Neler yeni

Welcome to Cidar - Hak Yolunda... Hak üzere...

Forumumuza hoş geldiniz, burada birçok faydalı içerik ve aktif bir topluluk sizi bekliyor, ancak tüm özelliklerden yararlanabilmek ve paylaşımlara katılabilmek için kayıt olmanız gerekmektedir.

En'am Suresi Tefsiri

Admin

Yönetici
Katılım
19 Şub 2025
Mesajlar
171
Tepkime puanı
0
Puanları
16
1- الْحَمْدُ لِلّهِ الَّذِي خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضَ وَجَعَلَ الظُّلُمَاتِ وَالنُّورَ “Hamd, gökleri ve yeri yaratan, zulümat ve nuru (karanlıkları ve aydınlığı) var eden Allah’a mahsustur.”







Allahu Teâlâ bu ifadeyle hamde ehil olduğunu haber verdi ve hamdeden olsun veya olmasın bu büyük nimetlere karşılık hamdedilmeye layık olduğuna tenbihte bulundu. Bu ifade, Rab’lerine şerik edinenlere karşı bir delildir.







Arz da semaya misil iken, arzın tekil, semavatın ise çoğul gelmesi, semavat tabakalarının bizzat muhtelif olması, eserleri ve hareketlerinin farklı farklı bulunmasındandır.







Semavatın arzdan önce zikredilmesi ise,







-Şerefi,







-Konumunun yüceliği,







-Daha önce yaratılmış olması sebebiyledir.







Zulümat ve nurun meydana getirilmesi







Allahu Teâlâ, göklerin ve yerin yaratılışından söz etti, ardından zulümat ve nurun meydana getirilmesini nazara verdi. Zulümat ve nurun meydana getirilmesinin nazara verilmesi, bunların kendi başına kaim olduğunu iddia edenlere bir reddiyedir.







Zulümatın çoğul gelmesi, sebeblerinin ve bunları taşıyan cirimlerin çokluğundandır.







Veya zulümattan murat dalalet, nurdan murat ise hidayet olabilir. Hidayet birdir, dalalet ise çeşit çeşittir.







Zulümatın nurdan önce gelmesi, melekelerde yokluk halinin önce olmasındandır.[1>







ثُمَّ الَّذِينَ كَفَرُواْ بِرَبِّهِم يَعْدِلُونَ “Böyleyken kâfirler hâlâ başkalarını Rablerine denk sayıyorlar.”







Yani, Allahu Teâlâ kullarına nimet olarak yarattıklarına karşılık hamdedilmeye layıktır. Ama O’nu inkâr edenler bazı şeyleri Allaha denk tutarak O’nun nimetini inkâr ederler.







Ayette “Rablerine” denilmesi, şuna tenbihte bulunur: Onları terbiye eden Allah bütün bunları onların varlığı ve maişetlerini temin için birer sebep olarak yarattı. Dolayısıyla, O’nun hakkı bu nimetlere mukabil inkâr edilmek değil, hamd edilmek olmalıdır.







O, kendisinden başka hiçbir şeyin güç yetiremeyeceği şeyleri yarattı. Ama onlar bunlardan hiçbirine güç yetiremeyen putları Allaha denk tuttular.







2- هُوَ الَّذِي خَلَقَكُم مِّن طِينٍ “O ki, sizi çamurdan yarattı.”







O, sizi yaratmaya çamurdan başladı. Çünkü çamur, insanın ilk maddesidir. İnsanlığın atası olan Âdem de ondan yaratılmıştır.







Veya “sizi çamurdan yarattı” “Atanızı çamurdan yarattı” manasını da ifade edebilir.







ثُمَّ قَضَى أَجَلاً “Sonra bir ecel takdir etti.”







وَأَجَلٌ مُّسمًّى عِندَهُ “Ecel-i müsemma (belirlenmiş bir ecel) O’nun nezdindedir.”







Birinci ecel, insanın ölümü,







İkinci ecel ise, kıyamet olabilir.







Birincisi, yaratılış ve ölüm arasında geçen süre, ikincisi ise ölümle haşir arasında geçen süre olabilir. Çünkü ecel ifadesi, bir müddetin sonuna denildiği gibi, müddetin tamamına da kullanılabilir.







Denildi ki: Birinci ecel uyku, ikinci ecel ise ölümdür.







Birincisi ölüp gidenlere, ikincisi geride kalanlar ve yeni gelenlere bakar.







Buna ecel-i müsemma denilmesi, sabit, belirli ve değişmeyi kabul etmemesindendir. Bu ecelin Allah nezdinde olması, ecelde Allahdan başkasının ilmi ve kudreti olmadığını nazara vermek içindir.







ثُمَّ أَنتُمْ تَمْتَرُونَ “Sonra siz hâlâ şüphe ediyorsunuz.”







Ayetin bu kısmı, onların şüphe içinde olmalarının ne kadar da yersiz olduğunu anlatır. Çünkü Allah hem onları, hem de atalarını yaratmıştır. Ecelleri gelinceye kadar kendilerine hayat verecektir. Dolayısıyla bu maddeleri yaratmaya ve toplamaya, bu maddelere hayat vermeye ve dilediği kadar hayatı devam ettirmeye kâdir olan, elbette bu maddeleri ikinci defa toplamaya ve onlara hayat vermeye kâdirdir.







Bu durumda birinci ayet tevhidin delilidir, ikinci ayet ise haşrin delilidir.







3- وَهُوَ اللّهُ فِي السَّمَاوَاتِ وَفِي الأَرْضِ “O, göklerde de Allah’tır, yerde de.”







Yani, göklerde ve yerde ibadete layık olan sadece O’dur, başkası değil. Şu ayette de benzeri bir mana vardır: “O ki, gökte de ilâhtır, yerde de ilâhtır.” (Zuhruf, 84)







يَعْلَمُ سِرَّكُمْ وَجَهرَكُمْ “Sizin gizlinizi de bilir, açığa vurduğunuzu da.”







Yani, Allahu Teâlâ, göklerde ve yerde olanları eksiksiz bilmesiyle, sanki her ikisinde de bulunur.[2>







وَيَعْلَمُ مَا تَكْسِبُونَ “Sizin ne kesbettiklerinizi de bilir.”







Hayır ve şer olarak her ne iş yaparsanız Allah onu bilir ve sevap veya ceza olarak karşılığını verir.







“Sizin gizlinizi de bilir, açığa vurduğunuzu da” ifadesinden murat nefsin gizli ve aşikâr hâlleri, “Sizin ne kesbettiklerinizi de bilir” ifadesinden murat ise azaların amelleri olabilir.







4- وَمَا تَأْتِيهِم مِّنْ آيَةٍ مِّنْ آيَاتِ رَبِّهِمْ إِلاَّ كَانُواْ عَنْهَا مُعْرِضِينَ “Onlara Rab’lerinin âyetlerinden hiçbir âyet gelmez ki, ondan yüz çevirmesinler.”







Onlara delil olarak her ne gelse, mu’cize olarak hangi mu’cizeyi görseler, Kur’anın ayetlerinden herhangi bir ayete muhatap olduklarında bunlara tefekkür nazarıyla bakmazlar, bunlara yönelmezler.







5- فَقَدْ كَذَّبُواْ بِالْحَقِّ لَمَّا جَاءهُمْ “Hak, kendilerine gelince onu yalanladılar.”







Onlara Kur’an geldiğinde onu yalanladılar. Ayetin bu kısmı, öncesinin lâzımı gibidir. Sanki şöyle denilmiştir:







Onlar, bütün ayetlerden yüz çevirerek, kendilerine geleni yalanlamış oldular.







Veya ayetin bu kısmı, önceki kısma delil gibidir: Yani, Kur’an en büyük ayet iken ondan yüz çevirdiler ve onu yalanladılar. Bunu yaptıktan sonra, diğerlerinden nasıl yüz çevirmesinler?







فَسَوْفَ يَأْتِيهِمْ أَنبَاء مَا كَانُواْ بِهِ يَسْتَهْزِؤُونَ “Alaya aldıkları şeylerin haberleri ilerde kendilerine gelecektir.”







Dünya ve ahirette azap başlarına geldiğinde, dalga geçtikleri şeyin hakikat olduğu kendilerine zâhir olacak.







Veya İslam’ın galip gelmesi ve şanının yücelmesiyle bunu anlayacaklar.







6- أَلَمْ يَرَوْاْ كَمْ أَهْلَكْنَا مِن قَبْلِهِم مِّن قَرْنٍ “Kendilerinden önce nice nesilleri helak ettiğimizi görmediler mi?”







Ayette geçen “karn” ortalama bir insan ömrü olan yetmiş senedir. Seksen olduğu da söylenir.







Denildi ki: Karn, müddeti az veya çok, kendisinde bir peygamber veya ilimde seçkin birinin bulunduğu zamana denilir.







مَّكَّنَّاهُمْ فِي الأَرْضِ مَا لَمْ نُمَكِّن لَّكُمْ “Arzda size vermediğimiz imkanları onlara vermiştik.”







Onlara yeryüzünde yerleşecekleri bir mekân verdik, orada kendilerini yerleştirdik. Orada tasarrufta bulunmaları için kendilerine kuvvet ve aletler verdik.







Ey Mekke ahalisi! Size vermediğimiz genişlik mal, güç, kuvvet, sayıca çokluk gibi imkânları onlara verdik.







وَأَرْسَلْنَا السَّمَاء عَلَيْهِم مِّدْرَارًا “Onlara gökten bol bol yağmur indirdik.”







وَجَعَلْنَا الأَنْهَارَ تَجْرِي مِن تَحْتِهِمْ “Altlarından da ırmaklar akıttık.”







Böylece nehirler, meyveler arasında bolluk içinde yaşadılar.







فَأَهْلَكْنَاهُم بِذُنُوبِهِمْ “Fakat onları günahlarından dolayı helak ettik.”







Ama bu geniş imkânlar, onlardan böyle bir azabı gidermedi.







وَأَنْشَأْنَا مِن بَعْدِهِمْ قَرْنًا آخَرِينَ “Ve kendilerinden sonra başka bir nesil yarattık.”







Onlara bedel başkalarını getirdik.







Yani, Allahu Teâlâ sizden önceki devirlerde Âd ve Semud gibi kavimleri helak edip onların yerine başkalarını getirerek o beldeleri mamur kıldığı gibi, size de benzerini yapmaya kadirdir.







7- وَلَوْ نَزَّلْنَا عَلَيْكَ كِتَابًا فِي قِرْطَاسٍ فَلَمَسُوهُ بِأَيْدِيهِمْ لَقَالَ الَّذِينَ كَفَرُواْ إِنْ هَذَا إِلاَّ سِحْرٌ مُّبِينٌ “Eğer sana kâğıtta yazılı bir kitap indirmiş olsak da onu elleriyle tutsalardı, yine de o kâfirler “bu ancak apaçık bir sihirdir” derlerdi.”







Onlar mu’cize gördüklerinde “gözlerimiz büyülendi” diyorlardı. Bu defa elleriyle dokunacakları bir kitap sana indirsek, inatla “bu ancak apaçık bir sihirdir” derler.







8- وَقَالُواْ لَوْلا أُنزِلَ عَلَيْهِ مَلَكٌ “Bir de dediler ki: Ona (açıktan göreceğimiz) bir melek indirilse ya!”







Bu, “Ona, beraberinde bulunup uyaran bir melek indirilseydi ya!” (Furkan, 7) demeleri gibi bir istekleridir. Yani, “keşke O’nunla beraber bir melek olsa da O’nun peygamber olduğunu bize söylese”







وَلَوْ أَنزَلْنَا مَلَكًا لَّقُضِيَ الأمْرُ ثُمَّ لاَ يُنظَرُونَ “Eğer (öyle) bir melek indirseydik artık iş bitirilmiş olurdu, sonra da kendilerine göz açtırılmazdı.”







Ayet, onların sözlerine bir cevaptır ve isteklerinin yerine getirilmesine engel olan durumu beyandır. Yani, onların talep ettiği gibi gözle görecekleri bir melek indirilse, helâk olmayı hak ederler. Çünkü onlardan öncekilerde Allahın kanunu böyle cereyan etmiştir.







Azap geldikten sonra ise, göz açıp yumuncaya kadar da olsa kendilerine göz açtırılmaz.







9- وَلَوْ جَعَلْنَاهُ مَلَكًا لَّجَعَلْنَاهُ رَجُلاً وَلَلَبَسْنَا عَلَيْهِم مَّا يَلْبِسُونَ “Eğer onu (Peygamberi) bir melek kılsaydık yine onu bir adam (sûretinde) yapardık ve onları düştükleri kuşkuya yine düşürürdük.”







Müşrikler kâh “Peygambere bir melek indirilse ya”, kâh “Rabbimiz dilese bir meleği peygamber olarak gönderirdi” diyorlardı. Ayet, her ikisine de cevap gibidir.







Yani, “Şayet biz bir meleği onların gözle görecekleri şekilde Sana yardımcı versek veya peygamberi bir melek kılsak, Cebrailin Dıhyetü’l-Kelbî şeklinde temessül ettirilmesi gibi, onu bir adam şeklinde temessül ettirirdik.”







Çünkü insanî kuvveler, meleği asıl sûretinde görmeye güç yetiremez. Ancak peygamberler onları kudsî kuvveleriyle görebilmişlerdir.







Böyle olunca gönderilecek melek ve peygamber insan sûretinde olacak, dolayısıyla yine “bu da ancak sizin gibi bir insan” diyecekler, durum yine kendilerine karışık gelecek.







10- وَلَقَدِ اسْتُهْزِىءَ بِرُسُلٍ مِّن قَبْلِكَ “Senden önce de peygamberlerle alay edilmişti.”







Ayet, Hz. Peygamberin kavminden gördüklerine karşı bir tesellidir.







فَحَاقَ بِالَّذِينَ سَخِرُواْ مِنْهُم مَّا كَانُواْ بِهِ يَسْتَهْزِؤُونَ “Fakat onlardan alay edenleri, alay ettikleri şey kuşatıverdi.”







O alay ettikleri azap her taraftan kendilerini kuşatıverdi.







Veya, istihzalarının vebâli başlarına geldi, cezasını çektiler.




[1> Mesela, cehalet bir karanlıktır, ilim ise bir nurdur. İnsan önce cahildir, zamanla ilim öğrenir.



[2> Allah, göklerin ve yerin yaratıcısıdır. Mekânın yaratıcısı olan Allah, mekândan münezzehtir. Allah, göklerde ve yerde ilmiyle hazır ve nazırdır. Mülkünde cereyan eden her şey O’nun bilgisi ve izni dairesinde cereyan eder..

11- قُلْ سِيرُواْ فِي الأَرْضِ ثُمَّ انظُرُواْ كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُكَذِّبِينَ “De ki: Yeryüzünde dolaşın da yalanlayanların sonu nasıl olmuş, görün!”



Yeryüzünde dolaşın, Allahın onları nasıl toptan helâk ettiğini, köklerini kestiğini görün, ibret alın.







12- قُل لِّمَن مَّا فِي السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ “De ki: Göklerde ve yerde olanlar kimindir?”



De ki: “Yaratma ve yönetme yönünden göklerde ve yerde olanlar kimindir?”



Buradaki sual, onları susturmak içindir, yoksa kimin olduğunu araştırmak için değildir.



قُل لِلّهِ De ki: Allah’ındır!”



Ayette, bu sualin cevabının başka bir şey olmayacağına da bir tenbih vardır. Öyle ki onlar için başkasını söylemeleri mümkün değildir.



كَتَبَ عَلَى نَفْسِهِ الرَّحْمَةَ “O, kendi nefsine rahmet etmeyi yazdı.”



Allah, bir lütuf ve ihsan olarak rahmeti kendine yazdı.



Rahmetten murat, dünya ve ahireti içine alır.



Mesela,



-Marifetine hidayet etmek.



-Deliller vaz etmek sûretiyle varlığını ve birliğini bildirmek.



-Kitaplar indirmek.



-Küfür içinde olanlara mühlet vermek, Onun rahmet prensiplerindendir.



لَيَجْمَعَنَّكُمْ إِلَى يَوْمِ الْقِيَامَةِ لاَ رَيْبَ فِيهِ “Sizi, varlığında asla şüphe olmayan kıyamet gününde mutlaka toplayacaktır.”



Ayet onların Allaha şirk koşmalarına ve tefekkür etmemelerine mukabil bir vaîddir. Yani, Allah kabirlerde sizi bir araya getirecek, huzurunda toplayacak ve şirkinize mukabil sizi cezalandıracaktır.



Ayetten murat biraz önce nazara verilen rahmetin beyanı da olabilir. Yani, insanların diriltilmesi ve ilâhî nimete mazhariyetleri de Allahın rahmetinin bir tezahürüdür.



O günün gelmesinde veya Allahın sizi cem etmesinde asla bir şüphe yoktur.



الَّذِينَ خَسِرُواْ أَنفُسَهُمْ فَهُمْ لاَ يُؤْمِنُونَ “Kendilerini hüsrana uğratanlar var ya, işte onlar iman etmezler.”



Bunlar, sermayelerini zayi ederek kendilerine zarar vermişlerdir.



Sermayeleri ise,



-Aslî fıtratları



-Ve akl-ı selimdir.



Ayette yer alan ف (fe) harfi sebebiyet bildirir. Bu, onların iman etmemelerinin kendilerine zarar vermelerinden dolayı olduğuna delâlet eder. Çünkü,



-Duyulara ve vehme uyup aklı iptal etmeleri,



-Tefekkürden gafil olmaları onları küfürde ısrara ve imandan kaçınmaya sevk etmiştir.







13- وَلَهُ مَا سَكَنَ فِي اللَّيْلِ وَالنَّهَارِ “Gece ve gündüzde barınan her şey O’nundur.”



Yani, gece ve gündüzün müştemil olduğu her şey O’nundur



Veya gece ve gündüzde sükunet ve hareket hâlinde olan her şey O’nundur. Ayette hareketten bahsedilmemesi, iki zıddan birini nazara vermekle iktifa edilmesindendir.



وَهُوَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ “O, Semi’ – Alîm’dir.”



O, her söyleneni işitir, her şeyi bilir. Hiçbir şey ona gizli kalmaz.



Ayet, aynı zamanda söz ve fiillerinden dolayı müşriklere bir vaîd manası da taşır.







14- قُلْ أَغَيْرَ اللّهِ أَتَّخِذُ وَلِيًّا فَاطِرِ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ “De ki: Göklerin ve yerin yaratıcısı olan Allah’tan başkasını mı dost edineceğim.”



Ayet, dost edinmeyi değil, Allahtan başkasını dost edinmeyi bir inkârdır. Ayette bildirilen veliden (dosttan) murat, kendisine ibadet edilen batıl mabutlardır. Çünkü şirke çağıran kimseye karşı bir reddir.



Ayetteki “Fatır” ifadesi, meydana getiren, yaran anlamındadır.



İbnu Abbas şöyle der: İki bedevi yanıma gelip de bir kuyu hakkında davacı-davalı olmuştu. Onlarda biri “Onu ben meydana getirdim” derken F-T-R kelimesini kullandı. O zamana kadar bunun anlamını bilmiyordum.”



وَهُوَ يُطْعِمُ وَلاَ يُطْعَمُ “O, besler ama beslenmeye ihtiyacı yoktur.”



Rızkı veren O’dur, ama kendisi rızka muhtaç değildir. Ayette taam (yiyecek) kelimesinin kullanılması, ona olan ihtiyacın şiddetindendir.



قُلْ إِنِّيَ أُمِرْتُ أَنْ أَكُونَ أَوَّلَ مَنْ أَسْلَمَ “De ki: Bana, (Hakka) teslim olanların ilki olmam emredildi.”



Hz. Peygamberin “hakka teslim olanların ilki olmasının emredilmesi” ümmetine nisbetledir.



وَلاَ تَكُونَنَّ مِنَ الْمُشْرِكَينَ “Ve (bana) “sakın Allah’a ortak koşanlardan olma” (denildi).”







15- قُلْ إِنِّيَ أَخَافُ إِنْ عَصَيْتُ رَبِّي عَذَابَ يَوْمٍ عَظِيمٍ “De ki: Eğer Rabbime isyan edersem, büyük bir günün azabından korkarım.”



Ayet, onların “acaba Onu bizden biri haline getirebilir miyiz?” şeklindeki beklentilerini kesen bir başka etkili ifadedir. Ayrıca, onların azabı hak eden asiler olduklarına da bir tarizdir.







16- مَّن يُصْرَفْ عَنْهُ يَوْمَئِذٍ فَقَدْ رَحِمَهُ “O gün kimden azab giderilirse, kuşkusuz (Allah) ona rahmet etmiştir.”



وَذَلِكَ الْفَوْزُ الْمُبِينُ “İşte bu, apaçık kurtuluştur.”



Ayette “işte bu” ile işaret olunan, azaptan uzak kılınmak veya rahmete mazhariyet olabilir.







17- وَإِن يَمْسَسْكَ اللّهُ بِضُرٍّ فَلاَ كَاشِفَ لَهُ إِلاَّ هُوَ “Allah sana bir zarar dokundurursa, onu kendisinden başka açacak yoktur.”



Eğer Allahtan sana hastalık veya fakirlik gibi bir beliyye dokunsa, O’ndan başkası o beliyyeyi ortadan kaldırmaya güç yetiremez.



وَإِن يَمْسَسْكَ بِخَيْرٍ فَهُوَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدُيرٌ “Ve eğer sana bir hayır dokundurursa, kuşkusuz O, herşeye kadirdir.”



Eğer O’ndan sana sıhhat ve servet gibi bir nimet dokunsa, Allah o nimeti korumaya ve devam ettirmeye kâdirdir. Dolayısıyla “Ve eğer sana bir hayır dilerse, o zaman da O’nun lütfunu engelleyebilecek kimse yoktur.” (Yunus, 107) ayetinde denildiği gibi, hiç kimse o nimeti ortadan kaldırmaya güç yetiremez.







18- وَهُوَ الْقَاهِرُ فَوْقَ عِبَادِهِ “O, kullarının üstünde tam hâkimdir.”



Ayet, Allahın hükümranlığını ve yüceliğini, galebe ve kudretle bir tasvirdir.



وَهُوَ الْحَكِيمُ الْخَبِيرُ “Ve O, Hakîm – Habîr’dir.”



Allah, emir ve tedbirinde hikmet sahibidir, kullarından ve onların gizli hallerinden haberdardır.







19- قُلْ أَيُّ شَيْءٍ أَكْبَرُ شَهَادةً “De ki: Şahitlik yönünden hangi şey daha büyüktür?”



Sebeb-i Nüzûl




Kureyş müşrikleri Hz. Peygambere “Senin hakkında Yahudi ve Hristiyanlara sorduk. Onlar nezdinde seninle ilgili bir zikir ve sıfat olmadığını iddia ettiler. Öyleyse Senin Allahın rasulü olduğuna kimin şehadet edeceğini göster” demişlerdi. Ayet bu münasebetle nâzil oldu.



“Şey” ifadesi her varlık için kullanılabilir.



Bununla alakalı Bakara sûresinde bilgi verilmişti.[1>



قُلِ اللّهِ شَهِيدٌ بِيْنِي وَبَيْنَكُمْ “De ki: Allah! O, benimle sizin aranızda şahittir.”



De ki: En büyük şahit Allahtır.



O Allah benimle sizin aranızda şahittir.



Cevabın “Allah, benimle sizin aranızda şahittir” şeklinde olması da caizdir. Çünkü, şahit Allah olunca, elbette en büyük şahit O’dur.



وَأُوحِيَ إِلَيَّ هَذَا الْقُرْآنُ لأُنذِرَكُم بِهِ وَمَن بَلَغَ “Ve bu Kur’ân bana, onunla hem sizi, hem de kendisine ulaşan herkesi uyarmam için vahyolundu.”



Hz. Peygamber aynı zamanda “müjdeci” olmakla beraber, burada sadece inzar (uyarma) görevi nazara verilmekle iktifa edildi.



“Ey Mekke ahalisi! Hem size, hem de Arab olmayanlara, ins ve cinne gönderildim. Kıyamete kadar bütün insanları uyarmakla görevlendirildim.”



Ayette, Kur’anın hükümlerinin hem nâzil olduğu dönemi hem de sonraki dönemleri içine aldığına, kendisine bu davetin ulaşmadığı kimselerin ise Kur’anın hükümlerinden hesaba çekilmeyeceklerine bir delil vardır.



أَئِنَّكُمْ لَتَشْهَدُونَ أَنَّ مَعَ اللّهِ آلِهَةً أُخْرَى “Yoksa siz, Allah’la beraber başka ilâhlar olduğuna mı şahitlik ediyorsunuz?”



Ayette hem onların Allah dışında ilahlar edindiklerini nazara vermek, hem de bunun ne kadar yanlış ve akıldan uzak olduğunu bildirmek vardır.



قُل لاَّ أَشْهَدُ “De ki: Ben şahitlik etmem.”



De ki: Ben sizin şehadet ettiklerinize şehadet etmiyor, batıl mabutlarınızı ilah olarak kabul etmiyorum.



قُلْ إِنَّمَا هُوَ إِلَهٌ وَاحِدٌ “De ki: O, ancak ve ancak bir tek ilâhtır.”



Ben şehadet ediyorum ki Allah birdir, Ondan başka ilah yoktur.



وَإِنَّنِي بَرِيءٌ مِّمَّا تُشْرِكُونَ “Ve gerçekten ben, sizin ortak tuttuğunuz şeylerden uzağım.”



Ben sizin Allaha ortak koştuğunuz putlardan uzağım.







20- الَّذِينَ آتَيْنَاهُمُ الْكِتَابَ يَعْرِفُونَهُ كَمَا يَعْرِفُونَ أَبْنَاءهُمُ “Kendilerine Kitap verdiğimiz kimseler, O’nu kendi oğullarını tanıdıkları gibi tanırlar.”



Ehl-i kitap olanlar Hz. Peygamberi Tevrat ve İncilde zikrolunan sıfatlarıyla tanırlar.



الَّذِينَ خَسِرُواْ أَنفُسَهُمْ فَهُمْ لاَ يُؤْمِنُونَ “Kendilerini hüsrana uğratanlar var ya, işte onlar iman etmezler.”



Ehl-i kitap ve müşriklerden nefislerine zulmedenler ise, imanı kazanabilecekleri şeyleri zâyi ettiklerinden imana gelmezler.







21- وَمَنْ أَظْلَمُ مِمَّنِ افْتَرَى عَلَى اللّهِ كَذِبًا أَوْ كَذَّبَ بِآيَاتِهِ “Allah’a iftira ederek yalan uydurandan veya âyetlerini yalanlayandan daha zalim kim olabilir?”



Onların Allaha iftiraları
“melekler Allahın kızlarıdır”, “Bunlar Allah katında bizim şefaatçilerimizdir” gibi sözleridir.



Allahın ayetlerini yalanlamaları ise, Kur’an ayetlerini ve “bunlar sihirdir” diyerek mu’cizleri yalanlamaları gibi durumlardır.



Onlar hem Allaha iftira etmiş, hem de Allahın ayetlerini yalanlamış iken ayette “veya” ile bunun ifade edilmesi, Allaha iftira etmenin ve ayetlerini yalanlamanın tek başına bile ne kadar ileri derecede nefse zulüm olduğuna tenbihte bulunmak içindir.



إِنَّهُ لاَ يُفْلِحُ الظَّالِمُونَ “Hiç şüphe yok ki, zalimler kurtuluşa eremezler.”



Onlardan daha zâlimi olmadığı gibi, bu zâlimler felah da bulamayacaklardır.




[1> Bkz. Bakara, 20. ayetin tefsiri.

22- وَيَوْمَ نَحْشُرُهُمْ جَمِيعًا “O gün hepsini mahşere toplayacağız.”







ثُمَّ نَقُولُ لِلَّذِينَ أَشْرَكُواْ أَيْنَ شُرَكَآؤُكُمُ الَّذِينَ كُنتُمْ تَزْعُمُونَ “Sonra müşriklere: Hani nerede iddia ettiğiniz ortaklarınız?” diyeceğiz.”







Sualden murat, onları kınamaktır. Belki de kendilerine ümit bağladıkları batıl mabutlarla aralarına bir set çekilir. Onları görmeleri muhtemeldir. Lakin onlardan bir fayda olmayınca sanki o batıl mabutlar onlardan kaybolup gitmiş olur.







23- ثُمَّ لَمْ تَكُن فِتْنَتُهُمْ إِلاَّ أَن قَالُواْ “Sonra onların fitnesi, ancak şöyle demek olacak:”







Sonra, onların küfrünün akıbeti şu olur:







Veya kendisiyle kurtulacaklarını tevehhüm ettikleri mazeretleri şu olur:







Denildi ki: Ayette onların cevabının “fitne” kelimesiyle ifade edilmesi, yalan olmasından dolayıdır veya bununla kurtulmak istemelerindendir.







وَاللّهِ رَبِّنَا مَا كُنَّا مُشْرِكِينَ “Vallahi ey Rabbimiz, biz müşriklerden değildik.”







“Vallahi ey Rabbimiz, biz müşriklerden değildik” demeleri, onların şaşkınlık ve dehşetini anlatır. Kendilerine bir faydası olmayacağını bilmelerine rağmen yalan söylemekte ve yemin etmektedirler. Nitekim Kur’anın başka yerinde, ebedi kalacaklarını yakinen bilmelerine rağmen onların “Ya Rabbena! Bizi buradan çıkar” demeleri nazara verilir. (Mü’minun, 107)







24- انظُرْ كَيْفَ كَذَبُواْ عَلَى أَنفُسِهِمْ “Bak, kendilerine karşı nasıl yalan söylediler.”







Kendilerinin müşrik olmadığını söyleyerek, bak nasıl da kendilerine karşı yalancı duruma düştüler. Ayetin bir benzeri şu ayettir:







“Allah onların hepsini tekrar dirilttiği gün, size yemin ettikleri gibi O’na da yemin ederler ve kendilerinin bir şey üzerinde bulunduklarını sanırlar. İyi bilin ki onlar yalancıların ta kendileridir.” (Mücadile, 18)







وَضَلَّ عَنْهُم مَّا كَانُواْ يَفْتَرُونَ “Ve iftira edip durdukları şeyler kendilerinden kaybolup gitti.”







Ve Allaha iftira ile şerik edindikleri batıl mabutların hepsi ortadan kalktı.







25- وَمِنْهُم مَّن يَسْتَمِعُ إِلَيْكَ “İçlerinden seni dinleyenler de var.”







Sen Kur’an okurken onlardan Sana kulak verenler de var.







Sebeb-i Nüzûl







Ayetten murat Ebu Süfyan, Velid, Nadr, Utbe, Şeybe ve Ebu Cehil gibi kimselerdir. Bunlar toplandılar, Rasulullahı Kur’an okurken dinlediler. Nadr’a dediler: “Ne söylüyor?” Nadr, “ne dediğini bilmiyorum ama dilini hareket ettiriyor, benim size anlattığım gibi eski masallardan söylüyor” cevabını verdi. Bunun üzerine Ebu Süfyan “ben onun hak olduğu görüşündeyim” dedi. Ebu Cehil ise “asla” diye tepkisini gösterdi.







وَجَعَلْنَا عَلَى قُلُوبِهِمْ أَكِنَّةً أَن يَفْقَهُوهُ “Ve Onu anlamaları noktasında biz kalpleri üzerine perdeler koyduk.”







وَفِي آذَانِهِمْ وَقْرًا “Kulaklarında da bir ağırlık…”







Kulaklarında onu duymaya engel olan bir ağırlık var. Bunların ne demek olduğu hususunda ayrıntılı açıklama Bakara sûresinin evveliyle ilgili kısımda yapılmıştı.[1>







وَإِن يَرَوْاْ كُلَّ آيَةٍ لاَّ يُؤْمِنُواْ بِهَا “Onlar, bütün delilleri görseler bile yine ona inanmazlar.”







Çünkü onlar,







-Son derece inatçıdırlar.







-Ayrıca ileri derecede bir taklidin içindedirler.







حَتَّى إِذَا جَآؤُوكَ يُجَادِلُونَكَ “Hatta sana geldiklerinde seninle tartışırlar.”







Onların ayetleri yalanlamaları o dereceye vardı ki, Senin yanına gelip Seninle mücadeleye başladılar.







يَقُولُ الَّذِينَ كَفَرُواْ إِنْ هَذَآ إِلاَّ أَسَاطِيرُ الأَوَّلِينَ “O kâfirler: “Bu, öncekilerin masallarından başka bir şey değildir” derler.”







Çünkü sözlerin en doğrusunu, evvelkilerin hurafeleri olarak görmek, onu yalanlamanın en ileri derecesidir.







26- وَهُمْ يَنْهَوْنَ عَنْهُ “Onlar, insanları ondan menederler.”







“Ondan” ifadesi hem Kur’ana, hem Hz. Peygambere râci olabilir.







وَيَنْأَوْنَ عَنْهُ “Kendileri de ondan uzak dururlar.”







Kendileri de ondan uzaklaşıyorlar.







Ayet, Ebu Talib gibilerin haline işaret de olabilir. Yani, böyleleri bir yandan Hz. Peygambere gelebilecek taarruzlardan sakındırırlarken, kendileri de uzak kalıp iman etmemektedirler.







وَإِن يُهْلِكُونَ إِلاَّ أَنفُسَهُمْ وَمَا يَشْعُرُونَ “Böylece yalnız kendilerini mahvediyorlar, ama farkında değiller.”







Bunun zararının başkasına değil ancak kendilerine olacağının farkında değillerdir.







27- وَلَوْ تَرَىَ إِذْ وُقِفُواْ عَلَى النَّارِ “Ateşin üzerinde durduruldukları zaman, onların hallerini bir görsen!”







Sen onları cehenneme atılıp, o ateşi ayan beyan gördüklerinde veya o ateşe girip azabının ne kadar dehşetli olduğunu anladıklarında bir görsen, çok şeni’ bir durumu görmüş olursun.







فَقَالُواْ يَا لَيْتَنَا نُرَدُّ وَلاَ نُكَذِّبَ بِآيَاتِ رَبِّنَا وَنَكُونَ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ “O zaman şöyle derler: Ne olurdu dünyaya geri döndürülsek de, Rabb’imizin âyetlerini yalanlamasak ve mü’minlerden olsak!”







28- بَلْ بَدَا لَهُم مَّا كَانُواْ يُخْفُونَ مِن قَبْلُ “Hayır, (böyle demeleri) daha önce gizlemekte oldukları şeyler onlara göründü (de ondandır).”







Onların gizlemiş oldukları nifak veya çirkin amelleri ortaya çıktı, dolayısıyla “ah dünyaya döndürülsek de…” şeklindeki sözleri, gerçekten dünyaya döndürülseler iman etmeye azimli olduklarından değil, içinde bulundukları sıkıntılı hâlden dolayı bir temenni oldu.







وَلَوْ رُدُّواْ لَعَادُواْ لِمَا نُهُواْ عَنْهُ “Şayet dünyaya döndürülselerdi, kendilerine yasaklanan şeylere yine döneceklerdi.”







Meselelere vakıf olduktan ve her şey ayan beyan ortaya çıktıktan sonra bunlar dünyaya döndürülseler, daha önce kendilerine yasaklanan küfür ve günahlara tekrar dönerlerdi.







وَإِنَّهُمْ لَكَاذِبُونَ “Şüphesiz onlar yalancıdırlar.”







Onlar, kendileriyle ilgili verdikleri vaadde yalancıdırlar.







29- وَقَالُواْ “Ve dediler ki:”







Burası, onların dünyada iken söylediklerinin zikri olabilir.







إِنْ هِيَ إِلاَّ حَيَاتُنَا الدُّنْيَا وَمَا نَحْنُ بِمَبْعُوثِينَ “Dünya hayatımızdan başka bir hayat yoktur, biz diriltilecek değiliz.”







30- وَلَوْ تَرَى إِذْ وُقِفُواْ عَلَى رَبِّهِمْ “Rablerinin huzurunda durduruldukları zaman, onların hallerini bir görsen!”







Ayet, sual ve kınama için onların alıkonulmalarından bir mecazdır.







Denildi ki: “Rab’lerinin hükmü veya cezası için tutuklandıklarında sen onların hallerini bir görsen!”







Veya “Rab’lerini hakkıyla tanıdıklarında sen onların hallerini bir görsen!”







قَالَ أَلَيْسَ هَذَا بِالْحَقِّ (Rableri onlara) der: Bu, hak değil mi?”







Ayetin bu kısmı sanki “O zaman onların Rabbi ne dedi?” sualine bir cevaptır. “Bu hak değil mi?” derken soru üslûbu kullanılması, yalanlamalarına mukabil onları azarlamaktır.







“Bu” kelimesi ise, öldükten sonra dirilmeye ve peşinde gelen mükâfat ve cezaya bakar.







قَالُواْ بَلَى وَرَبِّنَا “Onlar derler: “Ya Rabbena, yemin ederiz ki haktır.”







Onların “Ya Rabbena, yemin ederiz ki haktır” demeleri ise, durum son derece açık olduğundan, yeminle te’kid edilmiş bir ikrardır.







قَالَ فَذُوقُواْ العَذَابَ بِمَا كُنتُمْ تَكْفُرُونَ (Rableri de onlara) der: “Öyleyse inkârınız sebebiyle tadın azabı!”







“Küfrünüz sebebiyle veya küfrünüze bedel olarak tadın bakalım azabı!”







31- قَدْ خَسِرَ الَّذِينَ كَذَّبُواْ بِلِقَاء اللّهِ “Allah’a kavuşmayı yalanlayanlar, gerçekten hüsrana uğramışlardır.”







Onların hüsrana uğramaları







-Kaçırmış oldukları nimetlerdir.







-Ayrıca, daimi azabı hak etmeleridir.







Allaha kavuşmak ise, öldükten sonra dirilme ve bunu izleyen durumları anlatır.







حَتَّى إِذَا جَاءتْهُمُ السَّاعَةُ بَغْتَةً “Kıyamet günü ansızın onlara gelir.”







Onların bunu yalanlamaları, kendilerine ansızın ölüm gelinceye kadardır.







قَالُواْ يَا حَسْرَتَنَا عَلَى مَا فَرَّطْنَا فِيهَا “Şöyle derler: Dünyadaki ihmallerimizden dolayı yazıklar olsun bize!”







O zaman, “görevlerimizde ihmallerimizden dolayı yazıklar olsun bize” derler.







وَهُمْ يَحْمِلُونَ أَوْزَارَهُمْ عَلَى ظُهُورِهِمْ “Onlar, günahlarını sırtlarına yüklenmiş bir haldedirler.”







أَلاَ سَاء مَا يَزِرُونَ “Dikkat edin, yüklendikleri günah yükü ne kötüdür!”







Ayet, günahların yükünü çekmeye müstehak olduklarını anlatan bir temsildir.







32- وَمَا الْحَيَاةُ الدُّنْيَا إِلاَّ لَعِبٌ وَلَهْوٌ “Dünya hayatı, oyun ve eğlenceden başka bir şey değildir.”







Dünyanın amelleri ancak bir oyun ve eğlencedir, insanları asıl görevlerinden alıkor, sonunda daimi bir menfaat ve hakiki bir lezzet veren şeylerden onları meşgul eder.







Ayetin bu kısmı, biraz önce nazara verilen “Dünya hayatımızdan başka bir hayat yoktur” demelerine bir cevaptır.







وَلَلدَّارُ الآخِرَةُ خَيْرٌ لِّلَّذِينَ يَتَّقُونَ “Ahiret yurdu ise, müttakiler için daha hayırlıdır.”







Çünkü ahiret yolu hem devamlıdır, hem de menfaatleri ve lezzetleri seçkindir.







Ayette ahiret yurdunun müttakiler için olduğunun söylenmesi, müttakilerin amelleri içinde oyun ve eğlence olmadığına bir tenbihtir.







أَفَلاَ تَعْقِلُونَ “Aklınızı kullanmaz mısınız?”







Hangi durumun daha hayırlı olduğunu akletmez misiniz?




[1> Bkz. Bakara, 6-7

33- قَدْ نَعْلَمُ إِنَّهُ لَيَحْزُنُكَ الَّذِي يَقُولُونَ “Onların söylediklerinin seni üzdüğünü elbette biliyoruz.”







فَإِنَّهُمْ لاَ يُكَذِّبُونَكَ “Onlar aslında seni yalanlamıyorlar.”







Gerçekte onlar seni yalanlamıyorlar.







وَلَكِنَّ الظَّالِمِينَ بِآيَاتِ اللّهِ يَجْحَدُونَ “Fakat, o zalimler Allah’ın âyetlerini inkâr ediyorlar.”







“Onlar” demek yerine “o zâlimler” denilmesi onların bu inkârlarıyla zulmettiklerine veya zulümle iç içe olmaları sebebiyle inkâr ettiklerine delâlet içindir.







Sebeb-i Nüzûl







Rivayete göre Ebu Cehil şöyle diyordu: “Biz Seni yalanlamıyoruz, çünkü Sen nezdimizde dosdoğru bir insansın. Biz ancak bize getirdiğini yalanlıyoruz.”







34- وَلَقَدْ كُذِّبَتْ رُسُلٌ مِّن قَبْلِكَ “Andolsun ki senden önce de nice peygamberler yalanlandı.”







Ayet, Hz. Peygambere bir tesellidir.







Ayette “onlar Seni yalanlamıyorlar” ifadesinin mutlak olarak Hz. Peygamberin yalanlanmasını nefyetmediğine bir delil vardır.[1>







فَصَبَرُواْ عَلَى مَا كُذِّبُواْ وَأُوذُواْ “Onlar yalanlanmalarına ve eziyet edilmelerine karşı sabrettiler.”







Ama onlar, kavimlerinin yalanlamasına ve eziyetlerine sabrettiler. Sen de onları örnek al ve sabret!







حَتَّى أَتَاهُمْ نَصْرُنَا “Sonunda kendilerine yardımımız yetişti.”







Ayette, sabredenlere yardımın geleceğine dair bir vaade gizli bir işaret vardır.







وَلاَ مُبَدِّلَ لِكَلِمَاتِ اللّهِ “Allah’ın kelimelerini değiştirebilecek yoktur.”







“Hayır O, hak ile geldi ve peygamberleri tasdik etti. Elbette siz o elîm azabı tadacaksınız.” (Saffat, 37, 38) gibi ayetlerde vaat edilen durumlara bir işarettir.







وَلَقدْ جَاءكَ مِن نَّبَإِ الْمُرْسَلِينَ “Şüphesiz ki sana, peygamberlerin haberlerinden bir kısmı gelmiştir.”







O peygamberlerin kıssalarından ve kavimlerine karşı maruz kaldıkları çileli hâllerden bazı haberler Sana geldi.







35- وَإِن كَانَ كَبُرَ عَلَيْكَ إِعْرَاضُهُمْ فَإِنِ اسْتَطَعْتَ أَن تَبْتَغِيَ نَفَقًا فِي الأَرْضِ أَوْ سُلَّمًا فِي السَّمَاء فَتَأْتِيَهُم بِآيَةٍ “Eğer onların yüz çevirmeleri sana ağır geldiyse; bir delik açıp yerin dibine inerek, yahut bir merdiven kurup göğe çıkarak onlara bir mu’cize getirmeye gücün yetiyorsa durma, yap!”







Senden ve Senin getirdiklerine imandan yüz çevirmeleri Sana ağır geliyorsa, yere doğru bir menfez, bir tünel açıp onlar için bir ayete muttali olabileceksen veya bir merdivenle semaya yükselip oradan kendilerine bir ayet getirebileceksen, hiç durma hemen yap.







Ayetten murat, Hz. Peygamberin kavminin İslâma girmesi için ne kadar arzulu olduğunu beyan etmektir. Öyle ki yerin altından veya semanın fevkinden bir mu’cize getirmeye gücü yetse, onların imanı ümidiyle hiç tereddüt etmez, hemen getirirdi.







وَلَوْ شَاء اللّهُ لَجَمَعَهُمْ عَلَى الْهُدَى “Şayet Allah dileseydi, elbette onları hidayet üzere toplardı.”







Allah isteseydi onları imana muvaffak kılardı, onlar da iman ederlerdi. Lakin O’nun meşieti buna taalluk etmedi.







Öyleyse “onlar iman etmiyorlar” diye kederinden kendini helâk etme!







Mutezile, ayeti şöyle te’vil eder:







Şayet Allah dilese onları imana zorlayacak bir mu’cize getirmek sûretiyle







716 b Beydâvî Tefsiri







hepsini hidayet üzere toplardı. Lâkin hikmete uygun olmaması sebebiyle bunu yapmadı.







فَلاَ تَكُونَنَّ مِنَ الْجَاهِلِينَ “O hâlde, sakın cahillerden olma.”







Öyleyse, olmayacak bir şeye hırs göstererek, sabredilecek yerlerde sızlanarak cahillerden olma. Çünkü böyle yapmak cahillerin âdetidir.







36- إِنَّمَا يَسْتَجِيبُ الَّذِينَ يَسْمَعُونَ “Davete, ancak kulak verenler icabet eder.”







Senin davetine ancak ve ancak anlayarak ve düşünerek dinleyenler icabet eder.







Bir başka ayette şöyle bildirilir:







“Şüphesiz bunda, kendisinde bir kalp olan yahut gafletten uzak bir halde kulak veren kimseler için bir öğüt vardır.” (Kaf, 37)







Bunlar ise, duymayan ölüler gibidirler.







وَالْمَوْتَى يَبْعَثُهُمُ اللّهُ “Ölülere gelince; Allah onları diriltir.”







ثُمَّ إِلَيْهِ يُرْجَعُونَ “Sonra O’na döndürülürler.”







37- وَقَالُواْ لَوْلاَ نُزِّلَ عَلَيْهِ آيَةٌ مِّن رَّبِّهِ “Dediler ki: Rabbinden ona bir ayet indirilse ya!”







Onların indirilmesini istediği ayet, talep ettikleri bir mu’cize veya inen ayetleri inatları yüzünden bir şey saymadıkları için başka bir ayet gelmesidir.







قُلْ إِنَّ اللّهَ قَادِرٌ عَلَى أَن يُنَزِّلٍ آيَةً “De ki: Şüphesiz Allah, bir ayet indirmeye kâdirdir.”







Allah, onların talep ettiklerinden bir ayet veya üzerlerine dağın kaldırılması gibi kendilerini imana zorlayacak bir mu’cize veya inkâr etmeleri halinde helâk olacakları bir delil indirmeye kâdirdir.







وَلَكِنَّ أَكْثَرَهُمْ لاَ يَعْلَمُونَ “Fakat onların çoğu bilmezler.”







Lakin onların ekserisi Allahın ayet indirmeye, mu’cize göstermeye kâdir olduğunu, böyle bir ayetin indirilmesinin başlarına belayı celbedeceğini, kendilerine indirilende başka ayete ihtiyaç hissettirmeyecek şekilde alternatif olduğunu bilmezler.







38- وَمَا مِن دَآبَّةٍ فِي الأَرْضِ وَلاَ طَائِرٍ يَطِيرُ بِجَنَاحَيْهِ إِلاَّ أُمَمٌ أَمْثَالُكُم “Yeryüzünde yürüyen hiçbir hayvan ve iki kanadıyla uçan hiçbir kuş yoktur ki, sizin gibi birer ümmet olmasınlar.”







Ayette “iki kanadıyla uçan” ifadesinde “iki kanat” kaydı, cümlenin sür’at veya başka bir manayı anlatmak için mecaz olmadığını göstermek içindir.







İşte, her bir canlı ve her bir kuş sizler gibi halleri mahfuz, rızkları ve ecelleri mukadder birer ümmettir.







Ayetten murat, Cenab-ı Hakkın







-Kudretinin kemâline,







-İlminin şümulüne,







-Tedbirinin vüsatine delâlettir. Ta ki bu, O’nun ayet indirmeye de kâdir olduğuna bir delil olsun.







مَّا فَرَّطْنَا فِي الكِتَابِ مِن شَيْءٍ “Biz kitapta hiçbir şeyi eksik bırakmadık.”







“Kitap”tan murat







1-Levh-i Mahfuz olabilir. Çünkü Levh-i Mahfuz, âlemde cereyan eden büyük-küçük her şeye müştemildir. Onda canlı-cansız hiçbir şey mühmel değildir.







2-Kur’anı Kerim de olabilir. Çünkü Kur’anda dinle ilgili ihtiyaç olan her şey ayrıntılı veya mücmel olarak bulunmaktadır.







ثُمَّ إِلَى رَبِّهِمْ يُحْشَرُونَ “Sonra hepsi Rablerinin huzurunda toplanırlar.”







Sonra bütün ümmetler, onları terbiye eden Rab’lerine sevkedilirler, birbirlerinden haklarını alırlar. Rivayette bildirildiği gibi, “boynuzsuz hayvan boynuzludan hakkını alır.”







39- وَالَّذِينَ كَذَّبُواْ بِآيَاتِنَا صُمٌّ وَبُكْمٌ فِي الظُّلُمَاتِ “Âyetlerimizi yalanlayanlar, karanlıklar içinde kalmış sağır ve dilsizlerdir.”







Ayetlerimizi yalanlayanlar, sağırdırlar, Allahın rububiyetine, ilminin kemâline ve kudretinin büyüklüğüne delâlet eden böyle ayetleri duymazlar. Dilsizdirler, hakkı konuşmazlar, küfrün karanlıklarında ne yapacaklarını şaşırmış bir hâldedirler.







Ayetteki “zulümat”tan murat küfür karanlıkları yanında







-Cehalet karanlığı







-İnat karanlığı







-Taklid karanlığı da olabilir.







مَن يَشَإِ اللّهُ يُضْلِلْهُ “Allah dilediği kimseyi yoldan çıkarır.”







Ayet-i Kerime, Mu’tezileye karşı ehl-i sünnete apaçık bir delildir.







وَمَن يَشَأْ يَجْعَلْهُ عَلَى صِرَاطٍ مُّسْتَقِيمٍ “Dilediğini de, dosdoğru yol üzere kılar.”







O’nu hidayete irşad eder ve ona doğru sevkeder.







40- قُلْ أَرَأَيْتُكُم إِنْ أَتَاكُمْ عَذَابُ اللّهِ أَوْ أَتَتْكُمُ السَّاعَةُ أَغَيْرَ اللّهِ تَدْعُونَ “De ki: Söyleyin bakalım, acaba size Allah’ın azabı gelse veya size kıyamet saati gelip çatsa, Allah’tan başkasını mı çağırırsınız?”







Bu sualden maksat, onların hayret verici durumlarını ortaya koymaktır.







Yani, “sizden öncekilere geldiği gibi size de Allahın azabı veya kıyametin dehşeti gelse, Allahtan başkasına mı yalvarırsınız?”







Bu ifade, onları susturmak içindir.







إِن كُنتُمْ صَادِقِينَ “Eğer doğru söylüyorsanız…”







Putların ilahlar olduğunda sadık iseniz, Allahı değil de onları çağırın!







41- بَلْ إِيَّاهُ تَدْعُونَ “Hayır, yalnız O’na yalvarırsınız.”







Onlarla alakalı bazı ayetlerde anlatıldığı üzere, sadece O’na yalvarırsınız.







فَيَكْشِفُ مَا تَدْعُونَ إِلَيْهِ إِنْ شَاء “O da –dilerse- kaldırılmasını istediğiniz belayı kaldırır.”







Hangi hâlin açılması için O’na dua etmişseniz, dilerse o hâli açar, size lütufta bulunur.







وَتَنسَوْنَ مَا تُشْرِكُونَ “Ve (o zaman), ortak koştuğunuz şeyleri unutursunuz.”







O vakit batıl mabutlarınızı unutursunuz. Çünkü, zararı açmaya kâdir olanın başkası değil ancak Allah olduğu akıllarda iyice netleşmiştir.




[1> Yani, önceki ayete bakıldığında Hz. Peygamberi yalanlayan kimse olmadığı zannedilebilir. Ama peşinden gelen bu ayetten O’nu yalanlayanlar da olduğu anlaşılmaktadır.

42- وَلَقَدْ أَرْسَلنَآ إِلَى أُمَمٍ مِّن قَبْلِكَ “Andolsun, senden önce diğer ümmetlere de elçiler gönderdik.”







فَأَخَذْنَاهُمْ بِالْبَأْسَاء وَالضَّرَّاء لَعَلَّهُمْ يَتَضَرَّعُونَ “Sonunda, ola ki yalvarıp tevbe ederler diye onları yoksulluk ve afetlerle yakalayıp cezalandırdık.”







Ama onlar inkâr ettiler, gönderilen elçileri yalanladılar, biz de onları şiddet ve fakirlikle, zarar ve afetlerle yakaladık.







Ta ki bize itaatkâr olsunlar, günahlarından tevbe etsinler.







43- فَلَوْلا إِذْ جَاءهُمْ بَأْسُنَا تَضَرَّعُواْ “Hiç olmazsa onlara azabımız geldiği zaman yakarıp tevbe etselerdi.”







وَلَكِن قَسَتْ قُلُوبُهُمْ “Fakat kalpleri katılaştı.”







وَزَيَّنَ لَهُمُ الشَّيْطَانُ مَا كَانُواْ يَعْمَلُونَ “Ve şeytan da yapmakta olduklarını onlara süslü gösterdi.”







İlahi ceza geldiğinde Allaha yalvarmaları beklenirdi, ama böyle yapmadılar.







Onları Allaha yalvarmaktan alıkoyan:







-Kalplerinin katılığı







-Ve şeytanın kendilerine süslü kıldığı amellerini beğenmeleri idi.







44- فَلَمَّا نَسُواْ مَا ذُكِّرُواْ بِهِ فَتَحْنَا عَلَيْهِمْ أَبْوَابَ كُلِّ شَيْءٍ “Derken onlar kendilerine hatırlatılanı unuttuklarında, (önce) üzerlerine her şeyin kapılarını açtık.”







Ne zaman ki, kendilerinin uyarıldığı çetin halleri unuttular, bunlardan ibret almadılar, Biz de zorluklar ve rahatlıkların sırayla onlara gelmesi esnasında, kendilerine bir rahatlık olmak üzere her türlü nimetin kapılarını açtık. Kendilerinin bir mazereti kalmaması için hem şiddetle, hem de bollukla imtihan ettik.







Onlara her şeyin kapısının açılması bir mekir de olabilir. Hz. Peygamber (asm) bu durumda nimet gelmesini “Ka’benin Rabbine yemin ederim ki, bu bir mekirdir” şeklinde değerlendirmiştir.







حَتَّى إِذَا فَرِحُواْ بِمَا أُوتُواْ أَخَذْنَاهُم بَغْتَةً “Sonra kendilerine verilenle sevinip şımardıkları sırada, onları ansızın yakaladık.”







Kendilerine verilen nimetlerle şımardılar, Mün’imi hatırlamak yerine nimetlerle meşgul oldular, Cenab-ı Hakkın hakkını edadan uzak kaldılar. Biz de ansızın kendilerini yakalayıverdik.







فَإِذَا هُم مُّبْلِسُونَ “O zaman bir anda bütün ümitlerini kaybedip yıkıldılar.”







O zaman pişman oldular, ilâhî rahmetten ümitlerini kestiler.







45- فَقُطِعَ دَابِرُ الْقَوْمِ الَّذِينَ ظَلَمُواْ “Böylece zulmeden kavmin kökü kesildi.”







Böylece o zalim kavmin bütün fertleri cezalandırıldı, kökleri kesildi.







وَالْحَمْدُ لِلّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ “Alemlerin Rabbi olan Allah’a hamdolsun.”







Onları helâk ettiği için, âlemlerin Rabbine hamdolsun. Çünkü kâfirlerin ve Allaha isyan eden kimselerin helâki, yeryüzünde yaşayanları onların kötü inançlarından ve amellerinden kurtarması yönüyle, hamdedilmesi gereken büyük bir nimettir.







46- قُلْ أَرَأَيْتُمْ إِنْ أَخَذَ اللّهُ سَمْعَكُمْ وَأَبْصَارَكُمْ وَخَتَمَ عَلَى قُلُوبِكُم مَّنْ إِلَهٌ غَيْرُ اللّهِ يَأْتِيكُم بِهِ “De ki: Ne dersiniz, eğer Allah sizin işitmenizi ve gözlerinizi alır, kalplerinizi de mühürlerse, Allah’tan başka onu size (geri) getirecek ilâh kimdir?”







Allah sizi sağır ve kör yapsa, aklınızı ve idrakinizi örten şeylerle kalplerinizi perdeleyip mühürlese bunu size kim geri verir?







انظُرْ كَيْفَ نُصَرِّفُ الآيَاتِ “Bak, biz âyetleri nasıl tasrif ediyoruz?”







Ayetlerin tasrifi,







-Bazan akla hitap mukaddimelerle,







-Bazan terğib ve terhib ile,







-Bazan öncekilerin hâllerini tenbih ve tezkir ile tekrar be tekrar nazara vermek sûretiyle olur.







ثُمَّ هُمْ يَصْدِفُونَ “Sonra onlar ise nasıl yüz çeviriyorlar?”







Ama onlar, bütün bu anlatımlardan sonra, yine de yüz çeviriyorlar.







Ayette geçen “sonra” ifadesi, onların bu hâlinin ne kadar da akıldan uzak olduğunu gösterir.







47- قُلْ أَرَأَيْتَكُمْ إِنْ أَتَاكُمْ عَذَابُ اللّهِ بَغْتَةً أَوْ جَهْرَةً هَلْ يُهْلَكُ إِلاَّ الْقَوْمُ الظَّالِمُونَ “De ki: Ne dersiniz, Allah’ın azabı size ansızın veya açıktan açığa gelse, zalimler topluluğundan başkası mı helâk edilecek?”







Azap, bazan ansızın, hiçbir öncü habercisi olmadan gelir. Bazan da geleceğini haber veren öncü bir haberci ile gelir.







Ayette “ansızın ve açıktan” ifadeleri “gece ve gündüz” şeklinde de açıklanmıştır.







48- وَمَا نُرْسِلُ الْمُرْسَلِينَ إِلاَّ مُبَشِّرِينَ وَمُنذِرِينَ “Biz peygamberleri ancak müjdeleyici ve uyarıcı kimseler olarak göndeririz.”







Biz elçileri ancak mü’minleri cennetle müjdeleyici, kâfirleri de azapla uyarıcı olarak göndeririz. Yoksa elçileri diğer insanlara kaba tavırlarla teklifte bulunsunlar, onlarla eğlensinler diye göndermeyiz.







فَمَنْ آمَنَ وَأَصْلَحَ فَلاَ خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلاَ هُمْ يَحْزَنُونَ “Artık kim iman eder ve kendini düzeltirse onlara bir korku yoktur, onlar mahzun olacak da değillerdir.”







Artık her kim inanır ve bildirildiği şekilde düzeltilmesi gerekenleri düzeltirse, böyle olanlara ne azaptan bir korku vardır, ne de sevabı kaçırmaktan bir üzüntü.







49- وَالَّذِينَ كَذَّبُواْ بِآيَاتِنَا يَمَسُّهُمُ الْعَذَابُ بِمَا كَانُواْ يَفْسُقُونَ “Ayetlerimizi yalanlayanlar ise, yapmakta oldukları fasıklık sebebiyle azap kendilerine dokunacaktır.”







Ayette azap onlara dokunan bir şey olarak ifade edildi. Sanki azap onlara ulaşmaya taliptir, onları bulup cezalandırmaktadır.







“Azap” kelimesi elif-lâmlı geldiği için ayrıca tavsifte lüzum görülmedi.







Onlara gelen bu azap, tasdikten ve taatten çıkmaları sebebi iledir.







50- قُل لاَّ أَقُولُ لَكُمْ عِندِي خَزَآئِنُ اللّهِ “De ki: Size “Allah’ın hazineleri yanımdadır” demiyorum.”







“Allahın hazinelerinden” murat







-O’nun kudretiyle meydana gelen şeyler,







-Veya O’nun rızık hazineleridir.







وَلا أَعْلَمُ الْغَيْبَ “Gaybı da bilmiyorum.”







Ben, Allah bana vahyetmedikçe ve kendisine bir delil bırakmadıkça kendiliğimden gaybı bilmem.







وَلا أَقُولُ لَكُمْ إِنِّي مَلَكٌ “Ve size, “ben bir meleğim” de demiyorum.”







“Ben melek cinsindenim” veya “onların yaptıklarını yapmaya güç yetiririm” demiyorum.







إِنْ أَتَّبِعُ إِلاَّ مَا يُوحَى إِلَيَّ “Ben sadece bana vahyolunana uyuyorum.”







Hz. Peygamber (asm) bu ayette ortaya konulan ölçülerle ulûhiyet ve melekiyet davasından teberri etti. Çünkü kavmi, Hz. Peygamberin davasını akıldan uzak görüyor, iddia ettiği şeylerin fasit olduğuna inanıyorlardı.







قُلْ هَلْ يَسْتَوِي الأَعْمَى وَالْبَصِيرُ “De ki: Kör ile gören bir olur mu?”







Kör ve gören,







-Dalâlette olanla hidayet üzere olan,







-Cahil ve âlim,







-Uluhiyet ve melekiyet gibi olmayacak şeyleri iddia edenle, nübüvvet gibi istikametli şeyi iddia eden hakkında bir meseledir.







أَفَلاَ تَتَفَكَّرُونَ “Hiç düşünmez misiniz?”







Düşünmez misiniz, ta ki hidayete eresiniz, hak ve batıl iddiayı birbirinden ayırabilesiniz, vahyin tâbi olunması gereken kendisinden müstağni olmayacak bir yol olduğunu anlayasınız.







51- وَأَنذِرْ بِهِ الَّذِينَ يَخَافُونَ أَن يُحْشَرُواْ إِلَى رَبِّهِمْ “Rablerinin huzurunda toplanacaklarından korkanları, onunla uyar.”







Gelen vahiyle onları uyar







Bunlar, amelde ihmali olan mü’minlerdir.







Veya, gerek mü’minlerden gerekse mü’min olmayanlardan ona tam inanan veya tereddütle haşrin gelmesini caiz görenlerdir.







Çünkü, inzar bunlara fayda verir. Haşri imkânsız görenleri haşirle uyarmak ise, kendilerine bir fayda sağlamaz.







لَيْسَ لَهُم مِّن دُونِهِ وَلِيٌّ وَلاَ شَفِيعٌ (Orada) Onlar için Ondan başka ne bir dost, ne de bir şefaatçi vardır.”







Bu kısım hâl cümlesidir.







Yani, kendileri için Allahtan başka ne bir dost ne de şefaatçi olmayacak bir halde Rablerinin huzuruna götürülmekten korkan kimseleri, sana gelen vahyi anlatarak uyar.







لَّعَلَّهُمْ يَتَّقُونَ “Ola ki sakınırlar.”







52- وَلاَ تَطْرُدِ الَّذِينَ يَدْعُونَ رَبَّهُم بِالْغَدَاةِ وَالْعَشِيِّ يُرِيدُونَ وَجْهَهُ “Sırf Allah’ın rızasını dileyerek sabah akşam Rab’lerine dua edenleri huzurundan kovma.”







Sebeb-i Nüzûl







Rivayete göre, Kureyş müşrikleri Hz. Peygambere gelip Ammar, Suheyb, Habbab gibi fakir Müslümanları kastederek “bunları kovarsan gelir, Seninle konuşuruz” dediler. Hz. Peygamber “ben böyle bir şey yapmam” dedi. Bunun üzerine, “biz geldiğimizde onlar senin yanında olmasın” dediler, Hz. Peygamber buna “evet” dedi. Rivayete göre Hz. Ömer “Ya Rasulallah, dediklerini bir yapsan da durumlarını görsek” dedi. Hz. Peygamber Hz. Aliye onlara bir yazı yazmasını istedi. Bunun üzerine ayet indi.







Ayette geçen sabah-akşam Allaha duadan murat, onların devamlı dua eden kimseler olduğunu bildirmektir. Bunun sabah ve ikindi namazı olduğunu söyleyenler de olmuştur.







Onlar Rab’lerine ihlâsla dua ederler. Duanın “Sırf Allah’ın rızasını dileyerek” şeklinde kayıtlı nazara verilmesinde, işin esasının ihlâs olduğuna bir tenbih vardır.







Ayette, onların bu hâlinin kendilerine ikramı gerektirdiğini, uzaklaştırılmalarına ise aykırı olduğunu hissettirmek vardır.







مَا عَلَيْكَ مِنْ حِسَابِهِم مِّن شَيْءٍ وَمَا مِنْ حِسَابِكَ عَلَيْهِم مِّن شَيْءٍ فَتَطْرُدَهُمْ فَتَكُونَ مِنَ الظَّالِمِينَ “Onların hesabından Sana bir şey yoktur, Seninhesabından da onlara bir şey yoktur ki onları yanından kovup zalimlerden olasın.”







“Onların…” derken, bundan murat fakir mü’minlerdir. Yani onların imanının hesabı sana ait değildir.







Zamirin müşriklere ait olduğu da söylenmiştir.







53- وَكَذَلِكَ فَتَنَّا بَعْضَهُم بِبَعْضٍ “Böylece insanların bazısını bazısı ile denedik.”







İnsanlar dünya işlerinde birbirinden farklı durumdadırlar ve bunlarla farklı farklı imtihanlara tâbi tutulurlar. Bunun sonucu olarak, Kureyş eşrafının küçük gördüğü fakir ve köle insanlar, nice itibarlı kimseden önce imana girer.







لِّيَقُولواْ أَهَؤُلاء مَنَّ اللّهُ عَلَيْهِم مِّن بَيْنِنَا “Ta ki, “Allah, aramızdan şu adamları mı lütfuna layık gördü” desinler.”







O zaman o inatçı, ekâbir ve lider takımı şöyle derler: “Allah hidayet ve tevfik ile aramızdan bunları mı seçti?”







Onların bu ifadesinde “hayır, olamaz” manası vardır.







Kur’an onların bir başka ifadesini de şöyle nakleder:







“Eğer bu bir hayır olsaydı, onlar onu kabulde bizi geçemezlerdi.” (Ahkaf, 11)







أَلَيْسَ اللّهُ بِأَعْلَمَ بِالشَّاكِرِينَ “Allah, şükreden kullarını en iyi bilen değil midir?”







Allah elbette iman eden ve şükredenleri en iyi bilendir, ona göre bunları muvaffak kılar. İnkârcı ve nankör olanları da en iyi bilir, onları hidayetten mahrum bırakır.







54- وَإِذَا جَاءكَ الَّذِينَ يُؤْمِنُونَ بِآيَاتِنَا فَقُلْ سَلاَمٌ عَلَيْكُمْ “Âyetlerimize iman edenler sana geldikleri zaman, de ki: Selâm olsun size!”







كَتَبَ رَبُّكُمْ عَلَى نَفْسِهِ الرَّحْمَةَ “Rabbiniz kendi üzerine rahmeti yazdı.”







Burada anlatılanlar, önceki ayette anlatılan “sırf Allah’ın rızasını dua eden” kimselerdir. Orada ibadete devamları nazara verilmişti, burada da Kur’ana imanları ve delile uymaları nazara verildi. Cenab-ı Hak bu ayetle Hz. Peygambere onlara selâm vermesini veya Allahın onlara selâmını ulaştırmasını ve Allahın rahmetinin ve lütfunun genişliğini müjdelemesini emretti.







Onları bu şekilde anlatmakta, onların ilim ve amel faziletlerini cem eden kimseler olduğunu bildirmek vardır. Böyle kimselerin ise,







-Yakınlaştırılması gerekir, uzaklaştırılması değil,







-İzzetli yapılmaları gerekir, zelil kılınmaları değil.







-Ve bunların dünyada Allah tarafından selâmetle ve ahirette de rahmetle müjdelenmeleri uygundur.







Sebeb-i nüzûl







Denildi ki, bir grup insan Hz. Peygambere gelip “biz büyük günahlar işledik!” dediler. Hz. Peygamber onlara bir cevap vermedi, onlar da ayrıldılar. Bunun üzerine bu ayet nazil oldu.







أَنَّهُ مَن عَمِلَ مِنكُمْ سُوءًا بِجَهَالَةٍ ثُمَّ تَابَ مِن بَعْدِهِ وَأَصْلَحَ فَأَنَّهُ غَفُورٌ رَّحِيمٌ “Şöyle ki: Sizden her kim cahillikle bir kötülük yapar da sonra tevbe eder, halini düzeltirse (bilmiş olun ki) O, Ğafur’dur – Rahîm’dir.”







Ayetin bu kısmı, biraz önce nazara verilen ilâhî rahmeti tefsir eder. Yani, Hz. Ömerin “Ya Rasulallah, dediklerini yapsan da durumlarını görsek” demesi gibi, her kim peşinden gelecek zarar ve mefasidi bilmeden cahilce bir günah işlese, ardından yaptığı hatayı telafi edip ve bir daha yapmamaya kesin azmetse, Allah onu bağışlar ve ona merhamet eder.







Ayette “cahillikle bir kötülük yapmak” ifadesi “bilgisizliğinden dolayı günaha girmek” şeklinde de anlaşılabilir. Çünkü böyle zarara yol açan işleri yapmak, genelde sefih ve cahil kimselerin fiilidir.







55- وَكَذَلِكَ نفَصِّلُ الآيَاتِ وَلِتَسْتَبِينَ سَبِيلُ الْمُجْرِمِينَ “Mücrimlerin yolu açığa çıksın diye âyetleri işte böyle fasıl fasıl açıklıyoruz.”







Bu açık tafsil gibi, biz itaat edenlerin ve mücrimlerin sıfatlarını, bunlardan günahta ısrar edenlerin ve tevbe edenlerin durumlarını Kur’an ayetiyle tafsil ediyor, ayrıntılı olarak anlatıyoruz.

56- قُلْ إِنِّي نُهِيتُ أَنْ أَعْبُدَ الَّذِينَ تَدْعُونَ مِن دُونِ اللّهِ “De ki: Gerçekten ben, Allah’tan başka yalvardıklarınıza ibadet etmekten nehyolundum.”







De ki, ben tevhid konusunda bana gösterilen deliller ve indirilen ayetlerde sizin Allahtan başka taptıklarınıza veya ilah ismini verdiklerinize itaat etmekten men edildim.







قُل لاَّ أَتَّبِعُ أَهْوَاءكُمْ “De ki: Ben sizin hevâlarınıza uymam.”







Ayetin bu kısmı,







-Onların beklentilerini kesme hususunda bir te’kidir.







-Ve nehyi icab ettiren şeye işarettir.







-Ve onlara uymanın söz konusu olamayacağının illetini beyandır.







-Ayrıca, onların cehâletlerini ortaya koymaktır.







-Dalaletlerinin başlangıcını beyandır.







-Yollarının doğru bir yol olmayıp hevâya uymak olduğunu bildirmektir.







-Hakkı araştıran kimselere de hüccete uymalarını, taklid etmemelerini hatırlatmaktır.







قَدْ ضَلَلْتُ إِذًا وَمَا أَنَاْ مِنَ الْمُهْتَدِينَ (Şayet uyarsam) o zaman sapmış olurum, hidayete erenlerden olmam.”







Ayette onların dalalette olduklarına, doğru bir yol üzere olmadıklarına bir tariz vardır.







57- قُلْ إِنِّي عَلَى بَيِّنَةٍ مِّن رَّبِّي “De ki: Ben Rabbimden apaçık bir beyyine üzereyim.”







“Ben Rabbimin marifetinden, Ondan başka mabud olmadığı hususunda apaçık bir delil üzereyim.”







Önceki ayette, kendisine uyulması caiz olmayan şey beyan edilmişti, burada da, ittibaı gerekli olana dikkat çekildi.







Beyyine, hakkı batıldan ayıran açık delildir.







Beyyineden muradın Kur’an ve vahiy olduğu veya aklî deliller olduğu söylenmiştir.







Bunların hepsini içine alması da düşünülebilir.







وَكَذَّبْتُم بِهِ “Siz ise onu yalanladınız.”







Siz ise O’nu yalanlıyorsunuz, başkasını O’na şerîk kılıyorsunuz.







مَا عِندِي مَا تَسْتَعْجِلُونَ بِهِ “O çabuk gelmesini istediğiniz azap, benim elimde değildir.”







Onlar “Allahım, eğer bu Senin katından gelmiş bir hak kitap ise, hiç durma üstümüze gökten taşlar yağdır veya bize çok elim bir azap ver.” (Enfal, 32) ayetinde nazara verildiği üzere kendilerine vaat edilen azabın bir an önce gelmesini istiyorlardı.







إِنِ الْحُكْمُ إِلاَّ لِلّهِ “Hüküm ancak Allah’a aittir.”







Azabın hemen gelmesi ve tehir edilmesinde hüküm ancak Allahındır.







يَقُصُّ الْحَقَّ “O, gerçeği anlatır.”







وَهُوَ خَيْرُ الْفَاصِلِينَ “Ve O, (hakkı bâtıldan) ayırt edenlerin en hayırlısıdır.”







58- قُل لَّوْ أَنَّ عِندِي مَا تَسْتَعْجِلُونَ بِهِ لَقُضِيَ الأَمْرُ بَيْنِي وَبَيْنَكُمْ “De ki: Çabuk gelmesini istediğiniz azap şayet benim elimde olsaydı, benimle sizin aranızda iş bitirilmiş olurdu.”







وَاللّهُ أَعْلَمُ بِالظَّالِمِينَ “Allah, zalimleri en iyi bilendir.”







Lakin iş Allaha râcidir. O ise kimin hemen cezalandırılacağını, kime mühlet verileceğini en iyi bilendir.







59- وَعِندَهُ مَفَاتِحُ الْغَيْبِ “Gaybın anahtarları O’nun katındadır.”







Ayetteki “Mefatihu’l gayb” ifadesi,







-Gaybın hazineleri







-Gaybın anahtarları anlamına gelir.







لاَ يَعْلَمُهَا إِلاَّ هُوَ “Onları O’ndan başkası bilmez.”







Azabın vaktini, öne alınması veya tehir edilmesindeki hikmetleri ancak







O bilir, hikmetinin iktizasına ve meşietinin taallukuna göre bunları ortaya koyar.







Ayette, Allahu Teâlânın, eşyayı vukuundan önce bilmesine bir delil vardır.







وَيَعْلَمُ مَا فِي الْبَرِّ وَالْبَحْرِ “Karada ve denizde olanları bilir.”







Görülmeyenleri ancak Allahın bildiğinin ifade edilmesinden sonra, görülenleri de bilmesi nazara verildi.







وَمَا تَسْقُطُ مِن وَرَقَةٍ إِلاَّ يَعْلَمُهَا “Ve hiçbir yaprak Onun ilmi dışında yere düşmez.”







Ayetin bu kısmı, Cenab-ı Hakkın ilminin cüz’iyatı kuşatmasını etkili bir şekilde beyan eder.







وَلاَ حَبَّةٍ فِي ظُلُمَاتِ الأَرْضِ وَلاَ رَطْبٍ وَلاَ يَابِسٍ إِلاَّ فِي كِتَابٍ مُّبِينٍ “Toprağın karanlıklarındaki bir tane, ayrıca yaş- kuru ne varsa hepsi Kitab-ı mübindedir.”







Bunlar, ayetin önceki kısmında geçen “yaprak” kelimesine atfedilmiştir.







“Kitab-ı mübin” ifadesi ise önceki istisnadan bedeldir.







Yani, “kitab-ı mübin”, Allahın ilmini ifade eder.







Bundan murat levh-i mahfuz da olabilir.







60- وَهُوَ الَّذِي يَتَوَفَّاكُم بِاللَّيْلِ “O ki, gece vakti sizi vefat ettirir (ölü gibi uyutur).”







“Teveffî” kelimesi, asıl olarak “bir şeyin tamamını almak” anlamına gelir. Burada istiare yoluyla uyku için kullanılmıştır. Çünkü hem ölümde, hem de uykuda duyuların ve temyizin ortadan kalkması vardır.







وَيَعْلَمُ مَا جَرَحْتُم بِالنَّهَارِ “Gündüz ne kazandıklarınızı bilir.”







Gecenin uykuya, gündüzün ise kazanmaya tahsisi, genelde böyle olmasındandır.[1>







ثُمَّ يَبْعَثُكُمْ فِيهِ لِيُقْضَى أَجَلٌ مُّسَمًّى “Sonra belirlenmiş ecel tamamlanıncaya kadar gündüz sizi tekrar diriltir (uyandırır).”







Sonra gündüz vakti sizi uyandırır, uyanmış kimsenin dünyada belirlenmiş eceline ulaşması için mühlet verir.







ثُمَّ إِلَيْهِ مَرْجِعُكُمْ “Sonra dönüşünüz ancak O’nadır.”







ثُمَّ يُنَبِّئُكُم بِمَا كُنتُمْ تَعْمَلُونَ “Sonra da bütün yaptıklarınızı size tek tek haber verecektir.”







Denildi ki: Ayetteki hitap kâfirleredir. Yani, sizler gece vakti leş gibi bırakılırsınız, gündüz de günahlar kazanırsınız. Allahu Teâlâ ise amellerinize muttalidir. Gece uyumakla ve gündüz günah kazanmakla geçen ömürleriniz sona erdiğinde bir müddet kabirde sizi bırakır, sonra hesap vermek üzere dönüşünüz O’nadır. Ardından, yaptıklarınızı bir bir size haber verir, ona göre cezalandırır.







61- وَهُوَ الْقَاهِرُ فَوْقَ عِبَادِهِ “O, kullarının üstünde mutlak hâkimiyet sahibidir.”







وَيُرْسِلُ عَلَيْكُم حَفَظَةً “Üzerinize koruyucu melekler gönderir.”







Bundan murat insanların amellerini muhafaza eden Kiramen Kâtibin melekleridir.







Bunun hikmeti şudur: İnsan, amellerinin yazıldığını ve herkesin huzurunda arz edileceğini bilince, kendini günahlardan daha iyi muhafaza eder. Köle efendinin lütfuna güvense, affına ve gizlemesine itimat etse, işine o kadar da önem vermez.







حَتَّىَ إِذَا جَاء أَحَدَكُمُ الْمَوْتُ تَوَفَّتْهُ رُسُلُنَا “Nihayet birinize ölüm geldiğinde elçilerimiz onun canını alırlar.”







Elçilerden murat ölüm meleği ve avaneleridir.







وَهُمْ لاَ يُفَرِّطُونَ “Ve onlar görevlerinde asla kusur etmezler.”







Onlar gevşeklik göstermezler, mühlet de tanımazlar, görevlerini tam yaparlar.







62- ثُمَّ رُدُّواْ إِلَى اللّهِ مَوْلاَهُمُ الْحَقِّ “Sonra gerçek Mevlâlarına (Sahiplerine) döndürülürler.”







Sonra Allahın hüküm ve cezasına gönderilirler.







Allah onların Mevlâ’sıdır, onların işini üstlenir.







Aralarında tam bir adalet ile hükmeder.







أَلاَ لَهُ الْحُكْمُ “Dikkat edin, hüküm ancak O’nundur.”







Dikkat edin, o günde Allahtan başkasının hüküm vermesi söz konusu değildir.







وَهُوَ أَسْرَعُ الْحَاسِبِينَ “Ve O, hesap görenlerin en süratlisidir.”







Bütün mahlûkatın muhasebesini bir anda görür. Bir hesap diğerine mani olmaz.




[1> Yoksa insan gündüz de uyuyabilir, gece de bir şeyler kazanabilir.

63- قُلْ مَن يُنَجِّيكُم مِّن ظُلُمَاتِ الْبَرِّ وَالْبَحْرِ تَدْعُونَهُ تَضَرُّعاً وَخُفْيَةً لَّئِنْ أَنجَانَا مِنْ هَذِهِ لَنَكُونَنَّ مِنَ الشَّاكِرِينَ “De ki: “Eğer bizi bundan kurtarırsa, elbette şükredenlerden olacağız” diye, tazarru ile ve gizlice O’na dua ederken, karanın ve denizin karanlıklarından sizi kim kurtarır?”



“Kara ve denizin karanlıklarından”
murat, bunlarda yaşanan çetin hâllerdir. Karanlık, çetin haller için istiare yoluyla kullanılmıştır. Çünkü her ikisinde de dehşetli hâller ve görmenin devre dışı kalması vardır. Bundan dolayı, zor gün için “kara gün” ifadesi kullanılır.



Yeryüzünde çöküntü ve denizde de batmak, kara ve denizin karanlıkla- rına birer misal olabilir.







64- قُلِ اللّهُ يُنَجِّيكُم مِّنْهَا وَمِن كُلِّ كَرْبٍ “De ki: Allah, sizi ondan ve bütün sıkıntılardan kurtarır.”



ثُمَّ أَنتُمْ تُشْرِكُونَ “Sonra siz O’na şirk koşarsınız.”



Ama sonra siz şirke dönersiniz, verdiğiniz söze vefa göstermezsiniz.



Ayette “şükretmezsiniz” yerine “şirk koşarsınız” denilmesi, Allaha ibadette şirk koşan birinin sanki hiç ibadet etmediğine bir tenbih içindir.







65- قُلْ هُوَ الْقَادِرُ عَلَى أَن يَبْعَثَ عَلَيْكُمْ عَذَابًا مِّن فَوْقِكُمْ “De ki: O, size üstünüzden bir azap göndermeğe kadirdir.”



Hz. Nûh, Hz. Lût ve Ashab-ı file yaptığı gibi, Allah üstünüzden bir azap göndermeye kadirdir.



أَوْ مِن تَحْتِ أَرْجُلِكُمْ “Veya ayaklarınızın altından.” Firavunu suda boğması, Karunu yerin dibine geçirmesi gibi alttan azap vermeye de kâdirdir.



Üstten azap kötü idarecilere, alttan azap ise aşağı tabaka kimselerden gelecek sıkıntılara da işaret eder.



أَوْ يَلْبِسَكُمْ شِيَعاً وَيُذِيقَ بَعْضَكُم بَأْسَ بَعْضٍ “Ya da sizi grup grup birbirinize düşürmeğe ve kiminizin şiddetini kiminize tattırmaya da kadirdir.”



Sizi birbirinize düşürüp farklı hizipler halinde birbirinizle savaştırmaya da gücü yeter.



انظُرْ كَيْفَ نُصَرِّفُ الآيَاتِ “Bak, âyetleri değişik biçimlerde nasıl açıklıyoruz.”



Bak, vaad ve vaîd ile ayetleri nasıl anlatıyoruz?



لَعَلَّهُمْ يَفْقَهُونَ “Ola ki iyice anlarlar.”







66- وَكَذَّبَ بِهِ قَوْمُكَ وَهُوَ الْحَقُّ “O, hak olduğu hâlde, kavmin onu yalanladı.”



“Kavmin onu yalanladı”
ifadesindeki zamir, başlarına gelecek azaba veya Kur’an’a işarettir.



قُل لَّسْتُ عَلَيْكُم بِوَكِيلٍ “De ki: Ben size bir vekil değilim.”



Ben ancak bir uyarıcıyım. Hafîz olan, yani sizi yalanlamaktan men edebilecek veya yalanlamanıza ceza verecek ise Allah’tır.







67- لِّكُلِّ نَبَإٍ مُّسْتَقَرٌّ “Her haberin kararlaştırılmış bir zamanı vardır.”



Burada haberden murat, azap vaadidir. Her azap vaadinin gerçekleşeceği belli bir vakit vardır.



وَسَوْفَ تَعْلَمُونَ “Sonra bileceksiniz.”



Dünya ve ahirette azap vâki’ olduğunda o zaman bunu bileceksiniz.







68- وَإِذَا رَأَيْتَ الَّذِينَ يَخُوضُونَ فِي آيَاتِنَا فَأَعْرِضْ عَنْهُمْ حَتَّى يَخُوضُواْ فِي حَدِيثٍ غَيْرِهِ “Âyetlerimiz hakkında münasebetsizliğe dalanları gördü-ğün zaman hemen onlardan uzaklaş ki, ondan başka söze dalsınlar.”



Ayetlerimiz hakkında



-Yalanlamak



-Alay etmek



-Tenkit etmek şeklinde haddi aşanları gördüğünde, onlardan yüz çevir, onlarla beraber oturma, onların yanından kalk git.



وَإِمَّا يُنسِيَنَّكَ الشَّيْطَانُ فَلاَ تَقْعُدْ بَعْدَ الذِّكْرَى مَعَ الْقَوْمِ الظَّالِمِينَ “Eğer şeytan bunu sana unutturursa, hatırladıktan sonra hemen kalk, o zalim kavim ile beraber oturma.”



Ayette “onlarla oturma!” yerine “zâlim kavim ile beraber oturma!” denilmesi, onların Kur’an’a karşı tasdik etmek ve saygı göstermek yerine yalanlamak ve dalga geçmek sûretiyle zulmettiklerine delâlet içindir.







69- وَمَا عَلَى الَّذِينَ يَتَّقُونَ مِنْ حِسَابِهِم مِّن شَيْءٍ “Sakınanlara, o zalimlerin hesabından bir sorumluluk yoktur.”



وَلَكِن ذِكْرَى “Fakat bir hatırlatma yapmaları uygun olur.”



Müttaki kimseler için, beraberce oturdukları kimselerin çirkin amel ve sözlerinden dolayı hesaba çekilmek söz konusu değildir. Lakin onlara dü-şen, o çirkin iş ve çirkin amel sahiplerini uyarmak, öğüt vermek, onların o çirkin işlere büsbütün dalmalarına engel olmak, yaptıkları şeyin çirkinliğini göstermektir.



لَعَلَّهُمْ يَتَّقُونَ “Ola ki sakınırlar.”



Olur ki utanarak veya çirkin olduğunu fark ederek yaptıkları işe son verirler.



“Ola ki sakınırlar” ifadesi, biraz önce bahsi geçen müttakilere de bakabilir. Yani “ola ki böylece takva üzere sebat ederler, kötü kimselerle aynı mecliste bulunmaktan manen yara almazlar.”







70- وَذَرِ الَّذِينَ اتَّخَذُواْ دِينَهُمْ لَعِبًا وَلَهْوًا وَغَرَّتْهُمُ الْحَيَاةُ الدُّنْيَا “Dinlerini bir oyun ve bir eğlence edinen ve dünya hayatının kendilerini aldattığı kimseleri terket!”



Bunlar, dinlerini teşehhi üzere bina ettiler, dünyada ve ahirette kendile- rine bir fayda vermeyecek putlara tapmak, bazı helâl hayvanları kendilerine haram kılmak gibi şeyleri din edindiler.



Veya kendilerine gönderilen hak dini hafife aldılar, onunla dalga geçti-ler, bu şekilde onu oyun ve eğlence edindiler.



Veya aslında ibadet vakti olan bayramlarını oyun ve eğlence zamanı hâline getirdiler.[1>



Ayet şu manayı ders vermektedir: Böyle yapanlardan yüz çevir! Onların fiillerine ve sözlerine aldırma!



Ayetin “Tek olarak yarattığım o kimseyi bana bırak.” (Müddesir, 11) ayeti gibi onlara bir tehdit olması da caizdir.



Bazıları, bu ayetin “seyf ayeti” ile mensuh olduğunu söylerler. Onlar, ayetteki “terk et” ifadesini “onlardan elini çek, onlara taarruzda bulunma” şeklinde değerlendirirler.



وَذَكِّرْ بِهِ أَن تُبْسَلَ نَفْسٌ بِمَا كَسَبَتْ “Her bir nefsin kazandığı yüzünden helâkete sürüklenmemesi için, onun ile öğüt ver.”



Kur’an ile şunu hatırlat ki, nefisler için kendilerini helake maruz bırakmak ve kötü amelleri sebebiyle rehin tutulmak vardır.



لَيْسَ لَهَا مِن دُونِ اللّهِ وَلِيٌّ وَلاَ شَفِيعٌ “Ona Allah’tan başka ne bir dost vardır, ne de bir şefaatçi.”



وَإِن تَعْدِلْ كُلَّ عَدْلٍ لاَّ يُؤْخَذْ مِنْهَا “Eğer kurtuluşu için her türlü fidyeyi verse de, bu ondan kabul edilmez.” أُوْلَئِكَ الَّذِينَ أُبْسِلُواْ بِمَا كَسَبُواْ “İşte onlar kazandıkları yüzünden helâke sürüklenmiş kimselerdir.”



İşte bunlar çirkin amelleri ve bozuk inançları sebebiyle azaba teslim edilmişlerdir.



لَهُمْ شَرَابٌ مِّنْ حَمِيمٍ وَعَذَابٌ أَلِيمٌ بِمَا كَانُواْ يَكْفُرُونَ “İnkâr ettiklerinden dolayı onlar için, kaynar bir içecek ve elîm bir azab vardır.”



Bu ayet, önceki ayetin te’kidi ve tafsilidir. Onlar küfürleri sebebi ile karınlarında kaynar bir su ve bedenlerini yakan bir ateş ile azap görürler.







71- قُلْ أَنَدْعُو مِن دُونِ اللّهِ مَا لاَ يَنفَعُنَا وَلاَ يَضُرُّنَا “De ki: Biz Allah’ı bırakıp da bize fayda veya zarar vermeyen şeylere mi yalvaralım?”



وَنُرَدُّ عَلَى أَعْقَابِنَا بَعْدَ إِذْ هَدَانَا اللّهُ “Allah bize hidayet ettikten sonra gerisin geri (şirke) mi döndürülelim?”



Allah bizi şirkten kurtarıp İslâm ile rızıklandırdıktan sonra, tutup da bize fayda ve zarar vermeye gücü yetmeyen şeylere ibadet edip tekrar şir- ke mi dönelim?



كَالَّذِي اسْتَهْوَتْهُ الشَّيَاطِينُ فِي الأَرْضِ حَيْرَانَ لَهُ أَصْحَابٌ يَدْعُونَهُ إِلَى الْهُدَى ائْتِنَا “Arkadaşları “bize gel” diye doğru yola çağırdıkları halde, yer- yüzünde şaşkın şaşkın dolaşıp şeytanların ayarttığı kimse gibi mi olalım?”



Azgın cinler kendisini çöle götürmüşler, şaşkın, yolu kaybetmiş biri gibi mi olalım?



قُلْ إِنَّ هُدَى اللّهِ هُوَ الْهُدَىَ “De ki: “Hiç şüphesiz asıl doğru yol, Allah’ın yoludur.”



Allahın hidayetinin tecellisi olan İslâm, işte gerçek hidayet onunladır. Onun dışındakiler dalalettir.



وَأُمِرْنَا لِنُسْلِمَ لِرَبِّ الْعَالَمِينَ “Bize, âlemlerin Rabbine teslim olmamız emredildi.”







72- وَأَنْ أَقِيمُواْ الصَّلاةَ وَاتَّقُوهُ “Bir de bize, “Namazı dosdoğru kılın ve Allah’a karşı gelmekten sakının” denildi.”



Sebeb-i Nüzûl




Rivayete göre, Hz. Ebubekirin oğlu Abdurrahmân, babasını putlara tapmaya davet etmişti. Ayet, bu münasebetle nazil oldu. Bu rivayete göre, Hz. Ebubekir yerine Hz. Peygambere bunları söylemesinin emredilmesi, Ebubekir-i Sıddîkın şanına bir tazimdir ve Hz. Peygamberle aralarında olan ittihadı (birliği) bir izhardır.



وَهُوَ الَّذِيَ إِلَيْهِ تُحْشَرُونَ “Sizler, O’nun huzuruna sevk edileceksiniz.”



Kıyamet günü O’nun huzuruna götürüleceksiniz.







73- وَهُوَ الَّذِي خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضَ بِالْحَقِّ “O, gökleri ve yeri hak olarak yarattı.”



وَيَوْمَ يَقُولُ كُن فَيَكُونُ “Onun “ol” demesiyle her şeyin oluvereceği günü hatırla.”



قَوْلُهُ الْحَقُّ “O’nun sözü haktır.”



Onun hak sözü kâinatta nâfizdir.



وَلَهُ الْمُلْكُ يَوْمَ يُنفَخُ فِي الصُّوَرِ “Sûr’a üfürüldüğü gün de mülk ancak O’nundur.”



Cenab-ı Hakkın bu sözü, şu ayette olduğu gibidir: “Bugün mülk (hükümranlık) kimindir? Vahid – Kahhar olan Allah’ındır.” (Mü’min, 16)



عَالِمُ الْغَيْبِ وَالشَّهَادَةِ “Gaybı da, görülen âlemi de bilendir.”



وَهُوَ الْحَكِيمُ الْخَبِيرُ “O, Hakîm – Habîr’dir (hikmet sahibidir, her şeyden haberdardır.)



Ayetin bu kısmı, ayetin bir fezlekesi ve hülasası gibidir.








[1> Bir zamanlar TV’lerde “Ramazan Özel Eğlence Proğramları” olur, o mübarek ibadet ayı, kasıtlı olarak sanki bir eğlence zamanıymış gibi sunulurdu.

74- وَإِذْ قَالَ إِبْرَاهِيمُ لأَبِيهِ آزَرَ أَتَتَّخِذُ أَصْنَامًا آلِهَةً “Hani İbrahim, babası Âzer’e şöyle demişti: Sen putları ilâh mı ediniyorsun?”



Azer,
Hz. İbrahimin babasının adıdır.



Babasının taptığı putun adı olduğunu söyleyenler de olmuştur. Böyle diyenlere göre, puta ibadeti sebebiyle o putun adı kendisine lakap olarak verilmiştir.



إِنِّي أَرَاكَ وَقَوْمَكَ فِي ضَلاَلٍ مُّبِينٍ “Şüphesiz, ben seni ve kavmini apa- çık bir dalalet içinde görüyorum.”







75-
وَكَذَلِكَ نُرِي إِبْرَاهِيمَ مَلَكُوتَ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ وَلِيَكُونَ مِنَ الْمُوقِنِينَ “Böylece biz İbrahim’e göklerin ve yerin melekûtunu gösteriyoruz ki, kesin inananlardan olsun.”



Göklerin ve yerin melekûtu




-Onlardaki rububiyet ve malikiyet,[1>



-Onların hayret verici halleri ve sanatlarıdır.



Bunları Ona göstermemiz, bunlarla istidlalde bulunması ve yakîn mertebesine ulaşması içindi.







76-
فَلَمَّا جَنَّ عَلَيْهِ اللَّيْلُ رَأَى كَوْكَبًا “Üzerine gece karanlığı basınca, bir yıldız gördü.”



قَالَ هَذَا رَبِّي “Bu benim Rabbim!” dedi.”



Ayetin bu kısmı, Hz. İbrahime göklerin ve yerin gösterilmesinin tafsil ve beyanıdır.



Hz. İbrahimin babası ve kavmi putlara ve yıldızlara tapıyorlardı. Onların dalaletlerine tenbihte bulunmak, tefekkür ve istidlal yoluyla onları hak- ka irşat etmek istedi.



Hz. İbrahim “bu benim Rabbim” demesi münazara üslûbu üzeredir. Çünkü, bir görüşün fasit olduğunu göstermek isteyen kimse, önce hasmın söylediği şekliyle hikâye eder, ardından dönüp bozuk bir görüş olduğunu ortaya koyar.



فَلَمَّا أَفَلَ قَالَ لا أُحِبُّ الآفِلِينَ “Yıldız batınca da, “Ben öyle batanları sevmem” dedi.”



Ben değil onlara ibadet etmek, onlara muhabbet bile etmem. Çünkü onların görülüp kaybolmaları, hudusa (sonradan yaratılmış olduklarına) delâlet eder. Bu ise, ilâh olmalarına aykırıdır.







77-
فَلَمَّا رَأَى الْقَمَرَ بَازِغًا قَالَ هَذَا رَبِّي “Ay’ı doğarken görünce, bu benim “Rabb’im” dedi.”



فَلَمَّا أَفَلَ قَالَ لَئِن لَّمْ يَهْدِنِي رَبِّي لأكُونَنَّ مِنَ الْقَوْمِ الضَّالِّينَ “O da batınca, “Yemin ederim ki, Rabbim bana hidayet etmeseydi, elbette dalalete düşenlerden olurdum” dedi.”



Hz. İbrahim bu sözüyle nefsinin acizliğine ve hakkı terk etmemek için Rabbinin yardımına muhtaç olduğuna dikkat çekti. Çünkü hakka hidayet, ancak Allahın tevfikiyledir. Onun kendi hâlini nazara vermesinde kavmini irşad vardır. Keza, ayın da hâli değiştiğinden uluhiyete ehil olmadığına ve onu ilah edinmiş kimsenin yoldan çıktığına bir tenbihte bulunulmuştur.







78-
فَلَمَّا رَأَى الشَّمْسَ بَازِغَةً قَالَ هَذَا رَبِّي هَذَآ أَكْبَرُ “Güneş’i doğarken görünce, “Bu benim Rabb’im hepsinden büyük” dedi.”



فَلَمَّا أَفَلَتْ قَالَ يَا قَوْمِ إِنِّي بَرِيءٌ مِّمَّا تُشْرِكُونَ “O da batınca dedi ki: “Ey kavmim! Ben sizin (Allah’a) ortak koştuğunuz şeylerden uzağım.”



Ben sizin Allaha şerik kıldığınız ecramı ilah kabul etmekten uzağım. Çünkü onlar sonradan yaratılmış şeylerdir ve onları yaratan olmadan kendiliğinden vücut bulamazlar. Onları yaratan ve bu özelliklerle tahsis eden bir yaratıcıya muhtaçtırlar.



Hz. İbrahim, batıl mabutlardan yüz çevirdikten sonra, bu semavî varlık- ları yaratana yönelip şöyle dedi:







79-
إِنِّي وَجَّهْتُ وَجْهِيَ لِلَّذِي فَطَرَ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضَ حَنِيفًا “Ben, yüzümü, hanif (hakka yönelen bir kimse) olarak, gökleri ve yeri yaratana çevirdim.”



وَمَا أَنَاْ مِنَ الْمُشْرِكِينَ “Ve ben, müşriklerden değilim.”







80-
وَحَآجَّهُ قَوْمُهُ “Kavmi onunla tartışmaya girişti.”



Kavmi, onunla tevhid konusunda tartışmaya girdi.



قَالَ أَتُحَاجُّونِّي فِي اللّهِ وَقَدْ هَدَانِ “Dedi ki: Beni doğru yola iletmişken, Allah hakkında benimle tartışmaya mı kalkışıyorsunuz?”



وَلاَ أَخَافُ مَا تُشْرِكُونَ بِهِ إِلاَّ أَن يَشَاء رَبِّي شَيْئًا “Ben, Rabbimin bir şey dilemiş olması müstesna, sizin O’na ortak koştuklarınızdan korkmam.”



Ben sizin mabut kabul ettiklerinizden korkmuyorum. Çünkü onlar hadd-i zâtında ne bir zarar verebilirler, ne de bir fayda.



“Rabbimin bir şey dilemiş olması müstesna.”



“Yani, sizin o batıl mabutlarınız bana asla bir zarar veremezler. Ancak Rabbim, onlar cihetinden hoşa gitmeyen bir durumu bana musibet olarak vermek isterse, o başka.”



Belki de bu ifade, onlar ilahlarıyla Hz. İbrahim’i korkutmak istedikle- rinde onlara bir cevabıdır ve Allahın azabını hatırlatmak sûretiyle bir tehdididir.



وَسِعَ رَبِّي كُلَّ شَيْءٍ عِلْمًا “Rabbim ilmen her şeyi kuşatmıştır.”



Sanki bu kısım, istisnanın illetidir. Yani, Allahın ilmi her şeyi kuşatmış- tır. Dolayısıyla bana putlar sebebiyle hoşa gitmeyen bir hâl isabet edecekse, bu da yine O’nun ilmindedir.



أَفَلاَ تَتَذَكَّرُونَ “Hâlâ düşünüp öğüt almaz mısınız?”



Düşünmez misiniz, ta ki sahih ve fasid olan ve kâdir ile âciz olanı birbirinden ayırt edesiniz.







81-
وَكَيْفَ أَخَافُ مَا أَشْرَكْتُمْ وَلاَ تَخَافُونَ أَنَّكُمْ أَشْرَكْتُم بِاللّهِ مَا لَمْ يُنَزِّلْ بِهِ عَلَيْكُمْ سُلْطَانًا “Siz, Allah’ın hakkında hiçbir delil indirmediği şeyleri O’na ortak koşmaktan korkmuyorsunuz da, ben sizin ortak koştuğunuz şeylerden nasıl korkarım?”



Sizin şerik koştuğunuz şeylerden bir zarar gelmesi söz konusu değilken niye onlardan korkayım? Siz ise Allaha şerik koştunuz, Allah ise kendisin- den korkulması gerekir. Çünkü sizin yaptığınız; yaratılmışı yaratana ortak kılmaktır, İlahi kudretle yaratılan ve zâtında aciz olanı, gücü her şeye yeten, zarar ve fayda verene eşit saymaktır.



Kaldı ki Allah bunların kendisine şerik olduğuna dair bir kitap indirmiş veya buna delil vaz etmiş de değildir.



فَأَيُّ الْفَرِيقَيْنِ أَحَقُّ بِالأَمْنِ “Bu durumda iki taraftan hangisi güvende olmaya daha lâyıktır?”



Bu durumda emniyet hâline lâyık olanlar tevhid ehli midir, yoksa müşrikler midir?



Hz. İbrahim “hangimiz emniyet içinde olmaya layık? Ben mi, yoksa siz mi?” diyebilirdi.



Böyle demek yerine genel ölçüler çerçevesinde söylemesi, nefsini temize çıkarmaktan sakınmak içindir.



إِن كُنتُمْ تَعْلَمُونَ “Eğer biliyorsanız (söyleyin).”







82-
الَّذِينَ آمَنُواْ وَلَمْ يَلْبِسُواْ إِيمَانَهُم بِظُلْمٍ أُوْلَئِكَ لَهُمُ الأَمْنُ “İman edip de imanlarına bir zulüm bulaştırmayanlar var ya; işte güven onların hakkıdır.”



Ayetin bu kısmı, Hz. İbrahim tarafından veya doğrudan Allah tarafın- dan, önceki sorunun cevabıdır.



Ayette geçen “zulüm”den murat şirktir. Bu konuda şöyle rivayet edilir: Ayet nazil olduğunda, bu hüküm sahabilere ağır geldi ve “hangimiz nefsine zulmetmiyor ki?” dediler. Bunun üzerine Hz. Peygamber şöyle buyurdu: “Ayetin manası sizin zannettiğiniz gibi değil. O ancak Hz. Lokmanın, oğluna “Çünkü şirk, elbette çok büyük bir zulümdür” demesi tarzındadır.” (Lokman, 13)



San-i Hakîmin varlığını tasdik edip de bu tasdike O’na şerikleri karıştırmak, gerçekte O’na iman etmek değildir.



Öte yandan, ayette geçen zulümden muradın günahlar olduğunu söyleyenler de olmuştur.



وَهُم مُّهْتَدُونَ “Doğru yolu bulmuş olanlar da onlardır.”







83-
وَتِلْكَ حُجَّتُنَا آتَيْنَاهَا إِبْرَاهِيمَ عَلَى قَوْمِهِ “İşte bu, kavmine karşı İbrahim’e verdiğimiz delilimizdir.”



“İşte bu”
ifadesi, Hz. İbrahimin kavmine karşı kullandığı delile veya biraz önce 81. ayette geçen “Siz, Allah’ın hakkında hiçbir delil indirmediği şeyleri O’na ortak koşmaktan korkmuyorsunuz da, ben sizin ortak koştuğunuz şeylerden nasıl korkarım?” ifadesine bir işarettir.



نَرْفَعُ دَرَجَاتٍ مَّن نَّشَاء “Dilediğimizi derecelerle yükseltiriz.”



Dilediğimizi ilim ve hikmetle yükseltiriz.



إِنَّ رَبَّكَ حَكِيمٌ عَلِيمٌ “Şüphesiz Rabbin Hakîm – Alîm’dir.”



Senin Rabbin yükseltme ve alçaltmada hikmet sahibidir, yükselttiğinin halini ve buna kabiliyetini bilir, ona göre yükseltir.







84-
وَوَهَبْنَا لَهُ إِسْحَقَ وَيَعْقُوبَ “Biz Ona İshak’ı ve Yakub’u armağan ettik”



كُلاًّ هَدَيْنَا “Hepsini hidayete erdirdik.”



وَنُوحًا هَدَيْنَا مِن قَبْلُ “Daha önce Nûh’u da hidayete erdirmiştik.”



Cenab-ı Hak, Hz. Nûh’a hidayet etmesini Hz. İbrahim’e olan nimetler sırasında saydı. Çünkü Hz. Nûh Hz. İbrahim’in ecdadındandır. Ecdadın şerefi, evlada sirayet eder.



وَمِن ذُرِّيَّتِهِ دَاوُودَ وَسُلَيْمَانَ وَأَيُّوبَ وَيُوسُفَ وَمُوسَى وَهَارُونَ “Ve Onun neslinden Dâvud, Süleyman, Eyyûb, Yûsuf, Mûsâ ve Hârûn’a da (hidayet ettik).”



Bu ayet ve devamında “ve Onun neslinden…” şeklinde peygamberlerin sayıldığını görüyoruz. Buradaki zamir Hz. İbrahime racidir, çünkü kelâm O’nun hakkındadır.



Zamirin Hz.Nûha raci olduğu da söylendi. Çünkü daha yakındır. Ayrı- ca, biraz sonra gelecek Hz. Yunus ve Hz. Lût, Hz. İbrahimin neslinden değillerdir. Bu durumda, zamir Hz. İbrahime raci olsa bile, ilgili ayette isimleri bildirilenler Hz. Nûha atfedilmiştir.



وَكَذَلِكَ نَجْزِي الْمُحْسِنِينَ “İyilik yapanları işte böyle mükâfatlandırırız.”



Hz. İbrahimin derecelerini yükselttiğimiz, neslini mübarek kıldığı- mız ve onlara nübüvvet ilmini verdiğimiz gibi, iyi işler yapanları da öyle mükâfatlandırırız.







85- وَزَكَرِيَّا وَيَحْيَى وَعِيسَى وَإِلْيَاسَ “Zekeriyya, Yahya, İsa ve İlyas’a da (hidayet ettik).”



Hz. İsa, Hz. Meryemin oğludur. Onun da burada sayılmasında, zürriye- tin (neslin) kız tarafından gelen çocukları da içine almasına bir delil vardır.



كُلٌّ مِّنَ الصَّالِحِينَ “Hepsi salihlerdendi.”



Bunlar, salahatta kâmil kimselerdir. Salahat ise, yapılması gerekenleri yapmak, lüzumsuz şeylerden ise sakınmaktır.







86-
وَإِسْمَاعِيلَ وَالْيَسَعَ وَيُونُسَ وَلُوطًا İsmail, Elyesa, Yunus ve Lût’a da (hidayet ettik).”



وَكُلاًّ فضَّلْنَا عَلَى الْعَالَمِينَ “Hepsini âlemlere üstün kıldık.”



Bu zâtların âlemlere üstün kılınması nübüvvet iledir.







87-
وَمِنْ آبَائِهِمْ وَذُرِّيَّاتِهِمْ وَإِخْوَانِهِمْ “Ecdatlarından, nesillerinden ve kardeşlerinden bir kısmına da (hidayet ettik).”



“Bir kısmına”
denilmesi, onlardan nebi olmayan, hatta hidayet üzere olmayanlar da bulunması cihetledir.



وَاجْتَبَيْنَاهُمْ “Onları seçtik.”



وَهَدَيْنَاهُمْ إِلَى صِرَاطٍ مُّسْتَقِيمٍ “Ve onları dosdoğru bir yola ilettik.”



Daha önce onlara verilen hidayet nimetlerinden bahsedilmişti. Burada ise neye hidayet olundukları nazara verildi.







88-
ذَلِكَ هُدَى اللّهِ يَهْدِي بِهِ مَن يَشَاء مِنْ عِبَادِهِ “İşte bu, Allah’ın doğru yoludur ki, kullarından dilediğini ona hidayet eder.”



Ayet, Allahın onlara hidayetle lütufta bulunduğuna bir delildir.




وَلَوْ أَشْرَكُواْ لَحَبِطَ عَنْهُم مَّا كَانُواْ يَعْمَلُونَ “Şayet onlar Allah’a ortak koşsalardı, yaptıkları bütün amelleri boşa giderdi.”



Şayet bu peygamberler, bu faziletleri ve yüce mertebeleri ile beraber şirk koşsalardı, diğerleri gibi sevapları sakıt olur, amelleri boşa giderdi.







89-
أُوْلَئِكَ الَّذِينَ آتَيْنَاهُمُ الْكِتَابَ وَالْحُكْمَ وَالنُّبُوَّةَ “İşte onlar, kendilerine kitap, hüküm ve nübüvvet verdiğimiz kimselerdir.”



Ayetteki kitap, kitap cinsini ifade eder.



Hüküm ise, hikmet veya işi hakkın iktiza ettiği şekilde halletmektir.



فَإِن يَكْفُرْ بِهَا هَؤُلاء فَقَدْ وَكَّلْنَا بِهَا قَوْمًا لَّيْسُواْ بِهَا بِكَافِرِينَ Artık şunlar (Senin kavmin) bunları tanımayıp inkâr ederlerse, bunları inkâr et- meyecek olan bir kavmi onlara vekil kılmışızdır.”



Şayet Kureşliler bu üçünü, yani kitabı, hükmü ve nübüvveti inkâr ederlerse, biz başka kavme bu nimetleri bahşederiz.



Allahu Teâlânın bu üç nimeti müraata muvaffak kıldığı kimseler,



-Bahsi geçen peygamberler ve ümmetleridir.



-Ensar ve Hz. Peygamberin ashabıdır.



-İman eden herkestir.



Ayrıca Fars kavmi veya melekler şeklinde görüşler de nazara verilmiştir.







90-
أُوْلَئِكَ الَّذِينَ هَدَى اللّهُ “İşte bunlar, Allah’ın hidayet ettiği kimselerdir.”



İşaret olunan kimseler, biraz önce zikri geçen peygamberlerdir.



فَبِهُدَاهُمُ اقْتَدِهْ “Sen de onların hidayetine uy.”



Bundan murat, bütün peygamberlerin ittifak etmiş oldukları tevhid ve usul-u dindir, ihtilaflı olan dinin füruatı değildir. Çünkü dinin esasına taalluk etmeyen bu meseleler herkes için hidayet olmayabilir, ayrıca hepsini birden esas almak mümkün olmayabilir.



Ayette, Hz. Peygamberin önceki bir şeriatla mükellef olmasına bir delil yoktur.



قُل لاَّ أَسْأَلُكُمْ عَلَيْهِ أَجْرًا “De ki: Ben ona karşılık sizden bir ücret iste-miyorum.”



Bundan önceki peygamberler, yaptıkları risalet görevine mukabil bir ücret talep etmedikleri gibi, ben de sizden tebliğime mukabil bir ücret istemiyorum.



Bu da Hz. Peygambere emredilen önceki peygamberlere uyma meselesine dâhildir.



إِنْ هُوَ إِلاَّ ذِكْرَى لِلْعَالَمِينَ “O, bütün âlemlere ancak bir öğüttür.”



Ayetteki (o) zamiri; tebliğ, Kur’an veya maksada racidir.













[1> .Rububiyet, Allahın her şeyi terbiye etmesi, malikiyet ise her şeye sahip olmasıdır. Alemde ne varsa hepsi ilâhî terbiyeden geçmiştir ve hepsi Onun mülküdür.

91- وَمَا قَدَرُواْ اللّهَ حَقَّ قَدْرِهِ “Allah’ı layıkıyla bilemediler.”



Kullarına olan rahmetinde ve nimet vermesinde Allahı hakkıyla bilmediler.



إِذْ قَالُواْ مَا أَنزَلَ اللّهُ عَلَى بَشَرٍ مِّن شَيْءٍ “Çünkü, “Allah, hiç bir insana bir şey indirmedi” dediler.”



Çünkü vahyi ve peygamberlerin gönderilmesini inkâr ettiler. Hâlbuki bunlar, Cenab-ı Hakkın en büyük rahmet ve nimetlerindendir. Cenab-ı Hakkı hakkıyla bilmemek rahmeti ve nimetleri yönüyle olduğu gibi, kâfirlere olan gadabı ve şiddetle cezalandırması yönünden de olabilir. “Allah, hiç bir insana bir şey indirmedi” sözüne cesaret etmek de O’nu tanımamanın bir tezahürüdür. Çünkü böyle bir söz, O’nun gadabını ve ce- zasını gerektirir.



Böyle söyleyenler, Kur’anın indirilmesini inkâr eden Yahudilerdir. Ayetin devamından, Kur’anı inkâr için mübalağa yoluyla böyle dedikleri anlaşılmaktadır.



قُلْ مَنْ أَنزَلَ الْكِتَابَ الَّذِي جَاء بِهِ مُوسَى نُورًا وَهُدًى لِّلنَّاسِ “De ki: Mûsâ’nın insanlara bir nur ve bir hidayet olarak getirdiği Kitab’ı kim indirdi?”



تَجْعَلُونَهُ قَرَاطِيسَ تُبْدُونَهَا وَتُخْفُونَ كَثِيرًا “Siz onu parça parça kâğıtlara çeviriyor, bir kısmını açıklıyor pek çoğunu ise gizliyorsunuz.”



Ayette, Tevratı kabul etmeleri sebebiyle “Allah, hiç bir insana bir şey indirmedi” sözlerindeki çelişkiye dikkat çekilmekte ve bu şekilde ilzam edilmektedirler. Ayette,



-Onların Tevratı iyi bilmedikleri nazara verilerek kendilerinin kınanması,



-Bir kısmını seçip kâğıt parçalarına yazmak sûretiyle Tevratın bir kısmını izhar etmeleri ve hoşlarına gitmeyen kısımları ise gizlemeleri nazara verilerek, bu yaptıklarının zemmi vardır.



Sebeb-i Nüzûl



Rivayete göre bu sözü söyleyen Malik Bin Sayf’tır. Hz. Peygamber, bu Yahudi hahamına şöyle demişti:



“Tevratı Musa’ya indiren Allah hakkı için söyle! O’nda “Allah, şişman hahama buğzeder” diye bir hüküm buluyor musun?



Malik Bin Sayf, “Evet, dedi. Allah şişman hahama buğzeder.”



Hz. Peygamber şöyle buyurdu: “İşte sen, şişman hahamsın!”



Bunun üzerine Malik Bin Sayf, “Allah hiçbir insana bir şey indirmedi” dedi.



Bunu diyenlerin müşrikler olduğu da söylendi. Bunlara cevap olarak “öyleyse Tevrat’ı kim indirdi?” denilmesi, onlar nezdinde de Tevrat’ın Allahın kitabı şeklinde meşhur olmasındandır. Bundan dolayı şöyle diyorlardı: “Eğer bize kitap indirilseydi, biz onlardan daha çok doğru yolda olurduk” (En’am, 157)



وَعُلِّمْتُم مَّا لَمْ تَعْلَمُواْ أَنتُمْ وَلاَ آبَاؤُكُمْ “O kitapla, sizin de, ecdadınızın da bilmediği şeyler size öğretildi.”



Hz. Muhammedin lisanıyla sizin ve ecdadınızın bilmedikleri şeyler size öğretildi. Böylece Tevratta bildirilenlere ilâve şeyler öğrendiniz. Size ve sizden daha ziyade bilgi sahibi olan ecdadınıza kapalı olan şeylerin bilgisi size anlatıldı. Ayetin bir benzeri, şu ayette bildirilir: “Şüphesiz bu Kur’an, İsrailoğullarına üzerinde ayrılığa düştükleri şeylerin çoğunu açıklıyor.” (Neml, 76)



Hitabın, Kureyş’ten iman edenlere olduğu da söylendi:



قُلِ اللّهُ Sen “Allah” de.”



De ki: Allah O’nu indirdi.



Allahu Teâlâ böyle diyerek, onlara bedel cevap vermesini emretti.



Bu üslûbta, “cevap bellidir, başka türlü olamaz” manasını hissettirmek vardır.



Öte yandan, yine bu üslûbta onların münazarada mağlup olduklarına, cevap vermeye güçleri yetmediğine bir tenbih söz konusudur.



ثُمَّ ذَرْهُمْ فِي خَوْضِهِمْ يَلْعَبُونَ “Sonra bırak onları, içine daldıkları ba- takta oynayıp dursunlar.”



Sen “Allah!” de, sonra da onları batılları içinde terk et. Tebliğden ve on- ları delil ile susturduktan sonra, artık sana onlardan dolayı bir vebal yoktur.







92- وَهَذَا كِتَابٌ أَنزَلْنَاهُ مُبَارَكٌ “Bu, sana indirdiğimiz mübarek bir kitaptır.”



Bu; faydası, menfaati çok olan bir Kitaptır.



مُّصَدِّقُ الَّذِي بَيْنَ يَدَيْهِ “Kendinden önceki kitapları tasdik eder.”



Kendisinden önceki Tevratı ve diğer kitapları tasdik eder.



وَلِتُنذِرَ أُمَّ الْقُرَى وَمَنْ حَوْلَهَا “Ana şehri (Mekke’yi) ve bütün çevresini uyarman için (onu indirdik).”



Ayet metnindeki “Ümmü’l- Kurâ”, Mekke’nin ismidir. Böyle isimlendirilmesi, etraftaki belde insanlarının kıblesi olması, hac ve toplantı için Mekke’de bir araya gelmeleri ve en şerefli belde olmasındandır.



Mekke’nin Ümmü’l- Kurâ, yani anaşehir - ana belde olması, arzın onun altından yayılması, Onun merkezde yer almasından veya insanlar için ilk Beyt’in (mabedin) burada vaz edilmesindendir.



Hz. Peygamber hem Mekke ahalisini, hem de etrafında yer alanları uyarmakla mükelleftir. Etrafında yer alanlar ise, şark ve garb ahalisinin tamamıdır.



وَالَّذِينَ يُؤْمِنُونَ بِالآخِرَةِ يُؤْمِنُونَ بِهِ “Ahirete iman edenler, ona da iman ederler.”



Çünkü ahireti tasdik eden, akıbetten korkar, bu korku onu tefekkür ve tedebbüre sevk eder, böylece peygambere ve Kitaba inanır.



Ayetteki “ona iman ederler” ifadesinin hem peygambere, hem de kitaba raci olması muhtemeldir.



وَهُمْ عَلَى صَلاَتِهِمْ يُحَافِظُونَ “Ve onlar namazlarını muhafaza ederler.”



İbadetler içinde namazın zikredilmesi, dinin direği ve imana alâmet olmasındandır.







93- وَمَنْ أَظْلَمُ مِمَّنِ افْتَرَى عَلَى اللّهِ كَذِبًا أَوْ قَالَ أُوْحِيَ إِلَيَّ وَلَمْ يُوحَ إِلَيْهِ شَيْءٌ وَمَن قَالَ سَأُنزِلُ مِثْلَ مَا أَنَزلَ اللّهُ “Allah’a karşı yalan uydurandan veya kendisine hiçbir şey vahyedilmediği halde, “bana vahyedildi” diyenden ve “Allah’ın indirdiği gibi ben de (kitap) indireceğim” diyenden daha zalim kim olabilir?”



Müseylime ve Esved-i Anesî gibi “Allah beni peygamber olarak gön- derdi” diye dava edip Allaha iftira edenden daha zalim kim olabilir?



Veya Amr Bin Luhey ve emsali gibi Allah namına ahkâm uydurandan daha zalim kim olabilir?



Sebeb-i Nüzûl



Rivayete göre Abdullah Bin Sa’d Bin Ebî Sarh, vahiy kâtiplerindendi. (Mü’minun, 12) ayeti nazil olup ta iki ayet sonrasında “Sonra onu başka bir yaratılışla inşa ettik.” ayetini Rasulallahın emriyle yazınca, insanın yaratılışının fasıl fasıl anlatılmasından hayret içinde kalıp “Yaratanların en güzeli olan Allah’ın şânı yücedir!” dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber (asm) “o dediğini yaz, aynen böyle nazil oldu” buyurdu. Bunun üzeri ne Abdullah tereddüt içinde kaldı ve şöyle söyledi:



“Muhammed sadıksa, O’na vahyedildiği gibi bana da vahyedildi. Yalancı ise, ben de O’nun dediği gibi demiş oldum.”



“Allah’ın indirdiği gibi ben de (kitap) indireceğim” diyenden daha zalim kim olabilir?”



Bazıları “istesek biz de böyle bir kelâm söyleriz” demekteydi.



وَلَوْ تَرَى إِذِ الظَّالِمُونَ فِي غَمَرَاتِ الْمَوْتِ “O zalimleri şiddetli ölüm dalgaları içindeyken bir görsen!”



وَالْمَلآئِكَةُ بَاسِطُواْ أَيْدِيهِمْ “Melekler onlara ellerini uzatırlar (ve şöyle der- ler):”



أَخْرِجُواْ أَنفُسَكُمُ “Ruhlarınızı teslim edin!”



Melekler onlara kaba ve sert bir şekilde şöyle derler: “Ruhlarınızı ceset- lerinizden çıkarıp bize verin bakalım.”



Veya “Ruhlarınızı çıkarın, onları bizim elimizden kurtarın bakalım.



الْيَوْمَ تُجْزَوْنَ عَذَابَ الْهُونِ بِمَا كُنتُمْ تَقُولُونَ عَلَى اللّهِ غَيْرَ الْحَقِّ وَكُنتُمْ عَنْ آيَاتِهِ تَسْتَكْبِرُونَ “Allah’a karşı gerçek dışı söyledikleriniz ve O’nun âyetlerinden kibirlenerek yüz çevirdiğiniz için bugün aşağılayıcı azap ile cezalandırılacaksınız.”



Ayette bildirilen günden murat, ölüm zamanı veya ölümden sonsuzluğa doğru uzanan vakittir.



Allah hakkında gerçek dışı sözleri,



-O’nun –haşa- çocuğu olduğunu iddia etmeleri,



-O’na şerîk nisbetleri,



-Yalan söyleyerek kendilerine vahiy geldiğini, nebi olduklarını iddia etmeleri gibi durumlardır.







94- وَلَقَدْ جِئْتُمُونَا فُرَادَى كَمَا خَلَقْنَاكُمْ أَوَّلَ مَرَّةٍ “Bugün siz, ilk defa yarattığımız gibi birer birer bize geldiniz.”



Sizler bize mal ve evlattan ve dünya hayatında seçmiş olduğunuz şeylerden ayrılmış bir şekilde veya yardımcılardan ve size şefaatçi olacakları- nı iddia ettiğiniz putlardan ayrı olarak hesap vermek ve ceza görmek üzere geldiniz.



Nitekim dünyaya geldiğinizde de bütün bunlardan ayrı idiniz.



İlk yaratılışınızda üzerinizde ne elbise vardı ne de ayakkabı. Muhasebe için huzurumuza aldığımızda da bir şeyiniz olmayacak.



وَتَرَكْتُم مَّا خَوَّلْنَاكُمْ وَرَاء ظُهُورِكُمْ “Size verdiğimiz her şeyi arkanızda bıraktınız.”



Dünyada size verdiğimiz şeyler sizleri oyaladı, ahiretten alıkoydu. Onlardan hiçbir şeyi buraya getiremediniz, en ufak bir şeyi bile yanınıza alamadınız.



وَمَا نَرَى مَعَكُمْ شُفَعَاءكُمُ الَّذِينَ زَعَمْتُمْ أَنَّهُمْ فِيكُمْ شُرَكَاء “Hakkınızda Allah’ın ortakları olduğunu zannettiğiniz şefaatçilerinizi de yanınız- da görmüyoruz?!”



Siz onları sizin terbiyenizde ve sizin ibadetinize layık olmakta Allaha şerikler kılmıştınız.



لَقَد تَّقَطَّعَ بَيْنَكُمْ “Artık aranızdaki bağlar tamamen kopmuştur.”



وَضَلَّ عَنكُم مَّا كُنتُمْ تَزْعُمُونَ “Allah’ın ortağı olduklarını iddia ettikleriniz, sizi yüzüstü bırakıp kaybolmuşlardır.”



Şefaatçiniz olduğunu iddia ettikleriniz kaybolup gitti. Veya “öldükten sonra dirilme yok, ceza yok” diyordunuz. Böyle iddialarınız ortadan kayboldu.

95- إِنَّ اللّهَ فَالِقُ الْحَبِّ وَالنَّوَى "Şüphesiz ki Allah, taneyi ve çekirdeği yarıp filizlendirendir.”



يُخْرِجُ الْحَيَّ مِنَ الْمَيِّتِ “O, ölüden diriyi çıkarır.”



وَمُخْرِجُ الْمَيِّتِ مِنَ الْحَيِّ “Diriden de ölüyü çıkarandır.”



ذَلِكُمُ اللّهُ “İşte (vasıfları anlatılan) Allah!”



İşte hayatı ve ölümü veren Allah, ibadete layık olandır.



فَأَنَّى تُؤْفَكُونَ “Öyleyse (O’ndan) nasıl çevriliyorsunuz?”







96- فَالِقُ الإِصْبَاحِ “O, karanlığı yarıp sabahı çıkarandır.”



Sabahın ilk aydınlığını gecenin karanlığından yarıp çıkarandır.



وَجَعَلَ اللَّيْلَ سَكَنًا وَالشَّمْسَ وَالْقَمَرَ حُسْبَانًا “Geceyi dinlenme zamanı, güneşi ve ayı da belirlemek için birer hesap ölçüsü kıldı.”



Geceyi bir sükûnet zamanı kıldı. Gecenin o sükûnetinde günün yorgunluğunu atar, istirahat edersiniz.



ذَلِكَ تَقْدِيرُ الْعَزِيزِ الْعَلِيمِ “İşte bu, Azîz – Alîm olanın takdiridir.”



“İşte bu”
ifadesi, güneş ve ayın, insanların vakti bilmeleri için tanzim edildiğine işarettir.



“Azîz-Alîm olanın takdiridir.”



Azîz olan Allah güneş ve aya hükmetmiş, kendilerine has yörüngelerde onları seyrettirmiştir. Onların tedbirini yapmış, her ikisi için en faydalı dö- nüş şekillerini ilmiyle belirlemiştir.







97- وَهُوَ الَّذِي جَعَلَ لَكُمُ النُّجُومَ لِتَهْتَدُواْ بِهَا فِي ظُلُمَاتِ الْبَرِّ وَالْبَحْرِ “O ki, kara ve denizin karanlıklarında yolunuzu bulasınız diye sizin için yıldızları tanzim etti.”



قَدْ فَصَّلْنَا الآيَاتِ لِقَوْمٍ يَعْلَمُونَ “Şüphesiz biz, bilen kimseler için âyetleri fasıl fasıl açıkladık.”



Çünkü ayetlerin bu şekilde fasıl fasıl anlatılmasından istifade edenler onlardır.







98- وَهُوَ الَّذِيَ أَنشَأَكُم مِّن نَّفْسٍ وَاحِدَةٍ “O ki, sizi bir tek nefisten yarattı.”



“Tek nefis”
Hz. Âdeme işarettir.



فَمُسْتَقَرٌّ وَمُسْتَوْدَعٌ “Sizin bir karar kılma yeriniz, bir de emanet bırakılma yeriniz var.”



Sizin için baba sulbünde veya arz üzerinde yerleşmek ve ana rahmine veya yerin altına bırakılmak vardır.



قَدْ فَصَّلْنَا الآيَاتِ لِقَوْمٍ يَفْقَهُونَ “Şüphesiz biz, anlayan kimseler için âyetleri fasıl fasıl açıkladık.”



Önceki ayette yıldızların aydınlatmasını nazara verirken “bilen kimseler için ayetleri fasıl fasıl açıkladık” denilmişti. Çünkü yıldızların bu yönü açıktır, malumdur. Burada ise “anlayan kimseler için ayetleri fasıl fasıl açıkladık” denildi. Çünkü insanların bir nefisten yaratılmaları ve muhtelif hallerde çevrilmeleri, dakik ve kapalı bir durumdur, aklı kullanmayı ve ince bir nazarı gerektirir.







99- وَهُوَ الَّذِيَ أَنزَلَ مِنَ السَّمَاء مَاء “O ki, gökten bir su indirdi.”



Buluttan veya sema canibinden size yağmur indirdi.



فَأَخْرَجْنَا بِهِ نَبَاتَ كُلِّ شَيْءٍ “İşte biz her çeşit bitkiyi onunla çıkardık.”



Ayetin evvelinde Allahu Teâlâ’dan “indirdi” şeklinde gıyabî olarak söz edilmişken, devamında “biz her çeşit bitkiyi onunla çıkardık” denilerek hitapta telvîn yapıldı.[1>



Bir başka ayette “Bunların hepsi bir tek su ile sulanır.” (Ra’d, 4) denildiği gibi aynı sudan muhtelif, çeşit çeşit bitki türlerinin çıkması, Allahu Teâlânın kudretini ortaya koymaktadır.



فَأَخْرَجْنَا مِنْهُ خَضِرًا “Derken ondan bir yeşillik çıkardık.”



نُّخْرِجُ مِنْهُ حَبًّا مُّتَرَاكِبًا “Ondan da (o yeşillikten) birbiri üzerine binmiş taneler çıkarıyoruz.”



وَمِنَ النَّخْلِ مِن طَلْعِهَا قِنْوَانٌ دَانِيَةٌ وَجَنَّاتٍ مِّنْ أَعْنَابٍ وَالزَّيْتُونَ وَالرُّمَّانَ “Hurma ağacının tomurcuğundan da aşağıya sarkmış salkımlar (çıkarıyoruz), ayrıca üzüm bahçeleri, zeytin ve nar (meydana getiriyoruz).



مُشْتَبِهًا وَغَيْرَ مُتَشَابِهٍ (Bunlar) birbirine benzer ve birbirinden farklı şekilde.”



“Birbirine benzer ve birbirinden farklı şekilde”
ifadesi, evvelindeki narın hâlini anlattığı gibi, bahsi geçen bütün nimetlerin bir özelliği de ola- bilir. Çünkü bütün bunlar birbirine benzer olduğu gibi; görünüm, miktar, renk ve tatta birbirinden farklı da olmaktadırlar.



انظُرُواْ إِلِى ثَمَرِهِ إِذَا أَثْمَرَ وَيَنْعِهِ “Bunların meyvesine, ilk meyve verdiği zaman, bir de olgunlaştığı zaman bakın.”



İlk meyve verdiğinde bir işe yaramaz haldedir. Ama gittikçe olgunlaşır, kıvamını bulur, faydalı ve lezzetli hâle gelir.



إِنَّ فِي ذَلِكُمْ لآيَاتٍ لِّقَوْمٍ يُؤْمِنُونَ (Ey muhataplar!) Şüphesiz bunda iman eden bir topluluk için ayetler vardır.”



İşte bunlarda sizin için Kadir-i Hakimin varlığına ve birliğine delâlet eden ibretler, alâmetler vardır. Çünkü çeşitli cinslerin ve farklı türlerin tek bir asıldan meydana gelmesi, bir halden başka hâle nakli, bunları ayrıntıla- rıyla bilen, hikmetinin iktizasına göre çeşitli ihtimaller içinde tercihte bulunan bir kudret sahibinin yaratmasıyla meydana gelmektedir.



Ona fiilinde engel olacak bir şerik söz konusu değildir, O’na karşı çıkacak biri yoktur. Bundan dolayı, sonraki ayette Allaha ortak koşanlar kınandı ve görüşleri çürütüldü. Şöyle ki:







100- وَجَعَلُواْ لِلّهِ شُرَكَاء الْجِنَّ “Bir de cinleri Allah’a birtakım ortaklar yaptılar.”



Meleklere ibadet etmek sûretiyle onları Allaha şerik kıldılar ve dediler ki “Melekler, Allahın kızlarıdır.”



Ayette “cinler” şeklinde bunun ifade edilmesi, gözle görülmemelerindendir ve bunu yapanları tahkir içindir.



Veya “cinlerden” murat şeytanlardır. Çünkü bu müşrikler Allaha itaat eder gibi şeytanlara itaat etmişlerdir.



Veya şeytanların teşvik ve tahrikiyle putlara tapmaları bu şekilde ifade edilmiştir.



Mecusiler gibi, bazılarının “Allah hayrın ve bütün faydalı şeylerin yaratıcısıdır, şeytan ise şerrin ve bütün zararlı şeylerin yaratıcısıdır” demeleri de ayetin şümulüne girebilir.



وَخَلَقَهُمْ “Oysa onları O yarattı.”



Hâlbuki onlar da bilmektedir ki, kendilerini yaratan Allahtır, cin değil. Yaratan, yaratmayan gibi değildir.



وَخَرَقُواْ لَهُ بَنِينَ وَبَنَاتٍ بِغَيْرِ عِلْمٍ “Bilgileri olmadan Allah’a oğullar ve kızlar uydurdular.”



Bazı Yahudiler “Üzeyir, Allahın oğlu” dediler.



Hristiyanlar “Mesih, Allahın oğlu” dediler.



Arab müşrikleri “Melekler Allahın kızları” dediler.



“Bilgileri olmadan”



Onlar bunu söylerken bir ilme dayanmadan, dediklerinin hakikatini bilmeden ve buna herhangi bir delil getirmeden söylediler.



سُبْحَانَهُ وَتَعَالَى عَمَّا يَصِفُونَ “O, onların niteledikleri şeylerden uzaktır, yücedir.”



Allah, bir şeriki veya çocuğu olmaktan münezzehtir.







101- بَدِيعُ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ “O, gökleri ve yeri yoktan yaratandır.”



أَنَّى يَكُونُ لَهُ وَلَدٌ وَلَمْ تَكُن لَّهُ صَاحِبَةٌ “O’nun bir eşi olmadığı hâlde,nasıl bir çocuğu olur?”



وَخَلَقَ كُلَّ شَيْءٍ “Hâlbuki her şeyi O yarattı.”



وهُوَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ “Ve O, her şeyi bilendir.”



Hiçbir şey O’na gizli kalmaz.



Ayette “her şeyi O yarattı” denildikten sonra “O, her bir şeyi bilendir” denildi. Burada “her şey” ifadesinin tekrarı, Allahın ilminin yarattıklarıyla sınırlı olmadığını nazara vermek içindir.



Ayette, çok cihetlerle Cenab-ı Hakkın çocuk sahibi olmaktan münezzeh olduğuna istidlalde bulunulmuştur. Şöyle ki:



-Allah, gökleri ve yerleri yoktan yaratmıştır. Bunlar, yaratılmış olmakla beraber kendilerine çocuk nispet edilmezken, Allahu Teâlânın çocuk nispet edilmekten yüce oluşu evleviyetle sabittir.



-Öte yandan, birinin çocuğu onun nazîridir. Allahın ise naziri yoktur, öyleyse çocuğu da olamaz.



-Çocuk, aynı cinsten olan bir erkek ve dişiden meydana gelir. Allahu Teâlâ için ise başkasıyla aynı cinsten olmak söz konusu değildir.



-Çocuk, babaya denk olur. Allah için ise, iki cihetle denk bir şey yoktur.



1-Allahın dışında her şey O’nun mahlûkudur. Dolayısıyla O’na denk bir şey olamaz.



2-Allahu Teâlâ zâtıyla her türlü malumatı bilendir. Allahın dışında olanlar için ise, -icma ile sabit olduğu üzere- zatından bir ilim söz konusu değildir.







102- ذَلِكُمُ اللّهُ رَبُّكُمْ “İşte sizin Rabbiniz Allah.”



لا إِلَهَ إِلاَّ هُوَ “O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur.”



خَالِقُ كُلِّ شَيْءٍ “O, her şeyin yaratıcısıdır.”



فَاعْبُدُوهُ “Öyle ise O’na ibadet edin.”



Bütün bu sıfatları cem eden zât, elbette ibadete layıktır.



وَهُوَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ وَكِيلٌ “O, her şeye vekildir.”



O Allah, bu sıfatlarla beraber, sizin işlerinizi de yürütendir. Öyleyse O’na tevekkül ediniz. O’na ibadet ile maksatlarınıza ulaşmaya çalışınız. O, amellerinizi görüp gözetendir, yaptıklarınıza göre size karşılık verecektir.







103- لاَّ تُدْرِكُهُ الأَبْصَارُ “Gözler O’nu idrak edemez.”



Mu’tezile, bu ayetle rüyetullahın olmayacağına delil getirdi. Ama bu, delil olmaktan uzaktır. Çünkü idrak, mutlak rü’yet değildir.



Ayrıca ayette bütün vakitlerde bunu nefyetmek söz konusu değildir. Bu durum, bazı hallere mahsus olabilir.



Ayetin ifadesi “Her göz sahibi O’nu idrak edemez” demektir. Bu ise,bazı şahısların rü’yetine mani bir ifade değildir. Ayrıca, bir şeyi nefyetmek, onun imkânsız olmasını icap etmez.



وَهُوَ يُدْرِكُ الأَبْصَارَ “O ise gözleri idrak eder.”



وَهُوَ اللَّطِيفُ الْخَبِيرُ “O, Latîf’dir – Habîr’dir.”



Ayette leff-i neşr-i mürettep vardır. Yani, “Gözler O’nu idrak edemez, çünkü O Latif’tir. O ise gözleri idrak eder, çünkü O Habîr’dir.” Bu durumda, ayetteki “Latîf” ifadesi, istiare yoluyla kesîf kelimesinin mukabili olarak kullanılmıştır.



Çünkü Latîf olan, duyularla idrak edilmez.







104- قَدْ جَاءكُم بَصَآئِرُ مِن رَّبِّكُمْ “Rabbinizden size basîret nurları geldi.”



Beden için “basar” yani göz ne ise, ruh için de basîret odur.



فَمَنْ أَبْصَرَ فَلِنَفْسِهِ “Artık kim gözünü açıp görürse kendi yararınadır.”



وَمَنْ عَمِيَ فَعَلَيْهَا “Kim de körlük ederse kendi zararınadır.”



وَمَا أَنَاْ عَلَيْكُم بِحَفِيظٍ “Ben başınızda bekçi değilim.”



Ben ancak bir uyarıcıyım.



Allah ise, üzerinize bir hafizdir, amellerinizi hıfzeder, onların karşılığını verir.



Ayet, Hz. Peygamberin lisanı üzere varid olan bir kelâmdır.[2>







105- وَكَذَلِكَ نُصَرِّفُ الآيَاتِ وَلِيَقُولُواْ دَرَسْتَ وَلِنُبَيِّنَهُ لِقَوْمٍ يَعْلَمُونَ “Onlar, “Sen iyi ders almışsın” desinler ve bilen bir toplum için onu (Kur’an’ı) açıklayalım diye âyetleri değişik biçimlerde işte böylece açıklıyoruz.”



Ayetler aslında bütün insanlara beyan edilmiştir. Ama bunlardan faydalananlar, bilen insanlardır.







106- اتَّبِعْ مَا أُوحِيَ إِلَيْكَ مِن رَّبِّكَ “Rabbinden sana vahyedilene uy.”



لا إِلَهَ إِلاَّ هُو “O’ndan başka ilâh yoktur.”



وَأَعْرِضْ عَنِ الْمُشْرِكِينَ “Müşriklerden yüz çevir.”



Onların sözlerine itibar etme! Görüşlerine iltifat gösterme!



Bazıları, bu ayetin “seyf ayeti” ile mensuh olduğunu söylerler.



Onlar “müşriklerden yüz çevir” ayetini “onlardan elini çek, hiçbir şekilde mukabelede bulunma!” şeklinde yorumlarlar.[3>







107-
وَلَوْ شَاء اللّهُ مَا أَشْرَكُواْ “Allah dileseydi, ortak koşmazlardı.”



Allah onların tevhide gelmesini, şirk koşmamasını dileseydi, şirk koşmazlardı.



Ayette, Allahu Teâlânın, kâfirlerin imanını dilemediğine ve Onun muradının mutlaka vaki’ olacağına delil vardır.



وَمَا جَعَلْنَاكَ عَلَيْهِمْ حَفِيظًا “Biz, seni onlar üzerine bekçi yapmadık.”



وَمَا أَنتَ عَلَيْهِم بِوَكِيلٍ “Sen onlara vekil de değilsin.”











108- وَلاَ تَسُبُّواْ الَّذِينَ يَدْعُونَ مِن دُونِ اللّهِ فَيَسُبُّواْ اللّهَ عَدْوًا بِغَيْرِ عِلْمٍ “Onların, Allah’ı bırakıp taptıklarına sövmeyin, sonra onlar da haddi aşarak, bilgisizce Allah’a söverler.”



Sebeb-i Nüzûl




Rivayete göre, Hz. Peygamber onların batıl mabutlarının ayıplarını söylüyordu. Dediler ki: “Ya ilahlarımıza kötü söz söylemeye son verirsin, ya da biz de senin ilahını hicvederiz.” Bunun üzerine üstteki ayet nâzil oldu.



Denildi ki: Müslümanlar, onların ilah kabul ettikleri şeylere sövüyorlardı. Onların bu hâli, müşriklerin Allah hakkında ileri geri konuşmasına yol açmasın diye, bundan men edildiler.



Ayette, büyük bir masiyete sebebiyet verme durumunda, aslında tâat olan şeyin terkinin vacip olduğuna bir delil vardır. Çünkü şerre yol açan şey, şerdir.



كَذَلِكَ زَيَّنَّا لِكُلِّ أُمَّةٍ عَمَلَهُمْ “Bunun gibi her ümmete amelini süslü gösterdik.”



Böylece biz her ümmete, hayır ve şer olarak yaptıkları amelleri süslü kıldık.



Hayırlı işlerde tevfik ile, şerli işlerde inayetimizden mahrum bırakarak kendilerine imkan verdik, yaptıkları amele sevk ettik.



Ayette nazara verilen amelin, kötü amel ve “her ümmet” ile kastedilenin de kâfirler olması caizdir. Çünkü kelâm, onlar hakkındadır. “Bunun gibi” ifadesinde nazara verilen ise, Allah hakkında uygunsuz sözler söylemelerinin kendilerine süslü kılınmasıdır.



ثُمَّ إِلَى رَبِّهِم مَّرْجِعُهُمْ “Sonra dönüşleri ancak Rab’lerinedir.”



فَيُنَبِّئُهُم بِمَا كَانُواْ يَعْمَلُونَ “O da yapmakta olduklarını tek tek kendilerine haber verecektir.”



Allah onlara yaptıkları amelleri haber vermesi, bu amellerinden dolayı kendilerini hesaba çekmesi ve cezalandırmasıdır.







109- وَأَقْسَمُواْ بِاللّهِ جَهْدَ أَيْمَانِهِمْ لَئِن جَاءتْهُمْ آيَةٌ لَّيُؤْمِنُنَّ بِهَا “Eğer kendilerine (başka) bir ayet gelirse, mutlaka ona inanacaklarına dair en güçlü yeminleriyle Allah’a yemin ettiler.”



Onları buna iten sebep, mu’cize talebinde Hz. Peygambere baskı yapmak ve gördükleri mu’cizeleri küçük saymalarıydı.



قُلْ إِنَّمَا الآيَاتُ عِندَ اللّهِ “De ki: Ayetler ancak Allah katındadır.”



Allah, o talep etmiş olduğunuz mu’cizeleri getirmeye kadirdir, bunlardan dilediğini izhar eder. Bunlar benim kudret ve irademle olacak şeyler değildir.



وَمَا يُشْعِرُكُمْ أَنَّهَا إِذَا جَاءتْ لاَ يُؤْمِنُونَ “Onlara (mu’cizeler) geldiğinde de iman etmeyeceklerini siz nerden bileceksiniz?”



Bilemezsiniz, istemiş oldukları mu’cize geldiğinde, bunlar yine iman etmezler.



Ayette, istenen bu mu’cizeler geldiğinde onların iman etmeyeceğini Allahu Teâlânın bildiğine bir tenbih vardır.



Ayette hitap mü’minleredir. Çünkü mü’minler onların imanını umarak mu’cize gelmesini temenni ediyorlardı. Bunun üzerine ayet nâzil oldu.







110- وَنُقَلِّبُ أَفْئِدَتَهُمْ وَأَبْصَارَهُمْ كَمَا لَمْ يُؤْمِنُواْ بِهِ أَوَّلَ مَرَّةٍ “Onlar, önce iman etmedikleri gibi, biz onların kalblerini ve gözlerini çeviririz (de sonra da iman etmezler.)



Nerden bilirsiniz, ayetler geldiğinde biz onların kalplerini haktan çeviririz, bir şey anlamazlar, gözlerini çeviririz, bir şey görmezler. Dolayısıyla, o mu’cizelere inanmazlar.



وَنَذَرُهُمْ فِي طُغْيَانِهِمْ يَعْمَهُونَ “Ve onları taşkınlıkları içerisinde kör ve şaşkın bir halde bırakırız.”








[1> Buna “iltifat sanatı” denilir.



[2> Mukadder “De ki” ifadesi bazan hazfedilebilmektedir, burada da böyledir.



[3> Karanlığa küfretmektense bir mum yakmak daha hayırlıdır. Müşriklerle cedelleşmektense, İslamın güzelliğini yaşamak ve muhtaç olanlara bildirmek çok daha hayırlıdır. İslamda esas olan savaş değil, barıştır. İslamın asıl gelişmesi barış ortamında olmaktadır. Hudeybiye barışı, bunun en güzel örneklerindendir. Savaş, diğer yollar kapandığında müracaat edilecek son çaredir.

111- وَلَوْ أَنَّنَا نَزَّلْنَا إِلَيْهِمُ الْمَلآئِكَةَ وَكَلَّمَهُمُ الْمَوْتَى وَحَشَرْنَا عَلَيْهِمْ كُلَّ شَيْءٍ قُبُلاً مَّا كَانُواْ لِيُؤْمِنُواْ “Biz onlara melekleri indirseydik, kendileriyle ölüler konuşsaydı ve her şeyi karşılarında toplasaydık, yine iman edecek değillerdi.”



Onların “Melekler bize gelse, ayetleri getirse” veya “Allahı ve melekleri karşımıza getir” gibi talepleri olmuştu.



Allahın onlar hakkında küfür takdiri sebebiyle, onlar bütün bu mu’cizelere rağmen yine de iman etmezler.[1>



إِلاَّ أَن يَشَاء اللّهُ “Ancak Allahın dilemesi müstesna.”



Ancak Allahın onların imanını dilemesi hâlinde imana gelirler.



Ayet, Mu’tezileye karşı açık bir delildir.



وَلَكِنَّ أَكْثَرَهُمْ يَجْهَلُونَ “Fakat onların çoğu cahillik ediyorlar.”



Ayetin bu kısmı, hem müşriklere, hem de Müslümanlara bakabilir.



Müslümanlara bakan yönüyle şöyle olur: Müslümanların çoğu onların iman etmeyeceğini bilmiyorlar. Bundan dolayı onların iman etmesini umarak mu’cize inmesini temenni ediyorlar.



Müşriklere bakan yönüyle: Her türlü mu’cize de gelse iman etmeyeceklerini bilmiyorlar. Bundan dolayı şuurlarının taalluk etmediği meselede olanca güçleriyle “vallahi, mu’cize gelse mutlaka inanırız” diye yemin ediyorlar.







112- وَكَذَلِكَ جَعَلْنَا لِكُلِّ نِبِيٍّ عَدُوًّا شَيَاطِينَ الإِنسِ وَالْجِنِّ “İşte böylece biz her peygambere ins ve cin şeytanlarını düşman kıldık.”



Ey peygamber! Sana düşman kıldığımız gibi, Senden önceki peygamberlere de düşman kıldık.



Ayet, kâfirlerin peygamberlere düşman olmasının Allahın fiili ve yaratmasıyla olduğuna bir delildir.



يُوحِي بَعْضُهُمْ إِلَى بَعْضٍ زُخْرُفَ الْقَوْلِ غُرُورًا “Bunlar aldatmak için birbirlerine yaldızlı laflar fısıldarlar.”



Cinnî şeytanlar insî şeytanlara, bazı cinler bazılarına, veya bazı insî şeytanlar diğer insi şeytanlara vesvese verirler, telkinde bulunurlar.



وَلَوْ شَاء رَبُّكَ مَا فَعَلُوهُ “Rabbin dileseydi, bunu yapamazlardı.”



Şayet Rabbin onların imanını dilese, onlar peygamberlere düşmanlığı, birbirlerine yaldızlı batıl sözleri vahyetmeyi yapamazlardı.



Bu da Mu’tezile aleyhine bir delildir.



فَذَرْهُمْ وَمَا يَفْتَرُونَ “O hâlde, onları iftiralarıyla baş başa bırak.”



Öyleyse Sen, onları küfürleriyle baş başa bırak.







113- وَلِتَصْغَى إِلَيْهِ أَفْئِدَةُ الَّذِينَ لاَ يُؤْمِنُونَ بِالآخِرَةِ وَلِيَرْضَوْهُ وَلِيَقْتَرِفُواْ مَا هُم مُّقْتَرِفُونَ “Bir de (şeytanlar), ahirete iman etmeyenlerin kalpleri, o yaldızlı söze kansın, ondan hoşlansın ve işledikleri suçları işlemeye devam etsinler diye böyle yaparlar.”







114-
أَفَغَيْرَ اللّهِ أَبْتَغِي حَكَمًا “Artık ben Allah’tan başka bir hakem mi ararım?”



Ey peygamber! Onlara de ki: Benimle aranızda hükmetmesi ve hak yolda olanı batıl yolda olandan ayırması için, ben Allahtan başkasını mı talep ederim?



Hakem, hâkimden daha beliğ bir ifadedir. Âdil olmayan biri hakkında “hakem” denilmez.



وَهُوَ الَّذِي أَنَزَلَ إِلَيْكُمُ الْكِتَابَ مُفَصَّلاً “Hâlbuki O, size mufassal olarak Kitab’ı indirmiştir.”



Kitap
tan murat Kur’an-ı Kerîmdir. Kur’anda hak ve batıl birbiriyle karıştırılmayacak şekilde beyan edilmiştir.



Ayette, Kur’anın mu’cize oluşu ve güzel anlatımıyla, diğer mu’cizelere ihtiyaç bırakmadığına bir tenbih vardır.



وَالَّذِينَ آتَيْنَاهُمُ الْكِتَابَ يَعْلَمُونَ أَنَّهُ مُنَزَّلٌ مِّن رَّبِّكَ بِالْحَقِّ “Kendilerine kitap verdiklerimiz, onun gerçekten Rabbin katından hak olarak indirilmiş olduğunu bilirler.”



Ayetin bu kısmı, Kur’andaki i’cazın onun hak ve, Allah katından indirilmiş olduğuna delaletini te’yid eder. Ehl-i kitap olanlar, Kur’anın onların yanında olanı tasdik ettiğini bilirler. Hâlbuki Hz. Peygamber ne onların kitaplarını okumuş, ne de âlimleriyle beraber olmuştur.



Ayet, onların hepsinin bunu bildiğini ifade etti. Çünkü ekserisi zâten bilirler, bilmeyenler de ednâ bir teemmülle öğrenebilirler.



Denildi ki: “Kendilerine kitap verdiklerimiz, onun gerçekten Rabbin katından hak olarak indirilmiş olduğunu bilirler” derken, bundan murat onlardan mü’min olanlardır.



فَلاَ تَكُونَنَّ مِنَ الْمُمْتَرِينَ “O halde sakın şüphe edenlerden olma.”



Sakın onların bunu bilmesi hususunda veya ekserisinin onu yalanlaması sebebiyle o Kur’anın Allah tarafından indirilmesi konusunda şüpheye düşme!



Ayet-i Kerîme, “Ve (bana) “sakın Allah’a ortak koşanlardan olma” (denildi).” (En’am, 14) ayeti gibi tehyic babındandır.[2>



Veya hitap Hz. Peygambere olmakla beraber, bundan murat ümmetidir.



Denildi ki: Ayetteki hitap muhatap olan herkesedir. Yani, Kur’anın sıhhati konusunda deliller birbirini bu şekilde takviye edince, hiç kimsenin bu meselede şüpheye düşmesi uygun değildir.







115- وَتَمَّتْ كَلِمَتُ رَبِّكَ صِدْقًا وَعَدْلاً “Rabbinin kelimesi sıdk ve adalet bakımından tamdır.”



Kur’an, verdiği haberlerde ve yaptığı vaatlerde sadıktır. Meseleler hakkında verdiği hükümlerde ise âdildir.[3>



لاَّ مُبَدِّلِ لِكَلِمَاتِهِ “Onun kelimelerini değiştirebilecek yoktur.”



Allahın kelimelerini daha doğru ve daha âdil bir şeyle değiştirmeye kimsenin gücü yetmez.



Veya Tevrat’a yapıldığı gibi, kimsenin Kur’anı tahrif ederek ondan olmayanları ondanmış gibi göstermesi söz konusu olamaz.



Ayet-i Kerime, bu manaya göre “Hiç şüphe yok ki, o zikri (Kur’ân’ı) biz indirdik ve elbette onu koruyacak olan da biziz.” (Hicr, 9) ayeti gibi taraf-ı ilâhîden Kur’anın korunmasına dair bir garantidir.



Veya ayetin manası şöyledir: Kur’andan sonra onu neshedecek, hükümlerini değiştirecek bir peygamber ve bir nebi gelmeyecektir.



وَهُوَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ “O, Semi’ – Alîm’dir.”



Allah onların söylediklerini işitir, gizlediklerini de bilir, dolayısıyla onları ihmal etmez.







116- وَإِن تُطِعْ أَكْثَرَ مَن فِي الأَرْضِ يُضِلُّوكَ عَن سَبِيلِ اللّهِ “Eğer yeryüzündekilerin çoğuna uysan, seni Allah yolundan saptırırlar.”



“Yeryüzündekilerin çoğu”
ifadesinden murat,



-Kafirler,



-Cahiller,



-Hevâ’ya uyanlar olabilir.



Çünkü yoldan çıkan kimse, genelde yoldan çıkarıcı şeyleri emreder.



إِن يَتَّبِعُونَ إِلاَّ الظَّنَّ “Onlar ancak zanna tabi oluyorlar.”



Onların zanna tâbi olmaları,




-Babalarını hak yolda sanmaları,



-Cehaletleri,



-Fasit (bozuk) görüşleridir.



Zan, ilim mukabili olarak kullanılır.



وَإِنْ هُمْ إِلاَّ يَخْرُصُونَ “Ve onlar sadece yalan uyduruyorlar.”



-Allaha çocuk nisbet etmeleri,



-Putlara tapmanın Allaha ulaşmaya vesile olduğunu söylemeleri,



-Ölü etini helâl kabul etmeleri,



-Ve aslında helâl olan bazı hayvanları haram saymaları gibi ifadelerinde ancak yalan söylüyorlar.



Veya söyledikleri zan ve tahminden başka bir şey değil iken, kendilerini hak bir şey üzere takdir ediyorlar.







117- إِنَّ رَبَّكَ هُوَ أَعْلَمُ مَن يَضِلُّ عَن سَبِيلِهِ “Şüphesiz Rabbin, yolundan sapanı en iyi bilendir.”



وَهُوَ أَعْلَمُ بِالْمُهْتَدِينَ “Ve O, doğru yolu bulanları da en iyi bilendir.”



Cenab-ı Hakkın en iyi bilmesi,




-İlmin kendisine taallukunun mümkün olduğu bütün cihetleri ihata etmesi,



-İlminin “olmazsa olmaz” şeklinde lüzumu,



-İlminin zâtından olup hariçten olmamasındandır.







118- فَكُلُواْ مِمَّا ذُكِرَ اسْمُ اللّهِ عَلَيْهِ إِن كُنتُمْ بِآيَاتِهِ مُؤْمِنِينَ “Onun ayetlerine inanan kimseler iseniz, artık üzerine Allah’ın ismi anılarak kesilenlerden yiyin.”



Yani, boğazlanması esnasında Allah adı anılarak kesilen hayvanların etlerinden yiyin, Allah adı anılmadan veya murdar olarak ölen hayvanların etlerinden ise yemeyin.



“Onun ayetlerine inanan kimseler iseniz”



Çünkü Allahın ayetlerine inanmak, Allahın helal kıldıklarını mubah saymayı, haram kıldıklarından ise uzak durmayı iktiza eder.







119- وَمَا لَكُمْ أَلاَّ تَأْكُلُواْ مِمَّا ذُكِرَ اسْمُ اللّهِ عَلَيْهِ “Size ne oluyor da Allah’ın adı anılarak kesilenlerden yemiyorsunuz?”



Allah adı söylenerek kesilmiş, eti mubah hayvanlardan yemenize bir engel yoktur.



وَقَدْ فَصَّلَ لَكُم مَّا حَرَّمَ عَلَيْكُمْ إِلاَّ مَا اضْطُرِرْتُمْ إِلَيْهِ “Hâlbuki O size, mecbur kalmanızın dışında haram olan şeyleri genişçe açıklamıştır.”



(Şunlar) size haram kılındı: Ölmüş hayvan, kan, domuz eti, Allah’tan başkası adına boğazlanan hayvan…” (Maide, 3) gibi ayetlerde haram olanlar bildirilmiştir.



Zaruret halinde, aslında haram olan bir şeyi yemek helâl olur.



وَإِنَّ كَثِيرًا لَّيُضِلُّونَ بِأَهْوَائِهِم بِغَيْرِ عِلْمٍ “Doğrusu onları çoğu, bir ilme dayanmadan hevâ’larına uyarak yoldan çıkarıyor.”



Onların çoğu, ilim ifade eden bir delile dayanmadan, sırf kendi keyiflerine göre haramı helâl ve helali haram yaparak yoldan çıkarıyorlar.



إِنَّ رَبَّكَ هُوَ أَعْلَمُ بِالْمُعْتَدِينَ “Şüphesiz Rabbin, haddi aşanları en iyi bilendir.”



Seni terbiye eden Rabbin, elbette haktan batıla, helalden haram doğru haddi aşan mütecavizleri en iyi bilendir.







120- وَذَرُواْ ظَاهِرَ الإِثْمِ وَبَاطِنَهُ “Günahın zahir olanını da bırakın, batın olanını da.”



Zahir günah
, açıktan işlenen, batın günah ise gizlice yapılandır.



Azalarla işlenen günah zâhir, kalp ile işlenen ise batındır.



إِنَّ الَّذِينَ يَكْسِبُونَ الإِثْمَ سَيُجْزَوْنَ بِمَا كَانُواْ يَقْتَرِفُونَ “Çünkü günah kazananlar, yaptıkları karşılığında cezalandırılacaklardır.”







121-
وَلاَ تَأْكُلُواْ مِمَّا لَمْ يُذْكَرِ اسْمُ اللّهِ عَلَيْهِ “Üzerine Allah adı anılmayanlardan yemeyin.”



وَإِنَّهُ لَفِسْقٌ “Çünkü bu bir fısktır.”



Ayetin zahirine göre kasden veya unutma yoluyla Allahın adı söylenmemişse, kesilen hayvanın etinden yenilmez. Davud-u Zahirî bu kanaattedir. Ahmed Bin Hanbelden de böyle bir görüş nakledilir. İmam Malik ve İmam Şafiî ise, Hz. Peygamberin şu hadisine dayanarak bunun hilafını söylerler: “Allah adını söylememiş de olsa, müslümanın kestiği hayvan, helâldir.” İmam Ebu Hanife ise kasten terk ile unutarak terk arasında fark olduğunu söyler.



İmam Ebu Hanife “Üzerine Allah adı anılmayanlardan yemeyin” ayetini şöyle açıklar:



Bundan murat meyte olabilir.



Veya Allahın adı dışında başkası namına kesilen hayvanlar olabilir. Nitekim ayetin devamında “bu bir fısktır” denilmesi de bunu teyid eder. Çünkü fısk, Allahtan başkası için kesilene denilir.



وَإِنَّ الشَّيَاطِينَ لَيُوحُونَ إِلَى أَوْلِيَآئِهِمْ لِيُجَادِلُوكُمْ “Şeytanlar, kendi dostlarına, sizinle mücadele etmelerini vahyederler.”



Şeytanlar, dostları olan kâfirlere vesvese yoluyla sizinle mücadele etmelerini telkin ederler. Mesela derler ki: “Sizin ve av hayvanlarınızın öldürdüğünü yiyorsunuz da Allahın öldürdüğünü terk ediyorsunuz!”



وَإِنْ أَطَعْتُمُوهُمْ إِنَّكُمْ لَمُشْرِكُونَ “Eğer onlara itaat ederseniz, şüphesiz siz de müşriklerden olursunuz.”



Eğer Allahın haram kıldığını helal yaparak o şeytanlara itaat ederseniz siz de Allah’a ortak koşmuş olursunuz. Çünkü Allaha itaati bırakıp başkasına itaat eden ve onun dinine uyan, elbette şirke girmiş olur.







122- أَوَ مَن كَانَ مَيْتًا فَأَحْيَيْنَاهُ وَجَعَلْنَا لَهُ نُورًا يَمْشِي بِهِ فِي النَّاسِ كَمَن مَّثَلُهُ فِي الظُّلُمَاتِ لَيْسَ بِخَارِجٍ مِّنْهَا “Ölü iken hayat verdiğimiz ve kendisine, insanlar içinde yürüyeceği bir nur ihsan ettiğimiz kimsenin durumu, karanlıklar içinde kalmış ve bir türlü ondan çıkamayan kimsenin durumu gibi midir?”



Ayet, bir temsil yoluyla şunu anlatır: Allahın hidayet ettiği kimse, daha önce manen ölü iken hayat bulur, dirilir. Öncesinde dalalette iken bundan kurtulur, deliller ve ayetlerin nuruyla önünü görür, eşyayı tefekkürle seyir ve temaşa eder. Böylece hak ve batılı, haklıyı ve haksızı birbirinden ayırır.



“…karanlıklar içinde kalmış ve bir türlü ondan çıkamayan kimsenin durumu gibi midir?”



Ayetin bu kısmı da, dalalette kalan ve ondan asla ayrılmayan kimsenin hâlini anlatan bir meseldir.



كَذَلِكَ زُيِّنَ لِلْكَافِرِينَ مَا كَانُواْ يَعْمَلُونَ “İşte kâfirlere, işlemekte oldukları çirkinlikler böyle süslü gösterilmiştir.”



İşte, mü’minlere imanları süslü kılındığı gibi, kâfirlere de kendi yaptıkları süslü kılındı.



Sebeb-i Nüzûl



Ayet Hz. Hamza ve Ebu Cehil hakkında nazil oldu. Hz. Ömer ve Ebu Cehil hakkında indiği de söylenmiştir.







123- وَكَذَلِكَ جَعَلْنَا فِي كُلِّ قَرْيَةٍ أَكَابِرَ مُجَرِمِيهَا لِيَمْكُرُواْ فِيهَا “İşte bunun gibi, her beldede mücrimleri oranın ileri gelenleri kıldık ki orada hilekârlık etsinler.”



Mekke’de olduğu gibi hemen her beldede, orada hileler yapmaları için önde gelen kimseleri mücrimler kıldık.



Ayette geçen “ekabir” “büyük olanlar” demektir. Bunlar halkı peşlerinden sürüklemekte ve onlara hileler yapmakta mahir kimselerdir.



وَمَا يَمْكُرُونَ إِلاَّ بِأَنفُسِهِمْ “Hâlbuki onlar ancak kendilerine hile yaparlar.”



وَمَا يَشْعُرُونَ “Ama farkında olmuyorlar.”



Çünkü yaptıklarının vebalini kendileri çekeceklerdir.







124-
وَإِذَا جَاءتْهُمْ آيَةٌ قَالُواْ لَن نُّؤْمِنَ حَتَّى نُؤْتَى مِثْلَ مَا أُوتِيَ رُسُلُ اللّهِ “Onlara bir âyet geldiği zaman, “Allah elçilerine verilenin bir benzeri bize de verilinceye kadar asla inanmayacağız” dediler.”



Sebeb-i Nüzûl




Rivayete göre Ebu Cehil şöyle der: “Abd-i Menaf oğullarıyla hep rekabet halinde olduk. Tam onlarla eşit hale gelmiştik ki “bizden peygamber çıktı, kendisine vahiy geliyor” dediler. Vallahi, O’na gelen vahiy bize de gelmedikçe Muhammede inanmayacağız!”



Bunun üzerine üstteki ayet nâzil olur.



اللّهُ أَعْلَمُ حَيْثُ يَجْعَلُ رِسَالَتَهُ “Allah, risalet görevini kime vereceğini en iyi bilendir.”



Ayet, onlara bir reddir. Yani, nübüvvet neseple, malla değildir. Ancak Allahın dilediği kullarına nasip ettiği ruhanî faziletlerledir. Allah, mesajını iletmeye ehil olanları seçer ve görevlendirir.



سَيُصِيبُ الَّذِينَ أَجْرَمُواْ صَغَارٌ عِندَ اللّهِ وَعَذَابٌ شَدِيدٌ بِمَا كَانُواْ يَمْكُرُونَ “Suçlu olanlara, Allah katından bir zillet ve yaptıkları hilelerden dolayı şiddetli bir azap erişecektir.”



“Allah katından bir zillet”




O mücrimlere, kibirlerinden sonra zillet ve küçüklük isabet eder.



“Allah katından” ifadesi, taraf-ı İlahiden gelecek bir musibete işaret edebildiği gibi, kıyamet günü başlarına gelecek en büyük musibeti de ifade edebilir.



“Ve yaptıkları hilelerden dolayı şiddetli bir azap erişecektir”



Hileleri sebebiyle veya hilelerine bir karşılık olarak onlara çok büyük bir azap vardır.







125- فَمَن يُرِدِ اللّهُ أَن يَهْدِيَهُ يَشْرَحْ صَدْرَهُ لِلإِسْلاَمِ “Allah, her kimi hidayete erdirmek isterse, onun göğsünü İslâm’a açar.



Allah kime hak yolu bildirmek ve onu imana muvaffak kılmak isterse, kalbine genişlik verir.



Ayet, insan nefsinin,



-Hakkı kabule hazır olması,



766 b Beydâvî Tefsiri



-Hakkı kabule engel olan ve aykırı olan hallerden arıtılmasını kinaye yoluyla anlatır.



Hz. Peygambere ayetle ilgili sorulduğunda şöyle buyurmuştur:



“Bu, Allahın mü’min kulunun kalbine bıraktığı bir nurdur. Bu nurla inşirah duyar, genişlik kazanır.”



Bunun üzerine ashab “bunun bilinecek bir emaresi var mı?” diye sorarlar. Hz. Peygamber şöyle cevap verir: “Evet,



-Ebediyet diyarına yönelmek,



-Aldanma diyarı olan dünyadan yüz çevirmek,



-Ölüm gelmeden ona hazır olmak.”



وَمَن يُرِدْ أَن يُضِلَّهُ يَجْعَلْ صَدْرَهُ ضَيِّقًا حَرَجًا كَأَنَّمَا يَصَّعَّدُ فِي السَّمَاء “Kimi de saptırmak isterse, sanki göğe yükseliyormuş gibi, göğsünü dar ve sıkıntılı yapar.”



Bu kalp darlığı sebebiyle hakkı kabule yanaşmaz, kalbine iman girmez.



“Sanki göğe yükseliyormuş gibi”



Ayetin bu kısmı, kalp darlığı sebebiyle iman etmemeyi, asla yapamayacağı bir şeye teşebbüs eden kimsenin haline benzetti.



Çünkü semaya yönelmek, insanın gücünün yetmeyeceği şeylerde bir meseldir. Bununla, insanın havaya yükselmesinin olmayacak bir şey olması gibi, böyle birinin de iman etmesinin olmayacak bir şey olduğuna tenbihte bulunulmuştur.



كَذَلِكَ يَجْعَلُ اللّهُ الرِّجْسَ عَلَى الَّذِينَ لاَ يُؤْمِنُونَ “Allah, iman etmeyenlere işte böyle azap verir.”



Allah, bu şekilde bazılarının sadrını daraltıp kalbini haktan uzaklaştırdığı gibi, iman etmeyenlerin üzerine işte böyle azap indirir, onları tevfikinden mahrum bırakır.



Ayette “onlar üzerine” demek yerine “iman etmeyenlere” denilmesi, hükmün illetini göstermek içindir, iman etmediklerinden dolayı böyle bir cezaya çarptırılmışlardır.







126- وَهَذَا صِرَاطُ رَبِّكَ مُسْتَقِيمًا “İşte bu, dosdoğru olarak Rabbinin yoludur.”



“İşte bu”
ifadesiyle işaret olunan şey



-Kur’anın getirdiği beyan,



-İslam,



-Bahsi geçen imana muvaffak kılmak veya mahrum bırakmak olabilir.



“Rabbinin yoludur.”



Rabbinin razı olduğu yoldur. Veya O’nun hikmetinin iktiza ettiği âdeti ve yoludur.



“Dosdoğru olarak”



Bu yolda bir eğrilik yoktur.



قَدْ فَصَّلْنَا الآيَاتِ لِقَوْمٍ يَذَّكَّرُونَ “Şüphesiz biz, hatırlayıp ibret alan bir kavim için âyetleri geniş bir şekilde açıkladık.”



Öğüt alanlar bu ayetlerden anlarlar ki,



-Her şeye gücü yeten ancak Allahtır.



-Hayır ve şerden meydana gelen her şey O’nun hükmüyle ve yaratmasıyladır.



-Ve o, kullarının hallerini bilir, onlara muamelesinde hikmet ve adalet sahibidir.







127- لَهُمْ دَارُ السَّلاَمِ عِندَ رَبِّهِمْ “Onlar için Rableri katında dârus- selâm vardır.”



Dârus-Selâm
, Allahın diyarıdır. Bundan murat cennettir. Allahu Teâlânın bunu zâtına nisbet etmesi, o cennetin şanına tazim içindir.



Veya “Darus-Selâm”dan murat her türlü nahoş şeylerden uzak olan selâmet yurdudur.



Veya kendilerine taraf-ı İlahiden selâm verilecek diyardır.



Darus-Selâm, Allahın taahhüdündedir. Veya onlar için Allah katında hazırlanmış olup, künhünü O’ndan başkası bilmemektedir.



وَهُوَ وَلِيُّهُمْ بِمَا كَانُواْ يَعْمَلُونَ “Ve O, yapmakta oldukları şeylerden dolayı onların velisidir.”







128-
وَيَوْمَ يِحْشُرُهُمْ جَمِيعًا “Onların hepsini bir araya toplayacağı gün (şöyle diyecektir:)



يَا مَعْشَرَ الْجِنِّ قَدِ اسْتَكْثَرْتُم مِّنَ الإِنسِ “Ey cin topluluğu! İnsanların çoğunu yoldan çıkardınız.”



“Cin topluluğundan”
murat şeytanlardır. Yani, ey şeytanlar topluluğu!



İnsanları kandırmak ve yoldan çıkarmak için çok çalıştınız, onları kendinize tâbi yaptınız.



وَقَالَ أَوْلِيَآؤُهُم مِّنَ الإِنسِ “Onların insanlardan olan dostları şöyle derler:”



رَبَّنَا اسْتَمْتَعَ بَعْضُنَا بِبَعْضٍ “Ey Rabbimiz! Bizler birbirimizden yararlandık.”



İnsanların cinlerden faydalanması, cinlerin onlara şehevî şeylere ve bunlara ulaştıran vesilelere rehberlik yapmalarıdır. Cinlerin insanlardan faydalanması ise, insanların onlara itaat etmesi ve muratlarına ulaştırmalarıdır.



Denildi ki: İnsanların onlardan faydalanması, ıssız yerlerde ve korku hallerinde onlara sığınmaları, cinlerin insanlardan faydalanması ise, insanların onları korumaya muktedir varlıklar olarak kabullenmeleridir.



وَبَلَغْنَا أَجَلَنَا الَّذِيَ أَجَّلْتَ لَنَا “Ve bize belirlediğin ecelimizin sonuna ulaştık.”



Onlara belirlenen ecelden murat, öldükten sonra diriltilmeleridir.



Onların bu ifadesinde,



-Şeytana uyduklarını,



-Hevâ’ya tâbi olduklarını,



-Haşri inkâr ettiklerini,



-Yaptıklarına pişman olduklarını itiraf etmek vardır.



قَالَ النَّارُ مَثْوَاكُمْ خَالِدِينَ فِيهَا “Allah der: Ebedî kalmak üzere duracağınız yer ateştir.”



إِلاَّ مَا شَاء اللّهُ “Ancak Allah’ın dilemesi müstesna.”



Ayette nazara verilen istisna,



-Ateşten zemherire intikal vakitleridir.



-Ateşe girmeden evvel kendilerine tanınan mühletler de olabilir.



إِنَّ رَبَّكَ حَكِيمٌ عَليمٌ “Şüphesiz Rabbin Hakîm – Alîm’dir.”



Senin Rabbin, fiillerinde hikmet sahibidir, ins ve cinin amellerini ve hallerini bilir.







129- وَكَذَلِكَ نُوَلِّي بَعْضَ الظَّالِمِينَ بَعْضًا بِمَا كَانُواْ يَكْسِبُونَ “İşte bunun gibi, kesbettikleri şeyler sebebiyle zalimlerin bir kısmını bir kısmına dost yaparız.”



Kesbettikleri küfür ve günahlar sebebiyle o zalimlerin bir kısmını bir kısmına dost yaparız.







130- يَا مَعْشَرَ الْجِنِّ وَالإِنسِ أَلَمْ يَأْتِكُمْ رُسُلٌ مِّنكُمْ يَقُصُّونَ عَلَيْكُمْ آيَاتِي وَيُنذِرُونَكُمْ لِقَاء يَوْمِكُمْ هَذَا “Ey cin ve ins topluluğu! İçinizden size âyetlerimi anlatan ve bu gününüzün gelip çatacağını size hatırlatan rasuller gelmedi mi?”



Ayette nazara verilen rasuller, özellikle insanlara gönderilen elçilerdir. Lakin hitapta cinlerle beraber olduklarından ifadenin böyle gelmesi sahih olmuştur. Bunun naziri “İkisinden inci ve mercan çıkar.” (Rahmân, 22) ayetidir. Mercan, tuzlu sudan çıkar, tatlı sudan çıkmaz.



Bazıları ayetin zahirinden hareketle “Hem insanlara hem de cinlere kendi cinslerinden peygamberler gönderildi” dediler.



Denildi ki: Cinlerden gönderilen elçiler, insanlara gönderilen peygamberlerin elçileridir. Nitekim ayette şöyle geçer:



“Hani Kur’an’ı dinlemek üzere cinlerden bir grubu sana yöneltmiştik. Onlar, peygamberin yanına gelince birbirlerine, “Susun!” dediler. Kur’an’ın okunması bitince de uyarıcı olarak kavimlerine döndüler.” (Ahkaf, 29)



قَالُواْ شَهِدْنَا عَلَى أَنفُسِنَا “Onlar derler: Biz kendi aleyhimize şahitlikettik.”



Günah ve isyan içinde olduğumuza şehadet ettik.



Onların bu ifadesi, küfürlerini ve azabı hak ettiklerini bir itiraftır.



وَغَرَّتْهُمُ الْحَيَاةُ الدُّنْيَا “Dünya hayatı onları aldattı.”



وَشَهِدُواْ عَلَى أَنفُسِهِمْ أَنَّهُمْ كَانُواْ كَافِرِينَ “Ve kâfir olduklarına dair kendi aleyhlerine şahitlik ettiler.



Ayet, onların bakışının hatalı olduğunu ve görüşlerinin doğru olmadığını bildirerek onları kınar. Çünkü onlar dünya hayatına ve nâkıs lezzetlere aldandılar, ahireti ise bütün bütün terk ettiler. Sonunda kendileri aleyhinde küfürlerine şehadet ettiler, kendilerini ebedi azaba teslim ettiler.



Onların bu hâlini anlatmakta, muhatapları onlar gibi olmaktan sakındırmak vardır.







131- ذَلِكَ أَن لَّمْ يَكُن رَّبُّكَ مُهْلِكَ الْقُرَى بِظُلْمٍ وَأَهْلُهَا غَافِلُونَ “İşte bu,Allah’ın, halkları habersizken beldeleri haksız yere helâk etmeyeceği içindir.”



“İşte bu”
ifadesi, peygamberlerin gönderilmesine işarettir.



Ayetin devamı, hükmün illetini gösterir.[4>







132- وَلِكُلٍّ دَرَجَاتٌ مِّمَّا عَمِلُواْ “Her biri için yaptıklarına göre dereceler vardır.”



Mükelleflerin hepsi için yaptıkları amellere göre veya bunların karşılığı olarak mertebeler vardır.



وَمَا رَبُّكَ بِغَافِلٍ عَمَّا يَعْمَلُونَ “Rabbin onların yaptıklarından gafil değildir.”



Allah, onların yaptıklarından gafil olmadığı için hiçbir amel O’na gizli kalmaz. Onlardan her birinin layık olduğu sevap veya ceza miktarını da elbette bilir.







133- وَرَبُّكَ الْغَنِيُّ ذُو الرَّحْمَةِ “Rabbin Ğanî’dir, rahmet sahibidir.”



Allah Ğanî’dir,
kullarından ve onların ibadetlerinden müstağnidir, hiçbir şeye muhtaç değildir.



“Rahmet sahibidir.”



Onları kemâle erdirmek için mükellefiyetle onlara merhametini gösterir, isyanlarına mukabil de süre verir.



Ayette, biraz önce zikri geçen peygamber göndermenin –haşa- Allahın bir faydası olmasına değil, kullara merhametinin bir tezahürü olduğuna tenbihte bulunmak ve bu ayetin peşinde gelen “dilerse sizi ortadan kaldırır”, yani “size bir ihtiyacı yoktur” manasına da bir hazırlık vardır.



إِن يَشَأْ يُذْهِبْكُمْ وَيَسْتَخْلِفْ مِن بَعْدِكُم مَّا يَشَاء كَمَآ أَنشَأَكُم مِّن ذُرِّيَّةِ قَوْمٍ آخَرِينَ “Sizi başka bir kavmin neslinden getirdiği gibi, dilerse sizi ortadan kaldırır ve sizden sonra da yerinize dilediğini getirir.”



“Dilerse sizi ortadan kaldırır”




Ey âsiler, Allah dilerse sizi ortadan kaldırır.



“Ve sizden sonra da yerinize dilediğini getirir.”



Dilerse böyle yapar. Ama size olan rahmetinden bunları size bildirdi, içinizden peygamberler gönderdi.







134- إِنَّ مَا تُوعَدُونَ لآتٍ “Size vaad edilenler muhakkak gelecektir.”



وَمَا أَنتُم بِمُعْجِزِينَ “Ve siz, onun önüne geçemezsiniz.”



Size vaat edilen öldükten sonra dirilmek ve ahiretle ilgili hâller muhakkak vuku bulacaktır.







135- قُلْ يَا قَوْمِ اعْمَلُواْ عَلَى مَكَانَتِكُمْ “De ki: Ey kavmim! Gücünüz yettiğince yapacağınızı yapın!”



Bütün imkânlarınızı seferber edin, yapacağınızı yapın! Küfrünüzde, düşmanlığınızda sebat edin!



“Gücünüz yettiğince yapacağınızı yapın!”



Ayetin bu ifadesi, emir sûretinde bir tehdittir.



إِنِّي عَامِلٌ “Ben de yapıyorum.”



Ben de İslâm üzere sabır ve sebâtla devam edeceğim.



Emir sığasıyla tehdit, vaîdde mübalağadır. Sanki tehdidi yapan toptan ceza vermek istemekte ve muhatabını bunu netice verecek şeye sevk etmektedir. Ayrıca, bu tehditte, yapamayacağı şey kendisine emredilen biri gibi, tehdid edilen kimsenin de ne yaparsa yapsın şerden başka bir şey kazanamayacağını tescil etmek vardır.



فَسَوْفَ تَعْلَمُونَ مَن تَكُونُ لَهُ عَاقِبَةُ الدِّارِ “Yakında (dünya) yurdunun akıbetinin kimin olduğunu bileceksiniz.”



Ayette, uyarı bulunmakla beraber sözü insaflı söylemek ve hüsn-ü edep vardır. Ayrıca, uyaranın haklı olduğuna güvenmesine bir tenbih söz konusudur.



إِنَّهُ لاَ يُفْلِحُ الظَّالِمُونَ “Şüphesiz, zalimler felaha eremezler.”



Ayette “kâfirler” yerine “zalimler” denilmesi hem daha genel olması, hem de daha ziyade mana ifade etmesindendir.








[1> Bu, Allahtan bir zorlama olmayıp, pek çok ayette dikkat çekildiği üzere “onların kesblerine terettüp eden bir neticedir.”



[2> Hz. Peygamber, şirkten en uzak insandır. Ama Ona böyle emredilmesi, işin ciddiyetini vurgular ve o hal üzere devam etmeye şiddetle teşvik eder.



[3> Yani Kur’an hem sıdk hem de adalet özelliğine sahiptir. Sıdk özelliği verdiği haberler ve yaptığı vaatlerle ilgilidir. Adalet özelliği ise, hükümlerle ilgilidir. O, hep doğruyu söyler ve adil bir şekilde hükmeder. Bunların zıddı olan yalan ve zulüm, ona asla yanaşmaz.



[4> Yani, Allahın peygamberler göndermesi insanların “Ya Rabbi, bizler nelerle mükellef olduğumuzu bilmiyorduk” dememeleri içindir.

136- وَجَعَلُواْ لِلّهِ مِمِّا ذَرَأَ مِنَ الْحَرْثِ وَالأَنْعَامِ نَصِيبًا “Yarattığı ekinlerden ve hayvanlardan Allaha bir pay ayırdılar.”



فَقَالُواْ هَذَا لِلّهِ بِزَعْمِهِمْ وَهَذَا لِشُرَكَآئِنَا “Ve kendi zanlarınca, “bu, Allah için, bu da bizim şeriklerimiz (putlarımız) için” dediler.”



فَمَا كَانَ لِشُرَكَآئِهِمْ فَلاَ يَصِلُ إِلَى اللّهِ “Şerikleri için olan hisseye gelince, Allah’a ulaşmaz.”



وَمَا كَانَ لِلّهِ فَهُوَ يَصِلُ إِلَى شُرَكَآئِهِمْ “Allah için olan hisse ise şeriklerine ulaşır.”



Rivayete göre Mekke müşrikleri tarlada elde edilen mahsulden ve hayvanlardan bir kısmını ayırıp bunları misafirlere ve fakirlere sarfediyorlardı. Bir kısmını ilahları (putları) için ayırıyor ve onların giderlerine kullanıyor, onlara kurban kesiyorlardı. Allah için ayırdıklarının daha kaliteli olduğunu gördüklerinde bunu putlar için ayırdıklarıyla değiştiriyorlardı. Putlar için ayırdıklarını daha kaliteli gördüklerinde ise, ilahlarına olan muhabbet sebebiyle bir değişiklik yapmıyorlardı.



“Yarattığı ekinlerden ve hayvanlardan O’na bir pay ayırdılar” ifadesinde onların ne derece cahil olduklarına bir tenbih vardır. Çünkü hiçbir şeye gücü yetmeyen mahlûku, yaratıcıya ortak kılmaktadırlar. Sonra daha temiz olanı o mahlûk için ayırmakla Allaha tercih etmektedirler.



Ayette “kendi zanlarınca” ifadesi, bunun Allah tarafından emredilmeyip kendi uydurdukları şeylerden olduğuna bir tenbihtir.



سَاء مَا يَحْكُمُونَ “Ne kötü hükmediyorlar!”







137-
وَكَذَلِكَ زَيَّنَ لِكَثِيرٍ مِّنَ الْمُشْرِكِينَ قَتْلَ أَوْلاَدِهِمْ شُرَكَآؤُهُمْ لِيُرْدُوهُمْ وَلِيَلْبِسُواْ عَلَيْهِمْ دِينَهُمْ “Bunun gibi, onların şerikleri müşriklerden çoğuna evlatlarını öldürmeyi güzel gösterdi ki hem onları mahvetsinler, hem de dinlerini karıştırıp bozsunlar.”



İşte kurban taksiminde bu yanlış uygulamayı onların cinnî şerikleri kendilerine süslü gösterdikleri gibi, evlatlarını ilahlara kurban etmeyi veya kız çocuklarını diri diri toprağa gömmeyi de güzel gösterdiler.



Böyle yapmaları,



-Onları günaha kışkırtarak helâk etmek,



-Ve ataları İsmailin dininden gelen şeyleri onlara karıştırmak veya dinden kendilerine emredilenleri farklı bir şekilde göstermek içindir.



وَلَوْ شَاء اللّهُ مَا فَعَلُوهُ “Eğer Allah dileseydi, bunu yapamazlardı.”



Şayet Allah dileseydi, müşrikler kendilerine süslü kılınan şeyleri yapmazlardı.



Ayetten murat, günahları süslü kılan cinnî şeytanlar da olabilir veya hem müşrikler, hem de onları günahlara kışkırtanlar beraberce düşünülebilir.



فَذَرْهُمْ وَمَا يَفْتَرُونَ “Artık sen onları uydurdukları ile baş başa bırak.”







138-
وَقَالُواْ هَذِهِ أَنْعَامٌ وَحَرْثٌ حِجْرٌ لاَّ يَطْعَمُهَا إِلاَّ مَن نّشَاء بِزَعْمِهِمْ وَأَنْعَامٌ حُرِّمَتْ ظُهُورُهَا “Zanlarınca dediler ki: Bunlar dokunulmaz hayvanlar ve ekinlerdir, bunları bizim dilediğimizden başkası yiyemez. Bunlar da sırtları (binilmesi) yasaklanmış hayvanlardır.”



Bununla işaret olunan, ilahları (putları) için ayırdıklarıdır.



“Bunları bizim dilediğimizden başkası yiyemez” ifadesinden murat, o putlara hizmet edenler ve erkeklerdir. Kadınların yemesini haram sayıyorlardı.



“Bunlar da sırtları yasaklanmış hayvanlardır.”



Sırtları, yani binilmesi haram olan hayvanlar bahira, saibe ve hamie denilen hayvanlardır.[1>



وَأَنْعَامٌ لاَّ يَذْكُرُونَ اسْمَ اللّهِ عَلَيْهَا “Bir kısım hayvanları da keserken üzerlerine Allah’ın adını anmazlar.”



Bir kısım hayvanları keserken Allah adını söylemeyip putların namına kesiyorlardı.



افْتِرَاء عَلَيْهِ(Bütün bunları) Ona (Allah’a) iftira ederek yaparlar.”



سَيَجْزِيهِم بِمَا كَانُواْ يَفْتَرُونَ “Bu iftiraları sebebiyle, (Allah) onları cezalandıracaktır.”







139-
وَقَالُواْ مَا فِي بُطُونِ هَذِهِ الأَنْعَامِ خَالِصَةٌ لِّذُكُورِنَا وَمُحَرَّمٌ عَلَى أَزْوَاجِنَا “Dediler ki: Bu hayvanların karınlarındakiler sadece erkeklerimize ait olup eşlerimize haramdır.”



Bundan murat, bahira ve saibe adı verilen dişi hayvanların karınlarındaki ceninlerdir.



وَإِن يَكُن مَّيْتَةً فَهُمْ فِيهِ شُرَكَاء “Eğer ölü doğarsa o zaman hepsi onda ortaktırlar.”



Yani, eğer canlı olarak doğarsa, bunlar erkeklerimize helaldir, kadınlara ise haramdır.



سَيَجْزِيهِمْ وَصْفَهُمْ(Allah) onların bu nitelemelerini cezalandıracaktır.”



إِنَّهُ حِكِيمٌ عَلِيمٌ “Çünkü O, Hakîm – Alîm’dir.”



Bu şekilde nitelemeleri “Onlar, kendilerinin hoşlanmadıkları şeyleri, Allah’a isnad ederler. Dilleri ise, en güzel şeylerin onlara ait olduğunu yalan olarak uydurur.” (Nahl, 62) ayetinin de işaret ettiği gibi gerçeği yansıtmayan bir niteleme olduğundan Allaha karşı bir iftiradır ve bunun cezasını göreceklerdir.







140- قَدْ خَسِرَ الَّذِينَ قَتَلُواْ أَوْلاَدَهُمْ سَفَهًا بِغَيْرِ عِلْمٍ وَحَرَّمُواْ مَا رَزَقَهُمُ اللّهُ افْتِرَاء عَلَى اللّهِ “Beyinsizlikleri yüzünden bilgisizce çocuklarını öldürenler, Allah’ın kendilerine verdiği rızkı -Allah’a iftira ederek- haram sayanlar, mutlaka hüsrana düşmüşlerdir.”



Bundan murat, esaret ve fakirlik korkusuyla kızlarını öldüren bazı Arablardır.



Böyle yapmaları akıllarının kıt olmasından ve onların rızıklarını verecek olanın kendileri değil Allah olduğunu bilmemelerindendir.



“Allah’ın kendilerine verdiği rızkı -Allah’a iftira ederek- haram sayanlar”



Bahira gibi aslında Allahın rızık olarak verdiklerini haram kılıyorlar.



قَدْ ضَلُّواْ “Gerçekten onlar sapmışlardır.”



وَمَا كَانُواْ مُهْتَدِينَ “Doğru yolu bulmuş da değillerdir.”



Böylece yoldan saptılar, hak ve doğru olana yol bulmadılar.







141- وَهُوَ الَّذِي أَنشَأَ جَنَّاتٍ مَّعْرُوشَاتٍ وَغَيْرَ مَعْرُوشَاتٍ وَالنَّخْلَ وَالزَّرْعَ مُخْتَلِفًا أُكُلُهُ وَالزَّيْتُونَ وَالرُّمَّانَ مُتَشَابِهًا وَغَيْرَ مُتَشَابِهٍ “O, çardaklı-çardaksız olarak bahçeleri, ürünleri, çeşit çeşit hurmalıkları ve ekinleri, zeytini ve narı birbirine benzer ve birbirinden farklı biçimde yaratandır.”



Çardaklı ve çardaksız üzüm bahçelerinden murat, insan eliyle dikilenler ve sahra ve dağlarda bitenler de olabilir.



“Birbirine benzer ve birbirinden farklı”



Bunların her birinin meyveleri görünüş ve keyfiyet olarak farklı farklıdır.



Bunların bazı fertleri renk ve tatta birbirine benzer, bir kısmı ise benzemez.



كُلُواْ مِن ثَمَرِهِ إِذَا أَثْمَرَ “Bunlar meyve verince meyvelerinden yiyin.”



وَآتُواْ حَقَّهُ يَوْمَ حَصَادِهِ “Hasat günü de hakkını verin.”



Ayetten murat, hasat zamanı sadaka olarak verilmesidir, zekât değildir. Çünkü zekât Medinede farz kılındı, ayet ise Mekkî ayetlerdendir. Bununla beraber ayetin Medenî olup bundan muradın zekât olduğu da söylenmiştir.



Hasad günü zekâtının verilmesini söylemek, buna ihtimam gösterilmesi, tehir edilmemesi içindir.



وَلاَ تُسْرِفُواْ “Ama israf etmeyin.”



Tasaddukta israf etmeyin.



Bu ayet, “Onu (elini) büsbütün de açma.” (İsra, 29) ayeti gibidir.



إِنَّهُ لاَ يُحِبُّ الْمُسْرِفِينَ “Çünkü O, israf edenleri sevmez.”



Allah, israf edenlerin fiiline rıza göstermez.







142- وَمِنَ الأَنْعَامِ حَمُولَةً وَفَرْشًا(O), hayvanlardan yük taşıyanları ve eti yenilenleri (yaratandır).”



Allah, ağırlıklarınızı taşıyan ve kesilip yenilen, derisinden, yününden, kılından dokuma yapılan hayvanlar yarattı.



Denildi ki: O hayvanlardan büyük olanlar yük taşımaya, küçük olup yere yakın olanlar da dokuma yapılmaya müsaittir.



كُلُواْ مِمَّا رَزَقَكُمُ اللّهُ “Allah’ın size verdiği rızıktan yiyin.”



O hayvanlardan, Allahın size helâl kıldıklarını yiyin.



وَلاَ تَتَّبِعُواْ خُطُوَاتِ الشَّيْطَانِ “Ve şeytanın adımlarına uymayın.”



Helal kılmak ve haram kılmakta kendi keyfinize göre konuşarak şeytanın adımlarına uymayın.



إِنَّهُ لَكُمْ عَدُوٌّ مُّبِينٌ “Çünkü o, sizin için apaçık bir düşmandır.”







143-
ثَمَانِيَةَ أَزْوَاجٍ “Sekiz adet hayvan.”



مِّنَ الضَّأْنِ اثْنَيْنِ وَمِنَ الْمَعْزِ اثْنَيْنِ “Koyundan iki, keçiden iki.”



قُلْ آلذَّكَرَيْنِ حَرَّمَ أَمِ الأُنثَيَيْنِ “De ki: (Allah), iki erkeği mi haram kıldı, yoksa iki dişiyi mi?”



أَمَّا اشْتَمَلَتْ عَلَيْهِ أَرْحَامُ الأُنثَيَيْنِ “Ya da iki dişinin rahimlerinde bulunan yavruları mı?”



Ayetin bu kısmı, bir önceki ayette yer alan insana musahhar kılınan hayvanlardan bedeldir veya yine o ayette geçen “Yiyiniz…” emrinin mefulüdür.



نَبِّؤُونِي بِعِلْمٍ إِن كُنتُمْ صَادِقِينَ “Eğer sadık iseniz, bana bir bilgi verin.”



Eğer onun haramlığı davasında doğru söylüyorsanız, Allahın bunlardan bir şeyi haram kıldığına delâlet eden şeyi bana haber verin!







144- وَمِنَ الإِبْلِ اثْنَيْنِ وَمِنَ الْبَقَرِ اثْنَيْنِ “Ve deveden iki, sığırdan iki.”



قُلْ آلذَّكَرَيْنِ حَرَّمَ أَمِ الأُنثَيَيْنِ “De ki: (Allah), iki erkeği mi haram kıldı yoksa iki dişiyi mi?”



أَمَّا اشْتَمَلَتْ عَلَيْهِ أَرْحَامُ الأُنثَيَيْنِ “Ya da iki dişinin rahimlerinde bulunan yavruları mı?”



Ayetten murat Allahu Teâlânın bu dört cinsin erkeğinden ve dişisinden veya dişilerinin rahminde bulunanlardan herhangi bir şeyi haram kılmasını inkârdır. Çünkü onlar bu hayvanların erkeklerini, bazan da nasıl olursa olsun bunların yavrularını “Allah bunları haram kıldı” diyerek haram sayıyorlardı.



أَمْ كُنتُمْ شُهَدَاء إِذْ وَصَّاكُمُ اللّهُ بِهَذَا “Yoksa Allah size bunları haram ettiğinde, orada hazır mı idiniz!?”



Allah bunları size haram kıldı da, buna şahit mi oldunuz? Çünkü sizler hiçbir peygambere inanmıyorsunuz. Bu durumda böyle bir bilgiye ancak müşahade ve duyma yoluyla ulaşabilirsiniz!



فَمَنْ أَظْلَمُ مِمَّنِ افْتَرَى عَلَى اللّهِ كَذِبًا لِيُضِلَّ النَّاسَ بِغَيْرِ عِلْمٍ “Böyle hiçbir bilgiye dayanmaksızın, insanları saptırmak için Allah’a karşı yalan uydurandan daha zalim kim olabilir?”



Bir ilme dayanmadan insanları saptırmak için yalan uydurup, bunu da Allaha nisbet ederek O’nun haram kılmadığını harammış gibi gösterenden daha zâlim kim olabilir?



إِنَّ اللّهَ لاَ يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِمِينَ “Şüphesiz Allah, zalimler topluluğunu doğru yola iletmez.”







145- قُل لاَّ أَجِدُ فِي مَا أُوْحِيَ إِلَيَّ مُحَرَّمًا عَلَى طَاعِمٍ يَطْعَمُهُ “De ki: Bana vahyedilenler içinde bir kimsenin yiyecekleri arasında şunlardan başka, haram kılınmış bir şey bulmuyorum:”



“Bana vahyedilenler içinde”
ifadesi “bana vahyedilen Kur’anda” manasına gelebildiği gibi, genel anlamda da olabilir. Ayette, bir şeyin haramlığının hevâ ile değil ancak vahiyle bilinebileceğine bir tenbih vardır.



إِلاَّ أَن يَكُونَ مَيْتَةً “Leş.”



أَوْ دَمًا مَّسْفُوحًا “Veya akıtılmış kan.”



Ayette “akıtılmış kan” denilmesi, ciğer ve dalak gibi böyle olmayanları hükümden hariç tutar.



أَوْ لَحْمَ خِنزِيرٍ “Veya domuz eti.”



فَإِنَّهُ رِجْسٌ “Ki o şüphesiz necistir.”



Çünkü domuz, necaset yemeyi âdet hâline getirdiği için bizzat kendisi veya eti necistir.



أَوْ فِسْقًا أُهِلَّ لِغَيْرِ اللّهِ بِهِ “Ya da Allah’tan başkası adına kesilmiş bir murdar hayvan.”



Put adına kesilen hayvana “fısk” denilmesi putun Allaha itaatten çıkma işlerinde kullanılmasındandır.



فَمَنِ اضْطُرَّ غَيْرَ بَاغٍ وَلاَ عَادٍ فَإِنَّ رَبَّكَ غَفُورٌ رَّحِيمٌ “Fakat talip olmaksızın ve zaruret ölçüsünü aşmaksızın kim bunlardan yemek zorunda kalırsa, şüphesiz Rabbin Ğafur – Rahîm’dir.”



Ğafur- Rahim olduğu için, zaruret hâlinde yediğinden dolayı onu hesaba çekmez.



Ayet, “Bana vahyedilenler içinde bir kimsenin yiyecekleri arasında şunlardan başka, haram kılınmış bir şey bulmuyorum” ifadesiyle muhkemdir. Bu üslûb, başka bir şeyde haramlığın olmasını ortadan kaldırmaz. Dolayısıyla bu ayete dayanarak haber-i vahidle kitabın neshine veya bunlar dışındakilerin hepsinin helâl olduğuna delil getirmek uygun olmaz.







146- وَعَلَى الَّذِينَ هَادُواْ حَرَّمْنَا كُلَّ ذِي ظُفُرٍ “Yahudilere tırnaklı hayvanların hepsini haram kıldık.”



Deve, yırtıcı hayvan ve kuşlar gibi tırnaklı olanları onlara haram kıldık.



Denildi ki: Ayette nazara verilen, pençe ve toynağı olan hayvanlardır. Toynağa “tırnak” denilmesi mecazendir. Belki de zulümlerinin neticesi olarak genel bir haram kılma söz konusu oldu.



وَمِنَ الْبَقَرِ وَالْغَنَمِ حَرَّمْنَا عَلَيْهِمْ شُحُومَهُمَا “Sığır ve koyunların ise, içyağlarını onlara haram kıldık.”



إِلاَّ مَا حَمَلَتْ ظُهُورُهُمَا أَوِ الْحَوَايَا أَوْ مَا اخْتَلَطَ بِعَظْمٍ “Ancak sırtlarında veya bağırsaklarında bulunanlar, ya da kemiklerine karışanlar müstesna.”



ذَلِكَ جَزَيْنَاهُم بِبَغْيِهِمْ “İşte, azgınlıkları sebebiyle onları böyle cezalandırdık.”



Burada işaret edilen, haram kılma veya onlara verilen cezadır.



وِإِنَّا لَصَادِقُونَ “Biz elbette doğru söyleyenleriz.”



Verdiğimiz haberde veya vaad ve vaîdde biz sâdıkız, doğruyu bildiririz.







147- فَإِن كَذَّبُوكَ فَقُل “Eğer seni yalanladılarsa, de ki:”



رَّبُّكُمْ ذُو رَحْمَةٍ وَاسِعَةٍ “Rabbiniz geniş rahmet sahibidir.”



Yalanlamanıza mukabil size mühlet verir. Ama mühlet verilmesine aldanmayın, çünkü asla ihmal etmez.



وَلاَ يُرَدُّ بَأْسُهُ عَنِ الْقَوْمِ الْمُجْرِمِينَ “Bununla beraber O’nun azabı mücrim kavimden geri çevrilmez.”



O, itaat edenlere geniş rahmet sahibidir, mücrimlere ise şiddetli bir ceza verendir.








[1> Bunlarla alakalı, Maide sûresi 103. ayette bilgi vardır.

148- سَيَقُولُ الَّذِينَ أَشْرَكُواْ “Allah’a ortak koşanlar diyecekler ki:”



لَوْ شَاء اللّهُ مَا أَشْرَكْنَا وَلاَ آبَاؤُنَا “Eğer Allah dileseydi, ne biz ortak koşardık, ne de babalarımız.”



وَلاَ حَرَّمْنَا مِن شَيْءٍ “Hiçbir şeyi de haram kılmazdık.”



Ayet, gelecekle ilgili bir durumu haber vermektedir. Haber verilenin vukuu, Kur’anın mu’cize oluşuna delâlet eder.



Böyle demelerinden maksatları, Allah katında meşru ve O’nun rızasına muvafık bir hal üzere olduklarını söylemektir, yoksa çirkin işleri Allahın iradesiyle yaptıklarını söyleyip mazeret bildirmek değildir.



كَذَلِكَ كَذَّبَ الَّذِينَ مِن قَبْلِهِم “Onlardan öncekiler de böyle yalanlamışlardı.”



حَتَّى ذَاقُواْ بَأْسَنَا “Sonunda azabımızı tatmışlardı.”



قُلْ هَلْ عِندَكُم مِّنْ عِلْمٍ فَتُخْرِجُوهُ لَنَا “De ki: Yanınızda bize çıkarabileceğiniz bir bilgi mi var?”



إِن تَتَّبِعُونَ إِلاَّ الظَّنَّ “Siz, sadece zanna uyuyorsunuz.”



وَإِنْ أَنتُمْ إَلاَّ تَخْرُصُونَ “Ve siz sadece yalan söylüyorsunuz.”



Ayette, özellikle dinin usulüne dair meselelerde zanna uymaktan men edilmesine bir delil vardır.







149- قُلْ فَلِلّهِ الْحُجَّةُ الْبَالِغَةُ “De ki: En üstün delil yalnızca Allah’ındır.”



İsbat husunda gayet metin ve kuvvetli olan apaçık delil Allahındır. Elinde böyle gayet kuvvetli hücceti olan kimse, davasının sahih olduğunu isbat eder.



فَلَوْ شَاء لَهَدَاكُمْ أَجْمَعِينَ “O, dileseydi elbette hepinizi doğru yola iletirdi.”



Şayet Allah dileseydi, muvaffak kılarak ve ona sevkederek hepinize hidayet ederdi. Lakin O, bazılarınızın hidayetini, bazılarının da dalaletini diledi.







150- قُلْ هَلُمَّ شُهَدَاءكُمُ الَّذِينَ يَشْهَدُونَ أَنَّ اللّهَ حَرَّمَ هَذَا “De ki: Haydi, “Allah şunu haram kıldı” diye tanıklık yapacak şahitlerinizi getirin.”



Ayette “şahitlerinizi getirin” deniliyor. Bunlardan murat, önderleridir. Cenab-ı Hak bununla önderlerini de ilzam ile davalarının batıl olduğunu, taklid edenlerin tutunacağı bir delil olmadığı gibi, önderlerinin de olmadığını göstermek istedi.



فَإِن شَهِدُواْ فَلاَ تَشْهَدْ مَعَهُمْ “Onlar şahitlik etseler de sen onlarla beraber şahitlik etme.”



Onlar “evet şahidiz, bu böyledir” diye şehadet ederlerse, Sen şehadet etme, onları onaylama. Davalarının fasit olduğunu beyan et, açıkla. Çünkü, ses çıkarmamak, batıl şehadette onlara muvafakat anlamına gelir.



وَلاَ تَتَّبِعْ أَهْوَاء الَّذِينَ كَذَّبُواْ بِآيَاتِنَا “Âyetlerimizi yalanlayanların hevâ’larına uyma.”



“Onların hevâsına uyma” yerine “ayetlerimizi yalanlayanların hevâ’larına uyma” denilmesi, ayetleri yalanlayan kimsenin sadece hevâya uyduğuna, delile uyan kimsenin ise ancak delili tasdik ettiğine delâlet içindir.



وَالَّذِينَ لاَ يُؤْمِنُونَ بِالآخِرَةِ وَهُم بِرَبِّهِمْ يَعْدِلُونَ “Ve o ahirete inanmayanlar, Rablerine, başka şeyleri denk tutarlar.”







151-
قُلْ تَعَالَوْاْ أَتْلُ مَا حَرَّمَ رَبُّكُمْ عَلَيْكُمْ “De ki: Gelin, Rabbinizin size neleri haram kıldığını okuyayım:”



أَلاَّ تُشْرِكُواْ بِهِ شَيْئًا “O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın.”



وَبِالْوَالِدَيْنِ إِحْسَانًا “Anne babaya iyilik edin.”



Ayette önce “O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın” denildi. Devamında aynı üslûb üzere “anne-babaya kötülük yapmayın” denilebilirdi. Bunun yerine “onlara iyilik edin” denilmesi, kötülükten daha ziyade sakındırmak ve ayrıca kötülük yapmamanın yeterli olmadığını, iyilik yapmak gerektiğine delâlet etmek içindir. Anne-baba dışındakilere ise, çoğu durumda kötülük yapmamak yeterli olabilir.



وَلاَ تَقْتُلُواْ أَوْلاَدَكُم مِّنْ إمْلاَقٍ “Fakirlik korkusuyla çocuklarınızı öldürmeyin.”



نَّحْنُ نَرْزُقُكُمْ وَإِيَّاهُمْ “Sizi de onları da biz rızıklandırırız.”



وَلاَ تَقْرَبُواْ الْفَوَاحِشَ “Çirkin işlere yaklaşmayın.”



Ayette geçen “fevahiş” büyük günahlar veya zina anlamına gelir.



مَا ظَهَرَ مِنْهَا وَمَا بَطَنَ “Açığına da, gizlisine de.”



Ayetin bu kısmı, “Günahın zahir olanını da bırakın, batın olanını da.” (En’am, 120) ayeti gibidir.



وَلاَ تَقْتُلُواْ النَّفْسَ الَّتِي حَرَّمَ اللّهُ إِلاَّ بِالْحَقِّ “Hak ile olması dışında Allah’ın haram kıldığı cana kıymayın.”



Hak ile öldürmek;
kısas, irtidad (dinden dönme) ve evli kimsenin zina yapması gibi durumlarda olur.



ذَلِكُمْ وَصَّاكُمْ بِهِ “İşte size (Allah) bunu tavsiye etti.”



“İşte”
ifadesi, üstte mufassal olarak zikredilenlere işarettir.



İşte Allah, bu sınırları korumanızı size tavsiye etti.



لَعَلَّكُمْ تَعْقِلُونَ “Ola ki aklınızı kullanasınız.”



Ta ki bu şekilde doğru yola ulaşasınız. Çünkü aklın kemâli rüşde ermek, doğru yola ulaşmaktır.







152- وَلاَ تَقْرَبُواْ مَالَ الْيَتِيمِ إِلاَّ بِالَّتِي هِيَ أَحْسَنُ حَتَّى يَبْلُغَ أَشُدَّهُ “Ve rüşdüne erişinceye kadar yetimin malına ancak en güzel şekilde yaklaşın.”



Yetimlerin malına, o malı korumak ve o malla kazandırmak şeklinde yapılabilecek en güzel fiile yaklaşın.



وَأَوْفُواْ الْكَيْلَ وَالْمِيزَانَ بِالْقِسْطِ “Ve ölçüyü ve tartıyı adaletle tam yapın.”



لاَ نُكَلِّفُ نَفْسًا إِلاَّ وُسْعَهَا “-Ki, biz kimseye gücünün yettiğinden fazlasını teklif etmeyiz-.”



Biz hiçbir nefse, kendisine zor gelip de yapamayacağı bir şeyi teklif etmeyiz. Yetim malına en güzel şekilde yaklaşmayı bildiren emirden sonra bunun gelmesi şu manayı ihtar eder: Hakkı ifa etmek size zor gelir. Ama size düşen, takatiniz nisbetinde bunu yapmaktır, onu aşan durumlardan ise sorumlu değilsiniz.



وَإِذَا قُلْتُمْ فَاعْدِلُواْ “Ve konuştuğunuz zaman âdil olun.”



Hüküm verme gibi durumlarda, adaletli olun, sözünüz adaleti yansıtsın.



وَلَوْ كَانَ ذَا قُرْبَى “Yakınınız bile olsa.”



Leh veya aleyhinde konuştuğunuz, hüküm verdiğiniz kimse akrabalarınızdan da olsa adaletten ayrılmayın.



وَبِعَهْدِ اللّهِ أَوْفُواْ “Ve Allah’ın ahdine vefa gösterin.”



ذَلِكُمْ وَصَّاكُم بِهِ “İşte size (Allah) bunu tavsiye etti.”



لَعَلَّكُمْ تَذَكَّرُونَ “Ola ki öğüt alıp düşünesiniz.”







153-
وَأَنَّ هَذَا صِرَاطِي مُسْتَقِيمًا “İşte bu, benim dosdoğru yolumdur.”



“İşte bu”
ifadesiyle bu sûrede zikrolunanlara işaret edilmiştir. Çünkü bu sûre baştan sona tevhid, nübüvvet ve şeriatla ilgilidir.



فَاتَّبِعُوهُ “Artık ona uyun.”



وَلاَ تَتَّبِعُواْ السُّبُلَ “Başka yollara uymayın.”



Benim bu dosdoğru yoluma tâbi olun, muhtelif dinlere veya hevâya tâbi yollara ittiba etmeyin. Çünkü delilin muktezası birdir, hevânın muktezası ise tabiatler ve âdetler farklı olduğu için çeşit çeşittir.



فَتَفَرَّقَ بِكُمْ عَن سَبِيلِهِ “Ta ki (o yollar) sizi O’nun yolundan ayırmasın.”



Diğer yollara uymayın ki vahye ittiba ve bürhan ile iktifa yolundan ayrılmayasınız, fırka fırka olmayasınız.



ذَلِكُمْ وَصَّاكُم بِهِ “İşte size (Allah) bunu tavsiye etti.”



İşte bu ittiba, Allahın size tavsiye ettiği bir ittibadır.




لَعَلَّكُمْ تَتَّقُونَ “Ola ki sakınasınız.”



Buna uyun ki dalaletten ve haktan ayrı düşmekten sakınasınız.



Ayet, öncesinde yer alan “Allah size bunu tavsiye etti” ifadesine at



fedilmiştir. Sanki şöyle denilmiştir: “İşte eskide ve şimdi Allahın size tavsiyesi budur.







154-
تَمَامًا عَلَى الَّذِيَ أَحْسَنَ “Sonra Mûsâ’ya Kitab’ı verdik.”



Sonra bundan daha büyüğü de şudur: Biz Musa’ya kitabı verdik.”



تَمَامًا عَلَى الَّذِيَ أَحْسَنَ “O, iyilik yapanlara nimeti tamamlamaktır.”



Hz. Musa’ya kitabın verilmesi, onun hakkını en güzel bir şekilde veren herkes için ikram ve nimetin tam olmasıdır.



Veya mana şöyle de olabilir: Hz. Musa zaten güzel bir şekilde bir ilme sahipti. Biz, O’nun ilmine bir ziyade ve tamamlayıcı olmak üzere Kitabı verdik.



وَتَفْصِيلاً لِّكُلِّ شَيْءٍ “Her şeyin açıklamasıdır.”



Ona verilen Kitap, dinde ihtiyaç duyulan her şeyi beyan ve tafsil eder.



وَهُدًى وَرَحْمَةً “Bir hidayet ve rahmettir.”



Hz. Musaya verilen Kitap bir hidayet ve rahmettir.



لَّعَلَّهُم بِلِقَاء رَبِّهِمْ يُؤْمِنُونَ “Ola ki, Rablerine kavuşacaklarına iman ederler.”



Ola ki İsrailoğulları karşılık görmek için Rablerine kavuşacaklarına iman ederler.

155- وَهَذَا كِتَابٌ أَنزَلْنَاهُ مُبَارَكٌ “Bu, indirdiğimiz mübarek bir kitaptır.”

Bu Kur’an, indirmiş olduğumuz faydası çok, mübarek bir kitaptır.

فَاتَّبِعُوهُ “Artık ona uyun.”

وَاتَّقُواْ “Ve Allah’a karşı gelmekten sakının.”

لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ “Ola ki merhamete nail olursunuz.”

Ola ki bu ittiba vasıtasıyla merhamete nail olursunuz.

Kur’ana ittiba, onda olanla amel etmektir.



156- أَن تَقُولُواْ إِنَّمَا أُنزِلَ الْكِتَابُ عَلَى طَآئِفَتَيْنِ مِن قَبْلِنَا(Onu size indirdik) Ta ki şöyle demeyesiniz: Kitap, sadece bizden önceki iki topluluğa indirildi.”

Kur’anın indirilmesinin illeti, muhataplarının “Kitap bizden önce ancak Yahudi ve Hristiyanlara indirildi” demelerinin önlenmesidir. Aslında başka milletlere de kitap indirilmişken “kitap bizden önce ancak iki taifeye indirildi” demeleri, o zamanda bu iki milletin kitabından başka semavî kitapların bilinmemesindendir.

وَإِن كُنَّا عَن دِرَاسَتِهِمْ لَغَافِلِينَ “Biz ise, onların okumasından habersizdik.”



157-
أَوْ تَقُولُواْ لَوْ أَنَّا أُنزِلَ عَلَيْنَا الْكِتَابُ لَكُنَّا أَهْدَى مِنْهُمْ “Yahut: “Eğer bize kitap indirilseydi, biz onlardan daha ziyade doğru yolda olurduk” demeyesiniz.”

“Zihnimiz keskin, fehmimiz daha nüfuz edicidir. Bundan dolayı ümmî olmamıza rağmen kıssalar, şiirler, hutbeler gibi değişik fenler, sanatlar meydana getirdik. Bir de kitap indirilseydi elbette öncekilerden daha hidayet üzere olurduk” dersiniz diye size Kitabı indirdik.

فَقَدْ جَاءكُم بَيِّنَةٌ مِّن رَّبِّكُمْ وَهُدًى وَرَحْمَةٌ “İşte size de Rabbinizden açık bir delil, bir hidayet ve bir rahmet geldi.”

Size gelen Kitap, onu düşünen ve kendisiyle amel eden için bir hidayet ve rahmettir.

فَمَنْ أَظْلَمُ مِمَّن كَذَّبَ بِآيَاتِ اللّهِ وَصَدَفَ عَنْهَا “Allah’ın âyetlerini yalanlayıp, onlardan yüz çevirenden daha zalim kim olabilir?”

Allahın ayetlerinin sıhhatini bildikten ve onları öğrenme imkânı bulduktan sonra onları yalanlayan ve ondan yüz çeviren veya alıkoyandan daha zâlim kim olabilir?

سَنَجْزِي الَّذِينَ يَصْدِفُونَ عَنْ آيَاتِنَا سُوءَ الْعَذَابِ بِمَا كَانُواْ يَصْدِفُونَ “Ayetlerimizden yüz çevirenleri, yüz çevirmeleri sebebiyle azabın en kötüsüyle cezalandıracağız.”

Ayetlerimizden yüz çeviren veya alıkoyanları, bu fiilleri sebebiyle şiddetli ceza ile cezalandıracağız.



158- هَلْ يَنظُرُونَ إِلاَّ أَن تَأْتِيهُمُ الْمَلآئِكَةُ أَوْ يَأْتِيَ رَبُّكَ أَوْ يَأْتِيَ بَعْضُ آيَاتِ رَبِّكَ “Onlar (iman etmek için) ancak kendilerine meleklerin gelmesini veya Rabbinin gelmesini ya da Rabbinin bazı âyetlerinin gelmesini mi gözlüyorlar?”

Mekke ehli aslında böyle bir şeyi beklemiyorlardı. Ama bekleyen biri gibi halleri olduğundan, hâlleri böyle olanlara benzetildi.

Mekke ehli ölüm veya azap meleklerinin veya Rabbinin azap emrinin veya kıyamet alâmeti olan hallerin gelmesini mi bekliyorlar?

Huzeyfe İbnu’l-Yeman ve Bera Bin Azib’den şöyle rivayet edilir ki:

“Kıyametten konuşuyorduk, Rasulullah yanımıza çıkageldi. “Neyi müzakere ediyorsunuz?” diye sordu. “Kıyametten konuşuyorduk” dedi. Bunun üzerine şöyle dedi: “Şu on alâmeti görmeden kıyamet kopmaz.

-Duhan,

-Dabbetü’l arz,

-Doğuda bir çöküntü,

-Batıda bir çöküntü.

-Arab yarımadasında bir çöküntü.

-Deccal.

En’am Sûresi - 100. Ders b 787

-Güneşin batıdan doğması.

-Ye’cüc ve Me’cüc.

-Hz. İsanın nüzûlü.

-Aden’den çıkan bir ateş.”

يَوْمَ يَأْتِي بَعْضُ آيَاتِ رَبِّكَ لاَ يَنفَعُ نَفْسًا إِيمَانُهَا لَمْ تَكُنْ آمَنَتْ مِن قَبْلُ أَوْ كَسَبَتْ فِي إِيمَانِهَا خَيْرًا “Rabbinin âyetlerinden bazısı geldiği gün, daha önce iman etmemiş veya imanında bir hayır kazanmamış olan bir kimseye (o günkü) imanı bir fayda vermez.”

Mesela sekeratta olan kimse bazı ayetleri görür, o vakit kendisinden perde kalkar. Fakat o hâlde iman etmek kişiye fayda vermez. Çünkü iman, bürhanîdir.

“Daha önce iman etmemiş veya imanında bir hayır kazanmamış olan kimse” Yani, böyle bir durumdaki kişiye, daha önceden imanı yoksa veya imanı olduğu halde bu imandan bir fayda elde etmemişse, o vakitte imanı bir fayda vermez.

Öyle görülüyor ki, amelden mücerret bir iman, muteber değildir. Sekerat anı gelinceye kadar edilen iman ise, muteber bir imandır.

قُلِ انتَظِرُواْ إِنَّا مُنتَظِرُونَ “De ki: Bekleyin, biz de bekliyoruz.”

Ayet onlara bir vaîddir. Yani, bu üçünden birinin gelmesini bekleyiniz, biz de bekliyoruz. Bunlardan biri geldiğinde biz kurtulacağız, size ise helâk olacaksınız.



159- إِنَّ الَّذِينَ فَرَّقُواْ دِينَهُمْ وَكَانُواْ شِيَعًا لَّسْتَ مِنْهُمْ فِي شَيْءٍ “Şu dinlerini parça parça edenler ve kendileri de grup grup ayrılmış olanlar var ya, (senin) onlarla hiçbir ilişiğin yoktur.”

Ayette nazara verilen durum, dinlerini parça parça ederek bir kısmına inanmak ve bir kısmına inanmamak veya dinde fırkalara bölünmektir. Hz. Peygamber şöyle bildirir: “Yahudiler yetmiş bir fırkaya bölündü, biri dışında diğerleri ateştedir. Hristiyanlar yetmiş iki fırkaya bölündü, biri dışında diğerleri ateştedir. Ümmetim ise yetmiş üç fırkaya bölünecek, biri dışında diğerleri ateşte olacak.”[1>

Sen onlardan ve onların fırkalara bölünmesinden suale tâbi değilsin.

Veya onların başına gelecek cezadan Sen sorumlu değilsin.

Veya sen onlardan berîsin.

Denildi ki: “Ayet onlara taarruzdan nehyeder. Bu, seyf ayeti ile mensuhtur.”

إِنَّمَا أَمْرُهُمْ إِلَى اللّهِ “Onların işi ancak Allah’a kalmıştır.”

Onların cezasını Allah verecektir.

ثُمَّ يُنَبِّئُهُم بِمَا كَانُواْ يَفْعَلُونَ “Sonra O, yapmakta olduklarını kendilerine haber verecektir.”

Allah, sonra onları cezalandırarak neler yaptıklarını tek tek haber verir.



160- مَن جَاء بِالْحَسَنَةِ فَلَهُ عَشْرُ أَمْثَالِهَا “Kim iyilikle gelirse, ona o getirdiğinin on katı vardır.”

Bu, Allahtan bir lütuftur. Bir iyiliğe on misli ile mükâfat, ona verilen en az mükâfattır. Yetmiş, yedi yüz ve hesapsız şekilde mükâfat vaatleri de vardır. Bundan dolayı denildi ki: İyiliğe vaat edilen on kat sevaptan murat çokluktur, belli bir adet değildir.

وَمَن جَاء بِالسَّيِّئَةِ فَلاَ يُجْزَى إِلاَّ مِثْلَهَا “Kim de kötülükle gelirse, sadece onun aynıyla cezalandırılır.”

وَهُمْ لاَ يُظْلَمُونَ “Ve onlar haksızlığa uğratılmazlar.”

Onların ne sevapları eksiltilir, ne de cezaları artırılır, ne yapmışlarsa onunla cezalandırılırlar.



161- قُلْ إِنَّنِي هَدَانِي رَبِّي إِلَى صِرَاطٍ مُّسْتَقِيمٍ “De ki: Rabbim, beni dosdoğru bir yola iletti.”

Allah beni vahiyle ve ortaya konulan delillere irşat etmekle dosdoğru bir yola hidayet etti.

دِينًا قِيَمًا مِّلَّةَ إِبْرَاهِيمَ حَنِيفًا “Dosdoğru dine, Hakk’a yönelen İbrahim’indinine.”

وَمَا كَانَ مِنَ الْمُشْرِكِينَ “Ve O, müşriklerden değildi.”



162- قُلْ إِنَّ صَلاَتِي وَنُسُكِي وَمَحْيَايَ وَمَمَاتِي لِلّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ “De ki: Benim namazım, ibadetim, hayatım ve ölümüm hep âlemlerin Rabbi Allah içindir.”

Nüsük
, bütün ibadetleri ifadede kullanıldığı gibi, özellikle kurban ve haccı ifade için kullanılır.



163- لاَ شَرِيكَ لَهُ “O’nun hiçbir şeriki yoktur.”

وَبِذَلِكَ أُمِرْتُ “İşte ben bununla emrolundum.”

Bunu demekle veya ihlâsla emrolundum.

وَأَنَاْ أَوَّلُ الْمُسْلِمِينَ “Ve ben Allaha teslim olanların ilkiyim.”

Çünkü her peygamberin Allaha teslim olması, ümmetinin teslim olmasından öncedir.



164- قُلْ أَغَيْرَ اللّهِ أَبْغِي رَبًّا وَهُوَ رَبُّ كُلِّ شَيْءٍ “De ki: Her şeyin Rabbi O iken, ben başka bir Rab mı ararım?”

Sebeb-i Nüzûl


Müşrikler Hz. Peygamberi kendi ilahlarına ibadete çağırmışlardı. Gelen vahiyle onlara cevap verdi.

Yani, Allahın dışında her şey benim gibi terbiyeye muhtaçtır, rububiyete ehil değildir.

وَلاَ تَكْسِبُ كُلُّ نَفْسٍ إِلاَّ عَلَيْهَا “Herkesin kazandığı yalnız kendisine aittir.”

وَلاَ تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ أُخْرَى “Hiçbir günahkâr başka bir günahkârın yükünü yüklenmez.”

“Onlar “bize uyun, hatalarınızı yüklenelim” demişlerdi. Ayet, bunlara bir cevaptır.

ثُمَّ إِلَى رَبِّكُم مَّرْجِعُكُمْ “Sonra dönüşünüz ancak Rabbinizedir.”

فَيُنَبِّئُكُم بِمَا كُنتُمْ فِيهِ تَخْتَلِفُونَ “O size, ihtilaf etmekte olduğunuz şeyleri haber verecektir.”

Allahın haber vermesi, doğru ile eğriyi ayırmak, hak yolda olanla bâtıl yolda olanı temyiz etmek şeklinde olur.



165-
وَهُوَ الَّذِي جَعَلَكُمْ خَلاَئِفَ الأَرْضِ “O ki, sizi yeryüzünde halifeler yaptı.”

İnsanların arzda halife olmaları,


-Bazısının bazısına halef olması,

-Allahın yeryüzünde tasarrufa yetkili kıldığı kimseler olmaları,

-Veya hitabın mü’minlere yönelik olması nazara alındığında “ey Müslümanlar!” Allah sizi önceki ümmetlere halife kıldı, onların yerine sizi getirdi” manalarında olabilir.

وَرَفَعَ بَعْضَكُمْ فَوْقَ بَعْضٍ دَرَجَاتٍ لِّيَبْلُوَكُمْ فِي مَا آتَاكُمْ “Size verdikleri ile sizi denemek için, bazınızı bazınıza derece derece üstün kıldı.”

Allah, size verdiği makam ve mal gibi şeylerle sizi deneyecektir.

إِنَّ رَبَّكَ سَرِيعُ الْعِقَابِ “Şüphesiz Rabbin, cezası çabuk olandır.”

Çünkü, her gelecek yakındır.

Veya cezayı murat ettiğinde sür’atli bir şekilde verir.

وَإِنَّهُ لَغَفُورٌ رَّحِيمٌ “Ve şüphe yok ki O, gerçekten Ğafur – Rahîm’dir.”

Ayette Cenab-ı Hak cezayı nazara verirken bunu zâtına nisbet etmedi.

Ama mağfiret ve rahmetini bildirirken “Ğafur Rahîm” şeklinde, hem de mübalağa sığası ile getirdi.

Ayrıca lâm ile de te’kid etti.

Bunların böyle ifadesinde, O’nun bizzât Ğafur olup arızî olarak ceza verdiğini, rahmetinin çok olup cezalandırmada müsamaha sahibi olduğunu bildirmek vardır.

Hz. Peygamber şöyle buyurur:

“En’am sûresi bana bir bütün olarak indirildi. Yetmiş bin melek de nüzûlü vaktinde tesbih ve tahmîd ile refakat ettiler. Allah bu sûreyi okuyana rahmet eder, yetmiş bin melek de gece ve gündüz boyunca En’am sûresinin ayetleri sayısınca istiğfar ederler.”




[1> Bundan murat, İslam coğrafyası içinde tarih boyunca çıkan ve kıyamete kadar da çıkacak bid’a ve dalalet fırkalarıdır. Bunlar az veya çok hak yoldan sapmışlardır. Hadisteki yetmiş ifadesi kesretten kinayedir. Çıkacak fırkaları belli bir adetle sınırlı görmek yerine, bunların sayısının pek çok olacağını anlamak daha uygundur.
Yazar:
Prof.Dr. Şadi Eren
 
Üst Alt