Neler yeni

Welcome to Cidar - Hak Yolunda... Hak üzere...

Forumumuza hoş geldiniz, burada birçok faydalı içerik ve aktif bir topluluk sizi bekliyor, ancak tüm özelliklerden yararlanabilmek ve paylaşımlara katılabilmek için kayıt olmanız gerekmektedir.

İsra Suresi Tefsiri

Admin

Yönetici
Katılım
19 Şub 2025
Mesajlar
171
Tepkime puanı
0
Puanları
16
1- سُبْحَانَ الَّذِي أَسْرَى بِعَبْدِهِ لَيْلاً مِّنَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ إِلَى الْمَسْجِدِ الأَقْصَى الَّذِي بَارَكْنَا حَوْلَهُ لِنُرِيَهُ مِنْ آيَاتِنَا “Kendisine bazı âyetlerimizi göstermek için, Kulunu geceleyin Mescid-i Haram’dan etrafını mübarek kıldığımız Mescid-i Aksâ’ya götüren Allah, her türlü noksan sıfatlardan münezzehtir.”



“Sübhan”
ifadesi, tenzih manasına gelen bir tesbihtir. Tenzihe alem olarak kullanılır.[1>



Ayetin bununla başlaması, devamında nazara verilen miraca güç yetirememekten Allahın yüce olduğunu ifade etmek içindir. Aslında “İsra”, “gece yolculuğu” iken ayrıca “gece” anlamında “leylen” ifadesinin elif-lâmsız gelmesi, bu gece yolculuğundaki müddetin az olmasına delâlet eder.



Mescid-i Haram Ka’be, Mescid-i Aksâ ise Kudüsteki Beyt-i Makdis’tir. Buna “en ileri mescid” anlamında “Mescid-i Aksâ” denilmesi, o gün için daha ilerisinde bir mescid olmamasındandır.



Hz. Peygamberden şöyle nakledilir:



“Ben Mescid-i Haram’da Ka’benin Hicr mevkiinde, uyku-uyanıklık arası bir hâlde iken Cebrail bana Burak’ı getirdi.”



Bu rivayete göre Hz. Peygamberin bu gece yolculuğu bizzat Ka’beden başlamıştır.



Veya Harem’den olup “Mescid-i Haram” diye söylenmiştir. Çünkü Haremin tamamı mescittir.



Veya Harem, Mescid-i Haramı kuşattığından böyle ifade edilmiştir.



Veya devamında “Mescid-i Aksa” denildiğinden, ona mutabık olması için Haremden “Mescid-i Haram” şeklinde söz edilmiştir.



Bu açıklamalara şu açıdan ihtiyaç vardır: Hz. Peygamberden gelen bazı rivayetlerde bu yolculuğun, Ümmü Hânî’nin evinde iken gerçekleştiği anlatılır. Şöyle ki: “Hz. Peygamber (asm) Ümmü Hânî’nin evinde yatsı namazından sonra uykuda idi. O gece İsra gerçekleşti ve aynı gece geri döndü.



Hz. Peygamber (asm) kıssayı ümmü Hânî’ye anlatıp şöyle dedi: “Peygamberler benim için temessül ettirildi, onlara imam oldum.”



Sonra Hz. Peygamber Mescid-i Haram’a çıkıp mi’racını Kureyşe haber verdi. Muhatapları bunu imkânsız görüp taaccüple karşıladılar. Hatta, önceden iman edenlerden bazıları dinden çıktı. Bazı adamlar Hz. Ebubekir’e koşup Hz. Peygamberin anlattıklarını naklettiler. O şöyle dedi: “Eğer böyle demişse, doğru söylemiştir.”



Dediler: “Bu anlatılanlara rağmen O’nu tasdik ediyor musun?”



Hz. Ebubekir şöyle cevap verdi: “Ben, bundan daha uzak şeyleri söylemesinde O’nu tasdik ediyorum, bunu niye tasdik etmeyeyim?”



Bundan dolayı kendisine “Sıddîk” lakabı verildi.



Daha önce Beyt-i Makdise gitmiş olan bazıları “öyleyse bize orayı anlat” deyip, Hz. Peygamberi zor durumda bırakmak istediler. Allahu Teâlâ perdeyi gözünden kaldırdı, bakıp onlara anlatmaya başladı. Bunun üzerine “tamam, orayı doğru bir şekilde anlattın. Şimdi de bizim kervanımızdan haber ver” dediler. Hz. Peygamber de onlara develerinin sayısını, kervanın durumlarını anlattı. “Kervanınız falan gün, önünde şöyle bir deve olduğu hâlde güneş doğarken gelecek” dedi. Onlar tepeye çıkıp gözetlemeye başladılar. Kervanı aynen Hz. Peygamberin vasfettiği şekilde buldular. Bütün bunlara rağmen yine de inanmadılar, “bu apaçık bir sihir” dediler.



Bu olay, hicretten bir yıl önce idi.



Mi’racın uykuda mı yoksa uyanıkken ruhuyla veya ruh-ceset beraberliğiyle mi olduğu hususunda ihtilaf edildi.



Ekser âlimlere göre, Hz. Peygamber (asm) cesediyle Beyt-i Makdise gece vakti götürüldü. Sonra yine cesediyle semalara yükseltildi, ta Sidre-i Münteha’ya kadar vardı. Kureyş, işte bu yüzden hayret ettiler, bunu imkânsız gördüler.[2>



Kelâm ilminde miraca şöyle delil getirilir:



Cisimler, kendileriyle ilgili arızî hâlleri kabulde eşittirler. Allah ise, imkân dairesindeki her şeye kâdirdir. Dolayısıyla Hz. Peygamberin bedeninde



“Etrafını mübarek kıldığımız”Mescid-i Aksanın mübarek kılınması hem din, hem de dünya yönündendir. Çünkü,



-O bölge vahyin iniş merkezlerindendir.



-Hz. Musa’dan beri Peygamberlerin ibadet ettiği bir yerdir.



-Nehirlerle, ağaçlarla kuşatılmıştır.



“Kendisine bazı âyetlerimizi göstermek için”



Mesela,



-Gece vaktinde an gibi kısa bir zamanda bir aylık mesafeye gitmesi ve Beyt-i Makdisi görmesi,



-Peygamberlerin kendisine temessül etmesi ve onların makamlarına vakıf olması.



Ayetin evvelinde gıyabî olarak Allahın tasarrufundan söz edilirken, burada “Kendisine bazı âyetlerimizi göstermek için” denilerek mütekellim sığasına geçilmesi, bu bereketlerin ve ayetlerin büyüklüğünü nazara vermek içindir.



إِنَّهُ هُوَ السَّمِيعُ البَصِيرُ “Şüphesiz ki O, Semi’ – Basîrdir.”



O Allah, Muhammedin sözlerini işitir, fiillerini görür ve buna göre O’na ikram ile kurbiyetine mazhar kılar.







2- وَآتَيْنَا مُوسَى الْكِتَابَ “Musa’ya da Kitabı verdik.”



وَجَعَلْنَاهُ هُدًى لِّبَنِي إِسْرَائِيلَ أَلاَّ تَتَّخِذُواْ مِن دُونِي وَكِيلاً “Ve ‘beni bırakıp başkasını vekil edinmeyiniz’ diye anlatması için İsrailoğullarına bir rehber kıldık.”



Yani, “İşlerinizi havale edeceğiniz Benden başka bir Rab edinmeyin!’’[3>







3- ذُرِّيَّةَ مَنْ حَمَلْنَا مَعَ نُوحٍ “Ey Nûh’la beraber gemide taşıdıklarımızın neslinden gelenler!”



Bunda, atalarını Hz. Nûhla beraber gemide taşımak suretiyle boğulmaktan kurtarmasını nazara vererek Allahın nimetlerini hatırlatmak vardır.



إِنَّهُ كَانَ عَبْدًا شَكُورًا “Doğrusu O, çok şükreden bir kuldu.”



Hz. Nûh, bütün hâllerde Allaha çokça şükreden bir kul idi.



Bunda Hz. Nûhun ve yanındakilerin kurtarılmasının, O’nun şükrünün bereketi olduğuna bir ima vardır ve ayrıca O’nun gibi çokça şükreden biri olmaya bir teşvik söz konusudur.



Zamirin Hz. Musa’ya râci olduğu da söylendi.







4- وَقَضَيْنَا إِلَى بَنِي إِسْرَائِيلَ فِي الْكِتَابِ “İsrailoğullarına Kitab’ta şu hükmü verdik:”



Kitaptan murat, Tevrattır.



لَتُفْسِدُنَّ فِي الأَرْضِ مَرَّتَيْنِ “Muhakkak siz, yeryüzünde iki defa fesat çıkaracaksınız.”



Bunlardan birincisi
, Tevratın hükümlerine muhalefet ve Şa’ya veya Ermiya Peygamberi öldürmeleridir.



İkincisi ise, Hz. Zekeriya ve Hz. Yahyayı öldürmeleri, Hz. İsayı da öldürmeye kastetmeleridir.



وَلَتَعْلُنَّ عُلُوًّا كَبِيرًا “Ve gerçekten çok ileri gidip, haddi aşacaksınız.”







5-
فَإِذَا جَاء وَعْدُ أُولاهُمَا بَعَثْنَا عَلَيْكُمْ عِبَادًا لَّنَا أُوْلِي بَأْسٍ شَدِيدٍ “Birincisinin zamanı gelince, üzerinize güçlü kuvvetli kullarımızı gönderdik.”



Bundan murat, birinci fesadlarına taraf-ı İlahiden ceza verilmesidir.



Üzerlerine gönderilenlerin kim olduğu hakkında farklı rivayetler vardır. Bu meyanda Buhtunnasr ve Câlutun adı geçer. Bunlar, zorba hükümdarlardı, harpte çok şiddetli kuvvete sahib kimselerdi.



فَجَاسُواْ خِلاَلَ الدِّيَارِ “Onlar, evlerin ortasına kadar girip sizi aradılar.”



Bunlar, sizi öldürmek, mallarınızı yağma etmek için evlerin içlerine kadar girdiler. Büyüklerini öldürdüler, küçüklerini esir aldılar, Tevratı yaktılar, Mescid-i Aksayı harabeye çevirdiler. Mu’tezile mezhebi, Allahın kâfiri bunlara musallat kılmasını uygun görmediklerinden, “gönderdik” ifadesini “kendilerini serbest bıraktık, engel olmadık” şeklinde te’vil ettiler.



وَكَانَ وَعْدًا مَّفْعُولاً “Bu, yerine getirilmesi gereken bir vaad idi.”



Onların cezalandırılmaları, kaçınılmaz bir vaat idi.







6- ثُمَّ رَدَدْنَا لَكُمُ الْكَرَّةَ عَلَيْهِمْ “Sonra sizi tekrar onlar üzerine galip kıldık.”



Sonra bu gönderilenlere karşı size devlet ve galebe nasip ettik. Bu, düşmanlarında meydana gelen idarî değişiklikte yeni hükümdarın onlara acıyıp esirlerin Şama gitmesine izin vermesiyle oldu.



Hz. Danyal bunlara komuta etti, orada bulunan Buhtunnasr taraftarlarına galip geldiler.



Veya ayette medar-ı bahs olan Câlut ve adamları olma durumunda, Allahu Teâlâ Hz. Davudu Câluta karşı çıkardı ve Hz. Davud da onu öldürdü.



وَأَمْدَدْنَاكُم بِأَمْوَالٍ وَبَنِينَ “Ve mallarla ve evlatlarla gücünüzü artırdık.”



وَجَعَلْنَاكُمْ أَكْثَرَ نَفِيرًا “Ve sizi sayıca ziyade kıldık.”







7- إِنْ أَحْسَنتُمْ أَحْسَنتُمْ لِأَنفُسِكُمْ “İyilik ederseniz, kendinize iyilik etmiş olursunuz.”



وَإِنْ أَسَأْتُمْ فَلَهَا “Ve kötülük ederseniz yine kendinizedir.”



İyilik ederseniz sevabı kendinize, kötülük ederseniz de vebâli üzerinizedir.



فَإِذَا جَاء وَعْدُ الآخِرَةِ لِيَسُوؤُواْ وُجُوهَكُمْ وَلِيَدْخُلُواْ الْمَسْجِدَ كَمَا دَخَلُوهُ أَوَّلَ مَرَّةٍ وَلِيُتَبِّرُواْ مَا عَلَوْاْ تَتْبِيرًا “Artık diğer fesadınızın zamanı gelince, yüzünüzü kara etmeleri ve ilk girdikleri gibi yine Mescide (Beyt-i Makdis’e) girmeleri ve ele geçirdiklerini mahvetmeleri için onları tekrar göndereceğiz.”



Bu da Allahın onlara İranlıları musallat kılmasıyla oldu. Yahudiler Hz. Yahyayı şehit etmişlerdi, kanı yerin altından dışarıya kaynıyordu. İran komutanı “bu nedir?” diye sordu. “Bizden kabul edilmemiş bir kurban kanı” dediler. Komutan “bana doğru söylemediler” diyerek onların binlercesini öldürttü. Yerden kaynayan kan çıkmaya devam ediyordu. Komutan onlara “şayet bana doğru söylemezseniz hiçbirinizi sağ bırakmam” dedi. Bunun üzerine “o, Yahya’nın kanıdır” dediler. Komutan da “İşte böyle birinden dolayı Rabbiniz sizden intikam alıyor” dedi. Ardından şöyle seslendi: “Ey Yahya! Benim de Senin de Rabbin Senden dolayı kavminin başına gelen musibeti bilmektedir. Artık Allahın izniyle kanın dursun, yoksa burada hiçbirini sağ koymayacağım.” Bunun üzerine kanın kaynaması durdu.







8- عَسَى رَبُّكُمْ أَن يَرْحَمَكُمْ “Olur ki Rabbiniz size merhamet eder.”



Bu son cezadan sonra ola ki Rabbiniz size merhamet eder.



وَإِنْ عُدتُّمْ عُدْنَا “Ama dönerseniz biz de döneriz.”



Şayet siz tekrar isyana dönerseniz, biz de tekrar sizi cezalandırmaya döneriz.



Nitekim onlar Hz. Peygamberi yalanladılar, öldürmeye teşebbüs ettiler. Allah da Peygamberini onlara musallat kıldı. Kurayza kabilesi öldürüldü, Benî Nadîr sürgüne gönderildi, diğerlerine de cizye ödeme yükümlülüğü getirildi.



Bu, onların dünyada cezasıdır.



وَجَعَلْنَا جَهَنَّمَ لِلْكَافِرِينَ حَصِيرًا “Ve cehennemi, kâfirler için kuşatıcı bir zindan yaptık.”



Ahirette ise nankör olan inkâr edenler için cehennem vardır. Cehennem onlar için dışarı çıkamayacakları daimi bir hapishanedir.







9- إِنَّ هَذَا الْقُرْآنَ يِهْدِي لِلَّتِي هِيَ أَقْوَمُ “Şüphesiz ki bu Kur’ân, insanları en doğru yola iletir.”



Şüphesiz bu Kur’an, hâllerin ve yolların en doğrusu olan bir hâle ve yola sevkeder.



وَيُبَشِّرُ الْمُؤْمِنِينَ الَّذِينَ يَعْمَلُونَ الصَّالِحَاتِ أَنَّ لَهُمْ أَجْرًا كَبِيرًا “Ve salih amel işleyen mü’minlere büyük bir ecir olduğunu müjdeler.”







10-
وأَنَّ الَّذِينَ لاَ يُؤْمِنُونَ بِالآخِرَةِ أَعْتَدْنَا لَهُمْ عَذَابًا أَلِيمًا “Ve ahirete inanmayanlara gelince, onlara da can yakıcı bir azab hazırladık.”



Yani, Allah mü’minleri iki müjdeyle müjdeler:



1-Kendilerine sevap verilmesi,



2-Düşmanlarının da cezalandırılması.








[1>Yani bu ifadeyle, Cenab-ı Hakkın bütün noksanlıklardan yüce olması anlatılır



[2> Yani, Hz. Peygamber (asm) “rüyamda oralara gittim” veya “ruhen oraları gezdim” dese, bunu inkâr eden çıkmazdı. Onların şiddetli inkârı şunu gösteriyor ki, ruh-ceset beraberliğiyle miraca mazhar olduğunu anlattı, onlar da inkâr ettiler. veya O’nu taşıyan cismin bedeninde çok süratli bir hareketi yaratmaya da gücü yeter. Böyle hayret verici olmak, zaten mu’cizelerin bir lazımıdır.



[3> İşleri Allaha havale etmekten murat, her işin O’nun izniyle olduğunu bilip de rızkını O’ndan istemek, O’ndan şifa beklemek, muvaffak olmayı O’nun lütfu bilmek gibi durumlardır. Bu, sebeplere müracaata engel değildir. Çünkü Allahu Teâlâ, sebeplerle neticeleri meydana getirmeyi bir âdet edinmiştir. Mesela, hastalanınca doktora gitmek ve ilaç kullanmak lazımdır. Ama neticesi olan şifayı Allahtan bilmek gerekir. Yoksa insan, farkına varmadan sonuçları sebeplere nisbet ederek şirke düşebilir.

11- وَيَدْعُ الإِنسَانُ بِالشَّرِّ دُعَاءهُ بِالْخَيْرِ “İnsan, hayra dua eder gibi şerre dua eder.”



İnsan öfke anında kendisi, ailesi, malı hakkında Allah’tan şer ister, bedduada bulunur.



Veya hayır istediğini zannederek şerre dua eder. Bunu isterken, hayra dua eder gibi dua eder, ister.



وَكَانَ الإِنسَانُ عَجُولاً “Doğrusu insan çok acelecidir.”İnsan, gerçekten çok acelecidir. Sonucunu hiç düşünmeden hatırına gelen her şeyi hemen yapmak ister.



Denildi ki: Ayetteki “insan”dan murat Hz. Âdemdir. Kendisine ruh üflendiğinde, ruh göbeğine geldiğinde hemen doğrulmak istedi, yere düştü.







Sebeb-i Nüzûl



Rivayete göre Hz. Peygamber (asm) Sevde Binti Zem’a’ya bir esir vermişti. Sevde, esirin iniltilerine acıdı, kelepçesini gevşetti, esir de kaçtı. Bunun üzerine Hz. Peygamber Sevdeye beddua etti, sonra da pişman oldu. Ardından dedi: “Allahım, ben ancak bir insanım. Kime beddua etmişsem, bunu onun hakkında rahmete çevir.”



Bu olay üzerine ayet nâzil oldu.



Ayette anlatılan durumun bir an önce azabın gelmesini isteyen kâfir kimse hakkında olması da caizdir. Mesela, müşriklerden Nadr Bin Haris, Bedir savaşından önce “Allahım, bu iki ordudan hayırlı olana zafer ver” diye dua etmişti. Ayrıca “Allahım, eğer bu Senin katından gelmiş bir hak kitap ise, üstümüze gökten taş yağdır veya bize çok elim bir azap ver.” (Enfal, 32) ayetinde bildirilen duayı yapmıştı. Duası kabul oldu, Müslümanlar galip geldi, kendisi de Bedir günü kılıçla boynu vurularak öldürüldü.







12- وَجَعَلْنَا اللَّيْلَ وَالنَّهَارَ آيَتَيْنِ “Biz geceyi ve gündüzü birer ayet kıldık.”



Gece ve gündüz, başka türlü olması mümkün iken aynı tarzda birbirini takip eder. Bu durum, kudret ve hikmet sahibi bir Yaratıcıya delalet etmektedir.



فَمَحَوْنَا آيَةَ اللَّيْلِ “Ardından gecenin ayetini sildik.”



وَجَعَلْنَا آيَةَ النَّهَارِ مُبْصِرَةً “Ve gündüzün ayetini de eşyayı gösterici kıldık.”



Bir ayet olan geceyi silip diğer ayet olan gündüzü aydınlık kıldık.



Denildi ki: İki ayetten murat ay ve güneştir. Mana şöyle takdir edilebilir: “Gece ve gündüzü aydınlatan ay ve güneşi iki ayet kıldık.” Veya “Gece ve gündüzü, iki ayet sahibi kıldık.”



Gecenin ayeti olan ay’ın silinmesi, zâtında karanlık ve nurunun giderilmiş olmasıdır. Veya nurunun peyder pey azalıp büsbütün gözden kaybolmasıdır.



Gündüzün ayeti olan güneşin aydınlatıcı olması ise, şua sahibi olup eşyanın onun ziyasıyla görülmesidir.



لِتَبْتَغُواْ فَضْلاً مِّن رَّبِّكُمْ وَلِتَعْلَمُواْ عَدَدَ السِّنِينَ وَالْحِسَابَ “Bunu, Rabbinizden bir lütuf aramanız, yılların sayısını ve hesabı bilmeniz için yaptık.”



Ta ki gündüzün aydınlığında maişetinizi temin yollarını arayasınız, onunla amellerinizi görerek yapasınız.



Ve bir de bunların farklı olmaları, peşpeşe gelmeleriyle veya hareketleriyle yılları ve hesabı bilmeniz içindir.



وَكُلَّ شَيْءٍ فَصَّلْنَاهُ تَفْصِيلاً “Ve biz her şeyi fasıl fasıl anlattık.”



Din ve dünya işinde muhtaç olduğunuz ne varsa biz onları tek tek, fasıl fasıl beyan ettik.















13- وَكُلَّ إِنسَانٍ أَلْزَمْنَاهُ طَآئِرَهُ فِي عُنُقِهِ “Her insanın mukadderatını boynuna doladık.”



Her insanın da amelini ve kendisi için takdir olunan kaderini boynuna taktık, Onun ameli veya kaderi sanki gayp yuvasından ve kader canibinden kendisine uçup gelmektedir.



Arablar kuşların gelip gitmelerinden manalar çıkarır, duruma göre ya hayra yorar veya uğursuzluk sayarlardı. Ayette, hayra ve şerre sebebiyet verme yönünden Allahın kaderi ve kulun ameli için istiare olarak kullanılmıştır.



وَنُخْرِجُ لَهُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ كِتَابًا يَلْقَاهُ مَنشُورًا “Ve onun amel defterini kıyamet günü açılmış bir kitap şeklinde önüne çıkarırız.”Kıyamet günü onu amel defteri olarak önüne koyarız.



Veya bundan murat, yaptığı amellerin etkisiyle nakışlanmış nefsidir. Çünkü insanın iradî fiilleri nefiste çeşitli hâller meydana getirir. Bundan dolayı, bu amellerin tekrarı melekeleri oluşturur.







14- اقْرَأْ كَتَابَكَ “Kitabını oku!”



كَفَى بِنَفْسِكَ الْيَوْمَ عَلَيْكَ حَسِيبًا “Bugün hesap görücü olarak sana nefsin yeter!”



Hasîb
, “hesap görücü” anlamına gelebileceği gibi, “şahit” anlamında da kullanılabilir.



Nefis müennes olduğu hâlde “hasîb” kelimesinin müzekker gelmesi, muhasebe ve şahitliği yapanların erkekler olmasından veya buradaki nefsin “şahıs” anlamına gelmesindendir.







15- مَّنِ اهْتَدَى فَإِنَّمَا يَهْتَدي لِنَفْسِهِ “Kim hidayete erse kendi iyiliği için hidayete erer.”



وَمَن ضَلَّ فَإِنَّمَا يَضِلُّ عَلَيْهَا “Kim de saparsa ancak kendi aleyhine sapar.”



Onun hidayette olması başkasını kurtarmaz.



Dalaleti de başkasını yoldan çıkarmaz.



وَلاَ تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ أُخْرَى “Hiçbir günahkâr başkasının günahını yüklenmez.”



Herkes kendi günahını taşır.



وَمَا كُنَّا مُعَذِّبِينَ حَتَّى نَبْعَثَ رَسُولاً “Biz, bir peygamber göndermedikçe,azap edici değiliz.”



Gönderilen elçi onlara delilleri beyan eder, Allahın hükümlerini açıklar. Böylece insanların diğer âlemde “biz bunları duymadık” deme hakları olmaz.



Ayette, din bildirilmeden insanlara bir şeyin vacip olmadığına bir delil vardır.







16- وَإِذَا أَرَدْنَا أَن نُّهْلِكَ قَرْيَةً أَمَرْنَا مُتْرَفِيهَا فَفَسَقُواْ فِيهَا “Biz bir beldeyi helak etmek istediğimizde, oradaki refah sahiplerine (itaati) emrederiz, onlar ise orada kötülük işlerler.”



İrademiz, sabık kazamızı (mukadder hükmümüzü) infaz için bir kavmin helakine taalluk ettiğinde veya “hasta ölmek istediğinde hastalığı şiddetlenir” denilmesi misalî, bir kavmin mukadder helâk vakti geldiğinde, kendilerine gönderdiğimiz bir peygamber diliyle, o beldenin refah içinde yaşayan önde gelenlerine Allaha itaat etmelerini emrederiz.[1>



Bu manaya, ayetin öncesi ve sonrası delâlet eder. Mesela, sonrasında onların fıskından bahis var. Fısk, “taatten çıkmak ve isyanda direnmektir.” Dolayısıyla mukabele yolu ile, onlara taatin emredildiğine delâlet eder.



Ayrıca şu manalara da dikkat çekilmiştir:



“Ona emrettim, o da okudu” denildiğinde okumanın emredildiği anlaşılır. Burada da “onlara emrederiz” denildikten sonra, fıska düştükleri ifade edildiğine göre, kendilerine fısk emredilmiş demektir. Ancak, Cenab-ı Hakkın fıskı emretmesi, ona sevketmesinden mecazdır.



Veya onları şımartacak kadar bol nimet vermesi ve bu durumun da onların fıskına yol açmasından dolayıdır. Ancak “ona emrettim, o ise bana isyan etti” dediğimizde neyin emredildiğinin belli olmaması gibi, ayette “onlara emrederiz” denildiğinde neyin emredildiğinin belli olmaması da ihtimal dâhilindedir.



Ayette refah içinde olanlara emredildiğinin söylenmesi, başkalarının onlara tâbi olmasındandır. Ayrıca bu kimseler başkalarına nisbetle daha seri olarak hamakatte bulunurlar, fücura imkânları daha fazladır.







فَحَقَّ عَلَيْهَا الْقَوْلُ “Böylece, oraya azap sözü hak olur.”



Böylece azabın gelmesiyle ilgili önceden bildirilen söz gerçekleşir.



Veya onların günahlarının ortaya çıkması veya günahlara büsbütün dalmalarıyla ilgili söz, tahakkuk eder.



فَدَمَّرْنَاهَا تَدْمِيرًا “Biz de onu yerle bir ederiz.”Biz de o beldeyi, içindekileri helak ile ve diyarlarını harabeye çevirmekle hak ile yeksan ederiz.







17- وَكَمْ أَهْلَكْنَا مِنَ الْقُرُونِ مِن بَعْدِ نُوحٍ “Biz Nûh’tan sonra nice nesilleri helak ettik.”Nûhtan sonra Ad ve Semud gibi nice nesilleri helak ettik.



وَكَفَى بِرَبِّكَ بِذُنُوبِ عِبَادِهِ خَبِيرًَا بَصِيرًا “Kullarının günahlarından haberdar olmak ve görmekte Rabbin yeter.”Senin Rabbin onların işledikleri günahların hem zahirlerini, hem batınlarını bilir, ona göre ceza verir.







18- مَّن كَانَ يُرِيدُ الْعَاجِلَةَ عَجَّلْنَا لَهُ فِيهَا مَا نَشَاء لِمَن نُّرِيدُ “Her kim peşin dünya lezzetlerini isterse, dünyada istediğimiz kimseye dilediğimiz kadarını peşinen veririz.”



Ayette hem peşin lezzetleri isteyen kimsenin iradesi, hem de istediğiyle alakalı ilâhî meşiet ve irade kaydı getirildi. Çünkü her temenni eden temenni ettiği şeye ulaşamaz. Bir takım imkânlara kavuşan da her arzuladığını elde edemez. Kaydın getirilmesi, her şeyin ilâhî meşîetle olduğunun bilinmesi içindir.



Sebeb-i Nüzûl



Denildi ki: Ayet münafıklar hakkında indi. Bunlar Müslümanlara riyakârlık yapıyorlar, onlarla beraber savaşa çıkıyorlardı. Hâlbuki savaşa gitmekten maksatları sadece ganimet elde etmek gibi şeylerdi.



ثُمَّ جَعَلْنَا لَهُ جَهَنَّمَ “Sonra cehennemi ona mekan kılarız.”



يَصْلاهَا مَذْمُومًا مَّدْحُورًا “Kınanmış ve kovulmuş olarak oraya girer.”



Allahın rahmetinden kovulmuş, kınanmış bir şekilde cehenneme girer.







19- وَمَنْ أَرَادَ الآخِرَةَ وَسَعَى لَهَا سَعْيَهَا وَهُوَ مُؤْمِنٌ فَأُولَئِكَ كَانَ سَعْيُهُم مَّشْكُورًا “Kim de ahireti ister ve mü’min olarak ciddi bir çaba ile onun için çalışırsa, işte bunların sa’yi meşkurdur (çalışmalarının karşılığını görürler).”



Ayette nazara verilen çalışmak; hakkını vermek, emredilenleri yapmak, yasaklardan ise uzak durmaktır. Yoksa kendi akıllarıyla ortaya koydukları şeylerle Allaha yakın olmak değildir.



Ayetteki “lâm” harfi, niyet ve ihlâs ifade eder. Yani, yaptığı çalışmayı böyle bir niyetle ve ihlâsla yapmalıdır.



“Mü’min olarak”



Bu çalışmanın makbul olması için iman şartı vardır. Yani, “her kim kendisinde hiçbir şirk ve yalanlama olmayan sahih bir imanla iman ederse…” Çünkü iman, işin esasıdır.



İşte bu üç şartı cemedenlerin çalışması Allah nezdinde makbuldür, sevaplarını alırlar. Çünkü “şükür” Allaha nisbet edilince, taate karşı O’ndan sevap anlamına gelir.[2>











2- كُلاًّ نُّمِدُّ هَؤُلاء وَهَؤُلاء مِنْ عَطَاء رَبِّكَ “Hem onlara hem de diğerlerine Rabbinin bir ihsanı olarak medet veririz.”İki fırkadan her birine tekrar be tekrar ikramda bulunarak medet veririz, az öncesini daha öncesine destek yaparız.



وَمَا كَانَ عَطَاء رَبِّكَ مَحْظُورًا “Rabbinin ihsanı kısıtlanmış değildir.”



Allah, dünyada bir lütuf olarak ihsanını ne mü’minden esirger ne de kâfirden.







21- انظُرْ كَيْفَ فَضَّلْنَا بَعْضَهُمْ عَلَى بَعْضٍ “Bak! Onların bir kısmını bir kısmına nasıl üstün kıldık!”Bak biz onların bir kısmını bir kısmına rızıkta üstün kıldık.



وَلَلآخِرَةُ أَكْبَرُ دَرَجَاتٍ وَأَكْبَرُ تَفْضِيلاً “Elbette ahiret, hem dereceler bakımından daha büyük, hem de üstünlük bakımından daha büyüktür.”



Ahiretteki farklılık ise çok daha büyük olacak. Çünkü oradaki farklılık cennet ve dereceleri, cehennem ve derekeleri şeklinde olacaktır.







2ّ2- لاَّ تَجْعَل مَعَ اللّهِ إِلَهًا آخَرَ “Allah ile birlikte başka bir ilâh edinme!”Hitap Hz. Peygamberedir, ama murat ümmetidir.Veya hitap herkesedir.



فَتَقْعُدَ مَذْمُومًا مَّخْذُولاً “Yoksa kınanmış ve yalnız başına bırakılmış olarak oturup kalırsın.”



Yoksa melekler ve mü’minler tarafından kınanır, Allah tarafından da yardımsız bırakılırsın.







Ayetten (mefhum-u muhalif ile) öyle anlaşılıyor ki tevhid ehli olan kimse ise, medhedilir, yardıma mazhar kılınır.[3>








[1> “Hasta ölmek istediğinde hastalığı şiddetlenir” ifadesi, aslında “hasta öleceği zaman” demektir. Benzeri bir şekilde “bir beldeyi helak etmek istediğimizde” ifadesi, “bir beldenin helaki geldiğinde” demektir.



[2> Bu üç şart, iman, irade ve ameldir. Ahiret saadetini elde etmek için,



-Mü’min olmak,



-Ahireti istemek,



-Emredilenleri yapıp yasaklardan kaçarak ciddi bir şekilde ahirete çalışmak lazımdır.







[3>Mefhum-u muhalif, söylenenin tersine zihnin intikal etmesidir. Allah ile beraber başka bir ilah edinen kimsenin kınandığı ve mahrum bırakıldığı ifade edilince, zihin buradan “demek ki Allah, tevhid ehlini medheder ve onları muvaffak kılar” manasına intikal eder.

23- وَقَضَى رَبُّكَ أَلاَّ تَعْبُدُواْ إِلاَّ إِيَّاهُ “Rabbin kesin olarak şunları emretti:Ancak kendisine ibadet edin.”Çünkü, ibadet tazimin en ileri şeklidir. Böyle bir tazime ancak ve ancak sonsuz azamet ve nimet sahibi olan Zat layıktır.



Ayet, üstte ondokuzuncu ayette bildirilen ahiret çalışmasının bir tafsili gibidir.



وَبِالْوَالِدَيْنِ إِحْسَانًا “Ve anne - babaya iyilik yapın.”



Çünkü anne baba, kişinin vücut bulmasına ve yaşamasına zahiri sebeptirler.



إِمَّا يَبْلُغَنَّ عِندَكَ الْكِبَرَ أَحَدُهُمَا أَوْ كِلاَهُمَا “Onlardan biri veya her ikisi senin yanında yaşlanırsa…“Senin yanında” ifadesinden murat, “Senin himayende, senin tekeffülün altında” manasıdır.



فَلاَ تَقُل لَّهُمَآ أُفٍّ “Sakın onlara “öf” bile deme.”Onlardan meydana gelebilecek nahoş bir şey olduğunda sızlanma, onlara bakmaktan şikâyetçi olma.



Onlara “öf” demek bile yasak olunca, tarîk-ı evlâ ile diğer eziyetlerin men edildiği anlaşılır.



Bundan dolayıdır ki Hz. Peygamber (asm) Hz. Huzeyfe’yi, müşrikler safında olan babasını öldürmekten men etti.



وَلاَ تَنْهَرْهُمَا “Ve onları azarlama.”



Ayet, önce onlara güzel muamelede bulunmayı emretmişti. Bununla da onlara eziyet verecek şeylerden yasakladı.



Hoşuna gitmeyen bir şey olduğunda, kaba davranıp onları azarlama.



وَقُل لَّهُمَا قَوْلاً كَرِيمًا “Ve onlara güzel söz söyle.”Onlara “of” demek, azarlamak yerine; incitici yanı hiç olmayan hoş, güzel şeyler söyle.







24-
وَاخْفِضْ لَهُمَا جَنَاحَ الذُّلِّ مِنَ الرَّحْمَةِ “İkisine de şefkatle tevazu kanatlarını ger.”



Onlara mütevazı ol, onları himayen altına al.



Nitekim Hz. Peygambere de şöyle emredilir:



“Ve mü’minlere şefkat kanatlarını ger.” (Hicr, 88)



Onlara merhamet kanatlarını ger. Çünkü daha dün kendilerine muhtaç olan çocuklarına bugün kendileri muhtaç hâle gelmişlerdir.



وَقُل رَّبِّ ارْحَمْهُمَا كَمَا رَبَّيَانِي صَغِيرًا “Ve şöyle de: Ey Rabbim! Onlar beni küçükken terbiye edip yetiştirdikleri gibi, sen de onlara merhamet et.”



Allahın sonsuz merhametiyle onlara merhamet etmesi için dua et, senin fani merhametinle yetinme. Şayet kâfir iseler, Allahtan onlar için hidayet temennisinde bulun.



“Onlar küçükken beni terbiye etmişler, bana bakıp terbiyemle meşgul olmuşlardı. Sen de onlara merhamet et. Merhamet edenlere vaadin var, bana merhametini gösteren anne-babamı merhametine mazhar kıl” şeklinde dua et.



Rivayete göre, bir adam Hz. Peygambere şöyle sordu: “Annem babam yaşlı hâlde yanımdalar. Onların küçükken bana yaptıklarını bu şekilde ödemiş sayılır mıyım?”



Hz. Peygamber şöyle dedi: “Hayır, ödemiş sayılmazsın. Çünkü onlar sana bakarlarken senin yaşamanı istiyorlardı. Ama sen onlara bakarken ölümlerini arzuluyorsun!”







25- رَّبُّكُمْ أَعْلَمُ بِمَا فِي نُفُوسِكُمْ “Rabbiniz nefislerinizde ne olduğunu en iyi bilendir.”



Allah, hangi maksatla onlara iyilik yaptığınızı, onlara gösterilmesi gereken saygıyı içinizden gösterip göstermediğinizi bilir.



Ayet, kişinin baktığı anne-babasına karşı içinde bir hoşnutsuzluk veya onların varlığından rahatsızlık duyma gibi durumlara bir tehdid gibidir.



إِن تَكُونُواْ صَالِحِينَ فَإِنَّهُ كَانَ لِلأَوَّابِينَ غَفُورًا “Eğer salih kimseler olursanız, elbette O kendisine yönelenleri bağışlayıcıdır.”



Şayet siz salah kasteden kimseler olursanız, onlarla muamelenizde gönlünüzün daraldığı bir zamanda sizden sadır olan incitici bir söz veya kusuru affedendir.



Ayette büyük bir tahşidatla, anne-babaya karşı kalpten geçenlere bile dikkat edilmesi nazara verilmektedir.



Ayetin, tevbe eden herkes hakkında genel bir hükmü ifade etmesi de caizdir. Anne-babasına karşı çok büyük hatalar işlemiş olanlar da, tevbe edip durumlarını düzelttiklerinde ayetin şümulüne girerler.







26- وَآتِ ذَا الْقُرْبَى حَقَّهُ وَالْمِسْكِينَ وَابْنَ السَّبِيلِ “Akrabaya, yoksula ve yolcuya hakkını ver.”



Akrabalara karşı,



-Sıla-i rahim (gidip gelmek, hatırlarını sormak)



-Güzel muamele,



-Kendileriyle iyi geçinmek.



-Onlara iyilikte bulunmak gibi görevlerini yap, akrabalık hakkını eda et.



Ebu Hanife şöyle der: Yakın akrabalar fakir olduğunda, onların hakkı kendilerine infakta bulunmaktır.



وَلاَ تُبَذِّرْ تَبْذِيرًا “Bununla beraber malını saçıp savurma.”



Malı, uygunsuz yerde sarfederek saçıp savurma, israf olacak şekilde infak etme.



Hz. Peygamberden şöyle nakledilir:



Hz. Peygamber, abdest alan Sa’da “Bu ne israf böyle?” dedi.



Sa’d, “abdestte de israf olur mu?” diye sordu.



Hz. Peygamber şöyle buyurdu: “Akan bir nehirden de abdest alsan, orda da israf olur.”



27- إِنَّ الْمُبَذِّرِينَ كَانُواْ إِخْوَانَ الشَّيَاطِينِ “Çünkü saçıp savuranlar, şeytanların kardeşleridir.”



Saçıp savuranlar şeytanların kardeşleridir, onlar gibi şerli olurlar. Çünkü malı zayi ve telef etmek bir şerdir.Veya, saçıp savuranlar şeytanlara dost ve tâbi olurlar. Çünkü israf etmede ve malı günahta sarfetmede onlara itaat ederler.



Sebeb-i Nüzûl



Rivayete göre, bazı Arablar develeri boğazlıyor, bunlar üzerine kumar oynuyorlar, mallarını şöhret için saçıp savuruyorlardı. Allahu Teâlâ bu ayetle onları böyle taşkınlıklardan alıkoydu ve yakınlara vermekle emretti.



وَكَانَ الشَّيْطَانُ لِرَبِّهِ كَفُورًا “Şeytan ise Rabbine karşı çok nankördür.”



Dolayısıyla ona itaat etmemek gerektir.







28- وَإِمَّا تُعْرِضَنَّ عَنْهُمُ ابْتِغَاء رَحْمَةٍ مِّن رَّبِّكَ تَرْجُوهَا فَقُل لَّهُمْ قَوْلاً مَّيْسُورًا “Eğer Rabbinden beklediğin bir rahmet için, onlardan yüz çevirmek mecburiyetinde kalırsan, o vakit onlara yumuşak söz söyle.”Akraba, miskin ve yetime bir şey verememe durumunda geri çevirmekten haya ediyor ama Rabbinin rahmetinden bir rızık sana gelmesini de umuyor “imkanım olunca bundan veririm” diyorsan, onlara durumu kısaca izah ile Allahtan rahmet dileyerek yumuşak söz söyle.



Denildi ki: “Kavl-i meysur” “Allah sizi zengin kılsın”, “Allah bizi de sizi de rızıklandırsın” gibi sözlerle onlara dua etmektir.







29- وَلاَ تَجْعَلْ يَدَكَ مَغْلُولَةً إِلَى عُنُقِكَ “Elini boynuna asıp bağlama.”



وَلاَ تَبْسُطْهَا كُلَّ الْبَسْطِ “Onu büsbütün de açma.”“Elin boyuna asılması” cimrilikten, “eli büsbütün açmak” ise savurganlıktan kinayedir.[1>



Ayet hem cimriliği, hem de israfı yasaklar. Bu ikisinin ortası olan cömertliği ise emreder.



فَتَقْعُدَ مَلُومًا مَّحْسُورًا “Yoksa kınanmış ve pişman bir şekilde otururkalırsın.”



Yoksa cimrilikten dolayı kınanır, saçıp savurduğundan dolayı ise pişman olursun.



Sebeb-i Nüzûl



Hz. Cabir şöyle anlatır: Hz. Peygamber aramızda oturmakta iken bir çocuk geldi, “Annem senin elbiseni giymek istiyor” dedi. Hz. Peygamber, “git sor bakalım, hangi elbisemi istiyormuş?” buyurdu. Çocuk annesine gidip sordu. Annesi, Hz. Peygamberin o an sırtında olan elbisesini istediğini



söyledi. Durumu öğrenen Hz. Peygamber evine girdi, üzerindeki elbiseyi çıkarıp çocuğa verdi, kendisi elbisesiz kaldı. Bilal-i Habeşi ezan okuduğunda Hz. Peygamber mescide gidemedi. Mescitteki cemaat kendisini beklediler, ama O, çıkamadı. Bu münasebetle bu ayet nazil oldu.



Cenab-ı Hak sonra teselli verip şöyle buyurdu:







30- إِنَّ رَبَّكَ يَبْسُطُ الرِّزْقَ لِمَن يَشَاء وَيَقْدِرُ “Gerçekten Rabbin, kullarından dilediğinin rızkını genişletir ve dilediğini daraltır.”



Allah, kusursuz hikmetine bağlı olan meşietiyle rızkı genişletir veya daraltır. Dolayısıyla, rızık yolunda karşılaşılan zahmetler, ancak Senin maslahatın içindir.



إِنَّهُ كَانَ بِعِبَادِهِ خَبِيرًا بَصِيرًا “Şüphesiz ki O, kullarına Habîr – Basîr’dir.”



Allah onların gizli-açık hâllerini bilir. Onlara gizli kalmış maslahatlarını da bilir, ona göre muamele eder.



Şöyle bir mana da murat olabilir: Bolluk ve darlık, her şeyin sırlarını ve aşikâr hâllerini bilen Allahın bir tasarrufudur. Ama kullara düşen, iktisatlı yaşamaktır.



Veya “Allah bazen bolca verir, bazen da daraltır. Siz de O’nun ahlâkıyla hareket ediniz, tamamen eli sıkı olmayınız, ama tümüyle eli açık da olmayınız.”



Ayet, devamındaki ayete de bir hazırlık gibidir:








[1> Türkçede bu, “eli sıkı”, “eli açık” ifadeleriyle anlatılır.

31- وَلاَ تَقْتُلُواْ أَوْلادَكُمْ خَشْيَةَ إِمْلاقٍ “Bir de geçim korkusuyla çocuklarınızı öldürmeyin.”



Bazı Arablar, geçim korkusuyla kız çocuklarını diri diri toprağa gömüyorlardı. Cenab-ı Hak bu ayetle onları bundan men etti ve rızıklarını taahhüt ile şöyle buyurdu:



نَّحْنُ نَرْزُقُهُمْ وَإِيَّاكُم “Onları da, sizi de biz rızıklandırırız.”



إنَّ قَتْلَهُمْ كَانَ خِطْءًا كَبِيرًا “Çünkü onları öldürmek, çok büyük bir suçtur.”



Çünkü onların öldürülmesinde, nesillerin devam etmesine engel olmak vardır.







32- وَلاَ تَقْرَبُواْ الزِّنَى “Zinaya da yaklaşmayın.”



Değil zina işlemek, ona azmetmekten ve ona yol açabilecek hâllerden uzak durun.



إِنَّهُ كَانَ فَاحِشَةً وَسَاء سَبِيلاً “Çünkü o pek çirkin bir iştir ve çok kötü bir yoldur.”



Zina
, gayr-ı meşru bir beraberlik olup, yeni nesillerin nesebini belirsiz yapar ve pek çok fitnelere kapı açar.







3ّ3- وَلاَ تَقْتُلُواْ النَّفْسَ الَّتِي حَرَّمَ اللّهُ إِلاَّ بِالحَقِّ “Haklı bir sebep olmadıkça,Allah’ın haram kıldığı canı öldürmeyin.”



Öldürmenin hak olduğu yerler başlıca üçtür:



-İmandan sonra küfre girmek (irtidat).



-Evli iken zina etmek.



-Bir mü’mini kasden öldürmek (kısas).



وَمَن قُتِلَ مَظْلُومًا فَقَدْ جَعَلْنَا لِوَلِيِّهِ سُلْطَانًا “Kim de haksız yere öldürülürse, biz onun velisine bir yetki verdik.”Ölenin velisinden murat, vefatından sonra onun işlerine bakan kanunî varisidir.Katledilen kişinin velisi, kâtilin cezalandırılması veya kısasen öldürülmesinde yetki sahibidir.[1>



فَلاَ يُسْرِف فِّي الْقَتْلِ “O da öldürmede ileri gitmesin.”



“Öldürmede ileri gitmesin”
ibaresi değişik açılardan ele alınabilir:



“Kâtil, aslında öldürülmeyi hak etmeyen kişiyi öldürmekle ileri gitmesin.” Çünkü akıllı kimse, kendi helâkine yol açacak bir şeyi yapmaz.



“Ölenin velisi, kâtilin kısasında taşkınlık yapmasın.’’[2>



إِنَّهُ كَانَ مَنْصُورًا “Çünkü zaten ona yardım olunmuştur.”



Bu cümle, yasaklamanın illetini gösterir.



Buradaki zamir, maktûle veya onun velisine racidir. Maktûl yönünden şöyledir: Maktûl, dünyada kâtiline kısas uygulanarak, ahirette de kendisine sevap verilerek ilâhî yardıma mazhar olmuştur.Maktûlün velisi yönünden ise mana şöyledir: Allahu Teâlâ o kimseye kısas yetkisi vererek ve idarecileri de bu konuda kendisine yardımcı yaparak yardım etmiştir.



Maktûlün velisinin taşkınlık yaptığı kişi açısından ise şöyledir: Taşkınlık yapan maktûlün velisi, kısas veya tazirle cezalandırılır, ayrıca büyük bir günahı yüklenmiş olur.







34- وَلاَ تَقْرَبُواْ مَالَ الْيَتِيمِ “Yetim malına yaklaşmayın.”



إِلاَّ بِالَّتِي هِيَ أَحْسَنُ حَتَّى يَبْلُغَ أَشُدَّهُ “Ancak rüşdüne erinceye kadar en güzel bir şekilde olması müstesna.”Yetim malında değil tasarrufta bulunmak, ona yaklaşmayın bile…



Öyle anlaşılıyor ki, yetim kimse rüşdüne erdiğinde, artık kendi malında dilediği gibi tasarrufta bulunma hakkına sahip olur.



وَأَوْفُواْ بِالْعَهْدِ “Ahde vefa gösterin.”Ahde vefadan murat,



-Allahın insanları mükellef kıldığı hususlar,



-Veya insanların Allaha ve insanlara verdikleri sözler olabilir.[3>



إِنَّ الْعَهْدَ كَانَ مَسْؤُولاً “Çünkü ahid, mes’uliyet gerektirir.”Ahdin sorumluluğu gerektirmesi,



-Ahid yapılan kimseden, ahdi zâyi etmemesi ve ona vefa göstermesi istendiği cihetledir.



-Veya yaptığı ahde uymadığında “niçin ahdi bozdun” diye suale tâbi olmasındandır.



-Veya diri diri toprağa gömülen kız çocuğuna “hangi günahtan dolayı böyle katledildiğinin” sorulması kabilinden cevap bulmak için değil, kınamak için sorulacaktır. Bu yoruma göre, buradaki ahitten sorulma, gerçek anlamıyla değildir.



-Bundan murat, ahit sahibinin sorumlu bir kimse olduğunun bildirilmesi de olabilir.







35- وَأَوْفُوا الْكَيْلَ إِذا كِلْتُمْ “Ölçtüğünüz zaman tam ölçün.”Onda noksanlık yapmayın.



وَزِنُواْ بِالقِسْطَاسِ الْمُسْتَقِيمِ “Ve doğru kıstas ile tartıp değerlendirin.”



“Kıstas”
kelimesi esas olarak Rumcadır, Arabçaya sonradan girmiştir. Ama bu, Kur’anın Arabça olmasına zarar vermez. Çünkü başka dilden gelen bir kelimeyi Arab kullandığında ve onu Arabça dil kurallarına uygun bir kalıba soktuğunda o kelime Arabça bir kelime olur.



ذَلِكَ خَيْرٌ وَأَحْسَنُ تَأْوِيلاً “Bu hem daha hayırlıdır ve hem de sonuç itibariyle daha güzeldir.”







36-
وَلاَ تَقْفُ مَا لَيْسَ لَكَ بِهِ عِلْمٌ “Ve hakkında bilgin bulunmayan birşeyin ardına düşme!”



Takliden veya racmen bilgayp ilminin kendisine taalluk etmediği şeyin peşine düşme.[4>



Zanna tâbi olmayı uygun görmeyenler bu ayetle delil getirdiler.



Buna cevaben deriz: İlimden murat, bir senedden (delilden) istifade ile meydana gelen itikaddır. Bunun katî ve zanna dayalı olması fark etmez. İlmin bu manada kullanımı hem makul, hem de yaygındır.[5>



Denildi ki: Ayet iftira atmaktan ve yalan şehadetten men etmektedir. Hz. Peygamberin şu sözü bunu teyid eder: “Kim bir mü’mine iftira etse dediğinden dönünceye (cezasını çekinceye) kadar Allah onu irin bataklığında hapseder.”



إِنَّ السَّمْعَ وَالْبَصَرَ وَالْفُؤَادَ كُلُّ أُولئِكَ كَانَ عَنْهُ مَسْؤُولاً “Çünkü kulak, göz,gönül, bunların her biri ondan sorumludurlar.”



Yani, hem kulak, hem göz, hem de kalbin her birinin sorumluluğu vardır. Kişi, bütün bu azalarıyla yaptığı şeylerden tek tek sorumludur. Ve burada nazara verildiği şekliyle lüzumsuz, faydasız peşe düşmelerden mesuldür.[6>



Ayette, kulun günaha azmetmekten hesaba çekileceğine bir delil vardır.[7>







37- وَلاَ تَمْشِ فِي الأَرْضِ مَرَحًا “Yeryüzünde çalımla yürüme!”



إِنَّكَ لَن تَخْرِقَ الأَرْضَ “Çünkü sen asla yeri yaramazsın.”



Sen şiddetle basarak yeri yaramazsın.



وَلَن تَبْلُغَ الْجِبَالَ طُولاً “Ve boyca da dağlara varamazsın.”



Ayet, kendini beğenmiş kimselere bir tehekküm, inceden inceye bir alaydır. Çünkü kendini beğenip çalımla yürümek, sadece bir ahmaklıktır, tezellülden başka bir fayda getirmez.







38- كُلُّ ذَلِكَ كَانَ سَيٍّئُهُ عِنْدَ رَبِّكَ مَكْرُوهًا “İşte bunlardan kötü olanların her biri, Rabbin nezdinde sevilmeyen şeylerdir.”“İşte bunlar” ifadesi, yukarıdan beri sayılan yirmibeş özelliğe işarettir.[8>







İbnu Abbas, bu sayılanların Hz. Musaya verilen Tevrat levhalarında da olduğunu söyler.



Bu bölümde nazara verilenler, emirler ve yasaklardan ibarettir. Bu yasaklar, Allah nezdinde hoş karşılanmayan fiillerle alâkalıdır. Emredilenler Allahın razı olduğu durumları, yasaklananlar ise buğzettiği hâlleri bildirir.



Gerçi kulların bütün fiilleri Allahın iradesiyle meydana gelir, ama Allahu Teâlâ kötü fiillerden hoşlanmaz, iyi fiillere ise rıza gösterir.







39- ذَلِكَ مِمَّا أَوْحَى إِلَيْكَ رَبُّكَ مِنَ الْحِكْمَةِ “İşte bunlar, Rabbinin sana vahyettiği hikmetlerdendir.”“İşte bunlar” ifadesi, buraya kadar anlatılan hükümlere işarettir.



İşte bunlar bizzat gerçeğin bilgisi ve amel noktasında hayrın ta kendisidir.



وَلاَ تَجْعَلْ مَعَ اللّهِ إِلَهًا آخَرَ “Allah ile birlikte başka bir ilâh edinme!”Bu ibare, yirmiikinci ayette de yer almıştı.Konunun hem başında hem de sonunda yer alması, işin hem başlangıç hem de sonunun tevhid olduğuna bir tenbihtir. Çünkü insan bir işi yaparken niyetini devreye sokmazsa, dinen o ameli boşa gitmiş olur. Keza, bir şeyi yaparken veya terk ederken Allahtan başkasını kastederek yapan ve terk edenin ise, çalışması boşa gider. Tevhid, hikmetin esası ve ana umdesidir.







فَتُلْقَى فِي جَهَنَّمَ مَلُومًا مَّدْحُورًا “Yoksa, yerilmiş ve kovulmuş biri olarak cehenneme atılırsın.”Yirmiikinci ayette “Allah ile birlikte başka bir ilâh edinme!” denildikten sonra “Yoksa kınanmış ve yalnız başına bırakılmış olarak oturup kalırsın.” denilerek şirkin dünyadaki zararına dikkat çekildi. Burada ise “Allah ile beraber bir ilah daha tanıma” denildikten sonra “yoksa yerilmiş ve kovulmuş biri olarak cehenneme atılırsın” denilerek ahiretteki neticesine dikkat çekildi.Ayette geçen “medhur”, Allahın rahmetinden uzak kılınmayı ifade eder.








[1> Dilerse diyete razı olur, dilerse de kısas yapılarak kâtilin öldürülmesini talep eder.



[2>Bizzat kısası kendisi uygulaması, ölen bir kişiye karşı çok kişileri öldürmesi, öldürdüğünü işkenceyle öldürmesi, öldürdükten sonra hızını alamayıp göz oymak ve kulak kesmek gibi hareketler birer taşkınlıktır.



[3> Birincisi, iman ve namaz gibi mükellefiyetlerdir. İkincisi ise, insanların Allaha adadıkları adaklar ve insanlara verdikleri sözler, onlarla yaptıkları anlaşmalar gibi durumlardır.



[4> Racmen bilgayp, “gayba taş atmak” anlamında bir deyimdir. Bir belge ve bilgiye dayanmadan verilen hükümler için kullanılır.



[5> Yani, insanın bir şeyi kabullenebilmesi için illa kesin bilgiye ulaşması şart değildir, bazen zann-ı galip denilen bir kanaat oluşması da yeterli olabilir. Kaldı ki her meselede mutlaka yakînî bilgiye ulaşmak hem şart değildir, hem de mümkün değildir. Yoksa, mesela tarih kitaplarında anlatılanların hiçbirine inanmamak gerekirdi.



[6> Yani, kulak, göz ve kalp kendilerini ilgilendirmeyen şeylere daldıklarında günaha girerler. Sözgelimi, kulağın lüzumsuz sohbetleri dinlemesi, gözün hedefsiz bir şekilde rastgele etrafı seyre dalması, kalbin boş hülyalarla oyalanması, diğer âlemde hesabı gerektiren günahlardır.



[7> İnsanın kalbine kötü bir fiili işlemek gelse ve sadece bunu yapmayı hayal etse sorumlu olmaz. Ama, ciddi ciddi bu işe karar verir, ölçer, biçer ve yapmaya katî niyetlenirse, o fiili yapmasa veya yapamasa bile günaha girer. Gözün-kulağın fiilleri olduğu gibi, kalbin de fiilleri vardır. Mesela küfre ve zulme razı olmak veya rıza göstermemek kalbe ait bir fiildir. Küfre rıza küfür olduğu gibi, zulme rıza dahi zulümdür.



[8>Bunlar, yirmiikinci ayetten buraya kadar olan bölümde anlatılanlardır

40- أَفَأَصْفَاكُمْ رَبُّكُم بِالْبَنِينَ وَاتَّخَذَ مِنَ الْمَلآئِكَةِ إِنَاثًا “Yoksa Rabbiniz size oğulları tahsis etti de, kendisi meleklerden dişiler mi edindi?”



“Melekler Allahın kızları” diyenlere bir hitaptır. Sorudan murat, bunun böyle olmadığını bildirmektir.Hâlbuki böyle bir tercih, sizin akıllarınıza ve âdetlerinize aykırıdır.



إِنَّكُمْ لَتَقُولُونَ قَوْلاً عَظِيمًا “Gerçekten siz çok büyük bir söz söylüyorsunuz.”



Sizler, Allaha evlat nisbet etmekle vebali çok olan büyük bir söz söylüyorsunuz. Hâlbuki evlat sahibi olmak, fani varlıkların bir özelliğidir.Ayrıca, kendiniz bile erkeği tercih ederken, Allah için kızlar nisbet ederek de başka cihetten haddinizi aşıyorsunuz.Keza, mahlûkatın en eşrefi olan melekleri kız kabul ederek iftira ediyorsunuz.







41- وَلَقَدْ صَرَّفْنَا فِي هَذَا الْقُرْآنِ لِيَذَّكَّرُواْ “Andolsun ki, hatırlayıp öğütalmaları için Biz bu Kur’ân’da türlü şekillerde açıklamalar yaptık.”Andolsun ki, biz bu manayı şu Kur’anda çok yerlerde çeşitli şekillerde mükerreren beyan ettik.



وَمَا يَزِيدُهُمْ إِلاَّ نُفُورًا “Fakat bu, ancak onların ürkmelerini artırır.”



Kur’an, onların öğüt almaları için geldi, ama böylesi kimselerin ancak haktan ürküntülerini artırır.







42- قُل لَّوْ كَانَ مَعَهُ آلِهَةٌ كَمَا يَقُولُونَ إِذًا لاَّبْتَغَوْاْ إِلَى ذِي الْعَرْشِ سَبِيلاً “De ki:Eğer dedikleri gibi Allah ile birlikte ilâhlar olsaydı, o zaman bunlar Arş’ın sahibine bir yol ararlardı.”



Şayet onların dediği gibi, Allah ile beraber ilahlar olsaydı, o ilahlar



-Hükümdarların birbirleriyle muamelelerinde olduğu gibi, mülkün Mâliki olana muhtaç olduklarını bilip O’na bağlılıklarını bildireceklerdi.



-Veya “Onların yalvardıkları da, Rablerine daha yakın olmak için vesile ararlar.” (İsra, 57) ayetinde nazara verildiği şekilde, bu ilah zannedilenler O’nun kudretini ve kendi aczlerini bildiklerinden O’na ibadet ve taatle yakın olmaya çalışacaklardı.







43- سُبْحَانَهُ وَتَعَالَى عَمَّا يَقُولُونَ عُلُوًّا كَبِيرًا “O, münezzehtir onların dediklerinden ve pek büyük bir yücelikle yücedir.”Çünkü O, varlık mertebelerinin en üstü olan Vâcibu’l-Vücuddur, bizâtihi devam ve bekâ sahibidir. Çocuk edinmek ise, vücut mertebelerinin en alt kısmında olanların bir özelliğidir. Çünkü, kendileri ölecek, nesilleri çocuklarıyla devam edecektir.







44- تُسَبِّحُ لَهُ السَّمَاوَاتُ السَّبْعُ وَالأَرْضُ وَمَن فِيهِنَّ “Yedi gök, yer ve bunların içinde bulunanlar, Allah’ı tesbih ederler.”



وَإِن مِّن شَيْءٍ إِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدَهِ “Hiçbir şey yoktur ki hamd ile O’nu tesbih etmesin.”



Bunların hepsi hâl diliyle Allahu Teâlâyı imkân dairesindekiler gibi olmaktan, hudus (sonradan olma) özelliklerinden tenzih ederler. Kendilerinin mümkün ve hudus özelliği taşımalarıyla Vâcibu’l-vücud ve ezelî olan Sani’lerine delâlet ederler.



وَلَكِن لاَّ تَفْقَهُونَ تَسْبِيحَهُمْ “Fakat siz, onların tesbihlerini iyi anlamazsınız.”



Sizler ise ey müşrikler, onların tesbihinin anlaşılacağı sahih nazarı (doğru düşünme yöntemini) ihlâl ettiğinizden, onların tesbihini anlamıyorsunuz.



Bu tesbih, lafız ile olabileceği gibi, delâlet şeklinde de olabilir.[1>



إِنَّهُ كَانَ حَلِيمًا غَفُورًا “Şüphesiz O, Halîm’dir - Ğafur’dur.”O, gaflet ve şirkinize ceza vermede acele etmemesiyle Halîm’dir.



Sizden tevbe edenleri bağışlamasıyla da Ğafur’dur.







45-
وَإِذَا قَرَأْتَ الْقُرآنَ جَعَلْنَا بَيْنَكَ وَبَيْنَ الَّذِينَ لاَ يُؤْمِنُونَ بِالآخِرَةِ حِجَابًا مَّسْتُورًا “Sen Kur’ân’ı okuduğun zaman, seninle ahirete inanmayanların arasına biz görünmez bir perde çekeriz.”Bu perde, Senin onlara okuduğunu anlamalarına engel olur.Bu perdenin “mestûr” yani örtülü olması, göz ile görülen bir perde cinsinden olmadığı içindir.



Ayet metnindeki “Hicaben mestura” ifadesi, iç içe perde durumunu da ifade edebilir. Yani onlar, bu perde sebebiyle Hz. Peygamberin sözünü anlamıyorlar. Ama anlamadıklarının da farkında değiller.[2>Cenab-ı Hak, önceki ayette onların afak ve enfüste dikilen ayetlerin ne dediklerini anlamadıklarını anlatmıştı. Bu ayetle de, kendilerine indirilen Kur’an ayetlerini anlamadıklarını bildirdi. Bununla, onların dalalette kalmayı hak ettiklerini nazara verdi. Nitekim bir sonraki ayet, açıktan bunu ifade etmektedir:







46- وَجَعَلْنَا عَلَى قُلُوبِهِمْ أَكِنَّةً أَن يَفْقَهُوهُ وَفِي آذَانِهِمْ وَقْرًا “Ve kalplerinin üzerine, onu anlamalarına engel perdeler geçirdik ve kulaklarına bir ağırlık verdik.”



Kur’an, hem lafız, hem de mana yönüyle mu’cize olduğundan, o inkârcıların her iki yönden de mahrumiyetleri anlatıldı: Kalpleriyle manasını anlayamazlar, kulaklarıyla lafzına muhatap olamazlar.



وَإِذَا ذَكَرْتَ رَبَّكَ فِي الْقُرْآنِ وَحْدَهُ وَلَّوْاْ عَلَى أَدْبَارِهِمْ نُفُورًا “Rabbini Kur’ân’da tek olarak andığın zaman da, ürkerek arkalarına dönüp kaçtılar.”



Kur’anda Allahtan tek olarak bahsedip onların ilahlarından söz etmeyince, tevhide kulak vermekten ürktüler, kaçtılar.







47- نَّحْنُ أَعْلَمُ بِمَا يَسْتَمِعُونَ بِهِ إِذْ يَسْتَمِعُونَ إِلَيْكَ “Biz onların, seni dinlerken nasıl dinlediklerini çok iyi biliriz.”Yani, onlar Seni dinlediklerinde ve kendi aralarında fısıldaştıklarında, bundan maksatlarının ne olduğunu biz çok iyi biliriz. Onlar, Seninle ve Kur’anla dalga geçmek için dinliyorlar.



وَإِذْ هُمْ نَجْوَى إِذْ يَقُولُ الظَّالِمُونَ إِن تَتَّبِعُونَ إِلاَّ رَجُلاً مَّسْحُورًا “Ve onlar birbiriyle fısıldaşırlarken, o zalimler şöyle derler: Siz ancak büyülenmiş bir adama uyuyorsunuz!”



Bu cümle, başında “Hatırla, şöyle diyorlardı” şeklinde yeni bir cümle olabileceği gibi, onların kendi aralarında fısıldaşmalarını ifade eden üstteki cümleden bedel de olabilir. “Onlar” demek yerine “O zâlimler” denilmesi, bu şekilde gizliden gizliye fısıldaşmalarının zulüm türünden olduğuna işaret içindir.







48- انظُرْ كَيْفَ ضَرَبُواْ لَكَ الأَمْثَالَ “Bak senin için nasıl misal getirdiler?”



Sana “şair, sahir, kahin, mecnun” dediler.



فَضَلُّواْ فَلاَ يَسْتَطِيعْونَ سَبِيلاً “Böylece yoldan çıktılar! Artık bir yol bulamazlar.”



Böylece, bütün bu isnatlarında haktan saptılar, öyle ki, Seni tenkidde nazara alınacak bir şey söyleyemiyorlar, ne yapacağını bilmeyen şaşkın gibi, tutarsız, çelişkili şeyler söylüyorlar.



Veya şöyle de mana verilebilir: Onlar yoldan öyle saptılar ki, artık doğru yola gelemezler.







49- وَقَالُواْ أَئِذَا كُنَّا عِظَامًا وَرُفَاتًا أَإِنَّا لَمَبْعُوثُونَ خَلْقًا جَدِيدًا “Ve şöyle dediler: Biz, bir yığın kemik ve ufalanmış toz olduğumuz zaman mı, yeni bir yaratılışla diriltilmiş olacağız?”



Böyle söylemeleri, inkâr ve istib’adlarından dolayıdır.[3>







50- قُل كُونُواْ حِجَارَةً أَوْ حَدِيدًا “De ki: İster taş olun, ister demir...”







51-
أَوْ خَلْقًا مِّمَّا يَكْبُرُ فِي صُدُورِكُمْ “İsterse gönlünüzde büyük olan başka bir şey olun, fark etmez.”



Onlara cevaben de ki: İster bir taş olun ister demir veya size göre hayat verilmesine en uzak ne varsa o olun, Allaha göre fark etmez, hayat verir. Bütün cisimler, kendilerine verilen özellikleri kabulde ortak olduklarından, Allahın kudretine size yeni bir hayat vermek zor gelmez. Kaldı ki, sizin kemikleriniz için hayat yeni bir şey değildir. Onlar, çürümeden önce taze ve canlı idi. O maddeler, hayatı daha önce kabul ettiği gibi, yeni bir hayatı çok daha kolay bir şekilde kabul eder.



فَسَيَقُولُونَ مَن يُعِيدُنَا “Onlar, “Bizi kim tekrar diriltecek?” diyecekler.”



قُلِ الَّذِي فَطَرَكُمْ أَوَّلَ مَرَّةٍ “De ki: Sizi ilk defa yaratmış olan!” Siz toprak iken, toprağa nisbetle çok uzak olan hayatı veren, elbette ona tekrar hayat vermeye kâdirdir.



فَسَيُنْغِضُونَ إِلَيْكَ رُؤُوسَهُمْ وَيَقُولُونَ مَتَى هُوَ “Sana alaylı alaylı başlarını sallayarak “bu, ne zaman?” diyecekler.”



Bu cevabın üzerine, onlar taaccüp ve istihza ile başlarını Sana doğru sallayacaklar.



قُلْ عَسَى أَن يَكُونَ قَرِيبًا “De ki: Bakarsınız pek yakındır!” Çünkü, her gelecek yakındır.







52-
يَوْمَ يَدْعُوكُمْ فَتَسْتَجِيبُونَ بِحَمْدِهِ “Sizi çağıracağı gün, hamd ile Onun emrine koşacaksınız.”Öldükten sonra diriltilmenin Allahtan bir davet ve onlardan da bir icabet şeklinde ifade edilmesi istiare yoluyladır. Bunda, bu işin sür’ati ve kolaylığına bir tenbih vardır. Ayrıca, bu davet ve icabetten maksadın, muhasebe ve ceza için sevk edilmeleri olduğuna bir işaret söz konusudur.



Onların icabetinin hamd ile olması



-O’nun kudretinin kemâline karşı Allaha hamdeder bir hâlde diriltilmelerini anlatır. Rivayete göre başlarındaki toprakları silkeleyip “Sübhaneke Allahümme ve bihamdike” diyeceklerdir.



-Veya bundan murat, hamdedenlerin boyun eğmesi gibi diriltilmeye karşı boyun eğmelerini ifade eder.



وَتَظُنُّونَ إِن لَّبِثْتُمْ إِلاَّ قَلِيلاً “Ve pek az bir müddet kaldığınızı zannedeceksiniz.”



Yüzyıl ölü kaldıktan sonra diriltilen ve kendisine “ne kadar kaldın?” diye sorulduğunda “bir gün veya bir günün bir kısmı kadar” diye cevap veren kimse gibi, kabirde kaldığınız süreyi azımsayacaksınız.[4>







Veya görmüş olduğunuz dehşetli hâlden dolayı dünyadaki hayatınızı çok kısa bulacaksınız.




[1> Gök gürültüsü, kuşlar, dereler gibi bazıları sesli tesbihat yaparlar. Dağlar, taşlar, ağaçlar gibi olanlar ise hâl diliyle tesbihat yaparlar.



[2> Cehâlet iki kısımdır:



1-Cehl-i basit. Yani bilmemek.



2-Cehl-i mürekkeb. Yani bilmediğini de bilmemek. Onlar, tam bir cehl-i mürekkep içindeler. Yoksa, bilmediklerinin farkına varsalar, kurtulmaya ve söyleneni anlamaya çalışacaklar.



[3> Yani, “böyle bir durumda yeniden mi dirileceğiz?” demeleri, sormak için olmayıp canlıda olan tazelik ile çürümüş kemiklerde olan kuruluğun birbirinden çok uzak ve birbirine aykırı olduğundan hareketle, “hayır, böyle bir şey olamaz, bu akıldan çok uzak bir şey” manasını ifade etmek içindir



[4> Bununla ilgili bkz. Bakara, 259

53- وَقُل لِّعِبَادِي “Ve kullarıma söyle!”Mü’min kullarıma söyle:



يَقُولُواْ الَّتِي هِيَ أَحْسَنُ “Sözün en güzelini söylesinler.”



Müşriklere güzel söz söylesinler, haşin konuşmasınlar.



إِنَّ الشَّيْطَانَ يَنزَغُ بَيْنَهُمْ “Çünkü şeytan aralarına fesat sokar.”Çünkü şeytan aralarındaki mücadeleyi ve şerri kızıştırır, alevlendirir. Ola ki onlara söylenecek haşin söz onların inadına ve düşmanlıklarının artmasına yol açar.



إِنَّ الشَّيْطَانَ كَانَ لِلإِنْسَانِ عَدُوًّا مُّبِينًا “Şüphesiz şeytan, insan için apaçık bir düşmandır.”







54-
رَّبُّكُمْ أَعْلَمُ بِكُمْ “Rabbiniz sizi en iyi bilendir.”



إِن يَشَأْ يَرْحَمْكُمْ “Dilerse size merhamet eder.”



أَوْ إِن يَشَأْ يُعَذِّبْكُمْ “Veya dilerse azab eder.”



Ayetin bu kısmı, onlara söylenecek güzel sözün bir tefsiridir. Yani, onlara böyle güzel şeyler söyleyin. Doğrudan “siz cehennem ehlisiniz” demeyin. Çünkü böyle demek onları şerre iter.



Ayrıca, onların akıbeti gaybtır, ancak Allah bilir.[1>



وَمَا أَرْسَلْنَاكَ عَلَيْهِمْ وَكِيلاً “Seni onların üzerine vekil göndermedik.”



“Biz Seni, onları zorla imana getirmen için göndermedik. Seni ancak bir müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik. Dolayısıyla onlara mudâra yap.[2> Ashabına da onlara tahammül etmelerini emret.



Sebeb-i Nüzûl



Rivayete göre, müşrikler eziyette ileri gidince, Müslümanlar hâllerini Rasûlullaha şikâyette bulundular. Bu münasebetle bu ayet nazil oldu.



Denildi ki: Müşriklerden biri Hz. Ömer’e kötü sözler söyledi. O da bu adamı cezalandırmaya niyetlendi. İnen bu ayetle Allahu Teâlâ affı emretti.







55- وَرَبُّكَ أَعْلَمُ بِمَن فِي السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ “Rabbin göklerde ve yerde kim varsa hepsini en iyi bilendir.”Allah, göklerde ve yerde olanları ve onların hâllerini en iyi bilendir. Onlardan dilediğini nübüvveti için, dilediğini de velâyeti için seçer.



Sebeb-i Nüzûl



Ayet, “Ebu Talibin yetimi bir peygamber ve karnı aç, sırtı çıplak kimseler de peygamber ashabı mı olurmuş?” diyen Kureyşe bir reddir.



وَلَقَدْ فَضَّلْنَا بَعْضَ النَّبِيِّينَ عَلَى بَعْضٍ “Andolsun ki biz peygamberlerin kimini kimine üstün kıldık.”



Biz peygamberlerin bir kısmını bir kısmına,



-Ruhanî faziletlerle,



-Ve cismanî alâkalardan teberri ile üstün kıldık.



Yoksa mallarının ve kendilerine tâbi olanların çokluklarıyla değil.



وَآتَيْنَا دَاوُودَ زَبُورًا “Davud’a da Zebur’u verdik.”



Hatta Hz. Davud da kendisine verilen saltanatla değil, O’na indirdiğimiz vahiyle üstün oldu.



Denildi ki: Ayet-i Kerîme Hz. Peygamberin üstün kılınışına bir işarettir. Devamı ise üstün kılınma cihetine bir tenbihtir:



Şöyle ki: Hz. Peygamber (asm) son Peygamberdir ve ümmeti de en hayırlı ümmettir. Zeburda “Salih kullarım arza varis olacaklar” diye onlardan bahsedilmiştir. (Enbiya, 105)







56- قُلِ ادْعُواْ الَّذِينَ زَعَمْتُم مِّن دُونِهِ “De ki: Ondan başka ilâh olduğunu zannettiğiniz şeyleri çağırın (size yardım etsinler.)



فَلاَ يَمْلِكُونَ كَشْفَ الضُّرِّ عَنكُمْ وَلاَ تَحْوِيلاً “Ama onlar ne sizden sıkıntıyı kaldırabilirler, ne de değiştirebilirler.”duğum gibi, onlarla mudâra ile de emrolundum.”



De ki: Allahın dışında ilah olarak kabul ettiğiniz melekler, Hz. İsa ve Hz. Üzeyir gibiler, sizden hastalık, fakirlik, kıtlık gibi zararları gideremezler. Bunları sizden başkasına da çeviremezler.







57- أُولَئِكَ الَّذِينَ يَدْعُونَ يَبْتَغُونَ إِلَى رَبِّهِمُ الْوَسِيلَةَ أَيُّهُمْ أَقْرَبُ “Onların yalvardıkları da, Rablerine daha yakın olmak için vesile ararlar.”



Sizin ilah kabul ettiğiniz bu kimseler, Allaha itaatle O’na yakın olmaya çalışırlar. Onların en yakın olanı böyle ibadetine dikkat ederse, diğerlerini varın siz düşünün.



وَيَرْجُونَ رَحْمَتَهُ وَيَخَافُونَ عَذَابَهُ “Ve O’nun rahmetini umarlar, azabından korkarlar.”



Ve bunlar diğer kullar gibi O’nun rahmetini umar, azabından ise korkarlar. Böyle iken nasıl olur da bunların ilah olduğunu iddia edersiniz?



إِنَّ عَذَابَ رَبِّكَ كَانَ مَحْذُورًا “Çünkü Rabbinin azabı, sakınılması gereken bir azaptır.”



Çünkü Rabbinin azabı, Peygamber ve meleklerce bile sakınılması gereken bir azaptır.







58- وَإِن مَّن قَرْيَةٍ إِلاَّ نَحْنُ مُهْلِكُوهَا قَبْلَ يَوْمِ الْقِيَامَةِ أَوْ مُعَذِّبُوهَا عَذَابًا شَدِيدًا “Hiç bir belde yoktur ki, kıyamet gününden önce biz onu helak etmeyelim yahut şiddetli bir azab ile azaplandırmayalım.”



Ayette ifade edilen helâk, normal ölüm veya toptan helâk etmek, şiddetli azap ise, öldürülmek ve çeşit çeşit belâlar şeklinde olabilir.



كَانَ ذَلِك فِي الْكِتَابِ مَسْطُورًا “Bu, Kitap’ta yazılıdır.”Kitap’tan murat Levh-i Mahfuz’dur.







59- وَمَا مَنَعَنَا أَن نُّرْسِلَ بِالآيَاتِ إِلاَّ أَن كَذَّبَ بِهَا الأَوَّلُونَ “Bizi, mu’cizeler göndermekten alıkoyan şey, öncekilerin onları yalanlamış olmalarıdır.”Kureyşin talep etmiş oldukları mu’cizeleri göndermekten bizi alıkoyan, ancak ve ancak Âd ve Semud gibi onlara benzeyen kavimlerin bu mu’cizeleri yalanlaması oldu. Şayet Kureyşe de böyle mu’cizeler göndersek, öncekiler gibi yalanlayacaklardı, o zaman da âdetimiz üzere toptan helâk edileceklerdi. Hâlbuki biz, onları toptan helâk etmemeye hükmettik. Çünkü içlerinde iman edecekler var veya onların çocukları ilerde iman edecek.



Cenab-ı Hak ardından mu’cize isteyip de inanmayan, bu yüzden de helâk edilen bazı milletleri zikredip şöyle buyurdu:



وَآتَيْنَا ثَمُودَ النَّاقَةَ مُبْصِرَةً فَظَلَمُواْ بِهَا “Semûd’a, açık bir mu’cize olarak o dişi deveyi vermiştik de ona zulmetmişlerdi.”Onların talebi üzere göz açıcı, gerçeği ortaya koyucu bir mu’cize olmak üzere dişi deveyi verdik. Onlar ise, o mu’cizeyi inkâr ile zulmettiler.Veya, o deveyi boğazlamak suretiyle kendilerine zulmettiler.



وَمَا نُرْسِلُ بِالآيَاتِ إِلاَّ تَخْوِيفًا “Oysa biz, ayetleri ancak korkutmak için göndeririz.”



Onların talep ettikleri mu’cizeleri, biz ancak onları toptan helâk edecek bir azaptan korkutmak için göndeririz. Korkup gereğini yapmazlarsa, azap başlarına iner.



Veya doğrudan onlardan bir talep olmasa da biz bir kısım mu’cizeler ve Kur’an ayetleri göndeririz. Bunlarla onları ahiret azabından korkuturuz. Çünkü, -ey Peygamber!- Senin kendilerine gönderildiğin kimselere şu dünyada toptan azap verilmeyecek, hesapları kıyamet gününe te’hir edilecektir.







60- وَإِذْ قُلْنَا لَكَ “Bir zaman sana şöyle demiştik:”Hatırla o zamanı ki, Biz Sana şöyle vahyetmiştik:



إِنَّ رَبَّكَ أَحَاطَ بِالنَّاسِ “Şüphesiz Rabbin insanları kuşattı.”



Onların hepsi, Senin Rabbinin kabza-i kudretindedir.



Bundan murat, Cenab-ı Hakkın Kureyşi kuşatması olabilir. Düşmanı kuşatan Onu kolayca helâk edebildiği gibi, Cenab-ı Hak da Kureyşi helâk etmeye kâdirdir. Bu mana ile ayet, Bedir savaşını müjde olarak vermektedir.



“Kuşattı” şeklinde geçmiş zaman sığasıyla söylenmesi, vukuunun kesinliğinden dolayıdır.



وَمَا جَعَلْنَا الرُّؤيَا الَّتِي أَرَيْنَاكَ إِلاَّ فِتْنَةً لِّلنَّاسِ “Sana gösterdiğimiz o rüyayı (temâşâyı) yalnız insanlara bir imtihan için yaptık.”Bundan murat, Hz. Peygambere mi’raç gecesinde gösterilenlerdir.



Mi’racı uykuda ruhanî bir olay olarak değerlendirenler, ayette “rü’ya” ifadesinin kullanılmasını delil olarak gösterdiler. Uyanıkken olduğunu söyleyenler ise “rü’ya” kelimesini “rü’yet” şeklinde değerlendirdiler.



Veya bundan murat, Hz. Peygamberin Hudeybiye yılında görmüş olduğu rüyadır. Bu rüyada Hz. Peygamber Mekkeye girdiğini görmüştü.Veya bundan murat, “Hani o vakit Allah sana uykunda onları az gösteriyordu.” (Enfal, 43) ayetinden hareketle Bedir Savaşı hakkında gördüğü rüyadır. Bununla alakalı şöyle rivayet edilir: Hz. Peygamber (asm) Bedir suyuna geldiğinde şöyle demişti:“Şimdi ben sanki onların ölüp yere yıkılacakları yerlere bakıyorum. İşte şurası falanın öleceği yer, şurası filanın öleceği yer…”Bu ifadeler Kureyşin kulağına gidince bu sözle dalga geçmişlerdi.Denildi ki: Hz. Peygamber rüyasında Ümeyye Oğullarından bir kavim gördü. Bunlar, Hz. Peygamberin minberine yükseliyorlar, maymunların sıçraması gibi sıçrıyorlardı. Hz. Peygamber bu rüya üzerine şöyle yorum yaptı: “Bu, onlara Müslüman olmaları sebebiyle dünyadan verilen paylarıdır.”Bu rivayete göre “yalnız insanlara bir imtihan için yaptık” ifadesinden murat, onların devirlerinde meydana gelen olaylardır.



وَالشَّجَرَةَ الْمَلْعُونَةَ فِي القُرْآنِ “Ve Kur’ân’da bildirilen lanetli ağacı da…”



“Lanetli ağaç”
tan murat, zakkum ağacıdır.



Müşrikler cehennemdeki ağacı duyunca şöyle dediler: “Muhammed, cehennemin taşı yaktığını iddia ediyor, sonra da o cehennemde ağaç biteceğini söylüyor!”



Hâlbuki bazı canlılar ateşte oldukları hâlde yanmazlar. Deve kuşunun iç organları kor ateşten zarar görmez. Bunları bu şekilde ateşte koruyan Allah, elbette cehennemde ateşin yakmayacağı bir ağaç yaratmaya kâdirdir.



Kur’anda bunun lanetli olduğunun bildirilmesi, onu yiyecek olanların lanetli olmasıdır. Bu şekilde mecazen vasfedilmesi, daha etkili bir şekilde anlatmak içindir.



Veya cehennemin dibinde olduğundan “Lanetli ağaç” denilmiştir. Çünkü orası, rahmetten en uzak yerdir.Veya bu ağacın nahoş ve eza verici olması sebebiyle “Lanetli” olduğu bildirilmiştir. Nitekim zararlı yiyeceğe “lanetli yiyecek” denilir.



“Bundan murat; şeytan, Ebu Cehil ve Hakem Bin Ebi’l-Asi’dir” şeklinde te’viller de yapılmıştır.



وَنُخَوِّفُهُمْ “Onları korkutuyoruz.”



Biz onları çeşitli şekillerde korkutmaktayız.



فَمَا يَزِيدُهُمْ إِلاَّ طُغْيَانًا كَبِيرًا “Fakat bu, onlara büyük bir taşkınlıktan başka bir sonuç vermiyor.”




[1>Yani, siz onlara “cehennemliksiniz” derseniz isabet etmeme ihtimali de vardır. Çünkü ilerde neler olacak bilinmez. Mü’min biri irtidad edebildiği gibi, müşrik veya kâfir biri de imana gelebilir.







[2>Mudâra, muhatabın kötülüğünü bilmekle beraber onu idare etmek, onunla geçinmektir. Hz. Peygamber şöyle buyurur: “İnsanlarla savaşmakla emrolunduğum gibi, onlarla mudâra ile de emrolundum.

61-
وَإِذْ قُلْنَا لِلْمَلآئِكَةِ اسْجُدُواْ لآدَمَ “Hani meleklere, “Âdem’e secdeedin” demiştik.”



فَسَجَدُواْ إَلاَّ إِبْلِيسَ “İblis’ten başka hepsi secde ettiler.”



قَالَ أَأَسْجُدُ لِمَنْ خَلَقْتَ طِينًا “O ise, “çamurdan yarattığına secde mi ederim?” dedi.”



“Çamurdan yarattığına secde mi ederim?”
ifadesinde, İblisin Hz. Âdemi büyük olarak tanımayışının illetine bir ima vardır.







62- قَالَ أَرَأَيْتَكَ هَذَا الَّذِي كَرَّمْتَ عَلَيَّ “İblis dedi: Şu benden üstün kıldığına bak!”



İblisin bu ifadesinde, “niye O’nu bana üstün kıldın ki?” manası hissedilmektedir.



لَئِنْ أَخَّرْتَنِ إِلَى يَوْمِ الْقِيَامَةِ لأَحْتَنِكَنَّ ذُرِّيَّتَهُ إَلاَّ قَلِيلاً “Yemin ederim ki, eğer beni kıyamet gününe kadar ertelersen, pek azı hariç, onun zürriyetini kendime bağlayacağım.”Onların hepsini yoldan çıkaracağım. Ancak çok azını kontrolüm altına alamam.



İblisin, insanların çoğunu kolayca saptıracağını bilmesi,



-Ya Allah’ın bunu reddetmeyişinden bilmiştir.



-Ya meleklerin, “Orada bozgunculuk yapacak ve kan dökecek birisini mi (halife) kılacaksın?” (Bakara, 30) demelerinden çıkardığı bir hükümdür.



-Veya insanın vehim, şehvet ve gadap özelliklerinden hareketledir.



63- قَالَ اذْهَبْ “Allah dedi: “Git!”



فَمَن تَبِعَكَ مِنْهُمْ فَإِنَّ جَهَنَّمَ جَزَآؤُكُمْ جَزَاء مَّوْفُورًا “Onlardan kim sana uyarsa, şüphesiz ki cehennem cezanızdır, hem de mükemmel bir ceza.”



Bu ifade, Cenab-ı Hakkın İblisi kovması ve yapmayı planladığı şeylerle onu baş başa bırakmasını ifade eder.



“Cehennem cezanızdır” ifadesi, İblise tâbi olanlara yönelik bir hitap olması da caizdir.







64- وَاسْتَفْزِزْ مَنِ اسْتَطَعْتَ مِنْهُمْ بِصَوْتِكَ “Onlardan gücünün yettiğini sesinle yerinden oynat.”Davetinle onları fesada çağır.



وَأَجْلِبْ عَلَيْهِم بِخَيْلِكَ وَرَجِلِكَ “Atlıların ve yayalarınla onların üzerine yürü!”



Ayet, aldattığı insanlara İblisin tasallutunu anlatan bir temsil de olabilir. Bir baskın esnasında önce kuvvetli bir sesle insanlar ürkütülür, yerlerinden kaldırılır. Ardından süvarî ve piyadelerle hücum edilip işleri bitirilir.



وَشَارِكْهُمْ فِي الأَمْوَالِ وَالأَوْلادِ “Mallarda ve çocuklarda onlara ortakV ol!”



İblisin insanların malına ortak olması,
malı haramdan kazanıp toplamaya ve uygunsuz yerlerde harcamaya sevketmesi yönündendir.



İblisin insanlara çocukta ortak olması,



-Gayr-ı meşru beraberliğe teşvik edip veled-i zina olmalarını sağlamak,



-Onlara Abduluzza gibi isimler verdirmek,



-Onları batıl dinlere, kötü sanatlara ve çirkin işlere yönlendirmek suretiyle yoldan çıkarmasıyla gerçekleşir.



وَعِدْهُمْ “Ve onlara vaatlerde bulun.”



İblis, insanları batıl vaatlerle oyalar. Mesela,



-Putların şefaatçi olacaklarını söyler.



-Atalarının iyi insanlar olduğunu söyleyerek onları avutur.



-Tûl-i emel ile oyalayıp tevbelerini tehir ettirir.



وَمَا يَعِدُهُمُ الشَّيْطَانُ إِلاَّ غُرُورًا “Fakat şeytan onlara aldatmadan başka bir şey vaat etmez.”



Ayet metninde geçen gurur, doğru zannettirecek şekilde hatayı süslemektir.







65- إِنَّ عِبَادِي لَيْسَ لَكَ عَلَيْهِمْ سُلْطَانٌ “Doğrusu kullarım üzerinde senin hiçbir hâkimiyetin yoktur.”Her ne kadar burada “kullarım” ifadesi genel gelmişse de “…Ve onların hepsini mutlaka azdıracağım! Ancak onlardan muhlas kulların müstesna.” (Hicr, 40) ayetinde kayıtlı olarak ifade edilmiştir. Ayrıca, “kullarım” ifadesinde yer alan izafet, bunun “muhlis kullarım” manasında kullanıldığını gösterir.“Kullarım üzerinde senin hiçbir hâkimiyetin yoktur.”Sen onları yoldan çıkaramazsın.



وَكَفَى بِرَبِّكَ وَكِيلاً “Ve vekil olarak Rabbin yeter.”







66-
رَّبُّكُمُ الَّذِي يُزْجِي لَكُمُ الْفُلْكَ فِي الْبَحْرِ لِتَبْتَغُواْ مِن فَضْلِهِ “Rabbiniz, lütfundan nasip arayasınız diye sizin için denizde gemileri yüzdürür.”



Bu sayede kâr elde eder, sizde olmayan mallara kavuşursunuz.



إِنَّهُ كَانَ بِكُمْ رَحِيمًا “Şüphesiz O, size çok merhametlidir.”



Muhtaç olduğunuz şeyleri size müheyya kılarak ve normal şartlarda zorlukla ulaşacağınız şeyleri size kolaylaştırarak rahmetini gösterir.







67- وَإِذَا مَسَّكُمُ الْضُّرُّ فِي الْبَحْرِ ضَلَّ مَن تَدْعُونَ إِلاَّ إِيَّاهُ “Denizde başınıza bir felaket geldiği zaman, Allah’tan başka bütün yalvardıklarınız ortadan kaybolur.”



Bundan murat, boğulma korkusudur. O zaman, başınıza gelen olaylarda kendilerinden yardım istedikleriniz hepsi hatırınızdan gider. Sadece Allah hatırınıza gelir. Böyle bir durumda ancak O’na yalvarırsınız.



Veya mana şöyle de olabilir: Böyle bir hengâmede, tapmış olduklarınızın hepsi size yardım hususunda ortada görülmez, kaybolur gider. Size ancak Allah yardım edebilir.



فَلَمَّا نَجَّاكُمْ إِلَى الْبَرِّ أَعْرَضْتُمْ “O, sizi kurtarıp karaya çıkarınca ise, yüz çevirirsiniz.”



Ama Allah sizi boğulmaktan kurtarıp karaya çıkardığında, tevhidden yüz çevirirsiniz.



وَكَانَ الإِنْسَانُ كَفُورًا “Doğrusu insan çok nankördür.”



Ayetin bu kısmı, insanın yüz çevirmesinin ileti gibidir.







68- أَفَأَمِنتُمْ أَن يَخْسِفَ بِكُمْ جَانِبَ الْبَرِّ أَوْ يُرْسِلَ عَلَيْكُمْ حَاصِبًا “Yoksa O’nun sizi kara canibinde yerin dibine geçirmesinden yahut üzerinize taş yağdırmasından emin mi oldunuz?”



“Yoksa emin mi oldunuz?”
denilmesi, emin olmadıklarını ifade içindir. Mukadder cümleler ile, ayetin manası şöyledir: “Kurtuldunuz da emin mi oldunuz? Bu emin olmak sizi yüz çevirmeye mi sevketti? Asla emniyette değilsiniz. Çünkü denizde sizi boğarak helâk etmeye kâdir olan Zât, karada da sizi yerin dibine geçirerek veya başka şekilde helâk etmeye kâdirdir!”



Ayette “canib” kelimesinin kullanılmasında şu manaya tenbih vardır: “Onlar sahile ulaştıklarında küfre düştüler ve yüz çevirdiler. Hâlbuki bütün yanlar ve cihetler Allahın kudretinde eşittir. Aklı başında olan kimse, bu canip ve cihetlerin hiç birinde kendini helâk sebeplerinden emin görmez.”



ثُمَّ لاَ تَجِدُواْ لَكُمْ وَكِيلاً “Sonra kendinize bir vekil de bulamazsınız.”



Sonra, sizi bundan koruyacak bir vekil de bulamazsınız. Çünkü O’nun yaptığını kimse engelleyemez.







69- أَمْ أَمِنتُمْ أَن يُعِيدَكُمْ فِيهِ تَارَةً أُخْرَى فَيُرْسِلَ عَلَيْكُمْ قَاصِفا مِّنَ الرِّيحِ فَيُغْرِقَكُم بِمَا كَفَرْتُمْ “Yoksa sizi tekrar denize döndürüp de üzerinize kasırga göndermeyeceğinden ve böylece küfrünüz sebebiyle sizi boğmayacağından emin mi oldunuz?”Allah, bir takım gerekçeler meydana getirir, sizi tekrar denizde yolculuğa sevkeder. Bu yeni yolculuğunuzda, önüne çıkan her şeyi kırıp geçiren bir fırtınayı üzerinize gönderir.“Küfrünüz sebebiyle”



Burada küfürden murat, Allaha şirk koşulması veya daha önceki kurtarılmalarına karşı nankörlükte bulunmaları olabilir.



ثُمَّ لاَ تَجِدُواْ لَكُمْ عَلَيْنَا بِهِ تَبِيعًا “Sonra bize karşı size yardım edecek bir koruyucu bulamazsınız.”O zaman yardım için veya azabın çevrilmesi için bize karşı bir destekçi de bulamazsınız.







70-
وَلَقَدْ كَرَّمْنَا بَنِي آدَمَ “Andolsun ki biz, Âdemoğullarını mükerrem kıldık.”



İnsanın mükerrem kılınması,




-Suretinin güzelliği,



-Mu’tedil mizacı,



-Boyunun itidali,



-Akıl ile ayırt edebilmesi,



-Konuşarak ve işaretle anlatabilmesi,



-Yazıyla meramını bildirmesi gibi özelliklere sahip olması,



-Ona dünya ve ahirette geçimini sağlayacak sebeplere ulaşabilmesi,



-Yeryüzünde olanlara hâkim kılınması,



-Çeşitli alanlarda sanat öğrenecek kapasitede yaratılması,



-Ulvî ve süflî sebep ve neticelerin kendilerine faydalı olacak şekilde sevkedilmesi gibi durumlardır. Bunlar, tek tek saymakla bitmeyecek kadar çoktur.



Mesela, bu konuda İbnu Abbas şuna dikkat çeker: Hayvan yiyeceğini ağzıyla alır. İnsan ise onu eliyle tutar, ağzına götürür.



وَحَمَلْنَاهُمْ فِي الْبَرِّ وَالْبَحْرِ “Karada ve denizde onları taşıdık.”



İnsanı, denizde gemilerle, karada hayvanlarla seyahat ettirdik. Bu seyahatlerinde ne arz onlardan dolayı çöktü, ne de deniz onları içine aldı.



وَرَزَقْنَاهُم مِّنَ الطَّيِّبَاتِ “Ve temiz yiyeceklerle onları rızıklandırdık.”



Gerek onların fiilleriyle, gerekse hiçbir fiilleri olmadan lezzetli yiyeceklerle onları rızıklandırdık.



وَفَضَّلْنَاهُمْ عَلَى كَثِيرٍ مِّمَّنْ خَلَقْنَا تَفْضِيلاً “Onları yarattıklarımızın birçoğuna üstün kıldık.”İnsanın ekser mahlûkata üstün kılınması,



-Onlara galip gelmesi ve hükmetmesiyledir.



-Veya şeref ve itibar yönündendir.



“Birçoğuna üstün kıldık” derken, bundan hariç tutulanlar melekler cinsi veya insanların kendi içlerinden çıkan havas (seçkin) kimselerdir. İnsan cinsinin tümüyle diğerlerine üstün kılındığının ifâde edilmemesinden, bazı insan fertlerinin onlara üstün kılınmayışı lâzım gelmez. Mesele, tartışmalı bir konudur. Bazıları “Birçoğuna üstün kıldık” ifadesindeki “çoğuna” kelimesini “tamamına” şeklinde te’vil etmişlerse de, bu zorlamalı bir te’vildir.







71- يَوْمَ نَدْعُو كُلَّ أُنَاسٍ بِإِمَامِهِمْ “Kıyamet günü bütün insanları imamlarıyla çağırırız.”



İnsanların “imamlarıyla” çağrılması
çeşitli şekillerde açıklanmıştır. Şöyle ki:



-Biz o kıyamet günü insanları peygamberleriyle ve dinde önderlik yapan kimselerle çağırırız.



-Onları kitaplarıyla veya dinleriyle çağırırız.



-Biz onları, yapmış oldukları her şeyi kaydeden amel defterleriyle çağırırız. O gün “ey şu amel defterinin sahibi” denilir. Yani, o günde insanların nesep bağları kesilir, herkes kendi ameliyle baş başa kalır.



-Biz o gün insanları inanç ve amellerine sevkeden kuvveleriyle çağırırız.



-Denildi ki: “İmamları” ifadesinden murat anneleridir. Bu Hz. İsa’nın özel konumuna saygı olarak yapılacaktır. Bu şekilde çağrılma ile Hz. Hasan ve Hz. Hüseyinin konumları ortaya çıkacaktır. Bir de zina çocukları mahcup edilmeyecektir.



فَمَنْ أُوتِيَ كِتَابَهُ بِيَمِينِهِ فَأُوْلَئِكَ يَقْرَؤُونَ كِتَابَهُمْ وَلاَ يُظْلَمُونَ فَتِيلاً “O gün, kimin amel defteri sağ eline verilirse, işte onlar kitaplarını okurlar ve en küçük bir haksızlığa uğratılmazlar.”



İşte, amel defterini bu şekilde sağından alanlar, onu görünce sevinçle ve iftiharla okurlar. Onların mükâfatlarından en küçük bir şey bile eksiltilmez.



Amel defterini okumanın, onu sağdan almaya bağlanması şuna delâlet eder: Amel defterini solundan alan ise, onda olanlara aşina olunca, şiddetli bir mahcubiyet ve şaşkınlık hâli yaşar. Bu hâl, onu okumaktan alıkor. Bundan dolayı ayette “ama sol tarafından alanlar” şeklinde durumları anlatılmadı. Bununla beraber, ayetin devamı bunu hissettirmektedir.







72- وَمَن كَانَ فِي هَذِهِ أَعْمَى فَهُوَ فِي الآخِرَةِ أَعْمَى “Kim bu dünyada kör ise ahirette de kördür.”



Çünkü âmâ kişi bir şey okuyamaz. Mana şöyledir: “Her kimin şu dünyada kalbi kör ise, gerçekleri göremez. Bu insan ahirette de kör olur, kurtuluş yolunu göremez.”



وَأَضَلُّ سَبِيلاً “Ve yolca daha şaşkındır.”



Orada, dünyadakine nisbetle çok daha şaşkın bir hâldedir. Çünkü ahirette artık ebedi saadeti kazanmak istidadı olmayacaktır. (Ahiret, şu dünyada kazanılır.) Ayrıca kendisine yeni bir süre de tanınmayacaktır.



Denildi ki: Ahirette gerçekleri görmek, o kâfirlere bir fayda vermez.



Ayette, gerçekleri görmeyen kimseye “âmâ denilmesi, istiare yoluyladır.







73- وَإِن كَادُواْ لَيَفْتِنُونَكَ عَنِ الَّذِي أَوْحَيْنَا إِلَيْكَ لِتفْتَرِيَ عَلَيْنَا غَيْرَهُ “Az kalsın sana vahyettiğimizden başkasını bize iftira etmen için seni bile fitneye düşüreceklerdi.”



Sebeb-i Nüzûl




Ayet, Sakîf kabilesi hakkında indi. Şöyle demişlerdi: Diğer Arab kabilelerine karşı iftihar edeceğimiz şu ayrıcalıkları bize tanımazsan emrine girmeyiz:



-Öşür vermeyiz.



-Seferberliğe katılmayız.



-Namazda rükûya varmayız.



-Bütün faiz alacaklarımızı alırız, ama faiz borçlarımızı ödemeyiz.



-Bir sene daha Lât putumuza karışılmasın.



-Mekkeyi “harem bölgesi” ilan ettiğin gibi, bizim vâdimizi de harem olarak ilan et. Şayet diğer Arab kabileleri “niye böyle yaptın?” derlerse, “Allah bana emretti” dersin.



Denildi ki: Ayet, Kureyş hakkında indi. Hz. Peygambere dediler ki: Bizim ilahlarımızı tanımadıkça ve elinle onlara dokunmadıkça, Hacerü’l-Esvedi istilam etmene fırsat vermeyiz!”



وَإِذًا لاَّتَّخَذُوكَ خَلِيلاً “O takdirde, seni dost edinirlerdi.”



Şayet Sen onların isteğine uysan, fitneye düşürmeleriyle Benim velâyetimden uzak biri olarak Seni dost edinirlerdi.







74- وَلَوْلاَ أَن ثَبَّتْنَاكَ لَقَدْ كِدتَّ تَرْكَنُ إِلَيْهِمْ شَيْئًا قَلِيلاً “Eğer biz sana sebat vermemiş olsaydık, nerdeyse onlara birazcık meyledecektin.”



Aldatmalarının kuvveti ve hilelerinin şiddeti yüzünden neredeyse onlara meyletmiş idin. Lakin Biz Seni koruduk, onlara meyletmekten, hatta meyletmeye yaklaşmaktan bile muhafaza ettik.



Ayet, kuvvetli sebepler olmasına rağmen Hz. Peygamberin onlara icabete niyetlenmediği hususunda açıktır. Ayrıca ayet, peygamberin ismetinin Allahın tevfiki ve koruması ile olduğuna bir delildir.







75- إِذاً لَّأَذَقْنَاكَ ضِعْفَ الْحَيَاةِ وَضِعْفَ الْمَمَاتِ “O takdirde, hayatın azabını ve ölümün azabını sana kat kat tattırırdık.”



Şayet böyle bir şeye meyletseydin, böyle bir fiili yapana verdiğimiz cezanın iki katını hem dünyada, hem de ahirette sana kat kat verirdik. Çünkü büyüklerden meydana gelen hata da büyük olur.



Denildi ki: Ayete “hayatın azabı ve ölümün azabı” manası da verilebilir.



Denildi ki: Hayat azabından murat ahiret azabı, ölüm azabından murat ise, kabir azabıdır.



ثُمَّ لاَ تَجِدُ لَكَ عَلَيْنَا نَصِيرًا “Sonra bize karşı kendin için hiçbir yardımcı bulamazdın.”Sonra, Senden azabı def için bize karşı herhangi bir yardımcı da bulamazsın.







76- وَإِن كَادُواْ لَيَسْتَفِزُّونَكَ مِنَ الأَرْضِ لِيُخْرِجوكَ مِنْهَا “Seni yurdundan çıkarmak için neredeyse dünyayı başına dar edeceklerdi.”(Ey peygamber) Neredeyse Mekke halkı, yaptıkları düşmanlık ile seni iz’aç edip Mekkeden çıkmak zorunda bırakacaklardı.



وَإِذًا لاَّ يَلْبَثُونَ خِلافَكَ إِلاَّ قَلِيلاً “Ama o zaman onlar senin ardından pek az kalırlardı.”



Nitekim öyle oldu. Hz. Peygamberin hicretinden bir yıl sonra Bedir’de helâk oldular.







77- سُنَّةَ مَن قَدْ أَرْسَلْنَا قَبْلَكَ مِن رُّسُلِنَا “Bu, senden önce gönderdiğimiz bütün elçilerimiz hakkındaki âdetimizdir.”



Allah, peygamberleri hakkında önceden beri böyle hareket etmeyi bir prensip edinmiştir.



وَلاَ تَجِدُ لِسُنَّتِنَا تَحْوِيلاً “Bizim sünnetimizde (âdetimizde/prensibimizde) herhangi bir değişme göremezsin.”







Yani, içlerindeki peygamberi oradan çıkmaya zorlayan her millet, Allah tarafından cezalandırılmıştır.

78- أَقِمِ الصَّلاَةَ لِدُلُوكِ الشَّمْسِ إِلَى غَسَقِ اللَّيْلِ “Güneşin inişe geçmesinden gecenin karanlığına kadar (olan vakitlerde) namazı gereği üzere kıl.”



Ayette geçen “dülûk-i şems” güneşin zevalini ifade eder. Hz. Peygamberin şu hadisi buna delâlet etmektedir: “Cibril bana güneşin zevale döndüğü sırada geldi ve öğle namazını kıldırdı.”Denildi ki: Bundan murat, güneşin batmasıdır. Terkibin aslı, intikali bildirir. “Ovalamak” manası da aynı kökten gelmektedir. Ovalayan birinin eli, daima hareket hâlindedir.



Ayette geçen “ğasek-ı leyl” gecenin karanlığı ve yatsı namazının vaktini anlatır.



وَقُرْآنَ الْفَجْرِ “Ve sabah kıraatine dikkat et.”



Bundan murat, sabah namazıdır. Ayet metninde sabah namazının “fecir kıraati” şeklinde gelmesi, kıraatin namazın bir rüknü olmasındandır. Nitekim bazen namazdan rükû veya secde ile de bahsedildiği olur.



Bu ayetle, namazda kıraatin farz olduğuna delil getirildi. Lakin bu, tam bir delil sayılmaz. Çünkü emir bazen mendubiyeti ifade eder. Burada da böyle olması caizdir.



“Kur’ane’l-fecr” ifadesindeki “Kur’an” kelimesini kıraatle tefsir ettiğimizde, sabah namazında kıraatin farz olduğu nass ile, diğer namazlarda da kıyas ile sabit olur.



إِنَّ قُرْآنَ الْفَجْرِ كَانَ مَشْهُودًا “Çünkü sabah kıraatı, meşhuttur.”



Gece ve gündüz melekleri, sabah namazına beraberce şahit olurlar.[1>



Veya bundan murat, sabah namazı vaktinde karanlığın yerini aydınlık alması, ölümün kardeşi olan uykunun yerini uyanıklık alması gibi ilâhî kudret şahitleri meydana gelmesidir.



Veya o vakitte namaz kılanların çok olmasıdır.



Veya böyle bir vaktin, büyük kalabalıklar tarafından namaz ile ihya edilmeye layık olması nazara verilmiştir.



Ayette geçen “dülûk” ifadesi, güneşin tam tepeden zevâle doğru meyletmesi şeklinde açıklanırsa, bu ayet beş vakit namazı cem eder. Ama bu kelime güneşin batması olarak açıklanırsa, ayet sadece gece namazlarını anlatmış olur.



Denildi ki: Ayette geçen “salât” kelimesinden murat akşam namazıdır. “Güneşin inişe geçmesinden gecenin karanlığına kadar” ifadesi ise, akşam namazının ilk ve son vaktini beyan eder. Bununla, akşam namazının vaktinin, ufuktaki kızıllık kayboluncaya kadar devam ettiğine istidlâlde bulunuldu.







79- وَمِنَ اللَّيْلِ فَتَهَجَّدْ بِهِ نَافِلَةً لَّكَ “Gecenin bir kısmında da sana mahsus olarak teheccüd yap.”



Gecenin bir kısmında Kur’an okuyarak, namaz kılarak kendini ibadete ver.



Bu, farz olan beş vakte ilâve olarak Senin için bir farzdır.



Böyle bir gece ibadeti, vücubunun Sana has olması itibarıyla Senin için bir fazilettir.



عَسَى أَن يَبْعَثَكَ رَبُّكَ مَقَامًا مَّحْمُودًا “Ola ki Rabbin seni bir makam-ı mahmuda eriştirir.”



Bu, öyle bir makamdır ki, o makamda olan ve onu bilen herkes hamdeder.



Ayetin ifadesi, şerefi tazammun eden her konumu içine alır. Meşhur olan ise, bunun şefaat makamı olmasıdır. Ebu Hüreyre Hz. Peygamberin şöyle dediğini rivayet eder: “Makam-ı Mahmud, ümmetime şefaat edeceğim makamdır.”



Ayrıca, “makam-ı mahmud” ifadesinde, o makamda olan şahsın diğer insanlar tarafından medhedileceği, kendisine minnettar kalınacağı manası hissedilmektedir. Böyle bir makam ise, ancak şefaat makamıdır.







80- وَقُل رَّبِّ أَدْخِلْنِي مُدْخَلَ صِدْقٍ “De ki: Ya Rabbi! Gireceğim yere beni sıdk ile girdir.”



وَأَخْرِجْنِي مُخْرَجَ صِدْقٍ “Ve sıdk ile çıkar.”



Bundan murat, razı olunmuş bir kul olarak kabre girmek, ikrama mazhar bir şekilde oradan çıkmaktır.



Denildi ki: Bundan murat, Hz. Peygamberin Medineye girmesi ve Mekkeden çıkmasıdır.



Denildi ki: Bundan murat, Hz. Peygamberin galip bir komutan olarak Mekke’ye girmesi ve müşriklerden emin bir şekilde oradan çıkmasıdır.



Denildi ki: Bundan murat, hicrette mağaraya girmesi ve sâlim bir şekilde oradan çıkmasıdır.



Denildi ki: Bundan murat, yüklenmiş olduğu risalet yükünü omuzlayabilmesi ve bunun hakkını vermiş biri olarak çıkabilmesidir.



Denildi ki: Bundan murat, girdiği her yer ve giriştiği her işe sıdk ile girmesi, sıdk ile çıkmasıdır.



وَاجْعَل لِّي مِن لَّدُنكَ سُلْطَانًا نَّصِيرًا “Bana katından yardım edici bir kuvvet ver.”



Bundan murat, Hz. Peygamberin kendisine muhalif olanlara karşı galip olacağı bir delili veya İslam dinini küfre karşı galip kılacak bir saltanatı Allahtan istemektir. Cenab-ı Hak, şunlar gibi ayetlerle bu duaya icabet etti.“Kim Allah’ı, O‘nun Rasûlünü ve iman edenleri veli (dost) edinirse, bilsin ki hizbullah (Allahın hizbinden olanlar) elbette galiptirler.” (Maide, 56)“O (Allah) ki, Onun dinini bütün dinlere üstün kılmak için peygamberini hidayet ve hak din ile gönderdi.” (Saf, 9)“Allah, içinizden iman edip de salih ameller işleyenlere şunu vaat etti: Kendilerinden öncekileri yeryüzünde hâkim kıldığı gibi, onları da mutlaka hâkim kılacak. Onlar için razı olduğu dinlerini icra imkânı verecek. Korkularından sonra kendilerini emniyete kavuşturacak.” (Nur, 55)







81- وَقُلْ جَاء الْحَقُّ وَزَهَقَ الْبَاطِلُ “De ki: Hak geldi, batıl yok oldu.”Hak’tan murat İslâm dini, batıldan murat ise şirktir.



إِنَّ الْبَاطِلَ كَانَ زَهُوقًا “Şüphesiz batıl yok olmaya mahkûmdur.”



Batıl, bozulmaya, dağılmaya mahkûmdur, sabit bir vücudu yoktur.[2>



İbnu Mes’uddan şöyle rivayet edilir:



Hz. Peygamber fetih günü Mekkeye girdi. Mekkede üçyüz altmış put vardı. Elindeki asa (değnek) ile bu putlara dokunup “De ki: Hak geldi, batıl yok oldu...” ayetini okuyor, putlar da yüz üstü yere düşüyorlardı. Böylece tamamı yere düştü, sadece Ka’benin üzerindeki Huzaa kabilesinin tunçtan yapılmış putu kaldı. Hz. Peygamber “Ya Ali, onu aşağı at” dedi. Hz. Ali Ka’beye tırmandı, onu aşağıya attı, paramparça yaptı.”







82- وَنُنَزِّلُ مِنَ الْقُرْآنِ مَا هُوَ شِفَاء وَرَحْمَةٌ لِّلْمُؤْمِنِينَ “Biz Kur’ân’dan, mü’minler için bir şifa ve rahmet indiririz.”Kur’andan mü’minlere indirdiklerimiz, hastalar için şifa verici ilaç gibi olup, onların dinine kıvam verecek, nefislerini ıslah edecek şeylerdir.



Ayetteki



مِنْ “dan” ifadesi beyan içindir. Çünkü Kur’anın tamamı şifadır.



Denildiki: Fatiha ve şifa ayetleri gibi hastalığa şifa olanları anlatıyor olabilir.



وَلاَ يَزِيدُ الظَّالِمِينَ إَلاَّ خَسَارًا “Ama o, zalimlerin ancak hüsranını artırır.”



Ama o Kur’andan indirilenler, yalanlamaları ve inkâr etmeleri sebebiyle zâlimlerin ancak hüsranını artırır.







83- وَإِذَآ أَنْعَمْنَا عَلَى الإِنسَانِ أَعْرَضَ وَنَأَى بِجَانِبِهِ “Biz insana nimet verdiğimiz zaman, yüz çevirir ve yan çizer.”Biz insana sıhhat ve genişlik vererek nimette bulunduğumuzda, Allahı anmaktan yüz çevirir ve yan çizer. Kendini müstağni olarak görür, kendini kendine yeter zanneder. Yan çizmek, kibirlenmekten kinaye olabilir. Çünkü böyle bir tavır, kibirlenmek isteyen kimselerin bir âdetidir.,



وَإِذَا مَسَّهُ الشَّرُّ كَانَ يَؤُوسًا “Ona fenalık dokununca ise ümitsizliğe kapılır.”



Ama kendisine hastalık veya fakirlik gibi bir sıkıntı dokunduğunda, Allahın rahmetinden ve genişlik vermesinden büsbütün ümidini keser.







84- قُلْ كُلٌّ يَعْمَلُ عَلَى شَاكِلَتِهِ “De ki: Herkes karakterine göre davranır.”



Her insan, hidayet ve dalâlette ne şekil bir hâle girmişse, ona göre hareket eder.



Veya her insan ruh cevherine ve bedeninin mizacına tâbi olan hâllerine göre amel işler.



فَرَبُّكُمْ أَعْلَمُ بِمَنْ هُوَ أَهْدَى سَبِيلاً “Rabbiniz kimin en doğru yolda olduğunu en iyi bilendir.”



Rabbiniz, sizden kimin yolunun daha doğru, metodunun daha sağlam olduğunu en iyi bilendir.Ayette geçen “şâkile” ifadesi, “tabiat, âdet ve din” şeklinde de tefsir edildi.[3>







85- وَيَسْأَلُونَكَ عَنِ الرُّوحِ “Sana ruhtan sorarlar.”



قُلِ الرُّوحُ مِنْ أَمْرِ رَبِّي “De ki: Ruh Rabbimin emrindendir.”



Sana, insan bedenine hayat veren ve onu idare eden ruhtan soruyorlar.



De ki: Ruh, insan cesedinin azalarından farklı olarak Rabbimin “kün” (ol) emriyle, bir maddesi olmadan ve bir asıldan doğmadan yoktan var ettiği şeylerdendir.



Veya, sual ruhun evveliyatı ve hudusuyla (sonradan yaratılmasıyla) ilgili olması yönünden olursa şu manayı ifade eder: Ruh, Rabbimin emriyle vücuda gelmiş, O’nun tekvîniyle sonradan yaratılmıştır.



Denildi ki: Ruh, sadece Allahın bildiği şeylerdendir. Çünkü şöyle rivayet edilir: Yahudiler Kureyş’e “Muhammede Ashab-ı Kehf, Zülkarneyn ve ruh’tan sorun. Şayet hepsine cevap verse veya sükût etse, o bir peygamber değildir. Bazısına cevap verip bazısına ise sussa, o zaman peygamberdir.”



Hz. Peygamber, gelen ayetlerle Ashab-ı Kehf ve Zülkarneyn kıssasını anlattı, Tevratta da müphem olan ruh meselesini ise mübhem bıraktı.



Ayetteki “ruh” ifadesiyle ilgili başka yorumlar da vardır. Şöyle ki:



Denildi ki: Ruhtan murat, Hz. Cebraildir.



Denildi ki: Melekten daha büyük bir mahlûktur.



Denildi ki: Bundan murat, Kur’andır. Bu yoruma göre, “Rabbimin emrindendir” denilmesi, “Onun vahyindendir” demektir.



وَمَا أُوتِيتُم مِّن الْعِلْمِ إِلاَّ قَلِيلاً “Ve size ilimden ancak az bir şey verildi.”



Siz, duyularınız vasıtasıyla o az ilimden istifade edersiniz. Çünkü aklın teorik bilgileri elde etmesi, ancak cüziyatın duyularla hissedilmesinden istifade ile ortaya çıkar.



Çünkü, aklın elde ettiği şeyler, teorik bilgiler içindir. Bu da ancak cüziyatın duyularla hissedilmesinden istifade ile ortaya çıkan zarurîyat, yani zorunlu şeylerdendir. Bunun için şöyle denilmiştir: Bir duyusunu kaybeden, bir ilmi kaybetmiş demektir.



Muhtemelen duyular eşyanın çoğunu ve zâtında bilinen hâllerden herhangi bir şeyi hissetmemektedir. Bu da ruhun bizzat bilinemeyeceğine, ancak onunla karıştırılan şeylerden onu ayıracak bazı ârızî hâllerle bilineceğine bir işarettir. Bundan dolayı, Firavunun “âlemlerin Rabbi nedir?” sualine, Hz. Musanın Allahın bazı sıfatlarıyla cevap vermesi gibi, burada da ruh hakkında ayrıntıya girilmedi, muhtasar bir cevap verildi.



Rivayete göre, Hz. Peygamber üstteki ayeti Yahudilere okuduğunda “ruh hakkındaki az ilim bizim ilmimiz mi, yoksa siz de buna dâhil misiniz?” dediler. Hz. Peygamber, “doğrusu hem siz, hem de biz” diye cevap verdi. Bunun üzerine “Hâlin çok hayret verici. Bazan “Hikmeti dilediğine verir. Kime hikmet verilmişse şüphesiz ona çokça hayır verilmiştir. Bundan ancak akıl sahipleri ibret alır.” diyorsun, bazan da “Ve size ilimden ancak az bir şey verilmiştir.” diyorsun!” dediler.



Onların bu itirazı üzerine şu ayet indi:“Eğer yeryüzündeki ağaçlar kalem, deniz de mürekkep olsa, arkasından yedi deniz daha ona katılsa, Allah’ın kelimeleri (yazmakla) tükenmez.” (Lokman, 27)



Aslında onların bu itirazı, ayeti iyi anlamamalarındandır. Çünkü insana verilen hikmet, beşerî kuvvetle elinden geldiğince hayrı ve hakkı, hatta dünya ve ahiretini tanzim edecek bazı şeyleri bilmesidir. Bu bilgi ise, dünya ve ahiret saadetine kavuşturması sebebiyle, insana nisbetle çok olsa bile, Allahın sonsuz ilmine nisbetle çok az bir şeydir.







86- وَلَئِن شِئْنَا لَنَذْهَبَنَّ بِالَّذِي أَوْحَيْنَا إِلَيْكَ “Andolsun, eğer dilersek sana vahyettiğimizi tamamen ortadan kaldırırız.”



Yani, istersek Kur’an’ı ortadan kaldırır, mushaflardan ve sadırlardan tamamen sileriz.



ثُمَّ لاَ تَجِدُ لَكَ بِهِ عَلَيْنَا وَكِيلاً “Sonra bize karşı kendine bir vekil bulamazsın.”



Sonra, Senden alınanı yazılı ve korunmuş bir şekilde bizden geri alacak birini de bulamazsın.







87- رَحْمَةً مِّن رَّبِّكَ “Fakat Rabbinden bir rahmetle (bunu yapmayız).”



Çünkü Rabbinden bir rahmetin Sana ulaşması, onu sana geri verdirir.



Buradaki istisnanın munkatı olması da caizdir. Yani, “Lakin Rabbinden bir rahmet, o vahyedilenleri kaybolup gitmekten korudu.”



Bu durumda ayet, ilâhî vahyin indirilme nimetine ilâve olarak, onun korunmasını da nimet olarak nazara vermektedir.



إِنَّ فَضْلَهُ كَانَ عَلَيْكَ كَبِيرًا “Gerçekten O’nun senin üzerindeki lütfu çok büyüktür.”







Seni Peygamber olarak göndermek, Sana kitap indirmek ve o Kitabı ezberinde tutmak gibi, Rabbinin Senin üzerinde çok büyük bir lütfu vardır.








[1> Sabah vakti, gece ve gündüz melekleri bir araya gelir.



[2>Karanlığın ömrü, güneş doğuncaya kadardır. O, varlığını zıddının yokluğundan alır. Ama zıddı görüldüğünde yok olur gider.



[3> Yani, her insan kendi tabiatına, âdetine ve inandığı dine göre amel yapar.

88- قُل لَّئِنِ اجْتَمَعَتِ الإِنسُ وَالْجِنُّ عَلَى أَن يَأْتُواْ بِمِثْلِ هَذَا الْقُرْآنِ لاَ يَأْتُونَ بِمِثْلِهِ “De ki: Eğer bütün ins ve cin bu Kur’ân’ın benzerini getirmeküzere toplansalar yine onun bir benzerini meydana getiremezler.”



Bütün ins ve cin, belâğatte, nazım güzelliğinde ve mananın mükemmel ifade edilişinde Kur’anın bir mislini getirmek için toplansalar, içlerinde halis Arab, söz ustaları ve tahkik ehli kimseler de olduğu hâlde yine de getiremezler.



وَلَوْ كَانَ بَعْضُهُمْ لِبَعْضٍ ظَهِيرًا “Velev birbirlerine yardımcı da olsalar.”



Velev birbirlerine yardım da etseler, sırt sırta da verseler yine Kur’anın bir mislini yapamazlar.Ayette “melekler” nazara verilmedi. Belki de bu onların Kur’anın mislini getirmeleri, Onu mu’cize olmaktan çıkarmaması yönünden olabilir. Ayrıca, onlar vahyin inişinde vasıta olmalarından dolayı, meydan okumaya dâhil edilmemeleri düşünülebilir.



Ayet, bir önceki ayette nazara verilen “Sonra bize karşı kendine bir vekil bulamazsın” kısmına bir takrir de olabilir.







89- وَلَقَدْ صَرَّفْنَا لِلنَّاسِ فِي هَذَا الْقُرْآنِ مِن كُلِّ مَثَلٍ “Biz bu Kur’ân’da insanlar için her türlü misaller getirdik.”Biz bu Kur’anda, takrîr ve beyanda bir ziyade olmak üzere muhtelif cihetleri tekrar ettik. Mesel gibi dikkat çeken, ruhlarda derin etki yapan her türlü manayı açıkladık.



فَأَبَى أَكْثَرُ النَّاسِ إِلاَّ كُفُورًا “Yine de insanların çoğu inkârda ısrar etti.”







90-
وَقَالُواْ لَن نُّؤْمِنَ لَكَ حَتَّى تَفْجُرَ لَنَا مِنَ الأَرْضِ يَنبُوعًا “Dediler: Sen, bizim için yerden bir pınar akıtmadıkça asla sana inanmayacağız.”



Üstte Kur’anın mu’cizeliği beyan olundu ve buna başka mu’cizeler de katılınca, aslında ilzam olmuşlarken, sırf işi yokuşa sürmek için böyle dediler.







91- أَوْ تَكُونَ لَكَ جَنَّةٌ مِّن نَّخِيلٍ وَعِنَبٍ فَتُفَجِّرَ الأَنْهَارَ خِلالَهَا تَفْجِيرًا “Veya hut hurma ve üzümlerden senin bir bahçen olsun, bunların ortasından şarıl şarıl nehirler akıt.”







92-
أَوْ تُسْقِطَ السَّمَاء كَمَا زَعَمْتَ عَلَيْنَا كِسَفًا “Yahut iddia ettiğin gibi,göğü başımıza parça parça düşür.”“İddia ettiğin gibi”Bununla “Dilersek kendilerini yere geçiriveririz veya gökten üzerlerine parçalar düşürüveririz.” (Sebe, 9) ayetinde anlatılan durumu kastediyorlar.



أَوْ تَأْتِيَ بِاللّهِ وَالْمَلآئِكَةِ قَبِيلاً “Veya Allah’ı ve melekleri şahit getir.”



Veya Allahı ve melekleri, davet ettiğin şeyin doğruluğuna birer şahit yap.



Veya mana şöyle olabilir: “Allahı ve melekleri karşımıza getir.”







93- أَوْ يَكُونَ لَكَ بَيْتٌ مِّن زُخْرُفٍ “Yahut altından bir evin olsun.”



أَوْ تَرْقَى فِي السَّمَاء “Ya da göğe yüksel.”



وَلَن نُّؤْمِنَ لِرُقِيِّكَ حَتَّى تُنَزِّلَ عَلَيْنَا كِتَابًا نَّقْرَؤُهُ “Oradan bize okuyacağımız bir kitap indirmeden oraya çıktığına da asla inanmayız.”



Öyle ki, yanında getireceğin bu kitapta Senin tasdikin olsun.



قُلْ سُبْحَانَ رَبِّي “De ki: Rabbimi tenzih ederim.”



Bu ifade, onların talepleri karşısında hayret etmeyi ifade eder.[1>



Veya Allahın gelmesi veya hakemlik yapmasından veya herhangi birinin O’na kudrette ortak olmasından O’nu tenzih etmek içindir.











هَلْ كُنتُ إَلاَّ بَشَرًا رَّسُولاً “Ben ancak insan bir peygamberim.”



Ben ancak diğer insanlar gibi bir insan ve diğer Peygamberler gibi de bir Peygamberim. O Peygamberler kendi kavimlerine ancak Allahın onların hâline uygun olarak izhâr ettiği şeylerle varıyorlardı. Onlar için Allahı hakem ve şahit yapmak gibi bir durum söz konusu değildi.Onların talepleriyle ilgili mücmel cevap budur. Ama bunun ayrıntılı cevabı, başka ayetlerde zikredilmiştir. Mesela:“Eğer sana kâğıtta yazılı bir kitap indirmiş olsak da onu elleriyle tutsalardı, yine de o kâfirler “bu ancak apaçık bir sihirdir” derlerdi.” (En’am, 7)



“Şayet onlara gökten bir kapı açsak da oradan yukarı çıksalar şöyle derler: Gözlerimiz döndürüldü. Daha doğrusu biz, büyülenmiş bir kavimiz.” (Hicr, 14-15)







94- وَمَا مَنَعَ النَّاسَ أَن يُؤْمِنُواْ إِذْ جَاءهُمُ الْهُدَى إِلاَّ أَن قَالُواْ “Kendilerine hidayet gelince, insanları imandan alıkoyan, ancak şöyle demeleri oldu:”



أَبَعَثَ اللّهُ بَشَرًا رَّسُولاً “Allah bir insanı mı Peygamber gönderdi?”



Yani, onları Hz. Peygambere ve Kur’ana imandan alıkoyan, bundan başka şüpheleri kalmadı, Allahın bir insanı peygamber göndermesini kabullenemediler.



Ey Peygamber! Sen onların şüphesine cevap olmak üzere şöyle de:







95- قُل لَّوْ كَانَ فِي الأَرْضِ مَلآئِكَةٌ يَمْشُونَ مُطْمَئِنِّينَ لَنَزَّلْنَا عَلَيْهِم مِّنَ السَّمَاء مَلَكًا رَّسُولاً “Sen de: Eğer yeryüzünde yaşayıp yürüyenler insanlar değil de melekler olsaydı, elbette onlara gökten bir meleği peygamber olarak indirirdik.”



Şayet yeryüzünde yaşayanlar melekler olsa ve Âdemoğulları gibi onlar yeryüzünde yürüselerdi, semadan kendilerine peygamber olarak bir melek gönderirdik. Onlar, bu gelen melek peygamberle beraber olurlar, dini ondan öğrenirlerdi. Ama insanlar ise, hepsi meleğe karşı kör gibidirler, onu göremezler, ondan ilim alamazlar. Çünkü meleği görmek ve ondan ilim almak bir çeşit tenasüp ve tecanüsü (birbirine uygunluğu ve aynı cinsten olmayı) gerektirir.[2>



Bu ve bundan önceki ayet metninde geçen “rasûlen” kelimesi hâl olarak gelebileceği gibi, sıfat olarak da gelebilir. Ama birincisi daha uygundur.[3>







9ّ6- قُلْ كَفَى بِاللّهِ شَهِيدًا بَيْنِي وَبَيْنَكُمْ “De ki: Benimle sizin aranızda şahit olarak Allah yeter.”



Davama uygun bir şekilde mu’cize izharıyla, benim size gönderilmiş bir peygamber olduğuma şahit olarak Allah yeter.



Veya “Benim, bana tevdi edilen risalet görevini yaptığıma ve size tebliğde bulunduğuma, sizin ise inad gösterip kabul etmediğinize şahit olarak Allah yeter.”



كَانَ بِعِبَادِهِ خَبِيرًا بَصِيرًا “Çünkü O, kullarına Habîr – Basîr’dir.”



Allah, kulların hem zâhir hem batın, (görülen ve görülmeyen) hâllerini bilir, ona göre karşılıkta bulunur.



Bu ifadede Hz. Peygambere bir teselli ve kâfirler için ise bir tehdîd vardır.







97-
وَمَن يَهْدِ اللّهُ فَهُوَ الْمُهْتَدِ “Allah kime hidayet verirse, o doğru yoldadır.”



وَمَن يُضْلِلْ فَلَن تَجِدَ لَهُمْ أَوْلِيَاء مِن دُونِهِ “Kimi de saptırırsa, artık bunlar için Allah’tan başka hiçbir yardımcı bulamazsın.”



وَنَحْشُرُهُمْ يَوْمَ الْقِيَامَةِ عَلَى وُجُوهِهِمْ عُمْيًا وَبُكْمًا وَصُمًّا “Ve onları kıyamet günü yüzleri üstü sürünür bir şekilde kör, dilsiz ve sağır oldukları halde haşredeceğiz.”



مَّأْوَاهُمْ جَهَنَّمُ “Varacakları yer cehennemdir.”



Kıyamet günü onlar yüzüstü sürüklenirler veya yüzleriyle yürürler.



Rivayet edilir ki, Hz. Peygambere “nasıl yüzleri üzere yürürler?” diye



soruldu. Hz. Peygamber şöyle cevap verdi: “Onları ayakları üzere yürütmeye kâdir olan, yüzleri üzere yürütmeye de kâdirdir.”



Onlar orada gözlerini sevinçle güldürecek bir şey görmezler, kulaklarına lezzet veren bir ses duymazlar, kendilerinden kabul edilecek bir şey söylemezler. Çünkü onlar şu dünyadaki hayatlarında



-İlâhî ayetleri ve ibretleri görmediler.



-Hakkı duymazlıktan geldiler.



-Doğru olanı konuşmaktan kaçındılar.



Hesap mahallinde bu şekilde haşredilmelerinden sonra, buradan cehenneme götürülürken, göz, kulak ve dillerine hissetme özelliğinin verilmesi caizdir.[4>



كُلَّمَا خَبَتْ زِدْنَاهُمْ سَعِيرًا “Ateşi dindikçe onun ateşini artırırız.”



Ateş, onların derilerini ve etlerini yedikten sonra söndüğünde, biz kendilerine derilerini ve etlerini yenileriz, böylece onlara azap veren ateş de tekrar alevlenir, tutuşmuş olur. Sanki onlar, fanilikten sonra yeniden yaratılışı yalanladıklarından dolayı Allahu Teâlâ durmadan onlara fani kılmak ve yeniden yaratmak şeklinde ceza vermektedir. Cenab-ı Hak buna şöyle işaret etti:







98- ذَلِكَ جَزَآؤُهُم بِأَنَّهُمْ كَفَرُواْ بِآيَاتِنَا “Âyetlerimizi inkâr etmeleri sebebiyle, işte bu onların cezasıdır!”



وَقَالُواْ أَئِذَا كُنَّا عِظَامًا وَرُفَاتًا أَإِنَّا لَمَبْعُوثُونَ خَلْقًا جَدِيدًا “Ve şöyle demişler di: Biz, bir yığın kemik ve ufalanmış toz olduğumuz zaman mı, yeni bir yaratılışla diriltilmiş olacağız?”



Çünkü ayetteki “işte bu” ifadesi, onların başına gelen azaba işaret etmektedir.







9ّ9- أَوَلَمْ يَرَوْاْ أَنَّ اللّهَ الَّذِي خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضَ قَادِرٌ عَلَى أَن يَخْلُقَ مِثْلَهُمْ “Onlar, görmediler mi, gökleri ve yeri yaratan onların mislini yaratmaya da kadirdir?”



Burada “görmediler mi?” ifadesinden murat, “bilmediler mi?” manasıdır.



Çünkü onların yaratılışı gökler ve yerden daha zor bir durum değildir. Ayrıca, ikinci defa yaratmak, ilk yaratmaktan daha zor olamaz.[5>



وَجَعَلَ لَهُمْ أَجَلاً لاَّ رَيْبَ فِيهِ “O, onlar için gelmesinde asla şüphe olmayan bir müddet takdir etmiştir.”Bu ecelden murat, ölüm veya kıyamettir.



فَأَبَى الظَّالِمُونَ إَلاَّ كُفُورًا “Ama zalimler, inkârda inattan başka bir şey yapmadı.”



Hak bu kadar açık olmakla beraber, zâlimler inkârda direttiler, kabul etmediler.







100- قُل لَّوْ أَنتُمْ تَمْلِكُونَ خَزَآئِنَ رَحْمَةِ رَبِّي إِذًا لَّأَمْسَكْتُمْ خَشْيَةَ الإِنفَاقِ “Deki: Şayet Rabbimin rahmet hazinelerine siz sahip olsaydınız, tükenir endişesiyle elinizi sıkı tutardınız.”“Rahmet hazinelerinden” murat, Cenab-ı Hakkın rızık ve diğer nimetlerinin hazineleridir.Rabbimin rahmet hazinelerine siz sahip olsaydınız, harcamakla tükenir korkusuyla cimrilik ederdiniz. Çünkü hemen herkes kendi menfaatini seçer. Şayet başkasını bir şeyde tercih etse bile, fevkinde bir bedel umarak onu tercih eder. Bu durumda o, Allahın bu cûd ve keremi karşısında cimri sayılır.Ayrıca, ayette insanlar içinde cimri olanların çok olduğuna bir işaret vardır.



وَكَانَ الإنسَانُ قَتُورًا “Doğrusu insan çok cimridir.”



İnsanın cimriliği



-Muhtaç olması,



-Muhtaç olduğu şeyde elinin sıkılığı,



-Verdiği şeyde bir bedel beklentisi içinde bulunmasındandır.




[1> Fesübhanallah denildiğinde hayret manası hemen hatıra geldiği gibi, “Sübhane Rabbi” ifadesi de hayret bildirir.



[2> Genelde insanlar meleğe muhatap olamazlar. Ama peygamberler ve bazı ruhaniyat yönü güçlü olan kimseler meleği görebilir, konuşabilirler. Mesela, Hz. Meryem peygamber olmadığı hâlde, Al-i İmran sûresinde anlatıldığı üzere, onlarla görüşmüş ve konuşmuştur.



[3> Bunu şöyle ifade edebiliriz:



-“Allah, peygamber olarak bir insanı mı gönderdi?”



-“Allah, insan bir peygamber mi gönderdi?”



Diğer ayeti de şöyle ifade edebiliriz:



-“…Onlara peygamber olarak bir meleği gönderirdik.”



-“…Onlara melek bir peygamber gönderirdik.”



[4>Bu da, azaplarını daha da artıran bir durum olacaktır. Görmeleri, kendilerine azabın dehşetini gösterecek, duymaları feryat seslerini duyuracak, dilleri ise azabın dehşetinden vaveyla edecektir.



[5> Aslında Allaha nisbetle kolay ve zor yoktur, hepsi O’na kolaydır. Ama bizim anlayabilmemiz açısından böyle ifadeler kullanılmaktadır. Benzeri bir üslûbu “Başlangıçta yaratmayı yapan, sonra onu iade edecek olan O’dur. Bu, O’na daha kolaydır.” (Rum, 27) ayetinde görürüz.

101- وَلَقَدْ آتَيْنَا مُوسَى تِسْعَ آيَاتٍ بَيِّنَاتٍ “Andolsun biz Musa’ya apaçık dokuz mu’cize verdik.”

Bu dokuz mu’cize

-Asa,

-Yed-i Beyza (Hz. Musanın elinin ışık saçması),

-Çekirge istilası,

-Haşere istilası,

-Kurbağa istilası,

-Kan istilası [1>

-Taştan su fışkırması,

-Denizin yarılması,

-Tur Dağının İsrailoğullarının üzerine kaldırılması.

Bu son üçünün yerine şunlar da nazara verilmiştir:

-Tufan,

-Kıtlık yılları,

-Mahsulün azalması,

Safvandan şöyle nakledilir: Yahudinin biri Hz. Peygambere bu ayette kastedilen “dokuz ayeti” sordu. Hz. Peygamber şöyle cevap verdi:

-Allaha bir şeyi şerik kılmayacaksınız.

-Hırsızlık yapmayacaksınız.

-Zina işlemeyeceksiniz.

-Hak bir sebep olmadan Allahın haram kıldığı cana kıymayacaksınız.

-Sihir yapmayacaksınız.

-Faiz yemeyeceksiniz.

-Öldürmesi için bir masumu Sultana teslim etmeyeceksiniz.

-Namuslu kimseye namus iftirası atmayacaksınız.

-Savaşta cepheden kaçmayacaksınız.

-Ve bir de size has olarak Cumartesi gününde ibadetle meşgul olup dünyevî çalışmayacaksınız.

Bu cevap üzerine Yahudi Hz. Peygamberin elini ve ayağını öptü.

Bu rivayete göre, burada medar-ı bahs olan ayetler, bütün dinlerde sabit olan genel hükümlerdir.

Son hüküm, cevaba ilâve bir hükümdür. Bunun için Hz. Peygamber kelamın sevkinde bir farklılık yapmış, onu değişik bir üslûpla söylemiştir.

فَاسْأَلْ بَنِي إِسْرَائِيلَ “İsrailoğullarını iste.”

Biz Musaya şöyle dedik: Firavundan İsrailoğullarını iste, onları Seninle göndersin.’’[2>

Veya mana şöyle olabilir: “Onlara, dinlerinin hâlinden sor.”

Veya “Ey Peygamber! İsrailoğullarına Musa ile Firavunun macerasını sor.”

Veya “İsrailoğullarına Musaya verilen ayetlerden sor, ta ki müşrikler Senin doğru söylediğini bilsinler.”

Veya “İsrailoğullarına Musaya verilen ayetlerden sor, ta ki bunları bilip teselli bulasın.’’[3>

Veya “bu ayetleri (mu’cizeleri) öğrendiğinde şunu bilesin: Önceki milletlerde olduğu gibi, şayet Senin kavmine de istemiş oldukları mu’cizeler gösterilse inadda ısrar edecekler, iman etmeyeceklerdir.”

Veya “Bu ayetleri sor ki, yakînin artsın. Çünkü delillerin birbirine kuvvet vermesi, yakîn kuvevetini ve kalb itminanını ziyade yapar.”

إِذْ جَاءهُمْ “Hani (Musa) kendilerine gelmişti.”

فَقَالَ لَهُ فِرْعَونُ “Firavun Ona şöyle demişti:”

إِنِّي لَأَظُنُّكَ يَا مُوسَى مَسْحُورًا “Ey Musa! Ben senin gerçekten büyülenmiş olduğunu zannediyorum.”

Ben seni büyülenmiş, aklını bozmuş biri olarak görüyorum.



102- قَالَ لَقَدْ عَلِمْتَ مَا أَنزَلَ هَؤُلاء إِلاَّ رَبُّ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ بَصَآئِرَ “Musadedi: “Sen de bildin ki, bunları birer ibret olmak üzere, ancak göklerin ve yerin Rabbi indirdi.”

Hz. Musa dedi: Ey Firavun! Sen de biliyorsun ki bu ayetleri / mu’cizeleri indiren ancak göklerin ve yerin Rabbidir. Bunlar, benim doğruluğumu sana göstermeye yeterlidir. Ama sen inad ediyorsun.

وَإِنِّي لَأَظُنُّكَ يَا فِرْعَونُ مَثْبُورًا “Ey Firavun! Ben de seni helak olmuş zannediyorum.”

Ben ise ey Firavun, Seni hayırdan nasipsiz, şerre ise kendini kaptırmış bir zavallı olarak görüyorum.

İki zan arasında çok büyük fark vardır. Çünkü Firavunun zannı tamamen yalandır. Hz. Musanın zannı ise, emarelerinden görüldüğü üzere, yakînî bir durumu ifade etmektedir.



103- فَأَرَادَ أَن يَسْتَفِزَّهُم مِّنَ الأَرْضِ “Derken Firavun, onları arzdan sürmek istedi.”

Firavun, Musa ve kavmini hafife almak, onları sürmek istedi.

Bundan murat, onları Mısırdan sürüp çıkarmak veya öldürerek arzdan nesillerini kaldırmak olabilir.

فَأَغْرَقْنَاهُ وَمَن مَّعَهُ جَمِيعًا “Biz de onu ve beraberindekilerin hepsini suda boğduk.”

Biz ise, onun hilesini kendi üzerine çevirdik, onu ve kavmini suda boğarak yeryüzünden sildik.



104- وَقُلْنَا مِن بَعْدِهِ لِبَنِي إِسْرَائِيلَ اسْكُنُواْ الأَرْضَ “Arkasından İsrailoğullarına şöyle dedik: Oraya yerleşin!Firavundan sonra veya onların suda boğulmasından sonra, İsrailoğullarına şöyle dedik: Sizi sürüp çıkarmak istediği yere yerleşin.

فَإِذَا جَاء وَعْدُ الآخِرَةِ جِئْنَا بِكُمْ لَفِيفًا “Sonra ahiret vaadi geldiği vakit, hepinizi toplayıp bir araya getireceğiz.”“Ahiret vaadi geldiği vakit”

Bundan murat

-Onların galibiyeti,

-Ahiret hayatı,

-Kıyamet,

-Ahiretteki kıyam olabilir.

Siz ve onlar karışık olduğunuz hâlde sizi bir araya getirir, sonra aranızda hükmeder, saîd olanlarınızı şaki olanlarınızdan ayırt ederiz.

Ayet metninde geçen “lefîf”, “muhtelif kabilelerden cemaatler” demektir.



105- وَبِالْحَقِّ أَنزَلْنَاهُ وَبِالْحَقِّ نَزَلَ “Biz bu Kur’an’ı hak olarak indirdik, O da hak olarak indi.”Biz Kur’anı ancak ve ancak indirilmesini gerektiren hak bir gerekçeyle indirdik. Ve o Kur’an da Peygambere ancak ve ancak ihtiva etmiş olduğu hak ile indi.

Denildi ki: Ayetin manası şöyle de olabilir:

“Biz o Kur’anı semadan ancak meleklerin kontrolünde indirdik. Peygambere de, ancak şeytanların bir şey karıştırmasından korunmuş bir şekilde nazil oldu.”

Bundan murat, işin başında ve sonunda Kur’anın batıl şeylerden uzaklığını ifade etmek de olabilir.

وَمَا أَرْسَلْنَاكَ إِلاَّ مُبَشِّرًا وَنَذِيرًا “Biz seni ancak bir müjdeci ve bir uyarıcı olarak gönderdik.”

Biz Seni ancak ve ancak itaat edene sevabı müjdeleyici ve isyan edene de uyarıcı olarak gönderdik. Dolayısıyla Sana düşen ancak müjdelemek ve uyarmaktır.



106- وَقُرْآناً فَرَقْنَاهُ لِتَقْرَأَهُ عَلَى النَّاسِ عَلَى مُكْثٍ “Sana Kur’ân’ı verdik ve onu insanlara sindire sindire okuyasın diye kısımlara ayırdık.”

Biz onu, parça parça indirdik.

Denildi ki: Bunun manası şudur: “Biz onda hakkı batıldan ayırdık.”

Parça parça indirmemiz, insanlara yavaş yavaş ve teennî ile okuman içindir. Çünkü böylesinin ezberlenmesi daha kolay olur ve daha iyi anlaşılmasına yardım eder.

وَنَزَّلْنَاهُ تَنزِيلاً “Ve onu peyderpey indirdik.”

Ve biz onu hadiselere göre tedricen nâzil ettik.



107- قُلْ آمِنُواْ بِهِ أَوْ لاَ تُؤْمِنُواْ “De ki: Siz ona ister inanın, ister inanmayın.”

Çünkü sizin Kur’ana inanmanız O’nun kemâlini artırmaz, inanmayışınız da ona bir noksanlık vermez.

إِنَّ الَّذِينَ أُوتُواْ الْعِلْمَ مِن قَبْلِهِ إِذَا يُتْلَى عَلَيْهِمْ يَخِرُّونَ لِلأَذْقَانِ سُجَّدًا “Çünkü daha önce kendilerine ilim verilenlere okunduğunda, onlar yüzleri üstü secdeye kapanırlar.”

Ayetin bu kısmı, üstteki hükmün illetini (gerekçesini) anlatır. Yani, siz ona inanmasanız da, sizden daha hayırlı olan âlimler ona iman ettiler. Bunlar önceki kitapları okudular, vahyin hakikatını ve nübüvvetin emârelerini tanıdılar, haklı olanı haksız olandan ayıracak bir seviye kazandılar.[4>

Veya mana şöyle olabilir: “Öncesinde ehl-i ilim olanlar Senin vasıflarını ve Sana indirilenin sıfatını bu kitaplarda gördüler.”

Ayetin bu kısmının teselli yoluyla “De ki” ifadesinin illetini göstermesi de caizdir. Sanki şöyle demiştir: “Cahillerin imanına bedel, âlimlerin imanıyla teselli bul, sevin. O cahillerin iman etmesi veya yüz çevirmesine önem verme.”

İşte, bu ilim ehline Kur’an okunduğunda Allahın emrine bir saygı veya peygamberlerin gönderilmediği bir fetret döneminden sonra, Allahın önceki kitaplarda vaad edilen ahirzaman peygamberini göndermesi ve O’na Kur’anı indirmesine bir şükür olarak yüz üstü secdeye kapanırlar.



108- وَيَقُولُونَ سُبْحَانَ رَبِّنَا “Ve derler ki: Rabbimizi tenzih ederiz.”

Yani, “Ya Rabbi, vaadini yapmamaktan Seni tenzih ederiz.”

إِن كَانَ وَعْدُ رَبِّنَا لَمَفْعُولاً “Şüphesiz ki Rabbimizin vaadi mutlaka gerçekleşir.”

“Onun vaadi hiç şüphesiz yerine gelecektir”



109- وَيَخِرُّونَ لِلأَذْقَانِ يَبْكُونَ “Ve ağlayarak yüzleri üstü secdeye kapanırlar.”

Yüz üstü secdeye varmalarını burada tekrar etmesi, hâl ve sebebin farklı oluşundandır. Çünkü birinci secdeye varışları ilâhî vaadin yerine getirilmesinden dolayı şükür secdesidir. İkincisi ise, Kur’andaki öğütlerden etkilenip, Allahın haşyetinden ağlamaktan dolayıdır.

وَيَزِيدُهُمْ خُشُوعًا “Ve o (Kur’ân’ı işitmek) onların huşu’larını artırır.”

Kur’anı dinlemek, onların ilmini ve Allaha olan yakînlerini artırdığı gibi, huşularını da ziyade kılar.

1ّ10- قُلِ ادْعُواْ اللّهَ أَوِ ادْعُواْ الرَّحْمَنَ “De ki: İster “Allah” deyin, ister.“Rahmân” deyin.”


Yazar:
Prof.Dr. Şadi Eren
 
Üst Alt