Admin
Yönetici
- Katılım
- 19 Şub 2025
- Mesajlar
- 180
- Tepkime puanı
- 0
- Puanları
- 16
1- قَدْ أَفْلَحَ الْمُؤْمِنُونَ “Mü’minler, gerçekten kurtuldu.”Mü’minler, hülyalarına kavuştular.
Ayetin başında geçen قَدْ “Qad” kelimesi, geçmiş zamanın başına geldi
ğinde o şeyin sabit olduğuna, meydana geldiğine delâlet eder.
Mü’minler kurtuluşa ermeyi, muratlarına nail olmayı Allahın lütfundan umdukları için, sûrenin başında müjde olarak onların bu beklentilerinin tahukkuku yer aldı.
2- الَّذِينَ هُمْ فِي صَلَاتِهِمْ خَاشِعُونَ “Onlar ki, namazlarında huşû içindedirler.”
Allahtan korkarlar, huzurunda boyun eğerler. Namaz sırasında gözlerini secde yerine çevirirler.
Rivayete göre Hz. Peygamberin bazen gözünü semaya çevirip namaz kıldığı olurdu. Bu ayet inince gözünü secde edeceği yere çevirir oldu.Keza namazda sakalıyla oynayan bir adamı gördü, şöyle buyurdu: “Bu adamın kalbinde huşu olsa, azalarına da yansırdı.”
3- وَالَّذِينَ هُمْ عَنِ اللَّغْوِ مُعْرِضُونَ “Onlar ki, boş işlerden yüz çevirirler.”
Maleyani söz ve fiillerden yüz çevirirler. Çünkü ciddi işlerle meşgullerdir. Ayetin ifadesi “onlar boş işler yapmazlar” ifadesinden çok cihetlerle daha beliğ bir anlatımdır. Bu cümleden olarak şunlar dikkat çekmektedir:
-Cümlenin isim cümlesi olması.
-Hükmün zamire bina edilmesi.
-Hükmün isim olarak gelmesi.
-Öncesinde sıla bulunması.
-“Terkederler” demek yerine “yüz çevirirler” denilmesi. Böyle denilmesi, onların maleyani söz ve fiillerden hem doğrudan kendilerinin uzak olduğunu, bizzat meşgul olmadıklarını anlatır, hem de böyle şeylere sebebiyet vermediklerini, hatta meyil bile etmediklerini ifade eder.Peşinde gelen ayette de benzeri belağat incelikleri vardır:
4- وَالَّذِينَ هُمْ لِلزَّكَاةِ فَاعِلُونَ “Onlar ki, zekât (vazifelerini) yaparlar.”
Cenab-ı Hak kâmil mü’minleri önce namazda huşu ile vasfetti sonra da zekâtı vermelerini nazara verdi. Bununla, onların hem bedenî – hem de mâlî ibadetlerini gayet düzgün yaptıklarını anlattı. “boş işlerden yüz çevirme” özellikleriyle de haramlardan ve mürüvvetin kaçınılmasını gerektirdiği hallerden kaçındıklarını nazara verdi.
5- وَالَّذِينَ هُمْ لِفُرُوجِهِمْ حَافِظُونَ “Ve onlar ki, iffetlerini korurlar.”
6- إِلَّا عَلَى أَزْوَاجِهِمْ أوْ مَا مَلَكَتْ أَيْمَانُهُمْ فَإِنَّهُمْ غَيْرُ مَلُومِينَ “Ancak eşleri ve ellerinin sahip olduğu (cariyeleri) hariç. (Bunlarla ilişkilerinden dolayı) kınanmış değillerdir.”
“Onlar ki, boş işlerden yüz çevirirler.” (Mü’minun, 3) ayetiyle genel bir çerçeve çizilmişti. Burada nazara verilen eşleri ve cariyeleri dışında ilişkiye girmemek maleyani şeyleri terke dâhil olduğu hâlde müstakil olarak ifade edilmesi, insan nefsinin cinselliğe çok istekli ve bunun tehlikesinin çok büyük olmasındandır.
7- فَمَنِ ابْتَغَى وَرَاء ذَلِكَ فَأُوْلَئِكَ هُمُ الْعَادُونَ “Artık kim bunun ötesine gitmeyi isterse, işte bunlar haddi aşan kimselerdir.”
8- وَالَّذِينَ هُمْ لِأَمَانَاتِهِمْ وَعَهْدِهِمْ رَاعُونَ “Onlar ki, emanetlerine ve ahidlerine riayet ederler.”Onlar gerek Hak, gerek halk cihetinden kendilerine tevdi edilen emanetleri ve ahitleri muhafaza ederler, gözetirler.
9- وَالَّذِينَ هُمْ عَلَى صَلَوَاتِهِمْ يُحَافِظُونَ “Onlar ki, namazlarını muhafaza ederler.”
Onlar namazlarına devam ederler ve vaktinde kılarlar.
Daha öncesinde onların özellikleri anlatılırken “Haşiun, mu’rizun, failun, hâfizun, râun” şeklinde ism-i fâil sığası kullanılmıştı. Burada namaza devamları ise, namaz tekerrür ve teceddüt eden bir ibadet olduğundan geniş zaman sığası ile ifade edildi.
Daha önce namazda huşu içinde olmaları bildirilmişti, burada da namaza devamları anlatıldı.
Çünkü namazda huşu, onu aksatmadan kılmaktan ayrı bir durumdur. Dolayısıyla bir tekrar söz konusu değildir.Kâmil mü’minlerin vasıfları sayılırken namazla başlanıp namazla bitirilmesi, onun ne büyük bir ibadet olduğunu gösterir.
10- أُوْلَئِكَ هُمُ الْوَارِثُونَ “İşte bunlar varis olanların ta kendileridir.”
İşte bu vasıfları cem edenler, “varis” denilmeye layık kimselerdir, başkaları değil.
11- الَّذِينَ يَرِثُونَ الْفِرْدَوْسَ “Onlar Firdevs cennetlerine varis olurlar.”
Neye varis olduklarını beyan eder, varisliklerini hem büyük göstermek, hem te’kid etmek için mutlak olarak ifadeden sonra onu “Firdevs cennetlerine varis olmak” şeklinde kayıtlar. “Cennete alınırlar” gibi bir ifade yerine “varis olurlar” denilmesinde, amelleri sebebiyle ona layık olmalarının istiare yoluyla anlatımı vardır.
Denildi ki: Onlar, o Firdevs cennetlerinde kâfirlerin ellerinden kaçırdığı menzillere varis olurlar. Çünkü Allahu Teâlâ, her insan için cennette bir menzil, cehennemde de bir menzil yaratmıştır.
هُمْ فِيهَا خَالِدُونَ “Onlar orada daimîdirler.”
12- وَلَقَدْ خَلَقْنَا الْإِنسَانَ مِن سُلَالَةٍ مِّن طِينٍ “Andolsun biz insanı, çamurdan bir hülasadan yarattık.”“İnsan”dan murat, Hz. Âdem’dir. Hz. Âdem, çamurdan süzülmüş bir hülasadan yaratıldı.Veya “insan”dan murat bütün insanlardır. Çünkü her insan pek çok merhalelerden geçtikten sonra nutfe (sperm) hâline gelen hülasalardan yaratılmıştır.
Denildi ki: “Çamur”dan murat Hz. Âdemdir, çünkü ondan yaratılmıştır. “Hülasa” anlamındaki “sülale” kelimesi ise, nutfesidir.
13- ثُمَّ جَعَلْنَاهُ نُطْفَةً فِي قَرَارٍ مَّكِينٍ “Sonra onu emin ve sağlam bir yerde nutfe kıldık.”
Sonra da O’nun neslini o hülasadan bir nutfe yaptık.
Veya “sonra o hülasayı bir nutfe yaptık.”
“Sülâle” kelimesi müennes iken, ona raci kılınan zamirin müzekker olması, sülâlenin “cevher, süzülen şey veya su” şeklinde te’vil edilmesindendir.
“Sağlam bir yer”den murat rahimdir.
14- ثُمَّ خَلَقْنَا النُّطْفَةَ عَلَقَةً “Sonra nutfeyi bir alaka hâline getirdik.”
Beyaz nutfeyi kırmızı alakaya çevirdik.
فَخَلَقْنَا الْعَلَقَةَ مُضْغَةً “Derken o alakayı bir mudğa yaptık.” Alakayı bir parça et yaptık.
فَخَلَقْنَا الْمُضْغَةَ عِظَامًا “Derken o mudğayı kemiklere dönüştürdük.” Ona sertlik vererek bir kemik (iskelet) yaptık.
فَكَسَوْنَا الْعِظَامَ لَحْمًا “Derken o kemiklere bir et giydirdik.” Atıfların bir kısmının ثُمَّ “sümme” (sonra) bir kısmının ise فَ “fe”(böylece) şeklinde yapılması, meydana gelen bu istihalelerin (dönüşümlerin) farklılığındandır.
ثُمَّ أَنشَأْنَاهُ خَلْقًا آخَرَ “Sonra onu başka bir yaratılışla inşa ettik.”
Bundan murat,
-Bedenin sûreti,
-Ruh,
-Veya cesede ruhun üflenmesiyle duyuların meydana gelmesi,
-Veya bunların tamamı olabilir. “Sonra” ifadesi, önceki merhalelerle bu merhale arasındaki farklılığı gösterir.Ebu Hanife, ayete dayanarak, “yumurta çalan biri, bu yumurtalardan civciv çıktığında sadece yumurtaların bedelini öder, civcivi geri vermez. Çünkü civciv hâline gelmek başka bir yaratılıştır” yorumunu yaptı.
فَتَبَارَكَ اللَّهُ أَحْسَنُ الْخَالِقِينَ “Yaratanların en güzeli olan Allah’ın şânı Yücedir!’’[1>
Allahın kudreti ve hikmeti yücedir.
15- ثُمَّ إِنَّكُمْ بَعْدَ ذَلِكَ لَمَيِّتُونَ “Sonra siz bunun ardından, muhakkak ki öleceksiniz.”
16- ثُمَّ إِنَّكُمْ يَوْمَ الْقِيَامَةِ تُبْعَثُونَ “Sonra siz şüphesiz, kıyamet gününde diriltileceksiniz.”
Sonra siz kıyamet günü hesaba çekilmek ve yaptıklarınızın karşılığını görmek için diriltileceksiniz.
17- وَلَقَدْ خَلَقْنَا فَوْقَكُمْ سَبْعَ طَرَائِقَ “Andolsun biz, sizin üstünüzde yedi yol yarattık.”
“Yedi yol”dan murat, yedi semadır. Çünkü bunların hepsi birbiri üstünde yer almaktadır.
Veya semanın melekler ve yıldızlar için güzergâh olmasıdır. Çünkü bunların hepsi semada yol alırlar.
وَمَا كُنَّا عَنِ الْخَلْقِ غَافِلِينَ “Biz, yaratmaktan gafil değiliz.”
Biz bu gökleri veya bütün mahlûkatı yaratmaktan gafil değiliz, hiçbirini ihmal etmeyiz. Her varlığı zevalden ve bozulmaktan muhafaza ederiz. Onunla ilgili tedbiri alırız. Ta ki hikmetin iktiza ettiği ve ilâhî iradenin taalluk ettiği şekilde kendisi için takdir olunan kemâl mertebesine ulaşsın.
18- وَأَنزَلْنَا مِنَ السَّمَاء مَاء بِقَدَرٍ “Bir kaderle gökten bir su indirdik.”“Kader”den murat takdir olabilir. Yani, gökten faydası çok, zararı ise az olacak bir takdirle bir su indirdik.Veya mikdar olabilir. Yani, onlara uygun miktarda bir su indirdik.
فَأَسْكَنَّاهُ فِي الْأَرْضِ “Ardından onu yeryüzünde tuttuk.”
وَإِنَّا عَلَى ذَهَابٍ بِهِ لَقَادِرُونَ “Bizim onu tamamen gidermeye de gücümüz yeter.”
Biz o suyu indirmeye kâdir olduğumuz gibi,
-Onu bozarak,
-Buharlaştırarak
-Veya ulaşamıyacakları kadar derinlere indirerek ortadan kaldırmaya da kâdiriz.
Ayette suyun ortadan kaldırılmasının elif-lâmsız gelmesi “bir şekilde ortadan kaldırmaya kâdiriz” manasını ifade eder ve ortadan kaldırma yollarının çok olduğunu gösterir. Suyun insanlardan uzaklaştırılmasını anlatmada “De ki: Söyleyin bakalım: Suyunuz çekiliverse, size kim temiz bir akar su getirir?” (Mülk, 30) ayetinden çok daha şümullüdür.[2>
19- فَأَنشَأْنَا لَكُم بِهِ جَنَّاتٍ مِّن نَّخِيلٍ وَأَعْنَابٍ “Böylece onunla sizin için hurma bahçeleri ve üzüm bağları meydana getirdik.”
لَّكُمْ فِيهَا فَوَاكِهُ كَثِيرَةٌ وَمِنْهَا تَأْكُلُونَ “Bunlarda sizin için bir çok meyveler vardır ve siz onlardan yersiniz.”O bahçelerin sebzelerinden, meyvelerinden hem yersiniz, hem de bunlarla geçiminizi temin edersiniz. “Falanca el emeğini yiyor” dediğimizde elinin emeğiyle geçindiği anlaşılması gibi, ayetteki “yersiniz” ifadesi, geçimi de anlatır.
“Onlardan yersiniz” ifadesi “o hurma ve üzümden yersiniz” şeklinde de anlaşılabilir. Yani, o hurma ve üzümü hem taze meyve olarak yer, hem de bunlardan kuru üzüm ve kuru hurma, meyve suyu, pekmez gibi çeşitli gıdalar elde edersiniz.
20- وَشَجَرَةً تَخْرُجُ مِن طُورِ سَيْنَاء تَنبُتُ بِالدُّهْنِ وَصِبْغٍ لِّلْآكِلِينَ “Tûr-ı Seynâ’da yetişen bir ağaç da meydana getirdik ki, bu ağaç, hem yağ, hem de yiyenlerin ekmeğine katık verir.”Tur-u Seyna (Sina), Hz. Musanın dağıdır. Mısır’la Eyle arasında yer alır. Filistinde olduğu da söylenmiştir.”Tur-u Sinîn”de denilmektedir. “Tur” dağın adı, “Seyna”da o dağda belli bir bölgenin adı olması caizdir.
Ayette bahsedilen ağaç, zeytindir. Bundan elde edilen yağ, lambalarda kullanılmıştır. Ayrıca zeytin, hem fıtrî haliyle, hem de kendisinden çıkarılan yağla, yiyenlere en önemli bir katıktır.
21- وَإِنَّ لَكُمْ فِي الْأَنْعَامِ لَعِبْرَةً “En’am’da da sizin için elbette ibretler vardır.”
Davarların hâlinden ibret alır, bunlarla Allahın varlığına, hikmet ve rahmeti gibi sıfatlarına istidlalde bulunursunuz.
نُّسقِيكُم مِّمَّا فِي بُطُونِهَا “Onların karınlarındakilerden size içiririz.”
وَلَكُمْ فِيهَا مَنَافِعُ كَثِيرَةٌ “Onlarda sizin için bir çok faydalar vardır.”
Bunların sırtlarında, yünlerinde, kıllarında sizin için pek çok faydalar vardır.
وَمِنْهَا تَأْكُلُونَ “Ayrıca onlardan yersiniz.”
22- وَعَلَيْهَا وَعَلَى الْفُلْكِ تُحْمَلُونَ “Onların üzerinde ve gemilerde taşınırsınız.”
Çünkü, “en’am” içinde deve ve sığır gibi yük taşıyanlar da vardır.
Denildi ki: Bundan murat devedir, çünkü devenin sırtına da binilir. Ayrıca, peşinde nazara verilen gemilere de münasip olur. Zira develer, karaların gemileridir.
Siz bu bineklerle karada ve denizde taşınırsınız.
[1>Ayetten –haşa- Allahtan başka yaratıcılar olduğu manasının anlaşılmaması gerekir. Zira Kur’an baştan sona tevhidi anlatır. Ayetten murat, yarattığı her şeyi, o şeyin mahiyetine en uygun ideal ölçüler içinde yarattığını anlatmaktır.
[2> Çünkü orada anlatılan, suyun sadece aşağıya çekilerek insanların oraya ulaşa mamasıdır. Buradaki ifade ise; hem bunu, hem başka ortadan kaldırma ihtimallerini içine alır.
23- وَلَقَدْ أَرْسَلْنَا نُوحًا إِلَى قَوْمِهِ “Andolsun biz, Nûh’u kavmine gönderdik.”
فَقَالَ يَا قَوْمِ اعْبُدُوا اللَّهَ “O da dedi: Ey kavmim Allah’a ibadet edin.”
Kıssa, insanlara verilen o kadar nimetler varken bunlara nankörlük yapmalarını ve sonunda bu nimetlerin ellerinden alınmasını anlatır.
مَا لَكُم مِّنْ إِلَهٍ غَيْرُهُ “Sizin için O’ndan başka bir ilah yoktur.”
Ayetin bu kısmı, ibadet emrinin illetini anlatır.
أَفَلَا تَتَّقُونَ “Artık sakınmaz mısınız?”
Ona ibadeti reddedip başkasına ibadet etmeniz ve sayamayacağınız kadar nimetler vermişken bunlara nankörlük yapmanızdan dolayı size olan nimetlerini elinizden alıp sizi helak etmesinden ve azap vermesinden korkmuyor musunuz?
24- فَقَالَ الْمَلَأُ الَّذِينَ كَفَرُوا مِن قَوْمِهِ “Bunun üzerine kavminden inkâr eden ileri gelenler şöyle dediler:” Nûhun kavminin önde gelen kâfirleri, avamdan olanlara şöyle dedi:
مَا هَذَا إِلَّا بَشَرٌ مِّثْلُكُمْ “Bu ancak sizin gibi bir beşerdir.”Nûh da sizin gibi bir insan.
يُرِيدُ أَن يَتَفَضَّلَ عَلَيْكُمْ “Size üstünlük taslamak istiyor.”
Size üstün gelmek ve hükmetmek istiyor.
وَلَوْ شَاء اللَّهُ لَأَنزَلَ مَلَائِكَةً “Şayet Allah dileseydi, bir melek gönderirdi.”
Şayet Allah peygamber göndermek istese, melekleri peygamber olarak gönderirdi.
مَّا سَمِعْنَا بِهَذَا فِي آبَائِنَا الْأَوَّلِينَ “Biz önceki atalarımızdan böyle bir şey duymadık.”
Yani, atalarımızdan O’nun peygamber olduğunu işitmedik.
Veya O’nun demiş olduğu “Allaha ibadet etmek, başka ilahı reddetmek” gibi şeyleri atalarımızdan hiç duymadık.Veya peygamberlik diye bir şeyi atalarımızdan duymadık.
Böyle demeleri,
-İnatlarından olabilir,
-Veya üzerlerinden uzun bir fetret dönemi geçmesindendir.
25- إِنْ هُوَ إِلَّا رَجُلٌ بِهِ جِنَّةٌ “Bu, ancak cinnet getirmiş bir adamdır.”
Onun böyle şeyler söylemesi, kendisindeki cünundandır.
فَتَرَبَّصُوا بِهِ حَتَّى حِينٍ “Öyle ise bir müddet onu bekleyin.”
Dolayısıyla bir süre ona dayanın, bekleyin. Olur ki cünun hâli geçer, normale döner.
26- قَالَ رَبِّ انصُرْنِي بِمَا كَذَّبُونِ “Rabbim! Beni yalanlamalarına karşı bana yardım et!” dedi.”Nûh, onların imana gelmesinden ümidini kesince şöyle dua etti:
Ya Rabbi, beni yalanlamalarına karşılık veya yalanlamaları sebebiyle onları helâk ederek veya onlara vaat ettiğin azabı vererek bana yardım et.
27- فَأَوْحَيْنَا إِلَيْهِ أَنِ اصْنَعِ الْفُلْكَ بِأَعْيُنِنَا وَوَحْيِنَا “Bunun üzerine ona şöyle vahyettik: Bizim nezaretimiz altında ve vahyimizle gemiyi yap.”Biz bu gemiyi nasıl yapacağını Sana öğreteceğiz, hatalı yapmaktan Seni koruyacağız.
فَإِذَا جَاء أَمْرُنَا وَفَارَ التَّنُّورُ فَاسْلُكْ فِيهَا مِن كُلٍّ زَوْجَيْنِ اثْنَيْنِ وَأَهْلَكَ إِلَّا مَن سَبَقَ عَلَيْهِ الْقَوْلُ مِنْهُمْ “Bizim emrimiz gelip de tandır kaynayınca, hercinsten birer çift ve bir de içlerinden, daha önce kendisi aleyhinde hüküm verilmiş olanların dışındaki ehlini gemiye al.”
“Bizim emrimiz” ifadesinden murat, gemiye binmeleri veya azabın inişiyle ilgili emirdir.
Rivayete göre Hz. Nûha şöyle denildi: “Su, tandırdan fışkırdığında Sen ve Sana tâbi olanlar gemiye binin.”Hanımı, tandırdan suyun fışkırdığını Hz. Nûha haber verince, gemiye bindiler.
Hz. Nûhun ehlinden murat, aile fertleri olabileceği gibi, O’na iman edenler de olabilir.
Gemiye alınmayanlar, küfrü sebebiyle helâkine önceden hükmedilen kimselerdir.
وَلَا تُخَاطِبْنِي فِي الَّذِينَ ظَلَمُوا “Zulmetmiş olanlar konusunda bana hiç yalvarma!”
O zalim olanların kurtulması için bana dua etme.
إِنَّهُم مُّغْرَقُونَ “Zira onlar kesinlikle boğulacaklardır!”Çünkü onlar Allaha şirk koşmaları ve günahları sebebiyle zulmetmişlerdir, buna ceza olarak suda boğulacaklardır. Bu durumdaki kimselerle beraber olunmaz, kendilerine şefaat edilmez. Hatta onlardan kurtulmakla Allaha hamdedilir. Ayetin devamı bunu ifade eder:
28- فَإِذَا اسْتَوَيْتَ أَنتَ وَمَن مَّعَكَ عَلَى الْفُلْكِ فَقُلِ “Sen, yanındakilerle beraber gemiye yerleştiğinde şöyle de:”
الْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي نَجَّانَا مِنَ الْقَوْمِ الظَّالِمِينَ “Bizi zalimler topluluğundan kurtaran Allah’a hamdolsun.”Nitekim bir başka ayette de şöyle denilmektedir:
“Böylece zulmeden kavmin kökü kesildi. Alemlerin Rabbi olan Allah’a hamdolsun.” (En’am, 45)
29- وَقُل رَّبِّ أَنزِلْنِي مُنزَلًا مُّبَارَكًا “Ve de ki: Ey Rabbim! Beni bereketli bir yere kondur.”
Dünya ve ahirette daha ziyade hayra vesile olsun.
وَأَنتَ خَيْرُ الْمُنزِلِينَ “Sen, konuk edenlerin en hayırlısısın.”Bu, Hz. Nûh’un duasına uygun bir senâdır. Bu şekilde senâ, duaya icabet edilmesine bir vesiledir.
Hz. Nûh yalnız olmadığı halde emrin sadece O’na verilmesi,
-Faziletini ortaya koymak,
-O’nun duasının diğerlerine de yeterli olduğunu hissettirmek vardır. Çünkü duası onları da içine almaktadır.
30- إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَاتٍ “Şüphesiz bunda nice ayetler vardır.”
İşte bunda, yani Nûh’a ve kavmine yapılanlarda, basiret sahibi olan ve ibret alanlara istidlalde bulunacakları, ibret alacakları deliller vardır.
وَإِن كُنَّا لَمُبْتَلِينَ “Biz gerçekten (kullarımızı) imtihan ederiz.”
Biz Nûhun kavmini büyük bir belâ ile mübtela kıldık.Veya “biz bu ayetlerle kullarımızı imtihan etmekteyiz.”
31- ثُمَّ أَنشَأْنَا مِن بَعْدِهِمْ قَرْنًا آخَرِينَ “Sonra onların ardından bir başka nesil getirdik.”
Bundan murat Âd veya Semud kavmidir.
32- فَأَرْسَلْنَا فِيهِمْ رَسُولًا مِنْهُمْ أَنِ اعْبُدُوا اللَّهَ “Bunun üzerine, onlar arasından şöyle diyen bir elçi gönderdik: Allah’a ibadet edin.”Bu kavim Âd kavmi ise, gönderilen Peygamber Hz. Hûd, Semud kavmi ise Hz. Salihtir. Gönderilen peygamber dışarıdan gelmemiştir, içlerinde yaşarken kendisine vahyedilmiştir.Onlara peygamberin diliyle şöyle dedik: “Allaha ibadet edin...”
مَا لَكُم مِّنْ إِلَهٍ غَيْرُهُ “Sizin için O’ndan başka bir ilah yoktur.”
أَفَلَا تَتَّقُونَ “Artık sakınmaz mısınız?”Allahın azabından sakınmaz mısınız?
33- وَقَالَ الْمَلَأُ مِن قَوْمِهِ الَّذِينَ كَفَرُوا وَكَذَّبُوا بِلِقَاء الْآخِرَةِ وَأَتْرَفْنَاهُمْ فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا “Onun kavminden, Allah’ı inkâr eden, ahirete kavuşmayı yalanlayan ve dünya hayatında kendilerine bol nimet verdiğimiz ileri gelenler şöyle dediler:”“Ahirete kavuşmaktan” murat,
-Ondaki sevap ve cezaya kavuşmaktır.
-Veya haşir yoluyla ikinci hayata gönderilmektir.
مَا هَذَا إِلَّا بَشَرٌ مِّثْلُكُمْ “Bu ancak sizin gibi bir insandır.”
يَأْكُلُ مِمَّا تَأْكُلُونَ مِنْهُ “Sizin yediğinizden yer.”
وَيَشْرَبُ مِمَّا تَشْرَبُونَ “Ve sizin içtiğinizden içer.”
34- وَلَئِنْ أَطَعْتُم بَشَرًا مِثْلَكُمْ إِنَّكُمْ إِذًا لَّخَاسِرُونَ “Andolsun, kendiniz gibi bir beşere itaat ederseniz mutlaka ziyana uğrarsınız.”Size emrettiği şeylerde, sizin gibi bir insana itaat ederseniz, kendinizi böyle bir itaatle zelil yaptığınızdan dolayı, mutlak zararda olursunuz.
35- أَيَعِدُكُمْ أَنَّكُمْ إِذَا مِتُّمْ وَكُنتُمْ تُرَابًا وَعِظَامًا أَنَّكُم مُّخْرَجُونَ “Öldüğünüz,toprak ve kemik hâline geldiğiniz zaman sizin diriltilip çıkarılacağınızı mı vaad ediyor?”
Böyle bir hâlde iken mi kabirlerden veya yokluktan tekrar varlık sahasına çıkarılacaksınız?
36- هَيْهَاتَ هَيْهَاتَ لِمَا تُوعَدُونَ “Heyhât, o size vaad edilen şey ne kadar uzak!”
Heyhat, o vaat olunduğunuz şey gerçek olmaktan çok çok uzak!
37- إِنْ هِيَ إِلَّا حَيَاتُنَا الدُّنْيَا “Hayat, bu dünya hayatımızdan ibarettir.”
نَمُوتُ وَنَحْيَا “Ölürüz ve yaşarız.”
Bazımız ölür, bazımız dünyaya gelir.
وَمَا نَحْنُ بِمَبْعُوثِينَ “Biz tekrar diriltilecek değiliz.”
Biz, ölümden sonra diriltilecek değiliz.
38- إِنْ هُوَ إِلَّا رَجُلٌ افْتَرَى عَلَى اللَّهِ كَذِبًا “Bu ancak Allah’a karşı yalan uyduran bir adam.”
Söylemiş olduğu “ben Allahın elçisiyim. Öldükten sonra diriltileceksiniz” iddialarında Allah adına yalan uyduran biridir.
وَمَا نَحْنُ لَهُ بِمُؤْمِنِينَ “Ve biz ona inanacak değiliz.”
39- قَالَ رَبِّ انصُرْنِي بِمَا كَذَّبُونِ “Dedi: Ya Rabbi, beni yalanlamalarına karşı bana yardım et!”Peygamber dedi: Ya Rabbi, onlara karşı bana yardım et. Benim için onlardan intikam al. Çünkü onlar beni yalanlıyorlar, inanmıyorlar.
40- قَالَ عَمَّا قَلِيلٍ لَيُصْبِحُنَّ نَادِمِينَ “Dedi: Pek yakında onlar pişman olacaklar!”Allah buyurdu: Az zaman sonra onlar gözleriyle azabı gördüklerinde çok pişman olacaklar!
41- فَأَخَذَتْهُمُ الصَّيْحَةُ بِالْحَقِّ “Derken hak sayha (o korkunç ses) onları kıskıvrak yakalayıverdi.”Hz. Cebrail, kalpleri parçalayan dehşetli bir sayha ile seslendi, hepsi ölüp gitti.Sayha ile helâk edilmelerinden hareketle, bu kavmin Hz. Salihin kavmi olduğuna istidlalde bulunuldu.Bu sayhanın “hak” olması,
-Karşı koyulamaz olması,
-Allah tarafından âdil bir ceza olması,
-Veya doğru bir vaat olması yönünden olabilir.
فَجَعَلْنَاهُمْ غُثَاء “Onları çer çöp yığını hâline getirdik.”
Onları, selin geride bıraktığı süprüntü hâline getirdik.
فَبُعْدًا لِّلْقَوْمِ الظَّالِمِينَ “Zalimler topluluğu Allah’ın rahmetinden uzak
olsun!”Ayet, hem onların hâlini haber vermek, hem de onlara bir beddua manası taşıyabilir. Yani:
-Böylece, zâlimler topluluğu helâk olup gitti.
-Zalimler topluluğunun canı cehenneme!
Ayette “onlar” demek yerine “zâlimler” denilmesi, niçin helâk olduklarının illetini beyan eder.
42- ثُمَّ أَنشَأْنَا مِن بَعْدِهِمْ قُرُونًا آخَرِينَ “Sonra onların ardından başka nesiller getirdik.”
Bunlar, Hz. Lût, Hz. Şuayb gibi peygamberlerin kavimleridir.,
43- مَا تَسْبِقُ مِنْ أُمَّةٍ أَجَلَهَا وَمَا يَسْتَأْخِرُونَ “Hiçbir ümmet ne ecelinin önüne geçer, ne de geri kalır.”Hiçbir ümmet, kendi helâki için belirlenen vaktin önüne geçemez, geri de kalmaz.
44- ثُمَّ أَرْسَلْنَا رُسُلَنَا تَتْرَا “Sonra arka arkaya peygamberlerimizi gönderdik.”
كُلَّ مَا جَاء أُمَّةً رَّسُولُهَا كَذَّبُوهُ “Her ümmete peygamberi geldikçe, onuyalanladılar.”
فَأَتْبَعْنَا بَعْضَهُم بَعْضًا “Biz de onları birbiri ardından helâk ettik.”
وَجَعَلْنَاهُمْ أَحَادِيثَ “Ve onları birer ibretli hikâye yaptık.”
Onlardan geriye sadece hikâyeler kaldı, ibret-i âlem için kendilerini dillere destan kıldık.
فَبُعْدًا لِّقَوْمٍ لَّا يُؤْمِنُونَ “Artık inanmayan böyle bir kavim Allah’ın rahmetinden uzak olsun!”
45- ثُمَّ أَرْسَلْنَا مُوسَى وَأَخَاهُ هَارُونَ بِآيَاتِنَا وَسُلْطَانٍ مُّبِينٍ “Sonra birtakım âyetlerimiz ve açık bir ferman ile Musa’yı ve kardeşi Harun’u gönderdik.”
Başka ayette, onların “dokuz mu’cizeyle” gönderildikleri bildirilir.[1>
Ayet metnindeki “sultan-ı mübin”, “hasmı ilzam eden açık delil” demektir.
Bundan murat asa da olabilir. Ayrıca tek olarak zikredilmesi, Hz. Musanın mu’cizelerinin ilki ve esası olmasındandır. Bununla alakalı olarak,
-Asanın yılana dönüşmesi,
-Sihirbazların sihir aletleriyle meydana getirdiklerini yutması,
-Denizi yarması,
-Vurulduğu taştan su fışkırması
-Bekçilik yapması,
-Işık vermesi,
-Meyveli, yeşil bir ağaç hâline gelmesi,
-İp ve kova hâline gelmesi gibi çok mu’cizeler meydana gelmiştir.
Keza, bundan murat Hz. Musanın bütün mu’cizeleri ve ayetlerden murat ise Ona verilen deliller olabilir.
Veya her ikisinden murat, Hz. Musaya verilen mu’cizelerdir. Çünkü mu’cizeler
-Nübüvvetin alâmetleridir,
-Peygamberin iddiasına apaçık delillerdir.
46- إِلَى فِرْعَوْنَ وَمَلَئِهِ “Firavun’a ve ileri gelenlerine.”
فَاسْتَكْبَرُوا “Ama onlar kibre kapıldılar.”
Ama onlar imana ve Peygambere uymaya karşı kibirlendiler.
وَكَانُوا قَوْمًا عَالِينَ “Ve kendilerini büyük görüp böbürlenen bir topluluk idiler.”
Onlar, ululuk taslayan mütekebbir bir kavim idi.
47- فَقَالُوا أَنُؤْمِنُ لِبَشَرَيْنِ مِثْلِنَا وَقَوْمُهُمَا لَنَا عَابِدُونَ “Bu yüzden şöyle dediler: Kavimleri bize kul köle iken, bizim gibi iki insana mı inanacağız?”“Beşer” kelimesi hem “Biz ona (Meryem’e) ruhumuzu gönderdik de ona düzgün bir beşer (insan) şeklinde temessül etti.” (Meryem, 17) ayetinde olduğu gibi tek kişi için, hem de “Eğer beşerden (insanlardan) birini görürsen şöyle de: Ben Rahmâna bir oruç adadım.” (Meryem, 26) ayetinde olduğu gibi çok kimse için kullanılır.
Gördüğümüz gibi bu kıssalar, beşer olmakta müştereklikleri sebebiyle peygamberlerin hâllerini kendi hallerine kıyasla nübüvveti inkâr eden kimselerin şüphelerinin ne kadar mesnetsiz olduğunu ortaya koyuyor. Basiret sahibi olanlar, en edna bir dikkatle bunu anlayabilirler. Çünkü her ne kadar insanların ruh cevheri duyular ve idrakte müşterek olsa da, bunlardaki mertebeleri çok çok farklıdır.
Nasıl ki, duyu ve idrakte noksan olan kimseler vardır, idraki kıt bir kimse kolayca bir şeyi anlayamaz. Duyu ve idraki keskin olan kimseler ise çoğu şeyde ve çoğu hallerde tefekkür ve taallüme muhtaç olmadan hemen anlayıverirler. Böylece başkalarının idrak etmediklerini idrak ederler, onların bilmediklerini bilirler. Cenab-ı Hak şu ayetle buna işaret eder:
“De ki: Ben de ancak sizin gibi bir beşerim. Bana ilâhınızın ancak bir ilâh olduğu vahyolunuyor.” (Kehf, 110)
48- فَكَذَّبُوهُمَا فَكَانُوا مِنَ الْمُهْلَكِينَ “Böylece o ikisini yalanladılar, bu yüzden de helâk edilenlerden oldular.”
Böylece denizde boğulmak suretiyle helak edildiler.
49- وَلَقَدْ آتَيْنَا مُوسَى الْكِتَابَ “Andolsun, Musa’ya kitabı verdik.”Kitaptan murat Tevrattır.
لَعَلَّهُمْ يَهْتَدُونَ “Ola ki hidayete gelirler.”
Ayetteki “Ola ki hidayete gelirler” diye bahsedilenler Benî İsraildir. Zamirin Firavun ve kavmine ait olması uygun düşmez. Çünkü Tevrat, onların boğulmasından sonra inmiştir.
Ayette hidayetten murat, ilim sahibi olmaları, ilâhî hükümleri bilmeleridir.
50- وَجَعَلْنَا ابْنَ مَرْيَمَ وَأُمَّهُ آيَةً “Meryemoğlunu ve annesini de bir ayet kıldık.”
Hz. Meryemin, hiçbir beşerle teması olmadan Hz. İsa’yı dünyaya getirmesini bir ayet kıldık.
Burada, ikisinin tek ayet olarak nazara verilmesi vardır.Mana şöyle de olabilir: Hem Meryem oğlu İsa’yı, hem de annesini birer ayet kıldık.
Hz. İsa,
-Yeni dünyaya gelmişken insanlarla konuştu.
-Kendisinden daha nice mu’cizeler zâhir oldu.
Hz. Meryem ise, hiçbir insanla cinsel beraberliği olmadan Hz. İsa’yı dünyaya getirdi.
وَآوَيْنَاهُمَا إِلَى رَبْوَةٍ ذَاتِ قَرَارٍ وَمَعِينٍ “Ve onları, yerleşmeye elverişli,sulu bir tepeye yerleştirdik.”Tepe’den murat, Beyt-i Makdis arazisidir, çünkü yüksek bir yerdir. Veya
-Şam,
-Filistindeki Remle,
-Veya Mısır’da bir tepe de olabilir.Ayetten öyle anlaşılıyor ki, Hz. Meryem ve oğlu Hz. İsa’nın yerleştirildiği yer, geniş bir alandır, sebzesi-meyvesi boldur. Çünkü insanlar böyle bereketli yerleri mesken olarak seçerler.
Burası aynı zamanda suyu bol bir yerdir, akarsuları vardır, bir yeri güzel kılacak, tenezzühe vesile olacak özellikleri kendinde toplamıştır.
51- يَا أَيُّهَا الرُّسُلُ كُلُوا مِنَ الطَّيِّبَاتِ وَاعْمَلُوا صَالِحًا “Ey peygamberler! Temiz ve helal olan şeylerden yiyin ve salih amel işleyin.”Ayet, bütün peygamberlere bir nida ve bir hitaptır.
Onlara bir defada böyle hitap edilmiş değildir, çünkü birbirinden farklı zamanlarda gönderilmişlerdir. Bu durumda ayet, her peygambere kendi zamanında böyle hitap edildiğini gösterir. Hz. İsa’ya da böyle hitap edildiği evleviyetle sabit olur.
Ayette,
-Bu tarz hoş nimetlerle nimetlenme sebeplerinin sadece Hz. İsa için söz konusu olmadığına,
-Temiz şeylerin peygamberlere mubah kılınmasının eskiden beri devam eden ilâhî bir hüküm olduğuna bir tenbih vardır.
-Ayrıca, helâl-temiz şeylerden yararlanmayan ruhbanlığa karşı da bir delil söz konusudur.
Veya “ey peygamberler…” ifadesi, Hz. İsa ve annesi tepeye yerleştirildiklerinde onlara hikâye yoluyla anlatılan bir durumdur. Yani, “biz peygamberlere böyle dedik.”
Dolayısıyla siz de onlara uygun, size rızık olarak verilen temiz şeylerden yiyin.”
Denildi ki: Hitap Hz. İsa’yadır. Çoğul olarak gelmesi tazim içindir.
Ayet metnindeki tayyibat, mübah kılınan şeylerin lezzetli olanlarıdır.
Tayyibatın tarifinde şöyle de denildi: Helâl, sâfi, kıvamlı yiyeceklerdir.
Helâl, kendisinde Allaha isyan olmayandır.Sâfi, kazanırken kişinin Allahı unutmadan kazandığıdır.Kıvamlı olan ise, nefsi tutan, aklı muhafaza edendir.“Salih amel işleyin”Çünkü sizin varlığınızdan maksad ve Rabbiniz nezdinde fayda veren, salih ameldir.
إِنِّي بِمَا تَعْمَلُونَ عَلِيمٌ “Çünkü ben yaptıklarınızı bilenim.”
Dolayısıyla, ne yapmışsanız onun karşılığını veririm.
52- وَإِنَّ هَذِهِ أُمَّتُكُمْ أُمَّةً وَاحِدَةً “Ve işte bu, tek ümmet olarak sizin ümmetinizdir (tek din olarak
sizin dininizdir).”İşte böyle, sizin dininiz bir tekdir. İnançta ve dinin asıllarında hep aynıdır.
وَأَنَا رَبُّكُمْ فَاتَّقُونِ “Ve ben de Rabbinizim, öyleyse benden sakının.”
Öyleyse ayrılığa düşmekten, dine ters şeyler söylemekten sakının!
53- فَتَقَطَّعُوا أَمْرَهُم بَيْنَهُمْ زُبُرًا “(İnsanlar ise, din) işlerini kendi aralarında parça parça ettiler.”Ama onlar din işlerini parça parça ettiler, her biri bir tarafından tutup çektiler, çeşitli dinler hâline getirdiler.
Veya fırkalara bölündüler, gruplara ayrıldılar.
كُلُّ حِزْبٍ بِمَا لَدَيْهِمْ فَرِحُونَ “Her grup kendinde bulunan ile sevinmektedir.”
Bu gruplardan her biri kendini beğenir, kendilerinin hak üzere olduklarına inanır.
54- فَذَرْهُمْ فِي غَمْرَتِهِمْ حَتَّى حِينٍ “Öyleyse sen onları bir zamana kadar, gaflet ve şaşkınlıklarıyla baş başa bırak!”Öyleyse sen, onlar öldürülünceye veya ölünceye kadar kaldıkları cehalet havuzunda onları terk et.Ayet metninde geçen “ğamre” kelimesi, “boyu aşan su” demektir. Cehaletin her taraftan kendilerini kuşatması böyle bir teşbihle ifade edilmiştir.
[1> Bkz. İsra 101 ve Neml 12.
55- أَيَحْسَبُونَ أَنَّمَا نُمِدُّهُم بِهِ مِن مَّالٍ وَبَنِينَ “Sanıyorlar mı ki, onlara verdiğimiz mal ve evlat ile…”
56- نُسَارِعُ لَهُمْ فِي الْخَيْرَاتِ “Kendilerini hayratta koşuşturuyoruz.”Yoksa onlar kendilerine verdiğimiz ve meded kıldığımız mal ve evlatla kendilerini hayırlı şeylerde koşuşturduğumuzu mu sanıyorlar? Bunlarla onları bir hayra ulaştıracağımızı mı zannediyorlar?
بَل لَّا يَشْعُرُونَ “Hayır, onlar işin farkında değiller.”Hayır, öyle değil. Ama onlar hayvanlar gibi, anlayış ve şuurdan mahrumlar. Bu konuda düşünüp de bu imkân vermenin bir istidraç olduğunu, hayırda onları öne geçirmek olmadığını anlayacak durumda değiller.
57- إِنَّ الَّذِينَ هُم مِّنْ خَشْيَةِ رَبِّهِم مُّشْفِقُونَ “Gerçekten Rablerine olan saygıdan dolayı titreyenler.”Gerçekten, Rablerinin azabı korkusundan ürperenler,
58- وَالَّذِينَ هُم بِآيَاتِ رَبِّهِمْ يُؤْمِنُونَ “Ve Rablerinin âyetlerine inananlar.”Rablerinin hem tekvinî hem de tenzîlî ayetlerinin delâlet ettiği şeyleri tasdik ile iman edenler,
59- وَالَّذِينَ هُم بِرَبِّهِمْ لَا يُشْرِكُونَ “Ve Rablerine şirk koşmayanlar.”
Açık veya gizli Rablerine ortak koşmayanlar,
60- وَالَّذِينَ يُؤْتُونَ مَا آتَوا وَّقُلُوبُهُمْ وَجِلَةٌ أَنَّهُمْ إِلَى رَبِّهِمْ رَاجِعُونَ “Ve Rablerine döneceklerini düşünerek vermekte olduklarını kalpleri ürperek verenler.”
Verdikleri sadakaları Rablerine dönme korkusuyla kalpleri titreyerek verenler…
Kalpleri ürpererek vermeleri,
-Kendilerinden kabul edilmemesi korkusundan,
-Veya layıkı vechiyle yapamadıkları düşüncesiyle hesaba çekilmek endişesindendir. Çünkü, Allah, onlara gizli şeyleri de bilmektedir.
61- أُوْلَئِكَ يُسَارِعُونَ فِي الْخَيْرَاتِ “İşte onlar, hayratta (hayırlı işlerde)koşuşurlar.”
İşte üstte zikrolunan bu özellikleri taşıyan kimseler, bütün güçleriyle hayırlı işlere, taate rağbet ederler, bunlarda öne geçmeye çalışırlar.
Cenab-ı Hak, üst tarafta gafil kimselere verilen mal ve evlâdın onları bir hayra ulaştırmayacağını, bu imkânların verilmesinin kendilerine bir fayda sağlamayacağını bildirmişti. Burada da, kâmil mü’minlere verilen imkânların onları nice hayırlara sevkettiğini nazara verdi. Bu durum bir başka ayette “Allah da onlara hem dünya sevabını, hem de ahiret sevabının güzelliğini verdi.” (Âl-i İmran, 148) denilmesi gibidir.
وَهُمْ لَهَا سَابِقُونَ “Ve bunlar için yarışırlar.”Onlar, o hayırlara ulaşmak için yarışırlar.
-Veya; taat, sevap veya cennet hususunda insanlarla müsabaka ederler.
-Veya müşrikler hakkında “Hep onlar için çalışırlar” (Mü’minun, 63) denildiği gibi, burada anlatılan kamil insanlar, ahiretten önce dünyada da peşin olarak hayırlara nail olurlar.
62- وَلَا نُكَلِّفُ نَفْسًا إِلَّا وُسْعَهَا “Biz hiçbir nefse, gücünün üstünde yükyüklemeyiz.”
Bunda salih kimselerin vasfedildikleri güzel hasletlere bir teşvik ve nefislere kolaylaştırılması vardır.[1>
وَلَدَيْنَا كِتَابٌ يَنطِقُ بِالْحَقِّ “Nezdimizde hakkı söyleyen bir kitap vardır.”
Nezdimizde doğruyu söyleyen bir kitap var. Onda, vakıa muhalif (realiteye ters) bir şey olmaz.
Kitaptan murat,
-Levh-i Mahfuz,
-Veya amel defteridir.
وَهُمْ لَا يُظْلَمُونَ “Ve onlar haksızlığa uğratılmazlar.”
Onlar, ceza artırımı veya sevap noksanlaştırılması gibi herhangi bir zulme maruz kalmazlar.
63- بَلْ قُلُوبُهُمْ فِي غَمْرَةٍ مِّنْ هَذَا “Hayır, onların kalpleri derin bir gaflet içindedir.”
O kâfirlerin kalpleri, bu salih kimselerin vasfedildikleri şeylerden veya her şeyin kaydedilmesinden tam bir gaflet içindeler. Bu gaflet onların kalplerini bürümüş.
وَلَهُمْ أَعْمَالٌ مِن دُونِ ذَلِكَ “Ayrıca onların bundan öte birtakım (kötü)işleri vardır.”
Bunların, vasfedilen işlerinden başka kötü işleri vardır.
Veya onların içinde bulundukları şirk dışında başka kötü amelleri de var.
هُمْ لَهَا عَامِلُونَ “Hep onlar için çalışırlar.”
Onlar, bu kötü işleri yapmaya alışmışlardır.
64- حَتَّى إِذَا أَخَذْنَا مُتْرَفِيهِم بِالْعَذَابِ إِذَا هُمْ يَجْأَرُونَ “Nihayet, bolluk içinde olanlarını sıkıntıya uğrattığımızda, bakarsın ki feryadı basarlar.”
Azaptan murat
-Bedirde öldürülmeleri,
-Veya açlığa maruz kalmaları olabilir. Şöyle ki: Hz. Peygamber (asm) Kureyş hakkında şöyle beddua etmişti: “Allahım, Mudar üzerine muameleni şiddetlendir. Onlara, Yusuf zamanındaki kıtlık gibi kıtlık yılları ver.”
Bu beddua sonucu kıtlığa maruz kaldılar; leşleri, köpekleri, kemikleri yediler.
65- لَا تَجْأَرُوا الْيَوْمَ “Boşuna feryat etmeyin bugün!”
إِنَّكُم مِّنَّا لَا تُنصَرُونَ “Zira bizden yardım göremeyeceksiniz.”
Onlara denilen “feryat etmeyin bugün” nehyinin illetini beyan eder. Yani, “boşuna sızlanmayın, çünkü bunun size hiçbir yararı olmayacak. Bizden yana size bir yardım gelmeyecek.”
66- قَدْ كَانَتْ آيَاتِي تُتْلَى عَلَيْكُمْ “Çünkü âyetlerimiz size okunurdu.”
فَكُنتُمْ عَلَى أَعْقَابِكُمْ تَنكِصُونَ “Ama siz arkanızı dönerdiniz.”
Size Kur’an ayetleri okunuyor, ama siz,
-Dinlemekten kaçarak,
-Kabule yanaşmayarak,
-Amel etmeyerek onlardan yüz çeviriyordunuz.
67- مُسْتَكْبِرِينَ بِهِ سَامِرًا تَهْجُرُونَ “Kafa tutardınız ve geceleyin hezeyanlar savururdunuz.”
Kureyş müşrikleri “Biz Ka’benin kıvamıyız” diyerek gururlanıyor, kendilerini büyük görme arzusu, Kur’an’ı kabul etmelerine engel oluyordu. Bundan dolayı ilâhî ayetleri yalanlıyorlardı. Kur’an ayetlerini duymak, kendilerinde Müslümanlara karşı büyüklenmek arzusunu harekete geçirmişti. Bunun için geceleri toplanıyor, Kur’an aleyhinde konuşuyorlardı. Ve bu konuşmaları hezeyanlar suretinde oluyordu.
68- أَفَلَمْ يَدَّبَّرُوا الْقَوْلَ “Onlar bu sözü hiç düşünmediler mi?”
O Kur’an hakkında düşünmediler mi ki, onun,
-Lafzının i’cazıyla,
-Medlûlünün açıklığıyla Rablerinden gelmiş hak bir kitap olduğunu bilsinler.
أَمْ جَاءهُم مَّا لَمْ يَأْتِ آبَاءهُمُ الْأَوَّلِينَ “Yoksa kendilerine, önceki atalarına gelmeyen bir şey mi geldi?”Yoksa önceki ecdatlarına gelmeyen peygamber ve kitap bunlara mı geldi?
Veya, kendilerine Allahın azabından emin olmak hususunda garanti verildi de, ondan dolayı mı korkmuyorlar? Ecdatlarına azaptan emin olmak hususunda bir garanti yok idi. Hz. İsmail ve peşinden gelen ecdatları, garantileri olmadığını bildiklerinden Allaha, Kitabına, peygamberlerine inanmış ve itaat etmişlerdi.
69- أَمْ لَمْ يَعْرِفُوا رَسُولَهُمْ فَهُمْ لَهُ مُنكِرُونَ “Yoksa peygamberlerini tanımadılar da bu yüzden mi onu inkâr ediyorlar?”
-Emanet,
-Sıdk,
-Güzel ahlak,
-Eğitim görmemişken ilmin kemâlinde olmak gibi peygamberlere ait vasıfları kendilerine gönderilen elçide görmüyorlar mı ki, O’nu inkâr ediyorlar, davasını kabul etmiyorlar?
Ayetlerde, onların inkârına sebep olabilecek cihetler nazara verilerek, inkara sevkedecek hiçbir haklı sebebe sahip olmadıkları anlatılmıştır. Çünkü kesin veya zanna dayalı olarak bir şeyin inkârı, ancak nev veya şahıs itibarıyla imkansız olduğu ortaya çıktığında veya ona delil olabilecek en ileri şeyin araştırılıp bulunmaması durumunda söz konusudur.[2>
70- أَمْ يَقُولُونَ بِهِ جِنَّةٌ “Yoksa O’nda bir delilik olduğunu mu söylüyorlar?”
Yoksa “onda cünun var” deyip sözüne itibar etmiyorlar mı? Hâlbuki Hz. Peygamberin içlerinde en akıllı, en ince bakışa sahip kimse olduğunu bilmekteydiler.
بَلْ جَاءهُم بِالْحَقِّ “Doğrusu O, kendilerine hakkı getirmiştir.”
وَأَكْثَرُهُمْ لِلْحَقِّ كَارِهُونَ “Ama onların çoğu haktan hoşlanmamaktadır.”
Çünkü O’nun getirdiği şeyler, onların şehvetlerine ve hevâlarına ters geliyor, bundan dolayı inkâr ediyorlar.Ayette “Onların çoğu haktan hoşlanmamaktadır” denilmesi şundandır:
Bir kısmı haktan hoşlanmamaktan değil de,
-Kavminin kınamasından çekinmek,
-Kıt akıllı olmak,
-Düşünmemek gibi sebeplerle inkâr etmişti.
71- وَلَوِ اتَّبَعَ الْحَقُّ أَهْوَاءهُمْ لَفَسَدَتِ السَّمَاوَاتُ وَالْأَرْضُ وَمَن فِيهِنَّ “Şayethak, onların arzularına uysaydı, mutlaka gökler, yer ve bunlarda bulunanlar bozulur giderdi.”
Gerçekte birden fazla ilahlar olsaydı, “Şayet göklerde ve yerde Allah’tan başka ilâhlar olsaydı, bunların düzeni bozulurdu.” (Enbiya, 22) ayetinde anlatıldığı üzere gökler, yer ve bunların içinde bulunanlar fesada gider, düzen diye bir şey kalmaz, her şey alt üst olurdu.
Denildi ki: Şayet hak onların hevâlarına uysa ve batıla dönüşse, o zaman âlemi ayakta tutan şeyler kalkar, âlem diye bir şey kalmazdı.Veya Hz. Peygamberin getirdiği hak onların hevâlarına uysa ve bir şirke dönüşseydi, Allah şiddetli gadabından kıyameti getirir, âlemi helâk ederdi.Veya şayet Allah, onların arzuladıkları şirk ve günahlara izin veren hükümler indirerek hevâlarına uysaydı, ulûhiyetten çıkardı, gökleri ve yeri tutmaya kâdir olamazdı. Bu son değerlendirme, Mu’tezilenin bir esasına göredir.
بَلْ أَتَيْنَاهُم بِذِكْرِهِمْ “Hayır, biz onların zikrini getirdik.”Biz onlara, içi öğütle, nasihatla dolu olan Kitabı getirdik.Ayetteki “zikir”den murat, şan-şeref de olabilir. Yani, “biz onlara şan ve şereflerini getirdik.”Veya “başka bir ayette “Eğer yanımızda öncekilere verilenlerden bir zikir olsaydı, elbette biz Allahın ihlâslı kulları olurduk.” (Saffat, 168-169) diyerek nazara verdikleri zikri getirdik.”
فَهُمْ عَن ذِكْرِهِم مُّعْرِضُونَ “Fakat onlar zikirlerinden yüz çeviriyorlar.”
Ama onlar zikirlerinden yüz çeviriyorlar, iltifat etmiyorlar.
72- أَمْ تَسْأَلُهُمْ خَرْجًا “Yoksa sen onlardan bir vergi mi istiyorsun?”
Yoksa Sen, yapmış olduğun risalet görevine mukabil onlardan vergi mi istiyorsun?
فَخَرَاجُ رَبِّكَ خَيْرٌ “Hâlbuki Rabbinin Sana vereceği daha hayırlıdır.”
Hâlbuki Rabbinin Sana dünyada vereceği rızık veya ahirette vereceği sevap çok daha hayırlıdır; hem boldur, hem daimîdir.
Ayette geçen “harç ve haraç” kelimeleri aynı kökten gelir. Harç kelimesi hemen her ödeme için kullanılırken, haraç kelimesi daha çok arazi vergisi anlamında kullanılır. Bunda, Allahın mutlaka vereceği ve bolca vereceğini beliğ bir şekilde hissettirmek vardır. Allahu Teâlânın Hz. Peygambere olan ihsanı mecazen bu kelimeyle anlatılmıştır.
وَهُوَ خَيْرُ الرَّازِقِينَ “Ve O, rızık verenlerin en hayırlısıdır.”
Ayetin bu kısmı, Allahın vereceği şeylerin daha hayırlı olduğunun bir takriridir.[3>
73- وَإِنَّكَ لَتَدْعُوهُمْ إِلَى صِرَاطٍ مُّسْتَقِيمٍ “Gerçek şu ki, sen onları doğru bir yola çağırıyorsun.”Selim akıllar, Senin sevkettiğin yolun dosdoğru bir yol olduğuna, o yolda gidenleri zan altında bırakacak hiçbir eğriliği bulunmadığına şehadet ederler.
Bil ki: Allahu Teâlâ, altmış altıncı ayetten buraya kadar, Kur’anı ve Hz. Peygamberi inkâr eden kimselere onları susturacak deliller getirdi, şüphelerini ortadan kaldıracak açıklamalarda bulundu. Bunu yaparken, onları inkâr ve ithama sevkeden durumları tek tek ele aldı ve bunları birer birer çürüttü.
74- وَإِنَّ الَّذِينَ لَا يُؤْمِنُونَ بِالْآخِرَةِ عَنِ الصِّرَاطِ لَنَاكِبُونَ “Şüphesiz ahirete inanmayanlar, ısrarla yoldan çıkmaktadırlar.”Ahirete inanmayanlar, dosdoğru yoldan udûl ediyorlar, sapıyorlar.Ahiret korkusu, hakkı aramak ve hak yola sülûk etmede en büyük etkenlerdendir.[4>
75- وَلَوْ رَحِمْنَاهُمْ وَكَشَفْنَا مَا بِهِم مِّن ضُرٍّ لَّلَجُّوا فِي طُغْيَانِهِمْ يَعْمَهُونَ “Şayet onlara acıyıp da içinde bulundukları sıkıntıyı gidersek, iyice körleşerek azgınlıklarında büsbütün direnirlerdi.”
Şayet biz onlara acısak ve maruz kaldıkları kıtlıktan kurtarsak, onlar yine,
-Küfürde taşkınlıklarına,
-Hakkı kabul etmemelerine,
-Peygambere ve mü’minlere düşmanlık yapmaya devam ederlerdi.
Rivayete göre, Kureyş kıtlığa maruz kalmıştı, öyle ki hayvan pisliklerini yer bir hâle geldiler. Sonunda Ebu Süfyan Hz. Peygambere geldi “Allah hakkı ve akrabalık hakkı için söyle, Sen âlemlere rahmet olarak gönderildiğini dava etmiyor muydun?” dedi.
Hz. Peygamber “evet, âlemlere rahmet olarak gönderildim” buyurdu. Bunun üzerine Ebu Sûfyan “Öyleyse bu nasıl oluyor? Babalar kılıçla öldürüldü, oğullar da açlıktan ölüyor?” deyince ayet nazil oldu.
76- وَلَقَدْ أَخَذْنَاهُم بِالْعَذَابِ “Andolsun, biz onları azap ile kıskıvrakyakaladık.”
Bundan murat, Bedirde mağlup olmaları ve bir kısmının savaşta öldürülmesidir.
فَمَا اسْتَكَانُوا لِرَبِّهِمْ وَمَا يَتَضَرَّعُونَ “Ama onlar yine Rablerine boyun eğmediler ve O’na yalvarıp yakarmadılar.”Bunu görmelerine rağmen Rablerine boyun eğmediler, taşkınlıklarına ve kibirlenmelerine devam ettiler.
Allaha yalvarmak âdetleri olmadı. Bu ifade, bir önceki özelliklerine de bir şahittir.[5>
7ّ7- حَتَّى إِذَا فَتَحْنَا عَلَيْهِم بَابًا ذَا عَذَابٍ شَدِيدٍ إِذَا هُمْ فِيهِ مُبْلِسُونَ “Sonunda onlara şiddetli bir azap kapısı açtığımızda bir de bakarsın o konuda ümitsizliğe düşmüşlerdir.”
Azabı şiddetli bu kapıdan murat, kıtlık dolayısıyla maruz kaldıkları açlıktır. Bu, öldürülmekten ve esir edilmekten daha şiddetli bir durumdur.
İşte o zaman onları ne yapacağını bilmez, her türlü hayırdan ümit kesmiş kimseler olarak görürsün.Öyle ki, en aşırı gidenleri Sana geldi, Senin şefkatini celbe çalıştı.
[1>Yani, onlar böyle yaptılar ve yapıyorlar. Siz de yapabilirsiniz. Bunları yapmak sizin de gücünüz dâhilindedir
[2> Yani, nev’ (tür) itibarıyla bakıldığında, Hz. Peygamberden önce peygamberler ve Kur’andan önce de semavî kitaplar vardır. Dolayısıyla “bu ilk defa duyulan bir şey” deyip inkâr edemezler. Şahıs olarak bakıldığında, Hz. Peygamberde diğer peygamberlerde olan özellikler kemaliyle mevcut olduğu gibi, ilâhî kitaplardaki özellikler Kur’anda ziyadesiyle bulunmaktadır. Dolayısıyla bu yüzden de inkâr edemezler.
[3>Yani, rızka muhtaç olanın vereceğinden ne çıkar? Ama her varlığa en güzel bir şekilde rızkını gönderen Allah, elbette Sana da en büyük ihsanını gösterecektir.
[4>Ahirete inanan kimse, cenneti elde etmek için hayırlı işler yapmaya, cehen neme düşmemek için de kötü işlerden kaçmaya çalışır. Ama, ona inanmayan biri kendini tamamen serbest görür, bir müeyyide altına girmez. Böyle olunca da doğru ve istikametli bir hayat yaşaması düşünülemez.
[5> Yani, Hakka boyun eğmemelerine bir şahittir. Şayet boyun eğselerdi, elbette Allaha yalvaracaklardı.
78- وَهُوَ الَّذِي أَنشَأَ لَكُمُ السَّمْعَ وَالْأَبْصَارَ وَالْأَفْئِدَةَ “O ki, sizin için kulak, gözler ve gönüller yarattı.”Kulak ve gözlerin verilmesi, ortaya konulan ayetleri hissetmeniz içindir.
Kalpler verilmesi ise, bunlar üzerinde düşünmeniz, bunlardan yola çıkarak dinî ve dünyevî menfaatlere istidlalde bulunmanız içindir.
قَلِيلًا مَّا تَشْكُرُونَ “Ne de az şükrediyorsunuz!”Çünkü bunların şükründe temel esas, yaratılış gayesine uygun kullanılmalarıdır ve bunları veren Zâtı da, Ona hiçbir şerik kılmadan tanımaktır.
79- وَهُوَ الَّذِي ذَرَأَكُمْ فِي الْأَرْضِ “O ki, yeryüzünde sizi yaratıp çoğalttı.”
O Allah, yeryüzünde sizi yarattı, tenasül yoluyla yerin her tarafına sizi yaydı.
وَإِلَيْهِ تُحْشَرُونَ “Ve siz O’nun huzuruna sevk edileceksiniz.”
Böyle her tarafa dağılmanızdan sonra, kıyamet günü O’nun huzurunda bir araya getirileceksiniz.
80- وَهُوَ الَّذِي يُحْيِي وَيُمِيتُ “O ki hayatı verir ve öldürür.”
وَلَهُ اخْتِلَافُ اللَّيْلِ وَالنَّهَارِ “Gece ve gündüzün birbirini takibi O’na aittir.”
Gece ve gündüzün birbirini takip etmesi O’nun tasarrufudur, başkası buna güç yetiremez.
Ayet, bunu güneşe verenlere bir reddir.
Gece ve gündüzün ihtilafından murat, peşpeşe gelmeleri olduğu gibi, birbirinden farklı olmaları, biri kısalırken diğerinin uzaması da olabilir.
أَفَلَا تَعْقِلُونَ “Hâlâ aklınızı kullanmaz mısınız?”
Tefekkürle ve teemmülle bunları akletmiyor musunuz?
Ta ki,
-Bunların hepsinin bizden olduğunu,
-Kudretimizin bütün mümkinatı içine aldığını,
-Öldükten sonra sizi diriltmek de imkân dâhilinde olup tahakkuk edeceğini anlayasınız.
81- بَلْ قَالُوا مِثْلَ مَا قَالَ الْأَوَّلُونَ “Hayır, onlar öncekilerin söylediklerinin benzerini söylediler.”
O Mekke kâfirleri, önceki ecdadları ve kendi dinlerinden olanlar gibi dediler.
82- قَالُوا أَئِذَا مِتْنَا وَكُنَّا تُرَابًا وَعِظَامًا أَئِنَّا لَمَبْعُوثُونَ “Dediler ki: Gerçekten biz, ölüp bir toprak ve kemik yığını hâline geldikten sonra mı tekrar diriltileceğiz?”
Onların böyle demeleri istib’ad içindir. Yani akıldan uzak görerek yeniden dirilmeyi inkar etmektedirler. “Gerçekten biz, ölüp bir toprak ve kemik yığını hâline geldikten sonra mı tekrar diriltileceğiz?” diyorlar. Hâlbuki öncesinde zaten toprak idiler, topraktan yaratıldılar.
83- لَقَدْ وُعِدْنَا نَحْنُ وَآبَاؤُنَا هَذَا مِن قَبْلُ “Andolsun, bize de bizden önce atalarımıza da bu vaat yapıldı.”
إِنْ هَذَا إِلَّا أَسَاطِيرُ الْأَوَّلِينَ “Bu, öncekilerin uydurduğu masallardan başka bir şey değildir.”
84- قُل لِّمَنِ الْأَرْضُ وَمَن فِيهَا إِن كُنتُمْ تَعْلَمُونَ “De ki: Eğer biliyorsanız söyleyin: Arz ve içinde bulunanlar kimindir?”Eğer ehl-i ilimden iseniz veya bunu bilenlerden iseniz söyleyin bakalım, yeryüzü ve içindekiler kimindir?
Bu üslûbta onları hafife almak ve çok cahil olduklarını ortaya koymak vardır. Öyle ki böyle açık bir meseleyi bile bilmemektedirler. Hâlbuki zerre miktar ilmi olan birinin Allahı inkârı mümkün değildir. Bunun için, onlar daha cevap vermeden verecekleri cevabı şöyle bildirdi:
8ِِ5- سَيَقُولُونَ لِلَّهِ “Allah’ındır” diyecekler.”
Çünkü sarih akıl, en edna bir nazarla bile baktığında, arzın ve içinde olanların yaratıcısının Allah olduğunu itirafa onları mecbur bırakır.
قُلْ أَفَلَا تَذَكَّرُونَ “De ki: Öyle ise siz hiç düşünüp öğüt almaz mısınız?”
Onlar “Allah” dedikten sonra kendilerine de: Öyleyse tezekkür etmez misiniz, ta ki arzı ve içindekileri yoktan yaratanın, onlara yeniden vücut vermeye kâdir olduğunu bilesiniz. Çünkü ilk olarak yaratmak, onu yeniden yaratmaktan daha kolay değildir.
86- قُلْ مَن رَّبُّ السَّمَاوَاتِ السَّبْعِ وَرَبُّ الْعَرْشِ الْعَظِيمِ “De ki: Yedi kat göklerin Rabbi, büyük Arş’ın Rabbi kimdir?”
Çünkü bunlar, arzdan daha büyüktürler.
8ِِ7- سَيَقُولُونَ لِلَّهِ “Allah’ındır” diyecekler.
قُلْ أَفَلَا تَتَّقُونَ “De ki: Öyle ise O’na karşı gelmekten sakınmaz mısınız?”
Öyleyse, yedi kat göklerin ve o büyük arşın Rabbi olan Zâtın cezasından sakınmanız gerekmez mi? O’ndan sakının, bazı mahlukâtını kendisine şerik yapmayın ve kudretine gayet kolay gelen öldükten sonra yeniden hayat vermek gibi şeyleri inkâr etmeyin.
88- قُلْ مَن بِيَدِهِ مَلَكُوتُ كُلِّ شَيْءٍ وَهُوَ يُجِيرُ وَلَا يُجَارُ عَلَيْهِ إِن كُنتُمْ تَعْلَمُونَ “De ki: Eğer biliyorsanız söyleyin: Her şeyin melekûtu elinde olan, kendisi koruyan ama kendisi korunmaya muhtaç olmayan kimdir?”Melekûttan murat, her şeyin yönetimidir. Bundan muradın, Allahın hazineleri olduğu da söylendi.O, dilediğine yardım eder ve korur. Ama O, kimsenin yardımına muhtaç değildir. Yardım ettiğine de kimse mani olamaz.
8ِِ9- سَيَقُولُونَ لِلَّهِ “Allah’ındır” diyecekler.”
قُلْ فَأَنَّى تُسْحَرُونَ “De ki: Öyle ise nasıl büyüleniyorsunuz?”Durum bu kadar açık ve deliller bu derece aşikâr iken nereden aldanıyor ve doğru yoldan çevriliyorsunuz?
90- بَلْ أَتَيْنَاهُم بِالْحَقِّ “Doğrusu biz onlara hakkı getirdik.”Biz onlara tevhid ve öldükten sonra dirilme gibi gerçek şeyleri getirdik.
وَإِنَّهُمْ لَكَاذِبُونَ “Ama onlar ise yalancıdırlar.”Ama onlar, bunları inkâr ile yalancı hâle geliyorlar.
91- مَا اتَّخَذَ اللَّهُ مِن وَلَدٍ “Allah hiçbir evlat edinmemiştir.”
Çünkü Allah, herhangi birinin kendisine denk olmasından mukaddestir.
وَمَا كَانَ مَعَهُ مِنْ إِلَهٍ “Ve O’nunla beraber hiçbir ilâh da yoktur.”
O’na ulûhiyette ortak olacak bir ilah yoktur.
إِذًا لَّذَهَبَ كُلُّ إِلَهٍ بِمَا خَلَقَ وَلَعَلَا بَعْضُهُمْ عَلَى بَعْضٍ “Aksi takdirde her ilâh kendi yarattığını yanına alır ve elbette onlardan bazısı bazısına galip gelirdi.”Yani, şayet dediğiniz gibi O’nunla beraber ilahlar olsaydı onlardan her biri kendi yarattığını sevk ü idare eder, onlar üzerinde hükümran olur, mülkü diğer ilahların mülkünden farklı bulunurdu. Dünya hükümdarlarında görüldüğü gibi, o zaman ilahlar arasında da karşılıklı savaşlar ve üstün gelme mücadelesi meydana gelirdi. O zaman her şeyin melekûtu Allahın elinde olmazdı.
Bu durumda, Allahtan başka ilahlar olması,
-İcma ile,[1>
-İstikra ile,[2>
-Bütün mümkinatın (varlıkların) Vacib-Vahid olan Allaha dayanmasının delillerle sabit olması ile batıldır.
سُبْحَانَ اللَّهِ عَمَّا يَصِفُونَ “Allah, onların yakıştırdıkları şeylerden münezzehtir.”
Allah, çocuğu olmak, şeriki bulunmak gibi onların vasfettikleri şeylerden yücedir, münezzehtir.
Onların vasıflarının fasid olduğu geçen delilden anlaşılmıştır.
92- عَالِمِ الْغَيْبِ وَالشَّهَادَةِ “O, gaybı da, şehadeti de bilir.”
Bu da, Allaha şerik olmasını nefyeden bir başka delildir. Çünkü onlar, gaybı ve şehâdeti bilmekte O’nun tek olduğunda ittifak halindedirler.
فَتَعَالَى عَمَّا يُشْرِكُونَ “Öyleyse O, ortak koştukları şeylerden çok yücedir.”
Bundan dolayı, onların ortak koştukları şeylerden çok yücedir.
93- قُل رَّبِّ إِمَّا تُرِيَنِّي مَا يُوعَدُونَ “De ki: Ya Rabbi! Eğer onlara yöneltilen tehdidi göstereceksen…”Ya Rabbi, onlara dünya ve ahirette vaat edilen azabın gerçekleştiğini bana göstereceksen…
94- رَبِّ فَلَا تَجْعَلْنِي فِي الْقَوْمِ الظَّالِمِينَ “Ya Rabbi! Bu durumda beni, o zalimler topluluğunda bulundurma.”
Ya Rabbi, beni o zâlimlerle azapta arkadaş kılma.
Hz. Peygambere böyle demesinin emredilmesi,
-Nefis terbiyesi için olabilir.[3>
-Veya “Ve öyle bir fitneden sakının ki, sizden yalnızca zulüm yapanlara dokunmakla kalmaz.” (Enfal, 25) ayetinde nazara verildiği gibi, zâlimlere gelecek bir azabın uğursuzluğunun çevresinde olanları da içine alması ihtimalindendir.
Hasan-ı Basriden şöyle rivayet edilir: Cenab-ı Hak Peygamberine ümmeti içinde bir azap olacağını haber verdi, vaktini ise söylemedi. Böyle bir azaptan sakınması için de bu duayı yapmasını emretti.Ayette “Ya Rabbi” ifadesinin iki defa tekrarı ve başta yer almaları Allaha yalvarmanın, dua etmenin faziletini gösterir.
95- وَإِنَّا عَلَى أَن نُّرِيَكَ مَا نَعِدُهُمْ لَقَادِرُونَ “Biz, onlara vaat ettiğimiz tehdidi sana göstermeye elbette kadiriz.”Buna kâdiriz, ama tehir ediyoruz. Çünkü biliyoruz ki onların veya onların nesillerinden gelenlerin bir kısmı iman edecekler.Veya şu mana da olabilir: Sen onların içindeyken de azap vermeye kâdiriz. Ama Sen onların içinde olduğun sürece azap etmeyeceğiz.Ayetin bu kısmı, onların kendilerine vaat edilen azabı inkârları ve alay ederek bir an önce gelmesini istemelerine bir reddir.
Denildi ki: Allahu Teâlâ, Hz. Peygambere onlara vaat edilen azabı gösterdi. Bedir’de önde gelenlerinin öldürülmesi ve daha sonra da Mekkenin fethi ile bu gerçekleşmiş oldu.
96- ادْفَعْ بِالَّتِي هِيَ أَحْسَنُ السَّيِّئَةَ “Kötülüğe en güzeliyle karşılık ver.”
Bu da, ona ceza vermemek ve mukabilinde iyi muamelede bulunmakla olur.
Lakin bu, dinde zaafa yol açmayacak şekilde yapılmalıdır.[4>
Denildi ki: İyi karşılıktan murat tevhid, kötülükten murat ise şirktir. Yani, onların şirkine, Sen tevhidi anlatarak mukabelede bulun.Veya, münkere karşı marûf olanı anlat.
Ayette en üstünlük derecesiyle “Kötülüğe en güzeliyle karşılık ver” denilmesi, “kötülüğe iyilikle mukabele et” denilmesinden çok daha beliğdir.
نَحْنُ أَعْلَمُ بِمَا يَصِفُونَ “Biz onların yakıştırmakta oldukları şeyi çok iyi bilmekteyiz.”Biz onların Seni ne ile vasıflandırdıklarını, Seni hâlinden farklı bir şekilde anlatmalarını en iyi bileniz ve onları cezalandırmaya da her an muktediriz. Öyleyse, onların işini bize bırak:
97- وَقُل رَّبِّ أَعُوذُ بِكَ مِنْ هَمَزَاتِ الشَّيَاطِينِ “Ve de ki: Ya Rabbi! Şeytanların hemezatından sana sığınırım!”Şeytanların hemezâtından murat, onların vesveseleridir. “Hemz” kelimesi “dürtüklemek” manasına gelir. “Atı mahmuzlamak” da bu kökten gelen bir kullanımdır. Şeytanların insanları günahlara teşvikleri böyle dürtüklemeye benzetilmiştir.[5>
“Hemezât” kelimesinin çoğul gelmesi,
-Şeytanların bir defa değil defalarca vesvese vermelerindendir.
-Veya vesveselerin çeşit çeşit olmasındandır.
-Veya muzaf-ı ileyhin çok olmasındandır.[6>
98- وَأَعُوذُ بِكَ رَبِّ أَن يَحْضُرُونِ “Ve onların yanımda bulunmalarından da ya Rabbi sana sığınırım.”Her hangi bir durumda çevremde dolanmalarından da yine Sana sığınırım.
Bazı tefsirlerde,
“Namaz kılarken,
-Kur’an okurken,
-Sekerat hâlinde iken yanımda olmalarından Sana sığınırım” şeklinde açıklanması, bu hâllerin şeytanların vesveselerinden en ziyade sakınılması gereken haller olmasındandır.
[1>İcma, ümmetin her hangi bir meselede ittifak halinde olmasıdır.
[2> İstikra, ayrı ayrı olaylardaki ortak özelliklere dikkat ederek genel bir sonuca varmaktır. “Tümevarım metodu” olarak da isimlendirilir. Mesela, değişik insan fertlerinin ölümünü gördüğümüzde, “bütün insanlar ölümlüdür” şeklinde genel bir sonuca ulaşırız.
[3>Yani, öyle ki, Hz. Peygamber bile kendini garantide görmüyor, kavmine gele cek bir azapta onlarla beraber azap görmekten korkuyor, bundan Allaha sığınıyor.
[4> Merhum Mehmet Akif şöyle der:
“Yumuşak başlı isem kim demiş uysal koyunum.
Kesilir belki ama, çekmeye gelmez boyunum.”
[5> Mahmuzlanan hayvan daha sür’atli gider. Şeytanlar da vesveseleriyle insanları çok daha fazla günah işlemeye sevk ederler. Şimdiki tabirle söylersek “gaz verirler.
[6> Çünkü, şeytan bir tane olmayıp, pek çoktur. “İnsan” dediğimizde bir tür ol duğu gibi, “şeytan” dediğimizde de bir türü ifade eder. Zaten ayette de “şeytan” değil de, “şeytanlar” denilmiştir.
9ّ9- حَتَّى إِذَا جَاء أَحَدَهُمُ الْمَوْتُ قَالَ رَبِّ ارْجِعُونِ “Nihayet onlardanbirine ölüm gelince, “Rabbim! Beni (dünyaya) geri döndürün” der.”
Ayet, daha önce bahsi geçen (90 ve 91. ayetlerdeki) kimselerle alakalıdır.
Bu durumda olan birine ölüm gelip de duruma muttali olunca iman ve taat hususundaki ihmaline pişman olarak şöyle der:
“Rabbim! Beni (dünyaya) geri döndürün”
“Döndürün” ifadesinin çoğul sığasıyla gelmesi, saygı içindir.
100- لَعَلِّي أَعْمَلُ صَالِحًا فِيمَا تَرَكْتُ “Ola ki, dünyada terk ettiğim Salih bir amel yapayım”
“Olur ki imana gelir ve onunla ilgili amel yaparım.”Denildi ki: Kâfir kimse ölüm anında “beni malıma döndürün, beni dünyaya döndürün” der.
Hz. Peygamberden şöyle rivayet edilir:
Melekler ölüm vakti mü’mine geldiklerinde “Seni dünyaya geri döndürelim mi?” diye sorarlar. Mü’min “gam ve hüzün diyarına mı döndüreceksiniz? Hayır, istemem. Beni Allahın huzuruna götürün” der.
Ama melekler aynı şekilde kâfire geldiklerinde, “Rabbim! Beni (dünyaya) geri döndürün” der.
كَلَّا إِنَّهَا كَلِمَةٌ هُوَ قَائِلُهَا “Hayır! Bu, sadece onun söylediği (boş) bir sözden ibarettir.” “Kella!”Bu ifade, onların dönüş isteklerinin reddini ve dünyaya dönmelerinin gerçekleşmeyeceğini anlatır.
Bu, tümüyle pişman olması için onun söyleyeceği bir sözdür.
Ayette bu söz, “kelime” ile söylenmiştir. Kelime, “birbiriyle alakalı dizilmiş kelâm” anlamındadır.
وَمِن وَرَائِهِم بَرْزَخٌ إِلَى يَوْمِ يُبْعَثُونَ “Onların arkasında, tekrar diriltilecekleri güne kadar bir berzah vardır.”Önlerinde, kendileriyle dönüş arasında kıyamet gününe kadar bir perde vardır.Ayet, onların dünyaya dönme ümitlerini bütün bütün ortadan kaldırır. Çünkü dirilme gününde dünyaya dönüş yoktur. O gündeki dönüş, ancak ahiretteki hayatadır.
101- فَإِذَا نُفِخَ فِي الصُّورِ فَلَا أَنسَابَ بَيْنَهُمْ يَوْمَئِذٍ “Sûr’a üfürüldüğü zaman, (işte) o gün aralarında soy-sop yakınlığı kalmaz.”
Kıyamet için sura üfürüldüğünde, artık o zaman kişi kardeşinden, anasından – babasından, hanımından – çocuğundan kaçacak şekilde büyük bir şaşkınlık ve dehşet istilası altında kaldığından, yakınlarıyla kendi arasında birbirini tanıma ve birbirine acıma olmaz, dolayısıyla nesep bağı artık bir fayda vermez.
Veya nesep bağının olmayışı, “ben falan soylu ailedenim” demenin o gün bir fayda vermeyeceğini ifade ediyor da olabilir.
وَلَا يَتَسَاءلُونَ “Ve birbirlerini arayıp soramazlar.”
Herkes kendi başının derdiyle meşgul olduğundan, o gün birbirlerinin hallerini soramazlar. Bu durum, “Birbirlerine dönüp sormaya başladılar.” (Tur, 25) ayetiyle çelişki arzetmez. Çünkü burada anlatılan kıyamet hengâmesidir. Oradaki durum ise, amellerinin muhasebesi yapıldıktan veya ehl-i cennetin cennete, ehl-i cehennemin cehenneme girmesinden sonradır.
102- فَمَن ثَقُلَتْ مَوَازِينُهُ فَأُوْلَئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ “Artık kimin tartıları ağır basarsa, işte kurtuluşa erenler bunlardır.”
Artık her kimin inanç ve amel tartıları ağır gelirse… Yani, kimin Allah katında kadr u kıymeti olan inancı ve salih amelleri varsa, işte onlar kurtulacak ve yüksek derecelere nail olacaklardır.
103- وَمَنْ خَفَّتْ مَوَازِينُهُ فَأُوْلَئِكَ الَّذِينَ خَسِرُوا أَنفُسَهُمْ “Kimin de tartıları hafif gelirse, işte kendilerine yazık edenler bunlardır.”Bunlar “İşte onlar, Rabb’lerinin âyetlerini ve O’na kavuşmayı inkâr etmişlerdi. Böylece amelleri boşa gitmiştir.” (Kehf, 105) ayetinde nazara verildiği gibi, kâfirlerdir. Bunların tartıya girecek bir şeyleri yoktur.
Çünkü, ruhlarını kemâle erdirme zamanını boşa harcadılar, kemâle ulaşmak için kendilerine verilen kabiliyeti ibtal ettiler.
فِي جَهَنَّمَ خَالِدُونَ “Cehennemde onlar ebedîdirler.”Bu kısım, “kendilerine yazık etmekten” bedel olabileceği gibi, “işte…” ifadesinin ikinci haberi de olabilir. Yani, “İşte onlar nefislerine zulmedenlerdir, cehennemde de ebedidirler.”
104- تَلْفَحُ وُجُوهَهُمُ النَّارُ “Ateş yüzlerini yalar.”
وَهُمْ فِيهَا كَالِحُونَ “Ve onlar orada sırıtır kalırlar.”Yanmanın şiddetinden dudakları büzülür, dişleri sırıtır bir görünüme gelir.
105- أَلَمْ تَكُنْ آيَاتِي تُتْلَى عَلَيْكُمْ فَكُنتُم بِهَا تُكَذِّبُونَ “Âyetlerim size okunuyor, ama siz onları yalanlıyordunuz, değil mi?”Ayet, onların niçin bu azaba müstehak olduklarını hatırlatmaktadır.
106- قَالُوا رَبَّنَا غَلَبَتْ عَلَيْنَا شِقْوَتُنَا “Onlar da şöyle derler: Ey Rabbimiz! Biz azgınlığımıza yenik düştük.”
وَكُنَّا قَوْمًا ضَالِّينَ “Ve yoldan sapan kimseler olduk.”
“Ya Rabbena, dediler. Kötü talihimiz bize galip geldi. Öyle ki, hâllerimiz kötü akıbete sevkedici oldu. Ve Haktan sapan bir topluluk olduk.”
107- رَبَّنَا أَخْرِجْنَا مِنْهَا “Ya Rabbena! Bizi buradan çıkar.”
فَإِنْ عُدْنَا فَإِنَّا ظَالِمُونَ “Eğer (ettiklerimize) dönersek, artık biz zalimleriz.”
Ya Rabbena, bizi bu ateşten çıkar. Tekrar yalanlamaya dönersek, nefsimize yazık edenler oluruz.
108- قَالَ اخْسَؤُوا فِيهَا “Dedi: Sesinizi kesin orada!”
Ateşte zillet içinde sesinizi kesin. Çünkü orası istekte bulunulacak bir yer değildir.
Ayette geçen “sesinizi kesin” mealindeki ibare, köpeği susturmak için ona bağırılması ve onun da sesini kesmesini anlatır.
وَلَا تُكَلِّمُونِ “Ve benimle konuşmayın!”
“Azabın kaldırılması için benimle konuşmayın.”
Veya “benimle her hangi bir konuda konuşmayın.”
Denildi ki:Cehennem ehli bin sene “Ey Rabbimiz! Gördük ve işittik. Artık bizi döndür de salih bir amel işleyelim. Biz artık kesin olarak inanmaktayız.” (Secde, 12) derler.
Kendilerine “Eğer dileseydik, herkese hidayetini verirdik. Fakat benim şu sözüm hak olmuştur: Andolsun, cehennemi cinlerden ve insanlardan dolduracağım.” (Secde, 13) ile cevap verilir.Bin sene “Ey Rabbimiz! Bizi iki defa öldürdün, iki defa da dirilttin. Artık günahlarımızı itiraf ettik. Şimdi çıkmaya bir yol var mı?” (Mü’min, 11) derler.
Kendilerine “Bu azab size şu sebeptendir: Siz tek Allaha davet olduğunda inkâr ettiniz. Ama O’na ortak koşulunca inandınız. Artık hüküm, Aliyy – Kebîr olan Allah’ındır.” (Mü’min, 12) ile cevap verilir.
Bin sene “(Görevli meleğe şöyle seslenirler
“Ey Mâlik! Rabbin bizim işimizi bitirsin.” (Zuhruf, 77) derler.
Kendilerine “Şüphesiz siz kalacaksınız.” (Zuhruf, 77) ile cevap verilir.
Bin sene “Ey Rabbimiz! Bizi yakın bir zamana kadar ertele de Senin davetine uyalım ve peygamberlere tâbi olalım.” (İbrahim, 44) derler.
Kendilerine “Daha önce sizin için bir zeval olmadığına dair yemin etmemiş miydiniz?” (İbrahim, 44) şeklinde cevap verilir.
Bin sene “Ey Rabbimiz! Bizleri çıkar, yapa geldiklerimizden farklı salih bir amel yapalım.” (Fatır, 37) derler.
Kendilerine “Size düşünecek olanın düşüneceği kadar bir ömür vermedik mi?” (Fatır, 37) ile cevap verilir.Bin sene “Ya Rabbena! Bizi buradan çıkar. Eğer (ettiklerimize) dönersek, artık biz zalimleriz.” (Mü’minun, 107) derler.
Kendilerine “Sesinizi kesin orada! Ve benimle konuşmayın!” (Mü’minun, 108) ile cevap verilir.Sonra da onlar için o ateşte ancak zefir, şehîk ve feryattan başkası olmaz.[1>
109- إِنَّهُ كَانَ فَرِيقٌ مِّنْ عِبَادِي يَقُولُونَ “Çünkü kullarımdan bir zümre şöyle diyorlardı:
Bu seçkin kullardan murat,
-Mü’minler,
-Sahabeler,
-Suffe ehli olabilir.
رَبَّنَا آمَنَّا فَاغْفِرْ لَنَا وَارْحَمْنَا وَأَنتَ خَيْرُ الرَّاحِمِينَ “Rabbimiz! İman ettik; artık bizi bağışla, bize merhamet et. Sen, merhamet edenlerin en hayırlısısın.”
110- فَاتَّخَذْتُمُوهُمْ سِخْرِيًّا “Ama siz onları alaya aldınız.”
حَتَّى أَنسَوْكُمْ ذِكْرِي “Sonunda bu haliniz beni anmayı size unutturdu.”Onları alaya almak sizi öyle meşgul etti ki, benim dostlarım hakkında benden korkmaz bir hâle geldiniz.
وَكُنتُم مِّنْهُمْ تَضْحَكُونَ “Ve siz onlara gülüyordunuz.”
111- إِنِّي جَزَيْتُهُمُ الْيَوْمَ بِمَا صَبَرُوا “Sabretmiş olmaları sebebiyle, bugün ben onları mükâfatlandırdım.”Sizin eziyetlerinize sabretmelerine karşılık bu gün ben onları mükâfatlandırdım. أَنَّهُمْ هُمُ الْفَائِزُونَ “Şüphesiz onlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.”Onlar, bütün umduklarını elde ettiler.
112- قَالَ كَمْ لَبِثْتُمْ فِي الْأَرْضِ عَدَدَ سِنِينَ “Dedi: Yeryüzünde kaç yıl kaldınız?”
“Arzda canlı olarak veya kabirlerde ölü olarak kaç yıl kaldınız?”
Suali soran Allahu Teâlâdır veya onlara sualle görevli olan melektir.
113- قَالُوا لَبِثْنَا يَوْمًا أَوْ بَعْضَ يَوْمٍ “Onlar dediler: Bir gün, ya da bir günden daha az bir süre kaldık.”Cehennemde ebedi kalmalarına nazaran, dünyadaki kalma sürelerini gayet kısa olarak gördüler.Veya bununla sürûr günlerini kastettiler. Sürûr günleri ise kısa olur.
Veya dünya hayatı geçici olduğundan böyle dediler. Geçici olan bir şey, sanki yok hükmündedir.
فَاسْأَلْ الْعَادِّينَ “Hesap tutanlara sor.”Eğer tahkikini istersen, o günleri sayma imkanı olanlara sor. Çünkü biz azapta olduğumuz için hatırlamaktan ve saymaktan uzağız.Veya “bize değil, meleklere sor. Onlar insanların ömürlerini saymışlar ve amellerini tek tek kaydetmişlerdir.”
114- قَالَ إِن لَّبِثْتُمْ إِلَّا قَلِيلًا “Dedi: Çok az bir zaman kaldınız.”
لَّوْ أَنَّكُمْ كُنتُمْ تَعْلَمُونَ “Keşke bunu (daha önce) bilmiş olsaydınız.”
Ayet, onların bu sözlerini bir tasdiktir.
115- أَفَحَسِبْتُمْ أَنَّمَا خَلَقْنَاكُمْ عَبَثًا وَأَنَّكُمْ إِلَيْنَا لَا تُرْجَعُونَ “Yoksa sizi boş yere yarattığımızı ve Bize döndürülmeyeceğinizi mi sandınız?”Ayet, onların bilmezden gelmelerini kınamadır. Yani, “Biz sizi sizinle vakit geçirip eğlenmek için yaratmadık. Sizi ancak Bize ibadet etmeniz ve bizim de amellerinize göre karşılık vermemiz için yarattık.”Ayetin bu kısmı, öldükten sonra dirilmeye bir delil gibidir.
116- فَتَعَالَى اللَّهُ الْمَلِكُ الْحَقُّ “Mutlak hâkim ve hak olan Allah, çok yücedir.”
Mülk ve saltanat ancak O’na layıktır. O’ndan başkaları hadd-i zâtında memlüktür, arızî olarak mâlik görünür. Bu da bir cihetten diğerine, bir hâlden bir başka hâle göre değişir.[2>
لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ “O’ndan başka ilâh yoktur.”Ondan başka hak Mabud yoktur. Mâadası O’nun kuludur. رَبُّ الْعَرْشِ الْكَرِيمِ “O, kerem Arş’ının sahibidir.”Onun kerem arşı ecrâmı kuşatır. O’nun arşından muhkem kaza’lar ve hükümler iner. Bundandolayı arşını “kerem” ile vasfetti.
Veya “Kerem arşı” denilmesi, Ekremü’l-Ekremîn’e (yani en cömert olan, keremi her şeyi kuşatana) nisbetledir.
117- وَمَن يَدْعُ مَعَ اللَّهِ إِلَهًا آخَرَ لَا بُرْهَانَ لَهُ بِهِ فَإِنَّمَا حِسَابُهُ عِندَ رَبِّهِ “Her kim hiçbir delil olmadığı halde Allah ile birlikte başka bir ilah edinirse, o kimsenin hesabı ancak Rabbinin nezdindedir.”
“Allah ile beraber başka ilah edinmek”,
-Ya sadece o batıl mabudu ilah edinmek,
-Veya onu Allaha ortak kılarak ilah edinmek şeklinde olabilir.
Böyle bir kabulün delili yoktur. Çünkü bâtıl olan bir şeyin delili de olmaz. Bunun ayrıca ifade edilmesi te’kid içindir. Hükmün buna bina edilmesi, yani “hakkında delil olmayan başka bir ilah” denilmesinde delili olmayan bir şeyden yola çıkarak bir dine bağlanmanın yasak olduğuna bir tenbih vardır. Nerde kaldı, aleyhinde delil olana bağlanılsın?
“O kimsenin hesabı ancak Rabbinin nezdindedir.”Rabbi, onun müstehak olduğu cezayı verecektir. إِنَّهُ لَا يُفْلِحُ الْكَافِرُونَ “Şurası muhakkak ki, kâfirler kurtuluşa eremezler.”
Onun hesabının sonucu şu olur: Felah bulmamak.Sûre, mü’minlerin felah bulduğunu ifadeyle başladı, sonunda da kâfirlerin felah bulmayacaklarını bildirdi.Sonra da Rasûlüne Allahtan mağfiret ve rahmet istemesini emrederek şöyle buyurdu:
118- وَقُل رَّبِّ اغْفِرْ وَارْحَمْ وَأَنتَ خَيْرُ الرَّاحِمِينَ “De ki: “Rabbim! Bağışla, merhamet et. Çünkü sen merhamet edenlerin en hayırlısısın!”Hz. Peygamber şöyle buyurur:
“Her kim Mü’minun sûresini okusa, melekler onu ravh u reyhanla ve ölüm meleğinin gelişinde gözünün aydın olmasıyla müjdelerler.”
“Bana on ayet indirildi. Kim onları yerine getirse, Cennete girer.’’[3>
“Mü’minun sûresinin evveli ve âhiri cennet hazinelerindendir. Her kim bu sûrenin evvelinden üç ayetle amel etse ve âhirinden de dört ayetten öğüt alsa, kurtulur ve felâha erer.”
[1>Zefir ve şehik, dehşetli bir bela karşısında, insanın nefesini içeriye alırken ve dışarıya verirken çıkardığı inilti seslerini ifade eder.
[2> Mesela, vezir bir cihetle mâliktir, ama padişaha nisbetle memluktür, emir al tındadır. Dün âmir olan biri bugün memur olabilir. Dünün zengini bugün sadakaya muhtaç hâle gelebilir. Allah ise, bizâtihi Mâliktir, her şeyin sahibidir. Mülkünde saltanatı dâimîdir, şeriki yoktur.
[3>Bundan murat, Mü’minun suresinin ilk on ayetidir.
Yazar:
Prof.Dr. Şadi Eren
Ayetin başında geçen قَدْ “Qad” kelimesi, geçmiş zamanın başına geldi
ğinde o şeyin sabit olduğuna, meydana geldiğine delâlet eder.
Mü’minler kurtuluşa ermeyi, muratlarına nail olmayı Allahın lütfundan umdukları için, sûrenin başında müjde olarak onların bu beklentilerinin tahukkuku yer aldı.
2- الَّذِينَ هُمْ فِي صَلَاتِهِمْ خَاشِعُونَ “Onlar ki, namazlarında huşû içindedirler.”
Allahtan korkarlar, huzurunda boyun eğerler. Namaz sırasında gözlerini secde yerine çevirirler.
Rivayete göre Hz. Peygamberin bazen gözünü semaya çevirip namaz kıldığı olurdu. Bu ayet inince gözünü secde edeceği yere çevirir oldu.Keza namazda sakalıyla oynayan bir adamı gördü, şöyle buyurdu: “Bu adamın kalbinde huşu olsa, azalarına da yansırdı.”
3- وَالَّذِينَ هُمْ عَنِ اللَّغْوِ مُعْرِضُونَ “Onlar ki, boş işlerden yüz çevirirler.”
Maleyani söz ve fiillerden yüz çevirirler. Çünkü ciddi işlerle meşgullerdir. Ayetin ifadesi “onlar boş işler yapmazlar” ifadesinden çok cihetlerle daha beliğ bir anlatımdır. Bu cümleden olarak şunlar dikkat çekmektedir:
-Cümlenin isim cümlesi olması.
-Hükmün zamire bina edilmesi.
-Hükmün isim olarak gelmesi.
-Öncesinde sıla bulunması.
-“Terkederler” demek yerine “yüz çevirirler” denilmesi. Böyle denilmesi, onların maleyani söz ve fiillerden hem doğrudan kendilerinin uzak olduğunu, bizzat meşgul olmadıklarını anlatır, hem de böyle şeylere sebebiyet vermediklerini, hatta meyil bile etmediklerini ifade eder.Peşinde gelen ayette de benzeri belağat incelikleri vardır:
4- وَالَّذِينَ هُمْ لِلزَّكَاةِ فَاعِلُونَ “Onlar ki, zekât (vazifelerini) yaparlar.”
Cenab-ı Hak kâmil mü’minleri önce namazda huşu ile vasfetti sonra da zekâtı vermelerini nazara verdi. Bununla, onların hem bedenî – hem de mâlî ibadetlerini gayet düzgün yaptıklarını anlattı. “boş işlerden yüz çevirme” özellikleriyle de haramlardan ve mürüvvetin kaçınılmasını gerektirdiği hallerden kaçındıklarını nazara verdi.
5- وَالَّذِينَ هُمْ لِفُرُوجِهِمْ حَافِظُونَ “Ve onlar ki, iffetlerini korurlar.”
6- إِلَّا عَلَى أَزْوَاجِهِمْ أوْ مَا مَلَكَتْ أَيْمَانُهُمْ فَإِنَّهُمْ غَيْرُ مَلُومِينَ “Ancak eşleri ve ellerinin sahip olduğu (cariyeleri) hariç. (Bunlarla ilişkilerinden dolayı) kınanmış değillerdir.”
“Onlar ki, boş işlerden yüz çevirirler.” (Mü’minun, 3) ayetiyle genel bir çerçeve çizilmişti. Burada nazara verilen eşleri ve cariyeleri dışında ilişkiye girmemek maleyani şeyleri terke dâhil olduğu hâlde müstakil olarak ifade edilmesi, insan nefsinin cinselliğe çok istekli ve bunun tehlikesinin çok büyük olmasındandır.
7- فَمَنِ ابْتَغَى وَرَاء ذَلِكَ فَأُوْلَئِكَ هُمُ الْعَادُونَ “Artık kim bunun ötesine gitmeyi isterse, işte bunlar haddi aşan kimselerdir.”
8- وَالَّذِينَ هُمْ لِأَمَانَاتِهِمْ وَعَهْدِهِمْ رَاعُونَ “Onlar ki, emanetlerine ve ahidlerine riayet ederler.”Onlar gerek Hak, gerek halk cihetinden kendilerine tevdi edilen emanetleri ve ahitleri muhafaza ederler, gözetirler.
9- وَالَّذِينَ هُمْ عَلَى صَلَوَاتِهِمْ يُحَافِظُونَ “Onlar ki, namazlarını muhafaza ederler.”
Onlar namazlarına devam ederler ve vaktinde kılarlar.
Daha öncesinde onların özellikleri anlatılırken “Haşiun, mu’rizun, failun, hâfizun, râun” şeklinde ism-i fâil sığası kullanılmıştı. Burada namaza devamları ise, namaz tekerrür ve teceddüt eden bir ibadet olduğundan geniş zaman sığası ile ifade edildi.
Daha önce namazda huşu içinde olmaları bildirilmişti, burada da namaza devamları anlatıldı.
Çünkü namazda huşu, onu aksatmadan kılmaktan ayrı bir durumdur. Dolayısıyla bir tekrar söz konusu değildir.Kâmil mü’minlerin vasıfları sayılırken namazla başlanıp namazla bitirilmesi, onun ne büyük bir ibadet olduğunu gösterir.
10- أُوْلَئِكَ هُمُ الْوَارِثُونَ “İşte bunlar varis olanların ta kendileridir.”
İşte bu vasıfları cem edenler, “varis” denilmeye layık kimselerdir, başkaları değil.
11- الَّذِينَ يَرِثُونَ الْفِرْدَوْسَ “Onlar Firdevs cennetlerine varis olurlar.”
Neye varis olduklarını beyan eder, varisliklerini hem büyük göstermek, hem te’kid etmek için mutlak olarak ifadeden sonra onu “Firdevs cennetlerine varis olmak” şeklinde kayıtlar. “Cennete alınırlar” gibi bir ifade yerine “varis olurlar” denilmesinde, amelleri sebebiyle ona layık olmalarının istiare yoluyla anlatımı vardır.
Denildi ki: Onlar, o Firdevs cennetlerinde kâfirlerin ellerinden kaçırdığı menzillere varis olurlar. Çünkü Allahu Teâlâ, her insan için cennette bir menzil, cehennemde de bir menzil yaratmıştır.
هُمْ فِيهَا خَالِدُونَ “Onlar orada daimîdirler.”
12- وَلَقَدْ خَلَقْنَا الْإِنسَانَ مِن سُلَالَةٍ مِّن طِينٍ “Andolsun biz insanı, çamurdan bir hülasadan yarattık.”“İnsan”dan murat, Hz. Âdem’dir. Hz. Âdem, çamurdan süzülmüş bir hülasadan yaratıldı.Veya “insan”dan murat bütün insanlardır. Çünkü her insan pek çok merhalelerden geçtikten sonra nutfe (sperm) hâline gelen hülasalardan yaratılmıştır.
Denildi ki: “Çamur”dan murat Hz. Âdemdir, çünkü ondan yaratılmıştır. “Hülasa” anlamındaki “sülale” kelimesi ise, nutfesidir.
13- ثُمَّ جَعَلْنَاهُ نُطْفَةً فِي قَرَارٍ مَّكِينٍ “Sonra onu emin ve sağlam bir yerde nutfe kıldık.”
Sonra da O’nun neslini o hülasadan bir nutfe yaptık.
Veya “sonra o hülasayı bir nutfe yaptık.”
“Sülâle” kelimesi müennes iken, ona raci kılınan zamirin müzekker olması, sülâlenin “cevher, süzülen şey veya su” şeklinde te’vil edilmesindendir.
“Sağlam bir yer”den murat rahimdir.
14- ثُمَّ خَلَقْنَا النُّطْفَةَ عَلَقَةً “Sonra nutfeyi bir alaka hâline getirdik.”
Beyaz nutfeyi kırmızı alakaya çevirdik.
فَخَلَقْنَا الْعَلَقَةَ مُضْغَةً “Derken o alakayı bir mudğa yaptık.” Alakayı bir parça et yaptık.
فَخَلَقْنَا الْمُضْغَةَ عِظَامًا “Derken o mudğayı kemiklere dönüştürdük.” Ona sertlik vererek bir kemik (iskelet) yaptık.
فَكَسَوْنَا الْعِظَامَ لَحْمًا “Derken o kemiklere bir et giydirdik.” Atıfların bir kısmının ثُمَّ “sümme” (sonra) bir kısmının ise فَ “fe”(böylece) şeklinde yapılması, meydana gelen bu istihalelerin (dönüşümlerin) farklılığındandır.
ثُمَّ أَنشَأْنَاهُ خَلْقًا آخَرَ “Sonra onu başka bir yaratılışla inşa ettik.”
Bundan murat,
-Bedenin sûreti,
-Ruh,
-Veya cesede ruhun üflenmesiyle duyuların meydana gelmesi,
-Veya bunların tamamı olabilir. “Sonra” ifadesi, önceki merhalelerle bu merhale arasındaki farklılığı gösterir.Ebu Hanife, ayete dayanarak, “yumurta çalan biri, bu yumurtalardan civciv çıktığında sadece yumurtaların bedelini öder, civcivi geri vermez. Çünkü civciv hâline gelmek başka bir yaratılıştır” yorumunu yaptı.
فَتَبَارَكَ اللَّهُ أَحْسَنُ الْخَالِقِينَ “Yaratanların en güzeli olan Allah’ın şânı Yücedir!’’[1>
Allahın kudreti ve hikmeti yücedir.
15- ثُمَّ إِنَّكُمْ بَعْدَ ذَلِكَ لَمَيِّتُونَ “Sonra siz bunun ardından, muhakkak ki öleceksiniz.”
16- ثُمَّ إِنَّكُمْ يَوْمَ الْقِيَامَةِ تُبْعَثُونَ “Sonra siz şüphesiz, kıyamet gününde diriltileceksiniz.”
Sonra siz kıyamet günü hesaba çekilmek ve yaptıklarınızın karşılığını görmek için diriltileceksiniz.
17- وَلَقَدْ خَلَقْنَا فَوْقَكُمْ سَبْعَ طَرَائِقَ “Andolsun biz, sizin üstünüzde yedi yol yarattık.”
“Yedi yol”dan murat, yedi semadır. Çünkü bunların hepsi birbiri üstünde yer almaktadır.
Veya semanın melekler ve yıldızlar için güzergâh olmasıdır. Çünkü bunların hepsi semada yol alırlar.
وَمَا كُنَّا عَنِ الْخَلْقِ غَافِلِينَ “Biz, yaratmaktan gafil değiliz.”
Biz bu gökleri veya bütün mahlûkatı yaratmaktan gafil değiliz, hiçbirini ihmal etmeyiz. Her varlığı zevalden ve bozulmaktan muhafaza ederiz. Onunla ilgili tedbiri alırız. Ta ki hikmetin iktiza ettiği ve ilâhî iradenin taalluk ettiği şekilde kendisi için takdir olunan kemâl mertebesine ulaşsın.
18- وَأَنزَلْنَا مِنَ السَّمَاء مَاء بِقَدَرٍ “Bir kaderle gökten bir su indirdik.”“Kader”den murat takdir olabilir. Yani, gökten faydası çok, zararı ise az olacak bir takdirle bir su indirdik.Veya mikdar olabilir. Yani, onlara uygun miktarda bir su indirdik.
فَأَسْكَنَّاهُ فِي الْأَرْضِ “Ardından onu yeryüzünde tuttuk.”
وَإِنَّا عَلَى ذَهَابٍ بِهِ لَقَادِرُونَ “Bizim onu tamamen gidermeye de gücümüz yeter.”
Biz o suyu indirmeye kâdir olduğumuz gibi,
-Onu bozarak,
-Buharlaştırarak
-Veya ulaşamıyacakları kadar derinlere indirerek ortadan kaldırmaya da kâdiriz.
Ayette suyun ortadan kaldırılmasının elif-lâmsız gelmesi “bir şekilde ortadan kaldırmaya kâdiriz” manasını ifade eder ve ortadan kaldırma yollarının çok olduğunu gösterir. Suyun insanlardan uzaklaştırılmasını anlatmada “De ki: Söyleyin bakalım: Suyunuz çekiliverse, size kim temiz bir akar su getirir?” (Mülk, 30) ayetinden çok daha şümullüdür.[2>
19- فَأَنشَأْنَا لَكُم بِهِ جَنَّاتٍ مِّن نَّخِيلٍ وَأَعْنَابٍ “Böylece onunla sizin için hurma bahçeleri ve üzüm bağları meydana getirdik.”
لَّكُمْ فِيهَا فَوَاكِهُ كَثِيرَةٌ وَمِنْهَا تَأْكُلُونَ “Bunlarda sizin için bir çok meyveler vardır ve siz onlardan yersiniz.”O bahçelerin sebzelerinden, meyvelerinden hem yersiniz, hem de bunlarla geçiminizi temin edersiniz. “Falanca el emeğini yiyor” dediğimizde elinin emeğiyle geçindiği anlaşılması gibi, ayetteki “yersiniz” ifadesi, geçimi de anlatır.
“Onlardan yersiniz” ifadesi “o hurma ve üzümden yersiniz” şeklinde de anlaşılabilir. Yani, o hurma ve üzümü hem taze meyve olarak yer, hem de bunlardan kuru üzüm ve kuru hurma, meyve suyu, pekmez gibi çeşitli gıdalar elde edersiniz.
20- وَشَجَرَةً تَخْرُجُ مِن طُورِ سَيْنَاء تَنبُتُ بِالدُّهْنِ وَصِبْغٍ لِّلْآكِلِينَ “Tûr-ı Seynâ’da yetişen bir ağaç da meydana getirdik ki, bu ağaç, hem yağ, hem de yiyenlerin ekmeğine katık verir.”Tur-u Seyna (Sina), Hz. Musanın dağıdır. Mısır’la Eyle arasında yer alır. Filistinde olduğu da söylenmiştir.”Tur-u Sinîn”de denilmektedir. “Tur” dağın adı, “Seyna”da o dağda belli bir bölgenin adı olması caizdir.
Ayette bahsedilen ağaç, zeytindir. Bundan elde edilen yağ, lambalarda kullanılmıştır. Ayrıca zeytin, hem fıtrî haliyle, hem de kendisinden çıkarılan yağla, yiyenlere en önemli bir katıktır.
21- وَإِنَّ لَكُمْ فِي الْأَنْعَامِ لَعِبْرَةً “En’am’da da sizin için elbette ibretler vardır.”
Davarların hâlinden ibret alır, bunlarla Allahın varlığına, hikmet ve rahmeti gibi sıfatlarına istidlalde bulunursunuz.
نُّسقِيكُم مِّمَّا فِي بُطُونِهَا “Onların karınlarındakilerden size içiririz.”
وَلَكُمْ فِيهَا مَنَافِعُ كَثِيرَةٌ “Onlarda sizin için bir çok faydalar vardır.”
Bunların sırtlarında, yünlerinde, kıllarında sizin için pek çok faydalar vardır.
وَمِنْهَا تَأْكُلُونَ “Ayrıca onlardan yersiniz.”
22- وَعَلَيْهَا وَعَلَى الْفُلْكِ تُحْمَلُونَ “Onların üzerinde ve gemilerde taşınırsınız.”
Çünkü, “en’am” içinde deve ve sığır gibi yük taşıyanlar da vardır.
Denildi ki: Bundan murat devedir, çünkü devenin sırtına da binilir. Ayrıca, peşinde nazara verilen gemilere de münasip olur. Zira develer, karaların gemileridir.
Siz bu bineklerle karada ve denizde taşınırsınız.
[1>Ayetten –haşa- Allahtan başka yaratıcılar olduğu manasının anlaşılmaması gerekir. Zira Kur’an baştan sona tevhidi anlatır. Ayetten murat, yarattığı her şeyi, o şeyin mahiyetine en uygun ideal ölçüler içinde yarattığını anlatmaktır.
[2> Çünkü orada anlatılan, suyun sadece aşağıya çekilerek insanların oraya ulaşa mamasıdır. Buradaki ifade ise; hem bunu, hem başka ortadan kaldırma ihtimallerini içine alır.
23- وَلَقَدْ أَرْسَلْنَا نُوحًا إِلَى قَوْمِهِ “Andolsun biz, Nûh’u kavmine gönderdik.”
فَقَالَ يَا قَوْمِ اعْبُدُوا اللَّهَ “O da dedi: Ey kavmim Allah’a ibadet edin.”
Kıssa, insanlara verilen o kadar nimetler varken bunlara nankörlük yapmalarını ve sonunda bu nimetlerin ellerinden alınmasını anlatır.
مَا لَكُم مِّنْ إِلَهٍ غَيْرُهُ “Sizin için O’ndan başka bir ilah yoktur.”
Ayetin bu kısmı, ibadet emrinin illetini anlatır.
أَفَلَا تَتَّقُونَ “Artık sakınmaz mısınız?”
Ona ibadeti reddedip başkasına ibadet etmeniz ve sayamayacağınız kadar nimetler vermişken bunlara nankörlük yapmanızdan dolayı size olan nimetlerini elinizden alıp sizi helak etmesinden ve azap vermesinden korkmuyor musunuz?
24- فَقَالَ الْمَلَأُ الَّذِينَ كَفَرُوا مِن قَوْمِهِ “Bunun üzerine kavminden inkâr eden ileri gelenler şöyle dediler:” Nûhun kavminin önde gelen kâfirleri, avamdan olanlara şöyle dedi:
مَا هَذَا إِلَّا بَشَرٌ مِّثْلُكُمْ “Bu ancak sizin gibi bir beşerdir.”Nûh da sizin gibi bir insan.
يُرِيدُ أَن يَتَفَضَّلَ عَلَيْكُمْ “Size üstünlük taslamak istiyor.”
Size üstün gelmek ve hükmetmek istiyor.
وَلَوْ شَاء اللَّهُ لَأَنزَلَ مَلَائِكَةً “Şayet Allah dileseydi, bir melek gönderirdi.”
Şayet Allah peygamber göndermek istese, melekleri peygamber olarak gönderirdi.
مَّا سَمِعْنَا بِهَذَا فِي آبَائِنَا الْأَوَّلِينَ “Biz önceki atalarımızdan böyle bir şey duymadık.”
Yani, atalarımızdan O’nun peygamber olduğunu işitmedik.
Veya O’nun demiş olduğu “Allaha ibadet etmek, başka ilahı reddetmek” gibi şeyleri atalarımızdan hiç duymadık.Veya peygamberlik diye bir şeyi atalarımızdan duymadık.
Böyle demeleri,
-İnatlarından olabilir,
-Veya üzerlerinden uzun bir fetret dönemi geçmesindendir.
25- إِنْ هُوَ إِلَّا رَجُلٌ بِهِ جِنَّةٌ “Bu, ancak cinnet getirmiş bir adamdır.”
Onun böyle şeyler söylemesi, kendisindeki cünundandır.
فَتَرَبَّصُوا بِهِ حَتَّى حِينٍ “Öyle ise bir müddet onu bekleyin.”
Dolayısıyla bir süre ona dayanın, bekleyin. Olur ki cünun hâli geçer, normale döner.
26- قَالَ رَبِّ انصُرْنِي بِمَا كَذَّبُونِ “Rabbim! Beni yalanlamalarına karşı bana yardım et!” dedi.”Nûh, onların imana gelmesinden ümidini kesince şöyle dua etti:
Ya Rabbi, beni yalanlamalarına karşılık veya yalanlamaları sebebiyle onları helâk ederek veya onlara vaat ettiğin azabı vererek bana yardım et.
27- فَأَوْحَيْنَا إِلَيْهِ أَنِ اصْنَعِ الْفُلْكَ بِأَعْيُنِنَا وَوَحْيِنَا “Bunun üzerine ona şöyle vahyettik: Bizim nezaretimiz altında ve vahyimizle gemiyi yap.”Biz bu gemiyi nasıl yapacağını Sana öğreteceğiz, hatalı yapmaktan Seni koruyacağız.
فَإِذَا جَاء أَمْرُنَا وَفَارَ التَّنُّورُ فَاسْلُكْ فِيهَا مِن كُلٍّ زَوْجَيْنِ اثْنَيْنِ وَأَهْلَكَ إِلَّا مَن سَبَقَ عَلَيْهِ الْقَوْلُ مِنْهُمْ “Bizim emrimiz gelip de tandır kaynayınca, hercinsten birer çift ve bir de içlerinden, daha önce kendisi aleyhinde hüküm verilmiş olanların dışındaki ehlini gemiye al.”
“Bizim emrimiz” ifadesinden murat, gemiye binmeleri veya azabın inişiyle ilgili emirdir.
Rivayete göre Hz. Nûha şöyle denildi: “Su, tandırdan fışkırdığında Sen ve Sana tâbi olanlar gemiye binin.”Hanımı, tandırdan suyun fışkırdığını Hz. Nûha haber verince, gemiye bindiler.
Hz. Nûhun ehlinden murat, aile fertleri olabileceği gibi, O’na iman edenler de olabilir.
Gemiye alınmayanlar, küfrü sebebiyle helâkine önceden hükmedilen kimselerdir.
وَلَا تُخَاطِبْنِي فِي الَّذِينَ ظَلَمُوا “Zulmetmiş olanlar konusunda bana hiç yalvarma!”
O zalim olanların kurtulması için bana dua etme.
إِنَّهُم مُّغْرَقُونَ “Zira onlar kesinlikle boğulacaklardır!”Çünkü onlar Allaha şirk koşmaları ve günahları sebebiyle zulmetmişlerdir, buna ceza olarak suda boğulacaklardır. Bu durumdaki kimselerle beraber olunmaz, kendilerine şefaat edilmez. Hatta onlardan kurtulmakla Allaha hamdedilir. Ayetin devamı bunu ifade eder:
28- فَإِذَا اسْتَوَيْتَ أَنتَ وَمَن مَّعَكَ عَلَى الْفُلْكِ فَقُلِ “Sen, yanındakilerle beraber gemiye yerleştiğinde şöyle de:”
الْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي نَجَّانَا مِنَ الْقَوْمِ الظَّالِمِينَ “Bizi zalimler topluluğundan kurtaran Allah’a hamdolsun.”Nitekim bir başka ayette de şöyle denilmektedir:
“Böylece zulmeden kavmin kökü kesildi. Alemlerin Rabbi olan Allah’a hamdolsun.” (En’am, 45)
29- وَقُل رَّبِّ أَنزِلْنِي مُنزَلًا مُّبَارَكًا “Ve de ki: Ey Rabbim! Beni bereketli bir yere kondur.”
Dünya ve ahirette daha ziyade hayra vesile olsun.
وَأَنتَ خَيْرُ الْمُنزِلِينَ “Sen, konuk edenlerin en hayırlısısın.”Bu, Hz. Nûh’un duasına uygun bir senâdır. Bu şekilde senâ, duaya icabet edilmesine bir vesiledir.
Hz. Nûh yalnız olmadığı halde emrin sadece O’na verilmesi,
-Faziletini ortaya koymak,
-O’nun duasının diğerlerine de yeterli olduğunu hissettirmek vardır. Çünkü duası onları da içine almaktadır.
30- إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَاتٍ “Şüphesiz bunda nice ayetler vardır.”
İşte bunda, yani Nûh’a ve kavmine yapılanlarda, basiret sahibi olan ve ibret alanlara istidlalde bulunacakları, ibret alacakları deliller vardır.
وَإِن كُنَّا لَمُبْتَلِينَ “Biz gerçekten (kullarımızı) imtihan ederiz.”
Biz Nûhun kavmini büyük bir belâ ile mübtela kıldık.Veya “biz bu ayetlerle kullarımızı imtihan etmekteyiz.”
31- ثُمَّ أَنشَأْنَا مِن بَعْدِهِمْ قَرْنًا آخَرِينَ “Sonra onların ardından bir başka nesil getirdik.”
Bundan murat Âd veya Semud kavmidir.
32- فَأَرْسَلْنَا فِيهِمْ رَسُولًا مِنْهُمْ أَنِ اعْبُدُوا اللَّهَ “Bunun üzerine, onlar arasından şöyle diyen bir elçi gönderdik: Allah’a ibadet edin.”Bu kavim Âd kavmi ise, gönderilen Peygamber Hz. Hûd, Semud kavmi ise Hz. Salihtir. Gönderilen peygamber dışarıdan gelmemiştir, içlerinde yaşarken kendisine vahyedilmiştir.Onlara peygamberin diliyle şöyle dedik: “Allaha ibadet edin...”
مَا لَكُم مِّنْ إِلَهٍ غَيْرُهُ “Sizin için O’ndan başka bir ilah yoktur.”
أَفَلَا تَتَّقُونَ “Artık sakınmaz mısınız?”Allahın azabından sakınmaz mısınız?
33- وَقَالَ الْمَلَأُ مِن قَوْمِهِ الَّذِينَ كَفَرُوا وَكَذَّبُوا بِلِقَاء الْآخِرَةِ وَأَتْرَفْنَاهُمْ فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا “Onun kavminden, Allah’ı inkâr eden, ahirete kavuşmayı yalanlayan ve dünya hayatında kendilerine bol nimet verdiğimiz ileri gelenler şöyle dediler:”“Ahirete kavuşmaktan” murat,
-Ondaki sevap ve cezaya kavuşmaktır.
-Veya haşir yoluyla ikinci hayata gönderilmektir.
مَا هَذَا إِلَّا بَشَرٌ مِّثْلُكُمْ “Bu ancak sizin gibi bir insandır.”
يَأْكُلُ مِمَّا تَأْكُلُونَ مِنْهُ “Sizin yediğinizden yer.”
وَيَشْرَبُ مِمَّا تَشْرَبُونَ “Ve sizin içtiğinizden içer.”
34- وَلَئِنْ أَطَعْتُم بَشَرًا مِثْلَكُمْ إِنَّكُمْ إِذًا لَّخَاسِرُونَ “Andolsun, kendiniz gibi bir beşere itaat ederseniz mutlaka ziyana uğrarsınız.”Size emrettiği şeylerde, sizin gibi bir insana itaat ederseniz, kendinizi böyle bir itaatle zelil yaptığınızdan dolayı, mutlak zararda olursunuz.
35- أَيَعِدُكُمْ أَنَّكُمْ إِذَا مِتُّمْ وَكُنتُمْ تُرَابًا وَعِظَامًا أَنَّكُم مُّخْرَجُونَ “Öldüğünüz,toprak ve kemik hâline geldiğiniz zaman sizin diriltilip çıkarılacağınızı mı vaad ediyor?”
Böyle bir hâlde iken mi kabirlerden veya yokluktan tekrar varlık sahasına çıkarılacaksınız?
36- هَيْهَاتَ هَيْهَاتَ لِمَا تُوعَدُونَ “Heyhât, o size vaad edilen şey ne kadar uzak!”
Heyhat, o vaat olunduğunuz şey gerçek olmaktan çok çok uzak!
37- إِنْ هِيَ إِلَّا حَيَاتُنَا الدُّنْيَا “Hayat, bu dünya hayatımızdan ibarettir.”
نَمُوتُ وَنَحْيَا “Ölürüz ve yaşarız.”
Bazımız ölür, bazımız dünyaya gelir.
وَمَا نَحْنُ بِمَبْعُوثِينَ “Biz tekrar diriltilecek değiliz.”
Biz, ölümden sonra diriltilecek değiliz.
38- إِنْ هُوَ إِلَّا رَجُلٌ افْتَرَى عَلَى اللَّهِ كَذِبًا “Bu ancak Allah’a karşı yalan uyduran bir adam.”
Söylemiş olduğu “ben Allahın elçisiyim. Öldükten sonra diriltileceksiniz” iddialarında Allah adına yalan uyduran biridir.
وَمَا نَحْنُ لَهُ بِمُؤْمِنِينَ “Ve biz ona inanacak değiliz.”
39- قَالَ رَبِّ انصُرْنِي بِمَا كَذَّبُونِ “Dedi: Ya Rabbi, beni yalanlamalarına karşı bana yardım et!”Peygamber dedi: Ya Rabbi, onlara karşı bana yardım et. Benim için onlardan intikam al. Çünkü onlar beni yalanlıyorlar, inanmıyorlar.
40- قَالَ عَمَّا قَلِيلٍ لَيُصْبِحُنَّ نَادِمِينَ “Dedi: Pek yakında onlar pişman olacaklar!”Allah buyurdu: Az zaman sonra onlar gözleriyle azabı gördüklerinde çok pişman olacaklar!
41- فَأَخَذَتْهُمُ الصَّيْحَةُ بِالْحَقِّ “Derken hak sayha (o korkunç ses) onları kıskıvrak yakalayıverdi.”Hz. Cebrail, kalpleri parçalayan dehşetli bir sayha ile seslendi, hepsi ölüp gitti.Sayha ile helâk edilmelerinden hareketle, bu kavmin Hz. Salihin kavmi olduğuna istidlalde bulunuldu.Bu sayhanın “hak” olması,
-Karşı koyulamaz olması,
-Allah tarafından âdil bir ceza olması,
-Veya doğru bir vaat olması yönünden olabilir.
فَجَعَلْنَاهُمْ غُثَاء “Onları çer çöp yığını hâline getirdik.”
Onları, selin geride bıraktığı süprüntü hâline getirdik.
فَبُعْدًا لِّلْقَوْمِ الظَّالِمِينَ “Zalimler topluluğu Allah’ın rahmetinden uzak
olsun!”Ayet, hem onların hâlini haber vermek, hem de onlara bir beddua manası taşıyabilir. Yani:
-Böylece, zâlimler topluluğu helâk olup gitti.
-Zalimler topluluğunun canı cehenneme!
Ayette “onlar” demek yerine “zâlimler” denilmesi, niçin helâk olduklarının illetini beyan eder.
42- ثُمَّ أَنشَأْنَا مِن بَعْدِهِمْ قُرُونًا آخَرِينَ “Sonra onların ardından başka nesiller getirdik.”
Bunlar, Hz. Lût, Hz. Şuayb gibi peygamberlerin kavimleridir.,
43- مَا تَسْبِقُ مِنْ أُمَّةٍ أَجَلَهَا وَمَا يَسْتَأْخِرُونَ “Hiçbir ümmet ne ecelinin önüne geçer, ne de geri kalır.”Hiçbir ümmet, kendi helâki için belirlenen vaktin önüne geçemez, geri de kalmaz.
44- ثُمَّ أَرْسَلْنَا رُسُلَنَا تَتْرَا “Sonra arka arkaya peygamberlerimizi gönderdik.”
كُلَّ مَا جَاء أُمَّةً رَّسُولُهَا كَذَّبُوهُ “Her ümmete peygamberi geldikçe, onuyalanladılar.”
فَأَتْبَعْنَا بَعْضَهُم بَعْضًا “Biz de onları birbiri ardından helâk ettik.”
وَجَعَلْنَاهُمْ أَحَادِيثَ “Ve onları birer ibretli hikâye yaptık.”
Onlardan geriye sadece hikâyeler kaldı, ibret-i âlem için kendilerini dillere destan kıldık.
فَبُعْدًا لِّقَوْمٍ لَّا يُؤْمِنُونَ “Artık inanmayan böyle bir kavim Allah’ın rahmetinden uzak olsun!”
45- ثُمَّ أَرْسَلْنَا مُوسَى وَأَخَاهُ هَارُونَ بِآيَاتِنَا وَسُلْطَانٍ مُّبِينٍ “Sonra birtakım âyetlerimiz ve açık bir ferman ile Musa’yı ve kardeşi Harun’u gönderdik.”
Başka ayette, onların “dokuz mu’cizeyle” gönderildikleri bildirilir.[1>
Ayet metnindeki “sultan-ı mübin”, “hasmı ilzam eden açık delil” demektir.
Bundan murat asa da olabilir. Ayrıca tek olarak zikredilmesi, Hz. Musanın mu’cizelerinin ilki ve esası olmasındandır. Bununla alakalı olarak,
-Asanın yılana dönüşmesi,
-Sihirbazların sihir aletleriyle meydana getirdiklerini yutması,
-Denizi yarması,
-Vurulduğu taştan su fışkırması
-Bekçilik yapması,
-Işık vermesi,
-Meyveli, yeşil bir ağaç hâline gelmesi,
-İp ve kova hâline gelmesi gibi çok mu’cizeler meydana gelmiştir.
Keza, bundan murat Hz. Musanın bütün mu’cizeleri ve ayetlerden murat ise Ona verilen deliller olabilir.
Veya her ikisinden murat, Hz. Musaya verilen mu’cizelerdir. Çünkü mu’cizeler
-Nübüvvetin alâmetleridir,
-Peygamberin iddiasına apaçık delillerdir.
46- إِلَى فِرْعَوْنَ وَمَلَئِهِ “Firavun’a ve ileri gelenlerine.”
فَاسْتَكْبَرُوا “Ama onlar kibre kapıldılar.”
Ama onlar imana ve Peygambere uymaya karşı kibirlendiler.
وَكَانُوا قَوْمًا عَالِينَ “Ve kendilerini büyük görüp böbürlenen bir topluluk idiler.”
Onlar, ululuk taslayan mütekebbir bir kavim idi.
47- فَقَالُوا أَنُؤْمِنُ لِبَشَرَيْنِ مِثْلِنَا وَقَوْمُهُمَا لَنَا عَابِدُونَ “Bu yüzden şöyle dediler: Kavimleri bize kul köle iken, bizim gibi iki insana mı inanacağız?”“Beşer” kelimesi hem “Biz ona (Meryem’e) ruhumuzu gönderdik de ona düzgün bir beşer (insan) şeklinde temessül etti.” (Meryem, 17) ayetinde olduğu gibi tek kişi için, hem de “Eğer beşerden (insanlardan) birini görürsen şöyle de: Ben Rahmâna bir oruç adadım.” (Meryem, 26) ayetinde olduğu gibi çok kimse için kullanılır.
Gördüğümüz gibi bu kıssalar, beşer olmakta müştereklikleri sebebiyle peygamberlerin hâllerini kendi hallerine kıyasla nübüvveti inkâr eden kimselerin şüphelerinin ne kadar mesnetsiz olduğunu ortaya koyuyor. Basiret sahibi olanlar, en edna bir dikkatle bunu anlayabilirler. Çünkü her ne kadar insanların ruh cevheri duyular ve idrakte müşterek olsa da, bunlardaki mertebeleri çok çok farklıdır.
Nasıl ki, duyu ve idrakte noksan olan kimseler vardır, idraki kıt bir kimse kolayca bir şeyi anlayamaz. Duyu ve idraki keskin olan kimseler ise çoğu şeyde ve çoğu hallerde tefekkür ve taallüme muhtaç olmadan hemen anlayıverirler. Böylece başkalarının idrak etmediklerini idrak ederler, onların bilmediklerini bilirler. Cenab-ı Hak şu ayetle buna işaret eder:
“De ki: Ben de ancak sizin gibi bir beşerim. Bana ilâhınızın ancak bir ilâh olduğu vahyolunuyor.” (Kehf, 110)
48- فَكَذَّبُوهُمَا فَكَانُوا مِنَ الْمُهْلَكِينَ “Böylece o ikisini yalanladılar, bu yüzden de helâk edilenlerden oldular.”
Böylece denizde boğulmak suretiyle helak edildiler.
49- وَلَقَدْ آتَيْنَا مُوسَى الْكِتَابَ “Andolsun, Musa’ya kitabı verdik.”Kitaptan murat Tevrattır.
لَعَلَّهُمْ يَهْتَدُونَ “Ola ki hidayete gelirler.”
Ayetteki “Ola ki hidayete gelirler” diye bahsedilenler Benî İsraildir. Zamirin Firavun ve kavmine ait olması uygun düşmez. Çünkü Tevrat, onların boğulmasından sonra inmiştir.
Ayette hidayetten murat, ilim sahibi olmaları, ilâhî hükümleri bilmeleridir.
50- وَجَعَلْنَا ابْنَ مَرْيَمَ وَأُمَّهُ آيَةً “Meryemoğlunu ve annesini de bir ayet kıldık.”
Hz. Meryemin, hiçbir beşerle teması olmadan Hz. İsa’yı dünyaya getirmesini bir ayet kıldık.
Burada, ikisinin tek ayet olarak nazara verilmesi vardır.Mana şöyle de olabilir: Hem Meryem oğlu İsa’yı, hem de annesini birer ayet kıldık.
Hz. İsa,
-Yeni dünyaya gelmişken insanlarla konuştu.
-Kendisinden daha nice mu’cizeler zâhir oldu.
Hz. Meryem ise, hiçbir insanla cinsel beraberliği olmadan Hz. İsa’yı dünyaya getirdi.
وَآوَيْنَاهُمَا إِلَى رَبْوَةٍ ذَاتِ قَرَارٍ وَمَعِينٍ “Ve onları, yerleşmeye elverişli,sulu bir tepeye yerleştirdik.”Tepe’den murat, Beyt-i Makdis arazisidir, çünkü yüksek bir yerdir. Veya
-Şam,
-Filistindeki Remle,
-Veya Mısır’da bir tepe de olabilir.Ayetten öyle anlaşılıyor ki, Hz. Meryem ve oğlu Hz. İsa’nın yerleştirildiği yer, geniş bir alandır, sebzesi-meyvesi boldur. Çünkü insanlar böyle bereketli yerleri mesken olarak seçerler.
Burası aynı zamanda suyu bol bir yerdir, akarsuları vardır, bir yeri güzel kılacak, tenezzühe vesile olacak özellikleri kendinde toplamıştır.
51- يَا أَيُّهَا الرُّسُلُ كُلُوا مِنَ الطَّيِّبَاتِ وَاعْمَلُوا صَالِحًا “Ey peygamberler! Temiz ve helal olan şeylerden yiyin ve salih amel işleyin.”Ayet, bütün peygamberlere bir nida ve bir hitaptır.
Onlara bir defada böyle hitap edilmiş değildir, çünkü birbirinden farklı zamanlarda gönderilmişlerdir. Bu durumda ayet, her peygambere kendi zamanında böyle hitap edildiğini gösterir. Hz. İsa’ya da böyle hitap edildiği evleviyetle sabit olur.
Ayette,
-Bu tarz hoş nimetlerle nimetlenme sebeplerinin sadece Hz. İsa için söz konusu olmadığına,
-Temiz şeylerin peygamberlere mubah kılınmasının eskiden beri devam eden ilâhî bir hüküm olduğuna bir tenbih vardır.
-Ayrıca, helâl-temiz şeylerden yararlanmayan ruhbanlığa karşı da bir delil söz konusudur.
Veya “ey peygamberler…” ifadesi, Hz. İsa ve annesi tepeye yerleştirildiklerinde onlara hikâye yoluyla anlatılan bir durumdur. Yani, “biz peygamberlere böyle dedik.”
Dolayısıyla siz de onlara uygun, size rızık olarak verilen temiz şeylerden yiyin.”
Denildi ki: Hitap Hz. İsa’yadır. Çoğul olarak gelmesi tazim içindir.
Ayet metnindeki tayyibat, mübah kılınan şeylerin lezzetli olanlarıdır.
Tayyibatın tarifinde şöyle de denildi: Helâl, sâfi, kıvamlı yiyeceklerdir.
Helâl, kendisinde Allaha isyan olmayandır.Sâfi, kazanırken kişinin Allahı unutmadan kazandığıdır.Kıvamlı olan ise, nefsi tutan, aklı muhafaza edendir.“Salih amel işleyin”Çünkü sizin varlığınızdan maksad ve Rabbiniz nezdinde fayda veren, salih ameldir.
إِنِّي بِمَا تَعْمَلُونَ عَلِيمٌ “Çünkü ben yaptıklarınızı bilenim.”
Dolayısıyla, ne yapmışsanız onun karşılığını veririm.
52- وَإِنَّ هَذِهِ أُمَّتُكُمْ أُمَّةً وَاحِدَةً “Ve işte bu, tek ümmet olarak sizin ümmetinizdir (tek din olarak
sizin dininizdir).”İşte böyle, sizin dininiz bir tekdir. İnançta ve dinin asıllarında hep aynıdır.
وَأَنَا رَبُّكُمْ فَاتَّقُونِ “Ve ben de Rabbinizim, öyleyse benden sakının.”
Öyleyse ayrılığa düşmekten, dine ters şeyler söylemekten sakının!
53- فَتَقَطَّعُوا أَمْرَهُم بَيْنَهُمْ زُبُرًا “(İnsanlar ise, din) işlerini kendi aralarında parça parça ettiler.”Ama onlar din işlerini parça parça ettiler, her biri bir tarafından tutup çektiler, çeşitli dinler hâline getirdiler.
Veya fırkalara bölündüler, gruplara ayrıldılar.
كُلُّ حِزْبٍ بِمَا لَدَيْهِمْ فَرِحُونَ “Her grup kendinde bulunan ile sevinmektedir.”
Bu gruplardan her biri kendini beğenir, kendilerinin hak üzere olduklarına inanır.
54- فَذَرْهُمْ فِي غَمْرَتِهِمْ حَتَّى حِينٍ “Öyleyse sen onları bir zamana kadar, gaflet ve şaşkınlıklarıyla baş başa bırak!”Öyleyse sen, onlar öldürülünceye veya ölünceye kadar kaldıkları cehalet havuzunda onları terk et.Ayet metninde geçen “ğamre” kelimesi, “boyu aşan su” demektir. Cehaletin her taraftan kendilerini kuşatması böyle bir teşbihle ifade edilmiştir.
[1> Bkz. İsra 101 ve Neml 12.
55- أَيَحْسَبُونَ أَنَّمَا نُمِدُّهُم بِهِ مِن مَّالٍ وَبَنِينَ “Sanıyorlar mı ki, onlara verdiğimiz mal ve evlat ile…”
56- نُسَارِعُ لَهُمْ فِي الْخَيْرَاتِ “Kendilerini hayratta koşuşturuyoruz.”Yoksa onlar kendilerine verdiğimiz ve meded kıldığımız mal ve evlatla kendilerini hayırlı şeylerde koşuşturduğumuzu mu sanıyorlar? Bunlarla onları bir hayra ulaştıracağımızı mı zannediyorlar?
بَل لَّا يَشْعُرُونَ “Hayır, onlar işin farkında değiller.”Hayır, öyle değil. Ama onlar hayvanlar gibi, anlayış ve şuurdan mahrumlar. Bu konuda düşünüp de bu imkân vermenin bir istidraç olduğunu, hayırda onları öne geçirmek olmadığını anlayacak durumda değiller.
57- إِنَّ الَّذِينَ هُم مِّنْ خَشْيَةِ رَبِّهِم مُّشْفِقُونَ “Gerçekten Rablerine olan saygıdan dolayı titreyenler.”Gerçekten, Rablerinin azabı korkusundan ürperenler,
58- وَالَّذِينَ هُم بِآيَاتِ رَبِّهِمْ يُؤْمِنُونَ “Ve Rablerinin âyetlerine inananlar.”Rablerinin hem tekvinî hem de tenzîlî ayetlerinin delâlet ettiği şeyleri tasdik ile iman edenler,
59- وَالَّذِينَ هُم بِرَبِّهِمْ لَا يُشْرِكُونَ “Ve Rablerine şirk koşmayanlar.”
Açık veya gizli Rablerine ortak koşmayanlar,
60- وَالَّذِينَ يُؤْتُونَ مَا آتَوا وَّقُلُوبُهُمْ وَجِلَةٌ أَنَّهُمْ إِلَى رَبِّهِمْ رَاجِعُونَ “Ve Rablerine döneceklerini düşünerek vermekte olduklarını kalpleri ürperek verenler.”
Verdikleri sadakaları Rablerine dönme korkusuyla kalpleri titreyerek verenler…
Kalpleri ürpererek vermeleri,
-Kendilerinden kabul edilmemesi korkusundan,
-Veya layıkı vechiyle yapamadıkları düşüncesiyle hesaba çekilmek endişesindendir. Çünkü, Allah, onlara gizli şeyleri de bilmektedir.
61- أُوْلَئِكَ يُسَارِعُونَ فِي الْخَيْرَاتِ “İşte onlar, hayratta (hayırlı işlerde)koşuşurlar.”
İşte üstte zikrolunan bu özellikleri taşıyan kimseler, bütün güçleriyle hayırlı işlere, taate rağbet ederler, bunlarda öne geçmeye çalışırlar.
Cenab-ı Hak, üst tarafta gafil kimselere verilen mal ve evlâdın onları bir hayra ulaştırmayacağını, bu imkânların verilmesinin kendilerine bir fayda sağlamayacağını bildirmişti. Burada da, kâmil mü’minlere verilen imkânların onları nice hayırlara sevkettiğini nazara verdi. Bu durum bir başka ayette “Allah da onlara hem dünya sevabını, hem de ahiret sevabının güzelliğini verdi.” (Âl-i İmran, 148) denilmesi gibidir.
وَهُمْ لَهَا سَابِقُونَ “Ve bunlar için yarışırlar.”Onlar, o hayırlara ulaşmak için yarışırlar.
-Veya; taat, sevap veya cennet hususunda insanlarla müsabaka ederler.
-Veya müşrikler hakkında “Hep onlar için çalışırlar” (Mü’minun, 63) denildiği gibi, burada anlatılan kamil insanlar, ahiretten önce dünyada da peşin olarak hayırlara nail olurlar.
62- وَلَا نُكَلِّفُ نَفْسًا إِلَّا وُسْعَهَا “Biz hiçbir nefse, gücünün üstünde yükyüklemeyiz.”
Bunda salih kimselerin vasfedildikleri güzel hasletlere bir teşvik ve nefislere kolaylaştırılması vardır.[1>
وَلَدَيْنَا كِتَابٌ يَنطِقُ بِالْحَقِّ “Nezdimizde hakkı söyleyen bir kitap vardır.”
Nezdimizde doğruyu söyleyen bir kitap var. Onda, vakıa muhalif (realiteye ters) bir şey olmaz.
Kitaptan murat,
-Levh-i Mahfuz,
-Veya amel defteridir.
وَهُمْ لَا يُظْلَمُونَ “Ve onlar haksızlığa uğratılmazlar.”
Onlar, ceza artırımı veya sevap noksanlaştırılması gibi herhangi bir zulme maruz kalmazlar.
63- بَلْ قُلُوبُهُمْ فِي غَمْرَةٍ مِّنْ هَذَا “Hayır, onların kalpleri derin bir gaflet içindedir.”
O kâfirlerin kalpleri, bu salih kimselerin vasfedildikleri şeylerden veya her şeyin kaydedilmesinden tam bir gaflet içindeler. Bu gaflet onların kalplerini bürümüş.
وَلَهُمْ أَعْمَالٌ مِن دُونِ ذَلِكَ “Ayrıca onların bundan öte birtakım (kötü)işleri vardır.”
Bunların, vasfedilen işlerinden başka kötü işleri vardır.
Veya onların içinde bulundukları şirk dışında başka kötü amelleri de var.
هُمْ لَهَا عَامِلُونَ “Hep onlar için çalışırlar.”
Onlar, bu kötü işleri yapmaya alışmışlardır.
64- حَتَّى إِذَا أَخَذْنَا مُتْرَفِيهِم بِالْعَذَابِ إِذَا هُمْ يَجْأَرُونَ “Nihayet, bolluk içinde olanlarını sıkıntıya uğrattığımızda, bakarsın ki feryadı basarlar.”
Azaptan murat
-Bedirde öldürülmeleri,
-Veya açlığa maruz kalmaları olabilir. Şöyle ki: Hz. Peygamber (asm) Kureyş hakkında şöyle beddua etmişti: “Allahım, Mudar üzerine muameleni şiddetlendir. Onlara, Yusuf zamanındaki kıtlık gibi kıtlık yılları ver.”
Bu beddua sonucu kıtlığa maruz kaldılar; leşleri, köpekleri, kemikleri yediler.
65- لَا تَجْأَرُوا الْيَوْمَ “Boşuna feryat etmeyin bugün!”
إِنَّكُم مِّنَّا لَا تُنصَرُونَ “Zira bizden yardım göremeyeceksiniz.”
Onlara denilen “feryat etmeyin bugün” nehyinin illetini beyan eder. Yani, “boşuna sızlanmayın, çünkü bunun size hiçbir yararı olmayacak. Bizden yana size bir yardım gelmeyecek.”
66- قَدْ كَانَتْ آيَاتِي تُتْلَى عَلَيْكُمْ “Çünkü âyetlerimiz size okunurdu.”
فَكُنتُمْ عَلَى أَعْقَابِكُمْ تَنكِصُونَ “Ama siz arkanızı dönerdiniz.”
Size Kur’an ayetleri okunuyor, ama siz,
-Dinlemekten kaçarak,
-Kabule yanaşmayarak,
-Amel etmeyerek onlardan yüz çeviriyordunuz.
67- مُسْتَكْبِرِينَ بِهِ سَامِرًا تَهْجُرُونَ “Kafa tutardınız ve geceleyin hezeyanlar savururdunuz.”
Kureyş müşrikleri “Biz Ka’benin kıvamıyız” diyerek gururlanıyor, kendilerini büyük görme arzusu, Kur’an’ı kabul etmelerine engel oluyordu. Bundan dolayı ilâhî ayetleri yalanlıyorlardı. Kur’an ayetlerini duymak, kendilerinde Müslümanlara karşı büyüklenmek arzusunu harekete geçirmişti. Bunun için geceleri toplanıyor, Kur’an aleyhinde konuşuyorlardı. Ve bu konuşmaları hezeyanlar suretinde oluyordu.
68- أَفَلَمْ يَدَّبَّرُوا الْقَوْلَ “Onlar bu sözü hiç düşünmediler mi?”
O Kur’an hakkında düşünmediler mi ki, onun,
-Lafzının i’cazıyla,
-Medlûlünün açıklığıyla Rablerinden gelmiş hak bir kitap olduğunu bilsinler.
أَمْ جَاءهُم مَّا لَمْ يَأْتِ آبَاءهُمُ الْأَوَّلِينَ “Yoksa kendilerine, önceki atalarına gelmeyen bir şey mi geldi?”Yoksa önceki ecdatlarına gelmeyen peygamber ve kitap bunlara mı geldi?
Veya, kendilerine Allahın azabından emin olmak hususunda garanti verildi de, ondan dolayı mı korkmuyorlar? Ecdatlarına azaptan emin olmak hususunda bir garanti yok idi. Hz. İsmail ve peşinden gelen ecdatları, garantileri olmadığını bildiklerinden Allaha, Kitabına, peygamberlerine inanmış ve itaat etmişlerdi.
69- أَمْ لَمْ يَعْرِفُوا رَسُولَهُمْ فَهُمْ لَهُ مُنكِرُونَ “Yoksa peygamberlerini tanımadılar da bu yüzden mi onu inkâr ediyorlar?”
-Emanet,
-Sıdk,
-Güzel ahlak,
-Eğitim görmemişken ilmin kemâlinde olmak gibi peygamberlere ait vasıfları kendilerine gönderilen elçide görmüyorlar mı ki, O’nu inkâr ediyorlar, davasını kabul etmiyorlar?
Ayetlerde, onların inkârına sebep olabilecek cihetler nazara verilerek, inkara sevkedecek hiçbir haklı sebebe sahip olmadıkları anlatılmıştır. Çünkü kesin veya zanna dayalı olarak bir şeyin inkârı, ancak nev veya şahıs itibarıyla imkansız olduğu ortaya çıktığında veya ona delil olabilecek en ileri şeyin araştırılıp bulunmaması durumunda söz konusudur.[2>
70- أَمْ يَقُولُونَ بِهِ جِنَّةٌ “Yoksa O’nda bir delilik olduğunu mu söylüyorlar?”
Yoksa “onda cünun var” deyip sözüne itibar etmiyorlar mı? Hâlbuki Hz. Peygamberin içlerinde en akıllı, en ince bakışa sahip kimse olduğunu bilmekteydiler.
بَلْ جَاءهُم بِالْحَقِّ “Doğrusu O, kendilerine hakkı getirmiştir.”
وَأَكْثَرُهُمْ لِلْحَقِّ كَارِهُونَ “Ama onların çoğu haktan hoşlanmamaktadır.”
Çünkü O’nun getirdiği şeyler, onların şehvetlerine ve hevâlarına ters geliyor, bundan dolayı inkâr ediyorlar.Ayette “Onların çoğu haktan hoşlanmamaktadır” denilmesi şundandır:
Bir kısmı haktan hoşlanmamaktan değil de,
-Kavminin kınamasından çekinmek,
-Kıt akıllı olmak,
-Düşünmemek gibi sebeplerle inkâr etmişti.
71- وَلَوِ اتَّبَعَ الْحَقُّ أَهْوَاءهُمْ لَفَسَدَتِ السَّمَاوَاتُ وَالْأَرْضُ وَمَن فِيهِنَّ “Şayethak, onların arzularına uysaydı, mutlaka gökler, yer ve bunlarda bulunanlar bozulur giderdi.”
Gerçekte birden fazla ilahlar olsaydı, “Şayet göklerde ve yerde Allah’tan başka ilâhlar olsaydı, bunların düzeni bozulurdu.” (Enbiya, 22) ayetinde anlatıldığı üzere gökler, yer ve bunların içinde bulunanlar fesada gider, düzen diye bir şey kalmaz, her şey alt üst olurdu.
Denildi ki: Şayet hak onların hevâlarına uysa ve batıla dönüşse, o zaman âlemi ayakta tutan şeyler kalkar, âlem diye bir şey kalmazdı.Veya Hz. Peygamberin getirdiği hak onların hevâlarına uysa ve bir şirke dönüşseydi, Allah şiddetli gadabından kıyameti getirir, âlemi helâk ederdi.Veya şayet Allah, onların arzuladıkları şirk ve günahlara izin veren hükümler indirerek hevâlarına uysaydı, ulûhiyetten çıkardı, gökleri ve yeri tutmaya kâdir olamazdı. Bu son değerlendirme, Mu’tezilenin bir esasına göredir.
بَلْ أَتَيْنَاهُم بِذِكْرِهِمْ “Hayır, biz onların zikrini getirdik.”Biz onlara, içi öğütle, nasihatla dolu olan Kitabı getirdik.Ayetteki “zikir”den murat, şan-şeref de olabilir. Yani, “biz onlara şan ve şereflerini getirdik.”Veya “başka bir ayette “Eğer yanımızda öncekilere verilenlerden bir zikir olsaydı, elbette biz Allahın ihlâslı kulları olurduk.” (Saffat, 168-169) diyerek nazara verdikleri zikri getirdik.”
فَهُمْ عَن ذِكْرِهِم مُّعْرِضُونَ “Fakat onlar zikirlerinden yüz çeviriyorlar.”
Ama onlar zikirlerinden yüz çeviriyorlar, iltifat etmiyorlar.
72- أَمْ تَسْأَلُهُمْ خَرْجًا “Yoksa sen onlardan bir vergi mi istiyorsun?”
Yoksa Sen, yapmış olduğun risalet görevine mukabil onlardan vergi mi istiyorsun?
فَخَرَاجُ رَبِّكَ خَيْرٌ “Hâlbuki Rabbinin Sana vereceği daha hayırlıdır.”
Hâlbuki Rabbinin Sana dünyada vereceği rızık veya ahirette vereceği sevap çok daha hayırlıdır; hem boldur, hem daimîdir.
Ayette geçen “harç ve haraç” kelimeleri aynı kökten gelir. Harç kelimesi hemen her ödeme için kullanılırken, haraç kelimesi daha çok arazi vergisi anlamında kullanılır. Bunda, Allahın mutlaka vereceği ve bolca vereceğini beliğ bir şekilde hissettirmek vardır. Allahu Teâlânın Hz. Peygambere olan ihsanı mecazen bu kelimeyle anlatılmıştır.
وَهُوَ خَيْرُ الرَّازِقِينَ “Ve O, rızık verenlerin en hayırlısıdır.”
Ayetin bu kısmı, Allahın vereceği şeylerin daha hayırlı olduğunun bir takriridir.[3>
73- وَإِنَّكَ لَتَدْعُوهُمْ إِلَى صِرَاطٍ مُّسْتَقِيمٍ “Gerçek şu ki, sen onları doğru bir yola çağırıyorsun.”Selim akıllar, Senin sevkettiğin yolun dosdoğru bir yol olduğuna, o yolda gidenleri zan altında bırakacak hiçbir eğriliği bulunmadığına şehadet ederler.
Bil ki: Allahu Teâlâ, altmış altıncı ayetten buraya kadar, Kur’anı ve Hz. Peygamberi inkâr eden kimselere onları susturacak deliller getirdi, şüphelerini ortadan kaldıracak açıklamalarda bulundu. Bunu yaparken, onları inkâr ve ithama sevkeden durumları tek tek ele aldı ve bunları birer birer çürüttü.
74- وَإِنَّ الَّذِينَ لَا يُؤْمِنُونَ بِالْآخِرَةِ عَنِ الصِّرَاطِ لَنَاكِبُونَ “Şüphesiz ahirete inanmayanlar, ısrarla yoldan çıkmaktadırlar.”Ahirete inanmayanlar, dosdoğru yoldan udûl ediyorlar, sapıyorlar.Ahiret korkusu, hakkı aramak ve hak yola sülûk etmede en büyük etkenlerdendir.[4>
75- وَلَوْ رَحِمْنَاهُمْ وَكَشَفْنَا مَا بِهِم مِّن ضُرٍّ لَّلَجُّوا فِي طُغْيَانِهِمْ يَعْمَهُونَ “Şayet onlara acıyıp da içinde bulundukları sıkıntıyı gidersek, iyice körleşerek azgınlıklarında büsbütün direnirlerdi.”
Şayet biz onlara acısak ve maruz kaldıkları kıtlıktan kurtarsak, onlar yine,
-Küfürde taşkınlıklarına,
-Hakkı kabul etmemelerine,
-Peygambere ve mü’minlere düşmanlık yapmaya devam ederlerdi.
Rivayete göre, Kureyş kıtlığa maruz kalmıştı, öyle ki hayvan pisliklerini yer bir hâle geldiler. Sonunda Ebu Süfyan Hz. Peygambere geldi “Allah hakkı ve akrabalık hakkı için söyle, Sen âlemlere rahmet olarak gönderildiğini dava etmiyor muydun?” dedi.
Hz. Peygamber “evet, âlemlere rahmet olarak gönderildim” buyurdu. Bunun üzerine Ebu Sûfyan “Öyleyse bu nasıl oluyor? Babalar kılıçla öldürüldü, oğullar da açlıktan ölüyor?” deyince ayet nazil oldu.
76- وَلَقَدْ أَخَذْنَاهُم بِالْعَذَابِ “Andolsun, biz onları azap ile kıskıvrakyakaladık.”
Bundan murat, Bedirde mağlup olmaları ve bir kısmının savaşta öldürülmesidir.
فَمَا اسْتَكَانُوا لِرَبِّهِمْ وَمَا يَتَضَرَّعُونَ “Ama onlar yine Rablerine boyun eğmediler ve O’na yalvarıp yakarmadılar.”Bunu görmelerine rağmen Rablerine boyun eğmediler, taşkınlıklarına ve kibirlenmelerine devam ettiler.
Allaha yalvarmak âdetleri olmadı. Bu ifade, bir önceki özelliklerine de bir şahittir.[5>
7ّ7- حَتَّى إِذَا فَتَحْنَا عَلَيْهِم بَابًا ذَا عَذَابٍ شَدِيدٍ إِذَا هُمْ فِيهِ مُبْلِسُونَ “Sonunda onlara şiddetli bir azap kapısı açtığımızda bir de bakarsın o konuda ümitsizliğe düşmüşlerdir.”
Azabı şiddetli bu kapıdan murat, kıtlık dolayısıyla maruz kaldıkları açlıktır. Bu, öldürülmekten ve esir edilmekten daha şiddetli bir durumdur.
İşte o zaman onları ne yapacağını bilmez, her türlü hayırdan ümit kesmiş kimseler olarak görürsün.Öyle ki, en aşırı gidenleri Sana geldi, Senin şefkatini celbe çalıştı.
[1>Yani, onlar böyle yaptılar ve yapıyorlar. Siz de yapabilirsiniz. Bunları yapmak sizin de gücünüz dâhilindedir
[2> Yani, nev’ (tür) itibarıyla bakıldığında, Hz. Peygamberden önce peygamberler ve Kur’andan önce de semavî kitaplar vardır. Dolayısıyla “bu ilk defa duyulan bir şey” deyip inkâr edemezler. Şahıs olarak bakıldığında, Hz. Peygamberde diğer peygamberlerde olan özellikler kemaliyle mevcut olduğu gibi, ilâhî kitaplardaki özellikler Kur’anda ziyadesiyle bulunmaktadır. Dolayısıyla bu yüzden de inkâr edemezler.
[3>Yani, rızka muhtaç olanın vereceğinden ne çıkar? Ama her varlığa en güzel bir şekilde rızkını gönderen Allah, elbette Sana da en büyük ihsanını gösterecektir.
[4>Ahirete inanan kimse, cenneti elde etmek için hayırlı işler yapmaya, cehen neme düşmemek için de kötü işlerden kaçmaya çalışır. Ama, ona inanmayan biri kendini tamamen serbest görür, bir müeyyide altına girmez. Böyle olunca da doğru ve istikametli bir hayat yaşaması düşünülemez.
[5> Yani, Hakka boyun eğmemelerine bir şahittir. Şayet boyun eğselerdi, elbette Allaha yalvaracaklardı.
78- وَهُوَ الَّذِي أَنشَأَ لَكُمُ السَّمْعَ وَالْأَبْصَارَ وَالْأَفْئِدَةَ “O ki, sizin için kulak, gözler ve gönüller yarattı.”Kulak ve gözlerin verilmesi, ortaya konulan ayetleri hissetmeniz içindir.
Kalpler verilmesi ise, bunlar üzerinde düşünmeniz, bunlardan yola çıkarak dinî ve dünyevî menfaatlere istidlalde bulunmanız içindir.
قَلِيلًا مَّا تَشْكُرُونَ “Ne de az şükrediyorsunuz!”Çünkü bunların şükründe temel esas, yaratılış gayesine uygun kullanılmalarıdır ve bunları veren Zâtı da, Ona hiçbir şerik kılmadan tanımaktır.
79- وَهُوَ الَّذِي ذَرَأَكُمْ فِي الْأَرْضِ “O ki, yeryüzünde sizi yaratıp çoğalttı.”
O Allah, yeryüzünde sizi yarattı, tenasül yoluyla yerin her tarafına sizi yaydı.
وَإِلَيْهِ تُحْشَرُونَ “Ve siz O’nun huzuruna sevk edileceksiniz.”
Böyle her tarafa dağılmanızdan sonra, kıyamet günü O’nun huzurunda bir araya getirileceksiniz.
80- وَهُوَ الَّذِي يُحْيِي وَيُمِيتُ “O ki hayatı verir ve öldürür.”
وَلَهُ اخْتِلَافُ اللَّيْلِ وَالنَّهَارِ “Gece ve gündüzün birbirini takibi O’na aittir.”
Gece ve gündüzün birbirini takip etmesi O’nun tasarrufudur, başkası buna güç yetiremez.
Ayet, bunu güneşe verenlere bir reddir.
Gece ve gündüzün ihtilafından murat, peşpeşe gelmeleri olduğu gibi, birbirinden farklı olmaları, biri kısalırken diğerinin uzaması da olabilir.
أَفَلَا تَعْقِلُونَ “Hâlâ aklınızı kullanmaz mısınız?”
Tefekkürle ve teemmülle bunları akletmiyor musunuz?
Ta ki,
-Bunların hepsinin bizden olduğunu,
-Kudretimizin bütün mümkinatı içine aldığını,
-Öldükten sonra sizi diriltmek de imkân dâhilinde olup tahakkuk edeceğini anlayasınız.
81- بَلْ قَالُوا مِثْلَ مَا قَالَ الْأَوَّلُونَ “Hayır, onlar öncekilerin söylediklerinin benzerini söylediler.”
O Mekke kâfirleri, önceki ecdadları ve kendi dinlerinden olanlar gibi dediler.
82- قَالُوا أَئِذَا مِتْنَا وَكُنَّا تُرَابًا وَعِظَامًا أَئِنَّا لَمَبْعُوثُونَ “Dediler ki: Gerçekten biz, ölüp bir toprak ve kemik yığını hâline geldikten sonra mı tekrar diriltileceğiz?”
Onların böyle demeleri istib’ad içindir. Yani akıldan uzak görerek yeniden dirilmeyi inkar etmektedirler. “Gerçekten biz, ölüp bir toprak ve kemik yığını hâline geldikten sonra mı tekrar diriltileceğiz?” diyorlar. Hâlbuki öncesinde zaten toprak idiler, topraktan yaratıldılar.
83- لَقَدْ وُعِدْنَا نَحْنُ وَآبَاؤُنَا هَذَا مِن قَبْلُ “Andolsun, bize de bizden önce atalarımıza da bu vaat yapıldı.”
إِنْ هَذَا إِلَّا أَسَاطِيرُ الْأَوَّلِينَ “Bu, öncekilerin uydurduğu masallardan başka bir şey değildir.”
84- قُل لِّمَنِ الْأَرْضُ وَمَن فِيهَا إِن كُنتُمْ تَعْلَمُونَ “De ki: Eğer biliyorsanız söyleyin: Arz ve içinde bulunanlar kimindir?”Eğer ehl-i ilimden iseniz veya bunu bilenlerden iseniz söyleyin bakalım, yeryüzü ve içindekiler kimindir?
Bu üslûbta onları hafife almak ve çok cahil olduklarını ortaya koymak vardır. Öyle ki böyle açık bir meseleyi bile bilmemektedirler. Hâlbuki zerre miktar ilmi olan birinin Allahı inkârı mümkün değildir. Bunun için, onlar daha cevap vermeden verecekleri cevabı şöyle bildirdi:
8ِِ5- سَيَقُولُونَ لِلَّهِ “Allah’ındır” diyecekler.”
Çünkü sarih akıl, en edna bir nazarla bile baktığında, arzın ve içinde olanların yaratıcısının Allah olduğunu itirafa onları mecbur bırakır.
قُلْ أَفَلَا تَذَكَّرُونَ “De ki: Öyle ise siz hiç düşünüp öğüt almaz mısınız?”
Onlar “Allah” dedikten sonra kendilerine de: Öyleyse tezekkür etmez misiniz, ta ki arzı ve içindekileri yoktan yaratanın, onlara yeniden vücut vermeye kâdir olduğunu bilesiniz. Çünkü ilk olarak yaratmak, onu yeniden yaratmaktan daha kolay değildir.
86- قُلْ مَن رَّبُّ السَّمَاوَاتِ السَّبْعِ وَرَبُّ الْعَرْشِ الْعَظِيمِ “De ki: Yedi kat göklerin Rabbi, büyük Arş’ın Rabbi kimdir?”
Çünkü bunlar, arzdan daha büyüktürler.
8ِِ7- سَيَقُولُونَ لِلَّهِ “Allah’ındır” diyecekler.
قُلْ أَفَلَا تَتَّقُونَ “De ki: Öyle ise O’na karşı gelmekten sakınmaz mısınız?”
Öyleyse, yedi kat göklerin ve o büyük arşın Rabbi olan Zâtın cezasından sakınmanız gerekmez mi? O’ndan sakının, bazı mahlukâtını kendisine şerik yapmayın ve kudretine gayet kolay gelen öldükten sonra yeniden hayat vermek gibi şeyleri inkâr etmeyin.
88- قُلْ مَن بِيَدِهِ مَلَكُوتُ كُلِّ شَيْءٍ وَهُوَ يُجِيرُ وَلَا يُجَارُ عَلَيْهِ إِن كُنتُمْ تَعْلَمُونَ “De ki: Eğer biliyorsanız söyleyin: Her şeyin melekûtu elinde olan, kendisi koruyan ama kendisi korunmaya muhtaç olmayan kimdir?”Melekûttan murat, her şeyin yönetimidir. Bundan muradın, Allahın hazineleri olduğu da söylendi.O, dilediğine yardım eder ve korur. Ama O, kimsenin yardımına muhtaç değildir. Yardım ettiğine de kimse mani olamaz.
8ِِ9- سَيَقُولُونَ لِلَّهِ “Allah’ındır” diyecekler.”
قُلْ فَأَنَّى تُسْحَرُونَ “De ki: Öyle ise nasıl büyüleniyorsunuz?”Durum bu kadar açık ve deliller bu derece aşikâr iken nereden aldanıyor ve doğru yoldan çevriliyorsunuz?
90- بَلْ أَتَيْنَاهُم بِالْحَقِّ “Doğrusu biz onlara hakkı getirdik.”Biz onlara tevhid ve öldükten sonra dirilme gibi gerçek şeyleri getirdik.
وَإِنَّهُمْ لَكَاذِبُونَ “Ama onlar ise yalancıdırlar.”Ama onlar, bunları inkâr ile yalancı hâle geliyorlar.
91- مَا اتَّخَذَ اللَّهُ مِن وَلَدٍ “Allah hiçbir evlat edinmemiştir.”
Çünkü Allah, herhangi birinin kendisine denk olmasından mukaddestir.
وَمَا كَانَ مَعَهُ مِنْ إِلَهٍ “Ve O’nunla beraber hiçbir ilâh da yoktur.”
O’na ulûhiyette ortak olacak bir ilah yoktur.
إِذًا لَّذَهَبَ كُلُّ إِلَهٍ بِمَا خَلَقَ وَلَعَلَا بَعْضُهُمْ عَلَى بَعْضٍ “Aksi takdirde her ilâh kendi yarattığını yanına alır ve elbette onlardan bazısı bazısına galip gelirdi.”Yani, şayet dediğiniz gibi O’nunla beraber ilahlar olsaydı onlardan her biri kendi yarattığını sevk ü idare eder, onlar üzerinde hükümran olur, mülkü diğer ilahların mülkünden farklı bulunurdu. Dünya hükümdarlarında görüldüğü gibi, o zaman ilahlar arasında da karşılıklı savaşlar ve üstün gelme mücadelesi meydana gelirdi. O zaman her şeyin melekûtu Allahın elinde olmazdı.
Bu durumda, Allahtan başka ilahlar olması,
-İcma ile,[1>
-İstikra ile,[2>
-Bütün mümkinatın (varlıkların) Vacib-Vahid olan Allaha dayanmasının delillerle sabit olması ile batıldır.
سُبْحَانَ اللَّهِ عَمَّا يَصِفُونَ “Allah, onların yakıştırdıkları şeylerden münezzehtir.”
Allah, çocuğu olmak, şeriki bulunmak gibi onların vasfettikleri şeylerden yücedir, münezzehtir.
Onların vasıflarının fasid olduğu geçen delilden anlaşılmıştır.
92- عَالِمِ الْغَيْبِ وَالشَّهَادَةِ “O, gaybı da, şehadeti de bilir.”
Bu da, Allaha şerik olmasını nefyeden bir başka delildir. Çünkü onlar, gaybı ve şehâdeti bilmekte O’nun tek olduğunda ittifak halindedirler.
فَتَعَالَى عَمَّا يُشْرِكُونَ “Öyleyse O, ortak koştukları şeylerden çok yücedir.”
Bundan dolayı, onların ortak koştukları şeylerden çok yücedir.
93- قُل رَّبِّ إِمَّا تُرِيَنِّي مَا يُوعَدُونَ “De ki: Ya Rabbi! Eğer onlara yöneltilen tehdidi göstereceksen…”Ya Rabbi, onlara dünya ve ahirette vaat edilen azabın gerçekleştiğini bana göstereceksen…
94- رَبِّ فَلَا تَجْعَلْنِي فِي الْقَوْمِ الظَّالِمِينَ “Ya Rabbi! Bu durumda beni, o zalimler topluluğunda bulundurma.”
Ya Rabbi, beni o zâlimlerle azapta arkadaş kılma.
Hz. Peygambere böyle demesinin emredilmesi,
-Nefis terbiyesi için olabilir.[3>
-Veya “Ve öyle bir fitneden sakının ki, sizden yalnızca zulüm yapanlara dokunmakla kalmaz.” (Enfal, 25) ayetinde nazara verildiği gibi, zâlimlere gelecek bir azabın uğursuzluğunun çevresinde olanları da içine alması ihtimalindendir.
Hasan-ı Basriden şöyle rivayet edilir: Cenab-ı Hak Peygamberine ümmeti içinde bir azap olacağını haber verdi, vaktini ise söylemedi. Böyle bir azaptan sakınması için de bu duayı yapmasını emretti.Ayette “Ya Rabbi” ifadesinin iki defa tekrarı ve başta yer almaları Allaha yalvarmanın, dua etmenin faziletini gösterir.
95- وَإِنَّا عَلَى أَن نُّرِيَكَ مَا نَعِدُهُمْ لَقَادِرُونَ “Biz, onlara vaat ettiğimiz tehdidi sana göstermeye elbette kadiriz.”Buna kâdiriz, ama tehir ediyoruz. Çünkü biliyoruz ki onların veya onların nesillerinden gelenlerin bir kısmı iman edecekler.Veya şu mana da olabilir: Sen onların içindeyken de azap vermeye kâdiriz. Ama Sen onların içinde olduğun sürece azap etmeyeceğiz.Ayetin bu kısmı, onların kendilerine vaat edilen azabı inkârları ve alay ederek bir an önce gelmesini istemelerine bir reddir.
Denildi ki: Allahu Teâlâ, Hz. Peygambere onlara vaat edilen azabı gösterdi. Bedir’de önde gelenlerinin öldürülmesi ve daha sonra da Mekkenin fethi ile bu gerçekleşmiş oldu.
96- ادْفَعْ بِالَّتِي هِيَ أَحْسَنُ السَّيِّئَةَ “Kötülüğe en güzeliyle karşılık ver.”
Bu da, ona ceza vermemek ve mukabilinde iyi muamelede bulunmakla olur.
Lakin bu, dinde zaafa yol açmayacak şekilde yapılmalıdır.[4>
Denildi ki: İyi karşılıktan murat tevhid, kötülükten murat ise şirktir. Yani, onların şirkine, Sen tevhidi anlatarak mukabelede bulun.Veya, münkere karşı marûf olanı anlat.
Ayette en üstünlük derecesiyle “Kötülüğe en güzeliyle karşılık ver” denilmesi, “kötülüğe iyilikle mukabele et” denilmesinden çok daha beliğdir.
نَحْنُ أَعْلَمُ بِمَا يَصِفُونَ “Biz onların yakıştırmakta oldukları şeyi çok iyi bilmekteyiz.”Biz onların Seni ne ile vasıflandırdıklarını, Seni hâlinden farklı bir şekilde anlatmalarını en iyi bileniz ve onları cezalandırmaya da her an muktediriz. Öyleyse, onların işini bize bırak:
97- وَقُل رَّبِّ أَعُوذُ بِكَ مِنْ هَمَزَاتِ الشَّيَاطِينِ “Ve de ki: Ya Rabbi! Şeytanların hemezatından sana sığınırım!”Şeytanların hemezâtından murat, onların vesveseleridir. “Hemz” kelimesi “dürtüklemek” manasına gelir. “Atı mahmuzlamak” da bu kökten gelen bir kullanımdır. Şeytanların insanları günahlara teşvikleri böyle dürtüklemeye benzetilmiştir.[5>
“Hemezât” kelimesinin çoğul gelmesi,
-Şeytanların bir defa değil defalarca vesvese vermelerindendir.
-Veya vesveselerin çeşit çeşit olmasındandır.
-Veya muzaf-ı ileyhin çok olmasındandır.[6>
98- وَأَعُوذُ بِكَ رَبِّ أَن يَحْضُرُونِ “Ve onların yanımda bulunmalarından da ya Rabbi sana sığınırım.”Her hangi bir durumda çevremde dolanmalarından da yine Sana sığınırım.
Bazı tefsirlerde,
“Namaz kılarken,
-Kur’an okurken,
-Sekerat hâlinde iken yanımda olmalarından Sana sığınırım” şeklinde açıklanması, bu hâllerin şeytanların vesveselerinden en ziyade sakınılması gereken haller olmasındandır.
[1>İcma, ümmetin her hangi bir meselede ittifak halinde olmasıdır.
[2> İstikra, ayrı ayrı olaylardaki ortak özelliklere dikkat ederek genel bir sonuca varmaktır. “Tümevarım metodu” olarak da isimlendirilir. Mesela, değişik insan fertlerinin ölümünü gördüğümüzde, “bütün insanlar ölümlüdür” şeklinde genel bir sonuca ulaşırız.
[3>Yani, öyle ki, Hz. Peygamber bile kendini garantide görmüyor, kavmine gele cek bir azapta onlarla beraber azap görmekten korkuyor, bundan Allaha sığınıyor.
[4> Merhum Mehmet Akif şöyle der:
“Yumuşak başlı isem kim demiş uysal koyunum.
Kesilir belki ama, çekmeye gelmez boyunum.”
[5> Mahmuzlanan hayvan daha sür’atli gider. Şeytanlar da vesveseleriyle insanları çok daha fazla günah işlemeye sevk ederler. Şimdiki tabirle söylersek “gaz verirler.
[6> Çünkü, şeytan bir tane olmayıp, pek çoktur. “İnsan” dediğimizde bir tür ol duğu gibi, “şeytan” dediğimizde de bir türü ifade eder. Zaten ayette de “şeytan” değil de, “şeytanlar” denilmiştir.
9ّ9- حَتَّى إِذَا جَاء أَحَدَهُمُ الْمَوْتُ قَالَ رَبِّ ارْجِعُونِ “Nihayet onlardanbirine ölüm gelince, “Rabbim! Beni (dünyaya) geri döndürün” der.”
Ayet, daha önce bahsi geçen (90 ve 91. ayetlerdeki) kimselerle alakalıdır.
Bu durumda olan birine ölüm gelip de duruma muttali olunca iman ve taat hususundaki ihmaline pişman olarak şöyle der:
“Rabbim! Beni (dünyaya) geri döndürün”
“Döndürün” ifadesinin çoğul sığasıyla gelmesi, saygı içindir.
100- لَعَلِّي أَعْمَلُ صَالِحًا فِيمَا تَرَكْتُ “Ola ki, dünyada terk ettiğim Salih bir amel yapayım”
“Olur ki imana gelir ve onunla ilgili amel yaparım.”Denildi ki: Kâfir kimse ölüm anında “beni malıma döndürün, beni dünyaya döndürün” der.
Hz. Peygamberden şöyle rivayet edilir:
Melekler ölüm vakti mü’mine geldiklerinde “Seni dünyaya geri döndürelim mi?” diye sorarlar. Mü’min “gam ve hüzün diyarına mı döndüreceksiniz? Hayır, istemem. Beni Allahın huzuruna götürün” der.
Ama melekler aynı şekilde kâfire geldiklerinde, “Rabbim! Beni (dünyaya) geri döndürün” der.
كَلَّا إِنَّهَا كَلِمَةٌ هُوَ قَائِلُهَا “Hayır! Bu, sadece onun söylediği (boş) bir sözden ibarettir.” “Kella!”Bu ifade, onların dönüş isteklerinin reddini ve dünyaya dönmelerinin gerçekleşmeyeceğini anlatır.
Bu, tümüyle pişman olması için onun söyleyeceği bir sözdür.
Ayette bu söz, “kelime” ile söylenmiştir. Kelime, “birbiriyle alakalı dizilmiş kelâm” anlamındadır.
وَمِن وَرَائِهِم بَرْزَخٌ إِلَى يَوْمِ يُبْعَثُونَ “Onların arkasında, tekrar diriltilecekleri güne kadar bir berzah vardır.”Önlerinde, kendileriyle dönüş arasında kıyamet gününe kadar bir perde vardır.Ayet, onların dünyaya dönme ümitlerini bütün bütün ortadan kaldırır. Çünkü dirilme gününde dünyaya dönüş yoktur. O gündeki dönüş, ancak ahiretteki hayatadır.
101- فَإِذَا نُفِخَ فِي الصُّورِ فَلَا أَنسَابَ بَيْنَهُمْ يَوْمَئِذٍ “Sûr’a üfürüldüğü zaman, (işte) o gün aralarında soy-sop yakınlığı kalmaz.”
Kıyamet için sura üfürüldüğünde, artık o zaman kişi kardeşinden, anasından – babasından, hanımından – çocuğundan kaçacak şekilde büyük bir şaşkınlık ve dehşet istilası altında kaldığından, yakınlarıyla kendi arasında birbirini tanıma ve birbirine acıma olmaz, dolayısıyla nesep bağı artık bir fayda vermez.
Veya nesep bağının olmayışı, “ben falan soylu ailedenim” demenin o gün bir fayda vermeyeceğini ifade ediyor da olabilir.
وَلَا يَتَسَاءلُونَ “Ve birbirlerini arayıp soramazlar.”
Herkes kendi başının derdiyle meşgul olduğundan, o gün birbirlerinin hallerini soramazlar. Bu durum, “Birbirlerine dönüp sormaya başladılar.” (Tur, 25) ayetiyle çelişki arzetmez. Çünkü burada anlatılan kıyamet hengâmesidir. Oradaki durum ise, amellerinin muhasebesi yapıldıktan veya ehl-i cennetin cennete, ehl-i cehennemin cehenneme girmesinden sonradır.
102- فَمَن ثَقُلَتْ مَوَازِينُهُ فَأُوْلَئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ “Artık kimin tartıları ağır basarsa, işte kurtuluşa erenler bunlardır.”
Artık her kimin inanç ve amel tartıları ağır gelirse… Yani, kimin Allah katında kadr u kıymeti olan inancı ve salih amelleri varsa, işte onlar kurtulacak ve yüksek derecelere nail olacaklardır.
103- وَمَنْ خَفَّتْ مَوَازِينُهُ فَأُوْلَئِكَ الَّذِينَ خَسِرُوا أَنفُسَهُمْ “Kimin de tartıları hafif gelirse, işte kendilerine yazık edenler bunlardır.”Bunlar “İşte onlar, Rabb’lerinin âyetlerini ve O’na kavuşmayı inkâr etmişlerdi. Böylece amelleri boşa gitmiştir.” (Kehf, 105) ayetinde nazara verildiği gibi, kâfirlerdir. Bunların tartıya girecek bir şeyleri yoktur.
Çünkü, ruhlarını kemâle erdirme zamanını boşa harcadılar, kemâle ulaşmak için kendilerine verilen kabiliyeti ibtal ettiler.
فِي جَهَنَّمَ خَالِدُونَ “Cehennemde onlar ebedîdirler.”Bu kısım, “kendilerine yazık etmekten” bedel olabileceği gibi, “işte…” ifadesinin ikinci haberi de olabilir. Yani, “İşte onlar nefislerine zulmedenlerdir, cehennemde de ebedidirler.”
104- تَلْفَحُ وُجُوهَهُمُ النَّارُ “Ateş yüzlerini yalar.”
وَهُمْ فِيهَا كَالِحُونَ “Ve onlar orada sırıtır kalırlar.”Yanmanın şiddetinden dudakları büzülür, dişleri sırıtır bir görünüme gelir.
105- أَلَمْ تَكُنْ آيَاتِي تُتْلَى عَلَيْكُمْ فَكُنتُم بِهَا تُكَذِّبُونَ “Âyetlerim size okunuyor, ama siz onları yalanlıyordunuz, değil mi?”Ayet, onların niçin bu azaba müstehak olduklarını hatırlatmaktadır.
106- قَالُوا رَبَّنَا غَلَبَتْ عَلَيْنَا شِقْوَتُنَا “Onlar da şöyle derler: Ey Rabbimiz! Biz azgınlığımıza yenik düştük.”
وَكُنَّا قَوْمًا ضَالِّينَ “Ve yoldan sapan kimseler olduk.”
“Ya Rabbena, dediler. Kötü talihimiz bize galip geldi. Öyle ki, hâllerimiz kötü akıbete sevkedici oldu. Ve Haktan sapan bir topluluk olduk.”
107- رَبَّنَا أَخْرِجْنَا مِنْهَا “Ya Rabbena! Bizi buradan çıkar.”
فَإِنْ عُدْنَا فَإِنَّا ظَالِمُونَ “Eğer (ettiklerimize) dönersek, artık biz zalimleriz.”
Ya Rabbena, bizi bu ateşten çıkar. Tekrar yalanlamaya dönersek, nefsimize yazık edenler oluruz.
108- قَالَ اخْسَؤُوا فِيهَا “Dedi: Sesinizi kesin orada!”
Ateşte zillet içinde sesinizi kesin. Çünkü orası istekte bulunulacak bir yer değildir.
Ayette geçen “sesinizi kesin” mealindeki ibare, köpeği susturmak için ona bağırılması ve onun da sesini kesmesini anlatır.
وَلَا تُكَلِّمُونِ “Ve benimle konuşmayın!”
“Azabın kaldırılması için benimle konuşmayın.”
Veya “benimle her hangi bir konuda konuşmayın.”
Denildi ki:Cehennem ehli bin sene “Ey Rabbimiz! Gördük ve işittik. Artık bizi döndür de salih bir amel işleyelim. Biz artık kesin olarak inanmaktayız.” (Secde, 12) derler.
Kendilerine “Eğer dileseydik, herkese hidayetini verirdik. Fakat benim şu sözüm hak olmuştur: Andolsun, cehennemi cinlerden ve insanlardan dolduracağım.” (Secde, 13) ile cevap verilir.Bin sene “Ey Rabbimiz! Bizi iki defa öldürdün, iki defa da dirilttin. Artık günahlarımızı itiraf ettik. Şimdi çıkmaya bir yol var mı?” (Mü’min, 11) derler.
Kendilerine “Bu azab size şu sebeptendir: Siz tek Allaha davet olduğunda inkâr ettiniz. Ama O’na ortak koşulunca inandınız. Artık hüküm, Aliyy – Kebîr olan Allah’ındır.” (Mü’min, 12) ile cevap verilir.
Bin sene “(Görevli meleğe şöyle seslenirler
Kendilerine “Şüphesiz siz kalacaksınız.” (Zuhruf, 77) ile cevap verilir.
Bin sene “Ey Rabbimiz! Bizi yakın bir zamana kadar ertele de Senin davetine uyalım ve peygamberlere tâbi olalım.” (İbrahim, 44) derler.
Kendilerine “Daha önce sizin için bir zeval olmadığına dair yemin etmemiş miydiniz?” (İbrahim, 44) şeklinde cevap verilir.
Bin sene “Ey Rabbimiz! Bizleri çıkar, yapa geldiklerimizden farklı salih bir amel yapalım.” (Fatır, 37) derler.
Kendilerine “Size düşünecek olanın düşüneceği kadar bir ömür vermedik mi?” (Fatır, 37) ile cevap verilir.Bin sene “Ya Rabbena! Bizi buradan çıkar. Eğer (ettiklerimize) dönersek, artık biz zalimleriz.” (Mü’minun, 107) derler.
Kendilerine “Sesinizi kesin orada! Ve benimle konuşmayın!” (Mü’minun, 108) ile cevap verilir.Sonra da onlar için o ateşte ancak zefir, şehîk ve feryattan başkası olmaz.[1>
109- إِنَّهُ كَانَ فَرِيقٌ مِّنْ عِبَادِي يَقُولُونَ “Çünkü kullarımdan bir zümre şöyle diyorlardı:
Bu seçkin kullardan murat,
-Mü’minler,
-Sahabeler,
-Suffe ehli olabilir.
رَبَّنَا آمَنَّا فَاغْفِرْ لَنَا وَارْحَمْنَا وَأَنتَ خَيْرُ الرَّاحِمِينَ “Rabbimiz! İman ettik; artık bizi bağışla, bize merhamet et. Sen, merhamet edenlerin en hayırlısısın.”
110- فَاتَّخَذْتُمُوهُمْ سِخْرِيًّا “Ama siz onları alaya aldınız.”
حَتَّى أَنسَوْكُمْ ذِكْرِي “Sonunda bu haliniz beni anmayı size unutturdu.”Onları alaya almak sizi öyle meşgul etti ki, benim dostlarım hakkında benden korkmaz bir hâle geldiniz.
وَكُنتُم مِّنْهُمْ تَضْحَكُونَ “Ve siz onlara gülüyordunuz.”
111- إِنِّي جَزَيْتُهُمُ الْيَوْمَ بِمَا صَبَرُوا “Sabretmiş olmaları sebebiyle, bugün ben onları mükâfatlandırdım.”Sizin eziyetlerinize sabretmelerine karşılık bu gün ben onları mükâfatlandırdım. أَنَّهُمْ هُمُ الْفَائِزُونَ “Şüphesiz onlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.”Onlar, bütün umduklarını elde ettiler.
112- قَالَ كَمْ لَبِثْتُمْ فِي الْأَرْضِ عَدَدَ سِنِينَ “Dedi: Yeryüzünde kaç yıl kaldınız?”
“Arzda canlı olarak veya kabirlerde ölü olarak kaç yıl kaldınız?”
Suali soran Allahu Teâlâdır veya onlara sualle görevli olan melektir.
113- قَالُوا لَبِثْنَا يَوْمًا أَوْ بَعْضَ يَوْمٍ “Onlar dediler: Bir gün, ya da bir günden daha az bir süre kaldık.”Cehennemde ebedi kalmalarına nazaran, dünyadaki kalma sürelerini gayet kısa olarak gördüler.Veya bununla sürûr günlerini kastettiler. Sürûr günleri ise kısa olur.
Veya dünya hayatı geçici olduğundan böyle dediler. Geçici olan bir şey, sanki yok hükmündedir.
فَاسْأَلْ الْعَادِّينَ “Hesap tutanlara sor.”Eğer tahkikini istersen, o günleri sayma imkanı olanlara sor. Çünkü biz azapta olduğumuz için hatırlamaktan ve saymaktan uzağız.Veya “bize değil, meleklere sor. Onlar insanların ömürlerini saymışlar ve amellerini tek tek kaydetmişlerdir.”
114- قَالَ إِن لَّبِثْتُمْ إِلَّا قَلِيلًا “Dedi: Çok az bir zaman kaldınız.”
لَّوْ أَنَّكُمْ كُنتُمْ تَعْلَمُونَ “Keşke bunu (daha önce) bilmiş olsaydınız.”
Ayet, onların bu sözlerini bir tasdiktir.
115- أَفَحَسِبْتُمْ أَنَّمَا خَلَقْنَاكُمْ عَبَثًا وَأَنَّكُمْ إِلَيْنَا لَا تُرْجَعُونَ “Yoksa sizi boş yere yarattığımızı ve Bize döndürülmeyeceğinizi mi sandınız?”Ayet, onların bilmezden gelmelerini kınamadır. Yani, “Biz sizi sizinle vakit geçirip eğlenmek için yaratmadık. Sizi ancak Bize ibadet etmeniz ve bizim de amellerinize göre karşılık vermemiz için yarattık.”Ayetin bu kısmı, öldükten sonra dirilmeye bir delil gibidir.
116- فَتَعَالَى اللَّهُ الْمَلِكُ الْحَقُّ “Mutlak hâkim ve hak olan Allah, çok yücedir.”
Mülk ve saltanat ancak O’na layıktır. O’ndan başkaları hadd-i zâtında memlüktür, arızî olarak mâlik görünür. Bu da bir cihetten diğerine, bir hâlden bir başka hâle göre değişir.[2>
لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ “O’ndan başka ilâh yoktur.”Ondan başka hak Mabud yoktur. Mâadası O’nun kuludur. رَبُّ الْعَرْشِ الْكَرِيمِ “O, kerem Arş’ının sahibidir.”Onun kerem arşı ecrâmı kuşatır. O’nun arşından muhkem kaza’lar ve hükümler iner. Bundandolayı arşını “kerem” ile vasfetti.
Veya “Kerem arşı” denilmesi, Ekremü’l-Ekremîn’e (yani en cömert olan, keremi her şeyi kuşatana) nisbetledir.
117- وَمَن يَدْعُ مَعَ اللَّهِ إِلَهًا آخَرَ لَا بُرْهَانَ لَهُ بِهِ فَإِنَّمَا حِسَابُهُ عِندَ رَبِّهِ “Her kim hiçbir delil olmadığı halde Allah ile birlikte başka bir ilah edinirse, o kimsenin hesabı ancak Rabbinin nezdindedir.”
“Allah ile beraber başka ilah edinmek”,
-Ya sadece o batıl mabudu ilah edinmek,
-Veya onu Allaha ortak kılarak ilah edinmek şeklinde olabilir.
Böyle bir kabulün delili yoktur. Çünkü bâtıl olan bir şeyin delili de olmaz. Bunun ayrıca ifade edilmesi te’kid içindir. Hükmün buna bina edilmesi, yani “hakkında delil olmayan başka bir ilah” denilmesinde delili olmayan bir şeyden yola çıkarak bir dine bağlanmanın yasak olduğuna bir tenbih vardır. Nerde kaldı, aleyhinde delil olana bağlanılsın?
“O kimsenin hesabı ancak Rabbinin nezdindedir.”Rabbi, onun müstehak olduğu cezayı verecektir. إِنَّهُ لَا يُفْلِحُ الْكَافِرُونَ “Şurası muhakkak ki, kâfirler kurtuluşa eremezler.”
Onun hesabının sonucu şu olur: Felah bulmamak.Sûre, mü’minlerin felah bulduğunu ifadeyle başladı, sonunda da kâfirlerin felah bulmayacaklarını bildirdi.Sonra da Rasûlüne Allahtan mağfiret ve rahmet istemesini emrederek şöyle buyurdu:
118- وَقُل رَّبِّ اغْفِرْ وَارْحَمْ وَأَنتَ خَيْرُ الرَّاحِمِينَ “De ki: “Rabbim! Bağışla, merhamet et. Çünkü sen merhamet edenlerin en hayırlısısın!”Hz. Peygamber şöyle buyurur:
“Her kim Mü’minun sûresini okusa, melekler onu ravh u reyhanla ve ölüm meleğinin gelişinde gözünün aydın olmasıyla müjdelerler.”
“Bana on ayet indirildi. Kim onları yerine getirse, Cennete girer.’’[3>
“Mü’minun sûresinin evveli ve âhiri cennet hazinelerindendir. Her kim bu sûrenin evvelinden üç ayetle amel etse ve âhirinden de dört ayetten öğüt alsa, kurtulur ve felâha erer.”
[1>Zefir ve şehik, dehşetli bir bela karşısında, insanın nefesini içeriye alırken ve dışarıya verirken çıkardığı inilti seslerini ifade eder.
[2> Mesela, vezir bir cihetle mâliktir, ama padişaha nisbetle memluktür, emir al tındadır. Dün âmir olan biri bugün memur olabilir. Dünün zengini bugün sadakaya muhtaç hâle gelebilir. Allah ise, bizâtihi Mâliktir, her şeyin sahibidir. Mülkünde saltanatı dâimîdir, şeriki yoktur.
[3>Bundan murat, Mü’minun suresinin ilk on ayetidir.
Yazar:
Prof.Dr. Şadi Eren