Neler yeni

Welcome to Cidar - Hak Yolunda... Hak üzere...

Forumumuza hoş geldiniz, burada birçok faydalı içerik ve aktif bir topluluk sizi bekliyor, ancak tüm özelliklerden yararlanabilmek ve paylaşımlara katılabilmek için kayıt olmanız gerekmektedir.

Enfal Suresi Tefsiri

Admin

Yönetici
Katılım
19 Şub 2025
Mesajlar
171
Tepkime puanı
0
Puanları
16
1- يَسْأَلُونَكَ عَنِ الأَنفَالِ “Sana ganimetler hakkında soruyorlar.”



Sana ganimetlerin hükmünü soruyorlar.



Ganimete “nefl” denilmesi, Allahtan bir ihsan ve lütuf olmasındandır.



قُلِ الأَنفَالُ لِلّهِ وَالرَّسُولِ “De ki: Ganimetler, Allah’a ve Resûlüne aittir.”



Bu konuda yetki Peygambere verilmiştir, O, Allahın kendisine emrettiği şekilde taksim eder, dağıtır.



Sebeb-i Nüzûl



Ayet, Müslümanların Bedir savaşından elde edilen ganimetler hakkında “nasıl taksim edilecek? Kime taksim edilecek, Muhacirlere mi, yoksa Ensara mı?” şeklindeki ihtilafları üzerine inmiştir.



Denildi ki: Bedir harbinde Hz. Peygamber ihtiyacı olmayan kimselerin ganimetten pay almamalarını şart koştu. Bunun üzerine gençler şevkle koşuştular. Savaş sonunda müşriklerden yetmiş kişi öldürüldü, yetmişi de esir alındı. Gençler, Hz. Peygamberden ganimet haklarını istediler. Mal, az bir şey idi. Bunun üzerine, sancakların yanında olan yaşlılar ve gözcüler şöyle dediler: “Biz sizin gerinizde sığınacağınız destek kuvvet idik. Bizim de hakkımız var.” Bunun üzerine bu ayet nazil oldu, Hz Peygamber de aralarında eşit bir şekilde taksim etti.



Bunun için denildi: İmamın vaadini yerine getirmesi lazım değildir. Bu, İmam-ı Şafiînin görüşüdür.



Sa’d Bin Ebi Vakkas’dan şöyle rivayet edilir: Bedir günü kardeşim Umeyr şehid oldu. Ben de ona bedel Said Bin Âs’ı öldürdüm ve kılıcını aldım. Kılıcı Hz. Peygambere götürdüm, hibe olarak bana verilmesini istedim. Şöyle buyurdu: “Bu ne benim ne de senin. Ganimet malları içine onu at.” Ben de attım. Kardeşimin öldürülmesi ve ganimet olarak aldığımın



Vaadini yerine getirmemekle, mevcut şartlar çerçevesinde yerine getirememek arasında ayrım yapılması gerekir.



Benden alınması sebebiyle ancak Allahın bildiği duygular yaşadım. Çok az bir zaman geçmişti ki, Enfal sûresi nazil oldu. Rasûlullah bana şöyle dedi: “Benden kılıcı istemiştin, o zaman kılıç benim değildi. Ama şimdi benim oldu. Git ve onu al.”



فَاتَّقُواْ اللّهَ “Öyleyse Allah’tan korkun.”



Böyle ihtilaf etmekte ve tartışmakta Allahtan korkun.



وَأَصْلِحُواْ ذَاتَ بِيْنِكُمْ “Ve aranızı düzeltin.”



Allahın rızık olarak size verdiğinde hoşgörü ve yardımlaşma ile ve işi Allah ve Rasûlüne teslim ile aranızı düzeltin.



وَأَطِيعُواْ اللّهَ وَرَسُولَهُ إِن كُنتُم مُّؤْمِنِينَ “Ve eğer mü’minler iseniz Allah ve Resûlüne itaat edin.”



Çünkü iman bunu iktiza eder.



Veya imanınız kâmil ise böyle yapın. Çünkü imanın kemali bu üçü iledir:



-Emirlere itaat.



-Günahlardan sakınmak



-İnsanların arasını adalet ve ihsan ile düzeltmek.







2- إِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ الَّذِينَ إِذَا ذُكِرَ اللّهُ وَجِلَتْ قُلُوبُهُمْ “Mü’minler ancak o kimselerdir ki, Allah anıldığı zaman kalpleri ürperir.”



İmanı kâmil olan mü’minler şunlardır:



Onlar büyüklüğü ve celalinin heybeti karşısında Allah anıldığında kalpleri ürperir.



Denildi ki: Ayetin anlattığı kimse şöyle biridir: Bir günah işlemeye niyetlenmişken kendisine “Allahtan kork” denildiğinde Allahın cezalandırma korkusundan o günahtan elini çeker.



وَإِذَا تُلِيَتْ عَلَيْهِمْ آيَاتُهُ زَادَتْهُمْ إِيمَانًا “Onun ayetleri kendilerine okunduğunda, bu imanlarını arttırır.”



İmanlarının artması,




-Yeni ayetlerin okunmasıyla iman edilecek şeylerin artması,



-Delillerin tezahürü ile nefislerinin itminana kavuşması ve yakinlerinin kökleşmesi,



-Ayetlerin mucibiyle amel etmek şeklinde olabilir. Bu son görüş, ameli



imana dahil gören ve “iman, taat ile artar, günah ile azalır” diyenlerin bakış açısına göredir,



وَعَلَى رَبِّهِمْ يَتَوَكَّلُونَ “Ve sadece Rablerine tevekkül ederler.”



Onlar Allaha tefviz-i umur ederler, ancak O’ndan korkar ve O’nu umarlar.







3- الَّذِينَ يُقِيمُونَ الصَّلاَةَ “Onlar namazı gereği gibi kılarlar.”



وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنفِقُونَ “Ve kendilerine rızık olarak verdiklerimizden infak ederler.”







4- أُوْلَئِكَ هُمُ الْمُؤْمِنُونَ حَقًّا “İşte gerçek mü’minler onlardır.”



Çünkü onlar kalbin en değerli amellerinden olan Allah’tan korkmak, ihlâs ve tevekkülü, ayrıca aza ile yapılan en kıymetli amellerden olan namaz ve sadakayı imanlarına katmışlar, böylece imanlarını tahkîke çıkarmışlardır.



لَّهُمْ دَرَجَاتٌ عِندَ رَبِّهِمْ وَمَغْفِرَةٌ وَرِزْقٌ كَرِيمٌ “Onlar için Rableri nezdinde dereceler, bir mağfiret ve çok hoş bir rızık vardır.”



Rableri nezdinde derecelerden murat,




-İtibarlı olmaları, yüksek bir konumda bulunmalarıdır.



-Veya amelleriyle yükseldikleri cennet dereceleri de olabilir.



Ayrıca onlar için,



-İhmalleri sebebiyle kendilerinden sadır olan kusurlara karşı Allahtan bir mağfiret



-Ve cennette hazırladığı, sayısız ve süresiz hoş bir rızık vardır.







5- كَمَا أَخْرَجَكَ رَبُّكَ مِن بَيْتِكَ بِالْحَقِّ “Nasıl ki, Rabbin seni hak ile evinden çıkarmıştı.”



Ayet, mahzuf bir mübteda’nın haberidir. Takdiri ise şöyledir:



Onların ganimetlerle ilgili hoşlanmadıkları bu durum, Allahın seni Bedir Harbi için çıkarmasındaki hoşlanmamalarına benzer.



Veya şöyle de mana verilebilir: Rabbin nasıl ki Seni evinden hicret yerin, meskenin, yeni evin olan Medineye çıkarmıştı. O zaman da bundan hoşlanmayanlar olmuştu. Ganimetlerin sana tahsis edilmesinden hoşlanmayanlar da olabilir, ama hicret Senin için nasıl faydalı olmuşsa, bu hüküm de öyle faydalıdır.



وَإِنَّ فَرِيقاً مِّنَ الْمُؤْمِنِينَ لَكَارِهُونَ “Mü’minlerden bir grup ise bundan hoşlanmamışlardı.”



Bu cümle, hâl cümlesidir. Kureyş kafilesi Şamdan yola çıkmıştı. Kervanda çok büyük ticaret malları vardı. İçlerinde Ebu Süfyan, Amr Bin Âs, Amr Bin Hişam gibi kimseler de olduğu halde kırk binitli adam kervanla beraberdi. Cebrail (as) kervanı Hz. Peygambere haber verdi. Peygamber de mü’minlere söyledi. Çokça mal ve az sayıda refaket eden kimse olduğunu duyunca onu karşılamak mü’minlerin hoşuna gitti. Kervan için çıktıklarında, bunun haberi Mekke ahalisine ulaştı. Ebu Cehil Ka’benin üzerine çıkıp şöyle seslendi: “Ey Mekke ahalisi! Elinizi çabuk tutun! Ne yapıp edip kervanınızı, mallarınızı kurtarın. Şayet Muhammed onlara el koyarsa, bir daha asla iflah olmazsınız.”



Abdülmüttalibin kızı Âtıke üç gün önce şöyle bir rüya görmüştü:



Semadan bir melek iner, dağdan bir kayayı alıp parçalar. Mekkenin herbir evine o kayadan bir şey isabet eder. Âtıke, bunu Abbasa söyler. Bu rüya Ebu Cehle kadar ulaşır. Ebu Cehil şöyle der: “Erkeklerinin nübüvvet iddiaları yetmedi, şimdi de kadınları kehanette bulunmaya başladılar.”



Ebu Cehil, bütün Mekke ahalisini çıkarır, onlarla beraber Bedr’e varır. Bedir, kendisinde kuyu olan bir yerdir. Arablar senede bir gün burada pazar için bir araya gelirlerdi. Onlar oraya vardığında Hz. Peygamber Zefran vadisinde idi. Hz. Cebrail Hz. Peygambere gelip “ya kervan ya da Kureyş sizin olacak” diye vaat etti. Hz. Peygamber de durumu ashabıyla görüştü. Bazıları şöyle dediler: “Ya Rasulallah, keşke bize savaş ihtimalini de zikretseydin, ona göre hazırlık yapardık. Biz kervana göre çıkmıştık.”



Hz. Peygamber şöyle dedi: “Kervan, deniz tarafından gitti, Ebu Cehil ise bize doğru geldi.” Bunun üzerine bazıları “Ya Rasulallah, sen kervana bak, düşmanı boş ver” dediler. Onların böyle konuşmalarına Hz. Peygamber kızdı. Bunun üzerine Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer kalkıp güzel konuşmalar yaptılar. Sonra Sad Bin Ubede kalkıp şöyle dedi: “Emrine bak, onu uygula. Allaha yemin ederim ki, Aden’e gitsen Ensar’dan bir tek kişi bile geride kalmayacak, seninle gelecektir.”



Sonra Mikdad Bin Amr kalktı, “Allah neyi emretmişse onu yap, nasıl olmamı istersen ben o şekilde seninleyim. Biz sana İsrailoğullarının Musaya dediği gibi “Ey Mûsa! Onlar orada bulundukça, biz oraya asla girmeyeceğiz. Sen ve Rabbin gidin, onlarla savaşın. Biz burada oturacağız” (Maide, 24) diyecek değiliz. Lakin dediğimiz şu ki “Sen ve Rabbin gidin savaşın, biz de sizinle beraber savaşanlarız.”



Hz. Peygamber Mikdadın bu sözüne tebessüm etti. Sonra Ensar’ı murat ederek “bana görüşlerinizi bildirin” dedi. Çünkü Ensar Akabede biat ettiklerinde, Hz. Peygamber onların diyarına geldiğinde sorumluluklarının sona ermesini şart olarak söylemişlerdi. Peygamberin hatırına “Sadece Medineye saldıran düşmana karşı yardım etme görüşü ileri sürerler” şeklinde bir endişe geldi.



Bunun üzerine Sa’d Bin Muaz ayağa kalkıp “Ya Rasulallah, “ey insanlar” derken bizi mi kastediyorsun?” dedi. Hz. Peygamber “evet” deyince Sa’d Bin Muaz konuşmasını şöyle sürdürdü: “Biz sana inandık, seni tasdik ettik. Getirdiğinin hak olduğuna şehadet ettik. Seni dinleyeceğimize ve itaat edeceğimize sana söz verdik. Ya Rasulallah, bizi dilediğin şekilde yürüt. Seni hak ile gönderen Allaha yemin ederim ki bize şu denizi gösterip dalsan, biz de seninle beraber dalarız, bizden bir kişi bile geride kalmaz. Bizi düşmanla karşı karşıya getirmenden biz rahatsızlık duymayız. Biz savaşta sabreden, düşmanla karşılaşmada döneklik yapmayan kimseleriz. Umarım ki Allah, bizden taraf Senin gözünü aydın kılacak şeyler gösterecektir. Öyleyse, bizi Allahın bereketiyle yürüt.”



Sa’dın bu sözleri Hz. Peygamberi neşelendirdi ve şöyle dedi: “Allahın bereketiyle yürüyün! Sizlere müjde! Allah bana iki taifeden birini vaat etti. Allaha yenin ederim, sanki ben onların düşüp ölecekleri yerleri görür gibiyim.”



Denildi ki: Hz. Peygambere Bedir Harbi bitince “şimdi de kervanı halledelim” diyenler oldu.



Esirler arasında kolları bağlı bir şekilde duran amcası Abbas nidâ etti: “Bunu yapman uygun olmaz!



“Hz. Peygamber “niye?” diye sordu.



Abbas “çünkü dedi, Rabbin sana ikisinden birini vaat etmişti ve vaadini yerine getirdi.”



Bu söz doğru olmakla beraber bazılarının hoşuna gitmedi.







6- يُجَادِلُونَكَ فِي الْحَقِّ بَعْدَمَا تَبَيَّنَ “Ve gerçek açığa çıktıktan sonra, seninle o konuda tartışıyorlardı.”



Senin kendilerine bildirmenle, kervan veya Kureyş’ten hangisine yönelseler galip geleceklerini aslında biliyorlardı. Bununla beraber, Senin savaşı seçmene karşılık, kervanı ele geçirmek hususunda Seninle mücadele ediyorlardı.



كَأَنَّمَا يُسَاقُونَ إِلَى الْمَوْتِ وَهُمْ يَنظُرُونَ “Sanki göz göre göre ölüme sevk olunuyorlardı.”



Göz göre ölüme sevk olunan kimselerin hoşlanmayışı gibi savaşa gitmekten hoşlanmıyorlardı. Bunun sebebi, sayılarının azlığı ve silahlarının olmayışı idi. Rivayete göre, bu sefere katılan mü’minlerden ikisi dışında diğerleri yaya idi.



Ayette onların bu mücadelesinin aşırı korku ve endişelerinden olduğuna bir ima vardır.







7- وَإِذْ يَعِدُكُمُ اللّهُ إِحْدَى الطَّائِفَتِيْنِ أَنَّهَا لَكُمْ “Hani o zaman Allah, iki taifeden birinin sizin olacağını vaad ediyordu.”



وَتَوَدُّونَ أَنَّ غَيْرَ ذَاتِ الشَّوْكَةِ تَكُونُ لَكُمْ “Siz ise, güçsüz olanın sizin olmasını arzu ediyordunuz.”



Siz ise, daha kolay bir lokma olan kervanı arzuluyordunuz.



Çünkü kervanda sadece kırk binekli vardı. Bundan dolayı kervanla karşılaşmayı istiyor, sayıca ve silahça üstün olan Kureyşle karşılaşmaktan hoşlanmıyorlardı.



وَيُرِيدُ اللّهُ أَن يُحِقَّ الحَقَّ بِكَلِمَاتِهِ وَيَقْطَعَ دَابِرَ الْكَافِرِينَ“Allah ise, kelimeleriyle hakkı üstün kılmak ve kâfirlerin arkasını kesmek istiyordu.”



Allah ise hakkı sabit kılmak ve yüceltmek murat ediyordu.



Allahın hakkı üstün kılması,



-Bu halde indirdiği vahiy ile,



-Meleklere yardım etmeleri hususunda emirleri iledir.



Siz mal elde etmek, nahoş bir şeyle karşılaşmamak istiyordunuz. Allah ise dinini yüceltmek, size dünya ve ahirette kurtuluş verecek bir sonuç almanızı murat ediyordu.







8- لِيُحِقَّ الْحَقَّ وَيُبْطِلَ الْبَاطِلَ “Ta ki, hakkı ortaya koysun ve batılı da yok etsin!



وَلَوْ كَرِهَ الْمُجْرِمُونَ “Velev mücrimler hoşlanmasalar da.”



Allah, hakkı yüceltmek, batılı ibtâl etmek için yaptığını yaptı.



Bu, bir tekrar değildir. Çünkü birincisi Allahın muradı ile onların muradı arasındaki farklılığı beyan içindir. İkincisi ise, Hz. Peygamberi daha zor olanı seçmeye sevkeden durumu beyan içindir.







9- إِذْ تَسْتَغِيثُونَ رَبَّكُمْ “Hani o vakit siz Rabbinizden yardım diliyordunuz.”



Sahabiler savaştan bir kurtuluş olmadığını öğrendiklerinde şöyle demeye başladılar:



“Ya Rabbi, düşmanına karşı bize zafer ver. Ey yardım isteyenlere yardım eden! Bize yardım et.”



Hz. Ömerden şöyle rivayet edilir:



Hz. Peygamber müşrikler tarafına baktı, onların sayısı bin kadardı. Ashabına baktı, onlar da üçyüz kadardı. Kıbleye yönelip iki ellerini de açarak şöyle dua etti:



“Allahım, bana olan vaadini yerine getir. Allahım, bu topluluk helâk olursa, artık arzda sana ibadet eden kimse kalmaz.”



Böyle dua etmeye devam etti, öyle ki ridası yere düştü. Bunun üzerine Hz. Ebubekir şöyle dedi:



“Rabbine duan yeter ey Allahın nebisi! Şüphesiz O, sana vaadini yerine getirecektir.”



فَاسْتَجَابَ لَكُمْ أَنِّي مُمِدُّكُم بِأَلْفٍ مِّنَ الْمَلآئِكَةِ مُرْدِفِينَ “O da: “Ben ardı ardına bin melekle size yardım ediyorum” diye duanızı kabul buyurmuştu.”



“Ben, mü’minlerin peşinden melekleri göndererek veya o melekleri ardı ardına göndererek size medet vereceğim.”



Meleklerin mü’minlerin önünde savaşmaları şeklinde de ayete mana verilmiştir. Âl-i İmran sûresinde bu meleklerin sayısı beşbin olarak geçer. Burada “bin” denilmesi,



-Öncü olarak gönderilenlerin sayısı bindir.



-O melekler zât itibarıyla bin tanedir.



-Veya o meleklerden savaşanların sayısı bindir.



Meleklerin savaşıp savaşmadıkları hususunda ihtilaf vardır.



Savaşmalarına delâlet eden rivayetler bulunmaktadır.







10- وَمَا جَعَلَهُ اللّهُ إِلاَّ بُشْرَى وَلِتَطْمَئِنَّ بِهِ قُلُوبُكُمْ “Bunu Allah sırf size bir müjde olsun ve kalpleriniz bununla yatışsın diye yapmıştı.”



Meleklerle yapılan bu imdad, ancak size zaferin bir müjdecisi olsun diyedir.



Ayrıca, sayıca azlığınız ve zilletiniz sebebiyle sizde meydana gelen endişenin ortadan kalkıp kalpleriniz mutmain olsun diyedir.



وَمَا النَّصْرُ إِلاَّ مِنْ عِندِ اللّهِ “Yoksa zafer ancak Allah’tandır.”



إِنَّ اللّهَ عَزِيزٌ حَكِيمٌ “Gerçekten Allah Azîz, Hakîm’dir.”



Meleklerin yardıma gelmesi, sayıca ve silahça çokluk ve benzeri şeyler birer vasıtadır, bunların bir tesiri yoktur. Zaferin bunlarla olduğunu sanmayınız. Bunlar olmadığında da ümitsizliğe düşmeyiniz.







11- إِذْ يُغَشِّيكُمُ النُّعَاسَ أَمَنَةً مِّنْهُ “Hani o sıra (Allah), katından bir esenlik olmak üzere hafif bir uyku ile sizi bürüyordu.”



Burada, “Hani o zaman Allah, iki taifeden birinin sizin olacağını vaad ediyordu” ayetinden itibaren üçüncü bir nimete dikkat çekilmiştir.



Onları bürüyen bu uyuklama, Allahtan özel bir nimettir. Çünkü o savaş şartlarında aslında korkudan gözlerine uyku girmemesi gerekirdi.



وَيُنَزِّلُ عَلَيْكُم مِّن السَّمَاء مَاء لِّيُطَهِّرَكُم بِهِ “Sizi tertemiz kılmak için gökten üzerinize yağmur indiriyordu.”



Gökten indirilen bu yağmur, onları hem pislikten, hem de cünüplükten temizlemek içindi.



وَيُذْهِبَ عَنكُمْ رِجْزَ الشَّيْطَانِ “Ayrıca şeytanın pisliğini sizden gidermek…”



“Şeytanın pisliğinden” murat,




-Cünüp olma hali olabilir. Çünkü bu, şeytanın rüyada hayale getirdiği bir olaydır.



-Veya onlara vesvese vermesi, “susuzluktan ölüp gideceksiniz” şeklindeki korkutmasıdır.



Rivayete göre, Hz. Peygamberin ordusu susuz, ayakların battığı kumluk bir yerde konakladılar. Uyuduklarında çoğu ihtilam oldu. Müşrikler ise suyu tutmuşlardı. Şeytan onlara vesvese verip dedi: “Onlara karşı nasıl geleceksiniz? İçinizde peygamberi olduğu hâlde, suyunuz onların elinde. Siz cünüp ve pis bir hâlde namaz kılıyorsunuz, tutup kendinizin Allahın dostları olduğunu, iddia ediyorsunuz.” Onlar şeytanın bu vesvesesi karşısında korktular, Allah da yağmur yağdırdı. Yağmur gece gelmişti. Vadiden sular aktı, havuzlar yapıp suları depoladılar, hayvanları suladılar, yıkandılar, abdest aldılar. Onlarla düşman arasındaki toprak bu yağmurla sertleşti. Böylece ayakları kaymaktan kurtuldu ve vesvese ortadan kalktı.



وَلِيَرْبِطَ عَلَى قُلُوبِكُمْ “Ve yüreklerinize kuvvet vermek…”



Böylece Allahın size olan lütfuna güvenmeniz sağlandı.



وَيُثَبِّتَ بِهِ الأَقْدَامَ “Ve ayaklarınıza sebat vermek istiyordu.”



İnen yağmurla kum sertleşti, ayaklarınızın sebat etmesi temin edildi.



Veya Allah kalplerinize güven vererek, ayaklarınızı savaşta sebat ettirdi, kaymaktan kurtardı.







12- إِذْ يُوحِي رَبُّكَ إِلَى الْمَلآئِكَةِ أَنِّي مَعَكُمْ “Hani Rabbin meleklere şöyle vahyediyordu: Ben sizinle beraberim.”



فَثَبِّتُواْ الَّذِينَ آمَنُواْ “Haydi mü’minlere sebat verin.”



Müjde vererek veya sayılarını artırarak veya düşmanlarıyla savaşarak ehl-i imana sebat verin.



سَأُلْقِي فِي قُلُوبِ الَّذِينَ كَفَرُواْ الرَّعْبَ “Kâfirlerin yüreğine korku salacağım.”



فَاضْرِبُواْ فَوْقَ الأَعْنَاقِ “Siz de vurun boyunlarının üstüne!”



وَاضْرِبُواْ مِنْهُمْ كُلَّ بَنَانٍ “Ve vurun onların herbir parmağına.”



Ayetin bu kısmı “ben sizinle beraberim, haydi mü’minlere sebat verin” kısmına tefsir gibidir. Bunda meleklerin savaştıklarına bir delil vardır. Meleklerin savaşmayacağını kabul edenler ise, bu ayeti ve devamını ehl-i imana yönelik bir hitap olarak değerlendirdiler veya bunu ehl-i imana söylemeleri için Allahtan bir telkin şeklinde açıkladılar.







1ّ3- ذَلِكَ بِأَنَّهُمْ شَآقُّواْ اللّهَ وَرَسُولَهُ“İşte bu, onlar Allah ve Rasûlüne karşı geldiler diyedir.”



“İşte bu”
ifadesi vurmak veya bununla ilgili emre işarettir. Hitap Hz. Peygamberedir veya muhatap olan herkesedir.



Ayette onların Allah ve rasûlüne karşı gelmeleri “şâkka” kelimesiyle anlatılmıştır. Bu kelime “şıkk” kökünden gelir. Çünkü birbirine muhalif olanların her biri diğerine muhalif şıkta yer alır.



وَمَن يُشَاقِقِ اللّهَ وَرَسُولَهُ فَإِنَّ اللّهَ شَدِيدُ الْعِقَابِ “Her kim Allah’a ve Rasûlüne karşı gelirse, bilsin ki Allah’ın azabı çok çetindir.”



Ayetin bu kısmı, onların niçin böyle bir akıbete maruz kaldığını anlatan önceki ayeti takrîrdir veya dünyada başlarına gelen anlatıldıktan sonra, ahirette kendileri için hazırlananı söyleyerek uyarmaktır.







14- ذَلِكُمْ فَذُوقُوهُ “İşte şimdi tadın onu!”



وَأَنَّ لِلْكَافِرِينَ عَذَابَ النَّارِ “Kâfirler için cehennem azabı vardır.”



Burada hitap, iltifat yolu ile kâfirleredir.2 Ahirette sizin için hazırlanmış olan azap olmakla beraber şimdi peşin olan cezanızı tadın bakalım.



Ayette “onlar için cehennem azabı vardır” denilebileceği hâlde, “kâfirler için cehennem azabı vardır” denilmesi, ilerdeki azap sebebinin küfür olduğuna delâlet içindir.







15- يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ إِذَا لَقِيتُمُ الَّذِينَ كَفَرُواْ زَحْفاً فَلاَ تُوَلُّوهُمُ الأَدْبَارَ “Ey iman edenler! Toplu olarak kâfirlerle karşılaştığınız zaman, onlara arkanızı dönmeyin.”



Böyle kalabalık olduklarında bile hezimete uğrayıp geri kaçmak caiz değilse, sizin gibi veya sizden az olduklarında hiç caiz olmaz. Açıkça görülen odur ki, bu ayet (Enfal, 65-66) ayetiyle tahsis edilmiştir.



Şu manaya da dikkat çekilmiştir: İki saf olarak karşı karşıya geldiğinizde, onlar size ve siz onlara ilerlerken, hezimete uğrayıp geri kaçmayınız.



Ayet, Huneyn’de olacak bir olaya da işaret gibidir. Müslümanların sayısı oniki bin iken, savaşın başında geriye kaçmışlardı.







16- وَمَن يُوَلِّهِمْ يَوْمَئِذٍ دُبُرَهُ إِلاَّ مُتَحَرِّفاً لِّقِتَالٍ أَوْ مُتَحَيِّزاً إِلَى فِئَةٍ فَقَدْ بَاء بِغَضَبٍ مِّنَ اللّهِ “Savaş taktiği olarak düşmanı vurmak için geri çekilme, ya da diğer bir birliğe katılmak durumu hariç- böyle bir günde her kim onlara arkasını dönerse mutlaka o, Allah’dan bir gazaba uğramıştır.”



İltifat
, hitabın yönünü değiştirme, sözü gaybtan muhataba, muhatabtan ğayba döndürme san’atıdır. Onlara hitap edildikten sonra, hitaptan azledilerek kendilerinden üçüncü şahıslar olarak bahsedilmiştir. Savaşta düşmandan kaçmak caiz değildir. Ancak,



1-Bir savaş hilesi olarak, düşmanı aldatmak için kaçıyor görülüp ardından saldırmak buna dahil sayılmaz.



2-Veya yakındaki bir Müslüman bölüğe yardım etmek niyetiyle onlara katılmak da düşmandan kaçmak değildir.



Bazı âlimler, şu rivayete dayanarak katılınacak bölüğün yakın olma şartı olmadığını söylediler:



Hz. Ömerin oğlu Abdullahtan rivayet edildiğine göre, Hz. Peygamber onları bir seriyye birliği olarak göndermişti, ama onlar Medine’ye firar ettiler. Abdullah der: “Ya Rasulallah, biz savaş kaçkınlarıyız!” Hz. Peygamber ise şöyle değerlendirir:



“Hayır, siz döne döne savaşan mücahitlersiniz, ben sizin bölüğünüzüm.”



وَمَأْوَاهُ جَهَنَّمُ “Ve varacağı yer cehennemdir.”



وَبِئْسَ الْمَصِيرُ “Orası ne kötü bir akıbettir.”



Ayette bildirilen azap (Enfal, 66) ayetinden anlaşılacağı üzere, düşman iki kattan daha az ise söz konusudur.



,



17- فَلَمْ تَقْتُلُوهُمْ وَلَكِنَّ اللّهَ قَتَلَهُمْ “Onları siz öldürmediniz, lâkin Allah öldürdü.”



Onları siz kendi kuvvetinizle öldürmediniz, lakin



-Size nusret vererek,



-Sizi onlara musallat kılarak,



-Kalplerine korku bırakarak Allah onları öldürdü.



Rivayete göre, Kureyş karşı tepelerden görüldüğünde Hz. Peygamber şöyle dua etti: “Allahım, işte Kureyş, gurur ve kibirle geldiler, Senin peygamberini tekzip ediyorlar! Allahım, bana vaat ettiğini göstermeni istiyorum.”



Bu dua sonrasında Hz. Cebrail geldi, Hz. Peygambere “yerden bir avuç toprak al, üzerlerine at” dedi. İki ordu karşı karşıya geldiğinde Hz. Peygamber yerden bir avuç çakıl taşı aldı ve “yüzleri kara olsun” diyerek onlara doğru attı. Hz. Peygamberin attığı, her bir müşrike isabet etti, her biri gözleriyle meşgul olmaya başladılar, böylece hezimete uğradılar. Mü’minler onları takip etti, bir kısmını öldürdüler, bir kısmını da esir aldılar.



Yani benim birliğime katılmış oldunuz.



İlgili ayette.“O halde sizden sabreden yüz kişi olursa ikiyüze galip gelir. Ve sizden bin kişi olursa, Allah’ın izniyle ikibine galip gelir” denilmektedir.



Müslümanlar savaştan döndüklerinde bir kısmı övündüler, “ben öldürdüm, ben esir aldım” gibi ifadeler kullanmaya başladılar. Ayet, bunun üzerine nazil oldu.



“Onları siz öldürmediniz” ayetinin başında yer alan فَ (fe) harfi,



mahzuf bir şartın cevabıdır. Bunun takdiri: “şayet onları öldürmekle iftihar ediyorsanız, onları siz öldürmediniz, lakin Allah onları öldürdü.”



وَمَا رَمَيْتَ إِذْ رَمَيْتَ وَلَكِنَّ اللّهَ رَمَى “Attığın zaman da sen atmadın, lâkin Allah attı.”



Ey peygamber! Attığın zaman da onların her birinin gözüne ulaşacak şekilde sen atmadın. Senin gücün buna yetmez.



Lakin Allah attı, o attığını her birinin gözüne ulaştırdı, böylece münhezim oldular, siz de onların kökünü kesmeye imkân buldunuz.



Daha önceden bilmiştin: Bir şey mutlak zikrolunca, ondan bunun kemali kastedilir.



Denildi ki: ayetin manası şöyledir: Korkuyu sen atmadın, senin attığın çakıl taşları idi. Lakin Allah onların kalplerine korku attı.



Denildi ki, ayet Hz. Peygamberin Uhudda Übey Bin Halefe attığı mızrakla alakalıdır. Übey Bin Halefden kan çıkmamıştı, ama bu darbenin neticesinde çok feryat edip bağırdı, sonunda öldü.



Veya ayet Hayber savaşındaki şu durumla ilgilidir:



Hz. Peygamber kale tarafına bir ok attı. Atılan ok, yatağındaki Kinane Bin Ebi’l- Hakik’e isabet etti.



Cumhur ise, ayetin Bedir savaşındaki durumu anlattığını söyler.



وَلِيُبْلِيَ الْمُؤْمِنِينَ مِنْهُ بَلاء حَسَناً “Mü’minleri, tarafından güzel bir imtihanla denemek için Allah öyle yaptı.”



Allah mü’minlere nusret vererek, ganimet kazandırarak ve mu’cizeler göstererek büyük bir nimette bulunmak için bütün bunları yaptı.



إِنَّ اللّهَ سَمِيعٌ عَلِيمٌ “Şüphesiz Allah Semi’, Alîm’dir.”



Şüphesiz Allah onların yardım taleplerini ve dualarını işitir, niyetlerini ve hallerini bilir.







18- ذَلِكُمْ “İşte bu, böyledir.”



“İşte bu”
ifadesi



-Allahtan mü’minlere gelen güzel nimete



-Kâfirlerin öldürülmesine



-Veya atma olayına işaret olabilir.



وَأَنَّ اللّهَ مُوهِنُ كَيْدِ الْكَافِرِينَ “Ve Allah, kâfirlerin kurduğu tuzağı boşa çıkarır.”



Bunlardan maksat, mü’minlere nimette bulunmak, kâfirleri zayıflatmak ve hilelerini ibtâl etmektir.







19- إِن تَسْتَفْتِحُواْ فَقَدْ جَاءكُمُ الْفَتْحُ “Eğer fetih istiyorsanız, işte size fetih gelmiştir.”



Ayet, tehekküm üslûbuyla Mekke ahalisine bir hitaptır. Çünkü onlar Mekkeden savaşa çıkarken Ka’benin örtülerine tutunup “Allahım, iki ordudan en yüce olanına, iki bölükten en doğru yolda gidenine ve iki hizipten en şereflisine yardım et” demişlerdi, duaları kabul oldu!



وَإِن تَنتَهُواْ فَهُوَ خَيْرٌ لَّكُمْ “Eğer son verirseniz, bu sizin için daha hayırlıdır.”



Küfürden ve peygambere düşmanlıktan vazgeçerseniz, bu sizin için daha hayırlıdır. Çünkü dünya ve ahirette selâmeti ve her iki âlemde hayra nail olmayı tazammun eder.



وَإِن تَعُودُواْ نَعُدْ “Yok eğer dönerseniz, biz de döneriz.”



Hz. Peygamberle savaşa dönerseniz, biz de size karşı O’na yardıma döneriz.



وَلَن تُغْنِيَ عَنكُمْ فِئَتُكُمْ شَيْئًا وَلَوْ كَثُرَتْ “O vakit askeriniz çok da olsa size hiç bir şekilde fayda vermez.”



وَأَنَّ اللّهَ مَعَ الْمُؤْمِنِينَ “Ve (iyi bilin ki), Allah mü’minlerle beraberdir.”



Allah nusret ve yardımı ile mü’minlerle beraberdir.



Denildi ki: Ayet mü’minlere bir hitaptır. Yani, “Ey mü’minler! Allahtan yardım istiyorsanız, işte yardım size geldi. Eğer savaşta gevşeklik göstermekten ve Peygamberin tercihinden yüz çevirmekten vazgeçerseniz, bu sizin için çok daha hayırlıdır. Ama bu hallere dönerseniz, biz de sizi inkâra veya düşmanı üzerinize saldırtmaya döneriz. Allah yardımıyla sizinle olmazsa, sayıca çok olmanız size bir fayda sağlamaz. Şüphesiz Allah sizden kâmil iman sahipleriyle beraberdir.”



Hitabın mü’minlere olmasını, peşinde gelen ayet de teyid eder.

20- يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ أَطِيعُواْ اللّهَ وَرَسُولَهُ “Ey iman edenler! Allah’a ve Rasûlü’ne itaat edin.”



Ayetten murat Hz. Peygambere itaati emretmek ve yüz çevirmekten de sakındırmaktır. Ayette Allaha itaatin de zikredilmesi hem sonrasına bir hazırlık, hem de “Kim peygambere itaat ederse Allah’a itaat etmiş olur.” (Nisa, 80) ayetinden de anlaşıldığı üzere, Allaha itaatin peygambere itaatte olduğuna tenbihte bulunmak içindir.



وَلاَ تَوَلَّوْا عَنْهُ وَأَنتُمْ تَسْمَعُونَ “İşitip durduğunuz halde Ondan yüz çevirmeyin!”



Denildi ki: “Ondan yüz çevirmeyin” ayetinden maksat, cihaddır veya taatin delâlet ettiği durumdur.



“İşitip durduğunuz halde”



Sizler, anlayarak ve tasdik ederek Kur’anı ve öğütleri dinleyip dururken Allaha itaat edin, rasulüne de. Ve ondan yüz çevirmeyin.







21- وَلاَ تَكُونُواْ كَالَّذِينَ قَالُوا سَمِعْنَا وَهُمْ لاَ يَسْمَعُونَ “Ve işitmedikleri halde “işittik” diyenler gibi olmayın!”



“İşittik” iddiasında bulunan kâfirler ve münafıklar gibi olmayın.



Çünkü onlar fayda görecekleri şekilde duymadıklarından sanki hiç duymamış gibidirler.







22-
إِنَّ شَرَّ الدَّوَابِّ عِندَ اللّهِ الصُّمُّ الْبُكْمُ الَّذِينَ لاَ يَعْقِلُونَ “Çünkü Allah katında canlıların en kötüsü, aklını kullanmayan sağırlar, dilsizlerdir.”



Allah nezdinde yer üzerinde hareket eden canlıların veya hayvanların en şerlisi, hakkı duymayan sağır, dilsiz, aklını kullanmayan kimselerdir.



Cenab-ı Hak kâfirleri önce hayvanlardan saydı, sonra onları daha şerli kıldı. Çünkü onlar kendilerine ayrıcalık veren kulak, dil, akıl gibi duyularını iptal ettiler, devre dışı bıraktılar.







23- وَلَوْ عَلِمَ اللّهُ فِيهِمْ خَيْرًا لَّأسْمَعَهُمْ “Şayet Allah onlarda bir hayır bilseydi onlara işittirirdi.”



Şayet Allah onlarda kendileri için yazılan bir saadet veya ayetlerden faydalanmak gibi bir hayır görseydi, anlayacak şekilde onlara duyururdu.



وَلَوْ أَسْمَعَهُمْ لَتَوَلَّواْ وَّهُم مُّعْرِضُونَ “Şayet işittirseydi yine yüz çevirip arka dönerlerdi.”



Allah onlarda bir hayır olmadığını bildiği halde kendilerine duyursaydı, onlar yüz çevirirler ve bir fayda görmezlerdi.



Veya tasdik ve kabulden sonra irtidat eder, dinden dönerlerdi.



Onların böyle yapmaları inatlarındandır.



Denildi ki: Hz. Peygambere şöyle diyorlardı: “Kusay’ı bize dirilt. Çünkü o, mübarek bir zattı. Ta ki sana şehadet etsin, biz de sana inanalım.” Yani Allah dilese Kusay’ın kelamını onlara işittirirdi. (Ama onlar yine de inanmazdı.)







24- يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ اسْتَجِيبُواْ لِلّهِ وَلِلرَّسُولِ إِذَا دَعَاكُم لِمَا يُحْيِيكُمْ “Ey iman edenler! Peygamber, hayat verecek şeylere sizi davet ettiğinde, Allah’a ve peygambere icabet edin.”



Ayette Allah ve Rasulünden bahis varken, “sizi davet ettiğinde” ifadesinde zamirin Peygambere râci olması, Allahın davetinin peygamberden duyulmasındandır.



Rivayete göre bir sahabi namaz kılarken Hz. Peygamber onu çağırdı. Sahabi, aceleyle namazı bitirip geldi. Hz. Peygamber “bana icabetten seni alıkoyan nedir?” diye sordu. Sahabi, “namaz kılıyordum” diye cevap verdi. Hz. Peygamber üstteki ayeti okuyup “bundan haberin yok muydu?” buyurdu.



Bu konuda farklı yorumlar vardır. Denildi ki: İcabet etmesi namazını kesmezdi. Çünkü namaz da bir icabettir.



Başka bir yorumda ise şöyle denildi: Hz. Peygamberin çağırması tehire ihtimali olmayan bir durumdur. Namaz kılan kimsenin, böyle bir durumda namazını bırakması uygundur. Hadisin zâhiri birinci yoruma münasiptir.



“Hayat verecek şeylere…”



Allah ve Rasulü, size hayat verecek dini ilimlere çağırdığında icabet edin. Çünkü böyle ilimler kalbin hayatıdır, cehalet ise kalbin ölümüdür.



Şair der ki:



“Cahilin dostluğuna aldanma! Çünkü o ölüdür, elbisesi de kefendir.”



Veya Allah ve Rasulünün davet ettiği şeyler, size ebedi hayatta daimi nimetleri kazandıracak olan akaid ve amellerdir.



Veya davet edilen şeyden murat cihaddır. Çünkü cihad, bekanızın sebebidir. Çünkü onu terk etseniz düşman size galip gelir ve sizi öldürür.



Veya davet edilen şey, şehitliktir. “Allah yolunda öldürülenleri sakın ölüler sanma. Bilakis onlar diridirler, Rab’leri katında rızıklanmaktadırlar…” (Al-i İmran 169) ayeti onların hayatını anlatır.



وَاعْلَمُواْ أَنَّ اللّهَ يَحُولُ بَيْنَ الْمَرْءِ وَقَلْبِهِ “Ve bilin ki Allah, kişi ile kalbi arasına girer.”



Ayet, “Ve biz ona şah damarından daha yakınız.” (Kâf, 16) ayeti gibi Cenab-ı Hakkın insana son derece yakın olduğunu anlatan bir temsildir.



Ayrıca Allahu Teâlânın, sahibinin bile tam bilemeyeceği şekilde kalplerde gizli olan şeylere muttali olduğuna bir tenbihtir.



Veya Allah kişiyle kalbi arasına ölüm veya başka bir şeyle girmezden evvel kalpleri tasfiye etmeye, bir an önce ihlâsı elde etmeye bir teşviktir.



Veya Allahu Teâlânın kulu üzerindeki mâlikiyetini anlatan bir temsil ve tahyildir.5 Allah şayet o kimsenin said olmasını murat ederse, günaha meyillerini bozar, maksatlarını değiştirir, küfürle onun arasına girer. Ama şakî olmasına hükmetmişse onunla iman arasına girer.



وَأَنَّهُ إِلَيْهِ تُحْشَرُونَ “Ve siz şüphesiz O’nun huzurunda toplanacaksınız.”



Onun huzuruna götürüleceksiniz. O da amellerinize göre size karşılık verecek.







25 - وَاتَّقُواْ فِتْنَةً لاَّ تُصِيبَنَّ الَّذِينَ ظَلَمُواْ مِنكُمْ خَآصَّةً “Ve öyle bir fitneden sakının ki, sizden yalnızca zulüm yapanlara dokunmakla kalmaz.”



Etkisi hepinizi içine alacak bir günah dolayısıyla, hepinizin başına gelecek bir musibetten korkun!



Ayette nazara verilen durum,



Yani bundan murat sembolik bir anlatım da olabilir. O zaman, ayetteki anlatımın birebir aynen hakikate tatbiki gerekmez.



-İnsanlar arasında açıktan işlenen bir günahı kabullenip tepki vermemek,



-İyiliği emrederken bazılarına müdahenede bulunmak, yağcılık yapmak,



-Müslümanlar arasında birbirine düşecek şekilde ihtilâf,



-Bid’aların zuhuru,



-Cihadda gevşeklik göstermek gibi günahlar olabilir.



Ayettte “sizden” kaydında şöyle bir incelik vardır: Sizden olan zulüm, başkasından olana nisbetle daha çirkin düşer.



وَاعْلَمُواْ أَنَّ اللّهَ شَدِيدُ الْعِقَابِ “Ve bilin ki, Allah’ın cezalandırması çok şiddetlidir.”







26- وَاذْكُرُواْ إِذْ أَنتُمْ قَلِيلٌ مُّسْتَضْعَفُونَ فِي الأَرْضِ “Hatırlayın ki, hani bir vakit siz yeryüzünde hor görülen bir azınlıktınız.”



Ayette hitap muhacir sahabileredir. Ayetteki arz, Mekkedir, onları zillete düçar edenler ise, Mekke müşrikleridir.



تَخَافُونَ أَن يَتَخَطَّفَكُمُ النَّاسُ فَآوَاكُمْ “İnsanların sizi yakalayıp götürmesinden korkuyordunuz da, O sizi barındırdı.”



Denildi ki: Ayetteki hitap bütün Arablaradır. Çünkü Fars ve Rum’un ellerinde zelil vaziyette idiler.



Onlara böyle yapmak isteyen insanlar Kureyş kâfirleridir. Veya bundan murat, onlara düşmanlık yapanların hepsidir. Çünkü diğerlerinin tamamı onlara zıd ve düşman olmuşlardı.



“O sizi barındırdı.”



Allah sizi Medineye yerleştirdi, orada sizi düşmanlarınıza karşı korudu.



وَأَيَّدَكُم بِنَصْرِهِ “Ve yardımıyla sizi destekleyip güçlendirdi.”



Allah,



-Kâfirlere karşı size nusret vererek,



-Ensarı size muzahir yaparak,



-Bedir savaşında melekleri imdadınıza göndererek sizi teyid etti, kuvvetlendirdi.



وَأَيَّدَكُم بِنَصْرِهِ وَرَزَقَكُم مِّنَ الطَّيِّبَاتِ “Ve temizlerinden size rızık verdi.”



Ganimetlerle sizi rızıklandırdı.



لَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ “Ola ki şükredersiniz.”







27-
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ لاَ تَخُونُواْ اللّهَ وَالرَّسُولَ “Ey iman edenler! Allah’a ve peygambere hainlik etmeyin.”



-Farz ve sünnetleri atıl hâle getirerek,



-İzhar ettiğinizden farklı şeyler içinizde gizleyerek,



-Veya ganimetlerden aşırarak Allah ve Rasulüne hıyanet etmeyin.



Sebeb-i Nüzûl



Rivayet edilir ki: Hz. Peygamber Beni Kurayza Yahudilerini yirmi bir gece boyunca kuşattı. Sonunda beni Kurayza, kardeşleri Benî Nadîrin yaptığı sulh gibi Şam bölgesindeki Erihaya doğru gitmek şeklinde sulh talebinde bulundular. Hz. Peygamber ise bunu reddedip Sa’d Bin Muazın hakemliğine razı olmalarını istedi. Onlar kabul etmeyip “Bize Ebu Lübâbeyi gönder” dediler. Ebu Lübâbe onların çıkarlarını koruyan biri idi. Çünkü ailesi ve malı onların ellerinde idi.



Hz. Peygamber Ebu Lübabe’yi gönderdi. Dediler, “ne dersin, Sa’d Bin Muazın hakemliğini kabul edelim mi?”



Ebu Lübâbe, boğazına işaret edip boğazlanacaklarına işaret etti. Ebu Lübâbe der: “Adımımı daha atmadan Allah ve Rasulüne hıyanet ettiğimi anladım.” Bu münasebetle ayet nazil olur. Bunun üzerine Ebu Lübâbe, kendini mesciddeki direğe bağlar, şöyle der: “Vallahi ya Allah beni bağışlar, ya da ölünceye kadar yemeyeceğim ve içmeyeceğim.”



Orada yedi gün kalır, baygın düşer, Allah kendisini affeder. Kendisine “Tevben kabul edildi, artık kendini çöz denildiğinde” “bizzat Rasulullah gelip beni çözmedikçe, vallahi ben kendimi çözmeyeceğim” der. Hz. Peygamber gelir, kendi eliyle onu çözer. Ebu Lübâbe der: “Günah işlediğim kavmimin diyarından hicret etmek ve mallarımı bağışlamak tevbemin tamamındandır.”



Hz. Peygamber “malının üçte birini tasadduk etmen yeter” der.



وَتَخُونُواْ أَمَانَاتِكُمْ وَأَنتُمْ تَعْلَمُونَ “Bile bile kendi emanetlerinize de hainlik etmeyin.”



Hıyanet ettiğinizi bile bile veya güzeli çirkinden ayırt edecek âlim kimseler olduğunuz hâlde, emanetlerinize hıyanet etmeyiniz.







28- وَاعْلَمُواْ أَنَّمَا أَمْوَالُكُمْ وَأَوْلاَدُكُمْ فِتْنَةٌ “Ve biliniz ki, mallarınız ve evlatlarınız birer fitnedir.”



Çünkü mal ve çocuklarınız günaha ve cezaya düşmenize sebeptirler.



Veya bunlar birer imitihan vesilesi olup Allah bunlarla sizleri dener. Dolayısıyla Ebu Lübâbe örneğinde olduğu gibi, onlara olan sevginiz sizi hıyanete sevketmesin.



وَأَنَّ اللّهَ عِندَهُ أَجْرٌ عَظِيمٌ “Ve büyük ecir Allah katındadır.”



Şüphesiz Allah nezdinde Allahın rızasını onlara tercih eden ve onlarla ilgili emir ve yasaklara riayet edenler için çok büyük bir mükâfat vardır. Öyleyse himmetlerinizi o büyük ecri kazandıracak şeylere yönlendiriniz.

29- يِا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ إَن تَتَّقُواْ اللّهَ يَجْعَل لَّكُمْ فُرْقَاناً “Ey iman edenler! Allah’a karşı gelmekten sakınırsanız, O size bir furkan verir.”



Ayette geçen “furkan”



-Hak ile batılı ayırt ettirecek kalplerdeki hidayet,



-Mü’minleri aziz, kâfirleri zelil kılmak sûretiyle hak yolda ve batıl yolda olanları birbirinden ayıracak bir yardım,



-Şüphelerden bir çıkış,



-Dünya ve ahirette sakınılan şeylerden bir kurtuluş,



-Veya sizin hâlinizi ortaya çıkaracak, sesinizi yayacak bir zuhur manası taşıyabilir.



وَيُكَفِّرْ عَنكُمْ سَيِّئَاتِكُمْ “Ve seyyielerinizi örter.”



وَيَغْفِرْ لَكُمْ “Ve sizi bağışlar.”



Denildi ki: Ayette geçen seyyielerden murat küçük günahlardır. Ayetin devamı ise büyük günahlara işarettir.



Denildi ki: Ayetten murat, onların geçmiş ve gelecek günahlarıdır. Çünkü ayet Bedr’e katılanlar hakkındadır. Allah onların geçmiş ve gelecek günahlarını bağışlamıştır.



وَاللّهُ ذُو الْفَضْلِ الْعَظِيمِ “Ve Allah büyük lütuf sahibidir.”



Ayet, Allahın onlardaki takvaya mukabil vaat ettiklerinin kendisinden bir lütuf ve ihsan olduğunu; keza, efendinin bir amel karşılığı olarak kölesine nimetler vaat etmesi misali, onların takvasının bunları icap ettirici şeylerden olmadığına bir tenbihtir.







30- وَإِذْ يَمْكُرُ بِكَ الَّذِينَ كَفَرُواْ لِيُثْبِتُوكَ أَوْ يَقْتُلُوكَ أَوْ يُخْرِجُوكَ “Hani bir vakit, o kâfirler, seni tutup bağlamak veya öldürmek veya sürüp çıkarmak için sana tuzak kuruyorlardı.”



Ayet, Hz. Peygamber Mekkede iken Kureyş müşriklerinin bir hilesini hatırlatarak, Allahın kurtarma nimetine mukabil şükretmesini hatırlatır.



Bağlayarak veya hapse koyarak veya yaralayıp güçten kuvvetten düşürerek etkisiz hâle getirmek veya Mekkeden çıkarmak istemişlerdi.



Çünkü Ensarın Müslüman olduklarını ve Hz. Peygambere Akabede bîat ettiklerini duyunca Dâru’n-Nedve’de Hz. Peygamber hakkında meşveret ettiler. İblis de aralarına yaşlı bir kişi sûretinde girmişti. Dedi ki: “Ben Necid’denim. Toplandığınızı duydum, sizinle beraber olmak istedim. Benim görüş ve nasihatlerimden asla pişman olmayacaksınız.”



Ebu’l-Buhtari dedi: Benim reyim onu bir eve hapsetmenizdir. Evin pencerelerini kapatırsınız, sadece bir delik bırakır, oradan yiyeceğini ve içeceğini verirsiniz, ta ki ölür gider.”



Yaşlı adam dedi: “Kötü bir görüş. Onun kavminden kimseler gelir, sizinle savaşır, O’nu elinizden kurtarırlar.”



Bunun üzerine Hişam Bin Amr dedi: “Bana göre yapılması gereken O’nu bir devenin sırtına bindirip diyarımızdan çıkarmanızdır. O zaman ne yaparsa artık size zararı olmaz.”



İhtiyar buna da şöyle dedi: “Bu da kötü bir görüş. Başka kavmi ifsad eder. Onlarla size karşı savaşır.”



Ardından Ebu Cehil söze katılıp şöyle dedi: “Bana göre, her kabileden bir genç seçin, bunların her birinin eline keskin bir kılıç verin. Hepsi beraber olup vursunlar. Böylece O’nun diyeti bütün kabilelere taksim edilir, Haşim Oğulları da bütün Kureyş’e karşı cephe alamaz. Diyetini istediklerinde ise, diyetini veririz.”



Yaşlı adam “bu yiğit doğru söyledi” dedi, böylece bu rey üzerine ittifak ettiler. Hz. Cebrail gelip durumu haber verdi. Ve ona hicret etmesini bildirdi. Hz. Peygamber yatağına Hz. Aliyi yatırdı, Hz. Ebubekir ile beraber mağaraya doğru yola çıktı.



وَيَمْكُرُونَ وَيَمْكُرُ اللّهُ “Onlar tuzak kurarlar, Allah da karşılığında tuzak kurar.”



Onlar tuzak kurarlar, Allah da onların tuzağını aleyhlerine çevirerek tuzak kurar.



Veya onları o tuzaklarından dolayı cezalandırır. Veya onlara tuzak kuran kimselerin muamelesini yapar. Mesela onları Bedr’e çıkarır, Müslümanları onların gözünde az gösterir, böylece saldırırlar, ardından da öldürülürler.



وَاللّهُ خَيْرُ الْمَاكِرِينَ “Ve Allah en hayırlı tuzak kurandır.”



Çünkü Allahın mekri karşısında onların tuzaklarının bir kıymeti yoktur.



Tuzak gibi aslında Allaha nisbeti uygun olmayan şeylerin ayetlerde Allaha isnadı müşakele içindir. Bunlarda bir nevi zemmî vehme getiren bir mana olduğundan, tek başına Allaha ıtlakı caiz değildir.







31- وَإِذَا تُتْلَى عَلَيْهِمْ آيَاتُنَا قَالُواْ قَدْ سَمِعْنَا لَوْ نَشَاء لَقُلْنَا مِثْلَ هَذَا “Onlara âyetlerimiz okunduğu zaman şöyle dediler: İşittik, dilersek bunun gibisini biz de söyleriz.”



إِنْ هَذَا إِلاَّ أَسَاطِيرُ الأوَّلِينَ “Bu, eskilerin masallarından başka bir şey değildir.”



Bu söz, Nadr Bin Haris’in sözüdür. Bunun hepsine isnad edilmesi, bir kavmin reisinin yaptığının diğerlerine de nispet edilmesi gibidir. Nadr, onların kıssacısı idi.



Veya bu söz, Hz. Peygamber hakkında toplanan kimselerindir. Bu, onların kendilerini son derece büyük görmelerini ve aşırı inatlarını gösterir. Çünkü şayet bunu yapabilseler, bunu demelerine engel olan kimse yoktu, yaparlardı. Kur’an onlara meydan okumuş, yirmi yıl boyunca onların Kur’anın mislini getirmekten aciz olduklarını ilan etmişti. Ama onlar şiddetli kinlerine rağmen özellikle beyan hususunda Kur’anın bir sûresinin mislini getirmeye güç yetiremediler.







32- وَإِذْ قَالُواْ اللَّهُمَّ إِن كَانَ هَذَا هُوَ الْحَقَّ مِنْ عِندِكَ فَأَمْطِرْ عَلَيْنَا حِجَارَةً مِّنَ السَّمَاء أَوِ ائْتِنَا بِعَذَابٍ أَلِيمٍ “Bir de şöyle demişlerdi: Allahım, eğer bu Senin katından gelmiş hak ise, üstümüze gökten taş yağdır veya bize çok elim bir azap ver.”



Bu da aynı şekilde, önceki sözün sahibine aittir, inkârda daha ileri bir ifadedir. Rivayete göre Nadr “bu ancak öncekilerin masalları” dediğinde Hz. Peygamber ona “Yazıklar olsun sana! O, Allahın kelâmı” dedi. O ise, üstteki ifadeyle cevap verdi.



Mana şöyledir: Allahım, eğer o Kur’an semadan indirilmiş hak bir kitap ise, biz onu inkâr ettiğimiz için, buna ceza olarak üzerimize taş yağdır veya ondan başka elim bir azap ile bizi cezalandır.



Böyle demelerinden murat,



Müşakele: Şekilde bir olma ve uygunluk demektir. Aynı ifadenin birbirinden farklı anlamda kullanılmasını anlatır. Mesela ayette “Bir kötülüğün karşılığı, onun gibi bir kötülüktür (ona denk bir cezadır).” denilir. (Şura, 40) Buradaki ikinci “kötülük” kelimesinin birincisi gibi olmadığı aşikârdır.



-Tehekkümdür,



-O’nun batıl olduğu hususunda hiçbir şüpheleri olmadığını ve tam bir kanaat taşıdıklarını bildirmektir.



Ayette “hak” kelimesinin elif-lâmlı olmasında şöyle bir incelik vardır:



Onların inkâr ettiği hak oluş ciheti Hz. Peygamberin iddia ettiği tarzda Allah tarafından indirilmiş hak olmasıdır, yoksa indirilmemiş olmakla beraber öncekilerin masallarında vakıa mutabık gerçekler olduğu gibi, Kur’anda da olması, onlarca da mümkündür.







33- وَمَا كَانَ اللّهُ لِيُعَذِّبَهُمْ وَأَنتَ فِيهِمْ “Hâlbuki Sen içlerinde iken Allah, onlara azab edecek değildir.”



Ayet, onlara mühlet verilmesinin ve dualarına hemen icabette bulunulmamasının sebebini beyan eder. Hz. Peygamber onların içinde olduğu halde Cenabı-ı Hakkın onları toptan helâk edecek şekilde azaplandırması, âdetullah kanunlarının dışındadır ve verdiği hükümlere uymamaktadır.



وَمَا كَانَ اللّهُ مُعَذِّبَهُمْ وَهُمْ يَسْتَغْفِرُونَ “Ve istiğfar ettikleri sürece de Allah onlara azab edecek değildir.”



Onların istiğfarından murat,



-Ya içlerinde bulunan mü’minlerin istiğfarıdır.



-Veya onların “Allahım, bizi bağışla” şeklindeki sözleridir.



-Veya “Ahalisi ıslah edici kimseler iken, Rabbin beldeleri bir zulümle helâk etmez.” (Hûd, 117) ayetinde nazara verildiği üzere “şayet istiğfar etseler kendilerine azap edilmez” anlamında farazî bir durumdur.







34- وَمَا لَهُمْ أَلاَّ يُعَذِّبَهُمُ اللّهُ وَهُمْ يَصُدُّونَ عَنِ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ “Onlar Mescid-i Haram’dan menederlerken Allah kendilerine niye azab etmesin?”



Onların Hz. Peygamberi ve mü’minleri hicrete zorlamaları ve Hudeybiye senesinde kuşatmaları, Mescid-i Haramdan alıkoymalarına dâhildir.



وَمَا كَانُواْ أَوْلِيَاءهُ “Üstelik onun hizmetine ehil kişiler de değillerdir.”



Onlar şirkleriyle beraber Mescidi-i Haramın hizmetini deruhte etmeye lâyık değillerdir. Onlar “biz Beytullahın ve Haremin sahipleriyiz. Dilediğimize engel olur, dilediğimizi içeri alırız” diyorlardı. Ayet, onların bu sözlerini reddir.



Yani alay etmek için böyle demiş olabilirler.



إِنْ أَوْلِيَآؤُهُ إِلاَّ الْمُتَّقُونَ “Onun hizmetine ehil olanlar ancak müttakilerdir.”



Mescid-i Haramın sahipleri, ancak ve ancak şirkten sakınan, orada Allahtan başkasına ibadet etmeyen müttakilerdir.



Denildi ki: Ayette geçen iki zamir Allaha râcidir. Yani,



-“O müşrikler Allahın velileri değillerdir.”



-“Allahın velileri ancak müttakilerdir.”



وَلَكِنَّ أَكْثَرَهُمْ لاَ يَعْلَمُونَ “Lâkin onların çoğu bunu bilmezler.”



Lakin onların çoğu, kendilerinin Mescid-i Harama bir velayete sahip olmadıklarını, bilmezler.



Ayette “onların çoğu” denilmesinde,



-Ya bir kısmının bunu bilmekle beraber inadına böyle bir tavır sergilediğine,



-Veya “az” ifadesiyle bazan o şeyin hiç olmaması ifade edildiği gibi “onların çoğu” ifadesiyle de tamamının kastedilmesine bir tenbih vardır.







35- وَمَا كَانَ صَلاَتُهُمْ عِندَ الْبَيْتِ إِلاَّ مُكَاء وَتَصْدِيَةً “Ve Beyt çevresinde onların namazı ıslık çalıp el çırpmaktan başka bir şey değildir.”



Müşriklerin Ka’bedeki ibadetine “salât” yani “namaz” denilmesi



-Dua anlamında olabilir.



-Veya “onların namaz dediği şey” manasını ifade eder.



-Veya Müslümanların namazı yerine orada icra ettikleri şeyi anlatır.



Ayetin konu içindeki yeri, onların azaba layık olduklarını ortaya koymak veya Mescid-i Haram velayetine ehil olmadıklarını anlatmaktır. Çünkü namazı böyle olanların O’na layık olmaları söz konusu olamaz. Rivayete göre, onlar Kabeyi kadın-erkek çıplak olarak tavaf ederlerdi. El ele tutuşurlar, ıslık çalarak, alkış tutarak Beytin etrafında dolaşırlardı.



Denildi ki: Hz Peygamber Ka’bede namaz kılmak istediğinde böyle yaparlardı, hem Peygamberi namazından şaşırtmak isterler, hem de kendilerinin namaz kıldığını söylerlerdi.



فَذُوقُواْ الْعَذَابَ بِمَا كُنتُمْ تَكْفُرُونَ “O halde inkârınızdan dolayı tadın bakalım azabı!”



İnanç ve amel olarak inkârınıza mukabil, tadın azabı!



Azaptan murat, Bedir günü öldürülmeleri ve esir alınmalarıdır.



Denildi ki: Ahiretteki azaplarıdır.







36- إِنَّ الَّذِينَ كَفَرُواْ يُنفِقُونَ أَمْوَالَهُمْ لِيَصُدُّواْ عَن سَبِيلِ اللّهِ “Şüphe yok ki, inkâr edenler mallarını Allah yolundan alıkoymak için harcarlar.”



Ayet, Bedir Savaşı için harcama yapanlar hakkında indi. Bunlar Kureyşten on iki kişi idi. Bunlardan her biri her gün için on hayvan kesiminin masrafını üstleniyordu.



Veya Uhud Savaşı için normalde savaşa katılanlar dışında iki bin Arabı ücretle tutan Ebu Süfyan hakkında indi.



Veya Bedir Savaşında bahsi geçen kervan sahipleri hakkında indi. Kureyş Bedir’de mağlup olunca bunlara denildi: “Bu malla Muhammede karşı yapılacak savaşa yardım edin. Böylece O’ndan intikamımızı alırız.” Onlar da kabul ettiler.



“Allah yolu”ndan murat, Allahın dini ve Rasulüne ittibadır.



فَسَيُنفِقُونَهَا ثُمَّ تَكُونُ عَلَيْهِمْ حَسْرَةً ثُمَّ يُغْلَبُونَ “Mallarını harcayacaklar, sonra bu mallar onlara bir iç acısı olacak, sonra da yenilgiye uğrayacaklardır.”



Ayetin evvelinde geçen harcama, onların Bedir Savaşı için yaptıkları harcamaları haber veriyor olabilir. Geleceğe yönelik yapacakları harcamayı haber veren ikincisi ise, Uhud için olabilir.



Veya her ikisiyle aynı olayın anlatılması da mümkündür. Bu durumda, birinci harcama niçin harcadıklarını anlatır, ikinci harcama ise, ayetin indiği döneme nispetle henüz gerçekleşmemiş olan bu harcamanın akıbetini beyan eder.



Bu harcamalardan dolayı ellerine bir şey geçmeyeceğinden, bunun akıbeti kendileri hakkında pişmanlık ve gam olacaktır.



Her ne kadar savaş, başlangıçta galibiyet-mağlubiyet şeklinde münavebeli olsa da, işin sonunda mağlup olacaklar.



وَالَّذِينَ كَفَرُواْ إِلَى جَهَنَّمَ يُحْشَرُونَ “Ve o inkâr edenler toplanıp cehenneme sürüleceklerdir.”



Onlardan küfür üzere sebat edenler, cehenneme sevk edileceklerdir. Bir kısmı ise iman etmiş olduklarından, bu hükümden hariçtirler.







37- لِيَمِيزَ اللّهُ الْخَبِيثَ مِنَ الطَّيِّبِ “Böylece Allah, pis olanı temizden ayıracak.”



Allah kâfiri mü’minden, fesadı salahtan ayıracaktır.



Bu ayırma,



-O kâfirlerin cehenneme sevkedilmesiyle,



-Veya mağlup olmalarıyla tahakkuk eder.



Bu ayırma, müşriklerin Rasulullaha düşmanlıklarından dolayı yaptıkları harcamalarla, müslümanların O’na yardım için yaptıkları harcamalarda da söz konusudur.



وَيَجْعَلَ الْخَبِيثَ بَعْضَهُ عَلَىَ بَعْضٍ فَيَرْكُمَهُ جَمِيعاً فَيَجْعَلَهُ فِي جَهَنَّمَ “Ve pis olanların hepsini birbiri üstüne koyup yığacak, cehenneme koyacaktır.”



Böylece Allah o habis şeyleri toplar, birbirine katar, aşırı sıkışıklıktan hepsini birbiri üstüne yığar.



Veya malı depolayanlara o mallarla azap verdiği gibi, azabın artması için kâfirin bu harcamalarını yanına kor.



أُوْلَئِكَ هُمُ الْخَاسِرُونَ “İşte onlar ziyana uğrayanların ta kendileridir.”



“İşte onlar”
ifadesi habise işarettir, “İşte o habîs fırka” demektir.



Veya bu ifade, mallarını Allah yolundan alıkoymak için harcayanlara işarettir.

Bunlar, hüsranda kemâlde olanlardır. Çünkü hem kendilerine, hem de mallarına zarar verdiler.

38- قُل لِلَّذِينَ كَفَرُواْ إِن يَنتَهُواْ يُغَفَرْ لَهُم مَّا قَدْ سَلَفَ “O kâfirlere de ki: Yaptıklarına son verirlerse, daha önce yaptıkları bağışlanacak.”



Bundan murat, Ebu Süfyan ve yanında yer alanlardır. İslama girerek peygamber düşmanlığına son verirlerse, geçmiş günahları bağışlanır.



وَإِنْ يَعُودُواْ فَقَدْ مَضَتْ سُنَّةُ الأَوَّلِينِ “Eğer dönerlerse, öncekilere uygulanan ilâhî kanun gözler önündedir.”



Eğer O’nunla savaşa dönerlerse Peygamberlere karşı toplanıp savaşanların akıbeti ortadadır, Bedir’de olduğu gibi helâk olup gitmişlerdir. Öyleyse, yeni savaşlarda da bu akıbeti beklesinler.







39- وَقَاتِلُوهُمْ حَتَّى لاَ تَكُونَ فِتْنَةٌ وَيَكُونَ الدِّينُ كُلُّهُ لِلّه “Bir fitne kalmayıp, din tamamıyla Allah’ın oluncaya kadar onlarla savaşın.”



Onlarda şirk kalmayıncaya kadar, batıl dinler kendilerinden sönünceye kadar onlarla savaşın.



فَإِنِ انتَهَوْاْ فَإِنَّ اللّهَ بِمَا يَعْمَلُونَ بَصِيرٌ “Eğer vazgeçerlerse, muhakkak ki Allah onların ne yaptıklarını görendir.”



Şayet küfre son verirlerse, şüphesiz Allah onların ne yaptıklarını görendir; küfre son vermeleri ve İslâma girmelerine göre kendilerine karşılık verir.



Yakub kıraatinde “şüphesiz Allah sizin ne yaptığınızı görendir” şeklinde okunmaktadır. Yani, Allah sizin yapmış olduğunuz cihadı, İslama daveti, küfür karanlığından iman nuruna çıkarmanızı elbette görür, ona göre size karşılık verir.



Onlar küfre son vermekle sevap kazandıkları gibi, onlarla savaşanlar da buna sebebiyet vermek yönünden sevap kazanacaklardır.







40- وَإِن تَوَلَّوْاْ فَاعْلَمُواْ أَنَّ اللّهَ مَوْلاَكُمْ “Eğer yüz çevirirlerse artık bilin ki, Allah sizin mevlânızdır.”



Ama eğer yüz çevirir ve küfre son vermezlerse, bilin ki Allah sizin



Mevlânızdır, size yardımcıdır. O’na güvenin, müşriklerin düşmanlıklarına aldırmayın.



نِعْمَ الْمَوْلَى “O ne güzel mevlâdır.”



Onun sahip çıktığı zayi olmaz.



وَنِعْمَ النَّصِيرُ “Ve ne güzel yardımcıdır.”



Onun yardım ettiği mağlup olmaz.



41- وَاعْلَمُواْ أَنَّمَا غَنِمْتُم مِّن شَيْءٍ فَأَنَّ لِلّهِ خُمُسَهُ وَلِلرَّسُولِ وَلِذِي الْقُرْبَى وَالْيَتَامَى وَالْمَسَاكِينِ وَابْنِ السَّبِيلِ “Ve bilin ki, ganimet olarak ne aldınızsa, bunun beşte biri Allah içindir. Ayrıca peygambere ve ona yakın olanlara, yetimlere, miskinlere ve yolculara aittir.”



Cumhur (ekser âlimler) ganimetin beşte birinin Allah için olmasını (Tevbe, 62) ayeti tarzında tazim için görürler. Murat, bu beşte biri, buna atıfla gelen beş gruba taksim etmektir.



Sanki şöyle denilmiştir:



Allah için olan beşte bir, şu kimselere sarfedilir…



Ayetin hükmü şimdi de geçerlidir. Ancak Hz. Peygambere ait olan hisse, O’nun da hayatta iken sarfettiği şekilde müslümanların maslahatı için sarfedilir. Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer de böyle yapmışlardır.



Hz. Peygamberin hissesinin devlet başkanına veya diğer dört kısma verileceğini söyleyenler de olmuştur.



Ebu Hanife şöyle der: Hz Peygamberin vefatıyla O’nun ve yakınlarının hissesi düştü, tamamının geriye kalan üç sınıfa sarf edilmesi gerekir.



İmam Mâlik’e göre ise, bu konuda yetki devlet başkanının emrine havale edilir, daha önemli gördüğü yere sarfeder.



Ebu’l-Âliye ayetin zâhirini esas alır ve şöyle der: Altı kısma taksim edilir, Allahın hissesi şu rivayetten hareketle Ka’beye sarfedilir: “Hz. Peygamber ganimetten bir parça alır, bunu Ka’beye tahsis ederdi, geriye kalanı ise beşe bölerdi.”



Denildi ki: “Allahın payı beytü’l-mal (devlet hazinesi) içindir.”



Denildi ki: “Allahın payı Hz. Peygamberin payına katılır.”



Ayette bildirilen “zevil -kurbâ” (yakınlar) şu rivayetten hareketle Haşim Oğulları ve Muttalib Oğullarıdır:



“Hz. Peygamber, ganimetten yakınların payını Haşim oğulları ve Muttalib oğullarına dağıttı. Hz. Osman ve Cübeyir Bin Mutîm dediler: “Şunlar kardeşlerin olan Haşim oğulları, Allah Seni de onlardan kıldığı için onların üstünlüğünü inkâr etmiyoruz. Ama kardeşlerimiz olan Muttalib Oğullarının durumunu anlayamadık. Biz ve onlar aynı konumda olmamıza rağmen onlara verdin, bizi mahrum ettin?”



Hz. Peygamber parmaklarını birbirine geçirip şöyle buyurdu: “Ne cahiliyede, ne de İslâmda onlar bizden hiç ayrılmadılar.”



Denildi ki: Yakınlardan murat sadece Haşim oğullarıdır.



Denildi ki: Bütün Kureyş, fakiriyle-zenginiyle eşit olarak yakınlara dâhildir.



Denildi ki: Yolcuda olduğu gibi, fakir olan Kureyşliler içindir.



Denildi ki: Beşte birinin tamamı onlarındır. Yetimler, miskinler, yolcudan murat, onlardan olan yetimler, miskinler, yolcular demektir. Burada atıf “hassaten şunlar içindir” manasını bildirir.



Ayet, Bedirde nazil oldu.



Denildi ki: Ganimetin beşte biriyle ilgili ayet Bedir savaşından bir ay üç gün sonra meydana gelen Benî Kaynuka gazvesinde geldi.



إِن كُنتُمْ آمَنتُمْ بِاللّهِ وَمَا أَنزَلْنَا عَلَى عَبْدِنَا يَوْمَ الْفُرْقَانِ يَوْمَ الْتَقَى الْجَمْعَانِ “Eğer siz Allah’a ve furkan günü, yani iki ordunun karşı karşıya geldiği gün kulumuza indirdiğimiz âyetlere iman ettinizse (bunu böyle biliniz.)



Yani, “Eğer Allaha iman ettinizse biliniz ki O, ganimetin beşte birini bu kimselere taksim etti. Öyleyse, siz de onlara haklarını teslim ediniz, geri kalan beşte dörde kanaat ediniz.” Çünkü amelî olan bir bilgi emredildiğinde, bundan sadece mücerret bilgi murat değildir. Zira bilgi arizî maksattır. Asıl maksat (maksud-u bizzat) ise, ameldir.



Hz. Peygambere indirilenlerden murat, gelen ayetler, melekler ve yardımdır.



“Furkan günü” Bedir günüdür. Çünkü o gün hak ve bâtıl birbirinden ayrılmıştır.



O gün, iki ordunun, yani müslümanlarla kâfirlerin karşılaştıkları gündür.



وَاللّهُ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ “Ve Allah, her şeye kâdirdir.”



Dolayısıyla çoğa karşı aza yardım etmeye, meleklerle imdat göndermeye de kâdirdir.







42- إِذْ أَنتُم بِالْعُدْوَةِ الدُّنْيَا وَهُم بِالْعُدْوَةِ الْقُصْوَى “O vakit siz vadinin yakın bir yamacında idiniz, onlarsa uzak yamacında idiler.”



وَالرَّكْبُ أَسْفَلَ مِنكُمْ “Kervan da sizden daha aşağıda idi.”



O gün siz vâdi tarafında idiniz. Onlar ise Medine tarafında idiler. Kervan ise, sizin yerinizden aşağıda, sahil tarafında idi.



Ayette her üç grubun yerleşim konumunun yer alması,



-Düşmanın kuvvetini göstermek,



-Kervandan yardım alabileceklerini nazara vermek,



-Kervan dolayısıyla savaşa hırslı olduklarını göstermek,



-Merkezlerini boş bırakmamak



-Ve ellerinden gelen bütün gayreti göstermek hususunda kararlı olduklarını bildirmek



-Ve Müslümanların durumunun zayıf olduğunu, durumlarının zorluğu ve onlara galip gelmelerinin âdeta imkânsız olduğunu göstermek içindir.



Müslümanların bulunduğu yer ayakların kaydığı yumuşak bir zemindi, zorlukla yürünüyordu. Ayrıca su da yoktu. Ama düşmanınki öyle değildi.



وَلَوْ تَوَاعَدتَّمْ لاَخْتَلَفْتُمْ فِي الْمِيعَادِ “Ve şayet onlarla sözleşmiş olsaydınız, öyle bir buluşma yeri için ihtilaf ederdiniz.”



Şayet siz ve onlar savaş hususunda randevulaşsaydınız, sonra da kendi hâlinizi ve onların hâlini bilseydiniz, onlardan korkudan ve onlara galip gelmekten ümitsizliğe düşüp bir araya gelmekten geri dururdunuz. Böyle olunca bu şekilde bir araya gelmeniz ve galip olmanız ancak ve ancak Allahın bir tasarrufudur, harikulâde bir durumdur. Bunu bilip de imanınızı ve şükrünüzü artırın.



وَلَكِن لِّيَقْضِيَ اللّهُ أَمْراً كَانَ مَفْعُولاً لِّيَهْلِكَ مَنْ هَلَكَ عَن بَيِّنَةٍ وَيَحْيَى مَنْ حَيَّ عَن بَيِّنَةٍ “Fakat olması gerekenin olması için Allah böyle takdir etti.”



Lakin Allah ortada bir randevu olmadan bu hâl üzere sizi bir araya getirdi.



Ta ki dostlarına yardım etsin, düşmanlarını da kahretsin.



لِّيَهْلِكَ مَنْ هَلَكَ عَن بَيِّنَةٍ “Tâ ki, helak olan apaçık bir delil gördükten sonra helak olsun, sağ kalanlar da yine apaçık bir delilden sonra yaşasın.”



Ta ki, ölen beyyine (apaçık bir delil) görerek ölsün, yaşayan da beyyine görerek yaşasın, “ben bir delil görmedim, mazurum” demesin. Çünkü Bedir savaşı, açık mu’cizelerle dolu bir olaydır.



Veya helâk ve hayat, küfür ve İslâm için istiare olabilir. Yani, “ta ki böylece inkâr edenin küfrü ve inananın imanı apaçık bir delille olsun.”



وَإِنَّ اللّهَ لَسَمِيعٌ عَلِيمٌ “Ve şüphesiz Allah, Semi’, Alîm’dir.”



Şüphesiz Allah inkar edenin küfrünü ve cezasını, iman edenin imanını ve sevabını bilir.



Ayette Allahın işiten ve bilen olduğunun beraber zikredilmesi, bu ikisinin söz ve inanca müştemil olmasındandır.8







43- إِذْ يُرِيكَهُمُ اللّهُ فِي مَنَامِكَ قَلِيلاً “Hani o vakit Allah sana uykunda onları az gösteriyordu.”



Ayetin başında “şunu zikret” mukadderdir.



Veya ayet, “Furkan günü”nden bedeldir.



Bir önceki ayette geçen “Alîm” ile alakalı da olabilir. Yani, Allah Alîmdir, maslahatları bilir. Nitekim rüyanda o müşrikleri Sana az göstermişti, Sen de ashabına bunu haber vermiştin. Bu, onların kalplerine sebat vermek ve düşmanlarına karşı cesaretlendirmek içindi.



وَلَوْ أَرَاكَهُمْ كَثِيرًا لَّفَشِلْتُمْ وَلَتَنَازَعْتُمْ فِي الأَمْرِ “Şayet sana onları çok gösterseydi elbette gevşerdiniz ve durum hakkında birbirinizle çekişirdiniz.”



Şayet Allah onları çok gösterseydi, korkardınız, savaş hususunda birbirinizle çekişirdiniz, sebat etmek ve kaçmak arasında görüşleriniz farklı farklı olurdu



وَلَكِنَّ اللّهَ سَلَّمَ “Fakat Allah selamet verdi.”



Lakin Allah korkudan ve ihtilafa düşmekten size selamette kıldı.



إِنَّهُ عَلِيمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ “Çünkü O, gönüllerde yatanı bilendir.”



Şüphesiz O, kalplerde neler olacağını, nelerin değişeceğini bilir.



Yani, Allah söylediklerinizi işitir, nasıl bir inançta olduğunuzu bilir.







44- وَإِذْ يُرِيكُمُوهُمْ إِذِ الْتَقَيْتُمْ فِي أَعْيُنِكُمْ قَلِيلاً “Ve onlarla karşılaştığınız vakit onları sizin gözünüze az gösteriyordu.”



Savaş için karşı karşıya geldiklerinde, Allah müşrikleri Müslümanlara sayıca az göstermişti. Öyle ki: İbnu Mes’ud yanındakilere dedi: “Ne dersin, yetmiş kişi olabilirler mi?” Yanındaki de “onları yüz kadar görüyorum” diye cevap verdi. Böyle göstermesi hem mü’minlerin kalbine sebat vermek, hem de Peygamberin rüyasını tasdik etmek içindi.



وَيُقَلِّلُكُمْ فِي أَعْيُنِهِمْ “Sizi de onların gözlerinde azaltıyordu.”



Öyle ki, Ebu Cehil şöyle dedi: “Muhammed ve ashabı, bir yiyimlik.”



Allahın savaş kızışmadan önce mü’minleri onların gözünde az göstermesi, onlarla savaşa cesaretleri olması ve kolay lokma gördüklerinden gevşek davranmaları içindi.



Sonra ise Müslümanları çok gösterdi. Öyle ki müşrikler onları kendilerinin iki katı görüyorlardı. Bu da tam bir şaşkınlık yaşamaları, ne yapacaklarını bilmemeleri ve kalplerinin ümitsizliğe düşmesi içindi.



Bu durum, bu savaşın büyük ayetlerindendir. Çünkü göz bazan çoğu az ve azı çok görse de ayette anlatıldığı tarzda ve bu boyutlarda olmaz. Bu ancak, aynı şartlar içinde olmakla beraber Allahın bazılarını gösterip bazılarını göstermemesi ile açıklanabilir.



لِيَقْضِيَ اللّهُ أَمْرًا كَانَ مَفْعُولاً “Olması gerekenin olması için Allah böyle takdir etti.”
45-
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ إِذَا لَقِيتُمْ فِئَةً فَاثْبُتُو “Ey iman edenler! Bir düşman topluluğu ile karşılaştığınız zaman sebat edin.”



وَاذْكُرُواْ اللّهَ كَثِيرًا لَّعَلَّكُمْ تُفْلَحُونَ “Ve Allah’ı çokça zikredin, ola ki felaha eresiniz.”







46-
وَأَطِيعُواْ اللّهَ وَرَسُولَهُ “Allah ve Rasûlü’ne itaat edin.”



وَلاَ تَنَازَعُواْ فَتَفْشَلُواْ وَتَذْهَبَ رِيحُكُمْ “Ve birbirinizle çekişmeyin, yoksa içinize korku düşer ve kuvvetiniz gider.”



Bedir veya Uhudda yaptığınız gibi görüş ayrılığına düşerek birbirinizle çekişmeyin.



Ayet metninde geçen “rîh” “rüzgâr” kelimesi devlet manası için bir istiaredir. Rüzgâr nasıl her tarafa eser ve nüfuz ederse, devlet dahi işlerinin yürütülmesi ve nüfuzunda rüzgâr gibi etkilidir.



Denildi ki: Ayetteki rîh (rüzgâr) gerçek anlamda kullanılmıştır. Çünkü galip gelmek, ancak Allahın gönderdiği bir rüzgârla olur. Hadiste şöyle bildirilmiştir:



“Bana Saba rüzgârı ile yardım edildi. Âd Kavmi ise Debur (batı rüzgarı) ile helâk edildi.



وَاصْبِرُواْ “Ve sabredin.”



إِنَّ اللّهَ مَعَ الصَّابِرِينَ “Çünkü Allah sabredenlerle beraberdir.”



Allah, korumasıyla ve yardımı ile sabredenlere beraberdir.







47 -
وَلاَ تَكُونُواْ كَالَّذِينَ خَرَجُواْ مِن دِيَارِهِم بَطَرًا وَرِئَاء النَّاسِ وَيَصُدُّونَ عَن سَبِيلِ اللّهِ “Ve çalım atarak ve halka gösteriş yaparak yurtlarından çıkanlar ve Allah yolundan alıkoyanlar gibi olmayın.”



Ayet Mekke ahalisinin kervanı korumak için çıkışlarını anlatır.



Bu çıkışları, gururla ve insanlara riya ile olmuştu. Öyle ki, Cuhfe denilen yere geldiklerinde Ebu Süfyanın elçisi onlara ulaştı, “geri dönün,kervanınız kurtuldu” haberini ulaştırdı. Ebu Cehil dedi: “Vallahi olmaz. Bedr’e varacağız, orada içki içeceğiz, şarkıcı kadınlar bize çalıp söyleyecek. Arablardan oraya gelenlere ikramda bulunacağız.”



Sözlerinde de durdular, lakin orada ölüm şarabı içtiler, şarkıcıları duymaya bedel kendilerine ağıt yakıcılar ağıtlar yaktılar.



Cenab-ı Hak bu ayetle mü’minleri onlar gibi şımarık, riyakâr olmaktan nehyetti. Ve onlara takva ve ihlâs ehli olmayı emretti. Çünkü bir şeyden nehyetmek, zıddını emretmektir.



وَاللّهُ بِمَا يَعْمَلُونَ مُحِيطٌ “Ve Allah onların bütün yaptıklarını kuşatmıştır.”Ona göre karşılık verir.







48- وَإِذْ زَيَّنَ لَهُمُ الشَّيْطَانُ أَعْمَالَهُمْ وَقَالَ “Şeytan, onlara amellerini güzel gösterdi ve şöyle dedi:”



Şeytan vesvese vererek gerek Hz. Peygambere düşmanlıkta, gerekse diğer meselelerde onlara kötü amellerini süslü göstermişti.



لاَ غَالِبَ لَكُمُ الْيَوْمَ مِنَ النَّاسِ “Bugün insanlardan size galip gelecek yoktur.”



وَإِنِّي جَارٌ لَّكُمْ “Ve ben sizin koruyucunuzum.”



Şeytanın bu sözü, insanın içinden geçen söz tarzındadır. Yani, onların fikrine şunu telkin etti, kendilerini şu hayale sevk etti: Sayıca ve silahça çoklukları sebebiyle mağlup olmayacaklar, karşılarında kimse duramayacak. Ve onların Allaha yakınlık zannettikleri şeylerde kendisine tâbi olmaları, onları koruyacaktır. Öyle ki şöyle dua ettiler:



“Allahım, bu iki gruptan en hidayette olana ve iki dinden en efdal olana nusret ver.”



فَلَمَّا تَرَاءتِ الْفِئَتَانِ نَكَصَ عَلَى عَقِبَيْهِ “Fakat iki taraf karşı karşıya geldiğinde arkasını dönüp kaçtı.”



İki grup karşılaştığında ise gerisin geriye döndü, yani hilesi boşa çıktı. Onlara “ben sizin koruyucunuzum” derken onların helâk sebebi oldu.



وَقَالَ إِنِّي بَرِيءٌ مِّنكُمْ “Ve şöyle dedi: Ben sizden kesinlikle uzağım.”



إِنِّي أَرَى مَا لاَ تَرَوْنَ “Çünkü ben sizin göremeyeceğiniz şeyler görüyorum.”



إِنِّيَ أَخَافُ اللّهَ “Ben Allah’tan korkarım.”



Şeytan, olardan teberri etti, akıbetlerinden korktu, hallerinden ümitsizliğe düştü. Çünkü Allahın müslümanlara meleklerle imdadını görmüştü.



Denildi ki: Kureyş, savaş için yola çıkmaya karar verdiğinde kendileriyle Kinane arasında olan düşmanlığı hatırladı. Bu, neredeyse onları yola çıkmaktan döndürecekti. Derken şeytan Kinane kabilesinden Süraka Bin Malik sûretinde temessül etti. “Bu gün size galip gelecek kimse yok. Ben sizi Kinane oğullarına karşı korurum” dedi. Ama melekleri inerken görünce geriye kaçtı. Eli, Haris Bin Hişamın elinde idi. Haris ona dedi: “Böyle bir hâlde bizi yardımsız mı bırakıyorsun?”



Şeytan şöyle cevap verdi: “Ben sizin görmediklerinizi görüyorum.” Harisi göğsünden itekledi ve ayrıldı. Kureyş, hezimete uğradı. Mekkeye vardıklarında “Süraka insanları helâk etti.” Bu, Sürakaya ulaşınca “Vallahi, hezimet haberiniz bana ulaşıncaya kadar ben böyle bir sefere çıktığınızı bile bilmiyordum” dedi. Daha sonra İslâma girdiklerinde, kendilerine bu vaatleri yapanın şeytan olduğunu öğrendiler.



Bu rivayete göre, şeytanın “ben Allahtan korkarım” demesi



-“Meleklerden bana nahoş bir şey isabet ettirmesinden korkarım”



-Veya “ beni helâk etmesinden ve bana vaat edilen vaktin bu vakit olmasından korkarım” manasında olabilir. Çünkü daha önce görmediklerini Bedirde görmüştü. Birinci vecih, Hasan-ı Basri’ye aittir, İbnu Bahr da bunu tercih etmiştir.



وَاللّهُ شَدِيدُ الْعِقَابِ “Ve Allah’ın azabı çok çetindir.”



Bu ifade, şeytanın sözünün devamı olabileceği gibi, müstakil bir cümle de olabilir.







49- إِذْ يَقُولُ الْمُنَافِقُونَ وَالَّذِينَ فِي قُلُوبِهِم مَّرَضٌ “O sırada münafıklar ve kalplerinde bir hastalık olanlar şöyle diyorlardı:”



“Kalplerinde bir hastalık olanlar”,
henüz imana gönülleri tam yatmamış ve kalplerinde şüphe kalmış kimselerdir. Bunların müşrikler olduğu söylendi. “Münafıklardır” diyen de oldu. Bu durumda bunların münafıklara atfedilmesi, iki vasfın farklı olmasındandır.



غَرَّ هَؤُلاء دِينُهُمْ “Şunları dinleri aldattı.”



“Dinleri bunları aldattı, altından kalkamayacakları işe giriştiler. Sayıları üçyüz on küsur iken bin kadar insanın karşısına çıktılar.”



وَمَن يَتَوَكَّلْ عَلَى اللّهِ فَإِنَّ اللّهَ عَزِيزٌ حَكِيمٌ “Oysa her kim Allah’a tevekkül ederse, bilsin ki, Allah Azîz’dir, Hakîm’dir.”



Bu ifade, onlara bir cevaptır.



Azîz’dir, O’na sığınanlar, sayıları az olsa da zillete düşmezler. Hakim’dir, nihayetsiz hikmetiyle aklın uzak gördüğü ve idrakinden aciz kaldığı şeyleri yapar.







50- وَلَوْ تَرَى إِذْ يَتَوَفَّى الَّذِينَ كَفَرُواْ الْمَلآئِكَةُ يَضْرِبُونَ وُجُوهَهُمْ وَأَدْبَارَهُمْ “Melekler, o kâfirlerin yüzlerine ve sırtlarına vura vura onların canlarını alırken hallerini bir görmeliydin!”



Melekler Bedirde inkârcıların canını alırken bir görseydin…



“Yüzlerine ve arkalarına” vurmaktan murat, önlerinden ve arkalarından her tarafa vurmak olabilir.



وَذُوقُواْ عَذَابَ الْحَرِيقِ “Tadın bakalım yakıcı azabı!”



Melekler onlara vururken ahiret azabını da müjdelerler!



Denildi ki: Meleklerin demirden kamçıları vardır, her vuruşlarında ateş daha da alevlenir.



Ayette “bir görmeliydin” denildikten sonrası söylenmemiştir. Bu da, görülecek şeyin korkunçluğunu ve dehşetini bildirir.







51- ذَلِكَ بِمَا قَدَّمَتْ أَيْدِيكُمْ “İşte bu, sizin kendi ellerinizin önceden yaptıklarının bir sonucudur.”



İşte bu vurmak ve azap, kendi ellerinizin kazandığı küfür ve günahlar sebebiyledir.



وَأَنَّ اللّهَ لَيْسَ بِظَلاَّمٍ لِّلْعَبِيدِ “Allah, kullara asla zulmedici değildir.”



Allah kullarına zulmedici olmadığından, onları yapmadıklarıyla cezalandırmaz.



Bu cümle, önceki cümlede yer alan cezanın sebebine atfedilmiştir, onunla kayıtlı bir durumu anlatır. Çünkü, onların günahı olmadan da Allah’ın kendilerine azap vermesi mümkündür. Yoksa, “günah varsa Allah mutlaka ceza vermelidir” denilemez. Çünkü, hak eden birine cezayı terk etmek, ne şer’an ne de aklen bir zulüm değildir. Dolayısıyla bu ayetten hareketle “Allah, suç olduğunda mutlaka ceza verir” hükmüne varılamaz.9







52- كَدَأْبِ آلِ فِرْعَوْنَ وَالَّذِينَ مِن قَبْلِهِمْ “Tıpkı Âl-i Firavun ve onlardan öncekilerin hali gibi.”



Onların işi ve yolu, Firavun hanedanının ve onlardan öncekilerin işi ve yolu gibidir.



كَفَرُواْ بِآيَاتِ اللّهِ “Onlar Allah’ın âyetlerini inkar ettiler.”



Ayetin bu kısmı, onların işini ve yolunu açıklar.



فَأَخَذَهُمُ اللّهُ بِذُنُوبِهِمْ “Allah da günahları yüzünden onları yakalayıverdi.”



إِنَّ اللّهَ قَوِيٌّ شَدِيدُ الْعِقَابِ “Çünkü Allah çok kuvvetli ve azabı çok çetin olandır.”



O’nun azabının def’inde hiçbir şey O’na galip gelemez.







53- ذَلِكَ بِأَنَّ اللّهَ لَمْ يَكُ مُغَيِّرًا نِّعْمَةً أَنْعَمَهَا عَلَى قَوْمٍ حَتَّى يُغَيِّرُواْ مَا بِأَنفُسِهِمْ “İşte bu, şundandır: Allah bir kavme verdiği nimeti, onlar kendilerini değiştirmedikçe değiştirmez.”



“İşte bu”
, başlarına gelenlere işarettir.



Allah, bir kavme verdiği bir nimeti, onlar kendi hâllerini daha kötü bir hâle değiştirmedikçe nikmete çevirmez. Mesela Kureyş, sıla-ı rahme dikkat eder, ayetlere ve rasullere taarruzdan el çekerlerken, bi’set sonrası Hz. Peygambere ve O’na tabi olanlara düşmanlık yapmışlar, kanlarını akıtmaya çalışmışlar, ayetleri yalanlamışlar, o ayetlerle dalga geçmişlerdir. Buna ceza olarak da, mazhar oldukları nimetleri kaybetmişlerdir. Zira nimete nankörlük yapıldığında nimetin elden alınması, Allahın devam ede gelen bir kanunudur. O dilese başka şekilde de onlara verdiği nimeti alabilir. Ama, nankörlüğe ceza olarak nimeti almayı esas almış, âdeti böyle cereyan etmiştir. Allah’ın suça ceza vermesi adaletinden, iyiliğe mükâfat vermesi de lütfundandır. Yoksa, O’na vacib bir şey yoktur. Suçsuza ceza vermesi zulüm olmadığı gibi, iyiliğe mükâfat vermemesi haksızlık sayılmaz. Çünkü O, mülkün malikidir. Mülk sahibi mülkünde dilediği gibi tasarrufta bulunur. Ancak O, adaletle ve lütufla muamelede bulunmayı kendine esas edinmiştir. وَأَنَّ اللّهَ سَمِيعٌ عَلِيمٌ “Ve şüphesiz Allah Semi’, Alîm’dir.”



Allah onların sözlerini duyar, ne yaptıklarını bilir.







54- كَدَأْبِ آلِ فِرْعَوْنَ وَالَّذِينَ مِن قَبْلِهِمْ “Tıpkı Âl-i Firavun ve onlardan öncekilerin hali gibi.”



كَذَّبُواْ بآيَاتِ رَبِّهِمْ “Rablerinin âyetlerini yalanladılar.”



فَأَهْلَكْنَاهُم بِذُنُوبِهِمْ “Biz de günahları yüzünden onları helâk ettik.”



وَأَغْرَقْنَا آلَ فِرْعَونَ “Âl-i Firavunu suda boğduk.”



Ayette firavun hanedanı ve onlardan öncekilerin tekrar nazara verilmesi, te’kid içindir. Ayrıca burada helâk ediliş sebebi olarak küfran-ı nimette bulunduklarına “Rablerinin ayetlerini yalanladılar” şeklinde dikkat çekilmiştir. Bir de Firavun hanedanının helâk ediliş şekli beyan edilmiştir.



Denildi ki, birinci defa Mekke müşriklerinin hâli Firavun hanedanına ve onlardan öncekilere benzetilmesinde küfürde ve cezada bir teşbih vardır. İkincisinde ise, kendilerinde olan hâli değiştirmek sebebiyle kendilerine verilen nimetlerin değiştirilmesi yönüyle teşbih yapılmıştır.



وَكُلٌّ كَانُواْ ظَالِمِينَ “Hepsi de zalimler idiler.”



“Hepsi”
ifadesinden murat, Allahın ayetlerini yalanlayan bu fırkalardır.



Veya suda boğulan Firavun ve adamlarıyla, öldürülen Kureyşlilerdir. Bunların herbiri, küfür ve günahlarla nefislerine zulmeden kimselerdi.

Üstteki ayet “bir kavim kendilerini değiştirmedikçe, Allah’ın onlara verdiği nimeti değiştirmeyeceğini” bildiriyor. Ama bu, “değiştiremez” anlamında da anlaşılmamalıdır.

55إِنَّ شَرَّ الدَّوَابِّ عِندَ اللّهِ الَّذِينَ كَفَر- “Allah katında canlıların en kötüsü, inkâr edenlerdir.”



Buradaki kâfirlerden maksat, küfürde ısrar eden ve kökleşenlerdir.



فَهُمْ لاَ يُؤْمِنُونَ “Artık onlar iman etmezler.”



Onlardan bir iman umulmaz.



Bu ifadenin, kalbi küfür üzere mühürlenen ve bundan dolayı iman etmeyecek bir kavim hakkında olması muhtemeldir.







56-
الَّذِينَ عَاهَدتَّ مِنْهُمْ ثُمَّ يَنقُضُونَ عَهْدَهُمْ فِي كُلِّ مَرَّةٍ “Onlar, kendileriyle antlaşma yaptığın halde her defasında antlaşmalarını bozarlar.”



Ayet, bir öncesinde iman etmeyeceği bildirilen kimselerden bedeldir, onları beyan eder ve ilgili hükmün onlara has olduğunu gösterir. Bunlar Kurayza Yahudileridir. Hz. Peygamber onların kendisi aleyhinde çalışmalara katılmayacaklarına dair anlaşma yapmıştı. Ama onlar anlaşmayı bozdular, müşriklere silah yardımı yaptılar. Mazeret olarak da “unuttuk” dediler. Hz. Peygamber sonra yine anlaşma yaptı, yine bozdular, Hendek Savaşında karşı tarafa yardım ettiler. Yahudilerden Ka’b Bin Eşref Mekkeye gitti. Müslümanlar aleyhine onlarla anlaştı.



وَهُمْ لاَ يَتَّقُونَ “Ve onlar sakınmazlar.”



“Onlar sakınmazlar”
ifadesi, şu manaları ifade edebilir:



-Onlar yaptıkları gadrin kötü sonucundan,



-Haksızlığa Allahın ceza vermesinden,



-Allahın mü’minlere yardım edip, onları kendilerine musallat kılmasından sakınmazlar.







57- فَإِمَّا تَثْقَفَنَّهُمْ فِي الْحَرْبِ فَشَرِّدْ بِهِم مَّنْ خَلْفَهُم “Şayet onları harpte yakalarsan, bunlar ile arkalarındakileri dağıt.”



Şayet harpte onlara rastlar ve galip gelirsen, onları öldürererek ve şiddetli ceza uygulayarak arkalarında yer alan diğer kâfirleri dağıt.



لَعَلَّهُمْ يَذَّكَّرُونَ “Ola ki ibret alırlar.”



Olur ki o dağıtılanlar tezekkür eder, öğüt alırlar.







58- وَإِمَّا تَخَافَنَّ مِن قَوْمٍ خِيَانَةً فَانبِذْ إِلَيْهِمْ عَلَى سَوَاء “Şayet bir kavmin(sözleşmeye aykırı olarak) bir hainlik yapmasından korkarsan, sen de antlaşmayı bozduğunu aynı şekilde onlara bildir.”



Sana görülen bazı emarelerle, anlaşmalı olduğun bir kavmin hıyanet ederek ahdi bozmasından korkarsan, adil bir şekilde ve düşmanlıkta dengeli bir tarzda, onların ahitlerinin bittiğini bildir. Bunu yapmadan kendilerine harp ilan etme, çünkü o zaman sen de hıyanet etmiş olursun.



إِنَّ اللّهَ لاَ يُحِبُّ الخَائِنِينَ “Çünkü Allah hainleri sevmez.”



Ayetin bu kısmı, hem anlaşmayı feshetmenin sebebini, hem de haber vermeden saldırmanın uygun olmadığını bildirir. Hitap, Hz. Peygamberedir.







59- وَلاَ يَحْسَبَنَّ الَّذِينَ كَفَرُواْ سَبَقُواْ “O kâfirler kurtulduklarını sanmasınlar.”



Ayetin bu kısmı, üstteki hükmün illetini beyan eder. Yani, sakın kâfirler kaçıp kurtulacaklarını sanmasınlar!



إِنَّهُمْ لاَ يُعْجِزُونَ “Onlar (bizi) aciz bırakamazlar.”



Çünkü onlar Allahtan kurtulamazlar.



Ayet, ahitlerinin bittiğini haber vermek ve onları uyarmak emrinden kaynaklanan “acaba böyle yaptığımızda kurtulurlar mı” gibi hatıra gelebilen bir endişeyi izale etmektedir.



Denildi ki: Ayet, hezimete uğramış müşriklerden kaçıp gözden kaybolanlarla ilgili olarak indi.







60-
وَأَعِدُّواْ لَهُم مَّا اسْتَطَعْتُم مِّن قُوَّةٍ وَمِن رِّبَاطِ الْخَيْلِ “Ve onlar için gücünüzün yettiğince kuvvet ve savaş atları hazırlayın.”



Ey mü’minler! Ahdi bozanlar veya genel anlamda bütün kâfirler için harpte kuvvet vesilesi olan her şeyi hazırlayın!



Ukbe Bin Amirden şöyle nakledilir: Hz. Peygamber minber üzerinde üç defa şöyle demişti: “Dikkat edin! Kuvvet, atmaktır.”



Muhtemelen Hz. Peygamberin kuvveti atmak olarak açıklaması, atmanın en iyi bir kuvvet vesilesi olmasındandır.



Allah yolunda savaş için hazırlanan atlar da, ayetin evvelinde nazara verilen “kuvvet”e dâhil iken ayrıca zikredilmesi, “melekler” dedikten sonra, yine meleklerden olan Cebrail ve Mikaili de söylemek gibidir.



تُرْهِبُونَ بِهِ عَدْوَّ اللّهِ وَعَدُوَّكُمْ وَآخَرِينَ مِن دُونِهِمْ “Bununla hem Allah düşmanlarını, hem de kendi düşmanlarınızı ve daha başkalarını korkutursunuz.”



لاَ تَعْلَمُونَهُمُ اللّهُ يَعْلَمُهُمْ “Siz onları bilmezsiniz, Allah ise bilir.”



“Allah düşmanı ve sizin düşmanınız”
ifadesi, ayetin nüzulüne göre değerlendirildiğinde Kureyş kâfirlerine, “daha başkaları” ifadesi ise diğer kâfirlere, Yahudilere, münafıklara, Farslara bakar.



وَمَا تُنفِقُواْ مِن شَيْءٍ فِي سَبِيلِ اللّهِ يُوَفَّ إِلَيْكُمْ “Ve Allah yolunda her ne harcarsanız, karşılığı size eksiksiz ödenir.”



وَأَنتُمْ لاَ تُظْلَمُونَ “Ve hiç haksızlığa uğratılmazsınız.”



Amelinizin zâyi edilmesiyle veya sevabınızın noksanlaştırılmasıyla zulmedilmezsiniz.







61- وَإِن جَنَحُواْ لِلسَّلْمِ فَاجْنَحْ لَهَا “Eğer onlar barışa yanaşırlarsa, sende yanaş!”



وَتَوَكَّلْ عَلَى اللّهِ “Ve Allah’a tevekkül et.”



Eğer onlar barışa veya teslim olmaya meylederlerse, sen de ona meylet, onlarla anlaşma yap. Onların böyle yapmakta gizli bir oyun içinde olmalarından korkma. Çünkü Allah seni onların tuzağından korur ve onları kuşatır.



إِنَّهُ هُوَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ “Çünkü O, Semi’dir, Alîm’dir.”



Allah onların sözlerini işitir, niyetlerini bilir.



Ehl-i kitabın kıssasının akabinde geldiği münasebetle, ayetin hükmü onlara hastır.



Denildi ki: Onlara has olmayıp geneldir, ama seyf ayetiyle mensuhtur,“denildi ki” şeklinde nakletmesiyle bu görüşün zayıflığına dikkat çekmiştir. Zira, İslam’da asıl olan savaş değil barıştır.







62 وَإِن يُرِيدُواْ أَن يَخْدَعُوكَ فَإِنَّ حَسْبَكَ اللّهُ - “Eğer Seni aldatmak isterlerse, şüphesiz Allah sana yeter.”



هُوَ الَّذِيَ أَيَّدَكَ بِنَصْرِهِ وَبِالْمُؤْمِنِينَ “O ki, Seni yardımıyla ve mü’minlerle güçlendirdi.”







63- وَأَلَّفَ بَيْنَ قُلُوبِهِمْ “Ve onların kalplerini birbiriyle ülfet ettirdi.”



Onlarda kavmiyetçilik vardı. En küçük bir şeyde bile za’fiyet gösterir, bir araya gelemezlerdi. Birbirlerine karşı intikam duygularıyla iki kalp bile birbiriyle ülfet etmez bir hâlde iken, Allah onların kalplerini ülfet ettirdi. Böylece hepsi yekvücut oldular, tek bir nefis haline geldiler.



Bu, Hz. Peygambere verilen mu’cize hallerden biridir.



Ayetin devamı, kalplerin telifini biraz daha açmaktadır:



لَوْ أَنفَقْتَ مَا فِي الأَرْضِ جَمِيعاً مَّا أَلَّفَتْ بَيْنَ قُلُوبِهِمْ “Yoksa yeryüzünde ne varsa hepsini harcasaydın yine de onların kalplerini ısındıramazdın.”



Kendi aralarındaki düşmanlıkları öyle bir duruma gelmişti ki, imkânı olan biri onların aralarını düzeltmek için dünyanın bütün servetini harcasa, yine de bir ülfet ve ıslaha muktedir olamazdı.



وَلَكِنَّ اللّهَ أَلَّفَ بَيْنَهُمْ “Lâkin Allah, aralarında ülfet meydana getirdi.”



Lakin Allah, nihayetsiz kudretiyle bu telifi yaptı, aralarında bir ülfet meydana getirdi.



Çünkü o, kalplerin de mâlikidir, onları dilediği gibi çevirir.



إِنَّهُ عَزِيزٌ حَكِيمٌ “Şüphesiz O, Azizdir, Hakîm’dir.”



Aziz’dir
, kudreti ve galebesi tamdır, dilediği şey O’na nazlanmaz. Hakîm’dir; dilediğini nasıl yapmak gerektiğini bilir.



Denildi ki: Ayet Evs ve Hazrec hakkındadır. Aralarında sayısız şiddet olayları olmuş, bu olaylarda önde gelenleri hayatlarını kaybetmişlerdi. Allah onlara geçmişi unutturdu, İslâm ile aralarında ülfet meydana getirdi, böylece aynı safta yer aldılar, “Ensar” oldular.







64-
يَا أَيُّهَا النَّبِيُّ حَسْبُكَ اللّهُ وَمَنِ اتَّبَعَكَ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ “Ey Peygamber! Allah Sana kâfidir, Sana tabi olan mü’minlere de.”



Ayete birkaç şekilde mana verilebilir:



“Ey Peygamber! Allah Sana da, Sana tâbi olan mü’minlere de yeter.”



“Ey peygamber! Mü’minler Sana tâbi oldukları halde, Allah sana yeter!



“Ey peygamber! Sana Allah ve Sana tâbi olan mü’minler yeter.”



Sebeb-i Nüzûl



Ayet, Bedir savaşında, çölde nazil oldu.



Denildi ki, Hz. Peygamberle beraber otuz üç erkek ve altı kadın müslüman vardı. Sonra Hz. Ömer de müslüman olunca bu ayet nâzil oldu. İbnu Abbas da ayetin Hz. Ömerin İslama girmesi münasebetiyle indiğini söyler.







65 - يَا أَيُّهَا النَّبِيُّ حَرِّضِ الْمُؤْمِنِينَ عَلَى الْقِتَالِ “Ey Peygamber! Mü’minleri savaşa teşvik et.”



إِن يَكُن مِّنكُمْ عِشْرُونَ صَابِرُونَ يَغْلِبُواْ مِئَتَيْنِ “Eğer sizden sabreden yirmi kişi olursa iki yüze galip gelirler.”



وَإِن يَكُن مِّنكُم مِّئَةٌ يَغْلِبُواْ أَلْفًا مِّنَ الَّذِينَ كَفَرُواْ “Ve eğer sizden yüz kişi olursa kâfirlerden bin kişiye galip gelirler.”



Ayet, emir manasında şart ile ifade edilmiştir. Yani, yirmi kişi ikiyüz kişiye karşı, yüz kişi bin kişiye karşı sabırla karşı koymalıdır.



Ayet, bu sabrı gösterdiklerinde Allahın yardım ve teyidi ile galip geleceklerini de vaat etmektedir.



بِأَنَّهُمْ قَوْمٌ لاَّ يَفْقَهُونَ “Çünkü onlar anlayışsız bir kavimdirler.”



Çünkü onlar Allahı ve ahiret gününü bilmezler.



Sevap ve yüksek dereceler umarak mü’minlerin sebat etmeleri gibi sebat etmezler, cesurca savaşmazlar, Allahtan zillet ve mahrumiyetten başka bir şeye müstehak olmazlar.







6ّ6- الآنَ خَفَّفَ اللّهُ عَنكُمْ“Şimdi Allah sizden yükü hafifletti.”



وَعَلِمَ أَنَّ فِيكُمْ ضَعْفًا “Ve sizde bir zaaf olduğunu bildi.”



فَإِن يَكُن مِّنكُم مِّئَةٌ صَابِرَةٌ يَغْلِبُواْ مِئَتَيْنِ “O halde sizden sabreden yüz kişi olursa ikiyüze galip gelir.”



وَإِن يَكُن مِّنكُمْ أَلْفٌ يَغْلِبُواْ أَلْفَيْنِ بِإِذْنِ اللّهِ “Ve sizden bin kişi olursa, Allah’ın izniyle ikibine galip gelir.”



Allahu Teâlâ önceki ayetle bir mü’minin on kâfire karşı mukavemetini ve sebat göstermesini vacip kılmıştı. Bu hüküm mü’minlere ağır gelince yüklerini hafifletti, bir mü’minin iki kâfire karşı mukavemet göstermesini emretti.



Denildi ki: Müslümanlar önce sayıca az idiler, birinci emir geldi. Sayıları artınca ikincisi bildirildi.



Aynı mananın orantılı bir şekilde düşman sayısına göre ifade edilmesi, az ve çoğun hükmünün bir olduğuna delâlet içindir.



Ayette “sizde bir zaaf olduğunu bildi” denildi. Bu zaaftan murat, bedendeki zaaftır.



Ama basîret zaafı da olabilir, çünkü basiret noktasında aynı değillerdi.



وَاللّهُ مَعَ الصَّابِرِينَ “Ve Allah sabredenlerle beraberdir.”



Allah nusretiyle ve yardımıyla sabredenlerle beraber olunca, nasıl galip gelmezler?

67- مَا كَانَ لِنَبِيٍّ أَن يَكُونَ لَهُ أَسْرَى حَتَّى يُثْخِنَ فِي الأَرْضِ “Hiçbir peygamber için, arzda ağır basmadıkça esirleri olması uygun değildir.”

“Arzda ağır basmaktan”
murat, peygamberin küfrü ve küfür ehlini zelil kılması, o yolda gidenleri azaltması, İslâmı ve müslümanları azîz kılması, hâkim duruma getirmesidir.

تُرِيدُونَ عَرَضَ الدُّنْيَا “Siz dünya malını istiyorsunuz.”

Sizler, fidye olarak dünya menfaatlerini murat ediyorsunuz.

وَاللّهُ يُرِيدُ الآخِرَةَ “Oysa Allah ahireti diliyor.”

Allah ise sizin için ahiret sevabını veya ahiret sevabını elde etmeye sebep olan dinini aziz, düşmanlarını ise zelil kılmayı murat ediyor.

وَاللّهُ عَزِيزٌ حَكِيمٌ“Ve Allah Azîz’dir, Hakîm’dir.”

Allah Azîz’dir, dostlarını düşmanlarına galip kılar. Hâkim’dir, her hâle lâyık olanı bilir, ona göre hüküm verir. Mesela, müşriklerin kuvvetli olduğu dönemde onlara sert muamele yapılmasına, kendilerinden kurtuluş için fidye alınmamasına hükmetmiştir. Ama durum değişip mü’minler galip olduğunda fidye almak veya salıvermek hususunda muhayyer bırakmıştır.

Sebeb-i Nüzûl

Rivayete göre, Bedir Savaşında yetmiş esir alınmıştı. İçlerinde Hz. Peygamberin amcası Abbas ve Ebu Talibin oğlu Akîl de vardı. Hz. Peygamber esirlere ne yapılacağı hususunda sahabilerle istişare etti. Hz. Ebubekir şöyle dedi: “Onlar senin kavmin ve ehlindir. Onları öldürme. Olur ki Allah onlara tevbe nasip eder. Kendilerinden fidye al, bununla ashabını kuvvetlendirmiş olursun.”

Hz. Ömer de şöyle dedi: “Onların boyunlarını vur. Çünkü onlar küfrün önderleridir. Allah seni fidye almaktan müstağni kılmıştır. Bana esirler arasında falan akrabamı ver, Ali ve Hamzaya da kardeşlerini ver, boyunlarını vuralım.”

Hz. Peygamber bu görüşten hoşlanmadı ve şöyle dedi: “Şüphesiz Allah bir kısım insanların kalplerini öyle yumuşatır ki, ipekten daha yumuşak hale gelir. Bazılarının kalbine de öyle sertlik verir ki, taştan daha katı olur. Ey Ebubekir, senin misalin “Artık kim bana uyarsa, o bendendir ve kim de bana karşı gelirse, şüphesiz Sen Ğafur – Rahim’sin.”diyen Hz.İbrahime benzer.Ey Ömer senin misalin de “Ya Rabbi! Yeryüzünde kâfirlerden bir tek kişi bile bırakma.” (Nûh, 26) diyen Hz. Nûha benzer.”

İstişare sonunda Hz. Peygamber, ashabını esirleri salıvermek veya fidye almakta serbest bıraktı, onlar da fidye almayı tercih ettiler. Bunun üzerine üstteki ayet nazil oldu. Hz. Ömer, Rasulullahın yanına vardığında O’nu ve Ebubekiri ağlıyor buldu. Heyecanla şöyle dedi:

“Ya Rasulallah, bu ne hâldir, bana haber ver. Ağlayabilirsem ağlayayım, ağlayamazsam da ağlar gibi yapayım.”

Hz. Peygamber şöyle buyurdu: “Arkadaşlarının fidye almasına ağla! Onların azabı şu ağaçtan daha yakın bir şekilde bana gösterildi.”

Ayet, peygamberlerin de içtihat yaptıklarına ve içtihatlarında hata edebileceklerine bir delildir. Lakin hataları vahiyle düzeltilir, öyle bırakılmaz.



68-
لَّوْلاَ كِتَابٌ مِّنَ اللّهِ سَبَقَ لَمَسَّكُمْ فِيمَا أَخَذْتُمْ عَذَابٌ عَظِيمٌ “Şayet önceden Allah’tan bir hüküm bulunmasa idi, aldığınızdan dolayı size mutlaka büyük bir azab dokunurdu.”

Bu hüküm, Allahın levh-i mahfuzdaki önceden sabit bir hükmüdür.

Bu hükümden murat şunlar olabilir:

-İçtihadında hata eden cezalandırılmaz.

-Bedir ehli azap görmeyecek.

-Kendilerine açık hüküm bildirilmeyenler cezalandırılmayacak.

-Almış oldukları fidye kendilerine helâl kılınacak.

Rivayete göre Hz. Peygamber şöyle buyurdu: “Şayet azap nazil olsaydı, Ömerden ve Sa’d Bin Muazdan başkası kurtulmazdı.”

Sa’d Bin Muaz’da Hz. Ömer tarzında görüş belirtmişti.



69- فَكُلُواْ مِمَّا غَنِمْتُمْ حَلاَلاً طَيِّبًا “Öyleyse elde ettiğiniz ganimetten helâl ve hoş olarak yiyin.”

Artık aldığınız fidyelerden yiyebilirsiniz. Çünkü fidye de ganimete dâhildir.

Denildi ki: Üstteki ayet dolayısıyla ganimetlere yanaşmadılar, bu ayet nazil oldu.

Ayetin başında فَ (fe) harfi sebebiyet bildirir. Sebep ise zikredilmemiştir. Bunun takdiri şöyledir: “Ganimetleri size helâl kıldım. Öyleyse onlardan helâl-hoş yiyin.”

Ayette “helal” kaydının yer alması, fidyeyi kabullerinden dolayı kınanmalar sebebiyle nefislerinde meydana gelen şüpheyi ortadan kaldırmak içindir.

وَاتَّقُواْ اللّهَ “Ve Allah’tan korkun.”

Allahın emirlerine muhalefet etmekten sakının.

إِنَّ اللّهَ غَفُورٌ رَّحِيمٌ “Şüphesiz Allah, Ğafur’dur, Rahîm’dir.”

Şüphesiz Allah Gafur’dur, günahlarınızı bağışladı.

Rahim’dir, aldığınız fidyeleri size mubah kıldı.



70- يَا أَيُّهَا النَّبِيُّ “Ey Peygamber!”

قُل لِّمَن فِي أَيْدِيكُم مِّنَ الأَسْرَى “Elinizdeki esirlere de ki:”

إِن يَعْلَمِ اللّهُ فِي قُلُوبِكُمْ خَيْرًا يُؤْتِكُمْ خَيْرًا مِّمَّا أُخِذَ مِنكُمْ “Eğer Allah sizin kalplerinizde bir hayır bilirse, sizden alınandan daha hayırlısını size verir.”

Bundan murat “Allah kalplerinizde bir iman, bir ihlâs bilirse” manasıdır.

Sebeb-i Nüzûl

Rivayete göre, bu ayet Peygamberimizin amcası Abbas hakkında indi. Hz. Peygamber O’nu hem kendisinin hem de kardeşlerinin oğulları olan Akîl ve Nevfel’in fidyesini vermekle mükellef kılmıştı. Abbas dedi: “Ey Muhammed, hayatta olduğum sürece beni Kureyş’e el açmaya terkettin!” Bunun üzerine Hz. Peygamber “savaşa çıkarken Ümm-ü Fadl’a bıraktığın altın nerde? Ona şöyle demiştin: Bu olayda başıma ne geleceğini bilmiyorum. Şayet bana bir şey olursa bu altın senin ve çocuklarımındır.”

Abbas dedi: “Bunu Sana kim söyledi?”

Dedi: “Rabbim bana haber verdi.”

Abbas dedi: “Şehadet ederim ki Sen Sadıksın. Allahtan başka ilah yok

ve sen O’nun rasulüsün. Vallahi, Allahtan başka kimse bu parama muttali değildi. Hanımıma bu parayı gecenin karanlığında vermiştim.”

Abbas der: “Allah, fidye olarak verdiklerimizden daha hayırlısını bana verdi. Şimdi benim yirmi tane kölem var. Ayrıca zemzemle ilgili görevi bana nasip etti. Bu öyle bir nimet ki, buna bedel Mekke ahalisinin malı bana verilse, bana daha sevimli olmaz. Şimdi de Rabbimden mağfiret bekliyorum.”

Abbas, bu son ifadesiyle ayetin devamında va’dedileni kastediyor:

وَيَغْفِرْ لَكُمْ “Ve günahlarınızı bağışlar.”

وَاللّهُ غَفُورٌ رَّحِيمٌ “Ve Allah Ğafur’dur, Rahîm’dir.”



71- وَإِن يُرِيدُواْ خِيَانَتَكَ فَقَدْ خَانُواْ اللّهَ مِن قَبْلُ فَأَمْكَنَ مِنْهُمْ “Ve eğer sana hıyanet etmek isterlerse, (iyi bilsinler ki) bundan önce Allah’a hainlik etmişlerdi, Allah da onların cezalandırılmasına imkân vermişti.”

Eğer esirler Sana verdikleri ahdi bozarak hıyanet etmek isterlerse, daha önceden inkâr ederek ve akılla onlardan alınan sözü bozarak Allaha hıyanet etmişlerdi.

Allah Bedir’de yaptığı gibi Sana onları yakalama imkânı verdi. Şayet tekrar hıyanet ederlerse yine Sana imkân verir.

وَاللّهُ عَلِيمٌ حَكِيمٌ “Ve Allah Alîm, Hakîm’dir (her şeyi hakkıyla bilendir,hüküm ve hikmet sahibidir).”



72- إِنَّ الَّذِينَ آمَنُواْ وَهَاجَرُواْ “Şüphesiz inanan ve hicret edenler.”

Ayette anlatılanlar muhacirlerdir.

Allah ve Rasulünün muhabbetiyle vatanlarından hicret ettiler.

وَجَاهَدُواْ بِأَمْوَالِهِمْ وَأَنفُسِهِمْ فِي سَبِيلِ اللّهِ “Ve mallarıyla ve canlarıyla Allah yolunda cihad yapanlar.”

Mallarını cihad için binek ve silaha sarfettiler, gerekli şeyleri almaya harcadılar

Doğrudan savaşa gitmek sûretiyle canlarıyla da cihad yaptılar.

وَالَّذِينَ آوَواْ وَّنَصَرُواْ “Bir de onları barındırıp yardım edenler var ya…”

Ayette anlatılanlar Ensardır. Diyarlarına gelen Muhacirleri barındırdılar, düşmanlarına karşı yardım ettiler.



أُوْلَئِكَ بَعْضُهُمْ أَوْلِيَاء بَعْضٍ “İşte bunlar birbirlerinin dostlarıdırlar.”

İşte bunlar mirasta birbirlerine varistirler.

Muhacir ve Ensar, “Daha sonradan iman eden ve hicret edip sizinle beraber cihad edenler de sizdendirler. Bir de akraba olanlar, Allah’ın kitabına göre, birbirlerine daha yakındırlar.” ayeti gelinceye kadar akrabalık bağı olmadan birbirlerine mirasçı oluyorlardı. Ama ilgili ayetle bu uygulamaya son verildi.

وَالَّذِينَ آمَنُواْ وَلَمْ يُهَاجِرُواْ مَا لَكُم مِّن وَلاَيَتِهِم مِّن شَيْءٍ حَتَّى يُهَاجِرواْ “Ve iman ettiği halde henüz hicret etmemiş olanlara gelince, onlar hicret edinceye kadar velayetleri size ait değildir.”

Bunlar, hicret etmedikçe mirastan hissedar olamazlar.

وَإِنِ اسْتَنصَرُوكُمْ فِي الدِّينِ فَعَلَيْكُمُ النَّصْرُ “Bununla beraber dinde sizden yardım isterlerse, onlara yardım etmeniz üzerinize borçtur.”

Müşriklere karşı onlara yardımcı olmanız üzerinize bir vecibedir.

إِلاَّ عَلَى قَوْمٍ بَيْنَكُمْ وَبَيْنَهُم مِّيثَاقٌ “Ancak sizinle arasında antlaşma bulunan bir kavme karşı yapamazsınız.”

Çünkü böyle bir durumda onlara yardım edeceğiz diye anlaşmayı bozamazsınız.

وَاللّهُ بِمَا تَعْمَلُونَ بَصِيرٌ “Ve Allah bütün yaptıklarınızı görendir.”



73-
وَالَّذينَ كَفَرُواْ بَعْضُهُمْ أَوْلِيَاء بَعْضٍ“Kâfirler de birbirlerinin dostlarıdırlar.”

Kâfirlerin bir kısmı bir kısmına, mirasta veya destek olmakta dostturlar. Ayet, mefhum-u muhalifi ile kâfirlerle mü’minler arasında miras ve yardımlaşma olmayacağına delâlet eder.

إِلاَّ تَفْعَلُوهُ تَكُن فِتْنَةٌ فِي الأَرْضِ وَفَسَادٌ كَبِيرٌ “Eğer siz öyle yapmazsanız, yeryüzünde büyük bir fitne ve fesat çıkar.”

Eğer size emredilen aranızdaki irtibatı ve birbirinize destek olmayı, hatta varis olmayı yapmaz, sizinle kâfirler arasındaki alakaları kesmezseniz, o zaman yeryüzünde büyük bir fitne olur. Bu da iman zaafı ve küfrün galebesidir.

Ayette nazara verilen fesad, dinde meydana gelecek fesatla ilgilidir.



74- وَالَّذِينَ آمَنُواْ وَهَاجَرُواْ وَجَاهَدُواْ فِي سَبِيلِ اللّهِ “İman eden, hicret eden ve Allah yolunda cihada katılanlar.”

وَالَّذِينَ آوَواْ وَّنَصَرُواْ “Ve onları barındırıp yardıma koşanlar var ya..”

أُولَئِكَ هُمُ الْمُؤْمِنُونَ حَقًّا “İşte bunlar hakkıyla mü’min olanlardır.”

Allahu Teâlâ Mü’minleri üç kısma taksim etti. Onlardan imanı kâmil olanların, imanın muktezası olan hicret, cihad, Allah yolunda malından harcamak gibi özellikleri kendilerinde gösterdiklerini beyan etti. Onlara en güzel bir vaadde bulunarak şöyle dedi:

لَّهُم مَّغْفِرَةٌ وَرِزْقٌ كَرِيمٌ “Bunlara bir mağfiret ve hoş bir rızık vardır.”

Sonra da hicret ve cihadda onlara katılacak ve kendilerinin özelliklerini taşıyacak olanları anlatıp şöyle buyurdu:



75- وَالَّذِينَ آمَنُواْ مِن بَعْدُ وَهَاجَرُواْ وَجَاهَدُواْ مَعَكُمْ فَأُوْلَئِكَ مِنكُمْ “Daha sonradan iman eden ve hicret edip sizinle beraber cihad edenler de sizdendirler.”

Ey Muhacir ve Ensar! Bunlar da sizdendir.

وَأُوْلُواْ الأَرْحَامِ بَعْضُهُمْ أَوْلَى بِبَعْضٍ فِي كِتَابِ اللّهِ “Bir de akraba olanlar, Allah’ın kitabına göre, birbirlerine daha yakındırlar.”

Akraba olanlar miras olayında yabancılara nisbetle birbirlerine daha evlâdırlar.

Bu Allahın kitabında böyledir.

Allahın kitabından murat, Allahın hükmü, levh-i mahfuz veya Kur’an olabilir.

إِنَّ اللّهَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ “Şüphe yok ki Allah her şeyi bilendir.”

Allah, herşeyi bildiği gibi mirasla ilgili olanları da bilir. Bundan dolayı önce müslümanlık ve birbirine destek olma şeklinde müslümanları birbirine mirasçı yapar, ardından da akrabalığa dayalı bir şekilde hükmünü bildirir.

Hz. Peygamber şöyle buyurur:

“Enfal ve Tevbe sûrelerini okuyana ben kıyamet günü şefaatçi olurum. Onun nifaktan uzak olduğuna şehadet ederim. Ona erkek ve kadın münafıklar sayısınca haseneler verilir. Arş ve arşa görevli melekler ona hayatı boyunca mağfiret talebinde bulunurlar.”
Yazar:
Prof.Dr. Şadi Eren
 
Üst Alt