Admin
Yönetici
- Katılım
- 19 Şub 2025
- Mesajlar
- 180
- Tepkime puanı
- 0
- Puanları
- 16
1- طسم “Tâ, Sîn, Mîm.”
2- تِلْكَ آيَاتُ الْكِتَابِ الْمُبِينِ “Bunlar, kitab-ı mübinin âyetleridir.’’[1>
3- نَتْلُوا عَلَيْكَ مِن نَّبَإِ مُوسَى وَفِرْعَوْنَ بِالْحَقِّ لِقَوْمٍ يُؤْمِنُونَ “İman edecek bir
kavim için, Musa ve Firavun’un haberlerinden sana gerçek olarak okuyoruz.”
Cebrailin kıraati ile Sana okuyoruz.
“İman edecek bir kavim için” denilmesi, bundan istifade edenlerin mü’min kimseler olmasındandır.
4- إِنَّ فِرْعَوْنَ عَلَا فِي الْأَرْضِ “Gerçekten Firavun, arzda büyüklük tasladı.”
Arz’dan murat, Mısır diyarıdır.
وَجَعَلَ أَهْلَهَا شِيَعًا “Ve halkı sınıflara ayırmıştı.”
-Onları sınıflara ayırmıştı. Her bir sınıfı belli bir işte kullanıyordu.
-Veya bundan murat onları birbirine düşman hizipler hâline getirmesidir. Aleyhinde ittifak etmelerine fırsat vermiyordu.
يَسْتَضْعِفُ طَائِفَةً مِّنْهُمْ يُذَبِّحُ أَبْنَاءهُمْ وَيَسْتَحْيِي نِسَاءهُمْ “Onlardan bir taifeyi eziyor, oğullarını boğazlayıp, kadınlarını ise sağ bırakıyordu.”Bu taife, İsrailoğullarıdır.
Böyle yapması şundandı: Bir kâhin firavuna “İsrailoğullarında bir çocuk doğacak, senin saltanatın O’nun eliyle son bulacak” demişti.
Firavunun, böyle bir tedbire müracaat etmesi son derece ahmak olduğunu gösterir. Çünkü, kâhin eğer doğru söylüyorsa, öldürmekle bu akıbetten kurtulamaz. Yalan söylüyorsa da, sözüne itibar etmemek gerektir.
إِنَّهُ كَانَ مِنَ الْمُفْسِدِينَ “Şüphesiz o, müfsitlerdendi.”
Ortalığı fesada verenlerden olduğu için, fasit bir hayal yüzünden peygamber torunlarından nice kimseleri öldürmeye cür’et edebildi.
5- وَنُرِيدُ أَن نَّمُنَّ عَلَى الَّذِينَ اسْتُضْعِفُوا فِي الْأَرْضِ “Biz ise, istiyorduk ki arzda ezilmekte olanlara lütufta bulunalım.”
وَنَجْعَلَهُمْ أَئِمَّةً وَنَجْعَلَهُمُ الْوَارِثِينَ “Ve onları önderler yapalım ve onları varisler yapalım.”
Biz ise, onları Firavunun baskısından kurtararak kendilerine lütufta bulunmak, din hususunda onları öncüler kılmak ve Firavun ve kavminin saltanatına mirasçılar yapmak istiyoruz.
6- وَنُمَكِّنَ لَهُمْ فِي الْأَرْضِ وَنُرِي فِرْعَوْنَ وَهَامَانَ وَجُنُودَهُمَا مِنْهُم مَّا كَانُوا يَحْذَرُونَ “Ve arzda onları hâkim kılalım, Firavun ile Hâmân ve ordularına, onlardan çekinmekte oldukları şeyi gösterelim.”
Arz’dan murat Mısır ve Şam bölgesidir.
Firavuna, Hamana ve bunların askerlerine,
-Saltanatlarının bitmesini gösterelim.
-Ve İsrailoğullarından gelen birinin eliyle helâk olma endişelerini gerçek kılalım, korktuklarını başlarına getirelim.
7- وَأَوْحَيْنَا إِلَى أُمِّ مُوسَى أَنْ أَرْضِعِيهِ “Musa’nın annesine şöyle vahyettik: Onu emzir.”
Hz. Musa’nın annesine gelen vahiy,
-Ya ilham şeklindedir.
-Veya rüyada gerçekleşmiştir.
فَإِذَا خِفْتِ عَلَيْهِ فَأَلْقِيهِ فِي الْيَمِّ “Ona zarar geleceğinden kaygılandığın da denize (Nil nehrine) bırak.”Belirgin bir şekilde Ona zarar verilmesinden korktuğunda ise, onu Nil nehrine bırak.
وَلَا تَخَافِي وَلَا تَحْزَنِي “Korkma ve üzülme.”
Çocuğunun zayi olmasından korkma. Onun ayrılığından da üzülme.
إِنَّا رَادُّوهُ إِلَيْكِ “Biz onu sana geri döndüreceğiz.”
Yakında biz O’nu sana güvenli bir şekilde geri vereceğiz.
وَجَاعِلُوهُ مِنَ الْمُرْسَلِينَ “Ve onu peygamberlerden kılacağız”
Rivayete göre Hz. Musa’nın annesine doğum sancıları geldiğinde İsrailoğullarının hâmile kadınlarına bakan ebeyi çağırdı. Ebe, onun doğumuyla ilgilendi. Hz. Musa dünyaya geldiğinde, kadın onun gözlerindeki nurdan çok etkilendi, mafsallarını bir titreme aldı, kalbi bebeğe muhabbetle doldu, onu Firavunun adamlarına vermedi.
Hz. Musanın annesi onu üç ay emzirdi. Bu arada Firavun yeni doğan bebeklerle ilgili uygulamasını ısrarla sürdürüyor, onun casusları Musa’nın annesinin hâlini de araştırıyorlardı. Bunun üzerine Musa’nın annesi bir sandığa bebeğini yerleştirip Nil nehrine bıraktı.
8- فَالْتَقَطَهُ آلُ فِرْعَوْنَ لِيَكُونَ لَهُمْ عَدُوًّا وَحَزَنًا “Nihayet al-i Firavun kendilerine düşman ve keder kaynağı olacak o çocuğu bulup aldı.”
Aslında düşman ve keder olsun diye almadılar. Ama olaylar öyle gelişti, netice itibariyle onlara bir düşman ve keder oldu.
إِنَّ فِرْعَوْنَ وَهَامَانَ وَجُنُودَهُمَا كَانُوا خَاطِئِينَ “Şüphesiz Firavun, Hâmân ve onların askerleri hata yapıyorlardı.”Onlar her şeylerinde hatalı idiler. Bu, onların ilk hatası değildi. Kendi saltanatlarına son verecek çocuk için binlerce masumu öldürdüler, ardından da tutup O’nu kendi elleriyle büyüttüler. O da sonunda korktuklarını başlarına getirdi.
Onların hatalı olmaları, günahkâr olmaları yönünden de olabilir. Allah, günahlarına ceza olarak düşmanları olan çocuğu onların eliyle büyüttü.
9- وَقَالَتِ امْرَأَتُ فِرْعَوْنَ “Firavun’un hanımı şöyle dedi:” Firavunun hanımı, Musayı sandıktan çıkarınca şöyle dedi:
قُرَّتُ عَيْنٍ لِّي وَلَكَ “Bana da, sana da göz aydınlığı (bir çocuk)!”
Sandıktan çıkan bebeği görünce her ikisi de ona muhabbet duymuşlardı.
Hadiste şöyle anlatılır: Firavunun hanımı “Bana da, sana da göz aydınlığı (bir çocuk)!” deyince Firavun “Senin gözün aydın olsun, benim değil” dedi. Şayet “ikimizin de gözü aydın olsun” deseydi, Allah Firavunun hanımına hidayet nasip ettiği gibi Firavuna da ederdi.
Veya rivayete göre Firavunun cüzzamlı bir kızı vardı. Doktorlar onu bir deniz hayvanının salyasıyla tedavî etmişlerdi.
Firavunun hanımını bu kanaate sevk eden şey, Hz. Musa’nın gözlerindeki parlayan nur ve ağzından çıkan akıntıdan cüzzamlıya sürüldüğünde iyileşmesi idi.
لَا تَقْتُلُوهُ “Sakın onu öldürmeyin. ”
Firavunun hanımı, kocasına hitap ederken çoğul sığasıyla “onu öldürmeyin” demesi, saygı içindir.
عَسَى أَن يَنفَعَنَا أَوْ نَتَّخِذَهُ وَلَدًا “Belki bize faydası dokunur, ya da onu evlat ediniriz.”
Çünkü onda mübareklik alâmetleri ve faydalı olma emâreleri var.
وَهُمْ لَا يَشْعُرُونَ “Oysaki onlar (olacak şeylerin) farkında değillerdi.”
Onlar bebek Musa ile ilgili böyle söylerken, ilerde neler olacaklarının farkında değillerdi, işin sonunu sezemiyorlardı.
Veya ayetin son kısmı Firavunun hanımının sözü de olabilir: Yani, “insanlar farkına varmadan onu evlât ediniriz. Kimse bunun bizden başkasına ait olduğunu, onu evlât edindiğimizi bilmez.”
10- وَأَصْبَحَ فُؤَادُ أُمِّ مُوسَى فَارِغًا “Mûsâ’nın anasının gönlü bomboş kaldı.”
Çocuğunun Firavunun elinde olduğunu öğrenince korku ve şaşkınlıktan dolayı Musa’nın annesinin aklı başından gitti. Benzeri bir manayı şu ayette görürüz:
“Ve gönülleri bomboştur.” (İbrahim, 43) Yani orda akıl kalmamıştır.
Musa’nın annesinin maruz kaldığı bu şok, Allahın vaadine güvenmesi karşısında ilk anda maruz kaldığı kederden veya Firavunun ona ilgi duyup evlat edinmesinden de olabilir.
إِن كَادَتْ لَتُبْدِي بِهِ لَوْلَا أَن رَّبَطْنَا عَلَى قَلْبِهَا لِتَكُونَ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ “Şayet inananlardan olması için kalbine güç vermeseydik, neredeyse bunu açıklayacaktı.”Şayet biz onun kalbine sabır ve sebatı netice veren itminan vermeseydik, o çocuğun kendi oğlu olduğunu söyleyiverecekti.
Bunu söylemek istemesi,
-Ya şiddetli sıkıntısından,
-Veya Firavunun evlât edinmesini öğrenince ferahından olabilir.
Bizim ona itminan verişimiz,
-Allahın vaadini tasdik edenlerden,
-Firavunun evlât edinmesi ve ilgi duymasına değil, Allahın hıfz ve inayetine güvenenlerden olması içindi.
11- وَقَالَتْ لِأُخْتِهِ قُصِّيهِ “Annesi, Musa’nın ablasına, “Onun izini takip et” dedi.”
Musa’nın annesi, kızına “Onun izinden git, neler olup bittiğini öğren” demişti.
فَبَصُرَتْ بِهِ عَن جُنُبٍ وَهُمْ لَا يَشْعُرُونَ “O da, onlar farkına varmadanuzaktan kardeşini gözetledi.”
Onlar, bu kızın onu takip ettiğini veya onun Musa’nın kız kardeşi olduğunu bilmiyorlardı.
12- وَحَرَّمْنَا عَلَيْهِ الْمَرَاضِعَ مِن قَبْلُ “Biz daha önce, süt annelerin sütünü kabulüne izin vermedik.”
فَقَالَتْ هَلْ أَدُلُّكُمْ عَلَى أَهْلِ بَيْتٍ يَكْفُلُونَهُ لَكُمْ وَهُمْ لَهُ نَاصِحُونَ “Sonra da ablası, “Onun bakımını sizin namınıza üstlenecek, hem de ona iyi bakacak bir aile göstereyim mi?” dedi.”
O aile, çocuğun emzirilmesinde ve terbiyesinde görevlerini tam yaparlar.Rivayete göre, Firavunun veziri Haman Musa’nın kız kardeşinin dediklerini duyunca “kız bunu ve ailesini tanıyor. Onu getirin, durumuna bir bakalım” dedi. Musa’nın kızkardeşi saraya alınınca “ben ancak onların hükümdara faydalı olmalarını istedim” dedi. Bunun üzerine Firavun sütanneyi getirmesini istedi. Musanın kız kardeşi, annesini saraya getirdi. O sırada Musa, Firavunun kucağındaydı ve ağlıyordu. Annesinin kokusunu hissedince rahatladı, onun memesinden emmeye başladı. Firavun “Kimseden emmedi, ama senden emdi. Sen bunun nesi oluyorsun?” diye sordu. Musa’nın annesi “ben kokusu hoş, sütü hoş bir kadınım. Hangi çocuk bana getirilse benden emer” diye cevap verince Firavun emzirmesi için Musayı annesine verdi, bunun için de bir ücret takdir etti. Böylece Musa’nın annesi aynı gün içinde çocuğuyla eve döndü. Ayetin devamı bunu bildirir:
13- فَرَدَدْنَاهُ إِلَى أُمِّهِ كَيْ تَقَرَّ عَيْنُهَا وَلَا تَحْزَنَ وَلِتَعْلَمَ أَنَّ وَعْدَ اللَّهِ حَقٌّ “Böylece biz onu, gözü aydın olsun, gam çekmesin ve Allah’ın vaadinin gerçek olduğunu bilsin diye annesine geri verdik.”Gerçi Hz. Musa’nın annesi Allahın vaadinin hak olduğuna inanıyordu. Ama bu şekilde bizzat görmesini sağladık.
وَلَكِنَّ أَكْثَرَهُمْ لَا يَعْلَمُونَ “Fakat yine de pek çoğu (bunu) bilmezler.”
Ama onların çoğu O’nun vaadinin hak olduğunu bilmezler, bundan şüpheye düşerler.
Veya mana şöyle de olabilir: Bizim ona Musa’yı geri döndürmemizden asıl maksat, Allahın vaadinin hak olduğunu bilmesi idi. Diğerleri tebeî durumlardı.
Bu manaya göre değerlendirildiğinde, çocuğunun Firavunun elinde olduğunu duyunca maruz kaldığı şok hâline bir tariz söz konusudur.
[1>Kitab-ı Mübin, “manası apaçık olan, gerçekleri beyan eden kitap” demektir. Kur’ân hakkında kullanıldığı gibi, kainat kitabı hakkında da kullanılır. Bu ayette, Kur’ân’ın bir özelliği olarak ifade edilmiştir.
14- وَلَمَّا بَلَغَ أَشُدَّهُ وَاسْتَوَى آتَيْنَاهُ حُكْمًا وَعِلْمًا “Mûsâ, olgunluk çağına ulaşıp gelişimini tamamlayınca, biz ona hüküm ve ilim verdik.”Bundan murat, otuz-kırk yaş arasıdır. Çünkü, akıl o dönemde kemâle erer. Rivayette şöyle gelmiştir: “Her peygamber kırk yaşında iken kavmine elçi olarak gönderildi.”Hükümden murat nübüvvet, ilimden murat dinî ilimlerdir.
Veya bundan murat, nübüvvet öncesi sarayda kendisine öğretilen hükema, ulema ve benzerlerinin ilmidir. Dolayısıyla, bilmediği şeyi söylemez ve yapmazdı.
Bu mana, kıssanın nazmına daha uygundur. Çünkü kendisine peygamberlik, Mısırdan Medyene hicretinden sonra Mısıra geri dönüşünde verilmiştir.
وَكَذَلِكَ نَجْزِي الْمُحْسِنِينَ “İyilik edenleri biz işte böyle mükâfat-landırırız.”Musa’ya ve annesine yaptığımız gibi, iyi işler yapanların iyiliğine mukabil biz işte böyle karşılık veririz.
15- وَكَذَلِكَ نَجْزِي الْمُحْسِنِينَ “Musa, halkının gaflet halinde olduğu bir sırada şehre girdi.”Firavunun sarayından çıkıp şehre girmişti. O vakitte Onu şehirde pek görmezlerdi. Bu vaktin insanların genelde istirahatta olduğu öğle sıcağı vakti veya akşam- yatsı arası olduğu söylenir.
فَوَجَدَ فِيهَا رَجُلَيْنِ يَقْتَتِلَانِ “Orada, iki adamı birbirleriyle dövüşür buldu.”
هَذَا مِن شِيعَتِهِ وَهَذَا مِنْ عَدُوِّهِ “Bunlardan biri kendi tarafından, diğeri düşmanı tarafındandı.”Bunlardan biri kendi milleti olan İsrailoğullarından, diğeri ise muhalifi olan Kıbtî’lerden idi.
فَاسْتَغَاثَهُ الَّذِي مِن شِيعَتِهِ عَلَى الَّذِي مِنْ عَدُوِّهِ “Kendi tarafından olan,düşmanından olana karşı ondan yardım istedi.”
فَوَكَزَهُ مُوسَى فَقَضَى عَلَيْهِ “Musa da ötekine bir yumruk indirip onun ölümüne sebep oldu.”
قَالَ هَذَا مِنْ عَمَلِ الشَّيْطَانِ “Dedi: Bu, şeytanın amelindendir.”Çünkü Hz. Musa’ya kâfirleri öldürmek emredilmemişti.Bu öldürme hatâen olduğundan, Hz. Musa’nın ismetine (masum oluşuna) zarar vermez.Hz. Musa’nın bu hata ile öldürme olayını şeytanın ameli sayması, bunu zulüm olarak görmesindendir.
إِنَّهُ عَدُوٌّ مُّضِلٌّ مُّبِينٌ “O, gerçekten saptırıcı, apaçık bir düşmandır.”
16- قَالَ رَبِّ إِنِّي ظَلَمْتُ نَفْسِي فَاغْفِرْ لِي “Mûsâ, “Rabbim! Şüphesiz ben nefsime zulmettim, beni affet” dedi.”Bundan dolayı Allahın bağışlamasını istemesi, büyük zâtların kendilerinden sadır olan küçük hataları bile büyük saymaları âdetindendir.
فَغَفَرَ لَهُ “Allah da onu affetti.”
إِنَّهُ هُوَ الْغَفُورُ الرَّحِيمُ “Şüphesiz O, Ğafur’dur – Rahîm’dir.”
Çünkü Allah kullarının günahlarına karşılık bağışlayıcıdır, onlara merhamet edendir.
17- قَالَ رَبِّ بِمَا أَنْعَمْتَ عَلَيَّ فَلَنْ أَكُونَ ظَهِيرًا لِّلْمُجْرِمِينَ “Musa, “Rabbim! Bana lutfettiğin nimetlere andolsun ki, artık mücrimlere asla arka olmayacağım” dedi.”Ayetin bu kısmı, cevabı hazfedilmiş bir yemindir. Yani, “Beni bağışlaman ve daha diğer nimetlerle bana in’amda bulunmana yemin ederim ki, mutlaka tevbe edeceğim.”Veya Hz. Musa’nın bu ifadeleri, Cenab-ı Hakkın merhametini talep de olabilir. Yani, “Bana olan nimetlerin hakkı için beni muhafaza et, ta ki yardım ettiğim kişi yüzünden günaha girmeyeyim, böyle kimselere yardım etmeyeyim.”İbnu Abbas şöyle der: “Hz. Musa böyle dediğinde “inşaallah” demediğinden aynı hâl ile bir daha mübtelâ kılındı.”Denildi ki: Mana şöyle de olabilir:
“Bana verdiğin kuvvetle Senin dostlarına yardım edeceğim, Senin düşmanlarına yardımda bu kuvveti asla kullanmayacağım.”
18- فَأَصْبَحَ فِي الْمَدِينَةِ خَائِفًا يَتَرَقَّبُ “Şehirde korku içinde etrafı gözetleyerek sabahladı.”
فَإِذَا الَّذِي اسْتَنصَرَهُ بِالْأَمْسِ يَسْتَصْرِخُهُ “Bir de ne görsün, dün kendisinden yardım isteyen yine feryat ederek ondan yardım istiyor.”
قَالَ لَهُ مُوسَى إِنَّكَ لَغَوِيٌّ مُّبِينٌ “Mûsâ da ona, “Belli ki sen azgın bir kimsesin” dedi.”
Çünkü birinin ölümüne sebep oldun, bugün de bir başkası ile dövüşmektesin.
19- فَلَمَّا أَنْ أَرَادَ أَن يَبْطِشَ بِالَّذِي هُوَ عَدُوٌّ لَّهُمَا قَالَ “Mûsâ, ikisinin de düşmanı olan adamı yakalamak isteyince, adam dedi:”
Her ikisi, yani Hz. Musa ve İsrailoğullarından olan kimse için düşman olması,
-Onların dininden olmamasından,
-Veya Kıbtî’lerin İsrailoğullarına düşman olmalarındandır.
يَا مُوسَى أَتُرِيدُ أَن تَقْتُلَنِي كَمَا قَتَلْتَ نَفْسًا بِالْأَمْسِ “Ey Mûsâ! Dün birini öldürdüğün gibi, beni de mi öldürmek istiyorsun.”Bunu söyleyen İsrailoğullarından olandır. Çünkü Hz. Musa ona “azgın” deyince kendisini yakalayacak zannetti.
Veya Kıbtî de bunu söylemiş olabilir. Onun sözünden, Hz. Musa’nın bu adamdan dolayı dün bir Kıbtiyi öldürdüğünü, bugün de kendisini öldürmeyi düşündüğünü tevehhüm etmiş olabilir.
إِن تُرِيدُ إِلَّا أَن تَكُونَ جَبَّارًا فِي الْأَرْضِ “Sen ancak yeryüzünde bir zorba olmak istiyorsun.”Sen ancak yeryüzünde insanlara üstten bakmak istiyor, işin sonuna bakmıyorsun.
وَمَا تُرِيدُ أَن تَكُونَ مِنَ الْمُصْلِحِينَ “Islah edenlerden olmak istemiyorsun.”
İnsanlar arasında muslih kimselerden olmak istemiyorsun. Yoksa böyle hareket etmez, düşmanlığı en güzel şekilde bertaraf etmeye çalışırdın.
Kıbtî’nin bu sözleri etrafta duyuldu, ta Firavuna ve çevresindeki adamlarına kadar gitti. Bunun üzerine Hz. Musa’yı öldürmeye niyetlendiler. Firavun hanedanından, onun amcaoğlu olan kişi, Hz. Musaya haber vermek için saraydan çıktı.[1> Ayetin devamında onun gayreti ifade edilir:
20- وَجَاء رَجُلٌ مِّنْ أَقْصَى الْمَدِينَةِ يَسْعَى “Şehrin öbür ucundan koşarak bir adam geldi.”
قَالَ يَا مُوسَى إِنَّ الْمَلَأَ يَأْتَمِرُونَ بِكَ لِيَقْتُلُوكَ فَاخْرُجْ “Dedi ki: Ey Musa! İleri gelenler seni öldürmek için hakkında müzakere ediyorlar, durma (buradan) çık!”
إِنِّي لَكَ مِنَ النَّاصِحِينَ “İnan ki ben senin iyiliğini isteyenlerdenim.”
21- فَخَرَجَ مِنْهَا خَائِفًا يَتَرَقَّبُ “Musa korka korka, etrafı gözetleyerek oradan çıktı.”
قَالَ رَبِّ نَجِّنِي مِنَ الْقَوْمِ الظَّالِمِينَ “Rabbim! Beni zalimler güruhundan kurtar” dedi.”
“Beni onlardan kurtar, yetişip yakalamalarından koru!”
22- وَلَمَّا تَوَجَّهَ تِلْقَاء مَدْيَنَ قَالَ “Medyen’e doğru yöneldiğinde şöylededi:”
Medyen, Hz. Şuaybın kavmidir. Medyen ismi Hz. İbrahimin oğullarından birinin adı olup, zamanla bir kavmin ismi olarak kalmıştır.
Medyen, Firavunun idaresi altında değildi. Mısırla Medyen arasında sekiz konaklık mesafe vardı.
عَسَى رَبِّي أَن يَهْدِيَنِي سَوَاء السَّبِيلِ “Umarım Rabbim beni doğru yola iletir.”
Hz. Musa, Allaha tevekkülle ve O’nun hakkında hüsn-ü zanla böyle dedi. Yolu bilmiyordu. Derken önüne üç yol çıktı, o orta yolu tercih etti. Onu arayanlar ise diğer iki yoldan gittiler, kendisini bulamadılar.
23- وَلَمَّا وَرَدَ مَاء مَدْيَنَ وَجَدَ عَلَيْهِ أُمَّةً مِّنَ النَّاسِ يَسْقُونَ “Musa, Medyensuyuna varınca, orada (hayvanlarını) sulayan bir çok insan buldu.”
Burası bir kuyu idi, insanlar bundan su alıyorlardı.
Bu insanlar, hayvanlarını suluyorlardı.
وَوَجَدَ مِن دُونِهِمُ امْرَأتَيْنِ تَذُودَانِ “Onların gerisinde de (hayvanlarını suyun olduğu yerden) geri çeken iki kadın gördü.”Onların aşağı kısmında da iki kadın gördü, bunlar hayvanları diğerlerinin hayvanlarıyla karışmasın diye onlara engel olmaya çalışıyorlardı.
قَالَ مَا خَطْبُكُمَا “Onlara “Durumunuz nedir?” dedi.”
قَالَتَا لَا نَسْقِي حَتَّى يُصْدِرَ الرِّعَاء “Dediler: Çobanlar sulayıp çekilinceye kadar biz hayvanlarımızı sulamayız.”Bizler erkeklerle karışmamak için çobanların işlerini bitirip ayrılmalarını bekliyoruz.
وَأَبُونَا شَيْخٌ كَبِيرٌ “Babamız ise çok yaşlı bir adamdır.”
Babamız çok yaşlı olduğu için hayvanları sulamaya kendisi gelemiyor, mecburen bizi gönderiyor.
24- فَسَقَى لَهُمَا “Bunun üzerine, onların davarlarını suladı.”
Hz. Musa onların hâline acıdı, hayvanlarını suladı.
Denildi ki: Çobanlar kuyunun üzerine ağır bir taş koyuyorlardı. Bunu yedi adam ancak kaldırabiliyordu. Hz. Musa yorgun, aç, ve ayakları yaralı olmasına rağmen bunu tek başıyla kaldırdı.
Denildi ki: Üzerinde kaya olan başka bir kuyu vardı, Hz. Musa o kayayı kaldırıp ordan çıkardığı suyla hayvanları suladı.
ثُمَّ تَوَلَّى إِلَى الظِّلِّ فَقَالَ “Sonra gölgeye çekildi ve şöyle dedi:”
رَبِّ إِنِّي لِمَا أَنزَلْتَ إِلَيَّ مِنْ خَيْرٍ فَقِيرٌ “Rabbim! Doğrusu bana indireceğin her hayra muhtacım.”Denildi ki: Manası şöyledir: “Bana ikram ettiğin din sebebiyle dünyada fakîr oldum.”Çünkü Firavunun yanında geniş imkânlara sahipti.
Bunu söylemekten maksadı, sevinmek ve buna şükretmekti.
25- فَجَاءتْهُ إِحْدَاهُمَا تَمْشِي عَلَى اسْتِحْيَاء “Derken, kızlardan biri utana utana ona geldi.”
قَالَتْ إِنَّ أَبِي يَدْعُوكَ لِيَجْزِيَكَ أَجْرَ مَا سَقَيْتَ لَنَا “Dedi: Bizim için hayvanlarımızı sulamanın ücretini vermek üzere babam seni çağırıyor.”Muhtemelen Hz. Musa yaşlı zâtı görüp ziyaret etmek ve marifetinden destek almak için gitti, yoksa mükafat olarak yiyecek elde etmek için değil. Hatta rivayete göre kendisine yemek getirildiğinde yemeyip “biz ehl-i beytiz, dinimizi dünya ile satmayız” dedi. Hz. Şuayb da O’na şöyle dedi: “Bu, Sana bir ücret değildir. Evimize gelen herkese ikramda bulunmak bizim âdetimizdir.”
Bir iyilik yapan kimseye bu yüzden hediye verilse, bunu almak haram değildir.
فَلَمَّا جَاءهُ وَقَصَّ عَلَيْهِ الْقَصَصَ قَالَ “Musa, ona gelip başından geçeni anlatınca, o dedi:”
لَا تَخَفْ نَجَوْتَ مِنَ الْقَوْمِ الظَّالِمِينَ “Korkma, o zalim kavimden kurtuldun.”
“Zalim kavim”den murat, Firavun ve kavmidir.
26- قَالَتْ إِحْدَاهُمَا يَا أَبَتِ اسْتَأْجِرْهُ “Kızlardan biri dedi: Babacığım, onu ücretle tut.”
Hz. Musayı çağırmak için giden kız, babasına “Babacığam, hayvanlarımızı kollayıp bakması için ücretle Onu çoban olarak tut.”
إِنَّ خَيْرَ مَنِ اسْتَأْجَرْتَ الْقَوِيُّ الْأَمِينُ “Çünkü ücretle tuttuklarının en hayırlısı, güçlü ve güvenilir olan bu adam olacaktır.”Hz. Şuaybın kızı, Hz. Musa’yı “hem güçlü, hem de güvenilir biri” olarak niteledi. Böyle nitelemesi, niçin O’nu teklif ettiğini açıklamak içindir.
Rivayete göre Hz. Şuayb, kızına “Onun güçlü olduğunu nerden biliyorsun?” diye sordu. Kızı, Hz. Musa’nın kuyunun taşını nasıl kaldırdığını anlattı. Emin oluşuyla ilgili olarak, yolda gelirken kendisine “arkamdan gel” dediğini söyledi.
27- قَالَ إِنِّي أُرِيدُ أَنْ أُنكِحَكَ إِحْدَى ابْنَتَيَّ هَاتَيْنِ عَلَى أَن تَأْجُرَنِي ثَمَانِيَ حِجَجٍ “Dedi ki: “Bana sekiz yıl çalışmana karşılık şu iki kızımdan birini sana nikâhlamak istiyorum.”
فَإِنْ أَتْمَمْتَ عَشْرًا فَمِنْ عِندِكَ “Eğer on yıla tamamlarsan, o da senden bir lütuf olur.”
Şayet on yıla tamamlarsan, bu da Senden bir lütuf olur, yoksa ben Seni on yıla zorlamam.
Bu, yapılacak akde bir hazırlıktır, yoksa akdin kendisi değildir.[2>
Muhtemelen belli bir ücret ve mehirle ilgili olarak da başka bir madde ile aralarında akit yapıldı.Veya Hz. Musa sekiz yıl üzerinden akdi kabul etti, şayet şartlar uygun olursa on yıl olarak kalacağını akit öncesi söyledi.
Bununla beraber, şeriatlarda bu konuda farklılıklar olması da mümkündür.
وَمَا أُرِيدُ أَنْ أَشُقَّ عَلَيْكَ “Yoksa sana zorluk çıkarmak istemem.”
On yıl olarak tamamlamanı isteyerek veya hayvanlara çobanlık yapma vakitleri hususunda tartışarak veya işin hakkını tam verme hususunda Sana zorluk çıkarmak istemiyorum.
سَتَجِدُنِي إِن شَاء اللَّهُ مِنَ الصَّالِحِينَ “İnşaallah beni salihlerden bulacaksın.”
İnşaallah beni,
-Hüsn-ü muamelede,
-Yumuşak yüzlülükte,
-Ahde vefada salihlerden bulacaksın.
28- قَالَ ذَلِكَ بَيْنِي وَبَيْنَكَ “Mûsâ dedi: Bu, benimle senin arandadır.”
أَيَّمَا الْأَجَلَيْنِ قَضَيْتُ فَلَا عُدْوَانَ عَلَيَّ “İki süreden hangisini tamamlarsam bana bir kınama yok.”Uzun ya da kısa, hangi süreyi tamamlarsam benden daha ziyadesini istemeyeceksin.
Veya mana şöyle olabilir: Hangi süreyi tamamlasam, ziyade olanı terkimden dolayı bana bir kınama olmayacak.Böyle ifade edilmesi, “kısa olanı yaparsam bana söz söylenmeyecek” denilmesine nisbetle,
-Muhayyerliği göstermede,
-Ve iki müddetin de hükümde eşit olduğunu bildirmede çok daha beliğdir.
وَاللَّهُ عَلَى مَا نَقُولُ وَكِيلٌ “Ve Allah, söylediklerimize vekildir.”
Allah, ortaya koyduğumuz bu karşılıklı şartlara şahiddir, hafîzdir.
[1> Bu zat, Mü’min suresinde 28. ayetten itibaren uzun bir şekilde kıssası anlatılan kimsedir. Hz. Musa bir peygamber olarak Mısıra döndüğünde gizlice Ona iman etti, yardımcı oldu.
[2> Çünkü akitte bu gibi ayrıntıların ihtimalli değil, açık ve net olarak yazılması lâzımdır.
29- فَلَمَّا قَضَى مُوسَىالْأَجَلَ وَسَارَ بِأَهْلِهِ آنَسَ مِن جَانِبِ الطُّورِ نَارًا “Musa, süreyi doldurup ehliyle yola çıkınca, Tûr tarafından bir ateş gördü.”Rivayete göre Hz. Musa, iki müddetten uzun olanı miktarı (on seneyi) tamamladı. Sonra bir on yıl daha Medyende Hz. Şuaybın yanında kaldı, sonra dönmeye niyetlendi, hanımıyla beraber yola çıktı.
قَالَ لِأَهْلِهِ امْكُثُوا “Ehline dedi: (Burada) bekleyin.”
إِنِّي آنَسْتُ نَارًا “Ben bir ateş gördüm.”
لَّعَلِّي آتِيكُم مِّنْهَا بِخَبَرٍ أَوْ جَذْوَةٍ مِنَ النَّارِ لَعَلَّكُمْ تَصْطَلُونَ “Ola ki oradan size bir haber, yahut ısınmanız için o ateşten bir parça getiririm.”
30- فَلَمَّا أَتَاهَا نُودِي مِن شَاطِئِ الْوَادِي الْأَيْمَنِ فِي الْبُقْعَةِ الْمُبَارَكَةِ مِنَ الشَّجَرَةِ أَن يَا مُوسَى إِنِّي أَنَا اللَّهُ رَبُّ الْعَالَمِينَ “Oraya varınca, o mübarek yerdeki vâdinin sağ kıyısından, ağaç tarafından kendisine şöyle seslenildi: “Ey Musa! Bil ki ben, âlemlerin Rabbi olan Allah’ım.”Burada lafızlar Taha ve Neml sûresinde geçenlerden biraz farklı olsa da, maksad yönüyle aynısıdır.
31- وَأَنْ أَلْقِ عَصَاكَ “Ve “Asânı at!” (denildi).”
فَلَمَّا رَآهَا تَهْتَزُّ كَأَنَّهَا جَانٌّ وَلَّى مُدْبِرًا وَلَمْ يُعَقِّبْ “Musa (attığı) asâyı yılan gibi hareketli görünce, dönüp arkasına bakmadan kaçtı.”
يَا مُوسَى أَقْبِلْ وَلَا تَخَفْ “Ey Musa! Beri gel, korkma.”
إِنَّكَ مِنَ الْآمِنِينَ “Çünkü sen emniyette olanlardansın.”
Sen korkulan şeylerden emniyet içinde olanlardansın. “Çünkü benim huzurumda peygamberler korkmaz.” (Neml, 10)
32- اسْلُكْ يَدَكَ فِي جَيْبِكَ تَخْرُجْ بَيْضَاء مِنْ غَيْرِ سُوءٍ “Elini koynuna sok,
(alaca hastalığı gibi) bir hastalık sebebiyle olmaksızın bembeyaz bir hâlde çıksın.”
وَاضْمُمْ إِلَيْكَ جَنَاحَكَ مِنَ الرَّهْبِ “Korkudan açılan kolunu kendine çek
(toparlan).”Korkan ve ürperen biri gibi, yılandan sakınmak için açtığın kollarını kendine çek. Sağ elini sol pazuna, sol elini de sağ pazuna koy. Veya onları koynuna koy.
Bu son manaya göre, bu hareket başka bir maksat için yapılmış olur. Bu da, düşman karşısında cüretini ortaya koymak ve bir mu’cize zuhuru için bir başlangıç olur.
Nasıl ki kuş korktuğunda kanatlarını açar, ama güvende olduğunda ve sükûnet hâlinde kanatlarını kapatır. Onun gibi, ayet istiare üslûbuyla asanın yılana dönüşmesi esnasında heyecana kapılmamak ve sebat göstermek manasını emrediyor olabilir.
Yani, Sana korku arız olduğunda heyecana kapılmamak ve kendini kontrol edebilmek için böyle yap.
فَذَانِكَ بُرْهَانَانِ مِن رَّبِّكَ إِلَى فِرْعَوْنَ وَمَلَئِهِ “İşte bu ikisi, Firavun ve ileri gelen adamlarına karşı Rabbin tarafından sana verilen iki delildir.”
إِنَّهُمْ كَانُوا قَوْمًا فَاسِقِينَ “Çünkü onlar fasık bir kavimdirler.”
33- قَالَ رَبِّ إِنِّي قَتَلْتُ مِنْهُمْ نَفْسًا “Musa dedi: Rabbim! Ben onlardan birini öldürmüştüm.”
فَأَخَافُ أَن يَقْتُلُونِ “Dolayısıyla beni öldürmelerinden korkarım.”
34- وَأَخِي هَارُونُ هُوَ أَفْصَحُ مِنِّي لِسَانًا “Kardeşim Hârûn lisanca benden daha fasihtir.”
فَأَرْسِلْهُ مَعِيَ رِدْءًا يُصَدِّقُنِي “Onu da benimle birlikte, beni tasdik eden bir yardımcı olarak gönder.”
Onun tasdiki,
-Hakkı ortaya çıkarsın.
-Başkalarına delil olsun.
-Şüpheleri ortadan kaldırsın.
إِنِّي أَخَافُ أَن يُكَذِّبُونِ “Çünkü ben, onların beni yalanlamalarından korkuyorum.”
Dilim ise münazara esnasında bana tam yardımcı olmaz.[1>
Denildi ki, Hz. Musa’nın kardeşi Harun için “Beni tasdik etsin” demesinden maksadı kavminin tasdik etmesidir. Hz. Harun da yaptığı anlatımlar ve açıklamalarla O’na yardımcı olacaktır. Burada, fiilin sebebe isnadı vardır.[2>
35- قَالَ سَنَشُدُّ عَضُدَكَ بِأَخِيكَ “Allah dedi: Kardeşinle pazunu güçlen direceğiz.”
“Kardeşinle pazunu güçlendireceğiz” ifadesinden murat, “Onunla Seni takviye edeceğiz” anlamındadır. Çünkü iş yaparken şahsın kuvveti elinin kuvvetine göredir. Bundan dolayı kişinin kuvveti elinin kuvvetiyle anlatılır ve şiddeti de pazusunun şiddetiyle ifade edilir.
وَنَجْعَلُ لَكُمَا سُلْطَانًا “Ve size bir kudret vereceğiz.”
فَلَا يَصِلُونَ إِلَيْكُمَا بِآيَاتِنَا “Ayetlerimizle, onlar size erişemeyecekler.”
Size öyle bir galebe veya delil vereceğiz ki, onlar istila veya delil getirmek suretiyle size erişemeyecekler.
“Ayetlerimizle” ifadesi şu manaları ifade edebilir:
“Ayetlerimizle gidin!”
“Sizi, ayetlerimizle onlara galip kılacağız.”
“Ayetlerimizden dolayı size erişemeyecekler.”
“Ayetlerimize yemin ederim, onlar size erişemeyecekler.”
“Siz ikiniz ve size tâbi olanlar ayetlerimizle onlara galip geleceksiniz”
أَنتُمَا وَمَنِ اتَّبَعَكُمَا الْغَالِبُونَ “Siz ve size tabi olanlar galip geleceksiniz.”
36- فَلَمَّا جَاءهُم مُّوسَى بِآيَاتِنَا بَيِّنَاتٍ قَالُوا مَا هَذَا إِلَّا سِحْرٌ مُّفْتَرًى “Musa onlara apaçık âyetlerimizi getirince şöyle dediler: Bu, olsa olsa uydurulmuş bir sihirdir.”“Bu, misli daha önce görülmemiş bir sihirdir” dediler.Veya bundan murat şudur: “Bu, Senin yaptığın bir sihirdir. Ama iftira ile Allaha nisbet ediyorsun!”Veya “bu da diğer sihir nevileri gibi iftira ile nitelenen bir sihirdir.”
وَمَا سَمِعْنَا بِهَذَا فِي آبَائِنَا الْأَوَّلِينَ “Biz önceki atalarımızdan bunu işitmemiştik.”
“Bunu” ifadeleriyle işaret ettikleri
-“Bu sihri”
-Veya “bu nübüvveti” manası olabilir.
37- وَقَالَ مُوسَى رَبِّي أَعْلَمُ بِمَن جَاء بِالْهُدَى مِنْ عِندِهِ وَمَن تَكُونُ لَهُ عَاقِبَةُ الدَّارِ “Musa şöyle dedi: Kendi katından kimin hidayet getirdiğini ve güzel akıbetin kime nasip olacağını Rabbim en iyi bilendir.”
Böyle olunca benim hak yolda, sizin de batıl yolda olduğunuzu bilir.
“Onlar şöyle dedi”, “Musa da böyle dedi…” şeklinde anlatılması, her iki tarafa nazar eden kimsenin, onların aralarında mukayesede bulunabilmesi ve böylece o ikisinden doğru olanı fasid olandan ayırabilmesi içindir.Ayet metnindeki “Akıbetü’d-dâr”dan murat “güzel akıbet”tir. Çünkü dâr’dan murat dünyadır, onun aslî akıbeti ise cennettir. Zira, dünya ahirete bir geçiş yeri olarak yaratılmıştır. Dünyadan bizzat maksut olan sevaptır. Ceza ise ancak arızî bir durumdur.[3>
إِنَّهُ لَا يُفْلِحُ الظَّالِمُونَ “Doğrusu zalimler felah bulmazlar.”
Zalim olanlar ne dünyada hidayeti ne de ahirette güzel akıbeti elde edemezler.
38- وَقَالَ فِرْعَوْنُ يَا أَيُّهَا الْمَلَأُ مَا عَلِمْتُ لَكُم مِّنْ إِلَهٍ غَيْرِي “Firavun dedi: “Ey ileri gelenler! Sizin için benden başka bir ilâh bilmedim.”
Ayette Firavunun “Sizin için benden başka ilah yok” demek yerine “Sizin için benden başka bir ilah bilmedim” demesi, bu konuda kesin bir kanaate varmadığına işaret eder. Bundan dolayı, ayetin devamında yüksek bir kule yapılmasını emretmesi nazara verildi. Bu kuleye çıkıp, semada bir ilah olup olmadığına bakacaktır.
فَأَوْقِدْ لِي يَا هَامَانُ عَلَى الطِّينِ “Benim için bir ateş yakıp tuğla pişir EyHâmân!”
فَاجْعَل لِّي صَرْحًا “Sonra da bana bir kule yap!”
لَّعَلِّي أَطَّلِعُ إِلَى إِلَهِ مُوسَى “Belki Mûsâ’nın ilâhına çıkar bakarım(!)”
وَإِنِّي لَأَظُنُّهُ مِنَ الْكَاذِبِينَ “Ben onun mutlaka yalancılardan olduğunu sanıyorum.”
Sanki Firavun şöyle bir tevehhüm içindeydi: Şayet başka bir ilah varsa semada bir cisim olur, ona da yüksek bina ile ulaşılabilir.
Veya Firavunun bundan maksadı kendisine bir rasathane kurulması olabilir. Bu rasathane ile yıldızların durumlarını rasat edecek ve onlarda bir peygamberin gönderilmesine veya yeni bir devletin zuhuruna delâlet eden bir şey olup olmadığına bakacaktır.
Denildi ki: Firavunun “Sizin için benden başka bir ilah bilmedim” demesi, “De ki: ‘Siz Allah’a göklerde ve yerde O’nun bilmediği bir şeyi mi haber veriyorsunuz?” (Yunus, 18) ayetinde olduğu gibi ilmin nefyiyle malumun nefyidir, yani başka bir ilahın olmadığını bildirmektir. Çünkü bundan murat, “onlarda olmayan bir şeyi mi Allaha haber vereceksiniz” demektir. Bu, fiille ilgili ilimlerin özelliklerindendir. Çünkü eşyanın tahakkuku için bilinmeleri şarttır. Böyle olunca, bunlarla ilgili bilgi yoksa kendileri de yok demektir. Ama infialî ilimler böyle değillerdir.[4>Denildi ki: Kiremit işini ilk defa uygulayan Firavundur. Bundan dolayı Haman’a “benim için bir ateş yakıp tuğla pişir” derken, bu sanatı öğretir bir üslupla emir verdi. Bunu söylerken de kendini büyük gösterir şekilde ifade etti. Önce yapacağı işin bir kısmını söyledi, ardından da söz ortasında ismiyle nida etti.
39- وَاسْتَكْبَرَ هُوَ وَجُنُودُهُ فِي الْأَرْضِ بِغَيْرِ الْحَقِّ “O ve ordusu, yeryüzünde haksız yere büyüklük tasladılar.”
وَظَنُّوا أَنَّهُمْ إِلَيْنَا لَا يُرْجَعُونَ “Ve bize döndürülmeyeceklerini sandılar.”
Öldükten sonra huzurumuza getirilmeyeceklerini zannettiler.
40- فَأَخَذْنَاهُ وَجُنُودَهُ فَنَبَذْنَاهُمْ فِي الْيَمِّ “Biz de onu ve ordusunu yakaladık, onları denize attık.”
Bunun beyanı daha önce geçmişti. Ayetin üslûbunda bu cezayı verenin azamet ve tazimi, ceza verilenlerin de tahkiri vardır. Sanki, sayıları çok olmasına rağmen hepsini avucuna alıp denize atıvermiştir. Benzeri bir üslûbu şu ayette görürüz:
“Allah’ı hakkıyla takdir edemediler. Hâlbuki yeryüzü kıyamet gününde bütünüyle O’nun kabzasındadır. Gökler de O’nun sağ eliyle dürülmüştür.” (Zümer, 67)
فَانظُرْ كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الظَّالِمِينَ “Zalimlerin sonunun nasıl olduğuna bak!”
Ey peygamber! O zâlimlerin akıbetine bak ve kavmini benzeri bir akıbetten sakındır.
41- وَجَعَلْنَاهُمْ أَئِمَّةً يَدْعُونَ إِلَى النَّارِ “Onları ateşe çağıran öncüler kıldık.”
Biz onları, insanları yoldan çıkarmaya sevketmeleriyle dalaletin önderleri yaptık.
Denildi ki: “Rahmân’ın kulları olan melekleri de dişi saydılar.” (Zuhruf, 19) ayetinde kullanıldığı tarzda, “ceale” fiili “isim vermek” anlamında da kullanılır. Böyle olunca “onları ateşe çağıran öncüler kıldık” ayeti “onları ateşe çağıran öncüler olarak isimlendirdik” manasını ifade eder.[5>
وَيَوْمَ الْقِيَامَةِ لَا يُنصَرُونَ “Kıyamet günü onlar yardım görmeyeceklerdir.”Kıyamet gününde azabın kendilerinden kaldırılması şeklinde bir yardım da görmeyeceklerdir.
42- وَأَتْبَعْنَاهُمْ فِي هَذِهِ الدُّنْيَا لَعْنَةً “Bu dünyada arkalarına lanet taktık.”
Lanet, Allahın rahmetinden uzak kılmaktır. Bu lanet, Allah tarafından olabileceği gibi melekler ve mü’minler tarafından da olabilir.
وَيَوْمَ الْقِيَامَةِ هُم مِّنَ الْمَقْبُوحِينَ “Ve onlar, kıyamet gününde de çirkin hale getirilenlerdendir.”Kıyamet günü de onlar tardedilenlerden veya yüzü çirkin kılınanlardan olacaklardır.
[1> Hz. Musa konuşmada zorluk çekiyordu. Bkz. (Şuara, 13)
[2>Yani Hz. Harun’un O’nu tasdik etmesi Hz. Musa’nın risalet görevine yardım cı olacak ve kavminin kendisini tasdik etmesine sebebiyet verecektir.
[3> Mesela, okullar insanların yetişmesi için açılır. Ama orada bozulanlar, sınıfta kalanlar da olur. Ama bu ikinci durum bizzat maksut olmayıp arızî bir neticedir.
[4>Yani, bizim fiilimizle meydana gelen şeylerde bilgimiz onların varlığını belirleyicidir. Mesela, bir ev bina etmişsek onun varlığını biliriz. Bizim bilmemiz, aynı zamanda onun var olması demektir. Ama fiil sahamıza girmeyen hususlarda bilgimiz gerçekle tam örtüşmeyebilir. Faraza, Kaf Dağı diye bir dağın varlığını bilmemiz onun varlığını gerektirmez. Veya bazılarının Ağrı Dağının varlığını bilmemeleri onun yokluğu anlamına gelmez. Allahu Teâlânın ilmi her şeyi kuşatmış olduğundan Onun bilgisi haricinde bir şey tasavvur edilemez. Böyle olunca “Allahın varlığını bilmediği bir şey” ifadesi, “olmayan bir şey” anlamına gelir. Yani, siz göklerde ve yerde olmayan bir şeyi mi O’na haber vereceksiniz?
[5> Bu, Mu’tezilenin görüşüdür. Allahın onları böyle kılması, zahirine göre yanlış anlaşılabileceğinden böyle bir te’vile gittiler. Zaten Mu’tezile “insanlar kendi fiillerinin yaratıcısıdır” görüşünü esas almıştır.
43- وَلَقَدْ آتَيْنَا مُوسَى الْكِتَابَ مِن بَعْدِ مَا أَهْلَكْنَا الْقُرُونَ الْأُولَى بَصَائِرَ لِلنَّاسِ وَهُدًى وَرَحْمَةً “Andolsun, kurun-u ûla’yı helak ettikten sonra, insanların kalp gözünü açan deliller ve bir hidayet ve bir rahmet olarak Mûsâ’ya Kitab’ı verdik.”
Kitaptan murat Tevrattır.
Nûh, Hûd, Salih ve Lût kavimlerini helâk ettikten sonra Musaya Kitabı verdik.
“Kalp gözünü açan deliller”
O kitap, insanların kalplerini nurlandırır, hakikatler o nur ile görülür, hak ile batıl birbirinden ayrılır.
“Ve bir hidayet”
Ve o kitap insanları Allahın yolları olan ilâhî hükümlere sevk eder.
“Ve bir rahmet olarak”
Ve bir rahmettir. Çünkü onunla amel etseler Allahın rahmetine nail olurlar.
لَّعَلَّهُمْ يَتَذَكَّرُونَ “Ola ki düşünüp ibret alırlar.”
Bu özelliklere sahip olan Kitabı gönderdik, ola ki tezekkür ederler. Böyle bir Kitap gönderilmesinden sonra, kendilerinden tezekkür ümit edilir.
“Ola ki…” ifadesi, böyle yerlerde “olmaları için” manasını ifade eder. Bunda daha önce öğrendiğin bir incelik vardır.[1>
44- وَمَا كُنتَ بِجَانِبِ الْغَرْبِيِّ إِذْ قَضَيْنَا إِلَى مُوسَى الْأَمْرَ “Musa’ya emrimizi vahyettiğimiz sırada sen batı canibinde bulunmuyordun.”Bundan murat, Mukaddes Vadi veya Tur dağıdır. Çünkü Hz. Musa’nın konumuna göre Batı tarafındaydı.
Ayette hitap Hz. Peygamberedir.
Musa’ya bildirmesini murat ettiğimiz şeyleri vahyettiğimizde Sen orda hazır değildin.
وَمَا كُنتَ مِنَ الشَّاهِدِينَ “Ve şahitlerden de değildin.”
Ve O’na gelen vahyi veya O’na vahiy geldiğini görenlerden de değildin.
Burada nazara verilen “şahitler”, Hz. Musa’nın Tur’a gidişinde seçmiş olduğu yetmiş kişidir.
Ayetten murat, Hz. Peygamberin bunları haber vermesinin “gaybtan haber vermek” kabilinden olduğunu, bunun ise ancak vahiyle bilinebileceğine delâlette bulunmaktır. Bundan dolayı, Cenab-ı Hak istidrakte bulunarak şöyle devam etti:[2>
45- وَلَكِنَّا أَنشَأْنَا قُرُونًا فَتَطَاوَلَ عَلَيْهِمُ الْعُمُرُ “Lakin biz birçok devirler meydana getirdik de, bunların üzerlerinden uzun zaman geçti.”Lakin Biz Sana vahyettik. Çünkü Biz Musa’dan sonra muhtelif nesiller var ettik, bunların üzerinden uzun bir zaman geçti. Bundan dolayı bu konuda gelen haberler tahrife maruz kaldı, şeriatlerde değişiklikler yapıldı, ilimler kaybolup gitti. Cenab-ı Hak ayette istidrakte bulunulan durumu hazfetti, onun yerine sebebini ikame etti.[3>
وَمَا كُنتَ ثَاوِيًا فِي أَهْلِ مَدْيَنَ تَتْلُو عَلَيْهِمْ آيَاتِنَا “Sen Medyen halkı arasında yaşayıp da âyetlerimizi onlardan öğreniyor da değildin.”Sen, Medyen ehli olan Hz. Şuayb ve O’na inananların arasında da yaşamıyor, bir taallüm olarak onlardan bu ayetlerimizi öğrenmiyordun.
وَلَكِنَّا كُنَّا مُرْسِلِينَ “Fakat biz elçiler göndermekteyiz.”
Lakin Biz Seni peygamber olarak gönderdik, vahiyle bunları Sana haber verdik.
46- وَمَا كُنتَ بِجَانِبِ الطُّورِ إِذْ نَادَيْنَا “Musa’ya seslendiğimiz zaman da,Tûr canibinde değildin.”Muhtemelen bundan murat, Cenab-ı Hakkın Hz. Musa’ya Tevratı verdiği vakittir. Biraz önce kırkdördüncü ayette nazara verilen “Batı canibinden” murat ise, Hz. Musaya nübüvvet görevinin verildiği vakittir.
وَلَكِن رَّحْمَةً مِّن رَّبِّكَ “Lakin Rabbinden bir rahmet olarak...”
Lakin, Rabbinden bir rahmet eseri olarak biz bunları Sana öğrettik.
لِتُنذِرَ قَوْمًا مَّا أَتَاهُم مِّن نَّذِيرٍ مِّن قَبْلِكَ “Senden önce kendilerine bir uyarıcı gelmeyen bir kavmi uyarman için (orada geçenleri sana bildirdik).”Hz. İsa ile Hz. Peygamber arasında beşyüz elli senelik bir fetret dönemi yaşanmıştı.Arablar açısından bakıldığında, Hz. İsmail’den itibaren Hz. Peygambere kadar olan dönem de düşünülebilir. Çünkü Hz. Musa ve Hz. İsa’nın (aleyhime’s- selâm) daveti İsrailoğullarına ve çevrelerindekilere has idi.
لَعَلَّهُمْ يَتَذَكَّرُونَ “Ola ki düşünüp öğüt alırlar.”
47- وَلَوْلَا أَن تُصِيبَهُم مُّصِيبَةٌ بِمَا قَدَّمَتْ أَيْدِيهِمْ فَيَقُولُوا رَبَّنَا لَوْلَا أَرْسَلْتَ إِلَيْنَا رَسُولًا فَنَتَّبِعَ آيَاتِكَ وَنَكُونَ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ “Kendi yaptıkları sebebiyle başlarına bir musibet gelip de, “Ey Rabbimiz! Bize bir Peygamber gönderseydin de âyetlerine uysaydık ve mü’minlerden olsaydık” diyecek olmasalardı, (peygamber göndermezdik).”
Ey Peygamber! Seni,
-Böyle diyerek mazeret ileri sürmelerinin önüne geçmek,
-Kendilerini delilsiz bırakmak için gönderdik.
48- فَلَمَّا جَاءهُمُ الْحَقُّ مِنْ عِندِنَا قَالُوا “Onlara katımızdan hak gelince, şöyle dediler:
لَوْلَا أُوتِيَ مِثْلَ مَا أُوتِيَ مُوسَى “Musa’ya verilenlerin benzeri ona da verilseydi ya!”
“Musaya Kitabın bütün olarak bir defada verilmesi, asa, yed-i beyza ve diğer mu’cizeler gibi, keşke sana da mu’cizeler verilseydi” dediler.
Böyle demeleri, zor durumda bırakmak ve işi yokuşa sürmekten başka bir şey değildi.[4>
أَوَلَمْ يَكْفُرُوا بِمَا أُوتِيَ مُوسَى مِن قَبْلُ “Daha önce Musa’ya verileni de inkâr etmemişler miydi?”
Bu inkâr edenlerden murat, Hz. Musa zamanındaki onlar gibi görüş ve gidişata sahip olan kâfirlerdir.
قَالُوا سِحْرَانِ تَظَاهَرَا “Bu ikisi, birbirlerine destek olan iki sihir” dediler.”
“Bu ikisi” ifadesinden murat
-Hz. Musa ve Hz. Harun’dur.
-Veya Hz. Musa ve Hz. Muhammeddir. (Aleyhimüs selâm)
“Birbirlerine destek olan iki sihir” iki kitabın birbirine uygunluğudur.
Veya her iki kitabın mu’cizelerle desteklenmesidir.
وَقَالُوا إِنَّا بِكُلٍّ كَافِرُونَ “Ve biz onların her birini inkâr ediyoruz” dediler.”
“Onların her biri” ifadesinden murat,
-Hz. Musa ve Hz. Peygamberdir.
-Veya genel anlamda bütün peygamberlerdir.
49- قُلْ فَأْتُوا بِكِتَابٍ مِّنْ عِندِ اللَّهِ هُوَ أَهْدَى مِنْهُمَا أَتَّبِعْهُ إِن كُنتُمْ صَادِقِينَ “Deki: Eğer sadık iseniz, Allah katından bu ikisinden daha doğru bir kitap getirin de, ona uyayım!”
Ayetin bu kısmı, “birbirlerine destek olan iki sihir” ifadesiyle, Hz. Musa ve Hz. Peygamberi kastettiklerini teyid eder.
Böyle bir şeyi gerçekleştiremeyecekleri için, ayetten murat onları ilzam ve susturmaktır. “Eğer sadık iseniz” ifadesindeki “eğer” kelimesi, onlarla tehekküm için olabilir.
50- فَإِن لَّمْ يَسْتَجِيبُوا لَكَ فَاعْلَمْ أَنَّمَا يَتَّبِعُونَ أَهْوَاءهُمْ “Eğer sana cevap vermezlerse, bil ki onlar sırf hevâ’larına uymaktadırlar.”Çünkü delile tâbi olsalar, o delili getirir, gösterirlerdi.
وَمَنْ اَضَلُّ مِمَّنِ اتَّبَعَ هَوٰيهُ بِغَيْرِ هُدًى مِنَ اللِّٰۜه “Allah’tan bir yol gösterici
olmaksızın kendi hevâ’sına uyandan daha sapık kim olabilir?”
Buradaki soru nefiy içindir. Yani, böylesinden daha ziyade dalâlette olanı yoktur.
Hevâ’ya uymanın “Allahtan bir yol gösterici olmadan” kaydıyla söylenmesi, te’kid içindir.
Ama takyîd için de olabilir. Çünkü nefsin hevâsının (isteğinin) bazan hakka muvafık olması mümkündür.
وَمَنْ أَضَلُّ مِمَّنِ اتَّبَعَ هَوَاهُ بِغَيْرِ هُدًى مِّنَ اللَّهِ إِنَّ اللَّهَ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِمِينَ “Elbette Allah zalim kavmi doğru yola iletmez.”
Allah, hevâ’ya uymayı âdet hâline getirerek kendine zulmeden kimseleri doğru yola iletmez.
51- وَلَقَدْ وَصَّلْنَا لَهُمُ الْقَوْلَ “Andolsun, o sözü onlara peş peşe ulaştırdık.”
Öğüt vermede bir kopukluk olmaması için, biz ardı ardına vahiyler gönderdik.
Veya bundan murat, Kur’anda ardı ardına deliller getirilmesi, uyarıcı öğütlerin ve ibretli nasihatlerin yer alması olabilir.
لَعَلَّهُمْ يَتَذَكَّرُونَ “Ola ki düşünüp öğüt alırlar.”
Ola ki bu şekilde inanırlar ve itaat ederler.
[1>Allah’ın bu kıssalara yer vermesi, insanların düşünüp ibret almaları içindir. Bunun “ola ki” şeklinde ifade edilmesi, üslûpta nezaketi gösterir.
[2>İstidrak, evvelki sözden kaynaklanan bir tevehhümü kaldırmak için yapılan ara açıklamaya denir.
[3> Yani, doğrudan “bunları vahiyle bildiriyoruz” demedi, onun yerine “Lakin biz birçok devirler meydana getirdik de, bunların üzerlerinden uzun zaman geçti” ifadesiyle vahyin lüzumuna dikkat
[4> Yani, Musa’ya verilenler kendilerine verilse iman etmeyeceklerdi.
52- الَّذِينَ آتَيْنَاهُمُ الْكِتَابَ مِن قَبْلِهِ هُم بِهِ يُؤْمِنُونَ “Ondan (Kur’ân’dan)önce kendilerine kitap verdiklerimiz, ona iman ederler.”
Sebeb-i Nüzûl Ayet, ehl-i kitaptan iman edenler hakkında nazil oldu.
Denildi ki: Hristiyanlardan kırk kişi hakkında indi. Bunlardan otuz ikisi Hz. Caferle beraber Habeşistandan, sekizi de Şamdan gelmişlerdi.
53- وَإِذَا يُتْلَى عَلَيْهِمْ قَالُوا آمَنَّا بِهِ “O kendilerine okunduğu zaman şöyledediler: “Ona iman ettik”
إِنَّهُ الْحَقُّ مِن رَّبِّنَا “Şüphesiz o Rabbimizden gelen gerçektir.”
إِنَّا كُنَّا مِن قَبْلِهِ مُسْلِمِينَ “Biz ondan önce de müslümandık.”Yani, onların imanı yeni bir şey değildir. Daha önceki kitaplarda Kur’andan behsedildiğini görmüşler, daha Kur’an inmeden İslâm üzere olmuşlardı.Veya mana şöyle olabilir: Daha evvelinde Kur’anın Allahtan geldiğine az çok kanaatleri vardı, bizzat okununca bu kanaatleri pekişti, hakka teslim oldular.
54- أُوْلَئِكَ يُؤْتَوْنَ أَجْرَهُم مَّرَّتَيْنِ بِمَا صَبَرُوا “İşte onlara, sabretmelerinden ötürü mükâfatları iki defa verilecektir.”Birincisi, kendi kitaplarına imanları, diğeri ise Kur’ana imanlarıdır. Her iki imanda da sabır ve sebat göstermeleri yüzünden, bunlar iki defa mükafat alacaklardır.
Veya bundan murat, Kur’ana hem inmeden, hem de indikten sonra imanlarında sabır ve sebat göstermeleridir.Veya hem müşriklerin ezasına, hem de eski dinlerinden olan kimselerin bunları dışlamalarına sabır ve sebat göstermeleridir.
وَيَدْرَؤُونَ بِالْحَسَنَةِ السَّيِّئَةَ “Bunlar kötülüğü iyilikle savarlar.”
Bunlar, masiyetin peşinde taat yaparlar.
Hz. Peygamber şöyle buyurur: “Kötülüğün peşinden onu ortadan kaldıracak iyilik yap.”
وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنفِقُونَ “Ve onlara rızık olarak verdiklerimizden infak ederler.”
Ve bunlar, kendilerine rızık olarak verdiklerimizden hayır yolunda harcarlar.
55- وَإِذَا سَمِعُوا اللَّغْوَ أَعْرَضُوا عَنْهُ “Onlar, boş söz işittikleri zaman ondan yüz çevirirler.”
Onlar, boş söz işittiklerinde güzellikle ondan yüz çevirirler.
وَقَالُوا لَنَا أَعْمَالُنَا وَلَكُمْ أَعْمَالُكُمْ “Ve şöyle derler: Bizim işlerimiz bize,sizin işleriniz de size.”
سَلَامٌ عَلَيْكُمْ “Size selam olsun.”Ayrılırken selâm ile ayrılırlar.Veya muhatapların içinde bulundukları kötü hâlden dolayı onlara “Allah selâmet versin” şeklinde dua ederler.
لَا نَبْتَغِي الْجَاهِلِينَ “Biz cahilleri istemeyiz.”
“Biz kendini bilmezlerle sohbet etmeyiz, böyle bir sohbeti arzulamayız” derler.
56- إِنَّكَ لَا تَهْدِي مَنْ أَحْبَبْتَ “Sen sevdiğini hidayete eriştiremezsin.”
Sen sevdiğini İslama sokmaya güç yetiremezsin.
وَلَكِنَّ اللَّهَ يَهْدِي مَن يَشَاء “Lakin Allah dilediğine hidayet verir.”
Lakin Allah dilediğine hidayet eder ve onu İslâma dâhil kılar.
وَهُوَ أَعْلَمُ بِالْمُهْتَدِينَ “Ve O, hidayete girecek olanları en iyi bilendir.”
Allah buna ehil olanları en iyi bilendir.
Sebeb-i Nüzûl
Cumhura göre, ayet Ebu Talib hakkında inmiştir. Vefatına yakın Hz. Peygamber onun yanına vardı ve “amca, La ilâhe illallah de, Allah katında seni savunayım” dedi. Ebu Talib, “kardeşimin oğlu, biliyorum Sen doğru
bir insansın, lâkin “ölümü anında boyun eğdi” demelerinden hoşlanmam” cevabını verdi.
57- وَقَالُوا إِن نَّتَّبِعِ الْهُدَى مَعَكَ نُتَخَطَّفْ مِنْ أَرْضِنَا “Onlar, “Seninle beraber yol tutarsak, kendi yurdumuzdan koparılıp çıkarılırız” dediler.”
Sebeb-i Nüzûl
Ayet, Abdi Menaf oğullarından Hars Bin Osman hakkında indi. Hz. Peygamberin yanına gelip şöyle demişti: “Senin hak üzere olduğunu biliyoruz. Lakin biz bir avuç insanız, Sana tâbi olsak ve Arab müşriklere muhalefet etsek bizi diyarımızdan sürüp çıkarmalarından korkarız.”
Allahu Teâlâ, şöyle buyurarak cevap bildirdi:
أَوَلَمْ نُمَكِّن لَّهُمْ حَرَمًا آمِنًا “Biz onları emin bir hareme yerleştirmedikmi?”
Harem içinde yer alan Ka’be hürmetine, çevrede insanlar birbirini boğazlasa bile, Mekkede güven içinde yaşamakta idiler.
يُجْبَى إِلَيْهِ ثَمَرَاتُ كُلِّ شَيْءٍ رِزْقًا مِن لَّدُنَّا “Tarafımızdan bir rızık olarak,her türlü mahsul oraya sevk olunur.”Onlar putlara taptıkları hâlde Ka’be hürmetine durumları böyle ise, Ka’benin hürmetine ilave olarak tevhidin hürmetini de katarlarsa nasıl biz onları korkuya mübtela kılar, diyarlarından çıkartırız!?
وَلَكِنَّ أَكْثَرَهُمْ لَا يَعْلَمُونَ “Lakin onların çoğu bilmezler.”
Lakin onların çoğu cahildirler, bunu anlamazlar, bilmek için tefekkür etmezler.
Denildi ki: Onlardan çok azı düşünür ve bu rızkın Allahtan olduğunu bilir. Çoğu ise, bilmezler. Çünkü şayet bilseler, başkasından korkmazlardı.
Ama onlar Allahtan değil de insanlardan korkarlarsa, bu hâllerinden dolayı Allahın ceza vermesinden korkmaları gerekir. Ayetin devamı bunu anlatır:
58- وَكَمْ أَهْلَكْنَا مِن قَرْيَةٍ بَطِرَتْ مَعِيشَتَهَا “Biz, maişetleriyle şımarmışnice beldeyi helak ettik.”Onlar gibi güven içinde ve geçimi rahat olan, bundan dolayı şımaran nice belde insanlarını Allah helâk etti ve diyarlarını harabeye çevirdi.
فَتِلْكَ مَسَاكِنُهُمْ “İşte onların meskenleri!”
İşte şunlar onların ıpıssız meskenleri…
لَمْ تُسْكَن مِّن بَعْدِهِمْ إِلَّا قَلِيلًا “Kendilerinden sonra pek az oturuldu.”
Onların yaşadıkları yerlerde artık kimse yaşamıyor, ancak bir gün veya daha az olacak şekilde insanlar gelip geçiyor.Veya onların günahlarının uğursuzluğundan, onların helâkinden sonra o diyarlarda oturacak kimse kalmadı, dağılıp gittiler.
وَكُنَّا نَحْنُ الْوَارِثِينَ “Onlara varis olan Biz olduk.”
Çünkü yerlerinde onlar gibi tasarrufta bulunacak kimse kalmadı.
5ّ9- وَمَا كَانَ رَبُّكَ مُهْلِكَ الْقُرَى حَتَّى يَبْعَثَ فِي أُمِّهَا رَسُولًا يَتْلُو عَلَيْهِمْ آيَاتِنَا “Rabbin, beldelerin merkezî yerlerine, kendilerine âyetlerimizi okuyan bir elçi göndermedikçe oraları helâk edici değildir.”
Peygamberin ana yerleşim merkezlerinde gönderilmesi, oralarda yaşayanların daha zeki ve daha asil olmasındandır.Peygamberin gönderilmesi,
-Allahın onlara karşı delili olması,
-Ve onların mazeretleri kalmaması içindir.
وَمَا كُنَّا مُهْلِكِي الْقُرَى إِلَّا وَأَهْلُهَا ظَالِمُونَ “Ve biz, ahalisi zalim olmadıkça beldeleri helâk etmeyiz.”
Onlar,
-Peygamberleri yalanlayarak,
-Küfür içinde taşkınlıklar yaparak zulmettiklerinde helâk edildiler.
60- وَمَا أُوتِيتُم مِّن شَيْءٍ فَمَتَاعُ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَزِينَتُهَا “Size verilen her şey,dünya hayatının meta’ı ve zînetidir.”Size, dünyayı güzelleştiren şeylerden ne verilmişse, bunlar geçici dünya hayatınız süresince faydalanacağınız, kendilerini süs olarak kullanacağınız şeylerdir.
وَمَا عِندَ اللَّهِ خَيْرٌ وَأَبْقَى “Allah katında olan ise, daha hayırlı ve daha kalıcıdır.”
“Allah katında olan”dan murat, Allahın vereceği sevaptır. İşte bu,kendi zâtında geçici dünya menfaatlerinden çok daha hayırlıdır. Çünkü özel bir lezzettir ve mükemmel bir mutluluktur. Ebedî olduğu için de daha devamlıdır.[1>
أَفَلَا تَعْقِلُونَ “Hâlâ aklınızı kullanmaz mısınız?”
Aklınızı kullanmıyor musunuz ki, ednâ (değersiz) olanı hayırlı olanla değiştiriyorsunuz?
[1> Allahın vereceği sevap bizâtihi hayırdır. Geçici dünya malı ve zînetine göre “daha hayırlıdır” denilmesi, “okyanus dereden daha büyüktür” denilmesi gibi bir manayı ifade eder. Çünkü, ebedî ve daimi olanla, geçici ve fanî olan kıyasa girmez.
61- أَفَمَن وَعَدْنَاهُ وَعْدًا حَسَنًا فَهُوَ لَاقِيهِ كَمَن مَّتَّعْنَاهُ مَتَاعَ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا ثُمَّ هُوَ يَوْمَ الْقِيَامَةِ مِنَ الْمُحْضَرِينَ “Kendisine güzel bir vaadde bulunduğumuz ve o vaad edilen şeye kavuşacak olan kimse, dünya hayatının menfaatlerinden yararlandırdığımız, sonra da kıyamet günü (hesaba çekilmek için) huzura getirilecek kimse gibi midir?”
Güzel vaadden murat, cennettir. Çünkü vaadin güzelliği, vaad edilenin güzelliğiyledir.
Allah vaadinde hulfetmiyeceği için o kimse bu vaad edilen cennete hiç şüphe yok kavuşacaktır. Bunun katiliğini ifade için atıf, sebebiyet manası veren فَ “fe” ile yapılmıştır.
Dünya hayatının menfaatleri,
-Elemlerle karışık,
-Yorgunluklarla bulanık,
-Geçici olması sebebiyle, sonu hep pişmanlıktır.
Dünyada keyfine göre yaşayan bu kimse, sonra kıyamet günü hesaba çekilmek veya azaba sevkedilmek için kayıtlı– kelepçeli olarak huzurumuza getirilecektir.Bu ayet, önceki ayetin bir neticesi gibi olduğundan فَ “fe” ile ona atfedilmiştir.[1>
62- وَيَوْمَ يُنَادِيهِمْ فَيَقُولُ أَيْنَ شُرَكَائِيَ الَّذِينَ كُنتُمْ تَزْعُمُونَ “O gün (Allah) onlara nida ile ‘Benim ortaklarım olduklarını iddia ettikleriniz hani nerede?’ diyecektir.”Bu ayet, bir önceki ayette geçen “kıyamet günü” ifadesine atfedilmiştir.
Veya “şu günü hatırla” tarzında yeni bir cümledir.
63- قَالَ الَّذِينَ حَقَّ عَلَيْهِمُ الْقَوْلُ “Haklarında azap hükmü gerçekleşenler şöyle dediler.’’[2>
Bundan murat, “Rabbinin, ‘Andolsun ki cinlerden ve insanlardan cehennemi dolduracağım’ sözü tamam oldu.” (Hûd, 119) ayetinde ve vaîd ayetlerinde anlatılan durumdur. Bu sözün muktezası sabit olmuş, gereği meydana gelmiştir.
رَبَّنَا هَؤُلَاء الَّذِينَ أَغْوَيْنَا “Ey Rabbimiz! İşte şunlar bizim azdırdıklarımızdır.”
أَغْوَيْنَاهُمْ كَمَا غَوَيْنَا “Kendimiz azdığımız gibi onları da azdırdık.”
تَبَرَّأْنَا إِلَيْكَ “Onların suçlarından beri olduğumuzu sana arzederiz.”
مَا كَانُوا إِيَّانَا يَعْبُدُونَ “Onlar bize tapmıyorlardı.”
Onlar bize tapmıyorlardı, ancak kendi hevâ’larına ibadet ediyorlardı.
64- وَقِيلَ ادْعُوا شُرَكَاءكُمْ “Onlara, “Haydi şeriklerinizi çağırın!”denildi.’’[3>
فَدَعَوْهُمْ “Onlar da çağırdılar.”
فَدَعَوْهُمْ فَلَمْ “Fakat şerikleri onlara cevap vermedi.”
Onlar, şaşkınlık içinde şerik kabul ettiklerini çağırırlar. Ama o şerikler, icabetten ve yardım etmekten aczleri dolayısıyla cevap veremezler.
يَسْتَجِيبُوا لَهُمْ “Ve azabı gördüler.”
وَرَأَوُا الْعَذَابَ لَوْ أَنَّهُمْ كَانُوا يَهْتَدُونَ “Keşke onlar doğru yola gelselerdi.”
Azabı gördüklerinde “ah keşke hidayet üzere olsaydık” diye temenni ederler.
Veya “ne olurdu, dünyada iken doğru yol üzere olsalardı!”
Veya “ah, şu azabı def etmeye bir yol bulsalardı…”
65- وَيَوْمَ يُنَادِيهِمْ فَيَقُولُ مَاذَا أَجَبْتُمُ الْمُرْسَلِينَ “O gün Allah onlara seslenip “Peygamberlere ne cevap verdiniz?” der.”Bu, üstteki altmış ikinci ayete atfedilmiştir. Allahu Teâlâ önce kendisine şirk koşulmasından sormuş, sonra da peygamberleri yalanlamalarını sorgulamıştır.
66- فَعَمِيَتْ عَلَيْهِمُ الْأَنبَاء يَوْمَئِذٍ “O gün onlara karşı bütün haberler kapanmıştır.”
O gün haberler kendilerine kör gibi olmuştur, o haberler onlara bir türlü ulaşamaz. Bununla, “onlar bütün haberlere karşı kör oldular, kendilerine hiçbir yerden haber gelmedi” manası kastedilmiştir. Lakin onların çaresizliğini daha kuvvetli anlatmak için böyle ifade edilmiştir. Bunda şöyle bir delâlet de vardır:
Zihin, böyle meselelerde ancak hariçten gelenlerle işlem yapar. Hariçten bir haber olmayınca, zihin onunla alakalı bir fonksiyon icra edemez.
“Haberlerden” murat, Peygamberlere verdikleri cevaplardır veya hem onu hem de diğerlerini içine alan haberlerdir.
Peygamberler bile böyle dehşetli bir günün hesabında cevap verirken zorlanıp durumu Allahın ilmine havale ederlerken, ümmetlerinden olup da dalalette gidenlerin hâli nice olur, kıyas edebilirsin!
فَهُمْ لَا يَتَسَاءلُونَ “Artık birbirlerine de soramazlar.”
Hem durumun dehşetinden, hem de onların da kendileri gibi aciz olduklarını bildiklerinden birbirlerine de cevabı soramazlar.
67- فَأَمَّا مَن تَابَ وَآمَنَ وَعَمِلَ صَالِحًا فَعَسَى أَن يَكُونَ مِنَ الْمُفْلِحِينَ “Artık kim tevbe ederek, iman edip iyi işler yaparsa, ümit edilir ki o, kurtuluşa erenlerdendir.”
Ama her kim şirkten dönse, iman ve salih ameli cem etse, felaha erer.
“Ümit edilir ki” ifadesi Allaha nisbet edildiğinde katiyet bildirir. Böyle bir üslûb, büyük zâtların âdet edindikleri bir ifade tarzıdır.
“Ümid edilir ki” ifadesi tevbe edene nisbet edildiğinde ise gerçek anlamında kullanılmış olur. Tevbe eden kimse, felah bulmayı ümit eder bir hâlde olmalıdır.
68- وَرَبُّكَ يَخْلُقُ مَا يَشَاء وَيَخْتَارُ “Rabbin, dilediğini yaratır ve seçer.”Allahın herhangi bir şeyi yapmasını zorunlu kılacak bir güç olmadığı gibi, yaptığını engelleyecek bir şey de yoktur.
مَا كَانَ لَهُمُ الْخِيَرَةُ “Onların seçim hakkı yoktur.”
Ayetin zahiri, insanlardan irade kuvvetini tamamen nefyetmektedir. Tahkik edildiğinde de durumun böyle olduğu anlaşılır. Çünkü kulların iradesi, Allahın tercihiyle yaratılmış olup bir kısım sebeplere bağlıdır. İnsanların ise, bu sebeplerde bir iradesi söz konusu değildir.[4>
Denildi ki: Ayetten murat, mahlûkattan hiçbirinin Allaha “şu şöyle olsun” diye bir dayatması olamadığını bildirmektir. Ayetin “Bu Kur’an, iki şehrin birinden bir büyük adama indirilseydi ya!” (Zuhruf, 31) demeleri üzerine indiği rivayeti de bu manayı te’yid eder.
Denildi ki: Ayetin bu kısmı, öncekinin devamı olup, buradaki “Ma” edatı nefiy için değil, mevsul olarak gelmiştir. Yani, “Allah her ne dilerse yaratır ve her ne şey onlar için daha hayırlı ise onu seçer.”
سُبْحَانَ اللَّهِ “Allah, münezzehtir.”Bu ifade, Allahı tenzihtir. Hiç kimse yaratmada O’na hissedar olamaz, O’na müdahale edemez. Hiçbir irade, O’nun seçimine karışamaz.
وَتَعَالَى عَمَّا يُشْرِكُونَ “Ve onların ortak koştuklarından şanı yücedir.”
Allah, onların şerik kılmasından veya şerik kıldıkları şeylerle beraber olmaktan yücedir.
69- وَرَبُّكَ يَعْلَمُ مَا تُكِنُّ صُدُورُهُمْ وَمَا يُعْلِنُونَ “Rabbin, onların sinelerinde gizlediklerini de, açığa vurduklarını da bilir.”Senin Rabbin, peygambere düşmanlık ve kin gibi onların içinden geçenleri bilir. Onu tenkid etmek gibi açığa vurduklarını da bilir.
70- وَهُوَ اللَّهُ “O, Allah’tır.”O, ibadete layık olan Allahtır.
لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ “O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur.”
İbadete, O’ndan başka layık olan yoktur.
لَهُ الْحَمْدُ فِي الْأُولَى وَالْآخِرَةِ “Başta da sonda da hamd O’na mahsustur.”
Çünkü hem şimdiki, hem de ilerde gelecek olan nimetlerin sahibi O’dur. Mü’minler dünyada O’nun nimetlerine hamdettikleri gibi, lütfundan dolayı sevinerek ve hamdetmekten lezzet alarak, ahirette de “Bizden üzüntüyü gideren Allah’a hamdolsun.” (Fatır, 34) ve “O Allaha hamdolsun ki bize olan vaadini gerçekleştirdi ve bizi arza varis kıldı. Cennette istediğimiz yerde oturuyoruz.” (Zümer, 74) ifadeleriyle yine hamd edeceklerdir.
وَلَهُ الْحُكْمُ “Hüküm yalnızca O’nundur.”Her şeyde nâfiz olan hüküm O’nundur.
وَإِلَيْهِ تُرْجَعُونَ “Ve siz O’na döndürüleceksiniz.”
Öldükten sonra diriltilerek O’na döndürüleceksiniz.
71- قُلْ أَرَأَيْتُمْ إِن جَعَلَ اللَّهُ عَلَيْكُمُ اللَّيْلَ سَرْمَدًا إِلَى يَوْمِ الْقِيَامَةِ مَنْ إِلَهٌ غَيْرُ اللَّهِ يَأْتِيكُم بِضِيَاء “De ki: Haber verin bakayım, eğer Allah üzerinizde geceyi tâ kıyamet gününe kadar aralıksız devam ettirse, Allah’tan başka size bir ziya getirecek ilah kimdir?”Allah güneşi yerin altında tutarak veya kaybolduğu ufuk etrafında hareket ettirerek kıyamete kadar daimî gece yapsa, size kim bir ziya getirir?“Allahtan başka ilah” ifadesi onların zannına göre kullanılmıştır. Çünkü onlar O’ndan başka ilah olduğunu iddia ediyorlardı.
أَفَلَا تَسْمَعُونَ “Hâlâ işitmez misiniz?”Düşünerek ve basiretle işitmez misiniz?
72- قُلْ أَرَأَيْتُمْ إِن جَعَلَ اللَّهُ عَلَيْكُمُ النَّهَارَ سَرْمَدًا إِلَى يَوْمِ الْقِيَامَةِ مَنْ إِلَهٌ غَيْرُ اللَّهِ يَأْتِيكُم بِلَيْلٍ تَسْكُنُونَ فِيهِ “De ki: Haber verin bakayım, eğer Allah üzerinizde gündüzü ta kıyamet gününe kadar aralıksız devam ettirse, Allah’tan başka size istirahat edeceğiniz bir geceyi getirecek ilah kimdir?”
أَفَلَا تُبْصِرُونَ “Hâlâ görmez misiniz?”Allah güneşi semanın ortasında tutarak veya ufkun üzerindeki yörüngesinde hareket ettirerek kıyamet gününe kadar daima gündüz yapsa meşguliyet yorgunluklarından dinlenmeniz için Allahtan başka hangi ilah size geceyi getirir?
Ayette önce “kim size bir ziya getirir?” denildi. Burada ise sadece “kim size bir gece getirir?” denilmek yerine “istirahat edeceğiniz bir gece” denildi. Bunda şöyle bir incelik vardır: Çünkü ziya zâtında bir nimettir, bizâhiti istenilir. Ama gece öyle değildir.
Keza, ziyanın faydaları, gecenin faydalarından daha çoktur. Bundan dolayı ziya nimetinden bahsedildikten sonra “Hâlâ işitmez misiniz?” denildi. Gece nimetinden sonra ise, “Hâlâ görmez misiniz?” denildi. Çünkü aklın işitmekten olan istifadesi, görmekten gelen istifadesinden daha fazladır.
73- وَمِن رَّحْمَتِهِ جَعَلَ لَكُمُ اللَّيْلَ وَالنَّهَارَ لِتَسْكُنُوا فِيهِ وَلِتَبْتَغُوا مِن فَضْلِهِ “Rahmetinden dolayı, Allah geceyi ve gündüzü hem dinlenmeniz hem de O’nun lütfundan rızkınızı aramanız için var etti.”İnsan, gecede istirahat eder, gündüzde ise çeşitli işler yapar.
وَلَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ “Ve ola ki şükredersiniz.”
Allahın size bunları vermesi, bu husustaki ilâhî nimetleri bilip onlara şükretmeniz içindir.
74- وَيَوْمَ يُنَادِيهِمْ فَيَقُولُ أَيْنَ شُرَكَائِيَ الَّذِينَ كُنتُمْ تَزْعُمُونَ “O gün Allah onları çağırarak, “Benim ortaklarım olduklarını iddia ettikleriniz, hani nerede?” diyecektir.”
Bu ibare, altmış ikinci ayette de geçmişti. Burada tekrarı, onların şirklerini tekrar be tekrar başlarına vurarak en ziyade Allahın gadabını celbeden şeyin O’na ortak koşmak olduğunu hissettirmektir.
Veya birinci ibare onların görüşlerinin bozukluğunu anlatmak, ikincisi ise bu görüşün bir senede dayanmayıp ancak bir arzu ve hevâ’dan çıktığını beyan etmektir.
75- وَنَزَعْنَا مِن كُلِّ أُمَّةٍ شَهِيدًا “Her ümmetten bir şahit çıkarırız.”
Her ümmetten çıkarılacak şâhit, o ümmete gönderilen peygamberdir. Peygamber, onların ne hâlde bulunduklarına şehâdet eder.
فَقُلْنَا هَاتُوا بُرْهَانَكُمْ “Ve (kâfirlere) “Kesin delilinizi getirin” deriz.”
Bulunduğunuz dininizin sıhhatine dair delilinizi getirin bakalım.
فَعَلِمُوا أَنَّ الْحَقَّ لِلَّهِ “Onlar da gerçeğin Allah’a ait olduğunu bilirler.”
O zaman ulûhiyette hakkın sadece Allaha ait olduğunu, hiçbir şeyin O’na şerik olmadığını bilirler.
وَضَلَّ عَنْهُم مَّا كَانُوا يَفْتَرُونَ “Ve uydurdukları şeyler kaybolup gitmişlerdir.”
Ve Allaha şerik olarak uydurdukları batıl ilahların hepsi onlardan kaybolup gider.
[1> Önceki ayette dünya hayatının gelip geçiciliği, ahiret sevabının ise daha hayırlı ve daimi olduğu anlatılmıştı. İşte, durum böyle olunca, ilerde kendisine cennet verilecek olan kimse, elbette ve elbette şu dünya hayatında refah içinde yaşamakla beraber diğer âlemde azap görecek olan kimseye kıyas edilemez. Bu kimse şu hayatta çileler çekse bile, madem önünde daimi bir mükâfat, bitmez bir saadet var, o çileleri hoş karşılamalıdır.
[2> Öyle anlaşılıyor ki, bu ilâhî hitap, insanlardan ve ruhanî varlıklardan putlaş tırılanlara yapılacaktır. Her ne kadar bu açıktan ifade edilmemiş olsa da, ayetin devamından böyle olduğu görülmektedir.
[3> Buradaki hitap ise, bazı insanları ve ruhanî varlıkları putlaştırılanlaradır.
[4>Bu ifadeler, insanın fiillerinde tamamen kaderin mahkûmu olduğu şeklinde anlaşılmamalıdır. İnsan, var olup olmama, cinsiyet, huy, saçının rengi gibi şeyleri seçemez, ama kendi yaptığı fiillerde tercih hakkına sahiptir. Yürümeyi yaratan Allahu Teâlâdır, ama camiye veya meyhaneye gitmeyi isteyen insanın iradesidir.
76- إِنَّ قَارُونَ كَانَ مِن قَوْمِ مُوسَى “Karun, Musa’nın kavminden idi.”Karun, Hz. Musa’nın amcaoğlu olup O’na inananlardan idi.
فَبَغَى عَلَيْهِمْ “Onlara karşı taşkınlık etmişti.”
Onlara üstünlük tasladı, onların emri altında olmalarını istedi.
Veya onların üzerinde kibirlendi. Veya onlara zulmetti.
Denildi ki: Karunun bu durumu, Firavunun onu İsrailoğullarına idareci yaptığında oldu.
Veya bundan murat onun hasedidir. Rivayete göre Karun Hz. Musa’ya şöyle demişti: “Sana risalet verildi, Haruna da âlimlik. Ben ise bir şey değilim. Ne zamana kadar sabredeceğim?”
Hz. Musa ona şöyle cevap verdi: “Bu, Allahın işi, böyle takdir etmiş.”
وَآتَيْنَاهُ مِنَ الْكُنُوزِ مَا إِنَّ مَفَاتِحَهُ لَتَنُوءُ بِالْعُصْبَةِ أُولِي الْقُوَّةِ “Biz ona öyle hazineler vermiştik ki, anahtarlarını güçlü kuvvetli bir topluluk zor taşırdı.”
Ayet metnindeki “mefatih” kelimesi hem anahtar hem de hazineleri ifade edebilir. Birinciye göre O’nun hazinelerinin anahtarlarını güçlü – kuvvetli topluluğun taşıdığı anlaşılır. İkinciye göre ise, hazinelerini güçlü kuvvetli bir topluluğun taşıdığı anlaşılır.
إِذْ قَالَ لَهُ قَوْمُهُ “Kavmi ona demişti ki:”
لَا تَفْرَحْ “Şımarma!”
Dünya ile şımarmak mutlak olarak kınanmıştır. Çünkü böyle bir şımarma,
-Dünyayı sevmenin,
-Ona razı olmanın,
-Geçici olmasından gafletin bir neticesidir. Onda olan lezzetlerin geçici olduğunu bilmek ise, üzülmeyi icab ettirir. Bunun içindir ki Allahu Teâlâ şöyle buyurdu:
“Ta ki elinizden çıkana üzülmeyesiniz ve Onun size verdikleriyle şımarmayasınız.” (Hadîd, 23)
Ayetin devamı, şımarmanın yasaklanmasını Allahın muhabbetine mani olması yönünden açıklayıp şöyle bildirdi:
إِنَّ اللَّهَ لَا يُحِبُّ الْفَرِحِينَ “Çünkü Allah şımaranları sevmez.”Çünkü Allah, dünyanın geçici yaldızlarıyla şımaranları sevmez.
77- وَابْتَغِ فِيمَا آتَاكَ اللَّهُ الدَّارَ الْآخِرَةَ “Allah’ın sana verdiği şeylerde ahiret yurdunu ara.”
Allahın sana vermiş olduğu zenginliği, sana ahireti kazandıracak şeylerde sarfederek ahiret yurdu için harca. Çünkü zenginlikten maksat, ahireti kazandırmak olmalıdır.
وَلَا تَنسَ نَصِيبَكَ مِنَ الدُّنْيَا “Dünyadan da nasibini unutma.”
Dünyadan nasip, onunla ahireti kazanmaktır. Ayrıca, dünyadan kişinin kendisine yetecek kadarını almasıdır.
وَأَحْسِن كَمَا أَحْسَنَ اللَّهُ إِلَيْكَ “Allah sana ihsanda bulunduğu gibi sende ihsanda bulun.”
Allah sana verdiği nimetlerle ihsanda bulunduğu gibi, sen de Allahın kullarına iyilik yap.
Denildi ki: Allah sana nimetle ihsanda bulunduğu gibi, sen de şükür ve taat ile iyilikte bulun.
وَلَا تَبْغِ الْفَسَادَ فِي الْأَرْضِ “Ve yeryüzünde bozgunculuk arama.”
Zulüm ve haksızlığa yol açacak bir emir vererek arzda fesat arzulama.
Bu, Karunun işlemiş olduğu zulüm ve haksızlıktan sakındırmadır.
إِنَّ اللَّهَ لَا يُحِبُّ الْمُفْسِدِينَ “Çünkü Allah, bozguncuları sevmez.”
Allah, kötü fiillerinden dolayı bozguncuları sevmez.
78- قَالَ إِنَّمَا أُوتِيتُهُ عَلَى عِلْمٍ عِندِي “Kârûn, “Bunlar bana bendeki bir ilimden dolayı verilmiştir” dedi.”Dedi ki: Ben, bende olan ilimle insanlara üstün kılındım, bununla onların fevkinde makam ve mala kavuştum.
“Onda olan ilim”,
-Tevrat olabilir. İçlerinde Tevratı en iyi bilen idi.
-Kimya ilmi olabilir.
-Ticaret ve kazanç ilmi olabilir.
-Denildi ki: Yusufun hazinelerinin bilgisine sahipti.
أَوَلَمْ يَعْلَمْ أَنَّ اللَّهَ قَدْ أَهْلَكَ مِن قَبْلِهِ مِنَ القُرُونِ مَنْ هُوَ أَشَدُّ مِنْهُ قُوَّةً وَأَكْثَرُ جَمْعًا “O, Allah’ın kendinden önceki devirlerde, ondan daha kuvvetli
ve daha çok mal biriktirmiş kimseleri helâk etmiş olduğunu bilmedi mi?”
Karun, bu gerçeği aslında Tevrat’ta okumasına ve tarihî menkıbeleri anlatanlardan duymasına rağmen kuvvetiyle ve malının çok olmasıyla aldanmıştı. Ayet, onun bu hâline karşı bir taaccüptür ve halini kınamaktır.Veya bu ilmin kendisinden nefyi ile ilim iddiasına ve bununla büyüklük taslamasına bir reddir. Yani, “Bunu bilmedikten sonra, iddia ettiği gibi kendisini helâk olanların maruz kaldığı hâllerden koruyacak bir ilmi mi var?”
وَلَا يُسْأَلُ عَن ذُنُوبِهِمُ الْمُجْرِمُونَ “Mücrimlerden günahları sorulmaz.”
Buradaki sualden murat, öğrenmek amacıyla onların günahlarından sorulmamasıdır. Çünkü Allahu Teâlâ, onların günahlarına muttalidir.Veya ayıplama tarzında sorulmayacaklardır. Çünkü buna lüzum kalmadan, günahları sebebiyle ansızın cezalandırılacaklardır.Sanki Allahu Teâlâ, önceki devirlerde kendisinden daha kuvvetli ve daha zengin olanların helakini zikrederek Karunu tehdit edince, onun Allahın onlara has kıldığı cezalara muttali olmadığını, Allahın ise mücrimlerin bütün günahlarına muttali olduğunu ve hiç şüphesiz buna göre ceza vereceğini bildirerek te’kidde bulundu.
79- فَخَرَجَ عَلَى قَوْمِهِ فِي زِينَتِهِ “Derken Karun, ihtişam içinde kavminin karşısına çıktı.”
قَالَ الَّذِينَ يُرِيدُونَ الْحَيَاةَ الدُّنيَا يَا لَيْتَ لَنَا مِثْلَ مَا أُوتِيَ قَارُونُ “Dünya hayatını arzulayanlar şöyle dediler: Keşke Karun’a verilenin benzeri bizim de olsaydı.”
Hasedden sakınmak için bizzat onun malını değil, benzerini temenni ettiler.
إِنَّهُ لَذُو حَظٍّ عَظِيمٍ “Gerçekten o, çok büyük devlet sahibidir.”
“Onun dünyadan çok büyük bir payı var” dediler.
80- وَقَالَ الَّذِينَ أُوتُوا الْعِلْمَ “Kendilerine ilim verilmiş olanlar ise, şöyle dediler:”
Ahiretin hâllerini bilenler, Karun gibi servete kavuşmayı temennî edenlere şöyle dediler:
وَيْلَكُمْ “Yazıklar olsun size!”
“Veyl” ifadesi, razı olunmayan şeylerden sakındırmak için kullanılır.
ثَوَابُ اللَّهِ خَيْرٌ لِّمَنْ آمَنَ وَعَمِلَ صَالِحًا “İman edip salih amel yapanlar için Allah’ın sevabı daha hayırlıdır.”Allahın ahirette vereceği karşılık, Karuna verilenden, hatta dünya ve içindekilerden daha hayırlıdır.
وَلَا يُلَقَّاهَا إِلَّا الصَّابِرُونَ “Ona, ancak sabredenler kavuşurlar.”
Böyle bir karşılığa, ancak taatte ve günahlardan kaçınmada sabredenler nâil olurlar.
81- فَخَسَفْنَا بِهِ وَبِدَارِهِ الْأَرْضَ “Derken, onu da, sarayını da yerin dibine geçirdik.”
Rivayete göre, Karun her zaman Hz. Musayı incitir, O ise yakınlığından dolayı durumunu idare ederdi. Derken zekât hükmü bildirildi. Karun malının binde birini vermeyi kabul etti. Ama hesaplayınca çıkan miktar kendisine çok geldi.İsrailoğulları O’nu terk etsinler diye, Hz. Musa’yı onların nazarında küçük düşürecek bir plan yaptı. “Musa benimle ilişkiye girdi” demesi için fahişe bir kadını ayarladı.
Bayram günü Hz. Musa insanlara hitap etmek üzere ayağa kalktı. Şöyle konuştu: “Hırsızlık yapanın elini keseriz. Bekâr olarak zina yapana sopa cezası uygularız. Evli olarak zina yapanı ise recmederiz.”
Bunun üzerine Karun “Sen de bu hükümlere dâhil misin?” diye sordu.
Hz. Musa “evet, dâhilim” dedi.
Karun, “İsrailoğulları Senin falan kadınla ilişkin olduğunu iddia ediyorlar!” dedi.
Bu söz üzerine o kadın getirildi. Hz. Musa ondan Allah hakkı için doğru söylemesini istedi. Kadın, bir ücret karşılığında böyle iftira etmesi için Karun tarafından tutulduğunu anlattı. Hz. Musa, gerçeğin anlaşılması üzerine secdeye vardı, Karunun helâki için Allaha yalvardı.
Allahu Teâlâ, “yere dilediğini emret” diye O’na vahyetti. Hz. Musa da “ey arz! Onu içine al!” dedi. Arz onu dizlerine kadar içine aldı. Hz. Musa “onu içine al” dedi. Arz, Karunun vücudunun yarısını içine aldı. Sonra Hz. Musa “Onu içine al!” dedi, arz Karunu boynuna kadar içine aldı. Sonra Hz. Musa tekrar “onu içine al” deyince, arz Karunu tümüyle içine aldı. Bütün bu merhalelerde Karun Hz. Musaya yalvarıyordu. Ama Hz. Musa ona acımadı.
Allahu Teâlâ O’na vahyen şöyle bildirdi: “Ne kadar katısın ki, defalarca Senden merhamet istedi, ama Sen ona merhamet etmedin! İzzetime ve celâlime yemin ederim ki, bir kere bana dua etseydi, kendisine icabet ederdim.”
Bu olaydan sonra İsrailoğullarından “mirasına konmak için böyle yaptı” diyenler olunca Hz. Musa Allaha dua etti, bu dua neticesinde Allah O’nun sarayını ve mallarını yerin dibine geçirdi.
فَمَا كَانَ لَهُ مِن فِئَةٍ يَنصُرُونَهُ مِن دُونِ اللَّهِ “Allah’a karşı ona yardım edebilecek adamları da yoktu.”
وَمَا كَانَ مِنَ المُنتَصِرِينَ “Kendisini savunup kurtarabileceklerden de değildi!”
82- وَأَصْبَحَ الَّذِينَ تَمَنَّوْا مَكَانَهُ بِالْأَمْسِ يَقُولُونَ “Daha dün onun yerinde olmayı arzu edenler şöyle demeye başladılar.”
وَيْكَأَنَّ اللَّهَ يَبْسُطُ الرِّزْقَ لِمَن يَشَاء مِنْ عِبَادِهِ وَيَقْدِرُ “Vay! Demek ki Allah,kullarından dilediği kimselere rızkı bol verir ve kısarmış.”
Demek ki Allah meşietine göre rızkı bol veriyor, veya daraltıyormuş, yoksa bu durum bol vermeyi gerektiren bir itibar veya daraltmayı gerektiren düşük bir hâlden değilmiş.
لَوْلَا أَن مَّنَّ اللَّهُ عَلَيْنَا لَخَسَفَ بِنَا “Allah, bize lütfetmiş olmasaydı, bizi de yerin dibine geçirirdi.”
Bizim de öyle malımız olsa, Karunun akıbetine biz de maruz kalırdık. Allah bizi de yerin dibine geçirirdi. Demek ki, bize verilmemesi bir nimet imiş.
وَيْكَأَنَّهُ لَا يُفْلِحُ الْكَافِرُونَ “Vay! Demek ki kâfirler iflah olmayacak.”
Ayette “kâfirlerden” murat küfran-ı nimette bulunan nankörler veya Peygamberleri ve kendilerine vaat edilen ahiret sevabını yalanlayanlar da olabilir.
83- تِلْكَ الدَّارُ الْآخِرَةُ نَجْعَلُهَا لِلَّذِينَ لَا يُرِيدُونَ عُلُوًّا فِي الْأَرْضِ وَلَا فَسَادًا “İşte şu ahiret yurdu! Biz onu yeryüzünde büyüklenmeyi ve bozgunculuğu istemeyen kimselere veririz.”
Ayetteki “işte şu” ifadesi bir tazim işaretidir. Sanki şöyle demiştir: Haberini işittiğin ve vasfı sana ulaşan şu ahiret yurdu…
İşte biz onu, Firavun ve Karunun yaptığı gibi insanlara zorla hükmetmeye çalışan ve zulmedenlere değil, onların aksine hareket edenlere nasip edeceğiz.
وَالْعَاقِبَةُ لِلْمُتَّقِينَ “Akıbet, müttakilerindir.”
Güzel akıbet, Allahın razı olmadığı şeylerden sakınan kimseler içindir.
84- مَن جَاء بِالْحَسَنَةِ فَلَهُ خَيْرٌ مِّنْهَا “Kim bir iyilikle gelirse, ona bundan daha hayırlısı vardır.”Kim iyilikle gelirse, ona zât, miktar ve vasıf olarak daha hayırlısı vardır.
وَمَن جَاء بِالسَّيِّئَةِ فَلَا يُجْزَى الَّذِينَ عَمِلُوا السَّيِّئَاتِ إِلَّا مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ “Kim de kötülükle gelirse, bilsin ki, kötülük işleyenler ancak yapmakta olduklarının cezasına çarptırılırlar.”
Ayette “kim de kötülükle gelirse” denildikten sonra “onlara..” denilebileceği halde “kötülük işleyenlere…” denilmesinde, kötülüğün kendilerine nisbetinin tekrarlanmasıyla, onların hâllerini ayıplamak vardır. “Onlara yaptıklarının misli vardır” yerine “ancak yapmakta olduklarının cezasına çarptırılırlar” denilmesi, kendilerine verilecek cezayı ifade etmede daha etkili bir anlatımdır.
85- إِنَّ الَّذِي فَرَضَ عَلَيْكَ الْقُرْآنَ لَرَادُّكَ إِلَى مَعَادٍ “Kur’an’ı sana farz kılan (Allah), şüphesiz seni dönülecek bir yere döndürecektir.”
Sana Kur’anı okumayı ve tebliği ve onda olanlarla ameli vacip kılan Allah, elbette Seni, Sana vaat etmiş olduğu makam-ı mahmuda vardıracaktır.
Veya bundan murat, Hz. Peygamberin tekrar Mekkeye döndürülmesini vaat etmektir. Nitekim, Mekkenin fethi gününde bu vaat gerçekleşmiştir.
Allah, akıbetin müttakiler için olduğunu bildirdi ve bunu iyilik yapanlara daha güzeliyle iyilik, kötülük yapanlara da benzeri bir kötülük vaadiyle te’kid etti. Devamında da Hz. Peygambere dünya ve ahirette güzel akıbet vaadinde bulundu.
Sebeb-i Nüzûl
Rivayete göre Hz. Peygamber (asm) hicret esnasında Cuhfe denilen yere ulaştığında kendisinin ve ecdadının doğduğu Mekkeye özlem duydu, bunun üzerine bu ayet nazil oldu.
قُل رَّبِّي أَعْلَمُ مَن جَاء بِالْهُدَى وَمَنْ هُوَ فِي ضَلَالٍ مُّبِينٍ “De ki: Rabbim hidayetle geleni ve apaçık bir dalalet içinde olanı en iyi bilendir.”
Kimin sevaba ve yardıma layık olduğunu en iyi bilir
Apaçık bir dalâlette olup ta azabı ve zilleti hak edeni de bilir.
Bundan murat, Hz. Peygamber ve müşriklerdir. Ayetin bu kısmı, önceki ayette yer alan vaadin takriridir. Bundan sonraki ayet de öyledir:
86- وَمَا كُنتَ تَرْجُو أَن يُلْقَى إِلَيْكَ الْكِتَابُ “Sen, sana kitap vahyolunacağını ummuyordun.”
Sen, nasıl ki Sana Kitabın vahyedilmesini hiç ummazken Kitabı Sana indirdi. Onun gibi, vatanın olan Mekkeye de Seni geri döndürecektir.
إِلَّا رَحْمَةً مِّن رَّبِّكَ “Bu ancak Rabbinden bir rahmettir.”
Allahın Sana Kitabı vermesi, Rabbinden bir rahmettir.
Şöyle de mana verilebilir: “Allah Kitabı Sana ancak bir rahmet olarak verdi.”
فَلَا تَكُونَنَّ ظَهِيرًا لِّلْكَافِرِينَ “O halde sakın kâfirlere arka çıkma!”
Onlara mudara yaparak, kendilerine tahammül ederek ve taleplerini yerine getirerek sakın sakın kâfirlere arka çıkma!
87- وَلَا يَصُدُّنَّكَ عَنْ آيَاتِ اللَّهِ بَعْدَ إِذْ أُنزِلَتْ إِلَيْكَ “Allah’ın âyetleri sana indirildikten sonra, sakın onlar seni bu âyetlerden alıkoymasınlar.”
Sakın sakın onlar Seni Allahın ayetlerini okumaktan ve uygulamaktan alıkoymasınlar.
وَادْعُ إِلَى رَبِّكَ “Rabbine davet et.”
Sen Rabbinin ibadetine ve tevhidine davet et.
وَلَا تَكُونَنَّ مِنَ الْمُشْرِكِينَ “Ve sakın müşriklerden olma!”
Onlara yardım ile sakın müşriklerden olma.
88- وَلَا تَدْعُ مَعَ اللَّهِ إِلَهًا آخَرَ “Allah ile beraber başka bir ilâh çağırma.”Bu ve bundan önceki ayet tehyiç kabilindendir.[1>
Aynı zamanda bu ifadeler, müşriklerin tolerans ve yardım beklentilerini kesmek içindir.
لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ “O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur.”
كُلُّ شَيْءٍ هَالِكٌ إِلَّا وَجْهَهُ “O’na bakan cihet dışında, her şey helak olucudur.”
Onun zâtı dışında her şey helâk olucudur. Onun dışında olanlar mümkindir, helâke mahkûmdur. Hadd-i zâtında madumdur.
لَهُ الْحُكْمُ “Hüküm yalnızca O’nundur.”
Mahlukatta nafiz hüküm O’nundur.
وَإِلَيْهِ تُرْجَعُونَ “Ve O’na döndürüleceksiniz.”
Hak ettiğinizi görmek üzere O’na döndürüleceksiniz.
Hz. Peygamber şöyle buyurur:
“Her kim Kasas sûresini okusa, Hz. Musayı tasdik eden ve yalanlayanlar sayısınca mükâfat alır. Göklerde ve yerde ne kadar melek varsa, bunların hepsi kıyamet gününde o kimsenin sadık olduğuna şahitlik yapar.”
[1>Yani, Hz. Peygamberin bunları yapması zâten söz konusu olamaz. Ama böyle ifade edilmesi, ümmete bir ders ve irşaddır. “Sakın sakın böyle yapmayın” mesajını vermektedir.
Yazar:
Prof.Dr. Şadi Eren
2- تِلْكَ آيَاتُ الْكِتَابِ الْمُبِينِ “Bunlar, kitab-ı mübinin âyetleridir.’’[1>
3- نَتْلُوا عَلَيْكَ مِن نَّبَإِ مُوسَى وَفِرْعَوْنَ بِالْحَقِّ لِقَوْمٍ يُؤْمِنُونَ “İman edecek bir
kavim için, Musa ve Firavun’un haberlerinden sana gerçek olarak okuyoruz.”
Cebrailin kıraati ile Sana okuyoruz.
“İman edecek bir kavim için” denilmesi, bundan istifade edenlerin mü’min kimseler olmasındandır.
4- إِنَّ فِرْعَوْنَ عَلَا فِي الْأَرْضِ “Gerçekten Firavun, arzda büyüklük tasladı.”
Arz’dan murat, Mısır diyarıdır.
وَجَعَلَ أَهْلَهَا شِيَعًا “Ve halkı sınıflara ayırmıştı.”
-Onları sınıflara ayırmıştı. Her bir sınıfı belli bir işte kullanıyordu.
-Veya bundan murat onları birbirine düşman hizipler hâline getirmesidir. Aleyhinde ittifak etmelerine fırsat vermiyordu.
يَسْتَضْعِفُ طَائِفَةً مِّنْهُمْ يُذَبِّحُ أَبْنَاءهُمْ وَيَسْتَحْيِي نِسَاءهُمْ “Onlardan bir taifeyi eziyor, oğullarını boğazlayıp, kadınlarını ise sağ bırakıyordu.”Bu taife, İsrailoğullarıdır.
Böyle yapması şundandı: Bir kâhin firavuna “İsrailoğullarında bir çocuk doğacak, senin saltanatın O’nun eliyle son bulacak” demişti.
Firavunun, böyle bir tedbire müracaat etmesi son derece ahmak olduğunu gösterir. Çünkü, kâhin eğer doğru söylüyorsa, öldürmekle bu akıbetten kurtulamaz. Yalan söylüyorsa da, sözüne itibar etmemek gerektir.
إِنَّهُ كَانَ مِنَ الْمُفْسِدِينَ “Şüphesiz o, müfsitlerdendi.”
Ortalığı fesada verenlerden olduğu için, fasit bir hayal yüzünden peygamber torunlarından nice kimseleri öldürmeye cür’et edebildi.
5- وَنُرِيدُ أَن نَّمُنَّ عَلَى الَّذِينَ اسْتُضْعِفُوا فِي الْأَرْضِ “Biz ise, istiyorduk ki arzda ezilmekte olanlara lütufta bulunalım.”
وَنَجْعَلَهُمْ أَئِمَّةً وَنَجْعَلَهُمُ الْوَارِثِينَ “Ve onları önderler yapalım ve onları varisler yapalım.”
Biz ise, onları Firavunun baskısından kurtararak kendilerine lütufta bulunmak, din hususunda onları öncüler kılmak ve Firavun ve kavminin saltanatına mirasçılar yapmak istiyoruz.
6- وَنُمَكِّنَ لَهُمْ فِي الْأَرْضِ وَنُرِي فِرْعَوْنَ وَهَامَانَ وَجُنُودَهُمَا مِنْهُم مَّا كَانُوا يَحْذَرُونَ “Ve arzda onları hâkim kılalım, Firavun ile Hâmân ve ordularına, onlardan çekinmekte oldukları şeyi gösterelim.”
Arz’dan murat Mısır ve Şam bölgesidir.
Firavuna, Hamana ve bunların askerlerine,
-Saltanatlarının bitmesini gösterelim.
-Ve İsrailoğullarından gelen birinin eliyle helâk olma endişelerini gerçek kılalım, korktuklarını başlarına getirelim.
7- وَأَوْحَيْنَا إِلَى أُمِّ مُوسَى أَنْ أَرْضِعِيهِ “Musa’nın annesine şöyle vahyettik: Onu emzir.”
Hz. Musa’nın annesine gelen vahiy,
-Ya ilham şeklindedir.
-Veya rüyada gerçekleşmiştir.
فَإِذَا خِفْتِ عَلَيْهِ فَأَلْقِيهِ فِي الْيَمِّ “Ona zarar geleceğinden kaygılandığın da denize (Nil nehrine) bırak.”Belirgin bir şekilde Ona zarar verilmesinden korktuğunda ise, onu Nil nehrine bırak.
وَلَا تَخَافِي وَلَا تَحْزَنِي “Korkma ve üzülme.”
Çocuğunun zayi olmasından korkma. Onun ayrılığından da üzülme.
إِنَّا رَادُّوهُ إِلَيْكِ “Biz onu sana geri döndüreceğiz.”
Yakında biz O’nu sana güvenli bir şekilde geri vereceğiz.
وَجَاعِلُوهُ مِنَ الْمُرْسَلِينَ “Ve onu peygamberlerden kılacağız”
Rivayete göre Hz. Musa’nın annesine doğum sancıları geldiğinde İsrailoğullarının hâmile kadınlarına bakan ebeyi çağırdı. Ebe, onun doğumuyla ilgilendi. Hz. Musa dünyaya geldiğinde, kadın onun gözlerindeki nurdan çok etkilendi, mafsallarını bir titreme aldı, kalbi bebeğe muhabbetle doldu, onu Firavunun adamlarına vermedi.
Hz. Musanın annesi onu üç ay emzirdi. Bu arada Firavun yeni doğan bebeklerle ilgili uygulamasını ısrarla sürdürüyor, onun casusları Musa’nın annesinin hâlini de araştırıyorlardı. Bunun üzerine Musa’nın annesi bir sandığa bebeğini yerleştirip Nil nehrine bıraktı.
8- فَالْتَقَطَهُ آلُ فِرْعَوْنَ لِيَكُونَ لَهُمْ عَدُوًّا وَحَزَنًا “Nihayet al-i Firavun kendilerine düşman ve keder kaynağı olacak o çocuğu bulup aldı.”
Aslında düşman ve keder olsun diye almadılar. Ama olaylar öyle gelişti, netice itibariyle onlara bir düşman ve keder oldu.
إِنَّ فِرْعَوْنَ وَهَامَانَ وَجُنُودَهُمَا كَانُوا خَاطِئِينَ “Şüphesiz Firavun, Hâmân ve onların askerleri hata yapıyorlardı.”Onlar her şeylerinde hatalı idiler. Bu, onların ilk hatası değildi. Kendi saltanatlarına son verecek çocuk için binlerce masumu öldürdüler, ardından da tutup O’nu kendi elleriyle büyüttüler. O da sonunda korktuklarını başlarına getirdi.
Onların hatalı olmaları, günahkâr olmaları yönünden de olabilir. Allah, günahlarına ceza olarak düşmanları olan çocuğu onların eliyle büyüttü.
9- وَقَالَتِ امْرَأَتُ فِرْعَوْنَ “Firavun’un hanımı şöyle dedi:” Firavunun hanımı, Musayı sandıktan çıkarınca şöyle dedi:
قُرَّتُ عَيْنٍ لِّي وَلَكَ “Bana da, sana da göz aydınlığı (bir çocuk)!”
Sandıktan çıkan bebeği görünce her ikisi de ona muhabbet duymuşlardı.
Hadiste şöyle anlatılır: Firavunun hanımı “Bana da, sana da göz aydınlığı (bir çocuk)!” deyince Firavun “Senin gözün aydın olsun, benim değil” dedi. Şayet “ikimizin de gözü aydın olsun” deseydi, Allah Firavunun hanımına hidayet nasip ettiği gibi Firavuna da ederdi.
Veya rivayete göre Firavunun cüzzamlı bir kızı vardı. Doktorlar onu bir deniz hayvanının salyasıyla tedavî etmişlerdi.
Firavunun hanımını bu kanaate sevk eden şey, Hz. Musa’nın gözlerindeki parlayan nur ve ağzından çıkan akıntıdan cüzzamlıya sürüldüğünde iyileşmesi idi.
لَا تَقْتُلُوهُ “Sakın onu öldürmeyin. ”
Firavunun hanımı, kocasına hitap ederken çoğul sığasıyla “onu öldürmeyin” demesi, saygı içindir.
عَسَى أَن يَنفَعَنَا أَوْ نَتَّخِذَهُ وَلَدًا “Belki bize faydası dokunur, ya da onu evlat ediniriz.”
Çünkü onda mübareklik alâmetleri ve faydalı olma emâreleri var.
وَهُمْ لَا يَشْعُرُونَ “Oysaki onlar (olacak şeylerin) farkında değillerdi.”
Onlar bebek Musa ile ilgili böyle söylerken, ilerde neler olacaklarının farkında değillerdi, işin sonunu sezemiyorlardı.
Veya ayetin son kısmı Firavunun hanımının sözü de olabilir: Yani, “insanlar farkına varmadan onu evlât ediniriz. Kimse bunun bizden başkasına ait olduğunu, onu evlât edindiğimizi bilmez.”
10- وَأَصْبَحَ فُؤَادُ أُمِّ مُوسَى فَارِغًا “Mûsâ’nın anasının gönlü bomboş kaldı.”
Çocuğunun Firavunun elinde olduğunu öğrenince korku ve şaşkınlıktan dolayı Musa’nın annesinin aklı başından gitti. Benzeri bir manayı şu ayette görürüz:
“Ve gönülleri bomboştur.” (İbrahim, 43) Yani orda akıl kalmamıştır.
Musa’nın annesinin maruz kaldığı bu şok, Allahın vaadine güvenmesi karşısında ilk anda maruz kaldığı kederden veya Firavunun ona ilgi duyup evlat edinmesinden de olabilir.
إِن كَادَتْ لَتُبْدِي بِهِ لَوْلَا أَن رَّبَطْنَا عَلَى قَلْبِهَا لِتَكُونَ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ “Şayet inananlardan olması için kalbine güç vermeseydik, neredeyse bunu açıklayacaktı.”Şayet biz onun kalbine sabır ve sebatı netice veren itminan vermeseydik, o çocuğun kendi oğlu olduğunu söyleyiverecekti.
Bunu söylemek istemesi,
-Ya şiddetli sıkıntısından,
-Veya Firavunun evlât edinmesini öğrenince ferahından olabilir.
Bizim ona itminan verişimiz,
-Allahın vaadini tasdik edenlerden,
-Firavunun evlât edinmesi ve ilgi duymasına değil, Allahın hıfz ve inayetine güvenenlerden olması içindi.
11- وَقَالَتْ لِأُخْتِهِ قُصِّيهِ “Annesi, Musa’nın ablasına, “Onun izini takip et” dedi.”
Musa’nın annesi, kızına “Onun izinden git, neler olup bittiğini öğren” demişti.
فَبَصُرَتْ بِهِ عَن جُنُبٍ وَهُمْ لَا يَشْعُرُونَ “O da, onlar farkına varmadanuzaktan kardeşini gözetledi.”
Onlar, bu kızın onu takip ettiğini veya onun Musa’nın kız kardeşi olduğunu bilmiyorlardı.
12- وَحَرَّمْنَا عَلَيْهِ الْمَرَاضِعَ مِن قَبْلُ “Biz daha önce, süt annelerin sütünü kabulüne izin vermedik.”
فَقَالَتْ هَلْ أَدُلُّكُمْ عَلَى أَهْلِ بَيْتٍ يَكْفُلُونَهُ لَكُمْ وَهُمْ لَهُ نَاصِحُونَ “Sonra da ablası, “Onun bakımını sizin namınıza üstlenecek, hem de ona iyi bakacak bir aile göstereyim mi?” dedi.”
O aile, çocuğun emzirilmesinde ve terbiyesinde görevlerini tam yaparlar.Rivayete göre, Firavunun veziri Haman Musa’nın kız kardeşinin dediklerini duyunca “kız bunu ve ailesini tanıyor. Onu getirin, durumuna bir bakalım” dedi. Musa’nın kızkardeşi saraya alınınca “ben ancak onların hükümdara faydalı olmalarını istedim” dedi. Bunun üzerine Firavun sütanneyi getirmesini istedi. Musanın kız kardeşi, annesini saraya getirdi. O sırada Musa, Firavunun kucağındaydı ve ağlıyordu. Annesinin kokusunu hissedince rahatladı, onun memesinden emmeye başladı. Firavun “Kimseden emmedi, ama senden emdi. Sen bunun nesi oluyorsun?” diye sordu. Musa’nın annesi “ben kokusu hoş, sütü hoş bir kadınım. Hangi çocuk bana getirilse benden emer” diye cevap verince Firavun emzirmesi için Musayı annesine verdi, bunun için de bir ücret takdir etti. Böylece Musa’nın annesi aynı gün içinde çocuğuyla eve döndü. Ayetin devamı bunu bildirir:
13- فَرَدَدْنَاهُ إِلَى أُمِّهِ كَيْ تَقَرَّ عَيْنُهَا وَلَا تَحْزَنَ وَلِتَعْلَمَ أَنَّ وَعْدَ اللَّهِ حَقٌّ “Böylece biz onu, gözü aydın olsun, gam çekmesin ve Allah’ın vaadinin gerçek olduğunu bilsin diye annesine geri verdik.”Gerçi Hz. Musa’nın annesi Allahın vaadinin hak olduğuna inanıyordu. Ama bu şekilde bizzat görmesini sağladık.
وَلَكِنَّ أَكْثَرَهُمْ لَا يَعْلَمُونَ “Fakat yine de pek çoğu (bunu) bilmezler.”
Ama onların çoğu O’nun vaadinin hak olduğunu bilmezler, bundan şüpheye düşerler.
Veya mana şöyle de olabilir: Bizim ona Musa’yı geri döndürmemizden asıl maksat, Allahın vaadinin hak olduğunu bilmesi idi. Diğerleri tebeî durumlardı.
Bu manaya göre değerlendirildiğinde, çocuğunun Firavunun elinde olduğunu duyunca maruz kaldığı şok hâline bir tariz söz konusudur.
[1>Kitab-ı Mübin, “manası apaçık olan, gerçekleri beyan eden kitap” demektir. Kur’ân hakkında kullanıldığı gibi, kainat kitabı hakkında da kullanılır. Bu ayette, Kur’ân’ın bir özelliği olarak ifade edilmiştir.
14- وَلَمَّا بَلَغَ أَشُدَّهُ وَاسْتَوَى آتَيْنَاهُ حُكْمًا وَعِلْمًا “Mûsâ, olgunluk çağına ulaşıp gelişimini tamamlayınca, biz ona hüküm ve ilim verdik.”Bundan murat, otuz-kırk yaş arasıdır. Çünkü, akıl o dönemde kemâle erer. Rivayette şöyle gelmiştir: “Her peygamber kırk yaşında iken kavmine elçi olarak gönderildi.”Hükümden murat nübüvvet, ilimden murat dinî ilimlerdir.
Veya bundan murat, nübüvvet öncesi sarayda kendisine öğretilen hükema, ulema ve benzerlerinin ilmidir. Dolayısıyla, bilmediği şeyi söylemez ve yapmazdı.
Bu mana, kıssanın nazmına daha uygundur. Çünkü kendisine peygamberlik, Mısırdan Medyene hicretinden sonra Mısıra geri dönüşünde verilmiştir.
وَكَذَلِكَ نَجْزِي الْمُحْسِنِينَ “İyilik edenleri biz işte böyle mükâfat-landırırız.”Musa’ya ve annesine yaptığımız gibi, iyi işler yapanların iyiliğine mukabil biz işte böyle karşılık veririz.
15- وَكَذَلِكَ نَجْزِي الْمُحْسِنِينَ “Musa, halkının gaflet halinde olduğu bir sırada şehre girdi.”Firavunun sarayından çıkıp şehre girmişti. O vakitte Onu şehirde pek görmezlerdi. Bu vaktin insanların genelde istirahatta olduğu öğle sıcağı vakti veya akşam- yatsı arası olduğu söylenir.
فَوَجَدَ فِيهَا رَجُلَيْنِ يَقْتَتِلَانِ “Orada, iki adamı birbirleriyle dövüşür buldu.”
هَذَا مِن شِيعَتِهِ وَهَذَا مِنْ عَدُوِّهِ “Bunlardan biri kendi tarafından, diğeri düşmanı tarafındandı.”Bunlardan biri kendi milleti olan İsrailoğullarından, diğeri ise muhalifi olan Kıbtî’lerden idi.
فَاسْتَغَاثَهُ الَّذِي مِن شِيعَتِهِ عَلَى الَّذِي مِنْ عَدُوِّهِ “Kendi tarafından olan,düşmanından olana karşı ondan yardım istedi.”
فَوَكَزَهُ مُوسَى فَقَضَى عَلَيْهِ “Musa da ötekine bir yumruk indirip onun ölümüne sebep oldu.”
قَالَ هَذَا مِنْ عَمَلِ الشَّيْطَانِ “Dedi: Bu, şeytanın amelindendir.”Çünkü Hz. Musa’ya kâfirleri öldürmek emredilmemişti.Bu öldürme hatâen olduğundan, Hz. Musa’nın ismetine (masum oluşuna) zarar vermez.Hz. Musa’nın bu hata ile öldürme olayını şeytanın ameli sayması, bunu zulüm olarak görmesindendir.
إِنَّهُ عَدُوٌّ مُّضِلٌّ مُّبِينٌ “O, gerçekten saptırıcı, apaçık bir düşmandır.”
16- قَالَ رَبِّ إِنِّي ظَلَمْتُ نَفْسِي فَاغْفِرْ لِي “Mûsâ, “Rabbim! Şüphesiz ben nefsime zulmettim, beni affet” dedi.”Bundan dolayı Allahın bağışlamasını istemesi, büyük zâtların kendilerinden sadır olan küçük hataları bile büyük saymaları âdetindendir.
فَغَفَرَ لَهُ “Allah da onu affetti.”
إِنَّهُ هُوَ الْغَفُورُ الرَّحِيمُ “Şüphesiz O, Ğafur’dur – Rahîm’dir.”
Çünkü Allah kullarının günahlarına karşılık bağışlayıcıdır, onlara merhamet edendir.
17- قَالَ رَبِّ بِمَا أَنْعَمْتَ عَلَيَّ فَلَنْ أَكُونَ ظَهِيرًا لِّلْمُجْرِمِينَ “Musa, “Rabbim! Bana lutfettiğin nimetlere andolsun ki, artık mücrimlere asla arka olmayacağım” dedi.”Ayetin bu kısmı, cevabı hazfedilmiş bir yemindir. Yani, “Beni bağışlaman ve daha diğer nimetlerle bana in’amda bulunmana yemin ederim ki, mutlaka tevbe edeceğim.”Veya Hz. Musa’nın bu ifadeleri, Cenab-ı Hakkın merhametini talep de olabilir. Yani, “Bana olan nimetlerin hakkı için beni muhafaza et, ta ki yardım ettiğim kişi yüzünden günaha girmeyeyim, böyle kimselere yardım etmeyeyim.”İbnu Abbas şöyle der: “Hz. Musa böyle dediğinde “inşaallah” demediğinden aynı hâl ile bir daha mübtelâ kılındı.”Denildi ki: Mana şöyle de olabilir:
“Bana verdiğin kuvvetle Senin dostlarına yardım edeceğim, Senin düşmanlarına yardımda bu kuvveti asla kullanmayacağım.”
18- فَأَصْبَحَ فِي الْمَدِينَةِ خَائِفًا يَتَرَقَّبُ “Şehirde korku içinde etrafı gözetleyerek sabahladı.”
فَإِذَا الَّذِي اسْتَنصَرَهُ بِالْأَمْسِ يَسْتَصْرِخُهُ “Bir de ne görsün, dün kendisinden yardım isteyen yine feryat ederek ondan yardım istiyor.”
قَالَ لَهُ مُوسَى إِنَّكَ لَغَوِيٌّ مُّبِينٌ “Mûsâ da ona, “Belli ki sen azgın bir kimsesin” dedi.”
Çünkü birinin ölümüne sebep oldun, bugün de bir başkası ile dövüşmektesin.
19- فَلَمَّا أَنْ أَرَادَ أَن يَبْطِشَ بِالَّذِي هُوَ عَدُوٌّ لَّهُمَا قَالَ “Mûsâ, ikisinin de düşmanı olan adamı yakalamak isteyince, adam dedi:”
Her ikisi, yani Hz. Musa ve İsrailoğullarından olan kimse için düşman olması,
-Onların dininden olmamasından,
-Veya Kıbtî’lerin İsrailoğullarına düşman olmalarındandır.
يَا مُوسَى أَتُرِيدُ أَن تَقْتُلَنِي كَمَا قَتَلْتَ نَفْسًا بِالْأَمْسِ “Ey Mûsâ! Dün birini öldürdüğün gibi, beni de mi öldürmek istiyorsun.”Bunu söyleyen İsrailoğullarından olandır. Çünkü Hz. Musa ona “azgın” deyince kendisini yakalayacak zannetti.
Veya Kıbtî de bunu söylemiş olabilir. Onun sözünden, Hz. Musa’nın bu adamdan dolayı dün bir Kıbtiyi öldürdüğünü, bugün de kendisini öldürmeyi düşündüğünü tevehhüm etmiş olabilir.
إِن تُرِيدُ إِلَّا أَن تَكُونَ جَبَّارًا فِي الْأَرْضِ “Sen ancak yeryüzünde bir zorba olmak istiyorsun.”Sen ancak yeryüzünde insanlara üstten bakmak istiyor, işin sonuna bakmıyorsun.
وَمَا تُرِيدُ أَن تَكُونَ مِنَ الْمُصْلِحِينَ “Islah edenlerden olmak istemiyorsun.”
İnsanlar arasında muslih kimselerden olmak istemiyorsun. Yoksa böyle hareket etmez, düşmanlığı en güzel şekilde bertaraf etmeye çalışırdın.
Kıbtî’nin bu sözleri etrafta duyuldu, ta Firavuna ve çevresindeki adamlarına kadar gitti. Bunun üzerine Hz. Musa’yı öldürmeye niyetlendiler. Firavun hanedanından, onun amcaoğlu olan kişi, Hz. Musaya haber vermek için saraydan çıktı.[1> Ayetin devamında onun gayreti ifade edilir:
20- وَجَاء رَجُلٌ مِّنْ أَقْصَى الْمَدِينَةِ يَسْعَى “Şehrin öbür ucundan koşarak bir adam geldi.”
قَالَ يَا مُوسَى إِنَّ الْمَلَأَ يَأْتَمِرُونَ بِكَ لِيَقْتُلُوكَ فَاخْرُجْ “Dedi ki: Ey Musa! İleri gelenler seni öldürmek için hakkında müzakere ediyorlar, durma (buradan) çık!”
إِنِّي لَكَ مِنَ النَّاصِحِينَ “İnan ki ben senin iyiliğini isteyenlerdenim.”
21- فَخَرَجَ مِنْهَا خَائِفًا يَتَرَقَّبُ “Musa korka korka, etrafı gözetleyerek oradan çıktı.”
قَالَ رَبِّ نَجِّنِي مِنَ الْقَوْمِ الظَّالِمِينَ “Rabbim! Beni zalimler güruhundan kurtar” dedi.”
“Beni onlardan kurtar, yetişip yakalamalarından koru!”
22- وَلَمَّا تَوَجَّهَ تِلْقَاء مَدْيَنَ قَالَ “Medyen’e doğru yöneldiğinde şöylededi:”
Medyen, Hz. Şuaybın kavmidir. Medyen ismi Hz. İbrahimin oğullarından birinin adı olup, zamanla bir kavmin ismi olarak kalmıştır.
Medyen, Firavunun idaresi altında değildi. Mısırla Medyen arasında sekiz konaklık mesafe vardı.
عَسَى رَبِّي أَن يَهْدِيَنِي سَوَاء السَّبِيلِ “Umarım Rabbim beni doğru yola iletir.”
Hz. Musa, Allaha tevekkülle ve O’nun hakkında hüsn-ü zanla böyle dedi. Yolu bilmiyordu. Derken önüne üç yol çıktı, o orta yolu tercih etti. Onu arayanlar ise diğer iki yoldan gittiler, kendisini bulamadılar.
23- وَلَمَّا وَرَدَ مَاء مَدْيَنَ وَجَدَ عَلَيْهِ أُمَّةً مِّنَ النَّاسِ يَسْقُونَ “Musa, Medyensuyuna varınca, orada (hayvanlarını) sulayan bir çok insan buldu.”
Burası bir kuyu idi, insanlar bundan su alıyorlardı.
Bu insanlar, hayvanlarını suluyorlardı.
وَوَجَدَ مِن دُونِهِمُ امْرَأتَيْنِ تَذُودَانِ “Onların gerisinde de (hayvanlarını suyun olduğu yerden) geri çeken iki kadın gördü.”Onların aşağı kısmında da iki kadın gördü, bunlar hayvanları diğerlerinin hayvanlarıyla karışmasın diye onlara engel olmaya çalışıyorlardı.
قَالَ مَا خَطْبُكُمَا “Onlara “Durumunuz nedir?” dedi.”
قَالَتَا لَا نَسْقِي حَتَّى يُصْدِرَ الرِّعَاء “Dediler: Çobanlar sulayıp çekilinceye kadar biz hayvanlarımızı sulamayız.”Bizler erkeklerle karışmamak için çobanların işlerini bitirip ayrılmalarını bekliyoruz.
وَأَبُونَا شَيْخٌ كَبِيرٌ “Babamız ise çok yaşlı bir adamdır.”
Babamız çok yaşlı olduğu için hayvanları sulamaya kendisi gelemiyor, mecburen bizi gönderiyor.
24- فَسَقَى لَهُمَا “Bunun üzerine, onların davarlarını suladı.”
Hz. Musa onların hâline acıdı, hayvanlarını suladı.
Denildi ki: Çobanlar kuyunun üzerine ağır bir taş koyuyorlardı. Bunu yedi adam ancak kaldırabiliyordu. Hz. Musa yorgun, aç, ve ayakları yaralı olmasına rağmen bunu tek başıyla kaldırdı.
Denildi ki: Üzerinde kaya olan başka bir kuyu vardı, Hz. Musa o kayayı kaldırıp ordan çıkardığı suyla hayvanları suladı.
ثُمَّ تَوَلَّى إِلَى الظِّلِّ فَقَالَ “Sonra gölgeye çekildi ve şöyle dedi:”
رَبِّ إِنِّي لِمَا أَنزَلْتَ إِلَيَّ مِنْ خَيْرٍ فَقِيرٌ “Rabbim! Doğrusu bana indireceğin her hayra muhtacım.”Denildi ki: Manası şöyledir: “Bana ikram ettiğin din sebebiyle dünyada fakîr oldum.”Çünkü Firavunun yanında geniş imkânlara sahipti.
Bunu söylemekten maksadı, sevinmek ve buna şükretmekti.
25- فَجَاءتْهُ إِحْدَاهُمَا تَمْشِي عَلَى اسْتِحْيَاء “Derken, kızlardan biri utana utana ona geldi.”
قَالَتْ إِنَّ أَبِي يَدْعُوكَ لِيَجْزِيَكَ أَجْرَ مَا سَقَيْتَ لَنَا “Dedi: Bizim için hayvanlarımızı sulamanın ücretini vermek üzere babam seni çağırıyor.”Muhtemelen Hz. Musa yaşlı zâtı görüp ziyaret etmek ve marifetinden destek almak için gitti, yoksa mükafat olarak yiyecek elde etmek için değil. Hatta rivayete göre kendisine yemek getirildiğinde yemeyip “biz ehl-i beytiz, dinimizi dünya ile satmayız” dedi. Hz. Şuayb da O’na şöyle dedi: “Bu, Sana bir ücret değildir. Evimize gelen herkese ikramda bulunmak bizim âdetimizdir.”
Bir iyilik yapan kimseye bu yüzden hediye verilse, bunu almak haram değildir.
فَلَمَّا جَاءهُ وَقَصَّ عَلَيْهِ الْقَصَصَ قَالَ “Musa, ona gelip başından geçeni anlatınca, o dedi:”
لَا تَخَفْ نَجَوْتَ مِنَ الْقَوْمِ الظَّالِمِينَ “Korkma, o zalim kavimden kurtuldun.”
“Zalim kavim”den murat, Firavun ve kavmidir.
26- قَالَتْ إِحْدَاهُمَا يَا أَبَتِ اسْتَأْجِرْهُ “Kızlardan biri dedi: Babacığım, onu ücretle tut.”
Hz. Musayı çağırmak için giden kız, babasına “Babacığam, hayvanlarımızı kollayıp bakması için ücretle Onu çoban olarak tut.”
إِنَّ خَيْرَ مَنِ اسْتَأْجَرْتَ الْقَوِيُّ الْأَمِينُ “Çünkü ücretle tuttuklarının en hayırlısı, güçlü ve güvenilir olan bu adam olacaktır.”Hz. Şuaybın kızı, Hz. Musa’yı “hem güçlü, hem de güvenilir biri” olarak niteledi. Böyle nitelemesi, niçin O’nu teklif ettiğini açıklamak içindir.
Rivayete göre Hz. Şuayb, kızına “Onun güçlü olduğunu nerden biliyorsun?” diye sordu. Kızı, Hz. Musa’nın kuyunun taşını nasıl kaldırdığını anlattı. Emin oluşuyla ilgili olarak, yolda gelirken kendisine “arkamdan gel” dediğini söyledi.
27- قَالَ إِنِّي أُرِيدُ أَنْ أُنكِحَكَ إِحْدَى ابْنَتَيَّ هَاتَيْنِ عَلَى أَن تَأْجُرَنِي ثَمَانِيَ حِجَجٍ “Dedi ki: “Bana sekiz yıl çalışmana karşılık şu iki kızımdan birini sana nikâhlamak istiyorum.”
فَإِنْ أَتْمَمْتَ عَشْرًا فَمِنْ عِندِكَ “Eğer on yıla tamamlarsan, o da senden bir lütuf olur.”
Şayet on yıla tamamlarsan, bu da Senden bir lütuf olur, yoksa ben Seni on yıla zorlamam.
Bu, yapılacak akde bir hazırlıktır, yoksa akdin kendisi değildir.[2>
Muhtemelen belli bir ücret ve mehirle ilgili olarak da başka bir madde ile aralarında akit yapıldı.Veya Hz. Musa sekiz yıl üzerinden akdi kabul etti, şayet şartlar uygun olursa on yıl olarak kalacağını akit öncesi söyledi.
Bununla beraber, şeriatlarda bu konuda farklılıklar olması da mümkündür.
وَمَا أُرِيدُ أَنْ أَشُقَّ عَلَيْكَ “Yoksa sana zorluk çıkarmak istemem.”
On yıl olarak tamamlamanı isteyerek veya hayvanlara çobanlık yapma vakitleri hususunda tartışarak veya işin hakkını tam verme hususunda Sana zorluk çıkarmak istemiyorum.
سَتَجِدُنِي إِن شَاء اللَّهُ مِنَ الصَّالِحِينَ “İnşaallah beni salihlerden bulacaksın.”
İnşaallah beni,
-Hüsn-ü muamelede,
-Yumuşak yüzlülükte,
-Ahde vefada salihlerden bulacaksın.
28- قَالَ ذَلِكَ بَيْنِي وَبَيْنَكَ “Mûsâ dedi: Bu, benimle senin arandadır.”
أَيَّمَا الْأَجَلَيْنِ قَضَيْتُ فَلَا عُدْوَانَ عَلَيَّ “İki süreden hangisini tamamlarsam bana bir kınama yok.”Uzun ya da kısa, hangi süreyi tamamlarsam benden daha ziyadesini istemeyeceksin.
Veya mana şöyle olabilir: Hangi süreyi tamamlasam, ziyade olanı terkimden dolayı bana bir kınama olmayacak.Böyle ifade edilmesi, “kısa olanı yaparsam bana söz söylenmeyecek” denilmesine nisbetle,
-Muhayyerliği göstermede,
-Ve iki müddetin de hükümde eşit olduğunu bildirmede çok daha beliğdir.
وَاللَّهُ عَلَى مَا نَقُولُ وَكِيلٌ “Ve Allah, söylediklerimize vekildir.”
Allah, ortaya koyduğumuz bu karşılıklı şartlara şahiddir, hafîzdir.
[1> Bu zat, Mü’min suresinde 28. ayetten itibaren uzun bir şekilde kıssası anlatılan kimsedir. Hz. Musa bir peygamber olarak Mısıra döndüğünde gizlice Ona iman etti, yardımcı oldu.
[2> Çünkü akitte bu gibi ayrıntıların ihtimalli değil, açık ve net olarak yazılması lâzımdır.
29- فَلَمَّا قَضَى مُوسَىالْأَجَلَ وَسَارَ بِأَهْلِهِ آنَسَ مِن جَانِبِ الطُّورِ نَارًا “Musa, süreyi doldurup ehliyle yola çıkınca, Tûr tarafından bir ateş gördü.”Rivayete göre Hz. Musa, iki müddetten uzun olanı miktarı (on seneyi) tamamladı. Sonra bir on yıl daha Medyende Hz. Şuaybın yanında kaldı, sonra dönmeye niyetlendi, hanımıyla beraber yola çıktı.
قَالَ لِأَهْلِهِ امْكُثُوا “Ehline dedi: (Burada) bekleyin.”
إِنِّي آنَسْتُ نَارًا “Ben bir ateş gördüm.”
لَّعَلِّي آتِيكُم مِّنْهَا بِخَبَرٍ أَوْ جَذْوَةٍ مِنَ النَّارِ لَعَلَّكُمْ تَصْطَلُونَ “Ola ki oradan size bir haber, yahut ısınmanız için o ateşten bir parça getiririm.”
30- فَلَمَّا أَتَاهَا نُودِي مِن شَاطِئِ الْوَادِي الْأَيْمَنِ فِي الْبُقْعَةِ الْمُبَارَكَةِ مِنَ الشَّجَرَةِ أَن يَا مُوسَى إِنِّي أَنَا اللَّهُ رَبُّ الْعَالَمِينَ “Oraya varınca, o mübarek yerdeki vâdinin sağ kıyısından, ağaç tarafından kendisine şöyle seslenildi: “Ey Musa! Bil ki ben, âlemlerin Rabbi olan Allah’ım.”Burada lafızlar Taha ve Neml sûresinde geçenlerden biraz farklı olsa da, maksad yönüyle aynısıdır.
31- وَأَنْ أَلْقِ عَصَاكَ “Ve “Asânı at!” (denildi).”
فَلَمَّا رَآهَا تَهْتَزُّ كَأَنَّهَا جَانٌّ وَلَّى مُدْبِرًا وَلَمْ يُعَقِّبْ “Musa (attığı) asâyı yılan gibi hareketli görünce, dönüp arkasına bakmadan kaçtı.”
يَا مُوسَى أَقْبِلْ وَلَا تَخَفْ “Ey Musa! Beri gel, korkma.”
إِنَّكَ مِنَ الْآمِنِينَ “Çünkü sen emniyette olanlardansın.”
Sen korkulan şeylerden emniyet içinde olanlardansın. “Çünkü benim huzurumda peygamberler korkmaz.” (Neml, 10)
32- اسْلُكْ يَدَكَ فِي جَيْبِكَ تَخْرُجْ بَيْضَاء مِنْ غَيْرِ سُوءٍ “Elini koynuna sok,
(alaca hastalığı gibi) bir hastalık sebebiyle olmaksızın bembeyaz bir hâlde çıksın.”
وَاضْمُمْ إِلَيْكَ جَنَاحَكَ مِنَ الرَّهْبِ “Korkudan açılan kolunu kendine çek
(toparlan).”Korkan ve ürperen biri gibi, yılandan sakınmak için açtığın kollarını kendine çek. Sağ elini sol pazuna, sol elini de sağ pazuna koy. Veya onları koynuna koy.
Bu son manaya göre, bu hareket başka bir maksat için yapılmış olur. Bu da, düşman karşısında cüretini ortaya koymak ve bir mu’cize zuhuru için bir başlangıç olur.
Nasıl ki kuş korktuğunda kanatlarını açar, ama güvende olduğunda ve sükûnet hâlinde kanatlarını kapatır. Onun gibi, ayet istiare üslûbuyla asanın yılana dönüşmesi esnasında heyecana kapılmamak ve sebat göstermek manasını emrediyor olabilir.
Yani, Sana korku arız olduğunda heyecana kapılmamak ve kendini kontrol edebilmek için böyle yap.
فَذَانِكَ بُرْهَانَانِ مِن رَّبِّكَ إِلَى فِرْعَوْنَ وَمَلَئِهِ “İşte bu ikisi, Firavun ve ileri gelen adamlarına karşı Rabbin tarafından sana verilen iki delildir.”
إِنَّهُمْ كَانُوا قَوْمًا فَاسِقِينَ “Çünkü onlar fasık bir kavimdirler.”
33- قَالَ رَبِّ إِنِّي قَتَلْتُ مِنْهُمْ نَفْسًا “Musa dedi: Rabbim! Ben onlardan birini öldürmüştüm.”
فَأَخَافُ أَن يَقْتُلُونِ “Dolayısıyla beni öldürmelerinden korkarım.”
34- وَأَخِي هَارُونُ هُوَ أَفْصَحُ مِنِّي لِسَانًا “Kardeşim Hârûn lisanca benden daha fasihtir.”
فَأَرْسِلْهُ مَعِيَ رِدْءًا يُصَدِّقُنِي “Onu da benimle birlikte, beni tasdik eden bir yardımcı olarak gönder.”
Onun tasdiki,
-Hakkı ortaya çıkarsın.
-Başkalarına delil olsun.
-Şüpheleri ortadan kaldırsın.
إِنِّي أَخَافُ أَن يُكَذِّبُونِ “Çünkü ben, onların beni yalanlamalarından korkuyorum.”
Dilim ise münazara esnasında bana tam yardımcı olmaz.[1>
Denildi ki, Hz. Musa’nın kardeşi Harun için “Beni tasdik etsin” demesinden maksadı kavminin tasdik etmesidir. Hz. Harun da yaptığı anlatımlar ve açıklamalarla O’na yardımcı olacaktır. Burada, fiilin sebebe isnadı vardır.[2>
35- قَالَ سَنَشُدُّ عَضُدَكَ بِأَخِيكَ “Allah dedi: Kardeşinle pazunu güçlen direceğiz.”
“Kardeşinle pazunu güçlendireceğiz” ifadesinden murat, “Onunla Seni takviye edeceğiz” anlamındadır. Çünkü iş yaparken şahsın kuvveti elinin kuvvetine göredir. Bundan dolayı kişinin kuvveti elinin kuvvetiyle anlatılır ve şiddeti de pazusunun şiddetiyle ifade edilir.
وَنَجْعَلُ لَكُمَا سُلْطَانًا “Ve size bir kudret vereceğiz.”
فَلَا يَصِلُونَ إِلَيْكُمَا بِآيَاتِنَا “Ayetlerimizle, onlar size erişemeyecekler.”
Size öyle bir galebe veya delil vereceğiz ki, onlar istila veya delil getirmek suretiyle size erişemeyecekler.
“Ayetlerimizle” ifadesi şu manaları ifade edebilir:
“Ayetlerimizle gidin!”
“Sizi, ayetlerimizle onlara galip kılacağız.”
“Ayetlerimizden dolayı size erişemeyecekler.”
“Ayetlerimize yemin ederim, onlar size erişemeyecekler.”
“Siz ikiniz ve size tâbi olanlar ayetlerimizle onlara galip geleceksiniz”
أَنتُمَا وَمَنِ اتَّبَعَكُمَا الْغَالِبُونَ “Siz ve size tabi olanlar galip geleceksiniz.”
36- فَلَمَّا جَاءهُم مُّوسَى بِآيَاتِنَا بَيِّنَاتٍ قَالُوا مَا هَذَا إِلَّا سِحْرٌ مُّفْتَرًى “Musa onlara apaçık âyetlerimizi getirince şöyle dediler: Bu, olsa olsa uydurulmuş bir sihirdir.”“Bu, misli daha önce görülmemiş bir sihirdir” dediler.Veya bundan murat şudur: “Bu, Senin yaptığın bir sihirdir. Ama iftira ile Allaha nisbet ediyorsun!”Veya “bu da diğer sihir nevileri gibi iftira ile nitelenen bir sihirdir.”
وَمَا سَمِعْنَا بِهَذَا فِي آبَائِنَا الْأَوَّلِينَ “Biz önceki atalarımızdan bunu işitmemiştik.”
“Bunu” ifadeleriyle işaret ettikleri
-“Bu sihri”
-Veya “bu nübüvveti” manası olabilir.
37- وَقَالَ مُوسَى رَبِّي أَعْلَمُ بِمَن جَاء بِالْهُدَى مِنْ عِندِهِ وَمَن تَكُونُ لَهُ عَاقِبَةُ الدَّارِ “Musa şöyle dedi: Kendi katından kimin hidayet getirdiğini ve güzel akıbetin kime nasip olacağını Rabbim en iyi bilendir.”
Böyle olunca benim hak yolda, sizin de batıl yolda olduğunuzu bilir.
“Onlar şöyle dedi”, “Musa da böyle dedi…” şeklinde anlatılması, her iki tarafa nazar eden kimsenin, onların aralarında mukayesede bulunabilmesi ve böylece o ikisinden doğru olanı fasid olandan ayırabilmesi içindir.Ayet metnindeki “Akıbetü’d-dâr”dan murat “güzel akıbet”tir. Çünkü dâr’dan murat dünyadır, onun aslî akıbeti ise cennettir. Zira, dünya ahirete bir geçiş yeri olarak yaratılmıştır. Dünyadan bizzat maksut olan sevaptır. Ceza ise ancak arızî bir durumdur.[3>
إِنَّهُ لَا يُفْلِحُ الظَّالِمُونَ “Doğrusu zalimler felah bulmazlar.”
Zalim olanlar ne dünyada hidayeti ne de ahirette güzel akıbeti elde edemezler.
38- وَقَالَ فِرْعَوْنُ يَا أَيُّهَا الْمَلَأُ مَا عَلِمْتُ لَكُم مِّنْ إِلَهٍ غَيْرِي “Firavun dedi: “Ey ileri gelenler! Sizin için benden başka bir ilâh bilmedim.”
Ayette Firavunun “Sizin için benden başka ilah yok” demek yerine “Sizin için benden başka bir ilah bilmedim” demesi, bu konuda kesin bir kanaate varmadığına işaret eder. Bundan dolayı, ayetin devamında yüksek bir kule yapılmasını emretmesi nazara verildi. Bu kuleye çıkıp, semada bir ilah olup olmadığına bakacaktır.
فَأَوْقِدْ لِي يَا هَامَانُ عَلَى الطِّينِ “Benim için bir ateş yakıp tuğla pişir EyHâmân!”
فَاجْعَل لِّي صَرْحًا “Sonra da bana bir kule yap!”
لَّعَلِّي أَطَّلِعُ إِلَى إِلَهِ مُوسَى “Belki Mûsâ’nın ilâhına çıkar bakarım(!)”
وَإِنِّي لَأَظُنُّهُ مِنَ الْكَاذِبِينَ “Ben onun mutlaka yalancılardan olduğunu sanıyorum.”
Sanki Firavun şöyle bir tevehhüm içindeydi: Şayet başka bir ilah varsa semada bir cisim olur, ona da yüksek bina ile ulaşılabilir.
Veya Firavunun bundan maksadı kendisine bir rasathane kurulması olabilir. Bu rasathane ile yıldızların durumlarını rasat edecek ve onlarda bir peygamberin gönderilmesine veya yeni bir devletin zuhuruna delâlet eden bir şey olup olmadığına bakacaktır.
Denildi ki: Firavunun “Sizin için benden başka bir ilah bilmedim” demesi, “De ki: ‘Siz Allah’a göklerde ve yerde O’nun bilmediği bir şeyi mi haber veriyorsunuz?” (Yunus, 18) ayetinde olduğu gibi ilmin nefyiyle malumun nefyidir, yani başka bir ilahın olmadığını bildirmektir. Çünkü bundan murat, “onlarda olmayan bir şeyi mi Allaha haber vereceksiniz” demektir. Bu, fiille ilgili ilimlerin özelliklerindendir. Çünkü eşyanın tahakkuku için bilinmeleri şarttır. Böyle olunca, bunlarla ilgili bilgi yoksa kendileri de yok demektir. Ama infialî ilimler böyle değillerdir.[4>Denildi ki: Kiremit işini ilk defa uygulayan Firavundur. Bundan dolayı Haman’a “benim için bir ateş yakıp tuğla pişir” derken, bu sanatı öğretir bir üslupla emir verdi. Bunu söylerken de kendini büyük gösterir şekilde ifade etti. Önce yapacağı işin bir kısmını söyledi, ardından da söz ortasında ismiyle nida etti.
39- وَاسْتَكْبَرَ هُوَ وَجُنُودُهُ فِي الْأَرْضِ بِغَيْرِ الْحَقِّ “O ve ordusu, yeryüzünde haksız yere büyüklük tasladılar.”
وَظَنُّوا أَنَّهُمْ إِلَيْنَا لَا يُرْجَعُونَ “Ve bize döndürülmeyeceklerini sandılar.”
Öldükten sonra huzurumuza getirilmeyeceklerini zannettiler.
40- فَأَخَذْنَاهُ وَجُنُودَهُ فَنَبَذْنَاهُمْ فِي الْيَمِّ “Biz de onu ve ordusunu yakaladık, onları denize attık.”
Bunun beyanı daha önce geçmişti. Ayetin üslûbunda bu cezayı verenin azamet ve tazimi, ceza verilenlerin de tahkiri vardır. Sanki, sayıları çok olmasına rağmen hepsini avucuna alıp denize atıvermiştir. Benzeri bir üslûbu şu ayette görürüz:
“Allah’ı hakkıyla takdir edemediler. Hâlbuki yeryüzü kıyamet gününde bütünüyle O’nun kabzasındadır. Gökler de O’nun sağ eliyle dürülmüştür.” (Zümer, 67)
فَانظُرْ كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الظَّالِمِينَ “Zalimlerin sonunun nasıl olduğuna bak!”
Ey peygamber! O zâlimlerin akıbetine bak ve kavmini benzeri bir akıbetten sakındır.
41- وَجَعَلْنَاهُمْ أَئِمَّةً يَدْعُونَ إِلَى النَّارِ “Onları ateşe çağıran öncüler kıldık.”
Biz onları, insanları yoldan çıkarmaya sevketmeleriyle dalaletin önderleri yaptık.
Denildi ki: “Rahmân’ın kulları olan melekleri de dişi saydılar.” (Zuhruf, 19) ayetinde kullanıldığı tarzda, “ceale” fiili “isim vermek” anlamında da kullanılır. Böyle olunca “onları ateşe çağıran öncüler kıldık” ayeti “onları ateşe çağıran öncüler olarak isimlendirdik” manasını ifade eder.[5>
وَيَوْمَ الْقِيَامَةِ لَا يُنصَرُونَ “Kıyamet günü onlar yardım görmeyeceklerdir.”Kıyamet gününde azabın kendilerinden kaldırılması şeklinde bir yardım da görmeyeceklerdir.
42- وَأَتْبَعْنَاهُمْ فِي هَذِهِ الدُّنْيَا لَعْنَةً “Bu dünyada arkalarına lanet taktık.”
Lanet, Allahın rahmetinden uzak kılmaktır. Bu lanet, Allah tarafından olabileceği gibi melekler ve mü’minler tarafından da olabilir.
وَيَوْمَ الْقِيَامَةِ هُم مِّنَ الْمَقْبُوحِينَ “Ve onlar, kıyamet gününde de çirkin hale getirilenlerdendir.”Kıyamet günü de onlar tardedilenlerden veya yüzü çirkin kılınanlardan olacaklardır.
[1> Hz. Musa konuşmada zorluk çekiyordu. Bkz. (Şuara, 13)
[2>Yani Hz. Harun’un O’nu tasdik etmesi Hz. Musa’nın risalet görevine yardım cı olacak ve kavminin kendisini tasdik etmesine sebebiyet verecektir.
[3> Mesela, okullar insanların yetişmesi için açılır. Ama orada bozulanlar, sınıfta kalanlar da olur. Ama bu ikinci durum bizzat maksut olmayıp arızî bir neticedir.
[4>Yani, bizim fiilimizle meydana gelen şeylerde bilgimiz onların varlığını belirleyicidir. Mesela, bir ev bina etmişsek onun varlığını biliriz. Bizim bilmemiz, aynı zamanda onun var olması demektir. Ama fiil sahamıza girmeyen hususlarda bilgimiz gerçekle tam örtüşmeyebilir. Faraza, Kaf Dağı diye bir dağın varlığını bilmemiz onun varlığını gerektirmez. Veya bazılarının Ağrı Dağının varlığını bilmemeleri onun yokluğu anlamına gelmez. Allahu Teâlânın ilmi her şeyi kuşatmış olduğundan Onun bilgisi haricinde bir şey tasavvur edilemez. Böyle olunca “Allahın varlığını bilmediği bir şey” ifadesi, “olmayan bir şey” anlamına gelir. Yani, siz göklerde ve yerde olmayan bir şeyi mi O’na haber vereceksiniz?
[5> Bu, Mu’tezilenin görüşüdür. Allahın onları böyle kılması, zahirine göre yanlış anlaşılabileceğinden böyle bir te’vile gittiler. Zaten Mu’tezile “insanlar kendi fiillerinin yaratıcısıdır” görüşünü esas almıştır.
43- وَلَقَدْ آتَيْنَا مُوسَى الْكِتَابَ مِن بَعْدِ مَا أَهْلَكْنَا الْقُرُونَ الْأُولَى بَصَائِرَ لِلنَّاسِ وَهُدًى وَرَحْمَةً “Andolsun, kurun-u ûla’yı helak ettikten sonra, insanların kalp gözünü açan deliller ve bir hidayet ve bir rahmet olarak Mûsâ’ya Kitab’ı verdik.”
Kitaptan murat Tevrattır.
Nûh, Hûd, Salih ve Lût kavimlerini helâk ettikten sonra Musaya Kitabı verdik.
“Kalp gözünü açan deliller”
O kitap, insanların kalplerini nurlandırır, hakikatler o nur ile görülür, hak ile batıl birbirinden ayrılır.
“Ve bir hidayet”
Ve o kitap insanları Allahın yolları olan ilâhî hükümlere sevk eder.
“Ve bir rahmet olarak”
Ve bir rahmettir. Çünkü onunla amel etseler Allahın rahmetine nail olurlar.
لَّعَلَّهُمْ يَتَذَكَّرُونَ “Ola ki düşünüp ibret alırlar.”
Bu özelliklere sahip olan Kitabı gönderdik, ola ki tezekkür ederler. Böyle bir Kitap gönderilmesinden sonra, kendilerinden tezekkür ümit edilir.
“Ola ki…” ifadesi, böyle yerlerde “olmaları için” manasını ifade eder. Bunda daha önce öğrendiğin bir incelik vardır.[1>
44- وَمَا كُنتَ بِجَانِبِ الْغَرْبِيِّ إِذْ قَضَيْنَا إِلَى مُوسَى الْأَمْرَ “Musa’ya emrimizi vahyettiğimiz sırada sen batı canibinde bulunmuyordun.”Bundan murat, Mukaddes Vadi veya Tur dağıdır. Çünkü Hz. Musa’nın konumuna göre Batı tarafındaydı.
Ayette hitap Hz. Peygamberedir.
Musa’ya bildirmesini murat ettiğimiz şeyleri vahyettiğimizde Sen orda hazır değildin.
وَمَا كُنتَ مِنَ الشَّاهِدِينَ “Ve şahitlerden de değildin.”
Ve O’na gelen vahyi veya O’na vahiy geldiğini görenlerden de değildin.
Burada nazara verilen “şahitler”, Hz. Musa’nın Tur’a gidişinde seçmiş olduğu yetmiş kişidir.
Ayetten murat, Hz. Peygamberin bunları haber vermesinin “gaybtan haber vermek” kabilinden olduğunu, bunun ise ancak vahiyle bilinebileceğine delâlette bulunmaktır. Bundan dolayı, Cenab-ı Hak istidrakte bulunarak şöyle devam etti:[2>
45- وَلَكِنَّا أَنشَأْنَا قُرُونًا فَتَطَاوَلَ عَلَيْهِمُ الْعُمُرُ “Lakin biz birçok devirler meydana getirdik de, bunların üzerlerinden uzun zaman geçti.”Lakin Biz Sana vahyettik. Çünkü Biz Musa’dan sonra muhtelif nesiller var ettik, bunların üzerinden uzun bir zaman geçti. Bundan dolayı bu konuda gelen haberler tahrife maruz kaldı, şeriatlerde değişiklikler yapıldı, ilimler kaybolup gitti. Cenab-ı Hak ayette istidrakte bulunulan durumu hazfetti, onun yerine sebebini ikame etti.[3>
وَمَا كُنتَ ثَاوِيًا فِي أَهْلِ مَدْيَنَ تَتْلُو عَلَيْهِمْ آيَاتِنَا “Sen Medyen halkı arasında yaşayıp da âyetlerimizi onlardan öğreniyor da değildin.”Sen, Medyen ehli olan Hz. Şuayb ve O’na inananların arasında da yaşamıyor, bir taallüm olarak onlardan bu ayetlerimizi öğrenmiyordun.
وَلَكِنَّا كُنَّا مُرْسِلِينَ “Fakat biz elçiler göndermekteyiz.”
Lakin Biz Seni peygamber olarak gönderdik, vahiyle bunları Sana haber verdik.
46- وَمَا كُنتَ بِجَانِبِ الطُّورِ إِذْ نَادَيْنَا “Musa’ya seslendiğimiz zaman da,Tûr canibinde değildin.”Muhtemelen bundan murat, Cenab-ı Hakkın Hz. Musa’ya Tevratı verdiği vakittir. Biraz önce kırkdördüncü ayette nazara verilen “Batı canibinden” murat ise, Hz. Musaya nübüvvet görevinin verildiği vakittir.
وَلَكِن رَّحْمَةً مِّن رَّبِّكَ “Lakin Rabbinden bir rahmet olarak...”
Lakin, Rabbinden bir rahmet eseri olarak biz bunları Sana öğrettik.
لِتُنذِرَ قَوْمًا مَّا أَتَاهُم مِّن نَّذِيرٍ مِّن قَبْلِكَ “Senden önce kendilerine bir uyarıcı gelmeyen bir kavmi uyarman için (orada geçenleri sana bildirdik).”Hz. İsa ile Hz. Peygamber arasında beşyüz elli senelik bir fetret dönemi yaşanmıştı.Arablar açısından bakıldığında, Hz. İsmail’den itibaren Hz. Peygambere kadar olan dönem de düşünülebilir. Çünkü Hz. Musa ve Hz. İsa’nın (aleyhime’s- selâm) daveti İsrailoğullarına ve çevrelerindekilere has idi.
لَعَلَّهُمْ يَتَذَكَّرُونَ “Ola ki düşünüp öğüt alırlar.”
47- وَلَوْلَا أَن تُصِيبَهُم مُّصِيبَةٌ بِمَا قَدَّمَتْ أَيْدِيهِمْ فَيَقُولُوا رَبَّنَا لَوْلَا أَرْسَلْتَ إِلَيْنَا رَسُولًا فَنَتَّبِعَ آيَاتِكَ وَنَكُونَ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ “Kendi yaptıkları sebebiyle başlarına bir musibet gelip de, “Ey Rabbimiz! Bize bir Peygamber gönderseydin de âyetlerine uysaydık ve mü’minlerden olsaydık” diyecek olmasalardı, (peygamber göndermezdik).”
Ey Peygamber! Seni,
-Böyle diyerek mazeret ileri sürmelerinin önüne geçmek,
-Kendilerini delilsiz bırakmak için gönderdik.
48- فَلَمَّا جَاءهُمُ الْحَقُّ مِنْ عِندِنَا قَالُوا “Onlara katımızdan hak gelince, şöyle dediler:
لَوْلَا أُوتِيَ مِثْلَ مَا أُوتِيَ مُوسَى “Musa’ya verilenlerin benzeri ona da verilseydi ya!”
“Musaya Kitabın bütün olarak bir defada verilmesi, asa, yed-i beyza ve diğer mu’cizeler gibi, keşke sana da mu’cizeler verilseydi” dediler.
Böyle demeleri, zor durumda bırakmak ve işi yokuşa sürmekten başka bir şey değildi.[4>
أَوَلَمْ يَكْفُرُوا بِمَا أُوتِيَ مُوسَى مِن قَبْلُ “Daha önce Musa’ya verileni de inkâr etmemişler miydi?”
Bu inkâr edenlerden murat, Hz. Musa zamanındaki onlar gibi görüş ve gidişata sahip olan kâfirlerdir.
قَالُوا سِحْرَانِ تَظَاهَرَا “Bu ikisi, birbirlerine destek olan iki sihir” dediler.”
“Bu ikisi” ifadesinden murat
-Hz. Musa ve Hz. Harun’dur.
-Veya Hz. Musa ve Hz. Muhammeddir. (Aleyhimüs selâm)
“Birbirlerine destek olan iki sihir” iki kitabın birbirine uygunluğudur.
Veya her iki kitabın mu’cizelerle desteklenmesidir.
وَقَالُوا إِنَّا بِكُلٍّ كَافِرُونَ “Ve biz onların her birini inkâr ediyoruz” dediler.”
“Onların her biri” ifadesinden murat,
-Hz. Musa ve Hz. Peygamberdir.
-Veya genel anlamda bütün peygamberlerdir.
49- قُلْ فَأْتُوا بِكِتَابٍ مِّنْ عِندِ اللَّهِ هُوَ أَهْدَى مِنْهُمَا أَتَّبِعْهُ إِن كُنتُمْ صَادِقِينَ “Deki: Eğer sadık iseniz, Allah katından bu ikisinden daha doğru bir kitap getirin de, ona uyayım!”
Ayetin bu kısmı, “birbirlerine destek olan iki sihir” ifadesiyle, Hz. Musa ve Hz. Peygamberi kastettiklerini teyid eder.
Böyle bir şeyi gerçekleştiremeyecekleri için, ayetten murat onları ilzam ve susturmaktır. “Eğer sadık iseniz” ifadesindeki “eğer” kelimesi, onlarla tehekküm için olabilir.
50- فَإِن لَّمْ يَسْتَجِيبُوا لَكَ فَاعْلَمْ أَنَّمَا يَتَّبِعُونَ أَهْوَاءهُمْ “Eğer sana cevap vermezlerse, bil ki onlar sırf hevâ’larına uymaktadırlar.”Çünkü delile tâbi olsalar, o delili getirir, gösterirlerdi.
وَمَنْ اَضَلُّ مِمَّنِ اتَّبَعَ هَوٰيهُ بِغَيْرِ هُدًى مِنَ اللِّٰۜه “Allah’tan bir yol gösterici
olmaksızın kendi hevâ’sına uyandan daha sapık kim olabilir?”
Buradaki soru nefiy içindir. Yani, böylesinden daha ziyade dalâlette olanı yoktur.
Hevâ’ya uymanın “Allahtan bir yol gösterici olmadan” kaydıyla söylenmesi, te’kid içindir.
Ama takyîd için de olabilir. Çünkü nefsin hevâsının (isteğinin) bazan hakka muvafık olması mümkündür.
وَمَنْ أَضَلُّ مِمَّنِ اتَّبَعَ هَوَاهُ بِغَيْرِ هُدًى مِّنَ اللَّهِ إِنَّ اللَّهَ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِمِينَ “Elbette Allah zalim kavmi doğru yola iletmez.”
Allah, hevâ’ya uymayı âdet hâline getirerek kendine zulmeden kimseleri doğru yola iletmez.
51- وَلَقَدْ وَصَّلْنَا لَهُمُ الْقَوْلَ “Andolsun, o sözü onlara peş peşe ulaştırdık.”
Öğüt vermede bir kopukluk olmaması için, biz ardı ardına vahiyler gönderdik.
Veya bundan murat, Kur’anda ardı ardına deliller getirilmesi, uyarıcı öğütlerin ve ibretli nasihatlerin yer alması olabilir.
لَعَلَّهُمْ يَتَذَكَّرُونَ “Ola ki düşünüp öğüt alırlar.”
Ola ki bu şekilde inanırlar ve itaat ederler.
[1>Allah’ın bu kıssalara yer vermesi, insanların düşünüp ibret almaları içindir. Bunun “ola ki” şeklinde ifade edilmesi, üslûpta nezaketi gösterir.
[2>İstidrak, evvelki sözden kaynaklanan bir tevehhümü kaldırmak için yapılan ara açıklamaya denir.
[3> Yani, doğrudan “bunları vahiyle bildiriyoruz” demedi, onun yerine “Lakin biz birçok devirler meydana getirdik de, bunların üzerlerinden uzun zaman geçti” ifadesiyle vahyin lüzumuna dikkat
[4> Yani, Musa’ya verilenler kendilerine verilse iman etmeyeceklerdi.
52- الَّذِينَ آتَيْنَاهُمُ الْكِتَابَ مِن قَبْلِهِ هُم بِهِ يُؤْمِنُونَ “Ondan (Kur’ân’dan)önce kendilerine kitap verdiklerimiz, ona iman ederler.”
Sebeb-i Nüzûl Ayet, ehl-i kitaptan iman edenler hakkında nazil oldu.
Denildi ki: Hristiyanlardan kırk kişi hakkında indi. Bunlardan otuz ikisi Hz. Caferle beraber Habeşistandan, sekizi de Şamdan gelmişlerdi.
53- وَإِذَا يُتْلَى عَلَيْهِمْ قَالُوا آمَنَّا بِهِ “O kendilerine okunduğu zaman şöyledediler: “Ona iman ettik”
إِنَّهُ الْحَقُّ مِن رَّبِّنَا “Şüphesiz o Rabbimizden gelen gerçektir.”
إِنَّا كُنَّا مِن قَبْلِهِ مُسْلِمِينَ “Biz ondan önce de müslümandık.”Yani, onların imanı yeni bir şey değildir. Daha önceki kitaplarda Kur’andan behsedildiğini görmüşler, daha Kur’an inmeden İslâm üzere olmuşlardı.Veya mana şöyle olabilir: Daha evvelinde Kur’anın Allahtan geldiğine az çok kanaatleri vardı, bizzat okununca bu kanaatleri pekişti, hakka teslim oldular.
54- أُوْلَئِكَ يُؤْتَوْنَ أَجْرَهُم مَّرَّتَيْنِ بِمَا صَبَرُوا “İşte onlara, sabretmelerinden ötürü mükâfatları iki defa verilecektir.”Birincisi, kendi kitaplarına imanları, diğeri ise Kur’ana imanlarıdır. Her iki imanda da sabır ve sebat göstermeleri yüzünden, bunlar iki defa mükafat alacaklardır.
Veya bundan murat, Kur’ana hem inmeden, hem de indikten sonra imanlarında sabır ve sebat göstermeleridir.Veya hem müşriklerin ezasına, hem de eski dinlerinden olan kimselerin bunları dışlamalarına sabır ve sebat göstermeleridir.
وَيَدْرَؤُونَ بِالْحَسَنَةِ السَّيِّئَةَ “Bunlar kötülüğü iyilikle savarlar.”
Bunlar, masiyetin peşinde taat yaparlar.
Hz. Peygamber şöyle buyurur: “Kötülüğün peşinden onu ortadan kaldıracak iyilik yap.”
وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنفِقُونَ “Ve onlara rızık olarak verdiklerimizden infak ederler.”
Ve bunlar, kendilerine rızık olarak verdiklerimizden hayır yolunda harcarlar.
55- وَإِذَا سَمِعُوا اللَّغْوَ أَعْرَضُوا عَنْهُ “Onlar, boş söz işittikleri zaman ondan yüz çevirirler.”
Onlar, boş söz işittiklerinde güzellikle ondan yüz çevirirler.
وَقَالُوا لَنَا أَعْمَالُنَا وَلَكُمْ أَعْمَالُكُمْ “Ve şöyle derler: Bizim işlerimiz bize,sizin işleriniz de size.”
سَلَامٌ عَلَيْكُمْ “Size selam olsun.”Ayrılırken selâm ile ayrılırlar.Veya muhatapların içinde bulundukları kötü hâlden dolayı onlara “Allah selâmet versin” şeklinde dua ederler.
لَا نَبْتَغِي الْجَاهِلِينَ “Biz cahilleri istemeyiz.”
“Biz kendini bilmezlerle sohbet etmeyiz, böyle bir sohbeti arzulamayız” derler.
56- إِنَّكَ لَا تَهْدِي مَنْ أَحْبَبْتَ “Sen sevdiğini hidayete eriştiremezsin.”
Sen sevdiğini İslama sokmaya güç yetiremezsin.
وَلَكِنَّ اللَّهَ يَهْدِي مَن يَشَاء “Lakin Allah dilediğine hidayet verir.”
Lakin Allah dilediğine hidayet eder ve onu İslâma dâhil kılar.
وَهُوَ أَعْلَمُ بِالْمُهْتَدِينَ “Ve O, hidayete girecek olanları en iyi bilendir.”
Allah buna ehil olanları en iyi bilendir.
Sebeb-i Nüzûl
Cumhura göre, ayet Ebu Talib hakkında inmiştir. Vefatına yakın Hz. Peygamber onun yanına vardı ve “amca, La ilâhe illallah de, Allah katında seni savunayım” dedi. Ebu Talib, “kardeşimin oğlu, biliyorum Sen doğru
bir insansın, lâkin “ölümü anında boyun eğdi” demelerinden hoşlanmam” cevabını verdi.
57- وَقَالُوا إِن نَّتَّبِعِ الْهُدَى مَعَكَ نُتَخَطَّفْ مِنْ أَرْضِنَا “Onlar, “Seninle beraber yol tutarsak, kendi yurdumuzdan koparılıp çıkarılırız” dediler.”
Sebeb-i Nüzûl
Ayet, Abdi Menaf oğullarından Hars Bin Osman hakkında indi. Hz. Peygamberin yanına gelip şöyle demişti: “Senin hak üzere olduğunu biliyoruz. Lakin biz bir avuç insanız, Sana tâbi olsak ve Arab müşriklere muhalefet etsek bizi diyarımızdan sürüp çıkarmalarından korkarız.”
Allahu Teâlâ, şöyle buyurarak cevap bildirdi:
أَوَلَمْ نُمَكِّن لَّهُمْ حَرَمًا آمِنًا “Biz onları emin bir hareme yerleştirmedikmi?”
Harem içinde yer alan Ka’be hürmetine, çevrede insanlar birbirini boğazlasa bile, Mekkede güven içinde yaşamakta idiler.
يُجْبَى إِلَيْهِ ثَمَرَاتُ كُلِّ شَيْءٍ رِزْقًا مِن لَّدُنَّا “Tarafımızdan bir rızık olarak,her türlü mahsul oraya sevk olunur.”Onlar putlara taptıkları hâlde Ka’be hürmetine durumları böyle ise, Ka’benin hürmetine ilave olarak tevhidin hürmetini de katarlarsa nasıl biz onları korkuya mübtela kılar, diyarlarından çıkartırız!?
وَلَكِنَّ أَكْثَرَهُمْ لَا يَعْلَمُونَ “Lakin onların çoğu bilmezler.”
Lakin onların çoğu cahildirler, bunu anlamazlar, bilmek için tefekkür etmezler.
Denildi ki: Onlardan çok azı düşünür ve bu rızkın Allahtan olduğunu bilir. Çoğu ise, bilmezler. Çünkü şayet bilseler, başkasından korkmazlardı.
Ama onlar Allahtan değil de insanlardan korkarlarsa, bu hâllerinden dolayı Allahın ceza vermesinden korkmaları gerekir. Ayetin devamı bunu anlatır:
58- وَكَمْ أَهْلَكْنَا مِن قَرْيَةٍ بَطِرَتْ مَعِيشَتَهَا “Biz, maişetleriyle şımarmışnice beldeyi helak ettik.”Onlar gibi güven içinde ve geçimi rahat olan, bundan dolayı şımaran nice belde insanlarını Allah helâk etti ve diyarlarını harabeye çevirdi.
فَتِلْكَ مَسَاكِنُهُمْ “İşte onların meskenleri!”
İşte şunlar onların ıpıssız meskenleri…
لَمْ تُسْكَن مِّن بَعْدِهِمْ إِلَّا قَلِيلًا “Kendilerinden sonra pek az oturuldu.”
Onların yaşadıkları yerlerde artık kimse yaşamıyor, ancak bir gün veya daha az olacak şekilde insanlar gelip geçiyor.Veya onların günahlarının uğursuzluğundan, onların helâkinden sonra o diyarlarda oturacak kimse kalmadı, dağılıp gittiler.
وَكُنَّا نَحْنُ الْوَارِثِينَ “Onlara varis olan Biz olduk.”
Çünkü yerlerinde onlar gibi tasarrufta bulunacak kimse kalmadı.
5ّ9- وَمَا كَانَ رَبُّكَ مُهْلِكَ الْقُرَى حَتَّى يَبْعَثَ فِي أُمِّهَا رَسُولًا يَتْلُو عَلَيْهِمْ آيَاتِنَا “Rabbin, beldelerin merkezî yerlerine, kendilerine âyetlerimizi okuyan bir elçi göndermedikçe oraları helâk edici değildir.”
Peygamberin ana yerleşim merkezlerinde gönderilmesi, oralarda yaşayanların daha zeki ve daha asil olmasındandır.Peygamberin gönderilmesi,
-Allahın onlara karşı delili olması,
-Ve onların mazeretleri kalmaması içindir.
وَمَا كُنَّا مُهْلِكِي الْقُرَى إِلَّا وَأَهْلُهَا ظَالِمُونَ “Ve biz, ahalisi zalim olmadıkça beldeleri helâk etmeyiz.”
Onlar,
-Peygamberleri yalanlayarak,
-Küfür içinde taşkınlıklar yaparak zulmettiklerinde helâk edildiler.
60- وَمَا أُوتِيتُم مِّن شَيْءٍ فَمَتَاعُ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَزِينَتُهَا “Size verilen her şey,dünya hayatının meta’ı ve zînetidir.”Size, dünyayı güzelleştiren şeylerden ne verilmişse, bunlar geçici dünya hayatınız süresince faydalanacağınız, kendilerini süs olarak kullanacağınız şeylerdir.
وَمَا عِندَ اللَّهِ خَيْرٌ وَأَبْقَى “Allah katında olan ise, daha hayırlı ve daha kalıcıdır.”
“Allah katında olan”dan murat, Allahın vereceği sevaptır. İşte bu,kendi zâtında geçici dünya menfaatlerinden çok daha hayırlıdır. Çünkü özel bir lezzettir ve mükemmel bir mutluluktur. Ebedî olduğu için de daha devamlıdır.[1>
أَفَلَا تَعْقِلُونَ “Hâlâ aklınızı kullanmaz mısınız?”
Aklınızı kullanmıyor musunuz ki, ednâ (değersiz) olanı hayırlı olanla değiştiriyorsunuz?
[1> Allahın vereceği sevap bizâtihi hayırdır. Geçici dünya malı ve zînetine göre “daha hayırlıdır” denilmesi, “okyanus dereden daha büyüktür” denilmesi gibi bir manayı ifade eder. Çünkü, ebedî ve daimi olanla, geçici ve fanî olan kıyasa girmez.
61- أَفَمَن وَعَدْنَاهُ وَعْدًا حَسَنًا فَهُوَ لَاقِيهِ كَمَن مَّتَّعْنَاهُ مَتَاعَ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا ثُمَّ هُوَ يَوْمَ الْقِيَامَةِ مِنَ الْمُحْضَرِينَ “Kendisine güzel bir vaadde bulunduğumuz ve o vaad edilen şeye kavuşacak olan kimse, dünya hayatının menfaatlerinden yararlandırdığımız, sonra da kıyamet günü (hesaba çekilmek için) huzura getirilecek kimse gibi midir?”
Güzel vaadden murat, cennettir. Çünkü vaadin güzelliği, vaad edilenin güzelliğiyledir.
Allah vaadinde hulfetmiyeceği için o kimse bu vaad edilen cennete hiç şüphe yok kavuşacaktır. Bunun katiliğini ifade için atıf, sebebiyet manası veren فَ “fe” ile yapılmıştır.
Dünya hayatının menfaatleri,
-Elemlerle karışık,
-Yorgunluklarla bulanık,
-Geçici olması sebebiyle, sonu hep pişmanlıktır.
Dünyada keyfine göre yaşayan bu kimse, sonra kıyamet günü hesaba çekilmek veya azaba sevkedilmek için kayıtlı– kelepçeli olarak huzurumuza getirilecektir.Bu ayet, önceki ayetin bir neticesi gibi olduğundan فَ “fe” ile ona atfedilmiştir.[1>
62- وَيَوْمَ يُنَادِيهِمْ فَيَقُولُ أَيْنَ شُرَكَائِيَ الَّذِينَ كُنتُمْ تَزْعُمُونَ “O gün (Allah) onlara nida ile ‘Benim ortaklarım olduklarını iddia ettikleriniz hani nerede?’ diyecektir.”Bu ayet, bir önceki ayette geçen “kıyamet günü” ifadesine atfedilmiştir.
Veya “şu günü hatırla” tarzında yeni bir cümledir.
63- قَالَ الَّذِينَ حَقَّ عَلَيْهِمُ الْقَوْلُ “Haklarında azap hükmü gerçekleşenler şöyle dediler.’’[2>
Bundan murat, “Rabbinin, ‘Andolsun ki cinlerden ve insanlardan cehennemi dolduracağım’ sözü tamam oldu.” (Hûd, 119) ayetinde ve vaîd ayetlerinde anlatılan durumdur. Bu sözün muktezası sabit olmuş, gereği meydana gelmiştir.
رَبَّنَا هَؤُلَاء الَّذِينَ أَغْوَيْنَا “Ey Rabbimiz! İşte şunlar bizim azdırdıklarımızdır.”
أَغْوَيْنَاهُمْ كَمَا غَوَيْنَا “Kendimiz azdığımız gibi onları da azdırdık.”
تَبَرَّأْنَا إِلَيْكَ “Onların suçlarından beri olduğumuzu sana arzederiz.”
مَا كَانُوا إِيَّانَا يَعْبُدُونَ “Onlar bize tapmıyorlardı.”
Onlar bize tapmıyorlardı, ancak kendi hevâ’larına ibadet ediyorlardı.
64- وَقِيلَ ادْعُوا شُرَكَاءكُمْ “Onlara, “Haydi şeriklerinizi çağırın!”denildi.’’[3>
فَدَعَوْهُمْ “Onlar da çağırdılar.”
فَدَعَوْهُمْ فَلَمْ “Fakat şerikleri onlara cevap vermedi.”
Onlar, şaşkınlık içinde şerik kabul ettiklerini çağırırlar. Ama o şerikler, icabetten ve yardım etmekten aczleri dolayısıyla cevap veremezler.
يَسْتَجِيبُوا لَهُمْ “Ve azabı gördüler.”
وَرَأَوُا الْعَذَابَ لَوْ أَنَّهُمْ كَانُوا يَهْتَدُونَ “Keşke onlar doğru yola gelselerdi.”
Azabı gördüklerinde “ah keşke hidayet üzere olsaydık” diye temenni ederler.
Veya “ne olurdu, dünyada iken doğru yol üzere olsalardı!”
Veya “ah, şu azabı def etmeye bir yol bulsalardı…”
65- وَيَوْمَ يُنَادِيهِمْ فَيَقُولُ مَاذَا أَجَبْتُمُ الْمُرْسَلِينَ “O gün Allah onlara seslenip “Peygamberlere ne cevap verdiniz?” der.”Bu, üstteki altmış ikinci ayete atfedilmiştir. Allahu Teâlâ önce kendisine şirk koşulmasından sormuş, sonra da peygamberleri yalanlamalarını sorgulamıştır.
66- فَعَمِيَتْ عَلَيْهِمُ الْأَنبَاء يَوْمَئِذٍ “O gün onlara karşı bütün haberler kapanmıştır.”
O gün haberler kendilerine kör gibi olmuştur, o haberler onlara bir türlü ulaşamaz. Bununla, “onlar bütün haberlere karşı kör oldular, kendilerine hiçbir yerden haber gelmedi” manası kastedilmiştir. Lakin onların çaresizliğini daha kuvvetli anlatmak için böyle ifade edilmiştir. Bunda şöyle bir delâlet de vardır:
Zihin, böyle meselelerde ancak hariçten gelenlerle işlem yapar. Hariçten bir haber olmayınca, zihin onunla alakalı bir fonksiyon icra edemez.
“Haberlerden” murat, Peygamberlere verdikleri cevaplardır veya hem onu hem de diğerlerini içine alan haberlerdir.
Peygamberler bile böyle dehşetli bir günün hesabında cevap verirken zorlanıp durumu Allahın ilmine havale ederlerken, ümmetlerinden olup da dalalette gidenlerin hâli nice olur, kıyas edebilirsin!
فَهُمْ لَا يَتَسَاءلُونَ “Artık birbirlerine de soramazlar.”
Hem durumun dehşetinden, hem de onların da kendileri gibi aciz olduklarını bildiklerinden birbirlerine de cevabı soramazlar.
67- فَأَمَّا مَن تَابَ وَآمَنَ وَعَمِلَ صَالِحًا فَعَسَى أَن يَكُونَ مِنَ الْمُفْلِحِينَ “Artık kim tevbe ederek, iman edip iyi işler yaparsa, ümit edilir ki o, kurtuluşa erenlerdendir.”
Ama her kim şirkten dönse, iman ve salih ameli cem etse, felaha erer.
“Ümit edilir ki” ifadesi Allaha nisbet edildiğinde katiyet bildirir. Böyle bir üslûb, büyük zâtların âdet edindikleri bir ifade tarzıdır.
“Ümid edilir ki” ifadesi tevbe edene nisbet edildiğinde ise gerçek anlamında kullanılmış olur. Tevbe eden kimse, felah bulmayı ümit eder bir hâlde olmalıdır.
68- وَرَبُّكَ يَخْلُقُ مَا يَشَاء وَيَخْتَارُ “Rabbin, dilediğini yaratır ve seçer.”Allahın herhangi bir şeyi yapmasını zorunlu kılacak bir güç olmadığı gibi, yaptığını engelleyecek bir şey de yoktur.
مَا كَانَ لَهُمُ الْخِيَرَةُ “Onların seçim hakkı yoktur.”
Ayetin zahiri, insanlardan irade kuvvetini tamamen nefyetmektedir. Tahkik edildiğinde de durumun böyle olduğu anlaşılır. Çünkü kulların iradesi, Allahın tercihiyle yaratılmış olup bir kısım sebeplere bağlıdır. İnsanların ise, bu sebeplerde bir iradesi söz konusu değildir.[4>
Denildi ki: Ayetten murat, mahlûkattan hiçbirinin Allaha “şu şöyle olsun” diye bir dayatması olamadığını bildirmektir. Ayetin “Bu Kur’an, iki şehrin birinden bir büyük adama indirilseydi ya!” (Zuhruf, 31) demeleri üzerine indiği rivayeti de bu manayı te’yid eder.
Denildi ki: Ayetin bu kısmı, öncekinin devamı olup, buradaki “Ma” edatı nefiy için değil, mevsul olarak gelmiştir. Yani, “Allah her ne dilerse yaratır ve her ne şey onlar için daha hayırlı ise onu seçer.”
سُبْحَانَ اللَّهِ “Allah, münezzehtir.”Bu ifade, Allahı tenzihtir. Hiç kimse yaratmada O’na hissedar olamaz, O’na müdahale edemez. Hiçbir irade, O’nun seçimine karışamaz.
وَتَعَالَى عَمَّا يُشْرِكُونَ “Ve onların ortak koştuklarından şanı yücedir.”
Allah, onların şerik kılmasından veya şerik kıldıkları şeylerle beraber olmaktan yücedir.
69- وَرَبُّكَ يَعْلَمُ مَا تُكِنُّ صُدُورُهُمْ وَمَا يُعْلِنُونَ “Rabbin, onların sinelerinde gizlediklerini de, açığa vurduklarını da bilir.”Senin Rabbin, peygambere düşmanlık ve kin gibi onların içinden geçenleri bilir. Onu tenkid etmek gibi açığa vurduklarını da bilir.
70- وَهُوَ اللَّهُ “O, Allah’tır.”O, ibadete layık olan Allahtır.
لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ “O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur.”
İbadete, O’ndan başka layık olan yoktur.
لَهُ الْحَمْدُ فِي الْأُولَى وَالْآخِرَةِ “Başta da sonda da hamd O’na mahsustur.”
Çünkü hem şimdiki, hem de ilerde gelecek olan nimetlerin sahibi O’dur. Mü’minler dünyada O’nun nimetlerine hamdettikleri gibi, lütfundan dolayı sevinerek ve hamdetmekten lezzet alarak, ahirette de “Bizden üzüntüyü gideren Allah’a hamdolsun.” (Fatır, 34) ve “O Allaha hamdolsun ki bize olan vaadini gerçekleştirdi ve bizi arza varis kıldı. Cennette istediğimiz yerde oturuyoruz.” (Zümer, 74) ifadeleriyle yine hamd edeceklerdir.
وَلَهُ الْحُكْمُ “Hüküm yalnızca O’nundur.”Her şeyde nâfiz olan hüküm O’nundur.
وَإِلَيْهِ تُرْجَعُونَ “Ve siz O’na döndürüleceksiniz.”
Öldükten sonra diriltilerek O’na döndürüleceksiniz.
71- قُلْ أَرَأَيْتُمْ إِن جَعَلَ اللَّهُ عَلَيْكُمُ اللَّيْلَ سَرْمَدًا إِلَى يَوْمِ الْقِيَامَةِ مَنْ إِلَهٌ غَيْرُ اللَّهِ يَأْتِيكُم بِضِيَاء “De ki: Haber verin bakayım, eğer Allah üzerinizde geceyi tâ kıyamet gününe kadar aralıksız devam ettirse, Allah’tan başka size bir ziya getirecek ilah kimdir?”Allah güneşi yerin altında tutarak veya kaybolduğu ufuk etrafında hareket ettirerek kıyamete kadar daimî gece yapsa, size kim bir ziya getirir?“Allahtan başka ilah” ifadesi onların zannına göre kullanılmıştır. Çünkü onlar O’ndan başka ilah olduğunu iddia ediyorlardı.
أَفَلَا تَسْمَعُونَ “Hâlâ işitmez misiniz?”Düşünerek ve basiretle işitmez misiniz?
72- قُلْ أَرَأَيْتُمْ إِن جَعَلَ اللَّهُ عَلَيْكُمُ النَّهَارَ سَرْمَدًا إِلَى يَوْمِ الْقِيَامَةِ مَنْ إِلَهٌ غَيْرُ اللَّهِ يَأْتِيكُم بِلَيْلٍ تَسْكُنُونَ فِيهِ “De ki: Haber verin bakayım, eğer Allah üzerinizde gündüzü ta kıyamet gününe kadar aralıksız devam ettirse, Allah’tan başka size istirahat edeceğiniz bir geceyi getirecek ilah kimdir?”
أَفَلَا تُبْصِرُونَ “Hâlâ görmez misiniz?”Allah güneşi semanın ortasında tutarak veya ufkun üzerindeki yörüngesinde hareket ettirerek kıyamet gününe kadar daima gündüz yapsa meşguliyet yorgunluklarından dinlenmeniz için Allahtan başka hangi ilah size geceyi getirir?
Ayette önce “kim size bir ziya getirir?” denildi. Burada ise sadece “kim size bir gece getirir?” denilmek yerine “istirahat edeceğiniz bir gece” denildi. Bunda şöyle bir incelik vardır: Çünkü ziya zâtında bir nimettir, bizâhiti istenilir. Ama gece öyle değildir.
Keza, ziyanın faydaları, gecenin faydalarından daha çoktur. Bundan dolayı ziya nimetinden bahsedildikten sonra “Hâlâ işitmez misiniz?” denildi. Gece nimetinden sonra ise, “Hâlâ görmez misiniz?” denildi. Çünkü aklın işitmekten olan istifadesi, görmekten gelen istifadesinden daha fazladır.
73- وَمِن رَّحْمَتِهِ جَعَلَ لَكُمُ اللَّيْلَ وَالنَّهَارَ لِتَسْكُنُوا فِيهِ وَلِتَبْتَغُوا مِن فَضْلِهِ “Rahmetinden dolayı, Allah geceyi ve gündüzü hem dinlenmeniz hem de O’nun lütfundan rızkınızı aramanız için var etti.”İnsan, gecede istirahat eder, gündüzde ise çeşitli işler yapar.
وَلَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ “Ve ola ki şükredersiniz.”
Allahın size bunları vermesi, bu husustaki ilâhî nimetleri bilip onlara şükretmeniz içindir.
74- وَيَوْمَ يُنَادِيهِمْ فَيَقُولُ أَيْنَ شُرَكَائِيَ الَّذِينَ كُنتُمْ تَزْعُمُونَ “O gün Allah onları çağırarak, “Benim ortaklarım olduklarını iddia ettikleriniz, hani nerede?” diyecektir.”
Bu ibare, altmış ikinci ayette de geçmişti. Burada tekrarı, onların şirklerini tekrar be tekrar başlarına vurarak en ziyade Allahın gadabını celbeden şeyin O’na ortak koşmak olduğunu hissettirmektir.
Veya birinci ibare onların görüşlerinin bozukluğunu anlatmak, ikincisi ise bu görüşün bir senede dayanmayıp ancak bir arzu ve hevâ’dan çıktığını beyan etmektir.
75- وَنَزَعْنَا مِن كُلِّ أُمَّةٍ شَهِيدًا “Her ümmetten bir şahit çıkarırız.”
Her ümmetten çıkarılacak şâhit, o ümmete gönderilen peygamberdir. Peygamber, onların ne hâlde bulunduklarına şehâdet eder.
فَقُلْنَا هَاتُوا بُرْهَانَكُمْ “Ve (kâfirlere) “Kesin delilinizi getirin” deriz.”
Bulunduğunuz dininizin sıhhatine dair delilinizi getirin bakalım.
فَعَلِمُوا أَنَّ الْحَقَّ لِلَّهِ “Onlar da gerçeğin Allah’a ait olduğunu bilirler.”
O zaman ulûhiyette hakkın sadece Allaha ait olduğunu, hiçbir şeyin O’na şerik olmadığını bilirler.
وَضَلَّ عَنْهُم مَّا كَانُوا يَفْتَرُونَ “Ve uydurdukları şeyler kaybolup gitmişlerdir.”
Ve Allaha şerik olarak uydurdukları batıl ilahların hepsi onlardan kaybolup gider.
[1> Önceki ayette dünya hayatının gelip geçiciliği, ahiret sevabının ise daha hayırlı ve daimi olduğu anlatılmıştı. İşte, durum böyle olunca, ilerde kendisine cennet verilecek olan kimse, elbette ve elbette şu dünya hayatında refah içinde yaşamakla beraber diğer âlemde azap görecek olan kimseye kıyas edilemez. Bu kimse şu hayatta çileler çekse bile, madem önünde daimi bir mükâfat, bitmez bir saadet var, o çileleri hoş karşılamalıdır.
[2> Öyle anlaşılıyor ki, bu ilâhî hitap, insanlardan ve ruhanî varlıklardan putlaş tırılanlara yapılacaktır. Her ne kadar bu açıktan ifade edilmemiş olsa da, ayetin devamından böyle olduğu görülmektedir.
[3> Buradaki hitap ise, bazı insanları ve ruhanî varlıkları putlaştırılanlaradır.
[4>Bu ifadeler, insanın fiillerinde tamamen kaderin mahkûmu olduğu şeklinde anlaşılmamalıdır. İnsan, var olup olmama, cinsiyet, huy, saçının rengi gibi şeyleri seçemez, ama kendi yaptığı fiillerde tercih hakkına sahiptir. Yürümeyi yaratan Allahu Teâlâdır, ama camiye veya meyhaneye gitmeyi isteyen insanın iradesidir.
76- إِنَّ قَارُونَ كَانَ مِن قَوْمِ مُوسَى “Karun, Musa’nın kavminden idi.”Karun, Hz. Musa’nın amcaoğlu olup O’na inananlardan idi.
فَبَغَى عَلَيْهِمْ “Onlara karşı taşkınlık etmişti.”
Onlara üstünlük tasladı, onların emri altında olmalarını istedi.
Veya onların üzerinde kibirlendi. Veya onlara zulmetti.
Denildi ki: Karunun bu durumu, Firavunun onu İsrailoğullarına idareci yaptığında oldu.
Veya bundan murat onun hasedidir. Rivayete göre Karun Hz. Musa’ya şöyle demişti: “Sana risalet verildi, Haruna da âlimlik. Ben ise bir şey değilim. Ne zamana kadar sabredeceğim?”
Hz. Musa ona şöyle cevap verdi: “Bu, Allahın işi, böyle takdir etmiş.”
وَآتَيْنَاهُ مِنَ الْكُنُوزِ مَا إِنَّ مَفَاتِحَهُ لَتَنُوءُ بِالْعُصْبَةِ أُولِي الْقُوَّةِ “Biz ona öyle hazineler vermiştik ki, anahtarlarını güçlü kuvvetli bir topluluk zor taşırdı.”
Ayet metnindeki “mefatih” kelimesi hem anahtar hem de hazineleri ifade edebilir. Birinciye göre O’nun hazinelerinin anahtarlarını güçlü – kuvvetli topluluğun taşıdığı anlaşılır. İkinciye göre ise, hazinelerini güçlü kuvvetli bir topluluğun taşıdığı anlaşılır.
إِذْ قَالَ لَهُ قَوْمُهُ “Kavmi ona demişti ki:”
لَا تَفْرَحْ “Şımarma!”
Dünya ile şımarmak mutlak olarak kınanmıştır. Çünkü böyle bir şımarma,
-Dünyayı sevmenin,
-Ona razı olmanın,
-Geçici olmasından gafletin bir neticesidir. Onda olan lezzetlerin geçici olduğunu bilmek ise, üzülmeyi icab ettirir. Bunun içindir ki Allahu Teâlâ şöyle buyurdu:
“Ta ki elinizden çıkana üzülmeyesiniz ve Onun size verdikleriyle şımarmayasınız.” (Hadîd, 23)
Ayetin devamı, şımarmanın yasaklanmasını Allahın muhabbetine mani olması yönünden açıklayıp şöyle bildirdi:
إِنَّ اللَّهَ لَا يُحِبُّ الْفَرِحِينَ “Çünkü Allah şımaranları sevmez.”Çünkü Allah, dünyanın geçici yaldızlarıyla şımaranları sevmez.
77- وَابْتَغِ فِيمَا آتَاكَ اللَّهُ الدَّارَ الْآخِرَةَ “Allah’ın sana verdiği şeylerde ahiret yurdunu ara.”
Allahın sana vermiş olduğu zenginliği, sana ahireti kazandıracak şeylerde sarfederek ahiret yurdu için harca. Çünkü zenginlikten maksat, ahireti kazandırmak olmalıdır.
وَلَا تَنسَ نَصِيبَكَ مِنَ الدُّنْيَا “Dünyadan da nasibini unutma.”
Dünyadan nasip, onunla ahireti kazanmaktır. Ayrıca, dünyadan kişinin kendisine yetecek kadarını almasıdır.
وَأَحْسِن كَمَا أَحْسَنَ اللَّهُ إِلَيْكَ “Allah sana ihsanda bulunduğu gibi sende ihsanda bulun.”
Allah sana verdiği nimetlerle ihsanda bulunduğu gibi, sen de Allahın kullarına iyilik yap.
Denildi ki: Allah sana nimetle ihsanda bulunduğu gibi, sen de şükür ve taat ile iyilikte bulun.
وَلَا تَبْغِ الْفَسَادَ فِي الْأَرْضِ “Ve yeryüzünde bozgunculuk arama.”
Zulüm ve haksızlığa yol açacak bir emir vererek arzda fesat arzulama.
Bu, Karunun işlemiş olduğu zulüm ve haksızlıktan sakındırmadır.
إِنَّ اللَّهَ لَا يُحِبُّ الْمُفْسِدِينَ “Çünkü Allah, bozguncuları sevmez.”
Allah, kötü fiillerinden dolayı bozguncuları sevmez.
78- قَالَ إِنَّمَا أُوتِيتُهُ عَلَى عِلْمٍ عِندِي “Kârûn, “Bunlar bana bendeki bir ilimden dolayı verilmiştir” dedi.”Dedi ki: Ben, bende olan ilimle insanlara üstün kılındım, bununla onların fevkinde makam ve mala kavuştum.
“Onda olan ilim”,
-Tevrat olabilir. İçlerinde Tevratı en iyi bilen idi.
-Kimya ilmi olabilir.
-Ticaret ve kazanç ilmi olabilir.
-Denildi ki: Yusufun hazinelerinin bilgisine sahipti.
أَوَلَمْ يَعْلَمْ أَنَّ اللَّهَ قَدْ أَهْلَكَ مِن قَبْلِهِ مِنَ القُرُونِ مَنْ هُوَ أَشَدُّ مِنْهُ قُوَّةً وَأَكْثَرُ جَمْعًا “O, Allah’ın kendinden önceki devirlerde, ondan daha kuvvetli
ve daha çok mal biriktirmiş kimseleri helâk etmiş olduğunu bilmedi mi?”
Karun, bu gerçeği aslında Tevrat’ta okumasına ve tarihî menkıbeleri anlatanlardan duymasına rağmen kuvvetiyle ve malının çok olmasıyla aldanmıştı. Ayet, onun bu hâline karşı bir taaccüptür ve halini kınamaktır.Veya bu ilmin kendisinden nefyi ile ilim iddiasına ve bununla büyüklük taslamasına bir reddir. Yani, “Bunu bilmedikten sonra, iddia ettiği gibi kendisini helâk olanların maruz kaldığı hâllerden koruyacak bir ilmi mi var?”
وَلَا يُسْأَلُ عَن ذُنُوبِهِمُ الْمُجْرِمُونَ “Mücrimlerden günahları sorulmaz.”
Buradaki sualden murat, öğrenmek amacıyla onların günahlarından sorulmamasıdır. Çünkü Allahu Teâlâ, onların günahlarına muttalidir.Veya ayıplama tarzında sorulmayacaklardır. Çünkü buna lüzum kalmadan, günahları sebebiyle ansızın cezalandırılacaklardır.Sanki Allahu Teâlâ, önceki devirlerde kendisinden daha kuvvetli ve daha zengin olanların helakini zikrederek Karunu tehdit edince, onun Allahın onlara has kıldığı cezalara muttali olmadığını, Allahın ise mücrimlerin bütün günahlarına muttali olduğunu ve hiç şüphesiz buna göre ceza vereceğini bildirerek te’kidde bulundu.
79- فَخَرَجَ عَلَى قَوْمِهِ فِي زِينَتِهِ “Derken Karun, ihtişam içinde kavminin karşısına çıktı.”
قَالَ الَّذِينَ يُرِيدُونَ الْحَيَاةَ الدُّنيَا يَا لَيْتَ لَنَا مِثْلَ مَا أُوتِيَ قَارُونُ “Dünya hayatını arzulayanlar şöyle dediler: Keşke Karun’a verilenin benzeri bizim de olsaydı.”
Hasedden sakınmak için bizzat onun malını değil, benzerini temenni ettiler.
إِنَّهُ لَذُو حَظٍّ عَظِيمٍ “Gerçekten o, çok büyük devlet sahibidir.”
“Onun dünyadan çok büyük bir payı var” dediler.
80- وَقَالَ الَّذِينَ أُوتُوا الْعِلْمَ “Kendilerine ilim verilmiş olanlar ise, şöyle dediler:”
Ahiretin hâllerini bilenler, Karun gibi servete kavuşmayı temennî edenlere şöyle dediler:
وَيْلَكُمْ “Yazıklar olsun size!”
“Veyl” ifadesi, razı olunmayan şeylerden sakındırmak için kullanılır.
ثَوَابُ اللَّهِ خَيْرٌ لِّمَنْ آمَنَ وَعَمِلَ صَالِحًا “İman edip salih amel yapanlar için Allah’ın sevabı daha hayırlıdır.”Allahın ahirette vereceği karşılık, Karuna verilenden, hatta dünya ve içindekilerden daha hayırlıdır.
وَلَا يُلَقَّاهَا إِلَّا الصَّابِرُونَ “Ona, ancak sabredenler kavuşurlar.”
Böyle bir karşılığa, ancak taatte ve günahlardan kaçınmada sabredenler nâil olurlar.
81- فَخَسَفْنَا بِهِ وَبِدَارِهِ الْأَرْضَ “Derken, onu da, sarayını da yerin dibine geçirdik.”
Rivayete göre, Karun her zaman Hz. Musayı incitir, O ise yakınlığından dolayı durumunu idare ederdi. Derken zekât hükmü bildirildi. Karun malının binde birini vermeyi kabul etti. Ama hesaplayınca çıkan miktar kendisine çok geldi.İsrailoğulları O’nu terk etsinler diye, Hz. Musa’yı onların nazarında küçük düşürecek bir plan yaptı. “Musa benimle ilişkiye girdi” demesi için fahişe bir kadını ayarladı.
Bayram günü Hz. Musa insanlara hitap etmek üzere ayağa kalktı. Şöyle konuştu: “Hırsızlık yapanın elini keseriz. Bekâr olarak zina yapana sopa cezası uygularız. Evli olarak zina yapanı ise recmederiz.”
Bunun üzerine Karun “Sen de bu hükümlere dâhil misin?” diye sordu.
Hz. Musa “evet, dâhilim” dedi.
Karun, “İsrailoğulları Senin falan kadınla ilişkin olduğunu iddia ediyorlar!” dedi.
Bu söz üzerine o kadın getirildi. Hz. Musa ondan Allah hakkı için doğru söylemesini istedi. Kadın, bir ücret karşılığında böyle iftira etmesi için Karun tarafından tutulduğunu anlattı. Hz. Musa, gerçeğin anlaşılması üzerine secdeye vardı, Karunun helâki için Allaha yalvardı.
Allahu Teâlâ, “yere dilediğini emret” diye O’na vahyetti. Hz. Musa da “ey arz! Onu içine al!” dedi. Arz onu dizlerine kadar içine aldı. Hz. Musa “onu içine al” dedi. Arz, Karunun vücudunun yarısını içine aldı. Sonra Hz. Musa “Onu içine al!” dedi, arz Karunu boynuna kadar içine aldı. Sonra Hz. Musa tekrar “onu içine al” deyince, arz Karunu tümüyle içine aldı. Bütün bu merhalelerde Karun Hz. Musaya yalvarıyordu. Ama Hz. Musa ona acımadı.
Allahu Teâlâ O’na vahyen şöyle bildirdi: “Ne kadar katısın ki, defalarca Senden merhamet istedi, ama Sen ona merhamet etmedin! İzzetime ve celâlime yemin ederim ki, bir kere bana dua etseydi, kendisine icabet ederdim.”
Bu olaydan sonra İsrailoğullarından “mirasına konmak için böyle yaptı” diyenler olunca Hz. Musa Allaha dua etti, bu dua neticesinde Allah O’nun sarayını ve mallarını yerin dibine geçirdi.
فَمَا كَانَ لَهُ مِن فِئَةٍ يَنصُرُونَهُ مِن دُونِ اللَّهِ “Allah’a karşı ona yardım edebilecek adamları da yoktu.”
وَمَا كَانَ مِنَ المُنتَصِرِينَ “Kendisini savunup kurtarabileceklerden de değildi!”
82- وَأَصْبَحَ الَّذِينَ تَمَنَّوْا مَكَانَهُ بِالْأَمْسِ يَقُولُونَ “Daha dün onun yerinde olmayı arzu edenler şöyle demeye başladılar.”
وَيْكَأَنَّ اللَّهَ يَبْسُطُ الرِّزْقَ لِمَن يَشَاء مِنْ عِبَادِهِ وَيَقْدِرُ “Vay! Demek ki Allah,kullarından dilediği kimselere rızkı bol verir ve kısarmış.”
Demek ki Allah meşietine göre rızkı bol veriyor, veya daraltıyormuş, yoksa bu durum bol vermeyi gerektiren bir itibar veya daraltmayı gerektiren düşük bir hâlden değilmiş.
لَوْلَا أَن مَّنَّ اللَّهُ عَلَيْنَا لَخَسَفَ بِنَا “Allah, bize lütfetmiş olmasaydı, bizi de yerin dibine geçirirdi.”
Bizim de öyle malımız olsa, Karunun akıbetine biz de maruz kalırdık. Allah bizi de yerin dibine geçirirdi. Demek ki, bize verilmemesi bir nimet imiş.
وَيْكَأَنَّهُ لَا يُفْلِحُ الْكَافِرُونَ “Vay! Demek ki kâfirler iflah olmayacak.”
Ayette “kâfirlerden” murat küfran-ı nimette bulunan nankörler veya Peygamberleri ve kendilerine vaat edilen ahiret sevabını yalanlayanlar da olabilir.
83- تِلْكَ الدَّارُ الْآخِرَةُ نَجْعَلُهَا لِلَّذِينَ لَا يُرِيدُونَ عُلُوًّا فِي الْأَرْضِ وَلَا فَسَادًا “İşte şu ahiret yurdu! Biz onu yeryüzünde büyüklenmeyi ve bozgunculuğu istemeyen kimselere veririz.”
Ayetteki “işte şu” ifadesi bir tazim işaretidir. Sanki şöyle demiştir: Haberini işittiğin ve vasfı sana ulaşan şu ahiret yurdu…
İşte biz onu, Firavun ve Karunun yaptığı gibi insanlara zorla hükmetmeye çalışan ve zulmedenlere değil, onların aksine hareket edenlere nasip edeceğiz.
وَالْعَاقِبَةُ لِلْمُتَّقِينَ “Akıbet, müttakilerindir.”
Güzel akıbet, Allahın razı olmadığı şeylerden sakınan kimseler içindir.
84- مَن جَاء بِالْحَسَنَةِ فَلَهُ خَيْرٌ مِّنْهَا “Kim bir iyilikle gelirse, ona bundan daha hayırlısı vardır.”Kim iyilikle gelirse, ona zât, miktar ve vasıf olarak daha hayırlısı vardır.
وَمَن جَاء بِالسَّيِّئَةِ فَلَا يُجْزَى الَّذِينَ عَمِلُوا السَّيِّئَاتِ إِلَّا مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ “Kim de kötülükle gelirse, bilsin ki, kötülük işleyenler ancak yapmakta olduklarının cezasına çarptırılırlar.”
Ayette “kim de kötülükle gelirse” denildikten sonra “onlara..” denilebileceği halde “kötülük işleyenlere…” denilmesinde, kötülüğün kendilerine nisbetinin tekrarlanmasıyla, onların hâllerini ayıplamak vardır. “Onlara yaptıklarının misli vardır” yerine “ancak yapmakta olduklarının cezasına çarptırılırlar” denilmesi, kendilerine verilecek cezayı ifade etmede daha etkili bir anlatımdır.
85- إِنَّ الَّذِي فَرَضَ عَلَيْكَ الْقُرْآنَ لَرَادُّكَ إِلَى مَعَادٍ “Kur’an’ı sana farz kılan (Allah), şüphesiz seni dönülecek bir yere döndürecektir.”
Sana Kur’anı okumayı ve tebliği ve onda olanlarla ameli vacip kılan Allah, elbette Seni, Sana vaat etmiş olduğu makam-ı mahmuda vardıracaktır.
Veya bundan murat, Hz. Peygamberin tekrar Mekkeye döndürülmesini vaat etmektir. Nitekim, Mekkenin fethi gününde bu vaat gerçekleşmiştir.
Allah, akıbetin müttakiler için olduğunu bildirdi ve bunu iyilik yapanlara daha güzeliyle iyilik, kötülük yapanlara da benzeri bir kötülük vaadiyle te’kid etti. Devamında da Hz. Peygambere dünya ve ahirette güzel akıbet vaadinde bulundu.
Sebeb-i Nüzûl
Rivayete göre Hz. Peygamber (asm) hicret esnasında Cuhfe denilen yere ulaştığında kendisinin ve ecdadının doğduğu Mekkeye özlem duydu, bunun üzerine bu ayet nazil oldu.
قُل رَّبِّي أَعْلَمُ مَن جَاء بِالْهُدَى وَمَنْ هُوَ فِي ضَلَالٍ مُّبِينٍ “De ki: Rabbim hidayetle geleni ve apaçık bir dalalet içinde olanı en iyi bilendir.”
Kimin sevaba ve yardıma layık olduğunu en iyi bilir
Apaçık bir dalâlette olup ta azabı ve zilleti hak edeni de bilir.
Bundan murat, Hz. Peygamber ve müşriklerdir. Ayetin bu kısmı, önceki ayette yer alan vaadin takriridir. Bundan sonraki ayet de öyledir:
86- وَمَا كُنتَ تَرْجُو أَن يُلْقَى إِلَيْكَ الْكِتَابُ “Sen, sana kitap vahyolunacağını ummuyordun.”
Sen, nasıl ki Sana Kitabın vahyedilmesini hiç ummazken Kitabı Sana indirdi. Onun gibi, vatanın olan Mekkeye de Seni geri döndürecektir.
إِلَّا رَحْمَةً مِّن رَّبِّكَ “Bu ancak Rabbinden bir rahmettir.”
Allahın Sana Kitabı vermesi, Rabbinden bir rahmettir.
Şöyle de mana verilebilir: “Allah Kitabı Sana ancak bir rahmet olarak verdi.”
فَلَا تَكُونَنَّ ظَهِيرًا لِّلْكَافِرِينَ “O halde sakın kâfirlere arka çıkma!”
Onlara mudara yaparak, kendilerine tahammül ederek ve taleplerini yerine getirerek sakın sakın kâfirlere arka çıkma!
87- وَلَا يَصُدُّنَّكَ عَنْ آيَاتِ اللَّهِ بَعْدَ إِذْ أُنزِلَتْ إِلَيْكَ “Allah’ın âyetleri sana indirildikten sonra, sakın onlar seni bu âyetlerden alıkoymasınlar.”
Sakın sakın onlar Seni Allahın ayetlerini okumaktan ve uygulamaktan alıkoymasınlar.
وَادْعُ إِلَى رَبِّكَ “Rabbine davet et.”
Sen Rabbinin ibadetine ve tevhidine davet et.
وَلَا تَكُونَنَّ مِنَ الْمُشْرِكِينَ “Ve sakın müşriklerden olma!”
Onlara yardım ile sakın müşriklerden olma.
88- وَلَا تَدْعُ مَعَ اللَّهِ إِلَهًا آخَرَ “Allah ile beraber başka bir ilâh çağırma.”Bu ve bundan önceki ayet tehyiç kabilindendir.[1>
Aynı zamanda bu ifadeler, müşriklerin tolerans ve yardım beklentilerini kesmek içindir.
لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ “O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur.”
كُلُّ شَيْءٍ هَالِكٌ إِلَّا وَجْهَهُ “O’na bakan cihet dışında, her şey helak olucudur.”
Onun zâtı dışında her şey helâk olucudur. Onun dışında olanlar mümkindir, helâke mahkûmdur. Hadd-i zâtında madumdur.
لَهُ الْحُكْمُ “Hüküm yalnızca O’nundur.”
Mahlukatta nafiz hüküm O’nundur.
وَإِلَيْهِ تُرْجَعُونَ “Ve O’na döndürüleceksiniz.”
Hak ettiğinizi görmek üzere O’na döndürüleceksiniz.
Hz. Peygamber şöyle buyurur:
“Her kim Kasas sûresini okusa, Hz. Musayı tasdik eden ve yalanlayanlar sayısınca mükâfat alır. Göklerde ve yerde ne kadar melek varsa, bunların hepsi kıyamet gününde o kimsenin sadık olduğuna şahitlik yapar.”
[1>Yani, Hz. Peygamberin bunları yapması zâten söz konusu olamaz. Ama böyle ifade edilmesi, ümmete bir ders ve irşaddır. “Sakın sakın böyle yapmayın” mesajını vermektedir.
Yazar:
Prof.Dr. Şadi Eren