Neler yeni

Welcome to Cidar - Hak Yolunda... Hak üzere...

Forumumuza hoş geldiniz, burada birçok faydalı içerik ve aktif bir topluluk sizi bekliyor, ancak tüm özelliklerden yararlanabilmek ve paylaşımlara katılabilmek için kayıt olmanız gerekmektedir.

Nahl Suresi Tefsiri

Admin

Yönetici
Katılım
19 Şub 2025
Mesajlar
171
Tepkime puanı
0
Puanları
16
1- أَتَى أَمْرُ اللّهِ فَلاَ تَسْتَعْجِلُوهُ “Allah’ın emri geldi, öyleyse onunla alakalı acele etmeyin.”



Sebeb-i Nüzûl




Müşrikler, Hz. Peygamberin bildirdiği “kıyametin kopması veya Bedir’de olduğu gibi Allahın onları helâk etmesi” şeklindeki haberleri alay ederek ve yalanlayarak bir an önce gerçekleşsin istiyorlar, “dediklerin doğru bile olsa, putlar bize şefaat eder ve kurtarır” diyorlardı. Bunun üzerine ayet nâzil oldu.



Mana şöyledir: Onlara vaad edilen durum, tahakkuk etmiş ve gelmiş sayılır. Çünkü, vukuu kaçınılmazdır. Öyleyse onun vukuunu acele edip istemeyin. Meydana geldiğinde, size bir hayır yoktur ve sizin için de ondan bir kurtuluş yoktur.



سُبْحَانَهُ وَتَعَالَى عَمَّا يُشْرِكُونَ “Allah, onların ortak koştuklarından münezzeh ve yücedir.”



Allah, herhangi bir şeriki olmaktan müberra ve münezzeh olduğundan, Onun müşriklerle ilgili iradesine hiçbir şey engel olamaz.



Ayet, mü’minlere hitap da olabilir.[1>



Hz. Peygambere “Allahın emri geldi” kısmı indiğinde Hz. Peygamber heyecanla sıçradı. Mü’minler başlarını kaldırdılar, ardından devamı nazil oldu: “Öyleyse onunla alakalı acele etmeyin.”







2- يُنَزِّلُ الْمَلآئِكَةَ بِالْرُّوحِ مِنْ أَمْرِهِ عَلَى مَن يَشَاء مِنْ عِبَادِهِ “Kullarından dilediğine, kendi emrinden olan ruh ile melekleri indirir.”



أَنْ أَنذِرُواْ أَنَّهُ لاَ إِلَهَ إِلاَّ أَنَاْ فَاتَّقُونِ “Şununla uyarın” diye: Benden başka hiçbir ilâh yoktur, öyleyse ancak benden korkun.”



Ruh
tan murat, vahiy veya Kur’andır. Çünkü cehaletle ölen kalpler onunla hayat bulur.



Veya o, ruhun cesedde fonksiyonu gibi, dinde fonksiyon sahibidir.



Onlarla ilgili vaadin tahakkukunu bildiren ayetten sonra bunun yer alması, Hz. Peygamberin bunu öğrenme yoluna bir işarettir. Ve onların Hz. Peygamberin bunu bilmesini akıldan uzak görmelerine bir cevaptır.



Ayet, vahyin gelmesinin melaike vasıtasıyla olduğuna delâlet eder. Vahyin de esası,



-İlmî kuvvetin kemâlinin nihayeti olan tevhidi hatırlatmak,



-Amelî kuvvetin kemalinin en ilerisi olan takvayı emretmektir.



-Ayetten öyle anlaşılıyor ki, nübüvvet Cenab-ı Hakkın bir ihsanıdır. Devamında gelen ayetler, Allah’ın vahdaniyetine (birliğine) bir delildir. Şöyle ki: Bu ayetler O’nun hikmet ve maslahata göre âlemin hem usulünü, hem de füru’unu yarattığına delâlet eder. Şayet Onun bir şeriki olsaydı, o şerik bunları yapmaya kâdir olurdu. O zaman da temanu (yani birbirine engel olma) lazım gelirdi.







3- خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضَ بِالْحَقِّ “Gökleri ve yeri hikmetle yarattı.”



Allah gökleri ve yeri hikmetiyle takdir ve tahsis ettiği belli miktar, şekil, çeşit çeşit vaziyetler ve sıfatlar üzere yarattı.



تَعَالَى عَمَّا يُشْرِكُونَ “Onların ortak koştuklarından yücedir.”



Allah, insanların göklerden ve yerden kendisine şerik kıldığı şeylerden, onları yaratmakta ve devam ettirmekte muhtaç olmaktan, onları yaratmaya gücü yetmemek gibi noksanlıklardan yücedir, münezzehtir.Ayette Allahu Teâlânın ecram kabîlinden olmadığına bir delil vardır.







4- خَلَقَ الإِنسَانَ مِن نُّطْفَةٍ “İnsanı bir nutfeden yarattı.”



Allah insanı, câmid, kendisinde bir his ve hareket olmayan akıcı, belli bir vaziyet ve şekli koruyamayan bir nutfeden yarattı.



فَإِذَا هُوَ خَصِيمٌ مُّبِينٌ “Bir de bakarsın ki o, apaçık bir hasım oluverir.”



Bir de bakarsın o insan, delil getiren, cedelci biri hâline gelir.Veya tutar da Hâlıkına karşı mücadeleye girişir, “çürümüş kemikleri kim diriltir?” der. (Yasin, 78)



Sebeb-i Nüzûl



Rivayete göre, Übey Bin Halef’in Hz. Peygamberin yanına çürümüş kemikle varıp “Ya Muhammed! Ne dersin, Allah bu çürümüş kemiğe hayat verecek mi?” demesi üzerine, ayet nazil olur.







5- وَالأَنْعَامَ خَلَقَهَا “En’amı da O yarattı.”En’amdan murat; deve, sığır, koyun ve keçidir.



لَكُمْ فِيهَا دِفْءٌ وَمَنَافِعُ “Onlarda sizin için bir sıcaklık ve birçok faydalar vardır.”



Onlarda sizi soğuktan koruyacak bir sıcaklık ve nesillerinden, sütlerinden yararlanmak, bir kısmının sırtına binmek gibi faydalar var.



وَمِنْهَا تَأْكُلُونَ “Hem de onlardan yersiniz.”Onların yenilebilecek et ve yağlarından yer, sütten yapılan mamullerinden yararlanırsınız.



Onların etinden yemek, insanların maişetinin en temel esasından biridir. Diğer eti yenen hayvanlardan yemek, tedavî kabilinden veya meyve yemek türündendir.







6- وَلَكُمْ فِيهَا جَمَالٌ حِينَ تُرِيحُونَ وَحِينَ تَسْرَحُونَ “Akşam vakti getirirken ve sabahleyin salarken, onlarda sizin için bir güzellik vardır.”



Hayvan ağılları, mezkur iki vakitte bu hayvanlarla ziynetlenir, bu hayvanlara sahip olanlar, onlara bakanların nazarında büyük kabul edilir.



Ayette akşam dönmelerinin önce zikredilmesi, hayvanların akşam dönüşündeki cemâlin daha zâhir olmasındandır. Çünkü o vakitte hayvanların karınları toktur, sütle dopdolu olarak gelirler. Sonra ağıllarına dönerler, sahiplerinin yanına varırlar.







7- وَتَحْمِلُ أَثْقَالَكُمْ إِلَى بَلَدٍ لَّمْ تَكُونُواْ بَالِغِيهِ إِلاَّ بِشِقِّ الأَنفُسِ “Bunlar, ancak güçlükle varabileceğiniz yerlere yüklerinizi taşır.”



Bu hayvanlar olmasaydı ve yaratılmasaydı, eşyalarınızı çok büyük bir külfet ve meşakkatle kendiniz taşımak zorunda kalacaktınız.



إِنَّ رَبَّكُمْ لَرَؤُوفٌ رَّحِيمٌ “Rabbiniz şüphesiz Rauf – Rahîm’dir (çok şefkatli, çok merhametlidir.)



Öyle ki, bu rahmetinin bir tezahürü olarak sizi faydalandırmak ve işlerinizi kolaylaştırmak için bunları yarattı.







8- وَالْخَيْلَ وَالْبِغَالَ وَالْحَمِيرَ لِتَرْكَبُوهَا وَزِينَةً “Kendilerine binmeniz için ve zînet olsun diye atları, katırları ve merkepleri yarattı.”



Ayette “binmeniz için ve zînet olsun diye…” denilmesinde şöyle bir incelik vardır: Zînet, Allahın yaratmasıyladır, binmek ise insanlara aittir. Bundan dolayı “binmek ve zînet olarak” demek yerine “binmeniz için ve zînet olsun diye …” denilmiştir.



Öte yandan, bunların yaratılışından maksat, bunlara binilmesidir. Bunların zînet olması ise, birinci derecede olmayıp, arızî bir maksattır.



Ayetle, bunların etlerinin haram olduğuna delil getirilmişse de ayette buna bir delalet yoktur. Çünkü, bir fiilden ana maksat söylendiğinde, asla bundan başka bir maksat olmaması lazım gelmez. Buna, bu ayetin Mekkî olması ve bütün müfessir ve hadiscilerin ittifakıyla yabanî olmayan ehli eşek etinin Hayber’in fethi senesinde haram kılınması delâlet eder.



وَيَخْلُقُ مَا لاَ تَعْلَمُونَ “Ve bilmediğiniz daha nice şeyleri yaratır.”



Cenab-ı Hak, insanların zarurî veya zarurî olmayan bir ihtiyaçla muhtaç olduğu hayvanları ayrıntılı anlattıktan sonra, bunların dışında olanları da mücmel olarak bildirdi.



Ayetin, şu anda bilmediğimiz bazı mahlûkları haber vermesi caizdir.



Keza, bundan muradın insanın hatır ve hayaline gelmez bir şekilde cennette ve cehennemde yaratılacak bazı binekler olması da düşünülebilir.







9- وَعَلَى اللّهِ قَصْدُ السَّبِيلِ “Doğru yolu göstermek Allah’a aittir.”



Hakka ulaştıran doğru yolu beyan etmek Allaha aittir.



Veya bir rahmet ve lütuf olarak yolu ortaya koymak ve inhıraflardan, eğriliklerden uzak olmasını sağlamak Allaha aittir.



Veya yoldan maksat O olmalıdır. Ona doğru yola çıkan, şüphesiz O’na ulaşır.



وَمِنْهَا جَآئِرٌ “Ondan sapanlar da var.”



Doğru yolu beyan etmenin Allaha ait olduğunu ifadeden sonra, üslûbun değişip “o yoldan sapanlar da var” denilmesi şundandır: Dalalet yollarını beyan etmek Allaha ait değildir.



Veya şundan olabilir: Burada asıl maksat Allah yolunun beyanı olduğundan, ondan uzaklaştıran yolu ifade etmek arızî olarak burada yer almıştır.



وَلَوْ شَاء لَهَدَاكُمْ أَجْمَعِينَ “Şayet dileseydi, hepinize hidayet ederdi.”



Şayet Allah hepinizin hidayetini istemiş olsaydı, doğru yola gelmeyi netice veren bir hidayetle sizi istikametli yola sevkederdi.







10- هُوَ الَّذِي أَنزَلَ مِنَ السَّمَاء مَاء لَّكُم “O ki, gökten sizin için bir su indirdi.” Suyun semadan gelmesi,



-Buluttan gelmesini,



-Veya sema canibinden gelmesini ifade eder.



مِّنْهُ شَرَابٌ “İçecek su ondandır.”



Ayette “içecek su ondandır” denilmesi, netice itibariyle diğer suların da gökten inen sudan olmasındandır. Nitekim diğer ayetlerde şöyle bildirilir:



“Görmedin mi, Allah gökten su indirdi de onu yeryüzündeki kaynaklara ulaştırdı.” (Zümer, 21)



“Bir kaderle (belli bir ölçüyle) gökten bir su indirdik. Ardından onu yeryüzünde tuttuk.” (Mü’minun, 18)



وَمِنْهُ شَجَرٌ فِيهِ تُسِيمُونَ “Hayvanlarınızı otlattığınız bitkiler de o su ile yetişir.”



Şecer
’den murat, hayvanların otladığı şeylerdir.



Denildi ki: Toprakta biten her şey şecerdir.







11- يُنبِتُ لَكُم بِهِ الزَّرْعَ وَالزَّيْتُونَ وَالنَّخِيلَ وَالأَعْنَابَ وَمِن كُلِّ الثَّمَرَاتِ “O su ile sizin için ekin, zeytin, hurma ağaçları, üzümler ve her çeşit meyveleri bitirir.”



Ayette, gökten inen su ile meydana gelen mer’alarda insanların hayvanları otlatmaları, o su ile elde edilen diğer mahsullerden önce nazara verilmesi, hayvanlardan elde edilen gıdanın daha şerefli olmasından dolayıolabilir. Ardından ekinin, zeytin, hurma ve üzümün nazara verilmesinde ve bunların tertibinde de benzeri bir incelik vardır.



إِنَّ فِي ذَلِكَ لآيَةً لِّقَوْمٍ يَتَفَكَّرُونَ “Şüphesiz ki bunda düşünen bir topluluk için büyük bir ayet/ibret vardır.”



İşte bunlarda, düşünenler için Sani’in varlığına ve hikmetine bir alâmet vardır.



Çünkü, görüyoruz ki, mesela buğday tanesi toprağa düşüyor, azıcık bir ıslaklık kendine erişiyor ve içine nüfuz ediyor. Üst kısmı yarılıp içinden o bitkinin gövdesi çıkıyor. Aşağı kısmı yarılıp oradan kökler çıkıyor. Sonra gelişip büyüyor, yapraklar, çiçekler, tomurcuklar, meyveler meydana geliyor. Topraktan çıkan bu mahsullerin her biri,



-Aynı maddelerden yapılmasına,



-Süflî tabiatların ve felekî tesirlerin hepsine aynı oranda olmasına rağmen çeşitli şekiller ve özellikler gösterir. Elbette buna dikkatle bakan kimse, bu fiillerin bir Fail-i Muhtara ait olduğunu, O Zatın zıddı ve benzeri olmaktan münezzeh bulunduğunu bilir.



İşte, ayetin “Şüphesiz ki bunda düşünen bir topluluk için büyük bir ayet/ibret vardır.” diyerek bitmesinde böyle bir incelik olması muh� temeldir.







12- وَسَخَّرَ لَكُمُ اللَّيْلَ وَالْنَّهَارَ وَالشَّمْسَ وَالْقَمَرَ “Geceyi, gündüzü, güneşi ve ayı sizin hizmetinize verdi.”Bütün bunlar, Allahın emrine musahhardırlar. Allah onları yaratmış ve dilediği gibi onları idare etmektedir.



وَالْنُّجُومُ مُسَخَّرَاتٌ بِأَمْرِهِ “Ve yıldızlar O’nun emrine boyun eğmişlerdir.”



Bunların tamamının Allaha itaat hâlinde olduğunun beyan edilmesinde “yıldızların hareketleri ve konumunun bunların meydana gelmesine bir tesiri yok mu?” şeklinde hatıra gelebilecek bir soruya cevap vardır.



Onların bir tesiri olduğu kabul edilse bile, yıldızların hem zât, hem sıfatları mümkün ve çok ihtimaller içinde meydana geldiğinden, elbette devir ve teselsülü ortadan kaldırmak için onları yaratan, bu özelliklerle donatan ve seçen bir Vacibu’l-vücud zorunludur.







إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَاتٍ لِّقَوْمٍ يَعْقِلُونَ “Şüphesiz ki bunda aklını kullanan kimseler için nice ayetler/ibretler vardır.”Önceki kısımda bitkilerin hallerinden bahsedilmiş ve ayetin sonunda, “Şüphesiz ki bunda düşünen bir topluluk için büyük bir ayet/ibret vardır” denilmişti. Burada ise, “bunda aklını kullanan kimseler için nice ayetler/ibretler vardır” denilmesi, bozulmamış selim akla sahip olanların fazla bir fikrî harekete ihtiyaç olmadan bunların Allaha delâletlerini görebilmesindendir.







13- وَمَا ذَرَأَ لَكُمْ فِي الأَرْضِ مُخْتَلِفًا أَلْوَانُهُ “Yeryüzünde sizin için yarattığı değişik renklerdeki şeyleri de sizin hizmetinize vermiştir.”Allah, arzda yaratmış olduğu çeşitli hayvan ve bitkileri de emrinize verdi.



Ayette nazara verilen “bunların renklerinin farklı olmasından” murat, sınıflarının farklı olmasıdır. Çünkü, hayvan ve bitkilerin renkleri, genelde sınıf sınıf farklılık arzeder.



إِنَّ فِي ذَلِكَ لآيَةً لِّقَوْمٍ يَذَّكَّرُونَ “Elbette bunda öğüt alan kimseler için bir ibret vardır.”



Çünkü bunların özellik, şekil ve görünüm itibarıyla farklı farklı olmaları, ancak ve ancak bir Sani-i Hakîmin sanatı iledir.







14- وَهُوَ الَّذِي سَخَّرَ الْبَحْرَ لِتَأْكُلُواْ مِنْهُ لَحْمًا طَرِيًّا وَتَسْتَخْرِجُواْ مِنْهُ حِلْيَةً تَلْبَسُونَهَا “Taze et yemeniz ve ondan takındığınız süs eşyası çıkarmanız için denizi emrinize veren O’dur.”



Denizi, üzerinde gemilerle gidebileceğiniz, avlanabileceğiniz, dalıp yüzebileceğiniz özelliklerde yarattı.



Ayette, denizden elde edilen balık etinin “taze” özelliğiyle nazara verilmesinde şöyle bir incelik vardır: Balık eti, en yaş ettir, çabuk bozulmaya müsaittir. Dolayısıyla geciktirilmeden taze olarak yenmesi lâzımdır.



Tuzlu bir suda tatlı, taze bir etin yaratılması, Allahın kudretini gösteren durumlardandır. İmam-ı Malik ve Süfyan-ı Sevri, et yememeye yemin eden birinin balık eti yemekle yeminini bozmuş olacağına bu ayetten delil getirdiler.



Elcevap: Yeminler örfe göre değerlendirilir. Örfen ise, bir kimse “et yemiyeceğim” dediğinde balık eti de yemeyeceği anlaşılmaz. Görmez misin Allahu Teâlâ kâfiri “dâbbe” (hayvan) olarak nitelendirdi. Şimdi biri “ben dâbbeye binmeyeceğim” diye yemin etse, sonra da bir kâfirin sırtına binse yeminini bozmuş olmaz.



Ayette nazara verilen “hılye” kadınların kullandığı lü’lü (inci), mercan gibi zînetlerdir. Ayette bunun erkeklere hitap şeklinde gelmesi,



-Kadınların da bu hitaba dâhil olmasından,



-Kadınların erkekler için süslenmelerindendir.



وَتَرَى الْفُلْكَ مَوَاخِرَ فِيهِ “Gemilerin denizde suyu yararak gittiklerini görürsün.”



Gemileri de görürsün ki, suyu yara yara denizde yol alırlar. Ve siz bu gemilerle ticaret seyahatleri yapar, Allahın geniş rızkından nasibinizi alırsınız.



وَلِتَبْتَغُواْ مِن فَضْلِهِ وَلَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ “Lütfundan rızık aramanız ve şükretmeniz için (Allah) böyle yapmıştır.”



İşte bütün bunlar Allahın nimetlerini bilip de, o nimetlerin hakkını eda etmeniz içindir.



Ayette, denizle ilgili durumlardan sonra şükrün nazara verilmesi, bunların nimet olarak çok kuvvetli olmasındandır. Çünkü, Cenab-ı Hak tehlikelerle dolu deniz seyahatini faydalanmaya ve geçim elde etmeye bir sebep kılmıştır.[2>







15- وَأَلْقَى فِي الأَرْضِ رَوَاسِيَ أَن تَمِيدَ بِكُمْ “Sizi sarsmasın diye arzda sabit dağlar yerleştirdi.”Arz, kendisinde dağlar yaratılmadan önce, tabiatı sade, hafif bir küre idi. Bu durumda felekler gibi dairesel hareket yapması veya tahrik için en küçük bir sebeple hakeket etmesi gerekirdi. Arzın yüzünde dağlar yaratılınca, arzın yanları birbirinden farklı oldu ve dağlar ağırlığıyla merkeze doğru yöneldi. Böylece dağlar harekete engel olan kazıklar gibi oldu.Denildi ki: Allahu Teâlâ arzı yarattığında, arz bir o yana bir bu yana gidip geliyordu. Melekler dediler: “Bunun üzerinde kimse duramaz.” Ardından dağlar yaratıldı, dağlar ile dünya istikrar buldu.



وَأَنْهَارًا وَسُبُلاً لَّعَلَّكُمْ تَهْتَدُونَ “Yolunuzu bulmanız için de nehirler ve yollar (yarattı.)



Ta ki o yollar ile maksatlarınıza ulaşasınız.



Veya onlarla Allahın marifetine yol bulasınız.







16- وَعَلامَاتٍ “Ve birçok alâmetler (yarattı).”Ve Allah, yolda gidenin kendisiyle istidlâlde bulunacağı dağ, ova, rüzgar gibi alâmetler, ayırıcı özelikler koydu.



وَبِالنَّجْمِ هُمْ يَهْتَدُونَ “Onlar yıldızla da yollarını bulurlar.”



İnsanlar gece vakti karada ve denizde yıldız ile yollarını bulurlar.



Ayette “necm”, yani yıldızdan murat belli bir yıldız olmayıp yıldız cinsini ifade eder.



Bununla beraber Süreyya, ferkadan (küçük ayının iki parlak yıldızı) gibi yıldızlarla açıklayanlar da olmuştur.



Ayetteki zamir Kureyş’e bakıyor olabilir. Çünkü onlar ticaret için sıkça sefere çıkıyorlardı. Seyahatleri esnasında yıldızlarla yönlerini belirlemekte ve yollarını bulmakta meşhur idiler. Kelâm, daha evvelinde hitap yoluyla iken burada gıyabiye çevrilmesi, yıldızın önce zikredilmesiyle tahsis manası ve “onlar” şeklinde ayrıca belirtilmesi, ayetin özellikle Kureyşe bakmasına birer karinedir. Sanki şöyle denilmiştir:



“Özellikle yıldızla, hassaten bunlar yol bulurlar. Dolayısı ile bundan ibret almak ve buna şükretmek, özellikle onlara elzem ve vaciptir.”







17- } أَفَمَن يَخْلُقُ كَمَن لاَّ يَخْلُقُ “Şu halde, yaratan yaratmayan gibi olur mu?”



Ayet, Cenab-ı Hakkın kudretinin kemâline, hikmetinin nihayetsiz olduğuna bu kadar deliller varken hâlâ inkâr edenlerin hâline hayretle baktırır. Bütün bu sayılanlar, yaratanın sadece ve sadece O olduğunu bildirir. Nazara verilenlerden birini hatta herhangi bir şeyi yaratmaya gücü yetmeyenin Allaha denk olamayacağını, ortaklık dava edemeyeceğini ders verir.



Normalde kelâmın hakkı “Yaratmayan, yaratan gibi midir?” iken aksinden söylenmesi şuna dikkat çeker: Onlar, Allaha şerikler kılmakla Allahı mahlûkata benzettiler, onu aciz varlıklar cinsinden saydılar.



Ayetteki “yaratmayan” ifadesinden murat, Allahın dışında ibadet edilenlerin hepsidir. Onlar putlarına “âlihe” (ilahlar) dediler. Hâlbuki ilah olanın bilmesi de gerekir. Bundan dolayı ayette akıl sahipleri için kullanılan sığa kullanıldı.



Veya ayette müşakele olabilir.



Veya bununla daha etkili bir anlatım yapılmış ve sanki şöyle denilmiştir: Yaratan, ilim sahibi olmakla beraber, yaratmayan gibi değildir. Nerde kaldı hiçbir ilmi olmayanla kıyaslanabilsin!







أَفَلا تَذَكَّرُونَ “Artık düşünmez misiniz?”Tezekkür edip de batıl mabutları Allaha şerik yapmanızın fesadını bilmez misiniz? Çünkü böyle bir netice, gayet açık olduğu için en ufak bir tezekkür ve yönelmekle akılda hazır gibidir.







18-
وَإِن تَعُدُّواْ نِعْمَةَ اللّهِ لاَ تُحْصُوهَا “Allah’ın nimetlerini saymaya kalkışsanız, saymakla bitiremezsiniz.”Onları saymakla bitiremezsiniz, nerde kaldı şükrünü eda edebilesiniz?



Cenab-ı Hak bu ayetten önce nimetlerinin bir kısmını saymış, ibadete layık olanın sadece kendisi olduğunu anlatmıştı. Peşinde de böyle diyerek, saymış olduğu bu nimetlerin ötesinde sayılamayacak kadar başka nimetler olduğuna ve kendisine hakkıyla ibadet edilemeyeceğine tenbihte bulundu.



إِنَّ اللّهَ لَغَفُورٌ رَّحِيمٌ “Şüphesiz ki Allah Ğafur’dur, Rahîm’dir.”







O, Ğafur’dur, nimetlerin şükründe yapılan kusuru cezalandırmaz, bağışlar. Rahîm’dir, şükrünü eda etmediğinizde o nimetleri sizden hemen almaz, nankörlüğe cezada acele etmez.








[1> Yani, müşriklerle ilgili vaat edilen azap hususunda acele etmeyin. “Her gelecek yakındır” sırrıyla, onların başına gelecek olan azap da sanki tahakkuk etmiş gibidir.







[2> İnsan, macera ve heyecanlarla dolu bir deniz seyahatinden sâlimen ve gânimen döndüğünde “oh, elhamdülillah” demesi gerekir.

19- وَاللّهُ يَعْلَمُ مَا تُسِرُّونَ وَمَا تُعْلِنُونَ “Allah, gizlediğinizi de açıkladığınızı da bilir.”



Allah sizin inanç ve amellerinizden hem gizlediklerinizi hem de açıkladıklarınızı bilir.



Cenab-ı Hak daha önce kudret yönüyle şirki tahkir etmiş, o şeriklerin bir şey yaratamayacağını bildirmişti. Burada da ilim itibariyle şirke karşı bir tehdid ve bir tahkir yapılmaktadır.







2ّ0- وَالَّذِينَ يَدْعُونَ مِن دُونِ اللّهِ لاَ يَخْلُقُونَ شَيْئًا “Onların Allah’tan başka yalvardıkları, hiçbir şey yaratamazlar.”



Cenab-ı Hak daha evvelinde yaratanla yaratmayanın bir olmayacağını söylemişti. Burada da o batıl mabutların herhangi bir şeyi yaratamayacaklarını beyan etti, ta ki onların Allaha şerik olamayacakları ortaya çıksın.



Sonra onların ulûhiyete aykırı sıfatlara sahip olduklarını bildirerek bunu te’kid etti ve şöyle dedi:



وَهُمْ يُخْلَقُونَ “Onlar, kendileri yaratılmışlardır.”



Onlar mümkin (imkân dairesinde, olması da olmaması da eşit olan) varlıklardır. Vücud için yaratılmaya muhtaçtırlar. Hâlbuki ilahın Vacibu’l-vücud olması gerekir.







21- أَمْواتٌ غَيْرُ أَحْيَاء “Onlar hep ölüdürler, diri değillerdir.”



Onlar, kendilerine hayatın arız olmadığı ölülerdir. Onların ölü olmaları, hâlen olabileceği gibi, sonuç itibarıyla da olabilir.[1>



Onlar bizzat hayat sahibi değillerdir. Böyle açıklandığında, bütün batıl mabutları içine alan bir özellik olur. Hâlbuki ilâhın bizzat hayat sahibi olması, ölümün kendisine hiç gelmemesi gerekir.



وَمَا يَشْعُرُونَ أَيَّانَ يُبْعَثُونَ “Ve ne zaman diriltileceklerinin de şuurunda değillerdir.”



Onlar, kendilerinin veya kendilerine ibadet edenlerin ne zaman diriltileceklerini de bilmezler. Dolayısıyla nerede kaldı kendilerine ibadet edenlere bir mükâfat günü getirebilsinler! Hâlbuki ilahın gaybı bilmesi, sevap ve cezaya kâdir olması gerekir.



Ayette, öldükten sonra diriltmenin mükellef kılmanın gereklerinden olmasına bir tenbih vardır. Yani mabud olanın, ibadetle mükellef kıldığı kimselere mükâfat ve ceza vermesi, mabud olmasının gereğidir.







22- إِلَهُكُمْ إِلَهٌ وَاحِدٌ “İlâhınız bir tek ilâhtır.”



Ayet, delilleri ortaya koyduktan sonra, müddeayı tekrarlamak üslûbuyla gelmiştir.[2>



فَالَّذِينَ لاَ يُؤْمِنُونَ بِالآخِرَةِ قُلُوبُهُم مُّنكِرَةٌ “Ahirete inanmayanların kalpleri münkirdir.”



وَهُم مُّسْتَكْبِرُونَ “Ve onlar, kibirlenen kimselerdir.”



Ayet, hak bu kadar açık olmasına rağmen, onların ısrarını iktiza eden durumu beyandır. Bu da onların ahirete iman etmeyişleridir. Çünkü ahirete iman eden kimse delillere talip olur, bu konuda duyduklarına dikkat eder ve faydalanır. Ahirete inanmayanın hâli ise, bunun tersidir.



Kalplerinin, ancak delille bilinen şeyleri inkâr etmesi,



-Öncekilere körü körüne uymaktan ve



-Alıştıkları duruma meyletmektendir. Çünkü ülfet, tefekküre manidir.



Böyle kimseler, Peygambere tâbi olmayı, O’nu tasdik etmeyi ve sözüne yönelmeyi kibrine yedirememektedir.



Bunlardan ilki, yani ahirete iman etmemeleri bu babta temel sebeptir. Bundan dolayı diğerlerinin sübutu buna bağlı kılındı.







2ّ3- لاَ جَرَمَ أَنَّ اللّهَ يَعْلَمُ مَا يُسِرُّونَ وَمَا يُعْلِنُونَ “Şüphesiz ki Allah, onların gizlediklerini de açığa vurduklarını da bilir.”



Allah, onların gizlediklerini de, açığa vurduklarını da bilir, ona göre kendilerini cezalandırır.



إِنَّهُ لاَ يُحِبُّ الْمُسْتَكْبِرِينَ “Doğrusu O, kibirlenenleri sevmez.”



Şüphesiz Allah her hâl ü kârda, kibirlenmek isteyen, büyüklük taslayanları sevmez. Nerede kaldı Allahı bir olarak tanımayı ve Peygambere tâbi olmayı kibrine yediremeyenlere muhabbet etsin!







24- وَإِذَا قِيلَ لَهُم مَّاذَا أَنزَلَ رَبُّكُمْ قَالُواْ أَسَاطِيرُ الأَوَّلِينَ “Onlara, “Rabbinizne indirdi?” denildiğinde, “öncekilerin masalları” dediler.”Onlara bunu soran,



-Alay etmek için kendi içlerinden biri,



-Onlara elçi olarak gelenler,



-Veya Müslümanlar olabilir.



Cevaben şöyle dediler: İndiğini iddia ettiğiniz veya inen şeyler öncekilerin masallarıdır.







25- لِيَحْمِلُواْ أَوْزَارَهُمْ كَامِلَةً يَوْمَ الْقِيَامَةِ وَمِنْ أَوْزَارِ الَّذِينَ يُضِلُّونَهُم بِغَيْرِ عِلْمٍ “Böylece, kıyamet günü hem kendi günahlarını tam olarak yüklenecekler, hem de bilgisizlikleri yüzünden saptırmakta oldukları kimselerin günahlarından bir kısmını yüklenecekler.”



Onlar Allahın indirdiğine “öncekilerin masalları” ifadesini, insanları yoldan çıkarmak, dalalete sevk etmek için söylediler. Böylece dalaletlerinin günah yüklerini tam olarak sırtlandılar. Çünkü başkalarını saptırmaları, kendilerinin dalalette iyice kökleşmelerinin bir sonucudur.



Kendi günah yüklerine ilâve olarak, saptırdıklarının da günahlarından bir kısmını yüklenecekler. Bu, onların dalaletine sebebiyet verme günahıdır.



Ayetteki “biğayri ilm” yani “bilgisizlikleri yüzünden” kaydı, yoldan saptırılanların hâlidir. Yani bunlar kendilerini yoldan çıkaranların dalalet üzere olduklarını bilmemişler, cahilce onlara uymuşlardır. Bu da gösteriyor ki, onların cehaletleri kendileri için bir özür olmayacak. Çünkü araştırma yapmaları, hak yolda olanla batıl yolda olanı ayırmaları gerekirdi.



أَلاَ سَاء مَا يَزِرُونَ “Dikkat edin, yüklendikleri günah ne kötüdür!”







26-
قَدْ مَكَرَ الَّذِينَ مِن قَبْلِهِمْ “Onlardan öncekiler de tuzak kurdular.”



فَأَتَى اللّهُ بُنْيَانَهُم مِّنَ الْقَوَاعِدِ “Fakat Allah onların binasına temelinden vardı.”



فَخَرَّ عَلَيْهِمُ السَّقْفُ مِن فَوْقِهِمْ “Böylece tavan tepelerinden üzerlerine çöktü.”



وَأَتَاهُمُ الْعَذَابُ مِنْ حَيْثُ لاَ يَشْعُرُونَ “Ve azap onlara fark edemedikleri bir yönden geldi.”



Azap kendilerine hiç hesap etmedikleri ve beklemedikleri yerden geldi.



Ayet, onların hile ve tuzaklarının boşa gitmesini temsil yoluyla anlatmaktadır.



Denildi ki: Bundan murat Nemrud’dur. Nemrud, Babil şehrinde semanın durumunu rasat etmek niyetiyle çok büyük bir bina yaptırmıştı. Allah, kuvvetli bir rüzgar estirdi, o binayı Nemrudun ve kavminin üzerine yıktı, böylece helâk olup gittiler.,







27- ثُمَّ يَوْمَ الْقِيَامَةِ يُخْزِيهِمْ وَيَقُولُ “Sonra kıyamet günü, onları rezil edecek ve şöyle diyecek:”Sonra Allah onları kıyamet günü zelil kılar veya “Rabbimiz! Sen kimi cehennem ateşine sokarsan, onu rezil etmişsindir.” (Âl-i İmran, 192) ayetinde aynı kelimenin kullanılması işaretiyle, onlara cehennem ateşiyle azap verir.



أَيْنَ شُرَكَآئِيَ الَّذِينَ كُنتُمْ تُشَاقُّونَ فِيهِمْ “Hani kendileri uğrunda mücadele ettiğiniz şeriklerim nerede?”



Cenab-ı Hakkın, şeriki olmadığı halde onlara “şeriklerim nerede?” demesi, onlarla bir istihzadır.Veya onlar Allaha şerikler nisbet ettikleri cihetle, onları ziyadesiyle kınamak için sözlerini hikâye etmektir.Onlar, o şerikler yüzünden mü’minlere düşmanlık yapıyordu.



قَالَ الَّذِينَ أُوتُواْ الْعِلْمَ “Kendilerine ilim verilmiş olanlar şöyle derler:”



“Kendilerine ilim verilenlerden”
murat,



-Peygamberler veya âlimlerdir. Bunlar o müşrikleri tevhide çağırıyor, onlar ise düşmanca tavırlar sergiliyor, tekebbürde bulunuyorlardı.



-Veya melekler olabilir.



إِنَّ الْخِزْيَ الْيَوْمَ وَالْسُّوءَ عَلَى الْكَافِرِينَ “Şüphesiz bugün rezillik ve kötülük kâfirleredir.”



Onların böyle söylemesinde,



-Müşriklerin hak ettiği cezayı bulduklarını izhar etmek,



-Zelil hâllerini ortaya koymak vardır.



Bunun Kur’anda hikâye edilmesi, işitenlere bir lütuf ve öğüt olması içindir.







28- الَّذِينَ تَتَوَفَّاهُمُ الْمَلائِكَةُ ظَالِمِي أَنفُسِهِمْ “Melekler onların canlarını,onlar nefislerine zulmetmiş kimseler oldukları halde alır.”



Bunlar, kendilerini ebedi azaba maruz bırakmak suretiyle nefislerine zulmetmişlerdir.



فَأَلْقَوُاْ السَّلَمَ “O vakit onlar şöyle diyerek teslim olurlar:”



Ölümle karşı karşıya geldiklerinde mecburen teslimiyet gösterirler.



مَا كُنَّا نَعْمَلُ مِن سُوءٍ “Biz, kötülük olarak bir şey yapmıyorduk.”



“Biz, küfür ve taşkınlık gibi kötü bir şey yapmıyorduk” derler.



“Biz kötülük olarak bir şey yapmıyorduk” ifadesinin, onların teslim oluşuna delâlet eden bir söz olması da caizdir.[3>



بَلَى إِنَّ اللّهَ عَلِيمٌ بِمَا كُنتُمْ تَعْمَلُونَ (Onlara denilir): “Hayır, elbette Allah ne yaptığınızı çok iyi bilendir.”Melekler onlara şöyle cevap verir:



Her ne yapmışsanız Allah hepsini bilir ve ona göre karşılık verir.



Denildi ki: “O vakit onlar şöyle diyerek teslim olurlar…:” kısmı, ayetin sonuna kadar, yeni bir cümledir ve kıyamet günü onların hâlini açıklamaya dönmektir. Bu durumda, “o gün yalan olmayacak” esasını benimseyenlerce “Biz, kötülük olarak bir şey yapmıyorduk” ifadesi şöyle te’vil edildi: “Biz kendi zannımızca ve itikadımızca kötü bir şey yapmıyorduk.”



Onlara “Allah ne yaptığınızı çok iyi bilendir” şeklinde cevap veren,



-Ya Allahu Teâlâdır.



-Veya ilim sahipleridir.







29- فَادْخُلُواْ أَبْوَابَ جَهَنَّمَ خَالِدِينَ فِيهَا “O halde, ebedî kalmak üzere girin cehennem kapılarından.”



Öyleyse, sizden her bir grup, kendisine hazırlanan kapıdan olmak üzere, girin cehennem kapılarından.



Denildi ki: Cehennem kapıları, cehennem azabının sınıflarını ifade eder.



فَلَبِئْسَ مَثْوَى الْمُتَكَبِّرِينَ “Kibirlenenlerin yeri ne kötüdür!







30-
وَقِيلَ لِلَّذِينَ اتَّقَوْاْ مَاذَا أَنزَلَ رَبُّكُمْ قَالُواْ خَيْرًا “Kötülüklerden sakınanlara “Rabbiniz ne indirdi?” denilince, “hayır indirdi” derler.”Üslûbtan öyle anlaşılıyor ki, bu cevabı verirken “acaba ne indirmişti” şeklinde bir duraklama yaşamadılar. Kâfirlere aynı soru sorulduğunda indireni itiraf etmeden Kur’an ayetleri hakkında “eskilerin masalları” demişlerdi. Mü’minler ise Kur’anın indirildiğini kabul ettiler ve indirilenin de hayır olduğunu söylediler.



Sebeb-i Nüzûl



Rivayete göre Arab kabileleri hac mevsimi geldiğinde Hz. Peygamberin durumunu anlamak üzere elçiler gönderirlerdi. Elçi, müşriklere gelip de “Rabbiniz ne indirdi” diye sorduğunda “eskilerin masalları” diye cevap alırlardı. Mü’minlere sorduğunda ise, “hayır indirdi” cevabını duyarlardı.



لِّلَّذِينَ أَحْسَنُواْ فِي هَذِهِ الدُّنْيَا حَسَنَةٌ “Bu dünyada, iyilik yapanlara bir iyilik var.”Yani, dünyada ona bir mükâfat verilir.







وَلَدَارُ الآخِرَةِ خَيْرٌ “Ahiret yurdu ise, elbette daha hayırlıdır.”Ahiretteki sevapları ise, dünyadakinden çok daha ziyadedir.



وَلَنِعْمَ دَارُ الْمُتَّقِينَ “Müttakilerin yurdu ne güzeldir!”



“Müttakilerin yurdundan”
murat, ahirettir. Üstte ahiret kelimesi geçtiğinden burada hazfedilmiştir.







31- جَنَّاتُ عَدْنٍ يَدْخُلُونَهَا “O girecekleri yer, Adn cennetleridir.”



تَجْرِي مِن تَحْتِهَا الأَنْهَارُ “Onların altlarından ırmaklar akar.”



لَهُمْ فِيهَا مَا يَشَآؤُونَ “Onlar için orada diledikleri her şey var.”



“Onlar için orada diledikleri her şey var”
denilmesinde, insanın bütün istediklerini ancak cennette bulacağına bir tenbih vardır.



كَذَلِكَ يَجْزِي اللّهُ الْمُتَّقِينَ “İşte Allah, takva sahiplerini böyle mükafatlandırır.”







32-
الَّذِينَ تَتَوَفَّاهُمُ الْمَلآئِكَةُ طَيِّبِينَ “Melekler onların canlarını hoş bir halde alırlar.”



Ayet, yirmisekizinci ayette “nefislerine zulmetmiş kimseler” şeklinde anlatılanlara mukabil olarak, küfür ve günahları terk ile nefsini tertemiz yapanların vefatını anlatmaktadır.



“Hoş bir halde” denilmesi şu cihetlerden olabilir:



-Bunlar, meleklerin kendilerini cennetle müjdelemesi karşısında sevinç içindedirler.



-Veya ruhlarının kabzedilmesiyle nefislerinin tümüyle Cenab-ı Hakka yönelmesindendir.



يَقُولُونَ سَلامٌ عَلَيْكُمُ “Onlara derler: Selam size!”



“Selam size! Selâmete erdiniz, artık bundan sonra nahoş bir şey size gelmeyecek.”



ادْخُلُواْ الْجَنَّةَ بِمَا كُنتُمْ تَعْمَلُونَ “Yaptıklarınıza mukabil girin cennet’e!”



Cennet, yaptığınız amellere mukabil sizin için hazırlanmıştır.







33- هَلْ يَنظُرُونَ إِلاَّ أَن تَأْتِيَهُمُ الْمَلائِكَةُ أَوْ يَأْتِيَ أَمْرُ رَبِّكَ “Onlar ancak meleklerin veya Rabbinin emrinin gelmesini bekliyorlar!”



Zikri geçen kâfirler, başka değil ancak ruhlarını kabzetmek üzere meleklerin gelmesini veya kıyamet veya kendilerini toptan helâk edecek bir azabın gelmesini bekliyorlar.



كَذَلِكَ فَعَلَ الَّذِينَ مِن قَبْلِهِمْ “Kendilerinden öncekiler de böyle yapmışlardı.”



Onların yaptıkları şirk ve yalanlama fiili gibi, kendilerinden öncekiler de böyle fiiller yapmışlardı da, başlarına gelen gelmişti.



وَمَا ظَلَمَهُمُ اللّهُ “Allah onlara zulmetmedi.”



Allah onları helak etmekle kendilerine zulmetmedi.



وَلكِن كَانُواْ أَنفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ “Fakat onlar kendilerine zulmediyorlardı.”



Lakin onlar, bu azabı netice veren küfür ve isyanlarıyla kendilerine zulmediyorlardı.







34- فَأَصَابَهُمْ سَيِّئَاتُ مَا عَمِلُواْ “Böylece yaptıklarının cezası onlara isabet etti.”



وَحَاقَ بِهِم مَّا كَانُواْ بِهِ يَسْتَهْزِؤُونَ “Ve alay edip durdukları şey, kendilerini kuşattı.”







Yani yaptıklarının cezasını çektiler.








[1>Mesela putlar cansız maddelerdir. Firavun gibi ilah zannettikleri hayat sahipleri ise, sonunda ölümü tatmaktadırlar.



[2>Allah’ın tek olduğu daha önce ifade edilmişti. (Nahl, 2) Burada tekrarlanması, delillerini ortaya koyduktan sonra zihinde yerleştirmek içindir.



[3>Suçüstü yakalanan birinin, aslında suçlu olduğunu gösterir bir heyecanla “vallahi ben kötü bir şey yapmıyordum” demesi gibi

3ّ5- وَقَالَ الَّذِينَ أَشْرَكُواْ لَوْ شَاء اللّهُ مَا عَبَدْنَا مِن دُونِهِ مِن شَيْءٍ نَّحْنُ وَلا آبَاؤُنَا “Allah’a ortak koşanlar dedi ki: Allah dileseydi, biz de, atalarımız da O’ndan başka hiçbir şeye tapmazdık.”



وَلاَ حَرَّمْنَا مِن دُونِهِ مِن شَيْءٍ “Ve O’nun emri dışında hiçbir şeyi haram kılmazdık.”



Onların böyle demeleri ancak alay etmek içindi.



Veya “Allahın dilediği mutlaka olur. Dilemediği ise asla meydana gelmez” esasına yapışıp, peygamber gönderilmesinde ve insanların imtihan edilmesinde bir fayda olmadığını söylediler.[1>



Veya, kendilerinin işlemiş olduğu şirk ve Allahın aslında haram kılmadığı bazı hayvanları haram kılmaları gibi fiillerinin tenkidine karşı “Şayet bu haram kılmak çirkin bir şey olsaydı, Allah bizden bunun sudurunu dilemez, bunun tersini dilerdi” şeklinde delil getirmek istediler.



Yaptıkları kötü fiilleri Allahın dilemesine vermeleri, özür beyan etmek şeklinde olmayıp, bir sığınma idi.[2> Çünkü amellerinin çirkin olduğuna itikatları yoktu.



Ayetin devamında onların bu iki şüphesine cevaba bir tenbih vardır:



كَذَلِكَ فَعَلَ الَّذِينَ مِن قَبْلِهِمْ “Kendilerinden öncekiler de böyle yaptılar.”



Yani, Allaha şirk koştular, Onun helâl kıldığını haram saydılar, peygamber gönderilmesini anlamsız buldular.



فَهَلْ عَلَى الرُّسُلِ إِلاَّ الْبَلاغُ الْمُبِينُ “Peygamberlere düşen, apaçık tebliğ den başka nedir?”



Peygambere düşen görev, ancak hakkı ortaya koyacak şekilde tebliğde bulunmaktır. Bunun ise, Allahın hidayetini dilemiş olduğu kimsenin hidayetinde bir tesiri yoktur. Lakin vesile olma noktasında, hidayete sevk etmiş olur. Allahın vukuunu dilemiş olduğu şeyin vukuu mutlak olmayıp, onun için takdir etmiş olduğu sebeplerdendir.[3>



Sonra Cenab-ı Hak peygamberliğin bütün ümmetlerde devam ede gelen ilâhî bir kanun olduğunu, düzgün mizaçlı kimselerin aldığı gıdanın onlara fayda vermesi ve kuvvetlendirmesi, bozuk mizaçlı olanlara ise zarar vermesi, rahatsız etmesi gibi, peygamberlerin de Allahın hidayetini murat ettiği kimsenin hidayetine, dalaletini murat ettiği kimsenin ise dalaletine bir sebep olduğunu anlattı ve şöyle buyurdu:







36-
وَلَقَدْ بَعَثْنَا فِي كُلِّ أُمَّةٍ رَّسُولاً أَنِ اعْبُدُواْ اللّهَ وَاجْتَنِبُواْ الطَّاغُوتَ “Andolsun ki biz her ümmete, “Allah’a ibadet edin ve tağuttan sakının” diye bir peygamber gönderdik.”



فَمِنْهُم مَّنْ هَدَى اللّهُ “Böylece Allah, bu ümmetlerden bir kısmına hidayet etti.”



Bir kısmını, onların irşadıyla imana muvaffak kıldı.



وَمِنْهُم مَّنْ حَقَّتْ عَلَيْهِ الضَّلالَةُ “Bir kısmına da dalalet hak oldu.”



Çünkü onları muvaffak kılmadı, hidayetlerini murat etmedi[4>



فَسِيرُواْ فِي الأَرْضِ “Şimdi yer yüzünde gezip dolaşın.”



فَانظُرُواْ كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُكَذِّبِينَ “Dolaşın da, yalanlayanların akıbetinin nasıl olduğuna bakın?”



Ey Kureyş topluluğu! Âd, Semud ve diğerlerinin akıbetine bakın, ola ki ibret alırsınız.







37- إِن تَحْرِصْ عَلَى هُدَاهُمْ فَإِنَّ اللّهَ لاَ يَهْدِي مَن يُضِلُّ “Sen onların hidayetine ne kadar hırs göstersen de, şüphesiz Allah, saptırdığı kimseyi hidayete erdirmez.”



Ayet, Hz. Peygambere hitap eder. Bir önceki ayette nazara verilen “Bir kısmına da dalalet hak oldu” manasını açıklamaktadır.



وَمَا لَهُم مِّن نَّاصِرِينَ “Onlar için hiçbir yardımcı da yoktur.”



Azabı onlardan kaldırmak suretiyle kendilerine yardım edecek hiçbir kimse yoktur.







3ّّ8- وَأَقْسَمُواْ بِاللّهِ جَهْدَ أَيْمَانِهِمْ لاَ يَبْعَثُ اللّهُ مَن يَمُوتُ “Onlar, “Allah ölenkimseyi diriltmez” diye en kuvvetli yeminleriyle Allah’a yemin ettiler.”Ayet, “Allah’a ortak koşanlar dediler ki: “Allah dileseydi, biz de, atalarımız da O’ndan başka hiçbir şeye tapmazdık.”ayetine atfedilmiştir. (Nahl, 35) Yani onlar tevhidi inkâr ettikleri gibi, öldükten sonra dirilmeyi de inkâr etmişlerdir. Allahu Teâlâ, en beliğ bir şekilde onları red ile şöyle buyurdu:



بَلَى “Hayır!”Hayır, iş onların dediği gibi değil, Allah insanları diriltecektir.



وَعْدًا عَلَيْهِ حَقًّا “Bu, O’ndan hak bir vaattir.”Allahın vaadinde hulfetmesi imkânsız olduğundan, bunu mutlaka yapacaktır. Ayrıca, hikmeti de bunu gerekli kılmaktadır .



وَلكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لاَ يَعْلَمُونَ “Lakin insanların çoğu bunu bilmezler.”



Ancak insanların çoğu, diriltileceklerini bilmiyorlar.Bilmemeleri şu yönlerden olabilir:



-Allahu Teâlâ âlemde hikmetle tasarrufta bulunur. Onlar, Allahın âdetinin hikmeti gözetmeyi esas aldığını, hikmetin ise ahireti gerektirdiğini bilmezler.



-Veya ülfetle baktıklarından böyle bir şeyin imkansız olduğunu tevehhüm ederler.[5>



Sonra Cenab-ı Hak her iki durumu açıklamak için şöyle buyurdu:







39- لِيُبَيِّنَ لَهُمُ الَّذِي يَخْتَلِفُونَ فِيهِ “Ta ki, hakkında ihtilaf ettiklerini onlara açıkça göstersin.”



Allah ihtilafa düştükleri gerçeği beyan etmek için onları diriltecektir.



وَلِيَعْلَمَ الَّذِينَ كَفَرُواْ أَنَّهُمْ كَانُواْ كَاذِبِينَ “Bir de, bunu inkâr edenler kendilerinin yalancı olduklarını bilsinler.”



Allah, o inkârcıların, batıl davalarında yalancı olduklarını ortaya koymak için böyle yapacaktır.



Ayetin bu kısmı öldükten sonra dirilmeyi gerektiren ilâhî hikmete işaret eder. O da, sevap ve ceza vermek ile hak ile batılın, hak yolda olanla batıl yolda olanın birbirinden ayrılmasıdır.



Sonra ise şöyle buyurdu:







40- إِنَّمَا قَوْلُنَا لِشَيْءٍ إِذَا أَرَدْنَاهُ أَن نَّقُولَ لَهُ كُن فَيَكُونُ “Biz bir şeyi dilediğimiz zaman, ona sözümüz sadece “ol” dememizdir, o da hemen oluverir.”Ayet, haşrin mümkün olduğunun beyanıdır. Şöyle ki:Allahın yaratması tamamen kudret ve meşietiyledir, bunun için evvelinde gerekli maddeler ve bir hazırlık süresi gerekmez, yoksa teselsül lâzım gelir.[6>



Dolayısıyla, evvelinde madde ve örnek olmadan bidayeten eşyayı yaratması imkân dairesinde olduğu gibi, sonrasında bunları iade şeklinde yaratması da imkân dairesindedir.







4ّ1- وَالَّذِينَ هَاجَرُواْ فِي اللّهِ مِن بَعْدِ مَا ظُلِمُواْ “Zulme uğradıktan sonra Allah yolunda hicret edenlere gelince:”Ayette bahsedilenler, Hz. Peygamber ve hicret eden sahabilerdir. Kureyş onlara zulmetmişti. Sahabenin bir kısmı Habeşistana ve sonra da Medineye, bir kısmı ise doğrudan Medineye hicret etti.



Veya bunlardan murat, Rasûlullahın Medineye hicretinden sonra Mekkede hapsedilen, işkence yapılan Bilâl, Suheyb, Habbab, Ammar, Abbas, Ebu Cendel ve Süheyl’dir. (Radıyallahu anhum ecmaîn)



لَنُبَوِّئَنَّهُمْ فِي الدُّنْيَا حَسَنَةً “Biz onları dünyada mutlaka güzel bir şekilde yerleştiririz.”



وَلَأَجْرُ الآخِرَةِ أَكْبَرُ “Ahiret mükafatı ise, elbette çok daha büyüktür.”



Bunlar, dünyada güzel bir hayata kavuşacakları gibi, kendileri hakkında ahiret mükâfatı dünyadakinden çok daha büyük olacaktır.



Hz. Ömerden şöyle nakledilir: O, muhacirlerden birine ganimet gibi bir ikramda bulunduğunda şöyle derdi: “Bunu al, Allahın ahirette senin için hazırladığı ise, çok daha efdaldir.”



لَوْ كَانُواْ يَعْلَمُونَ “Keşke bilselerdi…”Zamir, kâfirlere de, muhacirlere de raci olabilir.



Kâfirlere raci olsa mana şöyle olur: “O kâfirler, şayet Allahın bu muhacirler için dünya ve ahrette vereceği şeyleri bilselerdi, muvafakat eder, onlara katılırlardı.”



Muhacirlere raci olsa mana şöyledir: “Muhacirler kendilerine dünya ve ahirette verilecekleri bilseler, daha çok gayret gösterir, daha ziyade sabrederlerdi.”







42- الَّذِينَ صَبَرُواْ “Onlar ki, sabrettiler.”O muhacirler, kâfirlerin işkenceleri ve vatandan ayrı kalmak gibi zor hâllere sabretmiş kimselerdir.



وَعَلَى رَبِّهِمْ يَتَوَكَّلُونَ “Ve sadece Rablerine tevekkül ederler.”



Sadece Allaha yönelmiş, her işlerini O’na havale etmişlerdir.







43- وَمَا أَرْسَلْنَا مِن قَبْلِكَ إِلاَّ رِجَالاً نُّوحِي إِلَيْهِمْ “Senden önce de, kendilerine vahyettiğimiz ricalden başkasını peygamber olarak göndermedik.”



Kureyş “Allah bir insanı Peygamber olarak göndermekten yücedir” diyorlardı, ayet onların görüşüne bir reddir. Yani, Allahın bu konuda kanunu, meleklerin diliyle bir beşere vahyedip onları hakka davet etmektir. Bunun hikmeti En’am sûresinde zikredilmişti.[7>



فَاسْأَلُواْ أَهْلَ الذِّكْرِ إِن كُنتُمْ لاَ تَعْلَمُونَ “Eğer bilmiyorsanız ehl-i zikre sorun.”



Şayet bu konuda tereddüdünüz varsa, ehl-i zikre sorun.Ehl-i zikirden murat, ehl-i kitaptır veya âlimlerdir.



Ayette, Allahın bir kadın veya bir meleği peygamber olarak göndermediğine bir delil vardır.



“O, melekleri ikişer, üçer, dörder kanatlı elçiler kılandır.” (Fatır, 1) ayetinde nazara verilen meleklerin elçiliği,



-Ya kendi hemcinsleri olan meleklere elçi olmaları,



-Veya peygamberlere taraf-ı İlâhiden elçi olarak gönderilmeleridir.



Denildi ki: Melekler Peygamberlere daima erkek suretinde temessül ederek geldiler. Buna, şu rivayetle cevap verilmiştir:



-“Hz. Peygamber (asm) Hz. Cebraili gerçek suretiyle iki defa gördü.”



Keza ayette, bilinmeyen meselelerde âlimlere müracaat etmenin vücubuna da bir delil vardır.







44- بِالْبَيِّنَاتِ وَالزُّبُرِ (Biz o peygamberleri) apaçık delillerle ve kitaplarla(gönderdik.)



Biz o Peygamberleri mu’cizelerle ve kitaplarla gönderdik. Ayet sanki “peygamberler ne ile gönderildi?” sorusuna bir cevaptır.



وَأَنزَلْنَا إِلَيْكَ الذِّكْرَ لِتُبَيِّنَ لِلنَّاسِ مَا نُزِّلَ إِلَيْهِمْ “Sana da Zikri indirdik ki, insanlara indirileni açıklayasın.” Zikirden murat, Kur’andır. Kur’ana zikir denilmesi, bir öğüt ve tenbih olmasındandır.



Kitabı Sana indirmemiz, onun vasıtasıyla kendilerine emredilen ve yasaklanan şeyleri beyan etmen içindir.



Veya ayetten murat şu da olabilir: O kitaptan anlamakta zorluk çektikleri şeyleri açıklaman için Kur’anı Sana indirdik.



وَلَعَلَّهُمْ يَتَفَكَّرُونَ “Ve ola ki onlar da düşünürler.”Ve onların Kur’ana dikkatle bakıp da gerçeklere yönelmeleri için onu indirdik.







4ّ5-
أَفَأَمِنَ الَّذِينَ مَكَرُواْ السَّيِّئَاتِ أَن يَخْسِفَ اللّهُ بِهِمُ الأَرْضَ أَوْ يَأْتِيَهُمُ الْعَذَابُ مِنْ حَيْثُ لاَ يَشْعُرُونَ “O sinsice kötü tuzaklar kuranlar, Allah’ın kendilerini yerin dibine geçirmesinden veya hissetmeyecekleri bir yerden kendilerine azabın gelmesinden emin mi oldular?”



Bunlar, peygamberlerin helâki için hile ve tuzak kuranlardır.



Veya özellikle de Hz. Peygambere tuzaklar kuran ve ashabını imandan alıkoymaya çalışanlardır.



Bunlar, Allahu Teâlânın Karunu yerin dibine geçirdiği gibi, kendilerini yerin dibine geçirmesinden veya Lût kavmine yaptığı gibi ansızın sema canibinden azap gönderilmesinden emin mi oldular?











46- أَوْ يَأْخُذَهُمْ فِي تَقَلُّبِهِمْ “Yahut dolaşıp dururlarken kendilerini yakalayıvermesinden…?”



Veya seyahat ederlerken veya ticaretleriyle meşgul olurlarken Allahın onlara ceza vermesinden emin mi oldular?



فَمَا هُم بِمُعْجِزِينَ “Onlar, Allahı aciz bırakıcı değillerdir.”







47- أَوْ يَأْخُذَهُمْ عَلَى تَخَوُّفٍ “Yahut korku üzere iken kendilerini yakalamasından (emin mi oldular?)



Veya kendilerinden önce helâk olan bir kavim gibi, korku içinde beklerlerken, azabın onları o korku halinde yakalayıvermesinden emin mi oldular?



Bu, Allahu Teâlânın onların can ve mallarını azar azar noksanlaştırması, adım adım kendilerini helâke götürmesi şeklinde de olabilir.



Rivayete göre Hz. Ömer minber üzerinde “Tahavvuf hakkında ne dersiniz?” diye sordu. Sükut ettiler. Ancak Hüzeyl kabilesinden yaşlı bir zât kalkıp “Bu bizim lügatimizde olan bir kelimedir, “noksan kılmak” demektir” şeklinde cevap verdi.



Hz. Ömer, “Arablar bunu şiirde bilirler mi?” dedi, yaşlı zât da şiirden delil getirdi. Bunun üzerine Hz. Ömer “Divanınıza sahip çıkın, sapmazsınız” dedi. Muhatapları “divanımız nedir?” dediler. Hz. Ömer, “cahiliye şiiri” dedi. Çünkü onda Kitabınızın tefsiri ve kelâmınızın manaları vardır.”



فَإِنَّ رَبَّكُمْ لَرؤُوفٌ رَّحِيمٌ “Şüphesiz Rabbiniz Rauf – Rahîm’dir.”Rauf-Rahim olduğu için size ceza vermede acele etmez, fırsat tanır.







48- أَوَ لَمْ يَرَوْاْ إِلَى مَا خَلَقَ اللّهُ مِن شَيْءٍ “Allah’ın yarattığı şeyleri görmediler mi?”



Buradaki soru, onların hâlini inkâr içindir. Yani, Onlar ilâhî sanatlardan nicelerini görmüşlerdir. Ama gördükleri hâlde onlara ne oluyor ki bunları tefekkür etmiyorlar? Ta ki Allahın kudretinin ve kahrının kemâlini anlasınlar, O’ndan korksunlar.



يَتَفَيَّأُ ظِلاَلُهُ عَنِ الْيَمِينِ وَالْشَّمَآئِلِ سُجَّدًا لِلّهِ وَهُمْ دَاخِرُونَ “Onların gölgeleri Allah’a secde ederek ve tevazu ile boyun eğerek sağa ve sola dönmektedir.”



Yani, onlar gölgesi olan mahlûkata bakmadılar mı? Bu gölgeler, o şeylerin sağlarından sollarından sürünmektedir.



Ayette sağ tekil, sol ise çoğul gelmiştir. Bu, lafız ve mana itibarıyla olabilir.



Secdeden murat, ister fıtri, isterse de iradî hakka teslim olmaları, boyun eğmeleridir. Mesela, ağacın meyveleri çok olup aşağıya meylettiğinde “ağaç secde etti” denilir. Üzerine binilmesi için deve başını eğdiğinde ise “deve secdeye vardı” denilir.



Gölgenin secdesi, güneşin yükselmesi ve aşağıya meyletmesiyle dönmesidir.



Veya güneşin doğuş ve batış yerlerinin farklı farklı olması sebebiyle, kendisi için takdir olunan sürünmenin bir yönden başka yöne olmasıdır.



Veya gölgenin secdesi, yere yapışık bir şekilde secde eden biri görüntüsünde olmasını ifade eder.



Gölge bu şekilde secde ile yerde sürünerek Allaha secde ettiği gibi, gölgenin cirmi olan varlıklar da Allahın onlarda yapacağı tasarruflara karşı emir alan askerler gibidirler.



Ayette, varlıkların Allaha boyun eğmelerinin, insanlar için kullanılan kalıpta gelmesi,



-Ya varlıklar içinde insan da olduğundan,



-Veya şuurlu boyun eğmenin insanın özelliği olmasındandır.







49-
وَلِلّهِ يَسْجُدُ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الأَرْضِ مِن دَآبَّةٍ وَالْمَلآئِكَةُ “Göklerde ve yeryüzünde bulunan bütün canlılar ve melekler, Allah’a secde ederler.”Secdeden murat, onların ilâhî emirlere boyun eğmeleridir. Bu, hem Allahın irade ve tesirine fıtri olarak yapılan, hem de teklif ve emrine karşı kendi isteğiyle iradî olarak yapılan boyun eğmeyi içine alır. Böylece bütün gök ve yer ehline secde isnadı sahih olur.[8>



Dâbbe ifadesi, göklerde ve yerde hareket halinde olan her şeyi içine alır. Melekler de hareketli olmaları hasebiyle dâbbe ifadesinde dahil iseler de, “melekler ve Cebrail” geldi dediğimiz de Cebrail meleklere dahil iken ayrıca söylenmesi tarzında bir atıf yapılmıştır. Bu atıf tazim içindir.[9>



Veya bu atıf, mücerret varlıkların cismanî olanlara atfı şeklindedir. “Melekler mücerret ruhlardır” diyenler, bu ayetle delil getirmişlerdir.



Veya dâbbe, arzda olanları beyan eder, melaike de göklerde olanı beyan eder.



Veya ayetteki meleklerden murat, arzdaki hafaza melekleri ve diğer meleklerdir. O zaman mana şöyle olur: Göklerde ne varsa ve arzda olan bütün canlılar ve melekler Allaha secde ederler.



وَهُمْ لاَ يَسْتَكْبِرُونَ “Ve onlar kibirlenmezler.”Ve bunların hiçbiri, Allaha ibadetten kaçınmazlar, severek secdelerini yaparlar.







50- يَخَافُونَ رَبَّهُم مِّن فَوْقِهِمْ “Onlar, üstlerindeki Rab’lerinden korkarlar.”



-Rablerinin, üzerlerinden bir azap göndermesinden korkarlar.



-Veya “O, kullarının üstünde mutlak hâkimiyet sahibidir.” (En’am, 61) ayetinde bildirildiği gibi, Rablerinin her an onları kahra muktedir olmasından korkarlar.



Ayetin bu kısmı onların kibirlenmeden ibadet etme hâllerini gösterir.



Veya niçin böyle olduklarını beyan eder. Çünkü Allahtan korkan kimse, O’na ibadetten kaçınmaz.



وَيَفْعَلُونَ مَا يُؤْمَرُونَ “Ve kendilerine ne emrolunsa, yaparlar.”







Ayette meleklerin mükellef olduklarına, korku-ümit arasında ibadetlerine devam ettiklerine bir delil vardır.








[1> “Allah dileseydi, biz de, atalarımız da O’ndan başka hiçbir şeye tapmazdık” ifadesi, doğru olmakla beraber, bu cümleden yola çıkarak “bizim ve atalarımızın şirkini Allah diledi” şeklinde bir sonuca varmak tersinden mantık yürütmek olur. Çünkü Allah, mutlak kadir olmakla beraber, iman ve küfür, hidayet ve dalalet meselelerinde insanları hür bırakmıştır. Dolayısıyla, bunları yaratan Allah olmakla beraber, sorumluluk tamamen insana aittir.



[2> Yani, “aslında bunlar yapılmasa iyi olur ama ne yapalım Allah böyle dilemiş” şeklinde bir itiraf olmayıp “böyle yaptığımıza göre Allah böyle dilemiş demektir. Öyle ise, doğrusu budur” manasında söylemekteydiler



[3> Yani, Allah sebeplerle tasarrufta bulunur. Peygamberler de O’nun hidayete erdirmesinde birer sebeptir. Güneşle dünyayı aydınlattığı gibi, bu nuranî rehberlerle de insanların yolunu tenvir eder.



[4>Ayette “Böylece Allah, bu ümmetlerden bir kısmına hidayet etti” denildikten sonra, devamında “bir kısmına da dalalet hak oldu” denilmesinde şöyle bir incelik vardır: Onlar “Allah dileseydi, biz de, atalarımız da O’ndan başka hiçbir şeye tapmazdık” demişlerdi. (Nahl, 35) Bu, aslında doğru bir ifadedir. Allah dileseydi bütün insanları melekler gibi tamamen itaatkâr varlıklar olarak yaratırdı. O zaman herkes Allah’ı tanır ve O’na ibadet ederdi. Ama onların böyle demekten maksatları, kendi küfür ve dalaletlerini Allah’ın murat ettiğini söylemektir. Bu ise, tamamen yanlış bir hükme varmaktır. Allah, insanları imtihan etmeyi murat etmiş ve onların meyillerine, tercihlerine göre iman veya küfrü yaratmıştır. Ayette “bir kısmına hidayet etti” denildikten sonra “bir kısmına ise hidayet etmedi” yerine “bir kısmına da dalalet hak oldu” denilmesi böyle bir inceliği nazara vermektedir. Yani, onların dalalette olması Allah’tan bir zorlama olmayıp, kendi kesplerine terettüp eden bir neticedir.



[5>Görünüşte ölenler çürümekte, toprak hâline gelmektedir. Onlar, ülfetle âleme baktıklarından yeniden dirilme delillerini görmezler. Hâlbuki Allahu Teâlâ öldükten sonra dirilme nümuneleri göstermektedir. Mesela, ölü gıdalar insan bedenine girdiğinde dirilmekte, her kışta âdeta kıyameti kopan yeryüzü, bahar ile yeniden dirilmenin sayısız örneklerini göstermektedir



[6> Yani Allah yoktan yaratır, ademe vücut verir. İnsanların bir eser yaparken gerekli malzeme ve süreye muhtaç olması gibi O da maddeden yapmaya muhtaç olsa, teselsül yoluyla iş içinden çıkılmaz hâle gelir.



[7> Mesela, bkz. En’am, 91.



[8> Mesela mü’minler namazlarında secde ile Allaha olan itaatlerini iradî olarak gösterdikleri gibi, ağaçlar da Allahın iradesine uygun bir şekilde meydana gelmeleri ve meyve vermeleriyle fıtrî olarak secdelerini yapmış olurlar.



[9> Yani, her varlık secde eder, ama meleklerin secdesi çok daha ileri boyuttadır ve ayrıca zikredilmeye şayandır.

5ّ1- وَقَالَ اللّهُ لاَ تَتَّخِذُواْ إِلهَيْنِ اثْنَيْنِ “Ve Allah şöyle buyurdu: İki ilâhedinmeyin.”



Ayette, ilahın iki olmasının ulûhiyete aykırı olduğuna bir ima vardır.[1>



إِنَّمَا هُوَ إِلهٌ وَاحِدٌ “O, ancak bir tek ilâhtır.”



Bundan, vahdetin ulûhiyetin gereklerinden olduğuna bir tenbih vardır.



فَإيَّايَ فَارْهَبُونِ “Onun için yalnız benden korkun.”



Cenab-ı Hak bu ayetin evvelinde gıyabî olarak insanlara hitap ederken burada doğrudan seslendi. Bunda, başka ilahlar edinmekten kuvvetli bir şekilde sakındırmak ve maksadı da açıktan söylemek vardır. Sanki şöyle demiştir: “İşte o tek ilah benim. Öyleyse benden korkun, başkalarından değil.”







52- مَا فِي الْسَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ “Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O’nundur.”



Göklerde ve yerde, gerek yaratma gerekse tasarruf etme yönüyle ne varsa, hepsi O’nundur.



وَلَهُ الدِّينُ وَاصِبًا “İtaat edilmesi gereken din de O’nundur.”



Tek ilah O olduğu ve korkulmaya layık olanın ancak O olduğu anlaşılınca, itaat edilmesi gereken de O’dur.Denildi ki: “Din” kelimesi “ceza” anlamına da gelmesi yönüyle mana şöyle olabilir:“Onun daima cezası, yani amellere karşılık vermesi vardır. İman eden için sevabı ve inkâr eden için ikabı hiç bitmez.”



أَفَغَيْرَ اللّهِ تَتَّقُونَ “Böyle iken, siz Allah’tan başkasından mı korkarsınız?”Ondan başka zarar verecek yoktur, O’ndan başka fayda verecek de yoktur. Nitekim ayet şöyle devam eder:







5ّ3-
وَمَا بِكُم مِّن نِّعْمَةٍ فَمِنَ اللّهِ “Size gelen her nimet Allah’tandır.”



ثُمَّ إِذَا مَسَّكُمُ الضُّرُّ فَإِلَيْهِ تَجْأَرُونَ “Sonra size bir sıkıntı dokunduğu zaman yalnız O’na yalvarır yakarırsınız.”







54- ثُمَّ إِذَا كَشَفَ الضُّرَّ عَنكُمْ إِذَا فَرِيقٌ مِّنكُم بِرَبِّهِمْ يُشْرِكُونَ “Sonra bu sıkıntıyı sizden kaldırdığında, bir de bakarsınız ki, içinizden bir topluluk hemen Rablerine ortak koşarlar.”Sizden kâfir olanlar, başkasına ibadet etmek suretiyle Rablerine şirk koşarlar.







55- لِيَكْفُرُواْ بِمَا آتَيْنَاهُمْ “Bunu, kendilerine verdiklerimize nankörlük etmek için yaparlar.”Kendilerini sıkıntıdan kurtarma nimetine nankörlük yaparlar, bunu Allahtan değil, başka şeylerden bilirler.[2>



فَتَمَتَّعُواْ “Şimdi eğlenin bakalım!”“Eğlenin bakalım” ifadesi, emir suretinde tehdittir.



فَسَوْفَ تَعْلَمُونَ “Fakat sonra bileceksiniz.”Onun tehdidinin ne demek olduğunu sonra bileceksiniz.







56-
وَيَجْعَلُونَ لِمَا لاَ يَعْلَمُونَ نَصِيبًا مِّمَّا رَزَقْنَاهُمْ “Bir de kendilerine rızık olarak verdiğimiz şeylerden mahiyetini bilmedikleri şeylere bir pay ayırıyorlar.”



Bir şey bilmeyen, cansız olduğu için ilimden nasibi olmayan put şeklindeki ilahlarına, kendilerine rızık olarak verdiğimiz ekin ve davarlardan bir pay ayırıyorlar.



Burada nazara verilen “bir şey bilmemek” kendi özellikleri de olabilir.







Yani, o müşrikler, batıl mabutlarını kendilerine fayda verir, şefaat eder itikad ederek, bizim verdiğimiz rızıktan cahilcesine onlara bir pay veriyorlar.



تَاللّهِ لَتُسْأَلُنَّ عَمَّا كُنتُمْ تَفْتَرُونَ “Allah’a andolsun ki, yaptığınız iftiralardan mutlaka hesaba çekileceksiniz.”Onlara ibadet etmekle, batıl mabutları ilah edinmenin hesabını elbette ve elbette vereceksiniz, bu iftiranız karşılıksız kalmayacak!



Ayet, onların bu hatalı durumuna karşı şiddetli bir uyarıdır.







5ّّّ7- وَيَجْعَلُونَ لِلّهِ الْبَنَاتِ “Onlar, Allah’a kızlar isnad ediyorlar.”



Huzaa ve Kinane kabileleri, “melekler Allahın kızlarıdır” diyorlardı.



سُبْحَانَهُ “O, bundan münezzehtir.”



Bu ifade, onların sözlerinden Cenab-ı Hakkın münezzeh olduğunu anlatır.



Veya onların sözüne taaccübü, hayret etmeyi bildirir.



وَلَهُم مَّا يَشْتَهُونَ “Kendilerine ise canlarının istediğini...”



Erkek çocuklarını ise kendilerine veriyorlardı.







58- وَإِذَا بُشِّرَ أَحَدُهُمْ بِالأُنثَى ظَلَّ وَجْهُهُ مُسْوَدًّا وَهُوَ كَظِيمٌ “Hâlbuki onlardan birine kızı olduğu müjdelendiği zaman, içi öfkeyle dolduğu halde, yüzü kapkara kesilir.”Yüzün kapkara kesilmesi, üzüntü ve kederden kinayedir.







59-
يَتَوَارَى مِنَ الْقَوْمِ مِن سُوءِ مَا بُشِّرَ بِهِ “Kendisine verilen müjdeninkötülüğü dolayısıyla kavminden gizlenir.”



أَيُمْسِكُهُ عَلَى هُونٍ “Şimdi acaba o çocuğu zillet ve horluğa katlanarak yanında mı tutacak?”



أَمْ يَدُسُّهُ فِي التُّرَابِ “Yoksa toprağa mı gömecek?”



أَلاَ سَاء مَا يَحْكُمُونَ “Dikkat edin, verdikleri hüküm ne kötüdür!”



Çünkü, veledden münezzeh olan Zâta çocuk nispet ediyorlar.







60- لِلَّذِينَ لاَ يُؤْمِنُونَ بِالآخِرَةِ مَثَلُ السَّوْءِ “Ahirete iman etmeyenler için kötü mesel vardır.”



Ahirete inanmayanlar için,



-Ölüme mahkumiyetten dolayı, neslin devamı için çocuğa muhtaç olmak,



-Üstün görerek erkek çocuklarını tercih etmek,



-Kız çocuklarını kerih görmek, geçim korkusuyla onları diri diri toprağa gömmek gibi kötü sıfatlar vardır.



وَلِلّهِ الْمَثَلُ الأَعْلَىَ “En yüce mesel ise, Allah’ındır.”



Mesela O,



-Vacibu’l-vücud olmak,



-Mutlak ğına, yani hiçbir şeye ihtiyacı bulunmamak,



-Sınırsız bir cömertlik,



-Mahlukların sıfatlarından münezzeh olmak gibi sıfatlara sahiptir.



وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ “O, Azîz’dir – Hakîm’dir.”



Kudret ve hikmetin kemâli sadece Ondadır.







61-
وَلَوْ يُؤَاخِذُ اللّهُ النَّاسَ بِظُلْمِهِم مَّا تَرَكَ عَلَيْهَا مِن دَآبَّةٍ “Şayet Allah insanları zulümleri yüzünden cezalandırsaydı, orada (yeryüzünde) tek canlı bırakmazdı.”



Şayet Allahu Teâlâ insanları küfür ve isyanları sebebiyle hemen cezalandırsaydı, yeryüzünde hiçbir canlı bırakmazdı, İbnu Mes’ud, Hz. Peygamberden şöyle nakleder:



“Âdemoğlunun günahı veya zâlim bir hayvanın zulmü yüzünden, neredeyse mayıs böceği yuvasında helak olacaktı.”Denildi ki: Şayet ecdad küfürleri yüzünden toptan helâk edilseydi, bunların oğulları da olmaz, nesiller devam etmezdi.



وَلَكِن يُؤَخِّرُهُمْ إلَى أَجَلٍ مُّسَمًّى “Fakat onları ecel-i müsemmaya kadarerteler.”



Lakin Allah, nesillerinin devamı için, belli bir süre onlara mühlet verir.



Ecel-i müsemma, onların ömürleri veya azapları için belirlenen süredir.



فَإِذَا جَاء أَجَلُهُمْ لاَ يَسْتَأْخِرُونَ سَاعَةً وَلاَ يَسْتَقْدِمُونَ “Ecelleri geldiği zaman, onu ne bir saat erteleyebilirler, ne de öne alabilirler.”Ama onların vadesi gelince, ne tehir edilirler ne de öne alınırlar, o vakitte helâk olur veya azaplandırılırlar.



Ayette “İnsanlar” ifadesinin genel olması ve zulmün onlara nisbet edilmesi, peygamberler de dahil hepsinin zâlim olmasını gerektirmez. Zulmün insanlar arasında şüyu bulması ve pek çoğundan sadır olması cihetiyle böyle ifade edilmiştir.







62- وَيَجْعَلُونَ لِلّهِ مَا يَكْرَهُونَ “Onlar, kendilerinin hoşlanmadıkları şeyleri, Allah’a isnad ederler.”



Mesela, bu müşrikler, kendileri için,



-Kız evlat olmasını istemiyorlar.



- İdarede ortakları bulunmasından hoşlanmıyorlar.



-Elçilerinin ve mallarının hafife alınmasından rahatsızlık duyuyorlar. Ama tutup böyle şeyleri Allaha nisbet ediyorlar.



وَتَصِفُ أَلْسِنَتُهُمُ الْكَذِبَ أَنَّ لَهُمُ الْحُسْنَى “Dilleri ise, en güzel şeylerinonlara ait olduğunu yalan olarak uydurur.”Böyle cinayetleri olmakla beraber, dilleri yalan bir şekilde “Andolsun, Rabbime döndürülürsem, şüphesiz O’nun yanında benim için en güzeli vardır.” (Fussılet, 50) ayetinde nazara verildiği üzere, kendileri için en güzel akıbetin olduğunu söyler.



لاَ جَرَمَ أَنَّ لَهُمُ الْنَّارَ “Hiç şüphesiz onlar için sadece ateş vardır.”



Ayetin bu kısmı, onların kelâmını reddeder ve bunun zıddını da ispatlar.



وَأَنَّهُم مُّفْرَطُونَ “Oraya en önde alınacaklardır.”Böyle söyleyenler o ateşe en önde gireceklerdir.







63-
تَاللّهِ لَقَدْ أَرْسَلْنَا إِلَى أُمَمٍ مِّن قَبْلِكَ “Allah’a yemin olsun ki, biz senden önce birçok ümmetlere peygamberler gönderdik.”



فَزَيَّنَ لَهُمُ الشَّيْطَانُ أَعْمَالَهُمْ “Ne var ki şeytan, onlara amellerini süslü kıldı.”



Böylece onlar çirkin ameller yapmakta ısrar ettiler, peygamberleri yalanladılar.



فَهُوَ وَلِيُّهُمُ الْيَوْمَ “O, bugün de onların velisidir.”



Şeytan, bugün de dünyada onların velisidir.“Bugün” ifadesinden murat, o ümmetlerin yaşadıkları zamandır.



Veya genel anlamda, insanlara kötü amelleri süslü gösterdiğinde onların velisi durumundadır.



Veya bundan murat kıyamet günü de olabilir.



“Şeytan onlara amellerini süslü kıldı” derken, bundan kastedilenler Kureyş olabilir. Onları kandıran şeytan, bugün de başkalarını kışkırtmakta, hak yoldan saptırmaktadır.



Veli, yakın veya yardımcı anlamına gelir. Şeytanın onlara veli olduğunu bildirmek, aslında onların yardımcısı olmadığını en beliğ bir şekilde söylemektir.[3>



وَلَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ “Onlar için çok elîm bir azap vardır.”Onlar için kıyamette çok elîm bir azap vardır.







64- وَمَا أَنزَلْنَا عَلَيْكَ الْكِتَابَ إِلاَّ لِتُبَيِّنَ لَهُمُ الَّذِي اخْتَلَفُواْ فِيهِ “Biz, Sana bu Kitabı, sırf hakkında ihtilafa düştükleri şeyleri insanlara açıklaman için indirdik.”



İnsanların ihtilaf edip de Kur’anın beyan ettiği meseleler,



-Tevhid,



-Kader,



-Ahiretin hâlleri,



-Fiillerle ilgili helal - haram gibi hükümlerdir.



وَهُدًى وَرَحْمَةً لِّقَوْمٍ يُؤْمِنُونَ “Ve o, iman edecek kimseler için bir hidayet ve bir rahmettir.”




[1>Mesela Mecusiler biri “hayır ilâhı” diğeri de “şer ilâhı” namıyla iki ayrı ilâh kabul ederler.



[2> Hastalıktan kurtulan birinin “beni doktor kurtardı, ilaçlar iyileştirdi” demesi gibi… Gerçi doktor ve ilaçlar vardır, ama bunlar birer sebeptir. Sebepleri inkâr etmeden, Allahın bunlarla tasarrufta bulunduğunu bilmek gerekir. O zaman insan “doktor ve ilaçlar vesilesiyle Allah bana şifa verdi” der, şirkten kurtulur.



[3> Bu, “falanın evine hırsız bekçilik yapıyor” demek gibi bir ifadedir. Hırsızın malı korumayacağı ortadadır.




6ّ5-
وَاللّهُ أَنزَلَ مِنَ الْسَّمَاء مَاء فَأَحْيَا بِهِ الأَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا “Allah gökten birsu indirdi de, onunla ölümünden sonra yeryüzüne hayat verdi.”



Oradaki bitkiler kupkuru hâle geldikten sonra, bu su ile onları yeniden bitirdi, hayat verdi.



إِنَّ فِي ذَلِكَ لآيَةً لِّقَوْمٍ يَسْمَعُونَ “Şüphesiz ki bunda dinleyen kimseleriçin büyük bir ayet vardır.”Şüphesiz bunda tefekkür ve insafla kulak veren bir kavim için bir ibret, bir ders vardır.Ayet’ten murat, onları cehaletten ilme geçiren bir delâlettir.







66-
وَإِنَّ لَكُمْ فِي الأَنْعَامِ لَعِبْرَةً “Gerçekten süt veren hayvanlarda siziniçin bir ibret vardır.



نُّسْقِيكُم مِّمَّا فِي بُطُونِهِ مِن بَيْنِ فَرْثٍ وَدَمٍ لَّبَنًا خَالِصًا سَآئِغًا لِلشَّارِبِينَ “Onların karınlarındaki fışkı ile kan arasından, içenlere halis ve içimi kolay bir süt içiriyoruz.”



Ayetin bu kısmı, ibreti beyan eder.



Hayvanın yemiş olduğu gıdalar, midede hazmedilir. Bunlardan posa olmayan latif gıda meydana gelir. Sıvı hâle gelmiş bu latif gıdadan kan yapılır. Süt de fışkıdan süzülen kandan yaratılır.İbnu Abbastan şöyle nakledilir:



“Hayvan otunu yiyip, yedikleri midede hazmedilince aşağısında fışkı, ortasında süt, yukarısında ise kan meydana gelir.”



Şayet bu rivayet sahihse, murat şu olabilir: Bu yenilenler, sütün ve kanın maddesini meydana getirir. Çünkü süt ve kan midede meydana gelmez.



Süt ve kan gibi bedendeki diğer sıvıların meydana gelmesinde Allahın sanatını düşünen kişi,



-Bunların yerlerinin hazırlanması,



-Akışlarının sağlanması,



-Bunları meydana getiren sebeplerin ve bunlarda tasarrufta bulunan kuvvetlerin her birinin uygun vakitte çalışmalarını görüp Cenab-ı Hakkın hikmetinin kemâlini ve rahmetinin sonsuzluğunu ikrar etmeye mecbur kalır.



Kan ve fışkı arasından gelen bu süt, sâfidir. Ne kanın rengi kendisine bulaşır ne de fışkının kokusu.



Çıkış yerinin tazyiki sebebiyle beraber olduğu kesif parçacıklar kendisine karışabilecek iken, onlardan süzülerek çıkar.







67- وَمِن ثَمَرَاتِ النَّخِيلِ وَالأَعْنَابِ تَتَّخِذُونَ مِنْهُ سَكَرًا وَرِزْقًا حَسَنًا “Hurma ve üzüm ağaçlarının meyvelerinden de hem içki, hem de güzel bir rızk edinirsiniz.”



Kuru hurma, kuru üzüm, pekmez, sirke gibi güzel bir rızık elde ediyorsunuz.



Ayet, şayet içkinin haram olmasından önce nazil olmuşsa, içkinin kerahetine delâlet eder. Sonra nazil olmuşsa da kınama ve minneti cem etmektedir.



إِنَّ فِي ذَلِكَ لآيَةً لِّقَوْمٍ يَعْقِلُونَ “Şüphesiz ki bunda aklını kullanan kim seler için büyük bir ayet vardır.”



İşte bunda, akıllarını ilâhî ayetleri tefekkür ve teemmülde kullananlar için bir ibret vardır.







68- وَأَوْحَى رَبُّكَ إِلَى النَّحْلِ “Rabbin bal arısına şöyle vahyetti:”



Buradaki vahiy, ilham anlamında, kalbine bırakmak manasındadır.



أَنِ اتَّخِذِي مِنَ الْجِبَالِ بُيُوتًا وَمِنَ الشَّجَرِ وَمِمَّا يَعْرِشُونَ “Dağlardan, ağaçlardan ve insanların kuracakları kovanlardan kendine evler edin.”



“Dağlardan, ağaçlardan…”
denilmesi, arının her dağ ve ağaçta yuvası olmamasındandır. Ayette, arının yuvası insanın binasına benzetilerek “ev” ifadesiyle söylenmiştir. Çünkü arının evi, en mahir mühendislerin âletlerle ve inceden inceye çalışmalarla daha güzelini yapamayacakları bir sanat harikasıdır. Arının yuvasından “ev” ibaresiyle bahsedilmesinde böyle bir inceliğe dikkat çekmek olabilir.







69- ثُمَّ كُلِي مِن كُلِّ الثَّمَرَاتِ “Sonra bütün meyvelerden ye.”



Sonra, acı-tatlı canının çektiği her çiçekten ye.



فَاسْلُكِي سُبُلَ رَبِّكِ ذُلُلاً “Rabbinin kolay kıldığı yollarda git.”



Bal yapman için Rabbinin sana ilhamen gösterdiği yollarda git.



O yollarda gitmek sana zor gelmesin, döneceğin evine şaşırmadan git.



Allahın sana kolaylaştırdığı yollardan git.



Veya, sana emredilenlere tam bir itaatle git.



يَخْرُجُ مِن بُطُونِهَا شَرَابٌ مُّخْتَلِفٌ أَلْوَانُهُ “Onun karnından renkleri muhtelif bir sıvı çıkar.”Sanki burada arıya hitaptan insanlara hitaba bir geçiş var. Çünkü, onlara verilen nimetler anlatılmaktadır. Arının yaratılması ve kendisine göreviyle ilgili ilhamın verilmesi, insanlardan dolayıdır.



“Bir sıvı çıkar”



Bundan murat, baldır. Çünkü bal, aynı zamanda içilen bir şeydir.



Bazılarına göre, arı çiçekleri, kokulu yaprakları yer, bunlar onun karnında bal hâline dönüşür. Sonra kış için biriktirmek niyetiyle bunları çıkarır. Ayetin anlatımı buna uygundur.



Bazıları ise, balın meydana gelmesini şöyle açıklar: Arı, dolaşırken ağzıyla yaprak ve çiçekler üzerinde parça parça bulunan yapışkan, tatlı küçük parçaları toplar, bunları kovana yığar. Bunlardan hayli birikince bal meydana gelir.



Bu görüşte olanlar, ayette “o arının karnından bir sıvı çıkar” dediği hâlde, “arının karnı” ifadesini “arının ağzı” şeklinde tefsir ettiler.



Arının karnından çıkan bu sıvı, arının yaşına ve mevsime göre beyaz, sarı, kırmızı ve siyah gibi farklı renklerdedir.



فِيهِ شِفَاء لِلنَّاسِ “Onda insanlar için bir şifâ vardır.”



Balın şifa olması, mesela balgamlı hastalıklarda doğrudandır. Bazı hastalıklarda ise, başka şeylerle karıştırılarak şifaya vesile olur.



Çünkü, balın kullanılmadığı macun çok çok azdır. Bununla beraber ayette “şifa” kelimesinin elif-lâmsız gelişi, her dert için değil, bazılarına deva olduğunu hissettirmektedir.



“Onda bir şifa vardır.”



Böyle ifade edilmesi, tazim için de olabilir. Yani “Onda büyük bir şifa vardır.”



Katade’den şöyle rivayet edilir: Adamın biri Hz. Peygambere geldi ve “kardeşimin karnı ağrıyor” dedi. Hz. Peygamber “ona bal şerbeti içir” buyurdu. Adam gitti ve sonra tekrar geldi, “içirdim, ama fayda vermedi” dedi. Hz. Peygamber şöyle buyurdu: “Git, ona bal şerbeti içir. Allah doğru söyledi, ama kardeşinin karnı yalancı çıktı.” Adam gitti, denileni yaptı. Allah, kardeşine şifa verdi, sapasağlam hâle geldi.



Denildi ki: “onda bir şifa vardır” ifadesinden murat Kur’andır, veya Allahu Teâlânın arıyla ilgili anlattıklarıdır.



إِنَّ فِي ذَلِكَ لآيَةً لِّقَوْمٍ يَتَفَكَّرُونَ “Şüphesiz ki bunda düşünen kimseleriçin çok büyük bir ayet vardır.”







Çünkü arıya bu ince ilimlerin ve hayret verici fiillerin verilmesini hakkıyla düşünen bir kimse, ona bunları ilham eden ve sevkeden kudretli, hikmetli bir yaratıcı olması lâzım geldiğini kati olarak bilir

7ّ0- وَاللّهُ خَلَقَكُمْ “Allah, sizi yarattı.”



ثُمَّ يَتَوَفَّاكُمْ “Sonra sizi vefat ettirir.”



Allah sizi yarattı ve sonra muhtelif ecellerle sizi vefat ettirir.



وَمِنكُم مَّن يُرَدُّ إِلَى أَرْذَلِ الْعُمُرِ لِكَيْ لاَ يَعْلَمَ بَعْدَ عِلْمٍ شَيْئًا “İçinizden kimi de, biraz ilimden sonra bir şey bilmesin diye, ömrün en düşkün çağına kadar yaşatılır.”



Ayette insan ömrünün en kötü çağı “erzel-i ömür” şeklinde geçer. Bundan murat, yaşlılıktır. Yaşlılık, kuvvet ve aklın noksanlığında çocukluk dönemine benzer. İleri yaşlılık dönemi, insan hayatının en düşkün dönemidir.



Bu dönemde insan bir nevi çocuklaşır, unutkanlık ve anlayamama problemleriyle karşılaşır.



إِنَّ اللّهَ عَلِيمٌ قَدِيرٌ “Şüphesiz ki Allah Alîm’dir – Kadîr’dir.”



Allah Alîm’dir, ömürlerinizin miktarını bilir. Kadîr’dir, sapasağlam genci öldürür, pir-i fâniyi bir süre daha yaşatır.



Ayette, insanların ecellerinin farklı olmasının, ancak bir Kadir-i Hakîmin takdiriyle olduğuna bir tenbih vardır.



Allahu Teâlâ, belli bir ölçü üzere, insanların bünyelerini terkip ve mizaçlarını da tadil etmiştir. Ölüm, şayet insanların tabiatlarının gereği olsaydı, insan ölümlerinde bu derece farklılık olmaması gerekirdi.







7ّ1- وَاللّهُ فَضَّلَ بَعْضَكُمْ عَلَى بَعْضٍ فِي الْرِّزْقِ “Allah, rızık yönünden bir kısmınızı bir kısmınıza üstün kıldı.”Bunun sonucu olarak bazınız zengindir, bazınız da fakir. Bir kısmınıza geniş imkânlar vermiştir. Böyle olanlar hem kendi rızıklarını temin ederler, hem de başkalarına yardımcı olurlar. Bir kısmınız ise, bunun tersi bir durumdadır.



فَمَا الَّذِينَ فُضِّلُواْ بِرَآدِّي رِزْقِهِمْ عَلَى مَا مَلَكَتْ أَيْمَانُهُمْ فَهُمْ فِيهِ سَوَاء “Üstün kılınanlar, ellerinin altındakilere rızıklarını veriyor değillerdir, böylece onda eşittirler.”



Kendilerine geniş imkânlar verilenler, yardımcı oldukları kimselere gerçekte rızık veriyor değillerdir. Dolayısıyla hem efendiler hem de köleler, Allah tarafından rızıklandırılmakta eşittirler.



Ayette şöyle bir mana da olabilir: “Efendiler, ellerindeki rızkı kölelere dağıtıp da o rızıkta eşit hâle gelmezler.” Bu mana, müşriklere bir red ve inkârdır. Çünkü müşrikler, kölelerinin rızıkta kendilerine ortak olmasına razı değillerken, tutarlar Allahın bazı mahlûkatını O’na ulûhiyette şerik yaparlar.



أَفَبِنِعْمَةِ اللّهِ يَجْحَدُونَ “Durum böyle iken, Allah’ın nimetini mi inkâr ediyorlar?



Durum böyleyken Allahın nimetini inkâr edip, Ona şerikler mi koşuyorlar? Böyle bir şerik koşmak, Allahın onlara verdiği nimetlerin bir kısmını o şeriklere nisbet etmeyi gerektirir.



Veya şöyle mana verilebilir: Allah onlara bu kadar delilleri izahlı bir şekilde bildirmişken, bu delilleri inkâr mı ediyorlar?







7ّ2- وَاللّهُ جَعَلَ لَكُم مِّنْ أَنفُسِكُمْ أَزْوَاجًا “Allah, size kendi cinsinizden eşler kıldı.”



Allah size, ülfet etmeniz ve evladınızın da sizin gibi olması için kendi cinsinizden eşler verdi.



Denildi ki: Bundan murat, Âdem ve Havvanın yaratılmasıdır.



وَجَعَلَ لَكُم مِّنْ أَزْوَاجِكُم بَنِينَ وَحَفَدَةً “Ve eşlerinizden oğullar ve torunlar meydana getirdi.”



Ayette geçen “hafede” kelimesi “torunlar” anlamına geldiği gibi, “kızlar” anlamına da gelebilir. Çünkü “hafid” kelimesi, “hizmette sür’atli olan” demektir. Kız çocukları da evlerde mükemmel hizmet ederler.



Denildi ki: Bundan murat, damatlardır.



Denildi ki: “Hafede”den murat, üvey evlattır.



وَرَزَقَكُم مِّنَ الطَّيِّبَاتِ “Sizi tayyip rızıklardan rızıklandırdı.”



Helâl, lezzetli rızıklardan size ikram etti.



Ayette “tayyip rızıklardan” demesi, dünyadaki verilenlerin ahirettekilere nümuneler olmasındandır.



أَفَبِالْبَاطِلِ يُؤْمِنُونَ وَبِنِعْمَتِ اللّهِ هُمْ يَكْفُرُونَ “Durum böyle iken onlar, batıla inanıp da Allah’ın nimetini mi inkâr ediyorlar?”



Batıl bir şey olarak putların kendilerine fayda vereceğine veya bu temiz rızıklardan bir kısmının kendilerine haram kılındığına inanıyorlar da, bir kısım nimetlerini putlara nisbet ederek veya Allahın aslında helâl kıldıklarını haram sayarak Allahın nimetini inkâr mı ediyorlar?



Ayette “batıl” ve “nimet” kelimelerinin cümlede öne alınmaları,



-Ya bunların önemini vurgulamak,



-Veya daha etkili bir anlatımla “özellikle” manasını vermek içindir.



-Veya ayet sonlarındaki ahenk yönüyledir.







7ّ3- وَيَعْبُدُونَ مِن دُونِ اللّهِ مَا لاَ يَمْلِكُ لَهُمْ رِزْقًا مِّنَ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ شَيْئًا “Onlar, Allah’ı bırakıp, göklerden ve yerden kendileri için hiçbir rızka sahip olmayan şeylere tapıyorlar.”Onların Allaha şerik kıldığı batıl mabutlar ne gökten yağmur yağdırabilir, ne de yerden ot bitirebilirler.



وَلاَ يَسْتَطِيعُونَ “Ve güç de yetiremezler.”



Bunlar, gökten ve yerden hiçbir şeye “bu benimdir, mülkiyeti ve tasarrufu bana aittir” diye sahip çıkamazlar.



Veya onlarda hiçbir şeye güç yetirmek söz konusu değildir.



“Ve güç de yetiremezler” ifadesi, kâfirlere de yönelik olabilir. Yani, bu kâfirler hayat sahibi ve göklerde ve yerde bazı şeylerde tasarrufta bulunurlarken yine de hiçbir şeyin gerçek mâliki değillerdir. Nerde kaldı onların taptığı cansız putlar, herhangi bir şeye malik olabilsinler?







7ّّّ4- فَلاَ تَضْرِبُواْ لِلّهِ الأَمْثَالَ “Öyleyse Allah’a emsal koşmayın.”Allaha şerik sayarak hiçbir şeyi O’na misil kılmayın!



Veya misal getirdiğiniz şeye Allahı kıyas etmeyin. Çünkü darb-ı mesel, bir hâlin bir başka hâle benzetilmesidir.



إِنَّ اللّهَ يَعْلَمُ “Çünkü Allah bilir.”



Siz, bir hükümdarın kölesine yapılan kulluğun, aslında hükümdara daha ziyade saygı gösterisi olduğunu zannedip putlara ibadeti önemsiyorsunuz. Ama bu yanlış kıyastır. Allah bu kıyasın fasit olduğunu ve yaptığınız yanlış kıyasta suçunuzun büyük olduğunu bilir.



وَأَنتُمْ لاَ تَعْلَمُونَ “Siz ise bilmezsiniz.”



Ama siz bunu bilmezsiniz. Şayet bilseydiniz, böyle bir şeye cür’et etmezdiniz.



Veya genel anlamda olabilir: “Allah eşyanın künhünü bilir, sizler ise bilmezsiniz.” Böyle olunca, O’nun nassı karşısında kendi görüşünüzü bırakın.



Veya ayete şu mana verilebilir:



“Allah hakkında rastgele misaller vermeyin. Çünkü Allah nasıl misaller verilmesi gerektiğini bilir, siz ise bilmezsiniz.”



Sonra Allahu Teâlâ, kendisine yapılan ibadetle, kendisi dışındakilere yapılan ibadet hakkında şöyle misal getirdi:







7ّ5- ضَرَبَ اللّهُ مَثَلاً عَبْدًا مَّمْلُوكًا لاَّ يَقْدِرُ عَلَى شَيْءٍ وَمَن رَّزَقْنَاهُ مِنَّا رِزْقًا حَسَنًا فَهُوَ يُنفِقُ مِنْهُ سِرًّا وَجَهْرًا “Allah, şunu misal verdi: Hiçbir şeye gücü yetmeyen, bir abd-i memluk ile, kendisine güzel bir rızık verdiğimiz ve o rızıkdan gizli ve açık olarak harcayan hür bir insan var.”



هَلْ يَسْتَوُونَ “Bunlar eşit olurlar mı?”



Allahu Teâlâ, kendisine şerik kılınan batıl mabutları tasarruftan tamamen aciz köleler temsiliyle anlattı. Kendini de çok mal sahibi, o maldan dilediği gibi infak eden hür kimse ile temsil etti.



Bunlar aynı cinsten ve her ikisi de mahlûk iken, köle efendiyle bir olmazsa ve şerik sayılmazsa, nasıl olur da mahlûkatın en acizi olan putlar, hiçbir şeye muhtaç olmayan ve her şeye gücü yeten Allah ile bir olabilir?



Denildi ki: Ayet, ilâhî yardımdan uzak kâfir ile, Allahın tevfikine mazhar olan mü’mini anlatan bir temsildir.



Ayette “abd-i memluk” ifadesindeki “memluk” kaydı, hürden ayırmak içindir. Çünkü hür insan da Allahın kuludur.



“Bir şeye gücü yetmez” ifadesi de “mükatep” ve tasarrufa izin verilen kölelerden ayırmak içindir.



Bu kölenin, kendi malına malik ve onda tasarruf edene mukabil söylenmesi şunu gösterir: Köle, mülkiyet hakkına sahip değildir.



(“Bu ikisi bir değildir” yerine) “Bunlar eşit olurlar mı?” şeklinde gelmesi, iki cinsi ifade ettiği içindir. Çünkü mana şöyledir: “Hür olanlarla köle olanlar hiç eşit olurlar mı?”




الْحَمْدُ لِلّهِ “Bütün hamd Allah’a mahsustur.”



Böyle olunca, her türlü hamd Allahadır. Ondan başkası, değil ibadet edilmeye, medhedilmeye ve şükredilmeye bile layık değillerdir. Çünkü bütün nimetlerin sahibi O’dur.




بَلْ أَكْثَرُهُمْ لاَ يَعْلَمُونَ “Doğrusu onların çoğu bilmezler.”



Ama onların çoğu bunu bilmezler, O’nun nimetlerini başkasına nisbet ederler ve o nimetlerden dolayı O’nun dışında mabutlara taparlar.








7ّ6- وَضَرَبَ اللّهُ مَثَلاً رَّجُلَيْنِ أَحَدُهُمَا أَبْكَمُ لاَ يَقْدِرُ عَلَىَ شَيْءٍ “Allah şu iki adamı da misal verdi: Bunlardan biri dilsizdir, hiçbir şeye gücü yetmez.”



Doğuştan dilsiz, ne anlayabilir, ne de anlatabilir. Aklı noksan olduğundan ne sanattan, ne de tedbirden anlar.




وَهُوَ كَلٌّ عَلَى مَوْلاهُ “Ve efendisine bir yüktür.”Velisine bir yük ve ağırlıktan ibaret.



أَيْنَمَا يُوَجِّههُّ لاَ يَأْتِ بِخَيْرٍ “Onu nereye gönderse bir hayır getiremez.”



هَلْ يَسْتَوِي هُوَ وَمَن يَأْمُرُ بِالْعَدْلِ وَهُوَ عَلَى صِرَاطٍ مُّسْتَقِيمٍ “Şimdi, böyle biriyle, adaletle emreden ve doğru bir yolda bulunan biri hiç eşit olur mu?”Hiç üstte anlatılanla; anlayışlı, mantıklı, kifayetli, aklı başında, insanlara adaleti emrederek onlara faydalı olan, bütün faziletleri kendinde cem eden biri aynı olur mu?



Ayrıca bu ikincisi, tam bir istikamet üzere, hangi maksada yönelse, en uygun bir çalışma ile ona ulaşabiliyor.



Birinci adamın sayılan menfi özelliklerine mukabil, ikinci ile ilgili bu iki özellikle iktifa edildi. Çünkü bu ikisi, diğerinde olan menfi özelliklere bedel mükemmel özellikleri ifade eder.Bu, Allahu Teâlânın kendisi ve putlarla alakalı verdiği ikinci bir temsildir. Temsil, Allah ile putlar arasında hiçbir ortak yön olmadığını anlatmaktadır.



Veya bu, mü’minle kâfiri mukayese yoluyla anlatan bir temsildir.
7ّّّ7-
وَلِلّهِ غَيْبُ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ “Göklerin ve yerin gaybı Allah’a aittir.”



Göklerin ve yerin gaybını bilmek Allaha hastır, başkası bilemez.Gayb, göklerde ve yerde kullara gizli kalan, duyularla algılanmayan, kendisine gözle görülür, elle tutulur bir alâmet olmayan şeydir.



Denildi ki: Bundan murat, kıyamet günüdür. Çünkü onu bilmek, gök ve yer ehline gaybtır.



وَمَا أَمْرُ السَّاعَةِ إِلاَّ كَلَمْحِ الْبَصَرِ أَوْ هُوَ أَقْرَبُ “Kıyametin kopuşu yalnız bir göz açıp yummak gibidir veya daha az bir zamandır.”



Ayet, sür’at ve kolaylık yönüyle kıyametin meydana gelmesini anlatmaktadır.



Çünkü Allahu Teâlâ o zaman bütün mahlûkata birden hayat verir.



Ayetteki “veya” kelimesi



1-Ya tahyir ifade eder.



2-Veya “hatta” manası taşır.



1-Yani, Allah kıyameti isterse göz açıp yumuncaya kadar bir sürede, dilerse de daha az bir zamanda bir anda yapar.



2-Allah kıyameti göz açıp yumuncaya kadar bir sürede, hatta daha az bir zamanda yapar.



Denildi ki: Ayetin manası şöyledir: Kıyametin meydana gelmesi her ne kadar zaman içerisinde meydana gelse de, gerçekte Allah nezdinde sizin “göz açıp yumuncaya kadar, hatta daha az zamanda” dediğiniz türdendir.



إِنَّ اللّهَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ “Şüphesiz Allah her şeye kadirdir.”



Böyle olunca, mahlûkatı peyder pey yaratmaya muktedir olduğu gibi, birden yaratmaya da gücü yeter.Cenab-ı Hak, bunu beyandan sonra kudretine delil olmak üzere şöyle bildirdi.







78- وَاللّهُ أَخْرَجَكُم مِّن بُطُونِ أُمَّهَاتِكُمْ لاَ تَعْلَمُونَ شَيْئًا “Allah, sizi analarınızın karnından, siz hiçbir şey bilmez durumda iken çıkardı.”



وَجَعَلَ لَكُمُ الْسَّمْعَ وَالأَبْصَارَ وَالأَفْئِدَةَ “Ve size işitme duyusu, gözler ve gönüller verdi.”



Size kendisiyle ilim öğreneceğiz göz, kulak ve kalpler verdi. Siz bunlarla eşyanın cüziyatını hisseder ve onları idrak edersiniz. Sonra, bunları tekrar be tekrar hissetmekle kalplerinizle “bunlar aynı gruptan, şunlar farklı gruptan” şeklinde birbirinden ayırırsınız. Böylece sizin için “bedihî ilimler” meydana gelir. Buradan da, onlar üzerinde tefekkür ederek “kesbî ilimleri” elde edersiniz.



لَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ “Ola ki şükredersiniz.”



Allahın size vermiş olduğu kulak, göz, kalp gibi şeyler, her tavırda size verilen nimetleri bunlarla bilip Allaha şükretmeniz içindir.







79- أَلَمْ يَرَوْاْ إِلَى الطَّيْرِ مُسَخَّرَاتٍ فِي جَوِّ السَّمَاء “Havada Allah’ın emrine boyun eğerek uçan kuşları görmediler mi?”Allah, bunlara verdiği kanatlar ve uygun sebeplerle, onları uçmaya müheyya kılar.



مَا يُمْسِكُهُنَّ إِلاَّ اللّهُ “Onları tutan ancak Allahtır.”



Çünkü bunların cesetlerinin ağırlığı aslında düşmelerini gerektirir. Ne bunların üstünde tutunacakları bir şey, ne de altlarında dayanacakları bir destek vardır. Onları ancak Allah tutar.



إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَاتٍ لِّقَوْمٍ يُؤْمِنُونَ “Şüphesiz bunda iman eden kimseleriçin âyetler (ibretler) vardır.”



Kuşların uçmaya uygun bir şekilde yaratılması, atmosferin uçmayı mümkün kılacak bir keyfiyette yapılması, o kuşların ağırlıklarına rağmen havada tutulmalarında, iman eden kimseler için ayetler, ibretler vardır.



Bu ibretlerin “iman eden kimseler için” olması, bunlardan faydalananların onlar olması yönündendir.[1>







8ّ0- وَاللّهُ جَعَلَ لَكُم مِّن بُيُوتِكُمْ سَكَنًا “Allah size evlerinizden bir sükûnet yeri yaptı.”



Allah, mukîm olduğunuz zaman içinde duracağınız, sükûnet bulacağınız taştan, çamurdan yapılmış evler kıldı.



وَجَعَلَ لَكُم مِّن جُلُودِ الأَنْعَامِ بُيُوتًا تَسْتَخِفُّونَهَا يَوْمَ ظَعْنِكُمْ وَيَوْمَ إِقَامَتِكُمْ “Ve davarların derilerinden gerek göç gününüzde, gerek ikamet gününüzde kolayca taşıyacağınız evler kıldı.”



Ayrıca davar derilerinden yapılmış çadırlardan bir kısım evler size nasip etti. Buna, yün, yapağı ve kıllardan yapılan evler de dâhil edilebilir. Çünkü bunlar deri üzerinde bitmektedirler.



Bunları yüklenip taşımak size zor gelmez, kolayca taşıyabilirsiniz.



Siz bunları gerek göç günü, gerekse konaklama gününde zorlanmadan kullanırsınız.



Yün koyundan, yapağı deveden, kıl ise keçiden elde edilir. Ayette bunların en’ama, yani davarlara nispet edilmesi, bu hayvanların davar cinsinden olmasındandır.



وَمِنْ أَصْوَافِهَا وَأَوْبَارِهَا وَأَشْعَارِهَا أَثَاثًا وَمَتَاعًا إِلَى حِينٍ “Ve onların yünlerinden, yapağılarından ve kıllarından bir süreye kadar yararlanacağınız bir kısım ev eşyası ve ticari mal meydana getirdi.”



İşte siz bunların yün, yapağı ve derilerinden hem giyilen, serilen ev eşyası yapar, hem de ticaret malı olarak istifade edersiniz.



Bu istifadeniz, bir zaman sürer. Çünkü bunlar sağlam oldukları için uzun süre kullanılabilirler. Hatta bir kısmını ölümünüze kadar da kullanırsınız.







8ّ1- وَاللّهُ جَعَلَ لَكُم مِّمَّا خَلَقَ ظِلاَلاً “Allah, yarattıklarından sizin için gölgeler yaptı.”



Allah; ağaç, dağ, bina ve benzeri şeylerden sizin için güneşin hararetinden koruyacak gölgeler kıldı.



وَجَعَلَ لَكُم مِّنَ الْجِبَالِ أَكْنَانًا “Ve sizin için dağlarda barınaklar var etti.”



Bunlar, dağlardaki mağaralar ve yontmak suretiyle elde edilen evlerdir.



وَجَعَلَ لَكُمْ سَرَابِيلَ تَقِيكُمُ الْحَرَّ وَسَرَابِيلَ تَقِيكُم بَأْسَكُمْ “Sizi sıcaktan koruyacak elbiseler ve savaşta koruyacak elbiseler kıldı.”



Sizi sıcaktan koruyacak, yün, keten pamuk ve benzerlerinden elbiseler verdi.



Ayette “sıcaktan koruyacak” ifadesi, ya iki zıddan birinin zikriyle yetinmek içindir veya Kur’anın ilk muhatapları nezdinde sıcaktan korunma daha önemli olduğundandır.



“Savaşta koruyacak elbise”den murat, savaşta düşmana karşı koruyan demir yelek, zırh gibi şeylerdir.



كَذَلِكَ يُتِمُّ نِعْمَتَهُ عَلَيْكُمْ لَعَلَّكُمْ تُسْلِمُونَ “İşte, üzerinizde olan nimetini böylece tamamlıyor, ola ki kendisine boyun eğesiniz.”



Bahsi geçen nimetleri tamamlaması gibi, size olan nimetlerini tamamlıyor. Ta ki bu nimetlerle bakıp O’na iman edesiniz ve hükmüne boyun eğesiniz.



Ayette geçen تُسْلِمُونَ “tüslimun” kelimesi “selâmet” kökünden gelir.



Buna göre şu manalara da dikkat çekilmiştir:



-Allah size olan nimetini böyle tamamlıyor, ta ki şükredip de azaptan selâmette kalasınız.



-Veya, bu nimetlere bakıp da şirkten selamet bulasınız.



-Veya, zırh kuşanarak yaralanmaktan korunasınız.







82- فَإِن تَوَلَّوْاْ فَإِنَّمَا عَلَيْكَ الْبَلاَغُ الْمُبِينُ “Buna rağmen yüz çevirirlerse, artık sana düşen apaçık bir tebliğdir.”



Şayet yüz çevirip, Senden bunları kabul etmezlerse, bu sana zarar vermez. Sana düşen ancak tebliğdir, bunu da zâten yaptın.







8ّ3- يَعْرِفُونَ نِعْمَتَ اللّهِ “Allah’ın nimetini tanırlar.”



Müşrikler, burada kendilerine sayılan nimetleri ve başkalarını nimet olarak bilirler, Allahdan geldiğini itiraf ederler.



ثُمَّ يُنكِرُونَهَا “Sonra da onu inkâr ederler.”



Ama ardından,



–Bu nimetleri verenden başkasına ibadet etmekle,



-Ve “bunlar, ilahlarımızın şefaatiyle bize geldi” demek suretiyle,



-Veya “şu sebeple bunlara ulaştık” diyerek,



-Veya bu nimetlerin hakkını vermemek suretiyle onları inkâr ederler.



Denildi ki: “Allahın nimetinden” murat Hz. Peygamberin nübüvvetidir. Onun nübüvvetini mu’cizelerle tanıdılar, sonra ise sırf inat yüzünden inkâr ettiler.



Ayette geçen “sonra” ifadesi, bildikten sonra inkârın daha çirkin olduğunu gösterir.



وَأَكْثَرُهُمُ الْكَافِرُونَ “Ve onların çoğu kafirlerdir.”



Onların çoğu inadından inkâr eden kimselerdir.



“Onların çoğu” denilmesi,



-Bir kısmının aklı kıt olduğu için hakkı bilmemesinden,



-Veya tefekkürde ihmalleri olduğundan,



-Veya mükellefiyet yaşına gelmediğinden, sorumlu olmamalarındandır.



Veya “onların çoğu” ifadesi, “Doğrusu onların çoğu bilmezler.” (Nahl, 75) ayetinde olduğu gibi tümü yerine kullanılmış da olabilir.







84- وَيَوْمَ نَبْعَثُ مِن كُلِّ أُمَّةٍ شَهِيدًا “O gün her ümmetten bir şahid getireceğiz.”



Şahitten murat, o ümmetin peygamberidir, oların iman ve küfrüne şehadet eder.



ثُمَّ لاَ يُؤْذَنُ لِلَّذِينَ كَفَرُواْ “Sonra o inkar edenlere izin verilmez.”



Sonra o inkâr edenlere mazeret beyan etmeleri için izin verilmez. Çünkü özürleri yoktur.



Denildi ki: Onlara dünyaya yeniden dönme hususunda izin verilmez.



Ayette geçen “sonra” ifadesi, mazeret beyan etmelerinden şiddetle men edildiklerini gösterir. Çünkü peygamberler, bunlarla ilgili şehadette bulunmuşlardır.



وَلاَ هُمْ يُسْتَعْتَبُونَ “Ve onlardan özür dilemeleri de istenmez.”



Onlardan tarziye de istenmez.







85- وَإِذَا رَأى الَّذِينَ ظَلَمُواْ الْعَذَابَ فَلاَ يُخَفَّفُ عَنْهُمْ “O zulmedenler azabı gördükleri zaman, artık onlardan azap hafifletilmez.”



وَلاَ هُمْ يُنظَرُونَ “Ve onlara süre de verilmez.”



O zâlimler cehennem azabını gördüklerinde, artık o azap kendilerinden ne hafifletilecek, ne de kendilerine mühlet verilecek.







86- وَإِذَا رَأى الَّذِينَ أَشْرَكُواْ شُرَكَاءهُمْ قَالُواْ رَبَّنَا هَؤُلاء شُرَكَآؤُنَا الَّذِينَ كُنَّا نَدْعُوْ مِن دُونِكَ “Ve Allah’a ortak koşanlar, şeriklerini gördükleri zaman, “Rabbimiz! İşte bunlar, seni bırakıp da kendilerine taptığımız ortaklarımızdır” diyecekler.”



Müşriklerin Allaha şerik kıldıkları şeyler,



-Şerik olduğunu iddia ettikleri putlar,



-Onları küfre sevk etmeleri cihetiyle kendilerine ortak olan şeytanlar olabilir.



“İşte bunlar, seni bırakıp da kendilerine taptığımız ortaklarımızdır”



İşte bunlar, Senin dûnunda kendilerine ibadet veya itaat ettiğimiz ortaklarımız.



Bu ifadeleri, bunda hata ettiklerini itiraf etmektir.



Veya azaplarının yarısını bunlara verebilmek için bir çare arayışıdır.



فَألْقَوْا إِلَيْهِمُ الْقَوْلَ إِنَّكُمْ لَكَاذِبُونَ “Onlar ise, “Siz gerçekten yalancılarsınız” diye söz atacaklar.”



Şerikleri ise, kendilerinin Allaha şerik olmadığını beyan ile onları tekzip ederler.



Veya gerçekte onlar bunlara ibadet etmemişlerdi. (O batıl mabutlar) onların ibadetlerini inkâr edecekler.” (Meryem, 82) ayetinde nazara verildiği gibi, ancak kendi hevâlarına tapmışlardı.



Putların “Siz gerçekten yalancılarsınız” demeleri, Allahın o zaman putları konuşturmasıyladır.



Veya şeytanın “Zaten benim size karşı bir gücüm yoktu. Ancak ben sizi çağırdım, siz de geldiniz.” (İbrahim, 22) dediği gibi, onları zorla küfre sevketmek gibi bir durumlarının olmadığını nazara verecekler.







8ّ7- وَأَلْقَوْاْ إِلَى اللّهِ يَوْمَئِذٍ السَّلَمَ “Ve o gün Allah’a teslim olurlar.”



Dünyada o kadar kibirlendikten sonra, o zâlim kâfirler hesap gününde Allahın hükmüne teslim olacaklar.



وَضَلَّ عَنْهُم مَّا كَانُواْ يَفْتَرُونَ “Ve bütün o uydurdukları şeyler kaybolup gitmiştir.”



Onlar, Allaha bir iftira olarak bu batıl mabutların kendilerine fayda vereceğini, şefaatçi olacaklarını söylüyorlardı. Hesap günü, o batıl mabutları bunları yalanlayacak ve bunlardan berî olduklarını söyleyecekler. Böylece o batıl mabutlar kaybolup gidecekler.







8ّ8- الَّذِينَ كَفَرُواْ وَصَدُّواْ عَن سَبِيلِ اللّهِ زِدْنَاهُمْ عَذَابًا فَوْقَ الْعَذَابِ بِمَا كَانُواْ يُفْسِدُونَ “İnkâr eden ve Allah yolundan çevirenlere, ifsatları sebebiyle azap üstüne azap verdik.”



Allah yolundan alıkoymaları,




-İslâmdan men ederek,



-Ve küfre sevkederek olur.



Küfürleri sebebiyle layık oldukları azaba ilâve olarak, bir de Allah yolundan alıkoymalarından dolayı müfsid olmaları sebebiyle bunlara azap edilecektir.







89- وَيَوْمَ نَبْعَثُ فِي كُلِّ أُمَّةٍ شَهِيدًا عَلَيْهِم مِّنْ أَنفُسِهِمْ “Biz o gün, her ümmet içinde, kendilerinden üzerlerine bir şahit göndeririz.”



Çünkü, her ümmetin peygamberi, onların içinden gönderilmiştir.



وَجِئْنَا بِكَ شَهِيدًا عَلَى هَؤُلاء “Seni de şunların üzerine şahit getireceğiz.”



Ayetin sonuna kadar olan bu kısım yeni bir cümle olabilir. Veya hâl cümlesidir.



وَنَزَّلْنَا عَلَيْكَ الْكِتَابَ تِبْيَانًا لِّكُلِّ شَيْءٍ “Sana bu kitabı her şeyi açıklayıcı olarak indirdik.”



Kitabın her şeyi açıklaması,




-Dinî meselelerde ayrıntılı olarak anlatmasıdır.



-Veya bazı meselelerde mücmel de gitse, bunun ayrıntılarını sünnete ve kıyasa havale etmesidir.



وَهُدًى وَرَحْمَةً “Ve bu bir hidayet ve bir rahmettir.”



Kur’an, herkes için bir rehber ve rahmettir. Ama bu hidayet ve rahmetten nice insanın mahrum kalmaları, ona gereken ihtimamı göstermemelerindendir.



وَبُشْرَى لِلْمُسْلِمِينَ “Ve hakka teslim olanlara bir müjdedir.”







Ve o Kur’an, özellikle Hakka teslim olanlar için bir müjdedir.








[1> Kitabın muhatabı aslında bütün insanlardır. Ama kitabı, okumasını bilenler okur. Onun gibi, kâinat kitabının bu ayetleri aslında bütün insanlara yöneliktir. Ama bu tekvînî ayetlerden istifade edenler, iman eden kimselerdir.

9ّ0- إِنَّ اللّهَ يَأْمُرُ بِالْعَدْلِ وَالإِحْسَانِ وَإِيتَاء ذِي الْقُرْبَى “Şüphesiz ki Allah, adaleti, ihsanı ve yakınlara vermeyi emreder.”Allah, yapılan işlerde aşırılıklardan uzak orta yolu emreder. Mesela,İtikadda ta’til ve teşrîk aşırı uçlardır, tevhid orta yoldur.[1>



Kader meselesinde, kaderi inkâr etmek veya yaptığı fiillerde kendini tamamen kader mahkûmu görmek aşırı uçlardır. “Kesb bizden, yaratmak Allahtan” demek orta yoldur.



Amel noktasında, emredilen ibadetleri yapmamak veya kendini tümüyle ruhbanlığa vermek aşırı uçlardır, emredilenleri yapmak orta yoldur.



Ahlâk noktasında, mesela cimrilik yapmak veya saçıp savurmak aşırı uçlardır, cömertlik orta yoldur.



Allahın ihsanı emretmesi, yapılan taatlerin düzgün olmasını istemesidir.



Bu da ya kemiyet yönüyle olur, farz ibadetlere ilâve olarak nafileleri de yapmak gibi.



Veya keyfiyet yönüyle olur. Hz. Peygamberin şöyle demesi gibi:



“İhsan, Allahı görür gibi Ona ibadet etmendir. Her ne kadar sen Onu görmüyorsan da O seni görüyor.”



Ayette emredilen diğer bir husus, yakınlara muhtaç oldukları şeyleri vermektir. Aslında, üstteki ibarede geçen “ihsan” kelimesi bunu da içine alır. Önemine binaen ayrıca zikredilmiştir. Buna “tamimden sonra tahsis” denilir.



وَيَنْهَى عَنِ الْفَحْشَاء وَالْمُنكَرِ وَالْبَغْيِ “Fahşa, münker ve bağy’den ise yasaklar.”



Fahşa
, şehvet kuvvesine tâbi olmakta aşırıya gidip zina gibi fiiller işlemektir. Çünkü zina, insanın en çirkin ve şeni’ bir hâlidir.



Münker, gadap kuvvesinin galeyanıyla meydana gelecek kötü işlerdir.



Bağy ise, insanlara galip gelmek istemek, onlara zorla hükmetmeye çalışmak durumlarını ifade eder. Bu hâl, vehim kuvvesinin gereği olarak bir şeytanlıktır.



İnsanda görülen bütün şerler, bu üç kuvvenin istikametli kullanılmamasından meydana gelir. Bundan dolayı İbnu Mes’ud şöyle demiştir:



“Bu ayet, Kur’anda hayır ve şerri en ziyade cem eden ayettir. Ve bu, Osman Bin Maz’un’un İslama girmesine sebep oldu. Kur’anda bundan başka ayet olmasaydı “Sana bu kitabı, her şeyi açıklayıcı olarak indirdik” (Nahl, 89) sözü yine de doğru olurdu.”



Belki de “Sana bu kitabı, her şeyi açıklayıcı olarak indirdik” (Nahl, 89) ayetinin peşinde bu ayetin gelmesi, buna bir tenbih gibidir.



يَعِظُكُمْ لَعَلَّكُمْ تَذَكَّرُونَ “Öğüt almanız için size böyle öğüt verir.”



Allah emir ve nehiyde bulunarak, hayır ve şerri birbirinden ayırarak size öğüt veriyor.







91-
وَأَوْفُواْ بِعَهْدِ اللّهِ إِذَا عَاهَدتُّمْ “Ve anlaşma yaptığınızda Allah’ın ahdini yerine getirin.”



(Ey Peygamber) Sana bîat edenler ancak Allah’a bîat etmiş olurlar.” (Fetih, 10) ayetinde dikkat çekildiği üzere, Hz. Peygambere İslâm üzere yaptığınız biate sahip çıkınız, ahde vefa gösteriniz.



Denildi ki: Bundan murat, adaklardır. “Nezirlerinizi yerine getiriniz.”



Denildi ki: Bundan murat, Allaha imandır.



وَلاَ تَنقُضُواْ الأَيْمَانَ بَعْدَ تَوْكِيدِهَا “Ve pekiştirdikten sonra yeminleri bozmayın.”



Bundan murat biat yeminleri olabileceği gibi, genel anlamda bütün yeminler de olabilir.



Allah adı verilerek bu yeminler daha kuvvetli olmuştur.



وَقَدْ جَعَلْتُمُ اللّهَ عَلَيْكُمْ كَفِيلاً “Hâlbuki Allah’ı üzerinize kefil tuttunuz!”



Siz, biatı yapmakla Allahı buna şahit kılmış oldunuz. Kefil olan, kefil olduğu kimsenin hâline dikkat eder, ona müfettiş olur.



إِنَّ اللّهَ يَعْلَمُ مَا تَفْعَلُونَ “Şüphesiz ki Allah yaptıklarınızı bilir.”



Allah, sizin yemin ve ahitlerden neler noksanlaştırdığınızı bilir.







92- وَلاَ تَكُونُواْ كَالَّتِي نَقَضَتْ غَزْلَهَا مِن بَعْدِ قُوَّةٍ أَنكَاثًا تَتَّخِذُونَ أَيْمَانَكُمْ دَخَلاً بَيْنَكُمْ أَن تَكُونَ أُمَّةٌ “Bir ümmet, diğer bir ümmetten daha çok olduğu için, yeminlerinizi aranızda aldatma vasıtası yaparak, ipliğini sağlamca eğirdikten sonra onu söküp bozmaya çalışan kadın gibi olmayın.”



Yani, yeminlerinizi aranızda bir fesat aracı yaparak, eğirdiğini çözen o kadın gibi olmayın.



Ayetten murat, yeminini bozan kimseyi, böyle yapan kimseye benzetmektir.



Denildi ki: Kureyş kabilesinde aklı kıt bir kadın vardı, ayette tasvir edildiği şekilde kendi eğirdiğini söküyordu.



“Bir ümmet, diğer bir ümmetten daha çok olduğu için…” kaydı şunu anlatır: Sayınız çok diye sayısı az olan bir topluluğa haksızlık yapmayın.



Veya bir topluluğun imkânları ve kuvveti daha fazla diye, bunu yeminlerinizi bozmaya vesile yapmayın.



Çünkü onlar, müttefiklerinin düşmanlarında bir kuvvet görünce, müttefikleriyle olan ahitlerini bozup düşmanlarıyla ittifak yapıyorlardı.



هِيَ أَرْبَى مِنْ أُمَّةٍ إِنَّمَا يَبْلُوكُمُ اللّهُ بِهِ “Allah sizi bununla imtihan eder.”



Allah, onların daha kuvvetli olmasıyla sizi deniyor, “bakalım Allahın ahdi ve Rasûlünün biatı ipine mi yapışacaksınız, yoksa Kureyşin çokluğuna ve kuvvetine, mü’minlerin azlığına ve zayıflığına mı aldanacaksınız?” diye bakmak istiyor.



Denildi ki: Zamir, vefa emrine racidir. Yani, “Allah sizi vefa ile deniyor…”



وَلَيُبَيِّنَنَّ لَكُمْ يَوْمَ الْقِيَامَةِ مَا كُنتُمْ فِيهِ تَخْتَلِفُونَ “Ve şüphesiz hakkında ihtilaf ettiğiniz şeyleri kıyamet günü mutlaka size açıklayacaktır.”



Allah kıyamet günü amellerinizin karşılığını sevap ve ceza olarak verdiğinde, hakkında ihtilafa düştüğünüz şeyleri bir bir size açıklayacaktır.







9ّ3- وَلَوْ شَاء اللّهُ لَجَعَلَكُمْ أُمَّةً وَاحِدَةً “Allah dileseydi elbette hepinizi tekbir ümmet yapardı.”Allah dileseydi hepinizi İslâm üzere ittifak eden bir topluluk yapardı.



وَلكِن يُضِلُّ مَن يَشَاء وَيَهْدِي مَن يَشَاء “Fakat Allah dilediğini saptırır ve dilediğine de hidayet verir.”



Lakin O, yardımı keserek dilediğini saptırır. Dilediğini de muvaffak kılmak suretiyle hidayete iletir.



وَلَتُسْأَلُنَّ عَمَّا كُنتُمْ تَعْمَلُونَ “Şüphesiz ki, bütün yaptıklarınızdan tek tek sorulacaksınız.”



Buradaki sual, onlara tekdir sualidir.[2> Sorulmalarından murat ise, yaptıklarının cezasını çekmeleridir.







94- وَلاَ تَتَّخِذُواْ أَيْمَانَكُمْ دَخَلاً بَيْنَكُمْ “Yeminlerinizi aranızda aldatma vesilesi etmeyin.”



فَتَزِلَّ قَدَمٌ بَعْدَ ثُبُوتِهَا وَتَذُوقُواْ الْسُّوءَ بِمَا صَدَدتُّمْ عَن سَبِيلِ اللّهِ “Yoksa sağlam basmışken ayak kayar da Allah yolundan saptığınız için, (dünyada) kötü azabı tadarsınız.”



Aslında iki önceki ayette, zımnî olarak böyle bir yasaklama vardı. Burada açıktan yasaklanması, yasaklanan fiilin çirkinliğini daha te’kidli ve etkin bir şekilde göstermek içindir.



Şayet yeminlerinizi bir fesat aracı yaparsanız, sağlam basmış olan ayağınız sürçer, kayar.



Ayette ayak (kadem) ifadesi tekil ve elif-lâmsız geldi. Bunda, “bir tek ayak bile kaysa büyük bir olay iken, ya çok ayaklar kaysa nasıl olur?” mesajı vardır.



“Allah yolundan saptığınız için” ifadesi, şuna dikkat çeker: Yoksa vefa’dan ayrılmanız veya başkalarını vefadan ayırmanız sebebiyle dünyada azabı tadarsınız.



Çünkü biati bozan ve geri dönen, bunu başkası için de bir âdet haline getirir.



وَلَكُمْ عَذَابٌ عَظِيمٌ (Ahirette de) size büyük bir azap vardır.”







95- وَلاَ تَشْتَرُواْ بِعَهْدِ اللّهِ ثَمَنًا قَلِيلاً “Allah’ın ahdini az bir bedel karşılığında değişmeyin.”



Allahın ahdini ve rasûlünün biatını az bir menfaate değiştirmeyin.



Kureyş, zayıf ve fakir Müslümanlara vaatlerde bulunuyor ve bu vaatlerini yerine getirmek için onların dinden dönmelerini şart koşuyorlardı.



إِنَّمَا عِندَ اللّهِ هُوَ خَيْرٌ لَّكُمْ إِن كُنتُمْ تَعْلَمُونَ “Eğer bilirseniz, Allah katındaki sizin için daha hayırlıdır.”Allah katında olan,



-Dünyada zafer ve ganimet,



-Ahirette ise sevap verilmesidir. Bu ise, onların size vaat ettiklerinden çok daha hayırlıdır.



“Eğer bilirseniz” yani, “şayet ilim ve temyiz ehli iseniz, bu böyledir.”







9ّ6- مَا عِندَكُمْ يَنفَدُ وَمَا عِندَ اللّهِ بَاقٍ “Sizin yanınızdaki tükenir, Allah katındaki ise bakidir.”



Sizin yanınızda olan dünya malı biter, tükenir. Allahın rahmet hazineleri ise bitmez, tükenmez.



Ayetin bu kısmı, önceki hükmün illetini gösterir ve cenet ehline verilecek nimetlerin sonsuz olduğuna da bir delildir.



وَلَنَجْزِيَنَّ الَّذِينَ صَبَرُواْ أَجْرَهُم بِأَحْسَنِ مَا كَانُواْ يَعْمَلُونَ “Muhakkak ki biz,Allah yolunda sabredenleri, yaptıkları amelin daha güzeliyle mükafatlandıracağız.”



Fakirliğe, kâfirlerin eziyetlerine sabretmelerine karşılık, Allah o sabredenlere mükâfatlarını verecektir.



Veya bundan murat mükellefiyetlerin zorluğuna sabretmek de olabilir.



“…Yaptıkları amelin daha güzeliyle mükâfatlandıracağız.”



Buna iki şekilde mana verilebilir:



-Vacip ve mendup gibi yapılması sevap kazandıran amelleri sebebiyle mükafatlandırır.



-Veya, yaptıkları amellerinden çok daha güzel bir karşılıkla mükafatlandırır.








[1>Ta’til, Allahın varlığını veya sıfatlarını inkâr etmek, teşrîk Onu kabulle beraber ilah olarak başkasını veya başkalarını kabul etmektir. Tevhid ise, Allahı tek ilah olarak bilmektir.



[2> Sormak, genelde öğrenmek için yapılır. Ama Allah onların neler yaptıklarını zaten bilmektedir. Dolayısıyla, onlara sorması, onları kınamak, zillete maruz kılmak için olacaktır

97- مَنْ عَمِلَ صَالِحًا مِّن ذَكَرٍ أَوْ أُنثَى وَهُوَ مُؤْمِنٌ فَلَنُحْيِيَنَّهُ حَيَاةً طَيِّبَةً “Erkek olsun kadın olsun, mü’min olarak her kim salih bir amel işlerse, muhakkak onu hoş bir hayat ile yaşatacağız.”Cenab-ı Hakkın, insan nevinin iki kısmını da sayması, tahsis anlaşılmasın diyedir.



“Mü’min olarak” Çünkü, kafirlerin amellerinin sevaba liyakat hususunda bir önemi yoktur. Onların salih amelleri, ancak azabın hafifletilmesinde işe yarar.



“Onu hoş bir hayat ile yaşatacağız.”



İşte biz ona, dünyada hoş bir hayat veririz. Çünkü imkânları genişse, zaten hoş bir hayatı olur. Ama, geçim sıkıntısı çeken biri ise,



-Kanaatle,



-Kısmetine rıza ile,



-Ahirette büyük bir mükafat umarak yaşadığından, hoş bir hayat yaşamış olur.



Ama kâfir böyle değildir. Dünyada geçim sıkıntısı çekiyorsa, zaten sıkıntılı bir hayatı vardır. Ama, imkânları geniş biri ise,



-Açgözlülük,



-Ve elindekini kaçırma korkusuyla yaşadığından, hoş bir hayat yaşayamaz.



Denildi ki: Ayette bildirilen hoş hayat, ahirettedir.



وَلَنَجْزِيَنَّهُمْ أَجْرَهُم بِأَحْسَنِ مَا كَانُواْ يَعْمَلُونَ “Ve elbette yapmakta oldukları amellerin en güzeliyle mükafatlarını vereceğiz.”







98-
فَإِذَا قَرَأْتَ الْقُرْآنَ فَاسْتَعِذْ بِاللّهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ “Şimdi Kur’ân okuduğun zaman, kovulmuş şeytandan Allah’a sığın.”Bir başka ayette “Allah, size herhangi bir güçlük çıkarmak istemez. Fakat O, sizi tertemiz yapmak ve üzerinizdeki nimetini tamamlamak ister ki şükredesiniz.” (Maide, 6) denilip bununla “namaz kılmayı murat ettiğinizde” manası kastedilmesi gibi, burada da mana “Kur’an okumayı murat ettiğinde” demektir.



“Allah’a sığın.”Allahtan, seni onun vesveselerinden korumasını iste, ta ki okurken sana vesvese veremesin.



Ekser âlimler, burada emrin vücup değil, mubahlık ifade ettiğini söylerler.



İbnu Mesuddan şöyle rivayet edilir: Rasûlullahın huzurunda Kur’an okurken “kovulmuş şeytandan Semi’-Âlime sığınırım” diye okumaya başladım. Bana dedi ki: “Euzü billahi mineş şeytanir racim” (Kovulmuş şeytandan Allaha sığınırım) diye oku! Cebrail (as) bana kalemden, levh-i mahfuzdan böyle okudu.”







99- إِنَّهُ لَيْسَ لَهُ سُلْطَانٌ عَلَى الَّذِينَ آمَنُواْ وَعَلَى رَبِّهِمْ يَتَوَكَّلُونَ “Şüphesiz ki iman eden ve Rablerine tevekkül edenler üzerinde onun hiçbir hâkimiyeti yoktur.”



Çünkü onlar şeytanın emirlerine (direktiflerine) uymazlar, vesveselerini kabul etmezler. Ancak nadiren ve bir gaflet anında şeytana aldanırlar. Bundan dolayı da Allaha sığınmak ile emrolundular.



Ayette “Onun, ehl-i iman üzerinde bir hâkimiyeti yoktur” manasının, ondan Allaha sığınmanın emredilmesinden hemen sonra nazara verilmesi, muhatapların istiaze emrinden dolayı “kendisinden sığınılması emredildiğine göre, acaba şeytanın insanlar üzerinde bir hâkimiyeti mi var?” vehmine kapılmamaları içindir.







100- إِنَّمَا سُلْطَانُهُ عَلَى الَّذِينَ يَتَوَلَّوْنَهُ وَالَّذِينَ هُم بِهِ مُشْرِكُونَ “Onun hâkimiyeti, ancak onu dost edinenlere ve onu Allah’a ortak koşanlaradır.”



Onun hâkimiyeti, ancak ve ancak,



- Onu seven ve itaat edenlere,



- Ve Onu Allaha ortak koşanlara



- Veya o şeytan sebebiyle şirk içinde olanlaradır.







1ّ01- وَإِذَا بَدَّلْنَا آيَةً مَّكَانَ آيَةٍ وَاللّهُ أَعْلَمُ بِمَا يُنَزِّلُ قَالُواْ إِنَّمَا أَنتَ مُفْتَرٍ “Biz bir âyeti değiştirip yerine başka bir âyet getirdiğimiz zaman, –ki Allah neyi indireceğini en iyi bilendir- “Sen, ancak bir müfterisin” dediler.”



Şayet biz nesh yoluyla lafzan veya hükmen bir ayeti bir başka ayetle değiştirir, nesheden ayeti neshedilen ayet yerine koyarsak, buna itiraz ederler.[1>



Böyle bir nesh olduğunda, kâfirler şöyle dediler:



“Sen Allah adına böyle şeyler uyduruyorsun! Bir şeyi emrediyor, ardından fikir değiştirip onu yasaklıyorsun.”



Hâlbuki Allah neyi indirmenin maslahatlı olduğunu en iyi bilendir. Çünkü bir vakit maslahat olan bir şey, başka zamanda zararlı hâle gelebilir, Allah da onu hükümden kaldırır. Eskide maslahat olmayan bir şey şimdi maslahat olabilir, Allah eskisinin yerine yeni hükmü getirir.



“Allah neyi indireceğini en iyi bilendir” ifadesi, kâfirleri bu sözlerinden dolayı şiddetle kınamaktır, senetlerinin (gerekçelerinin) bozuk olduğuna bir tenbihtir.



بَلْ أَكْثَرُهُمْ لاَ يَعْلَمُونَ “Doğrusu onların çoğu bilmezler.”



Onların çoğu hükümlerin hikmetlerini bilmezler, hatayı savabdan, eğriyi doğrudan ayıramazlar.







102- قُلْ نَزَّلَهُ رُوحُ الْقُدُسِ مِن رَّبِّكَ بِالْحَقِّ لِيُثَبِّتَ الَّذِينَ آمَنُواْ وَهُدًى وَبُشْرَى لِلْمُسْلِمِينَ “De ki: Ruhu’l - Kudüs onu iman edenlere sebat vermek,hakka teslim olanlara bir hidayet ve bir müjde olmak için Rabbinden hak olarak indirdi.”



Ruhu’l-Kudüs (Kutsal ruh) Hz. Cebraildir.



Ayet metnindeki “tenzil” ifadesinde, Kur’anın inişinin tedrici olduğuna, ayetlerin maslahatlara göre peyder pey indirildiğine, bu da bazı ayetlerin zamanla değişmesini iktiza ettiğine işaret vardır.



Kur’anın tedricen indirilmesi, Allahın ehl-i imanı, Kur’anın O’nun kelâmı olduğu hususunda imanlarında sabit kılması içindir. Çünkü onlar yeni hükmü işitip onda olan hikmet ve maslahata riayet edilişini görünce, inançları kökleşir, kalpleri mutmain olur.Ayette, ehl-i iman için Kur’anın bu özellikleri taşıdığının bildirilmesi, ehl-i küfür için de bunların zıdları olduğuna bir tarizdir.







103- وَلَقَدْ نَعْلَمُ أَنَّهُمْ يَقُولُونَ إِنَّمَا يُعَلِّمُهُ بَشَرٌ “Muhakkak biliyoruz ki onlar: “Ona bir insan öğretiyor” diyorlar.”



Bununla, Amir Bin Hadramî’nin Cebra isimli Rum kölesini kastediyorlardı.



Denlidi ki: Bundan murat Cebra ve Yesara isimli iki Rumdur. Bunlar Mekkede kılıç yapıyorlardı. Tevratı ve İncili okuyan kimselerdi. Hz. Peygamber bunlara uğrar, okuduklarını dinlerdi.



Denildi ki: Bundan murat, Selman-i Farisi’dir.



لِّسَانُ الَّذِي يُلْحِدُونَ إِلَيْهِ أَعْجَمِيٌّ “İsnat ettikleri kimsenin dili yabancıdır.”



Onların haktan saparak nisbet ettikleri kimsenin dili yabancıdır, Arabça değildir.



وَهَذَا لِسَانٌ عَرَبِيٌّ مُّبِينٌ “Bu (Kur’ân) ise, apaçık bir Arabçadır.”



Bu Kur’an ise, beyan ve fesahat özelliğine sahip apaçık Arabça dili üzeredir.



Yani, Hz. Peygamberin dinlemiş olduğu şey, yabancı bir kelâmdır, onu ne kendisi anlar ne de siz. Kur’an ise Arabçadır, en küçük bir dikkatle bile onu anlarsınız. Böyle olunca, bu Kur’anı nasıl olur da Arab olmayan birinden kapmış olabilir? Farz-ı muhal Hz. Peygamberin o kimseyi dinleyerek manayı öğrendiği, lafzı ise ondan almayıp kendisi ifade ettiği düşünülse bile, yine iddiaları geçerli olamaz. Çünkü Kur’an mana cihetiyle mu’cize olduğu gibi, lafız yönüyle de mu’cizedir. Ayrıca Kur’anda olan pek çok ilimlerin, bu ilimlerde üstün bir muallimle uzun süre beraber olmadan öğrenilmesi mümkün değildir. Dolayısıyla Hz. Peygamber nasıl olur da ara sıra uğramış olduğu çarşıdaki bir köleden bu ilimleri öğrenmiş olabilir? Kaldı ki, o kölenin dili yabancıdır, Arabça değildir.



Onların bu gibi cılız sözlerle Kur’anı tenkid etmeye çalışmaları, son derece acze düştüklerine bir delildir.







1ّّ04- إِنَّ الَّذِينَ لاَ يُؤْمِنُونَ بِآيَاتِ اللّهِ لاَ يَهْدِيهِمُ اللّهُ “Allah’ın âyetlerine iman etmeyenleri, muhakkak ki Allah hidayete erdirmez.”



Allahın ayetlerinin O’nun katından olduğuna inanmayanlar var ya, Allah onları hakka veya kurtuluş yoluna sevketmez.



Denildi ki: Cennete sevketmez.



وَلَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ “Ve onlara elem verici bir azap vardır.”



Ahirette onlar için elim bir azap vardır.



Allahu Teâlâ, onların Kur’an hakkındaki şüphelerini ortaya koyup tenkitlerini reddettikten sonra, onu inkârlarından dolayı kendilerini tehdit etti. Sonra da işi kendi başlarına çevirip şöyle buyurdu:







1ّ05- إِنَّمَا يَفْتَرِي الْكَذِبَ الَّذِينَ لاَ يُؤْمِنُونَ بِآيَاتِ اللّهِ “Ancak Allah’ın âyetlerine inanmayanlar (Kur’an hakkında) yalan iftira eder.”



Yani, müfteri olan Hz. Peygamber değil, ancak Allahın ayetlerine inanmayan bu kimselerdir. Çünkü, aslında onları inkârdan caydırması gereken bir azaptan korkmamaktadırlar.



وَأُوْلئِكَ هُمُ الْكَاذِبُونَ “Ve işte onlar yalancıların ta kendileridir.”



Gerçekte yalancı olan da onlardır.



Veya yalanın kemâli (zirvesi) onlardadır. Çünkü Allahın ayetlerini yalanlamak ve böyle hurafe şeylerle ona saldırmak, yalanın en büyüğüdür.



Veya, yalan söylemek onların âdeti olmuştur. Ne bir din, ne de bir mürüvvet, onları yalandan alıkoyar.Veya onlar “Sen ancak bir müfterisin.” “Ona bir insan öğretiyor” demelerinde yalancıdırlar.







1ّ06- مَن كَفَرَ بِاللّهِ مِن بَعْدِ إيمَانِهِ إِلاَّ مَنْ أُكْرِهَ وَقَلْبُهُ مُطْمَئِنٌّ بِالإِيمَانِ وَلَكِن مَّن شَرَحَ بِالْكُفْرِ صَدْرًا فَعَلَيْهِمْ غَضَبٌ مِّنَ اللّهِ “Kalbi iman ile mutmain olduğu halde küfre zorlananlar dışında, her kim imanından sonra küfre kalbini açarsa, işte onlara Allah’tan bir gadab vardır.”



Ayette, imanın kalp ile tasdik olduğuna bir delil vardır.



Ayette bildirilen ceza, küfre gönül hoşluğuyla itikad eden kimseler içindir.



وَلَهُمْ عَذَابٌ عَظِيمٌ “Ve onlar için çok büyük bir azab vardır.”



Onun cürmünden daha büyük bir günah olmadığından, ona verilen azap çok büyük bir azap olacaktır.



Rivayete göre Kureyş kavmi Ammarı ve onun anne- babası olan Sümeyye ve Yasiri dinden dönmeye zorladılar. Hz. Sümeyyeyi iki deve arasına bağlayıp “Sen erkekler yüzünden Müslüman oldun!” diyerek bir mızrakla öldürdüler, sonra Yasiri de öldürdüler. Bu ikisi, İslamın ilk şehitleridir.



Ammar ise, zorlama karşısında diliyle onların talep ettiği şeyleri söyledi. Hz. Peygambere “ya Rasûlallah, Ammar küfre girdi” diye durumu anlatıldı. Hz. Peygamber, “asla!” dedi, Ammar baştan ayağa imanla doludur. İman, onun dem ve damarlarına işlemiştir.”



Sonra Ammar ağlayarak Hz. Peygamberin yanına geldi. Hz. Peygamber O’nun gözlerini silmeye başladı ve şöyle dedi: “Onlar tekrar aynı şeyi yaparlarsa, sen de yine onlara böyle söyle.”



Ayet, ikrah (zorlama) hâlinde küfrü söylemenin caiz olduğuna bir delildir. Ama efdal olan, Ammarın anne-babasının yaptığı gibi, dinin izzetini göstermek için küfür kelimesini söylemekten kaçınmaktır. Nitekim şöyle rivayet edilir:



Müseylime-i Kezzap, iki müslümanı yakaladı, birisine sordu:



-Muhammed hakkında ne dersin?



-O, Allahın Peygamberidir.



-Peki benim hakkımda ne dersin?



-Sen de öylesin.



Müseylime, bunu serbest bıraktı.



Sonra diğerine sordu:



-Muhammed hakkında ne dersin?



-O, Allahın Peygammeridir.



-Peki, benim hakkımda ne dersin?



-Ben sağırım, duymuyorum.



Müseylime, soruyu üç defa tekrarladı, o Müslüman da aynı cevabı tekrarladı. Müseylime, onu öldürttü.



Olay Hz. Peygambere ulaştığında şöyle buyurdu:



“Birincisi Allahın verdiği ruhsatı tercih etti. İkincisi ise, hakkı ilan etti, ona mübarek olsun!”







107- ذَلِكَ بِأَنَّهُمُ اسْتَحَبُّواْ الْحَيَاةَ الْدُّنْيَا عَلَى الآخِرَةِ “İşte bu, şundan dolayıdır ki, onlar dünya hayatını ahirete tercih etmişlerdir.”



“İşte bu”
ifadesi,



-İmandan sonra küfre,



-Veya irtidat hakkındaki tehdide işaret olabilir.



وَأَنَّ اللّهَ لاَ يَهْدِي الْقَوْمَ الْكَافِرِينَ “Allah ise kâfirler topluluğunu hidayete erdirmez.”



Allah, ilminde kâfir olan kimseleri imanda sebat gerektiren şeylere sevketmez ve sürçmekten onları kurtarmaz.







1ّ08- أُولَئِكَ الَّذِينَ طَبَعَ اللّهُ عَلَى قُلُوبِهِمْ وَسَمْعِهِمْ وَأَبْصَارِهِمْ “İşte onlar,o kimselerdir ki; Allah kalplerini, kulaklarını ve gözlerini mühürlemiştir.”



Bundan dolayı onların kalbi hakkı idrakten ve onu düşünmekten kaçınır.



وَأُولَئِكَ هُمُ الْغَافِلُونَ “Ve bunlar, gafillerin ta kendileridir.”



Gafletin kemâli (zirvesi) onlardadır. Çünkü bu durum, onları işin sonunu düşünmekten gafil kılmıştır.







109- لاَ جَرَمَ أَنَّهُمْ فِي الآخِرَةِ هُمُ الْخَاسِرونَ “Hiç şüphesiz onlar, ahrette de hüsrana uğrayanların ta kendileridir.”



Çünkü, ömürlerini zâyi ettiler, o ömürleri kendilerini ebedi azaba maruz bırakacak şeylerde sarfettiler.







110- ثُمَّ إِنَّ رَبَّكَ لِلَّذِينَ هَاجَرُواْ مِن بَعْدِ مَا فُتِنُواْ ثُمَّ جَاهَدُواْ وَصَبَرُواْ “Sonra şüphesiz Rabbin, eziyet edildikten sonra hicret eden, sonra cihad eden ve sabreden kimseler için (yardımcıdır.)



Ayet, Ammar gibi işkenceye maruz kalanlara, ilâhî yardımın geleceğini bildirir.



Ayetteki sonra ifadesi, böyle olanlarla, önceki ayette anlatılanların hallerinin birbirinden çok uzak olduğunu göstermek içindir.



إِنَّ رَبَّكَ مِن بَعْدِهَا لَغَفُورٌ رَّحِيمٌ “Bunlardan sonra Rabbin, elbette Ğafur



– Rahîm’dir
(çok bağışlayıcıdır, çok merhametlidir.)



Hadrami, kölesine baskı uygulamış ve köle İslâm dininden çıkmıştı. Sonra tekrar İslâma girdi ve hicret etti.



İşte bu durumda olanlar; hicret, cihad ve sabrın sonucu olarak Allahın affına ve merhametine nail olacaklardır. Allah onların önceden yaptıklarını bağışlar, İslâma girdikten sonra yaptıklarına da mükâfat verir.







111- يَوْمَ تَأْتِي كُلُّ نَفْسٍ تُجَادِلُ عَن نَّفْسِهَا “O gün, herkes nefsini kurtarmak için mücadele eder.”



Öyle bir gün gelecek ki, o günde her nefis “nefsî nefsî” diyecek, kendini kurtarmaya çalışacak, başkasını hiç düşünmeyecek.



وَتُوَفَّى كُلُّ نَفْسٍ مَّا عَمِلَتْ “Ve herkese yaptığı işin karşılığı tamamıyla ödenir.”



Ve her nefse ne yapmışsa karşılığı verilecek.



وَهُمْ لاَ يُظْلَمُونَ “Ve onlara zulmedilmez.”







Onlara ücretleri az verilerek zulüm yapılmayacak, herkes yaptıklarının karşılığını alacak.








[1> Nesh, şer’i bir hükmün, daha sonra başka bir şer’i hükümle yürürlükten kaldırılmasıdır. Yeni hükmü bildiren ayete nâsih, hükmü kaldırılan ayete ise “mensuh” denir. Mesela, Kur’an-ı Kerim, önceki semavi kitabları neshetmiş yani onların hükümlerini iptal etmiştir.




112- وَضَرَبَ اللّهُ مَثَلاً قَرْيَةً كَانَتْ آمِنَةً مُّطْمَئِنَّةً “Allah bir beldeyi misal olarak verdi: Burası güvenli, huzurlu idi.”



Ayet, Allahın nimet verdiği, ama bu nimetin kendilerini şımarttığı, sonunda Allahın cezasına maruz kalan her topluluk için bir meseldir.



Denildi ki: Beldeden murat, Mekke’dir.



Korkusuz bir şekilde yaşıyorlardı.



يَأْتِيهَا رِزْقُهَا رَغَدًا مِّن كُلِّ مَكَانٍ “Rızkı her yerden bol bol geliyordu.”



فَكَفَرَتْ بِأَنْعُمِ اللّهِ “Ama Allah’ın nimetlerine karşı nankörlük etti.”



فَأَذَاقَهَا اللّهُ لِبَاسَ الْجُوعِ وَالْخَوْفِ بِمَا كَانُواْ يَصْنَعُونَ “Allah da ona, yaptıkları şeyler yüzünden açlık ve korku elbisesini tattırdı.”



Ayette, zararın etkisini hissetmeleri “tattırdı”, açlık ve korkunun her taraftan kendilerini kuşatması ise “elbise” kelimeleriyle istiare yoluyla anlatılmıştır. Yani, bu açlık ve korku, kendisini tam hissettirmiş, elbisenin her taraftan bedeni sarması gibi onları sarmıştır.







113- وَلَقَدْ جَاءهُمْ رَسُولٌ مِّنْهُمْ “Andolsun ki, onlara içlerinden bir peygamber gelmişti.”



فَكَذَّبُوهُ “Ama Onu yalanladılar.”“Peygamber”den murat, Hz. Muhammeddir. (asm) Muhatapları da Mekke halkıdır. Cenab-ı Hak, nankörlükte onların benzerini nazara verdikten sonra, Mekke müşriklerinin durumunu anlatmaya döndü.



فَأَخَذَهُمُ الْعَذَابُ وَهُمْ ظَالِمُونَ “Bunun üzerine zalim oldukları halde azap onları yakalayıverdi.”



Azaptan murat,




-Onlara gelen şiddetli kıtlık,



-Veya Bedir savaşındaki mağlubiyetleridir.







1ّ14- فَكُلُواْ مِمَّا رَزَقَكُمُ اللّهُ حَلالاً طَيِّبًا “Artık Allah’ın size rızık olarak verdiği şeylerden helal ve temiz olarak yiyin.”



Cenab-ı Hak, önce onları küfür ve inkârlarına karşı sakındırmış, üstte bildirilen temsille nankörlüklerine karşı başlarına gelecek azapla tehdit etmişti. Burada da Allahın helâl kıldıklarını yemek ve kendilerine nimet olarak verilenlere şükretmekle emretti. Bu şekilde onlara cahiliye tarzı tavırlardan ve bozuk gidişattan kurtaracak yolu gösterdi.



وَاشْكُرُواْ نِعْمَتَ اللّهِ إِن كُنتُمْ إِيَّاهُ تَعْبُدُونَ “Ve eğer sadece O’na ibadet edecekseniz, Allah’ın nimetine şükredin.”



Eğer O’na itaat ediyorsanız, Allahın nimetlerine şükredin.



Veya “biz putlara tapmakla aslında Allaha ibadet ediyoruz” iddianız doğruysa, onları bırakın da doğrudan Allaha şükredin.”



1ّ15- إِنَّمَا حَرَّمَ عَلَيْكُمُ الْمَيْتَةَ وَالْدَّمَ وَلَحْمَ الْخَنزِيرِ وَمَآ أُهِلَّ لِغَيْرِ اللّهِ بِهِ “O size ancak ölü hayvanı, kanı, domuz etini ve Allah’tan başkası adına kesilenleri haram kıldı.”



فَمَنِ اضْطُرَّ غَيْرَ بَاغٍ وَلاَ عَادٍ فَإِنَّ اللّهَ غَفُورٌ رَّحِيمٌ “Her kim de başkasının hakkına saldırmadan ve aşırı gitmeden bunlardan yemeye mecbur kalırsa, şüphesiz Allah, Ğafur – Rahîm’dir (çok bağışlayıcıdır, çok merhametlidir.)



Allahu Teâlâ, onlara helâl olanları yemelerini emrettikten sonra, haram olanları kendilerine bildirdi. Bunda, bu sayılanlar dışındakilerin helâl olduğu mesajı vardır.



Sonra da kendi keyiflerine göre “şu haramdır, bu helâldir” demelerini yasaklayarak şöyle buyurdu:







116- وَلاَ تَقُولُواْ لِمَا تَصِفُ أَلْسِنَتُكُمُ الْكَذِبَ هَذَا حَلاَلٌ وَهَذَا حَرَامٌ لِّتَفْتَرُواْ عَلَى اللّهِ الْكَذِبَ “Allah adına yalan uydurmak için, dillerinizin yalan vasfetmesi ile “Şu helaldir, şu haramdır” demeyin.”Başka bir ayette şöyle demeleri nazara verilir:



“Dediler ki: Bu hayvanların karınlarındakiler sadece erkeklerimize ait olup eşlerimize haramdır.” (En’am, 139)



Kelamın siyakı ve cümlenin başında “ancak şunların yenilmesi haram kılındı” denilmesi gereği olarak, haram kılınanların bu dört ile sınırlı olması gerekir. Ancak “yırtıcı hayvanlar, evcil eşek” gibi haramlığına delil olanlar da yenilmez.



Yani, delilsiz bir şekilde dillerinizin söylemiş olduğu sözü esas alıp bir şeyin yenilmesinin helâlliğine veya haramlığına hükmetmeyin.



إِنَّ الَّذِينَ يَفْتَرُونَ عَلَى اللّهِ الْكَذِبَ لاَ يُفْلِحُونَ “Şüphesiz Allah’a yalan uyduranlar asla kurtulamazlar.”



İftira eden, bir matluba ulaşmak için böyle yapar. Ayetin bu kısmı, onların gayelerine ulaşamayacaklarını bildirir. Devamında da bunu şöyle açıklar:







117- مَتَاعٌ قَلِيلٌ (Onların şu dünyada görecekleri) pek az bir menfaattir.”



Yani, onların bununla elde edecekleri şey yakında bitecek az bir menfaattir.



وَلَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ “Ve onlar için çok elim bir azap vardır.”



Ve onlar için ahirette elem verici bir azap vardır.







118- وَعَلَى الَّذِينَ هَادُواْ حَرَّمْنَا مَا قَصَصْنَا عَلَيْكَ مِن قَبْلُ “Yahudilere de,Sana anlattıklarımızı daha önce haram kılmıştık.”



وَمَا ظَلَمْنَاهُمْ “Biz onlara zulmetmemiştik.”



Ayette şu ayete işaret vardır:



“Yahudilere tırnaklı hayvanların hepsini haram kıldık. Sığır ve koyunların ise, içyağlarını onlara haram kıldık.” (En’am, 146)



وَلَكِن كَانُواْ أَنفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ “Fakat onlar kendilerine zulmediyorlardı.”



Biz, bunları haram kılmakla onlara zulmetmedik. Ceza görecekleri şeyleri yapmakla onlar kendilerine zulmediyorlardı.



Ayette, haram kılınan şeyler hususunda Yahudilerle diğerleri arasındaki farka bir tenbih vardır.



Buradan öyle anlaşılıyor ki, bir şeyin haram kılınması zararından dolayı olduğu gibi, bazılarına ceza olarak da olabilmektedir.







119- ثُمَّ إِنَّ رَبَّكَ لِلَّذِينَ عَمِلُواْ السُّوءَ بِجَهَالَةٍ ثُمَّ تَابُواْ مِن بَعْدِ ذَلِكَ وَأَصْلَحُواْ “Sonra şüphe yok ki Rabbin, bir cahillikle kötülük işleyip ardından tevbe eden ve durumunu düzelten kimseler için…”



“Bir cahillikle kötülük işlemek”,




-Bilmeden kötü işler işlemek,



-Veya Allahı ve O’nun cezasını bilmemek ve şehvetin galip gelmesiyle akıbeti düşünmemek olabilir.



Ayette geçen “kötülük” ifadesi, hem Allaha iftirayı hem de diğerlerini içine alır.



إِنَّ رَبَّكَ مِن بَعْدِهَا لَغَفُورٌ رَّحِيمٌ “Şüphesiz ki Rabbin bundan sonra Ğafur’dur – Rahîm’dir.”



Senin Rabbin, bu şekilde bilmeden bir kötülük yapıp sonra tevbe eden ve durumunu düzeltenler için Ğafur’dur, kötülüklerini bağışlar. Rahîm’dir, hakka yöneldikleri için rahmetiyle sevap verir.

120- إِنَّ إِبْرَاهِيمَ كَانَ أُمَّةً “Şüphesiz İbrahim bir ümmetti.”

قَانِتًا لِلّهِ حَنِيفًا “Allah’a itaatkar, Hakk’a yönelen bir kimseydi.”

Şair “Âlemi bir kişide cem etmek Allah için garip karşılanacak bir şey değildir” dediği gibi, Hz. İbrahim de kemâl sahibi olması ve ancak şahıslarda parça parça bulunan nice faziletleri kendinde cem etmesiyle tek başına bir ümmet idi.

O,

-Tevhid ehlinin reisidir.

-Müşrik fırkalarla mücadelesiyle, tahkik ehli olanların önderidir. Onların batıl yollarını, karşısında durulmaz kuvvetli delillerle ibtal etmiştir. Bundan dolayı, müşriklerin şirk koşmaları, nübüvvete saldırmaları ve Allahın helâl kıldığını haram kılmaları nazara verildikten sonra, söz Hz. İbrahime getirilmiştir.

Hz. İbrahimin tek başına bir ümmet olması, çevresindeki diğer insanların hepsinin kâfir olmalarından da olabilir.

Veya buradaki “ümmet”, “önder” anlamında kullanılmıştır. İnsanlar O’ndan istifade için kendisine yönelmekte ve Onun siretine uymaktadırlar. Nitekim başka bir ayette “Ben seni insanlara bir önder kılacağım.” denilmiştir. (Bakara, 124)

وَلَمْ يَكُ مِنَ الْمُشْرِكِينَ “Ve O, müşriklerden değildi.”

Kureyş kendilerinin Hz. İbrahimin dini üzere olduklarını dava ediyorlardı. Hâlbuki O, iddia ettikleri gibi, müşriklerden değildi.



121- شَاكِرًا لِّأَنْعُمِهِ “Allah’ın nimetlerine şükredendi.”

O, Allahın en küçük nimetlerine bile şükrediyordu. Ayette geçen “en’um” kelimesi cem-i kıllet denilen bir sığayla gelmiştir. Yani O, küçük nimetlere bile şükrederken, çok ve büyük olanlara hayli hayli şükretmekteydi.

اجْتَبَاهُ “Onu seçti.”Allah O’nu Peygamberlik için seçti.

وَهَدَاهُ إِلَى صِرَاطٍ مُّسْتَقِيمٍ “Ve Onu doğru bir yola iletti.”

Allah O’nu, Hak yola davette dosdoğru bir yola sevketti.



122-
وَآتَيْنَاهُ فِي الْدُّنْيَا حَسَنَةً “Ve biz Ona dünyada bir iyilik verdik.”

Allah, O’nu insanlara sevdirdi. Öyle ki değişik din mensupları O’nu önder kabul eder, kendisine senada bulunurlar. Ayrıca Allah O’na şu dünyada tertemiz evlatlar, genişlik ve taatle geçen uzun bir ömür nasip etti.

وَإِنَّهُ فِي الآخِرَةِ لَمِنَ الصَّالِحِينَ “Şüphesiz ki O, ahirette de salihlerdendir.”

O, ahirette de cennet ehli olan salihlerdendir. Nitekim kendisi bunu “Ey Rabbim! Bana bir hikmet bahşet ve beni salih kimseler arasına kat.” (Şuara, 83) diyerek Allahtan istemişti.



123- ثُمَّ أَوْحَيْنَا إِلَيْكَ أَنِ اتَّبِعْ مِلَّةَ إِبْرَاهِيمَ حَنِيفًا “Sonra da sana: “Hanif olarak İbrahim’in dinine tabi ol” diye vahyettik.”

Ayetteki “sonra” ifadesi “ayrıca, bir de…” anlamına gelebilir. Yani, Hz. İbrahime verilen en büyük imtiyaz, Hz. Peygamberin (asm) O’nun milletine (dinine) tâbi olmasıdır.

“Sonra” ifadesi, Hz. İbrahimle Hz. Peygamber arasındaki uzun süreden dolayı da gelmiş olabilir. “Hanif olarak İbrahim’in dinine tabi ol”

Ey peygamber! Tevhide ve tevhide davet

-Rıfk ile,

-Ardarda deliller getirmek ile,

-Herkesle, anlayışı derecesinden mücadele ile İbrahim gibi ol, O’na ittiba et.

وَمَا كَانَ مِنَ الْمُشْرِكِينَ “Ve O, müşriklerden olmadı.”

Değil müşriklerden olmak, O tevhid ehlinin önderi idi.



124- إِنَّمَا جُعِلَ السَّبْتُ عَلَى الَّذِينَ اخْتَلَفُواْ فِيهِ “Cumartesi günü, ancak onda ihtilafa düşenlere (farz) kılındı.” “Cumartesi günü” ifadesinden murat, o güne saygı veya onu ibadetle geçirmek meselesidir.

Onda ihtilaf edenler, Yahudilerdir. Hz. Musa onlara Cum’a gününü ibadete ayırmalarını emrettiğinde “Biz Cumartesi gününü istiyoruz. Çünkü Allah da gökleri ve yeri yaratmaktan o gün boş kalmıştı” dediler. Allahu Teâlâ da Cumartesi gününü onlara ibadet günü yaptı ve bu konudaki emrini onlara şiddetli kıldı.

Denildi ki: Bunun manası, Cumartesi yasağını çiğnemenin vebalini anlatmaktır. O yasağı çiğneyen bir grup maymun hâline getirildi:

“İçinizden cumartesi yasağını çiğneyenleri elbette bildiniz. Onlara “sefil maymunlar olun!” demiştik.” (Bakara, 65)

“Böylece onlar yasak kılınan şeylerden vazgeçmeyince, onlara ‘hor ve zelil maymunlar olun’, dedik.” (A’raf, 166)

Bunlar o gün avlanmayı bazen helal kıldılar, bazen haram kıldılar. Bu konuda yasağı aşmak için çok hileler düşündüler. Burada onların nazara verilmesi, daha önce yüz onikinci ayette Allahın nimetlerine nankörlük yapan beldenin nazara verilmesi gibi, müşrikleri tehdid içindir.

وَإِنَّ رَبَّكَ لَيَحْكُمُ بَيْنَهُمْ يَوْمَ الْقِيَامَةِ فِيمَا كَانُواْ فِيهِ يَخْتَلِفُونَ “Ve şüphesiz Rabbin ihtilaf edip durdukları şeyler hakkında kıyamet günü, onlar arasında hüküm verecektir.”

Allah o günde o ihtilafa karşı ceza vermek suretiyle aralarında hükmedecektir.

Veya Allah her fırkaya layık olduğu karşılığı vermek suretiyle aralarında hükmedecektir.



125- ادْعُ إِلِى سَبِيلِ رَبِّكَ بِالْحِكْمَةِ وَالْمَوْعِظَةِ الْحَسَنَةِ “Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel öğütle davet et!” Kendilerine elçi olarak gönderildiğin kimseleri Allahın yolu olan İslâma davet et.

“Hikmetle” davetten murat, hikmetli sözle çağırmaktır. Bu, şüpheleri izâle eden, hakkı açıklayan delil ile olur.

Güzel öğüt ise, ikna edici hitablar ve faydalı öğütlerle anlatmaktır.

Hikmetle Allah yoluna davet etmek, ümmetin gerçeği arayan seçkin fertleri içindir.

Güzel öğüt ise, avama yönelik hitap şeklidir.

وَجَادِلْهُم بِالَّتِي هِيَ أَحْسَنُ “Ve onlarla en güzel şekilde mücadele et.”

Onların inatçı olanlarıyla ise en güzel bir şekilde mücadele et.

Bu ise,

-Rıfk ile,

-Yumuşaklıkla

-En kolay şekli göstermekle

-En bilinen mukaddemeleri kullanarak yapılır.[1> Çünkü bu şekilde delillerden destek almak, hem onların saldırganlığını yatıştırır, hem de muhalefetlerinin iç yüzünü ortaya koyar.

إِنَّ رَبَّكَ هُوَ أَعْلَمُ بِمَن ضَلَّ عَن سَبِيلِهِ “Şüphesiz Rabbin, yolundan sapanları en iyi bilendir.”

وَهُوَ أَعْلَمُ بِالْمُهْتَدِينَ “Ve O, hidayete kavuşanları da en iyi bilendir.”



126-
وَإِنْ عَاقَبْتُمْ فَعَاقِبُواْ بِمِثْلِ مَا عُوقِبْتُم بِهِ “Ve eğer cezalandırırsanız, size yapılanın aynısıyla ceza verin.”Yani, “Ey Peygamber! Sana düşen ancak tebliğ ve davettir. Ama hidayet ve dalaletin meydana gelmesi ve bunlara terettüp eden netice Senin görevin değildir, bu Allaha aittir. O, dalalette ve hidayette olanları en iyi bilendir ve onlara karşılığını verecektir.

Cenab-ı Hak Peygamberine Allah yoluna daveti emretti ve bunun yollarını gösterdi. Burada da hem O’na, hem de O’na tâbi olanlara mücadele ettikleri kimselere karşı aşırılığı terk ve adalete riayet etmelerine işaret etti. Çünkü hakka davet,

-Bazı âdetleri kaldırmak,

-Şehevî şeyleri terk etmek

-Eskilerin dinini tenkid etmek,

-Onların küfür ve dalaletine hükmetmek gibi durumları bünyesinde barındırdığından muhataplara ölçülü davranmayı gerektirir.

Sebeb-i Nüzûl

Denildi ki: Hz. Peygamber (asm) Hz. Hamzayı vücudu delik deşik edilmiş vaziyette görünce “Vallahi, Allah bana onlara karşı zafer nasip ettiğinde, Senin yerine onlardan yetmiş tanesini delik deşik edeceğim” demişti, bunun üzerine bu ayet nâzil oldu. Hz. Peygamber, yemininden dolayı kefaret ödedi.

Ayette, kısas yapan kimsenin dengi bir muamele yapabileceğine, ama bunu aşmaya hakkı olmadığına bir delil vardır.

Ayrıca devamında sabrı nazara vererek, açıktan, “Ve eğer cezalandırırsanız” ifadesiyle de faraziye yoluyla affetmeye teşvikte bulunur.[2>

وَلَئِن صَبَرْتُمْ لَهُوَ خَيْرٌ لِّلصَّابِرينَ “Ama sabrederseniz, elbette o, sabredenler için daha hayırlıdır.”İntikam almaya bedel sabretmek, çok daha hayırlıdır.

Cenab-ı Hak ardından sabrı açıktan Hz. Peygambere emretti. Çünkü Allahı en iyi bilmesi ve O’na tam güvenmesiyle, böyle durumlarda sabra en uygun kişi O olduğundan, kendisine hitapla şöyle buyurdu:



127- وَاصْبِرْ “Sabret!”Ey Peygamber! Sen sabret.

وَمَا صَبْرُكَ إِلاَّ بِاللّهِ “Senin sabrın ancak Allah’ın yardımı iledir.”

Senin sabrın ancak Allahın tevfiki ve sebat vermesiyledir.

وَلاَ تَحْزَنْ عَلَيْهِمْ “Onlara üzülme!”

“Onlara üzülme”
ifadesi, hem kâfirleri hem de mü’minleri içine alabilir.

Yani, “O kafirler hakkında üzülme.”

“Mü’minlere yapılanlara karşı üzülme!”

وَلاَ تَكُ فِي ضَيْقٍ مِّمَّا يَمْكُرُونَ “Kurdukları tuzaklardan telaş edip sıkıntıya düşme!”



1ّ28-
إِنَّ اللّهَ مَعَ الَّذِينَ اتَّقَواْ وَّالَّذِينَ هُم مُّحْسِنُونَ “Şüphesiz Allah, takva sahipleriyle ve muhsin olanlarla beraberdir.”Allah, günahlardan sakınan ve amellerini güzel yapanlarla beraberdir, onlara sahip çıkar, lütufta bulunur.

Şöyle de mana verilebilir: “Allah, emrini saygıyla karşılayıp kendisinden korkan ve mahlûkata da şefkatle muamelede bulunanlarla beraberdir.”

Hz. Peygamberden şöyle rivayet edilir:

“Her kim Nahl sûresini okursa, Allah ona dünyada verdiği nimetlerin hesabını sormaz. Okuduğu gün veya gecede vefat etse, güzel bir vasiyet yapıp imanla ölen kimse gibi ecri olur.”




[1>Mukaddeme, maksada hazırlık olarak önden bazı temel esasları nazara vermektir. Bu şekilde yapan kimse, hedefine daha kolay ulaşır, muhatabını ikna eder. Muhatabı inatçı ise, ikna edemese bile onu ilzam eder, susturur

[2> “Eğer cezalandırırsanız” ifadesi “mutlaka cezalandırın” şeklinde bir katiyet bildirmediği gibi, “cezalandırmayabilirsiniz” şeklinde bir çağrışımla, aynen mukabele etmemeye bir teşviki de tazammun eder.
Yazar:
Prof.Dr. Şadi Eren
 
Üst Alt