Neler yeni

Welcome to Cidar - Hak Yolunda... Hak üzere...

Forumumuza hoş geldiniz, burada birçok faydalı içerik ve aktif bir topluluk sizi bekliyor, ancak tüm özelliklerden yararlanabilmek ve paylaşımlara katılabilmek için kayıt olmanız gerekmektedir.

Neml Suresi Tefsiri

Admin

Yönetici
Katılım
19 Şub 2025
Mesajlar
180
Tepkime puanı
0
Puanları
16
1- طس “Tâ, Sîn.”



تِلْكَ آيَاتُ الْقُرْآنِ وَكِتَابٍ مُّبِينٍ “Bunlar, Kur’ân’ın ve kitab-ı mübinin âyetleridir.”



“Bunlar”
ifadesi sûrenin ayetlerine işarettir.



Kitab-ı Mübin ya levh-i Mahfuzdur veya Kur’an-ı Kerîmdir.



Levh-i Mahfuzun “mübîn” olması, olacak her şeyin orada yazılması ve kendisine bakanlara bunu beyan etmesi yönündendir.



Burada Kitab-ı Mübînin tehiri, ilmimizin ona taalluku itibarıyladır. Hicr sûresinin başında başta zikredilmesi ise, vücut itibarıyladır.



Kur’anın “mübîn” olması ise, kendisinde bulunan hikmetler ve hükümler yönündendir. Veya mu’cize olmasının apaçık gözler önünde olmasındandır.



Kitab-ı Mübîni “Kur’an” olarak açıkladığımızda, bunun Kur’ana atfedilmesi, iki sıfattan birinin diğerine atfı şeklinde olur. “Kitab-ı Mübin” ifadesinin elif-lâmsız gelmesi, onun azametini göstermek içindir.







2- هُدًى وَبُشْرَى لِلْمُؤْمِنِينَ “Mü’minler için rehber ve müjde olmak üzere.”







3- الَّذِينَ يُقِيمُونَ الصَّلَاةَ “Onlar namazı dosdoğru kılarlar.”



وَيُؤْتُونَ الزَّكَاةَ “Zekatı verirler.”



وَهُم بِالْآخِرَةِ هُمْ يُوقِنُونَ “Ve ahirete de yakinen iman ederler.”



“Ahirete de yakinen iman ederler”
ifadesi, onların yakînlerinin kuvvetine ve sebatına, hatta yakînîn kendilerine mahsus oluşuna delâlet eder.



Bu ifade bir cümle-i muteriza da olabilir. Yani, “bu iman eden ve namazı kılmak, zekâtı vermek gibi salih amelleri işleyenler, ahirete yakinen inanan kimselerdir.” Çünkü zorluklara dayanmak, ancak akıbetten korkmak ve hesaba çekileceğine inanmakla olur.







4- إِنَّ الَّذِينَ لَا يُؤْمِنُونَ بِالْآخِرَةِ زَيَّنَّا لَهُمْ أَعْمَالَهُمْ “Şüphesiz ahirete inan mayanların amellerini biz kendilerine güzel gösterdik.”Bunlara, yaptıkları kötü amellerin süslü kılınması, fıtraten bunlara istek duymaları, nefis itibarıyla bunları sevmeleri noktasındandır.



Veya şöyle bir mana olabilir: “Biz, yapmaları gereken salih amellere sevap terettüp ettirerek, onlara amellerini süslü kıldık.”



فَهُمْ يَعْمَهُونَ “Bu yüzden bocalayıp dururlar.”



Ama onlar basiretleri körelmiş bir hâlde bocalar dururlar, bu amellere terettüp eden zarar veya menfaati derketmezler.







5- أُوْلَئِكَ الَّذِينَ لَهُمْ سُوءُ الْعَذَابِ “İşte bunlar, kendileri için kötü azap olan kimselerdir.”



وَهُمْ فِي الْآخِرَةِ هُمُ الْأَخْسَرُونَ “Ve ahirette en çok ziyana uğrayacaklar kimseler de işte onlardır.”Dünyada onlara Bedir’de öldürülmeleri veya esir edilmeleri gibi kötü azap vardır. Diğer âlemde ise onlar,



-Sevabı kaçırmaları,



-Ve cezaya müstehak olmalarıyla insanların en zararda olanlarıdırlar.







6- وَإِنَّكَ لَتُلَقَّى الْقُرْآنَ مِن لَّدُنْ حَكِيمٍ عَلِيمٍ “Şüphesiz bu Kur’an sana



Hakîm – Alîm
(hikmet sahibi ve hakkıyla bilen Allah) tarafından verilmektedir.”



İlim, hikmete dâhil olmakla beraber daha geneldir.[1>



Hikmet, fiilin mükemmelliğine delâlet eder.



Burada bu iki ilâhî vasfın beraber gelmesi, Kur’andan bir kısmının – akaid ve şeriat gibi- hikmetle alakalı, bir kısmının da –kıssalar ve gaybî haberler gibi– ilimle alakalı olmasındandır.



Cenab-ı Hak, daha sonra bu ilimlerden bir kısmını anlatmaya başlayıp şöyle buyurdu:







7- إِذْ قَالَ مُوسَى لِأَهْلِهِ “Hani Musa, ehline şöyle demişti:”



إِنِّي آنَسْتُ نَارًا “Gerçekten ben bir ateş gördüm.”



سَآتِيكُم مِّنْهَا بِخَبَرٍ “Size ondan bir haber getireceğim.”



Hz. Musa, yanındakilerle birlikte yolu kaybetmişti. Şayet yanında sadece hanımının olduğu rivayeti sahihse, çoğul zamiri kullanılması “ehli” ifadesinden kinaye olarak hanımının kastedilmesindendir.



Hz. Musanın gelecek zaman sığasıyla “Size ondan bir haber getireceğim” demesi, ateşe olan mesafenin uzaklığına ve velev biraz gecikse de bir haber getirme vaadine delâlet eder.



أَوْ آتِيكُم بِشِهَابٍ قَبَسٍ “Yahut bir kor ateş getiririm.”



لَّعَلَّكُمْ تَصْطَلُونَ “Umarım ki ısınırsınız.”Hz. Musanın, gördüğü o ateşten yol hakkında bir bilgi veya ısınmaları için bir parça ateş getirme vaadi, zanna dayalı olduğundan Taha Sûresinde “Ola ki” kaydıyla söyledi. (Taha, 10) Hz. Musanın “Size ondan bir haber getireceğim. Yahut bir kor ateş getiririm. Umarım ki ısınırsınız” demesinde, ikisini beraber elde edemese bile, en azından birini elde edeceğine delâlet vardır.



Hz. Musa,



-Ya zâhir durumdan böyle bir sonuca ulaşmıştır.



-Veya Allahu Teâlânın kuluna iki mahrumiyeti birden yaşatmayacağına güveni sebebiyle böyle söylemiştir.







8- فَلَمَّا جَاءهَا نُودِيَ أَن بُورِكَ مَن فِي النَّارِ وَمَنْ حَوْلَهَا “Oraya geldiğinde şöyle seslenildi: Ateşte olan ve çevresindekiler mübarek kılındılar!”



“Ateşte olan”
dan murat, (Kasas, 30) da anlatılan mübarek mekânda olan(lar)dır. Çevresinde olanlar ise, o mübarek mekânın etrafında olanlardır. Görülen o ki, bu alanda olanların hepsine şümûlü vardır.Eymen Vadisi ve bunun çevresi, Şam bölgesindedir. Buraların mübarek kılındığı ayetlerde ifade edilmiştir. Çünkü buralar,



-Peygamberlerin sıkça ve çokça gönderildiği yerlerdir.



-Buralardan elde edilen mahsuller çok çok bereketlidir. Ve özellikle de Allahu Teâlânın Hz. Musa ile konuştuğu yer, çok daha mübarek kılınmıştır.



Denildi ki: “Ateşte olan ve çevresindekiler”den murat, Hz. Musa ve o sırada orada hazır olan meleklerdir.



“Ateşte olan ve çevresindekiler mübarek kılındılar” denilirken, geçmiş zaman sığasıyla mübarek kılındıklarını söylemek, Hz. Musa’ya büyük bir görevin verildiğini ve bunun bereketinin Şam bölgesine yayılacağını müjdelemektir.



وَسُبْحَانَ اللَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ “Âlemlerin Rabbi olan Allah münezzehtir!”



Ayetin bu kısmı da, nida edilen şeye dâhildir. Bu kaydın getirilmesi, duyduğu ilâhî kelam karşısında Hz. Musanın Cenab-ı Hakkı yaratılmışlara benzetmemesi içindir. Ayrıca, bu durumun azametinden hayretini artırmak içindir.



Veya bu kelam, Hz. Musanın hayretini ifade eden bir söz olabilir. Durumun azameti karşısında böyle söylemiştir.







9- يَا مُوسَى إِنَّهُ أَنَا اللَّهُ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ “Ey Musa! İyi bil ki, ben, Azîz – Hakîm olan Allah’ım!”Azîz ve Hakîm, Allahın iki vasfıdır. Burada bu ikisinin zikri, Allahu Teâlânın ortaya koymak istediği şeye uygun olmalarındandır. Yani, “Ben, asayı yılana çevirmek gibi şeyleri yapmaya kâdirim, böyle şeyleri yapmak bana zor gelmez. Ve yaptığım her şeyi de hikmet ve tedbirle yaparım.’’[2>







10- وَأَلْقِ عَصَاكَ “Asânı at!”



فَلَمَّا رَآهَا تَهْتَزُّ كَأَنَّهَا جَانٌّ وَلَّى مُدْبِرًا وَلَمْ يُعَقِّبْ (Asâyı atıp) onu yılan gibi deprenir görünce dönüp ardına bakmadan kaçtı.”Hz. Musanın korkması, yılanın kendisine zarar vermesi tevehhümündendir. Ayetin devamı buna delâlet eder:



يَا مُوسَى لَا تَخَفْ “Ey Musa, korkma!”Ya Musa, bana güven, benden başkasından korkma.



“Korkma!” ifadesi mutlak da olabilir. Çünkü ayetin devamında şöyle denilir:



إِنِّي لَا يَخَافُ لَدَيَّ الْمُرْسَلُونَ “Çünkü benim huzurumda peygamberler korkmaz.”



Peygamberler Allahtan en çok korkan kimselerdir. Ama vahiy geldiğinde, buna tam müstağrak olmaları sebebiyle korkmazlar.Veya, “onlar için benim nezdimde kötü bir akıbet yoktur ki ondan korksunlar.”







11- إِلَّا مَن ظَلَمَ ثُمَّ بَدَّلَ حُسْنًا بَعْدَ سُوءٍ فَإِنِّي غَفُورٌ رَّحِيمٌ “Ancak kim zulmeder, sonra kötülüğünü bir iyiliğe çevirirse, bilsin ki ben Ğafur - Rahîmim.”Burada istisna munkatıdır.Cenab-ı Hak “Benim huzurumda peygamberler korkmaz” deyince, Hz. Musanın sadrında meydana gelen heyecana açıklık getirdi. Çünkü Hz. Musa, bir Kıbtiyi hataen öldürmesi sebebiyle içinde bir korku duymaktaydı.



Yani, o peygamberlerden bazı küçük günahlar sadır olabilir. Onlar, her ne kadar böyle hataları olsa da, peşinden bunu ibtal ettirecek ve kendilerini Allahtan bir mağfiret ve rahmete layık kılacak işler yaparlar. O zaman, böyle küçük bir günahı işleyen de benim huzurumda korkmaz.İstisnanın muttasıl olduğu da söylenmiştir. Yani, bu peygamberlerden hatası sebebiyle korkanlar da olur. Ama onlar da hatasını tevbe ile affettirirler, o zaman onlar da korkmaz.







12- وَأَدْخِلْ يَدَكَ فِي جَيْبِكَ تَخْرُجْ بَيْضَاء مِنْ غَيْرِ سُوءٍ فِي تِسْعِ آيَاتٍ إِلَى فِرْعَوْنَ وَقَوْمِهِ “Elini koynuna sok; Firavun’a ve onun kavmine gönderilen dokuz mu’cizeden biri olarak, kusursuz bembeyaz olarak çıksın.”



Dokuz mu’cize şunlardır:



1-Deniz sularının ayrılması.



2-Tufan.



3-Çekirge istilası.



4-Haşerelerin istilası.



5-Kurbağa istilası.



6-Suların kana dönüşmesi.



7-Sihirbazların sihrini bozmak.



8-Kuraklık.



9-Kıtlık.



Üstteki ayetlerde nazara verilen asa ve yed-i beyza mu’cizelerini de bu dokuza dahil edenler, son iki maddeyi bir olarak saydılar ve denizin yarılmasını Firavuna gösterilen bir mu’cize olmadığı cihetle bu dokuza dahil etmediler.



إِنَّهُمْ كَانُوا قَوْمًا فَاسِقِينَ “Çünkü onlar fasık bir kavimdir.”



Ayetin bu kısmı, Hz. Musa’nın gönderilme hikmetini beyan eder.







13- فَلَمَّا جَاءتْهُمْ آيَاتُنَا مُبْصِرَةً قَالُوا هَذَا سِحْرٌ مُّبِينٌ “Nitekim âyetlerimiz kendilerine gerçeği gösterecek biçimde gelince, “Bu apaçık bir sihirdir” dediler.”Ayet metninde mu’cizelerin “mubsıra” şeklinde nitelendirilmesi, onların son derece açık ve gerçekleri gözler önüne serici olmasını ifade eder.Veya, hidayete sevk edici olması cihetiyle böyle denilmiştir. Âmâ olan biri, kendi kendine yolu bulamaz, nerde kaldı başkasına yol göstersin. İşte bu mu’cizeler ikinci türden olup yol göstermektedirler.



Veya kendilerine bakan ve dikkat eden herkese kendilerini göstermektedirler.







14- وَجَحَدُوا بِهَا وَاسْتَيْقَنَتْهَا أَنفُسُهُمْ ظُلْمًا وَعُلُوًّا “Ve vicdanları bunlara tam bir kanaat getirdiği halde, zulüm ve kibirlerinden ötürü onları inkâr ettiler.”



Vicdanları bunlara tam bir kanaat getirdiği hâlde, nefislerine zulmederek ve imana gelmekten kibirlenerek, bile bile inkâr ettiler.



فَانظُرْ كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُفْسِدِينَ “Müfsitlerin akıbetinin nasıl olduğuna bir bak!”



O müfsitlerin akıbeti,



-Dünyada boğulmak



-Ahirette yanmak oldu.




[1> Yani, her ilim hikmetli olmayabilir; ilimdir ama hikmet değildir.



[2> Yani, “birazdan göreceğin “asayı yılana çevirmek” gibi sıra dışı harika fiillerde “acaba bu gördüğüm bir hayal midir?” şeklinde vehme düşme. Senin Rabbin Azîzdir, Hakîmdir.”

15- وَلَقَدْ آتَيْنَا دَاوُودَ وَسُلَيْمَانَ عِلْمًا “Andolsun ki biz Davud’a ve Süleyman’a bir ilim verdik.”



Bundan murat, kendilerine verilen hüküm ve şeriat bilgisidir.



Veya şu anlam da olabilir: “Davud ve Süleymana bir ilim verdik, ama ne ilim verdik!”



وَقَالَا الْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي فَضَّلَنَا عَلَى كَثِيرٍ مِّنْ عِبَادِهِ الْمُؤْمِنِينَ “Onlar: “Bizi mü’min kullarının birçoğundan üstün kılan Allah’a hamd olsun” dediler.”



Allaha hamdetmelerinin atıf vavıyla gelmesinde şu manayı hissettirmek vardır: Onlar da bu nimete şükür olarak çok şeyler yaptılar ve “Elhamdülillah” dediler.



Ayette, ilmin üstünlüğüne ve ilim ehlinin şerefine bir delil vardır. Şöyle ki: Hz. Davud ve Hz. Sülaymana, başkalarına verilmeyen bir saltanat verilmişken buna itibar etmeyip ilimden dolayı hamdettiler ve kendilerine verilen ilmi, üstün kılınmalarının esası olarak gördüler.



Ayet, aynı zamanda âlim olanları kendilerine ilâhî lütufla verilen ilimden dolayı Allaha hamdetmeye teşvik eder.Ayrıca bir tevazu dersi verir. Çünkü kendisi her ne kadar pek çok kimseden ilim yönüyle üstün olsa bile, pek çok kimse de ondan daha üstün bir durumdadır.







16- وَوَرِثَ سُلَيْمَانُ دَاوُودَ “Süleyman Davud’a varis oldu.” Hz. Süleymanın Hz. Davuda varis olması,



-Nübüvvet,



-İlim



-Veya saltanat yönüyle olabilir. Çünkü ondokuz kardeş idiler, kardeşleri içinde saltanat makamına kendisi getirildi.



وَقَالَ يَا أَيُّهَا النَّاسُ عُلِّمْنَا مَنطِقَ الطَّيْرِ “Ve dedi ki: Ey insanlar! Bize kuş dili öğretildi.”



وَأُوتِينَا مِن كُلِّ شَيْءٍ “Ve her şeyden bize verildi.”



Hz. Süleyman, bunları



-Allahın nimetlerini teşhir,



-O nimetleri tazim,



-Kendisine verilen kuşları konuşturma ilmi ve diğer büyük mu’cizeleri zikrederek insanları tasdike davet için söylemiştir.Nutk ve mantık, meşhur tarife göre vicdanda olanı müfred veya mürekkep olarak ifade eden her lafızdır. Teşbih yoluyla, çıkarılan her ses için de kullanılır. Mesela “güvercin konuştu” denilir. Çünkü hayvanların çıkardığı sesler hayallerindeki manalara tâbi olduğundan, bir nevi konuşma sayılır. Özellikle de bunların çıkardıkları seslerin, maksada göre farklılık arzetmesi, birbirleriyle bu şekilde bir nevi konuşmaları sayılır. Bu seslerin manasını, kendi cinsinden olanlar anlamaktadır.



Muhtemelen Hz. Süleyman ne zaman bir hayvan sesi işitse, kendisindeki kudsî kuvvetle bu sesin temsil ettiği manayı ve bununla kastedilen maksadı bilmekteydi.



Onunla alakalı şöyle hikâye edilir:Hz. Süleyman, neşeyle öten ve rakseden bir bülbüle uğradı. Onun şöyle dediğini nakletti:“Bir hurmanın yarısını yediğimde, geri kalanı dünyaya kalsın.”



Sonra yabanî bir güvercin sesi geldi. Hz. Süleyman dedi: “Güvercin şöyle söylüyor: Keşke mahlukat yaratılmasaydı.”Muhtemelen bülbülün karnı tok, gönlü rahattı, ötüşü de ona göreydi. Güvercin ise şiddetli açtı, kalbi elem içindeydi, sesi de buna göre çıktı.



“Bize öğretildi” ve “Bize verildi” ifadelerindeki zamir, Hz. Süleyman ve Hz. Davuda racidir.Veya sadece Hz. Süleymana racidir. Çünkü böyle bir üslûb hükümdarların âdetidir. Hz. Süleyman da siyasetin kurallarına müraatla böyle demiş olabilir.



“Her şeyden bize verildi” denilmesinden murat



“Herkes falana gidiyor ve o her şeyi biliyor” cümlesinde olduğu gibi verilen şeylerin çokluğudur.



إِنَّ هَذَا لَهُوَ الْفَضْلُ الْمُبِينُ “Doğrusu bu, apaçık bir lütuftur.”



Öyle ki, bunun açık bir lütuf olduğu kimseye gizli değildir.







17- وَحُشِرَ لِسُلَيْمَانَ جُنُودُهُ مِنَ الْجِنِّ وَالْإِنسِ وَالطَّيْرِ “Süleyman’ın, cinler den, insanlardan ve kuşlardan meydana gelen orduları onun önünde toplandı.”



فَهُمْ يُوزَعُونَ “Hep birlikte düzenli olarak sevk ediliyorlardı.”







1ّ8- حَتَّى إِذَا أَتَوْا عَلَى وَادِي النَّمْلِ قَالَتْ نَمْلَةٌ “Nihayet karınca vâdisine geldikleri zaman, bir karınca şöyle dedi:“Karınca Vadisi”, Şam Bölgesinde karıncası çok bir vâdidir.



Vadiye varmalarının عَلٰى “ale” harf-i ceriyle ifade edilmesi, yüksek bir



yerden oraya gelmeleri açısından olabilir.



يَا أَيُّهَا النَّمْلُ ادْخُلُوا مَسَاكِنَكُمْ “Ey karıncalar! Yuvalarınıza girin!”Sanki bu karınca onları vâdiye müteveccihen geliyorlar görünce, onların kendisini çiğnemeleri korkusuyla kaçtı. Diğerleri de ona tâbi oldular.



Bunlar, durumu diğer karıncalara da haber verdiler. Bu, akıllı varlıkların birbiriyle konuşması ve birbirlerine nasihatine benzediğinden, onlarla ilgili anlatım sığasıyla ifade edildi.



Öte yandan Allahın onlarda akıl ve konuşma özelliği yaratması da imkânsız değildir.



لَا يَحْطِمَنَّكُمْ سُلَيْمَانُ وَجُنُودُهُ وَهُمْ لَا يَشْعُرُونَ “Süleyman ve ordusu farkına varmadan sizi ezmesin!”Farkına varsalar sizi çiğnemezler, ama burada durmayın ki sizi bilmeyerek çiğnemesinler.Karınca, peygamberlerin zulmetmek ve eza vermekten masum olduklarını sanki hissetmiş gibi konuşmuştur.







19- فَتَبَسَّمَ ضَاحِكًا مِّن قَوْلِهَا “Süleyman, onun bu sözüne tebessüm ile güldü.”



Hz. Süleyman, karıncanın bu sözleri karşısında gülerek tebessüm etti. Bu tebessümü,



-Karıncanın ihtiyatlı oluşu ve arkadaşlarını uyarması, maslahatlı olan fiile yönelmesi,



-Bir de onun konuşmasını idrak etmek ve maksadını anlamak gibi Allahın özel bir nimetine mazhar olmasındandır. Bundan dolayı, nimetin şükrüne muvaffak kılması için Cenab-ı Hakka şöyle dua etti:



وَقَالَ رَبِّ أَوْزِعْنِي أَنْ أَشْكُرَ نِعْمَتَكَ الَّتِي أَنْعَمْتَ عَلَيَّ وَعَلَى وَالِدَيَّ وَأَنْ أَعْمَلَ صَالِحًا تَرْضَاهُ “Ve dedi ki: Ey Rabbim! Beni; bana ve ana-babama verdiğin nimetlere şükretmeye ve razı olacağın salih amel işlemeye sevk et.”



Anne-babasına olan nimetleri de burada söylemesi, nimetin çokluğunu veya umumî olmasını gösterir. Çünkü anne-babaya verilen nimet, evlâda verilmiş demektir. Evlada verilen nimetin, özellikle de dinî nimetin faydası anne-babaya döner.



“Şükrün tamamlayıcısı olmak ve nimetin devamını sağlamak için salih amel işlemeyi nasip et.”



وَأَدْخِلْنِي بِرَحْمَتِكَ فِي عِبَادِكَ الصَّالِحِينَ “Ve beni rahmetinle salih kullarının arasına kat!”



Beni onlarla beraber cennete alınanlardan eyle.







20- وَتَفَقَّدَ الطَّيْرَ “Ve kuşları gözden geçirdi.”Kuşları teftiş etti, onlar içinde Hüdhüdü göremedi.



فَقَالَ مَا لِيَ لَا أَرَى الْهُدْهُدَ “Ardından şöyle dedi: Hüdhüd’ü niçin göremiyorum?”



أَمْ كَانَ مِنَ الْغَائِبِينَ “Yoksa kayıplara mı karıştı?”



Sanki Hüdhüdün orada olduğunu, ama arada onu örten bir şey veya başka bir sebep dolayısı ile göremediğini zannetti. Sonra ihtiyatla meseleye yaklaşıp hatırına onun orda olmama ihtimali geldi, “Yoksa kayıplara mı karıştı?” diye hatırına gelen ihtimalin doğru olup olmamasını sorguladı.







21- لَأُعَذِّبَنَّهُ عَذَابًا شَدِيدًا “Kesinlikle onu ağır bir şekilde cezalandıracağım.”



Hüdhüde verilecek şiddetli azap,



-Tüylerini yolup güneşe veya yemeleri için karıncaların olduğu yere bırakmak



-Veya ona zıd bir hayvanla aynı kafese koymak gibi şeylerdir.



أَوْ لَأَذْبَحَنَّهُ “Veya onu boğazlayacağım.”



Veya diğer kuşlara ibret olsun diye onu boğazlayacağım.



أَوْ لَيَأْتِيَنِّي بِسُلْطَانٍ مُّبِينٍ “Ya da bana (mazeretini gösteren) apaçık bir delil getirir.”



Veya bana mazeretini ortaya koyan açık bir delil getirir, serbest bırakırım.







22- فَمَكَثَ غَيْرَ بَعِيدٍ “Derken çok beklemedi, (Hüdhüd çıkageldi).”



Hüdhüdün çok geçmeden gelmesi, Hz. Süleyman’dan korkusundandır.



فَقَالَ أَحَطتُ بِمَا لَمْ تُحِطْ بِهِ “Ve şöyle dedi: Senin bilmediğin bir şey öğrendim.”



Hüdhüdün böyle deyişinde,. Allahın en edna bir mahlûkunda bile Hz. Süleymanın bilmediği bazı şeyleri bilme özelliğine dikkat çekmek vardır. Ta ki Hz. Süleyman nefsini küçük görsün, ilmiyle mağrur olmayıp ilminin azlığının farkına varsın.[1>



وَجِئْتُكَ مِن سَبَإٍ بِنَبَإٍ يَقِينٍ “Sebe’den sana sağlam bir haber getirdim.”



Rivayete göre Hz. Süleyman Beyt-i Makdisin yapımını bitirince hacca niyetlendi ve Mescid-i Harama geldi. Orada bir süre kaldı. Sonra Yemene müteveccih olup sabahleyin Mekkeden çıktı. Öğle vakti San’a’ya geldi. Arazinin nezihliği hoşuna gitti, orada konakladı. Ama konakladığı yerde su bulamadı. Hüdhüd, O’nun ordusunda öncü birlikte yer alıyordu, çünkü su aramada uzmandı. Hz. Süleymanın Hüdhüdü araması bundan dolayı idi, ama onu bulamadı. Çünkü Hz. Süleyman konakladığında Hüdhüd başka bir hüdhüd kuşu gördü. Hüdhüdün vasfettiği şeyleri görmek üzere beraberce uçtular. İkindiden sonra Hüdhüd, konaklama yerine döndü ve gördüklerini Hz. Süleymana anlattı.



Belki de Allahın kudretinin hayret verici acaibi ve seçkin kullarına gösterdiği şeyleri içinde bunlardan çok daha ziyade hayrete medar hâller bulunmaktadır. Bunları bilen “Allahu ekber” ile mukabele eder, inkâr eden ise anlaşılmaz şeyler olarak değerlendirir.







23- إِنِّي وَجَدتُّ امْرَأَةً تَمْلِكُهُمْ “Ben, onlara (Sebe halkına) hükümdarlık eden bir kadın gördüm.”Bu kadın, Sebe halkının melikesi olan Belkıs’tır.



وَأُوتِيَتْ مِن كُلِّ شَيْءٍ “Kendisine her şeyden verilmiş.”



Kendisine hükümdarların ihtiyaç duyduğu her şey verilmiştir.



وَلَهَا عَرْشٌ عَظِيمٌ “Ve onun büyük bir tahtı var.”



Hüdhüdün, Belkısın tahtını büyük görmesi,



-Ya kadına nisbetle,



-Veya emsalinin tahtına nisbetledir.



Denildi ki: Tahtı otuzar arşın en ve boya sahip idi. Altın ve gümüşten yapılmış olup, etrafı mücevherle çevrilmişti.







24- وَجَدتُّهَا وَقَوْمَهَا يَسْجُدُونَ لِلشَّمْسِ مِن دُونِ اللَّهِ “Onu ve kavmini,



Allah’ı bırakıp güneşe secde eder gördüm.”




Sanki güneşe tapıyorlardı.



وَزَيَّنَ لَهُمُ الشَّيْطَانُ أَعْمَالَهُمْ فَصَدَّهُمْ عَنِ السَّبِيلِ “Şeytan, kendilerine yaptıklarını süslü gösterdi de onları doğru yoldan alıkoydu.”Şeytan, güneşe tapmayı ve yaptıkları diğer çirkin işleri onlara süslü gösterdi. Böylece hak ve doğru yoldan onları alıkoydu.



فَهُمْ لَا يَهْتَدُونَ “Bu yüzden de onlar doğru yolu bulamıyorlar.”



Bunun için hak yola giremiyorlar.







2ِِ5- أَلَّا يَسْجُدُوا لِلَّهِ الَّذِي يُخْرِجُ الْخَبْءَ فِي السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَيَعْلَمُ مَا تُخْفُونَ وَمَا تُعْلِنُونَ “Göklerde ve yerde gizli olanı ortaya çıkaran, sizin gizlediğiniz ve açığa vurduğunuz şeyleri bilen Allah’a secde etmesinler diye (şeytan onları yoldan çıkardı.)



Şeytanın böyle yapması, onların Allaha secde etmelerine engel olmak içindi.



Hüdhüd, kâmil kudret ve her şeyi kuşatan ilmiyle secde edilmeye tek layık olanın Cenab-ı Hak olduğunu bu şekilde nazara verdi.



Bu ifadesiyle



-Ona secde etmeye teşvikte bulundu



-Başkasına secde edenleri reddetti.



Cenab-ı Hakkın “göklerde ve yerde gizli olanları ortaya çıkarması”,



-Yıldızların doğması,



-Yağmurların inmesi,



-Bitkilerin bitmesi gibi şeyleri genel olarak ifade eder. Hatta bilkuvve olanları bilfiile çıkarmak şeklinde inşa tarzında yaratmayı, imkân dairesinde ve yoklukta olanları vücub ve vücud dairesine çıkarmak şeklinde ibda, yani (yoktan yaratmayı) da içine alır. Bilindiği gibi bu şekilde yaratmak, Vacibu’l-vücuda hastır.







26- اللَّهُ لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ “Allah, kendisinden başka hiçbir ilâh olmayandır.”



رَبُّ الْعَرْشِ الْعَظِيمِ “Büyük Arş’ın Rabbidir.”



İlahî Arş, ecramın ilki ve en büyüğüdür, bütün ecramı kuşatmıştır. Böyle olunca Belkısın arşının büyük olmasıyla, Allahın arşının büyük olması, birbirine kıyas edilemez, aralarındaki fark o derece büyüktür.







27- قَالَ سَنَنظُرُ أَصَدَقْتَ أَمْ كُنتَ مِنَ الْكَاذِبِينَ “Dedi: Bakacağız, doğru mu söyledin, yoksa yalancılardan mısın?”“Bakacağız, doğru mu söyledin” denilmesinden sonra normalde “yoksa yalan mı söyledin?” denilmesi gerekirken “yoksa yalancılardan mısın?” denilmesi,



-Ya mübalağa içindir.



-Veya ayet sonlarının uygunluğu açısından böyle ifade edilmiştir.







28- اذْهَب بِّكِتَابِي هَذَا فَأَلْقِهْ إِلَيْهِمْ “Benim şu mektubumu götür, onlarabırak.”



ثُمَّ تَوَلَّ عَنْهُمْ “Sonra da yanlarından ayrıl.”



فَانظُرْ مَاذَا يَرْجِعُونَ “Ve ne sonuca varacaklarına bak.”



Hüdhüd mektubu götürüp Belkısın odasına bıraktı.







29- قَالَتْ يَا أَيُّهَا المَلَأُ إِنِّي أُلْقِيَ إِلَيَّ كِتَابٌ كَرِيمٌ “Dedi: Ey ileri gelenler! Bana kıymetli bir mektup bırakıldı.”Ayet metninde, mektubun “kerîm” sıfatıyla ifade edilmesi



-Muhtevasının kıymetli oluşundan,



-Veya gönderenin itibarından,



-Veya mühürlü olmasından,



-Veya durumunun garabetindendir. Çünkü kapıları kapalı olduğu halde, içeriye bırakılmıştı. Hüdhüd pencereden girip, istirahat hâlinde olan Belkısın koynuna hissettirmeden bırakmıştı.







30- إِنَّهُ مِن سُلَيْمَانَ “Mektup, Süleyman’dandır.”Ayet bu kısmı, “Mektup kimden?” şeklinde mukadder bir suale cevap gibidir.



وَإِنَّهُ بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ “Ve o, ‘Bismillâhirrahmânirrahîm’ diye başlamaktadır.”







31- أَلَّا تَعْلُوا عَلَيَّ “Bana karşı diklenmeyin.”



وَأْتُونِي مُسْلِمِينَ “Müslim kimseler olarak bana gelin” (yazmaktadır).”



“Müslim kimseler bana olarak gelin”
ifadesinden murat,



-İman etmiş olarak,



-Veya boyun eğmiş bir şekilde gelmeleridir.



Ayet vecizliğiyle beraber, mükemmel bir şekilde maksada delâlet eden bir kelâmdır. Çünkü bunda:



-Başında Allahın Zât ve sıfatına açıktan veya iltizam tarzında delaleti olan besmele vardır.



-Rezâletlerin anası olan diklenmekten, başkaldırmaktan yasaklama yapılmıştır.



-Bütün faziletlerin esasını içine alan İslâm emredilmiştir.



Burada ilk bakışta, Hz. Süleymanın peygamberliğine ortada bir delil yokken taklit ile emredip boyun eğmelerini istediği zannedilebilir. Hâlbuki böyle garip bir tarzda mektubun bırakılması, Onun risaletine en büyük delillerdendir.







32- قَالَتْ يَا أَيُّهَا المَلَأُ أَفْتُونِي فِي أَمْرِي “Belkıs dedi: Ey ileri gelenler! Bu işimde bana bir fikir verin.”Sizlere sunduğum bu durum karşısında tasvip ettiğiniz, doğru bulduğunuz hareket tarzını bana bildirin.



مَا كُنتُ قَاطِعَةً أَمْرًا حَتَّى تَشْهَدُونِ “Size danışmadan hiçbir işi kestirip atmış değilim.”







33- قَالُوا نَحْنُ أُوْلُوا قُوَّةٍ وَأُولُوا بَأْسٍ شَدِيدٍ “Dediler: Biz güçlü kimseleriz ve çetin savaşçılarız.”



Biz hem bedenen, hem de sayıca kuvvetli bir topluluğuz. Cesur, savaşçı kimseleriz.



وَالْأَمْرُ إِلَيْكِ “Emir ise senindir.”



فَانظُرِي مَاذَا تَأْمُرِينَ “Artık ne emredeceğine sen karar ver.”



Artık savaşmak ve barış yapmaktan hangisini tercih edersen, biz sana itaat ederiz, görüşüne uyarız.







34- قَالَتْ إِنَّ الْمُلُوكَ إِذَا دَخَلُوا قَرْيَةً أَفْسَدُوهَا “Dedi: Krallar bir memlekete girdi mi, orayı harap ederler.”Hükümdarlar şiddet kullanarak ve galip gelerek bir beldeye girdiklerinde orayı perişan ederler.Belkıs, onların zâtî ve arizî kuvvet iddialarıyla savaşmaya meyillerini hissedince, böyle diyerek onların görüşünün isabetsiz olduğunu nazara verdi. Kendisinin ise



-Hz. Süleyman şayet onların planlarını anlarsa, mallarını ve mamurelerini kırıp geçirir endişesi taşıdığını,



-Ve ayrıca harbin kaypak olup akıbetinin bilinmemesi sebebiyle barışa taraftar olduğunu ihsas etti.



وَجَعَلُوا أَعِزَّةَ أَهْلِهَا أَذِلَّةً “Ve aziz halkını zelil yaparlar.”



Hükümdarlar bir beldeye girdiklerinde, oradaki insanların mallarını talan ve diyarlarını harap etmek, onları zillete ve esarete maruz bırakmak gibi icraatlarla, oranın aziz insanlarını zelil hâle getirirler.



وَكَذَلِكَ يَفْعَلُونَ “İşte böyle yaparlar.”



Bu ibare, hükümdarlar bir beldeye girdiklerinde yaptıkları icraatlarla ilgili hükmü bir te’kiddir ve bunun onların sâbit, daimî âdetlerinden olduğunu bildirmektir.



Veya “evet, böyle yaparlar” manasında Cenab-ı Haktan Belkıs’ı bir tasdiktir.







35- وَإِنِّي مُرْسِلَةٌ إِلَيْهِم بِهَدِيَّةٍ “Ben onlara bir hediye göndereceğim.”Ayetin bu kısmı, Belkısın musalaha hususunda ilk adım olarak ne yapmayı düşündüğünü beyan eder. Yani, “ben onlara elçilerle hediyeler gönderip bu şekilde saltanatımı koruyacağım.”



فَنَاظِرَةٌ بِمَ يَرْجِعُ الْمُرْسَلُونَ “Elçilerin ne ile döneceklerine bakacağım.”



“Elçilerden O’nun durumunu öğrenip, ona göre hareket edeceğim.”



Rivayete göre Belkıs, Münzir Bin Amrı bir heyetle beraber elçi olarak gönderdi. Onlarla beraber cariye elbisesi içinde erkek ve erkek elbisesi içinde cariye vardı. Ayrıca hediyeler içinde deliksiz bir inci ve delikleri eğri bir akik vardı. Belkıs dedi: Şayet bir peygamberse erkek ve kadın hediyeleri birbirinden ayırır, inciyi dümdüz bir şekilde deler, delikleri eğri akikten de ipliği geçirir.



Heyet Hz. Süleyman’ın kışlasına varınca O’nun saltanatının azametini gördüler, kendilerinin çok geride olduğunu fark ettiler. Cebrail, Hz. Süleyman’a onların durumunu bildirmişti. Huzura geldiklerinde Hz. Süleyman onları hakka davet etti ve durumlarını kendilerine haber verdi. Sonra meyve kurduna emretti, o da bir kıl ile inciyi deldi. Beyaz bir ipekböceğine emretti, o da ipi aldı, onu eğri delikli akîke geçirdi. Ve Hz. Süleyman su istedi. Cariye suyu eliyle tutuyor, ardından diğerine koyuyor, sonra da yüzüne suyu vuruyordu. Cariye elbisesi içinde olan erkek ise suyu alıyor ve yüzüne vuruyordu.[2>







36- فَلَمَّا جَاء سُلَيْمَانَ قَالَ “Süleymana gelince, dedi:”Elçi veya hediye olarak gönderilenler gelince, Hz. Süleyman elçiye ve yanındakilere dedi:



أَتُمِدُّونَنِ بِمَالٍ “Mal ile bana yardım mı ediyorsunuz?”



فَمَا آتَانِيَ اللَّهُ خَيْرٌ مِّمَّا آتَاكُم “Hâlbuki Allah’ın bana verdiği, size verdiğinden daha hayırlıdır.”Allahın bana verdiği nübüvvet ve daha ziyadesi olmayan saltanat, sizin bana vereceğinizden çok daha hayırlıdır. Dolayısıyla sizin vereceğiniz hediyeye benim ihtiyacım yoktur. Böyle bir hediye benim nezdimde bir kıymet ifade etmez.



بَلْ أَنتُم بِهَدِيَّتِكُمْ تَفْرَحُونَ “Doğrusu siz, hediyenizle şımarmaktasınız.”



Çünkü sizler dünya hayatından ancak bir dış görünüş biliyorsunuz. Bundan dolayı da size bir hediye verildiğinde “malımız arttı” diye seviniyorsunuz.



Veya verdiğiniz hediye sebebiyle emsalinize karşı iftihar şeklinde şımarıyorsunuz.



Hz. Süleyman onların verdikleri malı reddedip bunun az bir şey olduğunu nazara vermiş, ardından da “siz, hediyenizle şımarmaktasınız” diyerek onları bu tarz harekete sevk eden sebebi söylemiştir. Bu da, himmeti dünyaya sarfetmek ve onda ziyadeye çalışmak hususunda, kendi hâlini onların hâline kıyas etmesidir.







37- ارْجِعْ إِلَيْهِمْ فَلَنَأْتِيَنَّهُمْ بِجُنُودٍ لَّا قِبَلَ لَهُم بِهَا “Onlara dön (ve de ki:)Andolsun, kendilerine asla karşı koyamayacakları ordularla varırız.”Ey elçi! Sen Belkıs ve kavmine dön ve şunu anlat: Biz onlara direnmeye takat getiremeyecekleri ve karşı koymaya güç yetiremeyecekleri ordularla varırız.



وَلَنُخْرِجَنَّهُم مِّنْهَا أَذِلَّةً وَهُمْ صَاغِرُونَ “Ve muhakkak surette, onlar küçülmüş oldukları halde zelil bir vaziyette oradan çıkarırız!”Ve onları Sebe’den esir olarak zillet içerisinde çıkarırız.







38- قَالَ يَا أَيُّهَا المَلَأُ أَيُّكُمْ يَأْتِينِي بِعَرْشِهَا قَبْلَ أَن يَأْتُونِي مُسْلِمِينَ “Dedi: Ey ileri gelenler! Onlar teslimiyet gösterip bana gelmeden önce, hanginiz onun tahtını bana getirebilir?”



Hz. Süleyman, Belkısın tahtını getirterek kudretinin büyüklüğüne ve nübüvvet davasında doğruluğuna delâlet eden, Allahın kendisine lutfettiği hayret verici şeylerden bir kısmını göstermek istedi.



Ayrıca, Belkısın tahtını biraz değiştirerek tanıyıp tanımayacağını gözlemleyip, akıl seviyesini ölçmeyi murat etti. Çünkü, Belkıs iman ederek geldiğinde, onun tahtını ancak rızasıyla alması helâl olur, zorla alamazdı.







39- قَالَ عِفْريتٌ مِّنَ الْجِنِّ “Cinlerden bir ifrit dedi:”İfrit, cinlerin habis, ele avuca sığmaz bir taifesidir.



أَنَا آتِيكَ بِهِ قَبْلَ أَن تَقُومَ مِن مَّقَامِكَ “Sen makamından kalkmadan ben onu sana getiririm.”



Hz. Süleyman, günün yarısını idarî işlere ayırıyordu. Yani, Sen günlük idarî işlerini daha bitirmeden, ben onun tahtını sana getiririm.



وَإِنِّي عَلَيْهِ لَقَوِيٌّ أَمِينٌ “Şüphesiz ben, buna güç yetirecek güvenilir biriyim.”



Ben o tahtı taşıma hususunda kuvvetli ve eminim; ondan bir şey düşürmem ve bir şey değiştirmem.







40- قَالَ الَّذِي عِندَهُ عِلْمٌ مِّنَ الْكِتَابِ “Yanında Kitaptan bir ilim olan kimse dedi:”



“Kitaptan bir ilim olan kimse”,




-Hz. Süleymanın veziri Asaf Bin Berhiya,



-Hz. Hızır,



-Hz. Cebrail,



-Allahın teyid ettiği bir melek,



-Veya Hz. Süleymanın bizzat kendisi olabilir. Bundan murat Hz. Süleyman olduğunda isim verilmeyip bu harika işi yapanın “kitabın ilmine sahip olduğunun” nazara verilmesi, ilmin şerefine delâlet etmek ve bu ikramın ilim sebebiyle olduğunu bildirmek içindir.



أَنَا آتِيكَ بِهِ قَبْلَ أَن يَرْتَدَّ إِلَيْكَ طَرْفُكَ “Gözünü açıp kapamadan, ben onu



sana getiririm.”
Bu durumda bu hitap ifrite yönelik olur. Yani, “Sen bana öğleye kadar getirebileceğini söylüyorsun. Bu çok uzun bir süre. Ben ise göz açıp yumuncaya kadarki bir anlık zamanda onu sana getiririm.”



Veya Hz. Süleyman Belkısın tahtını getirme hususunda bir mu’cize göstermek istedi ve önce onlara meydan okudu, sonra da bırakın başkalarını, ifritlerin bile yapamayacağını kendisinin yapabileceğini gösterdi.



Kitaptan murat,



-Semavî kitaplar,



-Veya levh-i mahfuzdur.



“Gözünü açıp kapamadan” ifadesi, son derece sürati ifade eden bir meseldir.



فَلَمَّا رَآهُ مُسْتَقِرًّا عِندَهُ قَالَ “Onu yanıbaşına yerleşivermiş görünce dedi:



Hz. Süleyman, tahtı önünde bulunca, Allahın samimi kullarının genel tavrı ile, nimeti şükürle karşılayarak şöyle dedi:



هَذَا مِن فَضْلِ رَبِّي “Bu, Rabbimin lütfundandır.”



Ben buna layık olmamakla beraber, buna mazhar oluşum tamamen Rabbimin bir lütfudur.



“Bu” ile işaret edilen ise, iki aylık mesafeden göz açıp yumuncaya kadar kısa bir zaman diliminde ya bizzat kendisi veya bir başkası vasıtasıyla tahtın hazır edilmesidir. Böyle şeylerin imkân dairesinde olduğu konusunda İsra sûresinin başında açıklama yapmıştık.



لِيَبْلُوَنِي أَأَشْكُرُ أَمْ أَكْفُرُ “Şükür mü edeceğim yoksa nankörlük mü edeceğim diye beni deniyor.”Allah bununla beni deniyor. Bakalım bunu kendimden bilmeyip hakkını vermeye mi çalışacağım, yoksa kendime nisbet edip gereken şükrü edada kusur mu işleyeceğim?



وَمَن شَكَرَ فَإِنَّمَا يَشْكُرُ لِنَفْسِهِ “Kim şükrederse ancak kendisi için şükretmiş olur.”



Kim şükrederse, kendisi için etmiş olur. Çünkü şükür ile,



-Nimetin devamını kendine celbeder.



-Nimeti kendisi hakkında ziyadeleştirir.



-Görevini yapmış olur.



-Nankörlük ayıbından kendini muhafaza eder.



وَمَن كَفَرَ فَإِنَّ رَبِّي غَنِيٌّ كَرِيمٌ “Kim de nankörlük ederse (bilsin ki) Rabbim Ğani’dir – Kerim’dir.”Kim de nankörlük yaparsa, şüphesiz benim Rabbim Ğanî-Kerîmdir, Onun şükrüne ihtiyacı yoktur, onun nankörlüğüne rağmen, dilerse ikinci defa tekrar in’am eder.







41- قَالَ نَكِّرُوا لَهَا عَرْشَهَا “Süleyman dedi: Tahtını tanınmaz hâle getirin.”



Hey’et ve şeklini değiştirerek onun tahtını tanınmaz hâle getirin.



نَنظُرْ أَتَهْتَدِي أَمْ تَكُونُ مِنَ الَّذِينَ لَا يَهْتَدُونَ “Bakalım hidayet bulacak mı, yoksa hidayete ermeyenlerden mi olacak?”



Ayetteki “hidayet”ten murat,



-“Bakalım tahtını tanıyabilecek mi?



-Bakalım doğru cevap verebilecek mi?



-Bakalım kapalı kapılar arasında ve özel muhafızlarla korunan tahtını, kendinden önce Şama gelmiş görünce Allah ve rasûlüne iman edip hidayete gelecek mi” manalarına işaret edebilir.







42- فَلَمَّا جَاءتْ قِيلَ أَهَكَذَا عَرْشُكِ “Belkıs gelince “Senin tahtın böylemi?” denildi.”



Hz. Süleymana Belkısın aklının kıt olduğu söylenmişti. Tahtını tanınmaz hâle getirerek onun aklını ölçmek istedi.



قَالَتْ كَأَنَّهُ هُوَ “Dedi: Sanki o!”Belkıs, tahtının bir benzeri olması ihtimali sebebiyle “bu odur” demedi, “sanki o” diyerek ihtiyatlı bir cevap verdi. Bu ise onun aklının kemâlindendir.



وَأُوتِينَا الْعِلْمَ مِن قَبْلِهَا “Bize daha önce bilgi verilmişti.”



وَكُنَّا مُسْلِمِينَ “Ve biz teslimiyet göstermiştik.”



Bu ifade hem Belkısa, hem de Hz. Süleymana ait olabilir.Belkısa göre olunca şöyle olur:



Sanki Belkıs bununla Hz. Süleymanın akıl seviyesini denemek istediğini ve bir mu’cize göstermek istediğini anladı ve şöyle dedi:“Bu hâlden önce Allahın kudretinin kemâline ve Senin de nübüvvetinin sahih olduğuna dair bize ilim verildi. Hakka boyun eğen, teslim olan kimselerdik.”Hz. Süleymana göre ise şöyle bir manayı anlatır:Belkısın cevabında “sanki o” ifadesi, tahtının orda olmasının mümkün olduğunu ve o uzak mesafeden getirilmesinin ancak Allahın kudretiyle ve peygamberin eliyle mümkün olduğunu bir nevi kabullenme olmasıyla Allaha ve Rasûlüne imanına delâlet eder. Hz. Süleyman ve yanındakiler, onun cevabına atıfla “bize daha önce bilgi verilmişti” dediler. Yani, “böyle bir mu’cizeden önce de Allaha ve kudretine, ayrıca O’ndan gelenin sahih olduğuna dair bize ilim verilmişti. Biz O’nun hükmüne boyun eğmiş kimselerdik ve hâlen de O’nun dini üzere devam etmekteyiz.”



Buna göre, bu ifadeden onların maksadı, Allaha şükür olmak üzere BelNeml



kıstan önce kendilerine nasip edilen iman nimetine tahdis-i nimette bulunmaktır.







43- وَصَدَّهَا مَا كَانَت تَّعْبُدُ مِن دُونِ اللَّهِ “O’nu, Allah’tan başka taptığı şeyler alıkoymuştu.”Belkısın daha önce Allaha teslim olmasına engel olan hâl, güneşe tapmasıydı.Veya fiil Allaha raci kılınıp şöyle de mana verilebilir: “Allah onu imana muvaffak kılarak, Allahın dışında tapmış olduğu şeylerden alıkoydu.”



إِنَّهَا كَانَتْ مِن قَوْمٍ كَافِرِينَ “Çünkü o, kafir bir kavimdendi.”







44- قِيلَ لَهَا ادْخُلِي الصَّرْحَ “Ona “köşke gir!” dendi.”



Bundan muradın köşkün bahçesi olabileceği de söylendi.



فَلَمَّا رَأَتْهُ حَسِبَتْهُ لُجَّةً وَكَشَفَتْ عَن سَاقَيْهَا “Belkıs onu görünce derin bir su sandı ve eteğini çekti.”Rivayete göre Hz. Süleyman Belkısın gelmesinden önce şöyle bir köşk yapılmasını emretti:



-Avlusu beyaz camdan olsun.



-Beyaz camın altından sular aksın.



-O suda deniz hayvanları bulunsun.



Kendisi, tahtını cam üzerine koydurdu ve üzerine oturdu. Belkıs, avluyu görünce, oradaki suyu durgun su zannedip paçalarını sıvadı.



قَالَ إِنَّهُ صَرْحٌ مُّمَرَّدٌ مِّن قَوَارِيرَ “Süleyman, “Bu billurdan yapılmış, şeffaf bir saraydır” dedi.



قَالَتْ رَبِّ إِنِّي ظَلَمْتُ نَفْسِي “Belkıs dedi: Rabbim! Ben gerçekten nefsime zulmetmiştim.”



Güneşe tapmakla nefsime zulmettim.Denildi ki: “Süleyman hakkında “beni suda boğacak” zannederek kendime zulmettim.”



وَأَسْلَمْتُ مَعَ سُلَيْمَانَ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ “Süleyman’ın maiyyetinde, âlemlerin Rabbine teslim oldum.”Hz. Süleymanın Belkısla evlenmesi veya onu Hemedan meliki Zi Tübba ile evlendirmesi ihtilaflı bir konudur.




[1>Bu surenin onaltıncı ayetinde Hz. Süleymanın “Her şeyden bize verildi” demesine yer verilmişti. Hz. Süleymana verilenler çok büyük nimetler olmakla beraber, Hüdhüdün de dikkat çektiği gibi, Hz. Süleymanın bilmediği çok şeyler vardır. Ona çok şeyler verilmiş, ama her şey verilmemiştir.



[2>Yani Hz. Süleyman böyle bir taleple onların erkek kıyafetinde kadın ve cariye kıfayetinde erkek olduğunu ayırt etti.




45- وَلَقَدْ أَرْسَلْنَا إِلَى ثَمُودَ أَخَاهُمْ صَالِحًا أَنِ اعْبُدُوا اللَّهَ “Andolsun ki Semud’a ‘Allah’a ibadet edin’ diye kardeşleri Salih’i gönderdik.”



فَإِذَا هُمْ فَرِيقَانِ يَخْتَصِمُونَ “Derken, birbirleriyle çekişen iki zümre oluverdiler.”



Hz. Salihin gönderilmesiyle, aralarında ayrılık ve düşmanlık çıktı, bir fırka iman etti, bir fırka da inkarcı oldu.







46- قَالَ يَا قَوْمِ لِمَ تَسْتَعْجِلُونَ بِالسَّيِّئَةِ قَبْلَ الْحَسَنَةِ “Dedi ki: Ey kavmim! İyilik dururken niçin kötülüğe koşuyorsunuz?”Ey kavmim! Tevbe etmek varken niye “haydi bize vaad ettiğin azabı getir” diyerek hemen cezalandırılmanızı istiyor, onu cezanın geldiği vakte bırakıyorsunuz?Çünkü kavmi, “eğer bizi kendisiyle korkuttuğu azap doğruysa, o azap geldiğinde tevbe ederiz” diyorlardı.



لَوْلَا تَسْتَغْفِرُونَ اللَّهَ “Ne olur Allah’a istiğfar etseniz.”Azap gelmeden istiğfar edip Allahtan mağfiret dileseniz ya!



لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ “Ola ki rahmete ulaşırsınız.”Şayet tevbeyi tehir etmez hemen yaparsanız, Allahın mağfiretine kavuşmanız umulur. Yoksa azap geldiğinde tevbe etseniz de kabul edilmez.







47- قَالُوا اطَّيَّرْنَا بِكَ وَبِمَن مَّعَكَ “Dediler: Sen ve beraberindekiler yüzünden uğursuzluğa uğradık.”Başımıza gelen çetin hâller, Senin ve Sana tâbi olanlar yüzünden!



Veya yeni bir dinle çıktığınızdan bu yana aramızda ayrılık meydana geldi, sen bize bir hayır getirmedin!



قَالَ طَائِرُكُمْ عِندَ اللَّهِ “Dedi: Uğursuzluğunuz Allah katındadır.”



Başınıza gelen musibetin sebebi, Allah nezdinde yazılı olan amelinizdir.



بَلْ أَنتُمْ قَوْمٌ تُفْتَنُونَ “Doğrusu siz imtihan edilen bir kavimsiniz.”



Doğrusu siz peşpeşe gelen tatlı ve acı olaylarla denenmektesiniz.



“Doğrusu” ifadesiyle başlarına gelen çetin hallerin asıl sebebine dikkat çekilmiştir.







48- وَكَانَ فِي الْمَدِينَةِ تِسْعَةُ رَهْطٍ “Şehirde dokuz kişilik bir çete vardı.”



يُفْسِدُونَ فِي الْأَرْضِ وَلَا يُصْلِحُونَ “Bunlar yeryüzünde bozgunculuk yapıyorlar, ıslaha hiç yanaşmıyorlardı.”Yani, onların bütün yaptıkları ortalığı karıştırmaktı, işe yarar bir şeyler yapmaları söz konusu değildi.







49- قَالُوا تَقَاسَمُوا بِاللَّهِ “Allah’a and içerek birbirlerine şöyle dediler:”



لَنُبَيِّتَنَّهُ وَأَهْلَهُ “Gece ona ve ehline baskın yapalım.”



ثُمَّ لَنَقُولَنَّ لِوَلِيِّهِ مَا شَهِدْنَا مَهْلِكَ أَهْلِهِ “Sonra da velisine şöyle diyelim:



Biz ehlinin helaki sırasında orada değildik.”
Biz, bırakın bu işi yapmak, orda bile değildik.



“Mehlik” kelimesi, “helâk” kökünden gelir, masdar, zaman veya mekân için olabilir.[1>



وَإِنَّا لَصَادِقُونَ “Ve inanın ki doğru söylüyoruz.”







50- وَمَكَرُوا مَكْرًا “Onlar böyle bir tuzak kurdular.”Onlar böyle bir komplo ile tuzak kurdular.



وَمَكَرْنَا مَكْرًا “Biz de bir tuzak kurduk.”Biz de onların bu taşkınlığını kendi helâklerine sebep yaparak onlara tuzak kurduk.



وَهُمْ لَا يَشْعُرُونَ “Onlar farkında değillerdi.”Ama onlar, bunun farkında değillerdi.



Rivayete göre Hz. Salihin vâdide bir mescidi vardı, orda namaz kılardı. Kavminden inkârcı olanlar şöyle dediler: “Bizim üç güne kadar helâk olacağımızı söyleyip, kendisinin bizden, bizim de O’ndan ve ehlinden fariğ olacağımızı iddia ediyor.”



Ardından, O’nu öldürmek için vâdiye gittiler, oraya vardıklarında üzerlerine bir kaya yuvarlandı, vadinin girdikleri kısmını kapattı. Onlar burada, diğerleri de bulundukları yerde, ayetin işaret ettiği gibi sayha ile (şiddetli bir sesle) helâk olup gittiler.







51- فَانظُرْ كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ مَكْرِهِمْ “İşte bak! Tuzaklarının akibeti nice oldu?”



أَنَّا دَمَّرْنَاهُمْ وَقَوْمَهُمْ أَجْمَعِينَ “Onları da, kavimlerini de toptan helak ettik.”







52- فَتِلْكَ بُيُوتُهُمْ خَاوِيَةً بِمَا ظَلَمُوا “İşte zulümleri yüzünden çökmüşevleri!



“Haviye”
kelimesi, bir şeyin içi boş olmasını veya düşmesini ifade eder.



Birinciye göre mana: İşte onların bomboş kalmış evleri!



İkinciye göre mana: İşte onların çökmüş evleri!



Onların helâk edilişleri, zulümleri yüzünden olmuştur.



إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَةً لِّقَوْمٍ يَعْلَمُونَ “Bilen bir kavim için elbette bunda bir ibret vardır.”







53- وَأَنجَيْنَا الَّذِينَ آمَنُوا “İman edenleri ise kurtardık.”Hz. Salih ve beraberinde olan ehl-i imanı kurtardık.



وَكَانُوا يَتَّقُونَ “Onlar sakınıyorlardı.”Onlar, küfür ve günahlardan sakınan kimselerdi. Bundan dolayı, helâk olmadılar, kurtuldular.







54- وَلُوطًا “Ve Lût’u da.”“Lût’u da an.”Veya, biraz önce kırkbeşinci ayette “Semuda Salih’i gönderdik” ayetine atıfla “Lûtu da gönderdik” manası verilebilir.



إِذْ قَالَ لِقَوْمِهِ “O, kavmine şöyle demişti:”



أَتَأْتُونَ الْفَاحِشَةَ وَأَنتُمْ تُبْصِرُونَ “Göz göre göre o hayasızlığı yapacak mısınız?”



Göz göre göre, çirkinliğini bildiğiniz hâlde o hayâsızlığı yapacak mısınız?



Bir şeyin çirkinliğini bilen kimsenin o şeyi yapması, bilmeden yapana nisbetle çok daha çirkindir.Ayetteki “ibsar” fiili “göstermek” anlamını da ifade edebilir. Çünkü onlar bu çirkin fiili aleni olarak yapmaktaydılar. Zâten çirkin olan bir fiilin bir de açıktan yapılması daha fahiş bir durumdur.







55- أَئِنَّكُمْ لَتَأْتُونَ الرِّجَالَ شَهْوَةً مِّن دُونِ النِّسَاء “Siz kadınları bırakıp şehvetle erkeklere mi varıyorsunuz?”Ayetin bu kısmı, onların yaptığı hayâsızlığın beyanıdır. Normalde erkeğin kadına şehvet duyması gerekirken, onların erkeğe şehvet duymaları, yaptıkları şeyin çirkin oluşunu gösterir. Ayrıca, insana verilen şehvetten gayenin neslin devamını sağlamak olup, sadece şehveti tatmin etmek olmadığına bir tenbihte bulunmaktır.



بَلْ أَنتُمْ قَوْمٌ تَجْهَلُونَ “Doğrusu siz ne yaptığını bilmez bir topluluksunuz.”



Doğrusu siz bu işin çirkinliğini bilmeyen veya güzel ve çirkini ayırt edemeyen kıt akıllı kimse gibi hareket ediyor, bu işin sonunu düşünmüyorsunuz!







56- فَمَا كَانَ جَوَابَ قَوْمِهِ إِلَّا أَن قَالُوا “Bunun üzerine kavminin cevabı ancak şöyle demek oldu:”



أَخْرِجُوا آلَ لُوطٍ مِّن قَرْيَتِكُمْ “Lût’un ehlini memleketinizden çıkarın.”



إِنَّهُمْ أُنَاسٌ يَتَطَهَّرُونَ “Çünkü onlar temiz kalmak isteyen insanlarmış(!)”







57- فَأَنجَيْنَاهُ وَأَهْلَهُ إِلَّا امْرَأَتَهُ “Biz de onu ve karısı dışındaki ehlini kurtardık.”



قَدَّرْنَاهَا مِنَ الْغَابِرِينَ “Onu geride kalanlar içinde takdir ettik.”



Yani, onu azapta kalanlar arasında takdir ettik.







58- وَأَمْطَرْنَا عَلَيْهِم مَّطَرًا “Onların üzerine bir yağmur (taş yağmuru) yağdırdık.”



فَسَاء مَطَرُ الْمُنذَرِينَ “Uyarılanların yağmuru ne kötüydü!”




[1>Buna göre mana şöyle olur: “Biz o âilenin,



-Helâk edilişini görmedik.



-Helâk edildiği zaman orda değildik.



-Onların helâk edildiği yerde değildik.

5ِِ9- قُلِ الْحَمْدُ لِلَّهِ “De ki: Hamd olsun Allah’a.”



وَسَلَامٌ عَلَى عِبَادِهِ الَّذِينَ اصْطَفَى “Ve selam olsun seçmiş olduğu kullarına.”



Allahu Teâlâ üstteki ayetlerde,



-Kudretinin kemâline ve şanının azametine delâlet eden kıssaları,



-Ve peygamberlerine özel olarak verdiği en büyük ayetleri ve düşmanlarına karşı yardımını Rasûlüne anlattıktan sonra, onlara verdiği nimetlere bir şükür olmak üzere, Hz. Peygambere hamdetmeyi ve seçmiş olduğu kullarına selam etmeyi emretti.



Emredilen bu hamd ve selam, Hz. Peygamberin onlarla ilgili önceden bilmediği şeyleri bilmesi, onların üstün yönlerini tanıması ve dinde öncü ve gayret içinde olmaları yönünden de olabilir.Veya ayetteki emir, kâfir olan kavminin helâk edilmesi ve ilâhî hıfz sayesinde hayasız fiillerden korunması ve helâk olmaktan kurtulması sebebiyledir.



Veya ayetteki bu emirler Hz. Lûta verilmiş de olabilir. Çünkü Allahu Teâlâ



-Onun küfür içinde olan kavmini helak ettiği için hamdetmesini,



-Fuhşiyattan koruduğu ve helâk olmaktan kurtardığı seçkin kullarına da selam etmesini istemiştir.



اٰ آللَّهُ خَيْرٌ أَمَّا يُشْرِكُونَ “Allah mı hayırlı, yoksa O’na koştukları ortaklar mı?”



Bu ifadede,



-Onları ilzam,



-Kendileriyle ince bir istihza (tehekküm)



-Ve görüşlerinin seviyesizliğini göstermek vardır. Çünkü, onların Allaha ortak kıldıkları şeylerde hiçbir hayır olmadığı meydandadır. Böyle olunca, bu batıl mabutların her hayrın sahibi olan Allahu Teâlâ ile muvazeneye gelmesi mümkün değildir.







60- أَمَّنْ خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ (Onlar mı hayırlı) Yoksa, gökleri ve yeri yaratan mı?”



Onlar mı hayırlı, yoksa bütün kainatın usûlü ve menfaatlerin esası olan gökleri ve yeri yaratan Zat mı daha hayırlıdır?



وَأَنزَلَ لَكُم مِّنَ السَّمَاء مَاء “Ve O, gökten size bir su indirdi.”



فَأَنبَتْنَا بِهِ حَدَائِقَ ذَاتَ بَهْجَةٍ “Ardından biz o su ile güzel güzel bahçeler bitirdik.”



Burada, Cenab-ı Hak önce kendisinin icraatlarını gıyabî olarak anlatmakta iken, “Biz o su ile güzel güzel bahçeler bitirdik” şeklinde anlatmaya geçti. Bunda,



-Bu fiillerin Allaha mahsus olduğunu te’kid etmek,



-Birbirine benzer maddelerden birbirinden gayet uzak farklı tabiatta muhtelif bitki türlerini bitirmeye O’ndan başkasının güç yetiremeyeceğine tenbihte bulunmak vardır. Ayetin devamında buna işaret edilmektedir:



مَّا كَانَ لَكُمْ أَن تُنبِتُوا شَجَرَهَا “O bahçelerin ağacını yetiştirmeye sizin gücünüz yetmez.”



أَإِلَهٌ مَّعَ اللَّهِ “Allah ile beraber başka bir ilâh mı var!?”O, yaratmada ve meydana getirmede tek iken, Ona yakın ve kendisine şerik olacak başka bir ilah mı var?



بَلْ هُمْ قَوْمٌ يَعْدِلُونَ “Hayır, doğrusu onlar haktan sapan bir kavimdir.”



Doğrusu onlar tevhid olan haktan udûl eden (sapan) bir kavimdirler.







61- أَمَّن جَعَلَ الْأَرْضَ قَرَارًا (Onlar mı hayırlı) yoksa, yeryüzünü oturmaya elverişli kılan mı?”



Arzın bir kısmı su iken, Allahu Teâlâ onu tanzim etti, üzerinde insanların ve hayvanların yerleşebilmesine zemin hazırladı.



وَجَعَلَ خِلَالَهَا أَنْهَارًا “Ve O, içinde nehirler akıttı.”



وَجَعَلَ لَهَا رَوَاسِيَ “Ve yeryüzünde sabit dağlar meydana getirdi.”



Öyle ki, bu dağlarda madenler meydana gelmekte, içlerinden sular nebean etmektedir.



وَجَعَلَ بَيْنَ الْبَحْرَيْنِ حَاجِزًا “Ve iki deniz arasına bir engel koydu.”



İki denizden murat, tatlı ve tuzlu denizlerdir.Veya Fars ve Rum körfezleridir.



Bununla alâkalı açıklama Furkan sûresi elli üçüncü ayette geçmişti.



أَإِلَهٌ مَّعَ اللَّهِ “Allah ile beraber başka bir ilâh mı var!?”



بَلْ أَكْثَرُهُمْ لَا يَعْلَمُونَ “Hayır, onların çoğu bilmiyorlar.”



Doğrusu onların çoğu Hakkı bilmezler, O’na ortak koşarlar.







62- أَمَّن يُجِيبُ الْمُضْطَرَّ إِذَا دَعَاهُ وَيَكْشِفُ السُّوءَ وَيَجْعَلُكُمْ خُلَفَاء الْأَرْضِ (Onlar mı hayırlı) yoksa kendine yalvardığında muzdara cevap veren ve ondaki sıkıntıyı gideren, ayrıca sizi yeryüzünün halifeleri kılan mı?”Muzdar, darda kalıp Allaha sığınan kimsedir. Bunun elif-lâmlı gelmesi cins içindir, istiğrak için değildir. Dolayısıyla ayetten hareketle her muzdarın duasına mutlaka icabet etme lüzumu söz konusu olamaz.[1>



Arza halife olmak, daha öncekilerin yerine,



-Onda yerleşmek,



-Ve onda tasarrufta bulunmaktır.



أَإِلَهٌ مَّعَ اللَّهِ “Allah ile beraber başka bir ilâh mı var!?”



Bu umumî ve hususî nimetleri size veren Allah ile beraber başka bir ilah mı var?



قَلِيلًا مَّا تَذَكَّرُونَ “Ne de az düşünüyorsunuz!”



Bundan murat, ya hiç düşünmemektir veya faydayı ortadan kaldıran azıcık bir düşüncedir.







63- أَمَّن يَهْدِيكُمْ فِي ظُلُمَاتِ الْبَرِّ وَالْبَحْرِ وَمَن يُرْسِلُ الرِّيَاحَ بُشْرًا بَيْنَ يَدَيْ رَحْمَتِهِ (Onlar mı hayırlı) yoksa, karanın ve denizin karanlıkları için de size yol gösteren, rahmetinin önünde rüzgarları müjdeci olarak gönderen mi?Allahın karada ve denizde yol göstermesi yıldızlarla ve arzdaki alâmet olan şeylerledir. “Karanlıklardan” murat, gecelerin karanlığıdır. Bunun “karanın ve denizin karanlıkları” şeklinde kara ve denize nisbet edilmesi, mülabeset içindir.[2>



Veya bundan murat, birbirine karıştırılan yollardır.Rahmetten murat, yağmurdur. Rüzgârın meydana gelmesi için bazı sebepler olmakla beraber, şüphesiz hem fail olan, hem de fail olandan etkilenen sebepler, Allahın yaratmasıyladır. Sebebi yaratan, fiili de yaratandır.



أَإِلَهٌ مَّعَ اللَّهِ “Allah ile beraber başka bir ilâh mı var!?”Allah ile beraber bunun bir benzerini yapmaya kâdir olan başka bir ilah mı var?



تَعَالَى اللَّهُ عَمَّا يُشْرِكُونَ “Allah onların koştukları ortaklardan çok yücedir, münezzehtir.”



Her şeye gücü yeten ve her şeyi yaratan Allah, hem aciz hem de mahlûk olan eşyanın kendisine ortak olmasından yüce ve münezzehtir.







64- أَمَّن يَبْدَأُ الْخَلْقَ ثُمَّ يُعِيدُهُ وَمَن يَرْزُقُكُم مِّنَ السَّمَاء وَالْأَرْضِ (Onlarmı hayırlı) yoksa, önce yaratan, sonra yaratmayı tekrar eden ve sizi gökten ve yerden rızıklandıran mı?”



Kâfirler, her ne kadar yeniden yaratılmayı inkâr etseler de, buna delâlet eden delillerle onların batıl davaları çürütülmüştür.Allahın insanı rızıklandırması, semavî ve arzî sebeplerledir.



أَإِلَهٌ مَّعَ اللَّهِ “Allah ile beraber başka bir ilâh mı var!?”



Allah ile beraber bunları yapan bir ilah mı var?



قُلْ هَاتُوا بُرْهَانَكُمْ إِن كُنتُمْ صَادِقِينَ “De ki: Eğer doğru söylüyorsanız haydi kesin delilinizi getirin.”O’ndan başkasının bunları yapmaya kâdir olduğuna dair deliliniz varsa, getirin görelim.Allaha şerik kılmada sadık iseniz, buna ait delilinizi getirin. Çünkü kudretin kemâli, ulûhiyetin levazımındandır.







65- قُل لَّا يَعْلَمُ مَن فِي السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ الْغَيْبَ إِلَّا اللَّهُ “De ki: Göklerde ve yerde Allah’tan başka kimse gaybı bilmez.”Allahu Teâlâ her şeyi içine alan, her şeyin fevkinde olan noksansız kudretin kendisine has olduğunu beyan ettikten sonra, bunun lâzımı gibi olan gayb ilmini de sadece kendisinin bildiğini peşinde nazara verdi.



Buradaki istisna, munkatı’dır.[3>İstisna muttasıl da olabilir. bu durumda “göklerde ve yerde olanlara” Allahu Tealâ da dahildir. Ama her şeye ilmi taalluk eden, her şeyin yanında hazır olup durumuna muttali olan ancak O’dur.



وَمَا يَشْعُرُونَ أَيَّانَ يُبْعَثُونَ “Onlar, ne zaman diriltileceklerinin de şuurunda değillerdir.”



“Onlar”
dan murat, göklerde ve yerde olanlardır.“Bundan murat kâfirlerdir” de denilmiştir.







66- بَلِ ادَّارَكَ عِلْمُهُمْ فِي الْآخِرَةِ “Doğrusu onların ahiret hakkındaki bilgisi peş peşe gelmiştir.”Cenab-ı Hak, onlardan gayb ilmini (gaybı bilmeyi) nefyetti ve geleceklerinin ne olacağını bilmemelerini nazara vererek bunu te’kid etti. Bu ayetle de onlara kıyametin gelmesiyle ilgili deliller ve ayetlerle ilim sebepleri gelmiş olmakla beraber, kendilerinin onu gereği gibi bilmediklerini beyan etti.



بَلْ هُمْ فِي شَكٍّ مِّنْهَا “Doğrusu onlar bu konuda şüphe içindedir.”



Doğrusu onlar, bir meselede delil bulamayıp ne yapacağını, ne hüküm vereceğini bilmeyen kimse gibi şaşkın ve mütereddittirler.



بَلْ هُم مِّنْهَا عَمِونَ “Hatta onlar ahiretten yana kördürler.”Basiretleri köreldiğinden, ahiretin delillerine karşı kördürler, onu idrak edemezler.Nazara verilen bu mana, müşriklere has kılındığında bu şekildedir. Çünkü onlar da “göklerde ve yerde bulunanlara” dâhildirler. Bazılarına ait olan fiil, hepsine nisbet edilebildiği gibi, burada da müşriklerin gaybı bilemeyişi bu şekilde nazara verilmiştir. Devamında gelen üç cümle ve bu cümlelerde ifade edilen “doğrusu onlar şöyledir… Hatta böyledir… Yok yok hatta böyledir” denilmesi, onların hâllerini kademeli bir şekilde aşağıya doğru çekmektir.[4>



Denildi ki: Birinci cümle şu anlamı ifade eder: “Onların ahiretle ilgili bilgisi son buldu, bir işe yaramadı.”Veya “Onlara ahiretle ilgili ardı ardına bilgiler geldi, muhkemleşti.”




[1>Ayetin zâhirinden her muzdarın duasına icabet edildiği anlaşılabilir. “İcabet etmek, kabul etmekten ayrı bir durumdur. Her muzdara icabet vardır, ama bu, duasının aynen kabul edilmesi demek değildir. Âdeta her dua Allaha bir dilekçedir, her dilekçeye cevap vardır. Ama dilekçede isteneni vermemenin de bir cevap olduğu unutulmamalıdır” denildiğinde bir problem kalmaz.



Ancak Beydavî, böyle bir suale meydan vermemek için “el-muzdar” kelimesindeki elif-lamın istiğrak için olmayıp cins için olduğunu söylemiştir. Mesela “arayan bulur” dediğimizde mutlaka her arayanın aradığını bulması lâzım gelmez. Bundan anlaşılması gereken, bulanların arayanlar olmasıdır. Dolayısıyla “madem arayan bulur, öyleyse falanca kimse aradığı hâlde neden bulmadı?” denilmez. Bu cümleden, bulmak için aramak lâzım geldiğini anlamak yeterlidir.



[2> Yani, insan bu karanlıklara ya karada veya denizde iken muhatap olur.



[3> Yani gökler ve yerde olanların hiç biri gaybı bilemez. Ancak, Allah gaybı bilir.



[4> Çünkü önce ahiret hakkında kendilerine yeterli bilginin aslında geldiği nazara verildi. Peşinde, onların bu konuda şek içinde oldukları anlatıldı. Sonrasında ise, ahirete karşı kör gibi hareket edip, onun delillerini idrak edemedikleri bildirildi.




67- وَقَالَ الَّذِينَ كَفَرُوا أَئِذَا كُنَّا تُرَابًا وَآبَاؤُنَا أَئِنَّا لَمُخْرَجُونَ “O inkâr edenler dediler ki: Sahi, biz ve atalarımız toprak olduktan sonra gerçekten diriltilip çıkarılacak mıyız?”

Ayetin bu kısmı, onların manevî körlüklerinin beyanı gibidir.

“Çıkarılmaktan” murat,

-Ya kabirlerden çıkarılmalarıdır.

-Veya ölümden hayata çıkarılmalarıdır.



68- لَقَدْ وُعِدْنَا هَذَا نَحْنُ وَآبَاؤُنَا مِن قَبْلُ “And olsun ki, bu vaat bize yapıldığı gibi, daha önce atalarımıza da yapılmıştı.”Muhammedin vaadinden önce de bu bize ve ecdadımıza vaad olarak söylenmiş.

إِنْ هَذَا إِلَّا أَسَاطِيرُ الْأَوَّلِينَ “Bu, öncekilerin masallarından başka birşey değildir.”



69- قُلْ سِيرُوا فِي الْأَرْضِ فَانظُرُوا كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُجْرِمِينَ “De ki: Yer yüzünde gezin de, mücrimlerin akıbeti nasıl oldu oldu, bir bakın!”Ayet, müşriklerin tekzibine karşılık onlara bir tehdittir ve kendilerinden önce dini yalanlayanların başlarına gelenlerin kendi başlarına gelecek olmasıyla korkutmaktır.Onlardan “mücrimler” yani “suçlular” şeklinde bahsedilmesi, suç olan şeyleri terk hususunda mü’minlere bir lütuf olması içindir.



70- وَلَا تَحْزَنْ عَلَيْهِمْ “Onlara üzülme.”Onların yalanlamalarına ve yüz çevirmelerine üzülme.

وَلَا تَكُن فِي ضَيْقٍ مِّمَّا يَمْكُرُونَ “Ve kurmakta oldukları tuzaklardan

ötürü de sıkıntı duyma!”
Çünkü Allah Seni insanların kötülüklerinden koruyacaktır.



71- وَيَقُولُونَ مَتَى هَذَا الْوَعْدُ إِن كُنتُمْ صَادِقِينَ “Ve “Eğer doğru söylüyorsanız bu vaad ne zaman?” derler.”Vaatten murat, onlara vaat edilen azaptır.



72- قُلْ عَسَى أَن يَكُونَ رَدِفَ لَكُم بَعْضُ الَّذِي تَسْتَعْجِلُونَ “De ki: Belki de acele gelmesini istediğiniz şeyin bir kısmı size çok yaklaşmıştır.”Bundan murat, Bedir günü başlarına gelen mağlubiyet azabıdır.Ayette, onların başına gelecek azabın, ihtimal bildiren عَسٰى ibaresiyle

gelmesi şundandır:

Hükümdarların üslûbunda “ola ki”, “umulur ki,” “Sonra şöyle yapacağım” gibi ifadeler kesinlik ifade eder. Böyle söylemeleri,

-Vakarlarını ortaya koymak,

-Kendilerinin böyle bir işaretinin başkalarının açıktan söylemesi gibi olduğunu hissettirmek içindir.

Allahu Teâlânın vaat ve vaîdlerinde “ola ki…” “umulur ki…” demesi de böyle bir üslûbtur.



73- وَإِنَّ رَبَّكَ لَذُو فَضْلٍ عَلَى النَّاسِ “Şüphesiz Rabbin, insanlara karşı lütuf sahibidir.”

Onların günahlarına hemen ceza vermez, kendilerine süre tanır.

وَلَكِنَّ أَكْثَرَهُمْ لَا يَشْكُرُونَ “Fakat insanların çoğu şükretmezler.”

Lakin insanların çoğu kendisine olan nimetin hakkını bilmez, şükretmezler. Hatta cehaletlerinden dolayı bir an önce azabın gelmesini isterler.



74- وَإِنَّ رَبَّكَ لَيَعْلَمُ مَا تُكِنُّ صُدُورُهُمْ وَمَا يُعْلِنُونَ “Ve Rabbin elbette onların sinelerinin gizlediklerini de, kendilerinin açığa vurduklarını da bilir.”

Bilir ve ona göre karşılık verir.



75- وَمَا مِنْ غَائِبَةٍ فِي السَّمَاء وَالْأَرْضِ إِلَّا فِي كِتَابٍ مُّبِينٍ “Gökte ve yerde gizli hiçbir şey yoktur ki kitab-ı mübinde bulunmasın.”Kitab-ı mübin’den murat levh-i mahfuzdur.

Veya istiare yoluyla kaderi anlatmaktadır.



76- إِنَّ هَذَا الْقُرْآنَ يَقُصُّ عَلَى بَنِي إِسْرَائِيلَ أَكْثَرَ الَّذِي هُمْ فِيهِ يَخْتَلِفُونَ “Şüphesiz bu Kur’an, İsrailoğullarına hakkında iihtilafa düştükleri şeylerin çoğunu anlatıyor.”

Onların ihtilafa düştükleri meseleler,

-Teşbih, (Allahı mahlukata benzetmek)

-Tenzih, (Allahı mahlukata benzemekten yüce kılmak)

-Cennet ve cehennemin hâlleri,

-Hz. İsa ve Hz. Üzeyirin durumları gibi konulardır.



77- وَإِنَّهُ لَهُدًى وَرَحْمَةٌ لِّلْمُؤْمِنِينَ “Ve o, mü’minler için gerçekten bir hidayet ve rahmettir.”

Çünkü, Kur’andan istifade edenler onlardır.[1>



78- إِنَّ رَبَّكَ يَقْضِي بَيْنَهُم بِحُكْمِهِ “Şüphesiz Rabbin, onların arasında hüküm verecektir.”

Allah, İsrailoğulları arasında hak ile hükmeder.

وَهُوَ الْعَزِيزُ الْعَلِيمُ “O, Azîzdir – Alîmdir.”

O Azîz’dir, hükmü geri çevrilemez.

Alîm’dir, hükmettiği şeyin hakîkatını bilir, bilerek hükmeder.



79- فَتَوَكَّلْ عَلَى اللَّهِ “Öyle ise Allah’a tevekkül et.”

Sen Allaha tevekkül et, onların düşmanlığına aldırma.

إِنَّكَ عَلَى الْحَقِّ الْمُبِينِ “Çünkü sen apaçık bir hak üzeresin.”

Hak üzere olan kimsenin, Allahın hıfzına ve yardımına güvenmesi uygun düşer.



80- إِنَّكَ لَا تُسْمِعُ الْمَوْتَى “Şüphesiz sen, ölülere işittiremezsin.”

Ayet, Hz. Peygamberin onların kendisine taraftar olmaları ve desteklemeleri beklentisini bütünüyle keserek, O’na emredilen Allaha tevekkül emrinin bir başka sebebini beyan eder.[2> Onların ölülere benzetilmeleri, kendilerine okunandan istifade etmemeleri yönündendir. Ayetin devamında ise, sağır kimselere benzetilmişlerdir. Çünkü ölü olan biri aynı zamanda sağır demektir, bir şey duymaz.

وَلَا تُسْمِعُ الصُّمَّ الدُّعَاء إِذَا وَلَّوْا مُدْبِرِينَ “Ve arkasını dönüp kaçmakta olan sağırlara da daveti duyuramazsın.”



81- وَمَا أَنتَ بِهَادِي الْعُمْيِ عَن ضَلَالَتِهِمْ “Körleri yanlış yoldan vazgeçirip doğru yola getiremezsin.”Çünkü, yolda düzgün gidebilmek görmekle mümkün olur, bunlar ise manen kör kimselerdir.

إِن تُسْمِعُ إِلَّا مَن يُؤْمِنُ بِآيَاتِنَا فَهُم مُّسْلِمُونَ “Sen ancak âyetlerimize iman edip de hakka teslim olanlara duyurabilirsin.”Sen ancak Allahın ilminde ayetlerimize iman edeceklere duyurabilirsin, sözlerin onlara bir fayda verir.





82- وَإِذَا وَقَعَ الْقَوْلُ عَلَيْهِمْ أَخْرَجْنَا لَهُمْ دَابَّةً مِّنَ الْأَرْضِ “Söylenen başlarına geleceği vakit, bunlar için yerden bir “dâbbe” çıkarırız.”Onlara vaat edilen ahiret ve azabın vakti yaklaşınca onlara bir dâbbe çıkarırız. Kaçan ondan kurtulamaz, yetişmek isteyen de ona yetişemez.Hz. Peygambere dâbbenin nereden çıkacağı soruldu. “Allah nezdinde mescitlerin en hürmete şayan olanından” şeklinde cevap verdi. Yani, Mescid-i Haramdan çıkacağını söyledi.Rivayete göre, dâbbe çıktığında yanında Hz. Musa’nın asası ve Hz. Süleymanın mührü olur.Asa ile mü’minin secde mahalli olan alnına dokunur, onun yüzü bembeyaz olur. Mühür ile de kâfirin burnuna siyah bir nokta koyar, bununla onun yüzü simsiyah olur.

تُكَلِّمُهُمْ أَنَّ النَّاسَ كَانُوا بِآيَاتِنَا لَا يُوقِنُونَ “Bu onlara, insanların âyetlerimizekesin bir iman getirmemiş olduklarını söyler.”Dâbbenin çıkması ve diğer hâlleri de Allahın ayetlerindendir.Veya ayetlerden murat, Kur’an ayetleri olabilir.



83- وَيَوْمَ نَحْشُرُ مِن كُلِّ أُمَّةٍ فَوْجًا مِّمَّن يُكَذِّبُ بِآيَاتِنَا “O gün her ümmetten âyetlerimizi yalanlayanları birer grup hâlinde toplarız.”Kıyamet günü her ümmetten, ayetlerimizi yalanlayanları fevc fevc bir araya getiririz.

فَهُمْ يُوزَعُونَ “Bunlar (topluca hesap yerine) sevk edilirler.”

Bunların hepsi bir nizama sokulur, bölük bölük mahşer meydanına sevkedilir.

Ayet, onların sayıca çokluğunu ve bu grupların en önde olanlarıyla en geride olanlarının birbirinden gayet uzak olduklarını anlatmaktadır.



8ّ4- حَتَّى إِذَا جَاؤُوا قَالَ أَكَذَّبْتُم بِآيَاتِي وَلَمْ تُحِيطُوا بِهَا عِلْمًا “Hesap yerine geldiklerinde (Allah) der: Siz ilmen kavramamışken âyetlerimi yalanladınız, öyle mi?”

Mahşer meydanına geldiklerinde kendilerine böyle denilir.

Ayette geçen و vav hâl bildirebilir veya atıf olabilir.

Birinciye göre mana: İlminiz, o ayetlerin künhünü kuşatmadığı hâlde, sathî bir nazarla bakıp ayetlerimi inkar mı ettiniz?!

İkinciye göre mana: Ayetlerimi yalanladınız ve onların hakikatini öğrenmeye yanaşmadınız, öyle mi?

أَمَّاذَا كُنتُمْ تَعْمَلُونَ “Yoksa ne yapıyordunuz?!”

“Veya bundan başka ne yapıyordunuz?”

Bu ifade onları susturmak, delilsiz bırakmak içindir. Çünkü, cehaletlerinden dolayı, ilâhî ayetleri yalanlamaktan başka bir şey yapmadılar. Dolayısıyla “biz bundan başka bir şey yaptık” demeye tâkatleri yoktur.



85- وَوَقَعَ الْقَوْلُ عَلَيْهِم بِمَا ظَلَمُوا “Zulümlerinden dolayı sözü edilen azap başlarına iner.”

Bu sorgulamadan sonra, kendilerine vaat edilen ateşte yanma azabı başlarına gelir. Bunun da sebebi, Allahın ayetlerini yalanlamaları yüzünden zulme düşmeleridir.

فَهُمْ لَا يَنطِقُونَ “Artık onlar konuşamazlar.”

Azapla meşguliyetlerinden dolayı bir mazeret söylemeye de fırsat bulamazlar, bir şey söyleyemezler.



86- أَلَمْ يَرَوْا أَنَّا جَعَلْنَا اللَّيْلَ لِيَسْكُنُوا فِيهِ وَالنَّهَارَ مُبْصِرًا “Görmediler mi, geceyi içinde rahat etsinler diye, gündüzü de gösterici (aydınlık) olarak yarattık.”

Şayet bunları görüp de düşünselerdi tevhide ulaşır, haşrin gelmesinin zor olmadığını anlar, peygamberlere kulak verirlerdi. Çünkü nur ve zulmetin peşpeşe ve sabit olmayan bir tarzda gelmesi ancak bunlara hükmeden bir kuvvetle olur. Aynı maddeden zulmeti nura çeviren, ölmüş bedenlerden hayatı çıkarmaya da kâdirdir. Gündüz etrafı aydınlık yapıp insanların maişetlerini temini sağlayan Zat, onların dünya ve ahiret maslahatlarını temin eden ahireti de getirir, peygamberleri de gönderir.

إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَاتٍ لِّقَوْمٍ يُؤْمِنُونَ “Şüphesiz bunda iman eden bir topluluk için ayetler vardır.”İşte bunda, inanan kimseler için tevhid, nübüvvet ve haşre deliller vardır.



87- وَيَوْمَ يُنفَخُ فِي الصُّورِ “O gün sûr’a üfürülür.”Denildi ki: Ayet, ölülerin dirilmesini, “kalk” borusuyla uyanıp ayağa kalkan bir ordunun hâline benzeten bir temsildir.

فَفَزِعَ مَن فِي السَّمَاوَاتِ وَمَن فِي الْأَرْضِ إِلَّا مَن شَاء اللَّهُ “Allah’ın diledikleri müstesna, göklerde ve yerde bulunanlar hep dehşete kapıldı.”

Bunun mazi ile ifade edilmesi, vukuunun tahakkukundan dolayıdır.

Ayette istisna edilenler,

-Cebrail, Mikail, İsrafil ve Azraildir.

-Veya huriler, cehennem bekçileri ve hamele-i arş melekleridir.

-Şehitlerdir.

-Hz. Musadır. Çünkü O, bir kere o dehşetli hâli yaşamıştı.[3>

Murat, bunların tamamı olabilir.

وَكُلٌّ أَتَوْهُ دَاخِرِينَ “Ve hepsi boyunları bükük olarak O’na geldiler.”

Onların hepsi, sura ikinci üfürülüşten sonra zelil bir hâlde mahşer meydanına gelirler.



88- وَتَرَى الْجِبَالَ تَحْسَبُهَا جَامِدَةً “Dağları görür, onları camid sanırsın.”

Sen onları yerlerinde sabit zannedersin.

وَهِيَ تَمُرُّ مَرَّ السَّحَابِ “Hâlbuki onlar bulutların geçişi gibi hareket ederler.”

Hâlbuki onlar bulutlar gibi süratli bir şekilde geçip gitmektedir. Çünkü, büyük cirimler aynı hızla hareket ettiklerinde hareketlerinin farkına varılmaz.

صُنْعَ اللَّهِ الَّذِي أَتْقَنَ كُلَّ شَيْءٍ “Bu, her şeyi mükemmel yapan Allahın sanatıdır.”

إِنَّهُ خَبِيرٌ بِمَا تَفْعَلُونَ “Şüphesiz O, yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.”

Allah, yaptığınız fiillerin hem dış görünüşlerini, hem de iç yüzlerini bilir, ona göre size karşılık verir. Ayetin devamı bunu açıklamaktadır:



89- مَن جَاء بِالْحَسَنَةِ فَلَهُ خَيْرٌ مِّنْهَا “Kim iyilikle gelirse, ona daha hayırlısı vardır.”

Çünkü, yaptığı bu iyiliğe karşılık kendisine verilen sevapla,

-Kıymetsiz bir şey kıymettar olanla,

-Fani olan bâki olanla değiştirilmiş,

-Yaptığı bir iyiliğe yediyüz kat mükafat verilmiştir.

-Veya bu iyiliğine mukabil, cennet gibi bir ödül verilmiştir.

وَهُم مِّن فَزَعٍ يَوْمَئِذٍ آمِنُونَ “Ve onlar o gün korkudan da emin kalırlar.”

Onlar, o kıyamet gününün azap korkusundan güven içindedirler. Seksen yedinci ayette bildirilen korku ise, mü’min – kâfir herkesi içine alan bir korkudur. Çünkü dehşetli bir hâli gören herkes, fıtrî olarak ondan korkar.



90- وَمَن جَاء بِالسَّيِّئَةِ فَكُبَّتْ وُجُوهُهُمْ فِي النَّارِ “Her kim de kötülükle gelirse, yüzleri ateşte kavrulur.”Denildi ki: Seyyieden murat, şirktir. (Bakara, 195) ayetindeki elden murat onların bizzat kendileri olduğu gibi, burada da yüzden murat da onların kendileri olabilir.[4>

هَلْ تُجْزَوْنَ إِلَّا مَا كُنتُمْ تَعْمَلُونَ “Başka değil ancak yaptığınız amellerin cezasını çekeceksiniz.”



91- إِنَّمَا أُمِرْتُ أَنْ أَعْبُدَ رَبَّ هَذِهِ الْبَلْدَةِ الَّذِي حَرَّمَهَا “Ben ancak burayı mu kaddes kılan bu beldenin Rabbine ibadet etmekle emrolundum.”Cenab-ı Hak, dünya – ahiret ve kıyamet hâllerinin şerhinden sonra, Hz. Peygambere, muhatabı olan kimselere böyle demesini emretti. Çünkü hakka davet tamamlanmış ve kemâlini bulmuştur. Artık peygambere düşen görev kendi kendine yönelmek ve Rabbinin ibadetine müstağrak olmaktır.

Cenab-ı Haktan “burayı mukaddes kılan bu beldenin Rabbi” şeklinde söz etmek, Mekke için bir teşriftir ve şanına bir tazimdir.

وَلَهُ كُلُّ شَيْءٍ “Ve her şey ancak Onundur.”Yaratma ve tasarruf yönüyle her şey O’nundur.

وَأُمِرْتُ أَنْ أَكُونَ مِنَ الْمُسْلِمِينَ “Ayrıca, müslümanlardan olmam bana emredildi.”

Ve ben İslâma teslim olan, boyun eğenlerden olmakla emrolundum.

Bundan murat “İslâm dini üzere sebât etmekle emrolundum” manası da olabilir.



92- وَأَنْ أَتْلُوَ الْقُرْآنَ “Ve Kur’ân’ı okumam emredildi.”Ve Kur’an okumaya devam etmekle emrolundum. Ta ki onu parça parça okurken hakikatleri bana açılsın, inkişaf etsin.

“Kur’an okumaktan” murat, ona tâbi olmak da olabilir.

فَمَنِ اهْتَدَى فَإِنَّمَا يَهْتَدِي لِنَفْسِهِ “Artık kim doğru yola gelirse, yalnız kendisi için gelmiş olur.”Kim bana ittiba ile doğru yola gelirse, menfaati kendisine ait olacaktır.

وَمَن ضَلَّ فَقُلْ إِنَّمَا أَنَا مِنَ الْمُنذِرِينَ “Kim de yoldan saparsa, de ki: Ben ancak uyarıcılardanım.”

Kim de bana muhalefetle yoldan çıkarsa, onun dalaletinin vebâli bana ait değildir. Çünkü, peygambere düşen ancak tebliğdir. Ben, bana ait olan görevi yaptım.



9ِِ3- وَقُلِ الْحَمْدُ لِلَّهِ “Ve de ki: Elhamdülillah (Hamd, Allah’a mahsustur.)

De ki: Nübüvvet nimetine veya bana öğrettiği, kendisiyle amele muvaffak kıldığı şeylerden dolayı Allaha hamdolsun.

سَيُرِيكُمْ آيَاتِهِ فَتَعْرِفُونَهَا “O, âyetlerini size gösterecek, siz de onları görüp tanıyacaksınız.”

Allah size dünyada Bedir Vakası ve dâbbetü’l-arzın çıkışı gibi büyük ayetlerini gösterecektir.

Gösterileceği bildirilen ayetler, ahiretteki dehşetli durumlar da olabilir.

Siz de bunların Allahın ayetleri olduğunu tanıyacaksınız. Lakin bunu bilmeniz, iş işten geçtikten sonra olacaktır.

وَمَا رَبُّكَ بِغَافِلٍ عَمَّا تَعْمَلُونَ “Rabbin, yaptıklarınızdan gafil değildir.”

Dolayısıyla, azabınızı tehir etmesini, yaptığınızdan gafil olduğundan dolayı sanmayınız.

Hz. Peygamber şöyle buyurur:

“Neml sûresini kim okusa, Süleyman, Salih, İbrahim ve Şuayb peygamberleri tasdik eden ve yalanlayanlar sayısınca ecre nâil olur. Kabrinden “La ilâhe ilallah” diyerek çıkar.”


[1> Aslında Kur’an bütün insanlara hidayet ve rahmet olmak üzere gönderilmiştir. Ama ondan istifade edenler özellikle mü’minler olduğundan, bu ayette meselenin bu yönüne dikkat çekilmiştir.

[2>Yani, onlar manen ölüdürler, onlardan ne yardım bekleyebilirsin?

[3> Tur’da Cenab-ı Hakkın rüyetini isteyince Cenab-ı Hak dağa tecelli etmiş, dağ parça parça olurken Hz. Musa da dehşetten baygın olarak yere düşmüştü.

[4> Buna “zikr-i cüz, irade-i küll”, yani “bir parçayı söyleyerek onun bağlı olduğu bütünü murat etmek” denilir.


Yazar:
Prof.Dr. Şadi Eren
 
Üst Alt