Admin
Yönetici
- Katılım
- 19 Şub 2025
- Mesajlar
- 180
- Tepkime puanı
- 0
- Puanları
- 16
1- تَبَارَكَ الَّذِي نَزَّلَ الْفُرْقَانَ عَلَى عَبْدِهِ لِيَكُونَ لِلْعَالَمِينَ نَذِيرًا “Âlemlere bir uyarıcı olsun diye kuluna Furkân’ı indiren Allah’ın şanı yücedir.”Ayet metnindeki “Tebâreke” ifadesi “bereket”ten gelir. Bereket ise “çok hayır” anlamındadır.
Veya bu ibare “Allah her şeyin fevkindedir, sıfatlarında ve fiillerinde her şeyden üstündür” manasını ifade eder. Çünkü bereket, “ziyade” manasını tazammun eder.
Furkanı (hak ile batılı ayıran Kur’anı) indirmesinin bu ibareyle beraber söylenmesi,
-Kur’anda olan çok hayırdan,
-Veya Kur’anın Allahın yüce oluşuna delâletinden dolayıdır.
Denildi ki: “Tebareke” kelimesinde “devam” manası da vardır.
“Tebareke” kelimesi, başka farklı kelime kalıplarında söylenmez ve ancak Allah hakkında kullanılır.“Furkan” kelimesi “iki şeyi ayıran” anlamındadır, Kur’anın da isimlerinden biridir. İfadeleriyle hak ile batılı veya i’cazıyla hak yolda olanla batıl yolda olanı ayırması sebebiyle böyle isimlendirilmiştir.Kur’anın “Furkan” olması, fasıl fasıl inmesinden dolayı da olabilir.
Ayette “kulu” ifadesi “kulları” şeklinde de okunmuştur. Buna göre, “Andolsun ki biz size apaçık âyetler, sizden önce yaşayıp gitmiş olanlardan bir mesel ve müttakiler için bir öğüt indirdik.” (Nur, 34) ayetinde olduğu gibi, Hz. Peygamber ve ümmeti kastedilmiş olur.
Veya “Furkan” sadece Kur’anın ismi olmayıp cins isim olarak diğer semavi kitaplara kullanılabildiği için, peygamberlere Furkanın indirildiğini ifade etmiş olur.
“Âlemlere bir uyarıcı olsun diye”
O Furkan veya Furkanın indirildiği kul, cin ve ins âlemlerine uyarıcı olmak içindir.
2- الَّذِي لَهُ مُلْكُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ “Ki, göklerin ve yerin mülkü (hükümranlığı) Onundur.”
وَلَمْ يَتَّخِذْ وَلَدًا “O, bir çocuk edinmedi.”Hristiyanların batıl iddiaları gibi, o bir çocuk edinmiş değildir.
وَلَمْ يَكُن لَّهُ شَرِيكٌ فِي الْمُلْكِ “Mülkünde de hiçbir ortağı yoktur.”Mecusilerin iddiası gibi, mülkünde hiçbir şerik de yoktur.Allahu Teâlâ bu ayette, mülkün mutlak olarak kendisine ait olduğunu bildirdi. Sonra da kendi yerine geçecek veya mülkte kendisine karşı çıkabilecekleri nefyetti. Ardından da buna delâlet eden şeylere dikkat çekip şöyle bildirdi:
وَخَلَقَ كُلَّ شَيْءٍ “O, her şeyi yarattı.”Özel bir maddeden belli suret ve şekillerle insanı yaratması gibi, iradesine göre takdirde bulunarak her şeyi meydana getirdi.
فَقَدَّرَهُ تَقْدِيرًا “Yarattığı şeyleri bir ölçüye göre takdir etti.”
Onu takdir etti ve onu dilemiş olduğu özelliklere ve fiillere müheyya kıldı. Mesela, insana
-İdrak sahibi olmak,
-Anlamak,
-Tefekkür edebilmek
-Tedbirde bulunmak,
-Çeşitli sanatları ortaya koyabilmek,
-Farklı farklı işler yapabilmek gibi özellikler verdi.Veya şu mana da olabilir: Ona, belli bir süreye kadar (ecel-i müsemma) şu hayatta devamı takdir etti. “Yaratma” ifadesi, kelimenin köküne bakılmaksızın bazan “vücuda getirdi” anlamına da gelir. Buna göre, üstteki ayetin manası şöyle olur: Her şeye vücut verdi, bir düzensizlik olmaması için onun icadında takdirde bulundu.
3- وَاتَّخَذُوا مِن دُونِهِ آلِهَةً “(İnkâr edenler), Allah’ı bırakıp ilâhlar edindiler.”Önceki ayetler tevhidin isbatını ve nübüvveti tazammun ettiği için, buna muhalif olanları redde yöneldi.
لَّا يَخْلُقُونَ شَيْئًا “(Bu batıl mabutlar) hiçbir şey yaratamazlar.”
وَهُمْ يُخْلَقُونَ “Zaten kendileri yaratılmışlardır.”Çünkü, bunlara ibadet edenler o putları yontmakta, şekillendirmektedirler.
وَلَا يَمْلِكُونَ لِأَنفُسِهِمْ ضَرًّا وَلَا نَفْعًا “Üstelik kendilerine bir zarar ve bir fayda veremezler.”Bu batıl ilahlar, ne kendilerinden bir zararı def edebilirler ne de bir faydayı celb edebilirler.
وَلَا يَمْلِكُونَ مَوْتًا وَلَا حَيَاةً وَلَا نُشُورًا “Öldürmeye, yaşatmaya ve ölüleri diriltip kabirden çıkarmaya da güç yetiremezler.”Ne başlangıçta kimsenin ölümüne ve diriltilmesine hükmedebilirler, ne de yeniden diriltebilirler. Böyle olanlar, elbette ulûhiyetten çok çok uzaktırlar. Çünkü, uluhiyetin gereği olan özellikler kendilerinde bulunmadığı gibi, ona aykırı özelliklere sahiptirler.
Ayette, ilahın öldükten sonra diriltmeye ve amellerin karşılığını vermeye kâdir olması lüzumuna bir tenbih vardır.
4- وَقَالَ الَّذِينَ كَفَرُوا إِنْ هَذَا إِلَّا إِفْكٌ افْتَرَاهُ “İnkâr edenler dediler: Bu (Kur’an), Onun (Muhammed’in) uydurduğu bir yalandan başka bir şey değildir.”
وَأَعَانَهُ عَلَيْهِ قَوْمٌ آخَرُونَ “Başka bir topluluk da bu konuda Ona yardım etmiştir.”
Onların iddiasına göre, Hz. Peygamber Yahudilerden eski ümmetlerle ilgili şeyleri duyuyor, daha sonra bunları kendi ibaresiyle anlatıyordu.
Bununla alakalı “Şüphesiz biz onların: “Kur’an’ı ona ancak bir insan öğretiyor” dediklerini biliyoruz. Kendisine nisbet ettikleri şahsın dili yabancıdır. Halbuki bu (Kur’an) apaçık bir Arapçadır.” (Nahl, 103) ayetinin tefsirinde gerekli açıklama yapıldı.
فَقَدْ جَاؤُوا ظُلْمًا وَزُورًا “Böylece haksız ve asılsız bir söz uydurdular.”
Onlar, böyle mu’cize bir kelâmı, Yahudilerden alınmış yalan bir iftira kılmakla ona haksızlık ettiler. Hz. Peygambere, berî olduğu şeyi nisbet etmekle iftirada bulundular.
5- وَقَالُوا أَسَاطِيرُ الْأَوَّلِينَ “Dediler: O, öncekilerin masallarıdır.”
اكْتَتَبَهَا “Onu başkalarına yazdırdı.”
O, Kur’an diye insanlara söylediğini kendisi yazdı veya yazdırdı.
فَهِيَ تُمْلَى عَلَيْهِ بُكْرَةً وَأَصِيلًا “Bunlar Ona sabah akşam okunmaktadır.”
Onları ezberlemek için sabah akşam kendisine okunur. Çünkü ümmîdir, kitaptan kendisi tekrarlayamaz.
6- قُلْ أَنزَلَهُ الَّذِي يَعْلَمُ السِّرَّ فِي السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ “De ki: Onu, göklerin ve yerin sırrını bilen indirmiştir.”Hepinizi fesahatıyla acze düşüren bir kitap, nasıl “eskilerin masalları” olabilir?Hâlbuki o Kur’anda ancak sırları bilen Zâtın bilebileceği,
-Gelecekle ilgili gaybtan haberler,
-Ve eşya ile ilgili gizli sırlar vardır.
إِنَّهُ كَانَ غَفُورًا رَّحِيمًا “Şüphesiz O, Ğafur’dur – Rahîm’dir.”
Ğafur - Rahîm olduğu için, bu sözlerinize karşılık sizi hemen cezalandırmaz, üzerinize azap yağdırmaya tam bir kudreti varken ve siz de bunu hak etmişken size süre tanır, fırsat verir.
7- وَقَالُوا مَالِ هَذَا الرَّسُولِ “Dediler: Bu nasıl peygamber!”Hz. Peygambere “rasûl” (peygamber) demeleri, öyle kabul ettiklerinden olmayıp tahkir ve istihza içindir.
يَأْكُلُ الطَّعَامَ “Yemek yiyor.”
وَيَمْشِي فِي الْأَسْوَاقِ “Ve çarşılarda geziyor?”Bu nasıl peygamber ki, bizim gibi yemek yiyor ve bizim dolaştığımız gibi ihtiyaçlarını karşılamak üzere çarşılarda dolaşıyor.
Yani, “Şayet peygamber olduğu doğruysa, niye O’nun hâli bizden farklı değil?”
Onların bu bakışları, basiretsizliklerinden ve nazarlarını sadece duyuFurkan
lara hitap eden şeylere (mahsusata) çevirmelerindendir. Çünkü, peygamberlerin diğer insanlardan ayrılması, cismanî hususlarda değildir, “De ki: Ben de ancak sizin gibi bir beşerim. Bana ilâhınızın ancak bir ilâh olduğu vahyolunuyor.” (Kehf, 110) ayetinde işaret edildiği üzere, ruhanî hâllerdedir.
لَوْلَا أُنزِلَ إِلَيْهِ مَلَكٌ فَيَكُونَ مَعَهُ نَذِيرًا “Ona, beraberinde bulunup uyaran bir melek indirilseydi ya!”Ona uyarıcı bir melek inse de, meleği tasdik ile O’nun doğru söylediğini bilsek!
8- أَوْ يُلْقَى إِلَيْهِ كَنزٌ “Yahut kendisine bir hazine verilseydi.”
Böyle bir hazinesi olduğunda geçim derdiyle uğraşmazdı.
أَوْ تَكُونُ لَهُ جَنَّةٌ يَأْكُلُ مِنْهَا “Veya ürününden yiyeceği bir bahçesi olsaydı ya!”
Hazineden sonra “bahçesi olsaydı” demeleri, bir mertebe tenezzüldür. Yani, hiç olmazsa, ağaların, zenginlerin bahçesi olduğu gibi, O’nun da tenezzühde bulunacağı bir bahçesi olmalıydı.”
وَقَالَ الظَّالِمُونَ إِن تَتَّبِعُونَ إِلَّا رَجُلًا مَّسْحُورًا “O zalimler, “Siz ancak büyülenmiş bir adama uyuyorsunuz” dediler.”“Onlar” yerine “O zalimler” denilmesi, onların bu sözlerinde zulmettiklerinin bir tescilidir.
9- انظُرْ كَيْفَ ضَرَبُوا لَكَ الْأَمْثَالَ “Bak, Senin hakkında nasıl da temsiller getirdiler?”
Bak, nasıl da Senin hakkında hiç hatıra hayale gelmemesi gereken şeyler söylediler, iftiralar uydurdular!
َضَلُّوا “Böylece (yoldan) saptılar.”Böylece peygamberin özelliklerini bilmeye ve O’nunla kendini peygamber gibi göstermeye çalışan kimseyi ayıracak şeylere ulaştıracak yoldan saptılar. Kör gibi hareket ettiler.
فَلَا يَسْتَطِيعُونَ سَبِيلًا “Artık onlar bir yol bulamazlar.”Dolayısıyla onlar, Senin hakkında Senin nübüvvetini tenkide vesile olabilecek bir yol bulamazlar.
Veya onlar artık doğru yola ve hidayete bir yol bulamazlar.
10- تَبَارَكَ الَّذِي إِن شَاء جَعَلَ لَكَ خَيْرًا مِّن ذَلِكَ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِن تَحْتِهَا الْأَنْهَارُ وَيَجْعَل لَّكَ قُصُورًا “Dilerse sana bundan daha hayırlısını, altından ırmaklar akan cennetleri verebilecek ve sana saraylar kurabilecek olan Allah’ın şanı yücedir.”
Allah, şu dünyada onların demiş olduklarından daha hayırlısını Sana vermeye kâdirdir. Lakin bunları ahirete te’hir etmektedir. Çünkü ahiret daha hayırlı ve daha daimidir.
11- بَلْ كَذَّبُوا بِالسَّاعَةِ “Hayır, onlar o saati (kıyameti) yalanladılar.”
Hayır, onlar kıyameti yalanladılar. Böylece nazarları dünyevî menfaatlere odaklandı. Şerefin, itibarın ancak mal ile olduğunu zannettiler. Bunun için de, fakrından dolayı Senin hakkında ileri geri konuştular.Veya, “işte kıyameti yalanladıkları için Seni yalanladılar. Yoksa birer iftira olarak (“niye yanında melek yok, niye Ona bir hazine indirilmiyor..” gibi) fasit tenkitlerinden dolayı değil.[1> Veya “onların Seni yalanlamalarına şaşma! Bundan daha hayret verici olanı yapıyorlar, kıyameti yalanlıyorlar!”
وَأَعْتَدْنَا لِمَن كَذَّبَ بِالسَّاعَةِ سَعِيرًا “Biz ise o saati yalanlayana şiddetli bir ateş hazırladık.”
“Saîr” kelimesi şiddetli ateşi ifade eder. Cehennemin isimlerinden biri olduğu da söylenmiştir.
12- إِذَا رَأَتْهُم مِّن مَّكَانٍ بَعِيدٍ سَمِعُوا لَهَا تَغَيُّظًا وَزَفِيرًا “Ateş onları uzak bir yerden görünce, onun müthiş kaynamasını ve uğultusunu işitirler.”
Cehennemin onları görmesi mecaz olup, onların cehennemi görmelerini anlatır.
Çok çok uzaktan onu gördüklerinde, O’nun öfkeli ve homurtulu sesini işitirler.
“Cehennemin onları görmesi mecazdır” denilebileceği gibi, şöyle de bakılabilir:
-Bizim görüşümüze göre– hayat için illa bir bünye gerekmediğinden,
Diğer sebepler basit birer bahane gibidir.
Allahu Teâlâ’nın onda bir hayat yaratması, böylece görmesi, öfkelenmesi, homurdanması mümkündür.
-Denildi ki: Cehennemin görmesi, öfkelenmesi, homurdanması, ona görevli zebânilerin böyle yapmasıdır. Bu, muzafın hazfı yoluyla cehenneme nisbet edilmiştir.
13- وَإِذَا أُلْقُوا مِنْهَا مَكَانًا ضَيِّقًا مُقَرَّنِينَ دَعَوْا هُنَالِكَ ثُبُورًا “Ve elleri boyunlarına bağlanmış, çatılmış olarak cehennemin daracık bir yerine atıldıklarında, orada yok olup gitmeyi isterler.”Mekânın darlığı, azabın daha ziyade olması içindir. Çünkü insan dar yerde sıkılır, geniş yerde ise ferahlık duyar. Bundan dolayıdır ki, Allahu Teâlâ cenneti eni gökler ve yer genişliğinde şeklinde vasfetti.[2>
Elleri zincirlerle boyunlarına bağlı bir şekildedirler.
Orada helâk olmayı temennî ederler, “Ey helâk, yetiş, neredesin? Şimdi senin zamanın” diye bağırırlar.
14- لَا تَدْعُوا الْيَوْمَ ثُبُورًا وَاحِدًا “(Kendilerine) “Bugün bir kere yok olmayı istemeyin.”
وَادْعُوا ثُبُورًا كَثِيرًا “Birçok kere yok olmayı isteyin!” (denir.)”
Onlara denilir ki: Bugün bir tek helâk çağırmayın, çok helakler isteyin! Çünkü, azabınız çeşit çeşit olacaktır. Bunlardan her bir çeşit, şiddetinden dolayı bir helâkettir.
Veya bu, “Şüphesiz âyetlerimizi inkâr edenleri bir ateşe atacağız. Derileri yanıp döküldükçe, azabı tatmaları için kendilerine başka deriler vereceğiz.” (Nisa, 56) ayetinde olduğu gibi onların azabının yenilenmesini anlatıyor da olabilir.
Veya, bu bir defada bitecek bir azap değildir. Böyle olunca her vakit bir helak demektir.
15- قُلْ أَذَلِكَ خَيْرٌ “De ki: Şu mu daha hayırlıdır?”
أَمْ جَنَّةُ الْخُلْدِ الَّتِي وُعِدَ الْمُتَّقُونَ “Yoksa müttakilere va’dedilen cennetü’lhuld (ebedî cennet) mi?”
Ayette,
-Azaba “şu” ile işaret edilmesi,
-“Şu mu daha hayırlı…?” şeklinde soru üslûbuyla anlatılması,
-Aslında ikisi arasında mukayese bile yapılması mümkün değilken “hangisi daha hayırlı?” şeklinde tafdîl ile sorulması, ince bir alayla beraber, onların hatalarını başlarına vurmak içindir.
“Şu mu daha hayırlı, yoksa cennetü’l-huld (ebedi cennet) mi?” ifadesindeki “şu” kelimesi, daha önce onların “Yahut kendisine bir hazine verilseydi.” “Veya ürününden yiyeceği bir bahçesi olsaydı ya!” demelerine bakıyor da olabilir. Yani,
“De ki: Şu hazine mi daha hayırlı, yoksa ebedi cennet mi?”
Veya “De ki: Şu dünya cenneti olan güzel bir bahçe mi daha hayırlı, yoksa ebedi cennet mi?”
Ayette, cennetin “cennetü’l-huld” şeklinde gelmesi.
-Medih içindir.
-Veya daimiliğine delâlet içindir.
-Veya dünya cennetlerinden (bahçelerinden) ayırt etmek içindir.
كَانَتْ لَهُمْ جَزَاء وَمَصِيرًا “Orası onlar için bir mükâfat ve varılacak bir yerdir.”
Bu ebedi cennet, Allahın ilminde veya levh-i mahfuzda onların amellerine bir karşılık ve varacakları bir mahal olacak takdir edilmiştir.
Ayette bunun geçmiş zaman sığasıyla ifade edilmesinde, Allahın vaat ettiği şeyin tahakkukunun vâki gibi olmasına bir işaret vardır.[3>
Müttaki olanlara bu cennet, takvalarına bir karşılık olarak verilmiştir. Başkalarına da onlardan razı olunmasıyla lütuf olarak verilmesine bir engel yoktur. Kaldı ki, müttakilerden murat küfür ve yalanlamadan sakınanlar olması caizdir. Çünkü, küfür ve yalanlama içinde olanlara karşılık “müttakiler” nazara verilmiştir.[4>
16- لَهُمْ فِيهَا مَا يَشَاؤُونَ خَالِدِينَ “Ebedî olarak, onlar için orada diledikleri her şey vardır.”
Onlar için o cennette diledikleri bütün nimetler var. Belki de cennetteki her taife, kendi mertebesine uygun şeyler isteyecek. Çünkü görülen o ki, noksan mertebede olan biri, kâmil mertebede olanın istediği şeye iştah duyup idrak edemez.[5>
Ayette, bütün isteklere ancak cennette ulaşılabileceğine bir tenbih vardır.
كَانَ عَلَى رَبِّكَ وَعْدًا مَسْؤُولًا “Bu, Rabbinden bir vaaddir.”
Yani bu, Rabbinden istenmeye ve talep edilmeye layık bir vaaddir.
Veya bu, Rabbinden insanlar tarafından dualarında istenen bir vaattir. Mesela:
“Rabbimiz! Peygamberlerinle bize va’dettiklerini bize ver.” (Âl-i İmran, 194)
Veya melekler “Ey Rabbimiz! Onları ve onların ecdadından, eşlerinden ve nesillerinden salih olanları kendilerine vaad ettiğin Adn cennetlerine koy.” (Mü’min, 8) diyerek bunu ehli iman için istemişlerdir.
Ayette, “Bu Rabbine vacip bir vaat oldu” manası vardır. Çünkü vaadini yerine getirmemek Allah için imkânsızdır. Ancak “bu Allaha vaciptir” denilmez.[6>
Çünkü vaat edilenlere ilâhî iradenin taalluku, o vaadlerin yerine getirilmesinden daha öncedir.[7>
.
17- وَيَوْمَ يَحْشُرُهُمْ وَمَا يَعْبُدُونَ مِن دُونِ اللَّهِ فَيَقُولُ “O gün Rabbin onları ve Allah’tan başka taptıkları şeyleri toplayıp şöyle der:”O gün hem kendilerini, hem de Allahın dışında taptıkları ne varsa, hepsini haşrederiz.Ayette, akıl sahibi olmayanlar için kullanılan مَا “ma” edatı ile onların taptıklarının ifade edilmesi,
-Böyle söylenmesi daha kapsayıcı olmasındandır.
-Veya bununla vasıf murat edilmesinden, yani “onların mabutları” manası kastedilmesindendir.
-Veya tahkir için putların tağlibi söz konusudur.[8>
-Veya putlara tapanların daha çok olması itibarıyladır.
-Veya devamında gelen sual – cevaptan anlaşıldığına göre, burada taptıkları bildirilenler genel olmayıp, melekler, Hz. Üzeyir ve Hz. İsa’dır.
-Veya buradaki batıl mabutlardan murat putlardır, Allah onları konuşturmuştur.
-Veya insanların el ve ayaklarının konuşturulmasında denildiği gibi, hâl diliyle konuşmaları söz konusudur.
أَأَنتُمْ أَضْلَلْتُمْ عِبَادِي هَؤُلَاء أَمْ هُمْ ضَلُّوا السَّبِيلَ “Kullarımı siz mi saptırdınız, yoksa onlar kendileri mi yolu kaybettiler?”Bu kullarımı siz mi saptırdınız yoksa onlar sahih bir tefekkürle bakmamaları ve nasihat eden mürşidden yüz çevirmeleri sebebiyle kendileri mi yoldan çıktılar?Buradaki istifham (soru), öğrenmek için olmayıp, o batıl mabutlara tapanların başına vurmak ve kendilerini delilsiz bırakıp susturmak içindir.
18- قَالُوا سُبْحَانَكَ “Onlar dediler: Sübhansın, seni tenzih ederiz.”
Mabut yerine konulanlar kendilerine denilene taaccüple “Ya Rabbi, Seni tenzih ederiz” diyecekler. Çünkü, insanların mabut zannettikleri şeyler,
-Ya meleklerdir.
-Ya masum peygamberlerdir. (Hz. İsa gibi)
-Ya hiçbir şeye güç yetiremeyen cansız şeylerdir.
Veya bu suale muhatap olanlar, kendileri Cenab-ı Hakkın tesbih ve tevhidiyle nişaneli iken, O’nun kullarını yoldan çıkarmalarının kendilerine yakışmadığını hissettirmek için böyle demişlerdir.[9>
Veya böyle demeleri Allahı şeriklerden tenzih içindir.
مَا كَانَ يَنبَغِي لَنَا أَن نَّتَّخِذَ مِن دُونِكَ مِنْ أَوْلِيَاء “Seni bırakıp da başka dostlar edinmek bize yaraşmaz.”Masum olduğumuzdan veya gücümüz de olmadığından bizlerin Senin dışında dostlar edinmemiz söz konusu olamaz. Dolayısıyla başkalarını Senden başkasını dost edinmeye nasıl çağırırız?
وَلَكِن مَّتَّعْتَهُمْ وَآبَاءهُمْ حَتَّى نَسُوا الذِّكْرَ “Fakat sen onlara ve atalarına çok nimetler verdin, sonunda zikri unuttular.”Lakin Sen bunları ve ecdatlarını çeşit çeşit nimetlerle faydalandırdın, onlar da şehevî şeylere dalıp gittiler.
Seni anmaktan veya nimetlerini hatırlamak ve ayetlerini düşünmekten gafil oldular.
Cevaplarında, yoldan çıkmayı kesb yönüyle müşriklere nisbet ettiler. Allaha isnatları ise, Allahın onlara verdiği nimetlerle onları buna sevk etmiş olması cihetidir.
وَكَانُوا قَوْمًا بُورًا “Ve helak olmuş bir kavim oldular.”
Bunlar Senin kendileri hakkındaki hükmünde helâk olan bir kavimdi.
19- فَقَدْ كَذَّبُوكُم بِمَا تَقُولُونَ “(İlâh edindikleriniz) söyledikleriniz konusunda sizi yalancı çıkardılar.”Burada, müşriklerin ilah kabul ettikleriyle olan konuşmadan, müşriklere hitap edilmesine bir geçiş vardır.[10>
Yani, “işte bak, gördünüz.. Mabut kabul ettikleriniz sizi yalanladılar.”
Siz onlar hakkında
“Onlar ilahtırlar.”
“İşte onlar bizi yoldan çıkardı” diyordunuz. Ama onlar, bu sözlerinizde yalancı olduğunuzu ortaya koydular.
فَمَا تَسْتَطِيعُونَ صَرْفًا وَلَا نَصْرًا “Artık ne kendinizden azabı savabilir ve ne de kendinize yardım alabilirsiniz.”Dolayısıyla ne azabı kendinizden def edebilir, ne de bir yardım temin edebilirsiniz.
وَمَن يَظْلِم مِّنكُمْ نُذِقْهُ عَذَابًا كَبِيرًا “Ve sizden her kim zulmederse, ona çok büyük bir azap tattırırız.”Ey mükellefler! Sizden her kim zulmederse çok büyük bir azabı ona tattıracağız.
Büyük azaptan murat, cehennemdir. Ayet, her küfre ve fıska giren hakkında genel olsa da, bir kısım kayıtlarla anlamak gerekir. Yani, her kim küfre ve fıska düşüp tevbe ve taat ile bunları izale etmişse, âlimlerin ittifak ettiği gibi, azaptan kurtulur.
Bize göre zulmü olduğu halde affedilmişse, o da azaptan kurtulur.[11>
20- وَما أَرْسَلْنَا قَبْلَكَ مِنَ الْمُرْسَلِينَ إِلَّا إِنَّهُمْ لَيَأْكُلُونَ الطَّعَامَ وَيَمْشُونَ فِي الْأَسْوَاقِ “Senden önce gönderdiğimiz bütün peygamberler de şüphesiz yemek yerler, çarşılarda gezerlerdi.”Ayet, bu sûrenin yedinci ayetindeki sözlerine bir cevaptır.
وَجَعَلْنَا بَعْضَكُمْ لِبَعْضٍ فِتْنَةً “Sizi birbirinize imtihan sebebi kıldık.”
Ey insanlar! Sizleri birbirinizle imtihan etmekteyiz. Mesela, fakirler zenginlerle denenir, Peygamberler ümmetleriyle denenir. Ümmetlerinden bir kısmı onlara düşmanlık gösterir, eza verir.Ayet, Hz. Peygambere inanmayıp muhalefet edenlerin sözlerine karşı bir tesellidir.
Ayette kaza ve kadere bir delil vardır.
أَتَصْبِرُونَ “(Bakalım) sabredecek misiniz?”İmtihanın illetini beyan eder. Yani, “hanginizin sabredeceğini ortaya koyalım diye biz sizi birbirinizle denemekteyiz.” Bu ayetin bir benzeri “O, hanginizin amelce en güzel olduğunu denemek için ölümü ve hayatı yarattı.” (Mülk, 2) ayetidir.Veya ayet, insanların maruz kaldıkları çetin hâllere karşı sabretmelerine bir teşviktir.
وَكَانَ رَبُّكَ بَصِيرًا “Rabbin, her şeyi hakkıyla görendir.”Rabbin kimin sabrettiğini görendir.
Veya Rabbin kendisiyle imtihan ettiği şeyde ve gayrisinde doğru olanı görendir.
[1> Yani, onların Hz. Peygamberi kabul etmemelerinde en önemli bir unsur, ahi rete inanmamalarıdır.
[2> Bkz. Hadid, 21 ve Al-i İmran, 133
[3> Yani, aslında bu ilâhî vaat ilerde gerçekleşecektir. Ama vaat eden Allah olunca, buna olup bitmiş nazarıyla bakmak gerekir. Ayette de bundan dolayı “Orası onlar için bir mükâfat ve varılacak bir yerdir” denildi.
[4>Bu açıklamalar, “peki, müttaki olmayanlara ebedi cennet yok mu?” sorusuna bir cevaptır. Buna iki cihetle cevap verilmiştir:
1-“Müttaki” kelimesini “takva sahibi olanlar” şeklinde anladığımızda, bunlar o ebedi cennete takvalarına bir mükafat olarak girerler. Ama diğer ehl-i cennetin de lütuf olarak girmesine bir engel yoktur.
2-Öte yandan “müttaki” kelimesi, buradaki kullanımında “küfür ve yalanlamadan sakınan” anlamında kullanılmış olabilir. Bu anlam esas alındığında ebedi cennete alınan herkese şümulü olur. Çünkü, cennete girenlerin hepsi bu anlamda “müttakî”dirler.
[5> Öyle anlaşılıyor ki, Cennetteki herkes kendi mertebesine uygun isteklerde bulunacak ve istekleri kendisine verilecek. Ama bu istekler, kişilerin manevî makamlarını yansıtacak şekilde farklı farklı olacak. Şu dünyada da istekler seviyeye göre farklılık arzeder. Resimden anlayan biri resim sergisine gidip hayranlıkla ve zevkle seyrederken, bir başkası horoz dövüşüne gidip seyretmeyi tercih edebilir.
[6>Yani, Allahu Teâlâ fâil-i muhtardır, dilediğini yapar. Hiçbir fiilinde “şu Allaha vaciptir” denilmez. Ama o kendisi böyle yapacağını vaat etmiştir, vaadinde hulfetmek ise O’nun hakkında imkânsızdır.
[7> Yani, Allah böyle yapmayı, kendisi kendisine vacip kılmış, prensip edinmiştir.
[8> Arabçada “Ma” hayat ve akıl sahibi olmayanlar için , “Men” ise, hayat ve akıl sahibi olanlar için kullanılır. Bazan bazı edebi incelikler sebebiyle birbirlerinin yerine kullanıldıkları da olur. Mesela, taptıkları kişiler için “Ma” kullanıldığında, bu kişiler cansız ve akılsız olarak nazara verilir.
[9> Türkçede bu daha çok “estağfirullah” kelimesiyle ifade edilir. Mesela, “yalan mı söylüyorsun?” dediğimiz biri “estağfirullah” dediğinde böyle bir şeyden uzak olduğunu ifade etmiş olur.
[10> Buna “iltifat sanatı” denilir.
[11>Ayetin zâhirinden her zulmedenin büyük azaba maruz kalacağı anlaşılabilir. Yukarda yapılan açıklamalar, bunun bazı kayıtlarla mukayyet olduğuna dikkat çekmektedir.
21- وَقَالَ الَّذِينَ لَا يَرْجُونَ لِقَاءنَا “Bize kavuşmayı ummayanlar şöyle dediler:”
Ayetten murat, öldükten sonra dirilmeyi inkârları sebebiyle Allaha kavuşmayı ummayanlar veya kötü bir şekilde Ona gelmekten korkmayanlar.
Ayet metnindeki likâ, bir şeye vasıl olmak ve onu görmektir. Burada likâdan murat Allahın amellere karşılık vermesine kavuşmaktır. Bununla rüyetullahın murat edilmesi de mümkündür.
لَوْلَا أُنزِلَ عَلَيْنَا الْمَلَائِكَةُ “Keşke bize melekler indirilseydi.”
Bunlar dediler ki: Keşke bize melekler inse de, Muhammedin doğru söylediğini bildirseler!
Denildi ki: Bundan murat, “keşke bize Peygamber olarak melekler gelse!” manasıdır.
أَوْ نَرَى رَبَّنَا “Yahut Rabbimizi görseydik!”
Veya Rabbimizi görsek de Muhammedi tasdik etmemizi ve O’na uymamızı bize emretse!
لَقَدِ اسْتَكْبَرُوا فِي أَنفُسِهِمْ “Andolsun, onlar kendi iç dünyalarında büyüklük tasladılar.”
Böyle diyerek kendilerini çok yüksekte tuttular. Allahın en mükemmel kulları olan peygamberlere en kâmil vakitlerde verilen hallerin kendilerine verilmesini istediler, hatta “Rabbimizi görsek” diyerek daha da ileri gittiler.
وَعَتَوْ عُتُوًّا كَبِيرًا “Ve büyük bir taşkınlık gösterdiler.”
Zulümde en ileri noktaya ulaştılar. Öyle ki, gözleriyle mu’cizeleri gördüler, ama bunlardan yüz çevirdiler. Kendi habis nefisleri için, kudsî nefislere bile kolayca nasip olmayan şeyleri talep ettiler.
22- يَوْمَ يَرَوْنَ الْمَلَائِكَةَ لَا بُشْرَى يَوْمَئِذٍ لِّلْمُجْرِمِينَ “Fakat melekleri görecekleri gün, işte o gün mücrimlere hiçbir müjde yoktur.”Bundan murat, ölüm meleği veya azap meleği olabilir.
Ayette geçen “mücrimler” ifadesi ya geneldir, delil yoluyla diğer mücrimlere de o gün bir müjde olmayacağını ifade eder. Ama melekleri görecekleri o günde kendilerine bir müjde olmayacağının söylenmesi, başka bir vakitte af veya şefaatin onlar için söz konusu olmayacağı anlamına gelmez.
Veya buradaki “mücrimler” ifadesi, “o mücrimler” anlamında kıssası anlatılan mücrimlere hastır. “Onlar” demek yerine “O mücrimler” denilmesi,
-Cürümlerini tescillemek,
-Melekleri görmenin kendileri için müjde sayılmamasının sebebini bildirmek,
-Onları görmenin değil müjde, tam zıddı olacağının sebebini göstermek içindir.[1>
وَيَقُولُونَ حِجْرًا مَّحْجُورًا “Ve ‘hicran mahcura’ diyecekler.”
Kâfirler o gün “hicran mahcura” diyecekler. Bu, bir istiaze, yani Allaha sığınma ifadesidir. (Yani, “bizden uzak olun. Sizden Allaha sığınırız” diyecekler.)
Veya bu sözü söyleyenler melekler olabilir. Yani, “cennet size uzak olsun, müjde size haram olsun” diyecekler.
23- وَقَدِمْنَا إِلَى مَا عَمِلُوا مِنْ عَمَلٍ فَجَعَلْنَاهُ هَبَاء مَّنثُورًا “Amel olarak ne yapmışlarsa onlara varır ve onları heba-i mensura (saçılmış zerrelere) çeviririz.”
Küfürleri sâbit olmakla beraber,
-Misafire ikramda bulunmak,
-Sıla-i rahim yapmak,
-Muhtaçlara yardım etmek gibi yapmış oldukları güzel amellerini boşa çıkarırız. Çünkü, itibara alınması için gereken iman şartı kendilerinde bulunmamaktadır.
Ayette şöyle bir teşbih vardır: Onların hâl ve amelleri, sultanlarına karşı
Hebâ kelimesi, güneş ışığında pencereden sızan ışıkta görülen tozlardır. Onların amellerinin un ufak hâle getirilmesi ve bir işe yaramaması bu kelime ile anlatıldı.
Artık tekrar bir araya getirilememe yönüyle de saçılmış olmalarına dikkat çekildi.
24- أَصْحَابُ الْجَنَّةِ يَوْمَئِذٍ خَيْرٌ مُّسْتَقَرًّا وَأَحْسَنُ مَقِيلًا “O gün cennet ashabının kalacakları yer daha hayırlı, dinlenecekleri yer daha güzeldir.”O gün cennet ehli, hoşça vakit geçirmek üzere en hayırlı mekânlarda olurlar, oturup sohbet ederler.
Aileleriyle en güzel dinlenme şartlarına hâiz olarak tatlı tatlı beraber olurlar.
Ayette geçen “megîl” kaylule yapılan yer demektir. Onların dinlenme yerleri, mecazen böyle ifade edilmiştir. Çünkü cennette uyku olmayacaktır. Bunun “ahsen” yani en güzel olması, gerek suret, gerekse bir istirahat yerini güzel kılan neler varsa, bu özelliklerin orada mevcut olduğuna bir remizdir. “Müstekarr ve megîl” kelimelerinden biriyle masdar veya zaman murat edilmesi muhtemeldir. Bunda, onların mekânlarının ve zamanlarının hayal edilebilecek en hoş şekilde olacağına bir işaret vardır.
Ayette “daha hayırlı” ve “daha güzel” şeklinde ifade edilmesi,
-Ya mutlak manada ziyadeliği göstermek içindir.
-Veya dünyadaki refah ehline nisbetle çok daha hayırlı ve çok daha güzel yerlerde olduklarını anlatmak içindir.
Rivayete göre, kıyamette yarım gün içinde insanların muhasebesi yapılır. Sonra cennet ehli cennette, cehennem ehli de cehennemde kaylule yapar[2>
25- وَيَوْمَ تَشَقَّقُ السَّمَاء بِالْغَمَامِ وَنُزِّلَ الْمَلَائِكَةُ تَنزِيلًا “O gün gök bulutlar şeklinde parçalanacak ve melekler bölük bölük indirilecektir.”
Bundan murat “Onlar bulut gölgeleri içinde Allah’ın ve meleklerin kendilerine gelmesini ve işin bitirilmesini mi bekliyorlar?” (Bakara, 210) ayetinde anlatılan durumdur. Melekler bu bulutlar içinde insanların amel defterleriyle inerler.
26- الْمُلْكُ يَوْمَئِذٍ الْحَقُّ لِلرَّحْمَنِ “O gün gerçek hükümranlık Rahmân’ın-dır.”
O gün mülk ve saltanat, Allah hakkında sabittir. Çünkü o gün her hükümran olanın hükümranlığı bitmiş olur, ancak Onun hükümranlığı kalır.
وَكَانَ يَوْمًا عَلَى الْكَافِرِينَ عَسِيرًا “Ve kâfirlere zorlu bir gün olacaktır.”
27- وَيَوْمَ يَعَضُّ الظَّالِمُ عَلَى يَدَيْهِ “O gün zalim kimse ellerini ısıracak.”
O gün zâlim kişi pişmanlığının şiddetinden ellerini ısırır. “Ellerini ısırmak,” “parmaklarını yemek”, “dişlerini gıcırdatmak” gibi ifadeler kin ve pişmanlıktan kinayedirler. Çünkü kin ve pişmanlık hâllerinde bu tarz görünümler meydana gelir.Ayette geçen “zâlim”den murat, cinstir. Yani, bütün zâlimleri içine alır.Denildi ki: Bundan murat Ukbe Bin Ebi Muayt’tır. Bu kişi Hz. Peygamberle sıkça beraber bulunurdu. Bir defasında Hz. Peygamberi evine yemeğe davet etti. Hz. Peygamber kelime-i şehadeti getirmeden yemeğinden yemeyeceğini söyledi. Ukbe, kelime-i şehadeti getirdi.Übey Bin Halef, Ukbe’nin arkadaşı idi. Yaptığı şeyden dolayı Ukbeyi ayıpladı. “Dininden mi döndün?” diye sordu. Ukbe, “hayır”, dedi. “Evimde iken kelime-i şehadeti getirmezsem yemeğimden yemeyeceğini yeminle söyleyince kendisinden utandım, söyledim.”Bunun üzerine Übey şu teklifte bulundu: “Onun yanına varıp ensesine vurmadan ve yüzüne tükürmeden dönersen, ben de senden razı olmam.”
Ukbe gitti, Hz. Peygamber secdede iken Übeyin dediğini yaptı. Hz. Peygamber kendisine şöyle dedi: “Seninle Mekke dışında karşılaştığımda başını kılıçla vuracağım.”
Ukbe, Bedir savaşında esirler arasındaydı. Hz. Peygamber, Hz. Aliye emretti, O da kılıçla Ukbeyi öldürdü.Hz. Peygamber Uhud’da Übey ile mübarezede bulundu, mızrak ile onu yaraladı. Übey, Mekke’ye döndü ve öldü.
يَقُولُ يَا لَيْتَنِي اتَّخَذْتُ مَعَ الرَّسُولِ سَبِيلًا “Diyecek Yazıklar olsun bana! Keşke Peygamberin yanında bir yol tutsaydım!”O zaman o zalim der ki: Keşke peygamberle beraber, ben de kurtuluşa götüren bir yol edinseydim.Veya, O’nunla beraber olsaydım. O’nun gittiği yoldan gitseydim de dalalet yollarına düşmeseydim.
28- يَا وَيْلَتَى لَيْتَنِي لَمْ أَتَّخِذْ فُلَانًا خَلِيلًا “Yazıklar olsun bana! Keşke falanı dost edinmeseydim.”
29- لَقَدْ أَضَلَّنِي عَنِ الذِّكْرِ بَعْدَ إِذْ جَاءنِي “Andolsun, zikir bana geldikten sonra beni ondan o saptırdı.”
Zikirden murat,
-Allahın zikri,
-O’nun kitabı,
-Peygamberin nasihati,
-Veya kelime-i şehadettir.
وَكَانَ الشَّيْطَانُ لِلْإِنسَانِ خَذُولًا “Ve şeytan insanı yapayalnız ve yardımcısız bırakır.”
Şeytandan murat,
-Kendisini yoldan saptıran kötü arkadaşı,
-Veya İblistir. Çünkü İblis onu zikre muhalefete ve Peygambere karşı gelmeye sevk etmiştir.
-Veya bundan murat, şeytanlık yapan her türlü insî ve cinnî şeytan olabilir.
Şeytan insana dost görünür, ardından da onu helâke sürükler, sonra da sahip çıkmaz, yalnız bırakır, hiçbir fayda vermez.
30- وَقَالَ الرَّسُولُ “Peygamber dedi ki:”
Hz. Peygamber o gün, veya dünyada iken kederini Allaha şöyle arzeder:
يَا رَبِّ إِنَّ قَوْمِي اتَّخَذُوا هَذَا الْقُرْآنَ مَهْجُورًا “Ya Rabbi! Kavmim bu Kur’ân’ı mehcûr yaptılar.”
Ya Rabbi, benim kavmim olan Kureyş, bu Kur’anı
-Terkederek
-Ve başkalarını alıkoyarak mehcûr bıraktılar.Hz. Peygamber şöyle buyurur: “Bir kimse Kur’anı öğrense, sonra da mushafını asıp onu anlamaya çalışmasa, onu okumasa, kıyamet günü boynuna Kur’an asılı olduğu hâlde gelir. Kur’an şöyle der: Ya Rabbi, bu kulun beni mehcûr bıraktı, terk etti. Benimle onun arasında hükmünü ver.”Bundan murat, Kur’anı duyduklarında onu terk etmeleri, insanlar anlamasın diye gürültü yapmaları da olabilir.
Veya onun hakkında “eskilerin masalları” şeklinde iddiada bulunmalarıdır.
Hz. Peygamberin bu serzenişinde, kavmini korkutmak vardır. Çünkü peygamberler kavimlerini Allaha şikayet ettiklerinde, azabın gelmesi uzun sürmez.
31- وَكَذَلِكَ جَعَلْنَا لِكُلِّ نَبِيٍّ عَدُوًّا مِّنَ الْمُجْرِمِينَ “Ve işte biz böyle herpeygamber için mücrimlerden bir düşman yapmışızdır.”
Sana mücrim kimselerden düşman olduğu gibi, her peygambere de mutlaka düşman çıktı. Öyleyse, onlar sabrettiği gibi, Sen de sabret.
Ayette, Allahu Teâlânın şerrin de yaratıcısı olduğuna bir delil vardır.[3>
“Düşman” kelimesi hem bir kişi için, hem de çoğul anlamda kullanılır.[4>
وَكَفَى بِرَبِّكَ هَادِيًا وَنَصِيرًا “Hidayet verici ve yardımcı olarak Rabbin yeter.”
Onları kahır yoluna sevketmede ve onlara karşı sana yardımda Rabbin Sana yeter.
32- وَقَالَ الَّذِينَ كَفَرُوا لَوْلَا نُزِّلَ عَلَيْهِ الْقُرْآنُ جُمْلَةً وَاحِدَةً “Ve inkâr edenler dediler: Kur’ân Ona, toptan bir defada indirilseydi ya!”
“Önceki üç kitap gibi, Kur’an da bir defada indirilseydi ya” dediler.
Bu, kendilerine fayda vermeyecek bir itirazdır. Çünkü onun mu’cizeliği, bir defada indirilmesi veya parça parça indirilmesiyle farklılık arzetmez. Kaldı ki, parça parça indirilmesinde, ayetin devamında işaret edildiği üzere pek çok faydalar vardır.
كَذَلِكَ لِنُثَبِّتَ بِهِ فُؤَادَكَ “Biz, kalbini pekiştirmek için onu böyle yaptık
(kısım kısım indirdik.)”Böyle indirişimiz onu daha kolay ezberlemen ve daha iyi anlaman içindir. Böylece, Kur’an kalbine iyice yerleşir, kalbin onunla kuvvet bulur. Çünkü Hz. Peygamberin hâli Hz. Musa, Hz. Davud ve Hz. İsa’dan farklı idi. Onlar okuma yazma biliyorlardı, Hz. Peygamber ise ümmî idi. Kur’an kendisine bir defada indirilseydi, hıfzı yorucu olurdu, belki de gerçekleşmezdi. Çünkü bir şeyi yutmak, peyderpey gerçekleşir.
-Ayrıca, olaylara göre ayetlerin inmesi, daha iyi anlamayı ve manaya dalmayı icap ettirir.
-Peyderpey indiğinde her bir kısmına karşı benzerini getirmelerinde meydan okur, onlar da muarazasından aciz kalınca bu durum Hz. Peygamberin kalbinin kuvvetini ziyade kılar.
-Hz. Cebrailin değişik zamanlarda Kur’an ayetlerini getirmesi, Hz. Peygamberin kalbini takviye eder.
-Kur’anın bir defada inmemesiyle nâsih-mensuh bilinir.
-Ayetler olaylara cevap olarak inince, lafızların manaya olan delâletine mevcut hâlin karineleri de ilâve olur, bu da belağata yardım eder.
وَرَتَّلْنَاهُ تَرْتِيلًا “Ve onu ağır ağır okuduk.”
Biz onu Sana yirmi üç sene boyunca peyder pey, parça parça okuduk.
Tertil kelimesi, dişlerin arasının birbirinden ayrılması gibi tane tane olmayı ifade eder.
33- وَلَا يَأْتُونَكَ بِمَثَلٍ إِلَّا جِئْنَاكَ بِالْحَقِّ وَأَحْسَنَ تَفْسِيرًا “Onlar sana hiçbir mesel getirmezler ki (buna karşılık) sana gerçeği ve en güzel tefsiri getirmiş olmayalım.”
Onlar, Senin nübüvvetini tenkid amacıyla, sanki batıl olmada mesel hâline gelmiş ne gibi hayret verici isteklerde bulunurlarsa bulunsunlar, biz Sana sadra şifa olacak, meseleyi hâlledecek cevabı getirdik.Ve açıklama olarak, onların taleplerinden daha güzelini açıkladık.
Veya onlar Seninle alakalı “keşke hâli şöyle olsaydı” dedikleri durumlardan daha güzellerini biz sana verdik. Ama bunu hikmetimize uygun ve Senin gönderiliş gayene muvafık bir şekilde yaptık.
34- الَّذِينَ يُحْشَرُونَ عَلَى وُجُوهِهِمْ إِلَى جَهَنَّمَ “Yüzüstü cehenneme sürüklenecek olanlar var ya…”
Onlar, yüz üstü sürüklenerek cehenneme götürülürler.
Bundan murat, kalplerinin süfliyata (süfli şeylere, şehvanî lezzetlere) bağlı olması, yüzlerinin hep böyle seviyesiz hâllere yönelmiş olması da olabilir.
Hz. Peygamber şöyle buyurur: “İnsanlar kıyamet günü üç farklı şekilde haşredilir:
-Bir kısım hayvanlar gibi dört ayaklı,
-Bir kısmı iki ayak üzerinde,
-Bir kısmı da yüz üstü sürünerek.
أُوْلَئِكَ شَرٌّ مَّكَانًا وَأَضَلُّ سَبِيلًا “İşte onlar konumları itibariyle daha kötü, tuttukları yolca daha sapıktırlar.”Bunların, kendisiyle mukayese edildikleri Hz. Peygamber yanında konumca daha şerli, yolca daha sapmış olmaları “De ki: Allah katında sevabı! bundan daha kötü olanları size haber vereyim mi?” (Maide, 60) ayeti tarzında bir üslûbtur.[5> Sanki şöyle denilmiştir: Onları böyle taleplere, suallere sevkeden şey, kendilerine bakmadan Hz. Peygamberin konumunu küçük görmek, yolunun dalâlet olduğunu iddia etmek ise şunu bilsinler ki, kendileri konum itibarıyla daha kötü ve yolca daha sapmış durumdadırlar.
Denildi ki: Ayet, cennet ehlinin durumunu anlatan ayetle muttasıldır: (Furkan, 24)[6>
[1>Yani, o mücrimler “keşke bize melekler indirilseydi” diyorlardı. Bu temennileri gün gelip gerçek olacak. Ama o gün mücrimler buna sevinemeyecekler. Çünkü gelen ölüm meleği ruhlarını alacak, azap meleği kendilerine azap verecek. Dolayısıyla, mücrim olmaları melekleri görünce sevinmelerine engel olacak. Suçlu kimselerin polisi görünce daralmaları gibi..gelen bir topluluğa benzer. Sultan, onların mallarına varır, paramparça yapar, hepsini işe yaramaz hâle getirir, geride bir eser bırakmaz.
[2>Kaylule, öğle vakti bir miktar dinlenmektir. Cennettekiler, hesabı düzgün vermenin keyfiyle cennette zevklerine bakarken, cehennem ehli azaplarıyla baş başa kalırlar. Artık cennettekilere bir yorgunluk yoktur, cehennemdekilere de rahat yüzü görmek olmayacaktır.
[3> Mu’tezile mezhebi, şerrin yaratılmasının Allaha nisbet edilmesini uygun görmediklerinden “kul, kendi fiillerinin yaratıcısıdır” deyip kula nisbet ederler. Üstteki ayette olduğu tarzdaki nisbetleri de te’vil cihetine giderler.
[4> Ayette “her peygamber için mücrimlerden bir düşman kıldık” derken “düşmanlar” anlamındadır. Nitekim “düşmanı yendik” dediğimizde, onların bir kişi olması gerekmez.
[5>“Ukubet” kelimesinin şerde kullanılması gibi, aslında ayetteki “mesûbe” kelimesi hayırlı şeyler için kullanılır. Burada şerde kullanılması “onların kendi aralarındaki selamlaşmaları, birbirlerine tokat atmalarıdır” deyiminde olduğu gibidir.
[6> Yani, cennet ehli en güzel nimetler içinde keyiflerine bakarken, bunlar yüz üstü cehenneme sürükleneceklerdir. Böyle olunca, bunların hâliyle cennet ehlinin hâli mukayese bile girmez.
35- وَلَقَدْ آتَيْنَا مُوسَى الْكِتَابَ “Andolsun ki Musa’ya Kitabı verdik.”
وَجَعَلْنَا مَعَهُ أَخَاهُ هَارُونَ وَزِيرًا “Ve kardeşi Harun’u da Ona yardımcı yaptık.”
Hz. Harun, insanları hakka davette ve dinin yüceltilmesinde Hz. Musaya yardımcı oluyor, Onun bir kısım yükünü yükleniyordu. O’na vezir (yardımcı) olması, nübüvvetle müşterek olmalarına aykırı değildir. Çünkü bir şeyde müşterek olanlar, birbirlerine yardımcı konumundadırlar.
36- فَقُلْنَا اذْهَبَا إِلَى الْقَوْمِ الَّذِينَ كَذَّبُوا بِآيَاتِنَا “Haydi âyetlerimizi yalanlayan o kavme gidin” dedik.”Yani, Firavun ve kavmine gidin.
فَدَمَّرْنَاهُمْ تَدْمِيرًا “Sonunda onları yerle bir ettik.”
Onlar da gittiler. Ama, Firavun ve kavmi, onları yalanladılar. Biz de onları yerle bir ettik.
Burada, maksada uygun bir şekilde Hz. Musa’nın kıssasından çok kısa olarak söz edildi. Bununla,
-Peygamberlerin gönderilmesiyle kavimlerinin artık Allah katında bir mazeretleri kalmadığı anlatıldı.
-Peygamberlerin gönderilmesiyle, kavimlerinin yerle bir edilmeyi hak ettikleri mesajı verildi.
Devamında nazara verilen helâk olan kavimler tarihi seyir itibarıyla olmayıp, hüküm itibarıyla anlatılmaktadır.
37- وَقَوْمَ نُوحٍ لَّمَّا كَذَّبُوا الرُّسُلَ أَغْرَقْنَاهُمْ “Nûh kavmini de, peygamberleri yalanladıkları vakit suda boğduk.”Hz. Nûhun kavminin “peygamberleri yalanlaması” şu cihetlerden değerlendirilebilir:
-Ya Hz. Nûhu ve ondan önceki peygamberleri yalanlayanlardır.
-Veya sadece Hz. Nûhu yalanlamışlardır. Ama bir peygamberi yalanlamak, hepsini yalanlamak hükmünde olduğundan, ayette böyle ifade edilmiştir.
-Veya Brahmanlarda olduğu gibi “peygamberlere imanı” yalanlamışlardır.
وَجَعَلْنَاهُمْ لِلنَّاسِ آيَةً “Ve onları insanlara bir ibret yaptık.”
Onların boğulmasını veya kıssasını insanlara bir ibret yaptık.
وَأَعْتَدْنَا لِلظَّالِمِينَ عَذَابًا أَلِيمًا “Ve zalimler için çok elim bir azap hazırladık.”
Ayette bahsedilen “zalimler” Hz. Nûhun kavmi olabileceği gibi, bu kıssa münasebetiyle genel bir hüküm de olabilir.Şayet bununla Hz. Nûhun kavmi murat ise, “onlar için” demeyip “o zalimler için” şeklinde ifade edilmesi, onların zulmünü ortaya koymak içindir.
38- وَعَادًا وَثَمُودَ وَأَصْحَابَ الرَّسِّ وَقُرُونًا بَيْنَ ذَلِكَ كَثِيرًا “Ad’ı, Semud’u, Ashab-ı Ress’i ve bunlar arasında daha bir çok nesilleri de (helak ettik.)”Ashab-ı Ress, putlara tapan bir kavimdi. Allahu Teâlâ kendilerine Hz. Şuaybı gönderdi, ama O’nu yalanladılar. Kendileri Ress denilen kuyunun etrafında iken kuyu çöktü, hem kendileri, hem de diyarları yerin altında kaldı.Denildi ki: Ress, Yemame tarafında bir beldedir. Burada Semud kavminden geriye kalanlar yaşıyordu. Kendilerine bir peygamber gönderildi, ama O’nu katlettiler, bunun üzerine helâk oldular.Denildi ki: Ress, Ashab-ı Uhdud’tur.
Denildi ki: Antakya kuyusudur. Orada Habib-i Neccarı öldürmüşlerdi.
Denildi ki: Onlar, peygamber Hanzale Bin Safvanın ashabıdır. Allah onları kendisinde her türlü renk olan bir kuşla mübtela kılmıştı. Boynunun uzunluğu sebebiyle buna “Anka Kuşu” demişlerdi, dağda yaşıyordu. Av bulamadığında çocuklarına saldırıyor, kapıp götürüyordu. Peygamberleri Hanzale, kuşa beddua etti ve isabet eden yıldırımla kuş öldü. Onlar da Hanzaleyi öldürdüler ve bu yüzden helâk edildiler.Denildi ki: Ress Ashabı peygamberlerini yalanlayan ve onu kuyuya atan bir kavimdir.
“Ve bunlar arasında daha bir çok kurûn’u (nesilleri) (helak ettik.)”
Ve burada anlatılanlar arasında, ancak Allahın bileceği daha nice kurun’ları/ nesilleri helâk ettik.Ayet metninde geçen “kurûn”, “karn” kelimesinin çoğuludur. Kırk, yetmiş, yüzyirmi yıl gibi devirlere verilen bir isimdir:
39- وَكُلًّا ضَرَبْنَا لَهُ الْأَمْثَالَ “Onların her birine misaller getirdik.”Onların her birine, öncekilerin hayret verici ibretli kıssalarını açıklamıştık. Bunu hem bir uyarı olarak, hem de bir mazeretleri kalmasın diye yaptık. Ama onlar küfürde ısrar edince helâk edildiler:
وَكُلًّا تَبَّرْنَا تَتْبِيرًا “(Ama öğüt almadıkları için) hepsini kırdık geçirdik.”
Onların hepsini kırıp geçirdik, mahv u perişan ettik.
40- وَلَقَدْ أَتَوْا عَلَى الْقَرْيَةِ الَّتِي أُمْطِرَتْ مَطَرَ السَّوْءِ “Andolsun, onlar (Seninkavmin), belâ yağmuruna tutulan beldeye uğradılar.”Kur’anın ilk muhatapları olan Kureyş kavmi, Şama ticarete giderlerken, Lût kavminin yaşadığı yerden geçiyorlardı. Beldeden murat Sedom olup üzerlerine taş yağdırılmıştı.
أَفَلَمْ يَكُونُوا يَرَوْنَهَا “Yoksa onu görmüyorlar mıydı?”
Oradan geçerken Allahın azap eserlerini görüp de ibret almıyorlar mı?
بَلْ كَانُوا لَا يَرْجُونَ نُشُورًا “Hayır! (Görüyorlardı, fakat) tekrar dirilmeyi ummuyorlardı.”
Ama kâfir olduklarından yeniden dirilmeyi ve o âlemde azabı beklemiyorlardı. Bundan dolayı da ibret gözüyle bakıp ders alamıyorlardı. Oradan geçerken, üzerine binip gittikleri hayvanlar gibi geçiyorlardı.Veya mana şöyle olabilir: “Mü’minlerin sevap ümidiyle ahirette umdukları gibi bir umutları yoktu.”
-Veya Tühame lügatinde kelimenin manasına göre, tekrar dirilmekten korkmuyorlardı.
41- وَإِذَا رَأَوْكَ إِن يَتَّخِذُونَكَ إِلَّا هُزُوًا “Onlar Seni görünce ancak eğlenceye alırlar.”
أَهَذَا الَّذِي بَعَثَ اللَّهُ رَسُولًا “Allah’ın bir elçi olarak gönderdiği bu mu?”
“Bu mu?” derken tahkir için söyledikleri anlaşılmaktadır. Öyle görülüyor ki, onlar son derece ileri bir tehekküm ve alayla böyle demişlerdir.Yoksa şöyle demeleri gerekirdi: “Allah beni bir rasûl olarak gönderdi” iddiasında bulunan bu kimse mi?”
42- إِن كَادَ لَيُضِلُّنَا عَنْ آلِهَتِنَا لَوْلَا أَن صَبَرْنَا عَلَيْهَا “Biz, ilâhlarımıza sımsıkı sarılmasaydık neredeyse bizi ilâhlarımızdan uzaklaştıracaktı.”
Yoğun bir gayretle tevhide çağırması ve zihni iknaya yönelik pek çok deliller, mu’cizeler getirmesiyle neredeyse bizi ilahlarımıza ibadetten alıkoyacaktı.
وَسَوْفَ يَعْلَمُونَ حِينَ يَرَوْنَ الْعَذَابَ مَنْ أَضَلُّ سَبِيلًا “Onlar yakında azabı gördükleri zaman, yolca kimin daha sapık olduğunu bilecekler.”“Neredeyse bizi ilahlarımızdan uzaklaştıracaktı” ifadelerine bir cevap gibidir. Çünkü onların sözleri, Hz. Peygamberin yolunun sapık olduğunu gerektirir. “Onlar yakında azabı gördükleri zaman, yolca kimin daha sapık olduğunu bilecekler” ifadesi ise, Hz. Peygamberin yolunun değil, kendi gittikleri yolun sapık olduğunu bildirmektedir.
Ayette, Allah onlara mühlet verse bile ihmal etmeyeceği hususunda bir uyarı ve delâlet vardır.
43- أَرَأَيْتَ مَنِ اتَّخَذَ إِلَهَهُ هَوَاهُ “İlahını hevâsı edineni gördün mü?”
Ona uymak, dinini ona bina etmek, hiçbir delili işitmemek ve görmemek suretiyle hevâsını ilahı edineni gördün mü?
Ayette “ilahı” kelimesinin hevâ kelimesinden önce gelmesinde özel bir vurgu vardır.[1>
أَفَأَنتَ تَكُونُ عَلَيْهِ وَكِيلًا “Şimdi ona sen mi vekil olacaksın?”
Artık hâli böyle olan birini Sen mi şirkten ve günahlardan koruyacaksın?
“İlahını hevâsı edineni gördün mü?” ayetindeki soru hayrete sevketmek içindir.
Buradaki soru ise, inkâr içindir.[2>
44- أَمْ تَحْسَبُ أَنَّ أَكْثَرَهُمْ يَسْمَعُونَ أَوْ يَعْقِلُونَ “Yoksa Sen, onların çoğunun gerçekten dinleyeceğini yahut aklını kullanacağını mı sanıyorsun?”
Yoksa Sen onların çoğunun dinlediklerini veya akıllarını kullandıklarını sanıp mu’cizeler veya deliller onlara fayda verecek diye kendilerine ihtimam gösteriyor ve imana gelmelerini mi umuyorsun? Ayetin bu kısmı, onların ilahlarını hevâları edinmelerini kınamaktan daha şiddetli bir kınamadır.Ayette “onlar” demek yerine “onların çoğu” denilmesi,
-Onlardan bir kısmının ilerde iman edecek olmasından,
-Bazılarının hak olanı akletmelerinden,
-Kimisinin kibrinden dolayı kabule yanaşmadığından,
-Kimisinin de riyaset elden gider korkusuyla imana girmediğindendir.
إِنْ هُمْ إِلَّا كَالْأَنْعَامِ “Onlar ancak hayvanlar gibidir.”
Onlar,
-Kulaklarıyla ayetleri işittikleri hâlde bunlardan faydalanmamaları,
-Ve o kadar deliller, mu’cizeler gördükleri hâlde düşünmemelerinden dolayı ancak hayvanlar gibidirler.
بَلْ هُمْ أَضَلُّ سَبِيلًا “Hatta yolca daha sapıktırlar.”
Çünkü hayvan,
-Kendisini kullanan kimseye boyun eğer.
-Kendisine iyi muamele yapanı kötü muamele yapandan ayırır.
-Kendisine fayda verecek şeyin peşinde gider, zarar verecek şeyden ise kaçınır.
Şu kâfirler ise
-Onları yaratan Rabbe boyun eğmiyorlar.
-Onun iyi muamelesini şeytanın kötü muamelesinden ayırt edemiyorlar.
-En büyük menfaat olan sevaba talip olmuyorlar, en şiddetli zarar olan İlâhi cezadan sakınmıyorlar.
-Öte yandan hayvanlar, her ne kadar hakkı bilmese ve sevap kazandıracak bir hayır işlemese bile, hiç olmazsa batıl bir inançları olmuyor ve şer işlemiyorlar. Ama bu kâfirler öyle değiller.[3>
-Keza, hayvanların cehâleti kimseye zarar vermez. Ama bu kâfirlerin cehaleti fitneyi dalgalandırıyor, insanları haktan alıkoyuyor.
-Ayrıca, hayvanlar için bir kemâl kazanma imkânı söz konusu değildir, bundan dolayı “neden kemâl elde etmediler” diye kusurlu bulunmazlar ve ayıplanmazlar. Ama kâfirler, kemâl mertebeleri elde etmeye kabiliyetleri varken bunları değerlendirmediklerinden dolayı kusurludurlar, bu ihmâllerine karşılık en büyük cezaya layıktırlar.
[1> Yani, “hevâ’sını ilahı edinmekle”, “ilâhını hevâ’sı edinmek” vurgu noktasında farklıdırlar.
[2> Yani, böyle birini Sen de koruyamazsın.
[3> Hakka inanmadıkları gibi batıla inanıyorlar, sevap kazandıracak işler yapma dıkları gibi günah kazandıracak işler yapıyorlar.
45- أَلَمْ تَرَ إِلَى رَبِّكَ كَيْفَ مَدَّ الظِّلَّ “Rabbine bakmadın mı gölgeyi nasıl uzattı.”
“Rabbine bakmadın mı” ifadesi, “Rabbinin sanatına bakmadın mı?” demektir.
Mana, “Gölgeye bakmadın mı Rabbin onu nasıl uzattı” şeklinde iken “Rabbine bakmadın mı, gölgeyi nasıl uzattı?” denilmesinde aslında akla hitap eden bu delilin, gözle görülür gibi gayet açık olduğunu hissettirmek vardır.
Gölgenin delil oluşu,
-Sonradan meydana gelmiş olması (hudus),
-İmkân dairesindeki bazı sebeplerle, faydalı bir şekilde kendisinde tasarrufta bulunulmasıdır.
Bu hâl gösterir ki, bu durum bir Sani-i Hakîmin fiilidir.
Gölgenin uzatılmasından murat, en hoş bir hâlde, güneşin doğmasına yakın zamanda gölgenin her tarafa uzanması da olabilir.Çünkü, insan tabiatı karanlıktan hoşlanmaz. Karanlık, görmeyi engeller. Güneşin şuası da havayı sıcak yapar ve gözü kamaştırır. Ama, sabah gün doğmazdan önceki gölgenin her tarafı kuşatmış o latif hâli böyle arızalardan uzaktır. Cennetin vasfında “orada bir zıll-i memdud “uzamış gölgeler” vardır” denilmesi de bu güzellik yönündendir.[1>
وَلَوْ شَاء لَجَعَلَهُ سَاكِنًا “Dileseydi onu elbet hareketsiz kılardı.”
Allah şayet dilese, güneşi tek vaziyette tutmakla gölgeyi sabit kılardı.
ثُمَّ جَعَلْنَا الشَّمْسَ عَلَيْهِ دَلِيلًا “Sonra biz güneşi, ona (gölgeye) bir delil kıldık.”
Çünkü güneş olmadan gölge de olmaz. Gölgenin farklı farklı oluşu ve hareketi, güneşin hareketi sebebiyledir.
46- ثُمَّ قَبَضْنَاهُ إِلَيْنَا قَبْضًا يَسِيرًا “Sonra da onu yavaş yavaş kendimize çektik.”
Sonra, gölgenin bulunduğu yerlere güneş ışıklarını göndererek azar azar gölgeyi ortadan kaldırırız. Gölgenin uzatılması ve azar azar ortadan kaldırılmasıyla kâinatta nice maslahatlar ve mahlûkat için sayılamayacak kadar menfaatler meydana gelmektedir.
Ayette geçen “sonra” ifadesi, her iki yerde de, (zaman itibarıyla olmayıp)
-Ya “sonra” ile ifade edilen her iki durumun, öncesinde belirtilen duruma göre daha ileri olmasından,
-Veya bunların ortaya çıkma vakitlerinin başlangıçlarının daha ileri olmasındandır.
Denildi ki: Allah semayı ışıksız olarak bina ettiğinde, gölgeyi uzattı. Semanın altında arzı yaydı, semanın gölgesini arzın üzerine bıraktı. Dileseydi bu hâl üzere sabit kılardı. Sonra, gölgeye bir delil olmak üzere güneşi yarattı. Yani, yolcunun rehbere tabi olması gibi, gölgeyi güneşe tâbi kıldı. Çünkü gölge güneşin hareketine göre farklılık arzeder, onun değişmesiyle değişir. Sonra peyderpey en noksan hâline ulaşır.Gölgenin “kabz-ı yesir” ile, yani kolayca toplanması kıyamet koptuğundaki duruma da işaret edebilir. Yani, kıyamet koptuğunda gölge yapan ve kendisinde gölge meydana gelen varlıkların ortadan kalkmasıyla, gölge de kolayca ortadan kaldırılmış olur.[2>
47- وَهُوَ الَّذِي جَعَلَ لَكُمُ اللَّيْلَ لِبَاسًا وَالنَّوْمَ سُبَاتًا “O ki geceyi sizin için örtü ve uykuyu bir istirahat kıldı.”Gecenin karanlığı, her şeyi örtmesi cihetiyle elbiseye benzetilmiştir.Uykuyu da meşguliyetlerden alakanızı keserek bedenleriniz için bir rahatlık kıldı.Veya “O Allah ki, gece vakti sizi vefat ettirir (ölü gibi uyutur).” (En’am, 60) ayetinde nazara verildiği gibi, uykuyu ölüm gibi kıldı.
وَجَعَلَ النَّهَارَ نُشُورًا “Gündüzü de nüşur yaptı.”Gündüzü de maişet temini için insanların her tarafa intişar ettiği bir zaman dilimi yaptı.Veya, uykudan uyanmayı, ba’s-ü badel mevt (ölümden sonra dirilmek) misali kıldı.Bunda, uyku ve uyanıklığın ölüm ve yeniden dirilmeye nümune olduğuna bir işaret vardır.Hz. Lokman, oğluna şöyle demişti: Yavrucuğum, uyuyup uyandırıldığın gibi ölecek, sonra haşirde diriltileceksin.
48- وَهُوَ الَّذِي أَرْسَلَ الرِّيَاحَ بُشْرًا بَيْنَ يَدَيْ رَحْمَتِهِ “O ki rüzgarları rahmetinin önünde müjdeci olarak gönderdi.”
Allah, yağmurdan önce müjdeleyici rüzgârlar gönderdi.
وَأَنزَلْنَا مِنَ السَّمَاء مَاء طَهُورًا “Ve gökten tertemiz bir su indirdik.”
“Sizi tertemiz kılmak için gökten üzerinize yağmur indiriyordu.” (Enfal, 11) ayetinden hareketle, tertemiz kılan bir su indirdik.
Hadislerde de “tahur” kelimesi “temizleyici” anlamında kullanılmıştır. Mesela:
“Toprak, mü’min için temizleyicidir. Sizden birinin kabına köpek pislerse, bunun temizleyicisi, biri toprakla olmak üzere yedi defa yıkamaktır.”
Öte yandan “tahur” kelimesi mübalağa için de olabilir. Yani, bununla “tertemiz bir su” indirildiği anlatılmıştır.
Suyun “tertemiz” şeklinde nitelendirilmesinde hem onda olan nimeti hissettirmek, hem de devamında nazara verilen “suyun içilmesi” meselesinde tertemiz olan suların içilmesine bir ihtar söz konusudur. Çünkü tertemiz olan su, kendisine tertemiz olma özelliğini ortadan kaldıracak şeyler karışmış olan suya nisbetle daha hoş ve daha faydalıdır.
Ayrıca şu manaya da bir tenbih vardır: İnsanların dışlarını temiz yapmaları gerektiği gibi, batınlarını (içlerini) temiz yapmaları evleviyetle lazımdır.
49- لِنُحْيِيَ بِهِ بَلْدَةً مَّيْتًا وَنُسْقِيَهُ مِمَّا خَلَقْنَا أَنْعَامًا وَأَنَاسِيَّ كَثِيرًا “Ta ki biz o suyla ölü bir beldeyi canlandıralım ve yarattığımız nice hayvanlara ve insanlara su sağlayalım.”
Burada özellikle çölde, mezralarda yaşayan hayvanlar ve insanlara suyun gönderilmesine dikkat çekilmektedir. “Hayvanlar ve insanlar” derken elif-lâmsız kullanılması bundandır. Özellikle bunların nazara verilmesi, şehirlerde ve beldelerde yaşayan kimselerin su kaynaklarına daha yakın olmaları sebebiyledir.[3>
Bu ayetler, Allahın kudretinin azametine delalet için olduğu gibi, aynı zamanda nimet çeşitlerini saymak içindir. Hayvanlar, insanların bir eşyası gibidir. İnsanların genelde menfaatleri ve maişetleri hayvanlara da bağlıdır. Bundan dolayı ayette hayvanlara su verilmesi insanlardan önce zikredildi. Daha önce de arzın ihyası nazara verilmişti. Arzın ihyası da, hayvanların hayatına ve geçimine bir sebeptir.
50- وَلَقَدْ صَرَّفْنَاهُ بَيْنَهُمْ لِيَذَّكَّرُوا “Andolsun ki, öğüt almaları için onu aralarında çeşitli şekillerde çevirdik.”Biz bu sözü Kur’anda ve diğer kitaplarda insanlar arasında çeşitli şekillerde çevirdik, anlattık.
Veya zamir yağmura raci olabilir. Yani, yağmuru muhtelif beldelerde ve değişik zamanlarda ve sağanak, çisenti veya başka farklı özelliklerde onlar arasında çevirdik.
İbnu Abbasdan şöyle nakledilir: “Hiçbir sene diğer seneden daha yağmurlu değildir. Lakin Allah yağmuru kulları arasında dilediği tarzda taksim eder.” İbnu Abbas, ardından bu ayeti okur.Veya şöyle de mana verilebilir: “Biz o yağmuru nehirlerde ve insanların menfaatleri olan yerlerde çevirdik.”
“Öğüt almaları için”Bütün bunları, onlar tefekkür etsinler, burada tecelli eden kudretin kemâlini ve nimetin hakkını bilip de şükrünü edâ etsinler diye yaptık.
Veya bu suyun kendilerinden alıkonması veya gönderilmesi durumlarını görüp ibret alsınlar diye böyle çevirdik.[4>
فَأَبَى أَكْثَرُ النَّاسِ إِلَّا كُفُورًا “Ama insanların çoğu nankörlükte diretti.”
Ama insanların çoğu yine de bu nimete karşı nankörlük yaparlar, fazla önem vermezler. Veya “tabiat bize yağmur verdi” gibi sözlerle Allahtan olduğunu inkâr ederler. Yağmurları tabiatın eseri görenler kâfirlerdir. Ama “Allah sebepleri kullanarak yağmur yağdırır” diyenler böyle değildir. Sebepler, Allahın yaratmasıyla vardırlar ve O’nun tasarrufuna vasıtalardır.[5>
51- وَلَوْ شِئْنَا لَبَعَثْنَا فِي كُلِّ قَرْيَةٍ نَذِيرًا “Şayet dileseydik her beldeye bir uyarıcı gönderirdik.”Şayet dileseydik her beldeye uyarıcı bir peygamber göndererek Senin nübüvvet yükünü hafifletirdik. Lakin,
-Senin büyüklüğünü ortaya koymak,
-Şanını yüceltmek,
-Seni diğer peygamberlere üstün kılmak için bütün insanlığa gönderdik.
Sen de buna karşılık,
-Sebat ile,
-İnsanları dine çağırmada ve hakkı üstün kılmada tam bir gayretle mukabelede bulun.
52- فَلَا تُطِعِ الْكَافِرِينَ “Öyleyse kâfirlere itaat etme.”Seni sevk etmek istedikleri yanlış şeylerde o kâfirlere itaat etme.Bu ifade, hem Hz. Peygambere, hem de mü’minlere tam bir motivedir.
وَجَاهِدْهُم بِهِ جِهَادًا كَبِيرًا “Ve bununla onlara karşı büyük bir cihad et.”
“Bununla cihad et” Yani, Kur’anla veya “kâfirlere itaat etme” ibaresinin delâlet ettiği üzere, onlara taati terk ederek cihad et.Mana şöyledir: Onlar Senin hak yolunu iptal etmek için çalışıyorlar. Sen de onlara muhalefet et ve onların batıl yolunu iptal etmek için gayret göster.
Çünkü, sefih insanlara karşı delil getirerek yapılan bir cihad, düşmanlara kılıçla yapılan bir cihaddan daha büyüktür.Veya, onların o kadar taşkınlığı ve geniş imkânlar içinde olmasıyla beraber onlara muhalefet etmek, kendilerine karşı çıkmak çok büyük bir cihaddır.
Veya Hz. Peygamber (asm) bütün beldelere gönderilmiş olmasıyla, yapacağı cihad bütün kâfirlere karşıdır ve dolayısıyla çok büyük bir cihaddır.
53- وَهُوَ الَّذِي مَرَجَ الْبَحْرَيْنِ “O ki, iki denizi salıverdi.”
هَذَا عَذْبٌ فُرَاتٌ وَهَذَا مِلْحٌ أُجَاجٌ “Bunlardan birinin suyu lezzetli ve tatlı, diğerininki tuzlu ve acıdır.”Bu iki deniz birbirine komşu birbirine bitişik iken birbirine karışmamaktadır.
وَجَعَلَ بَيْنَهُمَا بَرْزَخًا وَحِجْرًا مَّحْجُورًا “Ve aralarında bir perde ve ‘hicran mahcura’ (karışmalarını önleyici bir engel) bıraktı.”
Allah, aralarına kudretinden bir perde koydu.
“Hicran mahcura” ifadesi “benden uzak ol” anlamında bir deyimdir. Sanki her iki deniz de biri diğerine böyle “benden uzak ol” dercesine birbirine karışmamaktadır.
Denildi ki: Bundan murat, belli bir sınırdır. Mesela Dicle nehri denize karışır, onu yarar, kilometrelerce deniz içinde akar, ama tadı değişmez.
Denildi ki: Tatlı denizden murat, Nil nehri gibi büyük nehirlerdir. Tuzlu denizden murat, büyük denizdir. Aralarındaki berzah da, ikisi arasında olan kara’dır.
Bu durumda bunlardaki kudret tecellisi, her bir unsurun parçalarının tabiatının gereği, birbirine katılmak, birbirine bitişmek ve keyfiyette birbirine benzemek iken birbirlerinden ayrılmaları ve özelliklerinin farklı olmasıdır.
54- وَهُوَ الَّذِي خَلَقَ مِنَ الْمَاء بَشَرًا “O ki, sudan bir insan yarattı.”Yani, Âdemin tınetini (çamurunu) su ile yoğurdu.Veya suyu beşerin maddelerinden bir parça kıldı. Bu sayede insan duyu sahibi olur, yumuşar, kolaylıkla çeşitli şekil ve görünümleri kabul eder.
Veya su’dan murat, nutfedir.
فَجَعَلَهُ نَسَبًا وَصِهْرًا وَكَانَ رَبُّكَ قَدِيرًا “O sudan nesep ve hısımlık meydana getirdi.”
“Ondan da iki cinsi; erkek ve dişiyi var etti.” (Kıyame, 39) ayetinde nazara verildiği üzere, insan neslini erkek ve kız şeklinde ikiye ayırdı. Erkekten nesli devam etti, kızdan da evlendiği taraf itibarıyla akrabalık bağları kuruldu.
وَكَانَ رَبُّكَ قَد۪يرًا “Rabbin, her şeye kadirdir.”
Bir maddeden beşeri yaratması, o beşerde muhtelif azalar ve birbirinden uzak tabiatlar meydana getirmesi ve erkek ve kız şeklinde birbirine mukabil ve birbirini tamamlayan iki kısma ayırması, O’nun kâdir olduğunun bazı görüntüleridir. Hatta bazan aynı nutfeden erkek ve kız olarak ikizler yaratmaktadır.
55- وَيَعْبُدُونَ مِن دُونِ اللَّهِ مَا لَا يَنفَعُهُمْ وَلَا يَضُرُّهُمْ “Allah’ı bırakıp kendilerine fayda ve veremeyen şeylere kulluk ediyorlar.”Bundan murat, putlardır.Veya Allahın dışında ibadet edilen her şeydir. Çünkü hiçbir varlık, fayda ve zarar hususunda müstakil değildir.
وَكَانَ الْكَافِرُ عَلَى رَبِّهِ ظَهِيرًا “Kafir, Rabbine karşı zahirdir (arka çıkmaktadır.)”
Kâfir, Allah düşmanlığı yaparak ve şirk koşarak şeytana arka çıkmaktadır.
Kâfirden murat, genel anlamda bütün inkârcılardır.Veya bundan murat, Ebu Cehildir.Kâfirin Rabbine “zahîr” olması, şu ayette olduğu gibi O’nun nezdinde bir kıymet ifade etmemesi yönünden de olabilir:“İman karşılığında küfrü satın alanlar Allah’a hiçbir zarar veremezler.” (Âl-i İmran, 177)
56- وَمَا أَرْسَلْنَاكَ إِلَّا مُبَشِّرًا وَنَذِيرًا “(Hâlbuki) biz seni ancak bir müjdeci ve bir uyarıcı olarak gönderdik.”Biz Seni ancak mü’minlere müjdeleyici, kâfirlere de uyarıcı olarak gönderdik.
57- قُلْ مَا أَسْأَلُكُمْ عَلَيْهِ مِنْ أَجْرٍ إِلَّا مَن شَاء أَن يَتَّخِذَ إِلَى رَبِّهِ سَبِيلًا “De ki:Ben, buna karşı sizden bir ücret değil, ancak Rabbine doğru bir yol tutmayı dileyen kimse istiyorum.”
Üstteki ayette “mübeşşir ve nezir” kelimeleri tebliğe delâlet eder. Buradan hareketle mana şöyle olur: Ey Peygamber! De ki: Ben, risaleti tebliğime mukabil herhangi bir ücret istemiyorum. Ancak Rabbine bir yol bulup da O’na yaklaşmak, iman ve taatle O’nun nezdinde bir yakınlık elde etmek isteyen kimseye vesile olmaya çalışıyorum.
Hz. Peygamber böyle diyerek, kendisi hakkında hatıra gelebilecek beklenti şüphesini ortadan kaldırdı ve aynı zamanda engin şefkatini ortaya koydu. Muhataplarının sevap elde etmeleri ve azaptan kurtulmalarını kendisi için yeterli bir ücret olarak gördü, başka bir şey beklemediğini anlattı.Bunda, onların taati Hz. Peygamberin delâletiyle olduğundan sevap olarak O’na da döneceğini hissettirmek vardır.[6>
58- وَتَوَكَّلْ عَلَى الْحَيِّ الَّذِي لَا يَمُوتُ “Sen, ölmez diri olan Allah’a tevekkül et.”
Onların şerlerinden kurtulmak ve onlardan gelecek ecire ihtiyaç duymamak için ölmez diri olan Allaha dayan. Çünkü tevekkül edilmeye layık olan ancak O’dur. Diğer hayat sahipleri ise ölüme mahkûmdurlar. Öldüklerinde ise, onlara dayanan zâyi olur.
وَسَبِّحْ بِحَمْدِهِ “Hamd ile O’nu tesbih et.”Kemâl sıfatlarıyla Onu sena edip, nimetlerine şükür ile daha ziyade nimete mazhar olmayı arayarak O’nu noksan sıfatlardan tenzih et.
وَكَفَى بِهِ بِذُنُوبِ عِبَادِهِ خَبِيرًا “Kullarının günahlarından Habîr olarak O yeter.”
Kullarının görülen ve görülmeyen günahlarına karşı haberdar olarak Rabbin yeter. Dolayısıyla onların iman etmeleri veya küfre düşmeleri Sana ait değildir.
59- الَّذِي خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا فِي سِتَّةِ أَيَّامٍ “Ki O, gökleriyeri ve ikisinin arasındakileri altı günde yarattı.”
ثُمَّ اسْتَوَى عَلَى الْعَرْشِ “Sonra Arş’a istiva etti.”
Bununla alakalı daha önce açıklama yapılmıştı.[7>
Burada bunların zikri, Allahu Teâlânın her şeyin yaratıcısı ve her şeyde tasarruf eden olduğunu nazara vererek tevekkül edilmeye layık olduğunu ziyadesiyle ifade etmek içindir. Ayrıca, zaten tevekkül edene de, tevekkülde sebat etmeye ve iş yaparken teennî ile yapmaya bir teşviktir. Çünkü Allahu Teâlâ, kudretinin kemâli ve dilediği her şeyde emrinin süratle nüfuzuna rağmen bir anda değil, tedricen yaratmıştır.
الرَّحْمَنُ “Rahmân’dır.”
فَاسْأَلْ بِهِ خَبِيرًا “Öyleyse haberdar olana sor.”
Zikri geçen yaratmak ve arşa istiva ile ilgili, bunların hakikatini haberdar olana sor.
Haberdar olan,
-Allahu Teâlâdır.
-Hz. Cebraildir.
-Veya önceki kitaplarda bulunan bilgilerdir. Bunlar da Kur’anda yer alan bu bilgiyi tasdik etmektedir.Denildi ki: Zamir, Rahmâna râcidir. Yani, “Rahmânı bir bilene sor.” Şayet onlar “Rahmân” isminin Allaha ıtlak edilmesini inkar ediyorlarsa, onunla alakalı kitap ehlinden Sana haber verebilecek olanlara sor, ta ki Onun müradifinin kendi kitaplarında olduğunu bildirsinler.
60- وَإِذَا قِيلَ لَهُمُ اسْجُدُوا لِلرَّحْمَنِ قَالُوا وَمَا الرَّحْمَنُ “Onlara “Rahmân’a secde edin” denildiğinde şöyle dediler: Rahmân nedir?”“Rahmân nedir?” demeleri, Allaha Rahmân denildiğini bilmemelerindendir.Veya “Rahmâna secde edin” ifadesinin Allahtan başkasına secdeyi emrettiğini zannetmeleridir. Bunun için şöyle devam ettiler:
أَنَسْجُدُ لِمَا تَأْمُرُنَا “Senin bize emrettiğine hiç secde eder miyiz?”Rahmânın ne olduğunu bilmeden sırf Senin emrinden dolayı ona secde mi ederiz? Denildi ki: Rahmânı bilmeyişleri, kelimenin muarrep olmasındandır, daha önce duymamışlardı.
وَزَادَهُمْ نُفُورًا “Ve bu, onların ürkmelerini artırdı.”
Onları imandan ürküten, Rahmânın secde emridir.
[1> Bkz. Vakıa, 30.
[2> Yani, gölge, bizâtihi sabit bir varlığa sahip değildir, nisbî ve izafî bir vücudu vardır. Diğer eşya ortadan kalktığında, artık gölgeden de söz edilemez. Mesela ağaç yoksa, ağacın gölgesi de olmaz.
[3> Yani, şehirlerde yaşayanlar bir şekilde suya ulaşabilirler. Ama çölde, mezralarda yaşayanların tek su kaynağı, gökten inen yağmurdur.
[4> Su, güneşin her gün doğup batması gibi belli bir kurala bağlı olsaydı, insanlar ondaki nimet olma cihetini o kadar takdir edemezlerdi. Ama suyun insanlar arasında çevrilmesi her zaman farklılık arz ettiğinden, insanlar ondaki nimeti daha iyi fark ederler, kuraklık olduğunda Allaha yalvarırlar.
[5> “Bu yazıyı kalem yazdı” demekle “Katip, bu yazıyı kalemle yazdı” demek birbirinden çok farklıdır. Kalem, kendi başına yazı yazamaz, ama yazı yazılmasında kullanılır. Allahın sebepleri kullanması da böyledir. Sebepleri yoktan yaratan O olduğu gibi, sebepleri tasarrufuna bir perde olarak kullanan da O’dur.
[6> Çünkü “sebep olan, o işi yapmış gibidir.” “Hayra delâlet eden, onun fâili gibi dir.”
[7> Bkz. A’raf 54 , Yunus 3, Ra’d, 2, Taha, 5…
61- تَبَارَكَ الَّذِي جَعَلَ فِي السَّمَاء بُرُوجًا “Ne yücedir O Zat ki, semada burçlar var etti.”
Burçlardan murat, oniki burçtur. Bunlara “yüksek-âli köşkler” anlamında “büruc” denilmesi, gezegenler için birer menzil (konak yeri) hükmünde olmalarındandır.[1>
وَجَعَلَ فِيهَا سِرَاجًا وَقَمَرًا مُّنِيرًا “Ve onların içinde bir lamba ve nurlu bir ay kıldı.”
“Görmediniz mi, Allah yedi semayı birbiriyle uyumlu olarak (tabaka tabaka) nasıl yarattı? Ayı onların içinde bir nur kıldı. Güneşi de bir lamba yaptı.” (Nûh, 15-16) ayetinden anlaşıldığı gibi, semadaki lambadan murat, güneştir.
Ay ise, geceleri aydınlatmaktadır.
62- وَهُوَ الَّذِي جَعَلَ اللَّيْلَ وَالنَّهَارَ خِلْفَةً لِّمَنْ أَرَادَ أَن يَذَّكَّرَ أَوْ أَرَادَ شُكُورًا “O ki, ibret almak veya şükretmek dileyen kimseler için gece ile gündüzü birbiri ardınca getirdi.”
Bunların her biri diğerine halef olur, onun yerine geçer.
Veya “…Gece ve gündüzün ihtilafında… ayetler vardır.” (Bakara, 164) ayetinde ifade edildiği gibi, bunlar birbirini takip ederler.Bu şekilde Allahın nimetlerini tezekkür eden ve O’nun sanatı hakkında düşünen kimse, bunları böyle yapanın kullarına merhametli, vacibu’l-vücut bir Sani-i Hakîm olması gerektiğini bilir. Onlarda olan nimetlere karşı şükretmek ister.
Gece ve gündüz, tezekkür ve şükür için iki ayrı vakittirler. Bunlardan birinde virdini yapamayan, diğerinde eksiğini telâfi edebilir.
63- وَعِبَادُ الرَّحْمَنِ الَّذِينَ يَمْشُونَ عَلَى الْأَرْضِ هَوْنًا “Rahmânın kulları o kimselerdir ki, yeryüzünde tevazu ile yürürler.”Burada bahsi geçen zâtlara “Rahmânın kulları” denilmesi, tahsis ve tafdil içindir.[2>
Veya bunlar Ona ibadette daha köklü, sağlamdırlar. Rahmânın bu kulları arz üzerinde sekînet ve tevazu ile yürürler.
وَإِذَا خَاطَبَهُمُ الْجَاهِلُونَ قَالُوا سَلَامًا “Ve cahiller kendilerine laf attığı zaman “selam” derler (geçerler).”Onların seviyesiz sataşmalarına muhatap olmazlar, onlara ilişmezler, “aramızda sizinle ne hayır ne de şer yok” derler, selâmetle onları geçiştirirler.
Veya kendilerini eziyetten ve günahtan salim kılacak sağlam söz söylerler.
Bu ayet, savaşı emreden kıtal ayetine münafi değildir, dolayısıyla onunla neshedilmesi söz konusu olamaz. Çünkü bundan murat sefih – seviyesiz kimseleri muhatap almamak ve kendilerine sözlü mukabelede bulunmamaktır.
64- وَالَّذِينَ يَبِيتُونَ لِرَبِّهِمْ سُجَّدًا وَقِيَامًا “Onlar, Rablerine secde ederek ve kıyamda durarak gecelerler.”Onlar, geceleri Rablerine namazda secde ve kıyamla geçirirler.
Ayette gecenin zikri, gece ibadetinin hem daha zahmetli, hem de riyadan daha uzak olmasındandır.
Kıyamın secdeden sonra gelmesi, ayet sonlarına uygunluk içindir.
65- وَالَّذِينَ يَقُولُونَ “Onlar ki şöyle derler:”
رَبَّنَا اصْرِفْ عَنَّا عَذَابَ جَهَنَّمَ “Ya Rabbena, cehennem azabını bizden uzak kıl!”
إِنَّ عَذَابَهَا كَانَ غَرَامًا “Gerçekten onun azabı sürekli bir helâktir!”
Bunlar insanlarla güzel bir şekilde içli dışlı olmalarına, Hakka ibadetlerine dikkat etmelerine rağmen azaptan korkarlar, Allahın o azabı kendilerinden çevirmesi için yalvarırlar. Çünkü amellerine güvenmezler. İyi hâllerinin devam edeceğini garantide görmezler.
66- إِنَّهَا سَاءتْ مُسْتَقَرًّا وَمُقَامًا “Orası ne kötü bir varış yeri ve ne kötü bir yerleşim yeridir.”Bu ifade, onların sözlerinin devamı olabileceği gibi, taraf-ı ilâhîden bir bildirme de olabilir.
67- وَالَّذِينَ إِذَا أَنفَقُوا لَمْ يُسْرِفُوا وَلَمْ يَقْتُرُوا “Ve onlar harcadıklarında ne
israf ne de cimrilik ederler.”
Cömertlik sınırını aşmazlar. Cimriler gibi ellerini sıkı tutmazlar.
Denildi ki: İsraf, haramlara harcamak, cimrilik ise, farz olanı vermemektir.
وَكَانَ بَيْنَ ذَلِكَ قَوَامًا “İkisi arasında orta bir yol tutarlar.”
68- وَالَّذِينَ لَا يَدْعُونَ مَعَ اللَّهِ إِلَهًا آخَرَ “Ve onlar Allah ile beraber başka bir ilaha yalvarmazlar.”
وَلَا يَقْتُلُونَ النَّفْسَ الَّتِي حَرَّمَ اللَّهُ إِلَّا بِالْحَقِّ “Ve Allah’ın haram kıldığı cana haksız yere kıymazlar.”
وَلَا يَزْنُونَ “Ve zina etmezler.”
Önce, taatin esası olan fiilleri yaptıklarını anlatmıştı. Burada da onların ana günahlardan uzak kalmalarını nazara verdi. Bunda,
-Onların imanlarının kemâlini ortaya koymak,
-Vaad edilen mükafatın, bu özellikleri kendinde cem edenler için olduğunu hissettirmek vardır.
-Keza, kâfirlere de bunların zıtları olduğunu tariz yoluyla bildirmek söz konusudur. Bundan dolayı, ayetin devamında onlara tehdîd olarak şöyle denildi:
وَمَن يَفْعَلْ ذَلِكَ يَلْقَ أَثَامًا “Kim bunları yapsa, günahı(nın cezasını) bulur.”
69- يُضَاعَفْ لَهُ الْعَذَابُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ “Kıyamet günü azabı kat kat olur.”
وَيَخْلُدْ فِيهِ مُهَانًا “Ve orada zelil bir halde daimî kalır.”Onlara azabın kat kat olması, inkârlarına ilave olarak günah fiilleri işlemeleridir. Ayetin devamı buna delâlet eder.
70- إِلَّا مَن تَابَ وَآمَنَ وَعَمِلَ عَمَلًا صَالِحًا “Ancak tevbe eden ve iman edip salih amel yapanlar başka.”
فَأُوْلَئِكَ يُبَدِّلُ اللَّهُ سَيِّئَاتِهِمْ حَسَنَاتٍ “İşte, Allah onların kötülüklerini iyiliklere çevirir.”
Onların geçmiş günahlarını siler, yerine müstakbel taatlerini sabit kılar.
Veya, nefisdeki günah melekesini taat melekesine değiştirir.
Denildi ki: Onu, önceden yaptığı günah fiillerin zıdlarını yapmaya muvaffak kılar.
Veya, her ikaba bedel bir sevap sabit kılar.
وَكَانَ اللَّهُ غَفُورًا رَّحِيمًا “Ve Allah Ğafur – Rahîm’dir.”
Ğafur-Rahîm olduğu için seyyieleri siler, hasenelere ise sevap verir.
71- وَمَن تَابَ وَعَمِلَ صَالِحًا فَإِنَّهُ يَتُوبُ إِلَى اللَّهِ مَتَابًا “Ve her kim tevbe edip salih amel işlese, şüphesiz o, tevbesi kabul edilmiş olarak Allah’a döner.”
-Terk ile ve pişman olmakla günahlardan dönen,
-Ve daha önceden yapmakta kusur ettiği salih amelleri işleyen veya günahla dolu hayattan çıkıp taate giren kimse, Allaha bunlarla döner.
Allah nezdinde kendisinden razı olunmuş, günahları silinmiş, sevapları verilmiş bir durumda olur.Veya, tevbe edenleri seven ve onlara özel ikramlarda bulunan Allaha döner.
Veya, böyle yapan kimse güzel bir dönüşle Allaha ve O’nun sevabına döner.
Bir önceki ayette belli günahlar nazara verildikten sonra bunlardan tevbe edilmesi anlatılmıştı. Bu ayette ise, genel anlamda tevbe nazara verildi.
72- وَالَّذِينَ لَا يَشْهَدُونَ الزُّورَ “Ve onlar yalan yere şahitlik etmezler.”
Onlar, batıl, boş şehadette bulunmazlar.Veya onlar yalan söylenen yerlerde bulunmazlar. Çünkü batılı görmek, bir nevi ona ortak olmaktır.
وَإِذَا مَرُّوا بِاللَّغْوِ مَرُّوا كِرَامًا “Ve uygunsuz bir şeye rastladıkları zaman vakar ile geçip giderler.”
Bırakılması, atılması gereken bir durumla karşılaştıklarında güzellikle ondan sıyrılıp yüz çevirirler, ona dalmazlar. Mesela,
-Çirkin şeylerden uzak kalmak,
-Günahları bağışlamak,
-Açıktan söylenmesi çirkin olan şeyleri kinaye yoluyla söylemek gibi.
73- وَالَّذِينَ إِذَا ذُكِّرُوا بِآيَاتِ رَبِّهِمْ لَمْ يَخِرُّوا عَلَيْهَا صُمًّا وَعُمْيَانًا “Onlar, kendilerine Rablerinin âyetleri hatırlatıldığında, onlara karşı sağır ve kör davranmazlar.”
Bunlar, öğüt veya okumak yoluyla Rablerinin ayetleri kendilerine hatırlatıldığında duymayan, görmeyen bir kimsenin anlamaması, ibret almaması gibi tavır sergilemezler. Aksine, can kulağıyla ve gözlerini dört açarak bu ayetleri anlamaya çalışırlar.
Ayetten murat, hâlin nefyidir, yoksa fiilin nefyi değildir.[3>
“Onlara karşı sağır ve kör davranmazlar.”Denildi ki: Ayetteki zamir, günahlara raci olabilir. O zaman mana şöyle olur: “Onlar, günahlara karşı kör ve sağır gibi vurdumduymaz bir tavır içinde olmazlar.”
74- وَالَّذِينَ يَقُولُونَ رَبَّنَا هَبْ لَنَا مِنْ أَزْوَاجِنَا وَذُرِّيَّاتِنَا قُرَّةَ أَعْيُنٍ “Ve onlar derler ki: Ey Rabbimiz! Bize eşlerimizden ve nesillerimizden gözümüzü aydınlatacak kimseler ver.”
“Onları taate muvaffak kılarak ve faziletlerle donatarak medar-ı iftiharımız kıl”
Çünkü mü’min, ailesi Allaha taat içinde olursa kalbi mesrur olur, gözü sevinçle güler. Onları dinde kendine yardımcı görmekle ve ilerde cennette beraber olma ümidiyle sevinçle dopdolu olur.
وَاجْعَلْنَا لِلْمُتَّقِينَ إِمَامًا “Ve bizi takva sahiplerine önder kıl.”
Bizi ilimde ve amelde muvaffak kılarak din hususunda kendilerine iktida edilen kimseler kıl.
Ayette “önderler” demeyip “önder” şeklinde tekil gelmesi,
-Ya cinse delâlet etmesindendir.
-Veya “Sonra sizi (ana rahminden) bebek olarak çıkarır.” (Mü’min, 67) ayetinde “bebek” kelimesinin tekil gelmesi gibi, yanlış anlama ihtimali olmadığından böyle getirilmiştir.
-Veya kelimenin asıl olarak masdar olmasındandır.
-Veya “bizden her birini önder kıl” anlamına te’vil edilmesindendir.
-Veya yollarının bir ve davalarının aynı olması sebebiyle hepsinin tek bir ruh hâlinde bulunmasındandır.Denildi ki: Şu mana da olabilir: “Bizi müttakilerin yoluna sevket, onlara uyanlardan eyle.”
75- أُوْلَئِكَ يُجْزَوْنَ الْغُرْفَةَ بِمَا صَبَرُوا “İşte onlar, sabretmelerine karşılık
“ğurfe” ile mükâfatlandırılacaklar.”Bir başka ayette “Ve onlar ğurfelerde (cennet köşklerinde) emniyet içindedirler.” (Sebe, 37) “ğurfe” kelimesi çoğul olarak gelmiştir, burada da çoğul manası murattır. Yani, onlar cennetin en yüksek makamlarıyla mükâfatlandırılacaklardır.Denildi ki: “Ğurfe”, cennetin isimlerinden biridir.
“İşte onlar, sabretmelerine karşılık...”
-Taat hususundaki zorluklara dayanmaları
-Şehevî durumlara karşı koyabilmeleri,
-Mücahedeye tahammülleri sebebiyle bu mükafatı elde edeceklerdir.
وَيُلَقَّوْنَ فِيهَا تَحِيَّةً وَسَلَامًا “Ve orada hürmet ve selamla karşılanacaklardır.”
Cennette melekler tarafından hürmetle ve selâmla karşılanırlar.
Veya onlar o cennette birbirlerine hep güzel şeyler söylerler, birbirlerine selâm verirler.
Bundan murat, ebedi hayatları ve her türlü afetten selâmette kalmaları da olabilir.
76- خَالِدِينَ فِيهَا “Orada daimî kalacaklar.”Onlar orada ölmezler ve oradan çıkarılmazlar.
حَسُنَتْ مُسْتَقَرًّا وَمُقَامًا “Orası ne güzel bir varış yeri ve ne güzel biryerleşim yeridir.”
Bu sûrenin 66. ayetinde cehennemle alakalı “Orası ne kötü bir varış yeri ve ne kötü bir yerleşim yeridir.” denilmişti. Bu ifade, onun tam mukabilidir.
77- قُلْ مَا يَعْبَأُ بِكُمْ رَبِّي لَوْلَا دُعَاؤُكُمْ “De ki: Duanız olmasa Rabbim size ne diye değer versin?”De ki: Şayet ibadetiniz olmasa Rabbim sizi ne yapsın, niye size ehemmiyet versin? Çünkü, insanın şerefi ve itibarı marifet ve taat iledir. Yoksa o, hayvanlarla müsavidir.
فَقَدْ كَذَّبْتُمْ “Ama siz yalanladınız.”
Ama siz, size haber verdiklerimi onlara muhalefet etmekle yalan saydınız.
Veya şu mana da olabilir: “İbadette gevşek davrandınız, onun hakkını vermediniz.”
فَسَوْفَ يَكُونُ لِزَامًا “O halde azap yakanızı bırakmayacaktır!”
Bu yalan saymanın vebali hiç şüphesiz sizi bulacak, başınıza gelecektir.
Ayette onlara verilecek cezanın müphem bırakılmasında, o azabın tavsif edilemeyecek şekilde şiddetli olduğuna bir tenbih vardır.
Denildi ki: Bu ayet, onların Bedirde öldürülmelerine işaret eder.
Hz. Peygamber şöyle buyurur:
“Her kim Furkan sûresini okusa, iman ile, Rabbine mülaki olur, hiçbir zorlukla, yorgunlukla karşılaşmadan cennete alınır.”
[1> Yani, gezegenler uzaydaki seyahatleri esnasında her ay bunlardan birine misafir olurlar.
[2>Aslında herkes Rahmânın kuludur. (Bkz. Meryem, 93) Ama burada medihle kendilerinden bahsedilen kimseler Rahmânın çok daha özel ve üstün kullarıdırlar.
[3>Mü’min olan biri genelde bu tavırları sergiler. Onda asıl olan böyle hallerdir. Ama nefsine uyup az da olsa bu hallerden farklı tavırları söz konusu olabilir.
Yazar:
Prof.Dr. Şadi Eren
Veya bu ibare “Allah her şeyin fevkindedir, sıfatlarında ve fiillerinde her şeyden üstündür” manasını ifade eder. Çünkü bereket, “ziyade” manasını tazammun eder.
Furkanı (hak ile batılı ayıran Kur’anı) indirmesinin bu ibareyle beraber söylenmesi,
-Kur’anda olan çok hayırdan,
-Veya Kur’anın Allahın yüce oluşuna delâletinden dolayıdır.
Denildi ki: “Tebareke” kelimesinde “devam” manası da vardır.
“Tebareke” kelimesi, başka farklı kelime kalıplarında söylenmez ve ancak Allah hakkında kullanılır.“Furkan” kelimesi “iki şeyi ayıran” anlamındadır, Kur’anın da isimlerinden biridir. İfadeleriyle hak ile batılı veya i’cazıyla hak yolda olanla batıl yolda olanı ayırması sebebiyle böyle isimlendirilmiştir.Kur’anın “Furkan” olması, fasıl fasıl inmesinden dolayı da olabilir.
Ayette “kulu” ifadesi “kulları” şeklinde de okunmuştur. Buna göre, “Andolsun ki biz size apaçık âyetler, sizden önce yaşayıp gitmiş olanlardan bir mesel ve müttakiler için bir öğüt indirdik.” (Nur, 34) ayetinde olduğu gibi, Hz. Peygamber ve ümmeti kastedilmiş olur.
Veya “Furkan” sadece Kur’anın ismi olmayıp cins isim olarak diğer semavi kitaplara kullanılabildiği için, peygamberlere Furkanın indirildiğini ifade etmiş olur.
“Âlemlere bir uyarıcı olsun diye”
O Furkan veya Furkanın indirildiği kul, cin ve ins âlemlerine uyarıcı olmak içindir.
2- الَّذِي لَهُ مُلْكُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ “Ki, göklerin ve yerin mülkü (hükümranlığı) Onundur.”
وَلَمْ يَتَّخِذْ وَلَدًا “O, bir çocuk edinmedi.”Hristiyanların batıl iddiaları gibi, o bir çocuk edinmiş değildir.
وَلَمْ يَكُن لَّهُ شَرِيكٌ فِي الْمُلْكِ “Mülkünde de hiçbir ortağı yoktur.”Mecusilerin iddiası gibi, mülkünde hiçbir şerik de yoktur.Allahu Teâlâ bu ayette, mülkün mutlak olarak kendisine ait olduğunu bildirdi. Sonra da kendi yerine geçecek veya mülkte kendisine karşı çıkabilecekleri nefyetti. Ardından da buna delâlet eden şeylere dikkat çekip şöyle bildirdi:
وَخَلَقَ كُلَّ شَيْءٍ “O, her şeyi yarattı.”Özel bir maddeden belli suret ve şekillerle insanı yaratması gibi, iradesine göre takdirde bulunarak her şeyi meydana getirdi.
فَقَدَّرَهُ تَقْدِيرًا “Yarattığı şeyleri bir ölçüye göre takdir etti.”
Onu takdir etti ve onu dilemiş olduğu özelliklere ve fiillere müheyya kıldı. Mesela, insana
-İdrak sahibi olmak,
-Anlamak,
-Tefekkür edebilmek
-Tedbirde bulunmak,
-Çeşitli sanatları ortaya koyabilmek,
-Farklı farklı işler yapabilmek gibi özellikler verdi.Veya şu mana da olabilir: Ona, belli bir süreye kadar (ecel-i müsemma) şu hayatta devamı takdir etti. “Yaratma” ifadesi, kelimenin köküne bakılmaksızın bazan “vücuda getirdi” anlamına da gelir. Buna göre, üstteki ayetin manası şöyle olur: Her şeye vücut verdi, bir düzensizlik olmaması için onun icadında takdirde bulundu.
3- وَاتَّخَذُوا مِن دُونِهِ آلِهَةً “(İnkâr edenler), Allah’ı bırakıp ilâhlar edindiler.”Önceki ayetler tevhidin isbatını ve nübüvveti tazammun ettiği için, buna muhalif olanları redde yöneldi.
لَّا يَخْلُقُونَ شَيْئًا “(Bu batıl mabutlar) hiçbir şey yaratamazlar.”
وَهُمْ يُخْلَقُونَ “Zaten kendileri yaratılmışlardır.”Çünkü, bunlara ibadet edenler o putları yontmakta, şekillendirmektedirler.
وَلَا يَمْلِكُونَ لِأَنفُسِهِمْ ضَرًّا وَلَا نَفْعًا “Üstelik kendilerine bir zarar ve bir fayda veremezler.”Bu batıl ilahlar, ne kendilerinden bir zararı def edebilirler ne de bir faydayı celb edebilirler.
وَلَا يَمْلِكُونَ مَوْتًا وَلَا حَيَاةً وَلَا نُشُورًا “Öldürmeye, yaşatmaya ve ölüleri diriltip kabirden çıkarmaya da güç yetiremezler.”Ne başlangıçta kimsenin ölümüne ve diriltilmesine hükmedebilirler, ne de yeniden diriltebilirler. Böyle olanlar, elbette ulûhiyetten çok çok uzaktırlar. Çünkü, uluhiyetin gereği olan özellikler kendilerinde bulunmadığı gibi, ona aykırı özelliklere sahiptirler.
Ayette, ilahın öldükten sonra diriltmeye ve amellerin karşılığını vermeye kâdir olması lüzumuna bir tenbih vardır.
4- وَقَالَ الَّذِينَ كَفَرُوا إِنْ هَذَا إِلَّا إِفْكٌ افْتَرَاهُ “İnkâr edenler dediler: Bu (Kur’an), Onun (Muhammed’in) uydurduğu bir yalandan başka bir şey değildir.”
وَأَعَانَهُ عَلَيْهِ قَوْمٌ آخَرُونَ “Başka bir topluluk da bu konuda Ona yardım etmiştir.”
Onların iddiasına göre, Hz. Peygamber Yahudilerden eski ümmetlerle ilgili şeyleri duyuyor, daha sonra bunları kendi ibaresiyle anlatıyordu.
Bununla alakalı “Şüphesiz biz onların: “Kur’an’ı ona ancak bir insan öğretiyor” dediklerini biliyoruz. Kendisine nisbet ettikleri şahsın dili yabancıdır. Halbuki bu (Kur’an) apaçık bir Arapçadır.” (Nahl, 103) ayetinin tefsirinde gerekli açıklama yapıldı.
فَقَدْ جَاؤُوا ظُلْمًا وَزُورًا “Böylece haksız ve asılsız bir söz uydurdular.”
Onlar, böyle mu’cize bir kelâmı, Yahudilerden alınmış yalan bir iftira kılmakla ona haksızlık ettiler. Hz. Peygambere, berî olduğu şeyi nisbet etmekle iftirada bulundular.
5- وَقَالُوا أَسَاطِيرُ الْأَوَّلِينَ “Dediler: O, öncekilerin masallarıdır.”
اكْتَتَبَهَا “Onu başkalarına yazdırdı.”
O, Kur’an diye insanlara söylediğini kendisi yazdı veya yazdırdı.
فَهِيَ تُمْلَى عَلَيْهِ بُكْرَةً وَأَصِيلًا “Bunlar Ona sabah akşam okunmaktadır.”
Onları ezberlemek için sabah akşam kendisine okunur. Çünkü ümmîdir, kitaptan kendisi tekrarlayamaz.
6- قُلْ أَنزَلَهُ الَّذِي يَعْلَمُ السِّرَّ فِي السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ “De ki: Onu, göklerin ve yerin sırrını bilen indirmiştir.”Hepinizi fesahatıyla acze düşüren bir kitap, nasıl “eskilerin masalları” olabilir?Hâlbuki o Kur’anda ancak sırları bilen Zâtın bilebileceği,
-Gelecekle ilgili gaybtan haberler,
-Ve eşya ile ilgili gizli sırlar vardır.
إِنَّهُ كَانَ غَفُورًا رَّحِيمًا “Şüphesiz O, Ğafur’dur – Rahîm’dir.”
Ğafur - Rahîm olduğu için, bu sözlerinize karşılık sizi hemen cezalandırmaz, üzerinize azap yağdırmaya tam bir kudreti varken ve siz de bunu hak etmişken size süre tanır, fırsat verir.
7- وَقَالُوا مَالِ هَذَا الرَّسُولِ “Dediler: Bu nasıl peygamber!”Hz. Peygambere “rasûl” (peygamber) demeleri, öyle kabul ettiklerinden olmayıp tahkir ve istihza içindir.
يَأْكُلُ الطَّعَامَ “Yemek yiyor.”
وَيَمْشِي فِي الْأَسْوَاقِ “Ve çarşılarda geziyor?”Bu nasıl peygamber ki, bizim gibi yemek yiyor ve bizim dolaştığımız gibi ihtiyaçlarını karşılamak üzere çarşılarda dolaşıyor.
Yani, “Şayet peygamber olduğu doğruysa, niye O’nun hâli bizden farklı değil?”
Onların bu bakışları, basiretsizliklerinden ve nazarlarını sadece duyuFurkan
lara hitap eden şeylere (mahsusata) çevirmelerindendir. Çünkü, peygamberlerin diğer insanlardan ayrılması, cismanî hususlarda değildir, “De ki: Ben de ancak sizin gibi bir beşerim. Bana ilâhınızın ancak bir ilâh olduğu vahyolunuyor.” (Kehf, 110) ayetinde işaret edildiği üzere, ruhanî hâllerdedir.
لَوْلَا أُنزِلَ إِلَيْهِ مَلَكٌ فَيَكُونَ مَعَهُ نَذِيرًا “Ona, beraberinde bulunup uyaran bir melek indirilseydi ya!”Ona uyarıcı bir melek inse de, meleği tasdik ile O’nun doğru söylediğini bilsek!
8- أَوْ يُلْقَى إِلَيْهِ كَنزٌ “Yahut kendisine bir hazine verilseydi.”
Böyle bir hazinesi olduğunda geçim derdiyle uğraşmazdı.
أَوْ تَكُونُ لَهُ جَنَّةٌ يَأْكُلُ مِنْهَا “Veya ürününden yiyeceği bir bahçesi olsaydı ya!”
Hazineden sonra “bahçesi olsaydı” demeleri, bir mertebe tenezzüldür. Yani, hiç olmazsa, ağaların, zenginlerin bahçesi olduğu gibi, O’nun da tenezzühde bulunacağı bir bahçesi olmalıydı.”
وَقَالَ الظَّالِمُونَ إِن تَتَّبِعُونَ إِلَّا رَجُلًا مَّسْحُورًا “O zalimler, “Siz ancak büyülenmiş bir adama uyuyorsunuz” dediler.”“Onlar” yerine “O zalimler” denilmesi, onların bu sözlerinde zulmettiklerinin bir tescilidir.
9- انظُرْ كَيْفَ ضَرَبُوا لَكَ الْأَمْثَالَ “Bak, Senin hakkında nasıl da temsiller getirdiler?”
Bak, nasıl da Senin hakkında hiç hatıra hayale gelmemesi gereken şeyler söylediler, iftiralar uydurdular!
َضَلُّوا “Böylece (yoldan) saptılar.”Böylece peygamberin özelliklerini bilmeye ve O’nunla kendini peygamber gibi göstermeye çalışan kimseyi ayıracak şeylere ulaştıracak yoldan saptılar. Kör gibi hareket ettiler.
فَلَا يَسْتَطِيعُونَ سَبِيلًا “Artık onlar bir yol bulamazlar.”Dolayısıyla onlar, Senin hakkında Senin nübüvvetini tenkide vesile olabilecek bir yol bulamazlar.
Veya onlar artık doğru yola ve hidayete bir yol bulamazlar.
10- تَبَارَكَ الَّذِي إِن شَاء جَعَلَ لَكَ خَيْرًا مِّن ذَلِكَ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِن تَحْتِهَا الْأَنْهَارُ وَيَجْعَل لَّكَ قُصُورًا “Dilerse sana bundan daha hayırlısını, altından ırmaklar akan cennetleri verebilecek ve sana saraylar kurabilecek olan Allah’ın şanı yücedir.”
Allah, şu dünyada onların demiş olduklarından daha hayırlısını Sana vermeye kâdirdir. Lakin bunları ahirete te’hir etmektedir. Çünkü ahiret daha hayırlı ve daha daimidir.
11- بَلْ كَذَّبُوا بِالسَّاعَةِ “Hayır, onlar o saati (kıyameti) yalanladılar.”
Hayır, onlar kıyameti yalanladılar. Böylece nazarları dünyevî menfaatlere odaklandı. Şerefin, itibarın ancak mal ile olduğunu zannettiler. Bunun için de, fakrından dolayı Senin hakkında ileri geri konuştular.Veya, “işte kıyameti yalanladıkları için Seni yalanladılar. Yoksa birer iftira olarak (“niye yanında melek yok, niye Ona bir hazine indirilmiyor..” gibi) fasit tenkitlerinden dolayı değil.[1> Veya “onların Seni yalanlamalarına şaşma! Bundan daha hayret verici olanı yapıyorlar, kıyameti yalanlıyorlar!”
وَأَعْتَدْنَا لِمَن كَذَّبَ بِالسَّاعَةِ سَعِيرًا “Biz ise o saati yalanlayana şiddetli bir ateş hazırladık.”
“Saîr” kelimesi şiddetli ateşi ifade eder. Cehennemin isimlerinden biri olduğu da söylenmiştir.
12- إِذَا رَأَتْهُم مِّن مَّكَانٍ بَعِيدٍ سَمِعُوا لَهَا تَغَيُّظًا وَزَفِيرًا “Ateş onları uzak bir yerden görünce, onun müthiş kaynamasını ve uğultusunu işitirler.”
Cehennemin onları görmesi mecaz olup, onların cehennemi görmelerini anlatır.
Çok çok uzaktan onu gördüklerinde, O’nun öfkeli ve homurtulu sesini işitirler.
“Cehennemin onları görmesi mecazdır” denilebileceği gibi, şöyle de bakılabilir:
-Bizim görüşümüze göre– hayat için illa bir bünye gerekmediğinden,
Diğer sebepler basit birer bahane gibidir.
Allahu Teâlâ’nın onda bir hayat yaratması, böylece görmesi, öfkelenmesi, homurdanması mümkündür.
-Denildi ki: Cehennemin görmesi, öfkelenmesi, homurdanması, ona görevli zebânilerin böyle yapmasıdır. Bu, muzafın hazfı yoluyla cehenneme nisbet edilmiştir.
13- وَإِذَا أُلْقُوا مِنْهَا مَكَانًا ضَيِّقًا مُقَرَّنِينَ دَعَوْا هُنَالِكَ ثُبُورًا “Ve elleri boyunlarına bağlanmış, çatılmış olarak cehennemin daracık bir yerine atıldıklarında, orada yok olup gitmeyi isterler.”Mekânın darlığı, azabın daha ziyade olması içindir. Çünkü insan dar yerde sıkılır, geniş yerde ise ferahlık duyar. Bundan dolayıdır ki, Allahu Teâlâ cenneti eni gökler ve yer genişliğinde şeklinde vasfetti.[2>
Elleri zincirlerle boyunlarına bağlı bir şekildedirler.
Orada helâk olmayı temennî ederler, “Ey helâk, yetiş, neredesin? Şimdi senin zamanın” diye bağırırlar.
14- لَا تَدْعُوا الْيَوْمَ ثُبُورًا وَاحِدًا “(Kendilerine) “Bugün bir kere yok olmayı istemeyin.”
وَادْعُوا ثُبُورًا كَثِيرًا “Birçok kere yok olmayı isteyin!” (denir.)”
Onlara denilir ki: Bugün bir tek helâk çağırmayın, çok helakler isteyin! Çünkü, azabınız çeşit çeşit olacaktır. Bunlardan her bir çeşit, şiddetinden dolayı bir helâkettir.
Veya bu, “Şüphesiz âyetlerimizi inkâr edenleri bir ateşe atacağız. Derileri yanıp döküldükçe, azabı tatmaları için kendilerine başka deriler vereceğiz.” (Nisa, 56) ayetinde olduğu gibi onların azabının yenilenmesini anlatıyor da olabilir.
Veya, bu bir defada bitecek bir azap değildir. Böyle olunca her vakit bir helak demektir.
15- قُلْ أَذَلِكَ خَيْرٌ “De ki: Şu mu daha hayırlıdır?”
أَمْ جَنَّةُ الْخُلْدِ الَّتِي وُعِدَ الْمُتَّقُونَ “Yoksa müttakilere va’dedilen cennetü’lhuld (ebedî cennet) mi?”
Ayette,
-Azaba “şu” ile işaret edilmesi,
-“Şu mu daha hayırlı…?” şeklinde soru üslûbuyla anlatılması,
-Aslında ikisi arasında mukayese bile yapılması mümkün değilken “hangisi daha hayırlı?” şeklinde tafdîl ile sorulması, ince bir alayla beraber, onların hatalarını başlarına vurmak içindir.
“Şu mu daha hayırlı, yoksa cennetü’l-huld (ebedi cennet) mi?” ifadesindeki “şu” kelimesi, daha önce onların “Yahut kendisine bir hazine verilseydi.” “Veya ürününden yiyeceği bir bahçesi olsaydı ya!” demelerine bakıyor da olabilir. Yani,
“De ki: Şu hazine mi daha hayırlı, yoksa ebedi cennet mi?”
Veya “De ki: Şu dünya cenneti olan güzel bir bahçe mi daha hayırlı, yoksa ebedi cennet mi?”
Ayette, cennetin “cennetü’l-huld” şeklinde gelmesi.
-Medih içindir.
-Veya daimiliğine delâlet içindir.
-Veya dünya cennetlerinden (bahçelerinden) ayırt etmek içindir.
كَانَتْ لَهُمْ جَزَاء وَمَصِيرًا “Orası onlar için bir mükâfat ve varılacak bir yerdir.”
Bu ebedi cennet, Allahın ilminde veya levh-i mahfuzda onların amellerine bir karşılık ve varacakları bir mahal olacak takdir edilmiştir.
Ayette bunun geçmiş zaman sığasıyla ifade edilmesinde, Allahın vaat ettiği şeyin tahakkukunun vâki gibi olmasına bir işaret vardır.[3>
Müttaki olanlara bu cennet, takvalarına bir karşılık olarak verilmiştir. Başkalarına da onlardan razı olunmasıyla lütuf olarak verilmesine bir engel yoktur. Kaldı ki, müttakilerden murat küfür ve yalanlamadan sakınanlar olması caizdir. Çünkü, küfür ve yalanlama içinde olanlara karşılık “müttakiler” nazara verilmiştir.[4>
16- لَهُمْ فِيهَا مَا يَشَاؤُونَ خَالِدِينَ “Ebedî olarak, onlar için orada diledikleri her şey vardır.”
Onlar için o cennette diledikleri bütün nimetler var. Belki de cennetteki her taife, kendi mertebesine uygun şeyler isteyecek. Çünkü görülen o ki, noksan mertebede olan biri, kâmil mertebede olanın istediği şeye iştah duyup idrak edemez.[5>
Ayette, bütün isteklere ancak cennette ulaşılabileceğine bir tenbih vardır.
كَانَ عَلَى رَبِّكَ وَعْدًا مَسْؤُولًا “Bu, Rabbinden bir vaaddir.”
Yani bu, Rabbinden istenmeye ve talep edilmeye layık bir vaaddir.
Veya bu, Rabbinden insanlar tarafından dualarında istenen bir vaattir. Mesela:
“Rabbimiz! Peygamberlerinle bize va’dettiklerini bize ver.” (Âl-i İmran, 194)
Veya melekler “Ey Rabbimiz! Onları ve onların ecdadından, eşlerinden ve nesillerinden salih olanları kendilerine vaad ettiğin Adn cennetlerine koy.” (Mü’min, 8) diyerek bunu ehli iman için istemişlerdir.
Ayette, “Bu Rabbine vacip bir vaat oldu” manası vardır. Çünkü vaadini yerine getirmemek Allah için imkânsızdır. Ancak “bu Allaha vaciptir” denilmez.[6>
Çünkü vaat edilenlere ilâhî iradenin taalluku, o vaadlerin yerine getirilmesinden daha öncedir.[7>
.
17- وَيَوْمَ يَحْشُرُهُمْ وَمَا يَعْبُدُونَ مِن دُونِ اللَّهِ فَيَقُولُ “O gün Rabbin onları ve Allah’tan başka taptıkları şeyleri toplayıp şöyle der:”O gün hem kendilerini, hem de Allahın dışında taptıkları ne varsa, hepsini haşrederiz.Ayette, akıl sahibi olmayanlar için kullanılan مَا “ma” edatı ile onların taptıklarının ifade edilmesi,
-Böyle söylenmesi daha kapsayıcı olmasındandır.
-Veya bununla vasıf murat edilmesinden, yani “onların mabutları” manası kastedilmesindendir.
-Veya tahkir için putların tağlibi söz konusudur.[8>
-Veya putlara tapanların daha çok olması itibarıyladır.
-Veya devamında gelen sual – cevaptan anlaşıldığına göre, burada taptıkları bildirilenler genel olmayıp, melekler, Hz. Üzeyir ve Hz. İsa’dır.
-Veya buradaki batıl mabutlardan murat putlardır, Allah onları konuşturmuştur.
-Veya insanların el ve ayaklarının konuşturulmasında denildiği gibi, hâl diliyle konuşmaları söz konusudur.
أَأَنتُمْ أَضْلَلْتُمْ عِبَادِي هَؤُلَاء أَمْ هُمْ ضَلُّوا السَّبِيلَ “Kullarımı siz mi saptırdınız, yoksa onlar kendileri mi yolu kaybettiler?”Bu kullarımı siz mi saptırdınız yoksa onlar sahih bir tefekkürle bakmamaları ve nasihat eden mürşidden yüz çevirmeleri sebebiyle kendileri mi yoldan çıktılar?Buradaki istifham (soru), öğrenmek için olmayıp, o batıl mabutlara tapanların başına vurmak ve kendilerini delilsiz bırakıp susturmak içindir.
18- قَالُوا سُبْحَانَكَ “Onlar dediler: Sübhansın, seni tenzih ederiz.”
Mabut yerine konulanlar kendilerine denilene taaccüple “Ya Rabbi, Seni tenzih ederiz” diyecekler. Çünkü, insanların mabut zannettikleri şeyler,
-Ya meleklerdir.
-Ya masum peygamberlerdir. (Hz. İsa gibi)
-Ya hiçbir şeye güç yetiremeyen cansız şeylerdir.
Veya bu suale muhatap olanlar, kendileri Cenab-ı Hakkın tesbih ve tevhidiyle nişaneli iken, O’nun kullarını yoldan çıkarmalarının kendilerine yakışmadığını hissettirmek için böyle demişlerdir.[9>
Veya böyle demeleri Allahı şeriklerden tenzih içindir.
مَا كَانَ يَنبَغِي لَنَا أَن نَّتَّخِذَ مِن دُونِكَ مِنْ أَوْلِيَاء “Seni bırakıp da başka dostlar edinmek bize yaraşmaz.”Masum olduğumuzdan veya gücümüz de olmadığından bizlerin Senin dışında dostlar edinmemiz söz konusu olamaz. Dolayısıyla başkalarını Senden başkasını dost edinmeye nasıl çağırırız?
وَلَكِن مَّتَّعْتَهُمْ وَآبَاءهُمْ حَتَّى نَسُوا الذِّكْرَ “Fakat sen onlara ve atalarına çok nimetler verdin, sonunda zikri unuttular.”Lakin Sen bunları ve ecdatlarını çeşit çeşit nimetlerle faydalandırdın, onlar da şehevî şeylere dalıp gittiler.
Seni anmaktan veya nimetlerini hatırlamak ve ayetlerini düşünmekten gafil oldular.
Cevaplarında, yoldan çıkmayı kesb yönüyle müşriklere nisbet ettiler. Allaha isnatları ise, Allahın onlara verdiği nimetlerle onları buna sevk etmiş olması cihetidir.
وَكَانُوا قَوْمًا بُورًا “Ve helak olmuş bir kavim oldular.”
Bunlar Senin kendileri hakkındaki hükmünde helâk olan bir kavimdi.
19- فَقَدْ كَذَّبُوكُم بِمَا تَقُولُونَ “(İlâh edindikleriniz) söyledikleriniz konusunda sizi yalancı çıkardılar.”Burada, müşriklerin ilah kabul ettikleriyle olan konuşmadan, müşriklere hitap edilmesine bir geçiş vardır.[10>
Yani, “işte bak, gördünüz.. Mabut kabul ettikleriniz sizi yalanladılar.”
Siz onlar hakkında
“Onlar ilahtırlar.”
“İşte onlar bizi yoldan çıkardı” diyordunuz. Ama onlar, bu sözlerinizde yalancı olduğunuzu ortaya koydular.
فَمَا تَسْتَطِيعُونَ صَرْفًا وَلَا نَصْرًا “Artık ne kendinizden azabı savabilir ve ne de kendinize yardım alabilirsiniz.”Dolayısıyla ne azabı kendinizden def edebilir, ne de bir yardım temin edebilirsiniz.
وَمَن يَظْلِم مِّنكُمْ نُذِقْهُ عَذَابًا كَبِيرًا “Ve sizden her kim zulmederse, ona çok büyük bir azap tattırırız.”Ey mükellefler! Sizden her kim zulmederse çok büyük bir azabı ona tattıracağız.
Büyük azaptan murat, cehennemdir. Ayet, her küfre ve fıska giren hakkında genel olsa da, bir kısım kayıtlarla anlamak gerekir. Yani, her kim küfre ve fıska düşüp tevbe ve taat ile bunları izale etmişse, âlimlerin ittifak ettiği gibi, azaptan kurtulur.
Bize göre zulmü olduğu halde affedilmişse, o da azaptan kurtulur.[11>
20- وَما أَرْسَلْنَا قَبْلَكَ مِنَ الْمُرْسَلِينَ إِلَّا إِنَّهُمْ لَيَأْكُلُونَ الطَّعَامَ وَيَمْشُونَ فِي الْأَسْوَاقِ “Senden önce gönderdiğimiz bütün peygamberler de şüphesiz yemek yerler, çarşılarda gezerlerdi.”Ayet, bu sûrenin yedinci ayetindeki sözlerine bir cevaptır.
وَجَعَلْنَا بَعْضَكُمْ لِبَعْضٍ فِتْنَةً “Sizi birbirinize imtihan sebebi kıldık.”
Ey insanlar! Sizleri birbirinizle imtihan etmekteyiz. Mesela, fakirler zenginlerle denenir, Peygamberler ümmetleriyle denenir. Ümmetlerinden bir kısmı onlara düşmanlık gösterir, eza verir.Ayet, Hz. Peygambere inanmayıp muhalefet edenlerin sözlerine karşı bir tesellidir.
Ayette kaza ve kadere bir delil vardır.
أَتَصْبِرُونَ “(Bakalım) sabredecek misiniz?”İmtihanın illetini beyan eder. Yani, “hanginizin sabredeceğini ortaya koyalım diye biz sizi birbirinizle denemekteyiz.” Bu ayetin bir benzeri “O, hanginizin amelce en güzel olduğunu denemek için ölümü ve hayatı yarattı.” (Mülk, 2) ayetidir.Veya ayet, insanların maruz kaldıkları çetin hâllere karşı sabretmelerine bir teşviktir.
وَكَانَ رَبُّكَ بَصِيرًا “Rabbin, her şeyi hakkıyla görendir.”Rabbin kimin sabrettiğini görendir.
Veya Rabbin kendisiyle imtihan ettiği şeyde ve gayrisinde doğru olanı görendir.
[1> Yani, onların Hz. Peygamberi kabul etmemelerinde en önemli bir unsur, ahi rete inanmamalarıdır.
[2> Bkz. Hadid, 21 ve Al-i İmran, 133
[3> Yani, aslında bu ilâhî vaat ilerde gerçekleşecektir. Ama vaat eden Allah olunca, buna olup bitmiş nazarıyla bakmak gerekir. Ayette de bundan dolayı “Orası onlar için bir mükâfat ve varılacak bir yerdir” denildi.
[4>Bu açıklamalar, “peki, müttaki olmayanlara ebedi cennet yok mu?” sorusuna bir cevaptır. Buna iki cihetle cevap verilmiştir:
1-“Müttaki” kelimesini “takva sahibi olanlar” şeklinde anladığımızda, bunlar o ebedi cennete takvalarına bir mükafat olarak girerler. Ama diğer ehl-i cennetin de lütuf olarak girmesine bir engel yoktur.
2-Öte yandan “müttaki” kelimesi, buradaki kullanımında “küfür ve yalanlamadan sakınan” anlamında kullanılmış olabilir. Bu anlam esas alındığında ebedi cennete alınan herkese şümulü olur. Çünkü, cennete girenlerin hepsi bu anlamda “müttakî”dirler.
[5> Öyle anlaşılıyor ki, Cennetteki herkes kendi mertebesine uygun isteklerde bulunacak ve istekleri kendisine verilecek. Ama bu istekler, kişilerin manevî makamlarını yansıtacak şekilde farklı farklı olacak. Şu dünyada da istekler seviyeye göre farklılık arzeder. Resimden anlayan biri resim sergisine gidip hayranlıkla ve zevkle seyrederken, bir başkası horoz dövüşüne gidip seyretmeyi tercih edebilir.
[6>Yani, Allahu Teâlâ fâil-i muhtardır, dilediğini yapar. Hiçbir fiilinde “şu Allaha vaciptir” denilmez. Ama o kendisi böyle yapacağını vaat etmiştir, vaadinde hulfetmek ise O’nun hakkında imkânsızdır.
[7> Yani, Allah böyle yapmayı, kendisi kendisine vacip kılmış, prensip edinmiştir.
[8> Arabçada “Ma” hayat ve akıl sahibi olmayanlar için , “Men” ise, hayat ve akıl sahibi olanlar için kullanılır. Bazan bazı edebi incelikler sebebiyle birbirlerinin yerine kullanıldıkları da olur. Mesela, taptıkları kişiler için “Ma” kullanıldığında, bu kişiler cansız ve akılsız olarak nazara verilir.
[9> Türkçede bu daha çok “estağfirullah” kelimesiyle ifade edilir. Mesela, “yalan mı söylüyorsun?” dediğimiz biri “estağfirullah” dediğinde böyle bir şeyden uzak olduğunu ifade etmiş olur.
[10> Buna “iltifat sanatı” denilir.
[11>Ayetin zâhirinden her zulmedenin büyük azaba maruz kalacağı anlaşılabilir. Yukarda yapılan açıklamalar, bunun bazı kayıtlarla mukayyet olduğuna dikkat çekmektedir.
21- وَقَالَ الَّذِينَ لَا يَرْجُونَ لِقَاءنَا “Bize kavuşmayı ummayanlar şöyle dediler:”
Ayetten murat, öldükten sonra dirilmeyi inkârları sebebiyle Allaha kavuşmayı ummayanlar veya kötü bir şekilde Ona gelmekten korkmayanlar.
Ayet metnindeki likâ, bir şeye vasıl olmak ve onu görmektir. Burada likâdan murat Allahın amellere karşılık vermesine kavuşmaktır. Bununla rüyetullahın murat edilmesi de mümkündür.
لَوْلَا أُنزِلَ عَلَيْنَا الْمَلَائِكَةُ “Keşke bize melekler indirilseydi.”
Bunlar dediler ki: Keşke bize melekler inse de, Muhammedin doğru söylediğini bildirseler!
Denildi ki: Bundan murat, “keşke bize Peygamber olarak melekler gelse!” manasıdır.
أَوْ نَرَى رَبَّنَا “Yahut Rabbimizi görseydik!”
Veya Rabbimizi görsek de Muhammedi tasdik etmemizi ve O’na uymamızı bize emretse!
لَقَدِ اسْتَكْبَرُوا فِي أَنفُسِهِمْ “Andolsun, onlar kendi iç dünyalarında büyüklük tasladılar.”
Böyle diyerek kendilerini çok yüksekte tuttular. Allahın en mükemmel kulları olan peygamberlere en kâmil vakitlerde verilen hallerin kendilerine verilmesini istediler, hatta “Rabbimizi görsek” diyerek daha da ileri gittiler.
وَعَتَوْ عُتُوًّا كَبِيرًا “Ve büyük bir taşkınlık gösterdiler.”
Zulümde en ileri noktaya ulaştılar. Öyle ki, gözleriyle mu’cizeleri gördüler, ama bunlardan yüz çevirdiler. Kendi habis nefisleri için, kudsî nefislere bile kolayca nasip olmayan şeyleri talep ettiler.
22- يَوْمَ يَرَوْنَ الْمَلَائِكَةَ لَا بُشْرَى يَوْمَئِذٍ لِّلْمُجْرِمِينَ “Fakat melekleri görecekleri gün, işte o gün mücrimlere hiçbir müjde yoktur.”Bundan murat, ölüm meleği veya azap meleği olabilir.
Ayette geçen “mücrimler” ifadesi ya geneldir, delil yoluyla diğer mücrimlere de o gün bir müjde olmayacağını ifade eder. Ama melekleri görecekleri o günde kendilerine bir müjde olmayacağının söylenmesi, başka bir vakitte af veya şefaatin onlar için söz konusu olmayacağı anlamına gelmez.
Veya buradaki “mücrimler” ifadesi, “o mücrimler” anlamında kıssası anlatılan mücrimlere hastır. “Onlar” demek yerine “O mücrimler” denilmesi,
-Cürümlerini tescillemek,
-Melekleri görmenin kendileri için müjde sayılmamasının sebebini bildirmek,
-Onları görmenin değil müjde, tam zıddı olacağının sebebini göstermek içindir.[1>
وَيَقُولُونَ حِجْرًا مَّحْجُورًا “Ve ‘hicran mahcura’ diyecekler.”
Kâfirler o gün “hicran mahcura” diyecekler. Bu, bir istiaze, yani Allaha sığınma ifadesidir. (Yani, “bizden uzak olun. Sizden Allaha sığınırız” diyecekler.)
Veya bu sözü söyleyenler melekler olabilir. Yani, “cennet size uzak olsun, müjde size haram olsun” diyecekler.
23- وَقَدِمْنَا إِلَى مَا عَمِلُوا مِنْ عَمَلٍ فَجَعَلْنَاهُ هَبَاء مَّنثُورًا “Amel olarak ne yapmışlarsa onlara varır ve onları heba-i mensura (saçılmış zerrelere) çeviririz.”
Küfürleri sâbit olmakla beraber,
-Misafire ikramda bulunmak,
-Sıla-i rahim yapmak,
-Muhtaçlara yardım etmek gibi yapmış oldukları güzel amellerini boşa çıkarırız. Çünkü, itibara alınması için gereken iman şartı kendilerinde bulunmamaktadır.
Ayette şöyle bir teşbih vardır: Onların hâl ve amelleri, sultanlarına karşı
Hebâ kelimesi, güneş ışığında pencereden sızan ışıkta görülen tozlardır. Onların amellerinin un ufak hâle getirilmesi ve bir işe yaramaması bu kelime ile anlatıldı.
Artık tekrar bir araya getirilememe yönüyle de saçılmış olmalarına dikkat çekildi.
24- أَصْحَابُ الْجَنَّةِ يَوْمَئِذٍ خَيْرٌ مُّسْتَقَرًّا وَأَحْسَنُ مَقِيلًا “O gün cennet ashabının kalacakları yer daha hayırlı, dinlenecekleri yer daha güzeldir.”O gün cennet ehli, hoşça vakit geçirmek üzere en hayırlı mekânlarda olurlar, oturup sohbet ederler.
Aileleriyle en güzel dinlenme şartlarına hâiz olarak tatlı tatlı beraber olurlar.
Ayette geçen “megîl” kaylule yapılan yer demektir. Onların dinlenme yerleri, mecazen böyle ifade edilmiştir. Çünkü cennette uyku olmayacaktır. Bunun “ahsen” yani en güzel olması, gerek suret, gerekse bir istirahat yerini güzel kılan neler varsa, bu özelliklerin orada mevcut olduğuna bir remizdir. “Müstekarr ve megîl” kelimelerinden biriyle masdar veya zaman murat edilmesi muhtemeldir. Bunda, onların mekânlarının ve zamanlarının hayal edilebilecek en hoş şekilde olacağına bir işaret vardır.
Ayette “daha hayırlı” ve “daha güzel” şeklinde ifade edilmesi,
-Ya mutlak manada ziyadeliği göstermek içindir.
-Veya dünyadaki refah ehline nisbetle çok daha hayırlı ve çok daha güzel yerlerde olduklarını anlatmak içindir.
Rivayete göre, kıyamette yarım gün içinde insanların muhasebesi yapılır. Sonra cennet ehli cennette, cehennem ehli de cehennemde kaylule yapar[2>
25- وَيَوْمَ تَشَقَّقُ السَّمَاء بِالْغَمَامِ وَنُزِّلَ الْمَلَائِكَةُ تَنزِيلًا “O gün gök bulutlar şeklinde parçalanacak ve melekler bölük bölük indirilecektir.”
Bundan murat “Onlar bulut gölgeleri içinde Allah’ın ve meleklerin kendilerine gelmesini ve işin bitirilmesini mi bekliyorlar?” (Bakara, 210) ayetinde anlatılan durumdur. Melekler bu bulutlar içinde insanların amel defterleriyle inerler.
26- الْمُلْكُ يَوْمَئِذٍ الْحَقُّ لِلرَّحْمَنِ “O gün gerçek hükümranlık Rahmân’ın-dır.”
O gün mülk ve saltanat, Allah hakkında sabittir. Çünkü o gün her hükümran olanın hükümranlığı bitmiş olur, ancak Onun hükümranlığı kalır.
وَكَانَ يَوْمًا عَلَى الْكَافِرِينَ عَسِيرًا “Ve kâfirlere zorlu bir gün olacaktır.”
27- وَيَوْمَ يَعَضُّ الظَّالِمُ عَلَى يَدَيْهِ “O gün zalim kimse ellerini ısıracak.”
O gün zâlim kişi pişmanlığının şiddetinden ellerini ısırır. “Ellerini ısırmak,” “parmaklarını yemek”, “dişlerini gıcırdatmak” gibi ifadeler kin ve pişmanlıktan kinayedirler. Çünkü kin ve pişmanlık hâllerinde bu tarz görünümler meydana gelir.Ayette geçen “zâlim”den murat, cinstir. Yani, bütün zâlimleri içine alır.Denildi ki: Bundan murat Ukbe Bin Ebi Muayt’tır. Bu kişi Hz. Peygamberle sıkça beraber bulunurdu. Bir defasında Hz. Peygamberi evine yemeğe davet etti. Hz. Peygamber kelime-i şehadeti getirmeden yemeğinden yemeyeceğini söyledi. Ukbe, kelime-i şehadeti getirdi.Übey Bin Halef, Ukbe’nin arkadaşı idi. Yaptığı şeyden dolayı Ukbeyi ayıpladı. “Dininden mi döndün?” diye sordu. Ukbe, “hayır”, dedi. “Evimde iken kelime-i şehadeti getirmezsem yemeğimden yemeyeceğini yeminle söyleyince kendisinden utandım, söyledim.”Bunun üzerine Übey şu teklifte bulundu: “Onun yanına varıp ensesine vurmadan ve yüzüne tükürmeden dönersen, ben de senden razı olmam.”
Ukbe gitti, Hz. Peygamber secdede iken Übeyin dediğini yaptı. Hz. Peygamber kendisine şöyle dedi: “Seninle Mekke dışında karşılaştığımda başını kılıçla vuracağım.”
Ukbe, Bedir savaşında esirler arasındaydı. Hz. Peygamber, Hz. Aliye emretti, O da kılıçla Ukbeyi öldürdü.Hz. Peygamber Uhud’da Übey ile mübarezede bulundu, mızrak ile onu yaraladı. Übey, Mekke’ye döndü ve öldü.
يَقُولُ يَا لَيْتَنِي اتَّخَذْتُ مَعَ الرَّسُولِ سَبِيلًا “Diyecek Yazıklar olsun bana! Keşke Peygamberin yanında bir yol tutsaydım!”O zaman o zalim der ki: Keşke peygamberle beraber, ben de kurtuluşa götüren bir yol edinseydim.Veya, O’nunla beraber olsaydım. O’nun gittiği yoldan gitseydim de dalalet yollarına düşmeseydim.
28- يَا وَيْلَتَى لَيْتَنِي لَمْ أَتَّخِذْ فُلَانًا خَلِيلًا “Yazıklar olsun bana! Keşke falanı dost edinmeseydim.”
29- لَقَدْ أَضَلَّنِي عَنِ الذِّكْرِ بَعْدَ إِذْ جَاءنِي “Andolsun, zikir bana geldikten sonra beni ondan o saptırdı.”
Zikirden murat,
-Allahın zikri,
-O’nun kitabı,
-Peygamberin nasihati,
-Veya kelime-i şehadettir.
وَكَانَ الشَّيْطَانُ لِلْإِنسَانِ خَذُولًا “Ve şeytan insanı yapayalnız ve yardımcısız bırakır.”
Şeytandan murat,
-Kendisini yoldan saptıran kötü arkadaşı,
-Veya İblistir. Çünkü İblis onu zikre muhalefete ve Peygambere karşı gelmeye sevk etmiştir.
-Veya bundan murat, şeytanlık yapan her türlü insî ve cinnî şeytan olabilir.
Şeytan insana dost görünür, ardından da onu helâke sürükler, sonra da sahip çıkmaz, yalnız bırakır, hiçbir fayda vermez.
30- وَقَالَ الرَّسُولُ “Peygamber dedi ki:”
Hz. Peygamber o gün, veya dünyada iken kederini Allaha şöyle arzeder:
يَا رَبِّ إِنَّ قَوْمِي اتَّخَذُوا هَذَا الْقُرْآنَ مَهْجُورًا “Ya Rabbi! Kavmim bu Kur’ân’ı mehcûr yaptılar.”
Ya Rabbi, benim kavmim olan Kureyş, bu Kur’anı
-Terkederek
-Ve başkalarını alıkoyarak mehcûr bıraktılar.Hz. Peygamber şöyle buyurur: “Bir kimse Kur’anı öğrense, sonra da mushafını asıp onu anlamaya çalışmasa, onu okumasa, kıyamet günü boynuna Kur’an asılı olduğu hâlde gelir. Kur’an şöyle der: Ya Rabbi, bu kulun beni mehcûr bıraktı, terk etti. Benimle onun arasında hükmünü ver.”Bundan murat, Kur’anı duyduklarında onu terk etmeleri, insanlar anlamasın diye gürültü yapmaları da olabilir.
Veya onun hakkında “eskilerin masalları” şeklinde iddiada bulunmalarıdır.
Hz. Peygamberin bu serzenişinde, kavmini korkutmak vardır. Çünkü peygamberler kavimlerini Allaha şikayet ettiklerinde, azabın gelmesi uzun sürmez.
31- وَكَذَلِكَ جَعَلْنَا لِكُلِّ نَبِيٍّ عَدُوًّا مِّنَ الْمُجْرِمِينَ “Ve işte biz böyle herpeygamber için mücrimlerden bir düşman yapmışızdır.”
Sana mücrim kimselerden düşman olduğu gibi, her peygambere de mutlaka düşman çıktı. Öyleyse, onlar sabrettiği gibi, Sen de sabret.
Ayette, Allahu Teâlânın şerrin de yaratıcısı olduğuna bir delil vardır.[3>
“Düşman” kelimesi hem bir kişi için, hem de çoğul anlamda kullanılır.[4>
وَكَفَى بِرَبِّكَ هَادِيًا وَنَصِيرًا “Hidayet verici ve yardımcı olarak Rabbin yeter.”
Onları kahır yoluna sevketmede ve onlara karşı sana yardımda Rabbin Sana yeter.
32- وَقَالَ الَّذِينَ كَفَرُوا لَوْلَا نُزِّلَ عَلَيْهِ الْقُرْآنُ جُمْلَةً وَاحِدَةً “Ve inkâr edenler dediler: Kur’ân Ona, toptan bir defada indirilseydi ya!”
“Önceki üç kitap gibi, Kur’an da bir defada indirilseydi ya” dediler.
Bu, kendilerine fayda vermeyecek bir itirazdır. Çünkü onun mu’cizeliği, bir defada indirilmesi veya parça parça indirilmesiyle farklılık arzetmez. Kaldı ki, parça parça indirilmesinde, ayetin devamında işaret edildiği üzere pek çok faydalar vardır.
كَذَلِكَ لِنُثَبِّتَ بِهِ فُؤَادَكَ “Biz, kalbini pekiştirmek için onu böyle yaptık
(kısım kısım indirdik.)”Böyle indirişimiz onu daha kolay ezberlemen ve daha iyi anlaman içindir. Böylece, Kur’an kalbine iyice yerleşir, kalbin onunla kuvvet bulur. Çünkü Hz. Peygamberin hâli Hz. Musa, Hz. Davud ve Hz. İsa’dan farklı idi. Onlar okuma yazma biliyorlardı, Hz. Peygamber ise ümmî idi. Kur’an kendisine bir defada indirilseydi, hıfzı yorucu olurdu, belki de gerçekleşmezdi. Çünkü bir şeyi yutmak, peyderpey gerçekleşir.
-Ayrıca, olaylara göre ayetlerin inmesi, daha iyi anlamayı ve manaya dalmayı icap ettirir.
-Peyderpey indiğinde her bir kısmına karşı benzerini getirmelerinde meydan okur, onlar da muarazasından aciz kalınca bu durum Hz. Peygamberin kalbinin kuvvetini ziyade kılar.
-Hz. Cebrailin değişik zamanlarda Kur’an ayetlerini getirmesi, Hz. Peygamberin kalbini takviye eder.
-Kur’anın bir defada inmemesiyle nâsih-mensuh bilinir.
-Ayetler olaylara cevap olarak inince, lafızların manaya olan delâletine mevcut hâlin karineleri de ilâve olur, bu da belağata yardım eder.
وَرَتَّلْنَاهُ تَرْتِيلًا “Ve onu ağır ağır okuduk.”
Biz onu Sana yirmi üç sene boyunca peyder pey, parça parça okuduk.
Tertil kelimesi, dişlerin arasının birbirinden ayrılması gibi tane tane olmayı ifade eder.
33- وَلَا يَأْتُونَكَ بِمَثَلٍ إِلَّا جِئْنَاكَ بِالْحَقِّ وَأَحْسَنَ تَفْسِيرًا “Onlar sana hiçbir mesel getirmezler ki (buna karşılık) sana gerçeği ve en güzel tefsiri getirmiş olmayalım.”
Onlar, Senin nübüvvetini tenkid amacıyla, sanki batıl olmada mesel hâline gelmiş ne gibi hayret verici isteklerde bulunurlarsa bulunsunlar, biz Sana sadra şifa olacak, meseleyi hâlledecek cevabı getirdik.Ve açıklama olarak, onların taleplerinden daha güzelini açıkladık.
Veya onlar Seninle alakalı “keşke hâli şöyle olsaydı” dedikleri durumlardan daha güzellerini biz sana verdik. Ama bunu hikmetimize uygun ve Senin gönderiliş gayene muvafık bir şekilde yaptık.
34- الَّذِينَ يُحْشَرُونَ عَلَى وُجُوهِهِمْ إِلَى جَهَنَّمَ “Yüzüstü cehenneme sürüklenecek olanlar var ya…”
Onlar, yüz üstü sürüklenerek cehenneme götürülürler.
Bundan murat, kalplerinin süfliyata (süfli şeylere, şehvanî lezzetlere) bağlı olması, yüzlerinin hep böyle seviyesiz hâllere yönelmiş olması da olabilir.
Hz. Peygamber şöyle buyurur: “İnsanlar kıyamet günü üç farklı şekilde haşredilir:
-Bir kısım hayvanlar gibi dört ayaklı,
-Bir kısmı iki ayak üzerinde,
-Bir kısmı da yüz üstü sürünerek.
أُوْلَئِكَ شَرٌّ مَّكَانًا وَأَضَلُّ سَبِيلًا “İşte onlar konumları itibariyle daha kötü, tuttukları yolca daha sapıktırlar.”Bunların, kendisiyle mukayese edildikleri Hz. Peygamber yanında konumca daha şerli, yolca daha sapmış olmaları “De ki: Allah katında sevabı! bundan daha kötü olanları size haber vereyim mi?” (Maide, 60) ayeti tarzında bir üslûbtur.[5> Sanki şöyle denilmiştir: Onları böyle taleplere, suallere sevkeden şey, kendilerine bakmadan Hz. Peygamberin konumunu küçük görmek, yolunun dalâlet olduğunu iddia etmek ise şunu bilsinler ki, kendileri konum itibarıyla daha kötü ve yolca daha sapmış durumdadırlar.
Denildi ki: Ayet, cennet ehlinin durumunu anlatan ayetle muttasıldır: (Furkan, 24)[6>
[1>Yani, o mücrimler “keşke bize melekler indirilseydi” diyorlardı. Bu temennileri gün gelip gerçek olacak. Ama o gün mücrimler buna sevinemeyecekler. Çünkü gelen ölüm meleği ruhlarını alacak, azap meleği kendilerine azap verecek. Dolayısıyla, mücrim olmaları melekleri görünce sevinmelerine engel olacak. Suçlu kimselerin polisi görünce daralmaları gibi..gelen bir topluluğa benzer. Sultan, onların mallarına varır, paramparça yapar, hepsini işe yaramaz hâle getirir, geride bir eser bırakmaz.
[2>Kaylule, öğle vakti bir miktar dinlenmektir. Cennettekiler, hesabı düzgün vermenin keyfiyle cennette zevklerine bakarken, cehennem ehli azaplarıyla baş başa kalırlar. Artık cennettekilere bir yorgunluk yoktur, cehennemdekilere de rahat yüzü görmek olmayacaktır.
[3> Mu’tezile mezhebi, şerrin yaratılmasının Allaha nisbet edilmesini uygun görmediklerinden “kul, kendi fiillerinin yaratıcısıdır” deyip kula nisbet ederler. Üstteki ayette olduğu tarzdaki nisbetleri de te’vil cihetine giderler.
[4> Ayette “her peygamber için mücrimlerden bir düşman kıldık” derken “düşmanlar” anlamındadır. Nitekim “düşmanı yendik” dediğimizde, onların bir kişi olması gerekmez.
[5>“Ukubet” kelimesinin şerde kullanılması gibi, aslında ayetteki “mesûbe” kelimesi hayırlı şeyler için kullanılır. Burada şerde kullanılması “onların kendi aralarındaki selamlaşmaları, birbirlerine tokat atmalarıdır” deyiminde olduğu gibidir.
[6> Yani, cennet ehli en güzel nimetler içinde keyiflerine bakarken, bunlar yüz üstü cehenneme sürükleneceklerdir. Böyle olunca, bunların hâliyle cennet ehlinin hâli mukayese bile girmez.
35- وَلَقَدْ آتَيْنَا مُوسَى الْكِتَابَ “Andolsun ki Musa’ya Kitabı verdik.”
وَجَعَلْنَا مَعَهُ أَخَاهُ هَارُونَ وَزِيرًا “Ve kardeşi Harun’u da Ona yardımcı yaptık.”
Hz. Harun, insanları hakka davette ve dinin yüceltilmesinde Hz. Musaya yardımcı oluyor, Onun bir kısım yükünü yükleniyordu. O’na vezir (yardımcı) olması, nübüvvetle müşterek olmalarına aykırı değildir. Çünkü bir şeyde müşterek olanlar, birbirlerine yardımcı konumundadırlar.
36- فَقُلْنَا اذْهَبَا إِلَى الْقَوْمِ الَّذِينَ كَذَّبُوا بِآيَاتِنَا “Haydi âyetlerimizi yalanlayan o kavme gidin” dedik.”Yani, Firavun ve kavmine gidin.
فَدَمَّرْنَاهُمْ تَدْمِيرًا “Sonunda onları yerle bir ettik.”
Onlar da gittiler. Ama, Firavun ve kavmi, onları yalanladılar. Biz de onları yerle bir ettik.
Burada, maksada uygun bir şekilde Hz. Musa’nın kıssasından çok kısa olarak söz edildi. Bununla,
-Peygamberlerin gönderilmesiyle kavimlerinin artık Allah katında bir mazeretleri kalmadığı anlatıldı.
-Peygamberlerin gönderilmesiyle, kavimlerinin yerle bir edilmeyi hak ettikleri mesajı verildi.
Devamında nazara verilen helâk olan kavimler tarihi seyir itibarıyla olmayıp, hüküm itibarıyla anlatılmaktadır.
37- وَقَوْمَ نُوحٍ لَّمَّا كَذَّبُوا الرُّسُلَ أَغْرَقْنَاهُمْ “Nûh kavmini de, peygamberleri yalanladıkları vakit suda boğduk.”Hz. Nûhun kavminin “peygamberleri yalanlaması” şu cihetlerden değerlendirilebilir:
-Ya Hz. Nûhu ve ondan önceki peygamberleri yalanlayanlardır.
-Veya sadece Hz. Nûhu yalanlamışlardır. Ama bir peygamberi yalanlamak, hepsini yalanlamak hükmünde olduğundan, ayette böyle ifade edilmiştir.
-Veya Brahmanlarda olduğu gibi “peygamberlere imanı” yalanlamışlardır.
وَجَعَلْنَاهُمْ لِلنَّاسِ آيَةً “Ve onları insanlara bir ibret yaptık.”
Onların boğulmasını veya kıssasını insanlara bir ibret yaptık.
وَأَعْتَدْنَا لِلظَّالِمِينَ عَذَابًا أَلِيمًا “Ve zalimler için çok elim bir azap hazırladık.”
Ayette bahsedilen “zalimler” Hz. Nûhun kavmi olabileceği gibi, bu kıssa münasebetiyle genel bir hüküm de olabilir.Şayet bununla Hz. Nûhun kavmi murat ise, “onlar için” demeyip “o zalimler için” şeklinde ifade edilmesi, onların zulmünü ortaya koymak içindir.
38- وَعَادًا وَثَمُودَ وَأَصْحَابَ الرَّسِّ وَقُرُونًا بَيْنَ ذَلِكَ كَثِيرًا “Ad’ı, Semud’u, Ashab-ı Ress’i ve bunlar arasında daha bir çok nesilleri de (helak ettik.)”Ashab-ı Ress, putlara tapan bir kavimdi. Allahu Teâlâ kendilerine Hz. Şuaybı gönderdi, ama O’nu yalanladılar. Kendileri Ress denilen kuyunun etrafında iken kuyu çöktü, hem kendileri, hem de diyarları yerin altında kaldı.Denildi ki: Ress, Yemame tarafında bir beldedir. Burada Semud kavminden geriye kalanlar yaşıyordu. Kendilerine bir peygamber gönderildi, ama O’nu katlettiler, bunun üzerine helâk oldular.Denildi ki: Ress, Ashab-ı Uhdud’tur.
Denildi ki: Antakya kuyusudur. Orada Habib-i Neccarı öldürmüşlerdi.
Denildi ki: Onlar, peygamber Hanzale Bin Safvanın ashabıdır. Allah onları kendisinde her türlü renk olan bir kuşla mübtela kılmıştı. Boynunun uzunluğu sebebiyle buna “Anka Kuşu” demişlerdi, dağda yaşıyordu. Av bulamadığında çocuklarına saldırıyor, kapıp götürüyordu. Peygamberleri Hanzale, kuşa beddua etti ve isabet eden yıldırımla kuş öldü. Onlar da Hanzaleyi öldürdüler ve bu yüzden helâk edildiler.Denildi ki: Ress Ashabı peygamberlerini yalanlayan ve onu kuyuya atan bir kavimdir.
“Ve bunlar arasında daha bir çok kurûn’u (nesilleri) (helak ettik.)”
Ve burada anlatılanlar arasında, ancak Allahın bileceği daha nice kurun’ları/ nesilleri helâk ettik.Ayet metninde geçen “kurûn”, “karn” kelimesinin çoğuludur. Kırk, yetmiş, yüzyirmi yıl gibi devirlere verilen bir isimdir:
39- وَكُلًّا ضَرَبْنَا لَهُ الْأَمْثَالَ “Onların her birine misaller getirdik.”Onların her birine, öncekilerin hayret verici ibretli kıssalarını açıklamıştık. Bunu hem bir uyarı olarak, hem de bir mazeretleri kalmasın diye yaptık. Ama onlar küfürde ısrar edince helâk edildiler:
وَكُلًّا تَبَّرْنَا تَتْبِيرًا “(Ama öğüt almadıkları için) hepsini kırdık geçirdik.”
Onların hepsini kırıp geçirdik, mahv u perişan ettik.
40- وَلَقَدْ أَتَوْا عَلَى الْقَرْيَةِ الَّتِي أُمْطِرَتْ مَطَرَ السَّوْءِ “Andolsun, onlar (Seninkavmin), belâ yağmuruna tutulan beldeye uğradılar.”Kur’anın ilk muhatapları olan Kureyş kavmi, Şama ticarete giderlerken, Lût kavminin yaşadığı yerden geçiyorlardı. Beldeden murat Sedom olup üzerlerine taş yağdırılmıştı.
أَفَلَمْ يَكُونُوا يَرَوْنَهَا “Yoksa onu görmüyorlar mıydı?”
Oradan geçerken Allahın azap eserlerini görüp de ibret almıyorlar mı?
بَلْ كَانُوا لَا يَرْجُونَ نُشُورًا “Hayır! (Görüyorlardı, fakat) tekrar dirilmeyi ummuyorlardı.”
Ama kâfir olduklarından yeniden dirilmeyi ve o âlemde azabı beklemiyorlardı. Bundan dolayı da ibret gözüyle bakıp ders alamıyorlardı. Oradan geçerken, üzerine binip gittikleri hayvanlar gibi geçiyorlardı.Veya mana şöyle olabilir: “Mü’minlerin sevap ümidiyle ahirette umdukları gibi bir umutları yoktu.”
-Veya Tühame lügatinde kelimenin manasına göre, tekrar dirilmekten korkmuyorlardı.
41- وَإِذَا رَأَوْكَ إِن يَتَّخِذُونَكَ إِلَّا هُزُوًا “Onlar Seni görünce ancak eğlenceye alırlar.”
أَهَذَا الَّذِي بَعَثَ اللَّهُ رَسُولًا “Allah’ın bir elçi olarak gönderdiği bu mu?”
“Bu mu?” derken tahkir için söyledikleri anlaşılmaktadır. Öyle görülüyor ki, onlar son derece ileri bir tehekküm ve alayla böyle demişlerdir.Yoksa şöyle demeleri gerekirdi: “Allah beni bir rasûl olarak gönderdi” iddiasında bulunan bu kimse mi?”
42- إِن كَادَ لَيُضِلُّنَا عَنْ آلِهَتِنَا لَوْلَا أَن صَبَرْنَا عَلَيْهَا “Biz, ilâhlarımıza sımsıkı sarılmasaydık neredeyse bizi ilâhlarımızdan uzaklaştıracaktı.”
Yoğun bir gayretle tevhide çağırması ve zihni iknaya yönelik pek çok deliller, mu’cizeler getirmesiyle neredeyse bizi ilahlarımıza ibadetten alıkoyacaktı.
وَسَوْفَ يَعْلَمُونَ حِينَ يَرَوْنَ الْعَذَابَ مَنْ أَضَلُّ سَبِيلًا “Onlar yakında azabı gördükleri zaman, yolca kimin daha sapık olduğunu bilecekler.”“Neredeyse bizi ilahlarımızdan uzaklaştıracaktı” ifadelerine bir cevap gibidir. Çünkü onların sözleri, Hz. Peygamberin yolunun sapık olduğunu gerektirir. “Onlar yakında azabı gördükleri zaman, yolca kimin daha sapık olduğunu bilecekler” ifadesi ise, Hz. Peygamberin yolunun değil, kendi gittikleri yolun sapık olduğunu bildirmektedir.
Ayette, Allah onlara mühlet verse bile ihmal etmeyeceği hususunda bir uyarı ve delâlet vardır.
43- أَرَأَيْتَ مَنِ اتَّخَذَ إِلَهَهُ هَوَاهُ “İlahını hevâsı edineni gördün mü?”
Ona uymak, dinini ona bina etmek, hiçbir delili işitmemek ve görmemek suretiyle hevâsını ilahı edineni gördün mü?
Ayette “ilahı” kelimesinin hevâ kelimesinden önce gelmesinde özel bir vurgu vardır.[1>
أَفَأَنتَ تَكُونُ عَلَيْهِ وَكِيلًا “Şimdi ona sen mi vekil olacaksın?”
Artık hâli böyle olan birini Sen mi şirkten ve günahlardan koruyacaksın?
“İlahını hevâsı edineni gördün mü?” ayetindeki soru hayrete sevketmek içindir.
Buradaki soru ise, inkâr içindir.[2>
44- أَمْ تَحْسَبُ أَنَّ أَكْثَرَهُمْ يَسْمَعُونَ أَوْ يَعْقِلُونَ “Yoksa Sen, onların çoğunun gerçekten dinleyeceğini yahut aklını kullanacağını mı sanıyorsun?”
Yoksa Sen onların çoğunun dinlediklerini veya akıllarını kullandıklarını sanıp mu’cizeler veya deliller onlara fayda verecek diye kendilerine ihtimam gösteriyor ve imana gelmelerini mi umuyorsun? Ayetin bu kısmı, onların ilahlarını hevâları edinmelerini kınamaktan daha şiddetli bir kınamadır.Ayette “onlar” demek yerine “onların çoğu” denilmesi,
-Onlardan bir kısmının ilerde iman edecek olmasından,
-Bazılarının hak olanı akletmelerinden,
-Kimisinin kibrinden dolayı kabule yanaşmadığından,
-Kimisinin de riyaset elden gider korkusuyla imana girmediğindendir.
إِنْ هُمْ إِلَّا كَالْأَنْعَامِ “Onlar ancak hayvanlar gibidir.”
Onlar,
-Kulaklarıyla ayetleri işittikleri hâlde bunlardan faydalanmamaları,
-Ve o kadar deliller, mu’cizeler gördükleri hâlde düşünmemelerinden dolayı ancak hayvanlar gibidirler.
بَلْ هُمْ أَضَلُّ سَبِيلًا “Hatta yolca daha sapıktırlar.”
Çünkü hayvan,
-Kendisini kullanan kimseye boyun eğer.
-Kendisine iyi muamele yapanı kötü muamele yapandan ayırır.
-Kendisine fayda verecek şeyin peşinde gider, zarar verecek şeyden ise kaçınır.
Şu kâfirler ise
-Onları yaratan Rabbe boyun eğmiyorlar.
-Onun iyi muamelesini şeytanın kötü muamelesinden ayırt edemiyorlar.
-En büyük menfaat olan sevaba talip olmuyorlar, en şiddetli zarar olan İlâhi cezadan sakınmıyorlar.
-Öte yandan hayvanlar, her ne kadar hakkı bilmese ve sevap kazandıracak bir hayır işlemese bile, hiç olmazsa batıl bir inançları olmuyor ve şer işlemiyorlar. Ama bu kâfirler öyle değiller.[3>
-Keza, hayvanların cehâleti kimseye zarar vermez. Ama bu kâfirlerin cehaleti fitneyi dalgalandırıyor, insanları haktan alıkoyuyor.
-Ayrıca, hayvanlar için bir kemâl kazanma imkânı söz konusu değildir, bundan dolayı “neden kemâl elde etmediler” diye kusurlu bulunmazlar ve ayıplanmazlar. Ama kâfirler, kemâl mertebeleri elde etmeye kabiliyetleri varken bunları değerlendirmediklerinden dolayı kusurludurlar, bu ihmâllerine karşılık en büyük cezaya layıktırlar.
[1> Yani, “hevâ’sını ilahı edinmekle”, “ilâhını hevâ’sı edinmek” vurgu noktasında farklıdırlar.
[2> Yani, böyle birini Sen de koruyamazsın.
[3> Hakka inanmadıkları gibi batıla inanıyorlar, sevap kazandıracak işler yapma dıkları gibi günah kazandıracak işler yapıyorlar.
45- أَلَمْ تَرَ إِلَى رَبِّكَ كَيْفَ مَدَّ الظِّلَّ “Rabbine bakmadın mı gölgeyi nasıl uzattı.”
“Rabbine bakmadın mı” ifadesi, “Rabbinin sanatına bakmadın mı?” demektir.
Mana, “Gölgeye bakmadın mı Rabbin onu nasıl uzattı” şeklinde iken “Rabbine bakmadın mı, gölgeyi nasıl uzattı?” denilmesinde aslında akla hitap eden bu delilin, gözle görülür gibi gayet açık olduğunu hissettirmek vardır.
Gölgenin delil oluşu,
-Sonradan meydana gelmiş olması (hudus),
-İmkân dairesindeki bazı sebeplerle, faydalı bir şekilde kendisinde tasarrufta bulunulmasıdır.
Bu hâl gösterir ki, bu durum bir Sani-i Hakîmin fiilidir.
Gölgenin uzatılmasından murat, en hoş bir hâlde, güneşin doğmasına yakın zamanda gölgenin her tarafa uzanması da olabilir.Çünkü, insan tabiatı karanlıktan hoşlanmaz. Karanlık, görmeyi engeller. Güneşin şuası da havayı sıcak yapar ve gözü kamaştırır. Ama, sabah gün doğmazdan önceki gölgenin her tarafı kuşatmış o latif hâli böyle arızalardan uzaktır. Cennetin vasfında “orada bir zıll-i memdud “uzamış gölgeler” vardır” denilmesi de bu güzellik yönündendir.[1>
وَلَوْ شَاء لَجَعَلَهُ سَاكِنًا “Dileseydi onu elbet hareketsiz kılardı.”
Allah şayet dilese, güneşi tek vaziyette tutmakla gölgeyi sabit kılardı.
ثُمَّ جَعَلْنَا الشَّمْسَ عَلَيْهِ دَلِيلًا “Sonra biz güneşi, ona (gölgeye) bir delil kıldık.”
Çünkü güneş olmadan gölge de olmaz. Gölgenin farklı farklı oluşu ve hareketi, güneşin hareketi sebebiyledir.
46- ثُمَّ قَبَضْنَاهُ إِلَيْنَا قَبْضًا يَسِيرًا “Sonra da onu yavaş yavaş kendimize çektik.”
Sonra, gölgenin bulunduğu yerlere güneş ışıklarını göndererek azar azar gölgeyi ortadan kaldırırız. Gölgenin uzatılması ve azar azar ortadan kaldırılmasıyla kâinatta nice maslahatlar ve mahlûkat için sayılamayacak kadar menfaatler meydana gelmektedir.
Ayette geçen “sonra” ifadesi, her iki yerde de, (zaman itibarıyla olmayıp)
-Ya “sonra” ile ifade edilen her iki durumun, öncesinde belirtilen duruma göre daha ileri olmasından,
-Veya bunların ortaya çıkma vakitlerinin başlangıçlarının daha ileri olmasındandır.
Denildi ki: Allah semayı ışıksız olarak bina ettiğinde, gölgeyi uzattı. Semanın altında arzı yaydı, semanın gölgesini arzın üzerine bıraktı. Dileseydi bu hâl üzere sabit kılardı. Sonra, gölgeye bir delil olmak üzere güneşi yarattı. Yani, yolcunun rehbere tabi olması gibi, gölgeyi güneşe tâbi kıldı. Çünkü gölge güneşin hareketine göre farklılık arzeder, onun değişmesiyle değişir. Sonra peyderpey en noksan hâline ulaşır.Gölgenin “kabz-ı yesir” ile, yani kolayca toplanması kıyamet koptuğundaki duruma da işaret edebilir. Yani, kıyamet koptuğunda gölge yapan ve kendisinde gölge meydana gelen varlıkların ortadan kalkmasıyla, gölge de kolayca ortadan kaldırılmış olur.[2>
47- وَهُوَ الَّذِي جَعَلَ لَكُمُ اللَّيْلَ لِبَاسًا وَالنَّوْمَ سُبَاتًا “O ki geceyi sizin için örtü ve uykuyu bir istirahat kıldı.”Gecenin karanlığı, her şeyi örtmesi cihetiyle elbiseye benzetilmiştir.Uykuyu da meşguliyetlerden alakanızı keserek bedenleriniz için bir rahatlık kıldı.Veya “O Allah ki, gece vakti sizi vefat ettirir (ölü gibi uyutur).” (En’am, 60) ayetinde nazara verildiği gibi, uykuyu ölüm gibi kıldı.
وَجَعَلَ النَّهَارَ نُشُورًا “Gündüzü de nüşur yaptı.”Gündüzü de maişet temini için insanların her tarafa intişar ettiği bir zaman dilimi yaptı.Veya, uykudan uyanmayı, ba’s-ü badel mevt (ölümden sonra dirilmek) misali kıldı.Bunda, uyku ve uyanıklığın ölüm ve yeniden dirilmeye nümune olduğuna bir işaret vardır.Hz. Lokman, oğluna şöyle demişti: Yavrucuğum, uyuyup uyandırıldığın gibi ölecek, sonra haşirde diriltileceksin.
48- وَهُوَ الَّذِي أَرْسَلَ الرِّيَاحَ بُشْرًا بَيْنَ يَدَيْ رَحْمَتِهِ “O ki rüzgarları rahmetinin önünde müjdeci olarak gönderdi.”
Allah, yağmurdan önce müjdeleyici rüzgârlar gönderdi.
وَأَنزَلْنَا مِنَ السَّمَاء مَاء طَهُورًا “Ve gökten tertemiz bir su indirdik.”
“Sizi tertemiz kılmak için gökten üzerinize yağmur indiriyordu.” (Enfal, 11) ayetinden hareketle, tertemiz kılan bir su indirdik.
Hadislerde de “tahur” kelimesi “temizleyici” anlamında kullanılmıştır. Mesela:
“Toprak, mü’min için temizleyicidir. Sizden birinin kabına köpek pislerse, bunun temizleyicisi, biri toprakla olmak üzere yedi defa yıkamaktır.”
Öte yandan “tahur” kelimesi mübalağa için de olabilir. Yani, bununla “tertemiz bir su” indirildiği anlatılmıştır.
Suyun “tertemiz” şeklinde nitelendirilmesinde hem onda olan nimeti hissettirmek, hem de devamında nazara verilen “suyun içilmesi” meselesinde tertemiz olan suların içilmesine bir ihtar söz konusudur. Çünkü tertemiz olan su, kendisine tertemiz olma özelliğini ortadan kaldıracak şeyler karışmış olan suya nisbetle daha hoş ve daha faydalıdır.
Ayrıca şu manaya da bir tenbih vardır: İnsanların dışlarını temiz yapmaları gerektiği gibi, batınlarını (içlerini) temiz yapmaları evleviyetle lazımdır.
49- لِنُحْيِيَ بِهِ بَلْدَةً مَّيْتًا وَنُسْقِيَهُ مِمَّا خَلَقْنَا أَنْعَامًا وَأَنَاسِيَّ كَثِيرًا “Ta ki biz o suyla ölü bir beldeyi canlandıralım ve yarattığımız nice hayvanlara ve insanlara su sağlayalım.”
Burada özellikle çölde, mezralarda yaşayan hayvanlar ve insanlara suyun gönderilmesine dikkat çekilmektedir. “Hayvanlar ve insanlar” derken elif-lâmsız kullanılması bundandır. Özellikle bunların nazara verilmesi, şehirlerde ve beldelerde yaşayan kimselerin su kaynaklarına daha yakın olmaları sebebiyledir.[3>
Bu ayetler, Allahın kudretinin azametine delalet için olduğu gibi, aynı zamanda nimet çeşitlerini saymak içindir. Hayvanlar, insanların bir eşyası gibidir. İnsanların genelde menfaatleri ve maişetleri hayvanlara da bağlıdır. Bundan dolayı ayette hayvanlara su verilmesi insanlardan önce zikredildi. Daha önce de arzın ihyası nazara verilmişti. Arzın ihyası da, hayvanların hayatına ve geçimine bir sebeptir.
50- وَلَقَدْ صَرَّفْنَاهُ بَيْنَهُمْ لِيَذَّكَّرُوا “Andolsun ki, öğüt almaları için onu aralarında çeşitli şekillerde çevirdik.”Biz bu sözü Kur’anda ve diğer kitaplarda insanlar arasında çeşitli şekillerde çevirdik, anlattık.
Veya zamir yağmura raci olabilir. Yani, yağmuru muhtelif beldelerde ve değişik zamanlarda ve sağanak, çisenti veya başka farklı özelliklerde onlar arasında çevirdik.
İbnu Abbasdan şöyle nakledilir: “Hiçbir sene diğer seneden daha yağmurlu değildir. Lakin Allah yağmuru kulları arasında dilediği tarzda taksim eder.” İbnu Abbas, ardından bu ayeti okur.Veya şöyle de mana verilebilir: “Biz o yağmuru nehirlerde ve insanların menfaatleri olan yerlerde çevirdik.”
“Öğüt almaları için”Bütün bunları, onlar tefekkür etsinler, burada tecelli eden kudretin kemâlini ve nimetin hakkını bilip de şükrünü edâ etsinler diye yaptık.
Veya bu suyun kendilerinden alıkonması veya gönderilmesi durumlarını görüp ibret alsınlar diye böyle çevirdik.[4>
فَأَبَى أَكْثَرُ النَّاسِ إِلَّا كُفُورًا “Ama insanların çoğu nankörlükte diretti.”
Ama insanların çoğu yine de bu nimete karşı nankörlük yaparlar, fazla önem vermezler. Veya “tabiat bize yağmur verdi” gibi sözlerle Allahtan olduğunu inkâr ederler. Yağmurları tabiatın eseri görenler kâfirlerdir. Ama “Allah sebepleri kullanarak yağmur yağdırır” diyenler böyle değildir. Sebepler, Allahın yaratmasıyla vardırlar ve O’nun tasarrufuna vasıtalardır.[5>
51- وَلَوْ شِئْنَا لَبَعَثْنَا فِي كُلِّ قَرْيَةٍ نَذِيرًا “Şayet dileseydik her beldeye bir uyarıcı gönderirdik.”Şayet dileseydik her beldeye uyarıcı bir peygamber göndererek Senin nübüvvet yükünü hafifletirdik. Lakin,
-Senin büyüklüğünü ortaya koymak,
-Şanını yüceltmek,
-Seni diğer peygamberlere üstün kılmak için bütün insanlığa gönderdik.
Sen de buna karşılık,
-Sebat ile,
-İnsanları dine çağırmada ve hakkı üstün kılmada tam bir gayretle mukabelede bulun.
52- فَلَا تُطِعِ الْكَافِرِينَ “Öyleyse kâfirlere itaat etme.”Seni sevk etmek istedikleri yanlış şeylerde o kâfirlere itaat etme.Bu ifade, hem Hz. Peygambere, hem de mü’minlere tam bir motivedir.
وَجَاهِدْهُم بِهِ جِهَادًا كَبِيرًا “Ve bununla onlara karşı büyük bir cihad et.”
“Bununla cihad et” Yani, Kur’anla veya “kâfirlere itaat etme” ibaresinin delâlet ettiği üzere, onlara taati terk ederek cihad et.Mana şöyledir: Onlar Senin hak yolunu iptal etmek için çalışıyorlar. Sen de onlara muhalefet et ve onların batıl yolunu iptal etmek için gayret göster.
Çünkü, sefih insanlara karşı delil getirerek yapılan bir cihad, düşmanlara kılıçla yapılan bir cihaddan daha büyüktür.Veya, onların o kadar taşkınlığı ve geniş imkânlar içinde olmasıyla beraber onlara muhalefet etmek, kendilerine karşı çıkmak çok büyük bir cihaddır.
Veya Hz. Peygamber (asm) bütün beldelere gönderilmiş olmasıyla, yapacağı cihad bütün kâfirlere karşıdır ve dolayısıyla çok büyük bir cihaddır.
53- وَهُوَ الَّذِي مَرَجَ الْبَحْرَيْنِ “O ki, iki denizi salıverdi.”
هَذَا عَذْبٌ فُرَاتٌ وَهَذَا مِلْحٌ أُجَاجٌ “Bunlardan birinin suyu lezzetli ve tatlı, diğerininki tuzlu ve acıdır.”Bu iki deniz birbirine komşu birbirine bitişik iken birbirine karışmamaktadır.
وَجَعَلَ بَيْنَهُمَا بَرْزَخًا وَحِجْرًا مَّحْجُورًا “Ve aralarında bir perde ve ‘hicran mahcura’ (karışmalarını önleyici bir engel) bıraktı.”
Allah, aralarına kudretinden bir perde koydu.
“Hicran mahcura” ifadesi “benden uzak ol” anlamında bir deyimdir. Sanki her iki deniz de biri diğerine böyle “benden uzak ol” dercesine birbirine karışmamaktadır.
Denildi ki: Bundan murat, belli bir sınırdır. Mesela Dicle nehri denize karışır, onu yarar, kilometrelerce deniz içinde akar, ama tadı değişmez.
Denildi ki: Tatlı denizden murat, Nil nehri gibi büyük nehirlerdir. Tuzlu denizden murat, büyük denizdir. Aralarındaki berzah da, ikisi arasında olan kara’dır.
Bu durumda bunlardaki kudret tecellisi, her bir unsurun parçalarının tabiatının gereği, birbirine katılmak, birbirine bitişmek ve keyfiyette birbirine benzemek iken birbirlerinden ayrılmaları ve özelliklerinin farklı olmasıdır.
54- وَهُوَ الَّذِي خَلَقَ مِنَ الْمَاء بَشَرًا “O ki, sudan bir insan yarattı.”Yani, Âdemin tınetini (çamurunu) su ile yoğurdu.Veya suyu beşerin maddelerinden bir parça kıldı. Bu sayede insan duyu sahibi olur, yumuşar, kolaylıkla çeşitli şekil ve görünümleri kabul eder.
Veya su’dan murat, nutfedir.
فَجَعَلَهُ نَسَبًا وَصِهْرًا وَكَانَ رَبُّكَ قَدِيرًا “O sudan nesep ve hısımlık meydana getirdi.”
“Ondan da iki cinsi; erkek ve dişiyi var etti.” (Kıyame, 39) ayetinde nazara verildiği üzere, insan neslini erkek ve kız şeklinde ikiye ayırdı. Erkekten nesli devam etti, kızdan da evlendiği taraf itibarıyla akrabalık bağları kuruldu.
وَكَانَ رَبُّكَ قَد۪يرًا “Rabbin, her şeye kadirdir.”
Bir maddeden beşeri yaratması, o beşerde muhtelif azalar ve birbirinden uzak tabiatlar meydana getirmesi ve erkek ve kız şeklinde birbirine mukabil ve birbirini tamamlayan iki kısma ayırması, O’nun kâdir olduğunun bazı görüntüleridir. Hatta bazan aynı nutfeden erkek ve kız olarak ikizler yaratmaktadır.
55- وَيَعْبُدُونَ مِن دُونِ اللَّهِ مَا لَا يَنفَعُهُمْ وَلَا يَضُرُّهُمْ “Allah’ı bırakıp kendilerine fayda ve veremeyen şeylere kulluk ediyorlar.”Bundan murat, putlardır.Veya Allahın dışında ibadet edilen her şeydir. Çünkü hiçbir varlık, fayda ve zarar hususunda müstakil değildir.
وَكَانَ الْكَافِرُ عَلَى رَبِّهِ ظَهِيرًا “Kafir, Rabbine karşı zahirdir (arka çıkmaktadır.)”
Kâfir, Allah düşmanlığı yaparak ve şirk koşarak şeytana arka çıkmaktadır.
Kâfirden murat, genel anlamda bütün inkârcılardır.Veya bundan murat, Ebu Cehildir.Kâfirin Rabbine “zahîr” olması, şu ayette olduğu gibi O’nun nezdinde bir kıymet ifade etmemesi yönünden de olabilir:“İman karşılığında küfrü satın alanlar Allah’a hiçbir zarar veremezler.” (Âl-i İmran, 177)
56- وَمَا أَرْسَلْنَاكَ إِلَّا مُبَشِّرًا وَنَذِيرًا “(Hâlbuki) biz seni ancak bir müjdeci ve bir uyarıcı olarak gönderdik.”Biz Seni ancak mü’minlere müjdeleyici, kâfirlere de uyarıcı olarak gönderdik.
57- قُلْ مَا أَسْأَلُكُمْ عَلَيْهِ مِنْ أَجْرٍ إِلَّا مَن شَاء أَن يَتَّخِذَ إِلَى رَبِّهِ سَبِيلًا “De ki:Ben, buna karşı sizden bir ücret değil, ancak Rabbine doğru bir yol tutmayı dileyen kimse istiyorum.”
Üstteki ayette “mübeşşir ve nezir” kelimeleri tebliğe delâlet eder. Buradan hareketle mana şöyle olur: Ey Peygamber! De ki: Ben, risaleti tebliğime mukabil herhangi bir ücret istemiyorum. Ancak Rabbine bir yol bulup da O’na yaklaşmak, iman ve taatle O’nun nezdinde bir yakınlık elde etmek isteyen kimseye vesile olmaya çalışıyorum.
Hz. Peygamber böyle diyerek, kendisi hakkında hatıra gelebilecek beklenti şüphesini ortadan kaldırdı ve aynı zamanda engin şefkatini ortaya koydu. Muhataplarının sevap elde etmeleri ve azaptan kurtulmalarını kendisi için yeterli bir ücret olarak gördü, başka bir şey beklemediğini anlattı.Bunda, onların taati Hz. Peygamberin delâletiyle olduğundan sevap olarak O’na da döneceğini hissettirmek vardır.[6>
58- وَتَوَكَّلْ عَلَى الْحَيِّ الَّذِي لَا يَمُوتُ “Sen, ölmez diri olan Allah’a tevekkül et.”
Onların şerlerinden kurtulmak ve onlardan gelecek ecire ihtiyaç duymamak için ölmez diri olan Allaha dayan. Çünkü tevekkül edilmeye layık olan ancak O’dur. Diğer hayat sahipleri ise ölüme mahkûmdurlar. Öldüklerinde ise, onlara dayanan zâyi olur.
وَسَبِّحْ بِحَمْدِهِ “Hamd ile O’nu tesbih et.”Kemâl sıfatlarıyla Onu sena edip, nimetlerine şükür ile daha ziyade nimete mazhar olmayı arayarak O’nu noksan sıfatlardan tenzih et.
وَكَفَى بِهِ بِذُنُوبِ عِبَادِهِ خَبِيرًا “Kullarının günahlarından Habîr olarak O yeter.”
Kullarının görülen ve görülmeyen günahlarına karşı haberdar olarak Rabbin yeter. Dolayısıyla onların iman etmeleri veya küfre düşmeleri Sana ait değildir.
59- الَّذِي خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا فِي سِتَّةِ أَيَّامٍ “Ki O, gökleriyeri ve ikisinin arasındakileri altı günde yarattı.”
ثُمَّ اسْتَوَى عَلَى الْعَرْشِ “Sonra Arş’a istiva etti.”
Bununla alakalı daha önce açıklama yapılmıştı.[7>
Burada bunların zikri, Allahu Teâlânın her şeyin yaratıcısı ve her şeyde tasarruf eden olduğunu nazara vererek tevekkül edilmeye layık olduğunu ziyadesiyle ifade etmek içindir. Ayrıca, zaten tevekkül edene de, tevekkülde sebat etmeye ve iş yaparken teennî ile yapmaya bir teşviktir. Çünkü Allahu Teâlâ, kudretinin kemâli ve dilediği her şeyde emrinin süratle nüfuzuna rağmen bir anda değil, tedricen yaratmıştır.
الرَّحْمَنُ “Rahmân’dır.”
فَاسْأَلْ بِهِ خَبِيرًا “Öyleyse haberdar olana sor.”
Zikri geçen yaratmak ve arşa istiva ile ilgili, bunların hakikatini haberdar olana sor.
Haberdar olan,
-Allahu Teâlâdır.
-Hz. Cebraildir.
-Veya önceki kitaplarda bulunan bilgilerdir. Bunlar da Kur’anda yer alan bu bilgiyi tasdik etmektedir.Denildi ki: Zamir, Rahmâna râcidir. Yani, “Rahmânı bir bilene sor.” Şayet onlar “Rahmân” isminin Allaha ıtlak edilmesini inkar ediyorlarsa, onunla alakalı kitap ehlinden Sana haber verebilecek olanlara sor, ta ki Onun müradifinin kendi kitaplarında olduğunu bildirsinler.
60- وَإِذَا قِيلَ لَهُمُ اسْجُدُوا لِلرَّحْمَنِ قَالُوا وَمَا الرَّحْمَنُ “Onlara “Rahmân’a secde edin” denildiğinde şöyle dediler: Rahmân nedir?”“Rahmân nedir?” demeleri, Allaha Rahmân denildiğini bilmemelerindendir.Veya “Rahmâna secde edin” ifadesinin Allahtan başkasına secdeyi emrettiğini zannetmeleridir. Bunun için şöyle devam ettiler:
أَنَسْجُدُ لِمَا تَأْمُرُنَا “Senin bize emrettiğine hiç secde eder miyiz?”Rahmânın ne olduğunu bilmeden sırf Senin emrinden dolayı ona secde mi ederiz? Denildi ki: Rahmânı bilmeyişleri, kelimenin muarrep olmasındandır, daha önce duymamışlardı.
وَزَادَهُمْ نُفُورًا “Ve bu, onların ürkmelerini artırdı.”
Onları imandan ürküten, Rahmânın secde emridir.
[1> Bkz. Vakıa, 30.
[2> Yani, gölge, bizâtihi sabit bir varlığa sahip değildir, nisbî ve izafî bir vücudu vardır. Diğer eşya ortadan kalktığında, artık gölgeden de söz edilemez. Mesela ağaç yoksa, ağacın gölgesi de olmaz.
[3> Yani, şehirlerde yaşayanlar bir şekilde suya ulaşabilirler. Ama çölde, mezralarda yaşayanların tek su kaynağı, gökten inen yağmurdur.
[4> Su, güneşin her gün doğup batması gibi belli bir kurala bağlı olsaydı, insanlar ondaki nimet olma cihetini o kadar takdir edemezlerdi. Ama suyun insanlar arasında çevrilmesi her zaman farklılık arz ettiğinden, insanlar ondaki nimeti daha iyi fark ederler, kuraklık olduğunda Allaha yalvarırlar.
[5> “Bu yazıyı kalem yazdı” demekle “Katip, bu yazıyı kalemle yazdı” demek birbirinden çok farklıdır. Kalem, kendi başına yazı yazamaz, ama yazı yazılmasında kullanılır. Allahın sebepleri kullanması da böyledir. Sebepleri yoktan yaratan O olduğu gibi, sebepleri tasarrufuna bir perde olarak kullanan da O’dur.
[6> Çünkü “sebep olan, o işi yapmış gibidir.” “Hayra delâlet eden, onun fâili gibi dir.”
[7> Bkz. A’raf 54 , Yunus 3, Ra’d, 2, Taha, 5…
61- تَبَارَكَ الَّذِي جَعَلَ فِي السَّمَاء بُرُوجًا “Ne yücedir O Zat ki, semada burçlar var etti.”
Burçlardan murat, oniki burçtur. Bunlara “yüksek-âli köşkler” anlamında “büruc” denilmesi, gezegenler için birer menzil (konak yeri) hükmünde olmalarındandır.[1>
وَجَعَلَ فِيهَا سِرَاجًا وَقَمَرًا مُّنِيرًا “Ve onların içinde bir lamba ve nurlu bir ay kıldı.”
“Görmediniz mi, Allah yedi semayı birbiriyle uyumlu olarak (tabaka tabaka) nasıl yarattı? Ayı onların içinde bir nur kıldı. Güneşi de bir lamba yaptı.” (Nûh, 15-16) ayetinden anlaşıldığı gibi, semadaki lambadan murat, güneştir.
Ay ise, geceleri aydınlatmaktadır.
62- وَهُوَ الَّذِي جَعَلَ اللَّيْلَ وَالنَّهَارَ خِلْفَةً لِّمَنْ أَرَادَ أَن يَذَّكَّرَ أَوْ أَرَادَ شُكُورًا “O ki, ibret almak veya şükretmek dileyen kimseler için gece ile gündüzü birbiri ardınca getirdi.”
Bunların her biri diğerine halef olur, onun yerine geçer.
Veya “…Gece ve gündüzün ihtilafında… ayetler vardır.” (Bakara, 164) ayetinde ifade edildiği gibi, bunlar birbirini takip ederler.Bu şekilde Allahın nimetlerini tezekkür eden ve O’nun sanatı hakkında düşünen kimse, bunları böyle yapanın kullarına merhametli, vacibu’l-vücut bir Sani-i Hakîm olması gerektiğini bilir. Onlarda olan nimetlere karşı şükretmek ister.
Gece ve gündüz, tezekkür ve şükür için iki ayrı vakittirler. Bunlardan birinde virdini yapamayan, diğerinde eksiğini telâfi edebilir.
63- وَعِبَادُ الرَّحْمَنِ الَّذِينَ يَمْشُونَ عَلَى الْأَرْضِ هَوْنًا “Rahmânın kulları o kimselerdir ki, yeryüzünde tevazu ile yürürler.”Burada bahsi geçen zâtlara “Rahmânın kulları” denilmesi, tahsis ve tafdil içindir.[2>
Veya bunlar Ona ibadette daha köklü, sağlamdırlar. Rahmânın bu kulları arz üzerinde sekînet ve tevazu ile yürürler.
وَإِذَا خَاطَبَهُمُ الْجَاهِلُونَ قَالُوا سَلَامًا “Ve cahiller kendilerine laf attığı zaman “selam” derler (geçerler).”Onların seviyesiz sataşmalarına muhatap olmazlar, onlara ilişmezler, “aramızda sizinle ne hayır ne de şer yok” derler, selâmetle onları geçiştirirler.
Veya kendilerini eziyetten ve günahtan salim kılacak sağlam söz söylerler.
Bu ayet, savaşı emreden kıtal ayetine münafi değildir, dolayısıyla onunla neshedilmesi söz konusu olamaz. Çünkü bundan murat sefih – seviyesiz kimseleri muhatap almamak ve kendilerine sözlü mukabelede bulunmamaktır.
64- وَالَّذِينَ يَبِيتُونَ لِرَبِّهِمْ سُجَّدًا وَقِيَامًا “Onlar, Rablerine secde ederek ve kıyamda durarak gecelerler.”Onlar, geceleri Rablerine namazda secde ve kıyamla geçirirler.
Ayette gecenin zikri, gece ibadetinin hem daha zahmetli, hem de riyadan daha uzak olmasındandır.
Kıyamın secdeden sonra gelmesi, ayet sonlarına uygunluk içindir.
65- وَالَّذِينَ يَقُولُونَ “Onlar ki şöyle derler:”
رَبَّنَا اصْرِفْ عَنَّا عَذَابَ جَهَنَّمَ “Ya Rabbena, cehennem azabını bizden uzak kıl!”
إِنَّ عَذَابَهَا كَانَ غَرَامًا “Gerçekten onun azabı sürekli bir helâktir!”
Bunlar insanlarla güzel bir şekilde içli dışlı olmalarına, Hakka ibadetlerine dikkat etmelerine rağmen azaptan korkarlar, Allahın o azabı kendilerinden çevirmesi için yalvarırlar. Çünkü amellerine güvenmezler. İyi hâllerinin devam edeceğini garantide görmezler.
66- إِنَّهَا سَاءتْ مُسْتَقَرًّا وَمُقَامًا “Orası ne kötü bir varış yeri ve ne kötü bir yerleşim yeridir.”Bu ifade, onların sözlerinin devamı olabileceği gibi, taraf-ı ilâhîden bir bildirme de olabilir.
67- وَالَّذِينَ إِذَا أَنفَقُوا لَمْ يُسْرِفُوا وَلَمْ يَقْتُرُوا “Ve onlar harcadıklarında ne
israf ne de cimrilik ederler.”
Cömertlik sınırını aşmazlar. Cimriler gibi ellerini sıkı tutmazlar.
Denildi ki: İsraf, haramlara harcamak, cimrilik ise, farz olanı vermemektir.
وَكَانَ بَيْنَ ذَلِكَ قَوَامًا “İkisi arasında orta bir yol tutarlar.”
68- وَالَّذِينَ لَا يَدْعُونَ مَعَ اللَّهِ إِلَهًا آخَرَ “Ve onlar Allah ile beraber başka bir ilaha yalvarmazlar.”
وَلَا يَقْتُلُونَ النَّفْسَ الَّتِي حَرَّمَ اللَّهُ إِلَّا بِالْحَقِّ “Ve Allah’ın haram kıldığı cana haksız yere kıymazlar.”
وَلَا يَزْنُونَ “Ve zina etmezler.”
Önce, taatin esası olan fiilleri yaptıklarını anlatmıştı. Burada da onların ana günahlardan uzak kalmalarını nazara verdi. Bunda,
-Onların imanlarının kemâlini ortaya koymak,
-Vaad edilen mükafatın, bu özellikleri kendinde cem edenler için olduğunu hissettirmek vardır.
-Keza, kâfirlere de bunların zıtları olduğunu tariz yoluyla bildirmek söz konusudur. Bundan dolayı, ayetin devamında onlara tehdîd olarak şöyle denildi:
وَمَن يَفْعَلْ ذَلِكَ يَلْقَ أَثَامًا “Kim bunları yapsa, günahı(nın cezasını) bulur.”
69- يُضَاعَفْ لَهُ الْعَذَابُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ “Kıyamet günü azabı kat kat olur.”
وَيَخْلُدْ فِيهِ مُهَانًا “Ve orada zelil bir halde daimî kalır.”Onlara azabın kat kat olması, inkârlarına ilave olarak günah fiilleri işlemeleridir. Ayetin devamı buna delâlet eder.
70- إِلَّا مَن تَابَ وَآمَنَ وَعَمِلَ عَمَلًا صَالِحًا “Ancak tevbe eden ve iman edip salih amel yapanlar başka.”
فَأُوْلَئِكَ يُبَدِّلُ اللَّهُ سَيِّئَاتِهِمْ حَسَنَاتٍ “İşte, Allah onların kötülüklerini iyiliklere çevirir.”
Onların geçmiş günahlarını siler, yerine müstakbel taatlerini sabit kılar.
Veya, nefisdeki günah melekesini taat melekesine değiştirir.
Denildi ki: Onu, önceden yaptığı günah fiillerin zıdlarını yapmaya muvaffak kılar.
Veya, her ikaba bedel bir sevap sabit kılar.
وَكَانَ اللَّهُ غَفُورًا رَّحِيمًا “Ve Allah Ğafur – Rahîm’dir.”
Ğafur-Rahîm olduğu için seyyieleri siler, hasenelere ise sevap verir.
71- وَمَن تَابَ وَعَمِلَ صَالِحًا فَإِنَّهُ يَتُوبُ إِلَى اللَّهِ مَتَابًا “Ve her kim tevbe edip salih amel işlese, şüphesiz o, tevbesi kabul edilmiş olarak Allah’a döner.”
-Terk ile ve pişman olmakla günahlardan dönen,
-Ve daha önceden yapmakta kusur ettiği salih amelleri işleyen veya günahla dolu hayattan çıkıp taate giren kimse, Allaha bunlarla döner.
Allah nezdinde kendisinden razı olunmuş, günahları silinmiş, sevapları verilmiş bir durumda olur.Veya, tevbe edenleri seven ve onlara özel ikramlarda bulunan Allaha döner.
Veya, böyle yapan kimse güzel bir dönüşle Allaha ve O’nun sevabına döner.
Bir önceki ayette belli günahlar nazara verildikten sonra bunlardan tevbe edilmesi anlatılmıştı. Bu ayette ise, genel anlamda tevbe nazara verildi.
72- وَالَّذِينَ لَا يَشْهَدُونَ الزُّورَ “Ve onlar yalan yere şahitlik etmezler.”
Onlar, batıl, boş şehadette bulunmazlar.Veya onlar yalan söylenen yerlerde bulunmazlar. Çünkü batılı görmek, bir nevi ona ortak olmaktır.
وَإِذَا مَرُّوا بِاللَّغْوِ مَرُّوا كِرَامًا “Ve uygunsuz bir şeye rastladıkları zaman vakar ile geçip giderler.”
Bırakılması, atılması gereken bir durumla karşılaştıklarında güzellikle ondan sıyrılıp yüz çevirirler, ona dalmazlar. Mesela,
-Çirkin şeylerden uzak kalmak,
-Günahları bağışlamak,
-Açıktan söylenmesi çirkin olan şeyleri kinaye yoluyla söylemek gibi.
73- وَالَّذِينَ إِذَا ذُكِّرُوا بِآيَاتِ رَبِّهِمْ لَمْ يَخِرُّوا عَلَيْهَا صُمًّا وَعُمْيَانًا “Onlar, kendilerine Rablerinin âyetleri hatırlatıldığında, onlara karşı sağır ve kör davranmazlar.”
Bunlar, öğüt veya okumak yoluyla Rablerinin ayetleri kendilerine hatırlatıldığında duymayan, görmeyen bir kimsenin anlamaması, ibret almaması gibi tavır sergilemezler. Aksine, can kulağıyla ve gözlerini dört açarak bu ayetleri anlamaya çalışırlar.
Ayetten murat, hâlin nefyidir, yoksa fiilin nefyi değildir.[3>
“Onlara karşı sağır ve kör davranmazlar.”Denildi ki: Ayetteki zamir, günahlara raci olabilir. O zaman mana şöyle olur: “Onlar, günahlara karşı kör ve sağır gibi vurdumduymaz bir tavır içinde olmazlar.”
74- وَالَّذِينَ يَقُولُونَ رَبَّنَا هَبْ لَنَا مِنْ أَزْوَاجِنَا وَذُرِّيَّاتِنَا قُرَّةَ أَعْيُنٍ “Ve onlar derler ki: Ey Rabbimiz! Bize eşlerimizden ve nesillerimizden gözümüzü aydınlatacak kimseler ver.”
“Onları taate muvaffak kılarak ve faziletlerle donatarak medar-ı iftiharımız kıl”
Çünkü mü’min, ailesi Allaha taat içinde olursa kalbi mesrur olur, gözü sevinçle güler. Onları dinde kendine yardımcı görmekle ve ilerde cennette beraber olma ümidiyle sevinçle dopdolu olur.
وَاجْعَلْنَا لِلْمُتَّقِينَ إِمَامًا “Ve bizi takva sahiplerine önder kıl.”
Bizi ilimde ve amelde muvaffak kılarak din hususunda kendilerine iktida edilen kimseler kıl.
Ayette “önderler” demeyip “önder” şeklinde tekil gelmesi,
-Ya cinse delâlet etmesindendir.
-Veya “Sonra sizi (ana rahminden) bebek olarak çıkarır.” (Mü’min, 67) ayetinde “bebek” kelimesinin tekil gelmesi gibi, yanlış anlama ihtimali olmadığından böyle getirilmiştir.
-Veya kelimenin asıl olarak masdar olmasındandır.
-Veya “bizden her birini önder kıl” anlamına te’vil edilmesindendir.
-Veya yollarının bir ve davalarının aynı olması sebebiyle hepsinin tek bir ruh hâlinde bulunmasındandır.Denildi ki: Şu mana da olabilir: “Bizi müttakilerin yoluna sevket, onlara uyanlardan eyle.”
75- أُوْلَئِكَ يُجْزَوْنَ الْغُرْفَةَ بِمَا صَبَرُوا “İşte onlar, sabretmelerine karşılık
“ğurfe” ile mükâfatlandırılacaklar.”Bir başka ayette “Ve onlar ğurfelerde (cennet köşklerinde) emniyet içindedirler.” (Sebe, 37) “ğurfe” kelimesi çoğul olarak gelmiştir, burada da çoğul manası murattır. Yani, onlar cennetin en yüksek makamlarıyla mükâfatlandırılacaklardır.Denildi ki: “Ğurfe”, cennetin isimlerinden biridir.
“İşte onlar, sabretmelerine karşılık...”
-Taat hususundaki zorluklara dayanmaları
-Şehevî durumlara karşı koyabilmeleri,
-Mücahedeye tahammülleri sebebiyle bu mükafatı elde edeceklerdir.
وَيُلَقَّوْنَ فِيهَا تَحِيَّةً وَسَلَامًا “Ve orada hürmet ve selamla karşılanacaklardır.”
Cennette melekler tarafından hürmetle ve selâmla karşılanırlar.
Veya onlar o cennette birbirlerine hep güzel şeyler söylerler, birbirlerine selâm verirler.
Bundan murat, ebedi hayatları ve her türlü afetten selâmette kalmaları da olabilir.
76- خَالِدِينَ فِيهَا “Orada daimî kalacaklar.”Onlar orada ölmezler ve oradan çıkarılmazlar.
حَسُنَتْ مُسْتَقَرًّا وَمُقَامًا “Orası ne güzel bir varış yeri ve ne güzel biryerleşim yeridir.”
Bu sûrenin 66. ayetinde cehennemle alakalı “Orası ne kötü bir varış yeri ve ne kötü bir yerleşim yeridir.” denilmişti. Bu ifade, onun tam mukabilidir.
77- قُلْ مَا يَعْبَأُ بِكُمْ رَبِّي لَوْلَا دُعَاؤُكُمْ “De ki: Duanız olmasa Rabbim size ne diye değer versin?”De ki: Şayet ibadetiniz olmasa Rabbim sizi ne yapsın, niye size ehemmiyet versin? Çünkü, insanın şerefi ve itibarı marifet ve taat iledir. Yoksa o, hayvanlarla müsavidir.
فَقَدْ كَذَّبْتُمْ “Ama siz yalanladınız.”
Ama siz, size haber verdiklerimi onlara muhalefet etmekle yalan saydınız.
Veya şu mana da olabilir: “İbadette gevşek davrandınız, onun hakkını vermediniz.”
فَسَوْفَ يَكُونُ لِزَامًا “O halde azap yakanızı bırakmayacaktır!”
Bu yalan saymanın vebali hiç şüphesiz sizi bulacak, başınıza gelecektir.
Ayette onlara verilecek cezanın müphem bırakılmasında, o azabın tavsif edilemeyecek şekilde şiddetli olduğuna bir tenbih vardır.
Denildi ki: Bu ayet, onların Bedirde öldürülmelerine işaret eder.
Hz. Peygamber şöyle buyurur:
“Her kim Furkan sûresini okusa, iman ile, Rabbine mülaki olur, hiçbir zorlukla, yorgunlukla karşılaşmadan cennete alınır.”
[1> Yani, gezegenler uzaydaki seyahatleri esnasında her ay bunlardan birine misafir olurlar.
[2>Aslında herkes Rahmânın kuludur. (Bkz. Meryem, 93) Ama burada medihle kendilerinden bahsedilen kimseler Rahmânın çok daha özel ve üstün kullarıdırlar.
[3>Mü’min olan biri genelde bu tavırları sergiler. Onda asıl olan böyle hallerdir. Ama nefsine uyup az da olsa bu hallerden farklı tavırları söz konusu olabilir.
Yazar:
Prof.Dr. Şadi Eren