesin diyedir.
رَبِّكُمْ وَلَعَلَّهُمْ يَتَّقُونَ “ Bir de ola ki günahlardan sakınırlar diye (böyle yapıyoruz).”
Çünkü helâke kadarki vakitte bir ümit vardır, ancak öldüklerinde kendilerinden ümit kesilir.
165 فَلَمَّا نَسُواْ مَا ذُكِّرُواْ بِهِ أَنجَيْنَا الَّذِينَ يَنْهَوْنَ عَنِ السُّوء- “Onlar yapılan nasihatı unuttuklarında, kötülükten sakındıranları kurtardık.”
Yasağı çiğneyenler, unutan kimsenin terki gibi salih kimselerin uyarılarını terk ettiklerinde, kötülükten sakındıranları kurtardık.
“O zalimleri de fısklarından dolayı şiddetli bir azaba uğrattık.”
Yasağı çiğnemekle ve Allahın emrine muhalefetle zulmedenleri ise, şiddetli bir azapla yakaladık.
166 فَلَمَّا عَتَوْاْ عَن مَّا نُهُواْ عَنْهُ قُلْنَا لَهُمْ كُونُواْ قِرَدَةً خَاسِئِين - “Böylece onlar yasak kılınan şeylerden vazgeçmeyince, onlara ‘hor ve zelil maymunlar olun’, dedik.”
Ayetteki utüvv, (A’raf, 77) ayetinde de geçtiği üzere, yasaklandıkları şeyi terketmekten kibirlenmeleridir.
Ayette “onlara dedik” ifadesi “Biz bir şeyi dilediğimiz zaman, ona sözümüz sadece “ol” dememizdir, o da hemen oluverir.” (Nahl, 40)
ayetinde nazara verildiği gibi, irade ve kudreti de tazammun eden bir durumdur.
Ayetin zahiri şunu iktiza eder: Allah bunları önce çetin bir azapla cezalandırdı. Ama onlar yine de vazgeçmeyince, kendilerini maymuna çevirdi.
Bununla beraber, ikinci ayetin birincinin takriri ve tafsili olması caizdir.
Rivayete göre, onları uyaranlar, bu haddi aşanların öğüt almasından ümitlerini kesince onlarla beraber yaşamak istemediler. Şehri, koca bir kapısı olan bir duvarla ikiye böldüler. Bir sabah uyandıklarında haddi aşanlardan kimsenin kendileri tarafına uğramadığını görünce “herhâlde özel bir durum var” deyip o tarafa geçtiler. Hepsinin maymuna çevrilmiş olduğunu gördüler. Kendi akrabalarını tanıyamadılar, ama maymuna çevrilenler gelenleri tanıyorlardı. Maymuna çevrilenler akrabalarının evlerine geliyor, onların elbiselerini kokluyor, ağlayarak etraflarında dönüyorlardı. Üç gün sonra ise, maymuna çevrilenlerin hepsi öldüler.
Tabiin âlimlerinden Mücahid şöyle der:
“Kalpleri maymuna çevrildi, bedenleri değil.”
167- وَإِذْ تَأَذَّنَ رَبُّكَ لَيَبْعَثَنَّ عَلَيْهِمْ إِلَى يَوْمِ الْقِيَامَةِ مَن يَسُومُهُمْ سُوءَ الْعَذَابِ “Hani Rabbin şunu ilan edip bildirdi ki: Kıyamet gününe kadar onlara en kötü muameleyi yapacak olan kimseleri üzerlerine gönderecektir.”
Yani, Rabbin kendine şunu vacip kıldı:
-Muhakkak ki, Yahudilere bazılarını musallat kılacak.
-Kendilerini zillete düçar edecek,
-Cizye ödemek gibi en kötü azapları verecek kimseleri onlara gönderecek.
Allahu Teâlâ Hz. Süleymandan sonra üzerlerine Buhtunnasr’ı gönderdi.
O da onların diyarlarını harap etti, savaşçılarını öldürdü, kadınlarını, kızlarını köle yaptı, geride kalanları da cizyeye mahkûm etti. Hz. Peygamber gelinceye kadar Mecusilere vergi ödüyorlardı.
Hz. Peygamber geldiğinde onlara yaptığını yaptı, sonra da kendilerini cizye ödemeye mahkûm etti. Kıyamete kadar halleri böyle devam edecektir.
إِنَّ رَبَّكَ لَسَرِيعُ الْعِقَابِ “ Muhakkak ki Rabbin sür’atle cezalandırandır.”
O, dünyada böyle ceza verir.
وَإِنَّهُ لَغَفُورٌ رَّحِيمٌ “Ve yine muhakkak ki O, Ğafur’dur, Rahim’dir.”
Ama imana giren ve tevbe edene ise, affedicidir, çok merhametlidir.
168- وَقَطَّعْنَاهُمْ فِي الأَرْضِ أُمَمًا “Ve onları yeryüzünde birçok ümmetlere ayırdık.”
Öyle ki, yeryüzünün hemen her tarafında grup grup bulunurlar. Bu parça parça olmak, onların güçlü-kuvvetli olmalarına engeldir.
مِّنْهُمُ الصَّالِحُونَ وَمِنْهُمْ دُونَ ذَلِكَ “İçlerinde salih olanları vardı, olmayanları da.”
Onlardan salih olanlar olduğu gibi, böyle olmayan kâfir ve fasıkları da var.
وَبَلَوْنَاهُمْ بِالْحَسَنَاتِ وَالسَّيِّئَاتِ لَعَلَّهُمْ يَرْجِعُونَ “Ola ki dönerler diye, onları güzel ve kötü hallerle denedik.”
Olur ki, yaptıklarına son verirler ve bulundukları kötü durumdan dönerler.
169- فَخَلَفَ مِن بَعْدِهِمْ خَلْفٌ وَرِثُواْ الْكِتَابَ “Derken, peşlerinden bozuk bir nesil kitaba (Tevrat’a) mirasçı oldu.”
Bunlar, öncekilerden Tevrata varis oldular, onu okuyor, içinde olanları öğretiyorlardı.
يَأْخُذُونَ عَرَضَ هَذَا الأدْنَى وَيَقُولُونَ سَيُغْفَرُ لَنَا “ Şu alçak dünya malını alıyorlar ve “bize nasıl olsa mağfiret edilecek” diyorlardı.”
Bununla dünya menfaatlerini takip ediyorlardı. Mesela, rüşvet karşılığı hüküm veriyor, Tevratın hükümlerini tahrif ediyorlardı.
“Allah bizi bunlardan dolayı cezalandırmaz, bağışlar” diyorlardı.
وَإِن يَأْتِهِمْ عَرَضٌ مُّثْلُهُ يَأْخُذُوهُ “Onun gibi bir mal gelse onu da alıyorlardı.”
Günahda ısrar etmekle beraber mağfiret umuyor, eskisine tevbe etmeden yeni günaha giriyorlardı.
أَلَمْ يُؤْخَذْ عَلَيْهِم مِّيثَاقُ الْكِتَابِ أَن لاَّ يِقُولُواْ عَلَى اللّهِ إِلاَّ الْحَقَّ “Allah’a karşı haktan başka bir şey söylemeyeceklerine dair kendilerinden kitabın hükmü gereğince sağlam söz alınmamış mıydı?”
وَدَرَسُواْ مَا فِيهِ “Ve onun içindekileri okuyup öğrenmemişler miydi?”
وَالدَّارُ الآخِرَةُ خَيْرٌ لِّلَّذِينَ يَتَّقُونَ “Oysa ahiret yurdu Allah’tan korkanlar için daha hayırlıdır.”
أَفَلاَ تَعْقِلُونَ “Hâlâ aklınızı kullanmaz mısınız?”
Bunlar akıllarını kullanmıyorlar mı ki, bunu bilsinler ve ilâhî cezayı gerektiren gayr-ı meşru dünya menfaatlerini daimi cennet nimetlerine değiştirmesinler.
170- وَالَّذِينَ يُمَسَّكُونَ بِالْكِتَابِ وَأَقَامُواْ الصَّلاَةَ إِنَّا لاَ نُضِيعُ أَجْرَ الْمُصْلِحِينَ “Kitaba sımsıkı sarılanlara ve namazı dosdoğru kılanlara gelince, biz o ıslah edicilerin ecrini zayi etmeyiz.”
171- وَإِذ نَتَقْنَا الْجَبَلَ فَوْقَهُمْ كَأَنَّهُ ظُلَّةٌ “Hani bir zamanlar biz o dağı gölgelik gibi tepelerine çekmiştik.”
وَظَنُّواْ أَنَّهُ وَاقِعٌ بِهِمْ “Öyle ki üzerlerine düşüyor zannettiler.”
Dağı söküp onların üzerine kaldırmıştık.
Çünkü dağ, boşlukta sabit durmaz. Bunlar Tevratın hükümlerini ağır bularak kabul etmekten kaçınmışlardı, bunun üzerine Allah üzerlerine Turu kaldırdı. Ve kendilerine denildi ki: “Onda olanları kabul ederseniz ne âlâ. Yoksa dağ üzerinize düşecek.”
خُذُواْ مَا آتَيْنَاكُم بِقُوَّةٍ “Size verdiğimizi kuvvetle tutun.”
Onlara dedik: “Kitaptan size verdiklerimizi ciddiyetle ve zor gelenleri de tahammülle alın.”
وَاذْكُرُواْ مَا فِيهِ “Ve onda olanları hatırlayın.”
“Onda olanları uygulayarak tezekkür edin. Unutulmuş bir şey gibi terk etmeyin.”
لَعَلَّكُمْ تَتَّقُونَ “Ola ki korunursunuz.”
Ola ki bu şekilde çirkin işlerden ve rezil ahlaktan sakınırsınız.
172- وَأَشْهَدَهُمْ عَلَى أَنفُسِهِمْ “Hani Rabbin Âdemoğullarından bellerindeki zürriyetlerini aldı.”
Allah onların sulbünden nesillerini çıkardı. Bu, asır be asır doğacak olanların hepsini içine alır.
وَأَشْهَدَهُمْ عَلَى أَنفُسِهِمْ “Onları kendi nefislerine şahit yaptı.”
أَلَسْتَ بِرَبِّكُمْ “Ben Rabbiniz değil miyim?”
قَالُواْ بَلَى شَهِدْنَا “Onlar da “Evet, Rabbimizsin, buna şahid olduk dediler.”
Allah onlara rububiyetinin delillerini dikti, akıllarında bunu ikrara sevkedecek terkipte bulundu. O nesiller kendilerine “Ben Rabbiniz değil miyim?” denilen ve onlar da “evet, Rabbimizsin, buna şahit olduk” diyen kimseler şeklinde ayette anlatıldı. Böylece Cenab-ı Hakkın onlara rububiyetini bilme imkânı vermesi ve onların da bunu gerçekleştirme gücüne sahip olmaları temsil yoluyla “şahit tutma ve itirafta bulunma” şeklinde anlatıldı.
َن تَقُولُواْ يَوْمَ الْقِيَامَةِ إِنَّا كُنَّا عَنْ هَذَا غَافِلِينَ “(Bunu) kıyamet günü “Bizim bundan haberimiz yoktu” demeyesiniz diye yaptık.”Allahın sizi nefsinize şahit kılması ve manen sizden böyle bir söz alması, kıyamet günü “biz bundan gafildik, bir delille bu bize anlatılmadı” dememeniz içindir.
173- أَوْ تَقُولُواْ إِنَّمَا أَشْرَكَ آبَاؤُنَا مِن قَبْلُ وَكُنَّا ذُرِّيَّةً مِّن بَعْدِهِمْ “Yahut şöyle demeyesiniz diye: “Atalarımız daha önce şirk koşmuşlardı, biz de onlardan sonra gelen bir nesil idik…”
Veya şöyle dememeniz için: “Bizden önceki ecdadımız müşrikti, biz de onların nesilleri olarak kendilerine tâbi olduk.”
Böyle demeniz size mazeret olamaz. Çünkü delil varken ve öğrenme imkânı mevcut iken, taklidde bulunmak makul bir özür sayılmaz.
أَفَتُهْلِكُنَا بِمَا فَعَلَ الْمُبْطِلُونَ “Şimdi o batıl yolu tutanların yaptıkları yüzünden bizi helâk mi edeceksin?”
Denildi ki: Allah Hz. Âdemi yarattığında onun sırtından zerreler gibi neslini çıkardı ve onlara hayat verdi. Onlara akıl ve konuşma bahşetti. “Evet, sen bizim Rabbimizsin” demelerini de ilham etti.
Bu hadis, Hz. Ömerden rivayet edilmektedir.
Ben “Mesabih” kitabını şerhimde bu konuyu enine boyuna ele aldım.18
Bu kelâmın burada yer alması, Yahudilerin ilzamı içindir. Çünkü bu ayetin hemen evvelinde onlardan alınan bir söz anlatılmıştı, burada da bütün insanlardan alınan söz nazara verildi.
Keza bu ayet,
-Yahudilere karşı naklî ve aklî hüccetlerle delil getirmektir.
-Onları taklidden men etmektir.
-Tefekkür ve istidlale onları sevketmektir.
174- وَكَذَلِكَ نُفَصِّلُ الآيَاتِ وَلَعَلَّهُمْ يَرْجِعُونَ “Ve işte biz, âyetleri böyle ayrıntılı olarak açıklıyoruz, ola ki dönerler.”
Ola ki bu şekilde taklidden ve batıla uymaktan dönerler.
Mesâbîh, müellifin “Şerhu Mesâbîhu’s-Sünne” adıyla Beğavî’nin hadise dair Mesâbîhu’s-Sünne isimli eserine yazdığı şerhidir.
175-ا وَاتْلُ عَلَيْهِمْ نَبَأَ الَّذِيَ آتَيْنَاهُ آيَاتِنَا “Onlara, kendisine âyetlerimizi verdiğimiz kimsenin kıssasını anlat.”
“O Yahudilere kendisine ayetlerimizi verdiğimiz kimsenin haberini oku.”
Bu kimseden murat, İsrailoğullarından âlim biri veya Ümeyye Bin Ebi Salt’tır.
Ümeyye, kitapları okumuş ve ahir zamanda bir peygamber gönderileceğini bilmişti. Kendisinin o peygamber olacağını umuyordu. Hz. Muhammed (asm) gönderilince onu kıskandı ve inkâr etti.
Veya bu kişiden murat, Bel’am Bin Bâurâ’dır. Bel’am Ken’anilerdendi. Allahın kitaplarının bir kısmının bilgisine sahipti.
فَانسَلَخَ مِنْهَا “O, âyetlerden sıyrılıp çıktı.”
Ancak o, inkâr ederek ve yüz çevirerek bu ayetlerden sıyrıldı.
فَأَتْبَعَهُ الشَّيْطَانُ فَكَانَ مِنَ الْغَاوِينَ “Derken şeytan onu arkasına taktı, böylece yoldan çıkanlardan oldu.”
Rivayete göre kavmi Bel’amdan Hz. Musa ve yanındakilere beddua etmesini istedi. O da dedi ki: “Yanlarında melekler olan bu kimselere ben nasıl beddua ederim?”
Ancak onlar ısrar edince dayanamadı, böylece çölde kaldılar.
176- وَلَوْ شِئْنَا لَرَفَعْنَاهُ بِهَا “Ve şayet dileseydik onu o âyetlerle yükseltirdik.”
Şayet dilesek bu ayetler ve bunlara uyması sebebiyle, onu iyi âlimler menzilesine yükseltirdik.
وَلَكِنَّهُ أَخْلَدَ إِلَى الأَرْضِ “Fakat o arza meyletti.”
Lakin o, dünyaya, süfli şeylere meyletti.
وَاتَّبَعَ هَوَاهُ “Ve hevâ’sına tabi oldu.”
Dünyayı seçmek ve kavmini razı etmek hususunda hevâsına uydu, ayetlerin muktezasından yüz çevirdi.
Ayette bu kişinin yükseltilmesi Allahın dilemesine bağlı gösterildi, sonra bu kişinin fiiline dikkat çekildi.
Bunda, onun yükselmesini gerektirecek fiilinin sebebi Allahın dilemesi olduğuna, bu olmayınca neticenin de vücuda gelmediğine bir tenbih vardır.
Keza, şuna da dikkat çekilmiştir:
Gerçek sebep, Allahın dilemesidir. Sebepler ve vasıtalar olarak gördüklerimiz, ilâhî iradenin bu sebep ve vasıta ile neticeyi meydana getirmesi yönüyle muteberdir.
Ayette “Ve şayet dileseydik onu o âyetlerle yükseltirdik.” denildikten sonra, normalde ayetin devamının “lakin o bunlardan yüz çevirdi” olması gerekirken, bunun yerine “Fakat o arza meyletti” denilmesinde,
-Hem daha etkili bir anlatım,
-Hem onu böyle yapmaya sevkedenin ne olduğuna dikkat çekmek,
-Hem de dünya sevgisinin bütün hataların başı olduğuna bir uyarıda bulunmak vardır.
فَمَثَلُهُ كَمَثَلِ الْكَلْبِ “Artık onun ibret verici hali, köpeğin haline benzer.”
إِن تَحْمِلْ عَلَيْهِ يَلْهَثْ أَوْ تَتْرُكْهُ يَلْهَث “Ki, üzerine varsan da dilini uzatır solur, bıraksan da solur.”
Bu kimsenin değersizlikteki misali köpeğin haline benzer.
Köpeğin bu hali, diğer hayvanların hilafınadır. Buna sebep de, kalbinin zaafıdır.
Denildi ki: Bel’am, Hz. Musaya beddua ettiğinde dili çıktı, göğsüne doğru sarktı, köpek gibi solumaya başladı.
ذَّلِكَ مَثَلُ الْقَوْمِ الَّذِينَ كَذَّبُواْ بِآيَاتِنَا “İşte bu, âyetlerimizi yalanlayan kavmin misalidir.”
فَاقْصُصِ الْقَصَصَ “Bu kıssayı iyice anlat.”
Mezkûr kıssayı, Yahudilere oku, çünkü onların kıssalarına çok benzemektedir.
لَعَلَّهُمْ يَتَفَكَّرُونَ “Ola ki düşünürler.”
Olur ki böyle bir tefekkür, onları öğüt almaya sevk eder.
177- سَاء مَثَلاً الْقَوْمُ الَّذِينَ “Âyetlerimizi inkâr eden kavmin hali ne kadar kötüdür!”
Kendilerine delil getirilip, ayetlerimizi öğrendikten sonra o ayetleri yalanlayanların misali ne de kötü oldu.
وَأَنفُسَهُمْ كَانُواْ يَظْلِمُونَ“Ve onlar sırf kendilerine zulmediyorlardı.”
Bu cümle, onların bir başka kötü hâllerini beyan ediyor olabileceği gibi, ilâhî ayetleri yalanlamaları sebebiyle kendilerine zulmetmelerinin beyanı da olabilir.
178- مَن يَهْدِ اللّهُ فَهُوَ الْمُهْتَدِي “Allah kime hidayet ederse, o hidayete ermiştir.
وَمَن يُضْلِلْ فَأُوْلَئِكَ هُمُ الْخَاسِرُونَ “Kimi de dalalette bırakırsa, işte onlar zararda olanların ta kendileridir.”
Ayet, hidayet ve dalâletin Allahtan olduğunu, Allahın hidayetinin bazılarına verilip bazılarına verilmediğini ve ilâhî hidayetin insanların hidayete gelmesini istilzam ettiğini açık olarak ifade etmektedir.
“Allah kime hidayet ederse, işte o hidayete ermiştir” ifadesinde tekil, devamındaki “kimi de dalalette bırakırsa, işte onlar zararda olanların ta kendileridir.” ifadesinde ise çoğul gelmesi lafız ve mana itibarıyladır. Bunda, hidayet üzere olanların aynı yolda olmaları itibarıyla tek gibi olduğuna, dalalette olanların ise ayrı ayrı yollarla saptıklarına bir tenbih vardır.
İlahi hidayete mazhar olmanın neticesi beyan edilirken, “işte o hidayete ermiştir” denilip hidayetin neticesini anlatmakta bu kadarla yetinilmesi,
-Hidayet üzere olmanın şanına tazim içindir.
-Hidayet üzere olmanın hadd-i zâtında (bizâtihi) büyük bir kemâl ve azim bir fayda olduğuna, hidayetin sonucu olarak başka bir şey olmasa bile, sadece bunun kâfi geleceğine bir tenbihtir.
-Hidayet üzere olmanın ilerde başka nimetleri elde etmeyi müstelzim olduğuna ve onlara bir ünvan bulunduğuna bir işarettir.
179- وَلَقَدْ ذَرَأْنَا لِجَهَنَّمَ كَثِيرًا مِّنَ الْجِنِّ وَالإِنسِ “Andolsun ki, cinlerden ve insanlardan birçoğunu cehennem için yarattık.”
Cehennem için yaratıldığı ifade edilen ins ve cinden murat, Allahın ilminde küfür üzere ısrar edeceği belli olan kimselerdir.
لَهُمْ قُلُوبٌ لاَّ يَفْقَهُونَ بِهَا “Onların kalpleri vardır, fakat onunla gerçeği anlamazlar.”
Onlar bu kalplerle hakkın marifetine ve O’nun delillerine yönelmezler.
وَلَهُمْ أَعْيُنٌ لاَّ يُبْصِرُونَ بِهَا “Gözleri vardır, fakat onlarla görmezler.”
Onlar bu gözlerle Allahın mahlûkatına ibret nazarı ile bakmazlar.
وَلَهُمْ آذَانٌ لاَّ يَسْمَعُونَ “Kulakları vardır, fakat onlarla işitmezler.”
Onlar bu kulaklarla ilâhî ayetleri ve öğütleri teemmül ve tezekkür kulağıyla dinlemezler.
أُوْلَئِكَ كَالأَنْعَامِ “İşte onlar hayvanlar gibidirler.”
Onların hayvanlar gibi olmaları,
-Anlamamak,
-İbretle bakmamak,
-Tedebbürle dinlememek,
-Veya duygu ve kuvvetlerini sırf geçim sebeplerine yöneltmeleri yönündendir.
بَلْ هُمْ أَضَلُّ “Hatta daha da aşağıdırlar.”
Çünkü hayvanlar kendilerine verilen imkân ölçüsünde faydalarını ve zararlarını bilirler. Bütün güçleriyle faydalı olanları celbe, zararlı olanları def’e çalışırlar. Kâfirler ise böyle değildir. Hatta onların çoğu kendisinin inat üzere olduğunu, ateşe atılacağını da bilir, yine küfründe devam eder.
أُوْلَئِكَ هُمُ الْغَافِلُونَ “İşte onlar gafillerin ta kendileridir.”
Onlar, gaflette kemâlde olan kimselerdir.
180- وَلِلّهِ الأَسْمَاء الْحُسْنَى “Esmaü’l- hüsna (en güzel isimler) Allah’ındır.”
Çünkü bunlar en güzel manalara delâlet etmektedirler. Esmaü’l- hüsnadan murat, lafızlardır. Sıfatlar olduğu da söylenmiştir.
فَادْعُوهُ بِهَا “Öyleyse O’na bu isimlerle dua edin.”
Allahı bu isimlerle isimlendirin, çağırın.
وَذَرُواْ الَّذِينَ يُلْحِدُونَ فِي أَسْمَآئِهِ “Onun isimlerinde haktan sapanları terkedin.”
“Sahih bir nakle dayanmadan Allaha isim ve ünvan tahsisinde ayağı kayanların söyledikleri isimleri terk edin.”
Çünkü insanların mesela “ey her türlü ikramın babası”, “ey yüzü beyaz olan” gibi sözleri fasit bir mana hatıra getirebilir.
Veya “Allahın kendi zâtı hakkında isim verdiği şeyleri inkârlarına aldırmayınız.” Mesela, onlar “Rahmân” ismini duyunca “biz Yemame Rahmânından başka bir Rahmân bilmiyoruz” demişlerdi.
Veya “onların Allahın isimlerini az bir değişiklikle putlara koymaları gibi durumlarda, onları kendi ilhadlarıyla başbaşa bırakınız.” Mesela, bazı putlarına “Allah” lafzından Lat, “Aziz” isminden Uzza ismini vermişlerdi. Siz onlara muvafakat etmeyiniz.
Veya bu ifadeden murat, “onlardan yüz çeviriniz. Çünkü Allah onların cezasını verecektir” manasıdır. Nitekim ayetin devamı bunu hissettirmektedir:
سَيُجْزَوْنَ مَا كَانُواْ يَعْمَلُونَ “ Onlar yakında yaptıklarının cezasını çekecekler.”
181- وَمِمَّنْ خَلَقْنَا أُمَّةٌ يَهْدُونَ بِالْحَقِّ وَبِهِ يَعْدِلُونَ “Ve yarattıklarımızdan öyle bir ümmet var ki, onlar hakka yol gösterirler ve hakkıyla adaleti yerine getirirler.”
Cenab-ı Hak üstteki ayetlerde bazı ins ve cinnin cehennem için yaratıl
“Allahın esmaü’l- hüsnası tevkıfîdir” denilir. Yani bu ilâhî isimler, nakil yoluyla bilinir, insanların akıl yürüterek “bu isim Allaha uygundur, öyleyse bu isimle çağıralım, dua edelim” demeleri münasip olmaz. Ancak bazı âlimler Cenab-ı Hakkın şanına halel vermeyecek güzel tabirlerin kullanılmasında beis görmemişlerdir. Mesela “Şems-i Ezel”, denilmesi. “Şems-i Ezel”, “ezel güneşi” anlamındadır. Nasıl ki, güneş Cenab-ı Hakkın Nur isminin kesif bir ayinesidir, âlemi aydınlatıyor, öyle de Ezel Güneşi olan Allah, bütün âlemleri aydınlatmaktadır. Bu mana, aslında Nur isminin bir cihetle açılımı gibidir. Allah ezeli ve ebedidir. Yeryüzündeki bütün aynalara parlaklık güneşten geldiği gibi, bütün varlık aynalarına yansıyan özellikler de Allahtan gelir. Mesela kalplere gelen hidayet nurları O’nun Hâdî isminden yansımalardır.
Bunlar yoldan çıkan, haktan sapan kimselerdi. Bu ayetle de hak üzere olan ve işlerinde adaleti gözeten bir taifenin de cennet için yaratıldığını nazara verdi.
Bu ayetle icma’nın sıhhatine delil getirildi. Hz. Peygamberin “ümmetimden bir taife Allahın emri gelip kıyamet kopuncaya kadar hak üzere devam eder” sözünün de işaretiyle her zamanda böyle bir taifenin olacağı anlaşılmaktadır. Çünkü bu taife Hz Peygamber devrine veya başka bir devre has olsa, zikrinde bir fayda olmazdı, malumu ilam gibi olurdu.
182- وَالَّذِينَ كَذَّبُواْ بِآيَاتِنَا سَنَسْتَدْرِجُهُم مِّنْ حَيْثُ لاَ يَعْلَمُونَ “Ayetlerimizi yalanlayanlara gelince, biz onları, bilemeyecekleri yerlerden derece derece düşüşe yuvarlayacağız.”
Biz, ayetlerimizi inkâr edenleri yavaş yavaş helâke yaklaştıracağız. İstidrac’ın aslı, derece derece yukarıya çıkarmak veya aşağıya indirmektir.
Onlar, kendilerine ne dilediğimizi bilmeyecekleri şekilde onları helâke sürükleriz.
Bu, nimetlerin ardarda kendilerine gelip bunun Allahtan onlara bir lütuf olduğunu zannetmeleridir. Böylece şımarıklıkları artar, azgınlıkları ziyadeleşir, sonunda azap kelimesi kendilerine hak olur.
183- وَأُمْلِي لَهُمْ “Ben onlara mühlet veririm.”
إِنَّ كَيْدِي مَتِينٌ “Fakat benim tuzak kurup helâk edişim pek çetindir.”
Cenab-ı Hak, onlara mühlet vermesini “keyd”, yani tuzak olarak isimlendirdi. Çünkü bunun dış görünüşü ihsan olmakla beraber, gerçekte tam bir zillete maruz bırakmaktır.
184- أَوَلَمْ يَتَفَكَّرُواْ مَا بِصَاحِبِهِم مِّن جِنَّةٍ “Onlar sahiplerinde herhangi
bir cinnet bulunmadığını hiç düşünmediler mi?”
“Onların sahibi”nden murat, Hz. Peygamberdir.
Sebeb-i Nüzûl
Rivayete göre Hz. Peygamber Safa tepesine çıktı. Yakınlarını kabile kabile, tek tek sayarak onları hakka davet ediyor, onları Allahın azabından
Malumu ilam, bilineni bildirmek demektir. Zaten bilinen bir şey nazara veriliyorsa, orada başka bir incelik aranır. Bunun üzere içlerinden biri “sizin bu sahibiniz mecnunun teki, sabaha kadar bizi oyaladı” dedi.
Bunun üzerine ayet nazil oldu.
إِنْ هُوَ إِلاَّ نَذِيرٌ مُّبِينٌ “O, ancak apaçık bir uyarıcıdır.”
O, uyarısını apaçık yapar, öyle ki bu uyarı dikkatle nazar edene gizli kalmaz.
185- أَوَلَمْ يَنظُرُواْ فِي مَلَكُوتِ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ وَمَا خَلَقَ اللّهُ مِن شَيْءٍ وَأَنْ عَسَى أَن يَكُونَ قَدِ اقْتَرَبَ أَجَلُهُمْ “Onlar göklerin ve yerin melekûtuna, Allah’ın yaratmış olduğu herhangi bir şeye ve ecellerinin gerçekten yaklaşmış olması ihtimaline hiç bakmadılar mı?”
“Şey” ifadesi sayılamayacak şekilde her şeyi içine alır. Bütün bunlar Saniin kudretinin kemâline, yaratıcının birliğine, Malikin şanının büyüklüğüne, bunları elinde tutan, tasarrufta bulunan zâtın azametine delâlet eder.
İşte onlar bu şeylere bu şekilde istidlal nazarıyla baksalar, Hz. Peygamberin davet ettiği şeylerin sıhhatini açıkça bileceklerdir.
“Ve ecellerinin gerçekten yaklaşmış olması ihtimaline...”
Ayetin bu kısmı, onları tefekkürle bakmaya davet eden ayetin başına matuftur. Yani, “onlar ecellerinin yakın olmasına ve başlarına hemen gelme durumuna bakmıyorlar mı ki, ölüm acısı ve azabın nüzulünden önce hakkı talep etmeye ve kendilerini kurtaracak şeye yönelmeye acele etsinler.”
فَبِأَيِّ حَدِيثٍ بَعْدَهُ يُؤْمِنُونَ “ Artık bundan sonra hangi söze iman edecekler?”
Onlar Kur’ana iman etmedikten sonra hangi söze inanacaklar?
Ayet, beyanda nihayeti ifade eder.
Onları ilzam edecek deliller gösterilmesinden ve tefekküre irşad edilmelerinden sonra, sanki onların kalplerinin mühürlü olmasını ve küfürde inat etmelerini haber vermektedir.
Ayrıca şu manaya da dikkat çekilmiştir: “Belki de onların eceli yaklaştı. Öyleyse onlara ne oluyor ki Kur’an’a iman etmeye yanaşmıyorlar? Bu
Yani, denilmesi gerekenler söylenmiştir. Her şey en güzel bir şekilde anlatılmıştır.
kadar vuzuhundan sonra daha ne bekliyorlar? İman etmeleri için O’ndan daha hak bir söz mü var ki, onu murat ediyorlar?”
186- مَن يُضْلِلِ اللّهُ فَلاَ هَادِيَ لَهُ “Allah kimi saptırırsa onu yola getirecek kimse yoktur.”
وَيَذَرُهُمْ فِي طُغْيَانِهِمْ يَعْمَهُونَ “O, onları kendi azgınlıkları içinde şaşkın bir halde terkeder.”
Ayetin bu kısmı, adeta öncesini hem takrir eder, hem de illetini beyan eder.
187- يَسْأَلُونَكَ عَنِ السَّاعَةِ أَيَّانَ مُرْسَاهَا “Sana, kıyametin ne zaman kopacağını soruyorlar.”
Ayet metnindeki “Saat”ten murat, kıyamettir.
Kıyamete “saat” denilmesi,
-Ansızın meydana gelmesinden
-Hesabının sür’atli olmasından,
-Her ne kadar uzun zaman sonra olacak olsa bile, Allah nezdinde bir saat gibi olmasındandır.
Ayetin metnindeki “Mürse” kelimesi, bir şeyin sebatını ve istikrar bulmasını anlatır. Dağın yerleşmesi, geminin demir atması da bu kelimeyle ifade edilir.
قُلْ إِنَّمَا عِلْمُهَا عِندَ رَبِّي “De ki: Onun ilmi Rabbimin katındadır.”
Kıyametin ilmini Allah kendine sakladı.
لاَ يُجَلِّيهَا لِوَقْتِهَا إِلاَّ هُوَ “Onun vaktini O’ndan başkası açıklayamaz.”
Allah hiçbir mukarreb meleği ve gönderilmiş bir peygamberini buna muttali kılmadı.
Yani, kıyametle ilgili gizlilik, başkaları için vukuuna kadar devam edecektir.
ثَقُلَتْ فِي السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ “Kıyamet, göklere de yere de ağır gelmiştir.”
Kıyamet, dehşetinden dolayı göklerin ve yerin sakinleri olan meleklere, ins ve cinne ağır gelmiştir.
Ayet, sanki kıyametin gizli olmasındaki hikmete bir işarettir.
لاَ تَأْتِيكُمْ إِلاَّ بَغْتَةً “O size ansızın gelecektir.”
O, sizler gaflet halinde iken anîden gelecektir.
Hz. Peygamber şöyle buyurur:
“Biri daldığı işi düzeltmeye çalışır, biri hayvanını sular, biri çarşıda malını satar, biri terazisini indirir kaldırırken, kıyamet insanların başına kopar, onları dalgalandırır.”
يَسْأَلُونَكَ كَأَنَّكَ حَفِيٌّ عَنْهَا “Sen onu biliyormuşsun gibi senden soruyorlar.”
Ayete “onlara acıyıp ne zaman kopacağını haber verecekmişsin gibi senden soruyorlar” şeklinde mana da verilmiştir.
Ayrıca şöyle bir manaya da dikkat çekilmiştir, “Sanki sana sorulmasından hoşlanıyormuşsun gibi, Sana ondan soruyorlar.”
Sebeb-i Nüzûl
Rivayete göre Kureyş kabilesi Hz. Peygambere dediler: “Bizimle senin aranda bir yakınlık var. Bu yakınlık hakkı için söyle, kıyamet ne zaman?”
قُلْ إِنَّمَا عِلْمُهَا عِندَ اللّهِ “De ki: Onun ilmi Allah katındadır.”
Kıyametin ilminin Allah katında olduğunun tekrar edilmesi, “Onlar sana soruyorlar” ifadesinin tekrarlanmasındandır. Ve ayrıca kıyametin ne zaman kopacağını sadece Allahın ilminde olduğunu ifadede bir te’kiddir.
وَلَكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لاَ يَعْلَمُونَ “Fakat insanların çoğu bunu bilmezler.”
Lakin insanların çoğu onun ilminin Allah katında olup, mahlûkatından hiçbirine vermediğini bilmezler.
188- قُل لاَّ أَمْلِكُ لِنَفْسِي نَفْعًا وَلاَ ضَرًّا إِلاَّ مَا شَاء اللّهُ “De ki: Allah’ın dilediğinden başka, kendim için bir fayda veya bir zarara malik değilim.”
“Ben kendime bir faydayı celbetmek veya bir zararı def etmekte kendime mâlik değilim.”
Hz. Peygamberin Kur’anın lisanıyla ifade ettiği bu cümle, hem bir ubudiyet izharıdır, hem de gaybı bilme iddiasından teberridir.
“Allah’ın dilediğinden başka”
Ancak fayda ve zarar hususunda Allah bana ilhamda bulunur, muvaffak kılarsa o ayrı mesele.
وَلَوْ كُنتُ أَعْلَمُ الْغَيْبَ لاَسْتَكْثَرْتُ مِنَ الْخَيْرِ “Şayet gaybı bilseydim daha çok hayır elde ederdim.”
وَمَا مَسَّنِيَ السُّوءُ “Ve bana kötülük hiç dokunmazdı.”
Şayet ben gaybı bilseydim, o zaman halim farklı olurdu, çokça menfaatler elde ederdim, zararlı şeylerden uzak kalırdım, böylece hiçbir kötülük bana dokunmazdı.
إِنْ أَنَاْ إِلاَّ نَذِيرٌ وَبَشِيرٌ لِّقَوْمٍ يُؤْمِنُونَ “Ben iman eden bir kavim için ancak bir uyarıcı ve bir müjdeciyim.”
Ben ancak ve ancak uyarmak ve müjdelemek için gönderilmiş kul bir peygamberim.
Ayette “ iman eden bir kavim için” denilmesi, peygamberin uyarması ve müjdelemesinden fayda görenler onlar olduğu içindir.
Ayete şöyle mana verilmesi de caizdir: “Ben ancak bir uyarıcı ve iman edecek bir kavim için bir müjdeciyim.”
189- هُوَ الَّذِي خَلَقَكُم مِّن نَّفْسٍ وَاحِدَةٍ “O Allah ki sizi bir tek nefisten yarattı.”
Nefs-i vahideden (tek nefisten) murat Hz. Âdemdir.
وَجَعَلَ مِنْهَا زَوْجَهَا لِيَسْكُنَ إِلَيْهَا “Onunla sükûnet bulsun diye Ona eş kıldı.”
Zevci ise Hz. Havvadır.
Hz. Havvanın Hz. Âdemden olması,
-Ya O’nun eğe kemiğinden yaratılması,
-Veya O’nun cinsinden kılınması anlamına gelir. Başka bir ayette “Allah, size kendi cinsinizden eşler kıldı.” (Nahl, 72) denilmiştir.
O tek nefse mukabil eş yaratılması, onunla ünsiyet etmesi, sükûnete ermesi, itminan bulması içindir. Bu, bir şeyin kendi parçasına veya cinsine meyletmesi, onunla mutmain olması tarzındadır.
وَجَعَلَ مِنْهَا زَوْجَهَا لِيَسْكُنَ إِلَيْهَا “O, eşiyle birleşince eşi hafif
bir yük yüklendi (hâmile kaldı), onu bir süre taşıdı.”
Erkek, hanımıyla ilişkiye girdiğinde, hanımı hafif bir yük yüklendi. Hamile olanların genelde maruz kaldıkları ezalara maruz kalmadı.
Veya “hafif bir yük”ten murat, nutfedir.
فَلَمَّا أَثْقَلَت دَّعَوَا اللّهَ رَبَّهُمَا لَئِنْ آتَيْتَنَا صَالِحاً لَّنَكُونَنَّ مِنَ الشَّاكِرِينَ “Yani, insanın eşi gerçekte ondan bir parça olmadığı gibi, Hz. Havva da Hz. Âdemden bir parça değildir. Bundan murat, iki tarafın birbirine muhtaç olması ve birbirlerinin eksiğini tamamlamasıdır. Hz. Peygamber (asm), kadının eğe kemiğinden yaratıldığını, düzeltilmeye çalışılırsa kırılacağını söyler. Bazıları, hadisin ifadesinden, kadının böyle bir kemikten yaratıldığını anlamak istemişlerse de, aslında bu, erkekle kadının arasındaki tabiat farklılığına ve kadınların erkekleştirilmeye kalkışılmasının, onları kırıp atmak olduğuna tenbih ihtiva eden bir temsildir. Nitekim hadisin farklı varyantlarında aynı mana teşbih edatıyla “Kadın eğe kemiği gibidir...” şeklinde ifade edilmiştir.
Derken yükü ağırlaştığında, Rableri olan Allah’a şöyle dua ettiler: Eğer bize salih bir evlat verirsen, biz muhakkak şükredenlerden olacağız.”
Karnındaki çocuğun büyümesiyle yükü ağırlaştığında, “Eğer bize düzgün, bedeni sağlıklı bir çocuk verirsen, bu nimetine şükredenlerden oluruz” dediler.
190- فَلَمَّا آتَاهُمَا صَالِحاً جَعَلاَ لَهُ شُرَكَاء فِيمَا “Fakat Allah, kendilerine salih bir çocuk verince, her ikisi de tuttular, verdiği çocuk üzerine Ona ortak koşmaya başladılar.”
Ama Allah onlara salih bir evlat verdiğinde, Âdem ve Havvanın çocukları Allahın onlara verdiğine şerikler kıldılar, çocuklarına “Abdüluzza, Abdimenaf” gibi put isimleri koydular.
Ayette kastedilen Hz. Âdem ve Hz. Havva olmayıp, o ikisinin evladı hükmünde olan insanlardır.
Ayetin devamı, çoğul sığasıyla buna delâlet eder:
آتَاهُمَا فَتَعَالَى اللّهُ عَمَّا يُشْرِكُونَ “Allah, onların şerik koştukları şeylerden münezzehtir.”
191- أَيُشْرِكُونَ مَا لاَ يَخْلُقُ شَيْئاً وَهُمْ يُخْلَقُونَ “Hiçbir şey yaratmayan ve kendileri yaratılmış olan şeyleri mi O’na şerik kılıyorlar?”
Ayette anlatılan şerik kılınan şeyler, putlardır.
Denildi ki: Hz. Havva hamile kaldığında İblis O’na bir adam sûretinde geldi ve şöyle dedi: “Nerden biliyorsun, belki karnında olan bir hayvandır veya bir köpek yavrusudur. Onun nereden çıkacağını nerden biliyorsun?”
Hz. Havva bundan korktu ve Hz. Âdeme konuşulanları anlattı, her ikisi de kederlendiler. Sonra İblis Hz. Havvaya yine geldi ve dedi:
“Benim Allah yanında bir konumum var, ben Allahtan karnındakini senin gibi bir varlık yapmasına ve senden çıkışının kolay olmasına dua edeceğim, buna mukabil sen de onun adını “Abdül-hars” koyarsın.”
İblisin adı melekler arasında Haris idi.
Hz. Havva bunu kabul etti. Doğum olduğunda, adını Abdül-hars koydular.
Böyle kıssalar peygamberler hakkında uygun değildir.
Birkaç ayet öncesinde “O Allah ki sizi bir tek nefisten yarattı.” denilmişti. Bundan murat, Kureyşten Kusay hanedanı olması muhtemeldir.
Çünkü Kureyş kabilesi, Kusay’ın çocuklarıdır. Kusay’ın kendi ırkından Kureyşli Arab bir eşi vardı. Allahtan çocuk talep etmişlerdi. Allah da onlara dört erkek evlat verdi. Bunlara “Abdi Menaf, Abdi Şems, Abdi Kusay ve Abdi Dar isimleri verdiler. Bu durumda, üstteki ayette geçen “tuttular, verdiği evlat üzerine ona ortak koşmaya başladılar” ifadesi Kusay, Kusayın eşi ve onlardan sonra gelenler hakkında olur.
192-وَلاَ يَسْتَطِيعُونَ لَهُمْ نَصْرً “Ve şerik kıldıkları şeyler, onlara herhangi bir yardıma güç yetiremezler.”
O putlar, kendilerine ibadet edenlere yardım edemezler.
وَلاَ أَنفُسَهُمْ يَنصُرُونَ “Ve o şerikler bizzat kendilerine de yardım yapamazlar.”
Mesela kendilerine arız olan bir zararı def edemezler.
193- وَإِن تَدْعُوهُمْ إِلَى الْهُدَى لاَ يَتَّبِعُوكُمْ “Eğer siz onları yola çağırsanız,size uymazlar.”
“Siz o müşrikleri İslâma çağırsanız, size tabi olmazlar.”
Şöyle de olabilir: Hitap müşriklere olup “onlar” zamiriyle de putlar kastedilmiştir.
Yani, “ey müşrikler, siz o putları size hidayet etmeye, yol göstermeye çağırsanız, sizi muradınıza sevkedemezler. Allahın size icabeti gibi cevap veremezler.”
سَوَاء عَلَيْكُمْ أَدَعَوْتُمُوهُمْ أَمْ أَنتُمْ صَامِتُونَ “Onları ha çağırmışsınız, ha çağırmayıp susmuşsunuz, sizin için fark etmez.”
Veya o müşrikler ihtiyaçları için dua etmiyorlardı. Sanki bu ayetle şöyle denilmiş oldu: “Sizin için onlara dua etmeyi ihdas etmeniz veya eskide olduğu gibi onlara dua etmekten sessiz kalmanız aynıdır, bir şey değişmez.”
194- إِنَّ الَّذِينَ تَدْعُونَ مِن دُونِ اللّهِ عِبَادٌ أَمْثَالُكُمْ “Allah’ı bırakıp taptıklarınız da tıpkı sizin gibi kullardır.”
Sizin kendilerine ibadet ettiğiniz ve “ilah” olarak isimlendirdiğiniz şeyler sizin gibi memluk, musahhar kullardır.
فَادْعُوهُمْ فَلْيَسْتَجِيبُواْ لَكُمْ إِن كُنتُمْ صَادِقِينَ “Eğer iddianızda doğru iseniz haydi onları çağırın da size cevap versinler.”Onların ilah oldukları iddianızda sadık iseniz, haydi onların çağırın, size icabet etsinler.Şöyle bir mana da muhtemeldir:
Onlar bazı putları insan sûretinde yontuyorlardı. Ayet onlara şu manayı bildirdi: “O putlar için varılabilecek en nihaî durum, sizin gibi canlı-akıllı varlıklar olmaktır. Öyleyse siz birbirinizin ibadetine layık olmadığınız gibi, onlar da sizin ibadetinize layık olamazlar.”
195- أَلَهُمْ أَرْجُلٌ يَمْشُونَ بِهَا “Onların yürüyecek ayakları mı var?”
أَمْ لَهُمْ أَيْدٍ يَبْطِشُونَ بِهَا “Yoksa tutacak elleri mi?”
أَمْ لَهُمْ أَعْيُنٌ يُبْصِرُونَ بِهَا “Yoksa görecek gözleri mi?”
أَمْ لَهُمْ آذَانٌ يَسْمَعُونَ بِهَا “Yoksa işitecek kulakları mı var?”
Cenab-ı Hak ardından onları silkelemeye dönüp şöyle buyurdu:
قُلِ ادْعُواْ شُرَكَاءكُمْ ثُمَّ كِيدُونِ فَلاَ تُنظِرُونِ “De ki: “Haydi çağırın o ortaklarınızı, sonra bana istediğiniz tuzağı kurun ve göz açtırmayın.”
Ey peygamber! De ki: “Bana düşmanlıkta o putlardan yardım isteyin, şeriklerinizi çağırın. Siz ve şerikleriniz yapabileceğiniz her türlü tuzağı yapın. Bana göz açtırmayın, mühlet vermeyin.”
196- إِنَّ وَلِيِّيَ اللّهُ الَّذِي نَزَّلَ الْكِتَابَ “Zira benim velim, kitabı indiren Allah’tır.”
Çünkü ben Allahu Teâlânın yardımına ve korumasına güvendiğimden size hiç aldırmıyorum.
وَهُوَ يَتَوَلَّى الصَّالِحِينَ “Ve O, salih kullarına sahip çıkar.”
Elçilerine bir lütuf olarak salih kullarına sahip çıkmak, Allahu Teâlânın âdetindendir.
197- إِنَّ وَلِيِّيَ اللّهُ الَّذِي نَزَّلَ الْكِتَابَ “Allah’tan başka taptıklarınız ise, ne size yardım edebilirler, ne de kendi kendilerine yardımları dokunur.”
Bu ayet, Hz. Peygamberin onlara önem vermemesinin, aldırmamasının illetini beyan etmede bir tetimmedir.
198- وَإِن تَدْعُوهُمْ إِلَى الْهُدَى لاَ يَسْمَعُواْ “Siz onları doğru yola çağıracak olsanız duymazlar.”
وَتَرَاهُمْ يَنظُرُونَ إِلَيْكَ “Onların sana baktıklarını görürsün.”
وَهُمْ لاَ يُبْصِرُونَ “Ama onlar görmezler.”
O putlar, sana bakan kimselere benzerler, çünkü onları yapanlar, karşısında durana bakar bir şekilde bunlara sûret vermişlerdir.
199- خُذِ الْعَفْو “Sen affa sarıl.”
İnsanların fiillerinden, kolay olan ve yapabilecekleri şeyleri onlardan talep et, onlara zor gelecek şeyler isteme.
Veya şu manayı ifade eder: Suçluları affetme yolunu seç.
Veya onlardan İslamî hizmetler için teberru aldığında, mallarının fazlasından ve kolay verebilecekleri şeylerden al.
Bu, zekâtın vücubundan önce idi.
وَأْمُرْ بِالْعُرْفِ “Ve iyiliği emret.”
Fiillerden marûf ve müstahsen olanı emret.
وَأَعْرِضْ عَنِ الْجَاهِلِينَ “Ve cahillerden yüz çevir.”
Onlarla mücadeleye girişme, onların yaptıklarının aynısıyla mukabelede bulunma!
Bu ayet mekârim-i ahlakı (en güzel ahlakî esasları) cem etmiş ve Hz. Peygamberi bunların hepsini yapmakla mükellef kılmıştır.
200- وَإِمَّا يَنزَغَنَّكَ مِنَ الشَّيْطَانِ نَزْغٌ فَاسْتَعِذْ بِاللّهِ ه“Eğer şeytandan bir vesvese gelirse hemen Allah’a sığın.”
Şayet şeytan sana arız olan bir öfke veya bir fikirle vesvese verip, emirlerimin hilafına bir şeyi yapmaya sevk ederse, hemen bana sığın.
إِنَّهُ سَمِيعٌ عَلِيمٌ “Muhakkak ki O, Semi, Alîm’dir.”
Çünkü O, senin istiazeni işitir, senin için maslahatlı olanı bilir, seni ona sevk eder.
Veya Allah sana eza edenlerin seslerini işitir, fiillerini bilir, ona göre onları cezalandırır. Böylece, intikamla ve şeytanla cedelleşmekle seni meşgul etmez
201- إِنَّ الَّذِينَ اتَّقَواْ إِذَا مَسَّهُمْ طَائِفٌ مِّنَ الشَّيْطَانِ تَذَكَّرُواْ “Allah’tan korkanlar, kendilerine şeytandan bir vesvese iliştiği zaman, durup düşünürler.”
Ayetin metninde geçen “taif kelimesi tavaf kökünden gelir. Sanki şeytanî vesvese onları tavaf etmiş, etraflarında dönmüş, ama onlara etki etmeye güç yetirememiştir.
O müttakiler, vesvese anında Allahın emirlerini ve yasaklarını hatırlarlar.
فَإِذَا هُم مُّبْصِرُونَ “Böylece basiretle hareket ederler.”
O düşünme sebebiyle hata ettikleri yerleri ve şeytanın hilelerini görürler, bunlardan korunurlar, şeytana uymazlar.
Ayet, makablini te’kid ve takrîrdir. Bundan sonra gelen ayet de aynı şekildedir:
202- وَإِخْوَانُهُمْ يَمُدُّونَهُمْ فِي الْغَيِّ “Onların kardeşlerine gelince, şeytanlar onları azgınlığa sürükler.”
Şeytandan sakınmayan şeytan dostlarına gelince; günahları süslü göstererek ve kışkırtarak şeytan onların azgınlığına meded verir, destek olur.
Ayetin şu manasına da dikkat çekilmiştir:
“Şeytanlar kendi dostlarına günahları kolaylaştırarak ve günahlara teşvik ederek meded verirler; dostları da onlara tâbi olarak ve uyarak yardım ederler.
ثُمَّ لاَ يُقْصِرُونَ “Sonra da yakalarını bırakmazlar.”
Sonra da onları doğru yoldan çevirinceye kadar aldatmaktan ellerini çekmezler, dostlarının yakasını bırakmazlar.
Zamirin şeytan dostlarına râci olması da caizdir: O şeytan dostları, azgınlıktan ellerini çekmezler, taşkınlıklarını tam yaparlar.
“Onların kardeşleri” ifadesinden, şeytanlar ve cahiller de anlaşılabilir. Yani, o cahillerin ihvanı olan şeytanlar, onları azgınlığa sevkederler, sonra bu konuda hiç gevşeklik göstermezler, onları her türlü taşkınlığa yönlendirirler.
203- وَإِذَا لَمْ تَأْتِهِم بِآيَةٍ قَالُواْ لَوْلاَ اجْتَبَيْتَهَا “Onlara (arzularına göre) bir âyet getirmediğin zaman, “derleyip toplasaydın ya” derler.”
Sen onlara Kur’andan bir ayet veya talep ettikleri bir mu’cize getirmediğinde “daha önce okudukların gibi kendi nefsinden bir şeyler uydurup söyleseydin ya, veya Allahtan talep etseydin ya” derler.
قُلْ إِنَّمَا أَتَّبِعُ مَا يِوحَى إِلَيَّ مِن رَّبِّي “De ki: Ben ancak Rabbimden bana ne vahyolunuyorsa ona uyarım.”
Ben ayetleri uyduran biri veya o mu’cizeleri talep eden biri değilim, ben ancak bana vahyedilene tâbi olurum.
هَذَا بَصَآئِرُ مِن رَّبِّكُمْ “İşte bu, Rabbinizden gelen basiretlerdir.”
Bu Kur’an kendisiyle hakkın görüldüğü, doğrunun idrak edildiği basîret nurlarıdır.
وَهُدًى وَرَحْمَةٌ لِّقَوْمٍ يُؤْمِنُونَ “İman eden bir kavim için bir hidayettir ve bir rahmettir.”
204- وَإِذَا قُرِىءَ الْقُرْآنُ فَاسْتَمِعُواْ لَهُ “Kur’ân okunduğu zaman, hemen onu dinleyin.”
وَأَنصِتُواْ “Ve susun.”
لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ “Ola ki, rahmete nâil olursunuz.”
Bunun tefsiri geçmişti
Ayet, namaz hakkında indi. Bazıları namazda konuşuyorlardı, Bu ayetle imamın kıraatine kulak vermek ve onun için susmakla emrolundular.
Lafzın zâhiri Kur’an okunduğunda onu dinlemek ve susmanın vücubunu iktiza eder. Bütün alimler, namaz dışında Kur’an duyulduğunda susmak ve dinlemenin müstehap olduğunu söylerler.
Bu ayetle cemaatle namaz esnasında cemaatin imam arkasında kıraatinin vacip olmadığına delil getirilmiş ise de, zayıf bir delildir.
205- وَاذْكُر رَّبَّكَ فِي نَفْسِكَ تَضَرُّعاً وَخِيفَةً وَدُونَ الْجَهْرِ مِنَ الْقَوْلِ بِالْغُدُوِّ وَالآصَالِ “Sabah akşam, kendi içinden, tazarru ile ve ürpererek, alçak sesle Rabbini an.”
Ayetin hükmü, kıraat ve duada ve bu ikisi dışındaki zikirlerde geneldir.
Veya ayet, İmam Şafiînin mezhebinde olduğu gibi, imam fatiha okumayı bitirdiğinde cemaatin gizlice Fatihayı okumasına bir emirdir.
Burada bildirilen ölçü, gizli okumanın fevkinde, ama sesli konuşmanın da aşağısında bir sesle okumaktır. Çünkü böyle bir okuyuş, huşu ve ihlâsa daha uygundur.
وَلاَ تَكُن مِّنَ الْغَافِلِينَ “Ve gafillerden olma.”Allahı anmaktan gaflet edenlerden olma.
206- إِنَّ الَّذِينَ عِندَ رَبِّكَ لاَ يَسْتَكْبِرُونَ عَنْ عِبَادَتِهِ “Zira Rabbinin nezdinde olanlar, Allah’a ibadetten asla kibirlenmezler.”
“Rabbinin nezdinde olanlar”dan murat, mele-i âlâdaki meleklerdir.
وَيُسَبِّحُونَهُ “Ve O’na tesbih ederler.”
وَلَهُ يَسْجُدُونَ “Ve yalnızca O’na secde ederler.”
İbadet ve tezellülü sadece Allah için yaparlar, başkasını O’na şerik kılmazlar.
Bu ifade, onların dışında olan mükelleflere bir tarizdir. Bundan dolayı bu ayetin okunmasıyla secde edilmesinin vücubuna hükmedilmiştir.
Hz. Peygamber şöyle buyurur: “Âdemoğlu secde ayetini okuyup secdeye vardığında şeytan ağlar ve şöyle der: Yazıklar olsun bana! Bu insan secde ile emrolundu ve secde etti, ona cennet var. Ben de secde ile emrolundum, ama isyan ettim, bana da cehennem var.”
Yine Hz. Peygamber şöyle der: “A’raf sûresini kim okursa Allah kıyamet günü onunla İblis arasında bir perde çeker ve Hz. Âdem kıyamet günü ona şefaatçi olur.”
Yazar:
Prof.Dr. Şadi Eren