Admin
Yönetici
- Katılım
- 19 Şub 2025
- Mesajlar
- 171
- Tepkime puanı
- 0
- Puanları
- 16
1- الَر “Elif, Lâm, Râ.”
كِتَابٌ أَنزَلْنَاهُ إِلَيْكَ لِتُخْرِجَ النَّاسَ مِنَ الظُّلُمَاتِ إِلَى النُّورِ بِإِذْنِ رَبِّهِمْ “(Bu Kur’ân), Rablerinin izni ile insanları zulümattan nura çıkarman için sana indirdiğimiz bir kitaptır.”
Bu Kur’an, davetinde insanları her türlü dalalet karanlıklarından hidayet nuruna çıkarmak için indirdiğimiz bir kitaptır.“Rablerinin izni ile”Onların karanlıklardan aydınlığa çıkmaları, Rab’lerinin muvaffak kılması ve kolaylaştırmasıyla olacaktır.
إِلَى صِرَاطِ الْعَزِيزِ الْحَمِيدِ “Aziz- Hamid olan Allah’ın yoluna.”Ayetin bu kısmı, “nur”dan bedeldir. Yani, onları karanlıklardan Azîz – Hamîd olanın yoluna çıkarman için…Veya mukadder bir suale cevap olmak üzere, yeni bir cümle başlangıcı da olabilir. Yani, o nur, Azîz – Hamîd olanın yoludur.
Yolun Allaha nisbet edilmesi,
-Ya o yoldan maksadın, Allaha ulaşmak olmasından,
-Ya da o yolu Allahın göstermesindendir.
Bu nisbet yapılırken Allahın Azîz – Hamîd isimlerinin özellikle kullanılmasında şöyle bir tenbih vardır: Bu yolda giden zillet çekmez, bu yolun yolcusu eli boş dönmez.
2- اللّهِ الَّذِي لَهُ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الأَرْضِ “O Allah’ın (yoluna) ki, göklerde ne var ve yerde ne varsa hepsi O’nundur.”
وَوَيْلٌ لِّلْكَافِرِينَ مِنْ عَذَابٍ شَدِيدٍ “Şiddetli bir azabdan dolayı vaykâfirlerin haline!”
Ayet, kitabı inkâr eden ve zulümattan nura çıkmayan kimseler için bir vaîddir.
3- الَّذِينَ يَسْتَحِبُّونَ الْحَيَاةَ الدُّنْيَا عَلَى الآخِرَةِ “Onlar, dünya hayatını ahirete tercih ederler.”
وَيَصُدُّونَ عَن سَبِيلِ اللّهِ “Ve Allah yolundan çevirirler.”İnsanları imandan alıkoymak suretiyle Allahın yolundan engellerler.
وَيَبْغُونَهَا عِوَجًا “Ve onda eğrilik ararlar.”Onu tenkid edebilmek için onda kusur ve arızalar ararlar.
أُوْلَئِكَ فِي ضَلاَلٍ بَعِيدٍ “İşte bunlar, çok uzak bir sapıklık içindedirler.”
İşte onlar haktan saptılar, ondan çok uzakta kaldılar.Uzaklık gerçekte dalâlette olan kimsenin sıfatıdır, ama onun fiili böyle bir uzaklıkla vasfedildi. Bunda, onların haktan ne kadar uzak olduğunu daha kuvvetli bir şekilde anlatmak vardır.
4- وَمَا أَرْسَلْنَا مِن رَّسُولٍ إِلاَّ بِلِسَانِ قَوْمِهِ لِيُبَيِّنَ لَهُمْ “Biz, her peygamberi onlara açıkça anlatması için kavminin diliyle gönderdik.”
Her Peygamber, içinde bulunduğu ve gönderildiği kavmin diliyle onlara konuşmuştur.
Bu, onlara emredilenleri beyan edebilmesi ve muhataplarının da bu şekilde kolayca ve süratli bir şekilde anlamaları içindir. Sonra ilâhî mesajı başkalarına naklederler, manasını tercüme ederler. Böyle olunca peygamberin gönderildiği kavim, Peygamberin onları davet etmesine ve uyarmasına en layık, en uygun kimseler olur. Bunun içindir ki Hz. Peygamber önce kendi aşiretini uyarmakla emredildi.
Şayet muhtelif ümmetlere kendi dilleri üzere kitaplar indirilse, bu müstakil bir i’caz nevi olurdu. Lakin bu,
-Kelâm ihtilafına yol açardı.
-Lafız ve manaların öğreniminde gayret göstermenin faziletini zayi ederdi.
Denildi ki: Ayete şöyle de mana verilebilir: “Biz her Peygamberi O’nun (Hz. Muhammedin) kavminin dili üzere gönderdik.” Yani, Allah bütün kitapları Arabça olarak indirdi. Sonra Hz. Cebrail veya her peygamber, gönderilen kavmin diline tercüme etti.
Ama böyle bir görüş sahih değildir. Ayetin devamında gelen “onlara beyan etmesi için” kısmı, böyle anlamamızı reddeder. Tevrat, İncil ve benzerleri Arablara beyan edilmesi için inmemiştir.
فَيُضِلُّ اللّهُ مَن يَشَاء وَيَهْدِي مَن يَشَاء “Böylece Allah dilediğini dalalette bırakır, dilediğini de hidayete erdirir.”
Allah, dilediklerini imana muvaffak kılmaz. Dilediğini ise hidayete muvaffak kılar.
وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ “O, Azîz’dir – Hakîm’dir.” O, Azîz’dir, meşîetine galebe edilmez. Hakîm’dir, dalâlette bırakması da, hidayet etmesi de ancak hikmetledir.
5- وَلَقَدْ أَرْسَلْنَا مُوسَى بِآيَاتِنَا أَنْ أَخْرِجْ قَوْمَكَ مِنَ الظُّلُمَاتِ إِلَى النُّورِ “And olsun ki Musa’yı âyetlerimizle gönderdik: Kavmini zulümattan nura çıkar.”Onu yed-i beyza ve asa gibi mu’cizelerle gönderdik.
وَذَكِّرْهُمْ بِأَيَّامِ اللّهِ “Ve onlara Allah’ın günlerini hatırlat.”“Eyyamu’l-Arab” denildiğinde, onların savaşları anlaşılır. “Eyyamullah” yani “Allahın günleri” denildiğinde de, helâk olan ümmetlerin başlarına gelen ilâhî felaketler murattır.
Denildi ki: “Eyyamullah” ifadesi, onlara olan nimetleri ve belâları içine alır.
إِنَّ فِي ذَلِكَ لآيَاتٍ لِّكُلِّ صَبَّارٍ شَكُورٍ “Şüphe yok ki bunda çokça sabredip çokça şükreden herkes için nice ayetler vardır.”
Bunda, Allahın belasına sabreden, nimetlerine şükreden kimseler için ibretler vardır. Çünkü böyle biri, onların başına gelen bir belayı veya kendilerine yapılan in’amı duyduğunda ibret alır ve yapması gereken sabır ve şükürle ilgili intibaha gelir.
Denildi ki: Ayette ifade edilen “çokça sabredip çokça şükreden herkes”ten murad, her mü’mindir. Mü’minden böyle bahsedilmesi, sabır ve şükrün mü’minin ünvanı olmasındandır.
6- وَإِذْ قَالَ مُوسَى لِقَوْمِهِ اذْكُرُواْ نِعْمَةَ اللّهِ عَلَيْكُمْ “Musa kavmine demiştiki: “Allah’ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın.”
إِذْ أَنجَاكُم مِّنْ آلِ فِرْعَوْنَ “Hani O, sizi Firavun ailesinden kurtardı.”
يَسُومُونَكُمْ سُوءَ الْعَذَابِ “Onlar sizi en kötü bir azaba sürüyorlardı.”
وَيُذَبِّحُونَ أَبْنَاءكُمْ وَيَسْتَحْيُونَ نِسَاءكُمْ “Ve oğullarınızı boğazlıyor, kadınlarınızı hayatta bırakıyorlardı.”Burada ifade edilen azaptan murat, Bakara ve A’raf sûrelerinde geçen onlarla ilgili azaptan farklıdır. Çünkü orada azap boğazlamak ve öldürmek şeklinde açıklanmıştı. Burada ise boğazlamak atıf yoluyla gelmektedir. Bu durumda burada ifade edilen azap, ya cins bildirir veya onların köle yapılmaları, dayanılmaz işlerde çalıştırılmaları gibi durumları anlatır.
وَفِي ذَلِكُم بَلاء مِّن رَّبِّكُمْ عَظِيمٌ “Ve bunda Rabbinizden size büyük bir bela vardı.”
Burada belanın Allaha nisbet edilmesi, Firavun ve hanedanına O’nun güç ve kudret vermesi, onları hemen cezalandırmayıp mühlet tanıması yönündendir. Şüphesiz Allahu Teâlânın bu şekilde onlara imkân vermesi, bir imtihandır.
Öte yandan ayette işaret edilen durum İsrailoğullarının kurtarılması da olabilir. Bu durumda ayette geçen “belâ” ifadesinden nimet murat edilmiş olur.
7- وَإِذْ تَأَذَّنَ رَبُّكُمْ “Ve hatırlayın ki Rabbiniz size şöyle bildirmişti:”Bu da Hz. Musanın kelamıdır.
لَئِن شَكَرْتُمْ لأَزِيدَنَّكُمْ “Eğer şükrederseniz mutlaka size artırırım.”Ey İsrailoğulları! Size verdiğim Firavundan kurtarmak ve diğer nimetlerime iman ve salih amelle şükrederseniz, nimet nimet üstüne artırırım.
وَلَئِن كَفَرْتُمْ إِنَّ عَذَابِي لَشَدِيدٌ “Ve eğer nankörlük ederseniz, hiç şüphesiz azabım çok şiddetlidir.”Ama size verdiklerime nankörlük yaparsanız, olur ki bu küfranınıza şiddetli bir şekilde azap ederek ceza veririm.
Ekremü’l-Ekremin olan Cenab-ı Hakkın âdeti, vaadî açıktan belirtmek ve vaîdi tarîz yollu söylemektir.[1>
8- وَقَالَ مُوسَى إِن تَكْفُرُواْ أَنتُمْ وَمَن فِي الأَرْضِ جَمِيعًا فَإِنَّ اللّهَ لَغَنِيٌّ حَمِيدٌ “Musa dedi ki: Siz ve yeryüzünde bulunanların hepsi nankörlük etseniz, iyi biliniz ki Allah Ğani’dir –Hamid’dir.”Siz ve arzda olan bütün ins ve cin inkâr etseniz, şüphesiz Allah sizin şükrünüzden Ğanî’dir, muhtaç değildir; Hamîd’dir, zâtında hamde layıktır, bütün meleklerin kendisine hamdettiği Mahmud’dur, bütün mahlukatın zerreleri O’nun nimetlerini yad eder, söylerler. Dolayısıyla sizler küfür ile ancak kendinize zarar verir, daha ziyade olabilecek nimetlerden kendinizi mahrum bırakırsınız ve ayrıca şiddetli bir azaba muhatap edersiniz.
9- أَلَمْ يَأْتِكُمْ نَبَأُ الَّذِينَ مِن قَبْلِكُمْ قَوْمِ نُوحٍ وَعَادٍ وَثَمُودَ وَالَّذِينَ مِن بَعْدِهِمْ “Sizden öncekilerin; Nûh, Âd ve Semûd kavimlerinin ve onlardan sonra gelenlerin haberleri size gelmedi mi?”Bu da Hz. Musa’nın kelâmından olabilir.Veya yeni bir cümle olarak Cenab-ı Hakkın kelâmıdır. لاَ يَعْلَمُهُمْ إِلاَّ اللّهُ “Onları, Allah’tan başkası bilmez.”
Yani, onlardan sonra o kadar çok kavimler geldi ki, onların sayısını ancak Allah bilir. Bundan dolayı İbnu Mes’ud şöyle der: “Nesep ilmiyle uğraşanlar yalan söylemişlerdir.”
جَاءتْهُمْ رُسُلُهُم بِالْبَيِّنَاتِ “Peygamberleri onlara mu’cizeler getirdi.”
فَرَدُّواْ أَيْدِيَهُمْ فِي أَفْوَاهِهِمْ “Onlar ellerini ağızlarına götürdüler.”
“Ellerini ağızlarına götürdüler” ifadesi, değişik şekillerde açıklanmıştır:
-“Ama kendi başlarına kaldıklarında, size karşı kinlerinden dolayı parmaklarını ısırırlar.” (Âl-i İmran, 119) ayetinde nazara verildiği tarzda, peygamberlerin getirdikleri şeylere öfkelerinden ellerini ağızlarına götürüp ısırdılar.
-Şaştıklarından böyle yaptılar.
-Gülmesi gelenin yaptığı gibi, dalga geçmek için böyle yaptılar.
-Peygamberleri susturmak için, ellerini onların ağızlarına götürdüler.
-“Ağzınızı kapatın” şeklinde böyle yaptılar.
-Elleriyle ağızlarına işaret edip onlara bir cevap vermiyeceklerine tenbihte bulundular.
-Peygamberleri konuşturmamak için ellerini onların ağızlarına götürdüler. Buna göre, bu ifadenin bir temsil olması muhtemeldir.
-Peygamberlerin öğütlerini, onlara vahiyle gelen hikmet ve hükümleri yalanlayıp kabul etmemekle, sanki onları geldikleri yere göndermiş oldular.
وَقَالُواْ إِنَّا كَفَرْنَا بِمَا أُرْسِلْتُم بِهِ “Ve dediler ki: Biz sizinle gönderileni inkâr ettik.”
Sizin “bize bunlar bildirildi” şeklinde iddia ettiklerinizi biz inkâr ettik.
وَإِنَّا لَفِي شَكٍّ مِّمَّا تَدْعُونَنَا إِلَيْهِ مُرِيبٍ “Ve bizi çağırdığınız şeyden deşüphelendirici bir kuşku içindeyiz.”
10- قَالَتْ رُسُلُهُمْ أَفِي اللّهِ شَكٌّ فَاطِرِ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ “Onların peygamberleri dedi ki: Gökleri ve yeri yaratan Allah hakkında bir şüphe mi var?”Biz sizi ancak Allaha çağırıyoruz. Onun varlığı ise, delillerin çokluğu ve delâletin gayet açık olmasından dolayı şüphe edilecek bir durum değildir.
Buna şu sözleriyle işaret ettiler.
يَدْعُوكُمْ لِيَغْفِرَ لَكُم مِّن ذُنُوبِكُمْ وَيُؤَخِّرَكُمْ إِلَى أَجَلٍ مُّسَمًّى “O, sizi günahlarınızdan bağışlamak için çağırıyor ve belirlenmiş bir süreye kadar size müsade ediyor.”O, bizleri göndererek sizi imana davet ediyor.“Günahlarınızdan” denilmesi, kendileriyle Allah arasında meselelerde olan günahları ifade eder. Çünkü İslâm, başkalarına yapılan zulümler (kul hakları) dışındakileri siler.
Denildi ki: Kâfirlere olan hitapta, Kur’anın tamamında “günahlarınızdan” şeklinde ifade edildi, ama mü’minlere böyle denilmedi. Bu da mü’minle kâfir arasında günahların bağışlanması meselesinde bir ayırımdır.
Muhtemelen bunda şöyle bir mana vardır: Kâfirlere olan hitapta mağfiret imana terettüp ettirilerek gelmiştir. Mü’minlere olan hitapta ise mağfiret itaate ve günahlardan ve benzeri kötü şeylerden sakınmaya terettüp ettirildiğinden kul hakkından, zulümlerden hariç kalmayı da içine almaktadır.
Ayette geçen “ecel-i müsemma”dan maksat, Allahın belirlediği ve onların ömürlerinin sonu olarak takdir ettiği müddettir. قَالُواْ إِنْ أَنتُمْ إِلاَّ بَشَرٌ مِّثْلُنَا “Dediler: Siz sadece bizim gibi bir insansınız.”Sizin bize bir üstünlüğünüz yok, öyleyse bize değil de nübüvvet niye size verildi? Şayet Allah insanlara peygamberler göndermeyi dileseydi daha efdal olan bir cinsten Peygamber gönderirdi.
تُرِيدُونَ أَن تَصُدُّونَا عَمَّا كَانَ يَعْبُدُ آبَآؤُنَا “Bizi babalarımızın taptıklarından alıkoymak istiyorsunuz.”Siz böyle bir davayla, bizi atalarımızın taptıklarından çevirmek istiyorsunuz.
فَأْتُونَا بِسُلْطَانٍ مُّبِينٍ “O halde bize apaçık bir delil getirin!”
Öyleyse haydi bize üstünlüğünüze ve bu meziyete liyakatinize veya nübüvvet iddianıza delil olacak açık bir mu’cize getirin.
Öyle anlaşılıyor ki, bunlar Peygamberlerinin getirdikleri apaçık delillere
itibar etmediler, sırf işi yokuşa sürmek, inat etmek için başka bir mu’cize istediler.
11- قَالَتْ لَهُمْ رُسُلُهُمْ إِن نَّحْنُ إِلاَّ بَشَرٌ مِّثْلُكُمْ “Onların peygamberleri onlara dediler: (Evet) biz ancak sizin gibi bir insanız.”
وَلَكِنَّ اللّهَ يَمُنُّ عَلَى مَن يَشَاء مِنْ عِبَادِهِ “Lakin Allah kullarından dilediğine nimetini lütfeder.”Peygamberler, bu ifadeleriyle kavimleriyle beşer olma noktasında ortak olduklarını kabul ettiler. Kendilerinin nübüvvetle serfiraz kılınmalarını Allahın fazlı ve kendilerine bir nimeti olarak nazara verdiler.
Ayette, nübüvvetin Allahın bir atâsı (ihsanı) ve zâtında câiz olan şeylerin bazısını bazısına tercih etmenin Allahın bir meşieti olduğuna bir delil vardır.
وَمَا كَانَ لَنَا أَن نَّأْتِيَكُم بِسُلْطَانٍ إِلاَّ بِإِذْنِ اللّهِ “Ve Allah’ın izni olmadıkça bizim size bir delil getirmemiz söz konusu olamaz.”Sizin istemiş olduğunuz mu’cizeleri getirmek bizim gücümüz dâhilinde değildir ki, talep ettiğiniz şeyleri yapabilelim. Bu, Allahın dilemesine bağlı bir durumdur. O da her peygambere böyle mu’cizelerden bir kısmını tahsis eder.
وَعلَى اللّهِ فَلْيَتَوَكَّلِ الْمُؤْمِنُونَ “Mü’minler ancak Allah’a tevekkül etsinler.”
Dolayısıyla biz de sizin inat ve düşmanlığınıza karşı sabretmek hususunda Allaha tevekkül ederiz.
“Mü’minler ancak Allaha tevekkül etsinler” derken tevekkülü icap ettiren şeyi hissettirmek için genel bir ifade kullandılar, ama bununla her şeyden önce kendilerini kastettiler. Ayetin devamı, bunu göstermektedir:
12- وَمَا لَنَا أَلاَّ نَتَوَكَّلَ عَلَى اللّهِ وَقَدْ هَدَانَا سُبُلَنَا “Bize yollarımızı göstermişken, neden biz Allah’a tevekkül etmeyelim?”Allaha tevekkül etmemek için bize hangi mazeret olabilir? Biz o yollarla O’nu tanıyoruz ve bütün işlerin O’nun elinde olduğunu biliyoruz.
وَلَنَصْبِرَنَّ عَلَى مَا آذَيْتُمُونَا “Bize yaptığınız eziyetlere elbette sabredeceğiz.”
Böyle diyerek tevekküllerini ve kâfirlerin onlar aleyhinde yapacakları şeylere aldırmadıklarını te’kid ettiler.
وَعَلَى اللّهِ فَلْيَتَوَكَّلِ الْمُتَوَكِّلُونَ “Tevekkül edenler (başkasına değil), ancak Allah’a tevekkül etsinler.”Öyleyse, tevekkül edenler imanlarından kaynaklanan tevekküllerinde sebât göstersinler, sarsılmasınlar.
13- وَقَالَ الَّذِينَ كَفَرُواْ لِرُسُلِهِمْ لَنُخْرِجَنَّكُم مِّنْ أَرْضِنَآ أَوْ لَتَعُودُنَّ فِي مِلَّتِنَا “İnkâr edenler peygamberlerine dediler: Ya sizi yurdumuzdan sürüp çıkaracağız ya da bizim dinimize döneceksiniz!”
O inatçı kafirler şu iki şıktan birinin olacağına yemin ettiler:
-Ya o peygamberleri beldelerinden çıkarmak
-Ya da peygamberlerin onların dinine dönmesi. Burada dine dönmekten maksat, o dine girmektir, yoksa peygamberler hiçbir zaman kavimlerinin dini üzere değildi.
Ayette hitap her ne kadar peygamberlere ise de, bu hitabın kendisine iman edenlerle beraber her peygambere yapılması da caizdir. Bu durumda, cemaat bir kişiyle (peygamberle) temsil edilmiş olur.
فَأَوْحَى إِلَيْهِمْ رَبُّهُمْ لَنُهْلِكَنَّ الظَّالِمِينَ “Rableri de onlara şöyle vahyetti: Zâlimleri mutlaka helak edeceğiz.”
14- وَلَنُسْكِنَنَّكُمُ الأَرْضَ مِن بَعْدِهِمْ “Ve onlardan sonra sizi mutlaka o arzda yerleştireceğiz.”
“Ve o hırpalanıp ezilmekte olan kavmi de arzın bereketle donattığımız doğusuna ve batısına mirasçı yaptık.” (A’raf, 137) ayetinde de nazara verildiği gibi, onları helâk edip sizi onların arzına ve diyarına yerleştireceğiz.
ذَلِكَ لِمَنْ خَافَ مَقَامِي وَخَافَ وَعِيدِ “İşte bu, makamımdan ve tehdidimden korkan içindir.”
“İşte bu” ifadesiyle, vahyedilen şeye işaret vardır. O da:
-Zâlimlerin helâki,
-Ve Mü’minlerin onların arzına yerleştirilmesidir.
“Makamımdan ve tehdidimden korkan içindir.”
Bu ilâhî vaat, insanların kıyamet günü muhakeme olmak üzere Allahın huzurunda divan durmaları veya benim onların yaptıklarını bilip, kendilerine bildirmem için bunları muhafaza etmemden, veya azap ile olan vaîdimden, veya kafirlere vaat edilen azabımdan korkan kimseler içindir.
15- وَاسْتَفْتَحُواْ “Ve fetih istediler.”Ve düşmanlarına karşı Allahtan fetih istediler.
Veya “Ey Rabbimiz! Bizimle kavmimiz arasını hak ile aç.” (A’raf, 89) ayetinde olduğu gibi, kendileriyle düşmanları arasında hükmedilmesini istediler. Fethi isteyenler peygamberlerdir.
Denildi ki: Zamir kâfirler içindir.
Denildi ki: Zamir, her iki fırka içindir. Çünkü iki taraf da haklının galip gelmesini, batıl yolda olanın helâk olmasını istedi.
وَخَابَ كُلُّ جَبَّارٍ عَنِيدٍ “Ve her zorba inatçı hüsrana uğradı.”
Böylece aralarında hüküm verildi, mü’minler felâh buldu, Allaha isyanda haddi aşan, hakkı kabul etmemekte inat eden her zorba ise iflah olmadı.
Fetih talep etmek kafirlere veya her iki fırkaya raci kılınınca ayetteki haybet, yani eli boş hüsranda kalmak manası daha da etkili bir anlam kazanır.
16- مِّن وَرَآئِهِ جَهَنَّمُ “Ardından da Cehennem vardır.”Her zorba inatçı için, önünde cehennem vardır. Dünyada âdeta cehennemin kenarında durmaktadır, ahirette de oraya gönderilecektir.
Denildi ki: Ayetin manası, “o kimse için hayatının ötesinde cehennem vardır.”
وَيُسْقَى مِن مَّاء صَدِيدٍ “Ve orada kendisine irinli su içirilir.”
O kimse cehenneme gönderilir, orada kendisine cehennem ehlinin derilerinden akan şey, su olarak içirilir.
17- يَتَجَرَّعُهُ وَلاَ يَكَادُ يُسِيغُهُ “Onu yutmaya çalışır, fakat neredeyse boğazından geçiremez.”
Yutkunarak onu içmeye kendini zorlar ama neredeyse boğazından onu geçiremez. Bu da başka bir azap olur, böylece azabı uzar.
وَيَأْتِيهِ الْمَوْتُ مِن كُلِّ مَكَانٍ “Ve her yerden ona ölüm gelir.”
Ölümün sebepleri olan zor ve çetin hâller her taraftan ona gelir, her cihetten onu kuşatır.
Denildi ki: “Her yerden” ifadesi, kıllarının kökünden ayak başparmağına varıncaya kadar “cesedinin her tarafından” demektir.
وَمَا هُوَ بِمَيِّتٍ “Fakat o ölmez.”Ama buna rağmen o kimse ölmez ki istirahat edip kurtulsun!
وَمِن وَرَآئِهِ عَذَابٌ غَلِيظٌ “Arkasından da çetin bir azab gelecektir.”
Böylece onun önünde her vakit daha şiddetli bir azap olur.
Denildi ki: Bundan murat, cehennemde ebediliktir.
Denildi ki: Nefes almasına engel olunmasıdır.
Denildi ki: Ayet, peygamberlerin kıssasından ayrıdır. Mekke ahalisi hakkında nazil olmuştur. Hz. Peygamberin bedduası üzere kıtlığa maruz kalmışlar, yağmur talebinde bulunmuşlardı. Ama ümitleri boşa çıktı, kendilerine yağmur gönderilmedi. Buna bedel Cenab-ı Hak onları cehennemde cehennem ehlinin bedenlerinden akan su ile sulamayı vaat etti.
[1> Ayette şükre mukabil Allahu Teâlâ “mutlaka artırırım” dediği halde, küfran-ı nimete mukabil “şiddetli azap ederim” demeyip, “azabım çok şiddetlidir” buyurdu.
18- مَّثَلُ الَّذِينَ كَفَرُواْ بِرَبِّهِمْ أَعْمَالُهُمْ كَرَمَادٍ اشْتَدَّتْ بِهِ الرِّيحُ فِي يَوْمٍ عَاصِفٍ “Rabblerini inkâr edenlerin amelleri, tıpkı fırtınalı bir günde rüzgârın şiddetle savurduğu bir küle benzer.”
Kâfirlerin şu dünyada,
-Sadaka vermek.
-Sıla-i rahimde bulunmak.
-Muhtaca yardım etmek.
-Köle azat etmek gibi bazı iyi amelleri de olabilir. Bunlardan bir fayda görmeyecekleri, fırtınalı havada savrulan küllere benzetilerek anlatılmıştır. Çünkü bu amelleri, Allahın marifeti ve O’nun rızasını elde etme esasına dayanmıyordu.
Veya amellerinden murat putları için yaptıkları olabilir, bundan bir fayda göremeyeceklerdir.
لاَّ يَقْدِرُونَ مِمَّا كَسَبُواْ عَلَى شَيْءٍ “Kazandıklarından hiçbir şeyi ellerinde tutamazlar.”
Kıyamet günü bu amellerinden hiçbir şey ellerinde kalmayacaktır, çünkü hepsi boşa gitmiştir. Dolayısıyla herhangi bir sevap ellerine geçmeyecektir.
Ayetin bu kısmı, temsilin fezlekesidir.
ذَلِكَ هُوَ الضَّلاَلُ الْبَعِيدُ “İşte asıl uzak sapıklık budur.”“İşte bu” ifadesi, onların kendilerini iyi işler yapıyor sanmalarına mukabil dalalette olmalarına bir işarettir.
Çünkü bu, hak yoldan bütün bütün çıkmaktır.
1ّ9- أَلَمْ تَرَ أَنَّ اللّهَ خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضَ بِالْحقِّ “Görmedin mi Allah gökleri ve yeri hak ile yarattı?”
Allah gökleri ve yeri hikmetle ve olması gereken ideal ölçülerde yarattı.
“Görmedin mi” hitabı Hz. Peygamberedir, ama bundan murat ümmetidir.
Denildi ki: Hitap her bir kâfiredir.
إِن يَشَأْ يُذْهِبْكُمْ وَيَأْتِ بِخَلْقٍ جَدِيدٍ “O, dilerse sizi yok edip yepyeni bir halk getirir.
O, isterse sizi ademe gönderir, sizin yerinize başkalarını yaratır.
Cenab-ı Hak bu ifadeleri gökleri ve yeri yarattığını nazara verdikten sonra söyledi. Dolayısıyla ayetin üst kısmı, son kısmına bir delildir. Çünkü onların asıllarını ve yaratılmalarının gerektirdiği şeyleri yaratan, sonra suretleri tebdil ve özellikleri değiştirmek suretiyle onları meydana getiren zât, onlara bedel başkalarını yaratmaya kâdirdir, bu ona hiç de zor gelmez. Ayetin devamı zâten bu manayı ifade etmektedir:
2ّ0- وَمَا ذَلِكَ عَلَى اللَّهِ بِعَزِيزٍ “Bu, Allah’a hiç de güç bir şey değildir.”Çünkü O,
-Lizâtihi kudret sahibidir.
-Bir şeye gücünün yetip başkasına yetmemesi gibi bir durum söz konusu değildir.
Elbette böyle olan, iman edilmeye, sevabını umarak ve kıyamet günü cezasından korkarak ibadet edilmeye layıktır.
21- وَبَرَزُواْ لِلّهِ جَمِيعًا “(Kıyamet günü) İnsanların hepsi Allah’ın huzuruna çıktılar.”
İnsanlar kıyamet günü Allahın emri ve muhasebesi için kabirlerinden çıkarlar.
Veya ayetten murat, onların her şeylerinin açığa çıkması olabilir. Çünkü onlar bir takım çirkin işleri gizlice yapıyor ve bunların Allaha gizli kalacağını zannediyorlardı. Kıyamet günü olduğunda nefislerinde gizledikleri de ortaya çıkar.
Ayette bunun geçmiş zaman sığasıyla anlatılması, vukuunun tahakkukunu ifade içindir.
فَقَالَ الضُّعَفَاء لِلَّذِينَ اسْتَكْبَرُواْ إِنَّا كُنَّا لَكُمْ تَبَعًا فَهَلْ أَنتُم مُّغْنُونَ عَنَّا مِنْ عَذَابِ اللّهِ مِن شَيْءٍ “Derken, zayıflar büyüklük taslayanlara şöyle dediler:Bizler, sizlere uymuştuk. Şimdi siz, Allah’ın azabından en ufak bir şeyi bizden savabilir misiniz?”
Bunların “zayıf” diye nitelendirilmesi, görüş itibarıyla zayıf olmalarını ifade içindir.
İşte bu zayıf karakterli tebea, kendilerini peşlerine takan ve günahlara sevkeden reislerine şöyle derler:
“Bizler, peygamberleri yalanlamada ve nasihatlerinden yüz çevirmede size tâbi olduk.
O önde gelen kâfirler, kendilerine tâbi olanların ayıplamalarına karşılık yaptıklarına bir mazeret olmak üzere şöyle derler:
قَالُواْ لَوْ هَدَانَا اللّهُ لَهَدَيْنَاكُمْ “Onlar da dediler ki: Allah bizi hidayete erdirseydi, biz de size doğru yolu gösterirdik.”Şayet Allah bizi imana sevketse ve muvaffak kılsaydı, biz de sizi doğru yola iletirdik. Lakin biz yoldan çıktık, sizi de yoldan çıkardık.
Yani, kendimiz için hangi yolu seçmişsek, size de o yolu seçtik.
Veya “Şayet Allah bizi azaptan kurtulma yoluna sevketse, biz de sizi o yola sevkederdik ve şimdi sizi azaba maruz kıldığımız gibi, o zaman azabı sizden giderirdik. Lakin ne çare, kurtuluş imkânımız kalmadı, o yol bize kapandı.
سَوَاء عَلَيْنَآ أَجَزِعْنَا أَمْ صَبَرْنَا “Feryat da etsek, sabır da göstersek artık bizim için bir şey değişmez.”
مَا لَنَا مِن مَّحِيصٍ “Bizim için kaçacak bir yer yoktur.”Bizim için azaptan sığınacak, kaçacak bir yer yok.Ayette geçen “mahîs” ifadesi hem mekân, hem de masdar için kullanıldığından, birinciye göre mana üstteki gibi olur. İkinciye göre ise: “Bizim için artık azaptan kaçmak söz konusu değil.”
“Feryat da etsek, sabır da göstersek artık bizim için bir şey değişmez” ifadesinin, hem küfrün önderlerinin, hem de onlara tâbi olanların ortak ifadesi olması caizdir. Nitekim şu rivayet de böyle olmasını teyid eder:
Onlar derler ki: “Haydi gelin, feryat edelim.” Böylece beşyüz yıl feryad eder, sızlanırlar, ama bu kendilerine bir fayda sağlamaz. Bunun üzerine “gelin sabredelim” derler, beşyüz yıl sabrederler. Sonra da “feryat da etsek, sabır da göstersek artık bizim için bir şey değişmez” derler.
22- وَقَالَ الشَّيْطَانُ لَمَّا قُضِيَ الأَمْرُ “İş bitirilince şeytan onlara şöyle dedi:”
Herkes hakkında hüküm verilip ehl-i cennet cennete, ehl-i cehennem cehenneme alındığında, şeytan cin ve insin şakîlerine hitaben şöyle der:
إِنَّ اللّهَ وَعَدَكُمْ وَعْدَ الْحَقِّ وَوَعَدتُّكُمْ فَأَخْلَفْتُكُمْ “Şüphesiz ki Allah size gerçek vaatte bulundu, ben de size vaat ettim, ama yerine getirmedim!”
Yani Allah, öldükten sonra diriltmeyi ve amellerin karşılığını vermeyi vaat etti ve vaadini yerine getirdi.
Ben de “öldükten sonra dirilmek yok, hesaba çekilmek yok. Şayet varsa bile putlar size şefaat eder” diyerek batıl şeyler vaat ettim.
وَمَا كَانَ لِيَ عَلَيْكُم مِّن سُلْطَانٍ إِلاَّ أَن دَعَوْتُكُمْ فَاسْتَجَبْتُمْ لِي “Zaten benim size karşı bir gücüm yoktu. Ancak ben sizi çağırdım, siz de geldiniz.”Benim size karşı zorla küfre ve günahlara sevk etme gücüm yoktu. Ancak vesveselerimle sizi o yola davet edebilirdim, onu yaptım.Siz de koşup bana icabet ettiniz.
فَلاَ تَلُومُونِي وَلُومُواْ أَنفُسَكُم “O halde beni kınamayın, kendi kendinizi kınayın!”
Öyleyse benim vesvesemden dolayı beni kınamayın. Çünkü düşman olduğu size bildirilen birinin, vesvese vermesinden dolayı kınanmaması gerekir.
Rabbiniz davet ettiğinde O’na itaat etmediniz. Ama ben davet ettiğimde bana itaat ettiniz. Dolayısıyla beni değil, kendinizi kınayın.
Mu’tezile mezhebi, böyle ayetlerle insanın kendi fiillerinde tamamen müstakil olduğuna delil getirdi. Gerçekte ise bunlarda onlara delil olacak bir durum söz konusu değildir. Çünkü, fiillerin insanlara nisbet edilebilmesi için insanın kendi fiilinde “kesb” denilen herhangi bir etkisinin olması yeterlidir. Ehl-i sünnet, bunu esas almaktadır.[1>
مَّا أَنَاْ بِمُصْرِخِكُمْ وَمَا أَنتُمْ بِمُصْرِخِيَّ “Ne ben sizi kurtarabilirim, ne de siz beni kurtarabilirsiniz!”
إِنِّي كَفَرْتُ بِمَآ أَشْرَكْتُمُونِ مِن قَبْلُ “Ben, önceden beni Allah’a ortak koşmanızı da kabul etmedim.”
“Kıyamet günü de kendilerini Allah’a ortak koşmanızı inkâr ederler.” (14) ayetinde olduğu gibi, şeytan da “Bugün ben, dünyada beni Allaha şerik yapmanızı inkâr ediyorum” diyerek kendi dostlarından teberri eder.
Veya mana şöyle olabilir:
Ben sizi putlara ibadete ve benzeri şeylere davet ettiğimde siz bana itaat ederek beni Allaha şerik yaptınız. Hâlbuki Allah benim Âdeme secde etmemi emretmişti de ben reddetmiş, küfre düşmüştüm.[2>
إِنَّ الظَّالِمِينَ لَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ “Doğrusu zalimler için acı bir azab vardır!”
Bu, şeytanın kelamının tetimmesidir.
Veya yeni bir cümle olarak Allahın bildirdiği bir durumdur.
Böyle şeyleri hikâye yoluyla anlatmakta, muhataplara hem bir kolay anlama lütfu, hem de kendilerini hesaba çekmeleri ve akibetlerini düşünmeleri hususunda bir uyarı vardır.
23- وَأُدْخِلَ الَّذِينَ آمَنُواْ وَعَمِلُواْ الصَّالِحَاتِ جَنَّاتٍ “İman edip salih ameller işleyenler, cennetlere konulurlar.”Onları cennete alanlar, meleklerdir.
تَجْرِي مِن تَحْتِهَا الأَنْهَارُ “(Cennet bahçelerinin) altından ırmaklar akar.”
خَالِدِينَ فِيهَا بِإِذْنِ رَبِّهِمْ “Rablerinin izniyle orada daimîdirler.”
تَحِيَّتُهُمْ فِيهَا سَلاَمٌ “Oradaki birbirlerine iyi dilek temennileri
“selâm”dır.”
[1>Yani, insanın Allah nezdinde sorumlu olabilmesi için Mu’tezilenin dediği tarzda “kendi fiillerinin yaratıcısı” olması gerekmez. “Kesb” denilen cüzî bir mübaşeret, bir temas yeterlidir. İnsan, kendi fiillerinin yaratıcısı değildir, ama o fiiller kendinden bir teşebbüsle meydana geldiği için o fiillerinden tamamen sorumludur.
[2>Ben Allaha bile itaat etmemişken siz tutup bana kul – köle oldunuz.
2ّ4- أَلَمْ تَرَ كَيْفَ ضَرَبَ اللّهُ مَثَلاً “Görmedin mi? Allah nasıl bir misal verdi?”
كَلِمَةً طَيِّبَةً كَشَجَرةٍ طَيِّبَةٍ أَصْلُهَا ثَابِتٌ وَفَرْعُهَا فِي السَّمَاء “Kelime-i tayyibe(güzel bir söz), kökü (yerde) sabit, dalları gökte olan güzel bir ağaç gibidir.”
25- تُؤْتِي أُكُلَهَا كُلَّ حِينٍ بِإِذْنِ رَبِّهَا “(O ağaç) Rabbinin izniyle her zaman meyve verir.”
وَيَضْرِبُ اللّهُ الأَمْثَالَ لِلنَّاسِ لَعَلَّهُمْ يَتَذَكَّرُونَ “Öğüt alsınlar diye Allah insanlara böyle misaller getirir.”Çünkü böyle darb-ı meseller getirmek, meseleleri misallerle anlatmak daha ziyade anlaşılmasına ve öğüt alınmasına sebeptir. Zira misalle anlatmak manaları tasvîrdir ve onları hisse yaklaştırmaktır.
26- وَمَثلُ كَلِمَةٍ خَبِيثَةٍ كَشَجَرَةٍ خَبِيثَةٍ اجْتُثَّتْ مِن فَوْقِ الأَرْضِ “Kelime-i habisenin (kötü sözün) durumu da, köksüz bir ağaca benzer.”
مَا لَهَا مِن قَرَارٍ “Onun bir kararı yoktur.”Çünkü kökleri derine inmemiş olup, yere yakındır.
Ayette geçen kelime ve ağaç değişik şekillerde açıklanmıştır:
Kelime-i tayyibe, kelime-i tevhid, İslâma davet ve Kur’an ile açıklanmıştır.
Kelime-i habise ise; Allaha şirk koşmak, küfre çağırmak ve hakkı yalanlamak ile tefsir edilmiştir.
Belki de bunlardan murat, bunların hepsidir.Öyleyse kelime-i tayyibe, hakkı anlatan veya salaha çağıran kelâmdır. Kelime-i habise ise, bunun hilafına olandır.
Şecere-i tayyibe (hoş ağaç) hurma ile açıklanmıştır. Bu, Hz. Peygamberden de rivayet edilmiştir.Şecere-i Tayyibe, “cennette bir ağaç” şeklinde de tefsir edilmiştir.
Şecere-i habise (nâhoş ağaç) ise hanzale ile açıklanmıştır. Muhtemelen bundan murat, bunların hepsidir.
2ّ7- يُثَبِّتُ اللّهُ الَّذِينَ آمَنُواْ بِالْقَوْلِ الثَّابِتِ فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَفِي الآخِرَةِ “Allah,iman edenleri, dünya hayatında da, ahirette de sağlam bir söz üzerinde sabit kılar.”Ehl-i iman olanlar delile dayanmaları ve imanın kalplerinde tam yerleşmesiyle hak üzere sebât ederler.
Şu dünya hayatında Hz. Zekeriya, Hz. Yahya, Hz. Cercis, Şem’un ve Ashab-ı Uhdud gibi dinlerinden dolayı çetin imtihanlarla karşılaşsalar da, asla dönmezler, imanlarında devam ederler.
Ahirette de inançlarının sorgulandığı yerde kem küm etmezler, kıyamet gününün korkulu halleri onları dehşete düşürmez.
Rivayet edilir ki, Hz. Peygamber bir defasında mü’minin ruhunun kabzedilmesini anlatmıştı. Ardından şöyle buyurdu: “Sonra onun ruhu cesedine iade edilir, iki melek gelir, onu kabrinde oturturlar ve ona şöyle sorarlar:
-Rabbin kim?
-Dinin ne?
-Peygamberin kim?
O kimse “Rabbim Allah, dinim İslâm, Peygamberim Hz. Muhammed” diye cevap verir. O zaman semâdan bir ses “kulum doğru söyledi” diye nida eder. İşte bu, “Allah, iman edenleri, dünya hayatında da, ahirette de sağlam bir söz üzerinde sabit kılar” ayetinin manasıdır.
وَيُضِلُّ اللّهُ الظَّالِمِينَ “Allah zalimleri ise saptırır.”
Allah,
-Taklitle yetinip hakka ulaşmayan,
-Fitnelerin olduğu yerlerde sebât edemeyen ve böylece nefislerine zulmetmiş olanları ise yoldan saptırır.
وَيَفْعَلُ اللّهُ مَا يَشَاء “Ve Allah, dilediğini yapar.”
Ve Allah bazılarına sebât vermek, diğerlerini de saptırmak gibi, dilediği fiili yapar. Fiillerinden dolayı kimsenin O’na herhangi bir itiraz hakkı olamaz.
2ّ8- أَلَمْ تَرَ إِلَى الَّذِينَ بَدَّلُواْ نِعْمَةَ اللّهِ كُفْرًا وَأَحَلُّواْ قَوْمَهُمْ دَارَ الْبَوَارِ “Allah’ın nimetlerine nankörlükle karşılık veren ve kavimlerini helak yurduna sevk edenleri görmedin mi?”
Bunlar, nimete şükür ile karşılık vermek yerine nankörlükle mukabele ettiler.
Veya nimetin kendisini küfre tebdil ettiler. Çünkü onlar, nimete nankörlük yaptıklarında, o nimet kendilerinden alındı, böylece o nimeti terk etmiş ve ona bedel nankörlüğü elde etmiş oldular. Mekke ehli gibi… Çünkü Allah onları yarattı, hareme yerleştirdi, Ka’benin görevlileri yaptı, kendilerine rızık kapılarını açtı, Hz. Muhammed (asm) ile onları şereflendirdi. Ama onlar bütün bunlara nankörlük ile küfre düştüler, Allah da yedi yıl boyunca onlara kıtlık verdi. Bedir Savaşında bir kısmı öldürüldü ve zillete maruz kaldılar. Böylece nimet kendilerinden selbedildi, küfürle/ nankörlükle anılır oldular.
Hz. Ömer ve Hz. Ali’den ayetle ilgili şöyle nakledilir: “Ayette anlatılanlar Kureyşten Benî Muğîre ve Beni Ümeyye kabileleridir. Benî Muğîreyi Bedir savaşında yendiniz. Benî Ümeyye ise, belli bir vakte kadar nimetlendi.”
“Kavimlerini helak yurduna sevk edenleri…”Ve onlar, küfürde kendilerine taraftar olan kavimlerini küfre sevk ederek helâk yurduna sürüklediler. Helak yurdundan maksat, cehennemdir.
29- جَهَنَّمَ يَصْلَوْنَهَا “Onlar, cehenneme girecekler.”
وَبِئْسَ الْقَرَارُ “O, ne kötü karargâhtır.”
3ّّّ0- } وَجَعَلُواْ لِلّهِ أَندَادًا لِّيُضِلُّواْ عَن سَبِيلِهِ “Yolundan saptırmak için Allah’a eşler koştular.”“Allahın yolundan” murat, tevhiddir. Aslında Allaha şerikler edinmekten maksatları sapmak veya saptırmak değildi. Ama neticesi bu olunca, maksat gibi ifade edildi.
قُلْ تَمَتَّعُواْ “De ki: Keyif sürün bakalım!”
Şehevanî şeylerle veya putlara ibadet etmek suretiyle keyfinize bakın! Putlara ibadet de bir nevi kendisiyle keyif sürülenlerden sayılır.
Tehdidin emir suretiyle yapılmasında, tehdidi gerektiren fiilin, tehdîd edilen şeye yol açması sebebiyle, sanki matlup gibi olduğunu ve her ikisinin de (yani onların şerikler edinmesi ve bunun sonucu olarak cehenneme atılmalarının) mutlaka olacağını bildirmek vardır. Bundan dolayı, ayetin devamında şöyle denildi:
فَإِنَّ مَصِيرَكُمْ إِلَى النَّارِ “Sonunda varacağınız yer ateştir.”
Ayetin üslûbundan öyle anlaşılıyor ki, “keyif sürün bakalım!” emrine muhatap olanlar, büsbütün küfre dalmaları sebebiyle, itaat edilen bir âmir tarafından böyle yapmaya memur gibidirler.
31- قُل لِّعِبَادِيَ الَّذِينَ آمَنُواْ يُقِيمُواْ الصَّلاَةَ “İman eden kullarıma söyle:Namazı dosdoğru kılsınlar.”
Cenab-ı Hakkın ehl-i iman hakkında “kullarım” demesinde,
-Onların şanlarını yüceltmek,
-Ubudiyetin (Allaha kul olmanın) hakkını onların verdiğine bir tenbih vardır.
وَيُنفِقُواْ مِمَّا رَزَقْنَاهُمْ سِرًّا وَعَلانِيَةً مِّن قَبْلِ أَن يَأْتِيَ يَوْمٌ لاَّ بَيْعٌ فِيهِ وَلاَ خِلاَلٌ “Alış-veriş ve dostluğun olmadığı bir günün gelmesinden önce, kendilerine rızık olarak verdiklerimizden açık ve gizli (Allah yolunda) infak etsinler.”
Ayetin üslûbunda, Cenab-ı Hakkın kendilerinden “kullarım” diye bahsettiği bu kimselerin Hz. Peygambere itaatte çok ileri olduklarını, bundan dolayı da Onun emrinin hemen akabinde emredileni yaptıklarını bildirmek vardır.
En güzeli, farzları açıktan, nafileleri ise gizlice yapmaktır.
Kıyamet günü geldiğinde,
-Kişi şu dünyada ihmâl ettiği şeyleri telafi imkanı bulamaz veya fidye ile kendini kurtaramaz.
-Artık o günde bir dost aracılığıyla da kurtulamaz.[1>
Ayette şu mana da düşünülebilir:
O kıyamet günü geldiğinde, dünyadaki alış-veriş, dostluk gibi şeyler fayda vermeyecek, kişi ancak Allah yolunda infak ettiklerinden istifade edecektir.
32- اللّهُ الَّذِي خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضَ “O Allah ki; gökleri ve yeri yarattı.”
وَأَنزَلَ مِنَ السَّمَاء مَاء فَأَخْرَجَ بِهِ مِنَ الثَّمَرَاتِ رِزْقًا لَّكُمْ “Gökten bir su indirdi de, onunla size rızık olmak üzere semeratı çıkardı.”Ayette geçen “semerat” ifadesi, yiyecek ve giyeceklerin hepsini içine alır.
وَسَخَّرَ لَكُمُ الْفُلْكَ لِتَجْرِيَ فِي الْبَحْرِ بِأَمْرِهِ “Emri gereğince denizde yüzüp gitmeleri için gemileri hizmetinize musahhar kıldı.”
وَسَخَّرَ لَكُمُ الأَنْهَارَ “Nehirleri hizmetinize musahhar kıldı.”
Ve o nehirleri faydalanmanıza ve tasarrufunuza müheyya kıldı.
Denildi ki: Bunların insana musahhar kılınması, nasıl faydalanılacağının insana öğretilmesidir.
33- وَسَخَّر لَكُمُ الشَّمْسَ وَالْقَمَرَ دَآئِبَينَ “Peşpeşe yörüngelerinde hareket eden güneşi ve ayı size musahhar kıldı.”Güneş ve ay, kendi yörüngelerinde yol alırlar, münavebe ile âlemimizi aydınlatırlar, canlı – cansız şeylerin faydalı hale gelmesinde görev yaparlar.
وَسَخَّرَ لَكُمُ اللَّيْلَ وَالنَّهَارَ “Geceyi ve gündüzü size musahhar kıldı.”
Gece ve gündüz, insanların istirahati ve geçimi için peşpeşe gelirler.
34- وَآتَاكُم مِّن كُلِّ مَا سَأَلْتُمُوهُ “O, istediğiniz her şeyden size verdi.”
“İstediğiniz” ifadesinden murat, insan istesin veya istemesin ihtiyacı olan her şeydir.
Ayette geçen مَا “Ma” ifadesi nefiyde de kullanılabilir. Bu durumda
mana şöyle olur: “Siz istemediniz ama, biz ihtiyacınız olan her şeyi verdik.”
وَإِن تَعُدُّواْ نِعْمَتَ اللّهِ لاَ تُحْصُوهَا “Eğer Allah’ın nîmetini sayacak olsanız, sayıp bitiremezsiniz.”Bunların nevilerini bile sayamazsınız, nerde kaldı fertlerini sayabilesiniz! Çünkü, o nimetlerin fertlerinin bir sonu yoktur.
إِنَّ الإِنسَانَ لَظَلُومٌ كَفَّارٌ “Doğrusu insan çok zalim, çok nankördür.”
İnsan, şükründen gaflet ederek nimete zulmetmiş olur.
Veya nefsini mahrumiyete maruz bırakarak zulmeder.
Denildi ki: İnsan zalumdur, darlık zamanı hâlinden şikâyet eder, feryadı basar. Keffar’dır, nimet zamanı hırsla toplar, başkasına da vermez.
[1> Bunlar, şu dünyada olabilen şeylerdir. Pek çok ihmalleri olan kişi, aklı başına geldiğinde bunları telâfi edebilir. Öte yandan, çok zor durumda kaldığında, bir dostunun aracılığıyla kurtulabilir. Ama kıyamet günü geldiğinde bu imkânlar olmayacak, herkes o güne kadar neler yapmışsa onların karşılığını görecektir.
35- وَإِذْ قَالَ إِبْرَاهِيمُ رَبِّ اجْعَلْ هَذَا الْبَلَدَ آمِنًا “Hani İbrahim şöyle demişti: Rabbim! Bu beldeyi güvenli kıl.”Beldeden murat, Mekke’dir.Bakara sûresinde “Rabbim! Bunu emin bir belde kıl” şeklinde benzeri bir ayet geçmişti. (Bakara, 126)Aralarında şöyle bir fark vardır:
Burada, Mekkeden korkunun giderilmesi ve emniyetli bir yer olması istenirken, orada emin beldelerden bir belde olması talep edilmiştir.
وَاجْنُبْنِي وَبَنِيَّ أَن نَّعْبُدَ الأَصْنَامَ “Beni ve evladımı putlara tapmaktan uzak tut!”
Ayette, peygamberlerin ismetinin Allahın tevfik ve hıfzı ile olduğuna bir delil vardır.
Ayet, zahiri ile, putlara tapmaktan uzak olmanın Hz. İbrahim’in torunlarını ve bütün nesillerini içine aldığını göstermez.
İbnu Uyeyne, bu ayetten delil getirerek Hz. İsmailin neslinin puta tapmadığını iddia eder. Ona göre, onların etrafında döndükleri bir taş vardı, buna “devvar” adını vermişlerdi. Diyorlardı ki: “Ka’be bir taştır. Biz nereye bir taş koyarsak, o da Ka’be yerine geçer.’’[1>
36- رَبِّ إِنَّهُنَّ أَضْلَلْنَ كَثِيرًا مِّنَ النَّاسِ “Rabbim! Çünkü onlar (putlar) insanlardan birçoğunu yoldan saptırdılar.”İşte bundan dolayı ben Sen’den ismet istedim ve onların saptırmasından Sana sığındım.Ayette “saptırmak” fiilinin putlara isnad edilmesi, sebebiyet itibariyledir. Şu ayette olduğu gibi: “Dinlerini bir oyun ve bir eğlence edinen ve dünya hayatının kendilerini aldattığı kimseleri terket!” (En’am 70)[2>
فَمَن تَبِعَنِي فَإِنَّهُ مِنِّي “Artık kim bana uyarsa, o bendendir.”
وَمَنْ عَصَانِي فَإِنَّكَ غَفُورٌ رَّحِيمٌ “Ve kim de bana karşı gelirse, şüphesiz Sen Ğafur – Rahim’sin.”Doğrudan veya tevbeye muvaffak kıldıktan sonra onu bağışlamaya ve ona merhamet etmeye kâdirsinAyette, Allahu Teâlânın şirk dâhil bütün günahları affetmesine bir delil vardır. Ancak, Allahu Teâlâ şirk hususunda vaîdde bulunmuştur. Bu da onunla diğer günahlar arasında bir farktır.[3>
37- رَّبَّنَا إِنِّي أَسْكَنتُ مِن ذُرِّيَّتِي بِوَادٍ غَيْرِ ذِي زَرْعٍ عِندَ بَيْتِكَ الْمُحَرَّمِ “Ya Rabbena! Neslimden bir kısmını senin Beyt-i Muharreminin yanında, çorak bir vadiye yerleştirdim.”
Bundan murat, oğlu İsmail ve evlatlarıdır. Çünkü her ne kadar kendi neslinden sadece Hz. İsmaili oraya yerleştirmişse de, O’nun yerleştirilmesi diğerlerini de tazammun etmiştir.
“Çorak bir vadiye yerleştirdim.”Bundan murat Mekke vâdisidir. Mekke vâdisi taşlıktır, üzerinde bir şey bitmez.
Ka’beye “Beyt-i Muharrem” denmesi,
-Ona saldırmanın haram kılınması,
-Onu küçük görmenin yasaklanması,
-Zorba hükümdarların bile ona tazimde bulunması,
-Tufandan mahfuz kalması, suların orayı istila etmemesi yönlerindendir.[4 >Bundan dolayı Ka’beye “atîk” de denilmiştir.[5>
Hz. İbrahim şayet ilk gelişinde bu duayı yapmışsa, bunu ya zâten Ka’benin hürmet edilişine binaen söylemiştir veya ilerde hürmet edileceğine binaen böyle demiştir.
Rivayete göre, Hacer, Hz. İbrahimin hanımı Sâre’nin kölesi idi. Sare, onu Hz. İbrahime hibe etti. Hacer, Hz. İsmaili dünyaya getirince, Sare onları kıskandı, Haceri ve İsmaili yanlarından çıkarması hususunda Hz. İbrahimden söz aldı. Hz. İbrahim de onları Mekkeye götürdü. Allahu Teâlâ Zemzem suyunu açığa çıkardı. O civardan geçen Cürhüm kabilesi uzaktan kuşlar gördüler “ancak su olan yerde kuş olur” deyip oraya geldiler. Orada Hz. Hacer ve oğlu Hz. İsmaili gördüler. “Bizi suyuna ortak yap, biz de hayvanlarımızın sütüne seni ortak yapalım” dediler. Hz. Hacer kabul edince, oraya yerleştiler.
رَبَّنَا لِيُقِيمُواْ الصَّلاَةَ “Ya Rabbena, namazı dosdoğru kılmaları için böyle yaptım.”
Ya Rabbi, benim bu yerleşime ve rızık elde etmeye uygun olmayan bu yerde onları bırakmam, ancak Senin Beytinin yanında namazlarını kılsınlar diyedir.
Hz. İbrahimin “Rabbena” nidasını tekrar etmesi ve ortada tekrar söylemesi, neslinin bir kısmını oraya yerleştirmesinden asıl maksadının namazlarını kılmaları, Beyt’e komşuluk yapmaları olduğunu bildirmek içindir. Duadan maksadı, Cenab-ı Hakkın onları buna muvaffak kılmasıdır.
فَاجْعَلْ أَفْئِدَةً مِّنَ النَّاسِ تَهْوِي إِلَيْهِمْ “Artık insanlardan bir kısmının kalplerini onlara meylettir.”
Hz. İbrahim, duasında “insanların bir kısmının kalplerini onlara meylettir” dedi. Bununla alakalı denildi ki:
“Bir kısmının” demeyip de “insanların kalplerini…” deseydi Faris ve Rum da oraya gelirdi, Yahudî ve Hristiyanlar da haccederlerdi.”
وَارْزُقْهُم مِّنَ الثَّمَرَاتِ “Ve onları semerat ile rızıklandır.”Hiçbir şey bitmeyen bir vâdide oturmalarına rağmen, onları her türlü semerelerle rızıklandır.
لَعَلَّهُمْ يَشْكُرُونَ “Ola ki şükrederler.”
Allahu Teâlâ, Hz. İbrahimin duasına icabet etti. Orayı emniyet içinde hür met edilen bir bölge kıldı. Her türlü rızıklar oraya sevkedildi. Hatta öyle ki, aynı günde orada bahar, yaz ve sonbahar meyvelerini bulmak mümkündür.
38- رَبَّنَا إِنَّكَ تَعْلَمُ مَا نُخْفِي وَمَا نُعْلِنُ “Ey Rabbimiz! Şüphesiz Sen bizim gizlediğimizi de açığa vurduğumuzu da bilirsin.”
Sen bizlerin alenî hâllerimizi bildiğin gibi, gizli hallerimizi de bilirsin. Sen bizim hâllerimizi ve maslahatlarımızı en iyi bilen ve bize bizden daha merhametli olansın. Dolayısıyla, bir talepte bulunmaya ihtiyaç yok. Lakin Sana ubudiyetimizi izhar ve rahmetine muhtaç olduğumuzu bildirmek ve nezdinde olana bir an önce ulaşmak istediğimizi göstermek için dua ediyoruz.
Denildi ki: Ya Rabbena, Sen bizim gizlemiş olduğumuz ayrılık vecdini ve açıktan gösterdiğimiz Sana olan tazarrumuzu ve tevekkülümüzü bilirsin.
“Rabbena” ifadesinin tekrarlanması, tazarruda ve Allaha ilticada daha ziyade bir iştiyakı göstermek içindir.
وَمَا يَخْفَى عَلَى اللّهِ مِن شَيْءٍ فَي الأَرْضِ وَلاَ فِي السَّمَاء “Yerde ve gökte,hiçbir şey Allah’a gizli kalmaz.”Çünkü, Allahın ilmî zâtîdir, bu ilmin bütün bilinenlere nisbeti eşittir.
39- الْحَمْدُ لِلّهِ الَّذِي وَهَبَ لِي عَلَى الْكِبَرِ إِسْمَاعِيلَ وَإِسْحَقَ “İhtiyarlık halimde bana İsmail’i ve İshak’ı lutfeden Allah’a hamd olsun.”
Cenab-ı Hak, İsmail ve İshakı Hz. İbrahime ileri yaşta ve çocuğu olmaktan ümit kalmadığı bir zamanda vermişti.
Hz. İbrahimin, duasında “ihtiyarlık hâlimde” deyişi nimetin büyüklüğünü göstermek ve bunda Cenab-ı Hakkın ihsanlarını izhar etmek içindir. Rivayete göre, doksan dokuz yaşındayken İsmail, yüz oniki yaşındayken de İshak dünyaya geldi.
إِنَّ رَبِّي لَسَمِيعُ الدُّعَاء “Şüphesiz ki Rabbim duayı işitendir.”
Cenab-ı Hakkın duayı işitmesinden murat, ona icabet etmesidir.
Ayette, Hz. İbrahim’in çocuk sahibi olmak için Allaha dua ettiği, O’nun da Hz. İbrahim artık ümidini kesmiş bir halde iken icabet ettiğini hissettirmek vardır. Böyle bir durum, daha büyük ve daha aşikâr bir nimettir.
40- رَبِّ اجْعَلْنِي مُقِيمَ الصَّلاَةِ وَمِن ذُرِّيَّتِي “Ey Rabbim! Beni namazını
dosdoğru kılanlardan eyle! Zürriyetimden bir kısmını da…”
رَبَّنَا وَتَقَبَّلْ دُعَاء”Ey Rabbimiz! Duamı kabul et!”
Hz. İbrahimin “Zürriyetimden bir kısmını da” deyip, neslinin tamamını istememesi
-Ya Allahın O’na bildirmesindendir.
-Veya geçmiş ümmetlerde âdetinden anlaşıldığına göre, neslinden bir kısmının kâfir olacağını bilmesindendir.
41- رَبَّنَا اغْفِرْ لِي وَلِوَالِدَيَّ وَلِلْمُؤْمِنِينَ يَوْمَ يَقُومُ الْحِسَابُ “Ey Rabbimiz! Herkesin hesaba çekileceği günde beni, ana-babamı ve mü’minleri bağışla!”
[1> Aslında ayette anlatılan bir duadır. Hz. İbrahim hem kendisinin, hem de neslinin putlardan uzak kılınmasını talep etmiştir. Velev peygamber de olsa, her dua aynıyla kabul edilecek diye bir şey yoktur. Hz. Nûhun öz oğlunun küfür üzere öldüğü Kur’anda anlatılır. (Hûd, 45-47) Böyle olunca, bu ayetten hareketle “Hz. İbrahim’in neslinden puta tapan kimse gelmemiştir” denilmesi uygun olmaz.
[2>Bu ayette aldatmak dünya hayatına nisbet edilmiştir.
[3>Bir başka ayette, Allahın kendisine şirk koşulması dışında bütün günahları dilerse bağışlayacağı nazara verilmektedir. (Nisa, 48)
[4>Muhtemelen Beydâvînin yaşadığı zamana kadar Ka’beyi sular istila etmemişti. Ancak 1941 ve 1974 yıllarında Ka’be şiddetli yağışlar sebebiyle sele maruz kaldı. Şüphesiz böyle bir sel felaketi, onun korunmuş olmasına engel değildir. Çünkü o, yapılış gayesine uygun bir şekilde, tek Allaha ibadet edilen en eski mabed olarak devam etmektedir. Bu da onun korunmuş olması için yeterlidir.
[5> Bak. Hacc, 29 ve 33.
42- وَلاَ تَحْسَبَنَّ اللّهَ غَافِلاً عَمَّا يَعْمَلُ الظَّالِمُونَ “Sakın zalimlerin yaptıklarından Allah’ın gâfil olduğunu sanma!”Hitap, Hz. Peygamberedir. Hz. Peygamber zâten böyle olduğuna inanmakla beraber, Ona bu şekilde hitap edilmesi, Allahın onların hâllerine ve fiillerine muttali olduğu, hiçbir şeyin O’na gizli kalmadığı hususunda Hz. Peygambere sebat vermek ve hiç şüphesiz onların az veya çok bütün yaptıklarına ceza vereceğini bildirmek içindir.
Veya ayetin hitabı,
-Allahın sıfatlarını bilmemek,
-Ve zâlimlere mühlet vermesindeki sırrı anlamamak sebebiyle, onların ne yaptıklarından Allahın gafil olduğunu tevehhüm eden herkesedir. Denildi ki: Ayet, mazluma bir teselli, zâlime ise bir tehdittir.
إِنَّمَا يُؤَخِّرُهُمْ لِيَوْمٍ تَشْخَصُ فِيهِ الأَبْصَارُ “Ancak Allah, onların cezalarını,gözlerin dehşetle açılacağı güne erteler.”Onların azabını ancak, gördükleri dehşetli şeyler karşısında gözlerin şaşkınlıktan dikilip kalacağı bir güne tehir etmektedir.
43- مُهْطِعِينَ مُقْنِعِي رُءُوسِهِمْ “O gün, başlarını dikerek koşacaklar.”
Kelimenin aslı, bir şeye yönelmektir. Yani o zâlimler o gün kendilerini çağırana süratle icabet ederler.Veya gözlerini o tarafa çevirirler, öyle ki heybet ve korkudan gözlerini kapatamazlar.
لاَ يَرْتَدُّ إِلَيْهِمْ طَرْفُهُمْ “Gözleri kendilerine dönmeyecek.”Gözleri sabit kalır.
Veya nazarları kendilerine dönmez ki, kendilerine baksınlar.
وَأَفْئِدَتُهُمْ هَوَاء “Ve gönülleri bomboştur.”Kalpleri ise, içinde bulundukları şiddetli şaşkınlık ve dehşetten dolayı, bir şey anlamaktan bomboştur.Ahmak ve korkak insana da “o kalpte bir görüş ve bir kuvvet yok” anlamında “kalbi boş” denilir.
44- وَأَنذِرِ النَّاسَ يَوْمَ يَأْتِيهِمُ الْعَذَابُ “İnsanları, azabın geleceği gün ile uyar.”
Ey Peygamber! Onları azabın geleceği kıyamet günü ile veya ölecekleri gün ile uyar. Çünkü bu, azap günlerinin başlangıcı olacaktır.
فَيَقُولُ الَّذِينَ ظَلَمُواْ رَبَّنَا أَخِّرْنَا إِلَى أَجَلٍ قَرِيبٍ نُّجِبْ دَعْوَتَكَ وَنَتَّبِعِ الرُّسُلَ “O gün, zalimler şöyle diyecekler: Ey Rabbimiz! Bizi yakın bir zamana kadar ertele de Senin davetine uyalım ve peygamberlere tâbi olalım.”Zalimlerden murat, şirk ile ve ilâhî ayetleri yalanlamakla zulmedenlerdir.“Bizi yakın bir zamana kadar ertele”
Bundan murat şunlar olabilir:
-“Azabı bizden tehir et”
-Veya “bizi dünyaya döndür, bize bir süre daha mühlet ver.”
-Veya “ecellerimizi tehir et ve iman edecek ve davetine uyacak kadar hayatımızı devam ettir.”
Bunun bir benzeri şu ayette geçer:“Sizden birine ölüm gelip de şöyle demesinden önce, size verdiğimiz rızıktan (Allah için) infak edin: Rabbim, yakın bir süreye kadar bana mühlet verseydin de sadaka versem ve salihlerden olsaydım!” (Münafikun, 10)
أَوَلَمْ تَكُونُواْ أَقْسَمْتُم مِّن قَبْلُ مَا لَكُم مِّن زَوَالٍ “(Onlara denilir
Daha öncesizin için bir zeval olmadığına dair yemin etmemişmiydiniz?”Hani siz daha önce dünyada daimî kalacağınıza, ölümle zeval bulmayacağınıza yemin etmiştiniz.
Muhtemelen onlar şımarıklık ve gururla böyle yemin etmişlerdi.
Veya hâllerinden böyle anlaşılıyordu. Sanki hiç ölmeyecek gibi sağlam binalar yapıyor, uzun emeller taşıyorlardı.
Denildi ki: Başka bir âleme götürülmeyeceklerine ve öldüklerinde ise hep öyle kalacaklarına, başka hâle maruz kalmayacaklarına yemin ettiler. Şu ayette de böyle bir mana vardır:
“Onlar, “Allah ölen kimseyi diriltmez” diye en kuvvetli yeminleriyle Allah’a yemin ettiler.” (Nahl, 38)
45- وَسَكَنتُمْ فِي مَسَاكِنِ الَّذِينَ ظَلَمُواْ أَنفُسَهُمْ “Ve nefislerine zulmedenlerin yurtlarında oturdunuz.”
Âd ve Semud kavmi gibi küfür ve isyanlarla nefislerine zulmedenlerin yaşadıkları yerlerde oturdunuz.
وَتَبَيَّنَ لَكُمْ كَيْفَ فَعَلْنَا بِهِمْ “Onlara nasıl yaptığımız size apaçık bellioldu.”Onların menzillerinde onların başlarına neler geldiğine alametler var, bunları gördünüz. Onlarla alakalı tevatür yoluyla anlatılanlar var, bunları da duydunuz.
وَضَرَبْنَا لَكُمُ الأَمْثَالَ “Ve size misaller de vermiştik.”Onların hâllerinden size emsâl getirdik. Yani, sizin de küfürde ve azabı hak etmede onlar gibi olduğunuzu beyan ettik.Veya onların yaptıklarının özelliklerini ve dillere destan olacak şekilde kendilerine yapılanları size açıkladık.
4ّ6- وَقَدْ مَكَرُواْ مَكْرَهُمْ وَعِندَ اللّهِ مَكْرُهُمْ “Gerçekten onlar tuzaklarını kurdular, Allah katında da onlara tuzak var.”Onlar hakkı ibtal ve batılı yerleştirmek için bütün hünerlerini ortaya koydular.Onların bu hileleri, tuzakları Allah katında yazılıdır, ona göre kendilerini cezalandırır.
Veya, onların hilelerine mukabil Allahın da karşılık olarak ve ibtal için bir hilesi vardır.
وَإِن كَانَ مَكْرُهُمْ لِتَزُولَ مِنْهُ الْجِبَالُ “İsterse onların hileleri dağları yerin den oynatacak olsun…”İsterse onların tuzağı büyüklük ve şiddette dağları yerinden oynatacak kadar güçlü olsun, bir işe yaramaz!
47- فَلاَ تَحْسَبَنَّ اللّهَ مُخْلِفَ وَعْدِهِ رُسُلَهُ “O halde, sakın Allah’ın peygamberlerine olan vaadinde durmayacağını sanma!”Cenab-ı Hakkın,
“Şüphesiz biz, elçilerimize ve iman edenlere dünya hayatında ve şahitlerin şahitlik edecekleri günde yardım ederiz.” (Mü’min, 51)
“Allah şöyle yazdı: Elbette ben ve elçilerim galip geleceğiz.” (Mücadile, 21) gibi ayetlerle elçilerine vaadi vardır. -Haşa- O, vaadinde hulfetmez.
Ayette “vaad” kelimesinin elçilerden önce gelmesi, Allahın “Şüphesiz Allah va’dinden dönmez.” (Âl-i İmran, 9) ayetinde haber verdiği üzere, asla vaadinden dönmediğini bildirmek içindir. Kimseye vaadinde hulfetmezken, peygamberlerine vaadini tutmayışı düşünülemez.
إِنَّ اللّهَ عَزِيزٌ ذُو انْتِقَامٍ “Şüphesiz Allah Azîz’dir, intikam sahibidir.”Allah Azîz’dir; O’na hile yapılmaz bir Galib ve karşı konulamaz bir Kâdirdir.Dostları için, düşmanlarından intikam alır.
48- يَوْمَ تُبَدَّلُ الأَرْضُ غَيْرَ الأَرْضِ وَالسَّمَاوَاتُ “O gün yeryüzü başka bir yeryüzüne ve gökler başka göklere çevrilecek.”Buradaki “o gün” ifadesi
-Daha önce geçen “O gün azap kendilerine gelir” ifadesinden bedel olabilir.
-Veya bir üstteki ayette geçen “intikam alıcıdır” ifadesinin zamanını ifade edebilir.
-Veya başında “Hatırla şu günü” takdir edilip yeni bir cümle başı olabilir.
-Veya “Allah vaadinde hulfetmez” ifadesi başında takdir edilebilir.
Göklerin ve yerin tebdili:Tebdil ya zât veya sıfatta olur.
Zâtta tebdil: “Dirhemleri dinarlarla değiştirdim” ifadesinde olduğu gibi değişikliklere denir. “Derileri yanıp döküldükçe, azabı tatmaları için kendilerine başka deriler vereceğiz.” (Nisa, 56) ayeti bu tarz bir değişikliği ifade eder.
Sıfatta tebdil: Demiri ısıtıp şeklini değiştirmek gibi değişikliklerdir. Şu ayet bu türdendir: “Allah onların kötülüklerini iyiliklere çevirir.” (Furkan, 70)
Ayette nazara verilen tebdilin, zâtta veya sıfatta değişikliğe ihtimali vardır. Hz. Ali’den şöyle nakledilir: “Arz, gümüş bir arza, semavat ise altına dönüştürülür.”
İbnu Mes’ud ve Enes’den ise şöyle nakledilir:
“İnsanlar arz-ı beyzaya sevkedilirler. Bu arzda hiçbir hata işlenmemiş-tir.’’[1>
İbnu Abbas ise şöyle der:
“Arz yine bu arzdır, ama sıfatları başkadır.”
Ebu Hüreyre’nin Hz. Peygamberden şu rivayeti de buna delalet eder:
“Arz başka arza tebdil edilir, yayılır, genişletilir. Ukaz arazisinin dümdüz olması gibi dümdüz hale getirilir.” “Orada ne bir çukur görürsün, ne de bir tümsek.” (Taha, 107)
Bil ki: Birinci cihete göre, tebdil ile hâsıl olanın gerçek olarak bir arz ve bir sema olması gerekmez. İkinciye göre de Allahın arzı cehennem ve semavatı da cennet kılması akıldan uzak sayılmaz. Nitekim şu iki ayet bunu hissettiriyor gibidir:
“Facirlerin yazısı muhakkak Siccin’dedir.” (Mutaffifin, 7)
“İyilerin yazısı muhakkak illiyyîn’dedir.” (Mutaffifin, 18) [2>
وَبَرَزُواْ للّهِ الْوَاحِدِ الْقَهَّارِ “Ve Vahid – Kahhar olan Allah’ın huzuruna toplanacaklar.”Vahid – Kahhar olan Allahın emriyle, muhasebe ve amellerinin karşılığını görmek için kabirlerinden çıkarlar.Cenab-ı Hakkın burada kendini bu iki vasıfla zikretmesi, “Bugün mülk (hükümranlık) kimindir? Vahid – Kahhar olan Allah’ındır.” (Mü’min, 16) ayetinde nazara verildiği gibi o günün çok zor bir gün olduğuna delalet içindir. Çünkü emir, bir olan ve kendisine asla galebe edilmeyenden gelince, hiç kimse için bir başkasına sığınma veya koruması altına girme söz konusu olamaz.
49- وَتَرَى الْمُجْرِمِينَ يَوْمَئِذٍ مُّقَرَّنِينَ فِي الأَصْفَادِ “O gün, suçluların zincire vurulmuş olduğunu görürsün.”“Nefisler eşleştirildiğinde.” (Tekvîr, 7) ayetinde nazara verildiği üzere, o gün mücrimler inanç ve amelde ortak olmalarına göre birbirlerinin yanlarına getirilirler.
-Veya bundan murat şeytanlarla beraber kılınmaları,
-Veya bozuk inançlar ve batıl melekelerle kesbettikleri şeylerle beraber olmaları,
-Veya el ve ayaklarının, demir çubuklarla boyunları ile birleştirilmeleri,
-Veya bu, onların el ve ayaklarıyla yaptıklarından dolayı cezalandırılmalarını anlatan bir temsil olabilir.
50- سَرَابِيلُهُم مِّن قَطِرَانٍ “Gömlekleri katrandandır.”Katran, siyahtır, kokusu pistir. Ateş isabet ettiğinde süratle tutuşur. Cehennem ehlinin derileri bununla kaplanır, kendilerine gömlek gibi olur. Böylece onlarda
-Katranın yakıcılığı,
-Renginin ürkütücülüğü,
-Kokusunun kötülüğü,
-Ateşin her taraftan derilerini süratle sarması bir araya gelir. Öte yandan ateşte mertebeler olması gili, katranda da mertebeler olur.
Ayette tasvîr edilen durumun, ruh cevherini seviyesiz melekeler ve ürkütücü hallerin kuşatması ve ruha çeşit çeşit gam ve elemler celbetmesini anlatan bir temsil olması da muhtemeldir.
وَتَغْشَى وُجُوهَهُمْ النَّارُ “Ve yüzlerini ateş kaplar.”Çünkü onlar, yüzlerini hakka yöneltmediler, duygu ve hislerini yaratılış gayelerine uygun olarak hakkı düşünmekte kullanmadılar. Nitekim kalpleri de marifetten boş ve cehaletle dopdolu olduğundan mühürlenmiştir. Bunun bir benzeri şu ayetlerdir:“Kıyamet günü kötü azaba karşı yüzüyle korunan kimse, (o gün azaptan emin olan kimse gibi midir?)” (Zümer, 24)
“Yüzüstü ateşe sürüklendikleri gün kendilerine, “Sakar’ın (Cehennemin) dokunuşunu tadın!” denecek.” (Kamer, 48)
5ّ1- لِيَجْزِي اللّهُ كُلَّ نَفْسٍ مَّا كَسَبَتْ “(Bu), Allahın herkesi kazandığı ile cezalandırması içindir.”Allahın onlara böyle yapması, her mücrim nefsi cezalandırmak içindir.
Veya ayetten murat sadece mücrim nefis olmayıp mücrim ve itaatkâr her nefistir. Çünkü, mücrimlerin suçlarından dolayı cezalandırıldıkları beyan edilince, itaatkâr olanların da taatlerinden dolayı mükafatlandırılacakları anlaşılır.
“Şüphesiz Allah, hesabı çabuk görendir.”Çünkü bir hesabı görmesi, diğerinden O’nu alıkoymaz.
52- هَذَا بَلاَغٌ لِّلنَّاسِ وَلِيُنذَرُواْ بِهِ وَلِيَعْلَمُواْ أَنَّمَا هُوَ إِلَهٌ وَاحِدٌ وَلِيَذَّكَّرَ أُوْلُواْ الأَلْبَابِ “İşte bu, kendisiyle uyarılsınlar, Onun ancak bir tek ilâh olduğunu bilsinler ve akıl sahipleri öğüt alsınlar diye insanlara gönderilmiş bir tebliğdir.”“İşte bu” ile işaret edilen,
-Kur’an,
-Bu sûre,
-Bu sûrede anlatılan öğütler ve hatırlatmalar olabilir.
İşte bu, insanlara öğüt olarak yeter.
Ta ki o akıl sahipleri kendilerini alçaltacak şeylerden sakınsınlar, kendilerine fayda verecek şeyleri de kuşansınlar.
Bil ki: Allahu Teâlâ, bu öğüt için üç fayda zikretti. Bunlar, semâvî kitapların indirilmesinde gaye ve hikmettir:
1-Peygamberlerin insanları kemâle erdirmesi,
2-Nazarî (tefekküre dayalı) kuvve’nin kemalini bulması ki, bunun zirvesi tevhiddir.
3-Amelî kuvve’nin elverişli kullanımı ki, bu da takva elbisesine bürünmektir. Allah bizi bunları elde edenlerden eylesin. (Amin)
Hz. Peygamber şöyle buyurur:
“İbrahim sûresini kim okusa, putlara tapan ve tapmayan sayısınca ona haseneler verilir.”
[1>İnsanlar, şu arzda devamlı günah işleyerek onu manen ve maddeten kirletmişlerdir. Kıyamet sonrası kurulan yeni âlemde ise hiçbir günah işlenmemiştir ve işlenmeyecektir.
[2> “Siccin” kelimesi “sicn” kökünden gelir. Sicn kelimesi ise, zindan anlamındadır. Zindanın genelde yerin altında olduğu malumdur. “İlliyyin” kelimesi ise yüksekliği ifade eder. Cennet yüksektedir, semavatın fevkinde bulunmaktadır.
Yazar:
Prof.Dr. Şadi Eren
كِتَابٌ أَنزَلْنَاهُ إِلَيْكَ لِتُخْرِجَ النَّاسَ مِنَ الظُّلُمَاتِ إِلَى النُّورِ بِإِذْنِ رَبِّهِمْ “(Bu Kur’ân), Rablerinin izni ile insanları zulümattan nura çıkarman için sana indirdiğimiz bir kitaptır.”
Bu Kur’an, davetinde insanları her türlü dalalet karanlıklarından hidayet nuruna çıkarmak için indirdiğimiz bir kitaptır.“Rablerinin izni ile”Onların karanlıklardan aydınlığa çıkmaları, Rab’lerinin muvaffak kılması ve kolaylaştırmasıyla olacaktır.
إِلَى صِرَاطِ الْعَزِيزِ الْحَمِيدِ “Aziz- Hamid olan Allah’ın yoluna.”Ayetin bu kısmı, “nur”dan bedeldir. Yani, onları karanlıklardan Azîz – Hamîd olanın yoluna çıkarman için…Veya mukadder bir suale cevap olmak üzere, yeni bir cümle başlangıcı da olabilir. Yani, o nur, Azîz – Hamîd olanın yoludur.
Yolun Allaha nisbet edilmesi,
-Ya o yoldan maksadın, Allaha ulaşmak olmasından,
-Ya da o yolu Allahın göstermesindendir.
Bu nisbet yapılırken Allahın Azîz – Hamîd isimlerinin özellikle kullanılmasında şöyle bir tenbih vardır: Bu yolda giden zillet çekmez, bu yolun yolcusu eli boş dönmez.
2- اللّهِ الَّذِي لَهُ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الأَرْضِ “O Allah’ın (yoluna) ki, göklerde ne var ve yerde ne varsa hepsi O’nundur.”
وَوَيْلٌ لِّلْكَافِرِينَ مِنْ عَذَابٍ شَدِيدٍ “Şiddetli bir azabdan dolayı vaykâfirlerin haline!”
Ayet, kitabı inkâr eden ve zulümattan nura çıkmayan kimseler için bir vaîddir.
3- الَّذِينَ يَسْتَحِبُّونَ الْحَيَاةَ الدُّنْيَا عَلَى الآخِرَةِ “Onlar, dünya hayatını ahirete tercih ederler.”
وَيَصُدُّونَ عَن سَبِيلِ اللّهِ “Ve Allah yolundan çevirirler.”İnsanları imandan alıkoymak suretiyle Allahın yolundan engellerler.
وَيَبْغُونَهَا عِوَجًا “Ve onda eğrilik ararlar.”Onu tenkid edebilmek için onda kusur ve arızalar ararlar.
أُوْلَئِكَ فِي ضَلاَلٍ بَعِيدٍ “İşte bunlar, çok uzak bir sapıklık içindedirler.”
İşte onlar haktan saptılar, ondan çok uzakta kaldılar.Uzaklık gerçekte dalâlette olan kimsenin sıfatıdır, ama onun fiili böyle bir uzaklıkla vasfedildi. Bunda, onların haktan ne kadar uzak olduğunu daha kuvvetli bir şekilde anlatmak vardır.
4- وَمَا أَرْسَلْنَا مِن رَّسُولٍ إِلاَّ بِلِسَانِ قَوْمِهِ لِيُبَيِّنَ لَهُمْ “Biz, her peygamberi onlara açıkça anlatması için kavminin diliyle gönderdik.”
Her Peygamber, içinde bulunduğu ve gönderildiği kavmin diliyle onlara konuşmuştur.
Bu, onlara emredilenleri beyan edebilmesi ve muhataplarının da bu şekilde kolayca ve süratli bir şekilde anlamaları içindir. Sonra ilâhî mesajı başkalarına naklederler, manasını tercüme ederler. Böyle olunca peygamberin gönderildiği kavim, Peygamberin onları davet etmesine ve uyarmasına en layık, en uygun kimseler olur. Bunun içindir ki Hz. Peygamber önce kendi aşiretini uyarmakla emredildi.
Şayet muhtelif ümmetlere kendi dilleri üzere kitaplar indirilse, bu müstakil bir i’caz nevi olurdu. Lakin bu,
-Kelâm ihtilafına yol açardı.
-Lafız ve manaların öğreniminde gayret göstermenin faziletini zayi ederdi.
Denildi ki: Ayete şöyle de mana verilebilir: “Biz her Peygamberi O’nun (Hz. Muhammedin) kavminin dili üzere gönderdik.” Yani, Allah bütün kitapları Arabça olarak indirdi. Sonra Hz. Cebrail veya her peygamber, gönderilen kavmin diline tercüme etti.
Ama böyle bir görüş sahih değildir. Ayetin devamında gelen “onlara beyan etmesi için” kısmı, böyle anlamamızı reddeder. Tevrat, İncil ve benzerleri Arablara beyan edilmesi için inmemiştir.
فَيُضِلُّ اللّهُ مَن يَشَاء وَيَهْدِي مَن يَشَاء “Böylece Allah dilediğini dalalette bırakır, dilediğini de hidayete erdirir.”
Allah, dilediklerini imana muvaffak kılmaz. Dilediğini ise hidayete muvaffak kılar.
وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ “O, Azîz’dir – Hakîm’dir.” O, Azîz’dir, meşîetine galebe edilmez. Hakîm’dir, dalâlette bırakması da, hidayet etmesi de ancak hikmetledir.
5- وَلَقَدْ أَرْسَلْنَا مُوسَى بِآيَاتِنَا أَنْ أَخْرِجْ قَوْمَكَ مِنَ الظُّلُمَاتِ إِلَى النُّورِ “And olsun ki Musa’yı âyetlerimizle gönderdik: Kavmini zulümattan nura çıkar.”Onu yed-i beyza ve asa gibi mu’cizelerle gönderdik.
وَذَكِّرْهُمْ بِأَيَّامِ اللّهِ “Ve onlara Allah’ın günlerini hatırlat.”“Eyyamu’l-Arab” denildiğinde, onların savaşları anlaşılır. “Eyyamullah” yani “Allahın günleri” denildiğinde de, helâk olan ümmetlerin başlarına gelen ilâhî felaketler murattır.
Denildi ki: “Eyyamullah” ifadesi, onlara olan nimetleri ve belâları içine alır.
إِنَّ فِي ذَلِكَ لآيَاتٍ لِّكُلِّ صَبَّارٍ شَكُورٍ “Şüphe yok ki bunda çokça sabredip çokça şükreden herkes için nice ayetler vardır.”
Bunda, Allahın belasına sabreden, nimetlerine şükreden kimseler için ibretler vardır. Çünkü böyle biri, onların başına gelen bir belayı veya kendilerine yapılan in’amı duyduğunda ibret alır ve yapması gereken sabır ve şükürle ilgili intibaha gelir.
Denildi ki: Ayette ifade edilen “çokça sabredip çokça şükreden herkes”ten murad, her mü’mindir. Mü’minden böyle bahsedilmesi, sabır ve şükrün mü’minin ünvanı olmasındandır.
6- وَإِذْ قَالَ مُوسَى لِقَوْمِهِ اذْكُرُواْ نِعْمَةَ اللّهِ عَلَيْكُمْ “Musa kavmine demiştiki: “Allah’ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın.”
إِذْ أَنجَاكُم مِّنْ آلِ فِرْعَوْنَ “Hani O, sizi Firavun ailesinden kurtardı.”
يَسُومُونَكُمْ سُوءَ الْعَذَابِ “Onlar sizi en kötü bir azaba sürüyorlardı.”
وَيُذَبِّحُونَ أَبْنَاءكُمْ وَيَسْتَحْيُونَ نِسَاءكُمْ “Ve oğullarınızı boğazlıyor, kadınlarınızı hayatta bırakıyorlardı.”Burada ifade edilen azaptan murat, Bakara ve A’raf sûrelerinde geçen onlarla ilgili azaptan farklıdır. Çünkü orada azap boğazlamak ve öldürmek şeklinde açıklanmıştı. Burada ise boğazlamak atıf yoluyla gelmektedir. Bu durumda burada ifade edilen azap, ya cins bildirir veya onların köle yapılmaları, dayanılmaz işlerde çalıştırılmaları gibi durumları anlatır.
وَفِي ذَلِكُم بَلاء مِّن رَّبِّكُمْ عَظِيمٌ “Ve bunda Rabbinizden size büyük bir bela vardı.”
Burada belanın Allaha nisbet edilmesi, Firavun ve hanedanına O’nun güç ve kudret vermesi, onları hemen cezalandırmayıp mühlet tanıması yönündendir. Şüphesiz Allahu Teâlânın bu şekilde onlara imkân vermesi, bir imtihandır.
Öte yandan ayette işaret edilen durum İsrailoğullarının kurtarılması da olabilir. Bu durumda ayette geçen “belâ” ifadesinden nimet murat edilmiş olur.
7- وَإِذْ تَأَذَّنَ رَبُّكُمْ “Ve hatırlayın ki Rabbiniz size şöyle bildirmişti:”Bu da Hz. Musanın kelamıdır.
لَئِن شَكَرْتُمْ لأَزِيدَنَّكُمْ “Eğer şükrederseniz mutlaka size artırırım.”Ey İsrailoğulları! Size verdiğim Firavundan kurtarmak ve diğer nimetlerime iman ve salih amelle şükrederseniz, nimet nimet üstüne artırırım.
وَلَئِن كَفَرْتُمْ إِنَّ عَذَابِي لَشَدِيدٌ “Ve eğer nankörlük ederseniz, hiç şüphesiz azabım çok şiddetlidir.”Ama size verdiklerime nankörlük yaparsanız, olur ki bu küfranınıza şiddetli bir şekilde azap ederek ceza veririm.
Ekremü’l-Ekremin olan Cenab-ı Hakkın âdeti, vaadî açıktan belirtmek ve vaîdi tarîz yollu söylemektir.[1>
8- وَقَالَ مُوسَى إِن تَكْفُرُواْ أَنتُمْ وَمَن فِي الأَرْضِ جَمِيعًا فَإِنَّ اللّهَ لَغَنِيٌّ حَمِيدٌ “Musa dedi ki: Siz ve yeryüzünde bulunanların hepsi nankörlük etseniz, iyi biliniz ki Allah Ğani’dir –Hamid’dir.”Siz ve arzda olan bütün ins ve cin inkâr etseniz, şüphesiz Allah sizin şükrünüzden Ğanî’dir, muhtaç değildir; Hamîd’dir, zâtında hamde layıktır, bütün meleklerin kendisine hamdettiği Mahmud’dur, bütün mahlukatın zerreleri O’nun nimetlerini yad eder, söylerler. Dolayısıyla sizler küfür ile ancak kendinize zarar verir, daha ziyade olabilecek nimetlerden kendinizi mahrum bırakırsınız ve ayrıca şiddetli bir azaba muhatap edersiniz.
9- أَلَمْ يَأْتِكُمْ نَبَأُ الَّذِينَ مِن قَبْلِكُمْ قَوْمِ نُوحٍ وَعَادٍ وَثَمُودَ وَالَّذِينَ مِن بَعْدِهِمْ “Sizden öncekilerin; Nûh, Âd ve Semûd kavimlerinin ve onlardan sonra gelenlerin haberleri size gelmedi mi?”Bu da Hz. Musa’nın kelâmından olabilir.Veya yeni bir cümle olarak Cenab-ı Hakkın kelâmıdır. لاَ يَعْلَمُهُمْ إِلاَّ اللّهُ “Onları, Allah’tan başkası bilmez.”
Yani, onlardan sonra o kadar çok kavimler geldi ki, onların sayısını ancak Allah bilir. Bundan dolayı İbnu Mes’ud şöyle der: “Nesep ilmiyle uğraşanlar yalan söylemişlerdir.”
جَاءتْهُمْ رُسُلُهُم بِالْبَيِّنَاتِ “Peygamberleri onlara mu’cizeler getirdi.”
فَرَدُّواْ أَيْدِيَهُمْ فِي أَفْوَاهِهِمْ “Onlar ellerini ağızlarına götürdüler.”
“Ellerini ağızlarına götürdüler” ifadesi, değişik şekillerde açıklanmıştır:
-“Ama kendi başlarına kaldıklarında, size karşı kinlerinden dolayı parmaklarını ısırırlar.” (Âl-i İmran, 119) ayetinde nazara verildiği tarzda, peygamberlerin getirdikleri şeylere öfkelerinden ellerini ağızlarına götürüp ısırdılar.
-Şaştıklarından böyle yaptılar.
-Gülmesi gelenin yaptığı gibi, dalga geçmek için böyle yaptılar.
-Peygamberleri susturmak için, ellerini onların ağızlarına götürdüler.
-“Ağzınızı kapatın” şeklinde böyle yaptılar.
-Elleriyle ağızlarına işaret edip onlara bir cevap vermiyeceklerine tenbihte bulundular.
-Peygamberleri konuşturmamak için ellerini onların ağızlarına götürdüler. Buna göre, bu ifadenin bir temsil olması muhtemeldir.
-Peygamberlerin öğütlerini, onlara vahiyle gelen hikmet ve hükümleri yalanlayıp kabul etmemekle, sanki onları geldikleri yere göndermiş oldular.
وَقَالُواْ إِنَّا كَفَرْنَا بِمَا أُرْسِلْتُم بِهِ “Ve dediler ki: Biz sizinle gönderileni inkâr ettik.”
Sizin “bize bunlar bildirildi” şeklinde iddia ettiklerinizi biz inkâr ettik.
وَإِنَّا لَفِي شَكٍّ مِّمَّا تَدْعُونَنَا إِلَيْهِ مُرِيبٍ “Ve bizi çağırdığınız şeyden deşüphelendirici bir kuşku içindeyiz.”
10- قَالَتْ رُسُلُهُمْ أَفِي اللّهِ شَكٌّ فَاطِرِ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ “Onların peygamberleri dedi ki: Gökleri ve yeri yaratan Allah hakkında bir şüphe mi var?”Biz sizi ancak Allaha çağırıyoruz. Onun varlığı ise, delillerin çokluğu ve delâletin gayet açık olmasından dolayı şüphe edilecek bir durum değildir.
Buna şu sözleriyle işaret ettiler.
يَدْعُوكُمْ لِيَغْفِرَ لَكُم مِّن ذُنُوبِكُمْ وَيُؤَخِّرَكُمْ إِلَى أَجَلٍ مُّسَمًّى “O, sizi günahlarınızdan bağışlamak için çağırıyor ve belirlenmiş bir süreye kadar size müsade ediyor.”O, bizleri göndererek sizi imana davet ediyor.“Günahlarınızdan” denilmesi, kendileriyle Allah arasında meselelerde olan günahları ifade eder. Çünkü İslâm, başkalarına yapılan zulümler (kul hakları) dışındakileri siler.
Denildi ki: Kâfirlere olan hitapta, Kur’anın tamamında “günahlarınızdan” şeklinde ifade edildi, ama mü’minlere böyle denilmedi. Bu da mü’minle kâfir arasında günahların bağışlanması meselesinde bir ayırımdır.
Muhtemelen bunda şöyle bir mana vardır: Kâfirlere olan hitapta mağfiret imana terettüp ettirilerek gelmiştir. Mü’minlere olan hitapta ise mağfiret itaate ve günahlardan ve benzeri kötü şeylerden sakınmaya terettüp ettirildiğinden kul hakkından, zulümlerden hariç kalmayı da içine almaktadır.
Ayette geçen “ecel-i müsemma”dan maksat, Allahın belirlediği ve onların ömürlerinin sonu olarak takdir ettiği müddettir. قَالُواْ إِنْ أَنتُمْ إِلاَّ بَشَرٌ مِّثْلُنَا “Dediler: Siz sadece bizim gibi bir insansınız.”Sizin bize bir üstünlüğünüz yok, öyleyse bize değil de nübüvvet niye size verildi? Şayet Allah insanlara peygamberler göndermeyi dileseydi daha efdal olan bir cinsten Peygamber gönderirdi.
تُرِيدُونَ أَن تَصُدُّونَا عَمَّا كَانَ يَعْبُدُ آبَآؤُنَا “Bizi babalarımızın taptıklarından alıkoymak istiyorsunuz.”Siz böyle bir davayla, bizi atalarımızın taptıklarından çevirmek istiyorsunuz.
فَأْتُونَا بِسُلْطَانٍ مُّبِينٍ “O halde bize apaçık bir delil getirin!”
Öyleyse haydi bize üstünlüğünüze ve bu meziyete liyakatinize veya nübüvvet iddianıza delil olacak açık bir mu’cize getirin.
Öyle anlaşılıyor ki, bunlar Peygamberlerinin getirdikleri apaçık delillere
itibar etmediler, sırf işi yokuşa sürmek, inat etmek için başka bir mu’cize istediler.
11- قَالَتْ لَهُمْ رُسُلُهُمْ إِن نَّحْنُ إِلاَّ بَشَرٌ مِّثْلُكُمْ “Onların peygamberleri onlara dediler: (Evet) biz ancak sizin gibi bir insanız.”
وَلَكِنَّ اللّهَ يَمُنُّ عَلَى مَن يَشَاء مِنْ عِبَادِهِ “Lakin Allah kullarından dilediğine nimetini lütfeder.”Peygamberler, bu ifadeleriyle kavimleriyle beşer olma noktasında ortak olduklarını kabul ettiler. Kendilerinin nübüvvetle serfiraz kılınmalarını Allahın fazlı ve kendilerine bir nimeti olarak nazara verdiler.
Ayette, nübüvvetin Allahın bir atâsı (ihsanı) ve zâtında câiz olan şeylerin bazısını bazısına tercih etmenin Allahın bir meşieti olduğuna bir delil vardır.
وَمَا كَانَ لَنَا أَن نَّأْتِيَكُم بِسُلْطَانٍ إِلاَّ بِإِذْنِ اللّهِ “Ve Allah’ın izni olmadıkça bizim size bir delil getirmemiz söz konusu olamaz.”Sizin istemiş olduğunuz mu’cizeleri getirmek bizim gücümüz dâhilinde değildir ki, talep ettiğiniz şeyleri yapabilelim. Bu, Allahın dilemesine bağlı bir durumdur. O da her peygambere böyle mu’cizelerden bir kısmını tahsis eder.
وَعلَى اللّهِ فَلْيَتَوَكَّلِ الْمُؤْمِنُونَ “Mü’minler ancak Allah’a tevekkül etsinler.”
Dolayısıyla biz de sizin inat ve düşmanlığınıza karşı sabretmek hususunda Allaha tevekkül ederiz.
“Mü’minler ancak Allaha tevekkül etsinler” derken tevekkülü icap ettiren şeyi hissettirmek için genel bir ifade kullandılar, ama bununla her şeyden önce kendilerini kastettiler. Ayetin devamı, bunu göstermektedir:
12- وَمَا لَنَا أَلاَّ نَتَوَكَّلَ عَلَى اللّهِ وَقَدْ هَدَانَا سُبُلَنَا “Bize yollarımızı göstermişken, neden biz Allah’a tevekkül etmeyelim?”Allaha tevekkül etmemek için bize hangi mazeret olabilir? Biz o yollarla O’nu tanıyoruz ve bütün işlerin O’nun elinde olduğunu biliyoruz.
وَلَنَصْبِرَنَّ عَلَى مَا آذَيْتُمُونَا “Bize yaptığınız eziyetlere elbette sabredeceğiz.”
Böyle diyerek tevekküllerini ve kâfirlerin onlar aleyhinde yapacakları şeylere aldırmadıklarını te’kid ettiler.
وَعَلَى اللّهِ فَلْيَتَوَكَّلِ الْمُتَوَكِّلُونَ “Tevekkül edenler (başkasına değil), ancak Allah’a tevekkül etsinler.”Öyleyse, tevekkül edenler imanlarından kaynaklanan tevekküllerinde sebât göstersinler, sarsılmasınlar.
13- وَقَالَ الَّذِينَ كَفَرُواْ لِرُسُلِهِمْ لَنُخْرِجَنَّكُم مِّنْ أَرْضِنَآ أَوْ لَتَعُودُنَّ فِي مِلَّتِنَا “İnkâr edenler peygamberlerine dediler: Ya sizi yurdumuzdan sürüp çıkaracağız ya da bizim dinimize döneceksiniz!”
O inatçı kafirler şu iki şıktan birinin olacağına yemin ettiler:
-Ya o peygamberleri beldelerinden çıkarmak
-Ya da peygamberlerin onların dinine dönmesi. Burada dine dönmekten maksat, o dine girmektir, yoksa peygamberler hiçbir zaman kavimlerinin dini üzere değildi.
Ayette hitap her ne kadar peygamberlere ise de, bu hitabın kendisine iman edenlerle beraber her peygambere yapılması da caizdir. Bu durumda, cemaat bir kişiyle (peygamberle) temsil edilmiş olur.
فَأَوْحَى إِلَيْهِمْ رَبُّهُمْ لَنُهْلِكَنَّ الظَّالِمِينَ “Rableri de onlara şöyle vahyetti: Zâlimleri mutlaka helak edeceğiz.”
14- وَلَنُسْكِنَنَّكُمُ الأَرْضَ مِن بَعْدِهِمْ “Ve onlardan sonra sizi mutlaka o arzda yerleştireceğiz.”
“Ve o hırpalanıp ezilmekte olan kavmi de arzın bereketle donattığımız doğusuna ve batısına mirasçı yaptık.” (A’raf, 137) ayetinde de nazara verildiği gibi, onları helâk edip sizi onların arzına ve diyarına yerleştireceğiz.
ذَلِكَ لِمَنْ خَافَ مَقَامِي وَخَافَ وَعِيدِ “İşte bu, makamımdan ve tehdidimden korkan içindir.”
“İşte bu” ifadesiyle, vahyedilen şeye işaret vardır. O da:
-Zâlimlerin helâki,
-Ve Mü’minlerin onların arzına yerleştirilmesidir.
“Makamımdan ve tehdidimden korkan içindir.”
Bu ilâhî vaat, insanların kıyamet günü muhakeme olmak üzere Allahın huzurunda divan durmaları veya benim onların yaptıklarını bilip, kendilerine bildirmem için bunları muhafaza etmemden, veya azap ile olan vaîdimden, veya kafirlere vaat edilen azabımdan korkan kimseler içindir.
15- وَاسْتَفْتَحُواْ “Ve fetih istediler.”Ve düşmanlarına karşı Allahtan fetih istediler.
Veya “Ey Rabbimiz! Bizimle kavmimiz arasını hak ile aç.” (A’raf, 89) ayetinde olduğu gibi, kendileriyle düşmanları arasında hükmedilmesini istediler. Fethi isteyenler peygamberlerdir.
Denildi ki: Zamir kâfirler içindir.
Denildi ki: Zamir, her iki fırka içindir. Çünkü iki taraf da haklının galip gelmesini, batıl yolda olanın helâk olmasını istedi.
وَخَابَ كُلُّ جَبَّارٍ عَنِيدٍ “Ve her zorba inatçı hüsrana uğradı.”
Böylece aralarında hüküm verildi, mü’minler felâh buldu, Allaha isyanda haddi aşan, hakkı kabul etmemekte inat eden her zorba ise iflah olmadı.
Fetih talep etmek kafirlere veya her iki fırkaya raci kılınınca ayetteki haybet, yani eli boş hüsranda kalmak manası daha da etkili bir anlam kazanır.
16- مِّن وَرَآئِهِ جَهَنَّمُ “Ardından da Cehennem vardır.”Her zorba inatçı için, önünde cehennem vardır. Dünyada âdeta cehennemin kenarında durmaktadır, ahirette de oraya gönderilecektir.
Denildi ki: Ayetin manası, “o kimse için hayatının ötesinde cehennem vardır.”
وَيُسْقَى مِن مَّاء صَدِيدٍ “Ve orada kendisine irinli su içirilir.”
O kimse cehenneme gönderilir, orada kendisine cehennem ehlinin derilerinden akan şey, su olarak içirilir.
17- يَتَجَرَّعُهُ وَلاَ يَكَادُ يُسِيغُهُ “Onu yutmaya çalışır, fakat neredeyse boğazından geçiremez.”
Yutkunarak onu içmeye kendini zorlar ama neredeyse boğazından onu geçiremez. Bu da başka bir azap olur, böylece azabı uzar.
وَيَأْتِيهِ الْمَوْتُ مِن كُلِّ مَكَانٍ “Ve her yerden ona ölüm gelir.”
Ölümün sebepleri olan zor ve çetin hâller her taraftan ona gelir, her cihetten onu kuşatır.
Denildi ki: “Her yerden” ifadesi, kıllarının kökünden ayak başparmağına varıncaya kadar “cesedinin her tarafından” demektir.
وَمَا هُوَ بِمَيِّتٍ “Fakat o ölmez.”Ama buna rağmen o kimse ölmez ki istirahat edip kurtulsun!
وَمِن وَرَآئِهِ عَذَابٌ غَلِيظٌ “Arkasından da çetin bir azab gelecektir.”
Böylece onun önünde her vakit daha şiddetli bir azap olur.
Denildi ki: Bundan murat, cehennemde ebediliktir.
Denildi ki: Nefes almasına engel olunmasıdır.
Denildi ki: Ayet, peygamberlerin kıssasından ayrıdır. Mekke ahalisi hakkında nazil olmuştur. Hz. Peygamberin bedduası üzere kıtlığa maruz kalmışlar, yağmur talebinde bulunmuşlardı. Ama ümitleri boşa çıktı, kendilerine yağmur gönderilmedi. Buna bedel Cenab-ı Hak onları cehennemde cehennem ehlinin bedenlerinden akan su ile sulamayı vaat etti.
[1> Ayette şükre mukabil Allahu Teâlâ “mutlaka artırırım” dediği halde, küfran-ı nimete mukabil “şiddetli azap ederim” demeyip, “azabım çok şiddetlidir” buyurdu.
18- مَّثَلُ الَّذِينَ كَفَرُواْ بِرَبِّهِمْ أَعْمَالُهُمْ كَرَمَادٍ اشْتَدَّتْ بِهِ الرِّيحُ فِي يَوْمٍ عَاصِفٍ “Rabblerini inkâr edenlerin amelleri, tıpkı fırtınalı bir günde rüzgârın şiddetle savurduğu bir küle benzer.”
Kâfirlerin şu dünyada,
-Sadaka vermek.
-Sıla-i rahimde bulunmak.
-Muhtaca yardım etmek.
-Köle azat etmek gibi bazı iyi amelleri de olabilir. Bunlardan bir fayda görmeyecekleri, fırtınalı havada savrulan küllere benzetilerek anlatılmıştır. Çünkü bu amelleri, Allahın marifeti ve O’nun rızasını elde etme esasına dayanmıyordu.
Veya amellerinden murat putları için yaptıkları olabilir, bundan bir fayda göremeyeceklerdir.
لاَّ يَقْدِرُونَ مِمَّا كَسَبُواْ عَلَى شَيْءٍ “Kazandıklarından hiçbir şeyi ellerinde tutamazlar.”
Kıyamet günü bu amellerinden hiçbir şey ellerinde kalmayacaktır, çünkü hepsi boşa gitmiştir. Dolayısıyla herhangi bir sevap ellerine geçmeyecektir.
Ayetin bu kısmı, temsilin fezlekesidir.
ذَلِكَ هُوَ الضَّلاَلُ الْبَعِيدُ “İşte asıl uzak sapıklık budur.”“İşte bu” ifadesi, onların kendilerini iyi işler yapıyor sanmalarına mukabil dalalette olmalarına bir işarettir.
Çünkü bu, hak yoldan bütün bütün çıkmaktır.
1ّ9- أَلَمْ تَرَ أَنَّ اللّهَ خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضَ بِالْحقِّ “Görmedin mi Allah gökleri ve yeri hak ile yarattı?”
Allah gökleri ve yeri hikmetle ve olması gereken ideal ölçülerde yarattı.
“Görmedin mi” hitabı Hz. Peygamberedir, ama bundan murat ümmetidir.
Denildi ki: Hitap her bir kâfiredir.
إِن يَشَأْ يُذْهِبْكُمْ وَيَأْتِ بِخَلْقٍ جَدِيدٍ “O, dilerse sizi yok edip yepyeni bir halk getirir.
O, isterse sizi ademe gönderir, sizin yerinize başkalarını yaratır.
Cenab-ı Hak bu ifadeleri gökleri ve yeri yarattığını nazara verdikten sonra söyledi. Dolayısıyla ayetin üst kısmı, son kısmına bir delildir. Çünkü onların asıllarını ve yaratılmalarının gerektirdiği şeyleri yaratan, sonra suretleri tebdil ve özellikleri değiştirmek suretiyle onları meydana getiren zât, onlara bedel başkalarını yaratmaya kâdirdir, bu ona hiç de zor gelmez. Ayetin devamı zâten bu manayı ifade etmektedir:
2ّ0- وَمَا ذَلِكَ عَلَى اللَّهِ بِعَزِيزٍ “Bu, Allah’a hiç de güç bir şey değildir.”Çünkü O,
-Lizâtihi kudret sahibidir.
-Bir şeye gücünün yetip başkasına yetmemesi gibi bir durum söz konusu değildir.
Elbette böyle olan, iman edilmeye, sevabını umarak ve kıyamet günü cezasından korkarak ibadet edilmeye layıktır.
21- وَبَرَزُواْ لِلّهِ جَمِيعًا “(Kıyamet günü) İnsanların hepsi Allah’ın huzuruna çıktılar.”
İnsanlar kıyamet günü Allahın emri ve muhasebesi için kabirlerinden çıkarlar.
Veya ayetten murat, onların her şeylerinin açığa çıkması olabilir. Çünkü onlar bir takım çirkin işleri gizlice yapıyor ve bunların Allaha gizli kalacağını zannediyorlardı. Kıyamet günü olduğunda nefislerinde gizledikleri de ortaya çıkar.
Ayette bunun geçmiş zaman sığasıyla anlatılması, vukuunun tahakkukunu ifade içindir.
فَقَالَ الضُّعَفَاء لِلَّذِينَ اسْتَكْبَرُواْ إِنَّا كُنَّا لَكُمْ تَبَعًا فَهَلْ أَنتُم مُّغْنُونَ عَنَّا مِنْ عَذَابِ اللّهِ مِن شَيْءٍ “Derken, zayıflar büyüklük taslayanlara şöyle dediler:Bizler, sizlere uymuştuk. Şimdi siz, Allah’ın azabından en ufak bir şeyi bizden savabilir misiniz?”
Bunların “zayıf” diye nitelendirilmesi, görüş itibarıyla zayıf olmalarını ifade içindir.
İşte bu zayıf karakterli tebea, kendilerini peşlerine takan ve günahlara sevkeden reislerine şöyle derler:
“Bizler, peygamberleri yalanlamada ve nasihatlerinden yüz çevirmede size tâbi olduk.
O önde gelen kâfirler, kendilerine tâbi olanların ayıplamalarına karşılık yaptıklarına bir mazeret olmak üzere şöyle derler:
قَالُواْ لَوْ هَدَانَا اللّهُ لَهَدَيْنَاكُمْ “Onlar da dediler ki: Allah bizi hidayete erdirseydi, biz de size doğru yolu gösterirdik.”Şayet Allah bizi imana sevketse ve muvaffak kılsaydı, biz de sizi doğru yola iletirdik. Lakin biz yoldan çıktık, sizi de yoldan çıkardık.
Yani, kendimiz için hangi yolu seçmişsek, size de o yolu seçtik.
Veya “Şayet Allah bizi azaptan kurtulma yoluna sevketse, biz de sizi o yola sevkederdik ve şimdi sizi azaba maruz kıldığımız gibi, o zaman azabı sizden giderirdik. Lakin ne çare, kurtuluş imkânımız kalmadı, o yol bize kapandı.
سَوَاء عَلَيْنَآ أَجَزِعْنَا أَمْ صَبَرْنَا “Feryat da etsek, sabır da göstersek artık bizim için bir şey değişmez.”
مَا لَنَا مِن مَّحِيصٍ “Bizim için kaçacak bir yer yoktur.”Bizim için azaptan sığınacak, kaçacak bir yer yok.Ayette geçen “mahîs” ifadesi hem mekân, hem de masdar için kullanıldığından, birinciye göre mana üstteki gibi olur. İkinciye göre ise: “Bizim için artık azaptan kaçmak söz konusu değil.”
“Feryat da etsek, sabır da göstersek artık bizim için bir şey değişmez” ifadesinin, hem küfrün önderlerinin, hem de onlara tâbi olanların ortak ifadesi olması caizdir. Nitekim şu rivayet de böyle olmasını teyid eder:
Onlar derler ki: “Haydi gelin, feryat edelim.” Böylece beşyüz yıl feryad eder, sızlanırlar, ama bu kendilerine bir fayda sağlamaz. Bunun üzerine “gelin sabredelim” derler, beşyüz yıl sabrederler. Sonra da “feryat da etsek, sabır da göstersek artık bizim için bir şey değişmez” derler.
22- وَقَالَ الشَّيْطَانُ لَمَّا قُضِيَ الأَمْرُ “İş bitirilince şeytan onlara şöyle dedi:”
Herkes hakkında hüküm verilip ehl-i cennet cennete, ehl-i cehennem cehenneme alındığında, şeytan cin ve insin şakîlerine hitaben şöyle der:
إِنَّ اللّهَ وَعَدَكُمْ وَعْدَ الْحَقِّ وَوَعَدتُّكُمْ فَأَخْلَفْتُكُمْ “Şüphesiz ki Allah size gerçek vaatte bulundu, ben de size vaat ettim, ama yerine getirmedim!”
Yani Allah, öldükten sonra diriltmeyi ve amellerin karşılığını vermeyi vaat etti ve vaadini yerine getirdi.
Ben de “öldükten sonra dirilmek yok, hesaba çekilmek yok. Şayet varsa bile putlar size şefaat eder” diyerek batıl şeyler vaat ettim.
وَمَا كَانَ لِيَ عَلَيْكُم مِّن سُلْطَانٍ إِلاَّ أَن دَعَوْتُكُمْ فَاسْتَجَبْتُمْ لِي “Zaten benim size karşı bir gücüm yoktu. Ancak ben sizi çağırdım, siz de geldiniz.”Benim size karşı zorla küfre ve günahlara sevk etme gücüm yoktu. Ancak vesveselerimle sizi o yola davet edebilirdim, onu yaptım.Siz de koşup bana icabet ettiniz.
فَلاَ تَلُومُونِي وَلُومُواْ أَنفُسَكُم “O halde beni kınamayın, kendi kendinizi kınayın!”
Öyleyse benim vesvesemden dolayı beni kınamayın. Çünkü düşman olduğu size bildirilen birinin, vesvese vermesinden dolayı kınanmaması gerekir.
Rabbiniz davet ettiğinde O’na itaat etmediniz. Ama ben davet ettiğimde bana itaat ettiniz. Dolayısıyla beni değil, kendinizi kınayın.
Mu’tezile mezhebi, böyle ayetlerle insanın kendi fiillerinde tamamen müstakil olduğuna delil getirdi. Gerçekte ise bunlarda onlara delil olacak bir durum söz konusu değildir. Çünkü, fiillerin insanlara nisbet edilebilmesi için insanın kendi fiilinde “kesb” denilen herhangi bir etkisinin olması yeterlidir. Ehl-i sünnet, bunu esas almaktadır.[1>
مَّا أَنَاْ بِمُصْرِخِكُمْ وَمَا أَنتُمْ بِمُصْرِخِيَّ “Ne ben sizi kurtarabilirim, ne de siz beni kurtarabilirsiniz!”
إِنِّي كَفَرْتُ بِمَآ أَشْرَكْتُمُونِ مِن قَبْلُ “Ben, önceden beni Allah’a ortak koşmanızı da kabul etmedim.”
“Kıyamet günü de kendilerini Allah’a ortak koşmanızı inkâr ederler.” (14) ayetinde olduğu gibi, şeytan da “Bugün ben, dünyada beni Allaha şerik yapmanızı inkâr ediyorum” diyerek kendi dostlarından teberri eder.
Veya mana şöyle olabilir:
Ben sizi putlara ibadete ve benzeri şeylere davet ettiğimde siz bana itaat ederek beni Allaha şerik yaptınız. Hâlbuki Allah benim Âdeme secde etmemi emretmişti de ben reddetmiş, küfre düşmüştüm.[2>
إِنَّ الظَّالِمِينَ لَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ “Doğrusu zalimler için acı bir azab vardır!”
Bu, şeytanın kelamının tetimmesidir.
Veya yeni bir cümle olarak Allahın bildirdiği bir durumdur.
Böyle şeyleri hikâye yoluyla anlatmakta, muhataplara hem bir kolay anlama lütfu, hem de kendilerini hesaba çekmeleri ve akibetlerini düşünmeleri hususunda bir uyarı vardır.
23- وَأُدْخِلَ الَّذِينَ آمَنُواْ وَعَمِلُواْ الصَّالِحَاتِ جَنَّاتٍ “İman edip salih ameller işleyenler, cennetlere konulurlar.”Onları cennete alanlar, meleklerdir.
تَجْرِي مِن تَحْتِهَا الأَنْهَارُ “(Cennet bahçelerinin) altından ırmaklar akar.”
خَالِدِينَ فِيهَا بِإِذْنِ رَبِّهِمْ “Rablerinin izniyle orada daimîdirler.”
تَحِيَّتُهُمْ فِيهَا سَلاَمٌ “Oradaki birbirlerine iyi dilek temennileri
“selâm”dır.”
[1>Yani, insanın Allah nezdinde sorumlu olabilmesi için Mu’tezilenin dediği tarzda “kendi fiillerinin yaratıcısı” olması gerekmez. “Kesb” denilen cüzî bir mübaşeret, bir temas yeterlidir. İnsan, kendi fiillerinin yaratıcısı değildir, ama o fiiller kendinden bir teşebbüsle meydana geldiği için o fiillerinden tamamen sorumludur.
[2>Ben Allaha bile itaat etmemişken siz tutup bana kul – köle oldunuz.
2ّ4- أَلَمْ تَرَ كَيْفَ ضَرَبَ اللّهُ مَثَلاً “Görmedin mi? Allah nasıl bir misal verdi?”
كَلِمَةً طَيِّبَةً كَشَجَرةٍ طَيِّبَةٍ أَصْلُهَا ثَابِتٌ وَفَرْعُهَا فِي السَّمَاء “Kelime-i tayyibe(güzel bir söz), kökü (yerde) sabit, dalları gökte olan güzel bir ağaç gibidir.”
25- تُؤْتِي أُكُلَهَا كُلَّ حِينٍ بِإِذْنِ رَبِّهَا “(O ağaç) Rabbinin izniyle her zaman meyve verir.”
وَيَضْرِبُ اللّهُ الأَمْثَالَ لِلنَّاسِ لَعَلَّهُمْ يَتَذَكَّرُونَ “Öğüt alsınlar diye Allah insanlara böyle misaller getirir.”Çünkü böyle darb-ı meseller getirmek, meseleleri misallerle anlatmak daha ziyade anlaşılmasına ve öğüt alınmasına sebeptir. Zira misalle anlatmak manaları tasvîrdir ve onları hisse yaklaştırmaktır.
26- وَمَثلُ كَلِمَةٍ خَبِيثَةٍ كَشَجَرَةٍ خَبِيثَةٍ اجْتُثَّتْ مِن فَوْقِ الأَرْضِ “Kelime-i habisenin (kötü sözün) durumu da, köksüz bir ağaca benzer.”
مَا لَهَا مِن قَرَارٍ “Onun bir kararı yoktur.”Çünkü kökleri derine inmemiş olup, yere yakındır.
Ayette geçen kelime ve ağaç değişik şekillerde açıklanmıştır:
Kelime-i tayyibe, kelime-i tevhid, İslâma davet ve Kur’an ile açıklanmıştır.
Kelime-i habise ise; Allaha şirk koşmak, küfre çağırmak ve hakkı yalanlamak ile tefsir edilmiştir.
Belki de bunlardan murat, bunların hepsidir.Öyleyse kelime-i tayyibe, hakkı anlatan veya salaha çağıran kelâmdır. Kelime-i habise ise, bunun hilafına olandır.
Şecere-i tayyibe (hoş ağaç) hurma ile açıklanmıştır. Bu, Hz. Peygamberden de rivayet edilmiştir.Şecere-i Tayyibe, “cennette bir ağaç” şeklinde de tefsir edilmiştir.
Şecere-i habise (nâhoş ağaç) ise hanzale ile açıklanmıştır. Muhtemelen bundan murat, bunların hepsidir.
2ّ7- يُثَبِّتُ اللّهُ الَّذِينَ آمَنُواْ بِالْقَوْلِ الثَّابِتِ فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَفِي الآخِرَةِ “Allah,iman edenleri, dünya hayatında da, ahirette de sağlam bir söz üzerinde sabit kılar.”Ehl-i iman olanlar delile dayanmaları ve imanın kalplerinde tam yerleşmesiyle hak üzere sebât ederler.
Şu dünya hayatında Hz. Zekeriya, Hz. Yahya, Hz. Cercis, Şem’un ve Ashab-ı Uhdud gibi dinlerinden dolayı çetin imtihanlarla karşılaşsalar da, asla dönmezler, imanlarında devam ederler.
Ahirette de inançlarının sorgulandığı yerde kem küm etmezler, kıyamet gününün korkulu halleri onları dehşete düşürmez.
Rivayet edilir ki, Hz. Peygamber bir defasında mü’minin ruhunun kabzedilmesini anlatmıştı. Ardından şöyle buyurdu: “Sonra onun ruhu cesedine iade edilir, iki melek gelir, onu kabrinde oturturlar ve ona şöyle sorarlar:
-Rabbin kim?
-Dinin ne?
-Peygamberin kim?
O kimse “Rabbim Allah, dinim İslâm, Peygamberim Hz. Muhammed” diye cevap verir. O zaman semâdan bir ses “kulum doğru söyledi” diye nida eder. İşte bu, “Allah, iman edenleri, dünya hayatında da, ahirette de sağlam bir söz üzerinde sabit kılar” ayetinin manasıdır.
وَيُضِلُّ اللّهُ الظَّالِمِينَ “Allah zalimleri ise saptırır.”
Allah,
-Taklitle yetinip hakka ulaşmayan,
-Fitnelerin olduğu yerlerde sebât edemeyen ve böylece nefislerine zulmetmiş olanları ise yoldan saptırır.
وَيَفْعَلُ اللّهُ مَا يَشَاء “Ve Allah, dilediğini yapar.”
Ve Allah bazılarına sebât vermek, diğerlerini de saptırmak gibi, dilediği fiili yapar. Fiillerinden dolayı kimsenin O’na herhangi bir itiraz hakkı olamaz.
2ّ8- أَلَمْ تَرَ إِلَى الَّذِينَ بَدَّلُواْ نِعْمَةَ اللّهِ كُفْرًا وَأَحَلُّواْ قَوْمَهُمْ دَارَ الْبَوَارِ “Allah’ın nimetlerine nankörlükle karşılık veren ve kavimlerini helak yurduna sevk edenleri görmedin mi?”
Bunlar, nimete şükür ile karşılık vermek yerine nankörlükle mukabele ettiler.
Veya nimetin kendisini küfre tebdil ettiler. Çünkü onlar, nimete nankörlük yaptıklarında, o nimet kendilerinden alındı, böylece o nimeti terk etmiş ve ona bedel nankörlüğü elde etmiş oldular. Mekke ehli gibi… Çünkü Allah onları yarattı, hareme yerleştirdi, Ka’benin görevlileri yaptı, kendilerine rızık kapılarını açtı, Hz. Muhammed (asm) ile onları şereflendirdi. Ama onlar bütün bunlara nankörlük ile küfre düştüler, Allah da yedi yıl boyunca onlara kıtlık verdi. Bedir Savaşında bir kısmı öldürüldü ve zillete maruz kaldılar. Böylece nimet kendilerinden selbedildi, küfürle/ nankörlükle anılır oldular.
Hz. Ömer ve Hz. Ali’den ayetle ilgili şöyle nakledilir: “Ayette anlatılanlar Kureyşten Benî Muğîre ve Beni Ümeyye kabileleridir. Benî Muğîreyi Bedir savaşında yendiniz. Benî Ümeyye ise, belli bir vakte kadar nimetlendi.”
“Kavimlerini helak yurduna sevk edenleri…”Ve onlar, küfürde kendilerine taraftar olan kavimlerini küfre sevk ederek helâk yurduna sürüklediler. Helak yurdundan maksat, cehennemdir.
29- جَهَنَّمَ يَصْلَوْنَهَا “Onlar, cehenneme girecekler.”
وَبِئْسَ الْقَرَارُ “O, ne kötü karargâhtır.”
3ّّّ0- } وَجَعَلُواْ لِلّهِ أَندَادًا لِّيُضِلُّواْ عَن سَبِيلِهِ “Yolundan saptırmak için Allah’a eşler koştular.”“Allahın yolundan” murat, tevhiddir. Aslında Allaha şerikler edinmekten maksatları sapmak veya saptırmak değildi. Ama neticesi bu olunca, maksat gibi ifade edildi.
قُلْ تَمَتَّعُواْ “De ki: Keyif sürün bakalım!”
Şehevanî şeylerle veya putlara ibadet etmek suretiyle keyfinize bakın! Putlara ibadet de bir nevi kendisiyle keyif sürülenlerden sayılır.
Tehdidin emir suretiyle yapılmasında, tehdidi gerektiren fiilin, tehdîd edilen şeye yol açması sebebiyle, sanki matlup gibi olduğunu ve her ikisinin de (yani onların şerikler edinmesi ve bunun sonucu olarak cehenneme atılmalarının) mutlaka olacağını bildirmek vardır. Bundan dolayı, ayetin devamında şöyle denildi:
فَإِنَّ مَصِيرَكُمْ إِلَى النَّارِ “Sonunda varacağınız yer ateştir.”
Ayetin üslûbundan öyle anlaşılıyor ki, “keyif sürün bakalım!” emrine muhatap olanlar, büsbütün küfre dalmaları sebebiyle, itaat edilen bir âmir tarafından böyle yapmaya memur gibidirler.
31- قُل لِّعِبَادِيَ الَّذِينَ آمَنُواْ يُقِيمُواْ الصَّلاَةَ “İman eden kullarıma söyle:Namazı dosdoğru kılsınlar.”
Cenab-ı Hakkın ehl-i iman hakkında “kullarım” demesinde,
-Onların şanlarını yüceltmek,
-Ubudiyetin (Allaha kul olmanın) hakkını onların verdiğine bir tenbih vardır.
وَيُنفِقُواْ مِمَّا رَزَقْنَاهُمْ سِرًّا وَعَلانِيَةً مِّن قَبْلِ أَن يَأْتِيَ يَوْمٌ لاَّ بَيْعٌ فِيهِ وَلاَ خِلاَلٌ “Alış-veriş ve dostluğun olmadığı bir günün gelmesinden önce, kendilerine rızık olarak verdiklerimizden açık ve gizli (Allah yolunda) infak etsinler.”
Ayetin üslûbunda, Cenab-ı Hakkın kendilerinden “kullarım” diye bahsettiği bu kimselerin Hz. Peygambere itaatte çok ileri olduklarını, bundan dolayı da Onun emrinin hemen akabinde emredileni yaptıklarını bildirmek vardır.
En güzeli, farzları açıktan, nafileleri ise gizlice yapmaktır.
Kıyamet günü geldiğinde,
-Kişi şu dünyada ihmâl ettiği şeyleri telafi imkanı bulamaz veya fidye ile kendini kurtaramaz.
-Artık o günde bir dost aracılığıyla da kurtulamaz.[1>
Ayette şu mana da düşünülebilir:
O kıyamet günü geldiğinde, dünyadaki alış-veriş, dostluk gibi şeyler fayda vermeyecek, kişi ancak Allah yolunda infak ettiklerinden istifade edecektir.
32- اللّهُ الَّذِي خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضَ “O Allah ki; gökleri ve yeri yarattı.”
وَأَنزَلَ مِنَ السَّمَاء مَاء فَأَخْرَجَ بِهِ مِنَ الثَّمَرَاتِ رِزْقًا لَّكُمْ “Gökten bir su indirdi de, onunla size rızık olmak üzere semeratı çıkardı.”Ayette geçen “semerat” ifadesi, yiyecek ve giyeceklerin hepsini içine alır.
وَسَخَّرَ لَكُمُ الْفُلْكَ لِتَجْرِيَ فِي الْبَحْرِ بِأَمْرِهِ “Emri gereğince denizde yüzüp gitmeleri için gemileri hizmetinize musahhar kıldı.”
وَسَخَّرَ لَكُمُ الأَنْهَارَ “Nehirleri hizmetinize musahhar kıldı.”
Ve o nehirleri faydalanmanıza ve tasarrufunuza müheyya kıldı.
Denildi ki: Bunların insana musahhar kılınması, nasıl faydalanılacağının insana öğretilmesidir.
33- وَسَخَّر لَكُمُ الشَّمْسَ وَالْقَمَرَ دَآئِبَينَ “Peşpeşe yörüngelerinde hareket eden güneşi ve ayı size musahhar kıldı.”Güneş ve ay, kendi yörüngelerinde yol alırlar, münavebe ile âlemimizi aydınlatırlar, canlı – cansız şeylerin faydalı hale gelmesinde görev yaparlar.
وَسَخَّرَ لَكُمُ اللَّيْلَ وَالنَّهَارَ “Geceyi ve gündüzü size musahhar kıldı.”
Gece ve gündüz, insanların istirahati ve geçimi için peşpeşe gelirler.
34- وَآتَاكُم مِّن كُلِّ مَا سَأَلْتُمُوهُ “O, istediğiniz her şeyden size verdi.”
“İstediğiniz” ifadesinden murat, insan istesin veya istemesin ihtiyacı olan her şeydir.
Ayette geçen مَا “Ma” ifadesi nefiyde de kullanılabilir. Bu durumda
mana şöyle olur: “Siz istemediniz ama, biz ihtiyacınız olan her şeyi verdik.”
وَإِن تَعُدُّواْ نِعْمَتَ اللّهِ لاَ تُحْصُوهَا “Eğer Allah’ın nîmetini sayacak olsanız, sayıp bitiremezsiniz.”Bunların nevilerini bile sayamazsınız, nerde kaldı fertlerini sayabilesiniz! Çünkü, o nimetlerin fertlerinin bir sonu yoktur.
إِنَّ الإِنسَانَ لَظَلُومٌ كَفَّارٌ “Doğrusu insan çok zalim, çok nankördür.”
İnsan, şükründen gaflet ederek nimete zulmetmiş olur.
Veya nefsini mahrumiyete maruz bırakarak zulmeder.
Denildi ki: İnsan zalumdur, darlık zamanı hâlinden şikâyet eder, feryadı basar. Keffar’dır, nimet zamanı hırsla toplar, başkasına da vermez.
[1> Bunlar, şu dünyada olabilen şeylerdir. Pek çok ihmalleri olan kişi, aklı başına geldiğinde bunları telâfi edebilir. Öte yandan, çok zor durumda kaldığında, bir dostunun aracılığıyla kurtulabilir. Ama kıyamet günü geldiğinde bu imkânlar olmayacak, herkes o güne kadar neler yapmışsa onların karşılığını görecektir.
35- وَإِذْ قَالَ إِبْرَاهِيمُ رَبِّ اجْعَلْ هَذَا الْبَلَدَ آمِنًا “Hani İbrahim şöyle demişti: Rabbim! Bu beldeyi güvenli kıl.”Beldeden murat, Mekke’dir.Bakara sûresinde “Rabbim! Bunu emin bir belde kıl” şeklinde benzeri bir ayet geçmişti. (Bakara, 126)Aralarında şöyle bir fark vardır:
Burada, Mekkeden korkunun giderilmesi ve emniyetli bir yer olması istenirken, orada emin beldelerden bir belde olması talep edilmiştir.
وَاجْنُبْنِي وَبَنِيَّ أَن نَّعْبُدَ الأَصْنَامَ “Beni ve evladımı putlara tapmaktan uzak tut!”
Ayette, peygamberlerin ismetinin Allahın tevfik ve hıfzı ile olduğuna bir delil vardır.
Ayet, zahiri ile, putlara tapmaktan uzak olmanın Hz. İbrahim’in torunlarını ve bütün nesillerini içine aldığını göstermez.
İbnu Uyeyne, bu ayetten delil getirerek Hz. İsmailin neslinin puta tapmadığını iddia eder. Ona göre, onların etrafında döndükleri bir taş vardı, buna “devvar” adını vermişlerdi. Diyorlardı ki: “Ka’be bir taştır. Biz nereye bir taş koyarsak, o da Ka’be yerine geçer.’’[1>
36- رَبِّ إِنَّهُنَّ أَضْلَلْنَ كَثِيرًا مِّنَ النَّاسِ “Rabbim! Çünkü onlar (putlar) insanlardan birçoğunu yoldan saptırdılar.”İşte bundan dolayı ben Sen’den ismet istedim ve onların saptırmasından Sana sığındım.Ayette “saptırmak” fiilinin putlara isnad edilmesi, sebebiyet itibariyledir. Şu ayette olduğu gibi: “Dinlerini bir oyun ve bir eğlence edinen ve dünya hayatının kendilerini aldattığı kimseleri terket!” (En’am 70)[2>
فَمَن تَبِعَنِي فَإِنَّهُ مِنِّي “Artık kim bana uyarsa, o bendendir.”
وَمَنْ عَصَانِي فَإِنَّكَ غَفُورٌ رَّحِيمٌ “Ve kim de bana karşı gelirse, şüphesiz Sen Ğafur – Rahim’sin.”Doğrudan veya tevbeye muvaffak kıldıktan sonra onu bağışlamaya ve ona merhamet etmeye kâdirsinAyette, Allahu Teâlânın şirk dâhil bütün günahları affetmesine bir delil vardır. Ancak, Allahu Teâlâ şirk hususunda vaîdde bulunmuştur. Bu da onunla diğer günahlar arasında bir farktır.[3>
37- رَّبَّنَا إِنِّي أَسْكَنتُ مِن ذُرِّيَّتِي بِوَادٍ غَيْرِ ذِي زَرْعٍ عِندَ بَيْتِكَ الْمُحَرَّمِ “Ya Rabbena! Neslimden bir kısmını senin Beyt-i Muharreminin yanında, çorak bir vadiye yerleştirdim.”
Bundan murat, oğlu İsmail ve evlatlarıdır. Çünkü her ne kadar kendi neslinden sadece Hz. İsmaili oraya yerleştirmişse de, O’nun yerleştirilmesi diğerlerini de tazammun etmiştir.
“Çorak bir vadiye yerleştirdim.”Bundan murat Mekke vâdisidir. Mekke vâdisi taşlıktır, üzerinde bir şey bitmez.
Ka’beye “Beyt-i Muharrem” denmesi,
-Ona saldırmanın haram kılınması,
-Onu küçük görmenin yasaklanması,
-Zorba hükümdarların bile ona tazimde bulunması,
-Tufandan mahfuz kalması, suların orayı istila etmemesi yönlerindendir.[4 >Bundan dolayı Ka’beye “atîk” de denilmiştir.[5>
Hz. İbrahim şayet ilk gelişinde bu duayı yapmışsa, bunu ya zâten Ka’benin hürmet edilişine binaen söylemiştir veya ilerde hürmet edileceğine binaen böyle demiştir.
Rivayete göre, Hacer, Hz. İbrahimin hanımı Sâre’nin kölesi idi. Sare, onu Hz. İbrahime hibe etti. Hacer, Hz. İsmaili dünyaya getirince, Sare onları kıskandı, Haceri ve İsmaili yanlarından çıkarması hususunda Hz. İbrahimden söz aldı. Hz. İbrahim de onları Mekkeye götürdü. Allahu Teâlâ Zemzem suyunu açığa çıkardı. O civardan geçen Cürhüm kabilesi uzaktan kuşlar gördüler “ancak su olan yerde kuş olur” deyip oraya geldiler. Orada Hz. Hacer ve oğlu Hz. İsmaili gördüler. “Bizi suyuna ortak yap, biz de hayvanlarımızın sütüne seni ortak yapalım” dediler. Hz. Hacer kabul edince, oraya yerleştiler.
رَبَّنَا لِيُقِيمُواْ الصَّلاَةَ “Ya Rabbena, namazı dosdoğru kılmaları için böyle yaptım.”
Ya Rabbi, benim bu yerleşime ve rızık elde etmeye uygun olmayan bu yerde onları bırakmam, ancak Senin Beytinin yanında namazlarını kılsınlar diyedir.
Hz. İbrahimin “Rabbena” nidasını tekrar etmesi ve ortada tekrar söylemesi, neslinin bir kısmını oraya yerleştirmesinden asıl maksadının namazlarını kılmaları, Beyt’e komşuluk yapmaları olduğunu bildirmek içindir. Duadan maksadı, Cenab-ı Hakkın onları buna muvaffak kılmasıdır.
فَاجْعَلْ أَفْئِدَةً مِّنَ النَّاسِ تَهْوِي إِلَيْهِمْ “Artık insanlardan bir kısmının kalplerini onlara meylettir.”
Hz. İbrahim, duasında “insanların bir kısmının kalplerini onlara meylettir” dedi. Bununla alakalı denildi ki:
“Bir kısmının” demeyip de “insanların kalplerini…” deseydi Faris ve Rum da oraya gelirdi, Yahudî ve Hristiyanlar da haccederlerdi.”
وَارْزُقْهُم مِّنَ الثَّمَرَاتِ “Ve onları semerat ile rızıklandır.”Hiçbir şey bitmeyen bir vâdide oturmalarına rağmen, onları her türlü semerelerle rızıklandır.
لَعَلَّهُمْ يَشْكُرُونَ “Ola ki şükrederler.”
Allahu Teâlâ, Hz. İbrahimin duasına icabet etti. Orayı emniyet içinde hür met edilen bir bölge kıldı. Her türlü rızıklar oraya sevkedildi. Hatta öyle ki, aynı günde orada bahar, yaz ve sonbahar meyvelerini bulmak mümkündür.
38- رَبَّنَا إِنَّكَ تَعْلَمُ مَا نُخْفِي وَمَا نُعْلِنُ “Ey Rabbimiz! Şüphesiz Sen bizim gizlediğimizi de açığa vurduğumuzu da bilirsin.”
Sen bizlerin alenî hâllerimizi bildiğin gibi, gizli hallerimizi de bilirsin. Sen bizim hâllerimizi ve maslahatlarımızı en iyi bilen ve bize bizden daha merhametli olansın. Dolayısıyla, bir talepte bulunmaya ihtiyaç yok. Lakin Sana ubudiyetimizi izhar ve rahmetine muhtaç olduğumuzu bildirmek ve nezdinde olana bir an önce ulaşmak istediğimizi göstermek için dua ediyoruz.
Denildi ki: Ya Rabbena, Sen bizim gizlemiş olduğumuz ayrılık vecdini ve açıktan gösterdiğimiz Sana olan tazarrumuzu ve tevekkülümüzü bilirsin.
“Rabbena” ifadesinin tekrarlanması, tazarruda ve Allaha ilticada daha ziyade bir iştiyakı göstermek içindir.
وَمَا يَخْفَى عَلَى اللّهِ مِن شَيْءٍ فَي الأَرْضِ وَلاَ فِي السَّمَاء “Yerde ve gökte,hiçbir şey Allah’a gizli kalmaz.”Çünkü, Allahın ilmî zâtîdir, bu ilmin bütün bilinenlere nisbeti eşittir.
39- الْحَمْدُ لِلّهِ الَّذِي وَهَبَ لِي عَلَى الْكِبَرِ إِسْمَاعِيلَ وَإِسْحَقَ “İhtiyarlık halimde bana İsmail’i ve İshak’ı lutfeden Allah’a hamd olsun.”
Cenab-ı Hak, İsmail ve İshakı Hz. İbrahime ileri yaşta ve çocuğu olmaktan ümit kalmadığı bir zamanda vermişti.
Hz. İbrahimin, duasında “ihtiyarlık hâlimde” deyişi nimetin büyüklüğünü göstermek ve bunda Cenab-ı Hakkın ihsanlarını izhar etmek içindir. Rivayete göre, doksan dokuz yaşındayken İsmail, yüz oniki yaşındayken de İshak dünyaya geldi.
إِنَّ رَبِّي لَسَمِيعُ الدُّعَاء “Şüphesiz ki Rabbim duayı işitendir.”
Cenab-ı Hakkın duayı işitmesinden murat, ona icabet etmesidir.
Ayette, Hz. İbrahim’in çocuk sahibi olmak için Allaha dua ettiği, O’nun da Hz. İbrahim artık ümidini kesmiş bir halde iken icabet ettiğini hissettirmek vardır. Böyle bir durum, daha büyük ve daha aşikâr bir nimettir.
40- رَبِّ اجْعَلْنِي مُقِيمَ الصَّلاَةِ وَمِن ذُرِّيَّتِي “Ey Rabbim! Beni namazını
dosdoğru kılanlardan eyle! Zürriyetimden bir kısmını da…”
رَبَّنَا وَتَقَبَّلْ دُعَاء”Ey Rabbimiz! Duamı kabul et!”
Hz. İbrahimin “Zürriyetimden bir kısmını da” deyip, neslinin tamamını istememesi
-Ya Allahın O’na bildirmesindendir.
-Veya geçmiş ümmetlerde âdetinden anlaşıldığına göre, neslinden bir kısmının kâfir olacağını bilmesindendir.
41- رَبَّنَا اغْفِرْ لِي وَلِوَالِدَيَّ وَلِلْمُؤْمِنِينَ يَوْمَ يَقُومُ الْحِسَابُ “Ey Rabbimiz! Herkesin hesaba çekileceği günde beni, ana-babamı ve mü’minleri bağışla!”
[1> Aslında ayette anlatılan bir duadır. Hz. İbrahim hem kendisinin, hem de neslinin putlardan uzak kılınmasını talep etmiştir. Velev peygamber de olsa, her dua aynıyla kabul edilecek diye bir şey yoktur. Hz. Nûhun öz oğlunun küfür üzere öldüğü Kur’anda anlatılır. (Hûd, 45-47) Böyle olunca, bu ayetten hareketle “Hz. İbrahim’in neslinden puta tapan kimse gelmemiştir” denilmesi uygun olmaz.
[2>Bu ayette aldatmak dünya hayatına nisbet edilmiştir.
[3>Bir başka ayette, Allahın kendisine şirk koşulması dışında bütün günahları dilerse bağışlayacağı nazara verilmektedir. (Nisa, 48)
[4>Muhtemelen Beydâvînin yaşadığı zamana kadar Ka’beyi sular istila etmemişti. Ancak 1941 ve 1974 yıllarında Ka’be şiddetli yağışlar sebebiyle sele maruz kaldı. Şüphesiz böyle bir sel felaketi, onun korunmuş olmasına engel değildir. Çünkü o, yapılış gayesine uygun bir şekilde, tek Allaha ibadet edilen en eski mabed olarak devam etmektedir. Bu da onun korunmuş olması için yeterlidir.
[5> Bak. Hacc, 29 ve 33.
42- وَلاَ تَحْسَبَنَّ اللّهَ غَافِلاً عَمَّا يَعْمَلُ الظَّالِمُونَ “Sakın zalimlerin yaptıklarından Allah’ın gâfil olduğunu sanma!”Hitap, Hz. Peygamberedir. Hz. Peygamber zâten böyle olduğuna inanmakla beraber, Ona bu şekilde hitap edilmesi, Allahın onların hâllerine ve fiillerine muttali olduğu, hiçbir şeyin O’na gizli kalmadığı hususunda Hz. Peygambere sebat vermek ve hiç şüphesiz onların az veya çok bütün yaptıklarına ceza vereceğini bildirmek içindir.
Veya ayetin hitabı,
-Allahın sıfatlarını bilmemek,
-Ve zâlimlere mühlet vermesindeki sırrı anlamamak sebebiyle, onların ne yaptıklarından Allahın gafil olduğunu tevehhüm eden herkesedir. Denildi ki: Ayet, mazluma bir teselli, zâlime ise bir tehdittir.
إِنَّمَا يُؤَخِّرُهُمْ لِيَوْمٍ تَشْخَصُ فِيهِ الأَبْصَارُ “Ancak Allah, onların cezalarını,gözlerin dehşetle açılacağı güne erteler.”Onların azabını ancak, gördükleri dehşetli şeyler karşısında gözlerin şaşkınlıktan dikilip kalacağı bir güne tehir etmektedir.
43- مُهْطِعِينَ مُقْنِعِي رُءُوسِهِمْ “O gün, başlarını dikerek koşacaklar.”
Kelimenin aslı, bir şeye yönelmektir. Yani o zâlimler o gün kendilerini çağırana süratle icabet ederler.Veya gözlerini o tarafa çevirirler, öyle ki heybet ve korkudan gözlerini kapatamazlar.
لاَ يَرْتَدُّ إِلَيْهِمْ طَرْفُهُمْ “Gözleri kendilerine dönmeyecek.”Gözleri sabit kalır.
Veya nazarları kendilerine dönmez ki, kendilerine baksınlar.
وَأَفْئِدَتُهُمْ هَوَاء “Ve gönülleri bomboştur.”Kalpleri ise, içinde bulundukları şiddetli şaşkınlık ve dehşetten dolayı, bir şey anlamaktan bomboştur.Ahmak ve korkak insana da “o kalpte bir görüş ve bir kuvvet yok” anlamında “kalbi boş” denilir.
44- وَأَنذِرِ النَّاسَ يَوْمَ يَأْتِيهِمُ الْعَذَابُ “İnsanları, azabın geleceği gün ile uyar.”
Ey Peygamber! Onları azabın geleceği kıyamet günü ile veya ölecekleri gün ile uyar. Çünkü bu, azap günlerinin başlangıcı olacaktır.
فَيَقُولُ الَّذِينَ ظَلَمُواْ رَبَّنَا أَخِّرْنَا إِلَى أَجَلٍ قَرِيبٍ نُّجِبْ دَعْوَتَكَ وَنَتَّبِعِ الرُّسُلَ “O gün, zalimler şöyle diyecekler: Ey Rabbimiz! Bizi yakın bir zamana kadar ertele de Senin davetine uyalım ve peygamberlere tâbi olalım.”Zalimlerden murat, şirk ile ve ilâhî ayetleri yalanlamakla zulmedenlerdir.“Bizi yakın bir zamana kadar ertele”
Bundan murat şunlar olabilir:
-“Azabı bizden tehir et”
-Veya “bizi dünyaya döndür, bize bir süre daha mühlet ver.”
-Veya “ecellerimizi tehir et ve iman edecek ve davetine uyacak kadar hayatımızı devam ettir.”
Bunun bir benzeri şu ayette geçer:“Sizden birine ölüm gelip de şöyle demesinden önce, size verdiğimiz rızıktan (Allah için) infak edin: Rabbim, yakın bir süreye kadar bana mühlet verseydin de sadaka versem ve salihlerden olsaydım!” (Münafikun, 10)
أَوَلَمْ تَكُونُواْ أَقْسَمْتُم مِّن قَبْلُ مَا لَكُم مِّن زَوَالٍ “(Onlara denilir
Muhtemelen onlar şımarıklık ve gururla böyle yemin etmişlerdi.
Veya hâllerinden böyle anlaşılıyordu. Sanki hiç ölmeyecek gibi sağlam binalar yapıyor, uzun emeller taşıyorlardı.
Denildi ki: Başka bir âleme götürülmeyeceklerine ve öldüklerinde ise hep öyle kalacaklarına, başka hâle maruz kalmayacaklarına yemin ettiler. Şu ayette de böyle bir mana vardır:
“Onlar, “Allah ölen kimseyi diriltmez” diye en kuvvetli yeminleriyle Allah’a yemin ettiler.” (Nahl, 38)
45- وَسَكَنتُمْ فِي مَسَاكِنِ الَّذِينَ ظَلَمُواْ أَنفُسَهُمْ “Ve nefislerine zulmedenlerin yurtlarında oturdunuz.”
Âd ve Semud kavmi gibi küfür ve isyanlarla nefislerine zulmedenlerin yaşadıkları yerlerde oturdunuz.
وَتَبَيَّنَ لَكُمْ كَيْفَ فَعَلْنَا بِهِمْ “Onlara nasıl yaptığımız size apaçık bellioldu.”Onların menzillerinde onların başlarına neler geldiğine alametler var, bunları gördünüz. Onlarla alakalı tevatür yoluyla anlatılanlar var, bunları da duydunuz.
وَضَرَبْنَا لَكُمُ الأَمْثَالَ “Ve size misaller de vermiştik.”Onların hâllerinden size emsâl getirdik. Yani, sizin de küfürde ve azabı hak etmede onlar gibi olduğunuzu beyan ettik.Veya onların yaptıklarının özelliklerini ve dillere destan olacak şekilde kendilerine yapılanları size açıkladık.
4ّ6- وَقَدْ مَكَرُواْ مَكْرَهُمْ وَعِندَ اللّهِ مَكْرُهُمْ “Gerçekten onlar tuzaklarını kurdular, Allah katında da onlara tuzak var.”Onlar hakkı ibtal ve batılı yerleştirmek için bütün hünerlerini ortaya koydular.Onların bu hileleri, tuzakları Allah katında yazılıdır, ona göre kendilerini cezalandırır.
Veya, onların hilelerine mukabil Allahın da karşılık olarak ve ibtal için bir hilesi vardır.
وَإِن كَانَ مَكْرُهُمْ لِتَزُولَ مِنْهُ الْجِبَالُ “İsterse onların hileleri dağları yerin den oynatacak olsun…”İsterse onların tuzağı büyüklük ve şiddette dağları yerinden oynatacak kadar güçlü olsun, bir işe yaramaz!
47- فَلاَ تَحْسَبَنَّ اللّهَ مُخْلِفَ وَعْدِهِ رُسُلَهُ “O halde, sakın Allah’ın peygamberlerine olan vaadinde durmayacağını sanma!”Cenab-ı Hakkın,
“Şüphesiz biz, elçilerimize ve iman edenlere dünya hayatında ve şahitlerin şahitlik edecekleri günde yardım ederiz.” (Mü’min, 51)
“Allah şöyle yazdı: Elbette ben ve elçilerim galip geleceğiz.” (Mücadile, 21) gibi ayetlerle elçilerine vaadi vardır. -Haşa- O, vaadinde hulfetmez.
Ayette “vaad” kelimesinin elçilerden önce gelmesi, Allahın “Şüphesiz Allah va’dinden dönmez.” (Âl-i İmran, 9) ayetinde haber verdiği üzere, asla vaadinden dönmediğini bildirmek içindir. Kimseye vaadinde hulfetmezken, peygamberlerine vaadini tutmayışı düşünülemez.
إِنَّ اللّهَ عَزِيزٌ ذُو انْتِقَامٍ “Şüphesiz Allah Azîz’dir, intikam sahibidir.”Allah Azîz’dir; O’na hile yapılmaz bir Galib ve karşı konulamaz bir Kâdirdir.Dostları için, düşmanlarından intikam alır.
48- يَوْمَ تُبَدَّلُ الأَرْضُ غَيْرَ الأَرْضِ وَالسَّمَاوَاتُ “O gün yeryüzü başka bir yeryüzüne ve gökler başka göklere çevrilecek.”Buradaki “o gün” ifadesi
-Daha önce geçen “O gün azap kendilerine gelir” ifadesinden bedel olabilir.
-Veya bir üstteki ayette geçen “intikam alıcıdır” ifadesinin zamanını ifade edebilir.
-Veya başında “Hatırla şu günü” takdir edilip yeni bir cümle başı olabilir.
-Veya “Allah vaadinde hulfetmez” ifadesi başında takdir edilebilir.
Göklerin ve yerin tebdili:Tebdil ya zât veya sıfatta olur.
Zâtta tebdil: “Dirhemleri dinarlarla değiştirdim” ifadesinde olduğu gibi değişikliklere denir. “Derileri yanıp döküldükçe, azabı tatmaları için kendilerine başka deriler vereceğiz.” (Nisa, 56) ayeti bu tarz bir değişikliği ifade eder.
Sıfatta tebdil: Demiri ısıtıp şeklini değiştirmek gibi değişikliklerdir. Şu ayet bu türdendir: “Allah onların kötülüklerini iyiliklere çevirir.” (Furkan, 70)
Ayette nazara verilen tebdilin, zâtta veya sıfatta değişikliğe ihtimali vardır. Hz. Ali’den şöyle nakledilir: “Arz, gümüş bir arza, semavat ise altına dönüştürülür.”
İbnu Mes’ud ve Enes’den ise şöyle nakledilir:
“İnsanlar arz-ı beyzaya sevkedilirler. Bu arzda hiçbir hata işlenmemiş-tir.’’[1>
İbnu Abbas ise şöyle der:
“Arz yine bu arzdır, ama sıfatları başkadır.”
Ebu Hüreyre’nin Hz. Peygamberden şu rivayeti de buna delalet eder:
“Arz başka arza tebdil edilir, yayılır, genişletilir. Ukaz arazisinin dümdüz olması gibi dümdüz hale getirilir.” “Orada ne bir çukur görürsün, ne de bir tümsek.” (Taha, 107)
Bil ki: Birinci cihete göre, tebdil ile hâsıl olanın gerçek olarak bir arz ve bir sema olması gerekmez. İkinciye göre de Allahın arzı cehennem ve semavatı da cennet kılması akıldan uzak sayılmaz. Nitekim şu iki ayet bunu hissettiriyor gibidir:
“Facirlerin yazısı muhakkak Siccin’dedir.” (Mutaffifin, 7)
“İyilerin yazısı muhakkak illiyyîn’dedir.” (Mutaffifin, 18) [2>
وَبَرَزُواْ للّهِ الْوَاحِدِ الْقَهَّارِ “Ve Vahid – Kahhar olan Allah’ın huzuruna toplanacaklar.”Vahid – Kahhar olan Allahın emriyle, muhasebe ve amellerinin karşılığını görmek için kabirlerinden çıkarlar.Cenab-ı Hakkın burada kendini bu iki vasıfla zikretmesi, “Bugün mülk (hükümranlık) kimindir? Vahid – Kahhar olan Allah’ındır.” (Mü’min, 16) ayetinde nazara verildiği gibi o günün çok zor bir gün olduğuna delalet içindir. Çünkü emir, bir olan ve kendisine asla galebe edilmeyenden gelince, hiç kimse için bir başkasına sığınma veya koruması altına girme söz konusu olamaz.
49- وَتَرَى الْمُجْرِمِينَ يَوْمَئِذٍ مُّقَرَّنِينَ فِي الأَصْفَادِ “O gün, suçluların zincire vurulmuş olduğunu görürsün.”“Nefisler eşleştirildiğinde.” (Tekvîr, 7) ayetinde nazara verildiği üzere, o gün mücrimler inanç ve amelde ortak olmalarına göre birbirlerinin yanlarına getirilirler.
-Veya bundan murat şeytanlarla beraber kılınmaları,
-Veya bozuk inançlar ve batıl melekelerle kesbettikleri şeylerle beraber olmaları,
-Veya el ve ayaklarının, demir çubuklarla boyunları ile birleştirilmeleri,
-Veya bu, onların el ve ayaklarıyla yaptıklarından dolayı cezalandırılmalarını anlatan bir temsil olabilir.
50- سَرَابِيلُهُم مِّن قَطِرَانٍ “Gömlekleri katrandandır.”Katran, siyahtır, kokusu pistir. Ateş isabet ettiğinde süratle tutuşur. Cehennem ehlinin derileri bununla kaplanır, kendilerine gömlek gibi olur. Böylece onlarda
-Katranın yakıcılığı,
-Renginin ürkütücülüğü,
-Kokusunun kötülüğü,
-Ateşin her taraftan derilerini süratle sarması bir araya gelir. Öte yandan ateşte mertebeler olması gili, katranda da mertebeler olur.
Ayette tasvîr edilen durumun, ruh cevherini seviyesiz melekeler ve ürkütücü hallerin kuşatması ve ruha çeşit çeşit gam ve elemler celbetmesini anlatan bir temsil olması da muhtemeldir.
وَتَغْشَى وُجُوهَهُمْ النَّارُ “Ve yüzlerini ateş kaplar.”Çünkü onlar, yüzlerini hakka yöneltmediler, duygu ve hislerini yaratılış gayelerine uygun olarak hakkı düşünmekte kullanmadılar. Nitekim kalpleri de marifetten boş ve cehaletle dopdolu olduğundan mühürlenmiştir. Bunun bir benzeri şu ayetlerdir:“Kıyamet günü kötü azaba karşı yüzüyle korunan kimse, (o gün azaptan emin olan kimse gibi midir?)” (Zümer, 24)
“Yüzüstü ateşe sürüklendikleri gün kendilerine, “Sakar’ın (Cehennemin) dokunuşunu tadın!” denecek.” (Kamer, 48)
5ّ1- لِيَجْزِي اللّهُ كُلَّ نَفْسٍ مَّا كَسَبَتْ “(Bu), Allahın herkesi kazandığı ile cezalandırması içindir.”Allahın onlara böyle yapması, her mücrim nefsi cezalandırmak içindir.
Veya ayetten murat sadece mücrim nefis olmayıp mücrim ve itaatkâr her nefistir. Çünkü, mücrimlerin suçlarından dolayı cezalandırıldıkları beyan edilince, itaatkâr olanların da taatlerinden dolayı mükafatlandırılacakları anlaşılır.
“Şüphesiz Allah, hesabı çabuk görendir.”Çünkü bir hesabı görmesi, diğerinden O’nu alıkoymaz.
52- هَذَا بَلاَغٌ لِّلنَّاسِ وَلِيُنذَرُواْ بِهِ وَلِيَعْلَمُواْ أَنَّمَا هُوَ إِلَهٌ وَاحِدٌ وَلِيَذَّكَّرَ أُوْلُواْ الأَلْبَابِ “İşte bu, kendisiyle uyarılsınlar, Onun ancak bir tek ilâh olduğunu bilsinler ve akıl sahipleri öğüt alsınlar diye insanlara gönderilmiş bir tebliğdir.”“İşte bu” ile işaret edilen,
-Kur’an,
-Bu sûre,
-Bu sûrede anlatılan öğütler ve hatırlatmalar olabilir.
İşte bu, insanlara öğüt olarak yeter.
Ta ki o akıl sahipleri kendilerini alçaltacak şeylerden sakınsınlar, kendilerine fayda verecek şeyleri de kuşansınlar.
Bil ki: Allahu Teâlâ, bu öğüt için üç fayda zikretti. Bunlar, semâvî kitapların indirilmesinde gaye ve hikmettir:
1-Peygamberlerin insanları kemâle erdirmesi,
2-Nazarî (tefekküre dayalı) kuvve’nin kemalini bulması ki, bunun zirvesi tevhiddir.
3-Amelî kuvve’nin elverişli kullanımı ki, bu da takva elbisesine bürünmektir. Allah bizi bunları elde edenlerden eylesin. (Amin)
Hz. Peygamber şöyle buyurur:
“İbrahim sûresini kim okusa, putlara tapan ve tapmayan sayısınca ona haseneler verilir.”
[1>İnsanlar, şu arzda devamlı günah işleyerek onu manen ve maddeten kirletmişlerdir. Kıyamet sonrası kurulan yeni âlemde ise hiçbir günah işlenmemiştir ve işlenmeyecektir.
[2> “Siccin” kelimesi “sicn” kökünden gelir. Sicn kelimesi ise, zindan anlamındadır. Zindanın genelde yerin altında olduğu malumdur. “İlliyyin” kelimesi ise yüksekliği ifade eder. Cennet yüksektedir, semavatın fevkinde bulunmaktadır.
Yazar:
Prof.Dr. Şadi Eren