Neler yeni

Welcome to Cidar - Hak Yolunda... Hak üzere...

Forumumuza hoş geldiniz, burada birçok faydalı içerik ve aktif bir topluluk sizi bekliyor, ancak tüm özelliklerden yararlanabilmek ve paylaşımlara katılabilmek için kayıt olmanız gerekmektedir.

Mü'min Suresi Tefsiri

Admin

Yönetici
Katılım
19 Şub 2025
Mesajlar
180
Tepkime puanı
0
Puanları
16
1- حم “Hâ, Mîm.”







2- تَنزِيلُ الْكِتَابِ مِنَ اللَّهِ الْعَزِيزِ الْعَلِيمِ “Kitabın indirilmesi, Azîz – Alîm olan Allah tarafındandır.”Allahın Azîz ve Alîm olmasının nazara verilmesi, Kur’anda kâmil bir kudrete ve tam bir hikmete delâlet eden mu’cizelik ve hüküm olması sebebiyle olabilir.







3- غَافِرِ الذَّنبِ وَقَابِلِ التَّوْبِ شَدِيدِ الْعِقَابِ ذِي الطَّوْلِ “O, günahı bağışlayan ve tevbeyi kabul eden, azabı çetin, lütfu bol olandır.”Allahın bu vasıflarının nazara verilmesi, Kur’anda bulunan terğib ve terhîb metodundan ve ayrıca bunlardan maksut olan şeylere teşvik yönüyledir.[1>



“Günahı bağışlayan ve tevbeyi kabul eden” vasıfları arasında “ve” bağlacının bulunması, bu iki vasıf arasında beraberlik olmasındandır.



-Veya bazan bir olduklarını tevehhüm edenler çıktığı cihetle, farklı olduklarını göstermek içindir.



-Veya her iki fiilin mevkiinin farklılığındandır. Çünkü bağışlamak, onu örtmektir. Böyle olunca, aslında günah yine kalmaktadır. Bu ise, tevbe etmemiş kimse içindir. Çünkü, günahtan tevbe eden kimse, günahı olmayan kimse gibidir. Bu vasıflar arasında “azabı çetin” ifadesinin rahmet vasıfları arasında kalması, ilâhî rahmetin üstünlüğüne bir delildir.



لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ “O’ndan başka ilâh yoktur.”



Böyle olunca, tam bir teveccüh ile O’na ibadete yönelmek gerekir.



إِلَيْهِ الْمَصِيرُ “Dönüş ancak O’nadır.”



Böylece O, hem itaat edene, hem de isyan içinde olana layık oldukları karşılığı verir.







4- يُجَادِلُ فِي آيَاتِ اللَّهِ إِلَّا الَّذِينَ كَفَرُوا “Allah’ın âyetleri hakkında ancak kâfirler mücadele eder.”Cenab-ı Hak, Kur’anın hak olduğunu ortaya koyduktan sonra, O Kur’anı tenkide ve ibtale çalışmakla mücadele edenlerin küfrünü tescil etti. Beşinci ayette onların bu mücadelelerine işaret edilmiştir. Ama, Kur’andaki kapalı meseleleri açmak, hakikatlerini istinbat etmek, hak yoldan sapanların teşebbüsünü kesmek ve onların tenkitlerini çürütmek için mücadele etmek ise, en büyük tâatlerdendir. Bundan dolayı Hz. Peygamber “Kur’an hakkında mücadele etmek, küfürdür” derken mücadele (cidal) kelimesini elif-lâmsız getirmiştir.[2>



Öte yandan, böyle bir mücadele Kur’anla mücadele değil, Kur’an için mücadeledir.



فَلَا يَغْرُرْكَ تَقَلُّبُهُمْ فِي الْبِلَادِ “Şimdi onların beldelerde gezip dolaşmaları seni aldatmasın.”



-Onlara mühlet verilmesi,



-Dünya işlerinde muvaffak olmaları,



-Şam, Yemen gibi yerlerde kârlı ticaretler yapmaları Seni aldatmasın.Çünkü, ayetin devamında nazara verildiği üzere, çok yakında küfürleri sebebiyle cezalarını bulacaklardır.







5- كَذَّبَتْ قَبْلَهُمْ قَوْمُ نُوحٍ وَالْأَحْزَابُ مِن بَعْدِهِمْ “Onlardan önce Nûh’un kavmi ve sonra gelen topluluklar da yalanlamıştı.”



“Sonra gelenler”
den murat, Nûh kavminden sonraki Âd ve Semud kavimleri gibi peygamberlere karşı hizipler oluşturan ve onların karşısına dikilen kavimlerdir.



وَهَمَّتْ كُلُّ أُمَّةٍ بِرَسُولِهِمْ لِيَأْخُذُوهُ “Her ümmet kendi peygamberini ya kalayıp cezalandırmaya azmetmişti.”



Bu ümmetlerden her biri, kendilerine gönderilen elçiye işkence yapmak veya öldürmek teşebbüsünde bulundu.



وَجَادَلُوا بِالْبَاطِلِ لِيُدْحِضُوا بِهِ الْحَقَّ “Batılla hakkı yok etmek için mücadele ettiler.”



Hakikati olmayan batıl şeylerle hakkı ortadan kaldırmaya çalıştılar.



فَأَخَذْتُهُمْ “Bu yüzden onları kıskıvrak yakaladım.”



Ben de kendilerine bir ceza olarak onları helâk ettim.



فَكَيْفَ كَانَ عِقَابِ “Bakın, benim cezalandırmam nasıl oldu!”



Çünkü sizler onların diyarlarına uğruyor, geride kalan harabeleri görüyorsunuz.



Ayetin ifadesinde, muhataplarını hayrete sevk edici bir takrir vardır.







6- وَكَذَلِكَ حَقَّتْ كَلِمَتُ رَبِّكَ عَلَى الَّذِينَ كَفَرُوا أَنَّهُمْ أَصْحَابُ النَّارِ “Böylece Rabbinin, inkâr edenler hakkındaki, “Onlar cehennem ashabıdır” sözü gerçekleşmiş oldu.”



Bundan murat, Allahın vaîdi veya azap ile hükmetmesidir. Onlara gerçekleşen bu azap, küfürleri sebebiyledir.







7- الَّذِينَ يَحْمِلُونَ الْعَرْشَ وَمَنْ حَوْلَهُ يُسَبِّحُونَ بِحَمْدِ رَبِّهِمْ “Hamele-i arş ve onun çevresinde bulunanlar (melekler) Rablerini hamd ederek tesbih ederler.”



Hamele-i arş
, Kerubiyyun denilen meleklerdir. Bunlar meleklerin en üst tabakasıdır ve yaratılış itibarıyla da en evvel yaratılanlardır. Arşı yüklenmeleri ve onun etrafını kuşatmaları, onu korumak ve onunla ilgili işleri yapmak manasından mecazdır.



-Veya arşın sahibi olan Allaha yakınlıklarından,



-Onun nezdinde seçkin konumda olmalarından



-Ve O’nun emrini uygulamada vasıta olmalarından kinayedir.



Onların tesbih etmeleri, Allahı celâl ve ikrâm sıfatlarından dolayı sena ile zikretmeleridir.



Ayette hamd, hâl olarak geldi. Çünkü hamd onların hâlinin gereğidir, tesbih ise öyle değildir. Çünkü hamd, Cenab-ı Hakkın ikram sıfatlarını sena etmektir ve bu da Allah’ın sübûtî sıfatlarındandır. Onlar çoğu hallerinde Allah’ı ikram sıfatlarıyla vasfederler ve hamdederler. Allah’ın zatını O’na layık olmayan hallerden tenzihi ifade eden celâl sıfatlarıyla vasfetmeleri ise, daimî olmayıp zaman zamandır.



وَيُؤْمِنُونَ بِهِ “Ve O’na inanırlar.”



Onların imanını haber vermesi,



-İmanın üstünlüğünü ortaya koymak,



-Ve ehl-i iman olanların büyüklüğünü göstermek içindir. Zaten, devamında açıklandığı üzere, ayet iman edenlerin durumunu ifade için sevkedilmiştir.



Ayette, Allahın marifeti hususunda hamele-i arş ile ferşin (yerin) sakinlerinin eşit olduğunu hissettirmek vardır. Bu ise, mücessimeye bir redir.[3>



وَيَسْتَغْفِرُونَ لِلَّذِينَ آمَنُوا “Ve iman edenler için şöyle istiğfarda bulunurlar:”



Onların ehl-i imana istiğfarda bulunmaları
,



-Onları tevbeye sevketmeleri,



-Ve onlara mağfireti netice verecek şeyleri ilham etmeleridir.



Bunda, imanda ortak olmanın, her ne kadar cinsler farklı olsa da birinin diğerine hayırhâhlığı ve şefkatini icap ettirdiğine bir tenbih vardır.[4>



Çünkü iman, münasebetlerin en kuvvetlisidir. Nitekim Allahu Teâlâ şöyle buyurur:



“Mü’minler ancak kardeştirler.” (Hucurat, 10)



رَبَّنَا وَسِعْتَ كُلَّ شَيْءٍ رَّحْمَةً وَعِلْمًا “Ey Rabbimiz! Senin rahmetin ve ilmin her şeyi kuşatmıştır.”Ayette rahmetin önce zikrolunması, buradaki durum itibarıyla maksud-u bizzat olmasındandır.



فَاغْفِرْ لِلَّذِينَ تَابُوا وَاتَّبَعُوا سَبِيلَكَ “O hâlde tevbe eden ve senin yoluna uyanları bağışla.”



وَقِهِمْ عَذَابَ الْجَحِيمِ “Ve onları cehennem azâbından koru.”



“Onları bağışla”
derken cehennemden korunma taleplerini hissettirdiler. Bununla da açıktan bunu ifade ettiler. Bunda, hem bir te’kid, hem de azabın şiddetine bir delâlet vardır.







8- رَبَّنَا وَأَدْخِلْهُمْ جَنَّاتِ عَدْنٍ الَّتِي وَعَدتَّهُم “Ey Rabbimiz! Onları kendilerine vaad ettiğin Adn cennetlerine koy.”



وَمَن صَلَحَ مِنْ آبَائِهِمْ وَأَزْوَاجِهِمْ وَذُرِّيَّاتِهِمْ “Onların ecdadından, eşlerinden ve nesillerinden salih olanları da.”Salih olan ecdad, eş ve nesillerinin de kendileriyle beraber Adn cennetlerine alınması, onların sürurlarının tam olması içindir.



إِنَّكَ أَنتَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ “Şüphesiz sen Azîz’sin – Hakîm’sin.”



Şüphesiz Sen hiçbir şeyin kendisine zor gelmediği Azîz’sin, her şeyi hikmetle yapan Hakîm’sin. Vaadine vefa göstermek de Senin hikmetindendir.







9- وَقِهِمُ السَّيِّئَاتِ “Onları kötülüklerden koru.”Bundan murat, cezalardır veya kötü amellerin karşılığıdır.Bu ifadede, tahsisden sonra tamim vardır.[5> Veya ayetin bu kısmı onların salih olan ecdad, eş ve nesilleriyle ilgili olabilir.Veya bundan murat, dünyadaki masiyetler, yani günah fiillerdir. Ayetin devamı, bu manayı teyid eder:



وَمَن تَقِ السَّيِّئَاتِ يَوْمَئِذٍ فَقَدْ رَحِمْتَهُ “Sen o gün kimi kötülüklerden korursan, ona rahmet etmiş olursun.”Sen kimi bu dünyada günah fiillerden korursan, ahirette onları rahmetine mazhar kılarsın.Sanki onlar, neticeyi istemelerinden sonra, bunun sebebini talep ettiler.[6>



وَذَلِكَ هُوَ الْفَوْزُ الْعَظِيمُ “İşte bu, büyük kurtuluştur.”



“İşte bu” ile işaret edilen



-Ya rahmet,



-Ya günah fiillerden koruma,



-Veya her ikisidir.




[1> “Günahı bağışlayan ve tevbeyi kabul eden” vasıfları, Kur’anda ilâhî rahmete rağbet uyandıran ayetlere; “azabı çetin” vasfı, ondaki ilâhî azapla sakındıran ayetlere; “lütfu bol” vasfı ise, Kur’anda yapılması teşvik edilen durumları anlatan ayetlere bakar.



[2> Yani, Kur’an hakkındaki mücadelenin bir çeşidi küfürdür, o da konumuz olan ayette anlatıldığı şekilde, O’nun ibtali için yapılan mücadeledir. O’nun hakikatlerini neşir için yapılan mücadele ise, en efdal amellerden biridir.



[3> Bazıları Allahı maddi bir cisim gibi tevehhüm etmişler. Bunlara “mücessime” adı verilir. Mücessime mezhebi, Arş’ı cismani bir taht ve Rahmân’ın Arş’a istivasını maddi bir oturuş olarak anlamak istemişlerse de, ilgili ayetlerin bu tarz yorumu Kur’an’ın esaslarına, muhkematına aykırıdır, aklen ve şer’an büyük bir cehalettir. Keza, Hamele- Arş’tan bahseden ayetlerden hareketle, İlahi Arşı meleklerin omuzuna yükleme gayreti, haktan inhiraftır. Arş, genelde müfessirler tarafından ilâhî saltanattan kinaye olarak değerlendirilmiştir.



[4> Melek ve insan, cins olarak farklı olmakla beraber, Allaha imanda müşterektirler. Bu ise, aralarında bir münasebeti ve meleklerin insana yardımcı olmalarını netice verir.



[5> Öncesinde “Ve onları cehennem azâbından koru.” denilmişti. Bunda ise bütün kötülüklerden korumasını istediler. Cehennem azabı kötü olmakla beraber, kötü şeyler cehennemden ibaret değildir.



[6> “Ey Rabbimiz! Onları kendilerine vaad ettiğin Adn cennetlerine koy…” demeleri neticedir. “Sen o gün kimi kötülüklerden korursan, ona rahmet etmiş olursun” demeleri ise buna bir sebeptir.

10- إِنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا يُنَادَوْنَ لَمَقْتُ اللَّهِ أَكْبَرُ مِن مَّقْتِكُمْ “İnkâr edenlere mu hakkak şöyle seslenilir: Allah’ın (size) buğzu, sizin kendinize olan buğzunuzdan daha büyüktür.’’[1>



Bu seslenme, kıyamet günü olacaktır.



أَنفُسَكُمْ إِذْ تُدْعَوْنَ إِلَى الْإِيمَانِ فَتَكْفُرُونَ “Çünkü siz imana çağırılırdınız da inkâr ederdiniz.”



قَالُوا “Dediler:







11- رَبَّنَا أَمَتَّنَا اثْنَتَيْنِ وَأَحْيَيْتَنَا اثْنَتَيْنِ “Ey Rabbimiz! Bizi iki defa öldürdün,iki defa da dirilttin.”



İki defa öldürmekten murat,




1-İnsanlara hayat verilmezden önceki hâlleri.



2-Ecel geldiğinde öldürülmeleridir. Çünkü öldürmek, ya bir şeyde hayatın hiç olmaması veya bir şeyi küçültmek veya büyütmek örneğinde olduğu gibi, ondaki hayatı gidermektir. Nitekim, buna benzer bir şekilde “Sivrisineği küçülten ve fili de büyüten Allahı tenzih ederiz” denilmiştir.



İki defa diriltmekten murat ise,



1-Şu dünyada hayat verilmesi,



2-Diğer âlemde hayat verilmesidir.



Şöyle de denilmiştir:



Birinci ölüm dünyada hayatın sona ermesiyle meydana gelen ölüm, ikincisi ise sual için kabirde hayat verilmesinden sonraki ölümdür. İki hayat ise, kabirde ve diğer âlemdeki hayatlardır. Çünkü böyle demelerinden maksat kendisinden gaflet ettikleri ve önem vermedikleri şeyi gözleriyle gördükten sonra itirafta bulunmalarıdır. Bunun için ayetin devamında şöyle dediler:



فَاعْتَرَفْنَا بِذُنُوبِنَا “Artık günahlarımızı itiraf ettik.”



Çünkü onların günahları işlemeleri dünyaya aldanmalarından ve ahirette dirilmeyi inkâr etmelerinden dolayı idi.



فَهَلْ إِلَى خُرُوجٍ مِّن سَبِيلٍ “Şimdi çıkmaya bir yol var mı?”



Ateşten çıkmaya şöyle veya böyle bir yol var mı? Ta ki o yolda gidelim.



Böyle demeleri, ancak çok şiddetli ümitsizliklerindendir.



Bunun için kendilerine şöyle cevap verildi:







12- ذَلِكُم بِأَنَّهُ إِذَا دُعِيَ اللَّهُ وَحْدَهُ كَفَرْتُمْ “Bu azab size şu sebeptendir: Siz tek Allaha davet olduğunda inkâr ettiniz.”



وَإِن يُشْرَكْ بِهِ تُؤْمِنُوا “Ama O’na ortak koşulunca inandınız.”



فَالْحُكْمُ لِلَّهِ الْعَلِيِّ الْكَبِيرِ “Artık hüküm, Aliyy – Kebîr olan Allah’ındır.”



O ise daimî azap görmenize hüküm vermiştir.



O, Aliyy’dir, kendisine şirk koşulmasından ve başkasıyla müsavî olmaktan çok yücedir.



Kebîr’dir, kendisine şirk koşan ve ibadete liyakatta bazı mahlukâtını O’na müsavî kılana daimî azap hükmünü vermiştir.







13- هُوَ الَّذِي يُرِيكُمْ آيَاتِهِ “O ki âyetlerini size gösteriyor.”



O, nefislerinizi kemâle erdirmek için, tevhide ve bilinmesi gereken diğer şeylere delâlet eden ayetlerini size gösteriyor.



وَيُنَزِّلُ لَكُم مِّنَ السَّمَاء رِزْقًا “Sizin için gökten bir rızık indiriyor.”



Dünya hayatındaki ihtiyaçlarınızı nazara alarak, yağmur gibi bir kısım rızık sebeplerini semadan size indiriyor.



وَمَا يَتَذَكَّرُ إِلَّا مَن يُنِيبُ “Bunları, ancak Allaha yönelenler tezekkür eder.”



Bu ilâhî ayetler, gayet açık olmaları sebebiyle sanki akıllarda fıtrî olarak bulunmakla beraber,



-Taklîde dalmak,



-Ve hevâya uymak sebebiyle bunların delâletlerinden gaflet edilmiştir.



Ancak, bunlara yönelmek ve onlar hakkında tefekkür etmek ile inkârdan dönenler bunları tezekkür eder.[2>



Çünkü bir şeye kesin nazarıyla bakan kimse, buna aykırı şeylere nazar etmez.







14- فَادْعُوا اللَّهَ مُخْلِصِينَ لَهُ الدِّينَ وَلَوْ كَرِهَ الْكَافِرُونَ “O hâlde, kâfirler hoşlanmasa da, siz dini Allah’a has kılarak O’na dua edin.”Kâfirler, sizin dini Allaha hâlis kılmanızdan hoşlanmasalar ve bu onlara zor gelse de, siz şirkten uzak bir şekilde sadece Allaha dua edin.







15-
رَفِيعُ الدَّرَجَاتِ “O, dereceleri hakkıyla yükseltendir.”



ذُو الْعَرْشِ “Arş’ın sahibidir.”



Allahın “dereceleri yükselten ve arşın sahibi” olması, hem akla hem de hisse bakar bir şekilde O’nun Samediyetinin yüceliğine dalâlet eder. Bu ise, O’nun ulûhiyette tek olduğunu gösterir. Çünkü Allah, daha ziyadesi tasavvur edilemeyecek şekilde kemâl derecelerine sahiptir. Cismanî âlemin aslı olan arş, kudreti elindedir. Böyle bir Zâtın şeriki olması düşünülemez.



Denildi ki: Ayette ifade edilen dereceler,



-Mahlukatın mertebeleridir.



-Veya arşa kadar meleklerin yükselme yerleridir.



-Veya göklerdir.



-Veya sevap dereceleridir.




يُلْقِي الرُّوحَ مِنْ أَمْرِهِ عَلَى مَن يَشَاء مِنْ عِبَادِهِ لِيُنذِرَ يَوْمَ التَّلَاقِ “Kavuşma günü hakkında uyarmak için, kullarından dilediği kimseye emrinden ruh indiriyor.”



Ayette “ruh”tan murat vahiydir. Önceki ayetlerde tevhid anlatılmıştı, bu ayetle de nübüvvet meselesine giriş yapıldı.



Ayette, nübüvvetin bir lütuf olup çalışmakla elde edilmediğine bir delil vardır.



“Kavuşma günü”nden murat kıyamet günüdür. Çünkü o günde ruhlar ve cesetler, sema ve arz ehli buluşurlar.İbadet edilen batıl mabutlarla, onlara ibadet edenler bir araya getirilirler.Yapılan ameller ve amelleri işleyenler buluşurlar.







16-
يَوْمَ هُم بَارِزُونَ “O gün onlar ortaya çıkarlar.”



-Kabirlerinden çıkarlar.



-Gözler önündedirler, onları örten bir şey yoktur.



-Ruhları açıktadır, beden örtüleri onları örtmez.



-Veya bundan murat amellerinin ve sırlarının açıkta olmasıdır.




لَا يَخْفَى عَلَى اللَّهِ مِنْهُمْ شَيْءٌ “Onların hiçbir şeyi Allah’a gizli kalmaz.”



Onların zâtları, amelleri ve hâllerinden hiçbiri Allaha gizli değildir. Ayetin bu kısmı, önceki “O gün onlar ortaya çıkarlar” ifadesini takrirdir.



Ayrıca, dünyadaki gibi gizli kalma tevehhümünü ortadan kaldırmaktadır.




لِّمَنِ الْمُلْكُ الْيَوْمَ “Bugün mülk (hükümranlık) kimindir?”



لِلَّهِ الْوَاحِدِ الْقَهَّارِ “Vahid – Kahhar olan Allah’ındır.”



Ayetin bu kısmı, o günde sorulan bir soru ve buna verilen cevabı hikâye eder.



O günde sebepler ortadan kalkmış, vasıtalar yok olmuştur. Bundan dolayı mülkün Allaha ait olduğu daha iyi gözler önündedir. Gerçekte ise, mülk daima Allahındır, hakîkat-i hâl daima bunu söylemektedir.







17-
الْيَوْمَ تُجْزَى كُلُّ نَفْسٍ بِمَا كَسَبَتْ “Bugün her nefis yaptığının karşılığını alacaktır.”



Ayetin bu kısmı, önceki kısmın bir neticesi gibidir. Ayeti şöyle açıklayabiliriz:



İnsanların ruhları, inanç ve amellerle lezzetini ve elemini gerektirecek durumlar elde ederler. Lakin, kendilerini meşgul eden engeller dolayısıyla bunları tam duymazlar. Kıyamet koptuğunda engeller ortadan kalkar, lezzet ve elemlerini idrak ederler.




لَا ظُلْمَ الْيَوْمَ “Bugün zulüm yoktur.”Sevabı azaltmak veya azabı çoğaltmak gibi herhangi bir haksızlık söz konusu olmayacak



إِنَّ اللَّهَ سَرِيعُ الْحِسَابِ “Şüphesiz Allah, hesabı çabuk görendir.”



Çünkü hiçbir durum başka durumla ilgilenmesine engel değildir. Dolayısıyla, her birine layık oldukları şey gayet seri bir şekilde ulaşır.







18-
وَأَنذِرْهُمْ يَوْمَ الْآزِفَةِ “Yaklaşmakta olan günle onları uyar.”



“Yevm-i âzife” kıyamet günüdür. Yakınlığı sebebiyle böyle isimlendirilmiştir.



Veya cehennem ehlinin oraya yakınlığı sebebiyle böyle denilmiştir.




إِذِ الْقُلُوبُ لَدَى الْحَنَاجِرِ كَاظِمِينَ “O günde yürekler gırtlaklara dayanmıştır, yutkunup dururlar.”Denildi ki: Bundan murat, ölümdür. Çünkü o günde kalpler, yerlerinden yükselir, boğazlarına yapışır. Normal hâle dönmez ki rahatlasınlar, istirahat etsinler.



مَا لِلظَّالِمِينَ مِنْ حَمِيمٍ وَلَا شَفِيعٍ يُطَاعُ “Zalimler için ne sıcak bir dost vardır, ne de sözü dinlenecek bir şefaatçi.”



“Onlar için” denilmek yerine “zâlimler için” denilmesi, bu durumun onlara has olduğunu bildirmek ve zulümleri sebebiyle böyle cezalandırıldıklarını anlatmak içindir.







19-
يَعْلَمُ خَائِنَةَ الْأَعْيُنِ وَمَا تُخْفِي الصُّدُورُ “O, gözlerin hain bakışını da bilir, gönüllerin gizlediğini de.”Hâin bakış, mahremi olmayan kadını ilk defa gördükten sonra ikinci defa nazarını çevirip bakmak ve kaçamak bakışlarla ona nazar etmektir.Veya bundan murat, gözlerin hıyanetidir. Ayet, her türlü gizli hâlin Allaha gizli kalmadığını, O’nun bilgisi dâhilinde olduğunu ve o hâle uygun karşılığı vereceğini gösterir.







20-
وَاللَّهُ يَقْضِي بِالْحَقِّ “Allah, hak ile hükmeder.”Çünkü, mutlak manada Mâlik ve Hâkim O’dur. Dolayısıyla, hangi şeyle hükmetmişse, hükmettiği şey haktır.



وَالَّذِينَ يَدْعُونَ مِن دُونِهِ لَا يَقْضُونَ بِشَيْءٍ “Allah’tan başka taptıkları ise hiçbir hükümde bulunamazlar.”Ayet, onlarla inceden bir istihzadır. Çünkü cansız bir şey hakkında “hüküm verir” veya “hüküm vermez” denilmez.



إِنَّ اللَّهَ هُوَ السَّمِيعُ الْبَصِيرُ “Şüphesiz Semi’ – Basîr (hakkıyla işiten ve hakkıyla gören) ancak Allahtır.”Ayet, O’nun gözlerin hıyanetini bilmesini ve hak olarak hükmetmesini takrirdir ve onların söyledikleri ve yaptıkları şeylere karşılık kendilerine bir vaîddir.



Ayrıca O’nun dışında dua edip çağırdıklarının hâline de bir tarizdir.[3>





[1> Çünkü, yaratılış gayenize ters davrandınız, ömür sermayenizi zayi ettiniz. Ebedi saadeti kazanabilecek iken, kendinizi ebedi şekavete maruz bıraktınız.



[2> “Tezekkür etmek”, hatırlamak manasını da tazammun eder. Kur’anda anlatılan gerçekler, sanki insan aklında zâten fıtrî olarak bulunmakta, ama insanlar gaflet sebebiyle bunları hatırlamamaktadır. Bu gaflet hâlinden sıyrılanlar, aslî fıtrata dönerek bu manaları hatırlarlar, Kur’anın ayetlerinden ders ve ibret alırlar.



[3> Yani, “Şüphesiz Semi’ – Basîr (hakkıyla işiten ve hakkıyla gören) ancak Allahtır” ifadesi, onların taptıklarının bir şey işitmediğini ve görmediğini tariz yoluyla onlara söylemektedir.

21- أَوَ لَمْ يَسِيرُوا فِي الْأَرْضِ فَيَنظُرُوا كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الَّذِينَ كَانُوا مِن قَبْلِهِمْ “Onlar yeryüzünde dolaşıp, kendilerinden öncekilerin akıbetlerinin nasıl olduğuna bakmadılar mı?”



“Kendilerinden öncekiler”
ile kastedilenler, Âd ve Semud gibi peygamberleri yalanlayan kavimlerdir.



كَانُوا هُمْ أَشَدَّ مِنْهُمْ قُوَّةً وَآثَارًا فِي الْأَرْضِ “Onlar, kuvvetçe ve yeryüzündeki eserleri yönüyle kendilerinden daha çetin idiler.”



Kaleler yapmışlar, muhafazalı şehirler meydana getirmişlerdi.



فَأَخَذَهُمُ اللَّهُ بِذُنُوبِهِمْ “Böyle iken Allah, günahları sebebiyle onları şiddetle yakaladı.”



وَمَا كَانَ لَهُم مِّنَ اللَّهِ مِن وَاقٍ “Ve onları Allah’ın azabından koruyacak hiç kimse olmadı.”



Allahtan gelen azabı onlardan men edecek kimse yoktu.







22- ذَلِكَ بِأَنَّهُمْ كَانَت تَّأْتِيهِمْ رُسُلُهُم بِالْبَيِّنَاتِ فَكَفَرُوا “Bunun sebebi şu idi: Peygamberleri onlara beyyineler getiriyor, onlar da inkâr ediyorlardı.”



فَأَخَذَهُمُ اللَّهُ “Bu yüzden Allah onları yakaladı.”



Ayette geçen “beyyineler”den murat



-Mu’cizelerdir.



-Veya apaçık hükümlerdir.



إِنَّهُ قَوِيٌّ شَدِيدُ الْعِقَابِ “Şüphesiz O, Kavî’dir, cezası da çok şiddetlidir.”



O Kavî’dir, murat etmiş olduğu şeyi kolayca yapar.



Onun cezasından daha dehşetli bir ceza olamaz.







23- وَلَقَدْ أَرْسَلْنَا مُوسَى بِآيَاتِنَا وَسُلْطَانٍ مُّبِينٍ “Andolsun ki biz Mûsâ’yı ayetlerimizle ve sultan-ı mübinle gönderdik.”



“Ayetler”
den murat, mu’cizelerdir. “Sultan-ı mübin”, apaçık ve kuvvetli delildir.



Hz. Musaya verilen bu özelliklerin atıf yoluyla gelmesi,



-Her iki vasfın farklı şeyler olmasındandır.



-Veya asa gibi bazı mu’cizelerin büyüklüğüne işaret olmak üzere böyle ifade edilmiştir.







24- إِلَى فِرْعَوْنَ وَهَامَانَ وَقَارُونَ “Firavun’a, Hâmân’a ve Kârûn’a.”



فَقَالُوا سَاحِرٌ كَذَّابٌ “Onlar ise “Bu çok yalancı bir sihirbaz” dediler.”



Ayetin bu anlatımında Hz. Peygambere bir teselli vardır.



Ayrıca, öncekilerden daha kuvvetli ve daha uzun süre yaşamış olanların akıbetini açıklamak vardır.







25- جَاءهُم بِالْحَقِّ مِنْ عِندِنَا قَالُوا اقْتُلُوا أَبْنَاء الَّذِينَ آمَنُوا مَعَهُ وَاسْتَحْيُوا نِسَاءهُمْ “(Mûsâ) onlara tarafımızdan hakkı getirince, “Onunla beraber iman edenlerin oğullarını öldürün, kadınlarını sağ bırakın” dediler.”



Yani, daha önce onlara yaptığınızı şimdi tekrar yapın, ta ki Musa’ya yardımdan vaz geçsinler.



وَمَا كَيْدُ الْكَافِرِينَ إِلَّا فِي ضَلَالٍ “Fakat kâfirlerin tuzağı hep boşa çıkmıştır.”



“Onlar” demek yerine “kâfirler” denilmesi, hem hükmün bütün kafirler hakkında olduğunu gösterir, hem de hilelerinin boşa gitmesinin illetini gösterir.







26- وَقَالَ فِرْعَوْنُ “Firavun dedi ki:”



Etrafındakiler “O senin korktuğun kişi değildir, o sadece bir sihirbazdır. Şayet O’nu öldürsen, delil getirerek ona karşı çıkmaktan aciz kaldığın zannedilir” diyerek, Firavunun Hz. Musayı öldürmesine engel oluyorlardı.



ذَرُونِي أَقْتُلْ مُوسَى وَلْيَدْعُ رَبَّهُ “Beni bırakın, Mûsâ’yı öldüreyim, Rabbini yardıma çağırsın!”



Firavun, en küçük bir meselede bile kolaylıkla cana kıyarken, Hz. Musa olayında “bırakın beni, Onu öldüreyim” demesi, kendi iç dünyasında O’nun peygamber olduğuna kanaat getirip öldürmekten korktuğunu gösterir.



إِنِّي أَخَافُ أَن يُبَدِّلَ دِينَكُمْ أَوْ أَن يُظْهِرَ فِي الْأَرْضِ الْفَسَادَ “Çünkü ben onun,dininizi değiştirmesinden yahut yeryüzünde bozgunculuk çıkarmasından korkuyorum.”



Şayet O’nu öldürmezsem dininizi değiştirmesinden korkuyorum.



Veya dininizi tamamen değiştiremese bile, harp ve kargaşalarla dünyanızı fesada vermesinden endişe ediyorum.







27- وَقَالَ مُوسَى “Mûsâ dedi:”



Hz. Musa, Firavunun bu sözünü duyunca, kavmine şöyle dedi:



إِنِّي عُذْتُ بِرَبِّي وَرَبِّكُم مِّن كُلِّ مُتَكَبِّرٍ لَّا يُؤْمِنُ بِيَوْمِ الْحِسَابِ “Şüphesiz ben,hesap gününe inanmayan her kibirliden, Rabbime ve Rabbinize sığındım.”



Hz. Musa, te’kidle söze başladı. Bunda, şerrin def’inde esas olanın Allaha sığınmak olduğunu hissettirmek vardır. “Rabbime sığındım” derken “Rab” ismini söylemesi, matlubun hıfz ve terbiye olmasındandır. “Rabbime ve Rabbinize” demesi, onları kendisine muvafakata bir teşviktir. Çünkü ruhların birbirine destek olması, duaya icabeti celbeder.



Firavunu ismen değil, başka emsalini de içine alan bir vasıfla söylemesi, istiazenin genel olması içindir. Ayrıca böyle demesinde hem hakka riayet, hem de Hz. Musa’yı böyle demeye sevkeden şeye delâlette bulunmak vardır.[1>







28- وَقَالَ رَجُلٌ مُّؤْمِنٌ مِّنْ آلِ فِرْعَوْنَ يَكْتُمُ إِيمَانَهُ “Firavun hanedanından imanını saklayan bir adam da şöyle dedi:”



أَتَقْتُلُونَ رَجُلًا أَن يَقُولَ رَبِّيَ اللَّهُ “Rabbim Allah’tır” dediği için bir adamı öldürecek misiniz?”Rivayete göre bu adam Firavunun yakınlarından idi.



Denildi ki: Bu adam İsrailoğullarından olup, Firavun hanedanından imanını gizliyordu.



وَقَدْ جَاءكُم بِالْبَيِّنَاتِ مِن رَّبِّكُمْ “Hâlbuki o, size Rabbinizden apaçık mu’cizeler getirdi.”



O size, doğruluğuna delâlet eden pek çok mu’cizeler ve delillerle geldi.



“Rabbinizden” demesi, onlara karşı bir delil getirmek ve onları Rablerini itirafa yaklaştırmak içindir.Sonra da ihtiyat babından olmak üzere şöyle dedi:



وَإِن يَكُ كَاذِبًا فَعَلَيْهِ كَذِبُهُ “Eğer bir yalancı ise, yalanı kendi aleyhinedir.”



Yalanının vebâli kendinedir. Dolayısı ile, onu def için öldürmek gerekmez.



وَإِن يَكُ صَادِقًا يُصِبْكُم بَعْضُ الَّذِي يَعِدُكُمْ “Eğer doğru söylüyorsa, sizi tehdit ettiği şeylerin bir kısmı başınıza gelecektir.”



Ama, ya doğruysa, o zaman en azından size vaat ettiklerinin bir kısmı başınıza gelir.



Bu zâtın böyle anlatımında,



-Hem etkin bir şekilde sakındırma,



-Hem insaflı bir yaklaşım,



-Hem de taassuptan uzaklık vardır. Bundan dolayı, “eğer bir yalancı ise” kısmını önce söyledi.



إِنَّ اللَّهَ لَا يَهْدِي مَنْ هُوَ مُسْرِفٌ كَذَّابٌ “Şüphesiz Allah, aşırı giden, yalancılık eden kimseyi doğru yola eriştirmez.”



Bu, o mü’min zâtın getirdiği üçüncü delildir. Bunda iki cihetle delil vardır:



1-Musa şayet haddi aşan bir yalancı olsaydı, Allah O’na bu delilleri vermez ve bu mu’cizelerle desteklemezdi.



2-Allah kime yardımı bırakırsa onu helâk eder, dolayısıyla sizin onu öldürmenize ihtiyaç olmaz.



Belki de bu mü’min zât, birinci manayı kastetmekle beraber, tabiatlarını yumuşatmak için ikinci manayı kastediyormuş gibi gösterdi.



Ayrıca, bu ifade ile Firavunun haddi aşan bir yalancı olduğuna, Allahın onu doğru yola ve kurtuluşa erdirmeyeceğine tarizde bulundu.







29- يَا قَوْمِ لَكُمُ الْمُلْكُ الْيَوْمَ ظَاهِرِينَ فِي الْأَرْضِ “Ey kavmim! Bugün arzda hâkim kimseler olarak saltanat sizindir.” Arz’dan murat, Mısır diyarıdır.



فَمَن يَنصُرُنَا مِن بَأْسِ اللَّهِ إِنْ جَاءنَا “Ama başımıza gelirse, bizi Allah’ın azabından kim kurtarır?” Dolayısıyla işinizde fesada gitmeyin, O’nu öldürmek suretiyle kendinizi Allahtan gelecek belaya maruz bırakmayın. Çünkü Allahtan bir ceza bize geldiğinde, o kimse bundan bizi kurtaramaz.



Bu zâtın “Ama başımıza gelirse, bizi Allah’ın azabından kim kurtarır?” derken kendini de işin içine katması,



-Onların yakını olmasındandır.



-Kendisinin onlarla beraber olduğunu göstermek,



-Ve onlara nasihat ettiği hususlarda kendisinin de ortak olduğunu bildirmek içindir.



قَالَ فِرْعَوْنُ مَا أُرِيكُمْ إِلَّا مَا أَرَى “Firavun dedi: Ben size ancak kendi görüşümü bildiriyorum.” Musa’nın öldürülmesiyle ilgili görüşüm, bence doğru olan görüştür. Bunun böyle olduğu hususunda kalbim ve dilim müttefiktir.



وَمَا أَهْدِيكُمْ إِلَّا سَبِيلَ الرَّشَادِ “Ve sizi ancak doğru yola sevk ediyorum.”







30- وَقَالَ الَّذِي آمَنَ “İman etmiş olan adam dedi ki:”



يَا قَوْمِ إِنِّي أَخَافُ عَلَيْكُم مِّثْلَ يَوْمِ الْأَحْزَابِ “Ey kavmim! Doğrusu ben sizin hakkınızda ahzabın günleri gibi bir günden korkarım.” Şayet O’nu yalanlar ve öldürmeye kalkışırsanız, önceki kavimlerin başlarına gelen felâketler nevinden felâketlere maruz kalmanızdan korkarım.







31- مِثْلَ دَأْبِ قَوْمِ نُوحٍ وَعَادٍ وَثَمُودَ وَالَّذِينَ مِن بَعْدِهِمْ “Nûh kavmi, Âd, Semûd ve onlardan sonrakilerin başına gelenlerin bir benzerine (maruz kalmanızdan korkarım).”



Bunlar, Allahı inkârı ve peygamberleri yalanlamayı âdet hâline getirmişlerdi.



وَمَا اللَّهُ يُرِيدُ ظُلْمًا لِّلْعِبَادِ “Allah, kullarına bir zulüm murat etmez.”



Dolayısıyla, onları günahsız yere cezalandırmaz ve onlardan zâlim olanları da cezasız bırakmaz.Bu ifade, “Rabbin, kullara asla zulmedici değildir.” (Fussılet, 46) ayetinden daha etkili bir anlatımdır. Çünkü burada sadece zulüm değil, Allahın iradesinin zulme taalluku nefyedilmektedir.







32- وَيَا قَوْمِ إِنِّي أَخَافُ عَلَيْكُمْ يَوْمَ التَّنَادِ “Ey kavmim! Gerçekten ben sizin için, o birbirine nida gününden korkarım.”Bundan murat, kıyamet günüdür. O günde insanlar yardım için birbirlerine seslenecekler veya “yazıklar olsun bize” şeklinde feryat edeceklerdir.



Veya A’raf sûresinde anlatıldığı gibi, cennet ve cehennem ashabı birbirlerine sesleneceklerdir.[2>







33- يَوْمَ تُوَلُّونَ مُدْبِرِينَ “O gün, arkanıza dönüp kaçarsınız.”O gün mahşerden cehenneme doğru arkanıza bakmadan dönüp gidersiniz.



Denildi ki: Bundan murat, cehennem ateşinden ürküp kaçmalarıdır.



مَا لَكُم مِّنَ اللَّهِ مِنْ عَاصِمٍ “O gün sizi, Allah’tan kurtaracak kimse yoktur.”



وَمَن يُضْلِلِ اللَّهُ فَمَا لَهُ مِنْ هَادٍ “Allah kimi saptırırsa artık onu doğru yola iletecek biri yoktur.”







34- وَلَقَدْ جَاءكُمْ يُوسُفُ مِن قَبْلُ بِالْبَيِّنَاتِ “Andolsun, daha önce de Yûsuf size beyyinelerle gelmişti.” Yani, “Musa’dan önce Yusuf size gelmişti.”



Burada, ecdadın hâllerinin evlada nisbeti söz konusudur.



“Beyyineler”den murat mu’cizelerdir.



فَمَا زِلْتُمْ فِي شَكٍّ مِّمَّا جَاءكُم بِهِ “Ama siz, onun size getirdikleri hakkında şüphe edip durmuştunuz.”



Dinle alakalı size getirdiklerinden hep şüphe içinde oldunuz.



حَتَّى إِذَا هَلَكَ قُلْتُمْ لَن يَبْعَثَ اللَّهُ مِن بَعْدِهِ رَسُولًا “O ölünce de, “Allah, ondan sonra aslâ peygamber göndermez” demiştiniz.”



O’nun risaletini yalanlamanıza ilave olarak, O’ndan sonra gelecek rasûlleri de inkâr ettiniz.



Veya O’nun risaletine şek ile bakmakla beraber, O’ndan sonra bir rasûl gelmeyeceğinde tam kanaat sahibi oldunuz.



كَذَلِكَ يُضِلُّ اللَّهُ مَنْ هُوَ مُسْرِفٌ مُّرْتَابٌ “İşte Allah, aşırı giden şüpheci kimseleri böyle saptırır.”



İşte Allah, apaçık mu’cizeleri gördüğü hâlde,



-Vehmin galip gelmesi,



-Ve taklide saplanıp kalmak neticesi şek içinde kalan haddini aşmış kimseleri böyle saptırır.







35- الَّذِينَ يُجَادِلُونَ فِي آيَاتِ اللَّهِ بِغَيْرِ سُلْطَانٍ أَتَاهُمْ “Onlar kendilerine gelmiş hiçbir delil olmaksızın, Allah’ın âyetleri hakkında mücadele eden kimselerdir.”



Bunlar bir delile dayandıklarından değil,



-Ya taklide saparak,



-Veya batıl bir şüpheyle Allahın ayetlerine karşı mücadele ederler.



كَبُرَ مَقْتًا عِندَ اللَّهِ وَعِندَ الَّذِينَ آمَنُوا “Bu ise, Allah katında ve iman edenler katında büyük bir buğzu gerektiren bir iştir.”



كَذَلِكَ يَطْبَعُ اللَّهُ عَلَى كُلِّ قَلْبِ مُتَكَبِّرٍ جَبَّارٍ “Allah, her kibirli zorbanın kalbini işte böyle mühürler.







36- وَقَالَ فِرْعَوْنُ يَا هَامَانُ ابْنِ لِي صَرْحًا “Firavun dedi ki: Ey Hâmân! Bana yüksek bir kule yap.”



لَّعَلِّي أَبْلُغُ الْأَسْبَابَ “Belki yollara erişirim.”







37- أَسْبَابَ السَّمَاوَاتِ “Göklerin yollarına.”



Ayette geçen “esbab”, “yollar” anlamındadır. Firavun bunu önce mübhem olarak ifade edip ardından açıkladı. Bunda, muhatabı onu öğrenmeye teşvik vardır.



فَأَطَّلِعَ إِلَى إِلَهِ مُوسَى “Böylece Mûsâ’nın ilâhına muttali olayım.”



Muhtemelen Firavun bu talimatla, yüksek bir yerde vezirinin rasathane yapmasını istedi. Ta ki arzda meydana gelen olaylara delâlet edecek semavi sebepler (yollar) olan yıldızların hâlini buradan gözlemleyebilsin, böylece Allahın O’na bir şeyler gönderdiğine delâlet eden bir şey görebilsin.



Veya böyle diyerek Hz. Musa’nın peygamberlik davasının çürük olduğunu göstermek istedi. Çünkü, Firavunun kabulüne göre “ben peygamberim” diyen birinin semanın ilahından haber vermesi, semaya muttali olmasına ve oraya kadar yükselmesine bağlıdır. Böyle bir şey ise, insanın yapabileceği şeylerden değildir.



Firavunun bu düşüncesi, Allahı ve O’nun insanlara nasıl mesaj ilettiğini bilmemekten kaynaklanmakta idi.



وَإِنِّي لَأَظُنُّهُ كَاذِبًا “Çünkü ben, onun yalancı olduğunu sanıyorum.”



Ben O’nu risalet davasında yalancılardan sanıyorum.



وَكَذَلِكَ زُيِّنَ لِفِرْعَوْنَ سُوءُ عَمَلِهِ “Böylece Firavun’a yaptığı kötü iş süslü gösterildi.”



وَصُدَّ عَنِ السَّبِيلِ “Ve doğru yoldan saptırıldı.”



Firavuna amelinin süslü kılınması ve doğru yoldan çevrilmesi, sebep olarak şeytana, gerçek fail olarak ise Allaha dayanır.



وَمَا كَيْدُ فِرْعَوْنَ إِلَّا فِي تَبَابٍ “Firavun düzeni boşa çıkmaya mahkumdur.”



Bunu söyleyen, Firavun hanedanından iman eden zâttır. Hz. Musa olduğu da söylenmiştir.







38- وَقَالَ الَّذِي آمَنَ “O iman eden kimse dedi ki:”



يَا قَوْمِ اتَّبِعُونِ أَهْدِكُمْ سَبِيلَ الرَّشَادِ “Ey kavmim! Bana uyun ki, sizi sebilü’rreşada (doğru yola) sevk edeyim.”



Sebilür-reşad
, kendisinde sülûk edeni maksuda götüren yoldur.



Bu ifadede, Firavun ve kavminin gittiği yolun bozuk bir yol olduğuna tariz vardır.[3>







39- يَا قَوْمِ إِنَّمَا هَذِهِ الْحَيَاةُ الدُّنْيَا مَتَاعٌ “Ey kavmim! Bu dünya hayatı ancak gelip geçici bir faydalanmadır.”



وَإِنَّ الْآخِرَةَ هِيَ دَارُ الْقَرَارِ “Ahiret ise ebedî olarak kalınacak yerdir.”



Çünkü şu dünya hayatı süratle zevâl bulması cihetiyle sadece azıcık bir faydalanmaktır. Ahiret yurdu ise, ebedi olmasıyla gerçek yerleşim yeridir.







40- مَنْ عَمِلَ سَيِّئَةً فَلَا يُجْزَى إِلَّا مِثْلَهَا “Kim bir kötülük işlerse, ona ancak yaptığının dengi ile ceza verilir.”



Bu, Allahtan bir lütuftur.



Ayette, cinayetlerde dengiyle ödeme yapılacağına bir delil vardır.[4>



وَمَنْ عَمِلَ صَالِحًا مِّن ذَكَرٍ أَوْ أُنثَى وَهُوَ مُؤْمِنٌ فَأُوْلَئِكَ يَدْخُلُونَ الْجَنَّةَ “Erkek veya kadın, her kim de mü’min olarak iyi bir amel işlerse, işte onlar cennete girerler.”



يُرْزَقُونَ فِيهَا بِغَيْرِ حِسَابٍ “Orada kendilerine hesapsız rızık verilir.”



Orada “biğayri hisap” yani “hesapsız” rızıklanmaları



-“Şu kadar” diye bir sınır olmaması,



-Ve amelleriyle mütenasip bulunmamasındandır. Allah, kendisinden lütuf ve rahmet olarak, onlara kat kat sevaplar verir, hesapsız rızıklandırır.



Ayetin anlatımında salih amel işlemeye vurgu yapılmış, ancak bunun “mü’min kimseler için” böyle netice vereceğine dikkat çekilmiştir. Demek ki, iman olmadan işlenen salih amellerde böyle bir mükafat söz konusu değildir.







41- وَيَا قَوْمِ مَا لِي أَدْعُوكُمْ إِلَى النَّجَاةِ وَتَدْعُونَنِي إِلَى النَّارِ “Ey kavmim! Nedir bu başıma gelen? Ben sizi kurtuluşa çağırıyorum, siz ise beni ateşe çağırıyorsunuz.”



Biraz önce “ey kavmim” demiş iken, bu cümlesinde de “ey kavmim” ifadesini tekrarlaması, onları gaflet uykusundan uyarmak ve nida edilen hususa önem vermelerini sağlamak içindir. Ayrıca, kendisinin onların hayrını istemesine mukabil, onların menfi tavırlarını kınamaktır.demişti. Bu ifade ile, gerçek doğru yolun onun gittiği yol olmadığı anlatılmış oldu.







42- تَدْعُونَنِي لِأَكْفُرَ بِاللَّهِ وَأُشْرِكَ بِهِ مَا لَيْسَ لِي بِهِ عِلْمٌ “Siz beni Allah’ı inkâr etmeye ve hakkında hiçbir bilgim olmayan şeyleri O’na ortak koşmaya çağırıyorsunuz.”



Kendisinin rab olduğu hususunda hiçbir bilgim olmayan şeyi, Allaha ortak kılmaya beni çağırıyorsunuz.Böyle demekten muradı, Allahın dışında rab telakki edilen şeylerin rububiyetini reddetmektir.Böyle demesinde, ulûhiyetin (ilah olmanın) mutlaka bir delile dayanması gerektiğini hissettirmek vardır.[5> Dolayısıyla, birinin ilahlığına itikad etmek, ancak yakîn ile olmalıdır.



وَأَنَا أَدْعُوكُمْ إِلَى الْعَزِيزِ الْغَفَّارِ “Ben ise sizi Azîz – Ğaffar olana çağırıyorum.”



Benim kendisine imana davet ettiğim Allah ise, ulûhiyette olması gereken bütün sıfatları kendinde cem etmiştir.O, tam bir kudret ve galebeye, ilim ve iradeye sahiptir. Mahlûkatın amellerine karşılık verir, onları azaplandırmaya veya affetmeye kâdirdir.







43- لَا جَرَمَ أَنَّمَا تَدْعُونَنِي إِلَيْهِ لَيْسَ لَهُ دَعْوَةٌ فِي الدُّنْيَا وَلَا فِي الْآخِرَةِ “Şüphe yok ki sizin beni çağırdığınız şey, dünyada da ahirette de çağrılmaya (ibadete) layık değildir.”



Sizin ilahlarınızın ibadete layık olmadığı ise, gözler önündedir. Çünkü onlar cansız şeylerdir, bunların ilahlığını (mabud olmalarını) gerektiren hiçbir özellikleri yoktur.



وَأَنَّ مَرَدَّنَا إِلَى اللَّهِ “Şüphesiz dönüşümüz Allah’adır.”



Ölüm ile, dönüşümüz Allahadır.



وَأَنَّ الْمُسْرِفِينَ هُمْ أَصْحَابُ النَّارِ “Ve şüphesiz, aşırı gidenler cehennem ashabının ta kendileridir.”Allaha şirk koşmak ve kan akıtmak gibi fiillerle dalalet ve tuğyanda aşırı giden müsrifler, elbette cehennem ashabı olmayı hak etmişlerdir.







44- فَسَتَذْكُرُونَ مَا أَقُولُ لَكُمْ “Size söylediklerimi hatırlayacaksınız.”



İlerde, size verdiğim bu nasihati hatırlayacaksınız.



وَأُفَوِّضُ أَمْرِي إِلَى اللَّهِ “Ve ben işimi Allah’a havale ediyorum.”



Her türlü kötü şeyden beni koruması için, işimi Allaha bıraktım.



إِنَّ اللَّهَ بَصِيرٌ بِالْعِبَادِ “Şüphesiz Allah, kullarını hakkıyla görendir.”



Allah, kullarını görür, dolayısıyla onları muhafaza eder.



Bir sonraki ayetten, onların bu zâtı tehdit ettikleri anlaşılmaktadır. Böyle olunca, ayetin bu kısmı onların tehditlerine bir cevap gibidir.







45- فَوَقَاهُ اللَّهُ سَيِّئَاتِ مَا مَكَرُوا “Allah, kurdukları tuzakların kötülüklerinden onu korudu.”



وَحَاقَ بِآلِ فِرْعَوْنَ سُوءُ الْعَذَابِ “Âl-i Firavnı ise, o kötü azap kuşattı.”



Âl-i Firavundan murat, Firavun ve kavmidir. Firavunun burada doğrudan zikri geçmemesi, onların zikrinin buna lüzum hissettirmemesindendir. Yani, Allah Âl-i Firavuna azap verdiğinde, Firavunun da buna dâhil olduğu evleviyetle sabittir.



“Kötü azap”tan murat, suda boğulmaları, katledilmeleri veya cehennem azabına maruz kalmalarıdır.







46- النَّارُ يُعْرَضُونَ عَلَيْهَا غُدُوًّا وَعَشِيًّا(Öyle bir) ateş ki, onlar sabah-akşam ona arz olunurlar.”



Ayette bahsedilen ateş, şu rivayetten anlaşıldığı üzere, ruhlarına kabirde verilen azaptır: “Onların ruhları siyah kuşların içinde kıyamet gününe kadar sabah-akşam ateşe arzedilirler.”



“Sabah-akşam” şeklindeki ifade, tahsis ve teyide muhtemeldir.[6>



Ayette, ölümden sonra ruhun bekasına ve kabir azabına bir delil vardır.[7>



وَيَوْمَ تَقُومُ السَّاعَةُ “Kıyamet koptuğu günde ise”



Firavun hanedanına verilecek bu azap, dünya devam ettikçe olacaktır. Ama, kıyamet koptuğunda, onlarla ilgili olarak meleklere şöyle denilir:



أَدْخِلُوا آلَ فِرْعَوْنَ أَشَدَّ الْعَذَابِ “Âl-i Firavnı azabın en şiddetlisine sokun!”



Bundan murat ise, cehennem azabıdır.



Çünkü cehennem azabı, kabir azabından daha şiddetlidir.







47- وَإِذْ يَتَحَاجُّونَ فِي النَّارِ فَيَقُولُ الضُّعَفَاء لِلَّذِينَ اسْتَكْبَرُوا إِنَّا كُنَّا لَكُمْ تَبَعًا فَهَلْ أَنتُم مُّغْنُونَ عَنَّا نَصِيبًا مِّنَ النَّارِ “Ateşin içinde birbirleriyle tartışırlarken, zayıf olanlar, büyüklük taslayanlara, “Biz size uymuş kimselerdik. Şimdi ateşten olan payımızdan bir kısmını bizden kaldırabilir misiniz?” derler.”



Ondan bir kısmını bizden def edebilir veya kendiniz yüklenebilir misiniz?







48- قَالَ الَّذِينَ اسْتَكْبَرُوا إِنَّا كُلٌّ فِيهَا “Büyüklük taslayanlar ise şöyle derler: Biz hepimiz ateşin içindeyiz.”Yani, hem biz hem siz aynı ateşteyiz, nasıl size bir fayda verebiliriz? Yapabilsek, kendimizden azabı def ederiz!



إِنَّ اللَّهَ قَدْ حَكَمَ بَيْنَ الْعِبَادِ “Şüphesiz Allah, kullar arasında hüküm vermiştir.”



Allah Cennet ehlini cennete, cehennem ehlini cehenneme almakla, kulları arasında hükmünü vermiştir. Onun hükmünü bozacak kimse yoktur.[8>







49- وَقَالَ الَّذِينَ فِي النَّارِ لِخَزَنَةِ جَهَنَّمَ ادْعُوا رَبَّكُمْ يُخَفِّفْ عَنَّا يَوْمًا مِّنَ الْعَذَابِ “Ateşte olanlar cehennem bekçilerine, “Rabbinizden isteyin de (hiç değilse) bir gün bizden azabı hafifletsin” derler.”



“Ateşte olanlar, oranın bekçilerine şöyle derler” demek yerine “cehennem bekçilerine şöyle derler” denilmesi, durumun dehşetini ifade etmek ve korkutmak içindir veya onların o ateşte yerlerini beyan için böyle denilmiştir.[9>



“Cehennem” kelimesinin, o azap mahallinin en uzak derekesi olması muhtemeldir.







50- قَالُوا أَوَلَمْ تَكُ تَأْتِيكُمْ رُسُلُكُم بِالْبَيِّنَاتِ “Dediler: “Size peygamberleriniz açık mu’cizeler getirmemiş miydi?”



Cehennem bekçileri böyle diyerek,



-Onları ilzam etmek



-Hakka davet edildikleri vakitleri zayi etmelerinden dolayı onları kınamak,



-Ve icabet sebeplerini boşa çıkarmalarını göstermek istediler.



قَالُوا بَلَى “Onlar, “Evet, getirmişti” dediler.”



قَالُوا فَادْعُوا “Öyleyse kendiniz yalvarın” dediler.”



“Siz kendiniz dua edin. Biz buna cesaret edemeyiz. Çünkü bize, sizin gibilere dua etme hususunda izin verilmedi.”



Bunda, onların ümitlerini bütün bütün kırmak vardır.



وَمَا دُعَاء الْكَافِرِينَ إِلَّا فِي ضَلَالٍ “Şüphesiz kâfirlerin duası boşunadır.”



Onların duası zâyi olur, cevap verilmez.



Bunda da yine onların icabet hususunda bütün ümitlerini kırmak vardır.







51- إِنَّا لَنَنصُرُ رُسُلَنَا وَالَّذِينَ آمَنُوا فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَيَوْمَ يَقُومُ الْأَشْهَادُ “Şüphesiz biz, elçilerimize ve iman edenlere dünya hayatında ve şahitlerin şahitlik edecekleri günde yardım ederiz.”



Biz, elçilerimize şu dünyada



-Deliller göstererek,



-Zafer vererek,



-Onlar namına kâfirlerden intikam alarak yardım ederiz.



-“Ve şahitlerin şahitlik edecekleri günde”,



Yani, onlara yardımımız hem dünya hem de ahirettedir.



Din düşmanlarının zaman zaman peygamberlere galip gelmesi bu hükmü bozmaz. Çünkü, itibar işin akıbetine ve ekseri durumlara göredir.[10>



Ayette geçen “şahitler”den murat, kıyamet günü şehâdette bulunacak olan



-Melekler,



-Peygamberler,



-Ve mü’minlerdir.







52- يَوْمَ لَا يَنفَعُ الظَّالِمِينَ مَعْذِرَتُهُمْ “O gün zalimlere, mazeretleri fayda vermez.”



Buradaki “gün” ifadesi, önceki ayetteki günden bedeldir. Yani, şahitlerin şehadette bulunacağı o günde, o zâlimlerin ileri sürdükleri mazeretler kendilerine bir fayda vermeyecektir. Çünkü, batıl bir özürdür.



Veya onlara izin verilmez ki mazeret beyan edebilsinler!



وَلَهُمُ اللَّعْنَةُ “Onlara lânet vardır.”



Lânetten murat, rahmetten uzak kılınmalarıdır.



وَلَهُمْ سُوءُ الدَّارِ “En kötü yer onlar içindir.”



Bundan murat, cehennemdir.




[1>Yani “Firavundan Rabbime sğındım” denildiğinde niçin sığınıldığı belli değildir. Ama ayette “şöyle şöyle olan herkesten Rabbime sığındım” denildiğinde niçin sığınıldığı bellidir



[2> Bunun için bkz. A’raf 44-51.



[3>Firavun yirmidokuzuncu ayette “Ve sizi ancak doğru yola sevk ediyorum.”



[4> Mesela, bir cam kıran kimseye bunun bedeli ödetilir, kendisinden iki cam parası alınmaz.



[5> Yani birisin “ben ilahım” demesiyle veya bazı insanların herhangi bir şeyi “ilah” kabul etmesiyle, o şey ilah olmaz. İlah olduğuna dair delil olması gerekir.



[6> Yani, “onların kabir azabı sabah ve akşam vakitlerinde, günde iki defa gerçekleşir” manası anlaşılabileceği gibi, “devamlı azap içinde bulunurlar” manası da anlaşılabilir.



[7> Ölüm, ruhun bedenden ayrılması olayıdır. Ruh ile beden arasında, lamba ile cereyan arasındaki gibi bir münasebet vardır. Lamba parçalandığında ışık artık görülmez, ama aslında cereyana bir zarar da gelmez. Cereyanın varlığı lambadan farklıdır ve ona bağlı değildir. Beden ölüm ile dağılır, ama ruh kendi hayatına devam eder.



[8>Dünyada, mahkemenin verdiği kararı bir üst mahkeme bozabilmektedir. Ama Allah için –haşa- bir üst merci yoktur ki, O’nun verdiği hükmü bozabilsin!



[9>Birinci yoruma göre, cehennem ve ateş aynı anlamda kullanılmıştır. Ama ikinci yoruma göre, cehennem bir mekân olarak ele alınmış, ateş ise onda bir unsur olarak değerlendirilmiştir.



[10> Mesela, Hz. Peygamber Mekke döneminde çok sıkıntılar yaşamış ve Uhud Savaşında mağlubiyet tadılmıştır. Ama neticede hak batıla galip gelmiş, Mekke fethedilmiş, Ka’be putlardan temizlenmiştir. Diğer peygamberlerin hayatına ve peygamber varisi zâtların durumlarına bu zâviyeden bakmak lazımdır. Nitekim Kur’an-ı Kerîm “İşte bak, uyarılanların akıbeti nasıl oldu?” (Yunus, 73), “O halde sabret! Şüphesiz akıbet, müttakilerindir.” (Hûd, 49) demektedir.


53- وَلَقَدْ آتَيْنَا مُوسَى الْهُدَى “Andolsun, biz Mûsâ’ya hüda’yı verdik.”



Hüda’
dan murat, dîn hususunda yol gösterici olan mu’cizeler, sahifeler ve hükümlerdir.



وَأَوْرَثْنَا بَنِي إِسْرَائِيلَ الْكِتَابَ “İsrailoğulları’nı da Kitaba varis kıldık.”



Hz. Musa’dan sonra İsrailoğullarını Tevrata mirasçı yaptık.







54- هُدًى وَذِكْرَى لِأُولِي الْأَلْبَابِ(O Kitap), akıl sahipleri için bir rehber ve öğüttür.”



O Tevrat bir hidayet ve öğüttür.



Veya bir yol gösterici ve bir hatırlatıcıdır.



Ayet metnindeki ulu’l-elbab’tan murat, selim akıl sahipleridir.







55- فَاصْبِرْ “Öyleyse sen sabret.”



Öyleyse (ey peygamber!) Sen o müşriklerin ezasına sabret!



إِنَّ وَعْدَ اللَّهِ حَقٌّ “Allah’ın va’di şüphesiz haktır.”



Allahın yardım vaadi elbette haktır. O, vaadinde hulfetmez. Sen, Musa ve Firavunun kıssasına bak, orada buna şahitler bulursun.



وَاسْتَغْفِرْ لِذَنبِكَ “Günahın için istiğfar et.”



-Evlâ olanı terk etmek,



-Veya düşmanların durumundan dolayı kederlenmek gibi hâllerin için istiğfar ederek eksiklerini tamamla, dininin meselelerine yönel. Çünkü Allahu Teâlâ, yardımda ve dinini galip kılmada Sana kâfidir.



وَسَبِّحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ بِالْعَشِيِّ وَالْإِبْكَارِ “Akşam-sabah Rabbini hamd ederek tesbih et.”



Rabbine olan tesbih ve tahmîdine devam et.



Denildi ki: Bu iki vakitte namaz kıl! Çünkü Mekke döneminde farz olan namaz, sabah ve akşam ikişer rekât namaz kılmak idi.







56- إِنَّ الَّذِينَ يُجَادِلُونَ فِي آيَاتِ اللَّهِ بِغَيْرِ سُلْطَانٍ أَتَاهُمْ إِن فِي صُدُورِهِمْ إِلَّا كِبْرٌ مَّا هُم بِبَالِغِيهِ “Allah’ın âyetleri hakkında, kendilerine gelmiş bir delil olmaksızın mücadele edenler var ya, onların kalplerinde kendisine asla ulaşmayacakları bir kibir vardır.”Ayet, her ne kadar Mekke müşrikleri ve Yahudiler hakkında inse de, hüküm olarak batıl yolda mücadele veren herkesi içine alır.



Hz. Peygamber bazı Yahudileri İslâma davet ettiğinde şöyle demişlerdi: “Bizim kurtarıcımız (beklediğimiz zât) Sen değilsin. O, Davud neslinden Mesihtir. O’nun saltanatı karayı ve denizi içine alır. Nehirler onunla beraber akar.”



Kibirden murat,



-Hakka karşı büyüklenmek,



-Tefekkürden ve ilim öğrenmekten kendini müstağni saymaktır.



-Veya reislik sevdasıdır.



-Veya nübüvvet ve saltanatın ancak kendilerinin hakkı olduğunu düşünmeleridir.



فَاسْتَعِذْ بِاللَّهِ “Sen Allah’a sığın.”



إِنَّهُ هُوَ السَّمِيعُ الْبَصِيرُ “Şüphesiz O, Semi’ – Basîr’dir.”



Çünkü O, sözlerinizi işitir, fiillerinizi görür.







57- لَخَلْقُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ أَكْبَرُ مِنْ خَلْقِ النَّاسِ “Elbette göklerin ve yerin yaratılması, insanların yaratılmasından daha büyüktür.”



Dolayısıyla, büyüklüğü ile beraber gökleri ve yeri bir asıl olmadan yoktan yaratmaya kâdir olan, elbette bu insanı ikinci defa bir asıldan yaratmaya kâdirdir.



Ayetin bu kısmı, onların hakkında mücadele ettikleri en müşkil olan haşir meselesini, tevhid meselesiyle bir beyandır.[1>



وَلَكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ “Fakat insanların çoğu bilmezler.”



Çünkü onlar,



-Aşırı gafletleri,



-Ve hevâya tâbi olmaları yüzünden tefekkür ve teemmül ile bakmazlar.







58- وَمَا يَسْتَوِي الْأَعْمَى وَالْبَصِيرُ “Kör ile gören bir değildir.”



Bundan murat, gafil kimse ile gerçekleri gören kimsedir.



وَالَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ وَلَا الْمُسِيءُ “İman edip salih ameller işleyenler ile kötülük yapanlar da.”Güzel işler yapanla kötü işler yapan da bir değildir. Dolayısıyla, bunların farklılığının ortaya çıkacağı bir hâlin olması gerekir, bu ise öldükten sonraki hayattır.



قَلِيلًا مَّا تَتَذَكَّرُونَ “Siz pek az düşünüyorsunuz!”Zamir, insanlara racidir. Veya sadece kâfirler için kullanılmıştır.Ayette, gaybtan hitaba bir iltifat vardır.Veya, cümlenin başında Hz. Peygambere yönelik olarak “De ki” şeklinde mukadder bir emir vardır.







59- إِنَّ السَّاعَةَ لَآتِيَةٌ لَّا رَيْبَ فِيهَا “Kıyamet günü mutlaka gelecektir, bunda hiç şüphe yoktur.”Çünkü, gelmesine bir engel olmadığı gibi, bütün peygamberler onun vukuu ile ilgili vaadi bildirmekte ittifak halindedirler.



وَلَكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لَا يُؤْمِنُونَ “Fakat insanların çoğu buna inanmazlar.”



Sadece zâhire (dış görünüşe) bakıp durduklarından kıyametin gelmesini tasdik etmiyorlar.







60- وَقَالَ رَبُّكُمُ “Rabbiniz şöyle dedi:”



ادْعُونِي أَسْتَجِبْ لَكُمْ “Bana dua edin, size cevap vereyim.”



Ayetin devamında ibadetten bahsedildiğinden, buradaki “dua edin” ifadesi “ibadet edin” manası taşıyabilir.



إِنَّ الَّذِينَ يَسْتَكْبِرُونَ عَنْ عِبَادَتِي سَيَدْخُلُونَ جَهَنَّمَ دَاخِرِينَ “Bana ibadet etmekten kibirlenenler, aşağılanmış bir hâlde cehenneme gireceklerdir.”



Veya dua doğrudan kendi anlamında olup, ayetin bu kısmında geçen “ibadet”, dua olarak açıklanabilir. Çünkü dua, ibadetin bölümlerinden biridir.







61- اللَّهُ الَّذِي جَعَلَ لَكُمُ اللَّيْلَ لِتَسْكُنُوا فِيهِ وَالنَّهَارَ مُبْصِرًا “O Allah ki, içinde rahat etmeniz için geceyi ve gösterici olarak da gündüzü var etti.”Çünkü gecenin tabiatında soğukluk ve karanlık vardır, bu da hareketlerin zayıflamasına ve duyguların sükûnet bulmasına sebebiyet verir.



Ayette görmenin gündüze nispet edilmesi, görme olayını daha etkili bir şekilde anlatmak içindir.[2>



إِنَّ اللَّهَ لَذُو فَضْلٍ عَلَى النَّاسِ “Şüphesiz Allah, insanlara karşı sonsuz lütuf sahibidir.”



Öyle bir lütuf sahibidir ki, hiçbir lütuf ona denk olamaz. Ayette, bunu hissettirmek için mesele mutlak bırakıldı, insana olan lütuflar anlatılmadı.



وَلَكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَشْكُرُونَ “Fakat insanların çoğu şükretmezler.”



Ekser insanların şükretmemesi,




-Mün’imi (nimetleri veren Allahı) bilmemelerinden,



-Ve nimet mevkilerinden gaflette bulunmalarındandır.



Üst cümlede “insanlar” ifadesi geçtiği hâlde burada da tekrar edilmesi, nankörlüğün onlara has olmasındandır.[3>







62- ذَلِكُمُ اللَّهُ رَبُّكُمْ خَالِقُ كُلِّ شَيْءٍ “İşte her şeyin yaratıcısı olan Rabbiniz Allah!”



لَّا إِلَهَ إِلَّا هُوَ “O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur.”



İşte, ulûhiyeti ve rububiyeti gerektiren fiiller kendine ait olan Zât, Rabbiniz olan Allahtır.



Bunları yapan zât olan Allah, şu özelliklerle anlatılmıştır:



-O sizin Rabbinizdir.



-Herşeyi O yaratmıştır.



-Ondan başka ilâh yoktur.



Bu cümlelerin her biri, önceki cümleyi tahsis ve takrir eder.[4>



فَأَنَّى تُؤْفَكُونَ “Durum bu iken, nasıl oluyor da (haktan) döndürülüyorsunuz?”



Durum böyle iken nasıl ve hangi cihetle O’na ibadet etmeyi bırakıyor, başkasına tapıyorsunuz?!







63- كَذَلِكَ يُؤْفَكُ الَّذِينَ كَانُوا بِآيَاتِ اللَّهِ يَجْحَدُونَ “Allah’ın âyetlerini inkâr etmekte olanlar, işte böyle döndürülürler.”Yani, bunların çevrilmeleri gibi, Allahın ayetlerini inkâr eden ve düşünmeyen herkes haktan çevrilir.







64- اللَّهُ الَّذِي جَعَلَ لَكُمُ الْأَرْضَ قَرَارًا وَالسَّمَاء بِنَاء “O Allah ki, yeryüzünü sizin için yerleşim yeri, göğü de üzerinize tavan yaptı.”



Ayet, Allahın ulûhiyet ve rububiyetine, başka özel fiillerle ikinci bir istidlâldir.



وَصَوَّرَكُمْ فَأَحْسَنَ صُوَرَكُمْ “Size suret verip de suretlerinizi en güzel kıldı.”



İnsanın en güzel surette olması
,



-Endamının düzgünlüğü,



-Vücudunun tümüyle kıllı olmaması,



-Azalarının tenasübü,



-Çeşitli sanat eserleri meydana getirebilmesi,



-Kemâlât elde edebilmesi gibi özellikleri sebebiyledir.



وَرَزَقَكُم مِّنَ الطَّيِّبَاتِ “Ve temiz şeylerle sizi rızıklandırdı.”



ذَلِكُمُ اللَّهُ رَبُّكُمْ “İşte Rabbiniz Allah!”



فَتَبَارَكَ اللَّهُ رَبُّ الْعَالَمِينَ “Alemlerin Rabbi Allah yücedir!”



Çünkü, Allahın dışında ne varsa, hepsi terbiyeden geçmiştir. Bunların her biri hadd-i zâtında fakir ve muhtaçtır, zevale maruzdur.







65- هُوَ الْحَيُّ “O, Hayy’dır.”



-O sizin Rabbiniz olduğu için Allahtır.



-Herşeyi yaratan O olduğu için, sizin de Rabbiniz O’dur.



-Kendisinden başka ilah olmadığı için, her şeyi yaratan da Odur.



Böylece bu cümleler, birbirine zincirin halkaları gibi bağlıdırlar.



O’nun hayatı zâtındandır, hayatı başkasının hayat vermesiyle olmayıp, kendindendir.



لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ “O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur.”



Çünkü O’ndan başka mucid (icad eden) yok.



Zâtında ve sıfatlarında O’na denk veya O’na yakın biri söz konusu değil.



فَادْعُوهُ مُخْلِصِينَ لَهُ الدِّينَ “O hâlde dinde samimi olarak sadece O’na dua edin.”



O’na ibadet edin.



Şirk ve riyadan arınmış bir şekilde O’na taatte bulunun.



الْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ “Hamd, âlemlerin Rabbi olan Allaha mahsustur.”







66- قُلْ إِنِّي نُهِيتُ أَنْ أَعْبُدَ الَّذِينَ تَدْعُونَ مِن دُونِ اللَّهِ لَمَّا جَاءنِيَ الْبَيِّنَاتُ مِن رَّبِّي “De ki: Rabbimden bana beyyinat gelince, Allah’ı bırakıp da sizin çağırdıklarınıza ibadet etmem bana yasaklandı.”



Beyyinat
tan murat, deliller ve ayetlerdir. Veya sadece ayetlerdir. Çünkü onlar aklın delillerini takviye eder ve onları uyarır.



وَأُمِرْتُ أَنْ أُسْلِمَ لِرَبِّ الْعَالَمِينَ “Ve âlemlerin Rabbine teslim olmam bana emredildi.”







67- هُوَ الَّذِي خَلَقَكُم مِّن تُرَابٍ ثُمَّ مِن نُّطْفَةٍ ثُمَّ مِنْ عَلَقَةٍ “O ki, sizi (önce)topraktan, sonra nutfeden, sonra “alaka”dan yarattı.”



ثُمَّ يُخْرِجُكُمْ طِفْلًا “Sonra sizi (ana rahminden) bebek olarak çıkarır.”



ثُمَّ لِتَبْلُغُوا أَشُدَّكُمْ “Sonra olgunluk çağına ulaştırır.”



ثُمَّ لِتَكُونُوا شُيُوخًا “Sonra da ihtiyarlık dönemine erdirir.”



وَمِنكُم مَّن يُتَوَفَّى مِن قَبْلُ “İçinizden bir kısmı önceden vefat eder.”



Bir kısmınız yaşlılığa veya kemâl yaşına varmadan vefat eder.



وَلِتَبْلُغُوا أَجَلًا مُّسَمًّى وَلَعَلَّكُمْ تَعْقِلُونَ “Allah bunları, ecel-i müsemmaya erişmeniz ve düşünüp akıl erdirmeniz için yapar.”



Ecel-i müsemma
dan murat,



-Ya ölüm vaktidir,



-Veya kıyamettir.



Allahın bütün bunları yapması, işte bu belli olan ecele ulaşmanız ve bunlarda olan delil ve ibretleri düşünmeniz içindir.







68- هُوَ الَّذِي يُحْيِي وَيُمِيتُ “O, yaşatır ve öldürür.”



فَإِذَا قَضَى أَمْرًا فَإِنَّمَا يَقُولُ لَهُ كُن فَيَكُونُ “Bir şeye hükmettiğinde, ona sadece “ol” der, o da oluverir.”O, murat ettiğini yaratmada külfete katlanmaya ve bir takım aletlere muhtaç değildir.Hayatı vermek ve almak, aletlere ve maddelere bağlı olmayan zâtî bir kudreti iktiza eder.




[1> Çünkü haşrin en büyük delili tevhiddir. Âlemi yaratan kabul edildiğinde, haşri getirmenin O’na zor olmadığı da anlaşılır.



[2> “Ömer âdildir” yerine “Ömer, adalettir” dediğimizde, her şeyiyle âdil olduğu anlatılmış olur. Burada da benzeri bir anlatım söz konusudur.



[3> Yani, diğer mahlûklar Allahı bilirler ve O’nun nimetlerinin farkındandırlar. Dolayısıyla, şükür görevlerini yerine getirirler.



[4> Yani mesela,

69- أَلَمْ تَرَ إِلَى الَّذِينَ يُجَادِلُونَ فِي آيَاتِ اللَّهِ أَنَّى يُصْرَفُونَ “Allah’ın âyetleri hakkında mücadele edenleri görmedin mi?”

اَنٰى يُصْرَفُونَّۛۚ “Nasıl da döndürülüyorlar?”

Nasıl da O’nu tasdikten çevriliyorlar?!

56. ayette Allahın ayetleri hakkında mücadele edenlerden söz edilmişti. Burada tekrar edilmesi,

-Mücadele edenlerin farklı olmasından,

-Veya mücadele ettikleri şeyin farklılığındandır.

-Veya te’kîd içindir.



70- الَّذِينَ كَذَّبُوا بِالْكِتَابِ وَبِمَا أَرْسَلْنَا “Onlar, kitabı ve elçilerimizle gönderdiklerimizi yalanladılar.”

Kitap
’tan murat

-Ya Kur’andır.

-Veya bütün semavî kitaplardır.

“Elçilerimizle gönderdiklerimizi yalanladılar.” ifadesinden murat ise,

-Ya diğer kitaplardır.

-Veya vahiy ve şeriatlerdir.

بِهِ رُسُلَنَا فَسَوْفَ يَعْلَمُونَ “Ama sonra bilecekler.”

Yalanlamalarının karşılığını sonra bilecekler.



71- إِذِ الْأَغْلَالُ فِي أَعْنَاقِهِمْ وَالسَّلَاسِلُ يُسْحَبُونَ “O zaman boyunlarında halkalar ve zincirler olduğu halde sürükleneceklerdir.”



72- فِي الْحَمِيمِ “Kaynar suda.”

ثُمَّ فِي النَّارِ يُسْجَرُونَ “Sonra da ateşte yakılacaklardır.”

Ayetten murat, onların çeşit çeşit azaplara maruz kalacaklarını, azabın birinden diğerine intikal ettirileceklerini bildirmektir.



73- ثُمَّ قِيلَ لَهُمْ أَيْنَ مَا كُنتُمْ تُشْرِكُونَ “Sonra onlara şöyle denilir: Ortak koştuklarınız nerede?”



74- مِن دُونِ اللَّهِ “Allah’tan başka.”

قَالُوا ضَلُّوا عَنَّا “Onlar da derler: Bizden kaybolup gittiler.”

Ayette anlatılan bu durum, batıl mabutları olan putlarıyla bir araya getirilmeden öncedir.

Veya bundan murat “onlar bizden yana kaybolup gittiler, onlardan umduğumuzu bulamadık.” manasıdır.

بَل لَّمْ نَكُن نَّدْعُو مِن قَبْلُ شَيْئًا “Doğrusu, önceden hiçbir şeye tapmıyorduk.”

Yani, doğrusu şunu anladık: Biz onlara ibadet etmekle aslında hiçbir şeye ibadet etmiyormuşuz. Çünkü onlar, kendilerinden bahse değer şeyler değillermiş.

Bu mana, “onu bir şey zannetmiştim, ama değilmiş” denilmesi gibidir.

كَذَلِكَ يُضِلُّ اللَّهُ الْكَافِرِينَ “Allah, kafirleri işte böyle saptırır.”

İşte bu dalalet gibi, Allah kâfirleri yoldan çıkarır, böylece ahirette kendilerine fayda verecek bir şeye ulaşamazlar.

Veya bundan maksat şöyle olabilir: Onlara ilahlarını kaybettirir, arasalar da onlara rastlayamazlar.



75- ذَلِكُم بِمَا كُنتُمْ تَفْرَحُونَ فِي الْأَرْضِ بِغَيْرِ الْحَقِّ وَبِمَا كُنتُمْ تَمْرَحُونَ “İşte bu, sizin yeryüzünde haksız yere şımarmanızdan ve böbürlenmenizden ötürüdür.

Haksız yere yeryüzünde şımarmak ve kibirlenmek, şirk ve tuğyan şeklinde kendini gösterir.

Üstte, “Allah kâfirleri işte böyle saptırır” denildikten sonra bu ayette doğrudan kendilerine hitap edilmesi, daha etkin bir şekilde onları kınamak içindir.



76- ادْخُلُوا أَبْوَابَ جَهَنَّمَ خَالِدِينَ فِيهَا “Ebedî kalmak üzere girin cehennem kapılarından!”

Sizin her bir grubunuza uygun bir şekilde yedi kısma taksim edilmiş cehennem kapılarından girin bakalım!

فَبِئْسَ مَثْوَى الْمُتَكَبِّرِينَ “Büyüklük taslayanların yeri ne kötüdür!”

Cehennem, hakka karşı kibirlenenler için ne kötü bir yerleşim yeridir!



77- فَاصْبِرْ “Öyleyse sen sabret!”

إِنَّ وَعْدَ اللَّهِ حَقٌّ “Şüphesiz Allah’ın vaadi haktır.”

Allahın kâfirleri helâkiyle ilgili vaadi haktır, mutlaka gerçekleşecektir.

فَإِمَّا نُرِيَنَّكَ بَعْضَ الَّذِي نَعِدُهُمْ أَوْ نَتَوَفَّيَنَّكَ فَإِلَيْنَا يُرْجَعُونَ “Onlara vaat ettiğimiz azâbın bir kısmını sana göstersek veya (göstermeden önce) seni vefât ettirsek, sonunda onlar bize döndürüleceklerdir.”

Onlarla ilgili vaat edilen azap, onların öldürülmeleri ve esir edilmeleridir.

Bunu Sana göstersek veya Sen neticeyi görmeden vefat ettirirsek, kıyamet günü onların dönüşü bizedir. Biz de amellerine göre kendilerine karşılık veririz.

“Sonunda onlar bize döndürüleceklerdir.”

Ayetin bu kısmı “veya Seni vefat ettirirsek” kısmının cevabıdır.[1>

Ayetin bu kısmının her iki “eğer” ifadesine cevap olması da caizdir. Yani, “biz onlara Senin hayatında azap versek de vermesek de, alâ külli hâl ahirette en şiddetli azabı vereceğiz.

Dönüşün sadece Allaha olduğunun bildirilmesi, azabın şiddetine delâlet eder.



78- وَلَقَدْ أَرْسَلْنَا رُسُلًا مِّن قَبْلِكَ “Andolsun, senden önce de elçiler gönderdik.”

مِنْهُم مَّن قَصَصْنَا عَلَيْكَ “Onlardan bir kısmını sana anlattık.”

وَمِنْهُم مَّن لَّمْ نَقْصُصْ عَلَيْكَ “Bir kısmını ise sana anlatmadık.”

وَمَا كَانَ لِرَسُولٍ أَنْ يَأْتِيَ بِآيَةٍ إِلَّا بِإِذْنِ اللَّهِ “Hiçbir peygamber, Allah’ın izni olmadan bir ayet getiremez.”

Denildi ki: Peygamberlerin sayısı yüzyirmidört bindir. Bunlardan kıssası anlatılanlar ise, az sayıda şahıslardır. Çünkü mu’cizeler Allahtan birer ihsan olup, ihsanının diğer kısımları gibi bunları da hikmetinin gereğine göre onlar arasında taksim etmiştir. Peygamberler için bunları kendilerinin tercih etmesi veya talep edilen mu’cizeyi mutlaka meydana getirmesi söz konusu değildir.

فَإِذَا جَاء أَمْرُ اللَّهِ قُضِيَ بِالْحَقِّ “Allah’ın emri gelince hak yerine getirilir.”

Allahın dünyada veya ahirette azapla ilgili emri gelince, hak yolda olanın kurtarılması ve batıl yolda olanın cezalandırılması gerçekleşir.

وَخَسِرَ هُنَالِكَ الْمُبْطِلُونَ “İşte o zaman, batıl dava peşinde koşanlar,tam bir hüsrana uğrarlar.”O zaman, aslında kendilerine nice mu’cizeler, ayetler geldiği hâlde yine de bunları talep eden inatçı kimseler, helâk olurlar.



79- اللَّهُ الَّذِي جَعَلَ لَكُمُ الْأَنْعَامَ لِتَرْكَبُوا مِنْهَا وَمِنْهَا تَأْكُلُونَ “O Allah ki, kimine binesiniz, kimini de yiyesiniz diye sizin için o en’amı (davarları) yarattı.”

Çünkü o davarlar içinde koyun gibi eti yenenler olduğu gibi, deve ve sığır gibi aynı zamanda binilenler de vardır.



80- وَلَكُمْ فِيهَا مَنَافِعُ “Onlarda sizin için daha birçok faydalar da vardır.”

Onlarda sizin için süt, deri ve kıl gibi faydalar vardır.

وَلِتَبْلُغُوا عَلَيْهَا حَاجَةً فِي صُدُورِكُمْ “Gönüllerinizdeki ihtiyaçlara onlar üzerinden ulaşırsınız.”Ve bir de bunların üzerine binerek seyahat edersiniz.

وَعَلَيْهَا وَعَلَى الْفُلْكِ تُحْمَلُونَ “Hem onlarla hem de gemilerle taşınırsınız.”

Karada bunlarla, denizde gemilerle taşınırsınız.



81- وَيُرِيكُمْ آيَاتِهِ “Ve size âyetlerini gösteriyor.”

Ve O size kudretinin kemâline ve sonsuz merhametine delâlet eden delillerini gösteriyor.

فَأَيَّ آيَاتِ اللَّهِ تُنكِرُونَ “Şimdi Allah’ın hangi âyetlerini inkâr edersiniz?”

Bu ayetlerden/ delillerden hangi birini inkâr edersiniz?

Çünkü bunlar gayet açık birer delil olmalarıyla, inkârı kabul etmez.



82- أَفَلَمْ يَسِيرُوا فِي الْأَرْضِ فَيَنظُرُوا كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الَّذِينَ مِن قَبْلِهِمْ “Onlar yeryüzünde dolaşıp, kendilerinden öncekilerin akıbetlerinin nasıl olduğuna bakmadılar mı?”

كَانُوا أَكْثَرَ مِنْهُمْ وَأَشَدَّ قُوَّةً وَآثَارًا فِي الْأَرْضِ “Onlar kendilerinden daha çok, daha güçlü ve yeryüzündeki eserleri daha üstündü.”

Yeryüzündeki eserleri
, onlardan geriye kalan saraylar, san’at eserleri ve benzerleridir.

Denildi ki: Bundan murat, onların cesetlerinin ne kadar büyük olduğunu gösteren ayak izleridir.

فَمَا أَغْنَى عَنْهُم مَّا كَانُوا يَكْسِبُونَ “Fakat onların kazançları kendilerine bir fayda vermedi.”

Ayetteki مَا “ma” harfi olumsuzluk ifade edebileceği gibi, soru anlamın da da olabilir. Yani, “onların kazançları kendilerine ne fayda verdi?”



83- فَلَمَّا جَاءتْهُمْ رُسُلُهُم بِالْبَيِّنَاتِ فَرِحُوا بِمَا عِندَهُم مِّنَ الْعِلْمِ “Peygamberleri onlara apaçık deliller getirince, kendilerindeki ilim ile ferahlandılar.”

Peygamberler, kendilerine mu’cizeler veya apaçık ayetler getirdiklerinde onların ilmini hakir gördüler.

“Kendilerindeki ilim ile ferahlandılar.”

İlim
den murat, onların haktan uzak inançları ve “Doğrusu onların ahiret hakkındaki bilgisi peş peşe gelmiştir.”(Neml, 66)Veya ilimden murat, tabiat ilimleri, astronomi, sanayi ve benzeri diğer ilimler de olabilir.

Veya bundan murat peygamberlerin ilmidir. Bundan şımarmaları ise bu ilme gülmeleri ve peygamberlerle dalga geçmeleridir. Ayetin devamı bu manayı teyid eder.

Denildi ki: Ayetteki “ferah” da peygamberlere râcidir. Çünkü peygamberler kâfirlerin cehalette ısrarlarını ve kötü akıbetlerini görünce, kendilerine verilen ilimden dolayı ferah duydular ve Allaha şükrettiler.

وَحَاقَ بِهِم مَّا كَانُوا بِهِ يَسْتَهْزِؤُون “Ve alaya almakta oldukları şey kendilerini sarıverdi.”

Kâfirlere ise, cehaletlerinin ve peygamberlerle dalga geçmelerinin cezası verildi.



84- فَلَمَّا رَأَوْا بَأْسَنَا قَالُوا آمَنَّا بِاللَّهِ وَحْدَهُ “Azabımızı gördükleri zaman şöyle dediler: “Tek Allah’a inandık.”

وَكَفَرْنَا بِمَا كُنَّا بِهِ مُشْرِكِينَ “Ve O’na ortak koşmakta olduğumuz şeyleri inkâr ettik.”



85- فَلَمْ يَكُ يَنفَعُهُمْ إِيمَانُهُمْ لَمَّا رَأَوْا بَأْسَنَا “Fakat azâbımızı gördükleri zaman inanmaları, kendilerine fayda vermedi.”Çünkü, o hâlde iman etmek, makbul bir iman değildir.

سُنَّتَ اللَّهِ الَّتِي قَدْ خَلَتْ فِي عِبَادِهِ “Bu, Allah’ın kulları hakkında eskiden beri yürürlükte olan kanunudur.”

Allah, kulları arasında böyle tasarrufta bulunmayı eskiden beri bir düstur edinmiştir.

وَخَسِرَ هُنَالِكَ الْكَافِرُونَ “İşte o zaman inkârcılar hüsrana uğradılar.”

Ayetteki هُنَالِكَ “hünelike” aslında mekân için kullanılır. Burada istiare

yoluyla zaman için kullanılmıştır.

Hz. Peygamber şöyle buyurur:

“Kim Mü’min sûresini okusa, bütün peygamberlerin, sıddıkların, şehitlerin ve mü’minlerin ruhu ona rahmet okur, Allahtan mağfiret talep eder.”


[1> Yani, onların öldürülmelerini veya esir edilmelerini Sen görmesen bile hiç merak etme, onlar bize döndürülecekler ve layık oldukları cezaları bulacaklar.
Yazar:
Prof.Dr. Şadi Eren
 
Üst Alt