Admin
Yönetici
- Katılım
- 19 Şub 2025
- Mesajlar
- 180
- Tepkime puanı
- 0
- Puanları
- 16
1- يَا أَيُّهَا النَّاسُ اتَّقُوا رَبَّكُمْ “Ey İnsanlar! Rabbinize karşı gelmekten sakının!”
إِنَّ زَلْزَلَةَ السَّاعَةِ شَيْءٌ عَظِيمٌ “Çünkü kıyamet depremi çok büyük birşeydir.”
Kıyamet depremi, bütün her şeyi harekete geçirmesiyle çok müthiş bir şeydir.
Denildi ki: “Kıyamet depremi”nden murat, güneş batıdan doğmadan az zaman önce meydana gelecek bir depremdir. Bunun kıyamete nisbeti, onun alâmetlerinden olduğu cihetledir.
Cenab-ı Hak, insanlara emrettiği takva’ya illet olarak kıyametin dehşetini gösterdi. Ta ki akıllarıyla onu tasavvur etsinler ve takva zırhı dışında bir şeyin onları emin kılmayacağını bilsinler. Takvaya sarılarak kendilerini korumaya çalışsınlar.
2- يَوْمَ تَرَوْنَهَا تَذْهَلُ كُلُّ مُرْضِعَةٍ “Onu göreceğiniz gün, her emzikli kadın emzirdiğinden geçer.”Ayet, kıyametin dehşetini tasvir eder.
Öyle dehşetlidir ki, süt emziren anneler, emzirdiğinden vazgeçer.
عَمَّا أَرْضَعَتْ وَتَضَعُ كُلُّ ذَاتِ حَمْلٍ حَمْلَهَا “Ve her hamile dişi, karnındakini düşürür.”
وَتَرَى النَّاسَ سُكَارَى وَمَا هُم بِسُكَارَى “Ve insanları sarhoş görürsün,hâlbuki sarhoş değillerdir.”İnsanları sarhoş gibi görürsün, hâlbuki gerçekte sarhoş değillerdir.
وَلَكِنَّ عَذَابَ اللَّهِ شَدِيدٌ “Fakat Allah’ın azabı çok şiddetlidir.”
İşte bu şiddetli azabın dehşeti onların akıllarını uçurmuş, temyiz güçlerini ortadan kaldırmıştır.
3- وَمِنَ النَّاسِ مَن يُجَادِلُ فِي اللَّهِ بِغَيْرِ عِلْمٍ “İnsanlardan bazıları bir ilme dayanmadan Allah hakkında mücadeleye girer.”
Sebeb-i Nüzûl
Nadr Bin Haris hakkında indi. Cedelci biri idi.
-“Melekler Allahın kızlarıdır.”
-“Kur’an, öncekilerin masallarıdır.”
-“Öldükten sonra dirilmek yoktur” gibi iddialarda bulunuyordu.
Ayet, her ne kadar onun münasebetiyle inmişse de, hem onu, hem de emsalini içine alır.
وَيَتَّبِعُ كُلَّ شَيْطَانٍ مَّرِيدٍ “Ve her azılı şeytanın ardına düşer.”
Böyleleri mücadele ederken veya bütün hâllerinde şeytana uyar.
4- كُتِبَ عَلَيْهِ “Şeytan hakkında şöyle hüküm verilmiştir:”
أَنَّهُ مَن تَوَلَّاهُ فَأَنَّهُ يُضِلُّهُ وَيَهْدِيهِ إِلَى عَذَابِ السَّعِيرِ “Her kim onu dost edinirse, o muhakkak onu saptırır ve dehşetli ateş azabına sevk eder.”
Ona tâbi olanı yoldan çıkarmak onun işidir. Çünkü fıtratı böyledir.
Şeytan, cehennem ateşini netice verecek şeylere sevk etmekle bunu gerçekleştirir.
5- يَا أَيُّهَا النَّاسُ إِن كُنتُمْ فِي رَيْبٍ مِّنَ الْبَعْثِ “Ey insanlar! Eğer öldükten sonra dirilmekten şüphede iseniz (bilin ki):”Öldükten sonra dirilmenin imkânından ve mukadder olmasından bir şüphe içindeyseniz, şuna dikkat edin:
فَإِنَّا خَلَقْنَاكُم مِّن تُرَابٍ ثُمَّ مِن نُّطْفَةٍ ثُمَّ مِنْ عَلَقَةٍ ثُمَّ مِن مُّضْغَةٍ مُّخَلَّقَةٍ وَغَيْرِ مُخَلَّقَةٍ لِّنُبَيِّنَ لَكُمْ “Size beyan etmek için biz sizi topraktan, sonra nutfeden sonra bir alakadan, sonra yapısı belli belirsiz bir et parçasından yarattık.”
O zaman ilk yaratılışınıza bakın. Bu bakış sizi yaratanın biz olduğu hususunda şüphenizi ortadan kaldırır.
İnsanın topraktan yaratılışı,
-Hz. Âdemin doğrudan topraktan yaratılması
-Veya meninin topraktan meydana gelen gıdalardan yaratılması yönüyledir.
Alaka, camid kan parçası,
Mudğa, bir çiğnem et parçasıdır.
“Yapısı belli belirsiz bir et parçası.”
Bundan murat;
-Noksan ve ayıbı olmadan düzgün yaratılanla, düzgün olmayan,
-Tam olanla, düşük olan,
-Şekil verilenle, verilmeyen gibi durumlardır.
İnsanın bu şekilde merhale merhale yaratılması,
-Allahın kudretini ve hikmetini göstermek,
-Bir defa değişme, bozulma ve meydana gelmeyi kabul edenin, ikinci defa kabul etmesi gerektiğini ortaya koymak,
-Birinci defa değiştirmeye ve şekillendirmeye kadir olanın, ikinci defa aynısını yapmaya elbette gücü yettiğini bildirmek içindir.
Ayette “size beyan etmek için” denilip neyin beyan edildiğinin söylenmemesi, bu fiilleri yapan Zâtın, sayılamayacak şekilde kudretini ve hikmetini ortaya koyduğunu gösterir.
وَنُقِرُّ فِي الْأَرْحَامِ مَا نَشَاء إِلَى أَجَلٍ مُّسَمًّى “Dilediğimizi belli bir süreye kadar rahimlerde tutarız.”
“Belli süre”den maksat, doğumdur. Bu ise, en az süresi altı ay, en fazlası dört senedir.
ثُمَّ نُخْرِجُكُمْ طِفْلًا “Sonra sizi bir çocuk olarak çıkartırız.”
İnsanların tedrici olarak yaratılmasının iki maksadı nazara verilmiştir:
1-İlahî kudretin bu şekilde gösterilmesi.
2-Doğuma kadar rahimlerde kalmaları, sonra da büyüyüp mükellefiyet çağına gelmeleri.
ثُمَّ لِتَبْلُغُوا أَشُدَّكُمْ “Sonra olgunluk çağına erişirsiniz.”
Sonra insan kuvvet ve akılda kemâlini bulur.
وَمِنكُم مَّن يُتَوَفَّى “Bununla beraber kiminiz vefat ettirilir.”
Bir kısmınız bu döneme geldiğinde veya daha evvelinde ölür.
وَمِنكُم مَّن يُرَدُّ إِلَى أَرْذَلِ الْعُمُرِ لِكَيْلَا يَعْلَمَ مِن بَعْدِ عِلْمٍ شَيْئًا “Kiminiz de bir ilimden sonra hiçbir şey bilmemek üzere, ömrün en fena zamanına ulaştırılır.”
Ömrün en fena zamanı (erzeli- ömür)den murat, yaşlılık dönemidir.
Bu yaşlılık döneminde kişi âdeta çocukluk dönemindeki hâline döner. Aklı noksan, anlayışı az olur. Yaptığını unutur, tanıdığını tanımaz hâle gelir.
Ayet, yeniden yaratılış için ikinci bir delildir. İnsan, ömrünün seneleri içinde, ilâhî tasarrufla böyle birbirinden farklı, hatta birbirine zıd hâllere maruz kalmaktadır. Bunlara kâdir olan Zât, elbette benzerlerini yapmaya da kadirdir.
وَتَرَى الْأَرْضَ هَامِدَةً “Bir de yeryüzünü kupkuru görürsün.”
فَإِذَا أَنزَلْنَا عَلَيْهَا الْمَاء اهْتَزَّتْ وَرَبَتْ وَأَنبَتَتْ مِن كُلِّ زَوْجٍ بَهِيجٍ “Fakat biz onun üzerine su indirdiğimiz zaman, harekete geçer, kabarır ve her güzel çiftten bitkiler bitirir.”
Bu da, öldükten sonra dirilmeye üçüncü bir delildir. Gayet açık ve gözler önünde olmasından dolayı, Allahu Teâlâ bunu Kitabında mükerrer bir şekilde nazara vermiştir.,
6- ذَلِكَ بِأَنَّ اللَّهَ هُوَ الْحَقُّ “İşte bunlar gösteriyor ki, Allah şüphesiz haktır.”
Bununla, üstteki ayetlerde nazara verilen
-İnsanın çeşitli tavırlarda yaratılması ve birbirine zıd hâllerde çevrilmesi,
-Arzın ölümünden sonra diriltilmesine işaret edilmiştir.
İşte bunlar, Cenab-ı Hakkın bizzat vacibu’l- vücud olması ve eşyanın onunla vücut bulmasındandır.
وَأَنَّهُ يُحْيِي الْمَوْتَى “Ve şüphesiz ölüleri O diriltir.”
İşte bunlar, O’nun ölüleri diriltmeye kâdir olduğunu gösterir. Yoksa ölü nutfeler ve ölü arz hayat bulmaz, canlanmazdı.
وَأَنَّهُ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ “Ve şüphesiz O her şeye kadirdir.”
Çünkü O’nun kudreti kendi Zâtındandır. Her şeye nisbeti eşittir. Mademki bilmüşahede O’nun bazı ölüleri diriltmeye kudreti görülmektedir. Buradan, O’nun bütün ölüleri diriltmeye kâdir olduğuna hükmedilir.
7- وَأَنَّ السَّاعَةَ آتِيَةٌ لَّا رَيْبَ فِيهَا “Ve kıyamet muhakkak gelecektir, bunda bir şüphe yoktur.”
Çünkü bir şeyin değişmesi, bütün bütün değişmesinin öncülerinden ve habercilerindendir.
وَأَنَّ اللَّهَ يَبْعَثُ مَن فِي الْقُبُورِ “Ve şüphesiz Allah kabirlerde olanları diriltecektir.”
Allah bunu vaat etmiştir, elbette vaadini yerine getirecektir.
8- وَمِنَ النَّاسِ مَن يُجَادِلُ فِي اللَّهِ بِغَيْرِ عِلْمٍ “İnsanlardan bazıları bir ilme dayanmadan Allah hakkında mücadeleye girer.”
Aynı ifade, bu sûrenin üçüncü ayetinde geçmişti. Burada tekrar edilmesi, te’kid içindir.
وَلَا هُدًى وَلَا كِتَابٍ مُّنِيرٍ “Ayrıca bir delile ve aydınlatıcı bir kitaba da dayanmaz.”
Bu kimse, bu mücadelesinde ne bir istidlâle dayanır, ne de aydınlatıcı bir vahye.
Üçüncü ayette nazara verilen mukalled, burada nazara verilen ise mukallid hakkında olabilir.[1>Ayette geçen “bir ilme dayanmadan” ibaresindeki ilimden murat, fıtrî ilimdir. Devamında nazara verilen hidayet (rehber) ve Kitabın buna atfının sahih olması için, böyle değerlendirmek gerekir.
9- ثَانِيَ عِطْفِهِ لِيُضِلَّ عَن سَبِيلِ اللَّهِ “Allah yolundan saptırmak için büyüklük taslayarak (böyle yapar.)”
Ayet metnindeki “saniye ıtfihi” “yanını bükmek” demektir. Bundan murat kibirlenmektir veya hakkı küçümseyerek ondan yüz çevirmektir.
Onun bu mücadelesi, Allah yolundan saptırmak içindir.
Kişi, hidayete yönelmekle onu elde edebilir. Ama kibirlenmesi ve hakkı küçümsemesi kendisini hidayetten alıkor, dalalete sevk eder.
لَهُ فِي الدُّنْيَا خِزْيٌ “Ona dünyada bir rezillik vardır.”
Sebeb-i nüzulü açısından bakıldığında, Nadr Bin Haris Bedir günü zillete maruz olmuştur.
وَنُذِيقُهُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ عَذَابَ الْحَرِيقِ “Kıyamet gününde ise ona yakıcı azabı tattıracağız.”
Ahirette de yakıcı ateşle cezasını çekecektir.
10- ذَلِكَ بِمَا قَدَّمَتْ يَدَاكَ “Bunlar, senin ellerinle kazandıkların yüzündendir.”
Kıyamet günü kendisine şöyle denilir: Bu zillet ve azap verme, kendi işlemiş olduğun küfür ve günahlar sebebiyledir.
وَأَنَّ اللَّهَ لَيْسَ بِظَلَّامٍ لِّلْعَبِيدِ “Ve şüphesiz Allah kullara zulmedici değildir.”
Allah kimseye zulmetmez, ancak yaptıklarının karşılığını onlara verir.
[1>Yani Allah hakkında bir ilme dayanmadan mücadeleye girişenlerin bir kısmı önder tabakadır, taklid edilir. Bir kısmı da başkalarını takliden böyle bir mücadelenin içinde yer alırlar
11- وَمِنَ النَّاسِ مَن يَعْبُدُ اللَّهَ عَلَى حَرْفٍ “İnsanlardan kimi de Allah’a kenarından ibadet eder.”Ordunun kenarında bekleyip de zafer kazanılırsa orda kalan, değilse kaçan kimse misali dinin kenarında kalır, onda bir sebatı yoktur.[1>
فَإِنْ أَصَابَهُ خَيْرٌ اطْمَأَنَّ بِهِ “Eğer kendisine bir hayır dokunursa, gönlü onunla hoş olur.”
وَإِنْ أَصَابَتْهُ فِتْنَةٌ انقَلَبَ عَلَى وَجْهِهِ “Ve eğer başına bir fitne gelirse, yüzüstü dönüverir.”
Sebeb-i Nüzûl
Rivayete göre, ayet Medineye gelen bedeviler hakkında indi. Onlardan biri bedeni sıhhatli, atı süratli, evladı çok, malı ve davarı ziyade olduğunda “dinime girdiğimden bu yana hep hayır elde ettim” diyor, mutmain oluyordu. Ama durum tersine olursa “ancak bana şer isabet etti” diyor, dinden dönüyordu.
Ebu Saîdden şöyle rivayet edilir: Yahudinin biri İslâma girdi, peşinden bir takım musibetlerle karşı karşıya kaldı, bunları İslâm’dan bilerek Hz. Peygambere vardı, “beni muaf tut (eski dinime döneyim)” dedi. Hz. Peygamber, “İslam’dan dönüş olmaz” buyurdu.
خَسِرَ الدُّنْيَا وَالْآخِرَةَ “O dünyayı da kaybetmiştir, ahireti de.”
Dinden irtidad ettiği (döndüğü) için
-Dünyada ismetsizdir, yani kanı hederdir, korumasızdır.
-Ahirette de ameli boşa gitmiştir.
ذَلِكَ هُوَ الْخُسْرَانُ الْمُبِينُ “İşte bu, apaçık hüsranın ta kendisidir.”
Çünkü, böyle bir hüsranın (zararın) misli yoktur.
12- يَدْعُو مِن دُونِ اللَّهِ مَا لَا يَضُرُّهُ وَمَا لَا يَنفَعُهُ “Allah’ı bırakır da kendine bir zarar ve bir menfaat vermeyecek şeylere yalvarır.”
Cansız putlara tapar. Bunlar ise bizâtihi zarar ve fayda veremez.
ذَلِكَ هُوَ الضَّلَالُ الْبَعِيدُ “İşte bu, büsbütün yoldan çıkmaktır.”
13- يَدْعُو لَمَن ضَرُّهُ أَقْرَبُ مِن نَّفْعِهِ “Zararı faydasından daha yakın olana tapar.”
Putlara tapan kimseler bunlara ibadetle,
-Şefaat bekliyorlar,
-Ve Allaha bunlarla yakınlık talep ediyorlar. Ama bu ibadetleriyle kendilerini şu dünyada katle, ahirette ise azaba maruz bırakıyorlar.
لَبِئْسَ الْمَوْلَى وَلَبِئْسَ الْعَشِيرُ “O, ne kötü yardımcı ve ne fena yoldaştır!”
Tapmış olduğu o batıl mabut, ne kötü bir yardımcı ve ne kötü bir sahiptir.
14- إِنَّ اللَّهَ يُدْخِلُ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِن تَحْتِهَا الْأَنْهَارُ “Şüphe yok ki Allah, iman edip salih amelleri işleyenleri altından ırmaklar akan cennetlere koyar.”
إِنَّ اللَّهَ يَفْعَلُ مَا يُرِيدُ “Şüphesiz Allah dilediğini yapar.”Salih tevhid ehline sevap verir, şerli şirk ehlini de cezalandırır. Verdiğine karşı çıkacak ve engel olacak yoktur.
15- مَن كَانَ يَظُنُّ أَن لَّن يَنصُرَهُ اللَّهُ فِي الدُّنْيَا وَالْآخِرَةِ فَلْيَمْدُدْ بِسَبَبٍ إِلَى السَّمَاء ثُمَّ لِيَقْطَعْ “Allah’ın ona dünya ve ahirette asla yardım etmeyeceğinisanan kimse, hemen yukarıya bir ip uzatsın, sonra kendini assın.”
فَلْيَنظُرْ هَلْ يُذْهِبَنَّ كَيْدُهُ مَا يَغِيظُ “Baksın, bu hilesi kendisini öfkelendiren şeyi giderecek mi?”Allah, rasûlüne dünyada ve ahirette yardım eder. Her kim kininden dolayı bunun tersini zanneder ve öyle bir beklenti içinde olursa, kin ve şikâyetini gidermek için kin ile dolan veya halinden şikâyetçi olanların yaptığı gibi evinin seması olan tavana bir ip assın ve intihar etsin.
Denildi ki: Dünya semasına bir ip uzatsın, sonra bütün mesafeyi kat edip peygambere gelecek yardımı engellemeye çalışsın.
Denildi ki: Müslümanlardan bazısı aceleciliklerinden ve müşriklere karşı kinlerinden dolayı Allahın yardımının bir an önce gelmesini istiyor, ilâhî yardımın geciktiğini düşünüyorlardı. Ayet, onlar hakkında nazil oldu.
16- وَكَذَلِكَ أَنزَلْنَاهُ آيَاتٍ بَيِّنَاتٍ “İşte biz onu böylece, apaçık âyetler olarak indirdik.”
Bunu indirdiğimiz gibi, Kur’anın tamamını apaçık ayetler olarak indirdik.
وَأَنَّ اللَّهَ يَهْدِي مَن يُرِيدُ “Ve şüphesiz Allah dilediğini doğru yola eriştirir.
Allah bu Kur’an ile dilediğine hidayet eder veya zâten hidayette olanı da hidayet üzere sabit kılar.
17- إِنَّ الَّذِينَ آمَنُوا وَالَّذِينَ هَادُوا وَالصَّابِئِينَ وَالنَّصَارَى وَالْمَجُوسَ وَالَّذِينَ أَشْرَكُوا إِنَّ اللَّهَ يَفْصِلُ بَيْنَهُمْ يَوْمَ الْقِيَامَةِ “Şüphesiz o iman edenler, Yahudi olanlar, Sabiîler, Hristiyanlar, ateşe tapanlar ve Allah’a şirk koşanlar (yok mu?) Allah, kıyamet günü bunların arasını şüphesiz ayıracaktır.”
Allah, bütün bunların arasında hükmedecek, hak yolda olanı batıl yolda olandan ayıracak.
Veya ceza yönünden ele alınırsa, Allah onların her birine layık olduğu şeyle karşılık verecek, onun için hazırlamış olduğu yere kendisini gönderecek.
Ayette, tahkik edatı olan اِنَّ “inne”nin, cümlenin her iki tarafında yer alması, ziyadesiyle te’kid etmek içindir.
إِنَّ اللَّهَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ شَهِيدٌ “Çünkü Allah her şeye şahittir.”
Allah her şeyi bilir, onun hâllerini gözetir.
18- أَلَمْ تَرَ أَنَّ اللَّهَ يَسْجُدُ لَهُ مَن فِي السَّمَاوَاتِ وَمَن فِي الْأَرْضِ وَالشَّمْسُ وَالْقَمَرُ وَالنُّجُومُ وَالْجِبَالُ وَالشَّجَرُ وَالدَّوَابُّ وَكَثِيرٌ مِّنَ النَّاسِ “Görmedin mi, göklerdekiler, yerdekiler, güneş, ay ve yıldızlar, dağlar, ağaçlar, hayvanlar ve insanlardan birçoğu Allah’a secde ediyor.”
Göklerde ve yerde olanların hepsi, O’nun kudretine musahhardır, O’nun tedbirine göre hareket eder.Bunların her biri zilletiyle, Müdebbirinin azametine delâlet eder.
Ayette, akıl sahipleri için kullanılan “men” ifadesi, tağlip yoluyla diğer varlıkları da içine alabilir. Bu durumda, ayetin devamında gelen varlıklar, üstteki genel ifadeye dâhil fertler olarak nazara verilmiş olur. Bunların ayrıca zikri,
-Bunların bilinen varlıklar olması,
-Secdenin bunlardan uzak görülmesi sebebiyledir.
وَكَثِيرٌ حَقَّ عَلَيْهِ الْعَذَابُ “Birçoğunun üzerine de azab hak olmuştur.”
Pek çoğuna ise, küfrü ve taatten kaçınması sebebiyle, azap hak olmuştur.
Ayetin bu kısmı, azabı hak edenlerin çokluğunu göstermek için tek cümle olarak da ele alınabilir: Yani, “İnsanların çoğu ve pek çoğu ise, üzerine azap hak olmuştur.”
وَمَن يُهِنِ اللَّهُ فَمَا لَهُ مِن مُّكْرِمٍ “Allahın zelil kıldığını şerefli yapacak biri yoktur.”
Allahın şekavetle zelil kıldığını, saadet vererek şerefli kılacak kimse yoktur.
إِنَّ اللَّهَ يَفْعَلُ مَا يَشَاء “Şüphesiz Allah dilediği şeyi yapar.”
Allah, itibarlı veya zelil kılmak gibi tasarruflarda, dilediğini yapar.
19- هَذَانِ خَصْمَانِ اخْتَصَمُوا فِي رَبِّهِمْ “Şu ikisi Rableri hakkında tartışmaya girmiş iki hasımdır.”
Bu iki hasımdan murat, mü’minler ve kâfirlerdir.
Bunlar, Rableri hususunda
-Onun dini,
-Veya zât ve sıfatlarında birbirleriyle tartıştılar, hasım oldular.
Sebeb-i Nüzûl
Denildi ki: Ayetten murat mü’minler ve Yahudilerdir. Yahudiler şöyle dediler: “Biz Allaha daha yakınız, Kitabımız Kitabınızdan daha eski, Peygamberimiz Peygamberinizden daha önce.”Mü’minler de şöyle dediler: “Biz Allaha daha yakınız. Hem Hz. Muhammede, hem sizin peygamberinize, hem de Allahın gönderdiği bütün
kitaplara iman ettik. Siz ise, bizim Kitabımızı ve Peygamberimizi tanıyorsunuz, ama hased sebebiyle inkâr ettiniz.”İşte, bu tartışma sonucu üstteki ayet nazil oldu.
فَالَّذِينَ كَفَرُوا قُطِّعَتْ لَهُمْ ثِيَابٌ مِّن نَّارٍ “O’nu inkar edenler için ateşten elbiseleri biçilmiştir.”
Ayetteki فَ “fe” fasıl içindir, bu hasımlık sonucunda her iki tarafın durumu beyan edilmeye başlanmıştır. Şu ayette bunun açıktan ifade edildiğini görürüz:
“Şüphesiz o iman edenler, Yahudi olanlar, Sabiîler, Hristiyanlar, ateşe tapanlar ve Allah’a şirk koşanlar (yok mu?) Allah, kıyamet günü bunların arasını şüphesiz ayıracaktır.” (Hacc, 17)Elbisenin bedeni kuşatması gibi, cehennem ateşi bunları kuşatır.
يُصَبُّ مِن فَوْقِ رُؤُوسِهِمُ الْحَمِيمُ “Başlarının üstünden kaynar su dökülür.”
20- يُصْهَرُ بِهِ مَا فِي بُطُونِهِمْ وَالْجُلُودُ “Bununla karınlarında olanlar ve derileri eritilir.”
Üzerlerine dökülen kaynar su, şiddetli sıcaklığıyla onların derilerini erittiği gibi, iç organlarını da eritecektir.
21- وَلَهُم مَّقَامِعُ مِنْ حَدِيدٍ “Bir de bunlara demirden kamçılar vardır.”
22- كُلَّمَا أَرَادُوا أَن يَخْرُجُوا مِنْهَا مِنْ غَمٍّ أُعِيدُوا فِيهَا “Maruz kaldıkları birgamdan dolayı oradan ne zaman çıkmak isteseler, oraya geri döndürülürler.”
Çıkarlar, ama yine o hâle döndürülürler. Çünkü “geri döndürülmek” ancak çıktıktan sonra olur.Denildi ki: Ateşin alevi onlara vurur, kendilerini ateşin üstüne yükseltir.
Orada da kendilerine demirden kamçılarla vurulur, yine aşağıya gönderilirler.
وَذُوقُوا عَذَابَ الْحَرِيقِ “Ve tadın yakıcı azabı!”
23- إِنَّ اللَّهَ يُدْخِلُ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِن تَحْتِهَا الْأَنْهَارُ “Şüphesiz Allah iman edip salih ameller işleyenleri, altındanırmaklar akan cennetlere koyacak.”
يُحَلَّوْنَ فِيهَا مِنْ أَسَاوِرَ مِن ذَهَبٍ وَلُؤْلُؤًا “Orada altın bilezikler ve inciler takınacaklar.”
Ehl-i imanın akıbeti anlatılırken üslûb değiştirildi. Onları cennete dahil etmeyi Allaha nisbet etti. Ayrıca mü’minlerin hâlini medhetmek ve şanlarını yüceltmek için اِنَّ “inne” ile te’kidde bulundu.
وَلِبَاسُهُمْ فِيهَا حَرِيرٌ “Oradaki elbiseleri de ipektendir.”
Üslûbun burada değişmesi, ipeğin cennet ehlinin mutad elbisesi olduğuna delâlet içindir.
Veya ayet sonlarını muhafaza için böyle ifade edilmiş de olabilir.
24- وَهُدُوا إِلَى الطَّيِّبِ مِنَ الْقَوْلِ “Ve sözün hoş olanına sevk edildiler.”
Bundan murat, “O Allaha hamdolsun ki bize olan vaadini gerçekleştirdi ve bizi arza varis kıldı.” (Zümer, 74) ayetinde nazara verilen sözleridir.Veya kelime-i tevhiddir.
وَهُدُوا إِلَى صِرَاطِ الْحَمِيدِ “Ve de Hamîd olanın yoluna sevk edildiler.”Hamîd, çokça hamdedilen anlamında Allahu Teâlâanın bir ismi olarak ele alınırsa, mana şöyle olur: onlar, Hamîd olan Allahın yoluna, yani İslama sevk edildiler.Hamîd kelimesi “akıbeti güzel” anlamına da gelebilir. O zaman mana “Onlar akıbeti güzel bir yola sevk edildiler” şeklinde olur. O güzel akıbet de, cennettir.
[1> İşine gelirse ayet-hadis okur, ama kendi çıkarı için böyle yapar. Niyeti dini yaşamak değil, dünyevi çıkarlarını korumaktır
25- إِنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا وَيَصُدُّونَ عَن سَبِيلِ اللَّهِ وَالْمَسْجِدِ الْحَرَامِ الَّذِي جَعَلْنَاهُ لِلنَّاسِ سَوَاء الْعَاكِفُ فِيهِ وَالْبَادِ “İnkâr edip Allah’ın yolundan ve içinde yerli ve misafir bütün insanları eşit kıldığımız Mescid-i Haram’dan alıkoyanlar (azabı hak etmişlerdir.)”
“Alıkoyanlar” ifadesi geniş zaman sığasıyla gelmesiyle, onların devamlı böyle yaptıklarını anlatır.
وَمَن يُرِدْ فِيهِ بِإِلْحَادٍ بِظُلْمٍ نُذِقْهُ مِنْ عَذَابٍ أَلِيمٍ “Kim de orada zulmederek haktan sapmak isterse, biz ona elem dolu bir azaptan tattıracağız.”
26- وَإِذْ بَوَّأْنَا لِإِبْرَاهِيمَ مَكَانَ الْبَيْتِ “Hani İbrahim’e Kâbe’nin yerini belirlemiştik:”
Denildi ki: Ka’be, tufan günlerinde semaya yükseltildi, yeri kayboldu. Allahu Teâlâ Hz. İbrahime gönderdiği bir kokuyla, onun yerini bildirdi. Hz. İbrahim de Ka’benin çevresini temizledi, eski temeli üzere onu bina etti.
أَن لَّا تُشْرِكْ بِي شَيْئًا “(Ve Ona şöyle demiştik
Sakın bana hiçbir şeyi ortak koşma!”
وَطَهِّرْ بَيْتِيَ لِلطَّائِفِينَ وَالْقَائِمِينَ وَالرُّكَّعِ السُّجُودِ “Ve tavaf edenler, kıyamaduranlar, rükû edenler ve secdeye varanlar için Beytimi tertemiz et.”Yani, Ka’beyi İbrahime “ibadette hiçbir şeyi Allaha ortak koşma, Beytimi onu tavaf eden ve orada namaz kılanlar için putlardan ve kirlerden tertemiz kıl” diye hazırladık.
Ayette namazdan, namazın rükünleri olan “kıyam, rükü ve secde” ile bahsedilmesi, bunların her birinin tek başına Ka’benin hazırlanması için yeterli olduğuna delâlet içindir. Böyle olunca, hepsini birden yapanlar için, elbette böyle bir Ka’be hazırlanması layıktır.
27- وَأَذِّن فِي النَّاسِ بِالْحَجِّ “İnsanları hacca çağır.”
Rivayete göre Hz. İbrahim Ebu Kubeys dağına çıktı, “ey insanlar! Rabbinizin Beytini haccediniz” diye nida etti. Allahu Teâlâ haccetmesi ilminde mukadder olanlara, dünyanın doğusunda batısında her yerdeki insanlara, babalarının sulbünde ve analarının rahminde bu sesi duyurdu.
Denildi ki: Hitap, Hz. Peygamberedir. Veda haccında bununla emredilmişti.
يَأْتُوكَ رِجَالًا وَعَلَى كُلِّ ضَامِرٍ يَأْتِينَ مِن كُلِّ فَجٍّ عَمِيقٍ “Gerek yaya olarak gerekse derin vadiler aşarak uzak yollardan gelen yorgun binekler üzerinde sana gelsinler.”Gerek yaya, gerekse bineklerine binmiş bir şekilde, yorgun – argın vaziyette uzun yollar kat ederek gelsinler.
28- لِيَشْهَدُوا مَنَافِعَ لَهُمْ “Ta ki kendilerine ait birtakım menfaatlere şahid olsunlar.”
Dinî ve dünyevî menfaatlerine ulaşsınlar.
“Menfaatler” anlamındaki “menafi” kelimesinin elif-lâmsız gelmesi, bundan muradın bu ibadete mahsus bir kısım menfaatler olmasındandır.
وَيَذْكُرُوا اسْمَ اللَّهِ فِي أَيَّامٍ مَّعْلُومَاتٍ عَلَى مَا رَزَقَهُم مِّن بَهِيمَةِ الْأَنْعَامِ “Kendilerine rızık olarak verdiği hayvanlara karşılık belli günlerde (kurban ederken) Allah’ın adını ansınlar.”
Kurbanlıkların hazırlanması ve kesilmesinde Allahın adını ansınlar.
Denildi ki: “Allahın adını anmak” hayvanların boğazlanmasından kinayedir. Çünkü, Müslümanlar nezdinde Allah adı anılmayan bir boğazlama düşünülemez. Boğazlamadan böyle söz edilmesi, bundan asıl maksadın Allaha yakınlık olduğuna tenbihte bulunmak içindir.
“Belli günler”den murat, Zilhicce ayının onudur.
Veya kurban günleridir.
“Allah’ın adını ansınlar.”
Çünkü, Allahu Teâlânın eti yenilen kurbanlık hayvanları ihsan etmesi, zikri gerektirir.
فَكُلُوا مِنْهَا “Artık siz de onlardan yiyin.”
Burada “onlardan yiyin” emri, “yiyebilirsiniz” anlamında mubahlık ifade eder. Ayrıca, İslam öncesi cahiliye döneminde, hacc günlerinde kurbanlık hayvanların etini yemekten sakınırlardı. Ayetin bu ifadesi, öyle yanlış bir anlayışı da ortadan kaldırmak içindir.
وَأَطْعِمُوا الْبَائِسَ الْفَقِيرَ “Yoksula, fakire de yedirin.”
Buradaki emir ise, vücup ifade eder.
29- ثُمَّ لْيَقْضُوا تَفَثَهُمْ “Sonra kirlerini giderip temizlensinler.”Sonra, ihramdan çıkarken bıyıklarını kısaltmak, tırnaklarını kesmek, koltuk altını ve kasıklarını traş etmek gibi temizliklerle kirlerini gidersinler.
وَلْيُوفُوا نُذُورَهُمْ “Adaklarını yerine getirsinler.”
Haclarında adamış oldukları iyilikleri yerine getirsinler.
Denildi ki: Bundan murat, haccın gerektirdiği durumlardır.
وَلْيَطَّوَّفُوا بِالْبَيْتِ الْعَتِيقِ “Ve Beyt-i atik’i tavaf etsinler.”
Farz olan tavafı yapsınlar.
Denildi ki: Bundan murat, veda tavafıdır.
Ka’beye “Beyt-i atik” yani “eski, kadim Beyt” denilmesi, yeryüzünde ilk mabed olmasındandır.
Veya bu kelime “hür” anlamındadır. Ka’be, zorba hükümdarların saldırısından daima korunmuş, hep hür kalmıştır. Ka’beye yönelip onu yıkmak isteyen nice hükümdar çıkmış, ama Allah bunlara engel olmuştur. Haccacın durumu ise, farklıdır. O, Ka’beye saldırmak için değil, oraya sığınmış olan İbnu Zübeyr’i çıkarmak için gelmişti.
30- ذَلِكَ “Durum budur.”
ذَلِكَ Bu ve emsali edatlar, iki kelâm arasını ayırmak için kullanılır.
وَمَن يُعَظِّمْ حُرُمَاتِ اللَّهِ فَهُوَ خَيْرٌ لَّهُ عِندَ رَبِّهِ “Kim Allah’ın haramlarına saygı gösterirse; bu, Rabbinin katında kendisi için bir hayırdır.”
Kim, Allahın hükümlerine ve çiğnenmesi caiz olmayan esaslara veya hareme ve hacla ilgili mükellefiyetlere saygı duyarsa, kendisi hakkında hayırlı olur.
Denildi ki: “Allahın haramları” ifadesinden murat; Ka’be, Mescid-i Haram, Beled-i Haram, yani Mekke, Haram aylar ve Muharrem ayıdır.[1>
Bunlara tazimde bulunmak, o kimse için elbette hayırlıdır. Rabbi nezdinde sevaba ulaşır.
وَأُحِلَّتْ لَكُمُ الْأَنْعَامُ إِلَّا مَا يُتْلَى عَلَيْكُمْ “Size bildirilenler dışında diğer hayvanlar helal kılındı.”
Ölü eti ve Allah adına değil de başkası namına kesilenler gibi haram kılınanlar arızi bir durumdan dolayı haram kılınmışlardır. Öyleyse, aslında Allah’ın haram kılmadığı bahira ve saibe gibi hayvanları bu hükümden dışarıya çıkarmayın.[2>
فَاجْتَنِبُوا الرِّجْسَ مِنَ الْأَوْثَانِ “O halde putlardan kaynaklanan pislikten kaçının.”
Pislikten kaçar gibi putlardan uzak durun.
Ayet, onları tazimden son derece nehyeder ve onlara ibadetten de uzaklaştırır.
وَاجْتَنِبُوا قَوْلَ الزُّورِ “Ve yalan sözden kaçının.”
Bu ifade, “tahsisden sonra tamim”dir.[3> Çünkü putlara tapmak, yalanın başı durumundadır.
Kâfirler bahira ve saibe gibi hayvanları haram kılıyor, putlara saygı gösteriyor ve bir de üstelik bunları Allah emretmiş gibi O’na iftira ediyorlardı.
Cenab-ı Hak, saygı gösterilmesi gereken ilâhî hükümlere teşvikte bulunduktan sonra, burada da kâfirlerin durumunu reddetti.
Hz. Peygamber “Yalan söz, Allaha şirk koşmaya denk gelir” buyurdu. Bunu üç kere tekrarladı ve ardından bu ayeti okudu.
Yalan söylemek, realiteden sapmak ve çevrilmektir.
3ِِ1- حُنَفَاء لِلَّهِ غَيْرَ مُشْرِكِينَ بِهِ “Allah’a yönelen, O’na ortak koşmayan kimseler (olun).”
Put pisliklerinden ve yalan sözden kaçınırken, ibadetinizi sırf Allah için yapın, hiçbir şeyi Ona şerik kılmayın.
وَمَن يُشْرِكْ بِاللَّهِ فَكَأَنَّمَا خَرَّ مِنَ السَّمَاء فَتَخْطَفُهُ الطَّيْرُ أَوْ تَهْوِي بِهِ الرِّيحُ فِي مَكَانٍ سَحِيقٍ “Allah’a ortak koşan kimse, sanki gökten düşmüş de kuşlar onu kapıyor veya rüzgar onu uzak bir yere sürüklüyor gibidir.”Allaha ortak koşan kimse, imanın zirvesinden küfür çukuruna düşmüş olur. Bu cihetle gökten düşen kimseye benzetilmiştir.
Kuşların onu kapması, süflî arzuların onun fikrini dağıtmasını anlatır.
Rüzgârın onu uzak bir yere sürüklemesi ise, şeytanın onu dalalete sevkiyle bütün bütün yoldan çıkmasıdır.
Ayette geçen “veya” ifadesi (Bakara, 19) da olduğu gibi muhayyerlik ifade edebilir.[4>
Veya, şirk koşanların sınıflarını gösterir. Çünkü, müşriklerden bir kısmı için artık bir kurtuluş yolu kalmamıştır. Bir kısmı ise, tevbe ile kurtuluşu mümkün kimselerdir.[5>
Ayette anlatılan durum, “mürekkep teşbih” de olabilir. Yani, kim Allaha şirk koşarsa kendini helâk etmiş olur. Onun hâli, bu iki helâkten birine benzer.
32- ذَلِكَ “Bu böyledir.”
وَمَن يُعَظِّمْ شَعَائِرَ اللَّهِ فَإِنَّهَا مِن تَقْوَى الْقُلُوبِ “Ve kim Allah’ın şeairine saygı gösterirse, şüphesiz o kalplerin takvasındandır.”
Allahın şeairi,
-Allahın dini,
-Haccın farzları ve onunla ilgili belli ibadet yerleri,
-Ka’beye adanmış kurbanlıklardır. Sonrası nazara alındığında en uygunu budur.
Bu kurbanlıkların tazimi; güzel, gösterişli ve pahalı olanı seçmektir.
Rivayet edilir ki, Hz. Peygamber, hacda yüz deve kurban etmişti. Bunlar içinde Ebu Cehile ait burnunda altından nişan olan seçkin bir deve de vardı.
Hz. Ömer de, kendisinden üçyüz dinara satın alınmak istenen asil bir deveyi hacda kurban etmişti.
Takvanın kalbe nisbet edilmesi,
-Kalbin, takva ve fücurun kaynağı olmasından,
-Veya bunları emretmesinden dolayıdır.
33- لَكُمْ فِيهَا مَنَافِعُ إِلَى أَجَلٍ مُّسَمًّى “Sizin için onlarda belli bir süreye kadar bir takım faydalar vardır.”
ثُمَّ مَحِلُّهَا إِلَى الْبَيْتِ الْعَتِيقِ “Sonra varacakları yer, Beyt-i atik’tir.”
Bunlar Allah için kurban edilinceye kadar, siz bunların sütünden, yavrulamalarından, yünlerinden, kıllarından istifade edersiniz. Sonra kurban etme vakti gelince, bunlar Ka’beye götürülür.
Yani, kurban edinceye kadar, bunlarda sizin için dünyevî menfaatler vardır. Sonrasında ise dinî menfaatleri çok daha büyüktür.
Beyt-i Atik’den murat, amellerin kendisine yükseldiği veya sevaplarının verildiği Beyt-i Mamur veya cennet de olabilir.
Bununla, onlara yapılan muamelelerin diğer âlemde değerlendirileceği anlaşılır.
34- وَلِكُلِّ أُمَّةٍ جَعَلْنَا مَنسَكًا لِيَذْكُرُوا اسْمَ اللَّهِ عَلَى مَا رَزَقَهُم مِّن بَهِيمَةِ الْأَنْعَامِ “Her ümmet için, Allah’ın kendilerine rızık olarak verdiği hayvanlar üzerine ismini ansınlar diye kurban kesmeyi meşru kıldık.”Biz, her din ehline, başkasını değil yalnızca Allahı ansınlar ve ibadetlerini (kurbanlarını) sırf O’nun rızası için yapsınlar diye kendisiyle Allaha yaklaşacakları bir kurban ibadeti koyduk.
Kurban ve benzeri ibadetlerden maksad, Mabudun hatırlanması, anılmasıdır.
Ayette, kurbanın sadece koyun, sığır, deve gibi hayvanlardan olacağına bir tenbih vardır.[6>
فَإِلَهُكُمْ إِلَهٌ وَاحِدٌ فَلَهُ أَسْلِمُوا “Öyleyse ilâhınız bir tek ilâhtır. Şu hâlde yalnız O’na teslim olun.”Öyleyse sırf O’na yakın olmaya çalışın, sadece O’nun ismini anarak kurbanlarınızı kesin, yaptığınız ibadetlere şirk şaibesi karıştırmayın.
وَبَشِّرِ الْمُخْبِتِينَ “Mütevazi olanları müjdele!”
İhlaslı, alçak gönüllü kimseleri müjdele.
35- الَّذِينَ إِذَا ذُكِرَ اللَّهُ وَجِلَتْ قُلُوبُهُمْ “Ki onlar, Allah anıldığında kalpleri ürperir.”Bunlar, Allah zikredildiğinde, celâl şualarının kalplerine doğması sebebiyle, O’nun heybetinden kalpleri ürperir.
وَالصَّابِرِينَ عَلَى مَا أَصَابَهُمْ وَالْمُقِيمِي الصَّلَاةِ “Başlarına gelene sabreden, namaz kılan kimselerdir.”Dinî mükellefiyetler ve musibetler karşısında sabrederler. Namazlarını vaktinde kılarlar.
وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنفِقُونَ “Ve kendilerine rızık olarak verdiklerimizdeninfak ederler.”
Onlara rızık olarak verdiklerimizden hayır yollarında harcarlar.
36- وَالْبُدْنَ جَعَلْنَاهَا لَكُم مِّن شَعَائِرِ اللَّهِ “Kurbanlık büyük baş hayvanları da sizin için Allah’ın şeairinden kıldık.”
Ayet metninde geçen “büdn” “bedene” kelimesinin çoğuludur, develer için kullanılır. Deveye bu isim verilmesi, bedeninin iri olmasındandır.
O develeri, Allahın yol olarak ortaya koyduğu dinin alâmetlerinden kıldık.
لَكُمْ فِيهَا خَيْرٌ “Sizin için onlarda hayır vardır.”
Size, bunlarda dinî ve dünyevî menfaatler vardır.
فَاذْكُرُوا اسْمَ اللَّهِ عَلَيْهَا صَوَافَّ “Onlar saf saf sıralanmış dururken (kurban edeceğinizde) üzerlerine Allah’ın adını anın.”
Bunları boğazlarken “Allahu Ekber, Allahu Ekber, La ilahe illallahu Vallahu Ekber. Allahım, bunlar Sendendir, yine Sana gelmektedir.” diyerek üzerlerine Allahın adını anın.
فَإِذَا وَجَبَتْ جُنُوبُهَا فَكُلُوا مِنْهَا وَأَطْعِمُوا الْقَانِعَ وَالْمُعْتَرَّ “Yanları üzere yere düştüklerinde onlardan hem siz yiyin, hem de istemeyene ve isteyene yedirin.”
“Yanları üzeri yere düşmek” ölmelerinden kinayedir.
كَذَلِكَ سَخَّرْنَاهَا لَكُمْ لَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ “Onları böylece hizmetinize verdik, ola ki şükredersiniz.”
Vasfettiğimiz şekilde onları ayakta iken kesebilmeniz gibi, büyük ve kuvvetli olmalarıyla beraber biz onları size musahhar kıldık. Onları alıp götürebiliyor, bağlayabiliyor, ayakta tutabiliyor, sütlerini alabiliyorsunuz.Bizim bunları size itaatkâr kılmamız, ibadetle ve ihlâsla nimetlerimize şükretmeniz içindir.
37- لَن يَنَالَ اللَّهَ لُحُومُهَا وَلَا دِمَاؤُهَا “Onların etleri ve kanları asla Allah’a ulaşmaz.”
Bu kurban edilen hayvanların, hem sadaka olarak verilen etleri, hem de akıtılan kanları Allaha ulaşmaz, O’nun rızasını ve kabulünü celbetmez.
وَلَكِن يَنَالُهُ التَّقْوَى مِنكُمْ “Ancak sizin takvanız O’na ulaşır.”
Lakin, bunları kalplerinizdeki takvanın bir tezahürü olarak yaptığınızda, böylesi Allaha ulaşır. Çünkü kalbinizdeki takva sizi,
-Allahın emrini tazime,
-O’na yakınlık aramaya,
-İbadeti O’nun için yapmaya sevkeder.
Sebeb-i Nüzûl
Denildi ki: Cahiliye insanları kurban kestiklerinde, kurbanın kanını Ka’beye sürer, bunu Allaha yakınlık vesilesi sayarlardı. Müslümanlar da böyle yapmaya niyetlenince ayet nazil oldu.
كَذَلِكَ سَخَّرَهَا لَكُمْ لِتُكَبِّرُوا اللَّهَ عَلَى مَا هَدَاكُمْ “Böylece onları sizin hizmetinize verdi ki, size doğru yolu gösterdiğinden dolayı Allah’ı büyük tanıyasınız.”
Kurban edilen hayvanlar ve özellikle o iri bedenli develerin musahhar kılınması bir önceki ayette nazara verilmişken burada tekrar söylenmesi, nimeti hatırlatmak içindir.
Ve başkasının kâdir olmadığı şeylere O’nun kâdir olduğunu görüp azametini bilmeniz, kibriyanın (büyüklüğün) O’na mahsus olduğunu ilan etmeniz içindir.
Denildi ki: Bundan murat ihramdan çıkışta ve kurban keserken tekbir getirmektir
Allah size bunlardan istifade yolunu ve bunlarla kendisine yakınlık elde edilmesini göstermesine mukabil, siz de O’nu büyük olarak tanıyınız, büyüklüğünü “Allahu Ekber” ile ilan ediniz.
وَبَشِّرِ الْمُحْسِنِينَ “Muhsin olanları müjdele.”
Yaptıklarını Allah için yapan, terk ettiklerini de yine Onun için terk eden muhlisleri müjdele!
[1>Haram ve hürmet aynı kökten gelir. Burada, Allahın önem verdiği şeylere in sanların da hürmet etmesi gerektiğine dikkat çekilmiştir.
[2>Bunlarla ilgili olarak bkz. Maide, 103. ayetin açıklaması.
[3> “Putlar ilahtır” sözü de bir yalandır. Önce putlardan kaçınma emri verilmiş, ardından da genel anlamda her türlü yalandan sakınma emri gelmiştir.
[4>Yani, “Allaha şirk koşan birinin hâli şuna benzer… Veya şöyle de bakabilirsin” şeklinde bir anlatımdır
[5> Bu yoruma göre, birinci temsil artık kurtuluşa yol kalmamış olanlara, ikinci temsil ise, kurtulma ihtimali olanlara bakar. Çünkü semadan düşüp parça parça olan ve kuşların parçalarını toplayıp yediği kimsenin tekrar hayata dönmesi düşünülemez. Ama, rüzgarın uzak bir yere götürdüğü kimse, tekrar yola gelebilir.
[6> Ayette geçen “behîmetü’l-en’am” ifadesi bunu anlatır. Dolayısıyla, tavuk, kaz gibi eti yenilen hayvanlardan kurban olmaz.
38- إِنَّ اللَّهَ يُدَافِعُ عَنِ الَّذِينَ آمَنُوا “Şüphesiz Allah iman edenleri müdafaa eder.Şüphesiz Allah, müşriklerin o hile ve tuzaklarına karşı, iman edenleri müdafaa eder.
إِنَّ اللَّهَ لَا يُحِبُّ كُلَّ خَوَّانٍ كَفُورٍ “Çünkü Allah hiçbir hain nankörü sevmez.”
Çünkü Allah, emanetine hıyanet eden hainleri ve kestiği kurbanla putlara yakınlık aramak tarzında nimetine nankörlük edenleri sevmez. Yani onların fiiline razı olmaz ve onlara yardım etmez.
39- أُذِنَ لِلَّذِينَ يُقَاتَلُونَ بِأَنَّهُمْ ظُلِمُوا “Kendilerine savaş açılanlara, zulme uğramaları sebebiyle (savaş) için izin verildi.”Bunlar, Hz. Peygamberin ashabıdır, müşrikler onlara işkence ediyorlardı. Sahabeler, Hz. Peygamberin yanına kâh vurulmuş, kâh yaralanmış bir vaziyette geliyor, yapılan zulmü anlatıyorlardı. Hz. Peygamber onlara şöyle diyordu: “Sabredin, ben savaşla emrolunmadım.” Sonra hicret gerçekleşti ve peşinden bu ayet nazil oldu.
Yetmiş kadar ayette savaş yasaklanmış iken, bu ayet savaşa izin hususunda ilk nazil olan ayettir.
وَإِنَّ اللَّهَ عَلَى نَصْرِهِمْ لَقَدِيرٌ “Şüphe yok ki Allah onlara yardım etmeğekadirdir.”
Cenab-ı Hak önceki ayette kâfirlerin ezasını onlardan def etmeyi vaat ettiği gibi, burada da onlara zaferi vaat buyurdu.
40- الَّذِينَ أُخْرِجُوا مِن دِيَارِهِمْ بِغَيْرِ حَقٍّ إِلَّا أَن يَقُولُوا رَبُّنَا اللَّهُ “Onlar “Rabbimiz Allah’tır” demelerinden başka bir sebep olmaksızın haksız yere yurtlarından çıkarıldılar.”
Onlar, diyarları olan Mekkeden hiçbir haklı gerekçe olmadan çıkarıldılar. Tek suçları “Rabbimiz Allah” demeleri idi.Bu üslûb, Nabiğa’nın “Onların tek kusuru, askerlerinin kılıçlarında açılan gediklerdir” dediği tarz bir durumdur.[1>
وَلَوْلَا دَفْعُ اللَّهِ النَّاسَ بَعْضَهُم بِبَعْضٍ لَّهُدِّمَتْ صَوَامِعُ وَبِيَعٌ وَصَلَوَاتٌ وَمَسَاجِدُ يُذْكَرُ فِيهَا اسْمُ اللَّهِ كَثِيرًا “Şayet Allah insanların bir kısmını bir kısmı ile defetmeseydi manastırlar, kiliseler, havralar ve içinde Allah’ın adı çok anılan mescidler elbette yıkılırdı.”
Şayet Allah, mü’minleri kâfirler üzerine sevk etmeseydi, müşriklerin dindarlara hücumuyla şunlar harap olurdu:
Ruhbanların manastırları, Hristiyanların kiliseleri, Yahudilerin havraları ve Müslümanların mescidleri.Yahudilerin havralarına ayet metninde “salâvat” denilmesi, buralarda namaz kılınmasındandır.
Denildi ki: Aslı İbranice olup, Arabçalaştırılmıştır.
“Allah’ın adı çok anılan…”
Bu kısım, evvelindeki dört mabed türüne de bakabilir.[2>
Veya bundan murat, özellikle Müslümanların mescitleridir, üstünlüğünü göstermek için bu şekilde zikredilmiştir.
وَلَيَنصُرَنَّ اللَّهُ مَن يَنصُرُهُ “Şüphesiz Allah kendine yardım edene yardım edecektir.”
Allaha yardımdan murat, dinine yardımdır.
Allahu Teâlâ vaadini yerine getirdi. Muhacir ve Ensarı Arabların reislerine, Acemlerin Kisra ve Kayserlerine saldırttı, onların diyarlarına varis yaptı.
إِنَّ اللَّهَ لَقَوِيٌّ عَزِيزٌ “Şüphesiz Allah Kavî’dir – Azîz’dir.”Allah Kavî’dir, onlara yardıma gücü yeter.Aziz’dir, hiçbir şey O’na mani olamaz.
41- الَّذِينَ إِن مَّكَّنَّاهُمْ فِي الْأَرْضِ أَقَامُوا الصَّلَاةَ وَآتَوُا الزَّكَاةَ وَأَمَرُوا بِالْمَعْرُوفِ “Onlar öyle kimselerdir ki, kendilerini yeryüzünde iktidar mevkiine getirirsek namazı ikame ederler, zekâtı verirler, iyiliği emredip kötülüğü yasaklarlar.”
Bunlar, diyarlarından çıkarılan Müslümanların vasıflarıdır. Cenab-ı Hak böyle bir hâl gelmezden önce onları sena etmektedir.[3>
Ayette dört halifenin hilafetlerinin sıhhatine bir delil vardır. Çünkü onlar dışında muhacirlerden hiç kimse bu özellikleri kendinde cem etmemiştir.
Denildi ki: Burada anlatılanlar, bir önceki ayette nazara verilen “Allahın dinine yardım edenler”den bedel de olabilir.
وَنَهَوْا عَنِ الْمُنكَرِ وَلِلَّهِ عَاقِبَةُ الْأُمُورِ “Bütün işlerin sonu Allah’a âittir.”
Çünkü bütün işlerin mercii, O’nun hükmüdür.
Bunda, vaat edileni te’kid vardır.
42- وَإِن يُكَذِّبُوكَ فَقَدْ كَذَّبَتْ قَبْلَهُمْ قَوْمُ نُوحٍ وَعَادٌ وَثَمُودُ “Eğer seni yalanlıyorlarsa, bil ki onlardan önce Nûh kavmi, Âd ve Semûd da yalanlamışlardı.”
43- وَقَوْمُ إِبْرَاهِيمَ وَقَوْمُ لُوطٍ “İbrahim’in kavmi ve Lût’un kavmi de.”
44- وَأَصْحَابُ مَدْيَنَ “Medyen halkı da.”Ayet, Hz. Peygambere bir tesellidir. Çünkü kavmi Onu yalanlıyorsa, bu ilk defa olan bir şey değildir. İşte bu ayette nazara verilen kavimler de, O’nun kavminden önce kendi peygamberlerini yalanlamışlardı.
وَكُذِّبَ مُوسَى “Musa da yalanlandı.”
Burada üslûbun değişmesi, Hz. Musayı yalanlayanların kendi kavmi değil Kıbti’ler olmasındandır. Ayrıca O’nun yalanlanması en çirkin bir durumdur. Çünkü kendisine büyük ve şüyu bulan mu’cizeler verilmişti.
فَأَمْلَيْتُ لِلْكَافِرِينَ “Ben de o kâfirlere mühlet verdim.”
ثُمَّ أَخَذْتُهُمْ “Sonra da onları şiddetle yakaladım.”
فَكَيْفَ كَانَ نَكِيرِ “Onları cezalandırmam nasıl oldu!?”
Benim onlara cevabım nasıl oldu?!Nimetlerini mihnete, hayatlarını ölüme, mamurelerini harabeye çevirdim.
45- فَكَأَيِّن مِّن قَرْيَةٍ أَهْلَكْنَاهَا وَهِيَ ظَالِمَةٌ “Nice beldeler vardı ki, zulüm yaparlarken biz onları helak ettik.”
Beldenin helâki ve zâlim olmasından murat, ahalisinin helâki ve zâlim oluşudur.
فَهِيَ خَاوِيَةٌ عَلَى عُرُوشِهَا “Artık damları çökmüş, duvarları üzerine yıkılmıştır.”Bunların duvarları tavanlarının üzerine yıkılmıştır.Bu şöyle olabilir: Binalar atıl kalınca tavanları çöker. Sonra duvarlar yıkılır, yıkılan duvarlar tavanın üzerine düşer.
Veya bu, binaların tavanı olsa ve yıkılmasa bile, onların bomboş olmasını anlatmaktadır.
وَبِئْرٍ مُّعَطَّلَةٍ وَقَصْرٍ مَّشِيدٍ “(Geriye kalan) Terkedilmiş kuyular ve heybetli saraylardır.”
O yerleşim alanlarında şimdi nice âtıl kuyular vardır. Artık oralar terk edildiğinden ve kimse yaşamadığından, bu kuyulardan su içen de yoktur.
Oralarda ıssız kalmış köşkler vardır. Buralar sakinlerinden hâlidir.
46- أَفَلَمْ يَسِيرُوا فِي الْأَرْضِ “Yeryüzünde dolaşmadılar mı?”
Ayet, insanları helâk olmuş ümmetlerin yaşadıkları yerlere gidip, o harabelerden ibret almaya teşvik eder.
Ayetin muhatapları her ne kadar oralara daha önce gitmişlerse de, bunun için gitmemişlerdi.
فَتَكُونَ لَهُمْ قُلُوبٌ يَعْقِلُونَ بِهَا “Ta ki akledecek kalpleri olsun.”
Ta ki görmüş olduklarından ibret alarak ve istidlâlde bulunarak tevhide ulaşsınlar.
أَوْ آذَانٌ يَسْمَعُونَ بِهَا “Veya işitecek kulakları olsun.”
Kalıntılarını gördüklerinin hâlinden ders alıp vahye kulak versinler, nasihatleri dinlesinler.
فَإِنَّهَا لَا تَعْمَى الْأَبْصَارُ “Gerçek şudur ki, gözler kör olmaz.”
وَلَكِن تَعْمَى الْقُلُوبُ الَّتِي فِي الصُّدُورِ “Lakin sadırlardaki kalpler kör olur.”
Yani, aslında onların duyularında bir problem yok. Lakin akılları,
-Hevâya uyarak,
-Taklide dalarak devre dışı kaldı.
Ayette “sadırlarda” kaydının gelmesi,
-Te’kid içindir.
-Mecazi olduğunu düşünmeyi nefyeder.
-Gerçek körlüğün, insanlar içinde bilinen şekliyle körlük olmadığına tenbihte bulunur.
Sebeb-i nüzûl
Denildi ki: “Kim bu dünyada kör ise ahirette de kördür.” (İsra, 72) ayeti indiğinde, İbnu Ümmi Mektum, “Ya Rasûlallah, ben dünyada âmâyım. Ahirette de mi âmâ olacağım?” diye sorunca, üstteki ayet nazil oldu.
47- وَيَسْتَعْجِلُونَكَ بِالْعَذَابِ “Bir de senden acele azap istiyorlar.”
وَلَن يُخْلِفَ اللَّهُ وَعْدَهُ “Hâlbuki Allah asla va’dinden caymaz.”
Onlar, kendilerine vaad edilen azabın bir an önce gelmesini istiyorlar. Allah ise, vaadinde asla hulfetmez. Çünkü O’nun hakkında haber verdiği şeyin tersi olması imkânsızdır. Dolayısıyla tehdit ettiği şeyler, bir müddet sonra da olsa mutlaka kendilerine isabet edecektir.
Lakin O, Sabûrdur, ceza vermekte acele etmez.
وَإِنَّ يَوْمًا عِندَ رَبِّكَ كَأَلْفِ سَنَةٍ مِّمَّا تَعُدُّونَ “Şüphesiz Rabbinin nezdinde bir gün, sizin saydığınızdan bin yıl gibidir.”Ayet, O’nun sabrının ne kadar geniş olduğunu ve acele etmeyişini anlatır. Öyle ki, çok uzun bir zaman dilimi bile, O’na nisbetle bir gün hükmündedir.
Bundan murat, azabının devamını ve günlerinin uzunluğunu haber vermek de olabilir.
Veya zor günlerin, insana çok uzun gelmesi itibarıyla bir değerlendirme de olabilir.
48- وَكَأَيِّن مِّن قَرْيَةٍ أَمْلَيْتُ لَهَا وَهِيَ ظَالِمَةٌ “Zalim oldukları halde kendilerine mühlet verdiğim nice belde vardır.”Aslında gelen azap, o beldelerin ahalisine gelmişken doğrudan beldelere nisbet edilmesi, azabın genel olduğunu göstermek ve bununla korkutmaktır.
Size mühlet verdiğim gibi, onlara da mühlet vermiştim.
Onlar da sizin gibi zalimler idi.
ثُمَّ أَخَذْتُهَا “Sonunda onları cezalandırdım.”
وَإِلَيَّ الْمَصِيرُ “Dönüş ancak banadır.”
Hepsinin dönüp dolaşacağı yer, benim hükmümdür.
[1>Yani, aslında bu hal bir kusur olmayıp onların kemalini gösterir. Onun gibi, “Rabbimiz Allah” demek aslında bir suç değil, olması gereken bir özelliktir.
[2> O zaman mana şöyle olur: “Eğer Allah insanların bir kısmını bir kısmı ile defetmeseydi Allah’ın adı çok anılan manastırlar, kiliseler, havralar ve mescidler elbette yıkılırdı.”
[3> Bu, “Belâ’dan önce sena” şeklinde ifade edilmektedir. Yani Allah, onlar daha o hali kendilerinde göstermezden önce sanki göstermişler gibi kendilerini övmüştür. O zamana kadarki tavırları, ilerde geniş imkânlar bulduklarında nasıl davranacaklarının da bir göstergesi gibidir. Kaldı ki Allah, her şeyi kuşatan ilmiyle onların neler yapacaklarını zaten bilmektedir.
49- قُلْ يَا أَيُّهَا النَّاسُ إِنَّمَا أَنَا لَكُمْ نَذِيرٌ مُّبِينٌ “De ki: Ey insanlar! Ben size ancak apaçık bir uyarıcıyım.”Sizi uyardığım şeyi size açıklıyorum.
Ayette hitap geneldir, bütün insanlaradır. Ayrıca devamında hem ehl-i iman, hem de ehl-i küfür anlatılmaktadır. Bir de Hz. Peygamber aynı zamanda müjdelemek için de gönderilmişken, ayette uyarıcı olması yönünün nazara verilmesi, kelâmın evvelinin ve sevkinin müşrikler için olmasındandır. Mü’minlerin ve onlara verilecek sevabın zikri, müşriklerin ğayzlarını ziyade kılmak içindir.
50- فَالَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَهُم مَّغْفِرَةٌ وَرِزْقٌ كَرِيمٌ “İşte iman edip salih amel işleyenler için hem bir mağfiret, hem de kerîm bir rızık vardır.”
İman eden ve salih amel işleyenler için, kendilerinden sadır olan hatalar için bir mağfiret vardır.Ayette geçen “kerîm bir rızık”tan murat, cennettir.
Kerîm, her nevin en üstünlerini toplayan demektir.
51- “Ayetlerimizi geçersiz kılmak için gayret gösterenler var ya, işte onlar cehennem ashabıdır.”Kabul ve tahkik ile ayetlerimizi yaymaya çalışanlara karşı, yarışırcasına red ve ibtal ile aleyhinde koşuşanlar var ya, işte onlar cehennem ashabıdır.
5ّ2- وَمَا أَرْسَلْنَا مِن قَبْلِكَ مِن رَّسُولٍ وَلَا نَبِيٍّ إِلَّا إِذَا تَمَنَّى أَلْقَى الشَّيْطَانُ فِي أُمْنِيَّتِهِ “Senden önce hiçbir rasûl ve nebî göndermedik ki, bir şey temenni ettiği zaman, şeytan onun bu temennisine dair vesvese vermiş olmasın.”
Rasûl – Nebi Farkı
Rasûl, Allahın yeni bir şeriatla gönderdiği peygambere denir. Rasûl, insanları o yeni şeriata davet eder. Nebi ise, hem “rasûl” manasında kullanılabilir, hem de önceki şeriata uymakla mükellef olan peygambere denir. Mesela, Hz. Musa ile Hz. İsa arasındaki İsrailoğullarının peygamberleri böyledirler. Bundan dolayı Hz. Peygamber (asm) ümmetinin âlimlerini onlara benzetmiştir. Bu durumda nebi, rasûlden daha geneldir. Şu rivayet de buna delalet eder:
Hz. Peygambere nebilerin sayısı soruldu. “Yüzyirmidörtbin” diye cevap verdi. “Bunlardan kaçı rasûl” denildi. “Üçyüz onüçü” buyurdu.
Denildi ki: Rasûl, mu’cize sahibi olması yanında, kendisine bir kitap indirilendir. Nebi ise rasûlden farklıdır. Ona kitap inmemiştir.
Denildi ki: Rasûl, meleğin vahiy getirdiğidir. Nebi ise, kendisine söylenen ve kendisine rü’yada vahyedilendir.
O rasûl ve o nebi, iç dünyasında hoşuna giden bir şeyi tasarladığında şeytanın onun dileğine kendisini dünya ile meşgul edecek bir müdahalesi olur. Nitekim Hz. Peygamber şöyle buyurur: “Kalbime bazı istekler geliyor. Ben de günde yetmiş defa Allaha istiğfar ediyorum.”
فَيَنسَخُ اللَّهُ مَا يُلْقِي الشَّيْطَانُ “Ama Allah, şeytanın vesvesesini giderir.”
Allah, şeytanın o müdahalesini iptal eder, peygamberi ismeti ile ona meyletmekten kurtarır, o vehmi izale edecek şeye irşatta bulunur.
ثُمَّ يُحْكِمُ اللَّهُ آيَاتِهِ “Sonra Allah, âyetlerini sağlamlaştırır.”
Sonra Allah, ahirete tam yönelmeye sevkeden ayetlerini muhkem kılar.
وَاللَّهُ عَلِيمٌ حَكِيمٌ “Allah, Alîm’dir – Hakîm’dir.”
Allah Alîm’dir, insanların hâllerini bilir. Hakîm’dir, onlara hikmetle muamelede bulunur.
Denildi ki: Hz. Peygamber kendi iç dünyasında meskenet hâlinin son bulmasını tasavvur etmişti, bu ayet nazil oldu.
Denildi ki: Hz. Peygamber büyük bir hırsla kavminin imanını istemekteydi, onları imana yaklaştıracak bir şeyin inmesini arzuluyordu. Bu hâlde iken onların meclisinde olduğu bir sırada Necm sûresi kendisine nazil oldu. Onlara sûreyi okumaya başladı. “(Süleyman) kuşları gözden geçirdi ve şöyle dedi: Hüdhüd’ü niçin göremiyorum? Yoksa kayıplara mı karıştı?” (Necm, 19-20) ayetine gelince şeytan kendisine vesvese verdi, lisanı sehven “bunlar ulu kuğulardır, bunların şefaatleri umulur” deyiverdi. Müşrikler bunu duyunca sevindiler, hatta Hz. Peygamber sûrenin sonundaki secde ayeti münasebetiyle secdeye vardığında onlar da secde ettiler. Öyle ki, o mecliste mü’min olsun kâfir olsun secde etmeyen kalmadı.
Sonra Hz. Cebrail Hz. Peygambere durumu bildirdi. Hz. Peygamber çok üzüldü. Allahu Teâlâ bu ayetle peygamberini teselli etti.
Bu rivayet, tahkik ehli nezdinde merduddur, yani reddedilmiştir, sahih değildir.
Faraza sahih de olsa, Allahtan bir imtihan olur. Böyle bir olayla imanda sebat edenle, onda sarsıntı yaşayan birbirinden ayırt edilir.
Hz. Peygamberin ayette nazara verilen ümniyesi, bu rivayete göre Kur’anı okuması olur. Şeytanın buna ilkâsı ise, üstteki ifadeleri yüksek sesle söylemesidir. Öyle ki dinleyenler bunu Hz. Peygamberin kıraatinden zannetmişlerdir.
Üstteki rivayet Kur’ana güveni ihlal etmesi yönünden de reddedilmiştir. Buna, “Ama Allah, şeytanın vesvesesini giderir. Sonra Allah, âyetlerini sağlamlaştırır.” kısmıyla cevap vermek yeterli olmaz. Çünkü, rivayeti kabul ettiğimizde bu kısmın da öyle olması ihtimal dahilinde olur.Ayet, peygamberler için sehivde bulunmanın ve şeytanın kendilerine vesvese vermesinin cevazına delâlet eder.
53- لِيَجْعَلَ مَا يُلْقِي الشَّيْطَانُ فِتْنَةً لِّلَّذِينَ فِي قُلُوبِهِم “Allah, şeytanın ilka ettiğini, kalplerinde bir hastalık bulunan ve kalpleri kaskatı olan kimseler için bir fitne kılar.”Ayetin bu kısmı, şeytana bu imkânın verilmesinin illetini beyan eder. Bu ise, yapılan ilkânın açık olup, hem hak yolda hem de batıl yolda olanın onu bildiğine delâlet eder.
Kalpte olan hastalık, şek ve nifaktır.[1>
Kalbi katı olanlardan murat ise, müşriklerdir.
مَّرَضٌ وَالْقَاسِيَةِ قُلُوبُهُمْ وَإِنَّ الظَّالِمِينَ لَفِي شِقَاقٍ بَعِيدٍ “Şüphesiz o zalimler uzak bir ayrılık için dedirler.”
Zalimlerden murat, kalbinde maraz olanlar ve kalbi katı olanlardır. Bunları zamirle ifade etmek yerine “zâlimler” diye nitelemesi, zâlim olduklarını bildirmek içindir.
O zalimler,
-Haktan,
-Veya Hz. Peygamber ve mü’minlerden uzak bir ayrılık içindedirler.
54- وَلِيَعْلَمَ الَّذِينَ أُوتُوا الْعِلْمَ أَنَّهُ الْحَقُّ مِن رَّبِّكَ “Bir de kendilerine ilim verilmiş olanlar, onun şüphesiz Rabbinden bir gerçek olduğunu bilsinler.”
Kendilerine ilim verilenler ise, Kur’anın hak olup Allah tarafından indirildiğini bilirler.
Veya şeytana bu ilka imkânının verilmesinin Allahtan sâdır olan bir hak olduğunu bilirler. Çünkü Allahu Teâlânın Hz. Âdem’den beri insanlarda âdeti böyle cereyan etmektedir.
فَيُؤْمِنُوا بِهِ فَتُخْبِتَ لَهُ قُلُوبُهُمْ “Ve ona iman etsinler de kalpleri ona saygı duysun.”
Kalpleri tam bir teslimiyetle ve haşyetle buna inanır.
وَإِنَّ اللَّهَ لَهَادِ الَّذِينَ آمَنُوا إِلَى صِرَاطٍ مُّسْتَقِيمٍ “Ve Allah, iman edenleri doğru bir yola eriştirendir.”Allah, hangi konuda bir müşkile düşseler, ehl-i imana hidayette bulunur.
Burada “doğru bir yol”, “sırat-ı müstakim”den murat, o konuda kendilerini hakka ulaştıran sahih bir nazar, yani doğru bir bakıştır.
5ّ5- وَلَا يَزَالُ الَّذِينَ كَفَرُوا فِي مِرْيَةٍ مِّنْهُ حَتَّى تَأْتِيَهُمُ السَّاعَةُ بَغْتَةً أَوْ يَأْتِيَهُمْ عَذَابُ يَوْمٍ عَقِيمٍ “İnkâr edenler kendilerine ansızın o saat gelinceye veya akîm bir günün azabı gelinceye kadar, ondan şüphe etmekte devam edip giderler.”
İnkarcıların şek ve tereddütü,
-Kur’an,
-Hz. Peygamber,
-Veya şeytanın Hz. Peygamberin arzusuna müdahalesi hakkında olabilir. İlgili rivayete göre “Önce putları hayırla yâd etti, sonra da onları inkâr etti” demektedirler.
Saatten murat,
-Kıyamet,
-Kıyamet alâmetleri,
-Veya ölümdür.
“Akîm bir günün azabı”
Bu, Bedir harbinde olduğu gibi, katledilecekleri güne işaret eder.
-Bu günden “yevm-i akîm” yani “kısır gün” şeklinde bahsedilmesi, kadınların evladı o günde öldürülünce, sanki o kadınlar kısır gibi olur, böylece nesilleri kesilir.
-Veya şundandır: Savaşanlar, savaşın çocuklarıdır. Öldürüldükleri zaman savaşacak kimse kalmaz. Bu vasfın güne nisbet edilmesi mecazendir.
-Veya o günde kendilerine bir hayır olmadığındandır.
-Rüzgâr, yağmura vesile olmaz, ağaçları aşılamazsa, böylesi rüzgâra “rîh-ı akîm” yani “kısır rüzgar” denilir.
-Veya Bedir harbinde melekler de savaştığından, o günün misli olmadığı cihetle böyle denilmiştir.
-Veya, önceki ifadede geçen “saat”ten murat kıyametten başkası ile açıklanma durumunda, “akîm gün”den murat da kıyamet günü olur.
56- الْمُلْكُ يَوْمَئِذٍ لِّلَّهِ يَحْكُمُ بَيْنَهُمْ “O gün hükümranlık yalnız Allah’ındır, O aralarında hükmünü verir.”Onların şüphelerinin ortadan kalkacağı günde mülk Allahındır. Allah, o günde mü’minler ve kâfirler arasında hükmeder, yaptıklarının karşılığını verir.
فَالَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ فِي جَنَّاتِ النَّعِيمِ “Artık iman edip Salih amel yapanlar naim cennetlerindedir.”
57- وَالَّذِينَ كَفَرُوا وَكَذَّبُوا بِآيَاتِنَا فَأُوْلَئِكَ لَهُمْ عَذَابٌ مُّهِينٌ “İnkâr edip âyetlerimizi yalanlayanlar ise, işte bunlar için zillet verici bir azap vardır.”
Ayetin üslûbunda, mü’minlere cennet verilmesinin Allahtan bir lütuf iken, kâfirlerin cezalandırılmalarının kendi amelleri sebebiyle olduğuna bir tenbih vardır.
[1> Bu, münafıkların özelliğidir. Zira onlar, gelen vahiyle alakalı şüphe ve tereddütler taşırlar.
58- وَالَّذِينَ هَاجَرُوا فِي سَبِيلِ اللَّهِ ثُمَّ قُتِلُوا أَوْ مَاتُوا لَيَرْزُقَنَّهُمُ اللَّهُ رِزْقًا حَسَنًا “Allah yolunda hicret edip de sonra öldürülmüş veya ölmüş olanlara gelince, elbette Allah, onları güzel bir rızıkla rızıklandıracaktır.”Savaşta şehit olan veya normal yolla vefat eden bu muhacirler için cennet ve cennet nimetleri vardır.
Ayette savaşta şehit olanla normal yolla vefat edene aynı vaatte bulunulması, her ikisinin de aynı maksatta olmaları ve aynı ameli yapmalarındandır.
Sebeb-i Nüzûl
Rivayete göre bazı sahabiler Hz. Peygambere şöyle sordular: “Ya Rasûlllah, savaşta şehit olanlar Allahın vereceği hayrı öğrendik. Onlar cihad ettikleri gibi biz de Seninle beraber cihad ediyoruz. Öldüğümüzde bize ne var?”
Onların bu suallerine cevap olarak üstteki ayet nazil oldu.
وَإِنَّ اللَّهَ لَهُوَ خَيْرُ الرَّازِقِينَ “Çünkü Allah rızık verenlerin en hayırlısıdır.”
Çünkü O, hesapsız rızık verir.
59- لَيُدْخِلَنَّهُم مُّدْخَلًا يَرْضَوْنَهُ “(Allah) elbette onları hoşnud olacakları bir yere koyacaktır.”Sevdikleri her şeyin içinde olduğu cennete onları alacaktır.
وَإِنَّ اللَّهَ لَعَلِيمٌ حَلِيمٌ “Şüphesiz Allah Alîm’dir – Halîm’dir.”
Allah Alîm’dir, onların hem şimdiki hem de ahiretteki hallerini bilir.
Halîm’dir, ceza vermekte acele etmez.
60- ذَلِكَ “Bu böyledir.”
وَمَنْ عَاقَبَ بِمِثْلِ مَا عُوقِبَ بِهِ ثُمَّ بُغِيَ عَلَيْهِ لَيَنصُرَنَّهُ اللَّهُ “Kim kendisine yapılan saldırıya aynı ile karşılık verir de, sonra kendisine zulüm yapılırsa, muhakkak ki, Allah ona yardım eder.”
Her kim kendisine verilen eziyete misliyle mukabele eder, kısasta ileri gitmezse, sonra tekrar kendisine eza ve zulüm vaki olursa Allah elbette ona yardım eder.
إِنَّ اللَّهَ لَعَفُوٌّ غَفُورٌ “Şüphesiz Allah Afüvv – Ğafur’dur (çok affedicidir, çok bağışlayıcıdır).”
Şûra, 43 ayetinde daha efdal olan sabır ve bağışlamak nazara verildi. Ama kişi bunu terk ile, keyfine uyup intikam almada haddini aşsa, Allah bu kimseye affedicidir, bağışlayıcıdır.
Ayette, tarîz yoluyla af ve mağfirete teşvik vardır. Çünkü Allahu Teâlâ sonsuz kudretiyle ve şanının yüceliğiyle beraber mademki af ve mağfiret ediyor. Başkasının böyle bir durumda benzeri şekilde affetmesi evleviyetle sabit olur.
Ayette, o durumda Allahu Teâlânın ceza da verebileceğine bir tenbih vardır. Çünkü af, ancak ceza verebilecek iken vermeyen kimse için söz konusudur.
61- ذَلِكَ بِأَنَّ اللَّهَ يُولِجُ اللَّيْلَ فِي النَّهَارِ وَيُولِجُ النَّهَارَ فِي اللَّيْلِ “Çünkü Allah, geceyi gündüzün içine girdirir, gündüzü de gecenin içine girdirir.”
İşte bu yardım şu sebepledir:Allahu Teâlâ, işlerin bir kısmını bir kısmına üstün kılmaya kadirdir. Onun âdeti, birbirine zıt şeyler arasında münavebeyi esas almıştır. Bunlardan biri de, gece ve gündüzün birbirine girdirilmeleridir. Allah, bunlardan daha önce noksan kıldığını ziyadeleştirir. Veya güneşi batırarak gündüzün ışığının yerine gecenin karanlığını getirir. Güneşi doğdurarak da aksini yapar.
وَأَنَّ اللَّهَ سَمِيعٌ بَصِيرٌ “Ve şüphesiz Allah, Semî’dir – Basîr’dir.”
Ve şüphesiz Allah Semi’dir, hem eziyet edeni, hem de edileni işitir. Basîr’dir, her ikisinin fiillerini bilir, hiçbirini ihmâl etmez.
62- ذَلِكَ بِأَنَّ اللَّهَ هُوَ الْحَقُّ “Çünkü Allah, şüphesiz Hak’tır.”
İşte, işaret edilen Allahın mükemmel kudret ve ilmi şundandır:
O, tek Vacibu’l-vücuddur. Çünkü O’nun vacibu’l-vücud ve tek olması, icad edilen her şeyin O’na dayanmasını, O’nun hem zâtını, hem de başka her şeyi bilmesini gerektirir.
Cenab-ı Hakkın “Hak” olması şöyle de değerlendirilebilir: O’nun ilah oluşu sabittir. Çünkü her şeye gücü yetmeyen ve herşeyi bilmeyen ilah olamaz.
وَأَنَّ مَا يَدْعُونَ مِن دُونِهِ هُوَ الْبَاطِلُ “O’nu bırakıp tapındıkları ise hep bâtıldır.”İnsanların O’nun dışında ilah olarak çağırdıkları, hadd-i zâtında madumdur, uluhiyeti batıldır.
وَأَنَّ اللَّهَ هُوَ الْعَلِيُّ الْكَبِيرُ “Ve şüphesiz Allah, Aliyy – Kebîr’dir.”
Ve şüphesiz Allah, mahlûkatına karşı yücedir, kendisine bir şerik olmasından büyüktür. Şanı O’ndan daha yüce, saltanatı O’ndan daha büyük bir şey yoktur.
63- أَلَمْ تَرَ أَنَّ اللَّهَ أَنزَلَ مِنَ السَّمَاء مَاء فَتُصْبِحُ الْأَرْضُ مُخْضَرَّةً “Görmedin mi Allah gökten bir su indirdi de yeryüzü bununla yemyeşil oluyor?”Burada soru, takrir içindir. Yani, böyle olduğunu gördün.Yağmurun indirilişi geçmiş zaman sığasıyla anlatılırken, yeryüzünün yeşillenmesi geniş zamanla ifade edildi. Bunda, yağmurun eserinin hemen bitmeyip bir süre devam ettiğine delâlet vardır.
إِنَّ اللَّهَ لَطِيفٌ خَبِيرٌ “Şüphesiz Allah Latîf – Habîr’dir.”Şüphesiz Allah Latîf’tir, O’nun ilmi veya lütfu büyük – küçük her şeye ulaşır.Habîr’dir, zâhirî ve batınî, (görülen ve görülmeyen) tedbirlerden haberdardır.
64- لَهُ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الْأَرْضِ “Göklerde ve yerde ne varsa hep O’nundur.”
Onun olduğu için, onları size itaat ettirdi, menfaatinize uygun hâle getirdi.
وَإِنَّ اللَّهَ لَهُوَ الْغَنِيُّ الْحَمِيدُ “Ve şüphesiz Allah, Ğanî – Hamîd olan O’dur.”
65- أَلَمْ تَرَ أَنَّ اللَّهَ سَخَّرَ لَكُم مَّا فِي الْأَرْضِ وَالْفُلْكَ تَجْرِي فِي الْبَحْرِ بِأَمْرِهِ “Görmedin mi, Allah bütün yerdekileri ve emriyle denizde akıp giden gemileri emrinize verdi.”
وَيُمْسِكُ السَّمَاء أَن تَقَعَ عَلَى الْأَرْضِ إِلَّا بِإِذْنِهِ “Göğü de izni olmaksızın yere düşmekten o tutuyor.”Semanın arza düşmesi, kıyamet günü gerçekleşecektir.
Ayette semanın kendi zâtı itibarıyla durduğunu söyleyenlere bir red vardır. Çünkü sema cisim olmada diğer cisimlere eşittir. Böyle olunca, diğer cisimlerin düşmesi söz konusu olduğu gibi, sema da ilâhî irade olmasa yere düşecek konumdadır.
إِنَّ اللَّهَ بِالنَّاسِ لَرَؤُوفٌ رَّحِيمٌ “Şüphesiz Allah insanlara çok şefkatlidir,çok merhametlidir.”
Çünkü,
-Onlara âleme bakıp istidlalde bulunma sebeplerini müheyya kıldı.
-Kendilerine fayda kapılarını açtı.
-Zarar verici ne varsa, onlardan def etti.
66- وَهُوَ الَّذِي أَحْيَاكُمْ “Size hayatı veren O’dur.”
Sizler bir zaman cansız unsurlar ve nutfeler iken, O size hayat verdi.
ثُمَّ يُمِيتُكُمْ “Sonra sizi öldürür.”
Eceliniz geldiğinde sizi öldürür.
ثُمَّ يُحْيِيكُمْ “Sonra (yeniden) hayat verir.”
Ahirette sizi diriltir.
إِنَّ الْإِنسَانَ لَكَفُورٌ “İnsan gerçekten çok nankördür.”
Ama insan, Allahın nimetleri bu kadar aşikar iken, yine de nankörlük yapar, nimetleri inkâr eder.
67- لِكُلِّ أُمَّةٍ جَعَلْنَا مَنسَكًا هُمْ نَاسِكُوهُ “Biz her ümmet için kendisiyle amel edecekleri bir ibadet yolu verdik.”Biz, her dinin ehline bir ibadet tarzı, kendisiyle ibadet edecekleri bir şeriat verdik. Onlar, o şeriata göre dinlerini yaşarlar.
Denildi ki: Ayetten murat, her din ehline verilen özel bayramdır.
فَلَا يُنَازِعُنَّكَ فِي الْأَمْرِ “O hâlde, din işinde asla seninle çekişmesinler.”
Öyleyse, diğer din mensupları din hususunda veya ibadetler hakkında Seninle tartışmasınlar. Çünkü çoğu cahil ve inatçı kimselerdir.
Veya mana şu olabilir: Çünkü Senin dinin, tartışma kabul etmeyecek şekilde gözler önündedir.Denildi ki: Ayetten murat, Hz. Peygamberi onların sözüne iltifat etmekten, kendilerine tartışmayı netice verecek şekilde münazara imkânı vermekten bir nehiydir. Çünkü münazara ancak hakkı araştıran kimselere fayda verir. Bunlar ise, inatçı, mücadele ehli kimselerdir.
Veya ayet, Hz. Peygamberi onlarla tartışmaktan nehyeder.
Sebeb-i Nüzûl
Denildi ki: Ayet, Huzaa kâfirleri hakkında indi. Müslümanlara şöyle demişlerdi: “Size ne oluyor ki, kendi öldürdüğünüzü yiyor, ama Allahın öldürdüğünü yemiyorsunuz?”
وَادْعُ إِلَى رَبِّكَ “Ve Rabbine davet et.”
Rabbinin birliğine ve yalnızca ona ibadet etmeye davet et.
إِنَّكَ لَعَلَى هُدًى مُّسْتَقِيمٍ “Çünkü sen hiç şüphesiz hakka götüren dosdoğru bir yol üzeresin.”
68- وَإِن جَادَلُوكَ فَقُلِ “Eğer seninle tartışırlarsa, de ki:”
Hak zâhir olmuş, delillerle bilinmiş iken yine de seninle mücadele ederlerse, onlara de ki:
اللَّهُ أَعْلَمُ بِمَا تَعْمَلُونَ “Allah yaptıklarınızı en iyi bilendir.”
Allah, yapmış olduğunuz bu bâtıl mücadeleyi ve diğer işlerinizi en iyi bilendir, bunlara göre size karşılık verecek, cezalandıracaktır.
Ayet, şefkat ile onlara bir uyarıdır.
69- اللَّهُ يَحْكُمُ بَيْنَكُمْ يَوْمَ الْقِيَامَةِ فِيمَا كُنتُمْ فِيهِ تَخْتَلِفُونَ “Allah, hakkında ayrılığa düştüğünüz şeyler hakkında kıyamet günü aranızda hüküm verecektir.”
Allah, içinizdeki mü’min ve kâfirler arasında sevap ve ceza ile hükmedecektir.
O, dünyada deliller ve ayetlerle aranızda hüküm verdiği gibi, diğer alemde de din hususunda ihtilafa düştüğünüz şeylerde hüküm verecektir.
70- أَلَمْ تَعْلَمْ أَنَّ اللَّهَ يَعْلَمُ مَا فِي السَّمَاء وَالْأَرْضِ “Bilmedin mi Allah, gökte ve yerde ne varsa hepsini bilir.”Hiçbir şey O’na gizli değildir.
إِنَّ ذَلِكَ فِي كِتَابٍ “Şüphesiz bunlar bir kitaptadır.”“Kitap”tan murat levh-i mahfuzdur. Allah her şeyi daha olmazdan önce orada yazmıştır. Dolayısıyla, (ey peygamber!) bizim ilmimiz ve hıfzımız varken, onların durumu Seni kederlendirmesin.
إِنَّ ذَلِكَ عَلَى اللَّهِ يَسِيرٌ “Şüphesiz bunlar Allah’a pek kolaydır.”
O şeyi kuşatmak ve levh-i mahfuzda sabit kılmak veya aranızda hükmetmek Allaha çok kolaydır. Çünkü O’nun ilmi, Zâtının gereğidir, bütün malumatı eşit bir şekilde bilir.
71- وَيَعْبُدُونَ مِن دُونِ اللَّهِ مَا لَمْ يُنَزِّلْ بِهِ سُلْطَانًا وَمَا لَيْسَ لَهُم بِهِ عِلْمٌ “Onlar Allah’ı bırakıp da O’nun, haklarında hiçbir delil indirmediği ve kendilerinde de bir bilgi bulunmayan şeylere taparlar.”Onlar, Allahın dışında bir kısım batıl mabutlara,
-Allahtan, bunlara ibadet edilmesini caiz gösteren bir delil olmadan,
-Ve aklın zorunlu olarak bildiği ve delille ulaştığı bir sonuç bulunmadan ibadet ediyorlar.
وَمَا لِلظَّالِمِينَ مِن نَّصِيرٍ “Ve zalimler için hiçbir yardımcı yoktur.”
Böyle bir zulüm işleyenler için gittikleri yolu doğru gösterecek veya azabı kendilerinden def edecek hiçbir yardımcı yoktur.
72- وَإِذَا تُتْلَى عَلَيْهِمْ آيَاتُنَا بَيِّنَاتٍ تَعْرِفُ فِي وُجُوهِ الَّذِينَ كَفَرُوا الْمُنكَرَ “Âyetlerimiz kendilerine apaçık olarak okunduğunda, o kâfirlerin yüzünde hoşnutsuzluğu hemen fark edersin.”
Onlara Kur’an ayetleri, hak inanca ve ilâhî hükümlere delâleti gayet açık bir şekilde okunduğunda, sen onların yüzlerinde hoşnutsuzluğu hemen tanırsın. Çünkü,
-Hakkı inkarda aşırıdırlar.
-Takliden aldıkları batıl şeylerden dolayı, hakka karşı kin ile doludurlar. Bu ise, cehaletin zirvesidir.
Bunu hissettirmek için ayette “onların yüzünde fark edersin” denilmesi yerine “o kâfirlerin yüzünde…” ifadesi kullanıldı.
يَكَادُونَ يَسْطُونَ بِالَّذِينَ يَتْلُونَ عَلَيْهِمْ آيَاتِنَا “Neredeyse, onlara âyetlerimizi okuyanlara saldıracaklar.”
قُلْ أَفَأُنَبِّئُكُم بِشَرٍّ مِّن ذَلِكُمُ النَّارُ “De ki: “Şimdi size ondan daha kötü
olanını haber vereyim mi?: Cehennem ateşi!”
Ayetlerimizi okuyanlara kin duyuşunuzdan ve üzerlerine saldırmanızdan veya onların size okuduklarından dolayı sizde meydana gelen sıkıntıdan daha kötüsünü size haber vereyim mi: Cehennem ateşi!
Ayetin bu kısmı, sanki “o nedir?” sualini sorana karşı mukadder bir cevaptır.
وَعَدَهَا اللَّهُ الَّذِينَ كَفَرُوا “Allah onu kâfir olanlara vaad buyurdu.”
وَبِئْسَ الْمَصِيرُ “O ne kötü bir dönüş yeridir.”
73- يَا أَيُّهَا النَّاسُ ضُرِبَ مَثَلٌ فَاسْتَمِعُوا لَهُ “Ey insanlar! Bir misal verilmektedir, şimdi ona iyi kulak verin:”Size, sıra dışı bir hâl veya parlak bir kıssa anlatıldı. “Mesel” denilmesi bu cihetledir.
Veya ibadete layık olma hususunda size bir örnek verildi.
Tefekkürle ve dikkatle buna kulak verin.
إِنَّ الَّذِينَ تَدْعُونَ مِن دُونِ اللَّهِ لَن يَخْلُقُوا ذُبَابًا وَلَوِ اجْتَمَعُوا لَهُ “Sizin Allah’ı bırakıp taptıklarınız bir araya gelseler, bir sinek bile yaratamazlar.”
O taptığınız putlar, batıl mabutlar, küçüklüğüyle beraber bir sineği yaratmaya güçleri yetmez. Hepsi bir araya gelseler yaratamazlar. Nerede kaldı tek başlarına yaratabilsinler!
وَإِن يَسْلُبْهُمُ الذُّبَابُ شَيْئًا لَّا يَسْتَنقِذُوهُ “Sinek onlardan bir şey kapsa onu kurtaramazlar.”
Ayet, müşriklerin cehaletini en beliğ bir şekilde ortaya koymaktadır. Çünkü kendisine şerikler kıldıkları Allah, imkân sahasında her şeye gücü yeter ve bütün varlıkları tek başına yaratır bir ilah iken, Allaha şerik yaptıkları putlar ve heykeller en aciz varlıklardır.
Allahu Teâlâ bu ayetle, bütün o batıl mabutlar bir araya gelse bile, en küçük ve en zelil bir canlıyı yaratmaya kâdir olamayacaklarını beyan etti. Hatta bu en küçük ve en zelil olan sinek, bu putlardan bir şey kapsa, putlar buna karşı koyabilmekten, onun aldığını geri alabilmekten acizdirler.
Denildi ki: Müşrikler putlarına güzel koku ve bal sürüyorlar, sonra da kapıları kapıyorlardı. Sinek ise, delikten giriyor, o balı yiyordu.
مِنْهُ ضَعُفَ الطَّالِبُ وَالْمَطْلُوبُ “İsteyen de âciz, istenen de.”
Puta tapan da, aciz, tapılan put da acizdir.Veya bundan murat, sinek ve puttur. Puttan balı alan sinek aciz olduğu gibi, buna engel olamayan put da acizdir.Veya talip put, matlup sinek olabilir. Yani, sineğe engel olamayan put da aciz, ondan bir şeyler kapan sinek de acizdir. Şayet araştırsan, putu sinekten çok dereceler daha zayıf bulursun.
74- مَا قَدَرُوا اللَّهَ حَقَّ قَدْرِهِ “Allah’ı gereği gibi takdir edemediler.”
Ona şerikler koştular, ilah olmaya hiç münasebeti olmayan şeylere ilah namı verdiler.
إِنَّ اللَّهَ لَقَوِيٌّ عَزِيزٌ “Şüphesiz ki Allah Kavî’dir – Azîz’dir.”
Şüphesiz Allah Kavî’dir, bütün mümkinatı yaratmaya gücü yeter.
Azîz’dir, hiçbir şey O’na galebe edemez.
Onların taptığı ilahlar ise, en küçük bir şeyi bile yaratmaktan acizdirler, en zelil bir varlık karşısında bile mağlupturlar.
75- اللَّهُ يَصْطَفِي مِنَ الْمَلَائِكَةِ رُسُلًا وَمِنَ النَّاسِ “Allah hem meleklerden,hem de insanlardan elçiler seçer.”Melekler, Allah ile peygamberler arasında vahiyde vasıta olurlar.
İnsanlardan seçilen elçiler, diğer insanları hakka çağırırlar, kendilerine indirilenleri onlara tebliğ ederler.Öyle görülüyor ki, Allahu Teâlâ önceki ayetlerde ulûhiyette tek olduğunu anlattı, bir başkasının O’na sıfatlarında şerik olmasını nefyetti, burada da risalet için seçtiği kulları olduğunu beyan etti.Bu elçilere icabetle ve onlara uymakla Allaha ibadet gerçekleşmiş olacaktır. Risalet, mevcudat için mertebelerin en âlâsı ve derecelerin en müntehasıdır.
Bu ayette hem nübüvvetin isbatı, hem de müşriklerin,
-“Biz onlara ancak bizi Allaha yaklaştırsınlar diye ibadet ediyoruz”(Zümer, 3)
-“Melekler Allahın kızlarıdır” gibi iddialarına reddiye vardır. (En’am 100, Nahl 57, Saffat, 149)
إِنَّ اللَّهَ سَمِيعٌ بَصِيرٌ “Şüphesiz Allah Semi’ – Basîr’dir (her sesi işitir, herşeyi görür).”
O, her şeyi idrak edendir.
76- يَعْلَمُ مَا بَيْنَ أَيْدِيهِمْ وَمَا خَلْفَهُمْ “O, onların önlerinde ne var ve arkalarında ne varsa, hepsini bilir.”Allah, hem vâki olanı, hem de ilerde olacakları bilir.
وَإِلَى اللَّهِ تُرْجَعُ الْأُمُورُ “Bütün işler Allah’a döndürülür.”
Bütün işler O’na râcidir. Çünkü, bizzat hepsinin mâlikidir. Elçileri seçmede ve diğer tasarruflarında suale tâbi değildir, ama insanlar yaptıklarından sorulacaklardır.
77- يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا ارْكَعُوا وَاسْجُدُوا وَاعْبُدُوا رَبَّكُمْ وَافْعَلُوا الْخَيْرَ “Ey iman edenler! Rükû edin, secdeye varın, Rabbinize ibadet edin, hayırlı işler yapın.”
Ey iman edenler!
“Rükû edin, secdeye varın”
Namazlarınızda rükû ve secdelerinizi yapın.
Ayette bunun emredilmesi, İslâmın ilk döneminde rükû ve secde olmamasındandır.
Veya bu “namaz kılınız” anlamına gelir. Rükû ve secde, namazın en önemli iki rüknü olduğundan, böyle ifade edilmiştir.
Veya bundan murat “Allaha boyun eğin, secdeye varın” manasıdır.
“Rabbinize ibadet edin”
Ayrıca diğer ibadetlerinizi de yapın.
“Hayırlı işler yapın.”Yaptığınız ve terk ettiğiniz şeylerde en hayırlı, en elverişli olanı araştırın.Bu cümleden olmak üzere,
-Nafile taatlerde bulunun.
-Sıla-i rahim yapın.
-Ahlakınızı güzelleştirin.
لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ “Ola ki felaha eresiniz.”
Bütün bunları,
-Kendinizi garantide görmeden felah umarak
-Ve amellerinize güvenmeden yapın.
Ayet, Şafiî mezhebine göre secde ayetlerindendir. Çünkü,
-Açık bir şekilde secde emri vardır.
-Hz. Peygamber de şöyle buyurmuştur: “Hacc sûresi iki secde ile üstün kılındı. Bu ayetlerde secde etmeyen, onları okumasın.”
78- وَجَاهِدُوا فِي اللَّهِ حَقَّ جِهَادِهِ “Allah uğrunda hakkıyla cihad edin!”
Allah yolunda cihad, hem dalalet yolunda giden din düşmanlarına karşı, hem de batınî olarak hevâ ve nefse karşı yapılır.
Hz. Peygamber Tebük Gazvesinden döndüğünde şöyle demişti: “Küçük cihaddan büyük cihada döndük.”Cihadın Allaha nisbet edilmesi, Allah için yapılmasındandır.
هُوَ اجْتَبَاكُمْ “O, sizi seçti.” O sizi dini ve yardımı için seçti.
Bunda cihadı gerektiren ve ona sevkeden duruma bir tenbih vardır.
وَمَا جَعَلَ عَلَيْكُمْ فِي الدِّينِ مِنْ حَرَجٍ “Ve dinde sizin için bir zorluk kılmadı.”
Dinde Kolaylık
O, yapılması zor gelen bir şeyle sizi mükellef yaparak dinde bir zorluk göstermedi.
Bu ifade, cihadı yapmakta kendilerine bir engel ve onu terk etmekte de bir mazeret olmadığına bir işarettir.Veya bu ifade dinin ruhsat yönüne bakar, kendilerine zor gelen bazı şeyleri yapmayabileceklerini hatırlatır. Hz. Peygamber şöyle buyurur: “Ben size bir şeyi emrettiğimde, ondan yapabileceğinizi yapın!”Veya dinde zorluk kılınmaması, her günahta bir çıkış yolu gösterilmesi yönünden olabilir.
Bu da,
-Zaruret hâlinde bazı şeylerin helal kılınması,
-Tevbe kapısının açık olması,
-Hukukullahta, yani Allah hakkı olan ibadetlerde kefarete ruhsat verilmesi,
-Hukuk-u ibadda (kul haklarında) tazminat ve diyetlere yer verilmesi gibi görünümlere sahiptir.
مِّلَّةَ أَبِيكُمْ إِبْرَاهِيمَ “Atanız İbrahim’in dinine uyun.”
Atanız İbrahimin dininde olduğu gibi…
Hz. İbrahime “Atanız” denilmesi, Hz. Peygamberin nesli O’ndan geldiği cihetledir. Hz. Peygamber de ümmetinin babası gibidir. Çünkü,
-Onların ebedi hayatına,
-Ve ahirette kayda değer bir şekilde varlıklarına sebeptir.
Hz. İbrahime “atanız” denilmesi, ekser Arabların nesli O’na dayandığı cihetle de olabilir.
هُوَ سَمَّاكُمُ الْمُسْلِمينَ مِن قَبْلُ وَفِي هَذَا “O, sizi hem daha önce, hem de bunda (Kur’an’da) müslümanlar diye isimlendirdi.”
O, Kur’andan önce, eski kitaplarda sizi “Müslümanlar” olarak isimlendirdi.
Bu Kur’anda da “Müslümanlar” dedi.
Bu isimlendirmeyi yapan Allahu Teâlâdır.Veya Hz. İbrahimdir. Her ne kadar Kur’anda “Müslümanlar” diye O’nun isim vermesi söz konusu değilse de, Kur’andaki bu isimlendirme de O’nun önceki isimlendirmesine dayandığından O’na nisbet edilmiştir. Çünkü O, “Rabbimiz! Bizi sana teslim olmuş iki kimse kıl.” (Bakara, 128) diye dua etmişti.
لِيَكُونَ الرَّسُولُ شَهِيدًا عَلَيْكُمْ “Ta ki Peygamber size şahit olsun.”
Ta ki kıyamet günü Peygamber onu size tebliğ ettiği hususunda üzerinize bir şahit olsun.
Veya itaat edenin taatine, isyan edenin de isyanına bir şahit olsun.
وَتَكُونُوا شُهَدَاء عَلَى النَّاسِ “Ve siz de insanlara şahit olasınız.”
Siz de, “peygamberler kendi ümmetlerine tebliğde bulundular” diye onlara şahitler olasınız.
فَأَقِيمُوا الصَّلَاةَ وَآتُوا الزَّكَاةَ “Artık namazı dosdoğru kılın ve zekâtı verin.”
وَاعْتَصِمُوا بِاللَّهِ “Ve Allah’a sarılın.”Madem ki Allah böyle lütuflarda bulundu, sizleri şereflendirdi, öyleyse siz de namazını kılıp zekâtınızı vererek ve diğer taatleri de yaparak Allaha yakın olmaya gayret edin. Bütün işlerinizde O’na güvenin. Yardım ve zaferi ancak O’ndan talep edin.
هُوَ مَوْلَاكُمْ “O, sizin Mevla’nızdır.”O sizin yardımcınızdır, işlerinizin velisidir.
فَنِعْمَ الْمَوْلَى وَنِعْمَ النَّصِيرُ “O ne güzel Mevla ve ne güzel yardımcıdır!”
Çünkü O’nun velayet ve yardımda misli yoktur. Hatta gerçekte O’ndan başka Mevla ve Nasîr de yoktur.Hz. Peygamberden şöyle rivayet edilir:
“Kim Hacc sûresini okusa, ona geçmişte ve gelecekte hacc ve umre yapanlar sayısınca hac ve umre yapmış gibi sevap verilir.”
Yazar:
Prof.Dr. Şadi Eren
إِنَّ زَلْزَلَةَ السَّاعَةِ شَيْءٌ عَظِيمٌ “Çünkü kıyamet depremi çok büyük birşeydir.”
Kıyamet depremi, bütün her şeyi harekete geçirmesiyle çok müthiş bir şeydir.
Denildi ki: “Kıyamet depremi”nden murat, güneş batıdan doğmadan az zaman önce meydana gelecek bir depremdir. Bunun kıyamete nisbeti, onun alâmetlerinden olduğu cihetledir.
Cenab-ı Hak, insanlara emrettiği takva’ya illet olarak kıyametin dehşetini gösterdi. Ta ki akıllarıyla onu tasavvur etsinler ve takva zırhı dışında bir şeyin onları emin kılmayacağını bilsinler. Takvaya sarılarak kendilerini korumaya çalışsınlar.
2- يَوْمَ تَرَوْنَهَا تَذْهَلُ كُلُّ مُرْضِعَةٍ “Onu göreceğiniz gün, her emzikli kadın emzirdiğinden geçer.”Ayet, kıyametin dehşetini tasvir eder.
Öyle dehşetlidir ki, süt emziren anneler, emzirdiğinden vazgeçer.
عَمَّا أَرْضَعَتْ وَتَضَعُ كُلُّ ذَاتِ حَمْلٍ حَمْلَهَا “Ve her hamile dişi, karnındakini düşürür.”
وَتَرَى النَّاسَ سُكَارَى وَمَا هُم بِسُكَارَى “Ve insanları sarhoş görürsün,hâlbuki sarhoş değillerdir.”İnsanları sarhoş gibi görürsün, hâlbuki gerçekte sarhoş değillerdir.
وَلَكِنَّ عَذَابَ اللَّهِ شَدِيدٌ “Fakat Allah’ın azabı çok şiddetlidir.”
İşte bu şiddetli azabın dehşeti onların akıllarını uçurmuş, temyiz güçlerini ortadan kaldırmıştır.
3- وَمِنَ النَّاسِ مَن يُجَادِلُ فِي اللَّهِ بِغَيْرِ عِلْمٍ “İnsanlardan bazıları bir ilme dayanmadan Allah hakkında mücadeleye girer.”
Sebeb-i Nüzûl
Nadr Bin Haris hakkında indi. Cedelci biri idi.
-“Melekler Allahın kızlarıdır.”
-“Kur’an, öncekilerin masallarıdır.”
-“Öldükten sonra dirilmek yoktur” gibi iddialarda bulunuyordu.
Ayet, her ne kadar onun münasebetiyle inmişse de, hem onu, hem de emsalini içine alır.
وَيَتَّبِعُ كُلَّ شَيْطَانٍ مَّرِيدٍ “Ve her azılı şeytanın ardına düşer.”
Böyleleri mücadele ederken veya bütün hâllerinde şeytana uyar.
4- كُتِبَ عَلَيْهِ “Şeytan hakkında şöyle hüküm verilmiştir:”
أَنَّهُ مَن تَوَلَّاهُ فَأَنَّهُ يُضِلُّهُ وَيَهْدِيهِ إِلَى عَذَابِ السَّعِيرِ “Her kim onu dost edinirse, o muhakkak onu saptırır ve dehşetli ateş azabına sevk eder.”
Ona tâbi olanı yoldan çıkarmak onun işidir. Çünkü fıtratı böyledir.
Şeytan, cehennem ateşini netice verecek şeylere sevk etmekle bunu gerçekleştirir.
5- يَا أَيُّهَا النَّاسُ إِن كُنتُمْ فِي رَيْبٍ مِّنَ الْبَعْثِ “Ey insanlar! Eğer öldükten sonra dirilmekten şüphede iseniz (bilin ki):”Öldükten sonra dirilmenin imkânından ve mukadder olmasından bir şüphe içindeyseniz, şuna dikkat edin:
فَإِنَّا خَلَقْنَاكُم مِّن تُرَابٍ ثُمَّ مِن نُّطْفَةٍ ثُمَّ مِنْ عَلَقَةٍ ثُمَّ مِن مُّضْغَةٍ مُّخَلَّقَةٍ وَغَيْرِ مُخَلَّقَةٍ لِّنُبَيِّنَ لَكُمْ “Size beyan etmek için biz sizi topraktan, sonra nutfeden sonra bir alakadan, sonra yapısı belli belirsiz bir et parçasından yarattık.”
O zaman ilk yaratılışınıza bakın. Bu bakış sizi yaratanın biz olduğu hususunda şüphenizi ortadan kaldırır.
İnsanın topraktan yaratılışı,
-Hz. Âdemin doğrudan topraktan yaratılması
-Veya meninin topraktan meydana gelen gıdalardan yaratılması yönüyledir.
Alaka, camid kan parçası,
Mudğa, bir çiğnem et parçasıdır.
“Yapısı belli belirsiz bir et parçası.”
Bundan murat;
-Noksan ve ayıbı olmadan düzgün yaratılanla, düzgün olmayan,
-Tam olanla, düşük olan,
-Şekil verilenle, verilmeyen gibi durumlardır.
İnsanın bu şekilde merhale merhale yaratılması,
-Allahın kudretini ve hikmetini göstermek,
-Bir defa değişme, bozulma ve meydana gelmeyi kabul edenin, ikinci defa kabul etmesi gerektiğini ortaya koymak,
-Birinci defa değiştirmeye ve şekillendirmeye kadir olanın, ikinci defa aynısını yapmaya elbette gücü yettiğini bildirmek içindir.
Ayette “size beyan etmek için” denilip neyin beyan edildiğinin söylenmemesi, bu fiilleri yapan Zâtın, sayılamayacak şekilde kudretini ve hikmetini ortaya koyduğunu gösterir.
وَنُقِرُّ فِي الْأَرْحَامِ مَا نَشَاء إِلَى أَجَلٍ مُّسَمًّى “Dilediğimizi belli bir süreye kadar rahimlerde tutarız.”
“Belli süre”den maksat, doğumdur. Bu ise, en az süresi altı ay, en fazlası dört senedir.
ثُمَّ نُخْرِجُكُمْ طِفْلًا “Sonra sizi bir çocuk olarak çıkartırız.”
İnsanların tedrici olarak yaratılmasının iki maksadı nazara verilmiştir:
1-İlahî kudretin bu şekilde gösterilmesi.
2-Doğuma kadar rahimlerde kalmaları, sonra da büyüyüp mükellefiyet çağına gelmeleri.
ثُمَّ لِتَبْلُغُوا أَشُدَّكُمْ “Sonra olgunluk çağına erişirsiniz.”
Sonra insan kuvvet ve akılda kemâlini bulur.
وَمِنكُم مَّن يُتَوَفَّى “Bununla beraber kiminiz vefat ettirilir.”
Bir kısmınız bu döneme geldiğinde veya daha evvelinde ölür.
وَمِنكُم مَّن يُرَدُّ إِلَى أَرْذَلِ الْعُمُرِ لِكَيْلَا يَعْلَمَ مِن بَعْدِ عِلْمٍ شَيْئًا “Kiminiz de bir ilimden sonra hiçbir şey bilmemek üzere, ömrün en fena zamanına ulaştırılır.”
Ömrün en fena zamanı (erzeli- ömür)den murat, yaşlılık dönemidir.
Bu yaşlılık döneminde kişi âdeta çocukluk dönemindeki hâline döner. Aklı noksan, anlayışı az olur. Yaptığını unutur, tanıdığını tanımaz hâle gelir.
Ayet, yeniden yaratılış için ikinci bir delildir. İnsan, ömrünün seneleri içinde, ilâhî tasarrufla böyle birbirinden farklı, hatta birbirine zıd hâllere maruz kalmaktadır. Bunlara kâdir olan Zât, elbette benzerlerini yapmaya da kadirdir.
وَتَرَى الْأَرْضَ هَامِدَةً “Bir de yeryüzünü kupkuru görürsün.”
فَإِذَا أَنزَلْنَا عَلَيْهَا الْمَاء اهْتَزَّتْ وَرَبَتْ وَأَنبَتَتْ مِن كُلِّ زَوْجٍ بَهِيجٍ “Fakat biz onun üzerine su indirdiğimiz zaman, harekete geçer, kabarır ve her güzel çiftten bitkiler bitirir.”
Bu da, öldükten sonra dirilmeye üçüncü bir delildir. Gayet açık ve gözler önünde olmasından dolayı, Allahu Teâlâ bunu Kitabında mükerrer bir şekilde nazara vermiştir.,
6- ذَلِكَ بِأَنَّ اللَّهَ هُوَ الْحَقُّ “İşte bunlar gösteriyor ki, Allah şüphesiz haktır.”
Bununla, üstteki ayetlerde nazara verilen
-İnsanın çeşitli tavırlarda yaratılması ve birbirine zıd hâllerde çevrilmesi,
-Arzın ölümünden sonra diriltilmesine işaret edilmiştir.
İşte bunlar, Cenab-ı Hakkın bizzat vacibu’l- vücud olması ve eşyanın onunla vücut bulmasındandır.
وَأَنَّهُ يُحْيِي الْمَوْتَى “Ve şüphesiz ölüleri O diriltir.”
İşte bunlar, O’nun ölüleri diriltmeye kâdir olduğunu gösterir. Yoksa ölü nutfeler ve ölü arz hayat bulmaz, canlanmazdı.
وَأَنَّهُ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ “Ve şüphesiz O her şeye kadirdir.”
Çünkü O’nun kudreti kendi Zâtındandır. Her şeye nisbeti eşittir. Mademki bilmüşahede O’nun bazı ölüleri diriltmeye kudreti görülmektedir. Buradan, O’nun bütün ölüleri diriltmeye kâdir olduğuna hükmedilir.
7- وَأَنَّ السَّاعَةَ آتِيَةٌ لَّا رَيْبَ فِيهَا “Ve kıyamet muhakkak gelecektir, bunda bir şüphe yoktur.”
Çünkü bir şeyin değişmesi, bütün bütün değişmesinin öncülerinden ve habercilerindendir.
وَأَنَّ اللَّهَ يَبْعَثُ مَن فِي الْقُبُورِ “Ve şüphesiz Allah kabirlerde olanları diriltecektir.”
Allah bunu vaat etmiştir, elbette vaadini yerine getirecektir.
8- وَمِنَ النَّاسِ مَن يُجَادِلُ فِي اللَّهِ بِغَيْرِ عِلْمٍ “İnsanlardan bazıları bir ilme dayanmadan Allah hakkında mücadeleye girer.”
Aynı ifade, bu sûrenin üçüncü ayetinde geçmişti. Burada tekrar edilmesi, te’kid içindir.
وَلَا هُدًى وَلَا كِتَابٍ مُّنِيرٍ “Ayrıca bir delile ve aydınlatıcı bir kitaba da dayanmaz.”
Bu kimse, bu mücadelesinde ne bir istidlâle dayanır, ne de aydınlatıcı bir vahye.
Üçüncü ayette nazara verilen mukalled, burada nazara verilen ise mukallid hakkında olabilir.[1>Ayette geçen “bir ilme dayanmadan” ibaresindeki ilimden murat, fıtrî ilimdir. Devamında nazara verilen hidayet (rehber) ve Kitabın buna atfının sahih olması için, böyle değerlendirmek gerekir.
9- ثَانِيَ عِطْفِهِ لِيُضِلَّ عَن سَبِيلِ اللَّهِ “Allah yolundan saptırmak için büyüklük taslayarak (böyle yapar.)”
Ayet metnindeki “saniye ıtfihi” “yanını bükmek” demektir. Bundan murat kibirlenmektir veya hakkı küçümseyerek ondan yüz çevirmektir.
Onun bu mücadelesi, Allah yolundan saptırmak içindir.
Kişi, hidayete yönelmekle onu elde edebilir. Ama kibirlenmesi ve hakkı küçümsemesi kendisini hidayetten alıkor, dalalete sevk eder.
لَهُ فِي الدُّنْيَا خِزْيٌ “Ona dünyada bir rezillik vardır.”
Sebeb-i nüzulü açısından bakıldığında, Nadr Bin Haris Bedir günü zillete maruz olmuştur.
وَنُذِيقُهُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ عَذَابَ الْحَرِيقِ “Kıyamet gününde ise ona yakıcı azabı tattıracağız.”
Ahirette de yakıcı ateşle cezasını çekecektir.
10- ذَلِكَ بِمَا قَدَّمَتْ يَدَاكَ “Bunlar, senin ellerinle kazandıkların yüzündendir.”
Kıyamet günü kendisine şöyle denilir: Bu zillet ve azap verme, kendi işlemiş olduğun küfür ve günahlar sebebiyledir.
وَأَنَّ اللَّهَ لَيْسَ بِظَلَّامٍ لِّلْعَبِيدِ “Ve şüphesiz Allah kullara zulmedici değildir.”
Allah kimseye zulmetmez, ancak yaptıklarının karşılığını onlara verir.
[1>Yani Allah hakkında bir ilme dayanmadan mücadeleye girişenlerin bir kısmı önder tabakadır, taklid edilir. Bir kısmı da başkalarını takliden böyle bir mücadelenin içinde yer alırlar
11- وَمِنَ النَّاسِ مَن يَعْبُدُ اللَّهَ عَلَى حَرْفٍ “İnsanlardan kimi de Allah’a kenarından ibadet eder.”Ordunun kenarında bekleyip de zafer kazanılırsa orda kalan, değilse kaçan kimse misali dinin kenarında kalır, onda bir sebatı yoktur.[1>
فَإِنْ أَصَابَهُ خَيْرٌ اطْمَأَنَّ بِهِ “Eğer kendisine bir hayır dokunursa, gönlü onunla hoş olur.”
وَإِنْ أَصَابَتْهُ فِتْنَةٌ انقَلَبَ عَلَى وَجْهِهِ “Ve eğer başına bir fitne gelirse, yüzüstü dönüverir.”
Sebeb-i Nüzûl
Rivayete göre, ayet Medineye gelen bedeviler hakkında indi. Onlardan biri bedeni sıhhatli, atı süratli, evladı çok, malı ve davarı ziyade olduğunda “dinime girdiğimden bu yana hep hayır elde ettim” diyor, mutmain oluyordu. Ama durum tersine olursa “ancak bana şer isabet etti” diyor, dinden dönüyordu.
Ebu Saîdden şöyle rivayet edilir: Yahudinin biri İslâma girdi, peşinden bir takım musibetlerle karşı karşıya kaldı, bunları İslâm’dan bilerek Hz. Peygambere vardı, “beni muaf tut (eski dinime döneyim)” dedi. Hz. Peygamber, “İslam’dan dönüş olmaz” buyurdu.
خَسِرَ الدُّنْيَا وَالْآخِرَةَ “O dünyayı da kaybetmiştir, ahireti de.”
Dinden irtidad ettiği (döndüğü) için
-Dünyada ismetsizdir, yani kanı hederdir, korumasızdır.
-Ahirette de ameli boşa gitmiştir.
ذَلِكَ هُوَ الْخُسْرَانُ الْمُبِينُ “İşte bu, apaçık hüsranın ta kendisidir.”
Çünkü, böyle bir hüsranın (zararın) misli yoktur.
12- يَدْعُو مِن دُونِ اللَّهِ مَا لَا يَضُرُّهُ وَمَا لَا يَنفَعُهُ “Allah’ı bırakır da kendine bir zarar ve bir menfaat vermeyecek şeylere yalvarır.”
Cansız putlara tapar. Bunlar ise bizâtihi zarar ve fayda veremez.
ذَلِكَ هُوَ الضَّلَالُ الْبَعِيدُ “İşte bu, büsbütün yoldan çıkmaktır.”
13- يَدْعُو لَمَن ضَرُّهُ أَقْرَبُ مِن نَّفْعِهِ “Zararı faydasından daha yakın olana tapar.”
Putlara tapan kimseler bunlara ibadetle,
-Şefaat bekliyorlar,
-Ve Allaha bunlarla yakınlık talep ediyorlar. Ama bu ibadetleriyle kendilerini şu dünyada katle, ahirette ise azaba maruz bırakıyorlar.
لَبِئْسَ الْمَوْلَى وَلَبِئْسَ الْعَشِيرُ “O, ne kötü yardımcı ve ne fena yoldaştır!”
Tapmış olduğu o batıl mabut, ne kötü bir yardımcı ve ne kötü bir sahiptir.
14- إِنَّ اللَّهَ يُدْخِلُ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِن تَحْتِهَا الْأَنْهَارُ “Şüphe yok ki Allah, iman edip salih amelleri işleyenleri altından ırmaklar akan cennetlere koyar.”
إِنَّ اللَّهَ يَفْعَلُ مَا يُرِيدُ “Şüphesiz Allah dilediğini yapar.”Salih tevhid ehline sevap verir, şerli şirk ehlini de cezalandırır. Verdiğine karşı çıkacak ve engel olacak yoktur.
15- مَن كَانَ يَظُنُّ أَن لَّن يَنصُرَهُ اللَّهُ فِي الدُّنْيَا وَالْآخِرَةِ فَلْيَمْدُدْ بِسَبَبٍ إِلَى السَّمَاء ثُمَّ لِيَقْطَعْ “Allah’ın ona dünya ve ahirette asla yardım etmeyeceğinisanan kimse, hemen yukarıya bir ip uzatsın, sonra kendini assın.”
فَلْيَنظُرْ هَلْ يُذْهِبَنَّ كَيْدُهُ مَا يَغِيظُ “Baksın, bu hilesi kendisini öfkelendiren şeyi giderecek mi?”Allah, rasûlüne dünyada ve ahirette yardım eder. Her kim kininden dolayı bunun tersini zanneder ve öyle bir beklenti içinde olursa, kin ve şikâyetini gidermek için kin ile dolan veya halinden şikâyetçi olanların yaptığı gibi evinin seması olan tavana bir ip assın ve intihar etsin.
Denildi ki: Dünya semasına bir ip uzatsın, sonra bütün mesafeyi kat edip peygambere gelecek yardımı engellemeye çalışsın.
Denildi ki: Müslümanlardan bazısı aceleciliklerinden ve müşriklere karşı kinlerinden dolayı Allahın yardımının bir an önce gelmesini istiyor, ilâhî yardımın geciktiğini düşünüyorlardı. Ayet, onlar hakkında nazil oldu.
16- وَكَذَلِكَ أَنزَلْنَاهُ آيَاتٍ بَيِّنَاتٍ “İşte biz onu böylece, apaçık âyetler olarak indirdik.”
Bunu indirdiğimiz gibi, Kur’anın tamamını apaçık ayetler olarak indirdik.
وَأَنَّ اللَّهَ يَهْدِي مَن يُرِيدُ “Ve şüphesiz Allah dilediğini doğru yola eriştirir.
Allah bu Kur’an ile dilediğine hidayet eder veya zâten hidayette olanı da hidayet üzere sabit kılar.
17- إِنَّ الَّذِينَ آمَنُوا وَالَّذِينَ هَادُوا وَالصَّابِئِينَ وَالنَّصَارَى وَالْمَجُوسَ وَالَّذِينَ أَشْرَكُوا إِنَّ اللَّهَ يَفْصِلُ بَيْنَهُمْ يَوْمَ الْقِيَامَةِ “Şüphesiz o iman edenler, Yahudi olanlar, Sabiîler, Hristiyanlar, ateşe tapanlar ve Allah’a şirk koşanlar (yok mu?) Allah, kıyamet günü bunların arasını şüphesiz ayıracaktır.”
Allah, bütün bunların arasında hükmedecek, hak yolda olanı batıl yolda olandan ayıracak.
Veya ceza yönünden ele alınırsa, Allah onların her birine layık olduğu şeyle karşılık verecek, onun için hazırlamış olduğu yere kendisini gönderecek.
Ayette, tahkik edatı olan اِنَّ “inne”nin, cümlenin her iki tarafında yer alması, ziyadesiyle te’kid etmek içindir.
إِنَّ اللَّهَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ شَهِيدٌ “Çünkü Allah her şeye şahittir.”
Allah her şeyi bilir, onun hâllerini gözetir.
18- أَلَمْ تَرَ أَنَّ اللَّهَ يَسْجُدُ لَهُ مَن فِي السَّمَاوَاتِ وَمَن فِي الْأَرْضِ وَالشَّمْسُ وَالْقَمَرُ وَالنُّجُومُ وَالْجِبَالُ وَالشَّجَرُ وَالدَّوَابُّ وَكَثِيرٌ مِّنَ النَّاسِ “Görmedin mi, göklerdekiler, yerdekiler, güneş, ay ve yıldızlar, dağlar, ağaçlar, hayvanlar ve insanlardan birçoğu Allah’a secde ediyor.”
Göklerde ve yerde olanların hepsi, O’nun kudretine musahhardır, O’nun tedbirine göre hareket eder.Bunların her biri zilletiyle, Müdebbirinin azametine delâlet eder.
Ayette, akıl sahipleri için kullanılan “men” ifadesi, tağlip yoluyla diğer varlıkları da içine alabilir. Bu durumda, ayetin devamında gelen varlıklar, üstteki genel ifadeye dâhil fertler olarak nazara verilmiş olur. Bunların ayrıca zikri,
-Bunların bilinen varlıklar olması,
-Secdenin bunlardan uzak görülmesi sebebiyledir.
وَكَثِيرٌ حَقَّ عَلَيْهِ الْعَذَابُ “Birçoğunun üzerine de azab hak olmuştur.”
Pek çoğuna ise, küfrü ve taatten kaçınması sebebiyle, azap hak olmuştur.
Ayetin bu kısmı, azabı hak edenlerin çokluğunu göstermek için tek cümle olarak da ele alınabilir: Yani, “İnsanların çoğu ve pek çoğu ise, üzerine azap hak olmuştur.”
وَمَن يُهِنِ اللَّهُ فَمَا لَهُ مِن مُّكْرِمٍ “Allahın zelil kıldığını şerefli yapacak biri yoktur.”
Allahın şekavetle zelil kıldığını, saadet vererek şerefli kılacak kimse yoktur.
إِنَّ اللَّهَ يَفْعَلُ مَا يَشَاء “Şüphesiz Allah dilediği şeyi yapar.”
Allah, itibarlı veya zelil kılmak gibi tasarruflarda, dilediğini yapar.
19- هَذَانِ خَصْمَانِ اخْتَصَمُوا فِي رَبِّهِمْ “Şu ikisi Rableri hakkında tartışmaya girmiş iki hasımdır.”
Bu iki hasımdan murat, mü’minler ve kâfirlerdir.
Bunlar, Rableri hususunda
-Onun dini,
-Veya zât ve sıfatlarında birbirleriyle tartıştılar, hasım oldular.
Sebeb-i Nüzûl
Denildi ki: Ayetten murat mü’minler ve Yahudilerdir. Yahudiler şöyle dediler: “Biz Allaha daha yakınız, Kitabımız Kitabınızdan daha eski, Peygamberimiz Peygamberinizden daha önce.”Mü’minler de şöyle dediler: “Biz Allaha daha yakınız. Hem Hz. Muhammede, hem sizin peygamberinize, hem de Allahın gönderdiği bütün
kitaplara iman ettik. Siz ise, bizim Kitabımızı ve Peygamberimizi tanıyorsunuz, ama hased sebebiyle inkâr ettiniz.”İşte, bu tartışma sonucu üstteki ayet nazil oldu.
فَالَّذِينَ كَفَرُوا قُطِّعَتْ لَهُمْ ثِيَابٌ مِّن نَّارٍ “O’nu inkar edenler için ateşten elbiseleri biçilmiştir.”
Ayetteki فَ “fe” fasıl içindir, bu hasımlık sonucunda her iki tarafın durumu beyan edilmeye başlanmıştır. Şu ayette bunun açıktan ifade edildiğini görürüz:
“Şüphesiz o iman edenler, Yahudi olanlar, Sabiîler, Hristiyanlar, ateşe tapanlar ve Allah’a şirk koşanlar (yok mu?) Allah, kıyamet günü bunların arasını şüphesiz ayıracaktır.” (Hacc, 17)Elbisenin bedeni kuşatması gibi, cehennem ateşi bunları kuşatır.
يُصَبُّ مِن فَوْقِ رُؤُوسِهِمُ الْحَمِيمُ “Başlarının üstünden kaynar su dökülür.”
20- يُصْهَرُ بِهِ مَا فِي بُطُونِهِمْ وَالْجُلُودُ “Bununla karınlarında olanlar ve derileri eritilir.”
Üzerlerine dökülen kaynar su, şiddetli sıcaklığıyla onların derilerini erittiği gibi, iç organlarını da eritecektir.
21- وَلَهُم مَّقَامِعُ مِنْ حَدِيدٍ “Bir de bunlara demirden kamçılar vardır.”
22- كُلَّمَا أَرَادُوا أَن يَخْرُجُوا مِنْهَا مِنْ غَمٍّ أُعِيدُوا فِيهَا “Maruz kaldıkları birgamdan dolayı oradan ne zaman çıkmak isteseler, oraya geri döndürülürler.”
Çıkarlar, ama yine o hâle döndürülürler. Çünkü “geri döndürülmek” ancak çıktıktan sonra olur.Denildi ki: Ateşin alevi onlara vurur, kendilerini ateşin üstüne yükseltir.
Orada da kendilerine demirden kamçılarla vurulur, yine aşağıya gönderilirler.
وَذُوقُوا عَذَابَ الْحَرِيقِ “Ve tadın yakıcı azabı!”
23- إِنَّ اللَّهَ يُدْخِلُ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِن تَحْتِهَا الْأَنْهَارُ “Şüphesiz Allah iman edip salih ameller işleyenleri, altındanırmaklar akan cennetlere koyacak.”
يُحَلَّوْنَ فِيهَا مِنْ أَسَاوِرَ مِن ذَهَبٍ وَلُؤْلُؤًا “Orada altın bilezikler ve inciler takınacaklar.”
Ehl-i imanın akıbeti anlatılırken üslûb değiştirildi. Onları cennete dahil etmeyi Allaha nisbet etti. Ayrıca mü’minlerin hâlini medhetmek ve şanlarını yüceltmek için اِنَّ “inne” ile te’kidde bulundu.
وَلِبَاسُهُمْ فِيهَا حَرِيرٌ “Oradaki elbiseleri de ipektendir.”
Üslûbun burada değişmesi, ipeğin cennet ehlinin mutad elbisesi olduğuna delâlet içindir.
Veya ayet sonlarını muhafaza için böyle ifade edilmiş de olabilir.
24- وَهُدُوا إِلَى الطَّيِّبِ مِنَ الْقَوْلِ “Ve sözün hoş olanına sevk edildiler.”
Bundan murat, “O Allaha hamdolsun ki bize olan vaadini gerçekleştirdi ve bizi arza varis kıldı.” (Zümer, 74) ayetinde nazara verilen sözleridir.Veya kelime-i tevhiddir.
وَهُدُوا إِلَى صِرَاطِ الْحَمِيدِ “Ve de Hamîd olanın yoluna sevk edildiler.”Hamîd, çokça hamdedilen anlamında Allahu Teâlâanın bir ismi olarak ele alınırsa, mana şöyle olur: onlar, Hamîd olan Allahın yoluna, yani İslama sevk edildiler.Hamîd kelimesi “akıbeti güzel” anlamına da gelebilir. O zaman mana “Onlar akıbeti güzel bir yola sevk edildiler” şeklinde olur. O güzel akıbet de, cennettir.
[1> İşine gelirse ayet-hadis okur, ama kendi çıkarı için böyle yapar. Niyeti dini yaşamak değil, dünyevi çıkarlarını korumaktır
25- إِنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا وَيَصُدُّونَ عَن سَبِيلِ اللَّهِ وَالْمَسْجِدِ الْحَرَامِ الَّذِي جَعَلْنَاهُ لِلنَّاسِ سَوَاء الْعَاكِفُ فِيهِ وَالْبَادِ “İnkâr edip Allah’ın yolundan ve içinde yerli ve misafir bütün insanları eşit kıldığımız Mescid-i Haram’dan alıkoyanlar (azabı hak etmişlerdir.)”
“Alıkoyanlar” ifadesi geniş zaman sığasıyla gelmesiyle, onların devamlı böyle yaptıklarını anlatır.
وَمَن يُرِدْ فِيهِ بِإِلْحَادٍ بِظُلْمٍ نُذِقْهُ مِنْ عَذَابٍ أَلِيمٍ “Kim de orada zulmederek haktan sapmak isterse, biz ona elem dolu bir azaptan tattıracağız.”
26- وَإِذْ بَوَّأْنَا لِإِبْرَاهِيمَ مَكَانَ الْبَيْتِ “Hani İbrahim’e Kâbe’nin yerini belirlemiştik:”
Denildi ki: Ka’be, tufan günlerinde semaya yükseltildi, yeri kayboldu. Allahu Teâlâ Hz. İbrahime gönderdiği bir kokuyla, onun yerini bildirdi. Hz. İbrahim de Ka’benin çevresini temizledi, eski temeli üzere onu bina etti.
أَن لَّا تُشْرِكْ بِي شَيْئًا “(Ve Ona şöyle demiştik
وَطَهِّرْ بَيْتِيَ لِلطَّائِفِينَ وَالْقَائِمِينَ وَالرُّكَّعِ السُّجُودِ “Ve tavaf edenler, kıyamaduranlar, rükû edenler ve secdeye varanlar için Beytimi tertemiz et.”Yani, Ka’beyi İbrahime “ibadette hiçbir şeyi Allaha ortak koşma, Beytimi onu tavaf eden ve orada namaz kılanlar için putlardan ve kirlerden tertemiz kıl” diye hazırladık.
Ayette namazdan, namazın rükünleri olan “kıyam, rükü ve secde” ile bahsedilmesi, bunların her birinin tek başına Ka’benin hazırlanması için yeterli olduğuna delâlet içindir. Böyle olunca, hepsini birden yapanlar için, elbette böyle bir Ka’be hazırlanması layıktır.
27- وَأَذِّن فِي النَّاسِ بِالْحَجِّ “İnsanları hacca çağır.”
Rivayete göre Hz. İbrahim Ebu Kubeys dağına çıktı, “ey insanlar! Rabbinizin Beytini haccediniz” diye nida etti. Allahu Teâlâ haccetmesi ilminde mukadder olanlara, dünyanın doğusunda batısında her yerdeki insanlara, babalarının sulbünde ve analarının rahminde bu sesi duyurdu.
Denildi ki: Hitap, Hz. Peygamberedir. Veda haccında bununla emredilmişti.
يَأْتُوكَ رِجَالًا وَعَلَى كُلِّ ضَامِرٍ يَأْتِينَ مِن كُلِّ فَجٍّ عَمِيقٍ “Gerek yaya olarak gerekse derin vadiler aşarak uzak yollardan gelen yorgun binekler üzerinde sana gelsinler.”Gerek yaya, gerekse bineklerine binmiş bir şekilde, yorgun – argın vaziyette uzun yollar kat ederek gelsinler.
28- لِيَشْهَدُوا مَنَافِعَ لَهُمْ “Ta ki kendilerine ait birtakım menfaatlere şahid olsunlar.”
Dinî ve dünyevî menfaatlerine ulaşsınlar.
“Menfaatler” anlamındaki “menafi” kelimesinin elif-lâmsız gelmesi, bundan muradın bu ibadete mahsus bir kısım menfaatler olmasındandır.
وَيَذْكُرُوا اسْمَ اللَّهِ فِي أَيَّامٍ مَّعْلُومَاتٍ عَلَى مَا رَزَقَهُم مِّن بَهِيمَةِ الْأَنْعَامِ “Kendilerine rızık olarak verdiği hayvanlara karşılık belli günlerde (kurban ederken) Allah’ın adını ansınlar.”
Kurbanlıkların hazırlanması ve kesilmesinde Allahın adını ansınlar.
Denildi ki: “Allahın adını anmak” hayvanların boğazlanmasından kinayedir. Çünkü, Müslümanlar nezdinde Allah adı anılmayan bir boğazlama düşünülemez. Boğazlamadan böyle söz edilmesi, bundan asıl maksadın Allaha yakınlık olduğuna tenbihte bulunmak içindir.
“Belli günler”den murat, Zilhicce ayının onudur.
Veya kurban günleridir.
“Allah’ın adını ansınlar.”
Çünkü, Allahu Teâlânın eti yenilen kurbanlık hayvanları ihsan etmesi, zikri gerektirir.
فَكُلُوا مِنْهَا “Artık siz de onlardan yiyin.”
Burada “onlardan yiyin” emri, “yiyebilirsiniz” anlamında mubahlık ifade eder. Ayrıca, İslam öncesi cahiliye döneminde, hacc günlerinde kurbanlık hayvanların etini yemekten sakınırlardı. Ayetin bu ifadesi, öyle yanlış bir anlayışı da ortadan kaldırmak içindir.
وَأَطْعِمُوا الْبَائِسَ الْفَقِيرَ “Yoksula, fakire de yedirin.”
Buradaki emir ise, vücup ifade eder.
29- ثُمَّ لْيَقْضُوا تَفَثَهُمْ “Sonra kirlerini giderip temizlensinler.”Sonra, ihramdan çıkarken bıyıklarını kısaltmak, tırnaklarını kesmek, koltuk altını ve kasıklarını traş etmek gibi temizliklerle kirlerini gidersinler.
وَلْيُوفُوا نُذُورَهُمْ “Adaklarını yerine getirsinler.”
Haclarında adamış oldukları iyilikleri yerine getirsinler.
Denildi ki: Bundan murat, haccın gerektirdiği durumlardır.
وَلْيَطَّوَّفُوا بِالْبَيْتِ الْعَتِيقِ “Ve Beyt-i atik’i tavaf etsinler.”
Farz olan tavafı yapsınlar.
Denildi ki: Bundan murat, veda tavafıdır.
Ka’beye “Beyt-i atik” yani “eski, kadim Beyt” denilmesi, yeryüzünde ilk mabed olmasındandır.
Veya bu kelime “hür” anlamındadır. Ka’be, zorba hükümdarların saldırısından daima korunmuş, hep hür kalmıştır. Ka’beye yönelip onu yıkmak isteyen nice hükümdar çıkmış, ama Allah bunlara engel olmuştur. Haccacın durumu ise, farklıdır. O, Ka’beye saldırmak için değil, oraya sığınmış olan İbnu Zübeyr’i çıkarmak için gelmişti.
30- ذَلِكَ “Durum budur.”
ذَلِكَ Bu ve emsali edatlar, iki kelâm arasını ayırmak için kullanılır.
وَمَن يُعَظِّمْ حُرُمَاتِ اللَّهِ فَهُوَ خَيْرٌ لَّهُ عِندَ رَبِّهِ “Kim Allah’ın haramlarına saygı gösterirse; bu, Rabbinin katında kendisi için bir hayırdır.”
Kim, Allahın hükümlerine ve çiğnenmesi caiz olmayan esaslara veya hareme ve hacla ilgili mükellefiyetlere saygı duyarsa, kendisi hakkında hayırlı olur.
Denildi ki: “Allahın haramları” ifadesinden murat; Ka’be, Mescid-i Haram, Beled-i Haram, yani Mekke, Haram aylar ve Muharrem ayıdır.[1>
Bunlara tazimde bulunmak, o kimse için elbette hayırlıdır. Rabbi nezdinde sevaba ulaşır.
وَأُحِلَّتْ لَكُمُ الْأَنْعَامُ إِلَّا مَا يُتْلَى عَلَيْكُمْ “Size bildirilenler dışında diğer hayvanlar helal kılındı.”
Ölü eti ve Allah adına değil de başkası namına kesilenler gibi haram kılınanlar arızi bir durumdan dolayı haram kılınmışlardır. Öyleyse, aslında Allah’ın haram kılmadığı bahira ve saibe gibi hayvanları bu hükümden dışarıya çıkarmayın.[2>
فَاجْتَنِبُوا الرِّجْسَ مِنَ الْأَوْثَانِ “O halde putlardan kaynaklanan pislikten kaçının.”
Pislikten kaçar gibi putlardan uzak durun.
Ayet, onları tazimden son derece nehyeder ve onlara ibadetten de uzaklaştırır.
وَاجْتَنِبُوا قَوْلَ الزُّورِ “Ve yalan sözden kaçının.”
Bu ifade, “tahsisden sonra tamim”dir.[3> Çünkü putlara tapmak, yalanın başı durumundadır.
Kâfirler bahira ve saibe gibi hayvanları haram kılıyor, putlara saygı gösteriyor ve bir de üstelik bunları Allah emretmiş gibi O’na iftira ediyorlardı.
Cenab-ı Hak, saygı gösterilmesi gereken ilâhî hükümlere teşvikte bulunduktan sonra, burada da kâfirlerin durumunu reddetti.
Hz. Peygamber “Yalan söz, Allaha şirk koşmaya denk gelir” buyurdu. Bunu üç kere tekrarladı ve ardından bu ayeti okudu.
Yalan söylemek, realiteden sapmak ve çevrilmektir.
3ِِ1- حُنَفَاء لِلَّهِ غَيْرَ مُشْرِكِينَ بِهِ “Allah’a yönelen, O’na ortak koşmayan kimseler (olun).”
Put pisliklerinden ve yalan sözden kaçınırken, ibadetinizi sırf Allah için yapın, hiçbir şeyi Ona şerik kılmayın.
وَمَن يُشْرِكْ بِاللَّهِ فَكَأَنَّمَا خَرَّ مِنَ السَّمَاء فَتَخْطَفُهُ الطَّيْرُ أَوْ تَهْوِي بِهِ الرِّيحُ فِي مَكَانٍ سَحِيقٍ “Allah’a ortak koşan kimse, sanki gökten düşmüş de kuşlar onu kapıyor veya rüzgar onu uzak bir yere sürüklüyor gibidir.”Allaha ortak koşan kimse, imanın zirvesinden küfür çukuruna düşmüş olur. Bu cihetle gökten düşen kimseye benzetilmiştir.
Kuşların onu kapması, süflî arzuların onun fikrini dağıtmasını anlatır.
Rüzgârın onu uzak bir yere sürüklemesi ise, şeytanın onu dalalete sevkiyle bütün bütün yoldan çıkmasıdır.
Ayette geçen “veya” ifadesi (Bakara, 19) da olduğu gibi muhayyerlik ifade edebilir.[4>
Veya, şirk koşanların sınıflarını gösterir. Çünkü, müşriklerden bir kısmı için artık bir kurtuluş yolu kalmamıştır. Bir kısmı ise, tevbe ile kurtuluşu mümkün kimselerdir.[5>
Ayette anlatılan durum, “mürekkep teşbih” de olabilir. Yani, kim Allaha şirk koşarsa kendini helâk etmiş olur. Onun hâli, bu iki helâkten birine benzer.
32- ذَلِكَ “Bu böyledir.”
وَمَن يُعَظِّمْ شَعَائِرَ اللَّهِ فَإِنَّهَا مِن تَقْوَى الْقُلُوبِ “Ve kim Allah’ın şeairine saygı gösterirse, şüphesiz o kalplerin takvasındandır.”
Allahın şeairi,
-Allahın dini,
-Haccın farzları ve onunla ilgili belli ibadet yerleri,
-Ka’beye adanmış kurbanlıklardır. Sonrası nazara alındığında en uygunu budur.
Bu kurbanlıkların tazimi; güzel, gösterişli ve pahalı olanı seçmektir.
Rivayet edilir ki, Hz. Peygamber, hacda yüz deve kurban etmişti. Bunlar içinde Ebu Cehile ait burnunda altından nişan olan seçkin bir deve de vardı.
Hz. Ömer de, kendisinden üçyüz dinara satın alınmak istenen asil bir deveyi hacda kurban etmişti.
Takvanın kalbe nisbet edilmesi,
-Kalbin, takva ve fücurun kaynağı olmasından,
-Veya bunları emretmesinden dolayıdır.
33- لَكُمْ فِيهَا مَنَافِعُ إِلَى أَجَلٍ مُّسَمًّى “Sizin için onlarda belli bir süreye kadar bir takım faydalar vardır.”
ثُمَّ مَحِلُّهَا إِلَى الْبَيْتِ الْعَتِيقِ “Sonra varacakları yer, Beyt-i atik’tir.”
Bunlar Allah için kurban edilinceye kadar, siz bunların sütünden, yavrulamalarından, yünlerinden, kıllarından istifade edersiniz. Sonra kurban etme vakti gelince, bunlar Ka’beye götürülür.
Yani, kurban edinceye kadar, bunlarda sizin için dünyevî menfaatler vardır. Sonrasında ise dinî menfaatleri çok daha büyüktür.
Beyt-i Atik’den murat, amellerin kendisine yükseldiği veya sevaplarının verildiği Beyt-i Mamur veya cennet de olabilir.
Bununla, onlara yapılan muamelelerin diğer âlemde değerlendirileceği anlaşılır.
34- وَلِكُلِّ أُمَّةٍ جَعَلْنَا مَنسَكًا لِيَذْكُرُوا اسْمَ اللَّهِ عَلَى مَا رَزَقَهُم مِّن بَهِيمَةِ الْأَنْعَامِ “Her ümmet için, Allah’ın kendilerine rızık olarak verdiği hayvanlar üzerine ismini ansınlar diye kurban kesmeyi meşru kıldık.”Biz, her din ehline, başkasını değil yalnızca Allahı ansınlar ve ibadetlerini (kurbanlarını) sırf O’nun rızası için yapsınlar diye kendisiyle Allaha yaklaşacakları bir kurban ibadeti koyduk.
Kurban ve benzeri ibadetlerden maksad, Mabudun hatırlanması, anılmasıdır.
Ayette, kurbanın sadece koyun, sığır, deve gibi hayvanlardan olacağına bir tenbih vardır.[6>
فَإِلَهُكُمْ إِلَهٌ وَاحِدٌ فَلَهُ أَسْلِمُوا “Öyleyse ilâhınız bir tek ilâhtır. Şu hâlde yalnız O’na teslim olun.”Öyleyse sırf O’na yakın olmaya çalışın, sadece O’nun ismini anarak kurbanlarınızı kesin, yaptığınız ibadetlere şirk şaibesi karıştırmayın.
وَبَشِّرِ الْمُخْبِتِينَ “Mütevazi olanları müjdele!”
İhlaslı, alçak gönüllü kimseleri müjdele.
35- الَّذِينَ إِذَا ذُكِرَ اللَّهُ وَجِلَتْ قُلُوبُهُمْ “Ki onlar, Allah anıldığında kalpleri ürperir.”Bunlar, Allah zikredildiğinde, celâl şualarının kalplerine doğması sebebiyle, O’nun heybetinden kalpleri ürperir.
وَالصَّابِرِينَ عَلَى مَا أَصَابَهُمْ وَالْمُقِيمِي الصَّلَاةِ “Başlarına gelene sabreden, namaz kılan kimselerdir.”Dinî mükellefiyetler ve musibetler karşısında sabrederler. Namazlarını vaktinde kılarlar.
وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنفِقُونَ “Ve kendilerine rızık olarak verdiklerimizdeninfak ederler.”
Onlara rızık olarak verdiklerimizden hayır yollarında harcarlar.
36- وَالْبُدْنَ جَعَلْنَاهَا لَكُم مِّن شَعَائِرِ اللَّهِ “Kurbanlık büyük baş hayvanları da sizin için Allah’ın şeairinden kıldık.”
Ayet metninde geçen “büdn” “bedene” kelimesinin çoğuludur, develer için kullanılır. Deveye bu isim verilmesi, bedeninin iri olmasındandır.
O develeri, Allahın yol olarak ortaya koyduğu dinin alâmetlerinden kıldık.
لَكُمْ فِيهَا خَيْرٌ “Sizin için onlarda hayır vardır.”
Size, bunlarda dinî ve dünyevî menfaatler vardır.
فَاذْكُرُوا اسْمَ اللَّهِ عَلَيْهَا صَوَافَّ “Onlar saf saf sıralanmış dururken (kurban edeceğinizde) üzerlerine Allah’ın adını anın.”
Bunları boğazlarken “Allahu Ekber, Allahu Ekber, La ilahe illallahu Vallahu Ekber. Allahım, bunlar Sendendir, yine Sana gelmektedir.” diyerek üzerlerine Allahın adını anın.
فَإِذَا وَجَبَتْ جُنُوبُهَا فَكُلُوا مِنْهَا وَأَطْعِمُوا الْقَانِعَ وَالْمُعْتَرَّ “Yanları üzere yere düştüklerinde onlardan hem siz yiyin, hem de istemeyene ve isteyene yedirin.”
“Yanları üzeri yere düşmek” ölmelerinden kinayedir.
كَذَلِكَ سَخَّرْنَاهَا لَكُمْ لَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ “Onları böylece hizmetinize verdik, ola ki şükredersiniz.”
Vasfettiğimiz şekilde onları ayakta iken kesebilmeniz gibi, büyük ve kuvvetli olmalarıyla beraber biz onları size musahhar kıldık. Onları alıp götürebiliyor, bağlayabiliyor, ayakta tutabiliyor, sütlerini alabiliyorsunuz.Bizim bunları size itaatkâr kılmamız, ibadetle ve ihlâsla nimetlerimize şükretmeniz içindir.
37- لَن يَنَالَ اللَّهَ لُحُومُهَا وَلَا دِمَاؤُهَا “Onların etleri ve kanları asla Allah’a ulaşmaz.”
Bu kurban edilen hayvanların, hem sadaka olarak verilen etleri, hem de akıtılan kanları Allaha ulaşmaz, O’nun rızasını ve kabulünü celbetmez.
وَلَكِن يَنَالُهُ التَّقْوَى مِنكُمْ “Ancak sizin takvanız O’na ulaşır.”
Lakin, bunları kalplerinizdeki takvanın bir tezahürü olarak yaptığınızda, böylesi Allaha ulaşır. Çünkü kalbinizdeki takva sizi,
-Allahın emrini tazime,
-O’na yakınlık aramaya,
-İbadeti O’nun için yapmaya sevkeder.
Sebeb-i Nüzûl
Denildi ki: Cahiliye insanları kurban kestiklerinde, kurbanın kanını Ka’beye sürer, bunu Allaha yakınlık vesilesi sayarlardı. Müslümanlar da böyle yapmaya niyetlenince ayet nazil oldu.
كَذَلِكَ سَخَّرَهَا لَكُمْ لِتُكَبِّرُوا اللَّهَ عَلَى مَا هَدَاكُمْ “Böylece onları sizin hizmetinize verdi ki, size doğru yolu gösterdiğinden dolayı Allah’ı büyük tanıyasınız.”
Kurban edilen hayvanlar ve özellikle o iri bedenli develerin musahhar kılınması bir önceki ayette nazara verilmişken burada tekrar söylenmesi, nimeti hatırlatmak içindir.
Ve başkasının kâdir olmadığı şeylere O’nun kâdir olduğunu görüp azametini bilmeniz, kibriyanın (büyüklüğün) O’na mahsus olduğunu ilan etmeniz içindir.
Denildi ki: Bundan murat ihramdan çıkışta ve kurban keserken tekbir getirmektir
Allah size bunlardan istifade yolunu ve bunlarla kendisine yakınlık elde edilmesini göstermesine mukabil, siz de O’nu büyük olarak tanıyınız, büyüklüğünü “Allahu Ekber” ile ilan ediniz.
وَبَشِّرِ الْمُحْسِنِينَ “Muhsin olanları müjdele.”
Yaptıklarını Allah için yapan, terk ettiklerini de yine Onun için terk eden muhlisleri müjdele!
[1>Haram ve hürmet aynı kökten gelir. Burada, Allahın önem verdiği şeylere in sanların da hürmet etmesi gerektiğine dikkat çekilmiştir.
[2>Bunlarla ilgili olarak bkz. Maide, 103. ayetin açıklaması.
[3> “Putlar ilahtır” sözü de bir yalandır. Önce putlardan kaçınma emri verilmiş, ardından da genel anlamda her türlü yalandan sakınma emri gelmiştir.
[4>Yani, “Allaha şirk koşan birinin hâli şuna benzer… Veya şöyle de bakabilirsin” şeklinde bir anlatımdır
[5> Bu yoruma göre, birinci temsil artık kurtuluşa yol kalmamış olanlara, ikinci temsil ise, kurtulma ihtimali olanlara bakar. Çünkü semadan düşüp parça parça olan ve kuşların parçalarını toplayıp yediği kimsenin tekrar hayata dönmesi düşünülemez. Ama, rüzgarın uzak bir yere götürdüğü kimse, tekrar yola gelebilir.
[6> Ayette geçen “behîmetü’l-en’am” ifadesi bunu anlatır. Dolayısıyla, tavuk, kaz gibi eti yenilen hayvanlardan kurban olmaz.
38- إِنَّ اللَّهَ يُدَافِعُ عَنِ الَّذِينَ آمَنُوا “Şüphesiz Allah iman edenleri müdafaa eder.Şüphesiz Allah, müşriklerin o hile ve tuzaklarına karşı, iman edenleri müdafaa eder.
إِنَّ اللَّهَ لَا يُحِبُّ كُلَّ خَوَّانٍ كَفُورٍ “Çünkü Allah hiçbir hain nankörü sevmez.”
Çünkü Allah, emanetine hıyanet eden hainleri ve kestiği kurbanla putlara yakınlık aramak tarzında nimetine nankörlük edenleri sevmez. Yani onların fiiline razı olmaz ve onlara yardım etmez.
39- أُذِنَ لِلَّذِينَ يُقَاتَلُونَ بِأَنَّهُمْ ظُلِمُوا “Kendilerine savaş açılanlara, zulme uğramaları sebebiyle (savaş) için izin verildi.”Bunlar, Hz. Peygamberin ashabıdır, müşrikler onlara işkence ediyorlardı. Sahabeler, Hz. Peygamberin yanına kâh vurulmuş, kâh yaralanmış bir vaziyette geliyor, yapılan zulmü anlatıyorlardı. Hz. Peygamber onlara şöyle diyordu: “Sabredin, ben savaşla emrolunmadım.” Sonra hicret gerçekleşti ve peşinden bu ayet nazil oldu.
Yetmiş kadar ayette savaş yasaklanmış iken, bu ayet savaşa izin hususunda ilk nazil olan ayettir.
وَإِنَّ اللَّهَ عَلَى نَصْرِهِمْ لَقَدِيرٌ “Şüphe yok ki Allah onlara yardım etmeğekadirdir.”
Cenab-ı Hak önceki ayette kâfirlerin ezasını onlardan def etmeyi vaat ettiği gibi, burada da onlara zaferi vaat buyurdu.
40- الَّذِينَ أُخْرِجُوا مِن دِيَارِهِمْ بِغَيْرِ حَقٍّ إِلَّا أَن يَقُولُوا رَبُّنَا اللَّهُ “Onlar “Rabbimiz Allah’tır” demelerinden başka bir sebep olmaksızın haksız yere yurtlarından çıkarıldılar.”
Onlar, diyarları olan Mekkeden hiçbir haklı gerekçe olmadan çıkarıldılar. Tek suçları “Rabbimiz Allah” demeleri idi.Bu üslûb, Nabiğa’nın “Onların tek kusuru, askerlerinin kılıçlarında açılan gediklerdir” dediği tarz bir durumdur.[1>
وَلَوْلَا دَفْعُ اللَّهِ النَّاسَ بَعْضَهُم بِبَعْضٍ لَّهُدِّمَتْ صَوَامِعُ وَبِيَعٌ وَصَلَوَاتٌ وَمَسَاجِدُ يُذْكَرُ فِيهَا اسْمُ اللَّهِ كَثِيرًا “Şayet Allah insanların bir kısmını bir kısmı ile defetmeseydi manastırlar, kiliseler, havralar ve içinde Allah’ın adı çok anılan mescidler elbette yıkılırdı.”
Şayet Allah, mü’minleri kâfirler üzerine sevk etmeseydi, müşriklerin dindarlara hücumuyla şunlar harap olurdu:
Ruhbanların manastırları, Hristiyanların kiliseleri, Yahudilerin havraları ve Müslümanların mescidleri.Yahudilerin havralarına ayet metninde “salâvat” denilmesi, buralarda namaz kılınmasındandır.
Denildi ki: Aslı İbranice olup, Arabçalaştırılmıştır.
“Allah’ın adı çok anılan…”
Bu kısım, evvelindeki dört mabed türüne de bakabilir.[2>
Veya bundan murat, özellikle Müslümanların mescitleridir, üstünlüğünü göstermek için bu şekilde zikredilmiştir.
وَلَيَنصُرَنَّ اللَّهُ مَن يَنصُرُهُ “Şüphesiz Allah kendine yardım edene yardım edecektir.”
Allaha yardımdan murat, dinine yardımdır.
Allahu Teâlâ vaadini yerine getirdi. Muhacir ve Ensarı Arabların reislerine, Acemlerin Kisra ve Kayserlerine saldırttı, onların diyarlarına varis yaptı.
إِنَّ اللَّهَ لَقَوِيٌّ عَزِيزٌ “Şüphesiz Allah Kavî’dir – Azîz’dir.”Allah Kavî’dir, onlara yardıma gücü yeter.Aziz’dir, hiçbir şey O’na mani olamaz.
41- الَّذِينَ إِن مَّكَّنَّاهُمْ فِي الْأَرْضِ أَقَامُوا الصَّلَاةَ وَآتَوُا الزَّكَاةَ وَأَمَرُوا بِالْمَعْرُوفِ “Onlar öyle kimselerdir ki, kendilerini yeryüzünde iktidar mevkiine getirirsek namazı ikame ederler, zekâtı verirler, iyiliği emredip kötülüğü yasaklarlar.”
Bunlar, diyarlarından çıkarılan Müslümanların vasıflarıdır. Cenab-ı Hak böyle bir hâl gelmezden önce onları sena etmektedir.[3>
Ayette dört halifenin hilafetlerinin sıhhatine bir delil vardır. Çünkü onlar dışında muhacirlerden hiç kimse bu özellikleri kendinde cem etmemiştir.
Denildi ki: Burada anlatılanlar, bir önceki ayette nazara verilen “Allahın dinine yardım edenler”den bedel de olabilir.
وَنَهَوْا عَنِ الْمُنكَرِ وَلِلَّهِ عَاقِبَةُ الْأُمُورِ “Bütün işlerin sonu Allah’a âittir.”
Çünkü bütün işlerin mercii, O’nun hükmüdür.
Bunda, vaat edileni te’kid vardır.
42- وَإِن يُكَذِّبُوكَ فَقَدْ كَذَّبَتْ قَبْلَهُمْ قَوْمُ نُوحٍ وَعَادٌ وَثَمُودُ “Eğer seni yalanlıyorlarsa, bil ki onlardan önce Nûh kavmi, Âd ve Semûd da yalanlamışlardı.”
43- وَقَوْمُ إِبْرَاهِيمَ وَقَوْمُ لُوطٍ “İbrahim’in kavmi ve Lût’un kavmi de.”
44- وَأَصْحَابُ مَدْيَنَ “Medyen halkı da.”Ayet, Hz. Peygambere bir tesellidir. Çünkü kavmi Onu yalanlıyorsa, bu ilk defa olan bir şey değildir. İşte bu ayette nazara verilen kavimler de, O’nun kavminden önce kendi peygamberlerini yalanlamışlardı.
وَكُذِّبَ مُوسَى “Musa da yalanlandı.”
Burada üslûbun değişmesi, Hz. Musayı yalanlayanların kendi kavmi değil Kıbti’ler olmasındandır. Ayrıca O’nun yalanlanması en çirkin bir durumdur. Çünkü kendisine büyük ve şüyu bulan mu’cizeler verilmişti.
فَأَمْلَيْتُ لِلْكَافِرِينَ “Ben de o kâfirlere mühlet verdim.”
ثُمَّ أَخَذْتُهُمْ “Sonra da onları şiddetle yakaladım.”
فَكَيْفَ كَانَ نَكِيرِ “Onları cezalandırmam nasıl oldu!?”
Benim onlara cevabım nasıl oldu?!Nimetlerini mihnete, hayatlarını ölüme, mamurelerini harabeye çevirdim.
45- فَكَأَيِّن مِّن قَرْيَةٍ أَهْلَكْنَاهَا وَهِيَ ظَالِمَةٌ “Nice beldeler vardı ki, zulüm yaparlarken biz onları helak ettik.”
Beldenin helâki ve zâlim olmasından murat, ahalisinin helâki ve zâlim oluşudur.
فَهِيَ خَاوِيَةٌ عَلَى عُرُوشِهَا “Artık damları çökmüş, duvarları üzerine yıkılmıştır.”Bunların duvarları tavanlarının üzerine yıkılmıştır.Bu şöyle olabilir: Binalar atıl kalınca tavanları çöker. Sonra duvarlar yıkılır, yıkılan duvarlar tavanın üzerine düşer.
Veya bu, binaların tavanı olsa ve yıkılmasa bile, onların bomboş olmasını anlatmaktadır.
وَبِئْرٍ مُّعَطَّلَةٍ وَقَصْرٍ مَّشِيدٍ “(Geriye kalan) Terkedilmiş kuyular ve heybetli saraylardır.”
O yerleşim alanlarında şimdi nice âtıl kuyular vardır. Artık oralar terk edildiğinden ve kimse yaşamadığından, bu kuyulardan su içen de yoktur.
Oralarda ıssız kalmış köşkler vardır. Buralar sakinlerinden hâlidir.
46- أَفَلَمْ يَسِيرُوا فِي الْأَرْضِ “Yeryüzünde dolaşmadılar mı?”
Ayet, insanları helâk olmuş ümmetlerin yaşadıkları yerlere gidip, o harabelerden ibret almaya teşvik eder.
Ayetin muhatapları her ne kadar oralara daha önce gitmişlerse de, bunun için gitmemişlerdi.
فَتَكُونَ لَهُمْ قُلُوبٌ يَعْقِلُونَ بِهَا “Ta ki akledecek kalpleri olsun.”
Ta ki görmüş olduklarından ibret alarak ve istidlâlde bulunarak tevhide ulaşsınlar.
أَوْ آذَانٌ يَسْمَعُونَ بِهَا “Veya işitecek kulakları olsun.”
Kalıntılarını gördüklerinin hâlinden ders alıp vahye kulak versinler, nasihatleri dinlesinler.
فَإِنَّهَا لَا تَعْمَى الْأَبْصَارُ “Gerçek şudur ki, gözler kör olmaz.”
وَلَكِن تَعْمَى الْقُلُوبُ الَّتِي فِي الصُّدُورِ “Lakin sadırlardaki kalpler kör olur.”
Yani, aslında onların duyularında bir problem yok. Lakin akılları,
-Hevâya uyarak,
-Taklide dalarak devre dışı kaldı.
Ayette “sadırlarda” kaydının gelmesi,
-Te’kid içindir.
-Mecazi olduğunu düşünmeyi nefyeder.
-Gerçek körlüğün, insanlar içinde bilinen şekliyle körlük olmadığına tenbihte bulunur.
Sebeb-i nüzûl
Denildi ki: “Kim bu dünyada kör ise ahirette de kördür.” (İsra, 72) ayeti indiğinde, İbnu Ümmi Mektum, “Ya Rasûlallah, ben dünyada âmâyım. Ahirette de mi âmâ olacağım?” diye sorunca, üstteki ayet nazil oldu.
47- وَيَسْتَعْجِلُونَكَ بِالْعَذَابِ “Bir de senden acele azap istiyorlar.”
وَلَن يُخْلِفَ اللَّهُ وَعْدَهُ “Hâlbuki Allah asla va’dinden caymaz.”
Onlar, kendilerine vaad edilen azabın bir an önce gelmesini istiyorlar. Allah ise, vaadinde asla hulfetmez. Çünkü O’nun hakkında haber verdiği şeyin tersi olması imkânsızdır. Dolayısıyla tehdit ettiği şeyler, bir müddet sonra da olsa mutlaka kendilerine isabet edecektir.
Lakin O, Sabûrdur, ceza vermekte acele etmez.
وَإِنَّ يَوْمًا عِندَ رَبِّكَ كَأَلْفِ سَنَةٍ مِّمَّا تَعُدُّونَ “Şüphesiz Rabbinin nezdinde bir gün, sizin saydığınızdan bin yıl gibidir.”Ayet, O’nun sabrının ne kadar geniş olduğunu ve acele etmeyişini anlatır. Öyle ki, çok uzun bir zaman dilimi bile, O’na nisbetle bir gün hükmündedir.
Bundan murat, azabının devamını ve günlerinin uzunluğunu haber vermek de olabilir.
Veya zor günlerin, insana çok uzun gelmesi itibarıyla bir değerlendirme de olabilir.
48- وَكَأَيِّن مِّن قَرْيَةٍ أَمْلَيْتُ لَهَا وَهِيَ ظَالِمَةٌ “Zalim oldukları halde kendilerine mühlet verdiğim nice belde vardır.”Aslında gelen azap, o beldelerin ahalisine gelmişken doğrudan beldelere nisbet edilmesi, azabın genel olduğunu göstermek ve bununla korkutmaktır.
Size mühlet verdiğim gibi, onlara da mühlet vermiştim.
Onlar da sizin gibi zalimler idi.
ثُمَّ أَخَذْتُهَا “Sonunda onları cezalandırdım.”
وَإِلَيَّ الْمَصِيرُ “Dönüş ancak banadır.”
Hepsinin dönüp dolaşacağı yer, benim hükmümdür.
[1>Yani, aslında bu hal bir kusur olmayıp onların kemalini gösterir. Onun gibi, “Rabbimiz Allah” demek aslında bir suç değil, olması gereken bir özelliktir.
[2> O zaman mana şöyle olur: “Eğer Allah insanların bir kısmını bir kısmı ile defetmeseydi Allah’ın adı çok anılan manastırlar, kiliseler, havralar ve mescidler elbette yıkılırdı.”
[3> Bu, “Belâ’dan önce sena” şeklinde ifade edilmektedir. Yani Allah, onlar daha o hali kendilerinde göstermezden önce sanki göstermişler gibi kendilerini övmüştür. O zamana kadarki tavırları, ilerde geniş imkânlar bulduklarında nasıl davranacaklarının da bir göstergesi gibidir. Kaldı ki Allah, her şeyi kuşatan ilmiyle onların neler yapacaklarını zaten bilmektedir.
49- قُلْ يَا أَيُّهَا النَّاسُ إِنَّمَا أَنَا لَكُمْ نَذِيرٌ مُّبِينٌ “De ki: Ey insanlar! Ben size ancak apaçık bir uyarıcıyım.”Sizi uyardığım şeyi size açıklıyorum.
Ayette hitap geneldir, bütün insanlaradır. Ayrıca devamında hem ehl-i iman, hem de ehl-i küfür anlatılmaktadır. Bir de Hz. Peygamber aynı zamanda müjdelemek için de gönderilmişken, ayette uyarıcı olması yönünün nazara verilmesi, kelâmın evvelinin ve sevkinin müşrikler için olmasındandır. Mü’minlerin ve onlara verilecek sevabın zikri, müşriklerin ğayzlarını ziyade kılmak içindir.
50- فَالَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَهُم مَّغْفِرَةٌ وَرِزْقٌ كَرِيمٌ “İşte iman edip salih amel işleyenler için hem bir mağfiret, hem de kerîm bir rızık vardır.”
İman eden ve salih amel işleyenler için, kendilerinden sadır olan hatalar için bir mağfiret vardır.Ayette geçen “kerîm bir rızık”tan murat, cennettir.
Kerîm, her nevin en üstünlerini toplayan demektir.
51- “Ayetlerimizi geçersiz kılmak için gayret gösterenler var ya, işte onlar cehennem ashabıdır.”Kabul ve tahkik ile ayetlerimizi yaymaya çalışanlara karşı, yarışırcasına red ve ibtal ile aleyhinde koşuşanlar var ya, işte onlar cehennem ashabıdır.
5ّ2- وَمَا أَرْسَلْنَا مِن قَبْلِكَ مِن رَّسُولٍ وَلَا نَبِيٍّ إِلَّا إِذَا تَمَنَّى أَلْقَى الشَّيْطَانُ فِي أُمْنِيَّتِهِ “Senden önce hiçbir rasûl ve nebî göndermedik ki, bir şey temenni ettiği zaman, şeytan onun bu temennisine dair vesvese vermiş olmasın.”
Rasûl – Nebi Farkı
Rasûl, Allahın yeni bir şeriatla gönderdiği peygambere denir. Rasûl, insanları o yeni şeriata davet eder. Nebi ise, hem “rasûl” manasında kullanılabilir, hem de önceki şeriata uymakla mükellef olan peygambere denir. Mesela, Hz. Musa ile Hz. İsa arasındaki İsrailoğullarının peygamberleri böyledirler. Bundan dolayı Hz. Peygamber (asm) ümmetinin âlimlerini onlara benzetmiştir. Bu durumda nebi, rasûlden daha geneldir. Şu rivayet de buna delalet eder:
Hz. Peygambere nebilerin sayısı soruldu. “Yüzyirmidörtbin” diye cevap verdi. “Bunlardan kaçı rasûl” denildi. “Üçyüz onüçü” buyurdu.
Denildi ki: Rasûl, mu’cize sahibi olması yanında, kendisine bir kitap indirilendir. Nebi ise rasûlden farklıdır. Ona kitap inmemiştir.
Denildi ki: Rasûl, meleğin vahiy getirdiğidir. Nebi ise, kendisine söylenen ve kendisine rü’yada vahyedilendir.
O rasûl ve o nebi, iç dünyasında hoşuna giden bir şeyi tasarladığında şeytanın onun dileğine kendisini dünya ile meşgul edecek bir müdahalesi olur. Nitekim Hz. Peygamber şöyle buyurur: “Kalbime bazı istekler geliyor. Ben de günde yetmiş defa Allaha istiğfar ediyorum.”
فَيَنسَخُ اللَّهُ مَا يُلْقِي الشَّيْطَانُ “Ama Allah, şeytanın vesvesesini giderir.”
Allah, şeytanın o müdahalesini iptal eder, peygamberi ismeti ile ona meyletmekten kurtarır, o vehmi izale edecek şeye irşatta bulunur.
ثُمَّ يُحْكِمُ اللَّهُ آيَاتِهِ “Sonra Allah, âyetlerini sağlamlaştırır.”
Sonra Allah, ahirete tam yönelmeye sevkeden ayetlerini muhkem kılar.
وَاللَّهُ عَلِيمٌ حَكِيمٌ “Allah, Alîm’dir – Hakîm’dir.”
Allah Alîm’dir, insanların hâllerini bilir. Hakîm’dir, onlara hikmetle muamelede bulunur.
Denildi ki: Hz. Peygamber kendi iç dünyasında meskenet hâlinin son bulmasını tasavvur etmişti, bu ayet nazil oldu.
Denildi ki: Hz. Peygamber büyük bir hırsla kavminin imanını istemekteydi, onları imana yaklaştıracak bir şeyin inmesini arzuluyordu. Bu hâlde iken onların meclisinde olduğu bir sırada Necm sûresi kendisine nazil oldu. Onlara sûreyi okumaya başladı. “(Süleyman) kuşları gözden geçirdi ve şöyle dedi: Hüdhüd’ü niçin göremiyorum? Yoksa kayıplara mı karıştı?” (Necm, 19-20) ayetine gelince şeytan kendisine vesvese verdi, lisanı sehven “bunlar ulu kuğulardır, bunların şefaatleri umulur” deyiverdi. Müşrikler bunu duyunca sevindiler, hatta Hz. Peygamber sûrenin sonundaki secde ayeti münasebetiyle secdeye vardığında onlar da secde ettiler. Öyle ki, o mecliste mü’min olsun kâfir olsun secde etmeyen kalmadı.
Sonra Hz. Cebrail Hz. Peygambere durumu bildirdi. Hz. Peygamber çok üzüldü. Allahu Teâlâ bu ayetle peygamberini teselli etti.
Bu rivayet, tahkik ehli nezdinde merduddur, yani reddedilmiştir, sahih değildir.
Faraza sahih de olsa, Allahtan bir imtihan olur. Böyle bir olayla imanda sebat edenle, onda sarsıntı yaşayan birbirinden ayırt edilir.
Hz. Peygamberin ayette nazara verilen ümniyesi, bu rivayete göre Kur’anı okuması olur. Şeytanın buna ilkâsı ise, üstteki ifadeleri yüksek sesle söylemesidir. Öyle ki dinleyenler bunu Hz. Peygamberin kıraatinden zannetmişlerdir.
Üstteki rivayet Kur’ana güveni ihlal etmesi yönünden de reddedilmiştir. Buna, “Ama Allah, şeytanın vesvesesini giderir. Sonra Allah, âyetlerini sağlamlaştırır.” kısmıyla cevap vermek yeterli olmaz. Çünkü, rivayeti kabul ettiğimizde bu kısmın da öyle olması ihtimal dahilinde olur.Ayet, peygamberler için sehivde bulunmanın ve şeytanın kendilerine vesvese vermesinin cevazına delâlet eder.
53- لِيَجْعَلَ مَا يُلْقِي الشَّيْطَانُ فِتْنَةً لِّلَّذِينَ فِي قُلُوبِهِم “Allah, şeytanın ilka ettiğini, kalplerinde bir hastalık bulunan ve kalpleri kaskatı olan kimseler için bir fitne kılar.”Ayetin bu kısmı, şeytana bu imkânın verilmesinin illetini beyan eder. Bu ise, yapılan ilkânın açık olup, hem hak yolda hem de batıl yolda olanın onu bildiğine delâlet eder.
Kalpte olan hastalık, şek ve nifaktır.[1>
Kalbi katı olanlardan murat ise, müşriklerdir.
مَّرَضٌ وَالْقَاسِيَةِ قُلُوبُهُمْ وَإِنَّ الظَّالِمِينَ لَفِي شِقَاقٍ بَعِيدٍ “Şüphesiz o zalimler uzak bir ayrılık için dedirler.”
Zalimlerden murat, kalbinde maraz olanlar ve kalbi katı olanlardır. Bunları zamirle ifade etmek yerine “zâlimler” diye nitelemesi, zâlim olduklarını bildirmek içindir.
O zalimler,
-Haktan,
-Veya Hz. Peygamber ve mü’minlerden uzak bir ayrılık içindedirler.
54- وَلِيَعْلَمَ الَّذِينَ أُوتُوا الْعِلْمَ أَنَّهُ الْحَقُّ مِن رَّبِّكَ “Bir de kendilerine ilim verilmiş olanlar, onun şüphesiz Rabbinden bir gerçek olduğunu bilsinler.”
Kendilerine ilim verilenler ise, Kur’anın hak olup Allah tarafından indirildiğini bilirler.
Veya şeytana bu ilka imkânının verilmesinin Allahtan sâdır olan bir hak olduğunu bilirler. Çünkü Allahu Teâlânın Hz. Âdem’den beri insanlarda âdeti böyle cereyan etmektedir.
فَيُؤْمِنُوا بِهِ فَتُخْبِتَ لَهُ قُلُوبُهُمْ “Ve ona iman etsinler de kalpleri ona saygı duysun.”
Kalpleri tam bir teslimiyetle ve haşyetle buna inanır.
وَإِنَّ اللَّهَ لَهَادِ الَّذِينَ آمَنُوا إِلَى صِرَاطٍ مُّسْتَقِيمٍ “Ve Allah, iman edenleri doğru bir yola eriştirendir.”Allah, hangi konuda bir müşkile düşseler, ehl-i imana hidayette bulunur.
Burada “doğru bir yol”, “sırat-ı müstakim”den murat, o konuda kendilerini hakka ulaştıran sahih bir nazar, yani doğru bir bakıştır.
5ّ5- وَلَا يَزَالُ الَّذِينَ كَفَرُوا فِي مِرْيَةٍ مِّنْهُ حَتَّى تَأْتِيَهُمُ السَّاعَةُ بَغْتَةً أَوْ يَأْتِيَهُمْ عَذَابُ يَوْمٍ عَقِيمٍ “İnkâr edenler kendilerine ansızın o saat gelinceye veya akîm bir günün azabı gelinceye kadar, ondan şüphe etmekte devam edip giderler.”
İnkarcıların şek ve tereddütü,
-Kur’an,
-Hz. Peygamber,
-Veya şeytanın Hz. Peygamberin arzusuna müdahalesi hakkında olabilir. İlgili rivayete göre “Önce putları hayırla yâd etti, sonra da onları inkâr etti” demektedirler.
Saatten murat,
-Kıyamet,
-Kıyamet alâmetleri,
-Veya ölümdür.
“Akîm bir günün azabı”
Bu, Bedir harbinde olduğu gibi, katledilecekleri güne işaret eder.
-Bu günden “yevm-i akîm” yani “kısır gün” şeklinde bahsedilmesi, kadınların evladı o günde öldürülünce, sanki o kadınlar kısır gibi olur, böylece nesilleri kesilir.
-Veya şundandır: Savaşanlar, savaşın çocuklarıdır. Öldürüldükleri zaman savaşacak kimse kalmaz. Bu vasfın güne nisbet edilmesi mecazendir.
-Veya o günde kendilerine bir hayır olmadığındandır.
-Rüzgâr, yağmura vesile olmaz, ağaçları aşılamazsa, böylesi rüzgâra “rîh-ı akîm” yani “kısır rüzgar” denilir.
-Veya Bedir harbinde melekler de savaştığından, o günün misli olmadığı cihetle böyle denilmiştir.
-Veya, önceki ifadede geçen “saat”ten murat kıyametten başkası ile açıklanma durumunda, “akîm gün”den murat da kıyamet günü olur.
56- الْمُلْكُ يَوْمَئِذٍ لِّلَّهِ يَحْكُمُ بَيْنَهُمْ “O gün hükümranlık yalnız Allah’ındır, O aralarında hükmünü verir.”Onların şüphelerinin ortadan kalkacağı günde mülk Allahındır. Allah, o günde mü’minler ve kâfirler arasında hükmeder, yaptıklarının karşılığını verir.
فَالَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ فِي جَنَّاتِ النَّعِيمِ “Artık iman edip Salih amel yapanlar naim cennetlerindedir.”
57- وَالَّذِينَ كَفَرُوا وَكَذَّبُوا بِآيَاتِنَا فَأُوْلَئِكَ لَهُمْ عَذَابٌ مُّهِينٌ “İnkâr edip âyetlerimizi yalanlayanlar ise, işte bunlar için zillet verici bir azap vardır.”
Ayetin üslûbunda, mü’minlere cennet verilmesinin Allahtan bir lütuf iken, kâfirlerin cezalandırılmalarının kendi amelleri sebebiyle olduğuna bir tenbih vardır.
[1> Bu, münafıkların özelliğidir. Zira onlar, gelen vahiyle alakalı şüphe ve tereddütler taşırlar.
58- وَالَّذِينَ هَاجَرُوا فِي سَبِيلِ اللَّهِ ثُمَّ قُتِلُوا أَوْ مَاتُوا لَيَرْزُقَنَّهُمُ اللَّهُ رِزْقًا حَسَنًا “Allah yolunda hicret edip de sonra öldürülmüş veya ölmüş olanlara gelince, elbette Allah, onları güzel bir rızıkla rızıklandıracaktır.”Savaşta şehit olan veya normal yolla vefat eden bu muhacirler için cennet ve cennet nimetleri vardır.
Ayette savaşta şehit olanla normal yolla vefat edene aynı vaatte bulunulması, her ikisinin de aynı maksatta olmaları ve aynı ameli yapmalarındandır.
Sebeb-i Nüzûl
Rivayete göre bazı sahabiler Hz. Peygambere şöyle sordular: “Ya Rasûlllah, savaşta şehit olanlar Allahın vereceği hayrı öğrendik. Onlar cihad ettikleri gibi biz de Seninle beraber cihad ediyoruz. Öldüğümüzde bize ne var?”
Onların bu suallerine cevap olarak üstteki ayet nazil oldu.
وَإِنَّ اللَّهَ لَهُوَ خَيْرُ الرَّازِقِينَ “Çünkü Allah rızık verenlerin en hayırlısıdır.”
Çünkü O, hesapsız rızık verir.
59- لَيُدْخِلَنَّهُم مُّدْخَلًا يَرْضَوْنَهُ “(Allah) elbette onları hoşnud olacakları bir yere koyacaktır.”Sevdikleri her şeyin içinde olduğu cennete onları alacaktır.
وَإِنَّ اللَّهَ لَعَلِيمٌ حَلِيمٌ “Şüphesiz Allah Alîm’dir – Halîm’dir.”
Allah Alîm’dir, onların hem şimdiki hem de ahiretteki hallerini bilir.
Halîm’dir, ceza vermekte acele etmez.
60- ذَلِكَ “Bu böyledir.”
وَمَنْ عَاقَبَ بِمِثْلِ مَا عُوقِبَ بِهِ ثُمَّ بُغِيَ عَلَيْهِ لَيَنصُرَنَّهُ اللَّهُ “Kim kendisine yapılan saldırıya aynı ile karşılık verir de, sonra kendisine zulüm yapılırsa, muhakkak ki, Allah ona yardım eder.”
Her kim kendisine verilen eziyete misliyle mukabele eder, kısasta ileri gitmezse, sonra tekrar kendisine eza ve zulüm vaki olursa Allah elbette ona yardım eder.
إِنَّ اللَّهَ لَعَفُوٌّ غَفُورٌ “Şüphesiz Allah Afüvv – Ğafur’dur (çok affedicidir, çok bağışlayıcıdır).”
Şûra, 43 ayetinde daha efdal olan sabır ve bağışlamak nazara verildi. Ama kişi bunu terk ile, keyfine uyup intikam almada haddini aşsa, Allah bu kimseye affedicidir, bağışlayıcıdır.
Ayette, tarîz yoluyla af ve mağfirete teşvik vardır. Çünkü Allahu Teâlâ sonsuz kudretiyle ve şanının yüceliğiyle beraber mademki af ve mağfiret ediyor. Başkasının böyle bir durumda benzeri şekilde affetmesi evleviyetle sabit olur.
Ayette, o durumda Allahu Teâlânın ceza da verebileceğine bir tenbih vardır. Çünkü af, ancak ceza verebilecek iken vermeyen kimse için söz konusudur.
61- ذَلِكَ بِأَنَّ اللَّهَ يُولِجُ اللَّيْلَ فِي النَّهَارِ وَيُولِجُ النَّهَارَ فِي اللَّيْلِ “Çünkü Allah, geceyi gündüzün içine girdirir, gündüzü de gecenin içine girdirir.”
İşte bu yardım şu sebepledir:Allahu Teâlâ, işlerin bir kısmını bir kısmına üstün kılmaya kadirdir. Onun âdeti, birbirine zıt şeyler arasında münavebeyi esas almıştır. Bunlardan biri de, gece ve gündüzün birbirine girdirilmeleridir. Allah, bunlardan daha önce noksan kıldığını ziyadeleştirir. Veya güneşi batırarak gündüzün ışığının yerine gecenin karanlığını getirir. Güneşi doğdurarak da aksini yapar.
وَأَنَّ اللَّهَ سَمِيعٌ بَصِيرٌ “Ve şüphesiz Allah, Semî’dir – Basîr’dir.”
Ve şüphesiz Allah Semi’dir, hem eziyet edeni, hem de edileni işitir. Basîr’dir, her ikisinin fiillerini bilir, hiçbirini ihmâl etmez.
62- ذَلِكَ بِأَنَّ اللَّهَ هُوَ الْحَقُّ “Çünkü Allah, şüphesiz Hak’tır.”
İşte, işaret edilen Allahın mükemmel kudret ve ilmi şundandır:
O, tek Vacibu’l-vücuddur. Çünkü O’nun vacibu’l-vücud ve tek olması, icad edilen her şeyin O’na dayanmasını, O’nun hem zâtını, hem de başka her şeyi bilmesini gerektirir.
Cenab-ı Hakkın “Hak” olması şöyle de değerlendirilebilir: O’nun ilah oluşu sabittir. Çünkü her şeye gücü yetmeyen ve herşeyi bilmeyen ilah olamaz.
وَأَنَّ مَا يَدْعُونَ مِن دُونِهِ هُوَ الْبَاطِلُ “O’nu bırakıp tapındıkları ise hep bâtıldır.”İnsanların O’nun dışında ilah olarak çağırdıkları, hadd-i zâtında madumdur, uluhiyeti batıldır.
وَأَنَّ اللَّهَ هُوَ الْعَلِيُّ الْكَبِيرُ “Ve şüphesiz Allah, Aliyy – Kebîr’dir.”
Ve şüphesiz Allah, mahlûkatına karşı yücedir, kendisine bir şerik olmasından büyüktür. Şanı O’ndan daha yüce, saltanatı O’ndan daha büyük bir şey yoktur.
63- أَلَمْ تَرَ أَنَّ اللَّهَ أَنزَلَ مِنَ السَّمَاء مَاء فَتُصْبِحُ الْأَرْضُ مُخْضَرَّةً “Görmedin mi Allah gökten bir su indirdi de yeryüzü bununla yemyeşil oluyor?”Burada soru, takrir içindir. Yani, böyle olduğunu gördün.Yağmurun indirilişi geçmiş zaman sığasıyla anlatılırken, yeryüzünün yeşillenmesi geniş zamanla ifade edildi. Bunda, yağmurun eserinin hemen bitmeyip bir süre devam ettiğine delâlet vardır.
إِنَّ اللَّهَ لَطِيفٌ خَبِيرٌ “Şüphesiz Allah Latîf – Habîr’dir.”Şüphesiz Allah Latîf’tir, O’nun ilmi veya lütfu büyük – küçük her şeye ulaşır.Habîr’dir, zâhirî ve batınî, (görülen ve görülmeyen) tedbirlerden haberdardır.
64- لَهُ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الْأَرْضِ “Göklerde ve yerde ne varsa hep O’nundur.”
Onun olduğu için, onları size itaat ettirdi, menfaatinize uygun hâle getirdi.
وَإِنَّ اللَّهَ لَهُوَ الْغَنِيُّ الْحَمِيدُ “Ve şüphesiz Allah, Ğanî – Hamîd olan O’dur.”
65- أَلَمْ تَرَ أَنَّ اللَّهَ سَخَّرَ لَكُم مَّا فِي الْأَرْضِ وَالْفُلْكَ تَجْرِي فِي الْبَحْرِ بِأَمْرِهِ “Görmedin mi, Allah bütün yerdekileri ve emriyle denizde akıp giden gemileri emrinize verdi.”
وَيُمْسِكُ السَّمَاء أَن تَقَعَ عَلَى الْأَرْضِ إِلَّا بِإِذْنِهِ “Göğü de izni olmaksızın yere düşmekten o tutuyor.”Semanın arza düşmesi, kıyamet günü gerçekleşecektir.
Ayette semanın kendi zâtı itibarıyla durduğunu söyleyenlere bir red vardır. Çünkü sema cisim olmada diğer cisimlere eşittir. Böyle olunca, diğer cisimlerin düşmesi söz konusu olduğu gibi, sema da ilâhî irade olmasa yere düşecek konumdadır.
إِنَّ اللَّهَ بِالنَّاسِ لَرَؤُوفٌ رَّحِيمٌ “Şüphesiz Allah insanlara çok şefkatlidir,çok merhametlidir.”
Çünkü,
-Onlara âleme bakıp istidlalde bulunma sebeplerini müheyya kıldı.
-Kendilerine fayda kapılarını açtı.
-Zarar verici ne varsa, onlardan def etti.
66- وَهُوَ الَّذِي أَحْيَاكُمْ “Size hayatı veren O’dur.”
Sizler bir zaman cansız unsurlar ve nutfeler iken, O size hayat verdi.
ثُمَّ يُمِيتُكُمْ “Sonra sizi öldürür.”
Eceliniz geldiğinde sizi öldürür.
ثُمَّ يُحْيِيكُمْ “Sonra (yeniden) hayat verir.”
Ahirette sizi diriltir.
إِنَّ الْإِنسَانَ لَكَفُورٌ “İnsan gerçekten çok nankördür.”
Ama insan, Allahın nimetleri bu kadar aşikar iken, yine de nankörlük yapar, nimetleri inkâr eder.
67- لِكُلِّ أُمَّةٍ جَعَلْنَا مَنسَكًا هُمْ نَاسِكُوهُ “Biz her ümmet için kendisiyle amel edecekleri bir ibadet yolu verdik.”Biz, her dinin ehline bir ibadet tarzı, kendisiyle ibadet edecekleri bir şeriat verdik. Onlar, o şeriata göre dinlerini yaşarlar.
Denildi ki: Ayetten murat, her din ehline verilen özel bayramdır.
فَلَا يُنَازِعُنَّكَ فِي الْأَمْرِ “O hâlde, din işinde asla seninle çekişmesinler.”
Öyleyse, diğer din mensupları din hususunda veya ibadetler hakkında Seninle tartışmasınlar. Çünkü çoğu cahil ve inatçı kimselerdir.
Veya mana şu olabilir: Çünkü Senin dinin, tartışma kabul etmeyecek şekilde gözler önündedir.Denildi ki: Ayetten murat, Hz. Peygamberi onların sözüne iltifat etmekten, kendilerine tartışmayı netice verecek şekilde münazara imkânı vermekten bir nehiydir. Çünkü münazara ancak hakkı araştıran kimselere fayda verir. Bunlar ise, inatçı, mücadele ehli kimselerdir.
Veya ayet, Hz. Peygamberi onlarla tartışmaktan nehyeder.
Sebeb-i Nüzûl
Denildi ki: Ayet, Huzaa kâfirleri hakkında indi. Müslümanlara şöyle demişlerdi: “Size ne oluyor ki, kendi öldürdüğünüzü yiyor, ama Allahın öldürdüğünü yemiyorsunuz?”
وَادْعُ إِلَى رَبِّكَ “Ve Rabbine davet et.”
Rabbinin birliğine ve yalnızca ona ibadet etmeye davet et.
إِنَّكَ لَعَلَى هُدًى مُّسْتَقِيمٍ “Çünkü sen hiç şüphesiz hakka götüren dosdoğru bir yol üzeresin.”
68- وَإِن جَادَلُوكَ فَقُلِ “Eğer seninle tartışırlarsa, de ki:”
Hak zâhir olmuş, delillerle bilinmiş iken yine de seninle mücadele ederlerse, onlara de ki:
اللَّهُ أَعْلَمُ بِمَا تَعْمَلُونَ “Allah yaptıklarınızı en iyi bilendir.”
Allah, yapmış olduğunuz bu bâtıl mücadeleyi ve diğer işlerinizi en iyi bilendir, bunlara göre size karşılık verecek, cezalandıracaktır.
Ayet, şefkat ile onlara bir uyarıdır.
69- اللَّهُ يَحْكُمُ بَيْنَكُمْ يَوْمَ الْقِيَامَةِ فِيمَا كُنتُمْ فِيهِ تَخْتَلِفُونَ “Allah, hakkında ayrılığa düştüğünüz şeyler hakkında kıyamet günü aranızda hüküm verecektir.”
Allah, içinizdeki mü’min ve kâfirler arasında sevap ve ceza ile hükmedecektir.
O, dünyada deliller ve ayetlerle aranızda hüküm verdiği gibi, diğer alemde de din hususunda ihtilafa düştüğünüz şeylerde hüküm verecektir.
70- أَلَمْ تَعْلَمْ أَنَّ اللَّهَ يَعْلَمُ مَا فِي السَّمَاء وَالْأَرْضِ “Bilmedin mi Allah, gökte ve yerde ne varsa hepsini bilir.”Hiçbir şey O’na gizli değildir.
إِنَّ ذَلِكَ فِي كِتَابٍ “Şüphesiz bunlar bir kitaptadır.”“Kitap”tan murat levh-i mahfuzdur. Allah her şeyi daha olmazdan önce orada yazmıştır. Dolayısıyla, (ey peygamber!) bizim ilmimiz ve hıfzımız varken, onların durumu Seni kederlendirmesin.
إِنَّ ذَلِكَ عَلَى اللَّهِ يَسِيرٌ “Şüphesiz bunlar Allah’a pek kolaydır.”
O şeyi kuşatmak ve levh-i mahfuzda sabit kılmak veya aranızda hükmetmek Allaha çok kolaydır. Çünkü O’nun ilmi, Zâtının gereğidir, bütün malumatı eşit bir şekilde bilir.
71- وَيَعْبُدُونَ مِن دُونِ اللَّهِ مَا لَمْ يُنَزِّلْ بِهِ سُلْطَانًا وَمَا لَيْسَ لَهُم بِهِ عِلْمٌ “Onlar Allah’ı bırakıp da O’nun, haklarında hiçbir delil indirmediği ve kendilerinde de bir bilgi bulunmayan şeylere taparlar.”Onlar, Allahın dışında bir kısım batıl mabutlara,
-Allahtan, bunlara ibadet edilmesini caiz gösteren bir delil olmadan,
-Ve aklın zorunlu olarak bildiği ve delille ulaştığı bir sonuç bulunmadan ibadet ediyorlar.
وَمَا لِلظَّالِمِينَ مِن نَّصِيرٍ “Ve zalimler için hiçbir yardımcı yoktur.”
Böyle bir zulüm işleyenler için gittikleri yolu doğru gösterecek veya azabı kendilerinden def edecek hiçbir yardımcı yoktur.
72- وَإِذَا تُتْلَى عَلَيْهِمْ آيَاتُنَا بَيِّنَاتٍ تَعْرِفُ فِي وُجُوهِ الَّذِينَ كَفَرُوا الْمُنكَرَ “Âyetlerimiz kendilerine apaçık olarak okunduğunda, o kâfirlerin yüzünde hoşnutsuzluğu hemen fark edersin.”
Onlara Kur’an ayetleri, hak inanca ve ilâhî hükümlere delâleti gayet açık bir şekilde okunduğunda, sen onların yüzlerinde hoşnutsuzluğu hemen tanırsın. Çünkü,
-Hakkı inkarda aşırıdırlar.
-Takliden aldıkları batıl şeylerden dolayı, hakka karşı kin ile doludurlar. Bu ise, cehaletin zirvesidir.
Bunu hissettirmek için ayette “onların yüzünde fark edersin” denilmesi yerine “o kâfirlerin yüzünde…” ifadesi kullanıldı.
يَكَادُونَ يَسْطُونَ بِالَّذِينَ يَتْلُونَ عَلَيْهِمْ آيَاتِنَا “Neredeyse, onlara âyetlerimizi okuyanlara saldıracaklar.”
قُلْ أَفَأُنَبِّئُكُم بِشَرٍّ مِّن ذَلِكُمُ النَّارُ “De ki: “Şimdi size ondan daha kötü
olanını haber vereyim mi?: Cehennem ateşi!”
Ayetlerimizi okuyanlara kin duyuşunuzdan ve üzerlerine saldırmanızdan veya onların size okuduklarından dolayı sizde meydana gelen sıkıntıdan daha kötüsünü size haber vereyim mi: Cehennem ateşi!
Ayetin bu kısmı, sanki “o nedir?” sualini sorana karşı mukadder bir cevaptır.
وَعَدَهَا اللَّهُ الَّذِينَ كَفَرُوا “Allah onu kâfir olanlara vaad buyurdu.”
وَبِئْسَ الْمَصِيرُ “O ne kötü bir dönüş yeridir.”
73- يَا أَيُّهَا النَّاسُ ضُرِبَ مَثَلٌ فَاسْتَمِعُوا لَهُ “Ey insanlar! Bir misal verilmektedir, şimdi ona iyi kulak verin:”Size, sıra dışı bir hâl veya parlak bir kıssa anlatıldı. “Mesel” denilmesi bu cihetledir.
Veya ibadete layık olma hususunda size bir örnek verildi.
Tefekkürle ve dikkatle buna kulak verin.
إِنَّ الَّذِينَ تَدْعُونَ مِن دُونِ اللَّهِ لَن يَخْلُقُوا ذُبَابًا وَلَوِ اجْتَمَعُوا لَهُ “Sizin Allah’ı bırakıp taptıklarınız bir araya gelseler, bir sinek bile yaratamazlar.”
O taptığınız putlar, batıl mabutlar, küçüklüğüyle beraber bir sineği yaratmaya güçleri yetmez. Hepsi bir araya gelseler yaratamazlar. Nerede kaldı tek başlarına yaratabilsinler!
وَإِن يَسْلُبْهُمُ الذُّبَابُ شَيْئًا لَّا يَسْتَنقِذُوهُ “Sinek onlardan bir şey kapsa onu kurtaramazlar.”
Ayet, müşriklerin cehaletini en beliğ bir şekilde ortaya koymaktadır. Çünkü kendisine şerikler kıldıkları Allah, imkân sahasında her şeye gücü yeter ve bütün varlıkları tek başına yaratır bir ilah iken, Allaha şerik yaptıkları putlar ve heykeller en aciz varlıklardır.
Allahu Teâlâ bu ayetle, bütün o batıl mabutlar bir araya gelse bile, en küçük ve en zelil bir canlıyı yaratmaya kâdir olamayacaklarını beyan etti. Hatta bu en küçük ve en zelil olan sinek, bu putlardan bir şey kapsa, putlar buna karşı koyabilmekten, onun aldığını geri alabilmekten acizdirler.
Denildi ki: Müşrikler putlarına güzel koku ve bal sürüyorlar, sonra da kapıları kapıyorlardı. Sinek ise, delikten giriyor, o balı yiyordu.
مِنْهُ ضَعُفَ الطَّالِبُ وَالْمَطْلُوبُ “İsteyen de âciz, istenen de.”
Puta tapan da, aciz, tapılan put da acizdir.Veya bundan murat, sinek ve puttur. Puttan balı alan sinek aciz olduğu gibi, buna engel olamayan put da acizdir.Veya talip put, matlup sinek olabilir. Yani, sineğe engel olamayan put da aciz, ondan bir şeyler kapan sinek de acizdir. Şayet araştırsan, putu sinekten çok dereceler daha zayıf bulursun.
74- مَا قَدَرُوا اللَّهَ حَقَّ قَدْرِهِ “Allah’ı gereği gibi takdir edemediler.”
Ona şerikler koştular, ilah olmaya hiç münasebeti olmayan şeylere ilah namı verdiler.
إِنَّ اللَّهَ لَقَوِيٌّ عَزِيزٌ “Şüphesiz ki Allah Kavî’dir – Azîz’dir.”
Şüphesiz Allah Kavî’dir, bütün mümkinatı yaratmaya gücü yeter.
Azîz’dir, hiçbir şey O’na galebe edemez.
Onların taptığı ilahlar ise, en küçük bir şeyi bile yaratmaktan acizdirler, en zelil bir varlık karşısında bile mağlupturlar.
75- اللَّهُ يَصْطَفِي مِنَ الْمَلَائِكَةِ رُسُلًا وَمِنَ النَّاسِ “Allah hem meleklerden,hem de insanlardan elçiler seçer.”Melekler, Allah ile peygamberler arasında vahiyde vasıta olurlar.
İnsanlardan seçilen elçiler, diğer insanları hakka çağırırlar, kendilerine indirilenleri onlara tebliğ ederler.Öyle görülüyor ki, Allahu Teâlâ önceki ayetlerde ulûhiyette tek olduğunu anlattı, bir başkasının O’na sıfatlarında şerik olmasını nefyetti, burada da risalet için seçtiği kulları olduğunu beyan etti.Bu elçilere icabetle ve onlara uymakla Allaha ibadet gerçekleşmiş olacaktır. Risalet, mevcudat için mertebelerin en âlâsı ve derecelerin en müntehasıdır.
Bu ayette hem nübüvvetin isbatı, hem de müşriklerin,
-“Biz onlara ancak bizi Allaha yaklaştırsınlar diye ibadet ediyoruz”(Zümer, 3)
-“Melekler Allahın kızlarıdır” gibi iddialarına reddiye vardır. (En’am 100, Nahl 57, Saffat, 149)
إِنَّ اللَّهَ سَمِيعٌ بَصِيرٌ “Şüphesiz Allah Semi’ – Basîr’dir (her sesi işitir, herşeyi görür).”
O, her şeyi idrak edendir.
76- يَعْلَمُ مَا بَيْنَ أَيْدِيهِمْ وَمَا خَلْفَهُمْ “O, onların önlerinde ne var ve arkalarında ne varsa, hepsini bilir.”Allah, hem vâki olanı, hem de ilerde olacakları bilir.
وَإِلَى اللَّهِ تُرْجَعُ الْأُمُورُ “Bütün işler Allah’a döndürülür.”
Bütün işler O’na râcidir. Çünkü, bizzat hepsinin mâlikidir. Elçileri seçmede ve diğer tasarruflarında suale tâbi değildir, ama insanlar yaptıklarından sorulacaklardır.
77- يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا ارْكَعُوا وَاسْجُدُوا وَاعْبُدُوا رَبَّكُمْ وَافْعَلُوا الْخَيْرَ “Ey iman edenler! Rükû edin, secdeye varın, Rabbinize ibadet edin, hayırlı işler yapın.”
Ey iman edenler!
“Rükû edin, secdeye varın”
Namazlarınızda rükû ve secdelerinizi yapın.
Ayette bunun emredilmesi, İslâmın ilk döneminde rükû ve secde olmamasındandır.
Veya bu “namaz kılınız” anlamına gelir. Rükû ve secde, namazın en önemli iki rüknü olduğundan, böyle ifade edilmiştir.
Veya bundan murat “Allaha boyun eğin, secdeye varın” manasıdır.
“Rabbinize ibadet edin”
Ayrıca diğer ibadetlerinizi de yapın.
“Hayırlı işler yapın.”Yaptığınız ve terk ettiğiniz şeylerde en hayırlı, en elverişli olanı araştırın.Bu cümleden olmak üzere,
-Nafile taatlerde bulunun.
-Sıla-i rahim yapın.
-Ahlakınızı güzelleştirin.
لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ “Ola ki felaha eresiniz.”
Bütün bunları,
-Kendinizi garantide görmeden felah umarak
-Ve amellerinize güvenmeden yapın.
Ayet, Şafiî mezhebine göre secde ayetlerindendir. Çünkü,
-Açık bir şekilde secde emri vardır.
-Hz. Peygamber de şöyle buyurmuştur: “Hacc sûresi iki secde ile üstün kılındı. Bu ayetlerde secde etmeyen, onları okumasın.”
78- وَجَاهِدُوا فِي اللَّهِ حَقَّ جِهَادِهِ “Allah uğrunda hakkıyla cihad edin!”
Allah yolunda cihad, hem dalalet yolunda giden din düşmanlarına karşı, hem de batınî olarak hevâ ve nefse karşı yapılır.
Hz. Peygamber Tebük Gazvesinden döndüğünde şöyle demişti: “Küçük cihaddan büyük cihada döndük.”Cihadın Allaha nisbet edilmesi, Allah için yapılmasındandır.
هُوَ اجْتَبَاكُمْ “O, sizi seçti.” O sizi dini ve yardımı için seçti.
Bunda cihadı gerektiren ve ona sevkeden duruma bir tenbih vardır.
وَمَا جَعَلَ عَلَيْكُمْ فِي الدِّينِ مِنْ حَرَجٍ “Ve dinde sizin için bir zorluk kılmadı.”
Dinde Kolaylık
O, yapılması zor gelen bir şeyle sizi mükellef yaparak dinde bir zorluk göstermedi.
Bu ifade, cihadı yapmakta kendilerine bir engel ve onu terk etmekte de bir mazeret olmadığına bir işarettir.Veya bu ifade dinin ruhsat yönüne bakar, kendilerine zor gelen bazı şeyleri yapmayabileceklerini hatırlatır. Hz. Peygamber şöyle buyurur: “Ben size bir şeyi emrettiğimde, ondan yapabileceğinizi yapın!”Veya dinde zorluk kılınmaması, her günahta bir çıkış yolu gösterilmesi yönünden olabilir.
Bu da,
-Zaruret hâlinde bazı şeylerin helal kılınması,
-Tevbe kapısının açık olması,
-Hukukullahta, yani Allah hakkı olan ibadetlerde kefarete ruhsat verilmesi,
-Hukuk-u ibadda (kul haklarında) tazminat ve diyetlere yer verilmesi gibi görünümlere sahiptir.
مِّلَّةَ أَبِيكُمْ إِبْرَاهِيمَ “Atanız İbrahim’in dinine uyun.”
Atanız İbrahimin dininde olduğu gibi…
Hz. İbrahime “Atanız” denilmesi, Hz. Peygamberin nesli O’ndan geldiği cihetledir. Hz. Peygamber de ümmetinin babası gibidir. Çünkü,
-Onların ebedi hayatına,
-Ve ahirette kayda değer bir şekilde varlıklarına sebeptir.
Hz. İbrahime “atanız” denilmesi, ekser Arabların nesli O’na dayandığı cihetle de olabilir.
هُوَ سَمَّاكُمُ الْمُسْلِمينَ مِن قَبْلُ وَفِي هَذَا “O, sizi hem daha önce, hem de bunda (Kur’an’da) müslümanlar diye isimlendirdi.”
O, Kur’andan önce, eski kitaplarda sizi “Müslümanlar” olarak isimlendirdi.
Bu Kur’anda da “Müslümanlar” dedi.
Bu isimlendirmeyi yapan Allahu Teâlâdır.Veya Hz. İbrahimdir. Her ne kadar Kur’anda “Müslümanlar” diye O’nun isim vermesi söz konusu değilse de, Kur’andaki bu isimlendirme de O’nun önceki isimlendirmesine dayandığından O’na nisbet edilmiştir. Çünkü O, “Rabbimiz! Bizi sana teslim olmuş iki kimse kıl.” (Bakara, 128) diye dua etmişti.
لِيَكُونَ الرَّسُولُ شَهِيدًا عَلَيْكُمْ “Ta ki Peygamber size şahit olsun.”
Ta ki kıyamet günü Peygamber onu size tebliğ ettiği hususunda üzerinize bir şahit olsun.
Veya itaat edenin taatine, isyan edenin de isyanına bir şahit olsun.
وَتَكُونُوا شُهَدَاء عَلَى النَّاسِ “Ve siz de insanlara şahit olasınız.”
Siz de, “peygamberler kendi ümmetlerine tebliğde bulundular” diye onlara şahitler olasınız.
فَأَقِيمُوا الصَّلَاةَ وَآتُوا الزَّكَاةَ “Artık namazı dosdoğru kılın ve zekâtı verin.”
وَاعْتَصِمُوا بِاللَّهِ “Ve Allah’a sarılın.”Madem ki Allah böyle lütuflarda bulundu, sizleri şereflendirdi, öyleyse siz de namazını kılıp zekâtınızı vererek ve diğer taatleri de yaparak Allaha yakın olmaya gayret edin. Bütün işlerinizde O’na güvenin. Yardım ve zaferi ancak O’ndan talep edin.
هُوَ مَوْلَاكُمْ “O, sizin Mevla’nızdır.”O sizin yardımcınızdır, işlerinizin velisidir.
فَنِعْمَ الْمَوْلَى وَنِعْمَ النَّصِيرُ “O ne güzel Mevla ve ne güzel yardımcıdır!”
Çünkü O’nun velayet ve yardımda misli yoktur. Hatta gerçekte O’ndan başka Mevla ve Nasîr de yoktur.Hz. Peygamberden şöyle rivayet edilir:
“Kim Hacc sûresini okusa, ona geçmişte ve gelecekte hacc ve umre yapanlar sayısınca hac ve umre yapmış gibi sevap verilir.”
Yazar:
Prof.Dr. Şadi Eren