Neler yeni

Welcome to Cidar - Hak Yolunda... Hak üzere...

Forumumuza hoş geldiniz, burada birçok faydalı içerik ve aktif bir topluluk sizi bekliyor, ancak tüm özelliklerden yararlanabilmek ve paylaşımlara katılabilmek için kayıt olmanız gerekmektedir.

Enbiya Suresi Tefsiri

Admin

Yönetici
Katılım
19 Şub 2025
Mesajlar
180
Tepkime puanı
0
Puanları
16
1- اقْتَرَبَ لِلنَّاسِ حِسَابُهُمْ “İnsanlar için hesap vakti yaklaştı.”



Geçen zamana nisbetle, insanların hesap verme vakti yaklaştı.



Veya “Şüphesiz onlar onu uzak görüyorlar. Biz ise onu yakın görüyoruz.” (Mearic, 6-7) ve “Bir de senden acele azap istiyorlar. Hâlbuki Allah asla va’dinden caymaz. Şüphesiz Rabbinin nezdinde bir gün, sizin saydığınızdan bin yıl gibidir.” (Hacc, 47) ayetlerinde nazara verildiği gibi, Allaha bakan yönüyle onların hesabı yaklaştı.



Veya böyle denilmesi “her gelecek yakındır” esasına göredir. Geride kalan ve geçmiş olan ise, artık uzaktır.



وَهُمْ فِي غَفْلَةٍ مَّعْرِضُونَ “Onlar ise bir gaflet içinde yüz çevirmekteler.”



Ayetin devamında böyle denilmesi, hesaptan gafil bu insanlardan muradın kâfirler olduğunu gösterir.







2- مَا يَأْتِيهِم مِّن ذِكْرٍ مَّن رَّبِّهِم مُّحْدَثٍ إِلَّا اسْتَمَعُوهُ وَهُمْ يَلْعَبُونَ “Rablerinden kendilerine gelen her yeni uyarıyı hep eğlenerek dinliyorlar.”Kendilerini gaflet ve cehalet uykusundan uyandıracak yeni bir öğüt geldiğinde, onlar bu öğüdü,



-İleri derecede gafletleri,



-Tefekkürden ve işlerin akıbetini düşünmekten yüz çevirmeleri sebebiyle alay ederek ve dalga geçerek dinliyorlar.







3- لَاهِيَةً قُلُوبُهُمْ “Kalpleri hep eğlencede.”Dinlerken, kalpleri eğlenceye dalmış haldedir.



وَأَسَرُّواْ النَّجْوَى الَّذِينَ ظَلَمُواْ “Ve o zalimler aralarında şu gizli fısıltıyı



yaptılar:”
Onlar, gizli fısıldaşmaları yaparken, zalim kimseler olduğuna bir ima vardır.



هَلْ هَذَا إِلَّا بَشَرٌ مِّثْلُكُمْ “Bu, ancak sizin gibi bir insan.”



Öyle anlaşılıyor ki, önce kendi zihinlerinde “peygamber ancak bir melek olur” şeklinde bir esas benimsediler. Sonra da Hz. Peygamberin risalet iddiasında yalancı olduğunu buna dayandırdılar.



أَفَتَأْتُونَ السِّحْرَ وَأَنتُمْ تُبْصِرُونَ “Artık göz göre göre sihre mi gidip uyarsınız?”



O’nun getirmiş olduğu Kur’an gibi harikaları da, yine bu yanlış esastan hareketle, “sihir” olarak değerlendirdiler.Bunu, aralarında gizli bir görüşme şeklinde yapmaları, O’nun davasını yıkacak ve bütün insanlara fesadını gösterecek neticeleri meşveret etmek içindir.[1>







4- قَالَ رَبِّي يَعْلَمُ الْقَوْلَ فِي السَّمَاء وَالأَرْضِ (Peygamber) dedi: Benim Rabbim gökte ve yerde her sözü bilir.”Söylenen söz ister açıktan ister gizli olsun, Rabbim onu bilir. Onların gizliden fısıldaşmalarını da elbette bilir.Ayetin bu ifadesi (Ey Peygamber) De ki: Onu, göklerin ve yerin sırrını bilen indirmiştir.” (Furkan, 6) ayetinden daha te’kidlidir. Bundan dolayı burada tercih edildi. Ayrıca, onların gizli konuşmalarını da bildiğini nazara vermek için bu ayette “söz” ifadesi de yer aldı.



وَهُوَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ “O, Semi’ – Alîm’dir.”Dolayısıyla onların gizledikleri ve içlerinden geçirdikleri de Allaha gizli değildir, hepsini işitir ve bilir.







5-
بَلْ قَالُواْ أَضْغَاثُ أَحْلاَمٍ “Dediler: Hayır, bunlar karışık hayallerdir.”



بَلِ افْتَرَاهُ “Yok, onu kendisi uydurdu.”



بَلْ هُوَ شَاعِرٌ “Yok, o bir şairdir.”



Ayet, Kur’an hakkında onların şaşkınlıklarını nazara vermektedir. Önce “sihirdir” diye iddia ettiler. Ardından “yok, karışık hayaller” dediler. Sonra “hayır, o uydurulmuş bir kelâm” dediler. Peşinden de “yok, şair sözü” iddiasında bulundular.



Önceki ayette Hz. Peygamberin durumu ve O’na gönderilen ayetler hakkında konuşmaları anlatılmıştı. Burada da Kur’anın durumu hakkında konuşmalarına yer verildi. Önce “karışık hayaller” dediler. Ardından “kendi nefsinden uydurduğu iftiralar” şeklinde ele aldılar. Burada de durmayıp Kur’anı “şairane bir söz” olarak gördüler. Yani, “dinleyene mana dolu gibi görülse de, aslında hakikati yoktur” dediler.



Ayette nazara verilen “karışık hayaller, iftira ve şair sözü” isnadlarının, onların tertibine göre değil de, sözlerinin fesadını nazara vermek için taraf-ı ilâhîden bir sıralama olması da caizdir.Kur’an şiir olamaz. Zira o, hakikatler ve hikmetlerle doludur. Onda, şair sözlerine uygun bir şey yoktur. Bu durumda o, Allaha iftira ile söylenmiş bir söz değildir.



İftira ile söylenmiş bir söz değilse, “karışık hayaller” de olamaz. Çünkü Kur’an vaki’ye mutabık pek çok gaybî haberlere yer verir. İftira eden kimsede ise böyle bir özellik olmaz.



Ayrıca onlar kırk yıl kadar Hz. Peygamberi denediler, ama O’ndan bir tek yalan bile işitmediler.



Onlar, sözlerine devamla şöyle dediler:



فَلْيَأْتِنَا بِآيَةٍ كَمَا أُرْسِلَ الأَوَّلُونَ (Şayet peygamberlerse), öncekilerin gönderildiği gibi, o da bize bir mu’cize getirsin.”Şayet peygamberse, önceki peygamberlere verilen yed-i beyza, asa, körlerin gözünü açmak ve ölüleri diriltmek gibi bize bir mu’cize getirsin. Çünkü Peygamber olarak gönderilmek, mu’cize getirmeyi tazammun eder.







6- مَا آمَنَتْ قَبْلَهُم مِّن قَرْيَةٍ أَهْلَكْنَاهَا “Onlardan önce helak ettiğimiz hiçbir belde iman etmedi.”Onlardan önce helâk ettiğimiz hiçbir belde ahalisi, istedikleri mu’cize kendilerine geldiğinde iman etmedi.



أَفَهُمْ يُؤْمِنُونَ “Şimdi bunlar mı iman edecekler?”



Şayet Sen bunlara istedikleri mu’cizeyi getirsen, bunlar mı iman edecekler? Hâlbuki bunlar, öncekilerden daha taşkın kimseler.



Ayette, onların toptan helâk olmaması için talep edilen mu’cizenin gelmediğine bir tenbih vardır. Çünkü Hz. Peygamber talep ettikleri mu’cizeyi onlara getirse, şayet iman etmezlerse kendilerinden öncekiler gibi toptan helâk edilmeyi hak edeceklerdir.







7- وَمَا أَرْسَلْنَا قَبْلَكَ إِلاَّ رِجَالاً نُّوحِي إِلَيْهِمْ “Senden önce de, ancak kendilerine vahyettiğimiz bir kısım erkekleri (elçi olarak) gönderdik.”



فَاسْأَلُواْ أَهْلَ الذِّكْرِ إِن كُنتُمْ لاَ تَعْلَمُونَ “Bilmiyorsanız ehl-i zikre sorun.”



Ayetin bu kısmı, biraz önce “Ve o zalimler aralarında şu gizli fısıltıyı yaptılar: Bu, ancak sizin gibi bir insan.” (Enbiya, 3) ayetinde nazara verilen iddialarına bir cevaptır.



Cenab-ı Hak, şüphelerinin izale olması için önceki peygamberlerin hâliyle ilgili olarak kitap ehline sormalarını onlara emretti.



Onlara sormalarını istemesi:



-Ya onları ilzam içindir. Çünkü müşrikler Hz. Peygamberin davası hakkında onlarla meşveret ediyorlar ve sözlerine güveniyorlardı.



-Veya şunu nazara vermek içindir: Kâfir bile olsalar, ekseriyetin verdiği haber ilmi gerektirir.







8- وَمَا جَعَلْنَاهُمْ جَسَدًا لَّا يَأْكُلُونَ الطَّعَامَ “Biz onları yemek yemez birer ceset kılmadık.”



وَمَا كَانُوا خَالِدِينَ “Ve onlar ölümsüz de değillerdi.”



Peygamberliği meleklerin özeliliklerinden kabul edenlere göre, peygamberlerin yiyip içmemeleri ve ölmemeleri gerekirdi. Ayet, birer insan olmaları hasebiyle, böyle özeliliklerin onlar için söz konusu olmadığını bildirir.Denildi ki: Ayet, onların “Bu nasıl peygamber! Yemek yiyor ve çarşılarda geziyor?” (Furkan, 7) sözlerine bir cevaptır.



Ayetin son kısmında “Ve onlar ölümsüz de değillerdi.” denilmesi, onların birer insan olarak yemek de yediklerini te’kid ve takrirdir. Çünkü yemek ile hayatını devam etitrmek, fanilik alametlerindendir. Yemeye muhtaç olanın vücudundan eksilmeler olur, bu da ölüme yol açar.







9- ثُمَّ صَدَقْنَاهُمُ الْوَعْدَ فَأَنجَيْنَاهُمْ وَمَن نَّشَاء “Sonra onlara verdiğimiz sözü yerine getirdik, onları ve dilediğimiz kimseleri kurtardık.”Sonra o peygamberlere verdiğimiz sözü yerine getirdik, onları ve dilediklerimizi kurtardık.



Burada “Dilediğimiz kimseleri kurtardık” ifadesi ile kastedilenler,



-Peygamberlere inananlardır.



-Veya geride kalmasında bir hikmet olanlardır. Mesela, ilerde kendisi veya neslinden bazıları iman edecek olanlar. Bundan dolayı Arablar toptan helâk edilmekten korunmuşlardır.



وَأَهْلَكْنَا الْمُسْرِفِينَ “Aşırı gidenleri ise helak ettik.”



Küfürde ve isyanda aşırı gidenleri ise, helâk ettik.







10- لَقَدْ أَنزَلْنَا إِلَيْكُمْ كِتَابًا فِيهِ ذِكْرُكُمْ “Andolsun, size öyle bir kitap indirdik ki, zikriniz ondadır.”



Hitap Kureyşedir. Kitaptan murat Kur’andır.



“Zikriniz” ifadesi,



-Şan ve şerefiniz anlamına gelir. Şu ayette de buna dikkat çekilmiştir:



“Şüphesiz o, sana ve kavmine bir zikirdir.” (Zuhruf, 44)



-“Onda size öğüt vardır” manasını ifade eder.



-Veya “yüce ahlakla ilgili talep etmiş olduğunuz yâd-ı cemil ondadır” manasını da taşır.



أَفَلَا تَعْقِلُونَ “Hâlâ aklınızı kullanmaz mısınız?”



Aklınızı kullanıp da Ona iman etmez misiniz?




[1> Zaten gizli fesat komiteleri hep böyle yaparlar, kapalı kapılar ardında kafa kafaya verip ehl-i iman aleyhinde neler yapabileceklerini enine boyuna konuşurlar

11- وَكَمْ قَصَمْنَا مِن قَرْيَةٍ كَانَتْ ظَالِمَةً “Biz, zalim olan nice beldeyi kırıp geçirdik.”



“Kırıp geçirdik”
ifadesi, çok büyük bir gadabın göstergesidir.



وَأَنشَأْنَا بَعْدَهَا قَوْمًا آخَرِينَ “Ve onlardan sonra başka kavimler var ettik.”



Onların helakinden sonra, yerlerine başkalarını getirdik.







12- فَلَمَّا أَحَسُّوا بَأْسَنَا إِذَا هُم مِّنْهَا يَرْكُضُونَ “Onlar azabımızın şiddetini hissettikleri zaman oradan kaçmaya koyuluyorlardı.”Helâk edilen o kimseler, azabımızın şiddetini gözleriyle idrak ettiklerinde, bineklerine binip sür’atle kaçmaya başlıyorlardı.



Bu ifade, “ürkmüş hayvanların kaçması gibi kaçıyorlardı” anlamına da gelebilir.







13- لَا تَرْكُضُوا “Koşup kaçmayın!”



Onlara böyle denilmesi bir istihza olup, lisan-ı hâl ile veya söz ile denilmiştir.



Böyle diyen melektir veya orada bulunan mü’minlerdir.



وَارْجِعُوا إِلَى مَا أُتْرِفْتُمْ فِيهِ وَمَسَاكِنِكُمْ “Size verilen bolluğa ve yurtlarınıza dönün.”



Ne kaçıyorsunuz? Geride refah içinde bıraktığınız bir hayat vardı, oraya ve size ait olan meskenlerinize dönün!



لَعَلَّكُمْ تُسْأَلُونَ “Çünkü sorguya çekileceksiniz.”



Yarın amellerinizden sorulacaksınız.



Suale çekilmekten murat, azap görecek olmalarıdır. Çünkü suçluların sorgulanması, azabın öncülerindendir.







14- قَالُوا يَا وَيْلَنَا إِنَّا كُنَّا ظَالِمِينَ “Onlar da dediler: Yazıklar olsun bize! Biz gerçekten zalimler idik.”Ancak onların bu itirafı azap geldiğinde gerçekleştiğinden kendilerine bir faydası olmaz.Denildi ki Yemen beldelerinden Hadûr ahalisine bir peygamber gönderilmişti. Onlar, o peygamberi öldürdüler. Allah da kendilerine Buhtunnasr’ı musallat kıldı, o da hepsini kılıçtan geçirmek kararı verdi. Semada bir melek şöyle nida etti: “İşte, peygamberlerin kısası böyledir.” Bunu duyunca pişman oldular “yazıklar olsun bize! Biz gerçekten zalimleri idik” dediler.







15-
فَمَا زَالَت تِّلْكَ دَعْوَاهُمْ حَتَّى جَعَلْنَاهُمْ حَصِيدًا خَامِدِينَ “Biz onları biçilmiş ekin, sönmüş ateş gibi yapıncaya kadar bu feryatları devam etti.”







16- وَمَا خَلَقْنَا السَّمَاء وَالْأَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا لَاعِبِينَ “Biz göğü, yeri ve aralarındakileri oyun olsun diye yaratmadık.”



Biz gökleri ve yeri,



-Bakanların tefekkür edeceği,



-İbret alacaklar için bir ibret,



-İnsanların dünya ve ahiret işlerini tanzime bir sebep olacak şekilde harikalarla doldurduk. Dolayısıyla, insanların bunlara dikkat edip kemâl elde etmeye çalışmaları ve dünyanın müzahrafatıyla aldanmamaları gerekir. Çünkü dünya ve dünya içindeki zâhiren cazip olan şeyler süratle zevâle mahkumdur.







17- لَوْ أَرَدْنَا أَن نَّتَّخِذَ لَهْوًا لَّاتَّخَذْنَاهُ مِن لَّدُنَّا “Şayet bir eğlence edinmek isteseydik, elbette onu katımızdan edinirdik.”Şayet bir eğlence edinmek istesek, yüksek tavanlar yapmak ve bunları yaldızlamak, döşekler sermek ve bunları süslemek gibi sizin âdetinize uygun olarak yükseltilmiş cisimler ve yere döşenmiş maddelerle değil, zâtımıza yaraşır mücerret şeylerle yapardık.



Denildi ki: Yemen lügatine göre, eğlenceden murat, çocuktur.



Denildi ki: Eğlenceden murat, zevcedir.



Bu son iki manaya göre ayet, Hristiyanlara bir cevaptır.



إِن كُنَّا فَاعِلِينَ “Yapacak olsaydık öyle yapardık.”







18-
بَلْ نَقْذِفُ بِالْحَقِّ عَلَى الْبَاطِلِ فَيَدْمَغُهُ “Hayır, biz hakkı batılın üzerine atarız da beynini parçalar.”Bu ifade, Cenab-ı Hakkın zâtını eğlenceden tenzihtir. Yani, biz öyle yapmayız.Hak cümlesinden olan ciddiyeti, batıl zümresinden olan eğlenceye galip kılmak bizim şanımızdandır.



Ayette şöyle bir tasvir vardır: Hak, bir mermi gibi batıla atılıyor, onun ta beynine işleyip işini bitiriyor.



فَإِذَا هُوَ زَاهِقٌ “Bir de bakarsın yok olup gitmiştir.”



O zaman onun helâk olup gittiğini, canının çıktığını görürsün.



وَلَكُمُ الْوَيْلُ مِمَّا تَصِفُونَ “Allah’a karşı yakıştırdığınız nitelemelerden



ötürü yazıklar olsun size!”




Allah hakkında caiz olmayan vasıfları söylemenizden dolayı vay sizin hâlinize!







19- وَلَهُ مَن فِي السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ “Göklerde ve yerde kim varsa, hepsi O’nundur.”



Göklerde ve yerde ne varsa, yaratma ve bunlarda tasarruf yönüyle O’na aittir.



وَمَنْ عِندَهُ لَا يَسْتَكْبِرُونَ عَنْ عِبَادَتِهِ وَلَا يَسْتَحْسِرُونَ “Onun nezdinde olanlar O’na ibadetten ne çekinirler ve ne de yorulurlar.”



Bu ifadeden murat, meleklerdir. Melekler, bir hükümdarın yakın çevresinde bulunan kimseler mesabesindedir.



“Onun nezdinde olanlar” ifadesinden murat gökte ve yerde bulunmaktan yüce olan bir çeşit melâike de olabilir.



Melekler, “hayır, biz ibadet etmeyiz” demezler, büyüklenmezler.



“Ve ne de yorulurlar.”



Ayetin üslûbunda, aslında ibadetlerinin ağır ve devamlı olup normal şartlarda usanmaya müsait bulunduğuna, ama onların usanmadığına bir tenbih vardır.







20- يُسَبِّحُونَ اللَّيْلَ وَالنَّهَارَ لَا يَفْتُرُونَ “Gece gündüz tesbih ederler, usanmazlar.”



Daima Allahı tenzih ederler, tazimde bulunurlar.







21- أَمِ اتَّخَذُوا آلِهَةً مِّنَ الْأَرْضِ هُمْ يُنشِرُونَ “Yoksa arzdan birtakım ilâhlar edindiler de, ölüleri onlar mı diriltecekler?”Ayette, onların yerden ilahlar edinmesini reddetmek vardır.



“Arzdan” denilmesi tahsis için olmayıp tahkir içindir.



Onlar her ne kadar “bizim ilahlarımız ölüleri diriltecek” demeseler de, ilah olduklarını söylemek bunu da gerekli kılar. Çünkü ilah olmanın lazımlarından biri, imkân dairesinde olan her şeye muktedir olmaktır.Ayette bunun nazara verilmesi, onların cehâletini ortaya koymak ve kendileriyle dalga geçmektir.Ayette هُمْ “hüm” (onlar) zamirinin ayrıca söylenmesi “yoksa ölüleri diriltmeyi onlar mı yapacak?” şeklinde bir hasr manası verir. Bu da, onların cehâletini ortaya koymada ayrı bir mübalağadır.







22- آلِهَةٌ إِلَّا اللَّهُ لَفَسَدَتَا “Şayet göklerde ve yerde Allah’tan başka ilâhlar olsaydı, bunların düzeni bozulurdu.”



O zaman o ilahlar arasındaki ihtilaf ve temanu (birbirine engel olma) sebebiyle, gökler ve yerin nizamı bozulurdu.



Çünkü, ikisi de aynı şeyi yapmak istese, onu yapan ilah olur, diğerini terk ederdi. Farklı şeyler yapmak isteseler, birbirlerine engel olurlardı.



فَسُبْحَانَ اللَّهِ رَبِّ الْعَرْشِ عَمَّا يَصِفُونَ “Arş’ın Rabbi olan Allah, onların nitelemelerinden münezzehtir.”Arş, her şeyi kuşatmış olup her türlü tedbirin mahalli ve bütün mukadderatın menşeidir.Allah, onların niteledikleri ortak edinmek, çocuk ve eş sahibi olmak gibi uluhiyete aykırı nitelemelerden münezzehtir.







23-
لَا يُسْأَلُ عَمَّا يَفْعَلُ “O, yaptığından sual olunmaz.”



-Azameti,



-Saltanatının kuvveti,



-Uluhiyette ve zâtî saltanatta tek olması sebebiyle yaptığından suale tâbi değildir.



وَهُمْ يُسْأَلُونَ “Onlar ise sorulacaklardır.”



Çünkü onlar, mâlik değil memlüktürler, mabud değil abddirler.



“Onlar” zamiri,



-O batıl ilahlara,



-Veya onlara ibadet edenlere râcidir.







24- أَمِ اتَّخَذُوا مِن دُونِهِ آلِهَةً “Yoksa O’ndan başka ilâhlar mı edindiler?”



Biraz önce yirmi birinci ayette, buna yakın bir ibare geçmişti. Tekrarlanması,



-Küfürlerinin ne büyük bir cinayet olduğunu göstermek,



-Yaptıkları işin çirkinliğini nazara vermek,



-Onları susturmak,



-Cehaletlerini ortaya koymak içindir.



-Veya akıl yönüyle onlara delil olabilecek durumun inkârından sonra, nakil yoluyla kendilerine sened olabilecek şeyi reddetmektir. Yani, bunun tekrarı ile şu manaya dikkat çekilmiştir:



“Yoksa onlar ölüleri dirilten ilahlar buldular da, onlarda bulunan uluhiyet özellikleri sebebiyle onları ilahlar mı edindiler? Veya ilâhî kitaplarda onları Allaha ortak kılmak için emir mi buldular ki, emre uyarak onları ilahlar olarak kabul ettiler?”



Birinci defa “Yoksa O’ndan başka ilahlar mı edindiler” denildikten sonra, bunun fesadına aklen delil getirilmesi, ikinci defa aynı cümlenin tekrarından sonra ise naklen delil getirilmesi bu manayı takviye eder.



قُلْ هَاتُوا بُرْهَانَكُمْ “De ki: Kesin delilinizi getirin.”



Ondan başka ilahlar varsa, buna ya akıl veya nakil cihetiyle delilinizi getirin. Çünkü, delili olmayan bir görüşü söylemek muteber değildir. Hâlbuki böyle bir görüşün batıl olduğu hususunda akıl ve nakil delilleri tam bir mutabakat hâlindedir.



هَذَا ذِكْرُ مَن مَّعِيَ وَذِكْرُ مَن قَبْلِي “İşte bu, benimle olanların zikri ve benden öncekilerin zikridir.”Allahın tek olduğu, hem bana gelende, hem de daha önce inen semavî kitaplarda bildirilmiştir. Onlara bakın, onlarda ancak tevhidin emredildiğini ve şirkten de nehiyde bulunulduğunu bulacaksınız.



Tevhidin sahih olması Peygamberlerin gönderilmesi ve kitapların indirilmesine bağlı olmadığından, bu konuda naklen delil getirmek sahih olur. (Yani, devir lazım gelmez.)



“İşte bu, benimle olanların zikri ve benden öncekilerin zikridir.” ifadesinde kastedilenler Hz. Peygamberin ümmeti ve geçmiş ümmetlerdir.



Zikrin onlara izafeti, onlara öğüt olarak gelmesindendir.



بَلْ أَكْثَرُهُمْ لَا يَعْلَمُونَ الْحَقَّ “Hayır, onların çoğu gerçeği bilmezler.”



Onların çoğu hak ile batılı birbirinden ayırt edemezler.



فَهُم مُّعْرِضُونَ “Onun için bunlar yüz çeviren kimselerdir.”



Onlar, hakkı bilmedikleri için, tevhidden ve Hz. Peygambere tâbi olmaktan yüz çeviren kimselerdir.



25- وَمَا أَرْسَلْنَا مِن قَبْلِكَ مِن رَّسُولٍ إِلَّا نُوحِي إِلَيْهِ أَنَّهُ لَا إِلَهَ إِلَّا أَنَا فَاعْبُدُونِ “Senden önce hiçbir peygamber göndermedik ki, ona şöyle vahyetmiş olmayalım: Gerçek şu ki benden başka ilâh yoktur, öyleyse bana ibadet edin.”Ayet, tahsisden sonra tamimdir. Çünkü “bu, benden öncekilerin zikri” ifadesinde “bu” ifadesiyle onların ellerinde mevcut olan üç kitaba işaret edilmiştir. Bu ayette ise, tevhid davasının bütün peygamberlerin ortak davası olduğuna dikkat çekilmiştir.







26- وَقَالُوا اتَّخَذَ الرَّحْمَنُ وَلَدًا “Böyle iken dediler ki: Rahmân çocuk edindi.”



Ayet, “melekler Allahın kızlarıdır” diyen Huzaa kabilesi hakkında indi.



سُبْحَانَهُ بَلْ عِبَادٌ مُّكْرَمُونَ “Allah bundan münezzehtir.”



Bu ifade, Allahı çocuk edinmekten tenzihtir:



بَلْ عِبَادٌ مُكْرَمُونَۙ “Doğrusu onlar ikrama mazhar kullardır.”



Onlar yaratılmış kullardır, çocuk değillerdir. İkrama mazharlardır, şerefli varlıklardır. Bu ifadede, Rahmâna çocuk nisbet edenlerin görüşlerinin batıl oluşuna bir tenbih vardır.







27- يَسْبِقُونَهُ بِالْقَوْلِ “Onlar Onun (Allah’ın) sözünün önüne geçmezler.”



Edepli kölelerin âdeti olduğu üzere, melekler de kendilerine izin verilmeden konuşmazlar.



Ayette, meleklerin emir almadan konuşmadıkları nazara verilmek suretiyle, Allah hakkında ileri geri konuşanların ne derece çirkin bir şey yaptığına tenbihte bulunulmuştur.



وَهُم بِأَمْرِهِ يَعْمَلُونَ “Ve sadece O’nun emriyle hareket ederler.”







28- يَعْلَمُ مَا بَيْنَ أَيْدِيهِمْ وَمَا خَلْفَهُمْ “O, onların önlerindekini de, arkalarındakini de bilir.”



Onların yaptıkları ve yapacakları Allaha gizli değildir.



Ayet, meleklerin emir almadan konuşmamalarına bir illet ve devamında gelen hükme de bir hazırlık gibidir. Çünkü onlar bunu bildikleri için kendilerini tutarlar ve hallerini kontrol ederler.



وَلَا يَشْفَعُونَ إِلَّا لِمَنِ ارْتَضَى “Onlar, Onun hoşnud olduğu kimseden başkasına şefaat etmezler.”O’ndan korkularından, kimin için şefaate izin vermişse ona şefaatçi olurlar.



وَهُم مِّنْ خَشْيَتِهِ مُشْفِقُونَ “Hepsi de O’nun haşyetinden titrerler.”



Haşyet
, saygıyla beraber olan korkudur. Âlimlerin Allahtan korkmaları bu türdendir.







29- وَمَن يَقُلْ مِنْهُمْ إِنِّي إِلَهٌ مِّن دُونِهِ فَذَلِكَ نَجْزِيهِ جَهَنَّمَ “İçlerinden her kim “Ben, O’ndan başka bir ilâhım” derse, biz onu cehennem ile cezalandırırız.”



“İçlerinden her kim”
ifadesi “meleklerden veya mahlûkattan her kim” manasını anlatır.



Ayetten murat, “Allahın çocuğu” olması iddiasının reddidir. Rububiyet iddiasında bulunan meleğe yönelik bu tehdit, aslında müşriklere yöneliktir.[1>



كَذَلِكَ نَجْزِي الظَّالِمِينَ “Zalimleri biz işte böyle cezalandırırız.”



Allaha şirk koşarak ve rububiyet davasında bulunarak zulmedenleri, işte biz böyle cezalandırırız.




[1>Çünkü melek, böyle bir iddiada bulunmaz. Ama müşrikler bulunuyorlar.

30- أَوَلَمْ يَرَ الَّذِينَ كَفَرُوا أَنَّ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ كَانَتَا رَتْقًا فَفَتَقْنَاهُمَا “O inkârcılar görmediler mi ki, gökler ve yer bitişik idi, biz onları ayırdık.”“Görmediler mi?” ifadesi “bilmediler mi?” manasına gelir.Gökler ve yerin bitişik olması, bir bütün halinde ve tek bir hakikat olmasıdır.

Bunların ayrılması, çeşitlere ayrılması ve birbirinden temyiz edilmesidir.

Veya gökler bir bütün hâlinde idi, çeşitli hareketlerle bölümlere ayrıldı, felekler meydana geldi. Yer de bir bütün hâlinde idi, farklı keyfiyetler ve hâllerle tabakalar ve bölgeler meydana geldi.Denildi ki: Gökler ve yer, aralarında açıklık yok bir durumda idi, aralarında mesafe meydana geldi.Denildi ki: Gökler ve yer bitişik idi, ne gökten yağmur iniyor, ne de yerden ot bitiyordu. Biz, yağmur ve bitki ile bunları birbirinden ayırdık. Bu durumda ayetteki “semavat” ifadesinden murat, dünya seması olur. Bunun çoğul gelmesi, âfak itibarıyladır.[1>

Kâfirler bunu bilmeseler de, tefekkürle bunu bilme imkânına sahiptiler. Çünkü, bitişik bir şey kendiliğinden ayrılmayacağından, bunu ya doğrudan veya vasıta ile yapan bir müessire ihtiyaç vardır. Kâfirler göklerin ve yerin bu durumunu, alimlere sorarak veya kitapları mütalaa ederek de öğrenebilirler.

وَجَعَلْنَا مِنَ الْمَاء كُلَّ شَيْءٍ حَيٍّ “Her canlıyı da sudan yarattık.”

Bu ayet, “Allah, her hayvanı sudan yarattı.” (Nur, 45) ayetinde de nazara verilen bir durumu anlatır.Her canlının sudan yaratılması,

-O canlıda suyun çok olmasından,

-Veya suya çok ihtiyacı olması ve bizzat sudan faydalanmasındandır.

-Veya su olmadan hayat da olmaması yüzündendir.

أَفَلَا يُؤْمِنُونَ “Hâlâ iman etmezler mi?”

Ayetler bu kadar açık iken, hâlâ iman etmiyorlar mı?



31- وَجَعَلْنَا فِي الْأَرْضِ رَوَاسِيَ أَن تَمِيدَ بِهِمْ “Onları sarsmasın diye arzda sabit dağlar kıldık.”

وَجَعَلْنَا فِيهَا فِجَاجًا سُبُلًا لَعَلَّهُمْ يَهْتَدُونَ “Ve yollarını bulabilsinler diye orada geniş vadiler meydana getirdik.”“Orada” ifadesinden murat, ya arz veya dağlardır.

Ayette “geniş” ifadesinin önce gelmesi, Allah arzı yarattığında böyle yarattığına delâlet eder.

“Yollarını bulabilsinler diye”

Bu yolların var edilmesi, insanların maslahatlarına ulaşmaları içindir.



32- وَجَعَلْنَا السَّمَاء سَقْفًا مَّحْفُوظًا “Semayı da korunmuş bir tavan yaptık.”

Semayı da belli bir vakte kadar,

-Düşmekten,

-Bozulmaktan,

-Kendisine bir zarar gelmekten korunmuş bir tavan kıldık.

Veya bundan murat “semayı şihablarla cinlerin ve şeytanların kulak hırsızlığı yapmalarından koruduk” manası da olabilir.

وَهُمْ عَنْ آيَاتِهَا مُعْرِضُونَ “Onlar ise, onun ayetlerinden yüz çeviriyorlar.”

“Onun ayetleri”
ifadesinden murat, semanın ayetleridir. Sema, kendisindeki hâllerle Saniin varlığına ve birliğine, kudretinin kemâline ve hikmetinin sonsuzluğuna delâlet eder. Tabiat ve Astronomi ilimleri, bu ayetlerin bir kısmını hissetmiş, bir kısmını da araştırmaya devam etmektedir.Onlar ise, semanın bu ayetleri üzerinde düşünmeyip yüz çevirmektedirler.



33- وَهُوَ الَّذِي خَلَقَ اللَّيْلَ وَالنَّهَارَ وَالشَّمْسَ وَالْقَمَرَ “Gece ve gündüzü, güneşi ve ayı yaratan O’dur.”Bir önceki ayette “semanın ayetleri” nazara verilmişti. Burada ise, o ayetlerden bazısı beyan edildi.

كُلٌّ فِي فَلَكٍ يَسْبَحُونَ “Bunların her biri bir yörüngede yüzmektedirler.”

Yüzen kimsenin sür’atle suda gitmesi gibi, bunların her biri de belli bir yörüngede yüzerler. Güneş ve ay akıl sahibi olmadıkları halde, akıllılar için kullanılan sığa ile bunların yüzmelerinin anlatılması, su üzerinde yüzme fiilinin akıllılara ait bir fiil olmasındandır.



34- وَمَا جَعَلْنَا لِبَشَرٍ مِّن قَبْلِكَ الْخُلْدَ “Senden önce hiçbir insana ölümsüzlük vermedik.”

أَفَإِن مِّتَّ فَهُمُ الْخَالِدُونَ “Şimdi Sen ölürsen onlar ebedi mi kalacak?”

Onlar “O bir şairdir; onun zamanın felaketlerine uğramasını (ölmesini) bekliyoruz” (Tur, 30) demişlerdi, bunun üzerine bu ayet nazil oldu.

Soru şeklinde “Sen ölürsen onlar ebedi mi kalacak?” denilmesi, onların ebedi kalmayacaklarını ifade etmek içindir.



35- كُلُّ نَفْسٍ ذَائِقَةُ الْمَوْتِ “Her nefis ölümü tadacaktır.”

Her ruh, cesetten ayrılmanın acısını tadacaktır.

Bu ifade, onların kendilerini ölümsüz zannetmelerine karşı bir delildir.

وَنَبْلُوكُم بِالشَّرِّ وَالْخَيْرِ فِتْنَةً “Sizi bir imtihan olarak şerle ve hayırla deneriz.”

Size imtihan muamelesi yapacağız, belalarla ve nimetlerle deneyeceğiz.

وَإِلَيْنَا تُرْجَعُونَ “Ve bize döndürüleceksiniz.”

Biz de, sizde bulunan sabır ve şükür gibi hâllerinizin karşılığını vereceğiz.

Ayette, bu hayattan maksadın,

-İmtihan edilmek,

-Sevap ve cezaya maruz kalmak olduğuna bir ima vardır.



36- وَإِذَا رَآكَ الَّذِينَ كَفَرُوا إِن يَتَّخِذُونَكَ إِلَّا هُزُوًا “O inkârcılar seni gördükleri zaman, seni alaya alıyorlar.”

أَهَذَا الَّذِي يَذْكُرُ آلِهَتَكُمْ “Ve İlâhlarınızı anıp duran bu mudur?”

Şöyle diyerek dalga geçiyorlar: “Bu mu sizin ilahlarınızı diline dolayan?”

Ayette “ilahlarınızı anıp duran” şeklinde mutlak söylenmesi, hâlin delâleti sebebiyledir. Çünkü düşmanın anmasının kötü bir şekilde olacağı açıktır.

وَهُم بِذِكْرِ الرَّحْمَنِ هُمْ كَافِرُونَ “Hâlbuki onlar Rahmân’ın zikrini inkâr eden kimselerdir.”

Böyle olunca, alay edilmeye çok daha layıktırlar demektir.

“Rahmânın zikrini inkâr” ifadesinden murat,

-Tevhidi inkarlarıdır.

-Veya kendilerine bir rahmet olarak peygamberler göndermesini ve kitaplar indirmesini, böylece onları irşad etmesini inkarlarıdır.

-Veya Kur’anı inkâr etmeleridir.

هُمَْ “Hüm” (onlar) zamirinin ayette tekrar edilmesi, te’kid ve tahsis için

dir. Yani, “Rahmânın zikrini inkâr edenler ise, ancak onlardır.”



37- خُلِقَ الْإِنسَانُ مِنْ عَجَلٍ “İnsan aceleci olarak yaratılmıştır.”

Ayet, insanın aşırı aceleci olmasını ve sebatının azlığını nazara verir. Aceleci olmak insanın tabiatında vardır. İnsanın aceleci olmasının görüntülerinden biri, aceleyle küfre girmesi ve küfür yolunda giden kimselere yapılan tehditlerin hemen gerçekleşmesini istemektir.

Sebeb-i Nüzûl

Rivayete göre, Nadr Bin Harisin “haydi azap hemen gelsin” demesi üzerine bu ayet nazil oldu.

سَأُرِيكُمْ آيَاتِي فَلَا تَسْتَعْجِلُونِ “Yakında size ayetlerimi göstereceğim,öyleyse acele etmeyin.”

Ben sizlere dünyada Bedir gibi vak’alarla, ahirette de cehennem azabıyla ceza ayetlerimi göstereceğim.İnsan, fıtraten aceleci olmakla beraber “acele etmeyin” denilmesi, nefsin isteklerine karşı durabilmeleri içindir.



38- وَيَقُولُونَ مَتَى هَذَا الْوَعْدُ إِن كُنتُمْ صَادِقِينَ “Ve doğru sözlü iseniz bu vaad ne zamandır?” derler.”

Vaatten murat,

-Azap vaadi

-Veya kıyamettir.

Bu sözü, Hz. Peygamber ve ashabına söylediler.



39- لَوْ يَعْلَمُ الَّذِينَ كَفَرُوا حِينَ لَا يَكُفُّونَ عَن وُجُوهِهِمُ النَّارَ وَلَا عَن ظُهُورِهِمْ وَلَا هُمْ يُنصَرُونَ “Bu kâfirler ateşi yüzlerinden ve sırtlarından men edemeyecekleri ve yardım da göremeyecekleri zamanı bir bilseler!”

Yani, “bu vaat ne zaman?” sözleriyle acele edip istedikleri azabın ne olduğunu bilseler, istemekte acele etmezlerdi. Çünkü azap geldiğinde ateş her taraftan onları kuşatacak, bu ateşi ne kendileri def edebilecek, ne de bunu men edecek yardımcıları olacak!



40- بَلْ تَأْتِيهِم بَغْتَةً فَتَبْهَتُهُمْ “Doğrusu o, onlara ansızın gelip kendilerini şaşkına çevirecektir.”

Ansızın onlara gelecek olan,

-Vaat edilen azap,

-Ateş,

-Veya kıyamet olabilir.

فَلَا يَسْتَطِيعُونَ رَدَّهَا وَلَا هُمْ يُنظَرُونَ “Artık ne geri çevirmeye güçleri yetecek, ne de kendilerine mühlet verilecektir.”Ayette, dünyada onlara mühlet verildiğini hatırlatmak vardır.



41- وَلَقَدِ اسْتُهْزِئَ بِرُسُلٍ مِّن قَبْلِكَ فَحَاقَ بِالَّذِينَ سَخِرُوا مِنْهُم مَّا كَانُوا بِهِ يَسْتَهْزِؤُون “Andolsun ki, senden önce nice peygamberle alay edildi deonlardan alay edenleri, alay ettikleri şey kuşatıverdi.”

Ayet, Hz. Peygambere bir tesellidir.

Ayet, peygamberlerle dalga geçenlerin cezaya maruz kalmaları gibi, Hz. Peygamberle dalga geçenlerin de benzeri akıbete maruz kalacaklarını vaat eder.



42- قُلْ “De ki:”Ey Peygamber! O istihza edenlere deki:

مَن يَكْلَؤُكُم بِاللَّيْلِ وَالنَّهَارِ مِنَ الرَّحْمَنِ “Gece ve gündüz sizi Rahmân’dankim koruyabilir?”

Şayet o Rahmân size ceza vermek isterse, sizi O’nun cezalandırmasından kim koruyabilir?

Ayette Allahu Teâlânın “Rahmân” ünvanıyla ifade edilmesinde, O’nun her şeyi kuşatan rahmetinden başka bir şeyin onları kurtaramayacağına bir tenbih vardır.

بَلْ هُمْ عَن ذِكْرِ رَبِّهِم مُّعْرِضُونَ “Doğrusu onlar Rablerinin zikrinden yüz çevirmektedirler.”Onlar ise, bırakın O’nun cezalandırmasından korkmayı, O’nu hatırlarına bile getirmiyorlar. Böyle olunca kendilerini koruyacak Zatı bilmiyorlar, Ona “bizi koru” şeklinde dua edemiyorlar.



43-
أَمْ لَهُمْ آلِهَةٌ تَمْنَعُهُم مِّن دُونِنَا “Yoksa onlar için kendilerini bize karşı savunacak ilahlar mı var?”

لَا يَسْتَطِيعُونَ نَصْرَ أَنفُسِهِمْ “Onlar kendilerine bile yardım edemezler.”

وَلَا هُم مِّنَّا يُصْحَبُونَ “Katımızdan da dostluk görmezler.”

Ayet, onların inancını iptal eder.

Yani, tapmış oldukları bâtıl mabutlar kendilerine bile yardım edemezler, Allahtan bir himaye ve yardım da görmezler. Böyle olunca başkalarına nasıl yardım edebilsinler?



4ّ4- بَلْ مَتَّعْنَا هَؤُلَاء وَآبَاءهُمْ حَتَّى طَالَ عَلَيْهِمُ الْعُمُرُ “Doğrusu biz şunlarıda atalarını da faydalandırdık, öyle ki uzun süre yaşadılar.”

Ayet, aslında onlar helâk edilebilecek iken niçin hayatlarının devam ettirildiğini açıklıyor. Bu da,

-İstidraç,

-Ve kendileri için takdir edilmiş ömür ile fayda görmeleridir.

Veya ayet, onları gaflete ve dalâlete sevkeden durumu anlatmaktadır. Yani, “Allahu Teâlâ onları dünya hayatıyla faydalandırdı, kendilerine mühlet verdi, süre tanıdı. Böylece uzun bir ömür sürünce, hep böyle devam edecek zannettiler. Bundan dolayı ayetin devamında, bunun aldatıcı bir emel olduğuna dikkat çekildi:

أَفَلَا يَرَوْنَ أَنَّا نَأْتِي الْأَرْضَ نَنقُصُهَا مِنْ أَطْرَافِهَا “Şimdi, arza varıp etrafından eksilttiğimizi görmüyorlar mı?”

Görmüyorlar mı, biz Müslümanları saldırtarak onların topraklarını noksanlaştırıyoruz.

Ayet, Allahu Teâlânın Müslümanlar eliyle yaptığı icraatı bir tasvirdir.

أَفَهُمُ الْغَالِبُونَ “Yoksa galip gelen onlar mı?”

Yoksa Rasûlullaha ve mü’minlere galip gelenler onlar mı?



45- قُلْ إِنَّمَا أُنذِرُكُم بِالْوَحْيِ “De ki: Ben sizi ancak vahiyle uyarıyorum.”

Ben ancak bana vahyedilenle sizi uyarıyorum.

وَلَا يَسْمَعُ الصُّمُّ الدُّعَاء إِذَا مَا يُنذَرُونَ “Ama sağırlar uyarıldıkları zaman çağrıyı işitmezler.”

Onlara “sağır” denilmesi, duymazdan gelmeleri ve duyduklarından fayda görmemeleri yüzündendir.

“Uyarıldıkları zaman işitmezler” denilmesi

-Ya kelamın onları uyarmakla alâkalı olmasındandır.

-Veya onların duymazdan gelmelerini daha etkili anlatmak içindir.[2>



46- وَلَئِن مَّسَّتْهُمْ نَفْحَةٌ مِّنْ عَذَابِ رَبِّكَ لَيَقُولُنَّ “Andolsun, onlara Rabbinin azabından hafif bir esinti dokunsa, muhakkak şöyle diyeceklerdir:”

Ayette, çok beliğ bir anlatım vardır.

-Azabın çarpması yerine “dokunmasından” söz edilmesi,

-“Nefha” kelimesiyle azabın azlığına işarette bulunulması. Çünkü bu kelimenin aslı, bir şeyin kokusunun esmesidir. “Nefhatün” şeklinde gelmesi ise “bir defa azıcık bir azap esintisi gelse” manasına işaret eder.[3>

يَا وَيْلَنَا إِنَّا كُنَّا ظَالِمِينَ “Vay halimize! Gerçekten biz zalim kimselerdik.”

O zaman “vay başımıza gelenlere” diye feryad ederler ve kendileri zâlim kimseler olduğundan bu cezayı hak ettiklerini söylerler.



47- وَنَضَعُ الْمَوَازِينَ الْقِسْطَ لِيَوْمِ الْقِيَامَةِ “Biz kıyamet günü için adalet terazileri kurarız.”

Amel defterlerinin âdil bir şekilde tartılması için adalet terazileri kurarız.

Adalet terazilerinin konulmasından murat, bunun bir temsil olup yapılan amellere göre adaletle hesap görülmesi ve karşılık verilmesi olduğu da söylendi.[4>

فَلَا تُظْلَمُ نَفْسٌ شَيْئًا “Hiç kimse bir haksızlığa uğratılmaz.”

وَإِن كَانَ مِثْقَالَ حَبَّةٍ مِّنْ خَرْدَلٍ أَتَيْنَا بِهَا “Yapılan amel bir hardal tanesi ağırlığınca da olsa, onu tartıya koyarız.”Yapılan iyi amel veya zulüm, hardal tanesi kadar da olsa, onu getirir, terazisine koyarız.

وَكَفَى بِنَا حَاسِبِينَ “Hesap görenler olarak biz yeteriz.”

Çünkü bizim ilmimiz ve adaletimizin fevkinde bir ilim ve adalet yoktur.





48-
وَلَقَدْ آتَيْنَا مُوسَى وَهَارُونَ الْفُرْقَانَ وَضِيَاء وَذِكْرًا لِّلْمُتَّقِينَ “Andolsun ki, Musa ve Harun’a müttakiler için bir ziya ve bir zikir olan Furkanı verdik.”

Yani, Musa ve Haruna Kitabı verdik. O Kitap:

Furkandır, hak ile batılı ayırt eder.

Ziyadır, hayret ve cehalet karanlıklarında olanları aydınlatır.

Zikirdir, takva sahipleri ondan öğüt alır.

Veya onda muhtaç oldukları hükümler zikredilmiştir.

Denildi ki: Furkandan murat, onlara yapılan yardımdır.

Veya denizin yarılmasıdır.azabın dehşetli etkisi nazara verilerek, azabın tamamının ne kadar dayanılmaz olduğu gösterilmektedir.

.

49- الَّذِينَ يَخْشَوْنَ رَبَّهُم بِالْغَيْبِ “Onlar görmedikleri halde Rablerinden korkarlar.” O takva sahipleri Rablerini görmedikleri halde veya başkalarının kendilerini görmedikleri yerlerde Rablerinden korkarlar.

وَهُم مِّنَ السَّاعَةِ مُشْفِقُونَ “Kıyametten de korkanlar işte onlardır.”

Ayetin bu ifadesinde,

-Hem etkili bir anlatım,

-Hem de böyle olmayanlara bir tariz vardır.



50- وَهَذَا ذِكْرٌ مُّبَارَكٌ أَنزَلْنَاهُ “İşte bu, indirdiğimiz mübarek bir zikirdir.”

“Mübarek zikirden”
murat Kur’andır. Kur’anın mübarek olması, hayrının çok olmasını anlatır.

أَفَأَنتُمْ لَهُ مُنكِرُونَ “Şimdi siz bunu inkâr mı ediyorsunuz?”

Buradaki soru, kınamak içindir.[5>


[1> Yani, her mekânın bir semâsı olduğundan, toplamı itibarıyla çoğul gelmiştir.

[2>Yani, başka şeyleri rahatça duyarlarken işlerine gelmeyenleri duymuyorlar, duymazdan geliyorlar.

[3> Yani, bu kadar az bir azap bile onları feryat ettirmeye yetecektir. Ayette, azıcık

[4> Bu yoruma göre, ortaya mutlaka teraziler konulması gerekmez.

[5> Yani, siz onu inkâr ediyorsunuz, ama o inkâr edilecek bir kitap değildir. Nasıl olur da inkâr edersiniz?

51- وَلَقَدْ آتَيْنَا إِبْرَاهِيمَ رُشْدَهُ مِن قَبْلُ “Andolsun ki biz daha önce İbrahim’e rüşdünü vermiştik.”Hz. İbrahime verilen rüşdden maksat, salah cihetlerine sevkedilmesidir.



Rüşdün Hz. İbrahime nisbet edilmesi, özel bir hidayet olduğuna işaret eder.



“Daha önceden” verilmesi, “Hz. Musa ve Hz. Harundan, veya Hz. Muhammedden önce” demektir. (Aleyhimüsselam)



Veya bu rüşdün nübüvvetten veya büluğdan önce verilmesini anlatır.



وَكُنَّا بِه عَالِمِينَ “Ve biz onu biliyorduk.”



Biz O’nun, kendisine verdiklerimize ehil olduğunu biliyorduk.



Veya O’nun güzel vasıfları ve değerli hasletleri kendinde toplayan biri olduğunu biliyorduk.



Ayetin anlatımında,



-Cenab-ı Hakkın fiilinin irade ve hikmetle olduğuna,



-Ve O’nun cüzî şeyleri de bildiğine bir işaret vardır.







52- إِذْ قَالَ لِأَبِيهِ وَقَوْمِهِ مَا هَذِهِ التَّمَاثِيلُ الَّتِي أَنتُمْ لَهَا عَاكِفُونَ “Hani O babasına ve kavmine, “Nedir bu tapınıp durduğunuz heykeller?” demişti.”Hz. İbrahimin bu sözü, heykellerin durumunu tahkirdir ve onlara saygı gösterilmesini kınamadır. Çünkü heykel bir surettir, ne ruhu vardır, ne de bir fayda veya bir zarar verir.







53-
قَالُوا وَجَدْنَا آبَاءنَا لَهَا عَابِدِينَ “Onlar da, “Biz atalarımızı bunlara tapar bulduk” dediler.”Atalarımızı bunlara ibadet ediyor gördük, biz de onları taklid ettik.



Sualde, bu heykellere ibadeti neyin iktiza ettiği ve onları buna sevkedenin ne olduğu zımnî olarak sorulduğundan, bu şekilde cevap verdiler.[1>







54- قَالَ لَقَدْ كُنتُمْ أَنتُمْ وَآبَاؤُكُمْ فِي ضَلَالٍ مُّبِينٍ “İbrahim dedi: Andolsun ki siz de, atalarınız da apaçık bir dalalet içindesiniz.”



Hem siz, hem de onlar yoldan çıkmışsınız. Bunun böyle olduğu aklı başında herkese malumdur. Çünkü onlar da siz de bir delile dayanmıyorsunuz. Taklid ise, olsa olsa ancak kısmen hak üzere olduğunu bilme durumunda caiz olur.







55- قَالُوا أَجِئْتَنَا بِالْحَقِّ “Onlar dediler: Sen bize gerçeği mi getirdin (Sen ciddi mi söylüyorsun?).”



أَمْ أَنتَ مِنَ اللَّاعِبِينَ “Yoksa şaka mı ediyorsun?”



Sanki Hz. İbrahimin kendilerini dalalette görmesini akıldan uzak gördüler, şaka yollu böyle söylediğini zannettiler. Bundan dolayı da “ciddi mi söylüyorsun, yoksa dalga mı geçiyorsun?” dediler.Hz. İbrahim, iddiasına delil getirerek dalga geçmediğini onlara gösterdi.







56- قَالَ بَل رَّبُّكُمْ رَبُّ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ الَّذِي فَطَرَهُنَّ “Dedi: Hayır, Rabbiniz göklerin ve yerin Rabbidir ki onları O yaratmıştır.”Ayette “onları” ifadesiyle kastedilen



-Gökler ve yer,



-Veya heykeller olabilir. Zamirin “heykellere” raci kılınması, onların dalaletini gösterme ve aleyhlerinde delil getirmekte çok daha etkilidir.



وَأَنَا عَلَى ذَلِكُم مِّنَ الشَّاهِدِينَ “Ve ben de buna şahidlik edenlerdenim.”



Ben de zikrolunan tevhid konusunda işi bilen, delillerini getiren biriyim. Çünkü şahid, bir şeyi tahkik eden, araştıran kimsedir.







57- وَتَاللَّهِ لَأَكِيدَنَّ أَصْنَامَكُم بَعْدَ أَن تُوَلُّوا مُدْبِرِينَ “Ve Allah’a yemin ederim ki, siz arkanızı dönüp gittikten sonra, ben putlarınıza elbette bir tuzak kuracağım.”



Allaha yemin ederim ki, siz o putların yanından ayrılıp bayramınıza gittiğinizde putlarınıza bir oyun oynayacağım.



Hz. İbrahim, muhtemelen bunu gizlice söyledi. Bunu yeminle ve “tuzak” anlamında “keyd” kelimesiyle ifade etmesi, işin zorluğundan ve bunu yapabilmenin bir çeşit hileyi gerektirmesindendir.







58- فَجَعَلَهُمْ جُذَاذًا إِلَّا كَبِيرًا لَّهُمْ لَعَلَّهُمْ إِلَيْهِ يَرْجِعُونَ “Derken o, bunları parça parça etti. Ola ki ona dönerler diye onların büyüğüne dokunmadı.”Diğer heykelleri parça parça yaptı, onu ise bıraktı. Baltayı da onun boynuna astı.



“Ola ki ona dönerler” ifadesindeki “o” zamirinden murat,



1-Hz. İbrahimin kendisi,



2-Büyük heykel,



3-Allahu Teâlâ olabilir.



1-Hz. İbrahim zann-ı galiple, bu işin failini bilmek için kendisine müracaat edeceklerini biliyordu. Çünkü bu konuda tek idi ve onların putlarına düşman olduğu bilinmekteydi. “Sen mi yaptın?” diye sorduklarında “belki onu şu büyükleri yapmıştır...” diyerek onları ilzam etmek istedi.



2-Veya büyük heykele varıp, ondan bu heykelleri kıranı sorarlar diye düşündü. Çünkü mabud olmak, her türlü problemin çözümünde kendisine müracaatı gerektirir. Bunu yapmaları durumunda da Hz. İbrahim onları ilzam edecektir.



3-Taptıkları batıl mabutların acizliklerini görürler de hak mabut olan Allaha dönerler diye düşündü.







59- قَالُوا مَن فَعَلَ هَذَا بِآلِهَتِنَا “Onlar dediler: Bunu ilahlarımıza kim yaptı!”



إِنَّهُ لَمِنَ الظَّالِمِينَ “Muhakkak o zalimlerdendir.”



Döndüklerinde böyle dediler:



“İlahlarımıza bunu yapan, gerçekten zalimlerdendir.”



Bunu yapanı “zalim” olarak nitelemeleri şu cihetlerden olabilir:



-Kendilerince hürmete şayan ilahlara böyle bir şey yapmaya cüret etmekle zâlimdir.



-Onları parça parça etmekle zulmetmiştir.



-Kendisini helâke maruz kılmakla kendine zulmetmiştir.







60- قَالُوا سَمِعْنَا فَتًى يَذْكُرُهُمْ يُقَالُ لَهُ إِبْرَاهِيمُ “İbrahim denen bir gencin, onları diline doladığını duymuştuk” dediler.”







61- قَالُوا فَأْتُوا بِهِ عَلَى أَعْيُنِ النَّاسِ لَعَلَّهُمْ يَشْهَدُونَ “Dediler: O halde onu insanların gözleri önüne getirin, ola ki şehadet ederler.”



“Ola ki şehadet ederler”
cümlesi



-Onun yaptığına,



-Onun daha önceden putlar aleyhinde konuştuğuna,



-Bizim onu cezalandırmamıza şahit olurlar, manalarına gelebilir.







62- قَالُوا أَأَنتَ فَعَلْتَ هَذَا بِآلِهَتِنَا يَا إِبْرَاهِيمُ “Dediler: Ey İbrahim! Bunu ilahlarımıza sen mi yaptın?”







63-
قَالَ بَلْ فَعَلَهُ كَبِيرُهُمْ هَذَا “İbrahim dedi: Belki onu şu büyükleri yapmıştır!”



فَاسْأَلُوهُمْ إِن كَانُوا يَنطِقُونَ “Konuşabiliyorlarsa onlara sorun.”



Hz. İbrahim “Belki şu büyükleri yapmıştır” ifadesini gerçek anlamda söylemedi. Onların ona olan aşırı saygısına öfkesinden böyle dedi.



Veya tariz üslûbuyla onlarla dalga geçmek ve susturmak için böyle söyledi. Güzel hattı olmayan birisi, zarif bir hatla yazdığın yazıyı görüp “bunu sen mi yazdın?” diye sorsa, “yok sen yazdın!” diye cevap vermen gibi…[2>



Veya bu heykelleri ilah kabul eden muhataplarının inancının bunun cevazını gerekli kıldığını hikâye eder.



Hz. İbrahim’in “belki şu büyükleri yapmıştır” ifadesi, sözünün devamında gelen “konuşabiliyorlarsa” ifadesine bağlı da olabilir.[3>



Hz. Peygamber, “Hz. İbrahim’in üç yalanı vardır” buyurur. Bunlar aslında yalan olmayıp tevriyeli ifadelerdir. Fakat şeklen yalana benzediğinden, hadiste böyle denilmiştir.







64- فَرَجَعُوا إِلَى أَنفُسِهِمْ فَقَالُوا “Bunun üzerine kendilerine dönüp şöyle dediler:”



Kendilerine döndüler, akıllarına müracaat ettiler.



إِنَّكُمْ أَنتُمُ الظَّالِمُونَ “Doğrusu asıl sizler zalimlersiniz.”Evvelinde, putlarını kıranı zalim olarak nitelemişlerdi. Ama akıllarını başlarına alınca asıl zalimlerin kendileri olduğunu gördüler.



Kendilerini “zalim” olarak nitelemeleri,



-Böyle bir sual sormakla,



-Veya konuşmayan, zarar ve fayda vermeyen putlara tapmakla zâlimler olduklarını görmelerindendir.







65- ثُمَّ نُكِسُوا عَلَى رُؤُوسِهِمْ “Sonra yine eski kafalarına döndüler:”



Akıllarına müracaatla istikameti bulduktan sonra, tekrar mücadeleye döndüler. Ayette tekrar batıla dönüşleri, bir şeyin altının en üstüne gelmesi üslûbuyla anlatıldı.



لَقَدْ عَلِمْتَ مَا هَؤُلَاء يَنطِقُونَ “Andolsun ki bunların konuşmayacağını sen de bilirsin.”



Dediler ki: Bunların konuşmadığını Sen de bilirsin. Niye onlara sormamızı istiyorsun?







66- قَالَ أَفَتَعْبُدُونَ مِن دُونِ اللَّهِ مَا لَا يَنفَعُكُمْ شَيْئًا وَلَا يَضُرُّكُمْ “Dedi: O halde, Allah’ı bırakıp da size hiçbir fayda ve zarar veremeyecek olanlara mı tapıyorsunuz?”



Putların fayda ve zarar vermeyen cansız şeyler olduğunu itiraflarından sonra, bunlara ibadet etmelerinin çok garip olduğunu söyledi. Çünkü bu özellikte olmak, ulûhiyete aykırıdır.







67- أُفٍّ لَّكُمْ وَلِمَا تَعْبُدُونَ مِن دُونِ اللَّهِ “Size de, Allah’ı bırakıp taptıklarınıza da yazıklar olsun.”



أَفَلَا تَعْقِلُونَ “Hâlâ aklınızı kullanmaz mısınız?”Yaptığınız şeyin çirkinliğini akletmiyor musunuz?







68-
قَالُوا حَرِّقُوهُ وَانصُرُوا آلِهَتَكُمْ إِن كُنتُمْ فَاعِلِينَ “Onlar dediler: Bir şey yapacaksanız, O’nu yakın ve ilahlarınıza yardım edin.”Münazarada mağlup olunca kaba kuvvete yöneldiler, “Eğer ilahlarınıza yardım edecekseniz, verilebilecek en dehşetli cezayı verin, cayır cayır onu yakın” dediler.Bunu söyleyen Fars Kürtlerinden biri idi. İsmi Heyyun olan bu kişi, yerin dibine geçirilerek cezalandırılmıştır.Veya bunu söyleyen Nemrud’dur.







69- قُلْنَا يَا نَارُ كُونِي بَرْدًا وَسَلَامًا عَلَى إِبْرَاهِيمَ “Ey ateş! İbrahim’e serin ve selametli ol” dedik.”Ayette ilâhî kudrete musahhar olan ateş, itaatkâr bir memur olarak nazara verilmiştir.



Rivayete göre, büyük bir meydanda büyük bir ateş yaktılar. Sonra Hz. İbrahimi elleri bağlı bir şekilde ateşe attılar. Hz. Cebrail, Hz. İbrahime “bir ihtiyacın var mı?” diye sordu. Hz. İbrahim “Sana ihtiyacım yok” dedi. Cebrail, “öyleyse Rabbinden iste” deyince de “O’nun hâlimi bilmesi, benim istememe lüzum bırakmaz” cevabını verdi. Allahu Teâlâ, sözünün bereketiyle, ateş dolu meydanı bir bahçeye çevirdi. Ateş, sadece Hz. İbrahimi bağlayan ipleri yaktı. Nemrud, saraydan duruma muttali oldu. “Ben Senin ilahına yakınlık istiyorum” dedi, dört bin sığırı kurban etti ve Hz. İbrahime dokunmadı.



Hz. İbrahim bu olay olduğunda onaltı yaşındaydı. Ateşin hoş bir havaya dönüşmesi, inkâr edilecek bir şey değildir. Bu, sıra dışı bir durum olduğundan, Hz. İbrahimin mu’cizelerindendir.Denildi ki: Ateş, ateş olarak kaldı, lakin Allahu Teâlâ Hz. İbrahimden ateşin ezasını kaldırdı. “İbrahime serin ve selâmetli ol” ifadesi de bunu hissettirmektedir.







70- وَأَرَادُوا بِهِ كَيْدًا “Ona bir tuzak kurmak istediler.”



فَجَعَلْنَاهُمُ الْأَخْسَرِينَ “Biz de onları en çok zarar eden kimseler kıldık.”



Biz de onları her cihetle zararda olanlardan kıldık. Çünkü Hz. İbrahime zarar verme çalışmaları kendilerinin batıl üzere, Hz. İbrahim’in ise hak üzere olduğuna katî bir delil oldu.



Bu olay Hz. İbrahim’in derecesini artırdı. Onları da en şiddetli bir azaba layık hâle getirdi.







71- وَنَجَّيْنَاهُ وَلُوطًا إِلَى الْأَرْضِ الَّتِي بَارَكْنَا فِيهَا لِلْعَالَمِينَ “Onu da, Lût’u da, âlemler için mübarek kıldığımız yere ulaştırıp kurtardık.”



Bu olaydan sonra Hz. İbrahim ve Hz. Lût Irak’tan Şam’a gittiler.



Şam bölgesinin mübarek oluşu, pek çok peygamberin bu bölgede gönderilmesindendir.



Bunların şeriatleri âlemde intişar etti. Şeriat ise, hem dinî, hem de dünyevî her türlü kemâlat ve hayırların esasıdır.Denildi ki: Buranın mübarek oluşundan murat, verimli topraklara ve çeşitli nimetlere sahip olmasıdır.Rivayete göre Hz. İbrahim Filistine yerleşti. Hz. Lût ise Mü’tefike’ye… Bu ikisi arasında bir günlük bir mesafe vardır.







72- وَوَهَبْنَا لَهُ إِسْحَقَ وَيَعْقُوبَ نَافِلَةً “Ona (İbrahim’e) İshak’ı, üstelik bir de Yakub’u ihsan ettik.”Hz. Yakub, Hz. İshakın oğludur. Hz. İbrahim sadece bir evlât beklerken, Allahu Teâlâ O’na istediğinden çok daha fazlasını ikram etmiştir.



وَكُلًّا جَعَلْنَا صَالِحِينَ “Ve herbirini salih kimseler kıldık.”



Bu dördünün her birini salaha muvaffak kıldık, salih olmaya sevkettik. Böylece hepsi salahatta kâmil kimseler oldular.







73- وَجَعَلْنَاهُمْ أَئِمَّةً يَهْدُونَ بِأَمْرِنَا “Onları bizim emrimizle doğru yolu gösteren önderler yaptık.”Onları, kendilerine iktida edilen önderler yaptık.



Onlar, emrimizle böyle yaptılar, insanların hidayetine vesile oldular. Sadece kâmil olmakla kalmayıp mükemmil oldular, başkalarını da kâmil olmaya sevkettiler.



وَأَوْحَيْنَا إِلَيْهِمْ فِعْلَ الْخَيْرَاتِ وَإِقَامَ الصَّلَاةِ وَإِيتَاء الزَّكَاةِ “Kendilerine hayırlı işler yapmayı, namaz kılmayı, zekat vermeyi vahyettik.”Onlara hayırlı işleri yapmayı vahyettik. Ta ki diğer insanları da bunlara teşvik etsinler, böylece kemâlleri tam olsun, ilme ameli de katsınlar.



Namaz ve zekâtın, ayetin evvelinde geçen “hayırlı işler”e dahil olmakla beraber müstakil olarak zikredilmeleri, faziletlerine dikkat çekmek içindir. Bu tarz atıflara “özelin genele atfı” denilir.



وَكَانُوا لَنَا عَابِدِينَ “Onlar sadece bize ibadet eden kimselerdi.”



Onlar sadece bize ibadet ediyorlardı.




[1>Yani “nedir bu tapınıp durduğunuz heykeller?” ifadesi “neden bu heykellere tapıyorsunuz?” manasını da ihtiva etmektedir.



[2>Yani, bu durumda “yok, sen yazdın!” ifadesi “elbette sen yazmadın” manasına geldiği gibi, Hz. İbrahim’in bu ifadesi de “elbette o cansız heykel bunu yapacak değil” manası taşır.



[3> Yani, bu heykeller konuşabiliyorsa, büyükleri de böyle bir şey yapmıştır. Ama konuşamadıklarına göre, bunların hepsi aciz, cansız varlıklardır, ilah olmaya asla liyakatleri yoktur

74- وَلُوطًا آتَيْنَاهُ حُكْمًا وَعِلْمًا “Lût’a da bir hüküm ve ilim verdik.”

Hz. Lût’a verilen hükümden murat:

-Hikmet,

-Nübüvvet,

-Hasımlar arasında adaletle hükmetmek olabilir.

Ona verilen ilimden murat ise, peygamberlerin bilmesi gereken ilimden bir ilim verilmesidir.

وَنَجَّيْنَاهُ مِنَ الْقَرْيَةِ الَّتِي كَانَت تَّعْمَلُ الْخَبَائِثَ “Ve Onu çirkin işler işleyen beldeden kurtardık.”

إِنَّهُمْ كَانُوا قَوْمَ سَوْءٍ فَاسِقِينَ “Doğrusu onlar kötü, fasık bir kavimdi.”

Bahsi geçen belde Sedomdur. Buranın ahalisi, homoseksüel idi.





75- وَأَدْخَلْنَاهُ فِي رَحْمَتِنَا “Ve Onu rahmetimize aldık.”

Bundan murat, Hz. Lûtun rahmete ehil kılınması veya İlahi rahmetin tecelli yeri olan cennete alınmasıdır.

إِنَّهُ مِنَ الصَّالِحِينَ “Çünkü O, salihlerdendi.”

Gerçekten O, kendileri tarafımızdan özel inayete mazhar olan salihlerdendi.





76- وَنُوحًا “Nûh’u da yâd et.”

إِذْ نَادَى مِن قَبْلُ “Hani daha önce (bize) yalvarmıştı.”Nûh, bu bahsi geçen peygamberlerden önce yaşamış, kavminin helâki için dua etmişti.

فَاسْتَجَبْنَا لَهُ “Biz de duasına icabet ettik.”

فَنَجَّيْنَاهُ وَأَهْلَهُ مِنَ الْكَرْبِ الْعَظِيمِ “Kendisini ve ehlini büyük sıkıntıdan kurtardık.”

Biz Nûhun duasına icabet ettik, hem Onu hem de O’na inananları çetin bir musibet olan tufandan kurtardık.



77- وَنَصَرْنَاهُ مِنَ الْقَوْمِ الَّذِينَ كَذَّبُوا بِآيَاتِنَا “Âyetlerimizi yalanlayan kavme karşı Ona yardım ettik.”



إِنَّهُمْ كَانُوا قَوْمَ سَوْءٍ “Şüphesiz onlar kötü bir kavimdiler.”



فَأَغْرَقْنَاهُمْ أَجْمَعِينَ “Biz de hepsini suda boğduk.”

Çünkü onlar,

-Hakkı yalanlamış,

-Şerli işlere dalmışlardı. Muhtemelen hangi kavimde bu iki kötü özellik beraber olsa, Allahu Teâlâ o kavmi helâk etmektedir.





78- وَدَاوُودَ وَسُلَيْمَانَ “Davud ve Süleyman’ı da an.”

“Hani onlar ekin tarlası hakkında hüküm veriyorlardı.”

إِذْ يَحْكُمَانِ فِي الْحَرْثِ إِذْ نَفَشَتْ فِيهِ غَنَمُ الْقَوْمِ “Hani halkın koyunları o ekine girmişti.”



Hz. Davud ve Hz. Süleyman ekinle alakalı bir davada hüküm veriyorlardı.

Denildi ki: Dava, salkımları sarkan üzüm bağı hakkında idi.

Bir grup insanın koyunları gece vakti başıboş bir şekilde oraya girmiş, mahsule zarar vermişti.

وَكُنَّا لِحُكْمِهِمْ شَاهِدِينَ “Biz onların hükmüne şahittik.”

Biz, hem hüküm verenleri, hem de davacı olarak onlara gelenleri bilmekte idik.



79- فَفَهَّمْنَاهَا سُلَيْمَانَ (Bu meselede) hüküm vermeyi Süleyman’a kavratmıştık.”



Rivayete göre Hz. Davud, sürünün tarla sahibine verilmesine hükmetmişti. Onbir yaşındaki oğlu Süleyman ise, “onlara acı, hükmü değiştir” dedi. Şöyle bir çözüm önerdi: Koyunlar tarla sahibine verilmeli. O, bunların sütlerinden, yavrularından, yünlerinden faydalanmalı. Tarla da sürü sahiplerine verilmeli, tarlayı eski hâline getirinceye kadar tarlayla ilgilenmeli. Daha sonra da herkes eski konumuna gelmeli.Ebu Hanife’ye göre, bir köle cinayet işlediğinde, kölenin sahibi onu ölenin velisine verir.İmam Şafii’ye göre, birisi başkasının kölesini çalsa, sonra da bu köle kaçsa, durum anlaşıldığında çalan kişi kölenin bedelini öder. Ama ileride köle bulunduğunda, köle sahibine verilir, çalan kişi de köle bulununcaya kadarki geçen zamanın bedelini öder, gerisini alır.

Muhtemelen Hz. Davud ve Hz. Süleyman, görüşlerini bir içtihad olarak söylediler. Birincisi, Ebu Hanifenin cinayet işleyen köle ile ilgili görüşünün bir benzeridir. İkincisi ise İmam Şafinin çalınmış köle kaçtığında çalan kimsenin köle bulununcaya kadarki kaybı ödemesi görüşüne benzer.Bizim şeriatımızda bunun hükmü, İmam Şafiîye göre gece verilen zararın tazmin edilmesidir. Çünkü, âdeten davarlar gece vakti zabt altında olurlar, salıverilmezler. Hz. Peygamber (asm) şu olayda bu şekilde hükmetmiştir: Bera’nın devesi bir tarlaya girip zarar verince şöyle buyurdu: “Mal sahiplerine düşen görev, mallarını gündüz korumaktır. Davar sahiplerine düşen ise, gece vakti onlara sahip çıkmaktır.”

İmam-ı Azam, Hz. Peygamberin hadisinden hareketle ancak korunmuş malın tazmin edilmesi gerektiğini söyler.

وَكُلًّا آتَيْنَا حُكْمًا وَعِلْمًا “Ve herbirine hüküm ve ilim vermiştik.”

Ayet müctehidin isabet edememe durumunda ayıplanmayacağına bir delildir.

Bazıları bu ayeti her müçtehidin içtihadında isabet ettiğine bir delil olarak görmüşlerse de, ayetin “Hüküm vermeyi Süleyman’a kavratmıştık” kısmı, mefhum-u muhalifiyle bu görüşü reddeder.

Bu konuda üstte gelen rivayet olmasa, “…Süleyman’a kavratmıştık” ifadesi, “Hz. Süleymanın daha çocuk iken üstün kılındığı bir meziyeti ortaya koymak içindir” denilir, böylece her iki görüşün birbirine tevafuk etmesi muhtemel olur.

وَسَخَّرْنَا مَعَ دَاوُودَ الْجِبَالَ يُسَبِّحْنَ وَالطَّيْرَ وَكُنَّا فَاعِلِينَ “Davud’la beraber tesbih etsinler diye, dağları ve kuşları onun emrine verdik.”

Dağlar, Hz. Davudla beraber Allahı takdis ediyorlardı. Dağların bu takdisi,

-Hâl diliyle,

-Hz. Davuda temessül eden bir sesle,

-Veya Allahın onlarda kelâm yaratmasıyla olabilir.

وَكُنَّا فَاعِل۪ينَ “Bunları yapan biz idik.”

Bunlar her ne kadar size göre hayret verici şeyler ise de, bize bakan yönüyle bunları ve emsalini yapmak bize garip değildir.



80- وَعَلَّمْنَاهُ صَنْعَةَ لَبُوسٍ لَّكُمْ لِتُحْصِنَكُم مِّن بَأْسِكُمْ “Ona, sizi savaşta korumak için zırh yapma sanatını öğrettik”

فَهَلْ أَنتُمْ شَاكِرُونَ “Artık şükreden kimseler misiniz?”

Ayet, soru şeklinde emirdir. Bu şekilde gelmesi hem mübalağa, hem şükürsüzlüklerini hatırlatmak içindir.



81- وَلِسُلَيْمَانَ الرِّيحَ عَاصِفَةً “Süleyman’ın hizmetine de güçlü esenrüzgârı verdik.”

تَجْرِي بِأَمْرِهِ إِلَى الْأَرْضِ الَّتِي بَارَكْنَا فِيهَا “Rüzgâr, mübarek kıldığımız yere onun emriyle eser giderdi.”Cenab-ı Hakkın “Süleyman’a da rüzgârı (musahhar kıldık).” (Sebe, 12) buyurduğu gibi, şiddetle esen rüzgar Hz. Süleymanın iradesine göre bazan sert, bazan yumuşak esiyordu.

Hz. Süleyman, sabah erkenden uzak yerlere ayrılıyor, akşama Şama dönüyordu.



وَكُنَّا بِكُلِّ شَيْءٍ عَالِمِينَ “Ve biz her şeyi hakkıyla bileniz.”Dolayısıyla rüzgârı hikmetin iktiza ettiği şekilde sevkederiz.



82- وَمِنَ الشَّيَاطِينِ مَن يَغُوصُونَ لَهُ وَيَعْمَلُونَ عَمَلًا دُونَ ذَلِكَ “Onun için dalgıçlık yapan ve bundan başka işler de gören bazı şeytanları onun emrine verdik.”



Musahhar kılınan bu şeytanlar denize dalıyor, oradan kıymetli şeyler çıkarıyorlardı.

Cenab-ı Hakkın “Onlar, Ona bir kısım meharîb (kaleler), temasîl (heykeller), havuz gibi çanaklar ve sâbit kazanlardan her ne isterse yaparlardı.” (Sebe, 13) ayetinde nazara verdiği gibi, şehirler ve saraylar bina etmek, ilginç sanatlar ortaya koymak gibi başka işler de yapıyorlardı.

وَكُنَّا لَهُمْ حَافِظِينَ “Ve onların hepsini biz gözetiyorduk.”

Biz onları Süleyman’ın emrinden çıkmaktan veya fıtratları gereği ortalığı karıştırmaktan dizginliyorduk.



83- وَأَيُّوبَ إِذْ نَادَى رَبَّهُ “Eyyûb’u da hatırla, hani o Rabbine şöyle nida etmişti:”

أَنِّي مَسَّنِيَ الضُّرُّ “Şüphesiz ki zarar bana dokundu.”

وَأَنتَ أَرْحَمُ الرَّاحِمِينَ “Sen ise merhametlilerin en merhametlisisin.”

Hz. Eyyûb, kendini rahmete son derece muhtaç olarak gösterdikten sonra, Rabbini de sonsuz rahmet sahibi olarak vasfetti.

İstemede güzel bir tavır örneği sergileyerek, matlubunu açık bir şekilde söylemeden böyle demekle yetindi.

Allah O’nu peygamber olarak seçmiş, ailesi ve malı çoğalmıştı. Çocuklarının üzerine bir ev yıkılıp ölmeleri, mallarının elinden çıkması ve bir de vücudunda meydana gelen hastalıkla Allah O’nu mübtelâ kıldı.

Hastalığının süresi hakkında onsekiz yıl, onüç yıl, yedi ay gibi farklı rivayetler vardır.

Hanımı Hz. Yusufun neslinden idi. Bir gün kocasına “Allaha dua etsen de hastalığına şifa verse” dedi. Hz. Eyyûb, “ben ne kadar sağlıklı yaşadım?” diye sordu. Hanımı “seksen yıl” deyince “hastalık zamanım da sağlık zamanım kadar olmadan Allahtan sağlık istemekten haya ederim.” dedi.



84- فَاسْتَجَبْنَا لَهُ “Biz de onun duasına icabet ettik.”

فَكَشَفْنَا مَا بِهِ مِن ضُرٍّ “Başına gelen musibeti kaldırdık.”

وَآتَيْنَاهُ أَهْلَهُ وَمِثْلَهُم مَّعَهُمْ “Ve Ona (tekrar) ehlini ve kaybettiklerinin bir mislini verdik.”

Allah, vefat eden çocuklarının iki katını verdi.

رَحْمَةً مِّنْ عِندِنَا وَذِكْرَى لِلْعَابِدِينَ “Katımızdan bir rahmet ve kullukedenlere bir öğüt olmak üzere.”

Bu anlatılan durum, Hz. Eyyüb için bir ilâhî rahmet tecellisi idi. Allaha kul olan kimseler için ise bir öğüttür. Ta ki onlar da O’nun gibi sabretsinler, O’nun mükâfatlandırılması gibi mükâfatlandırılsınlar.

Veya bu durum, bize abd olanlara bir rahmetimiz ve yâd edişimizdir.

Çünkü biz onları lütufla hatırlarız, unutmayız.



85- وَإِسْمَاعِيلَ وَإِدْرِيسَ وَذَا الْكِفْلِ “İsmail, İdris ve Zülkifl’i de hatırla.” Zülkifl’den murat, Hz. İlyasdır. Hz. Yuşa veya Hz. Zekeriya olduğu da söylenir. Hz. Zekeriya Allah tarafından büyük bir yakınlığa mazhardı. Veya ümmetini tekeffül ettiği için böyle denildi. Veya kendi zamanındaki peygamberlerin iki katı amel ve sevabı olduğundan “Zülkifl” denildi.

Kifl kelimesi; nasîb, kefâlet ve bir şeyin iki katı manalarına gelir.

كُلٌّ مِّنَ الصَّابِرِينَ “Onların hepsi sabredenlerdendi.”Bütün bu bahsi geçen peygamberler ağır mükellefiyetlere ve çetin musibetlere sabreden kimselerdi.



86- وَأَدْخَلْنَاهُم فِي رَحْمَتِنَا “Ve onları rahmetimize aldık.”

Bundan murat,

-Kendilerine nübüvvet verilmesi,

-Veya ahiret nimetidir.

اِنَّهُمْ مِنَ الصَّالِحِينَ “Onlar gerçekten salihlerdendi.”

Peygamber oldukları için salahatta kâmil kimselerdi. Çünkü onların salahatı, fesat bulanıklıklarından korunmuştu.



87- وَذَا النُّونِ إِذْ ذَهَبَ مُغَاضِبًا “Zünnun’u da an, hani O, öfkelenerek gitmişti.”

Zünnun,
Hz. Yunus Bin Metta’dır, “balık sahibi” anlamındadır.

Hz. Yunus, kavmini uzun süre hakka davet etmesine rağmen onların şiddetli muhalefetinden ve batılda ısrarlarından usanmış, onlara kızarak yola çıkmıştı. Hâlbuki oradan ayrılması için kendisine taraf-ı İlâhiden bir emir verilmemişti. Hz. Yunus onlara azabı vaat etmişti. Ancak onların tevbesi sebebiyle azap gelmemişti. Ama o, onların bu hâlini bilmediğinden, onlara vaadinde yalancı çıktığını sanarak öfkeyle ayrılmıştı.

فَظَنَّ اَنْ لَنْ نَقْدِرَ عَلَيْهِ “Bizim kendisini hiç sıkıştırmayacağımızı sanmıştı.”

Kendisini sıkıştırmayacağımızı veya kendisine ceza vermeyeceğimizi zannetti.

Bu zan, Hz. Yunusa arız olan şeytanî bir vesvese olabilir. Bunun “zan” şeklinde ifade edilmesi mübalağa içindir.

ْفََنَادَى فِي الظُّلُمَاتِ أَن “Derken karanlıklar içinde şöyle nida etti:”

Yoğun, şiddetli karanlıkta şöyle nida etti:

Zulümattan murat

-Balığın karnı,

-Deniz,

-Ve gece olabilir.

لاَ إِلَـٰهَ إِلَّا أَنتَ “Senden başka ilâh yoktur.”

سُبْحَانَكَ “Sen Sübhansın (münezzehsin).

Bir şeyin Seni acze düşürmesinden Seni tenzih ederim.

إِنِّي كُنتُ مِنَ الظَّالِمِينَ “Ben gerçekten zalimlerden oldum.”

Ben, emrin gelmeden hicret etmekle nefsine zulmedenlerden oldum.

Hz. Peygamber şöyle buyurur: “Hangi dertli kimse bu dua ile dua etse, kendisine icabet edilir.”



88- فَاسْتَجَبْنَا لَهُ “Biz de Ona icabet ettik.”

Hz. Yunus, balığın karnında dört saat kaldıktan sonra, balık onu sahile attı.

Denildi ki: Hz. Yunus, balığın karnında üç gün kaldı.

وَنَجَّيْنَاهُ مِنَ الْغَمِّ “Ve kendisini üzüntüden kurtardık.”

Ayette nazara verilen Hz. Yunusun üzüntüsü,

-Balık tarafından yutulmak,

-Veya izinsiz ayrılmasıyla işlediği hata olabilir.

وَكَذَٰلِكَ نُنجِي الْمُؤْمِنِينَ “İşte biz mü’minleri böyle kurtarırız.”

İhlasla dua ettiklerinde mü’minleri de üzüntülerden işte böyle kurtarırız.



89- وَزَكَرِيَّا إِذْ نَادَى رَبَّهُ “Zekeriyayı da an, hani Rabbine şöyle nida etmişti:”

رَبِّ لا تَذَرْنِي فَرْدًا “Ya Rabbi! Beni tek başıma bırakma.”

Bana varis olacak bir çocuk olmadan, beni tek başıma bırakma.

وَأَنْتَ خَيْرُ الْوَارِثِينَ “Sen varislerin en hayırlısısın.”

Şayet bana varis olacak bir evlat vermezsen bunu da dert etmem. Çünkü Sen varis olanların en hayırlısısın.



90- فَاسْتَجَبْنَا لَهُ “Biz de Ona icabet ettik.”

وَوَهَبْنَا لَهُ يَحْيَى “Ve kendisine Yahya’yı ihsan ettik.”

وَأَصْلَحْنَا لَهُ زَوْجَهُ “Ve eşini (doğum yapmaya) elverişli hale getirdik.”

Hanımı kısır iken, çocuğu olmaya uygun hâle getirdik.

نَّهُمْ كَانُوا يُسَارِعُونَ فِي الْخَيْرَاتِ “Doğrusu onlar hayırlı işlerde yarışıyorlardı.”

“Onlar”
zamiri, burada zikrolunan bütün peygamberlere racidir.

وَيَدْعُونَنَا رَغَبًا وَرَهَبًا “Umarak ve korkarak bize yalvarıyorlardı.”

Bunlar sevap kazanmayı arzular, dualarının ve ibadetlerinin kabul edilmesini umar, Allahın cezalandırmasından ve günahtan ise korkar bir şekilde bize dua ederlerdi.

وَكَانُوا لَنَا خَاشِعِينَ “Ve bize karşı derin saygı duyuyorlardı.”

Yani, onlar taraf-ı ilâhîden nail olduklarına işte bu özellikleriyle nail oldular.



91- وَالَّتِي أَحْصَنَتْ فَرْجَهَا “Irzını korumuş olan kadını da hatırla.”

Irzını hem helâlden hem de haramdan korumuş olan Meryemi de an.

فَنَفَخْنَا فِيهَا مِنْ رُوحِنَا “Ona ruhumuzdan üfledik.”

Biz O’nun içinde İsa’ya hayat verdik, sadece emrimizle veya Cebrail vasıtasıyla ruhumuzu üfledik.

وَجَعَلْنَاهَا وَابْنَهَا آيَةً لِلْعَالَمِينَ “Onu ve oğlunu, âlemlere bir ayet kıldık.”

Onların kıssasını veya hallerini âlemlere bir ibret kıldık. Çünkü kim onların hâline dikkat etse, Allahu Teâlânın kudretinin kemâlini idrak eder.



92- إِنَّ هَذِهِ أُمَّتُكُمْ أُمَّةً وَاحِدَةً “Şüphesiz bu, tek ümmet (din) olarak sizin ümmetiniz (dininiz)dir.”

Tevhid ve İslâm yolu sizin de üzerinde olmanız gereken yolunuzdur. Siz de o hâl üzere olun. Bu, peygamberler arasında ihtilaf olmayan tek yoldur. Tâbi olma noktasında bu yola denk başka bir yol yoktur.

وَأَنَا رَبُّكُمْ “Ben de Rabbinizim.”

Sizin için Benden başka ilah yoktur.

فَاعْبُدُونِ “O halde bana ibadet edin.”

Öyleyse sadece bana ibadet edin, başkasına tapmayın.



93- وَتَقَطَّعُوا أَمْرَهُم بَيْنَهُمْ “Ama (din konusunda) aralarında bölüklere ayrıldılar.”

Ama onlar dinde tefrika çıkardılar, kendi çirkin fiilleriyle onu parça parça yaptılar. Cenab-ı Hak, bu ayetten önce hitap sığasıyla anlatırken, böyle yapanları kınamak için gayp sığasına intikal etti.

كُلٌّ إِلَيْنَا رَاجِعُونَ “Hepsi bize döneceklerdir.”

Bu, hizip hâline gelen fırkaların her biri bize dönecekler, biz de yaptıklarının karşılığını vereceğiz.

94- فَمَن يَعْمَلْ مِنَ الصَّالِحَاتِ وَهُوَ مُؤْمِنٌ فَلَا كُفْرَانَ لِسَعْيِهِ “Artık her kim mü’min olarak salih amellerden işlerse, çalışması inkâr edilmeyecektir.”

“Çalışması inkâr edilmeyecektir”
ifadesinde istiare vardır, “Sevabı men edilmez” demektir.

Benzeri bir şekilde “şükür” kelimesi Allaha nisbet edildiğinde “vermek” manasını ifade eder.

وَإِنَّا لَهُ كَاتِبُونَ “Biz şüphesiz onu yazmaktayız.”

Biz, onun çalışmasını amel defterinde kaydederiz, hiçbir cihetle o amel zayi olmaz.



95- وَحَرَامٌ عَلَى قَرْيَةٍ أَهْلَكْنَاهَا أَنَّهُمْ لَا يَرْجِعُونَ “Helâk ettiğimiz bir belde halkı artık dönmezler.”Helakine hükmettiğimiz bir belde halkı için artık şöyle bir hâl imkânsız olur, kendilerinden tasavvur edilemez: Onlar tevbeye dönmezler.

Veya şöyle mana verilebilir: Helak ettiğimiz bir belde halkının, yaptıklarının cezasını çekmek üzere bize dönmemeleri söz konusu olamaz, tasavvur edilemez.

Veya şu mana verilebilir: Helâk ettiğimiz bir belde halkına, artık tekrar dünya hayatına dönmek haram olur.



9ّ6- حَتَّى إِذَا فُتِحَتْ يَأْجُوجُ وَمَأْجُوجُ “Nihayet Ye’cûc ve Me’cûcun önü açıldığı zaman.”

Yani, hakka dönmekten kaçınmaları veya bizim onları helak edişimiz, kıyamet saatine ve kıyametin emareleri ortaya çıkıncaya kadar devam eder.

وَهُم مِّن كُلِّ حَدَبٍ يَنسِلُونَ “Onlar her tepeden akın edip çıkarlar.”

Ye’cüc ve Me’cüc, kendilerini engelleyen sed açıldığında her tepeden kurtlar gibi akın ederler.



97- وَاقْتَرَبَ الْوَعْدُ الْحَقُّ “Ve gerçek vaad yaklaştı.”

Yani, kıyamet yaklaştı.

فَإِذَا هِيَ شَاخِصَةٌ أَبْصَارُ الَّذِينَ كَفَرُوا “İşte o zaman kâfir olanların gözleri dehşetle açılır.”

يَا وَيْلَنَا “Eyvah bizlere!”

قَدْ كُنَّا فِي غَفْلَةٍ مِّنْ هَذَا “Gerçekten biz bundan gaflet içindeydik.”

Biz bundan gaflet içinde idik, onun hak olduğunu bilmiyorduk.

بَلْ كُنَّا ظَالِمِينَ “Doğrusu biz zalim kimselerdik.”

Tefekkür etmeyerek ve uyarıcılara önem vermeyerek nefislerimize zulmettik.



98- إِنَّكُمْ وَمَا تَعْبُدُونَ مِن دُونِ اللَّهِ حَصَبُ جَهَنَّمَ “Gerçekten siz ve Allah’dan başka ibadet ettikleriniz cehennem odunusunuz!”Allahtan başka ibadet edilenler,

-Putları,

-İblis ve avanelerini de içine alır. Çünkü, bunlara itaat, onlara ibadet hükmündedir.

Sebeb-i NüzûlBu konuda şöyle rivayet edilir: Hz. Peygamber bu ayeti müşriklere okuyunca İbnu Za’beri Hz. Peygambere dedi: “Ka’benin Rabbine yemin ederim, bu defa münazarada işini bitirdim. Yahudiler Hz. Üzeyr’e, Hristiyanlar Hz. İsaya ve Melik oğulları da meleklere ibadet etmiyorlar mı?”Hz. Peygamber şöyle cevap verdi: “Onlar, bunlara değil, kendilerine böyle yapmayı emreden şeytanlara tapıyorlar.”Bu olay üzerine “Şüphesiz kendileri için tarafımızdan güzellik takdir edilenler ise, işte onlar oradan (cehennemden) uzak tutulanlardır.” (Enbiya, 101) ayeti indi.Bir başka rivayette İbnu Za’beri şunu da sorar: “Bu, bizim ilahlarımıza has bir şey mi, yoksa Allah dışında ibadet edilenlerin hepsini içine alıyor mu?” Hz. Peygamber “Allah dışında ibadet edilenlerin hepsi dâhil” buyurdu.

أَنتُمْ لَهَا وَارِدُونَ “Sizler oraya gireceksiniz.”



99- لَوْ كَانَ هَؤُلَاء آلِهَةً مَّا وَرَدُوهَا “Şayet onlar ilâh olsalardı, oraya girmezlerdi.”

Çünkü azaba maruz kalan, ilah olamaz.

وَكُلٌّ فِيهَا خَالِدُونَ “Ve hepsi orada daimi kalacaktır.”

Onlara oradan bir kurtuluş yoktur.



100- لَهُمْ فِيهَا زَفِيرٌ “Onların orada derin bir iç çekişleri vardır!”

وَهُمْ فِيهَا لَا يَسْمَعُونَ “Ve onlar orada hiçbir şey işitmezler.”

Ve onlar dehşetten ve azabın şiddetinden bir şey işitmezler.

Denildi ki: Onlar orada kendilerine sürur verecek bir şey işitmezler.



101- إِنَّ الَّذِينَ سَبَقَتْ لَهُم مِّنَّا الْحُسْنَى أُوْلَئِكَ عَنْهَا مُبْعَدُونَ “Şüphesiz kendileri için tarafımızdan güzellik takdir edilenler ise, işte onlar oradan (cehennemden) uzak tutulanlardır.”

“Güzellik takdiri”
nden murat

-Saadet,

-Taate muvaffak kılınmak,

-Cennetle müjdelenmek olabilir.

İşte bunlar, âlâ-yı illiyyine (en yücelere) yükseltilirler.

Rivayete göre Hz. Ali (r.a.) insanlara hitap etti ve bu ayeti okudu. Sonra da “Ben, Ebubekir, Ömer, Osman, Talha, Zübeyir, Sa’d, Saîd, Abdurrahmân Bin Avf ve İbnu Cerrah onlardanız” dedi. Sonra namaz kılındı. Hz. Ali kalktı, ridasını sürüyor ve ayetin devamını okuyordu: “Bunlar onun (cehennemin) hışıltısını bile duymazlar.”



102-
لَا يَسْمَعُونَ حَسِيسَهَا “Bunlar onun (cehennemin) hışıltısını bile duymazlar.”

وَهُمْ فِي مَا اشْتَهَتْ أَنفُسُهُمْ خَالِدُونَ “Ve canlarının istediği şeyler içinde daimi kalırlar.”

Onlar son derece büyük nimetler içinde daimidirler.



103- يَحْزُنُهُمُ الْفَزَعُ الْأَكْبَرُ “O en büyük korku (Fezaul-ekber) bunları üzmez.”

“Fezaul-ekber”
den murat,

-O gün sûr’a üfürülür. Allah’ın diledikleri müstesna, göklerde ve yerde bulunanlar hep dehşete kapılır.” (Nahl, 87) ayetinin delâletiyle, sura ikinci üfürülüştür.

-Cehenneme götürülmek,

-Cehennemde daimi kalmak,

-Veya ölümün boğazlanmasıdır.

وَتَتَلَقَّاهُمُ الْمَلَائِكَةُ “Ve melekler onları şöyle karşılarlar.”

هَذَا يَوْمُكُمُ الَّذِي كُنتُمْ تُوعَدُونَ “İşte bu, size vaad edilen gününüzdür.”

Onlara şöyle denilir: “Bugün, dünyada size vaat edilen sevap gününüzdür.”



104- يَوْمَ نَطْوِي السَّمَاء كَطَيِّ السِّجِلِّ لِلْكُتُبِ “O gün yazılı kâğıtların dürülmesi gibi semayı düreriz.”Sema Âdemoğullarını gölgelemek için neşredilmiş, üzerlerine açılmıştı. Onlar tümüyle şu dünyadan gidince, onun da görevi sona ermiş olacak, yazılı kâğıtların tomar yapılıp dürülmesi misali, vazifesini tamamlamış olacak.

Denildi ki: Sicil, bir melek olup, kendisine gelen amel defterlerini dürer.

كَمَا بَدَأْنَا أَوَّلَ خَلْقٍ نُّعِيدُهُ “Başlangıçta ilk yaratmayı nasıl yaptıysak, onu yine yaparız.”

Ayetten maksat, kıyas yoluyla yeniden yaratılışın kolaylığını göstermektir. Çünkü ilk yaratılış, yaratmanın zâtında mümkün bir şey olduğunu göstererek yeniden yaratılışın sıhhatine delil olur. Cenab-ı Hakk ezeli kudretiyle hem yoktan yaratmaya, hem de iade etmeye kâdirdir, bunlardan biri diğerine nisbetle daha zor veya daha kolay değildir.

وَعْدًا عَلَيْنَا “Katımızdan verilmiş bir söz olarak.”

إِنَّا كُنَّا فَاعِلِينَ “Doğrusu biz bunları yaparız.”



105-
وَلَقَدْ كَتَبْنَا فِي الزَّبُورِ مِن بَعْدِ الذِّكْرِ “Andolsun ki, zikirden sonra Zebûr’da şöyle yazmıştık:”

أَنَّ الْأَرْضَ يَرِثُهَا عِبَادِيَ الصَّالِحُونَ “Arza ancak salih kullarım mirasçı olur.”

Zikirden murat
, Tevrattır.

Denildi ki: Zeburdan murat bütün semavî kitaplardır. Zikirden murat ise levh-i mahfuzdur.

Arzdan murat ise,

-Cennet diyarı

-Veya arz-ı mukaddestir.

Salih kullardan murat,

-Bütün mü’minler,

-Veya arzın doğusunda batısında zulme maruz ehl-i imandır.

-Veya ümmet-i Muhammeddir (asm).



106- إِنَّ فِي هَذَا لَبَلَاغًا لِّقَوْمٍ عَابِدِينَ “Şüphesiz bunda ibadet eden kimseler için kâfi bir öğüt vardır.”Zikrolunan haberler, öğütler ve tehditlerde bize kul olan, âdet olarak değil ciddi olarak ibadet eden kimseler için yeterli bir mesaj veya maksada ulaştırıcı bir sebep vardır.



107- وَمَا أَرْسَلْنَاكَ إِلَّا رَحْمَةً لِّلْعَالَمِينَ “Seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.”

Çünkü Senin gönderildiğin din, onların saadetlerine bir sebeptir, dünya ve ahiretlerini düzeltmeyi netice verir.

Denildi ki: Hz. Peygamberin kâfirlere de rahmet olması, onların da Hz. Peygamber hürmetine

-Yerin dibine geçirilmekten (Hasf),

-Hayvan hâline çevrilmekten (Mesh),

-Toptan helâk edilmekten güven içinde olmalarıdır.



108- قُلْ إِنَّمَا يُوحَى إِلَيَّ أَنَّمَا إِلَهُكُمْ إِلَهٌ وَاحِدٌ “De ki: Bana ancak şöyle vahyediliyor: İlâhınız ancak tek bir ilâhtır.”Çünkü Hz. Peygamberin gönderilmesinden asıl maksat, tevhiddir.

فَهَلْ أَنتُم مُّسْلِمُونَ “Şimdi siz artık hakka teslim oluyor musunuz?”

Artık siz de delille musaddak olan vahyin bildirdiği şekilde sadece Allaha ibadete var mısınız? Ona teslim oluyor musunuz?



109- فَإِن تَوَلَّوْا فَقُلْ آذَنتُكُمْ عَلَى سَوَاء “Eğer (yine de) yüz çevirirlerse deki: Size eşit olarak haber verdim.”

Şayet tevhidden yüz çevirirlerse de ki: Ben, bana emredileni size bildirdim.

Bundan murat,

-Herkese eşit olarak anlattım.

-Size bildirmemle, ben ve siz bunu bilmede eşit hâle geldik.

-Ben bunu size dengeli ve parlak delile dayalı bir şekilde bildirdim.

وَإِنْ أَدْرِي أَقَرِيبٌ أَم بَعِيدٌ مَّا تُوعَدُونَ “Bilemiyorum, vaat olunduğunuz şey yakın mı, yoksa uzak mıdır?”

Yani,

-Müslümanların galebesi,

-Veya haşir yakın mıdır, yoksa uzak mıdır, bilemiyorum. Ama bildiğim bir şey varsa, bu mutlaka olacaktır.



110- إِنَّهُ يَعْلَمُ الْجَهْرَ مِنَ الْقَوْلِ وَيَعْلَمُ مَا تَكْتُمُونَ “Şüphesiz O, açığa vurulan sözü bilir, gizlediklerinizi de bilir.”O sizin İslâmı tenkid için açıktan söylediklerinizi bilir, Müslümanlar aleyhinde gizlediğiniz düşmanlık ve kinlerinizi de bilir, buna göre ceza verir.



111- وَإِنْ أَدْرِي لَعَلَّهُ فِتْنَةٌ لَّكُمْ وَمَتَاعٌ إِلَى حِينٍ “Bilemiyorum, belki bu gecikme sizin için bir imtihan ve bir süreye kadar faydalandırmadır.”

Bilemiyorum, belki de cezanızın tehiri sizin için bir istidraçtır, fitnenizin daha ziyade olmasıdır, nasıl yapacağınızın görülmesi için bir imtihandır.

Ve O’nun meşietinin gerektirdiği belli bir süreye kadar sizi faydalandırmaktır.



112- قَالَ رَبِّ احْكُم بِالْحَقِّ “Peygamber dedi: Ya Rabbi! Aramızda hak ile hükmet.”

“Ya Rabbi, bizimle Mekke ehli arasında adaletle hükmet.”

Bu hükmün, onların azabı hemen istemelerine ve azabın şiddetli olmasına bir cevap olsun.

وَرَبُّنَا الرَّحْمَنُ الْمُسْتَعَانُ عَلَى مَا تَصِفُونَ “Rabbimiz, sizin nitelemelerinize karşı Rahmân, Müstean’dır.”Rabbimiz Rahmândır, mahlûkatına rahmeti çoktur.

Müsteandır, yardım O’ndan dilenir.Siz, galibiyetin sizin olacağını, İslâm sancağının biraz dalgalanıp sonra sükûnet bulacağını, vaad edilen azap hak olsa başınıza inmesi gerektiğini söylüyorsunuz. Bütün bu beklentilerinize karşı, Rahmân ve Müstean olan Allah bize yeter.

Allahu Teâlâ Rasûlünün duasına icabet etti, onların heveslerini kursaklarında bıraktı, Peygamberine yardım etti.

Hz. Peygamberden şöyle rivayet edilir:

“Her kim Enbiya sûresini okursa Allahu Teâlâ onu kolay bir şekilde hesaba çeker. Kur’anda adı geçen bütün peygamberler onunla musafaha yapar ve kendisine selâm verir.”

Allahu A’lem (Doğrusunu en iyi Allah bilir.)


Yazar:
Prof.Dr. Şadi Eren
 
Üst Alt