Neler yeni

Welcome to Cidar - Hak Yolunda... Hak üzere...

Forumumuza hoş geldiniz, burada birçok faydalı içerik ve aktif bir topluluk sizi bekliyor, ancak tüm özelliklerden yararlanabilmek ve paylaşımlara katılabilmek için kayıt olmanız gerekmektedir.

Fatır Suresi Tefsiri

Admin

Yönetici
Katılım
19 Şub 2025
Mesajlar
180
Tepkime puanı
0
Puanları
16
1- الْحَمْدُ لِلَّهِ فَاطِرِ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ “Her türlü hamd, gökleri ve yeri yaratan Allah’a mahsustur.”Fâtır kelimesi “yarmak” anlamından gelir. Allahu Teâlâ yokluk karanlığını yarmış, gökleri ve yeri oradan çıkarmıştır.



جَاعِلِ الْمَلَائِكَةِ رُسُلًا أُولِي أَجْنِحَةٍ مَّثْنَى وَثُلَاثَ وَرُبَاعَ “O, melekleri ikişer, üçer, dörder kanatlı elçiler kılandır.”Allah, melekleri kendisiyle peygamberleri ve salih kulları arasında aracı kıldı. Melekler bunlara vahiy, ilham ve sadık rüya ile tebliğde bulunurlar.



Meleklerin aracı kılınması, Allah ile mahlûkat arasında da söz konusudur. Melekler, mahlûkata Allahın sun’unun eserlerini ulaştırırlar.



Melekler, mertebelerine göre değişen müteaddit ve farklı farklı kanatlara sahiptirler, bunlarla nazil olurlar ve bunlarla yükselirler.



Veya bu kanatlarla Allahın görevlendirdiği şeyi yapmaya koşarlar, O’nun emrine göre tasarrufta bulunurlar.



Ayette ifade edilen kanat rakamları, tahsis için ve daha ziyade olmasını nefiy için olmayabilir. Nitekim Hz. Peygamber (asm), Cebraili (as) miraçta altıyüz kanatlı olarak görmüştür.



يَزِيدُ فِي الْخَلْقِ مَا يَشَاء “O, yaratılışta dilediğini ziyade kılar.”



Ayetin bu kısmı, şu manaya delalet eder: Meleklerin bu şekilde farklı farklı olması Allahın meşieti gereği ve hikmetinin muktezasıdır, onların zâtlarının bir lâzımı değildir. Çünkü sınıfların ve nevilerin özellikler ve fasılalarla farklı farklı olması müşterek cevherlerinden dolayı olsa, ittifak hâlindeki şeylerin levazımının birbirlerini nefyetmeleri gerekirdi, bu ise imkânsızdır.



-Yüz güzelliği,



-Ses güzelliği,



-Aklın kalitesi,



-Nefisteki hoşgörü gibi şeylerde ve emsalinde görülen şekil ve manadaki ziyadelikler, ayetin şümûlüne dâhildir.



إِنَّ اللَّهَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ “Şüphesiz Allah, her şeye kâdirdir.”



Ve bazı şeylerin meydana gelmesi, bazılarının ise olmaması, ancak ilâhî bir tercihledir.







2- مَا يَفْتَحِ اللَّهُ لِلنَّاسِ مِن رَّحْمَةٍ فَلَا مُمْسِكَ لَهَا “Allah insanlara rahmet olarak neyi açarsa, artık onu (rahmeti) tutacak biri yoktur.”İnsanlara Allahın açmış olduğu emniyet içinde yaşamak, sıhhat, ilim ve peygamberlik gibi ne kadar nimet varsa, bunlara engel olacak kimse yoktur.



وَمَا يُمْسِكْ فَلَا مُرْسِلَ لَهُ مِن بَعْدِهِ “Neyi de tutarsa, ondan sonra onu gönderecek yoktur.”



Ayette لَهَۚا “lehe” ve لَهُ “lehü” zamirlerindeki farklılık, birincinin rahmete râci olması, ikincisinin ise mutlak olup hem rahmete, hem de başkasına raci olabilmesindendir. Bunda, Allahın rahmetinin gadabını geçtiğini hissettirmek vardır.



وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ “O, Azîz’dir – Hakîm’dir.”O, her yaptığını ilimle ve mükemmel bir şekilde yapar.Allahu Teâlâ mülk ve melekûtun yaratıcısı ve kayıtsız – şartsız onlarda tasarrufta bulunanı olduğunu beyan ettikten sonra, insanları nimetlerine mukabil şükretmeye davet etti ve şöyle buyurdu:







3- يَا أَيُّهَا النَّاسُ اذْكُرُوا نِعْمَتَ اللَّهِ عَلَيْكُمْ “Ey insanlar! Allah’ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın.”



Yani,



-Hakkını, kadr-u kıymetini bilerek,



-Allahtan olduğunu itiraf ederek,



-Gönderene itaatte bulunarak bu nimetleri muhafaza edin.



Cenab-ı Hak, ardından bu nimetlerde bir başkasının medhali, müdahalesi olup da, kendisine şerik olmaya layık bulunmasını inkâr ile şöyle buyurdu:



هَلْ مِنْ خَالِقٍ غَيْرُ اللَّهِ يَرْزُقُكُم مِّنَ السَّمَاء وَالْأَرْضِ “Gökten ve yerden size rızık veren Allah’tan başka her hangi bir yaratıcı mı var?”



لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ “O’ndan başka ilâh yoktur.”



فَأَنَّى تُؤْفَكُونَ “O halde nasıl çevrilirsiniz?”



Durum böyleyken nereden tevhidi bırakıp Allaha başka şeyleri şerik kılmaya dönüyorsunuz?!



Ayette “…Allah’tan başka her hangi bir yaratıcı mı var?” denilmesi, öğrenmek için olmayıp nefiy içindir. Yani, Allahtan başka gökten ve yerden size rızık yaratan biri yoktur.







4- وَإِن يُكَذِّبُوكَ فَقَدْ كُذِّبَتْ رُسُلٌ مِّن قَبْلِكَ “Eğer onlar Seni yalanlıyorlarsa, Senden önce nice peygamberler de yalanlandı.”Dolayısıyla, onların yalanlamalarına karşı, önceki peygamberler gibi Sen de sabret, onların yolundan git.



Ayette “rusül” yani “nice peygamberler” ifadesinin elif-lâmsız gelmesi, ziyade teselliyi ve sabır yarışına girmeyi gerektiren tazim içindir.



وَإِلَى اللَّهِ تُرْجَعُ الْأُمُورُ “Ve bütün işler Allah’a döndürülür.”



İşler O’na döndürüldüğü için, Sana sabrından dolayı mükâfat verir, onları da yalanlamaları sebebiyle cezalandırır.







5- يَا أَيُّهَا النَّاسُ إِنَّ وَعْدَ اللَّهِ حَقٌّ “Ey insanlar! Şüphesiz Allah’ın vaadi haktır.”



Allahın haşir ve amellerin karşılığı ile ilgili vaadi haktır, asla bir hilaf söz konusu değildir.



فَلَا تَغُرَّنَّكُمُ الْحَيَاةُ الدُّنْيَا “Öyleyse sakın sakın dünya hayatı sizi aldatmasın!”



Ta ki dünya hayatına dalmak ve lezzetlerinden faydalanmak, sizi ahireti talep etmekten ve orası için çalışmaktan alıkoymasın.



وَلَا يَغُرَّنَّكُم بِاللَّهِ الْغَرُورُ “Ve sakın sakın o aldatıcı şeytan, Allah hakkında sizi aldatmasın.



Şeytan da “günahlara devam etseniz bile Allah sizi bağışlar” şeklinde hülyalarla sizi aldatmasın. Gerçi, Allahın o kadar çok günah içinde olan insanları affetmesi mümkündür. Ama bundan yola çıkarak günahlara devam etmek, “bünyem kuvvetlidir” diyerek zehir içmeye benzer.







6- إِنَّ الشَّيْطَانَ لَكُمْ عَدُوٌّ “Çünkü şeytan size bir düşmandır.”



Onun düşman olması, ta Hz. Âdeme dayanan kadîm ve genel bir düşmanlıktır.



فَاتَّخِذُوهُ عَدُوًّا “Öyleyse siz de onu düşman edinin.”



Siz de inançlarınızda ve fiillerinizde onu düşman edinin. Bütün hâllerinizde ona karşı ihtiyatlı davranın.



إِنَّمَا يَدْعُو حِزْبَهُ لِيَكُونُوا مِنْ أَصْحَابِ السَّعِيرِ “O, kendi taraftarlarını ancak alevli ateşe girenlerden olmaya çağırır.”Ayetin bu kısmı onun düşmanlığını takrîrdir ve kendi taraftarlarını hevâya tabi kılmaktan ve dünyaya meylettirmekten maksadının ne olduğunu beyandır.







7- الَّذِينَ كَفَرُوا لَهُمْ عَذَابٌ شَدِيدٌ “İnkâr edenler için, çok şiddetli bir azap vardır.”



وَالَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَهُم مَّغْفِرَةٌ وَأَجْرٌ كَبِيرٌ “İman edip Salih amel işleyenler için ise, büyük bir mağfiret ve çok büyük bir mükafat vardır.”



Ayet, şeytanın davetine icabet edenlere bir vaîd ve ona muhalefet edenlere de bir vaattir. Aynı zamanda onun boş hülyalarını keser, bütün işin imana ve salih amele dayandığını gösterir.







8- أَفَمَن زُيِّنَ لَهُ سُوءُ عَمَلِهِ فَرَآهُ حَسَنًا “Artık kötü ameli kendisine süslü gösterilip de onu güzel gören kimse (ameli iyi olan kimse gibi midir?)



Ayet, üstteki manayı takrirdir. Yani:Vehim ve hevâsı aklına galip gelen ve bunun sonucu olarak düzgün karar veremeyip batılı hak, çirkini güzel gören kimse, hiç böyle olmayıp muvaffak kılınan ve hakkı hak olarak bilen, böylece amelleri gerçek mahiyetlerine uygun bir şekilde güzel ve çirkin olarak gören kimse gibi midir?



فَإِنَّ اللَّهَ يُضِلُّ مَن يَشَاء وَيَهْدِي مَن يَشَاء “Şüphesiz Allah dilediğini saptırır, dilediğini hidayete erdirir.”



فَلَا تَذْهَبْ نَفْسُكَ عَلَيْهِمْ حَسَرَاتٍ “Öyleyse, onlar için duyduğun üzüntüler yüzünden kendini helâk etme!”



Yani, “onların sapmalarına ve yalanlamada ısrarlarına karşılık kendini yiyip bitirme!”



Ayette üç defa geçen فَ “fe” harfleri sebebiyet bildirir. Ancak ilk iki “fe”, sebebe dâhil olurken üçüncü “fe”, neticeye dâhil oldu.



“Haserat” (üzüntüler) kelimesinin çoğul gelmesi, Hz. Peygamberin onların hâllerine karşı çok üzüldüğüne veya onların üzülmeyi gerektiren nice kötü fiiller yaptıklarına delalet içindir.



إِنَّ اللَّهَ عَلِيمٌ بِمَا يَصْنَعُونَ “Şüphesiz ki Allah, onların yaptıklarını hakkıyla bilendir.”



Merak etme, Allah onların neler yaptıklarını bilir, ona göre karşılıklarını verir.







9- وَاللَّهُ الَّذِي أَرْسَلَ الرِّيَاحَ فَتُثِيرُ سَحَابًا “Ve Allah rüzgârları gönderdi, derken rüzgârlar bir bulutu harekete geçirir.”Ayette, mazi fiil ile başlanmışken “derken rüzgârlar bir bulutu harekete geçirir” diye geniş zaman ile devam etmesi, Allahın hikmetinin kemâline delâlet eden bu harika durumu zihinde canlandırmak, ayrıca, rüzgarlar sebebiyle bulutların harekete geçtiğini beyan etmek içindir. Bundan dolayı bulutun hareketi, rüzgârlara isnat edilmiştir.Her iki fiilin farklılığının, işin sürekliliğine delâlet etmek için olması da caizdir.[1>



فَسُقْنَاهُ إِلَى بَلَدٍ مَّيِّتٍ “Derken onu (bulutu) ölü bir beldeye sevk ettik.”



فَأَحْيَيْنَا بِهِ الْأَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا “Böylece ölümünden sonra onunla arzı hayatlandırdık.”



Buluttan inen yağmurla yeryüzünü ihya ettik, canlandırdık.



Ayette bulutun zikri, yağmurun zikri gibidir.Veya şöyle mana verilebilir: “O bulutla arzı ihya ettik.” Çünkü bulut yerin dirilmesine sebep olan yağmurun sebebidir veya o bulut olarak gördüğümüz, neticede yağmur olmaktadır.Allahu Teâlâ, önce rüzgârları gönderdiğini anlattı. Ardından “Derken onu (bulutu) ölü bir beldeye sevk ettik… Onunla arzı hayatlandırdık” şeklinde “biz” diyerek devam etti. Bunda, ölü beldeye bulutu sevketmenin ve ondan indirilen yağmurla yeri diriltmenin, ziyadesiyle ilâhî sanatla meydana gelmesine işaret vardır.



كَذَلِكَ النُّشُورُ “İşte ölümden sonra diriliş de böyledir.”



Ölü yerden canlıların çıkarılması gibi, ölüler de böyle diriltileceklerdir. Ona kâdir olan, buna da kâdirdir.Çünkü her iki diriltme arasında sadece maddelerinde bir farklılık vardır. Bunun ise, sonuca bir tesiri söz konusu değildir.Denildi ki: “İşte ölümden sonra diriliş de böyledir” derken, bundan murat, yeniden hayat vermenin keyfiyetidir. Çünkü Allahu Teâlâ arşın altından bir su gönderir, mahlûkatın cesetleri bununla büyür.




[1>Yani, rüzgârın ve bulutların hareketliliğinde süreklilik vardır. Devamlı rüzgârlar eser ve buna bağlı olarak da bulutlar daima hareket hâlinde olurlar.

1ّ0- مَن كَانَ يُرِيدُ الْعِزَّةَ فَلِلَّهِ الْعِزَّةُ جَمِيعًا “Her kim izzet istiyorsa, bilsinki bütün izzet Allah’ındır.”



Öyleyse izzet arayan Allahtan istesin. Çünkü bütün izzet Onundur.



Ayette, “bütün izzet Allahındır” denilerek bunun medlulü ayrıca zikredilmedi.[1>



إِلَيْهِ يَصْعَدُ الْكَلِمُ الطَّيِّبُ “Kelim-i tayyib (hoş kelimeler) O’na yükselir.”



وَالْعَمَلُ الصَّالِحُ يَرْفَعُهُ “Salih amel onu yükseltir.”



Ayetin bu kısmı izzetin niçin talep edilmesi gerektiğini beyan eder. O da, tevhid ve salih ameldir.Güzel söz ve salih amelin Allaha yükselmesinden murat, Allahın onları kabulüdür. Veya insanın amelini yazan meleklerin, bunları Allaha arz etmeleridir.



“Salih amel onu yükseltir” derken “onun” zamiri ile kastedilen, temiz sözdür. Çünkü amel, ancak tek Allahı kabulle (tevhid ile) kabul edilir.



Veya bundan murat, ameldir. Çünkü amel, imanı tahkîke yükseltir ve onu takviye eder.



Veya şu mana verilebilir: “Allah, salih ameli yükseltir.” Amele bu şerefin verilmesi, onda olan külfetten dolayıdır.Denildi ki: “Kelim-i tayyib”, zikir, dua ve Kur’an okumayı da içine alır.Hz. Peygamberden şöyle nakledilir: “Bundan murat, “Subhanallahi velhamdûlillahi ve la ilâhe illallahu vallahu ekber’’dir.” Kul bunları söylediğinde melek bunlarla semaya yükselir, bunları Rahmâna takdim eder. Ama bunları söyleyenin salih ameli yoksa, kendisinden bunlar kabul edilmez.”



وَالَّذِينَ يَمْكُرُونَ السَّيِّئَاتِ لَهُمْ عَذَابٌ شَدِيدٌ “Kötülükler kuranlara gelince, onlara çok şiddetli bir azab vardır.”



Bundan murat, Kureyşin Hz. Peygamber hakkında,



-Hapsetmek,



-Öldürmek,



-Veya sürgüne göndermek şeklinde Dârun-Nedvede kendi aralarında görüş alış-verişinde bulunmalarıdır.[2>



وَمَكْرُ أُوْلَئِكَ هُوَ يَبُورُ “Onların tuzakları hep boşa gider.”Bunların mekri (hilesi) fasittir, gerçekleşmeyecektir. Çünkü bütün işler mukadder olup hile ile değişmez. Ayetin devamı ilâhî takdire delâlet etmektedir:







11- وَاللَّهُ خَلَقَكُم مِّن تُرَابٍ “Allah sizi bir topraktan yarattı.”



Allah Âdemi topraktan yaratmak suretiyle sizi de topraktan yarattı.



ثُمَّ مِن نُّطْفَةٍ “Sonra bir nutfeden…”Sonra da O’nun neslini nutfeden meydana getirdi.



ثُمَّ جَعَلَكُمْ أَزْوَاجًا “Sonra sizi çiftler kıldı.”Sonra sizleri erkekli dişili yaptı.



وَمَا تَحْمِلُ مِنْ أُنثَى وَلَا تَضَعُ إِلَّا بِعِلْمِهِ “O’nun bilgisi olmadan ne bir dişi hamile olur, ne de doğurur.”Bunların hepsi, Allah nezdinde malumdur.



وَمَا يُعَمَّرُ مِن مُّعَمَّرٍ وَلَا يُنقَصُ مِنْ عُمُرِهِ إِلَّا فِي كِتَابٍ “Kendisine ömür verilenin ömrünün uzatılması ve ömründen kısaltılması mutlaka bir kitapta yazılıdır.”Yaşlılık hâline varan kimsenin ömrünün uzunluğu, ömrü az olanların böyle takdir edilmesi mutlaka kitapta yazılıdır.Veya bundan murat, aynı kişinin ömrünün levhi mahfuzda sabit olan çeşitli sebeplerle çok veya az olması da olabilir. Mesela “Amr, şayet hacca giderse ömrü altmış sene olacak, yoksa kırk yıl yaşayacak.”Denildi ki: Ömürden noksanlıktan murat, şu ana kadar geçen ömrüdür. Çünkü şu ana kadarki geçen kısım, gün be gün amel defterine yazılmaktadır.



Kitap’tan murat,



-Allahın ilmi,



-Levh-i mahfuz,



-Veya amel defteridir.[3>



إِنَّ ذَلِكَ عَلَى اللَّهِ يَسِيرٌ “Şüphe yok ki bu, Allah’a çok kolaydır.”



“Bu”
ifadesi ile kastedilen,



-Bunların hıfzı,



-Ömrün ziyade veya noksan kılınmasıdır.







12- وَمَا يَسْتَوِي الْبَحْرَانِ “Hem iki deniz aynı olmaz.”



هَذَا عَذْبٌ فُرَاتٌ سَائِغٌ شَرَابُهُ “Şu tatlı, hararet keser, içimi kolaydır.”



وَهَذَا مِلْحٌ أُجَاجٌ “Şu da tuzlu, yakar kavurur.”



Ayet mü’min ve kâfir için bir darb-ı meseldir.



Furat, susuzluğu gideren, sâiğ ise kolayca boğazdan geçen, “ücac” ise, tuzluluğuyla yakan demektir.[4>



وَمِن كُلٍّ تَأْكُلُونَ لَحْمًا طَرِيًّا وَتَسْتَخْرِجُونَ حِلْيَةً تَلْبَسُونَهَا “Bununla beraber her birinden taze bir et yersiniz ve bir ziynet çıkarır, giyinirsiniz.”



Ayetin bu kısmı, iki denizin sıfatı ve onlarda olan nimetleri beyan etmede tebeî olarak zikredilmiştir.



Veya bunlar da temsilin devamıdır. Şöyle ki: “Bunlar her ne kadar bazı faidelerde müşterek olsalar da, sudan bizzat maksut olan şeylerde eşit olmadıkları cihetle eşit sayılmazlar. Çünkü bunlardan biri, kendini bozacak ve fıtratının kemâlini değiştirecek şeyleri karıştırmıştır.



Benzeri bir şekilde her ne kadar cesaret ve cömertlik gibi bazı sıfatlarda müşterek olsalar da, mü’min ve kâfir bir olmazlar. Çünkü en büyük özellikte farklıdırlar. Mü’min aslî fıtratı üzere kalmış, kâfir ise bunu bozmuştur.



Denizden çıkarılan süslerden murat, inciler ve yakutlardır.



وَتَرَى الْفُلْكَ فِيهِ مَوَاخِرَ لِتَبْتَغُوا مِن فَضْلِهِ “Onun lütfundan istemeniz için gemilerin orada suyu yara yara gittiğini görürsün.”



وَلَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ “Ve ola ki şükredersiniz.”



Ayette “ola ki…” denilmesi, zâhir hâlin bunu gerektirmesi yönündendir.







13- يُولِجُ اللَّيْلَ فِي النَّهَارِ وَيُولِجُ النَّهَارَ فِي اللَّيْلِ “O, geceyi gündüze sokuyor, gündüzü de geceye sokuyor.”



وَسَخَّرَ الشَّمْسَ وَالْقَمَرَ “Güneşi ve ayı emrine âmâde kılmıştır.”



كُلٌّ يَجْرِي لِأَجَلٍ مُّسَمًّى “Bunların her biri bir ecel-i müsemmaya akıp gidiyor.”



“Ecel-i müsemma”
, “belli bir ecel” demektir. Bundan murat,



-Dönme müddeti,



-Veya dönmesinin nihayet bulacağı yer veya zaman,



-Veya kıyamet günüdür.



ذَلِكُمُ اللَّهُ رَبُّكُمْ “İşte bunları yapan Allah, sizin Rabbinizdir.”



Ayette “işte bu” ile, bu şeylerin faili olan Allaha işaret edilmektedir. Bunda, bu işleri yapmanın, benzerlerini yapmanın sübutunu da gerektirdiğini hissettirmek vardır.



لَهُ الْمُلْكُ “Mülk (hükümranlık) O’nundur.”



“Mülk O’nundur”
kısmı, yeni bir cümle de olabilir.



وَالَّذِينَ تَدْعُونَ مِن دُونِهِ مَا يَمْلِكُونَ مِن قِطْمِيرٍ “O’ndan başka taptıklarınız ise, bir çekirdek zarına bile malik değillerdir.”Çünkü Allah, ulûhiyette ve rububiyette tektir.[5>







14- إِن تَدْعُوهُمْ لَا يَسْمَعُوا دُعَاءكُمْ “Kendilerine dua ederseniz duanızı işitmezler.”



Çünkü cansızdırlar.



وَلَوْ سَمِعُوا مَا اسْتَجَابُوا لَكُمْ “İşitseler bile size cevap veremezler.”



Faraza işitseler, size icabet edemezler. Çünkü fayda vermeye güçleri yoktur.



Veya sizin onlara duanızdan teberri etmeleri yönüyle, size icabet etmezler.



وَيَوْمَ الْقِيَامَةِ يَكْفُرُونَ بِشِرْكِكُمْ “Kıyamet günü de kendilerini Allah’a ortak koşmanızı inkâr ederler.”Kıyamet günü onları Allaha şerik kılmanızı inkâr edecekler, batıl olduğunu söyleyecekler veya başka ayette geçtiği üzere



“Siz bize tapmıyordunuz” diyecekler. (Yunus, 28)



وَلَا يُنَبِّئُكَ مِثْلُ خَبِيرٍ “Sana Habîr gibi haber veren olmaz.”



Habîr (Her şeyden haberdar) olanın Sana durumu söylemesi gibi, kimse Sana haber veremez.



Habîr’den murat, Cenab-ı Haktır. Çünkü her şeyin hakikatini bilen O’dur, O’ndan başkası tam bir vukufiyetle bilemez.



Bundan murat, onların ilâhlarıyla ilgili söylenenlerin tahkik edilmesi ve onların dua ettikleri şeylerin nefyidir.




[1>Dinî meselelerde soruları olan birine “falan âlime sor” denilebileceği gibi, “falan zât büyük bir âlimdir” şeklinde de söylenebilir. Bu ikinci cümlede, her ne kadar zikredilmese bile “git ondan sor” manası vardır. Ayette “bütün izzet Allahındır” denilmesinde de, “öyleyse” izzet isteyen O’ndan talep etsin” manası bulunmaktadır.



[2>Bu durum, Enfal suresi 30. ayette anlatılmaktadır.



[3>Aslında bunlardan biri, diğerini reddeden şeyler değildir. Çünkü bunların hepsi Allahın ilminde bulunduğu gibi, O’nun ilminin tecelligâhı olan levh-i mahfuzda da yer alır, her şahsın amel defterinde de bulunur.



[4>Yani, mü’min susuzluğu gideren tatlı, hoş bir su gibidir. Kâfir ise, tuzlu acı suya benzer.



[5> Böyle olunca, Allahın mülkünde Allahtan başkası için en küçük bir tasarruf yetkisi yoktur.

15- يَا أَيُّهَا النَّاسُ أَنتُمُ الْفُقَرَاء إِلَى اللَّهِ “Ey insanlar! Siz Allah’a muhtaçsınız.”



Sizler, hadd-i zâtında ve sizinle alakalı şeylerde fakirlersiniz.



Ayette “fukara” kelimesinin elif-lâmlı gelmesi, insanların fakirliğini beliğ bir şekilde ifade etmek içindir. Sanki fakirliklerinin şiddeti ve ihtiyaçlarının çok olması sebebiyle, fakir kimselerin ta kendileri olmuşlardır. İnsanların fakirliğine nisbetle diğer varlıkların muhtaç olması, o kadar da kayda değer bir durum değildir. Bundan dolayı taraf-ı İlâhiden şöyle denilmiştir:



“Ve insan çok zayıf yaratılmıştır.” (Nisa, 28)



وَاللَّهُ هُوَ الْغَنِيُّ الْحَمِيدُ “Allah ise Ğanî - Hamîddir.”



Allah, mutlak manada müstağnidir. (Hiçbir şeye ihtiyacı yoktur.) Diğer bütün varlıklara nimet veren O’dur. Bundan dolayı da hamde layık olmuştur.







16- إِن يَشَأْ يُذْهِبْكُمْ وَيَأْتِ بِخَلْقٍ جَدِيدٍ “Eğer O dilerse sizi yok eder ve yerinize yeni bir halk getirir.”O, dilerse sizi ortadan kaldırır, sizden daha itaatkâr başka kavimler yaratır.



Veya sizin bilemeyeceğiniz başka bir âlem yaratır.







17- وَمَا ذَلِكَ عَلَى اللَّهِ بِعَزِيزٍ “Ve bu, Allah’a göre zor bir şey değildir.”



Bu, Allaha zor değildir, bunu yapmakta çekineceği bir şey yoktur.







18- وَلَا تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ أُخْرَى “Ve hiç bir günahkâr, başkasının günahını yüklenmez.”



“Andolsun, onlar mutlaka kendi yüklerini ve kendi yükleriyle beraber nice ağır yükleri yükleneceklerdir.”
(Ankebut, 13) ayetinde anlatılan durum ise, sapan ve saptıran kimselerle alâkalıdır. Çünkü onlar, kendi dalâletlerinin günah ağırlıklarıyla beraber, dalâletine sebep olduklarının güFâtır



nah yüklerini de taşıyacaklardır. Ama bu yine de kendi günahlarını taşımak demektir, başkasının günahlarından almak söz konusu değildir.



وَإِن تَدْعُ مُثْقَلَةٌ إِلَى حِمْلِهَا لَا يُحْمَلْ مِنْهُ شَيْءٌ “Günah yükü ağır basan, günahının yüklenilmesine çağırsa, ondan bir şey yüklenilmez.”



وَلَوْ كَانَ ذَا قُرْبَى “İsterse bir yakını olsun.”



إِنَّمَا تُنذِرُ الَّذِينَ يَخْشَوْنَ رَبَّهُم بِالغَيْبِ وَأَقَامُوا الصَّلَاةَ “Sen ancak gıyaben Rablerinden ürperen ve namazı dosdoğru kılanları sakındırırsın.”



“Gıyaben Rablerinden ürperen”




-Onlar, Rablerini görmedikleri halde O’nun azabından korkarlar.



-İnsanlardan uzak, tek başlarına olduklarında Allah korkusu ile yine günahlardan uzak kalırlar.



-Azabı görmedikleri hâlde, yine Rablerinden korkarlar.



Peygamberin uyarması bunlara fayda vermiş olduğu için, bunlar namazı dosdoğru kılarlar.



Ayette Rab’lerinden korkmalarının geniş zamanla, namazı kılmalarının ise geçmiş zamanla ifade edilmesi, daha önce de nazara verildiği sebeple, devamlılık bildirmek içindir.



وَمَن تَزَكَّى فَإِنَّمَا يَتَزَكَّى لِنَفْسِهِ “Temizlenen sırf kendisi için temizlenir.”



Her kim günah kirlerinden arınsa, kendisi için arınmış olur. Çünkü faydası kendinedir.



وَإِلَى اللَّهِ الْمَصِيرُ “Ve dönüş Allah’adır.”



Allah, onların arınmalarına göre karşılıklarını verir.







19- وَمَا يَسْتَوِي الْأَعْمَى وَالْبَصِيرُ “Âma ile (görmeyenle) gören bir olmaz.”



Âma ve görenden murat, kâfir ve mü’mindir.



Denildi ki: Bu ikisi, put ve Allah için bir meseldir.







20- وَلَا الظُّلُمَاتُ وَلَا النُّورُ “Karanlıklar ile aydınlık da.”



Yani, batıl ve hak da aynı değildir.







21- وَلَا الظِّلُّ وَلَا الْحَرُورُ “Gölge ile sıcaklık da…”



ل
Sevap ve ceza da bir değildir. Ayette “lâ” kelimesinin tekrarı, ziyadesiyle te’kid içindir.



Ayette geçen “harûr” kelimesi, “sıcak esen rüzgâr” demektir.



Denildi ki: Gündüz esen sıcak rüzgâra “semûm”, gece esene ise “harûr” denilir.







22- وَمَا يَسْتَوِي الْأَحْيَاء وَلَا الْأَمْوَاتُ “Ölüler ve diriler de bir değildir.”



Mü’min ve kâfirler için başka bir temsildir. Bu; birincisinden daha beliğdir, bundan dolayı “bir değildir” fiili burada tekrar edildi.



Denildi ki: Ayet, âlimler ve cahiller için bir temsildir.



إِنَّ اللَّهَ يُسْمِعُ مَن يَشَاء “Şüphesiz Allah, dilediğine işittirir.”



Allah, hidayetini dilediğine işittirir, böylece onu ayetlerini anlamaya ve verilen öğütlerden ders almaya muvaffak kılar.



وَمَا أَنتَ بِمُسْمِعٍ مَّن فِي الْقُبُورِ “Ama Sen, kabirlerdekilere işittirecek değilsin.”



Ayetin bu kısmı, küfürde ısrar edenlerin ölülere benzetilmesine bir terşihtir ve onlardan ümidi kesmede etkin bir anlatımdır.[1>







23- إِنْ أَنتَ إِلَّا نَذِيرٌ “Sen ancak bir uyarıcısın.”



Sana düşen ancak uyarmaktır. Onlara duyurmak ise, Senin vazifen değildir. Kalbi mühürlü olanlara Senin yapabileceğin bir şey yoktur.







24- إِنَّا أَرْسَلْنَاكَ بِالْحَقِّ بَشِيرًا وَنَذِيرًا “Şüphesiz biz seni hak ile hem bir müjdeci, hem bir uyarıcı olarak gönderdik.”



“Hak ile”




Ayet, şu şekillerde anlaşılabilir:



-Seni haklı olduğumuz hâlde gönderdik.



-Seni haklı olduğun hâlde gönderdik.



-Seni, hak Seninle olduğu hâlde gönderdik.



“Hem bir müjdeci, hem bir uyarıcı olarak”



Önceki “hak” kelimesi burayla alâkalı olarak da düşünülebilir: Yani, “Seni hak bir vaatle müjdeleyici ve hak bir vaîdle uyarıcı olarak gönderdik.”



وَإِن مِّنْ أُمَّةٍ إِلَّا خلَا فِيهَا نَذِيرٌ “Hiçbir ümmet de yoktur ki, içlerinde bir uyarıcı geçmiş olmasın.”Burada “uyarıcı”dan murat peygamber olabildiği gibi, peygamberin yerine uyarıda bulunan âlim de olabilir.



Ayette sadece nezîr, yani uyarıcının zikredilmesi, bunun zikrinin diğerine lüzum hissettirmemesindendir. Kaldı ki, hemen yukarıda ikisi müstakil olarak geçmişti.



Veya peygamberlerin gönderilmesinde en önemli maksadın uyarmak olmasından, burada özellikle o gelmiştir.







25- وَإِن يُكَذِّبُوكَ فَقَدْ كَذَّبَ الَّذِينَ مِن قَبْلِهِمْ “Ve eğer Seni yalanlıyorlarsa, onlardan öncekiler de yalanlamışlardı.”



جَاءتْهُمْ رُسُلُهُم بِالْبَيِّنَاتِ وَبِالزُّبُرِ وَبِالْكِتَابِ الْمُنِيرِ “Peygamberleri onlara mu’cizelerle, sahifelerle ve aydınlatıcı kitapla gelmişlerdi.”



Peygamberleri onlara nübüvvetlerine şahit olan mu’cizelerle, ayrıca, Hz. İbrahimin sahifeleri gibi sahifeler ve Tevrat ve İncil gibi aydınlatıcı kitaplar getirmişlerdi.



Zübür ve Kitab-ı Münir’den murat aynı olması caizdir. Bunların birbirine atfedilmesi, her ikisinin vasfı farklı olmasındandır.







26- ثُمَّ أَخَذْتُ الَّذِينَ كَفَرُوا “Sonra ben o inkâr edenleri tutup yakaladım.”



فَكَيْفَ كَانَ نَكِيرِ “Benim onları inkârım nasıl oldu?”



Benim ceza vermekle onları kabul etmeyişim nasıl oldu?!




[1>Terşih, mecazî anlatım esnasında, o mecaza bağlı yeni ifadeler kullanma san’atıdır. Ayette kâfirler önce ölü kimselere benzetilmiş, ardından da “Sen, kabirdekilere işittirecek değilsin” denilerek terşihte bulunulmuştur.

27- أَلَمْ تَرَ أَنَّ اللَّهَ أَنزَلَ مِنَ السَّمَاء مَاء “Görmedin mi Allah gökten bir su indirdi.”



فَأَخْرَجْنَا بِهِ ثَمَرَاتٍ مُّخْتَلِفًا أَلْوَانُهَا “Derken biz onunla renkleri başka başka meyveler çıkardık.”Bunların her birinin cinsleri ve sınıfları farklı farklıdır. Ayrıca her birinin de kendi arasında çeşitli sınıfları vardır.



Veya bundan murat, renklerinin sarı, yeşil ve diğer renkler ile farklı farklı olmasıdır.



وَمِنَ الْجِبَالِ جُدَدٌ بِيضٌ وَحُمْرٌ مُّخْتَلِفٌ أَلْوَانُهَا وَغَرَابِيبُ سُودٌ “Dağlarda da yollar, beyazlı kırmızılı çeşitli renklerde ve kapkara topraklar var.”



Bunların da rengi şiddet ve zaafta (koyu ve açıklıkta) farklı farklıdır.







28- وَمِنَ النَّاسِ وَالدَّوَابِّ وَالْأَنْعَامِ مُخْتَلِفٌ أَلْوَانُهُ كَذَلِكَ “Ve insanlardan, hayvanlardan ve davarlardan da böyle muhtelif renkliler var.”İnsanlar, hayvanlar ve davarlardan da, meyvelerin ve dağların farklı renkte olmaları gibi çeşitli renklerde yarattık.



إِنَّمَا يَخْشَى اللَّهَ مِنْ عِبَادِهِ الْعُلَمَاء “Kulları içinde Allah’tan ancak âlimler haşyet duyar.”



Çünkü haşyetin (ürpermenin) şartı, kendinden korkulanı tanımak ve onun sıfatlarını ve fiillerini bilmektir. Kim daha çok bilse, daha çok korkar. Nitekim Hz. Peygamber şöyle buyurdu: “Allahtan en çok korkanınız benim, O’ndan en çok sakınanız da benim.”



Bundan dolayı bu ayetin devamında Allahın kudretinin kemâline delâlet eden fiillerinin zikri yer aldı.Ayete mecazen “Allah ancak âlim kullarından korkar, yani saygı duyar” manası da verilmiştir.



إِنَّ اللَّهَ عَزِيزٌ غَفُورٌ “Şüphe yok ki Allah Azîz’dir – Ğafur’dur.”



Allahın Azîz olması, tuğyanında ısrar eden kimseyi cezalandıracağına delâlet etmesiyle, O’ndan korkmanın gerekli oluşunun illetini gösterir.



Allah Azîz olmakla beraber, isyanından tevbe eden kimse için ise Ğafur’dur, bağışlayıcıdır.







29- إِنَّ الَّذِينَ يَتْلُونَ كِتَابَ اللَّهِ وَأَقَامُوا الصَّلَاةَ وَأَنفَقُوا مِمَّا رَزَقْنَاهُمْ سِرًّا وَعَلَانِيَةً يَرْجُونَ تِجَارَةً لَّن تَبُورَ “Allah’ın kitabını okuyan, namazı dosdoğru kılan ve kendilerine verdiğimiz rızıktan gizli ve açık olarak verenler, asla zarar ihtimali olmayan bir ticaret umarlar.”



Allahın kitabını okumaktan murat,




-Onu okumaya devam etmek,



-Ona tâbi olmayı prensip edinmektir.



“Allahın kitabı”ndan murat, Kur’andır veya Allahın indirdiği bütün kitaplardır. Bu son manaya göre ayet, Allahın ayetlerini yalanlayanları anlattıktan sonra, diğer ümmetlerden tasdik edenleri medih yoluyla anlatmaktadır.“Gizli ve açık” denilmesi, onların bunlardan herhangi birinde infakı özel olarak kastetmeksizin vermelerini anlatır.Denildi ki: Farz olmayan infakları gizliden, farz olanları ise açıktan verirler.İşte bu özellikleri taşıyanlar, hiç kesada uğramayacak ve asla zarar etmeyecek bir ticaret umarlar.







30- لِيُوَفِّيَهُمْ أُجُورَهُمْ “Çünkü O, mükâfatlarını kendilerine eksiksiz ödeyecek.”



Ayetin bu kısmı, evveliyle bağlı olarak şu manaları ifade edebilir:



-Onlar bu yaptıklarını Allahın onlara mükafatlarını eksiksiz vermesi için yaptılar.



-Onlar hiç zarar etmez bir ticaret umuyorlardı. Allah da onlara mükafatlarını eksiksiz verdi.



وَيَزِيدَهُم مِّن فَضْلِهِ “Ayrıca lütfundan onlara fazlasını da verecektir.”



Allah, onların amellerine mukabil olana, lütfuyla daha ziyadesini verecektir.



إِنَّهُ غَفُورٌ شَكُورٌ “Çünkü O, Ğafur’dur – Şekur’dur.”



Şüphesiz O, kullarının hatalarına karşı çokça bağışlayandır. Taatlerine karşı ise, çokça karşılık verendir.Cenab-ı Hakkın Ğafur ve Şekûr olması, amellerin karşılığını eksiksiz vermesi ve lütfuyla fazlasıyla mukabelede bulunmasının sebebini beyan eder.







31- وَالَّذِي أَوْحَيْنَا إِلَيْكَ مِنَ الْكِتَابِ هُوَ الْحَقُّ “Kitaptan Sana vahyettiğimiz hakkın ta kendisidir.”



Kitaptan murat, Kur’an’dır. Bu durumda ayetteki مِنْ “min” ifadesi beyan manası taşır. Yani, “kitap olarak Sana indirdiğimiz.”



Veya kitaptan murat, cinstir. Bu durumda “min”, baziyet bildirir. Yani, “kitaptan Sana indirdiğimiz…”



مُصَدِّقًا لِّمَا بَيْنَ يَدَيْهِ “Kendinden öncekileri tasdik edici olarak gönderilmiştir.”



Sana indirilen, daha önceki semavî kitapları tasdik edici olarak gelmiş olup, hakkın ta kendisidir.



Kur’anın hak oluşu, akaid ve temel hükümlerde onlara muvafık olmasını gerekli kılar.



إِنَّ اللَّهَ بِعِبَادِهِ لَخَبِيرٌ بَصِيرٌ “Şüphe yok ki Allah, kullarına Habîr –Basîr’dir.”



Allah, kullarının hem içlerini, hem de dışlarını bilir. Dolayısıyla Senin hâllerinde nübüvvete aykırı bir durum olsaydı, diğer kitapların miyarı olan böyle mu’ciz bir kitabı sana vahyetmezdi.



Ayette, Cenab-ı Hakkın Habîr, yani her şeyden haberdar olmasının önce gelmesi, böyle meselelerde esas olanın ruhanî durumlar olması yönündendir.[1>







32- ثُمَّ أَوْرَثْنَا الْكِتَابَ الَّذِينَ اصْطَفَيْنَا مِنْ عِبَادِنَا “Sonra biz kullarımızdan seçtiklerimizi Kitab’a mirasçı yaptık.”



-Senden miras olarak kalmasına hükmettik.



-Veya bundan murat “kitaba varis kılacağız” demektir. Bu mananın geçmiş zaman ile ifade edilmesi, mutlaka tahakkuk edeceği içindir.



-Veya kitabı önceki milletlerden miras olarak intikal ettirdik.



Bu ayet, yirmidokuzuncu ayete atıfla gelmiştir. Otuzbirinci ayet ise, kitaba mirasçı olmanın keyfiyetini beyan için ara cümle olarak gelmiştir.



“Kullarımızdan seçtiklerimizi Kitab’a mirasçı yaptık” denilmesinden murat, sahabeden ve sonraki devirlerde gelen kimselerden âlim olanlardır.



Veya genel anlamda bütün ümmettir. Çünkü Allah, ümmet-i Muhammedi diğer ümmetler üzerine seçkin kılmıştır.



فَمِنْهُمْ ظَالِمٌ لِّنَفْسِهِ “Onlardan bir kısmı nefsine zulmeder.”



Onlardan bir kısmı, o Kur’anla amelde kusur ederek nefsine zulmeder.



وَمِنْهُم مُّقْتَصِدٌ “Bir kısmı orta bir yol tutar.”



Bir kısmı da çoğu vakitte o Kur’anla amel eder, orta bir yolda gider.



وَمِنْهُمْ سَابِقٌ بِالْخَيْرَاتِ بِإِذْنِ اللَّهِ “Bir kısmı da Allah’ın izniyle hayırlarda yarışır.”



Bir kısmı da Allahın izniyle kendileri Kur’anla amel etmelerinin yanında, talim ve irşadda bulunur.Ayetin manasıyla ilgili şu manalara da dikkat çekilmiştir:



Nefsine zulmeden, cahildir. Orta halli olan ilim öğrenendir. Hayırda yarışan ise, âlimdir.



Nefsine zulmeden günahlara dalar. Orta halli günahla salih ameli karışık yapar. Hayırda yarışan ise, hasenatı seyyielerinden fazladır. Öyle ki, seyyieleri örtülür. Bu, Hz. Peygamberin şu sözünün manasıdır: “Hayırda yarışanlar, işte onlar cennete girerler, orada hesapsız bir şekilde rızıklandırılırlar. Orta hâlli olanlar kolay bir muhasebe ile hesaba çekilirler. Nefislerine zulmedenler ise, onlar mahşer süresince tutulurlar, sonra Allah onlara rahmetiyle muamele eder.”



Denildi ki: Zalimden murat, kâfirdir. Diğer iki gruptan önce zalim olanların nazara verilmesi, zâlimlerin çokluğu sebebiyledir. Ayrıca zulüm, cehil ve hevâya uyma manasıyla, fıtratın bir gereği gibidir. Orta halli olmak ve hayırda yarışmak ise, arızî birer durumdur.



ذَلِكَ هُوَ الْفَضْلُ الْكَبِيرُ “İşte bu, büyük lütuftur.”



“İşte bu”
ifadesinden murat



-Kitaba varis kılmak,



-Allahın bir kısım kullarını seçmesi,



-Veya hayırda yarışmak olabilir.







33- جَنَّاتُ عَدْنٍ يَدْخُلُونَهَا “Onlara Adn cennetleri vardır, oraya gireceklerdir.”



Cennete girecek olanlar hakkında şu cihetler nazara verilmektedir:



-Bunlar, ayetin üst kısmında anlatılan üç gruptur. Yani, nefsine zulmeden, orta halli ve hayırda yarışanlar.



-Allahın seçmiş olduğunu beyan ettiği kullar,



-Orta halli olanlar ve hayırda yarışanlardır. Çünkü bu iki gruptan murat, cinstir.[2>



يُحَلَّوْنَ فِيهَا مِنْ أَسَاوِرَ مِن ذَهَبٍ وَلُؤْلُؤًا “Orada altın bilezikler ve incilerle süsleneceklerdir.”



وَلِبَاسُهُمْ فِيهَا حَرِيرٌ “Ve orada elbiseleri ipektir.”







3ِِ4- وَقَالُوا الْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي أَذْهَبَ عَنَّا الْحَزَنَ “Ve şöyle derler: Bizden üzüntüyü gideren Allah’a hamdolsun.”



“Üzüntü”
den murat,



-Akıbet korkusudur.



-Veya geçim ve buna arız olan hâllerle ilgili endişedir.



-Veya İblisin vesvesesinden ve başka durumlardan endişe içinde olmaktır.



إِنَّ رَبَّنَا لَغَفُورٌ شَكُورٌ “Gerçekten Rabbimiz Ğafur – Şekûr’dur.”



Şüphesiz bizim Rabbimiz, günahkârlar için çokça bağışlayıcı ve itâat edenler için de karşılığını ziyadesiyle verendir.







35- الَّذِي أَحَلَّنَا دَارَ الْمُقَامَةِ مِن فَضْلِهِ “Ki O, lütfundan bizi beka yurduna yerleştirdi.”



Allahın böyle nimet vermesi ve ikramda bulunması, tamamen O’nun lütfundandır. Çünkü O’na vacip bir şey yoktur.



لَا يَمَسُّنَا فِيهَا نَصَبٌ “Bize orada bir yorgunluk dokunmaz.”



وَلَا يَمَسُّنَا فِيهَا لُغُوبٌ “Ve bize orada bir usanç da gelmez.”



Çünkü ahirette insanlar mükellef olmayacaklardır. Orası meşakkat yeri değildir.



Ayette, orada yorgunluk olmayacağını ifadeden sonra, yorgunluğa terettüp eden usancın da olmayacağını peşinden söylemek, etkili bir anlatımdır.







36- وَالَّذِينَ كَفَرُوا لَهُمْ نَارُ جَهَنَّمَ “İnkâr edenlere gelince, onlar için cehennem ateşi vardır.”



لَا يُقْضَى عَلَيْهِمْ فَيَمُوتُوا “Onlar öldürülmez ki ölsünler.”



Orada kendileri için ölüm yoktur ki istirahata kavuşsunlar.



وَلَا يُخَفَّفُ عَنْهُم مِّنْ عَذَابِهَا “Ve kendilerine cehennem azabından hafifletilmez.”



Bilakis, ne zaman onlara azap veren ateş sönse, yeniden tutuşturulur.



كَذَلِكَ نَجْزِي كُلَّ كَفُورٍ “İşte biz her nankörü böyle cezalandırırız.”



İşte küfür ve küfranda ileri giden herkesi, bu ceza gibi bir cezayla cezalandırırız.







37- وَهُمْ يَصْطَرِخُونَ فِيهَا “Onlar, orada şöyle feryat ederler:”



رَبَّنَا أَخْرِجْنَا نَعْمَلْ صَالِحًا غَيْرَ الَّذِي كُنَّا نَعْمَلُ “Ey Rabbimiz! Bizleri çıkar, yapa geldiklerimizden farklı salih bir amel yapalım.”



Onların “salih amel yapalım” demek yerine “yapa geldiklerimizden farklı salih bir amel yapalım” demeleri, hem şu dünyada yaptıkları salih olmayan amelleri için pişmanlıklarını gösterir, hem de amellerinin salih olmağını itiraf etmeleridir.



Ayrıca bu isteklerinde, cehennemden çıkmak isteyişlerinin bunları telâfi etmek için olduğunu ve kendilerinin dünyada o amellerini salih zannettiklerini, ama şimdi bunun tersinin tahakkuk ettiğini hissettirmek vardır.



أَوَلَمْ نُعَمِّرْكُم مَّا يَتَذَكَّرُ فِيهِ مَن تَذَكَّرَ (Onlara denir): “Size düşünecek olanın düşüneceği kadar bir ömür vermedik mi?”



Ayetin bu kısmı, Allahtan onlara bir cevap ve kendilerini kınamaktır.



Ayette verildiği bildirilen ömür, mükellefe tefekkür ve tezekkürü mümkün kılan her ömrü içine alır. Bununla beraber bazıları yirmi ile altmış yıl arasını nazara vermişlerdir. Hz. Peygamber şöyle buyurur: “Altmış yıl yaşamış bir kimse için Allah nezdinde bir mazeret olamaz.”



وَجَاءكُمُ النَّذِيرُ “Hem size uyarıcı da gelmişti.”



Ayette geldiği bildirilen “nezîr” yani uyarıcı hakkında değişik cihetler nazara verilmiştir. Mesela,



-Bundan murat Hz. Peygamberdir (asm)



-Veya Kitap’tır.



-Akıl,



-Yaşlılık,



-Yakınların ölümü de birer uyarıcıdır.



فَذُوقُوا “O halde tadın (azabı).”



فَمَا لِلظَّالِمِينَ مِن نَّصِيرٍ “Artık zalimler için hiçbir yardımcı yoktur.”



O zalimler için kendilerinden azabı def edecek bir yardımcı yoktur.




[1> Haberdar olacak ki, kimin risalete ehil olduğunu bilsin, ona göre görevlendirsin.



[2> Yani, bu üç grup içinde bu ikisi, cennete girme yönüyle bir grup gibidir.

38- إِنَّ اللَّهَ عَالِمُ غَيْبِ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ “Şüphe yok ki Allah, göklerin ve yerin gaybını bilendir.”Hiçbir şey O’na gizli kalamaz. Dolayısıyla onların hâlleri de O’na gizli değildir.

إِنَّهُ عَلِيمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ “Elbette O, sinelerde olanları hakkıyla bilendir.”

Ayetin bu kısmı, üstteki hükmün illetini gösterir. Çünkü en gizli şey olan kalplerden geçenleri bilince, diğer şeyleri elbette bilir.



39- هُوَ الَّذِي جَعَلَكُمْ خَلَائِفَ فِي الْأَرْضِ “O, sizi yeryüzünde halifeler kıldı.”

O, size yeryüzünde tasarruf yetkisi verdi.

Denildi ki: İnsanların yeryüzüne halife olmaları, birbirlerine halef olmalarını, yani ardı ardına gelmelerini ifade eder.

فَمَن كَفَرَ فَعَلَيْهِ كُفْرُهُ “Artık kim inkar ederse, küfrü kendi aleyhinedir.”

Böyle olunca, artık kim küfrederse, küfür ve küfranının cezası kendinedir.

وَلَا يَزِيدُ الْكَافِرِينَ كُفْرُهُمْ عِندَ رَبِّهِمْ إِلَّا مَقْتًا “Kâfirlerin küfürleri, Rableri katında kendilerine buğzdan başka bir şey artırmaz”

وَلَا يَزِيدُ الْكَافِرِينَ كُفْرُهُمْ إِلَّا خَسَارًا “Kâfirlerin küfürleri kendilerine zarardan başka bir şey artırmaz.”

Ayetin bu kısmı, önceki cümlede bildirilen hükmün açıklamasıdır.

Ayette, herkes için küfrün iki sonucuna dikkat çekilmiştir:

-Allahın gadabını celbetmek,

-Ahirette hüsran.[1>



40- قُلْ أَرَأَيْتُمْ شُرَكَاءكُمُ الَّذِينَ تَدْعُونَ مِن دُونِ اللَّهِ “De ki: Allah’ı bırakıp da çağırmakta olduğunuz şeriklerinizi gördünüz mü?!”

Ayette şeriklerin onlara nispetle “şerikleriniz” şeklinde ifade edilmesi, gerçekte olmayan bu ilahların kendileri tarafından kendilerine musallat kılındıklarına dikkat çeker.[2>

Keza “şerikleriniz” ifadesi, putlar gibi aslında malik oldukları şeyleri ilâh mevkiine getirmelerini de ifade eder.

أَرُونِي مَاذَا خَلَقُوا مِنَ الْأَرْضِ “Gösterin bana, onlar yeryüzünden neyi yaratmışlardır?”

أَمْ لَهُمْ شِرْكٌ فِي السَّمَاوَاتِ “Yoksa onlar için gökyüzünde bir ortaklık mı var?”

Yoksa onlar için göklerin yaratılışında Allah ile bir ortaklıkları mı var ki, uluhiyette Allaha şerik olmaya layık oldular?!

أَمْ آتَيْنَاهُمْ كِتَابًا فَهُمْ عَلَى بَيِّنَةٍ مِّنْهُ “Yoksa biz onlara bir kitap vermişiz de ondan bir delil üzere mi bulunuyorlar?”

Veya Biz onlara bir kitap verdik de, o kitap putları şerik yaptığımızı mı söylüyor?! Böylece onlar Kitaba dayanarak kendilerinin Allaha şerik olduğunu iddia ediyorlar?!

Ayetteki “onlar” zamiri müşriklere de raci olabilir. O zaman şu ayetteki gibi bir manayı ifade eder:

“Yoksa biz onlara bir delil indirdik de O’na ortak koşmalarını o mu söylüyor?” (Rum, 35)

بَلْ إِن يَعِدُ الظَّالِمُونَ بَعْضُهُم بَعْضًا إِلَّا غُرُورًا “Hayır, doğrusu o zalimler, birbirlerini aldatmadan başka bir vaadde bulunmuyorlar.”Allahu Teâlâ, kendisi için asla bir şerik olmadığını çeşitli delillerle nazara verdikten sonra, müşrikleri şirke sevkeden durumu anlattı. O da, öncekilerin sonrakileri aldatması veya reislerin etbalarını “bunlar Allah katında şefaatçilerdir, onlara şefaatçi olacaklardır” şeklinde kandırmalarıdır.



41-
إِنَّ اللَّهَ يُمْسِكُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ أَن تَزُولَا “Şüphesiz Allah gökleri ve yeri zeval bulmaktan tutuyor.”Çünkü, imkân dairesinde olan bir şeyin bulunduğu hâl üzere kalması, ancak onu muhafaza edenle mümkündür.

وَلَئِن زَالَتَا إِنْ أَمْسَكَهُمَا مِنْ أَحَدٍ مِّن بَعْدِهِ “Andolsun ki eğer zeval bulurlarsa, onları O’ndan başka kimse tutamaz.”

إِنَّهُ كَانَ حَلِيمًا غَفُورًا “Gerçekten O, Halîm’dir – Ğafur’dur.”

“Neredeyse, söyledikleri sözden gökler çatlayacak, arz yarılacak ve dağlar parçalanıp dağılacak.”
(Meryem, 90) ayetinde nazara verildiği üzere, göklerin ve yerin zeval bulmasını netice verecek nice günahlar olmakla beraber Allahu Teâlânın yine de bunları devam ettirmesi, son derece hilim sahibi ve çokça bağışlayıcı olmasındandır.



42- وَأَقْسَمُوا بِاللَّهِ جَهْدَ أَيْمَانِهِمْ “Olanca güçleriyle Allah’a şöyle yemin ettiler:”

لَئِن جَاءهُمْ نَذِيرٌ لَّيَكُونُنَّ أَهْدَى مِنْ إِحْدَى الْأُمَمِ “Şayet kendilerine bir uyarıcı gelirse, ümmetlerin herhangi birinden çok daha doğru yolda olacaklar!”

Sebeb-i Nüzûl


Rivayete göre, Kureyş kavmi Hz. Peygamber daha Peygamber olarak gönderilmezden önce ehl-i kitabın kendilerine gelen peygamberleri yalanladıklarını duyunca şöyle demişlerdi: “Allah Yahudi ve Hristiyanlara lanet etsin! Şayet bize bir peygamber gelirse, onlardan çok daha hidayet üzere olacağız!”

فَلَمَّا جَاءهُمْ نَذِيرٌ مَّا زَادَهُمْ إِلَّا نُفُورًا “Fakat kendilerine bir uyarıcı geldiği zaman, bu onların sırf ürkmelerini artırdı.”Uyarıcı olarak Hz. Peygamber onlara geldiğinde, O uyarıcı veya O’nun gelmesi, ancak onları hakdan uzaklaşmaya itti.



43- اسْتِكْبَارًا فِي الْأَرْضِ وَمَكْرَ السَّيِّئِ “Yeryüzünde bir kibirlenme ve kötü bir tuzak için (böyle yaptılar).”

وَلَا يَحِيقُ الْمَكْرُ السَّيِّئُ إِلَّا بِأَهْلِهِ “Hâlbuki kötü tuzak ancak sahibinin başına geçer.”

Kötü tuzak, ancak tuzağı kuranın başına geçer. Nitekim bunlar Bedir savaşında cezalarını buldular.

فَهَلْ يَنظُرُونَ إِلَّا سُنَّتَ الْأَوَّلِينَ “Artık onlar öncekilerin kanunundan başka ne gözetiyorlar?”

Allahın öncekilerde prensibi, peygamberi yalanlayanları cezalandırmaktır.

فَلَنْ تَجِدَ لِسُنَّتِ اللِّٰه تَبْد۪يلاًۚ “Sen Allah’ın sünnetinde asla bir değişme bulamazsın.”

فَلَن تَجِدَ لِسُنَّتِ اللَّهِ تَبْدِيلًا وَلَن تَجِدَ لِسُنَّتِ اللَّهِ تَحْوِيلًا “Ve Sen Allah’ın sünnetinde asla bir başkalaşma da bulamazsın.”Çünkü ceza vermek yerine başka bir uygulama yapmaz. Peygamberi yalanlayanları cezalandırmak yerine başkalarına ceza vermek gibi başka bir prensip de edinmez.



44- أَوَلَمْ يَسِيرُوا فِي الْأَرْضِ فَيَنظُرُوا كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الَّذِينَ مِن قَبْلِهِمْ “Yer yüzünde gezip de kendilerinden öncekilerin akıbeti nasıl olduğuna bakmadılar mı?”

وَكَانُوا أَشَدَّ مِنْهُمْ قُوَّةً “Hâlbuki onlar, bunlardan daha kuvvetliydiler.”

O Mekke müşrikleri Şam, Yemen ve Irak gibi yerlere gittiklerinde önceki milletlerden kalan harabelere bakıp öncekilerin akıbetini görmediler mi?[3>

وَمَا كَانَ اللَّهُ لِيُعْجِزَهُ مِن شَيْءٍ فِي السَّمَاوَاتِ وَلَا فِي الْأَرْضِ “Göklerde ve yerde hiçbir şey Allah’ı aciz bırakamaz.”

إِنَّهُ كَانَ عَلِيمًا قَدِيرًا “Çünkü O, Alîm’dir – Kadîr’dir.”

O, bütün her şeyi bilir ve her şeye de gücü yeter.



45- وَلَوْ يُؤَاخِذُ اللَّهُ النَّاسَ بِمَا كَسَبُوا مَا تَرَكَ عَلَى ظَهْرِهَا مِن دَابَّةٍ “Bununla beraber Allah, insanları kazandıkları günahlar yüzünden hemen yakalayıverseydi, yeryüzünde hiçbir canlı bırakmazdı.”

Şayet Allah işledikleri günahlar yüzünden insanları hemen cezalandırsa, onların günahlarının şeametinden yeryüzünde hareket eden bir canlı bile kalmazdı.

Denildi ki: Ayette geçen “canlı”dan murat, insandır. Ayetin devamı da buna işaret eder.

وَلَكِن يُؤَخِّرُهُمْ إِلَى أَجَلٍ مُّسَمًّى “Fakat onları belli bir süreye kadar erteler.”

فَإِذَا جَاء أَجَلُهُمْ “Nihayet ecelleri gelince (gereğini yapar).”

Bundan murat, kıyamet günüdür.

فَإِنَّ اللَّهَ كَانَ بِعِبَادِهِ بَصِيرًا “Şüphe yok ki Allah, kullarını görendir.”

Onların ne yaptıklarını gördüğü için, onların amellerine göre karşılıklarını verir.

Hz. Peygamber şöyle buyurur:Fatır sûresini kim okusa, sekiz cennet kapısı o kimseyi davet eder, “istediğin kapıdan gir” derler.


[1> Dünyada iman ve İslâm nimetlerinden ve bunların kazandırdığı manevî lezzetlerden, ahirette de cennet ve nimetlerinden mahrum kalmak elbette en büyük bir hüsrandır.

[2> Yani, gerçekte onlar birer ilah değildir. Ama müşrikler bunları Allaha şerik zannetmişler, bu zannın sonucu olarak Allah yerine bunlara tapmışlardır.

[3>Burada söz konusu olan durum, o harabelerden intikalle ve onların nasıl helâk edildikleriyle ilgili haberlerden yola çıkarak ilmen bir kanaate sahip olmalarıdır.


Yazar:
Prof.Dr. Şadi Eren
 
Üst Alt