Neler yeni

Welcome to Cidar - Hak Yolunda... Hak üzere...

Forumumuza hoş geldiniz, burada birçok faydalı içerik ve aktif bir topluluk sizi bekliyor, ancak tüm özelliklerden yararlanabilmek ve paylaşımlara katılabilmek için kayıt olmanız gerekmektedir.

Lokman Suresi Tefsiri

Admin

Yönetici
Katılım
19 Şub 2025
Mesajlar
180
Tepkime puanı
0
Puanları
16
1- الم “Elif, Lâm, Mîm.”







2- تِلْكَ آيَاتُ الْكِتَابِ الْحَكِيمِ “Bunlar, o hikmetli kitabın âyetleridir.”



Bununla ilgili Yunus sûresinde açıklama yapılmıştı.







3- هُدًى وَرَحْمَةً لِّلْمُحْسِنِينَ “O, muhsin olanlar için bir hidayet ve rahmettir.”







4- الَّذِينَ يُقِيمُونَ الصَّلَاةَ “Onlar, namazı dosdoğru kılarlar.”



وَيُؤْتُونَ الزَّكَاةَ “Ve zekatı verirler.”



وَهُم بِالْآخِرَةِ هُمْ يُوقِنُونَ “Ahirete de onlar yakînen inanırlar.”



Ayetin bu kısmı, onların muhsin (iyi işler yapan) kimseler olmasının açıklamasıdır veya önemine binaen, yaptıkları iyi işlerden üç tanesinin nazara verilmesidir.



Ayette “ahirete de onlar yakînen inanırlar” ifadesinde “onlar” zamirinin ayrıca zikri te’kid içindir.







5- أُوْلَئِكَ عَلَى هُدًى مِّن رَّبِّهِمْ “İşte onlardır Rab’lerinden bir hidayet üzere olanlar.”



وَأُوْلَئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ “Ve işte onlardır felaha erenler.”



Gerçek akîdeyi ve salih ameli cem ettikleri cihetle, felaha erenler de ancak onlardır.







6- وَمِنَ النَّاسِ مَن يَشْتَرِي لَهْوَ الْحَدِيثِ لِيُضِلَّ عَن سَبِيلِ اللَّهِ بِغَيْرِ عِلْمٍ وَيَتَّخِذَهَا هُزُوًا “İnsanlardan öylesi vardır ki, bilgisizce Allah yolundan saptırmak ve o yolu eğlenceye almak için, boş sözlere müşteri olur.”Ayet metnindeki “lehve’l-hadîs”,



-Aslı olmayan sözler,



-Kendisinde bir ibret olmayan, itibar edilmemesi gereken hurafe olaylar,



-Sırf güldürmek için anlatılanlar,



-Ve lüzumsuz konuşmalar gibi insanı oyalayan malayani sözlerdir. Bunlar, insanı aslında yönelmesi gereken güzel sözlerden alıkoyar.



Sebeb-i Nüzûl



Denildi ki: Ayet, Nadr Bin Haris hakkında indi. Bu, acemlerin kitaplarından satın almıştı. Bunlardaki şeyleri Kureyşe anlatıyor ve “Şayet Muhammed size Âd ve Semud’u anlatıyorsa, ben de size Rüstemin, İsfandiyarın ve Bizans krallarının durumlarını anlatıyorum” diyordu.



Denildi ki: Adı geçen şahıs şarkıcı kadınları satın alıp İslâma yönelenlere gönderiyor, onları İslâmdan alıkoymaya çalışıyordu.



“Allah yolundan saptırmak…”



“Allahın yolu”,
O’nun dinidir.Veya bundan murat, Allahın kitabını okumaktan alıkoymak da olabilir.“Bilgisizce”Bunu, satın aldığı “lehve’l-hadîsin” hâlini bilmeden yapar.



Veya bu kimse, ticareti bilmeyen biridir. Çünkü, Kur’an okuma yerine boş söze müşteri olmuştur.



“Ve o yolu eğlenceye almak için”



Bu kimse, Allahın yoluyla dalga geçer.



أُولَئِكَ لَهُمْ عَذَابٌ مُّهِينٌ “İşte onlar için zillet verici bir azap vardır.”



Batılı hakka tercih ederek ona ihanet ettiklerinden, bu kimseler için zillet verici bir azap vardır.







7- وَإِذَا تُتْلَى عَلَيْهِ آيَاتُنَا وَلَّى مُسْتَكْبِرًا كَأَن لَّمْ يَسْمَعْهَا كَأَنَّ فِي أُذُنَيْهِ وَقْرًا “Ona âyetlerimiz okunduğu zaman, sanki onları işitmemiş, sanki kulaklarında bir ağırlık varmış gibi büyüklük taslayarak yüz çevirir.”



Kendisine ayetlerimiz okunduğunda kibirli bir şekilde yüz çevirir, o ayetlere önem vermez.



فَبَشِّرْهُ بِعَذَابٍ أَلِيمٍ “İşte onu, elem verici bir azab ile müjdele!”



Ayette “müjdele!” ifadesi tehekküm ifade eder.







8- إِنَّ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَهُمْ جَنَّاتُ النَّعِيمِ “Şüphesiz iman eden ve salih amel işleyenlere gelince, onlar için Naîm cennetleri vardır.”







9- خَالِدِينَ فِيهَا “Onlar orada daimîdirler.”



وَعْدَ اللَّهِ حَقًّا “Bu, Allah’ın gerçek bir vaadidir.”



“Onlar için cennetler vardır”
denildiğinde, bu Allahtan bir vaattir. Günlük hayatta her vaat gerçek olmayabilir. Ama Allahın vaadi hak bir vaattir.



وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ “O, Azîz – Hakîm’dir.”



O, Azîz’dir; hiçbir şey O’nu galip gelemez ki vaadini ve vaîdini yerine getirmekten alıkoysan. Hakîm’dir, bütün işleri hikmetledir, abes iş yapmaz.







10- خَلَقَ السَّمَاوَاتِ بِغَيْرِ عَمَدٍ تَرَوْنَهَا “Gökleri görebileceğiniz direkler olmaksızın yarattı.”



وَأَلْقَى فِي الْأَرْضِ رَوَاسِيَ أَن تَمِيدَ بِكُمْ “Yeryüzüne de, sizi sarsmasın diye sabit dağlar yerleştirdi.”Bunun açıklaması, Ra’d sûresinin başında geçmişti.



وَبَثَّ فِيهَا مِن كُلِّ دَابَّةٍ “Ve orada her türlü canlıyı yaydı.”



وَأَنزَلْنَا مِنَ السَّمَاء مَاء “Gökten bir su indirdik.”



فَأَنبَتْنَا فِيهَا مِن كُلِّ زَوْجٍ كَرِيمٍ “Bununla yerde her türden hoş bitkiler bitirdik.”



Sanki bu ayetle Cenab-ı Hak kudretinin kemâli olan izzetine ve ilminin kemâli olan hikmetine delil getirdi ve bununla tevhidin kuralına bir hazırlık yaptı, devamında gelen şu ayetle de bunu takrîr buyurdu:







11- هَذَا خَلْقُ اللَّهِ “İşte Allah’ın yarattıkları!”Bu zikrolunanlar Allahın yarattığı şeylerdir.



فَأَرُونِي مَاذَا خَلَقَ الَّذِينَ مِن دُونِهِ “Haydi, Onu bırakıp da taptıklarınızın neyi yarattığını bana gösterin!”Sizin ilahlarınız neyi yarattılar da, Allaha şerik olmaya hak kazandılar?



بَلِ الظَّالِمُونَ فِي ضَلَالٍ مُّبِينٍ “Hayır, o zalimler apaçık bir dalalet için dedirler.”







Bu ifadede, onların susturulmasından sonra, bakan kimseye gizli kalmayacak şekilde dalâlet üzere olduklarını tescil etmek vardır. “Onlar apaçık bir dalâlettedirler” yerine “o zalimler…” denilmesi, onların Allaha şirk koşmakla zâlim kimseler olduklarına delâlette bulunmak içindir.

1ِِ2- وَلَقَدْ آتَيْنَا لُقْمَانَ الْحِكْمَةَ أَنِ اشْكُرْ لِلَّهِ “Andolsun ki biz, Lokman’a “Allah’a şükret!” diye hikmet verdik.”Hz. Lokman Hz. Eyyûbun kızkardeşi veya teyzesinin oğlu olan Azer’in evlatlarından Bauranın oğludur. Hz. Davud’a yetişti ve O’ndan ilim öğrendi. Cumhur’a (ekser âlimlere) göre nebi değildi, ama bilge bir insandı.



Hikmet, ulema örfünde “teorik bilgileri öğrenerek insanın ruhunun kemâle ermesi ve gücü yettiğince faziletli fiilleri noksansız yapacak şekilde meleke hâline getirmesidir.”



Onun hikmetiyle ilgili şöyle anlatılır:



Hz. Lokman, Hz. Davudun yanında aylarca kaldı. Hz. Davud zırh yapıyordu. Bu süre zarfında zırhla ilgili bir şey sormadı. Hz. Davud zırhı bitirdi ve onu giyip şöyle dedi: “Sen ne güzel bir savaş elbisesisin!” Hz. Lokman da şöyle mukabele etti: “Susmak bir hikmettir, ama yapanı çok azdır!”Hz. Davud, Hz. Lokmana bir koyun kesip en hoş iki yerini kendisine getirmesini emretti. Hz. Lokman, koyunun dilini ve kalbini getirdi. Günler sonra, koyunun en nahoş iki yerini getirmesini emretti. Hz. Lokman yine koyunun dilini ve kalbini getirdi. Hz. Davud bunun hikmetini sorunca şöyle cevap verdi: Bu ikisi hoş olduğunda en güzel iki şey olurlar. Ama nahoş olduklarında da en çirkin iki şey haline gelirler.



وَمَن يَشْكُرْ فَإِنَّمَا يَشْكُرُ لِنَفْسِهِ “Kim şükrederse kendi iyiliğine şükreder.”



Çünkü, şükretmesinin faydası, kendisinedir. Şükrün faydası ise



-Nimetin devam etmesi,



-Daha da artmasına layık kılmasıdır.



وَمَن كَفَرَ فَإِنَّ اللَّهَ غَنِيٌّ حَمِيدٌ “Kim de nankörlük ederse, şüphesiz ki Allah Ğani – Hamîd’dir.”



Ğanî’dir
, şükre muhtaç değildir. Hamîd’dir, kendisine hamd ü senada bulunan olmasa da, zâtında hamd ü senaya layıktır.Hamîd, “Mahmûd” yani “kendisine hamdedilen” anlamına da gelir. Bütün mahlukat hâl diliyle O’na hamdederler.







1-3 وَإِذْ قَالَ لُقْمَانُ لِابْنِهِ وَهُوَ يَعِظُهُ “Hani Lokman, oğluna öğüt vererek şöyle demişti:”



يَا بُنَيَّ لَا تُشْرِكْ بِاللَّهِ “Yavrucuğum! Allah’a şirk koşma!”



إِنَّ الشِّرْكَ لَظُلْمٌ عَظِيمٌ “Çünkü şirk, elbette çok büyük bir zulümdür.”



Çünkü şirk, bütün nimetler kendisinden gelenle, kendisinden hiçbir nimet gelmeyeni eşit kılmaktır.







14- وَوَصَّيْنَا الْإِنسَانَ بِوَالِدَيْهِ “Biz insana, anne ve babasını (onlara itaati) tavsiye ettik.”



حَمَلَتْهُ أُمُّهُ وَهْنًا عَلَى وَهْنٍ “Annesi onu her gün biraz daha güçsüz düşerek karnında taşıdı.”



Çünkü hamilelik döneminde kadının zafiyeti gittikçe artar.



وَفِصَالُهُ فِي عَامَيْنِ “Onun sütten kesilmesi de iki yıl içinde olur.”



Ayet, emme müddetinin en çok iki yıl olduğuna bir delildir.



أَنِ اشْكُرْ لِي وَلِوَالِدَيْكَ(İşte onun için insana şöyle emrettik): “Bana şükret, anne babana da.”



“Biz insana anne-babasını
(onlara itaati) tavsiye ettik” denildikten sonra gelen “Annesi onu her gün biraz daha güçsüz düşerek karnında taşıdı. Onun sütten kesilmesi de iki yıl içinde olur” kısmı ara cümledir. Ara cümle ile annesinin durumunun anlatılması, anne-babaya ve özellikle anneye iyilik yapılmasının illetini beyan eder. Bundandır ki, Hz. Peygamber (asm) “kime iyilik yapayım” diyene üç defa “annene” diye cevap vermiş, “Sonra da babana” demiştir.



إِلَيَّ الْمَصِيرُ “Dönüş ancak banadır.”Bana döndüğünde şükrüne ve nankörlüğüne mukabelede bulunur, karşılığını veririm.







15- وَإِن جَاهَدَاكَ عَلى أَن تُشْرِكَ بِي مَا لَيْسَ لَكَ بِهِ عِلْمٌ فَلَا تُطِعْهُمَا “Bununla beraber eğer onlar bilmediğin bir şeyi bana ortak koşman hususunda seni zorlarlarsa, onlara itaat etme.”



Şayet onlar, bana şerik olmaya istihkakını bilmediğin bir şeye, onları takliden şerik kılman için seni zorlarlarsa, bu konuda onlara itaat etme.



Denildi ki: “Bilmediğin şeyi” ifadesinden “olmayan bir şey” manası murat edilmiştir.



وَصَاحِبْهُمَا فِي الدُّنْيَا مَعْرُوفًا “Fakat dünyada onlarla iyi geçin.”



Ama yine de onlara şu dünyada dinin belirlediği ve kerem sahibi olmanın da gerektirdiği marûf bir şekilde muamelede bulun.



وَاتَّبِعْ سَبِيلَ مَنْ أَنَابَ إِلَيَّ “Ve bana yönelenin yoluna tabi ol.”



Din hususunda tevhidle ve taatte ihlâsla bana yönelen kimsenin gittiği yoldan git.



ثُمَّ إِلَيَّ مَرْجِعُكُمْ “Sonra dönüşünüz ancak banadır.”



Sonra hem senin, hem de anne-babanın dönüşleri banadır.



فَأُنَبِّئُكُم بِمَا كُنتُمْ تَعْمَلُونَ “O zaman ben de yaptıklarınızı size birer birer haber veririm.”



Senin imanının ve onların da küfür ve küfranlarının karşılığını veririm.



Bu iki ayet, Hz. Lokmanın tavsiyeleri arasında ara cümle (cümle-i mu’teriza) olarak zikredilmiştir. Bu ikisi, Hz. Lokmanın oğluna söylediği “Allah’a şirk koşma!” manasını te’kid ederler. Cenab-ı Hak, sanki şöyle demiştir: “Biz de Lokmanın tavsiye ettiği gibi tavsiyede bulunduk.”Ayette anne-babanın şirk koşma konusunda dediklerine itaat edilmesinin yasaklanması, şirk konusunda çok hassas davranılması gerektiğini göstermek içindir. Yani, her ne kadar anne-baba saygıda ve sözlerine itaat edilmesinde Allahtan hemen sonra gelseler de, kendilerinin Allaha şerik kılınmasına layık olmaları caiz değildir. Nerede kaldı diğerleri O’na şerik kılınsınlar.Rivayete göre bu iki ayet Sa’d Bin Ebi Vakkas ve annesi hakkında inmiştir. Annesi oğlu Müslüman oldu diye üç gün bir şey yememişti.[1>



Sebeb-i nüzûle göre bakıldığında “Ve bana yönelenin yoluna tabi ol.” ifadesi Hz. Ebubekire bakar. Çünkü, Sa’d Bin Ebi Vakkas O’nun davetiyle Müslüman olmuştu.







16- يَا بُنَيَّ “Yavrucuğum!”



إِنَّهَا إِن تَكُ مِثْقَالَ حَبَّةٍ مِّنْ خَرْدَلٍ فَتَكُن فِي صَخْرَةٍ أَوْ فِي السَّمَاوَاتِ أَوْ فِي الْأَرْضِ يَأْتِ بِهَا اللَّهُ “Haberin olsun ki, yaptığın bir hardal tanesi ağırlığınca olsa da, bir kaya içinde veya göklerde, yahut yerin dibinde gizlense, Allah onu getirir, (mizanına kor).”



Yapılan iyilik veya kötülük hardal tanesi kadar da olsa, ister bir kayanın içi gibi en gizli ve korumalı bir yerde veya göklerin tepesi gibi en üst bir yerde veya yerin derinliği gibi en alt bir yerde olsun, bir şey fark etmez, Allah onu bilir ve karşılığını verir.



إِنَّ اللَّهَ لَطِيفٌ خَبِيرٌ “Çünkü Allah Latîf’tir – Habîr’dir.”



Şüphesiz Allah Latîf’tir, O’nun ilmi bütün gizli şeylere ulaşır. Habîr’dir, o şeyin künhünü bilir.







17- يَا بُنَيَّ أَقِمِ الصَّلَاةَ “Yavrucuğum! Namazı dosdoğru kıl.”



Nefsini olgunlaştırmak için namazı kıl.



وَأْمُرْ بِالْمَعْرُوفِ وَانْهَ عَنِ الْمُنكَرِ “İyiliği emret, kötülükten sakındır.”



Başkasını kemâle erdirmek için de iyi şeyleri emret, kötü şeylerden sakındır.



وَاصْبِرْ عَلَى مَا أَصَابَكَ “Başına gelenlere sabret.”



Sana isabet eden zorluklara, özellikle iyiliği emretmek ve kötülüğü nehyetmek esnasında karşılaşacağın sıkıntılara sabret.



إِنَّ ذَلِكَ مِنْ عَزْمِ الْأُمُورِ “Çünkü bu, azmi gerektiren işlerdendir.”



“Bu”
ifadesi, sabra işaret olabileceği gibi, emredilenlerin tamamına bir işaret de olabilir.



İşte bunlar, Allahın katî bir şekilde uyulmasını istediği işlerdir.







18- وَلَا تُصَعِّرْ خَدَّكَ لِلنَّاسِ “Küçümseyerek insanlardan yüzünü çevirme.”



وَلَا تَمْشِ فِي الْأَرْضِ مَرَحًا “Ve yeryüzünde böbürlenerek yürüme!”



Kibirli, kendini beğenmiş insanların yaptığı gibi, yüzünü insanlardan çevirme.



إِنَّ اللَّهَ لَا يُحِبُّ كُلَّ مُخْتَالٍ فَخُورٍ “Çünkü Allah, böbürlenen kibirlenenleri sevmez.”



Ayetin bu kısmı, üstteki iki yasağın illetini anlatır. Ayette “muhtâl” kelimesi yeryüzünde çalımla yürüyene, “fehûr” kelimesi de yüzünü insanlardan çevirene bakar.







19- وَاقْصِدْ فِي مَشْيِكَ “Yürüyüşünde mutedil ol.”



Yürüyüşünde ne çok yavaş ne de hızlı ol, orta hâlli yürü.



Hz. Peygamber şöyle buyurur: “Hızlı yürümek mü’minin vakarını giderir.”



Hz. Aişe’nin Hz. Ömer hakkında söylemiş olduğu “sür’atli yürürdü” ifadesinden murat, yavaş yürümenin fevkinde bir yürüyüşü olduğunu anlatmaktır.



وَاغْضُضْ مِن صَوْتِكَ “Sesini de alçalt.”



إِنَّ أَنكَرَ الْأَصْوَاتِ لَصَوْتُ الْحَمِيرِ “Çünkü seslerin en çirkini, elbette eşeklerin sesidir.”



Eşek
, özellikle sesi yönünden kınamada bir meseldir. Mesela birisine “uzun kulaklı” denilerek kinaye yoluyla hakaret edilir. Yüksek perdeden konuşmanın, eşek sesiyle temsil edilmesi ve sonra bunun istiare yoluyla ifadesinde, şiddetli bir anlatım gücü vardır.



Ayette “eşeklerin sesidir” derken “sesin” çoğul gelmeyişi, fertler yerine eşek türünün sesine dikkat çekilmesidir.




[1> Yani, anne-baba “oğlum, İslâmdan dön, yoksa biz yemeyeceğiz, içmeyeceğiz” de deseler onların rızası için dinden dönülmez. Ama şu dünyada kendilerine saygıda bir kusur da gösterilmez.

20- أَلَمْ تَرَوْا أَنَّ اللَّهَ سَخَّرَ لَكُم مَّا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الْأَرْضِ “Görmediniz mi, Allah göklerde ne var ve yerde ne varsa hepsini sizin hizmetinize verdi.”



Göklerdekilerin musahhar kılınması, insanların menfaatlerini netice veren sebepler yapılmaları, yerdekilerin musahhar kılınması ise, yerde olanlardan dolaylı veya doğrudan faydalanma imkânının insanlara verilmesidir.



وَأَسْبَغَ عَلَيْكُمْ نِعَمَهُ ظَاهِرَةً وَبَاطِنَةً “Gizli ve açık olarak nimetlerini üzerinize yaydı.”



Allah size, göze görülen ve akılla anlaşılan, bildiğiniz ve bilmediğiniz nimetlerini bolca ihsan etti.Nimetin açıklaması ve tafsili, Fatiha sûresinde yapılmıştır.



وَمِنَ النَّاسِ مَن يُجَادِلُ فِي اللَّهِ بِغَيْرِ عِلْمٍ وَلَا هُدًى وَلَا كِتَابٍ مُّنِيرٍ “İnsanlar içinde kimi de var ki, ne bir ilme, ne bir yol göstericiye ve ne de aydınlatıcı bir kitaba dayanmaksızın Allah hakkında mücadele eder.”



İnsanlardan bir kısmı Allahın birliği ve sıfatları hususunda,



1-Delile dayanan bir ilim,



2-Peygambere râci bir hidayet,



3-Allahın indirdiği aydınlatıcı bir Kitaba dayanmadan, sadece taklid ile Allah hakkında mücadele yapar. Ayetin devamı, onların taklid içinde olduklarını anlatır:







21- وَإِذَا قِيلَ لَهُمُ اتَّبِعُوا مَا أَنزَلَ اللَّهُ قَالُوا بَلْ نَتَّبِعُ مَا وَجَدْنَا عَلَيْهِ آبَاءنَا “Ken dilerine, “Allah’ın indirdiğine uyun” denildiği zaman, “Hayır, biz babalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye uyarız” derler.”Ayet, dînin usûlüyle ilgili meselelerde açık bir şekilde taklîdden men etmektedir.[1>



أَوَلَوْ كَانَ الشَّيْطَانُ يَدْعُوهُمْ إِلَى عَذَابِ السَّعِيرِ “Ya şeytan, onları cehennem ateşi azabına çağırıyor olsa da mı..?”Buradaki zamir hem onlara, hem de taklid ettikleri ecdatlarına râci olabilir. Böyle meselelerde taklîdin ve şirkin sonu böyle bir ateştir.



“Ya şeytan...” ifadesinin cevabı hazfedilmiştir. “Yine de onlara mı uyacaklar?” şeklinde takdîr edilebilir.



Ayetteki soru üslûbu, inkâr ve taaccüp içindir.[2>







22- وَمَن يُسْلِمْ وَجْهَهُ إِلَى اللَّهِ وَهُوَ مُحْسِنٌ فَقَدِ اسْتَمْسَكَ بِالْعُرْوَةِ الْوُثْقَى “Kim muhsin olarak işini O’na havale edip, bütün benliğiyle O’na yönelirse, şüphesiz en sağlam kulpa tutunmuştur.”



“Muhsin olarak”
Bundan murat, “güzel amel işler olduğu hâlde” manasıdır.



“En sağlam kulp”Bir kimse dağın tepesine çıkmak istediğinde, nasıl ki üstten uzatılan sağlam bir ipe tutunur, öyle çıkar, Onun gibi Allaha taat içinde olup O’na dayanan biri de, o kimse gibi hiç kopmayacak sağlam bir ipe tutunmuş olur.



وَإِلَى اللَّهِ عَاقِبَةُ الْأُمُورِ “Bütün işlerin sonu Allah’a dayanır.”Çünkü, bütün işler sonunda O’na döner.







23- وَمَن كَفَرَ فَلَا يَحْزُنكَ كُفْرُهُ “Kim de inkâr ederse, artık onun küfrü seni üzmesin.”



Çünkü Onun küfrü dünyada da, ahirette de Sana bir zarar vermez.



إِلَيْنَا مَرْجِعُهُمْ “Onların dönüşü bizedir.”



Dünya ve ahirette onların dönüşü bizedir.



فَنُنَبِّئُهُم بِمَا عَمِلُوا “O zaman onlara bütün yaptıklarını tek tek haber veririz.”



Biz onları helâk ederek ve azaplandırarak yaptıklarını kendilerine haber veririz.



إِنَّ اللَّهَ عَلِيمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ “Şüphesiz Allah, kalplerde olanları bilendir.”



Allah, değil sadece zâhirde görülenleri, kalplerde olanları da bilir ve ona göre karşılık verir.







24- نُمَتِّعُهُمْ قَلِيلًا “Biz, onları (dünyada) biraz yararlandırırız.”



Biz onları az bir zaman diliminde nimetlerle faydalandırır, keyiflendiririz.



Bunun “biraz” olması geçici olması yönündendir. Çünkü geçici olan devam edene nisbetle, az bir şey sayılır.



ثُمَّ نَضْطَرُّهُمْ إِلَى عَذَابٍ غَلِيظٍ “Sonra da onları ağır bir azaba sürükleriz.”



Sonra onları kendilerine çok ağır gelecek bir azaba mahkûm ederiz.







25- وَلَئِن سَأَلْتَهُم مَّنْ خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ لَيَقُولُنَّ اللَّهُ “Andolsun, eğer onlara, “Gökleri ve yeri kim yarattı?” diye sorsan, mutlaka “Allah” derler.”Mahlûkatı bir başkasına isnad etmeğe engel olan delillerin apaçık olması yüzünden “Allah” demeye mecbur kalırlar.



قُلِ الْحَمْدُ لِلَّهِ “De ki: Elhamdülillah (Hamd, Allah’a mahsustur.)



Sen de, onları ilzam ettiği ve kendi inançlarının bâtıl olmasını gerektiren böyle bir itirafa onları mecbur kıldığı için Allaha hamdet, “elhamdülillah” de.



بَلْ أَكْثَرُهُمْ لَا يَعْلَمُونَ “Doğrusu onların çoğu bilmezler.”



Ama onların çoğu, böyle demelerinin kendilerinin ilzamı olduğunu bilmezler.







26-
لِلَّهِ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ “Göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah’ındır.”



Göklerde ve yerde O’ndan başkası ibadet edilmeye layık değildir.



إِنَّ اللَّهَ هُوَ الْغَنِيُّ الْحَمِيدُ “Şüphesiz Allah, Ğanî – Hamîd olan sadece Odur.”



Şüphesiz Allah Ğanî’dir, hamdedenlerin hamdine muhtaç değildir.



Hamîd’dir, kendisine hamd eden olmasa da hamde layık olandır.







27- وَلَوْ أَنَّمَا فِي الْأَرْضِ مِن شَجَرَةٍ أَقْلَامٌ وَالْبَحْرُ يَمُدُّهُ مِن بَعْدِهِ سَبْعَةُ أَبْحُرٍ مَّا نَفِدَتْ كَلِمَاتُ اللَّهِ “Eğer yeryüzündeki ağaçlar kalem, deniz de mürekkep olsa, arkasından yedi deniz daha ona katılsa, Allah’ın kelimeleri (yazmakla) tükenmez.”



Yerdeki bütün ağaçlar kalem olsa, büyük okyanus gibi yedi okyanus daha olup bunların hepsi mürekkep hâline gelse, yine de Allahın kelimelerini yazmakla bitiremezler.



Ayetteki “kelimât” “kelimeler” anlamında olup cem-i kıllet vezninde gelmiştir. Bunda, bu kadar kalem ve mürekkebin az olan ilâhî kelimeleri bile yazmaya yetmeyeceğini hissettirmek vardır. Azı yazamazlarsa, çoğu nasıl yazsınlar?[3>



إِنَّ اللَّهَ عَزِيزٌ حَكِيمٌ “Şüphesiz Allah Azîz’dir – Hakîm’dir.”



Allah Azîz’dir, hiçbir şey O’nu acze düşüremez.



Hakîm’dir, ilim ve hikmetinden hiçbir şey hâriç olamaz.



Sebeb-i Nüzûl



Ayet, Rasûlullaha soru soran Yahudilere bir cevaptır.



Veya Yahudiler kendilerine gelen Kureyş heyetine şöyle dediler: Muhammede şunu sorun: “Allah Tevratı indirdi, onda her şeyin ilmi var. Ama Kur’anda “Ve size ilimden ancak az bir şey verildi.” (İsra, 85) deniliyor. Bu ikisi birbirine zıt olmuyor mu?”



Bu münasebetle üstteki ayet nazil oldu.







28- مَّا خَلْقُكُمْ وَلَا بَعْثُكُمْ إِلَّا كَنَفْسٍ وَاحِدَةٍ “Sizin yaratılmanız ve sonra diriltilmeniz, ancak bir tek insanı yaratmak ve diriltmek gibidir.”Çünkü, bir iş onu başka bir işten alıkoymaz. Her şeyi vücud sahasına getirmeye O’nun zâtî kudretiyle beraber olan iradesinin taalluku yeter. Nitekim şöyle bildirmiştir:“Biz bir şeyi dilediğimiz zaman, ona sözümüz sadece “ol” dememizdir, o da hemen oluverir.” (Nahl, 40)



إِنَّ اللَّهَ سَمِيعٌ بَصِيرٌ “Şüphesiz Allah Semi’dir – Basîr’dir.”



Şüphesiz Allah bütün sesleri işitir, her şeyi görür. Bazılarını idraki, diğerlerini idrakine mâni olmaz. İşte, yaratması da böyledir.







29- أَلَمْ تَرَ أَنَّ اللَّهَ يُولِجُ اللَّيْلَ فِي النَّهَارِ وَيُولِجُ النَّهَارَ فِي اللَّيْلِ “Görmedin mi, Allah geceyi gündüze sokuyor, gündüzü geceye sokuyor.”



وَسَخَّرَ الشَّمْسَ وَالْقَمَرَ “Güneş ve ayı da emrine boyun eğdirdi.”



Güneş ve ayın her biri belli bir yörüngede hareket eder. Güneş için bir yıllık, ay için de bir aylık belli bir süre vardır.



كُلٌّ يَجْرِي إِلَى أَجَلٍ مُّسَمًّى “Her biri belirli bir süreye kadar akıp gider.”



Denildi ki: Bundan murat, kıyamete kadar hareketlerinin devam etmesidir.



وَأَنَّ اللَّهَ بِمَا تَعْمَلُونَ خَبِيرٌ “Şüphesiz ki Allah, yaptıklarınızdan haberdardır.”



Yaptıklarınızın künhüne vâkıftır.







30- ذَلِكَ “Bu böyledir.”“Bu” ifadesi, daha önce zikredilen



-Allahın ilminin genişliği,



-Kudretinin şümûlü,



-Hayret verici sanatları, tasarrufları olmasına işarettir.



بِأَنَّ اللَّهَ هُوَ الْحَقُّ “Çünkü Allah hakkın ta kendisidir.”



İşte, Allahın bütün bunları yapması, zâtında sâbit ve her cihetten vâcibu’l-vücud olmasındandır.Veya Allahın hak olması, ilâh oluşunun sabit olmasını ifade eder.



وَأَنَّ مَا يَدْعُونَ مِن دُونِهِ الْبَاطِلُ “Onu bırakıp da taptıkları ise batıldır.”



Ama onların ilah kabul ettikleri, hadd-i zâtında madumdur, (yoktan yaratılmış ve yok olmaya mahkumdur.) Çünkü o batıl mabutlar bir şey icad edemezler. Herhangi bir özellik kazanmaları, ancak Allahın vermesiyledir.



Veya mana şu olabilir: Sizin ilah zannettiklerinizin ilah olmaları bâtıldır.



وَأَنَّ اللَّهَ هُوَ الْعَلِيُّ الْكَبِيرُ “Şüphesiz Allah Aliyy – Kebîr olan ancak



O’dur.”
Allah her şeyden yücedir, her şeye hükmeder.




[1> Dînin usûlü, inanç esaslarıdır, bunlarda körü körüne taklîd caiz değildir. Ama, içtihadî meselelerde, insanlar İmam-ı Azam, İmam-ı Şafiî gibi âlimleri taklîd ederler.



[2> Yani, şeytanın onları alevli bir azaba çağırdığında şüphe yoktur. Dolayısıyla bu üslûbta onları şeytana uymaktan sakındırmak ve göz göze ateşe gitmelerine de hayret etmek vardır.



[3> Cem-i kıllet, azlık bildiren çoğul şekline denilir.

31- أَلَمْ تَرَ أَنَّ الْفُلْكَ تَجْرِي فِي الْبَحْرِ بِنِعْمَتِ اللَّهِ لِيُرِيَكُم مِّنْ آيَاتِهِ “Görmedin mi, âyetlerinden bir kısmını size göstersin diye gemiler Allah’ın nimetiyle denizde akıp gidiyor.”

Denizde akıp giden gemiler, Allahın müheyya kıldığı sebepler ile yol alırlar.

Bu da Allahın göz kamaştırıcı kudretine, hükmünün kemaline ve nimetlerinin şümûlüne başka bir şahittir.

Allahın ihsanı ile gemilerin denizde akıp gitmeleri, size delillerini göstermek içindir.

إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَاتٍ لِّكُلِّ صَبَّارٍ شَكُورٍ “Şüphesiz bunda çok sabredenler, çok şükredenler için nice ayetler vardır.”

Ama bu ayetler zorluklara sabredip de nefsini âfâk ve enfüste tefekkürle yoran ve nimetleri bilip, onları vereni tanıyan kimseler içindir.

Veya kısa ifade ile, bu ayetler mü’minler içindir. Çünkü iman iki parçadan meydana gelir: Yarısı sabır, yarısı da şükür.



32- وَإِذَا غَشِيَهُم مَّوْجٌ كَالظُّلَلِ دَعَوُا اللَّهَ مُخْلِصِينَ لَهُ الدِّينَ “Onları, (denizde) dağlar gibi bir dalga kapladığında, dini Allah’a has kılarak O’na yalvarırlar.”

Gemiyle giden kimseleri dağ gibi veya üstlerindeki bulutlar gibi bir dalga bürüdüğünde, maruz kaldıkları şiddetli korku, fıtratlarına ârız olan hevâ ve taklid gibi şeyleri ortadan kaldırdığından, gayet samimî bir şekilde Allaha dua ederler.

فَلَمَّا نَجَّاهُمْ إِلَى الْبَرِّ فَمِنْهُم مُّقْتَصِدٌ “Onları kurtarıp karaya çıkarınca,onlardan bir kısmı orta yolu tutar.”

Allah onları kurtarıp karaya çıkardığında, içlerinden bir kısmı doğru yol olan tevhid üzere olur.Veya bundan murat, denizdeki karşılaştığı ilâhî uyarı sayesinde küfürde taşkınlıktan vazgeçip orta halli olmasıdır.

وَمَا يَجْحَدُ بِآيَاتِنَا إِلَّا كُلُّ خَتَّارٍ كَفُورٍ “Âyetlerimizi ancak son derece kaypak, son derece nankör olanlar inkâr eder.”

“Hattâr”,
“gadirde bulunan, ahdini bozan” demektir.

Kâfir, Allah ile olan fıtrî ahdini bozmuş kimsedir.

“Kefûr” ise, nimetlere nankörlük eden demektir.



33- يَا أَيُّهَا النَّاسُ اتَّقُوا رَبَّكُمْ “Ey insanlar! Rabbinizden korkun.”

وَاخْشَوْا يَوْمًا لَّا يَجْزِي وَالِدٌ عَن وَلَدِهِ وَلَا مَوْلُودٌ هُوَ جَازٍ عَن وَالِدِهِ شَيْئًا “Ve öyle bir günden korkun ki, baba çocuğuna hiçbir fayda veremez, çocuk da babasından bir şeyi giderici değildir.”

“Çocuk da babasından bir şeyi giderici değildir”
derken nazmın değişmesi, çocuğun o günde babasına fayda vermekten daha uzak olduğuna delâlet etmek ve ahirette kâfir babasına fayda vermeyi uman mü’minlerin beklentisini kesmek içindir.

إِنَّ وَعْدَ اللَّهِ حَقٌّ “Şüphesiz Allah’ın vaadi haktır.”

Allahın sevap ve ceza ile ilgili vaadi haktır, olmaması mümkün değildir.

فَلَا تَغُرَّنَّكُمُ الْحَيَاةُ الدُّنْيَا “O halde sakın dünya hayatı sizi aldatmasın.”

وَلَا يَغُرَّنَّكُم بِاللَّهِ الْغَرُورُ “Sakın o çok aldatıcı (şeytan) da sizi Allah hakkında aldatmasın.”

Şeytan sakın sakın size tevbeyi tehir ettirip Allahın bağışlayıcı olduğunu nazara verdirerek günahları işlemeye karşı cesaretlendirmesin.



34- إِنَّ اللَّهَ عِندَهُ عِلْمُ السَّاعَةِ “Şüphesiz ki, kıyametin ilmi Allah katındadır.”

Kıyametin ne zaman kopacağını O bilir.

Sebeb-i Nüzûl

Rivayete göre Hars Bin Amr Hz. Peygambere gelip

-“Kıyamet ne zaman kopacak?

-Tohumları toprağa serptim, sema ne zaman yağmur verecek?

-Hanımım hamile. Çocuğum erkek mi, yoksa kız mı?

-Yarın ne amel yapacağım?

-Nerede öleceğim?” diye sorar, bunun üzerine bu ayet nâzil olur.

Hz. Peygamber “Gaybın anahtarları beştir” deyip ardından da bu ayeti okumuştur.

وَيُنَزِّلُ الْغَيْثَ “Yağmuru O indirir.”

Yağmuru, ilminde takdir edilen zamanda ve yerde O indirir.

وَيَعْلَمُ مَا فِي الْأَرْحَامِ “Rahimlerde olanı bilir.

Ana rahminde olanın erkek mi kız mı, tam mı noksan mı olduğunu O bilir.

وَمَا تَدْرِي نَفْسٌ مَّاذَا تَكْسِبُ غَدًا ا “Hiçbir nefis yarın ne kazanacağını bilmez.”

Hiçbir nefis, yarın hayır mı yoksa şer mi kazanacağını bilemez. Bir şeyi yapmaya kesin niyetlenir, ama tam tersini yapabilir.

وَمَا تَدْرِي نَفْسٌ بِأَيِّ أَرْضٍ تَمُوتُ “Hiçbir nefis nerede öleceğini de bilemez.”

Hiçbir nefis ne zaman öleceğini bilmediği gibi, nerede öleceğini de bilmez.

Rivayete göre ölüm meleği Hz. Süleymanın yanına uğrar, beraberindeki kimselerden birine uzun süre dikkatle bakar. Baktığı kişi Hz. Süleymana “bu bana bakan kim?” diye sorar. Hz. Süleyman, onun ölüm meleği olduğunu söyler. Adam “Sanki bana kastetmiş bir hâli var. Rüzgâra emret de beni Hindistana bırakıversin” der.

Hz. Süleyman, adamın isteğini yerine getirir. Sonra durumu ölüm meleğine sorar. O da şöyle der: Benim ona dikkatle bakışım hayretimdendi. Çünkü bana onun ruhunu Hindistanda almam söylenmişti. Senin yanında görünce şaşırmıştım.”

Allahu Teâlâ kendisi hakkında bilmek (ilim), insan hakkında ise anlamak (dirayet) fiilini kullandı. Bunda, Allahın ilmi ile insanın bilgisi arasında fark olduğunu hissettirmek vardır. Bu, şöyle bir inceliğe de delalet eder: İnsan her ne kadar çalışsa, elinden gelen gayreti gösterse de çalışmasının ve akıbetinin ne olduğunu bilemez. Nerede kaldı, kendisine hiçbir delil bırakılmamış şeyleri bilebilsin?

إِنَّ اللَّهَ عَلِيمٌ خَبِيرٌ “Şüphesiz Allah Alîm’dir – Habîr’dir.”

Allah, şüphesiz eşyanın hepsini bilir.

Eşyanın zâhirlerini (dış görünüşlerini) bildiği gibi, batınlarını (iç yüzlerini) de bilir.



Hz. Peygamberden şöyle rivayet edilir: Her kim Lokman sûresini okusa, Hz. Lokman kıyamet günü ona refik olur. Emr-i bil-marûf ve nehy-i ani’l-münkerde bulunan kimseler sayısınca kendisine haseneler verilir.
Yazar:
Prof.Dr. Şadi Eren
 
Üst Alt