Neler yeni

Welcome to Cidar - Hak Yolunda... Hak üzere...

Forumumuza hoş geldiniz, burada birçok faydalı içerik ve aktif bir topluluk sizi bekliyor, ancak tüm özelliklerden yararlanabilmek ve paylaşımlara katılabilmek için kayıt olmanız gerekmektedir.

Nisa Suresi Tefsiri

Admin

Yönetici
Katılım
19 Şub 2025
Mesajlar
171
Tepkime puanı
0
Puanları
16
1- أَيُّهَا النَّاسُ “Ey insanlar!”



“Ey insanlar”
ifadesi bütün Âdemoğullarına bir hitaptır.



اتَّقُواْ رَبَّكُمُ “Rabbinize karşı gelmekten sakının.”



الَّذِي خَلَقَكُم مِّن نَّفْسٍ وَاحِدَةٍ “O ki sizi bir nefisten yarattı.”



وَخَلَقَ مِنْهَا زَوْجَهَا “Ve o tek nefisten eşini yarattı.”



Bu konuda iki görüş vardır:



1- Allah Havvayı Âdemin kaburga kemiğinden yarattı.



2- Havvayı da, Âdemi de, sizleri de tek nefisten yarattı.[1>



وَبَثَّ مِنْهُمَا رِجَالاً كَثِيرًا وَنِسَاء “İkisinden bir çok erkekler ve kadınlar meydana getirdi.”



وَاتَّقُواْ اللّهَ الَّذِي تَسَاءلُونَ بِهِ وَالأَرْحَامَ “Kendisi adına birbirinizden dilekte bulunduğunuz Allah’a karşı gelmekten ve akrabalık bağlarını koparmaktan sakının.”



Elbette böyle kâhir bir kudrete karşı korkmak, saygı duymak; böyle büyük nimetler sahibine karşı itaat etmek gerekir. Takva ile emredilişin bu kıssaya terettüp ettirilmesinde böyle bir incelik vardır.



Keza, günahlardan kaçınmayı ifade eden takva ile emredilmesi, bundan sonraki ayetlerin muhtevasına da bir işaret gibidir. Çünkü, bu ayetin hemen peşinde kişinin aile fertlerine ve diğer insanlara karşı sorumluluklarına temas edilmektedir.



Burada şu mesaj verilmektedir:



“Allahtan korkun, akrabalık haklarını da gözetin, sıla-i rahimde bulunun, sıla-i rahmi kesmeyin.”



Allahu Teâlâ burada kendisine karşı takvayı emretmesinin hemen peşinde sıla-i rahmi zikrederek, akrabalık haklarının kendisi nezdinde ne derece önemli olduğuna dikkat çekti.



Peygamber efendimiz şöyle der:



“Rahim, arşa bağlıdır. Der ki: Benim hakkımı verene Allah rahmet etsin. Benimle bağını kesenin Allah da bağını kessin!”



إِنَّ اللّهَ كَانَ عَلَيْكُمْ رَقِيبًا “Şüphesiz Allah sizin üzerinizde gözetleyicidir.”







2- وَآتُواْ الْيَتَامَى أَمْوَالَهُمْ “Yetimlere mallarını verin.”



Burada yetimlere mallarını vermekten murat, büluğa erdiklerinde mallarının kendilerine verilmesidir.



Yetim, babası ölene denir. Her ne kadar kelime anlamı itibariyle küçük veya büyük her babası ölene “yetim” denilebilirse de, örfen bu kelime henüz büluğa ermemiş küçük çocuklar hakkında kullanılır.



Ayette, onlar büluğa erer ermez hemen babalarından kalan mirasın kendilerine verilmesine teşvik vardır. Büluğa erme alâmetleri görülür görülmez, gecikmeden malları onlara verilmelidir.



Sebeb-i Nüzûl



Rivayet edilir ki Gatafan kabilesinden bir adamın yanında, ölen kardeşinin oğlu vardı. Çocuğa babasından büyük bir miras kalmıştı. Çocuk büluğa erdiğinde amcasından malı istedi, ama o malı vermedi. Bunun üzerine, üstteki ayet nazil oldu. Amca, ayeti duyunca “Allaha ve Rasulüne itaat ettik. Böyle bir günahtan Allaha sığınırız” dedi.



وَلاَ تَتَبَدَّلُواْ الْخَبِيثَ بِالطَّيِّبِ “Temizi pis olanla (helâli haramla) değişmeyin.”



وَلاَ تَأْكُلُواْ أَمْوَالَهُمْ إِلَى أَمْوَالِكُمْ “Onların mallarını kendi mallarınıza katıp yemeyin.”



Yani, kendi helal malınıza, onların size haram olan mallarını karıştırmayın.



Veya “onların malını korumak üzerinize görev iken, o malları kendinize ayırmayın.”



Ayetin manasını ifade babında “onların iyi mallarını kendinize alıp, onların yerine sizin düşük mallarınızdan vermeyin” de denilmiştir.



إِنَّهُ كَانَ حُوبًا كَبِيرًا “Çünkü bu, çok büyük bir vebaldir.”







3-
وَإِنْ خِفْتُمْ أَلاَّ تُقْسِطُواْ فِي الْيَتَامَى فَانكِحُواْ مَا طَابَ لَكُم مِّنَ النِّسَاء مَثْنَى وَثُلاَثَ وَرُبَاعَ “Eğer yetim kızlar hakkında adaletli davranamamaktan korkarsanız, hoşunuza giden diğer kadınlardan iki, üç ve dörde kadar evlenebilirsiniz.”



فَإِنْ خِفْتُمْ أَلاَّ تَعْدِلُواْ فَوَاحِدَةً أَوْ مَا مَلَكَتْ أَيْمَانُكُمْ “Eğer adaleti gözetememekten korkarsanız, o zaman bir tane ile veya elinizin altındakiyle (sahip olduğunuz câriye ile) yetinin.”



ذَلِكَ أَدْنَى أَلاَّ تَعُولُوا “Bu, adaletten ayrılmamanız için daha uygundur.”



Yani, yetim kızlarla evlilikte adalet edememekten korkarsanız, hoşunuza giden başkalarıyla evlenin. Çünkü o devirde bazıları malı çok bir yetim kız bulunca, malına konmak için onunla evleniyordu. Hatta bir değil, pek çok yetim kızları bu şekilde nikahlıyor, ama onların hukukuna riayet etmiyordu.



Veya, ayetten şu mana da anlaşılabilir:



Yetimlerin haklarını tam verememekten korktunuzsa, kadınlar arasında tam âdil olamamaktan da korkun, onlardan haklarını verebileceğiniz kadarıyla evlenin.



Çünkü günahtan rahatsızlık duyan birinin, bütün günahlardan rahatsızlık duyması gerekir.



Bu konuda şöyle bir rivayet vardır:



Sebeb-i Nüzûl



Allahu Teâlâ yetimlerin durumuyla ilgili sorumluluğun büyüklüğünü anlatınca, onların velayetini üstlenmek sahabeye ağır geldi. Ama bazıları çok kadınla evlenmek ve onların hukukunu zayi etmekten çekinmiyordu. Bunun üzerine üstteki ayet nazil oldu.



Keza, bazıları yetimlerin velayet haklarından sakınıyor, ama zinadan sakınmıyorlardı. Onlara şöyle denildi: Yetimlerle ilgili adalet yapmamaktan korkuyorsanız zinadan da korkun. Gayr-i meşru beraberlik yerine, size helâl olanlarla evlenin.







4- وَآتُواْ النَّسَاء صَدُقَاتِهِنَّ نِحْلَةً “Kadınlara mehirlerini gönül hoşluğuyla verin.”



Burada hitap evli erkekleredir. “Kadınların velisinedir” de denilmiştir. Çünkü, bazı kimseler, velayeti altında olan kızlar evlendiğinde, onlara verilen mehirleri kendilerine alıyorlardı.



فَإِن طِبْنَ لَكُمْ عَن شَيْءٍ مِّنْهُ نَفْسًا فَكُلُوهُ هَنِيئًا مَّرِيئًا “Eğer onlar gönül rızasıyla size bir şey bağışlarlarsa, onu afiyetle yiyin.”



Sebeb-i Nüzûl




Rivayete göre, bazı insanlar hanımlara mehirlerinden verdiklerinde, onu almaktan kaçınıyor, almayı günah sayıyorlardı. Bunun üzerine, ayet nazil oldu.







5- وَلاَ تُؤْتُواْ السُّفَهَاء أَمْوَالَكُمُ الَّتِي جَعَلَ اللّهُ لَكُمْ قِيَاماً “Allah’ın, sizi başına diktiği mallarınızı sefihlere (aklı ermezlere) vermeyin.”



Mal, aslında yetimlere ait olmakla beraber “mallarınızı” denilmesi, yetimlerin malının onların tasarrufunda ve velayetleri altında olması sebebiyledir.



وَارْزُقُوهُمْ فِيهَا “O mallarla onları besleyin.”



وَاكْسُوهُمْ “Ve onları giydirin.”



Ayetin, önceki ayetler ve sonraki ayetlerle gayet uygun bir dizilişi vardır.



Ayetin genel ifadesinden hareketle şöyle bir manaya da dikkat çekilmiştir: Kişinin Allahın ona verdiği malı; malın kıymetini bilmeyen hanımına ve çocuklarına verip de, onların eline bakar hâle gelmesi uygun değildir.



وَقُولُواْ لَهُمْ قَوْلاً مَّعْرُوفًا “Ve onlara marûf söz söyleyin.”



Marûf
, dinin veya aklın güzel gördüğü şeydir. Bunun mukabili “münker” kelimesidir. Münker de, dinin veya aklın çirkin gördüğü şeydir.







6- وَابْتَلُواْ الْيَتَامَى حَتَّىَ إِذَا بَلَغُواْ النِّكَاحَ “Evlenme çağına gelinceye kadar yetimleri gözetip deneyin.”



Bundan murat, bülüğa ermeleri veya onbeş yaşına gelmeleridir.



Hz. Peygamber şöyle der:



“Çocuk onbeş yaşına gelince leh ve aleyhine olanlar (sevaplar ve günahlar, haklar ve sorumluluklar) yazılır, had cezaları uygulanır.”



Ayette “evlenme çağına gelince” denilmesi, büluğdan kinayedir. Çünkü bülûğla beraber evlilik çağı gelmiş olur.



فَإِنْ آنَسْتُم مِّنْهُمْ رُشْدًا فَادْفَعُواْ إِلَيْهِمْ أَمْوَالَهُمْ “Onların akılca olgunlaştıklarını görürseniz, mallarını kendilerine teslim edin.”



Ayette, o yetimlerde olgunluk hâli görülmediğinde, malın onlara verilmemesine bir delil vardır.



İmam-ı Azama göre ise, büluğ yaşına yedi yıl ilave edilir ve her ne kadar olgunluk hali görülmese de, malı kendine verilir.



وَلاَ تَأْكُلُوهَا إِسْرَافًا وَبِدَارًا أَن يَكْبَرُواْ “Büyüyecekler de mallarına sahip olacaklar” endişesiyle mallarını israfla ve acele ile yemeyin.”



وَمَن كَانَ غَنِيًّا فَلْيَسْتَعْفِفْ “Zengin olan, tenezzül etmesin.”



وَمَن كَانَ فَقِيرًا فَلْيَأْكُلْ بِالْمَعْرُوفِ “Fakir olan ise, marûf bir şekilde yesin.”



Ayette zengin kimse için “tenezzül etmesin”, fakir kimse için ise “marûf bir şekilde yesin” denilmesi, çocuğun velisinin onun malında bir hakkı olduğuna işaret eder. Bu konuda şöyle rivayet edilir:



Sebeb-i Nüzûl



Adamın biri “ya Rasulallah, evimde bir yetim var. Onun malından yemem uygun olur mu?” diye sordu. Peygamberimiz şöyle cevap verdi: “Onu kendine mal edinmeden veya kendi malını bırakıp onun malını kullanmadan marûf bir şekilde yiyebilirsin”



فَإِذَا دَفَعْتُمْ إِلَيْهِمْ أَمْوَالَهُمْ فَأَشْهِدُواْ عَلَيْهِمْ “Mallarını kendilerine verdiğiniz zaman, bunu şahitler karşısında yapın.”



Yetimin malı teslim edildiğinde, onların kendilerine ait olan malı aldıkları hususunda şahit tutulması, zan altında kalmaktan kurtarır, düşmanlıkların önünü keser.



وَكَفَى بِاللّهِ حَسِيبًا “Hesap görücü olarak Allah yeter.”



Öyleyse, “size emredilenlere muhalif hareket etmeyin, size bildirilen sınırları aşmayın.”



Doğrusunu en iyi Allah bilir.




[1> Buna kısaca “insanın mahiyeti” diyebiliriz.

7- لِّلرِّجَالِ نَصيِبٌ مِّمَّا تَرَكَ الْوَالِدَانِ وَالأَقْرَبُونَ “Erkekler için ana-baba ve akrabaların geride bıraktıklarından bir hisse vardır.”



Ayette, varis olan kimsenin velev nasibinden yüz çevirse de, hakkının düşmediğine bir delil vardır.



وَلِلنِّسَاء نَصِيبٌ مِّمَّا تَرَكَ الْوَالِدَانِ وَالأَقْرَبُونَ “Kadınlar için de ana-baba ve akrabaların geride bıraktıklarından bir hisse vardır.”



مِمَّا قَلَّ مِنْهُ أَوْ كَثُرَ نَصِيبًا مَّفْرُوضًا “Bunlar az olsun çok olsun, farz kılınmış bir hissedir.”



Cahiliye döneminde kadınlar mirastan men edilir, “ancak savaşıp kan akıtan varis olur” denilirdi.







8- وَإِذَا حَضَرَ الْقِسْمَةَ أُوْلُواْ الْقُرْبَى وَالْيَتَامَى وَالْمَسَاكِينُ فَارْزُقُوهُم مِّنْهُ “Miras paylaşımında akrabalar, yetimler, yoksullar hazır bulunurlarsa, onlara da mirastan bir şey verin.”



Onlara mirastan verilmesi, gönüllerini hoş etmek içindir ve bir sadakadır.



Bu, mirasçılar için mendub olan bir emirdir, böyle yapmalarının daha iyi olacağı bildirilmiştir. “Buradaki emir vücup içindir” yani “mutlaka uyulması gerekir” diyenler de olmuştur.



وَقُولُواْ لَهُمْ قَوْلاً مَّعْرُوفًا “Ve onlara güzel söz söyleyin.”



Bu da onlara dua etmek, mirastan verdiklerini az görmek, verdiklerinde minnet etmemek şeklinde olur.







9- وَلْيَخْشَ الَّذِينَ لَوْ تَرَكُواْ مِنْ خَلْفِهِمْ ذُرِّيَّةً ضِعَافًا خَافُواْ عَلَيْهِمْ “Kendileri, geriye zayıf çocuklar bıraktıkları takdirde, onların geleceğinden korkacak olanlar, (yetimler hakkında da) aynı şekilde korksunlar.”



Bu, ölenin çocuklarına bakan kimselere bir emirdir. Bunlar, kendi vefatları halinde çocuklarına nasıl muamele yapılmasını isterlerse, yanlarındaki yetimlere öyle davranmalı, Allahtan korkarak yetimlere iyi muamelede bulunmalıdırlar.



Veya, ölüm döşeğindeki hastanın yanında olanlara Rabb’lerinden korkmaları için bir hatırlatmadır. Çünkü, gün gelecek, kendileri bu hale düşeceklerdir.



Veya, ölüm döşeğindeki hastanın çocuklarına, kendi çocukları gibiymiş gibi şefkatle davranmak hususunda bir emirdir. Bunlar, hastanın malını evlatlarından men etme gibi bir durum olursa engel olmalı, hastayı böyle hissî hareketlerden alıkoymalıdırlar.



Veya varislere miras taksimi esnasında orda bulunan ihtiyaç sahibi akraba, yetim ve fakirlere şefkatle muamele hususunda bir emirdir. Varisler, kendilerinden sonra evlatları muhtaç bir halde böyle bir miras taksiminde olsalar nasıl olacağını tasavvur etmeli, dolayısıyla miras taksimi esnasında orda bulunan ihtiyaç sahiplerini mahrum, eli boş göndermemelidir.



Ayetin bu hükmü vasiyette bulunan kimselere de bakar. Şöyle ki: Vasiyette bulunan, varisleri düşünmeli ve velev yerinde de olsa vasiyette aşırıya gitmemelidirler. Yani, vasiyet yoluyla mallarının önemli bir kısmını dağıttığında, varislere kayda değer bir şey kalmayacak, bu da onların hakkını vermemek anlamına gelecektir.



فَلْيَتَّقُوا اللّهَ “Böylece Allah’dan korksunlar.”







وَلْيَقُولُواْ قَوْلاً سَدِيدًا “Ve doğru söz söylesinler.”



Cenab-ı Hak ayetin evvelinde korkmayı (haşyeti) emretmişti. Burada son kısmında da korkunun daha ilerisi olan Allahtan sakınmayı (takvayı) emretti. Bunda, mebde ve mühtehayı nazara almak vardır. Çünkü, Allah korkusu olmadan sadece korku böyle durumlarda bir işe yaramaz.



Cenab-ı Hak, ardından kendi evlatlarına yaptıkları tarzda, şefkatle ve güzel bir edeble yetimlere konuşmalarını emretti.



Ayet, ölüm döşeğinde olan kimseye ise vasiyette aşırıya gitmemeyi, varislerin hakkını zayi etmemeyi, tevbeyi ve kelime-i şehadeti ders verir.



Ayrıca, miras taksimi anında, orada bulunan kimselere güzel bir özür ve iyi bir vaatte bulunulmasını anlatır.



Keza, mirastan yapılacak vasiyetin, servetin üçte birini aşmamasını, varislerin zarar görmemesi gerektiğini anlatır.







10- إِنَّ الَّذِينَ يَأْكُلُونَ أَمْوَالَ الْيَتَامَى ظُلْمًا إِنَّمَا يَأْكُلُونَ فِي بُطُونِهِمْ نَارًا “Zulmen yetimlerin mallarını yiyenler, muhakkak ki karınlarını ateşle doldurmuş olurlar.”



وَسَيَصْلَوْنَ سَعِيرًا “Ve ardından cehennem ateşine girerler.”



Yani, bu yaptıkları onları cehennem ateşine sevk eder, bu işin sonu ateş olur. Ebu Hüreyre’nin (r.a.) rivayetine göre Hz. Peygamber şöyle der:



“Allah bir kısım insanları ağızlarından ateş saçar bir şekilde kabirlerinden kaldırır.”



Denildi ki: “Onlar kimlerdir?”



Hz. Peygamber şöyle dedi:



Allahın şöyle dediğini görmediniz mi? “Zulmen yetimlerin mallarını yiyenler, muhakkak ki karınlarını ateşle doldurmuş olurlar.”







11-
يُوصِيكُمُ اللّهُ فِي أَوْلاَدِكُمْ “Allah size evladınızın miras taksimini şöyle tavsiye ediyor:”



Buradaki tavsiye, Allah’tan bir emir ve ahdi ifade eder.



لِلذَّكَرِ مِثْلُ حَظِّ الأُنثَيَيْنِ “Erkeğe, kadının iki katı pay vardır.”



Mirasta, erkeğin kadına üstünlüğü vardır. Bu da, erkeğe kadının iki katı verilmesidir. Ama kadının tamamen mirastan mahrum bırakılması uygun değildir.



فَإِن كُنَّ نِسَاء فَوْقَ اثْنَتَيْنِ فَلَهُنَّ ثُلُثَا مَا تَرَكَ “Eğer (hepsi kadın olmak üzere) ikiden fazla iseler, bunlara mirasın üçte ikisi var.”



Varis olacak çocukların hepsi kadın olursa vefat edenin mirasının üçte ikisi onlara verilir.



وَإِن كَانَتْ وَاحِدَةً فَلَهَا النِّصْفُ “Eğer kız bir ise (mirasın) yarısı onundur.”



وَلأَبَوَيْهِ لِكُلِّ وَاحِدٍ مِّنْهُمَا السُّدُسُ مِمَّا تَرَكَ إِن كَانَ لَهُ وَلَدٌ “Eğer ölen, ana- baba ile birlikte çocuk da bırakmışsa, ana- babanın her birine ölenin terekesinden altıda bir vardır.”



“Ana-babası için”
denildikten sonra “her birine” denilmesi, her birinin altıda bir hissesi olduğunu bildirmek içindir. Yoksa ikisine altıda bir hisse şeklinde de anlayan olabilirdi. Ayrıca, bir şeyi önce kısaca ifade edip ardından ayrıntıya girmek, manayı te’kid eder.



فَإِن لَّمْ يَكُن لَّهُ وَلَدٌ وَوَرِثَهُ أَبَوَاهُ فَلأُمِّهِ الثُّلُثُ “Eğer ölenin çocuğu yok da, mirasçı olarak ana- babası kalmışsa, ananın payı üçte birdir.”



فَإِن كَانَ لَهُ إِخْوَةٌ فَلأُمِّهِ السُّدُسُ “Eğer ölenin kardeşleri varsa, terekenin altıda biri ananındır.”



مِن بَعْدِ وَصِيَّةٍ يُوصِي بِهَا أَوْ دَيْنٍ “Bu paylar, ölenin yaptığı vasiyetin yerine getirilmesinden ya da borcun ödenmesinden sonradır.”



Ayetin bu kısmı, üstte anlatılan bütün miraslarla alakalıdır. Yani, varisler için belirtilen bu miktarlar, mirası bırakan kişinin vasiyeti yerine getirilip, varsa borcu ödendikten sonra geçerlidir.



Ayette atfın “ve” ile değil de mubahlık bildiren “veya” ile gelmesi, bunların vücup noktasında eşit olduklarına delalet içindir. Vasiyeti veya varsa borcu ödemek, miras taksiminden önce gelir. Hükümde sonra gelmekle beraber, vasiyetin ayetteki borçtan önce zikredilmesi, varislere zor gelmesi açısından mirasa benzemesi sebebiyledir. Herkes, miras olayında vasiyetle karşılaşabilir, ama borç durumu daha az söz konusudur.



آبَآؤُكُمْ وَأَبناؤُكُمْ لاَ تَدْرُونَ أَيُّهُمْ أَقْرَبُ لَكُمْ نَفْعاً “Babalarınız ve çocuklarınızdan hangisinin fayda bakımından size daha yakın olduğunu bilemezsiniz.”



Yani, size mirasçı olan usul ve füru’unuzdan (babalarınız gibi sizden önce gelenlerden ve evlatlarınız gibi sizden olanlardan) bugününüzde ve yarınınızda hangisinin size daha faydalı olacağını bilemezsiniz. Öyleyse, onlarla ilgili olarak Allahın size bildirdiklerine uymaya çalışın. Bir kısmını tercih edip bir kısmını mahrum bırakma tarzında hareket etmeyin.



فَرِيضَةً مِّنَ اللّهِ “Bunlar Allah tarafından farz kılınmıştır.”



إِنَّ اللّهَ كَانَ عَلِيما حَكِيمًا “Şüphesiz Allah Alîm’dir – Hakîm’dir.”



Allah, kulların maslahatlarını, mertebelerini elbette bilir ve O, farz kıldığı ve takdir ettiği şeylerde hikmet sahibidir.







12- وَلَكُمْ نِصْفُ مَا تَرَكَ أَزْوَاجُكُمْ إِن لَّمْ يَكُن لَّهُنَّ وَلَدٌ “Eğer hanımlarınızın çocukları yoksa, bıraktıkları mirasın yarısı sizindir.”



فَإِن كَانَ لَهُنَّ وَلَدٌ فَلَكُمُ الرُّبُعُ مِمَّا تَرَكْنَ “Eğer çocukları varsa o zaman mirasın dörtte biri sizindir.”



مِن بَعْدِ وَصِيَّةٍ يُوصِينَ بِهَا أَوْ دَيْنٍ “Bu paylaştırma, onların vasiyeti yerine getirildikten veya borcu ödendikten sonradır.”



وَلَهُنَّ الرُّبُعُ مِمَّا تَرَكْتُمْ إِن لَّمْ يَكُن لَّكُمْ وَلَدٌ “Eğer siz çocuk bırakmadan ölürseniz, geriye bıraktığınız mirasın dörtte biri hanımlarınızındır.”



فَإِن كَانَ لَكُمْ وَلَدٌ فَلَهُنَّ الثُّمُنُ مِمَّا تَرَكْتُم “Şâyet çocuklarınız varsa o zaman bıraktığınız mirasın sekizde biri hanımlarınızındır.”



مِّن بَعْدِ وَصِيَّةٍ تُوصُونَ بِهَا أَوْ دَيْنٍ “Bu paylaştırma, sizin vasiyetiniz yerine getirildikten ve borcunuz ödendikten sonradır.”



وَإِن كَانَ رَجُلٌ يُورَثُ كَلاَلَةً أَو امْرَأَةٌ وَلَهُ أَخٌ أَوْ أُخْتٌ فَلِكُلِّ وَاحِدٍ مِّنْهُمَا السُّدُسُ “Eğer ölen bir erkek veya kadının çocuğu ve babası bulunmadığı halde kelâle olarak (yan koldan) mirasına konuluyor ve kendisinin bir erkek veya kız kardeşi bulunuyorsa, bunlardan her birinin miras payı terekenin altıda biridir.”



فَإِن كَانُوَاْ أَكْثَرَ مِن ذَلِكَ فَهُمْ شُرَكَاء فِي الثُّلُثِ “Eğer kardeşler birden fazla olurlarsa, üçte birde ortaktırlar.”



بَعْدِ وَصِيَّةٍ يُوصَى بِهَآ أَوْ دَيْنٍ غَيْرَ مُضَآرٍّ “Bu paylaştırma, varislere zarar vermeksizin, yapılan vasiyetin yerine getirilmesinden, yahut borcun ödenmesinden sonra yapılır.”



وَصِيَّةً مِّنَ اللّهِ “Bunlar, Allahtan bir vasıyettir.”



وَاللّهُ عَلِيمٌ حَلِيمٌ “Allah, Alîm’dir – Halîm’dir.”







13- تِلْكَ حُدُودُ اللّهِ “İşte bunlar, Allah’ın sınırlarıdır.”



İşte bunlar, yani yetimler, vesayetler ve miraslarla ilgili hükümler, Allahın çerçevesini belirlediği hudutlardır, bunları aşmak caiz değildir.



وَمَن يُطِعِ اللّهَ وَرَسُولَهُ يُدْخِلْهُ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِن تَحْتِهَا الأَنْهَارُ خَالِدِينَ فِيهَا “Kim Allah’a ve Peygamberine itaat ederse, Allah onu, altlarından ırmaklar akan, içinde ebedî kalacakları cennetlere sokar.”



وَذَلِكَ الْفَوْزُ الْعَظِيمُ “İşte bu, büyük kurtuluştur.”







14- وَمَن يَعْصِ اللّهَ وَرَسُولَهُ وَيَتَعَدَّ حُدُودَهُ يُدْخِلْهُ نَارًا خَالِدًا فِيهَا “Kim de Allah’a ve Peygamberine isyan eder ve Allah’ın koyduğu sınırları aşarsa, onu da ebedî kalacağı cehennem ateşine koyar.”



وَلَهُ عَذَابٌ مُّهِينٌ “Ve onun için zillet verici bir azap vardır.”
15- وَاللاَّتِي يَأْتِينَ الْفَاحِشَةَ مِن نِّسَآئِكُمْ فَاسْتَشْهِدُواْ عَلَيْهِنَّ أَرْبَعةً مِّنكُمْ “Kadınlarınızdan fuhuş yapanlara karşı, içinizden dört şahit getirin.”







فَإِن شَهِدُواْ فَأَمْسِكُوهُنَّ فِي الْبُيُوتِ حَتَّىَ يَتَوَفَّاهُنَّ الْمَوْتُ أَوْ يَجْعَلَ اللّهُ لَهُنَّ سَبِيلاً “Eğer onlar şahitlik yaparlarsa, bu kadınları ölüm alıp götürünceye kadar veya Allah onlara bir çıkış yolu açıncaya kadar evlerde hapsedin.”



Ayetteki “fahişe” kelimesi zina anlamındadır. Zina fiilinin son derece çirkin ve şeni’ olduğuna işaret için zinaya “fahişe” denilmiştir.



Yani, onları evlerde hapsedin, evleri onlara bir nevi hapis yapın.



İslam’ın ilk devirlerinde onlara uygulanan ceza, bu şekilde evde hapsetmek idi. Sonra, had cezalarını bildiren ayetlerle bu uygulamaya son verildi.



Ayetin ifadesi, bundan muradın onlara uygulanan sopa cezasından sonra evlerde tutulmalarını tavsiye şeklinde de anlaşılabilir.



“Veya Allah onlara bir çıkış yolu açıncaya kadar” ifadesi,



-Hapis cezasından kurtaran had cezasının belirlenmesi,



-Veya gayr-i meşru beraberlikten müstağni kılan meşru evlilik yapmaları gibi durumları anlatır.







16- وَاللَّذَانَ يَأْتِيَانِهَا مِنكُمْ فَآذُوهُمَا “Sizlerden fuhuş (zina) yapanların her ikisine de eziyet edin.”



Zina eden erkek ve kadına eza verin. Bu eza vermek, onları kınamak, yaptıklarını ayıplamak ve celd cezasını uygulamak şeklinde olur.



فَإِن تَابَا وَأَصْلَحَا فَأَعْرِضُواْ عَنْهُمَا “Eğer onlar tevbe edip durumlarını düzeltirlerse onlardan vazgeçin.”



Yani, onlara verilen ezaya son verin veya eski yaptıklarını görmezden gelin, başkalarına o hallerini anlatmayın.



إِنَّ اللّهَ كَانَ تَوَّابًا رَّحِيمًا “Çünkü Allah Tevvab – Rahîm’dir.”



Bu, onları kınamayı terk edip cezadan vazgeçme ile ilgili üstteki emrin illetidir. Yani, Allah tevbeleri kabul eder, insanlara merhamet eder, siz de ilâhî ahlak ile ahlaklanın, bunlara acıyın.



Bazıları, bu ayetin önceki ayetten evvel nazil olduğunu söylerler. Buna göre zinayla ilgili ceza sırasıyla önce eza, sonra hapis ve ardından da yüz sopa şeklinde gelmiştir.[1>



Keza, bu son iki ayetten birincisinin eş cinsel kadınlar, ikincisinin de eşcinsel erkekler hakkında olduğu da söylenmiştir. Nur sûresinin başında ise, sarih ifadeyle “Zina eden kadın ve zina eden erkek…” denilmek sûretiyle bunların had cezası anlatılmıştır.







17-
إِنَّمَا التَّوْبَةُ عَلَى اللّهِ لِلَّذِينَ يَعْمَلُونَ السُّوَءَ بِجَهَالَةٍ ثُمَّ يَتُوبُونَ مِن قَرِيبٍ “Allahın kabul edeceği tevbe, ancak bilmeyerek günah işleyip sonra hemen dönenlerin tevbesidir.”



فَأُوْلَئِكَ يَتُوبُ اللّهُ عَلَيْهِمْ “İşte Allah, bunların tevbelerini kabul eder.”



Allah, tevbe edenlerin tevbelerini kabul edeceğini vaat etmiştir. Bu açıdan, samimi olmak şartıyla tevbe edenin tevbesi kesin kabul edilmiştir.



Günah işleyenler, akıllarını başlarına almadan bunu yaparlar. Günah irtikap etmek akılsızlıktır ve işin sonunu bilmezden gelmektir. Bundan dolayı “Allaha isyan eden, cehaletinden sıyrılıncaya kadar cahildir” denilmiştir.



Tevbeyi geciktirmemek lazımdır. Bununla beraber, ölüm gelmezden önceye kadar tevbe kapısı açıktır. Nitekim ayetin devamında şöyle denilir:



“Yoksa günah işleyip de kendisine ölüm gelince: “İşte ben şimdi tevbe ettim” diyen kimselerin tevbesi kabul edilmez.”[2>



Hz. Peygamber şöyle der:



“Can boğaza gelinceye kadar, Allah kulunun tevbesini kabul eder.”



Ayette “hemen dönenlerin” denilmesi hayat müddetinin kısalığına bakar. Bir başka ayette “De ki: Dünya metaı çok azdır” denilmiştir. (Nisa, 77)



Veya günah sevgisinin onların kalplerine sinmesinden önce tevbe etmeleri istenmiştir. Yoksa günah dem ve damarlarına işler, günah işlemek bunlarda meleke haline gelir, bundan dönmek zorlaşır.



Ayette geçen مِن ifadesi baziyet ifade eder. Yani, ölüm gelmeden veya günahlar kendilerine ikinci bir tabiat halini almadan herhangi bir zaman diliminde tevbe etmeleri kurtulmaları için yeterlidir.



وَكَانَ اللّهُ عَلِيماً حَكِيماً “Allah, Alîm’dir – Hakîm’dir.”



Allah, Alim’dir, tevbede samimi olanları bilir. Hakim’dir, tevbe edeni cezalandırmaz.







18- وَلَيْسَتِ التَّوْبَةُ لِلَّذِينَ يَعْمَلُونَ السَّيِّئَاتِ حَتَّى إِذَا حَضَرَ أَحَدَهُمُ الْمَوْتُ قَالَ إِنِّي تُبْتُ الآنَ “Yoksa günah işleyip de kendisine ölüm gelince: “İşte ben şimdi tevbe ettim” diyen kimsenin tevbesi kabul edilmez.”



وَلاَ الَّذِينَ يَمُوتُونَ وَهُمْ كُفَّارٌ “Kâfir olarak ölenlerin de (tevbeleri kabul edilmez).”



Ayette fasık ve kafirlerden ölüm geldiğinde tevbe edenler ile, doğrudan küfür üzere ölenlerin tevbenin reddinde eşit sayılması, ölüm anında tevbe etmenin bir fayda vermeyeceğini etkili bir şekilde anlatmak içindir. Cenab-ı Hak sanki şöyle demiştir: Bunların tevbe etmesi ile diğerlerinin tevbe etmemesi eşittir.



Bilmeyerek günah işleyenlerin tevbesinin kabul edildiğini anlatan önceki ayet, isyanı olan mü’minler hakkında, son anda tevbe edip kurtulmaya çalışıp da tevbesi kabul edilmeyenleri anlatan üstteki ayetin ise küfür ve kötü amellerinin kat kat olması sebebiyle münafıklar hakkında olduğu söylenmiştir.



أُوْلَئِكَ أَعْتَدْنَا لَهُمْ عَذَابًا أَلِيمًا “İşte bunlara çok elîm bir azap hazırladık.”



Bu ifade, onların tevbesinin kabul edilmeyişini te’kid eder. Ayrıca, Allahın onlara azabı hazırladığını, ne zaman dilerse onları azaplandırmanın kendisine zor gelmeyeceğini anlatır.







19- يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ لاَ يَحِلُّ لَكُمْ أَن تَرِثُواْ النِّسَاء كَرْهًا “Ey iman edenler! Kadınlara zorla varis olmanız size helal değildir.”



Cahiliye devrinde bir adam öldüğünde, en yakını olan kimse elbisesini onun hanımı üzere bırakıp “buna en layık benim” diyor, sonra isterse onu önceki mehriyle nikâhlıyor, isterse başkasına nikâhlayıp mehrini alıyor, isterse de kocasından ona kalan mirası kendisine bağışlaması için zorluyordu. Bu ayetle, bu tür uygulamaların hepsi yasaklandı.



Ayetin şu manasına da dikkat çekilmiştir: “Hoşlanmadıkları veya zorlandıkları halde kadınları miras yoluyla alıp nikâhlamanız size helâl değildir.”



وَلاَ تَعْضُلُوهُنَّ لِتَذْهَبُواْ بِبَعْضِ مَا آتَيْتُمُوهُنَّ “Onlara verdiğinizin bir kısmını kurtaracaksınız diye, onlara baskı uygulamayın.”



Ayet, kocası ölmüş kadınların başkalarıyla evlenmelerine engel olunmamasını anlatır. Bunun yanında şu manalarına dikkat çekilmiştir:



-Hitap, kocalaradır. Bir kısım insanlar, mirasına konmak için veya mehirlerini kendilerine geri vermeleri amacıyla, kadınları hapsediyorlardı.



-Bu, yeni bir cümle olup, kadınlara baskı uygulanmasını yasaklamaktadır.



إِلاَّ أَن يَأْتِينَ بِفَاحِشَةٍ مُّبَيِّنَةٍ “Ancak apaçık bir hayasızlık yapmış olurlarsa başka.”



Ayette nazara verilen “apaçık bir hayâsızlık”, onlarda görülen nüşuz, geçimsizlik, iffetsizlik” gibi durumlardır.



وَعَاشِرُوهُنَّ بِالْمَعْرُوفِ “Onlarla iyi geçinin.”



فَإِن كَرِهْتُمُوهُنَّ فَعَسَى أَن تَكْرَهُواْ شَيْئًا وَيَجْعَلَ اللّهُ فِيهِ خَيْرًا كَثِيرًا “Eğer onlardan hoşlanmazsanız, olabilir ki, siz bir şeyden hoşlanmasanız da Allah onda bir çok hayır meydana getirir.”



Yani, nefsin hoşlanmaması sebebiyle hemen onlardan ayrılmayın. Çünkü insan nefsi bazen olur kendisine dinen daha uygun ve hayrı daha çok olan bir şeyden hoşlanmayabilir, bazen de aslında uygun olmayan ve zararı fazla olan şeyi sevebilir. Bu durumda siz dinen daha uygun ve hayrı daha çok olanı tercih edin. Onlardan hoşlanmadığınızda sabredin. Olur ki, hoşlanmadığınız bir şey, hakkınızda daha hayırlı olabilir.







20- وَإِنْ أَرَدتُّمُ اسْتِبْدَالَ زَوْجٍ مَّكَانَ زَوْجٍ وَآتَيْتُمْ إِحْدَاهُنَّ قِنطَارًا فَلاَ تَأْخُذُواْ مِنْهُ شَيْئًا “Eğer bir eşi bırakıp da yerine diğer bir eş almak isterseniz, öncekine yüklerle mehir vermiş de olsanız, ondan bir şey geri almayın.”



أَتَأْخُذُونَهُ بُهْتَاناً وَإِثْماً مُّبِيناً “İftira ederek ve apaçık günaha girerek mi onu geri alacaksınız?”



Buradaki soru, inkâr ve kınama ifade eder. Yani, nasıl olur da bir iftirayla ve apaçık bir günahla onlardan mehirlerinizi alırsınız? Böyle yapmayın!



Ayette geçen “iftira ve günah” kelimelerinin illeti göstermeleri de muhtemeldir. Çünkü, boşamak istediği hanımından mehrini geri almak, ancak kocasından bir iftira ile ve günah yoluyla olur.



Bazı adamlar hanımını boşayıp yeni bir hanım almak istediğinde nikahı altında olan hanımına zina iftirası ediyor, böylece ondaki mehri kendisine geri vermeye zorluyordu. Aldığında ise, bunu yeni hanımı için mehir olarak veriyordu. Bu ayetle, böyle yanlış uygulamalar yasaklandı.



Ayetteki “bühtan” (iftira) kelimesi, “duyanı şaşırtan yalan söz” anlamındadır. Bazen “batıl fiil” anlamında kullanılır. Onun için “zulüm” şeklinde de açıklanmıştır.







21- وَكَيْفَ تَأْخُذُونَهُ وَقَدْ أَفْضَى بَعْضُكُمْ إِلَى بَعْضٍ وَأَخَذْنَ مِنكُم مِّيثَاقًا غَلِيظًا “Eşlerinizle birleşmiş ve onlar da sizden bir misak-ı galiz almış iken, onu nasıl geri alırsınız?”



Ayette geçen “misak-ı galiz”



-Kuvvetli ahid,



-Allahu Teâlâ’nın onlarla alakalı olarak erkeklere bildirdiği “Boşama iki defadır. Sonrası, ya iyilikle geçinmek, ya da güzellikle salıvermektir.” hükmüdür (Bakara, 229).



-Veya Hz. Peygamberin işaret etmiş olduğu şu durumdur: “Siz o kadınları Allahın bir emaneti olarak aldınız, Allahın kelimesi ile onları kendinize helâl kıldınız.”







22-
وَلاَ تَنكِحُواْ مَا نَكَحَ آبَاؤُكُم مِّنَ النِّسَاء “Babalarınızın evlendiği kadınlarla (üvey annelerinizle) evlenmeyin.”



إِلاَّ مَا قَدْ سَلَفَ “Ancak geçmişte olanlar müstesna.”



إِنَّهُ كَانَ فَاحِشَةً وَمَقْتًا “Çünkü bu bir hayâsızlık ve nefret gerektiren bir iştir.”



وَسَاء سَبِيلاً “Ve kötü bir yoldur.”







23-
حُرِّمَتْ عَلَيْكُمْ أُمَّهَاتُكُمْ “Anneleriniz size haram kılındı.”



وَبَنَاتُكُمْ “Kızlarınız.”



وَأَخَوَاتُكُمْ “Kız kardeşleriniz.”



وَعَمَّاتُكُمْ “Halalarınız.”



وَخَالاَتُكُمْ “Teyzeleriniz.”



وَبَنَاتُ الأَخِ “Erkek kardeşlerinizin kızları.”



وَبَنَاتُ الأُخْتِ “Kız kardeşlerinizin kızları.”



وَأُمَّهَاتُكُمُ اللاَّتِي أَرْضَعْنَكُمْ “Sizi emziren süt anneleriniz.”



وَأَخَوَاتُكُم مِّنَ الرَّضَاعَةِ “Süt kız kardeşleriniz.”



وَأُمَّهَاتُ نِسَآئِكُمْ “Hanımlarınızın anneleri.”



وَرَبَائِبُكُمُ اللاَّتِي فِي حُجُورِكُم مِّن نِّسَآئِكُمُ اللاَّتِي دَخَلْتُم بِهِنَّ “Ve kendileri ile zifafa girdiğiniz kadınlarınızdan olan evlerinizdeki üvey kızlarınız.”



فَإِن لَّمْ تَكُونُواْ دَخَلْتُم بِهِنَّ فَلاَ جُنَاحَ عَلَيْكُمْ “Eğer üvey kızlarınızın anneleri ile zifafa girmemişseniz onlarla evlenmenizde size bir günah yoktur.”



وَحَلاَئِلُ أَبْنَائِكُمُ الَّذِينَ مِنْ أَصْلاَبِكُمْ “Sulbünüzden gelen oğullarınızın hanımları.”



وَأَن تَجْمَعُواْ بَيْنَ الأُخْتَيْنِ “Ve iki kız kardeşi birlikte nikahlamanız.”



إَلاَّ مَا قَدْ سَلَفَ “Ancak geçen geçmiştir.”



إِنَّ اللّهَ كَانَ غَفُورًا رَّحِيمًا “Şüphesiz ki Allah Ğafur – Rahîm’dir.”



“Anneleriniz size haram kılındı.”



“Ölü (ölmüş hayvan) size haram kılındı:” (Maide, 3) denildiğinde “size ölü eti yemek haram kılındı” manası hemen zihne geldiği gibi “Anneleriniz size haram kılındı.” denildiğinde de “onları nikâhlamak size haram kılındı” manası anlaşılır. Zaten, ayetin evveli ve sonrası nikâhla alakalıdır.



“Anneleriniz” ifadesi yukarıya doğru “annelerinizin anneleri, onların da anneleri” manasını içine alır. Benzer bir durum “kızlarınız” ifadesi için geçerlidir. Torunları, onların da kızlarını ve torunlarını içine alır.



Allahu Teâlâ, sütten kaynaklanan yakınlığı nesep yakınlığı gibi saydı, sütanne ve sütkardeşle evlenmeyi yasakladı. Hz. Peygamber şöyle der: “Nesep yönünden birbirine haram olanlar, süt emme yoluyla da haram olurlar.”



Ayetteki “üvey kız” kelimesi “Rabaib” şeklinde gelmiştir. Bu, “rabibe” kelimesinin çoğuludur, kadının başka kocadan olma çocuğuna denir. Kelimenin kökü “terbiye” ile alakalıdır. Çünkü çoğu durumda koca, kendi çocuğunu terbiye ettiği gibi, hanımının başka kocadan olma çocuğunun terbiyesiyle meşgul olur.



“Evlerinizdeki üvey kızlarınız” denilmesi, hükmün illetini takviye ve tekmil içindir, yoksa haramlığı kayıtlamak için değildir. Yani, bunu “evlerinizde olmayan üvey kızlarınızla evlenebilirsiniz” şeklinde anlamamak gerekir. Cumhur-u ulema bu görüştedir.



İki kız kardeşle cariye olarak da birleşmek helâl değildir. Her ne kadar sûrenin başında cariyelerle birleşmek genel bir ifade ile helâl kılınmışsa da, burada iki kız kardeşi cariye olarak cem etmek yasaklanmıştır. Hz. Peygamber şöyle der:



“Bir şeyde helâllık ve haramlık bir arada bulunduğunda, haramlık ciheti galip olur.”







24-
وَالْمُحْصَنَاتُ مِنَ النِّسَاء إِلاَّ مَا مَلَكَتْ أَيْمَانُكُمْ “Bir de (harb esiri olarak) sahibi bulunduğunuz cariyeler müstesna, evli kadınlarla evlenmeniz de size haram kılındı.”



ۘ
كِتَابَ اللّهِ عَلَيْكُمْ“Bunlar, Allah’ın üzerinize farz kıldığı hükümlerdir.”



Kâfirlerden savaşta esir olarak alınan evli kadınlar, cariye şeklinde verildikleri kimselere helal olurlar. Kölelik sebebiyle nikâhları ortadan kalkmıştır. Ebu Said-i Hudri şöyle der:



Sebeb-i Nüzûl



Evtas harbinde eşleri kâfir olan kadınları esir almıştık. Onlarla cinsî beraberlikten çekindik. Durumu Hz. Peygambere sorduk, ayet indi ve böylece onları helalimiz olarak gördük.



Şair Ferezdak, “evli kadınları mızraklarımızla nikâhladık” derken, savaş esiri olan evli kadınların cariye olmalarını kastetmiştir.



Ebu Hanife şöyle der:



Savaşta şayet karı – koca beraber esir alınmışsa, nikâhları kalkmaz, köle olarak bulundukları yerde aile hayatları devam eder. Ayet ve hadisin mutlak ifadesi buna bir delildir. Yani, köle kadınlar, kocaları yanlarında beraber olmamaları durumunda helal olurlar.




وَأُحِلَّ لَكُم مَّا وَرَاء ذَلِكُمْ أَن تَبْتَغُواْ بِأَمْوَالِكُم مُّحْصِنِينَ غَيْرَ مُسَافِحِينَ “Bunların dışında kalanlarla ise, iffetli olarak, zina etmeksizin mallarınızla mehir vermek sûretiyle evlenmeniz size helal kılındı.”



Üstte belirtilen haram kılınan sekiz sınıf dışında olanlar size helal kılınmıştır. Sünnet ile, evli olduğu hanımla birlikte halası ve teyzesini nikahlaması da haram kılınmıştır. Bunlarla hanımının vefatı durumunda ise evlenebilir.




فَمَا اسْتَمْتَعْتُم بِهِ مِنْهُنَّ فَآتُوهُنَّ أُجُورَهُنَّ فَرِيضَةً “O halde onlardan nikah ile faydalanmanıza karşılık bir farz olarak mehirlerini kendilerine verin.”



Kadınlarla evliliğinize mukabil, onlara mehirlerini verin. Çünkü mehir, onlardan faydalanmanın karşılığı olarak verilmektedir.



Ayetin mut’a hakkında olduğu da söylenmiştir. Mut’a, geçici nikâhtır. Mekke’nin fethinde üç gün helal kılındığı, sonra hükmünün kaldırıldığı şeklinde bazı rivayetler vardır. İbnu Abbas önce mut’ayı caiz görürken, sonra bu görüşünden dönmüştür.




وَلاَ جُنَاحَ عَلَيْكُمْ فِيمَا تَرَاضَيْتُم بِهِ مِن بَعْدِ الْفَرِيضَةِ “Mehir belirlendikten sonra, onunla ilgili olarak uzlaştığınız şeyler konusunda size günah yoktur.”



إِنَّ اللّهَ كَانَ عَلِيمًا حَكِيمًا “Şüphesiz ki Allah Alîm’dir - Hakîm’dir.”







25-
وَمَن لَّمْ يَسْتَطِعْ مِنكُمْ طَوْلاً أَن يَنكِحَ الْمُحْصَنَاتِ الْمُؤْمِنَاتِ فَمِن مِّا مَلَكَتْ أَيْمَانُكُم مِّن فَتَيَاتِكُمُ الْمُؤْمِنَاتِ “Sizden her kim hür mü’min kadınları nikâh edecek bir imkâna sahip değilse, ona ellerinizin altındaki mü’min cariyelerinizden nikâhlamak vardır.”



İmam-ı Şafii, bu ayete dayanarak, hür bir kadına mehrini vermeye imkânı olan kimsenin köleyle evlenmesinin haram olduğuna hükmeder. İmam-ı Azam ise, efdaliyet ile te’vil eder. Yani, “hür bir kadınla evlenmesi daha efdaldir” der.



Köle bir kadınla evlenmenin şu gibi mahzurları olur:



-Doğan çocuk da köle sayılır.



-Böyle bir evlilik, çevrede saygınlığa zarar verir.



-Erkek, köle hanımına tam malik değildir, hanımın günlük programını tanzimde hanımın efendisinin hakkı vardır.




وَاللّهُ أَعْلَمُ بِإِيمَانِكُمْ “Allah, imanınızı en iyi bilendir.”



Öyleyse, imanın zahiriyle iktifa edin. Çünkü Allah sırları ve kimin imanının daha üstün olduğunu bilendir. Nice cariyenin imanı, nice hür kadından daha üstün olabilir. Bu durumda size düşen, nesebe değil imanın üstünlüğüne itibar etmektir.



Ayetten murat, iman sahibi köle kadınlarla evliliğe ünsiyeti sağlamak ve böyle bir evlilikten geri durmalarını önlemektir. Zaten ayetin devamı da “hepiniz birbirinizdensiniz” diyerek bunu teyid eder.




بَعْضُكُم مِّن بَعْضٍ “Hepiniz birbirinizdensiniz.”



Yani, hepiniz Hz. Âdemden gelmektesiniz ve aynı İslâm dinine mensupsunuz.



فَانكِحُوهُنَّ بِإِذْنِ أَهْلِهِنَّ “O halde, sahiplerinin izni ile onlarla evlenin.”



وَآتُوهُنَّ أُجُورَهُنَّ بِالْمَعْرُوفِ “Mehirlerini de güzelce verin.”



مُحْصَنَاتٍ غَيْرَ مُسَافِحَاتٍ وَلاَ مُتَّخِذَاتِ أَخْدَانٍ “Onların iffetli yaşamaları, zina etmemeleri ve gizli dost tutmamaları şartıyla.”



Köleyle evlilikte mehir kadının hakkı olmayıp, efendisinin hakkıdır. Çünkü efendi, kadını tümüyle kendi işlerinde kullanabilecek iken evlenmesine izin vermiştir. Ayette onlarla evliliğin efendilerinin izniyle olması zikredildiğinden, mehrin onlara verilmesi ayrıca ifade edilmemiştir. İmam-ı Malik ise, ayetin zahirinden hareketle, mehrin köle kadının hakkı olduğunu söyler.



Mehrin marûf bir şekilde verilme emri, onu geciktirmemek, konuşulandan az vermemek şeklindeki durumları ifade eder.




فَإِذَا أُحْصِنَّ فَإِنْ أَتَيْنَ بِفَاحِشَةٍ فَعَلَيْهِنَّ نِصْفُ مَا عَلَى الْمُحْصَنَاتِ مِنَ الْعَذَابِ “Evlendikten sonra bir fuhuş yaparlarsa, onlara hür kadınların cezasının yarısı uygulanır.”



Ayet, köle kadınların evlilik halinde zina yapmaları durumunda recmedilmeyeceklerini gösterir. Çünkü, recmin yarısı olmaz.




ذَلِكَ لِمَنْ خَشِيَ الْعَنَتَ مِنْكُمْ “Bu (cariye ile evlenme izni), içinizden günaha düşmekten korkanlar içindir.”



Bu da, köle kadınlarla evlilikte başka bir şarttır.




وَأَن تَصْبِرُواْ خَيْرٌ لَّكُمْ “Sabretmeniz ise, sizin için daha hayırlıdır.”



Köleyle evlenmektense, -iffetli bir şekilde olmak şartıyla- sabretmek daha hayırlıdır. Hz. Peygamber şöyle der: “Hür kadınla evlenmek evin salahıdır. Köle ile evlenmek ise helâkidir.”



۟
وَاللّهُ غَفُورٌ رَّحِيمٌ “Allah, Gafûr’dur – Rahimdir.”




[1> Bkz. Nur, 2.



[2> Demek ki, o hale kadar tevbe imkânı bulunmaktadır. Ama esas olan, tevbeyi geciktirmemektir.

26- يُرِيدُ اللّهُ لِيُبَيِّنَ لَكُمْ وَيَهْدِيَكُمْ سُنَنَ الَّذِينَ مِن قَبْلِكُمْ وَيَتُوبَ عَلَيْكُمْ “Allah, bilmediklerinizi size bildirmek, sizden öncekilerin yollarını size göstermek ve tevbenizi kabul etmek istiyor.”








وَاللّهُ عَلِيمٌ حَكِيمٌ “Allah, Alîm’dir – Hakîm’dir.”














27- وَاللّهُ يُرِيدُ أَن يَتُوبَ عَلَيْكُمْ “Allah sizin tevbenizi kabul etmek istiyor.”









وَيُرِيدُ الَّذِينَ يَتَّبِعُونَ الشَّهَوَاتِ أَن تَمِيلُواْ مَيْلاً عَظِيمًا “Şehvetlerine uyanlar ise, sizin büyük bir meyl ile (bütünüyle) yoldan çıkmanızı istiyorlar.”














28- يُرِيدُ اللّهُ أَن يُخَفِّفَ عَنكُمْ “Allah, sizden hafifletmek istiyor.”









Allah, sizin yükünüzü hafifletmek istediği için size kolay, uygulanabilir bir din gönderdi. Kölelerle evlenmek örneğinde olduğu gibi, zor durumlarda ruhsatla çıkış yolları gösterdi.









وَخُلِقَ الإِنسَانُ ضَعِيفًا “Ve insan çok zayıf yaratılmıştır.”









İnsan, zayıf olduğu için nefsin şehvani isteklerinin karşısında duramaz, ibadetlerin meşakkatine dayanamaz.









İbnu Abbas şöyle der:









Nisa sûresinde bulunan sekiz ayet, bu ümmet için üzerine güneşin doğup battığı her şeyden daha hayırlıdır. Bunlar da:









1-“Allah, bilmediklerinizi size bildirmek, sizden öncekilerin yollarını size göstermek ve tevbenizi kabul etmek istiyor.” (26. ayet)









2-“Allah sizin tevbenizi kabul etmek istiyor.” (27. ayet)









3-“Allah, sizden hafifletmek istiyor.” (28. ayet)









4-“Eğer size yasaklanan kebairden (büyük günahlardan) kaçınırsanız, küçük günahlarınızı örteriz ve sizi hoş bir yere koyarız.” (31. ayet)









5-“Şüphesiz Allah, zerre kadar zulüm etmez. Çok küçük bir iyilik de olsa onun sevabını kat kat arttırır ve kendi katından çok büyük bir mükâfat verir.” (40. ayet)









6-“Şüphesiz Allah, kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz. Bunun dışında kalanları ise, dilediği kimseler için bağışlar.” (48. ayet)









7-“Kim kötü bir amel işlerse, onunla cezalandırılır.” (123. ayet)









8-“Eğer şükreder ve iman ederseniz, Allah size niye azab etsin ki?” (147. ayet)














29- يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ لاَ تَأْكُلُواْ أَمْوَالَكُمْ بَيْنَكُمْ بِالْبَاطِلِ “Ey iman edenler! Mallarınızı aranızda batıl yollarla yemeyin.”









Dinin cevaz vermediği gasp, faiz ve kumar gibi haksız kazanç peşinde olmayın.









إِلاَّ أَن تَكُونَ تِجَارَةً عَن تَرَاضٍ مِّنكُمْ “Ancak karşılıklı rıza ile yapılan ticaretle olursa başka.”









Ancak, karşılıklı rızaya dayanan ticaret durumu böyle değildir. Batıl yollarla değil de, ticaret yoluyla kazanç peşinde koşmak, haysiyet sahibi kimselere daha münasiptir. Böyle kimseler, haksız yollarla başkalarının malını yemeye tenezzül etmezler.




Ayet, aynı zamanda malın Allahın razı olmadığı tarzda sarfından bir yasaklama olarak da anlaşılmıştır.









وَلاَ تَقْتُلُواْ أَنفُسَكُمْ “Nefislerinizi öldürmeyin.”









Hind fakirlerinin cahilce yaptıkları tarzda, nefsinizi susturmaya çalışmayın.









Veya, onu tehlikeye atmak sûretiyle bile bile ölüme maruz bırakmayın. Nitekim şu rivayet de bu manayı teyid eder: Amr İbn-i As, soğuk bir havada gusle ihtiyaç olduğunda, teyemmüm yapmayı tercih etmiş, Hz. Peygamber de buna itiraz etmeyip ikrar buyurmuştur.









Keza, şu manaya da dikkat çekilmiştir: “Dininizden olanları öldürmeyin!” Çünkü mü’minler bir tek nefis gibidir.









“Mal canın yongasıdır” denilir. Ayette de malı ve canı korumak birlikte zikredilmiştir. Zaten insan, mal ile hayatını düzgün devam ettirebilir, mal ile bir kısım faziletleri elde edebilir.









إِنَّ اللّهَ كَانَ بِكُمْ رَحِيمًا “Şüphesiz Allah, size karşı çok merhametlidir.”









Allahın size emrettiği ve yasakladığı şeyler, size olan son derece rahmet ve merhametinin eserleridir.









Ayrıca şu manaya da dikkat çekilmiştir:









Cenab-ı Hak, haddi aşan İsrailoğullarına “Nefislerinizi öldürün.” derken (Bakara, 54) ümmeti Muhammede “nefislerinizi öldürmeyin” demesi, onlara olan hususi rahmetindendir.














30- وَمَن يَفْعَلْ ذَلِكَ عُدْوَانًا وَظُلْمًا فَسَوْفَ نُصْلِيهِ نَارًا “Kim haddi aşarak ve zulmederek bunu yaparsa, onu cehennem ateşine atacağız.”




وَكَانَ ذَلِكَ عَلَى اللّهِ يَسِيرًا “İşte bu, Allah’a pek kolaydır.”














31- إِن تَجْتَنِبُواْ كَبَآئِرَ مَا تُنْهَوْنَ عَنْهُ نُكَفِّرْ عَنكُمْ سَيِّئَاتِكُمْ وَنُدْخِلْكُم مُّدْخَلاً كَرِيمًا “Eğer size yasaklanan kebairden (büyük günahlardan) kaçınırsanız, küçük günahlarınızı örteriz ve sizi hoş bir yere koyarız.”









Kebair, Allah ve Rasulünün yasakladığı büyük günahlardır. Kişi, bunlardan kaçındığında, küçük günahları silinir, bağışlanır.









Kebairin neler olduğu ihtilaflıdır. En uygunu, “Şari’in kendisine had cezası terettüp ettirdiği veya onu işleyeni azapla tehdid ettiği her günah” denilebilir. “Haramlığı kati olarak bilinen her günah kebiredir” de denilmiştir. Hz. Peygamberden bunların yedi olduğu rivayet edilir:









İbnu Abbas şöyle der: “Büyük günahlar yedi değil, yedi yüze kadar varır. Ama bunlardan en büyükleri yedidir.”









Konumuz olan ayetteki kebairden muradın, şirkin çeşitleri olduğu söylenmiştir. Cenab-ı Hak şöyle demiştir:









“Şüphesiz Allah, kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz. Bunun dışında kalanları ise, dilediği kimseler için bağışlar.” (Nisa, 48)









Bir başka zaviyeden ise, “günahların büyük ve küçük olması, kendi alt ve üstlerinde olana nisbetledir” denilmiştir. Bu durumda, büyük günahların en büyüğü şirk, küçük günahların en küçüğü ise, kişinin kendi içinde günahı hayal etmesidir. Bu ikisi arasında çok durumlar vardır, bunların bazıları büyük günah, bazıları da küçük günah olur. Mesela birisinin karşısına bir günah çıkar, nefsi şiddetle o günahı ister. O ise nefsin isteğine muhalefet eder, büyük bir günahı terk ettiği için, nefsinin onu istemesi şeklindeki küçük günahı örtülür. Bu, şahıslar ve karşılaşılan haller itibarıyla farklı farklı olabilir. Görmez misin, Allahu Teâlâ Peygamberini bazı hallerde itab etmişken, başkaları için bu hallerden dolayı değil muaheze etmek, hata olarak bile saymamıştır.














32- وَلاَ تَتَمَنَّوْاْ مَا فَضَّلَ اللّهُ بِهِ بَعْضَكُمْ عَلَى بَعْضٍ “Allah’ın bazınıza diğerinden fazla verdiği şeyleri (haset ederek) temenni etmeyin.”









Bunlar, makam ve mal gibi dünyevi şeylerdir, bazen bunların olmaması daha hayırlı olabilmektedir. Böyle bir temenniden men edilme sebebi, bunun hased ve düşmanlığa vesile olabilmesindendir. Ayrıca, böyle bir temennide Allahın taksimine razı olmamak gibi bir durum vardır.









İnsanın, gücünün yetmediği şeyi temenni etmesi kaderin hikmetine muhalefettir.









Çalışarak elde edebileceği şeyi çalışmadan temenni etmesi ise, tembelliktir.









لِّلرِّجَالِ نَصِيبٌ مِّمَّا اكْتَسَبُواْ “Erkeklere kazandıklarından bir pay vardır.”









وَلِلنِّسَاء نَصِيبٌ مِّمَّا اكْتَسَبْنَ “Kadınlara da kazandıklarından bir pay vardır.”









Öyleyse Allahtan üstünlük isterken hasetle ve temenni ile değil, çalışarak isteyin. Nitekim Hz. Peygamber şöyle demiştir: “İman, temenni ile olmaz.”









وَاسْأَلُواْ اللّهَ مِن فَضْلِهِ “Allah’ın, lütfundan isteyin.”









İnsanlarda olanı istemek yerine, onların mislini Allahın bitmez – tükenmez hazinesinden isteyin.









Ayetin bu kısmı yasaklanan temenninin hasetle istemek olduğuna delâlet eder.









إِنَّ اللّهَ كَانَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمًا “Şüphesiz Allah, her şeyi hakkıyla bilendir.”









Her şeyi bilen Allah, elbette her insanın da neye layık olduğunu bilir, ona göre verir.









Sebeb-i Nüzûl









Rivayete göre, Ümmü Seleme “ya Rasulallah, erkekler savaşa gidiyor biz gidemiyoruz. Ayrıca bize mirastan yarı pay var. Keşke biz de erkek olsaydık” deyince, bu ayet nazil olmuştur.














33- وَلِكُلٍّ جَعَلْنَا مَوَالِيَ مِمَّا تَرَكَ الْوَالِدَانِ وَالأَقْرَبُونَ (Erkek ve kadından) her biri için ana-babanın ve akrabanın geride bıraktıklarına varisler kıldık.”









وَالَّذِينَ عَقَدَتْ أَيْمَانُكُمْ فَآتُوهُمْ نَصِيبَهُمْ “Yeminlerinizin bağladığı (ahitleştiğiniz) kimselere de kendi hisselerini verin.”









“Ölünce birbirimize varisiz” şeklinde anlaşma yapanlara, mirastan altıda bir hisse veriliyordu. “Bir de akraba olanlar, Allah’ın kitabına göre, birbirlerine daha yakındırlar.” (Enfal, 75) ayetiyle, bu uygulamaya son verildi. Ebu Hanifeye göre, bir adam bir başka adam vasıtasıyla Müslüman olsa ve bunlar “diyette ve mirasta beraberiz” diye akit yapsalar sahihtir, birbirlerine mirasçı olurlar.









إِنَّ اللّهَ كَانَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ شَهِيدًا “Şüphesiz Allah her şeye şahittir.”









Ayet, mirasta gereken payı hak sahiplerine vermeyen kimseler için bir tehdittir.














34- الرِّجَالُ قَوَّامُونَ عَلَى النِّسَاء “Erkekler, kadınlar üzerine idareci ve hakimdirler.”









İdareciler nasıl raiyyetin işlerini görürlerse, erkekler de kadınların hizmetlerini görmekle yükümlüdürler.




Cenab-ı Hak, bu hükmün illetini iki cihetle açıkladı. Bunlardan biri vehbi, diğeri ise kesbî:









بِمَا فَضَّلَ اللّهُ بَعْضَهُمْ عَلَى بَعْضٍ “Çünkü Allah kimini kiminden üstün kılmıştır.”




Vehbi olanı,
erkeğin aklının daha kâmil olması, daha tedbirli hareket etmesi, iş ve taatte daha kuvvetli olması gibi durumlardır. Bundan dolayı nübüvvet, imamet, idarecilik, şeairi ikame, bütün meselelerde şahitlik yapabilme, kendilerine cihadın ve Cumanın farz olması gibi durumlar, mirasta ziyade pay erkeklere has kılındı.









وَبِمَا أَنفَقُواْ مِنْ أَمْوَالِهِمْ “Bir de erkekler mallarından (aile fertlerine) harcamaktadırlar.”









Kesbî olanı ise, evin harcamalarının erkeğe ait olmasıdır.









Sebeb-i Nüzûl




Rivayete göre, Ensarın önde gelenlerinden Sa’d Bin Rebi’, hanımı Habibe Binti Zeyd huysuzluk yapınca bir tokat vurdu. Hanımının babası, kızını da alarak Rasulullaha geldi, durumu şikayet etti. Rasulullah, “Kısas yapılacak” dedi. Ama ardından bu ayet nazil olunca “biz bir şeye niyetlendik, ama Allah başka şey diledi. Allahın dilediği hayırlıdır” buyurdu.









فَالصَّالِحَاتُ قَانِتَاتٌ حَافِظَاتٌ لِّلْغَيْبِ بِمَا حَفِظَ اللّهُ “Saliha olan kadınlar ise; itaatkardırlar ve Allah’ın korunmasını emrettiği şeyleri kocalarının gıyabında da koruyanlardır.”









Saliha kadınlar, Allaha itaat ederler, kocalarının haklarını yerine getirirler. Kocalarının gıyabında korunması gereken nefis ve malı korurlar.









Peygamber efendimiz, “Kadınların en hayırlısı, kendisine baktığında sana sürur veren, emrettiğinde itaat eden, senin gıyabında malını ve nefsini koruyandır” der ve üstteki ayeti okur.









Saliha kadınların koruması gereken şeyin, kocalarının sırları olduğu da söylenmiştir.









وَاللاَّتِي تَخَافُونَ نُشُوزَهُنَّ “Fenalık ve geçimsizliklerinden korktuğunuz kadınlara gelince:”









فَعِظُوهُنَّ “Onlara öğüt verin.”









وَاهْجُرُوهُنَّ فِي الْمَضَاجِعِ “Onları yatakta yalnız bırakın.”









وَاضْرِبُوهُنَّ (Bunlar fayda vermez de mecbur kalırsanız) onları (hafifçe) dövün.”









Bu üç durum, sırasıyla yapılması gerekenlerdir. Bu tertibe uyulması gerekir.









فَإِنْ أَطَعْنَكُمْ فَلاَ تَبْغُواْ عَلَيْهِنَّ سَبِيلاً “Eğer itaat ederlerse, artık onların aleyhine başka bir yol aramayın.”









İtaatkâr hâle geldiklerinde onları kınamak, azarlamak gibi şeyler yapmayın, önceki yaptıklarını olmamış gibi sayın. Çünkü, “günahından tevbe eden kimse, günahı olmayan kimse gibidir.”[1>









إِنَّ اللّهَ كَانَ عَلِيًّا كَبِيرًا “Şüphesiz Allah Aliyy – Kebir’dir.”









Öyleyse, taşkın hareketlerden, Allaha karşı gelmekten sakının. Çünkü O, yüce ve büyüktür. Sizin eliniz altında olanlara sizin gücünüzün yetmesinden çok daha ziyade size dilediğini yapmaya kadirdir.




Keza, o Allah yüce şanı ile sizin günahlarınızı bağışlıyor, tevbelerinizi kabul ediyor, siz de eşlerinizi affedin.




Cenab-ı Hakkın yüce ve büyük olması, O’nun kimseye zulmetmemesi, kimsenin hakkını eksiltmemesi manasını da ifade eder.














35- وَإِنْ خِفْتُمْ شِقَاقَ بَيْنِهِمَا فَابْعَثُواْ حَكَمًا مِّنْ أَهْلِهِ وَحَكَمًا مِّنْ أَهْلِهَا “Eğer karı-kocanın arasının açılmasından endişe ederseniz, erkeğin ailesinden bir hakem, kadının ailesinden bir hakem gönderin.”









Gönderilecek hakemlerin akraba dışından olması caiz olmakla beraber, akrabadan olması daha uygundur. Çünkü, onlar iki tarafın durumlarını daha iyi bilirler ve aralarının düzelmesi için daha istekli olurlar. Gönderilen bu hakemler hem durum tesbiti yapmak, hem de arayı bulmak içindir.









Seçilen hakemler, karı – kocanın yetki vermeleri müstesna – sadece durumu tesbit etme ve aralarında sulh yapma yetkisine sahiptirler, boşamaya hükmedemezler. Bu ayetle, tahkimin (ihtilaflı konularda hakem seçmenin) cevazına delil getirilmiştir.









إِن يُرِيدَا إِصْلاَحًا يُوَفِّقِ اللّهُ بَيْنَهُمَا “İki taraf (arayı) düzeltmek isterlerse, Allah da onları uzlaştırır.”









Burada kastedilenler acaba kimler?









1-Birinci zamir iki hakeme, ikincisi karı-kocaya bakar. Yani, her iki hakem ıslaha çalışırlarsa, Allah onların bu çalışması ile, karı-koca arasında muvafakat meydana getirir.









2-Her iki zamir hakemlere ait olabilir. Yani, onlar ıslahı esas aldıklarında, Allah onların konuşmalarını ittifak ettirir, böylece maksad hâsıl olur.









3-Her iki zamir de karı-kocaya ait olabilir. Yani, onlar ıslahı ve ayrılığın son bulmasını murat ettiklerinde, Allah da aralarında ülfet ve ittifak meydana getirir.









إِنَّ اللّهَ كَانَ عَلِيمًا خَبِيرًا “Şüphesiz Allah, Alîm’dir – Habîr’dir.”









Ayette şu manaya bir tenbih vardır:









“Kim iyi niyetle bir işe koyulursa, Allah onu maksadına ulaştırır.”














36- وَاعْبُدُواْ اللّهَ “Allah’a ibadet edin.”









وَلاَ تُشْرِكُواْ بِهِ شَيْئًا “Ve hiçbir şeyi O’na ortak koşmayın.”









Put ve gayrısı, veya açık ve gizli her türlü şirk yasaktır.









وَبِالْوَالِدَيْنِ إِحْسَانًا وَبِذِي الْقُرْبَى وَالْيَتَامَى وَالْمَسَاكِينِ وَالْجَارِ ذِي الْقُرْبَى وَالْجَارِ الْجُنُبِ وَالصَّاحِبِ بِالجَنبِ وَابْنِ السَّبِيلِ وَمَا مَلَكَتْ أَيْمَانُكُمْ “Sonra ana-babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara, yakın komşuya, uzak komşuya, yakın arkadaşa, yolda kalana, sahip olduğunuz kölelere iyilik edin.”









“Yakın komşu”dan murat, komşulukla beraber nesep veya din bağı olan kimse de olabilir denilmiştir. “Uzak komşu”, mekân itibariyle anlaşılabileceği gibi, “akraba olmayan komşu” da olabilir.









Peygamber efendimiz şöyle der:









Komşular üç sınıftır:




1-Üç hakkı olan komşu. Bu üç hak, komşuluk, yakınlık ve Müslümanlıktır.









2-İki hakkı olan komşu. Bunlar da, komşuluk ve Müslümanlıktır.









3-Tek hakkı olan komşu. Bu da, sadece komşuluk hakkıdır. Kitap ehlinden olanların durumu gibi.









Ayetteki “sahib-i cenb”, ilim, sanat ve yolculuk gibi bir vesile ile kişinin samimi olduğu yakın arkadaş anlamındadır.




Bazıları “bundan murat kişinin hayat arkadaşı olan eşidir” demişlerdir.









إِنَّ اللّهَ لاَ يُحِبُّ مَن كَانَ مُخْتَالاً فَخُورًا “Şüphesiz Allah, kibirlenen - övünen kimseleri sevmez.”














37- الَّذِينَ يَبْخَلُونَ وَيَأْمُرُونَ النَّاسَ بِالْبُخْلِ وَيَكْتُمُونَ مَا آتَاهُمُ اللّهُ مِن فَضْلِهِ “Onlar, cimrilik ederler, insanlara cimriliği emrederler ve Allah’ın kendilerine lütfundan verdiği nimeti gizlerler.”









وَأَعْتَدْنَا لِلْكَافِرِينَ عَذَابًا مُّهِينًا “Ve biz kâfirlere zillet verici bir azap hazırladık.”









Kendilerine verilen ilim ve zenginlik gibi şeylerde cimrilik yapanlar her türlü ayıplamaya layıktırlar.









Ayette “onlara şöyle bir azap hazırladık” demek yerine “Ve biz kâfirlere zillet verici bir azap hazırladık” denilmesi böyle yapan kimselerin Allahın nimetlerine nankörlük içinde olduklarını bildirmek içindir. Böyle biri, cimrilikle ve gizlemekle nimeti tahkir ettiği için, kendisini küçük düşürecek bir azabı hak etmiş olmaktadır.









Sebeb-i Nüzûl




Ayet, Ensara nasihat yollu “mallarınızı başkalarına infak etmeyin. Yoksa, size fakirlik gelmesinden korkarız” diyen bir Yahudi topluluğu hakkında inmiştir.














38- وَالَّذِينَ يُنفِقُونَ أَمْوَالَهُمْ رِئَاء النَّاسِ “Ve mallarını, insanlara gösteriş yapmak için harcarlar.”









وَلاَ يُؤْمِنُونَ بِاللّهِ وَلاَ بِالْيَوْمِ الآخِرِ “Allah’a ve ahiret gününe iman etmezler.”









Bu ayet, cimrilik yapanları kınayan bundan önceki ayete atıftır. Cimrilik tefrit, gösteriş için bolca harcamak ise ifrattır. Dolayısıyla her ikisi de çirkinlikte ve zemmi celpte eşittirler.









Veya bu cümle mübteda olarak kabul edilebilir. Yani: “Ve mallarını, insanlara gösteriş yapmak için harcayan, Allah’a ve ahiret gününe iman etmeyenler.









Bu durumda onun haberi hazfedilmiş, doğrudan zikredilmemiştir. Ayetin devamı, onun haberine delalet eder.









Yani, ayetin devamında “Şeytan kimin arkadaşı olursa, o ne kötü arkadaştır!” denildiğine göre, “Ve mallarını, insanlara gösteriş yapmak için harcayan, Allah’a ve ahiret gününe iman etmeyenler” ifadesinin haberi “işte böyle yapanlar şeytana arkadaş olurlar, o ise ne kötü bir arkadaştır” olur.









وَمَن يَكُنِ الشَّيْطَانُ لَهُ قَرِينًا فَسَاء قِرِينًا “Şeytan kimin arkadaşı olursa, o ne kötü arkadaştır!”









Ayet, mallarını gösteriş için sarfedenlere şeytanın arkadaşlık yaptığını, şeytanın da onlara bu çirkin işi süsleyip israfa sevk ettiğini hatırlatmaktadır. Nitekim şu ayet de bu manayı te’yid eder:









“Çünkü saçıp savuranlar, şeytanların kardeşleridir.” (İsra, 27)









Şeytandan murat, içteki ve dıştaki şeytan ve aveneleridir. Ayetten muradın, böyle yapan müsriflerin cehennem ateşinde onlarla beraber olmalarını açıklaması da muhtemeldir.














39- وَمَاذَا عَلَيْهِمْ لَوْ آمَنُواْ بِاللّهِ وَالْيَوْمِ الآخِرِ وَأَنفَقُواْ مِمَّا رَزَقَهُمُ اللّهُ “Bunlar, Allah’a ve ahiret gününe iman etselerdi ve Allah’ın onlara verdiği rızıktan (Allah yolunda) infak etselerdi, kendilerine ne zarar gelirdi?”









Ayet, faydayı bilmemeleri ve bir şeyi gerçekte olduğundan farklı itikad etmeleri sebebiyle onları bir kınamadır. Ayetin soru şeklinde gelmesi, cevabı araştırmaları için onları düşünmeye teşvik eder. Olur ki, böyle bir fikir yürütmeden sonra büyük menfaatler, güzel neticeler elde edebilirler. Keza, kendisinde zarar olmayan bir şeye yapılan davet en azından ihtiyatla karşılanmalı ve gereği yapılmalıdır. Kaldı ki, onu yapmakta çok menfaatler varsa ondan geri kalmak akıl kârı değildir.









وَكَانَ اللّهُ بِهِم عَلِيمًا “Allah, onları çok iyi bilendir.”














40- إِنَّ اللّهَ لاَ يَظْلِمُ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ “Şüphesiz Allah, zerre kadar zulüm etmez.”









Kimsenin zerre kadar ne mükâfatını azaltır, ne de cezasını artırır.




Küçük karıncalara, keza havadaki tozlara “zerre” denilir. Zerre ağırlığında bile zulmedilmeyeceğinin zikri, zulmün en küçüğünün de cezasının büyük olduğuna bir imadır.









وَإِن تَكُ حَسَنَةً يُضَاعِفْهَا وَيُؤْتِ مِن لَّدُنْهُ أَجْرًا عَظِيمًا “Çok küçük bir iyilik de olsa onun sevabını kat kat arttırır ve kendi katından çok büyük bir mükâfat verir.”









Aslında, Allahın iyiliklere kat kat karşılık vermesi bir lütuf iken, ayette “ecir” yani mükâfat ile ifade edilmesi, ecre tâbi olmasından, onun üzerine artı olarak verilmesindendir.














41- فَكَيْفَ إِذَا جِئْنَا مِن كُلِّ أمَّةٍ بِشَهِيدٍ وَجِئْنَا بِكَ عَلَى هَؤُلاء شَهِيدًا “Her ümmetten bir şahit getirdiğimiz ve seni de bunların üzerine bir şahit yaptığımız zaman, onların hali nice olur!”









Her ümmetin peygamberi, onların yanlış inançlarına ve çirkin amellerine şehadet eder. O zaman, Yahudi, Hristiyan ve başka ümmetlerden kâfir olanların hâli nice olur?









Peygamber efendimizin şahitliği üç cihetle olabilir:




1-Ümmetlerinin hâline şahitlik yapan peygamberlere şahit olur. Çünkü onların inançlarını bilmektedir. O’nun şeriatı, onların bütün inançlarını içine almaktadır.




2-Ey peygamber! Ümmetinden olan kâfirlere şahit olarak geldiğinde, onların hâli nice olur?




3-Peygamberimiz, mü’minlere de şahit olacaktır. Nitekim bir başka ayette şöyle denilmiştir:




“Ta ki sizler insanlara birer şahit olasınız ve Peygamber de size bir şahit olsun.” (Bakara, 143)














42- يَوْمَئِذٍ يَوَدُّ الَّذِينَ كَفَرُواْ وَعَصَوُاْ الرَّسُولَ لَوْ تُسَوَّى بِهِمُ الأَرْضُ “Allah’ı inkâr edip peygambere isyan edenler, o gün yerle bir olmayı isterler.”









Yani,




-Her peygamber kendi ümmetine şahit olarak getirildiğinde, küfür ve isyan içinde olanlar, ölüler gibi defnedilip üzerlerinin dümdüz olmasını isteyecekler.




-Veya “keşke diriltilmeseydik” diyecekler.




-Veya “keşke hiç yaratılmasaydık, toprak gibi kalsaydık” diyecekler.









وَلاَ يَكْتُمُونَ اللّهَ حَدِيثًا “Ve Allah’tan hiçbir sözü gizleyemezler.”









Yani, yaptıklarını gizlemek isteseler bile gizleyemeyecekler. Çünkü kendi azaları onların aleyhinde şahadet edecek.



Veya Allahtan bir şeyi gizleyemedikleri, yalan söyleyemedikleri halde yerle bir olmayı isteyecekler.(En’am 23) de anlatıldığı üzere “Vallahi ey Rabbimiz, biz müşriklerden değildik.” diyecekler. Bunu dediklerinde Allah onların ağızlarını mühürleyecek, onların azaları neler yaptıklarını söyleyecek. Bunlar çok sıkılacaklar “ah yer yarılsa da yerin içine girsek” temennisinde bulunacaklar.








[1> Bu, meşhur bir hadis mealidir.

43- يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ لاَ تَقْرَبُواْ الصَّلاَةَ وَأَنتُمْ سُكَارَى حَتَّىَ تَعْلَمُواْ مَا تَقُولُونَ “Ey iman edenler! Sarhoş iken, ne söylediğinizi bilinceye kadar namaza yaklaşmayın.”








Ayette nazara verilen sarhoşluk, içkiden dolayı olabildiği gibi, yarı uykulu hâl de buna dâhildir.









Sebeb-i Nüzûl









Rivayete göre Abdurrahmân Bin Avf bir ziyafet verdi. Sahabeden bazılarını davet etti. O sıralar henüz içki haram kılınmamıştı. Yediler, içtiler, sarhoş olup kendilerinden geçtiler. Akşam namazı vakti girince, içlerinden biri imamlığa geçti. Kâfirun sûresinden okumaya başladı: “Ben sizin taptığınıza tapmam” kısmını “ben sizin taptığınıza taparım” şeklinde okudu. Bunun üzerine bu ayet nazil oldu.









Ayet, aynı zamanda sarhoş olanların namaz mahalli olan mescitlere yaklaşmasını nehyeder.




Ayette, namaz kılan kişinin oyun – eğlence gibi kalbi meşgul eden şeylerden kendini koruması ve nefsini kötü şeylerden arındırması lüzumuna bir tenbih vardır.









وَلاَ جُنُبًا إِلاَّ عَابِرِي سَبِيلٍ حَتَّىَ تَغْتَسِلُواْ “Cünüb iken de, yolcu olanlar müstesna, gusül edinceye kadar (namaza yaklaşmayın.)









وَإِن كُنتُم مَّرْضَى أَوْ عَلَى سَفَرٍ أَوْ جَاء أَحَدٌ مِّنكُم مِّن الْغَآئِطِ أَوْ لاَمَسْتُمُ النِّسَاء فَلَمْ تَجِدُواْ مَاء فَتَيَمَّمُواْ صَعِيدًا طَيِّبًا “Eğer hasta iseniz, veya yolculukta bulunursanız veyahut biriniz abdest bozmaktan gelirse veya kadınlara dokunup da su bulamazsanız, o zaman tertemiz bir toprak ile teyemmüm yapın.”









فَامْسَحُواْ بِوُجُوهِكُمْ وَأَيْدِيكُمْ “Yüzlerinizi ve ellerinizi meshedin.”









İmam-ı Şafii, ayetin “veya kadınlara dokunup da…” kısmından delil getirerek, yabancı kadına el değmesi durumunda abdestin bozulacağını söyler. Ancak ayetin manasının sadece onlara el değmesi olmayıp ailevi beraberlik olduğu da söylenmiştir.









Ayette, teyemmüme ruhsat verilen kimsenin durumları anlatılmıştır. Şöyle ki:









Teyemmüm yapacak kişinin ya abdesti yoktur veya cünüptür. Teyemmümü gerekli kılan hâl, çoğu kere hastalık veya seferdir. Cünüp kimse ile ilgili daha önce bahsedildiğinden burada tekrar ayrıntıya girilmemiştir. Abdestsiz kimse hakkında ise, daha önce onunla ilgili bahis olmadığından biraz ayrıntıya yer verilmiştir.









Kişiyi abdestsiz yapan durumlar, ya zâtî olur veya arizi olur.









Sanki şöyle denilmiştir: Eğer hasta veya sefer halinizde cünüp olursanız veya tuvaletten gelmek ve kadına değmek gibi bir durum sebebiyle abdestsiz olur da su bulamazsanız, o zaman teyemmüm yapınız.









Hanefilere göre, sert taş ile de teyemmüm olur. Şafiilere göre ise, Maide sûresi 6. ayette geçen “minhü” kelimesinden hareketle, teyemmüm edilen şeyden bir parça toprak ele ve yüze temas etmelidir.









إِنَّ اللّهَ كَانَ عَفُوًّا غَفُورًا “Şüphesiz Allah Afuvv – Ğafur’dur.”









Allah, affedici ve bağışlayıcı olduğu için, teyemmüme ruhsat vermiştir.














44- أَلَمْ تَرَ إِلَى الَّذِينَ أُوتُواْ نَصِيبًا مِّنَ الْكِتَابِ “Kendilerine kitaptan azıcık bir nasip verilmiş olanları görmedin mi?”









Kendilerine kitaptan az bir pay verilenlerden murat, Yahudi âlimleridir.









“Görmedin mi?” derken, bundan murat ya baş gözü veya kalp gözüdür.









يَشْتَرُونَ الضَّلاَلَةَ وَيُرِيدُونَ أَن تَضِلُّواْ السَّبِيلَ “Onlar, dalaleti satın alıyorlar ve sizin de yoldan sapmanızı istiyorlar.”









Bunlar, hidayeti bırakıp dalaleti seçiyorlar veya hidayet ellerine geçmişken bunu dalaletle değiştiriyorlar. Rüşvet almaları ve Tevratı tahrif etmeleri de ayetin şümulüne girebilir.














45- وَاللّهُ أَعْلَمُ بِأَعْدَائِكُمْ “Allah düşmanlarınızı en iyi bilendir.”









Allah, düşmanlarınızı sizden daha iyi bilir. Bundan dolayı, kitaptan azıcık payı olan bu kimselerin düşmanlığını ve size karşı ne düşündüklerini haber vermiştir. Öyleyse, dikkatli davranın, onların oyununa gelmeyin!









وَكَفَى بِاللّهِ وَلِيًّا “Veli olarak Allah yeter.”









وَكَفَى بِاللّهِ نَصِيرًا “Yardımcı olarak da Allah yeter.”
















46- مِّنَ الَّذِينَ هَادُواْ يُحَرِّفُونَ الْكَلِمَ عَن مَّوَاضِعِهِ “Yahudilerden bir kısmı, (Allah’ın kitabındaki) kelimeleri tahrif ediyorlar.”









Ayetin bu kısmı, kitaptan azıcık nasibi olup da mü’minleri yoldan çıkarmak isteyenlerin kimler olduğunu beyan eder. Çünkü “kitaptan azıcık nasip verilmiş olan” ifadesi hem Yahudileri, hem de başkalarını içine alır.









Keza, öncesinde “Yardımcı olarak Allah yeter” denilmişti. Kime karşı olduğu burada ifade edilmiştir.









Yahudilerden bir kısmı, Allahın kelâmını vazolunduğu şekilden çıkarıp değiştirerek veya keyiflerine göre te’vil ederek tahrif etmişlerdi.









وَيَقُولُونَ سَمِعْنَا وَعَصَيْنَا “Ve şöyle diyorlar: İşittik ve isyan ettik.”









وَاسْمَعْ غَيْرَ مُسْمَعٍ “Dinle, dinlemez olası!”









Yani, “sözünü işittik, emrine isyan ettik” derler. Esasen onlar tarafından bir beddua olarak telaffuz edilen sözlerinin devamı, çeşitli anlamlara gelebilir. Yani:









-Duymaz olasıca, dinle.









-Canı çıkasıca, dinle.









-Sözü dinlenmiyesice, dinle.









-Hoş söz duymayasıca, dinle.









Onlar bu ifadeyi, ancak münafıkane söylediler. Yani, bu kelâmla iyi bir şey murat ediyor gibi davranıp aslında tahkire niyet ettiler.









وَرَاعِنَا “Ve râinâ (bizi gözet).”









Bize bak, seninle konuşalım veya kelâmını anlayalım.









لَيًّا بِأَلْسِنَتِهِمْ وَطَعْنًا فِي الدِّينِ “Bunu, dillerini eğerek ve dine saldırarak yaparlar.”









Onlar bu ifadeleri dillerini eğip bükerek ve sözü asıl mecrasından çevirerek kullandılar. Mesela, “raina” yani “bizi gözet” ifadesini aynı anlamı ifade eden “unzurna” kelimesi yerine koydular. Çünkü onlar “raina” kelimesini birbirlerine kötü söz olarak kullanıyorlardı.









Keza, “ğayre müsma” ifadesini “nahoş bir şey işitmeyesin” yerine koydular ve bununla kötü mana murat ettiler.









Zahirde dua ve saygılarını sunar görülmekle beraber, gerçekte bir beddua ve nifak olarak yaptılar, tahkirde bulundular.









Böyle yapmakla, dini değerleri alay konusu yaptılar.









وَلَوْ أَنَّهُمْ قَالُواْ سَمِعْنَا وَأَطَعْنَا وَاسْمَعْ وَانظُرْنَا لَكَانَ خَيْرًا لَّهُمْ وَأَقْوَمَ “Hâlbuki onlar, “İşittik ve itaat ettik; dinle ve bize bak” deselerdi bu, kendileri için daha hayırlı ve daha doğru olurdu.”









وَلَكِن لَّعَنَهُمُ اللّهُ بِكُفْرِهِمْ “Fakat Allah, küfürleri yüzünden kendilerini lanetlemiştir.”









فَلاَ يُؤْمِنُونَ إِلاَّ قَلِيلاً “Artık onlar, pek az iman ederler.”









Onların pek de önemi olmayan çok az bir imanı vardır. Mesela, bazı ayetlere ve bazı peygamberlere iman etmeleri gibi.









Bundan murat, onlarda imanın olmayışı da olabilir.[1>














47- يَا أَيُّهَا الَّذِينَ أُوتُواْ الْكِتَابَ “Ey kendilerine kitap verilenler!”









آمِنُواْ بِمَا نَزَّلْنَا مُصَدِّقًا لِّمَا مَعَكُم مِّن قَبْلِ أَن نَّطْمِسَ وُجُوهًا فَنَرُدَّهَا عَلَى أَدْبَارِهَا أَوْ نَلْعَنَهُمْ كَمَا لَعَنَّا أَصْحَابَ السَّبْتِ “Birtakım yüzleri silip de arkalarına çevirmeden yahut ashab-ı sebti (cumartesi halkını) lânetlediğimiz gibi onları lânetlemeden, yanınızda bulunanı (Tevrat’ı) doğrulayıcı olarak indirdiğimize (Kur’an’a) iman edin.”









Yüzlerin arkaya çevrilmesi çeşitli şekillerde olabilir:









1- Yüz çizgilerinin silinip, o yüzlerin ense gibi olması.









2- Dünyada veya ahirette o yüzlerin tersine çevrilmesi.









3- Yahudilerden Beni Nadir kabilesi Medine’ye komşu olarak yaşıyorlardı. Bunlar, haddi aşınca geldikleri yere, yani Şam taraflarına gönderildiler. Böylece yüzleri hep geriye dönük oldu.









4- Ayette yüzlerden murat, onların reisleri de olabilir.









5-Yüzlerin silinmesi, o yüzdeki gözlerin ibretle bakmaması, kulakların ise hak söze kulak vermemeleri yüzünden hidayete bedel dalaleti seçmeleri de olabilir.









Ashab-ı Sebt’in Lanetlenmesi[2>









Allahın onları lanetlemesi, ashab-ı sebti maymuna çevirerek zelil ve perişan etmesi gibidir.









Veya Hz. Davud’un lisanıyla onlardan bir kısmının lanetlenmesi gibi, Hz. Peygamberin lisanıyla da onların lanetlemesidir.









وَكَانَ أَمْرُ اللّهِ مَفْعُولاً “Allah’ın emri mutlaka yerine gelecektir.”









Allah, neyi meydana getirmek ister, neye hükmeder veya ne ile tehdid ederse, bunlar mutlaka olur.














48- إِنَّ اللّهَ لاَ يَغْفِرُ أَن يُشْرَكَ بِهِ “Şüphesiz Allah, kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz.”









Çünkü, müşrik için sonsuz azap hükmü vardır. Ve şirk günahının eseri o kişiden silinmez. Bunun için, diğer günahlardan farklı olarak şirkin affa istidadı yoktur.









وَيَغْفِرُ مَا دُونَ ذَلِكَ لِمَن يَشَاء “Bunun dışında kalanları ise, dilediği kimseler için bağışlar.”









Allah, şirkin dışındaki günahları ister küçük ister büyük olsun bir lütuf ve ihsan olarak bağışlar.









Mutezile, ayetteki “dilediği” kaydını cümlenin her iki kısmıyla alakalı olarak şöyle değerlendirdiler:









“Allah, şirki dileyen kimse için şirki bağışlamaz.” Bunlar, tevbe etmeyen kimselerdir.









“Dileyen kimse için ise bağışlar.” Bunlar da tevbe edenlerdir.









Şüphesiz, Mu’tezilenin bu yorumunda delil olmadan bir kayıt getirme vardır.









Ayet, onlara karşı bir delil olduğu gibi, her günahı şirk olarak gören ve günah sahibini de ebedi cehennemlik olarak değerlendiren Haricilere karşı da bir delildir.









وَمَن يُشْرِكْ بِاللّهِ فَقَدِ افْتَرَى إِثْمًا عَظِيمًا “Her kim Allah’a şirk koşarsa, gerçekten pek büyük bir günah ile iftira etmiş olur.”








Şirk koşan kimse, onun dışındaki bütün günahların küçük kalacağı bir günahı işlemiş olur. Bu ise, şirk ile diğer günahlar arasındaki ayırıcı manaya bir işarettir. İftira, söz ile olabildiği gibi, fiille de olabilmektedir.




[1> Bu durumda ayete şöyle meal verilir: “Artık onların pek azı iman ederler.”



[2> Ashab-ı Sebt, Cumartesi yasağını dinlemeyip maymuna çevrilen bir Yahudi taifesidir.

49- أَلَمْ تَرَ إِلَى الَّذِينَ يُزَكُّونَ أَنفُسَهُمْ “Nefislerini temize çıkaranları görmedin mi?”



Bunlar “Biz Allahın oğulları ve sevgili kullarıyız” diyen kitap ehlidir (Maide, 18).



Bir rivayette ise şöyle anlatılır:



Sebeb-i Nüzûl



Yahudilerden bazıları Rasulullaha geldiler yanlarında küçük çocuklarını da getirmişlerdi. “Bunların bir günahı var mı?” diye sordular. Hz. Peygamber “hayır” dedi. Bunun üzerine şöyle dediler: “Vallahi, biz de ancak bunlar gibiyiz. Gündüz günah işlediğimizde gece bizden bunlar silinir. Gece işlediklerimiz de gündüz silinir.”



بَلِ اللّهُ يُزَكِّي مَن يَشَاء “Hayır! Ancak Allah, dilediğini tezkiye eder (temize çıkarır).”



Esas olan Allahın nefsi tezkiyesidir, buna itibar edilir. Kişinin kendini veya başkasını günahlardan tertemiz zannetmesi bir mana ifade etmez. Çünkü Allah insanda bulunan güzel – çirkin ne varsa hepsini bilendir. Bildiği için de, asıl tezkiye O’nun tezkiyesidir.



Tezkiyenin aslı, çirkin telakki edilen fiil ve sözlerin nefyedilmesidir.[1>



وَلاَ يُظْلَمُونَ فَتِيلاً “Onlara kıl kadar zulmedilmez.”



Ayet metnindeki “fetil” kelimesi, çekirdek içindeki incecik zara denir. Küçük şeylerde darb-ı mesel olarak kullanılır. Yani, “en küçük bir zulme de maruz kalmazlar” demektir.







50-
انظُرْ كَيفَ يَفْتَرُونَ عَلَى اللّهِ الكَذِبَ “Bak, Allah’a karşı nasıl yalan uyduruyorlar?”



Onlar kendilerini Allahın oğulları ve O’nun nezdinde tertemiz kimseler olarak görmek sûretiyle Allaha iftira etmektedirler.



وَكَفَى بِهِ إِثْمًا مُّبِينًا “Apaçık bir günah olarak bu yeter.”







51-
أَلَمْ تَرَ إِلَى الَّذِينَ أُوتُواْ نَصِيبًا مِّنَ الْكِتَابِ “Şu kendilerine kitaptan azıcık bir nasip verilmiş olanları görmedin mi?”



يُؤْمِنُونَ بِالْجِبْتِ وَالطَّاغُوتِ “Onlar puta ve tağuta inanıyorlar.”



وَيَقُولُونَ لِلَّذِينَ كَفَرُواْ هَؤُلاء أَهْدَى مِنَ الَّذِينَ آمَنُواْ سَبِيلاً “Ve Allah’ı inkar edenler hakkında, “Bunlar, mü’minlerden daha doğru yoldadır” diyorlar.”



Ayet “putlara tapmak, Allah katında Muhammedin davet ettiğinden daha evlâdır” diyen Yahudilerden bir kısmı hakkında nazil olmuştur.



Sebeb-i Nüzûl



Rivayete göre, içlerinde Huyey İbni Ahtab ve Ka’b Bin Eşref de olduğu halde bir Yahudi topluluğu Rasulullaha karşı savaşmak hususunda anlaşma yapmak üzere Mekkeye vardılar. Mekke müşrikleri onlara dediler: “Siz ehl-i kitapsınız, Muhammede bizden daha yakınsınız. Dolayısıyla sizin bize tuzak hazırlamış olmanızdan emin değiliz. Emin olabilmemiz, size güvenebilmemiz için bizim ilahlarımızın önünde secde ediniz.”



Bu Yahudi topluluğu, bu teklifi reddetmeyip putlar önünde secdeye vardılar.



Ayette geçen “cibt” ifadesi, asıl olarak Allah dışında ibadet edilen her put hakkında kullanılır.



Tağut ise, her batıl şey için kullanılır. Bunun batıl mabud veya başka şey olması fark etmez.







52-
أُوْلَئِكَ الَّذِينَ لَعَنَهُمُ اللّهُ “İşte onlar, Allah’ın lanet ettiği kimselerdir.”



وَمَن يَلْعَنِ اللّهُ فَلَن تَجِدَ لَهُ نَصِيرًا “Allah kime lanet ederse, artık ona asla bir yardımcı bulamazsın.”







53-
أَمْ لَهُمْ نَصِيبٌ مِّنَ الْمُلْكِ “Yoksa onların mülkten bir payı mı var?”



فَإِذًا لاَّ يُؤْتُونَ النَّاسَ نَقِيرًا “Eğer öyle olsaydı, insanlara çekirdeğin zerresini bile vermezlerdi.”







Ayet, onların son derece cimri olduklarını ifade etmektedir. Faraza bunların mülkten, saltanattan nasipleri olsa insanlara en ufak bir yardımları olmayacaktır. İmkânları olmadığında zaten yardım yapamayacakları ise, ortadadır.



Ayet, Yahudilerin mülkten ve saltanattan bir nasibi olmayacağını ifade etmektedir. “Mülk bizim olacak” iddialarının tahakkuk etmeyeceğini haber vermektedir.







54- أَمْ يَحْسُدُونَ النَّاسَ عَلَى مَا آتَاهُمُ اللّهُ مِن فَضْلِهِ “Yoksa onlar, Allah’ın lütfundan insanlara verdiği nimetlere haset mi ediyorlar?”



Buradaki soru, onların haset edip etmediklerini araştırmak için olmayıp, onların haset ettiklerini ifade eder. Yahudiler, Peygamber efendimiz ve ashabına, hatta genel olarak bütün insanlara haset ediyorlardı. Çünkü nübüvvete hased eden kimse, bütün insanların kemâl özelliklerine de hased eder. Daha önceki ayet onların cimriliğini kınadığı gibi, bu da hased özelliklerini kınamıştır. Cimrilik ve hased, kötü özelliklerin şerlilerindendir. Bu ikisi arasında birbirini gerektirme ve birbirini cezb vardır. [2>







Onların haset ettiği şeyler son peygamberin Arablardan gelmesi, O’na indirilen kitap, Müslümanlara gelen ilâhî yardımlar ve aziz kılınmaları gibi durumlardır.



فَقَدْ آتَيْنَآ آلَ إِبْرَاهِيمَ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ “Şüphesiz biz, âl-i İbrahim’e kitap ve hikmeti vermiştik.”



وَآتَيْنَاهُم مُّلْكًا عَظِيمًا “Hem de onlara çok büyük bir saltanat vermiştik.”







55-
فَمِنْهُم مَّنْ آمَنَ بِهِ وَمِنْهُم مَّن صَدَّ عَنْهُ “Böylece onlardan kimi ona iman etti, kimi de sırt çevirdi.”



Yani Yahudilerden peygamber efendimize iman edenler olduğu gibi, Ona inanmayıp yüz çevirenler de vardır.



Ayetteki zamir, bundan önce bahsi geçen Âl-i İbrahime de raci olabilir. Yani, “Hz. İbrahim’in neslinden O’na iman eden olduğu gibi O’nu inkâr eden de vardı. Böyle inkâr edenlerin olması O’nun davasına bir zarar vermediği gibi, -ey peygamber- bunların inkârı da senin davana bir zarar vermez.”







وَكَفَى بِجَهَنَّمَ سَعِيرًا(O iman etmeyenlere) ateş olarak cehennem yeter.”



Eğer Allah onlara bu dünyada bir ceza vermezse dert değil, çünkü onlar için hazırlamış olduğu cehennem ateşi onlara yeter.







56- إِنَّ الَّذِينَ كَفَرُواْ بِآيَاتِنَا سَوْفَ نُصْلِيهِمْ نَارًا “Şüphesiz âyetlerimizi inkâr edenleri bir ateşe atacağız.”



كُلَّمَا نَضِجَتْ جُلُودُهُمْ بَدَّلْنَاهُمْ جُلُودًا غَيْرَهَا لِيَذُوقُواْ الْعَذَابَ “Derileri yanıp döküldükçe, azabı tatmaları için kendilerine başka deriler vereceğiz.”



إِنَّ اللّهَ كَانَ عَزِيزًا حَكِيمًا “Şüphesiz Allah, Azîz’dir – Hakîm’dir.”







57-
وَالَّذِينَ آمَنُواْ وَعَمِلُواْ الصَّالِحَاتِ سَنُدْخِلُهُمْ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِن تَحْتِهَا الأَنْهَارُ “İman edip salih ameller işleyenleri ise, altlarından ırmaklar akan cennetlere koyacağız.”



خَالِدِينَ فِيهَا أَبَدًا “Orada ebedî olarak kalacaklar.”



لَّهُمْ فِيهَا أَزْوَاجٌ مُّطَهَّرَةٌ “Onlara orada tertemiz eşler vardır.”



وَنُدْخِلُهُمْ ظِلاًّ ظَلِيلاً “Ve onları, koyu gölgeler altında bulunduracağız.”



Burada önce kâfirlerin akıbeti nazara verildi, çünkü konu onlarla alakalı idi. Tebeî olarak da ehl-i imanın ahiretteki durumu anlatıldı.



Ayette, iman eden ve salih amel işleyenlerin cennet hayatları nazara verilirken, onların zıll-i zalîl (koyu gölgeler) içinde olacakları da anlatıldı. Bu, onlara verilen bu nimetin kemâlini ve devamını anlatır. Dünyadaki gölgeler gelip geçicidir, ama cennetteki gölgeler daimi olacak, güneş insanları rahatsız etmeyecektir.







58- إِنَّ اللّهَ يَأْمُرُكُمْ أَن تُؤدُّواْ الأَمَانَاتِ إِلَى أَهْلِهَا وَإِذَا حَكَمْتُم بَيْنَ النَّاسِ أَن تَحْكُمُواْ بِالْعَدْلِ “Şüphesiz Allah, emanetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emrediyor.”



Ayet her ne kadar Mekkenin fethi gününde bir olay münasebetiyle inse de, bütün mükellefiyetleri ve bütün emanetleri içine alır. Şöyle ki:



Sebeb-i Nüzûl



Osman Bin Talha, Ka’benin görevlisiydi. Rasulullahın Ka’beye girmesi için anahtar istenildiğinde “O’nun Allahın elçisi olduğunu bilsem engel olmazdım” diyerek Ka’be’nin kapısını kapattı, anahtar vermek istemedi. Bunun üzerine Hz. Ali onun elini bükerek zorla aldı ve kapıyı açtı. Rasulullah içeriye girdi ve iki rekat namaz kıldı. Çıktığında Hz. Abbas anahtarın kendisine verilmesini, “Sikaye ve Sidane” (Hacılara su dağıtmak ve Kabeye bakmak) görevlerinin kendisinde birleşmesini istedi. Bunun üzerine üstteki ayet nazil oldu, peygamber efendimiz Hz. Ali’ye anahtarı iade etmesini ve özür dilemesini emretti. Osman Bin Talha, bu olay karşısında Müslüman oldu.



“Ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emrediyor.”



Öyleyse, insafla ve eşitlik üzere hükmedin.



Hüküm vermek idarecilerin vazifesi olduğundan, hitabın onlara yönelik olduğu söylenmiştir. Ama, “emriniz altında olan veya sizin vereceğiniz hükme razı olan kimseler hakkında insaf ve eşitlik üzere hükmediniz” şeklinde herkese yönelik bir hitaptır.



إِنَّ اللّهَ نِعِمَّا يَعِظُكُم بِهِ “Şüphesiz Allah, bununla size ne güzel öğüt veriyor!”



إِنَّ اللّهَ كَانَ سَمِيعًا بَصِيرًا “Şüphesiz Allah, Semi – Basîr’dir.”



Allah konuşmalarınızı, hükümlerinizi ve emanetler hakkında neler yaptıklarınızı işitir ve görür.







59- يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ أَطِيعُواْ اللّهَ وَأَطِيعُواْ الرَّسُولَ وَأُوْلِي الأَمْرِ مِنكُمْ “Ey iman edenler! Allah’a itaat edin, Peygamber’e itaat edin ve sizden olan ulu’l-emre de.”



Ulu’l-emir
den murat, Hz. Peygamber devrinde ve sonrasındaki Müslümanların idarecileridir. Halifeler, hâkimler, komutanlar buna dâhildirler.



Üstteki ayette idarecilere adaletle hükmetmeleri emredildi, bu ayette de onlar hak üzere oldukları sürece kendilerine itaat etmenin gerekliliğine dikkat çekildi.



“Hâlbuki onu peygambere ve aralarında ulu’l- emr olanlara (yetkili kimselere) götürselerdi, onlardan sonuç çıkarmaya gücü yetenler, onu anlarlardı.” (Nisa 83) ayetinden hareketle, ulu’l- emirden muradın din, âlimleri olduğu da söylenmiştir.



فَإِن تَنَازَعْتُمْ فِي شَيْءٍ فَرُدُّوهُ إِلَى اللّهِ وَالرَّسُولِ “Eğer herhangi bir şeyde anlaşmazlığa düşerseniz onu Allaha ve peygambere arz edin.”







Ayetin bu kısmı ulu’l-emirden muradın halifeler, hâkimler, komutanlar olduğunu teyid eder. Çünkü “ulu’l-emirden murat din bilginleridir” dersek, onları taklit durumunda olan kimselerin onlarla dinî bir meselede nizaa düşmesi söz konusu olamaz. Ama idare edenlerle idare edilenler arasında zaman zaman problemler olabilmektedir. Böyle bir durumda yapılması gereken Allah ve Rasulüne müracaattır. Meselenin Allaha arzı, O’nun kitabına müracaatla olur. Peygambere arzı ise, Hz. Peygamberin yaşadığı dönemde bizzat kendisine müracaat, sonrasında ise sünnetine müracaatla olur.



Kıyası, yani içtihad yoluyla yeni meseleler hakkında hüküm verilmesini inkâr edenler “Allah, ihtilaflı meselelerde Kitaba ve sünnete müracaatı emretti, kıyası zikretmedi” diyerek bu ayetten delil getirmek istemişlerdir.



Hâlbuki ayette ulu’l-emr de zikredilmektedir. Ulu’l-emrin yaptığı, hakkında ihtilaf olan bir meseleyi, Kitap ve sünnetten benzeri bir hükmü esas olarak halletmektir. Bu durumda, dinle alakalı meselelerde üç çeşit hüküm karşımıza çıkar:



1- Kitap ile hükmü belli olanlar.



2- Sünnet ile hükmü belli olanlar.



3- Kıyas yoluyla hükmü belli olanlar.



إِن كُنتُمْ تُؤْمِنُونَ بِاللّهِ وَالْيَوْمِ الآخِرِ “Allah’a ve ahiret gününe gerçekten inanıyorsanız (böyle yapın.)



Allaha ve ahirete iman böyle ihtilaflı meselelerde Kitaba ve sünnete müracaatı gerektirir.



ذَلِكَ خَيْرٌ وَأَحْسَنُ تَأْوِيلاً “Bu, daha hayırlıdır ve sonuç yönüyle daha güzeldir.”



Yani, “böyle yapmanız, sizin kendi kanaatinizle varacağınız hükümlerden daha güzeldir.








[1> Mesela, “falan kişi riyakârdır” dediğimizde o kişinin veya başkalarının bunu inkâr etmeleri o kadar da önemli değildir. Ama Allah, “o kulum riyakâr değildir” dese mesele bitmiştir. Çünkü bütün sırları bilen O’dur.



[2> Yani, cimri olan hased de eder. Hasid kimse, başkasına yardımda bulunmaz.

60- أَلَمْ تَرَ إِلَى الَّذِينَ يَزْعُمُونَ أَنَّهُمْ آمَنُواْ بِمَا أُنزِلَ إِلَيْكَ وَمَا أُنزِلَ مِن قَبْلِكَ “Sana indirilene ve senden önce indirilene iman ettiklerini iddia edenleri görmedin mi?”



يُرِيدُونَ أَن يَتَحَاكَمُواْ إِلَى الطَّاغُوتِ “Tağut önünde muhakemeleşmek istiyorlar.”



وَقَدْ أُمِرُواْ أَن يَكْفُرُواْ بِهِ “Hâlbuki onu inkar etmekle emrolunmuşlardı.”



وَيُرِيدُ الشَّيْطَانُ أَن يُضِلَّهُمْ ضَلاَلاً بَعِيدًا “Şeytan da onları büsbütün yoldan çıkarmak düşürmek istiyor.”



Sebeb-i Nüzûl




İbnu Abbastan şöyle rivayet edilir: Bir münafık ve bir Yahudi aralarında ihtilaf etti. Yahudi, meselenin halledilmesi için onu Hz. Peygambere gitmeye çağırdı, münafık ise “Ka’b Bin Eşref’e gidelim” dedi. Önce Hz. Peygambere geldiler, Hz. Peygamber Yahudi lehine hükmetti. Münafık bu hükme razı olmadı “Ömer’i hakem seçelim” dedi. Ona gittiler, Yahudi Hz. Ömere durumu anlattı, muhatabının Rasulullahın hükmüne razı olmadığını söyledi. Hz. Ömer münafığa “durum böyle mi?” diye sordu. O da “evet” dedi. Bunun üzerine Hz. Ömer “siz burada bekleyin, geliyorum” dedi. Evine girdi, kılıcını kuşandı. Ardından dışarı çıkıp münafığın boynunu uçurdu. “Allah ve Rasulünün hükmüne razı olmayan kimse hakkında ben böyle hükmederim” dedi. Bu münasebetle üstteki ayet indi. Hz. Cebrail Peygamber efendimize “Ömer, hak ile batılın arasını ayırdı” dedi. Bunun üzerine Peygamber efendimiz Hz. Ömere “Faruk” lakabını verdi.



Bu nüzul sebebine göre tağut, Ka’b Bin Eşreftir ve Onun gibi batıl ile hükmeden her kimsedir. Tağut denilmesi, aşırı tuğyanı veya şeytana benzemesi itibariyledir.



Veya hüküm vermesi için ona yapılan müracaat, şeytana müracaat gibi526



b Beydâvî Tefsiri



dir. Şeytana da gidilse öyle hükmederdi. Zaten ayetin devamında şeytandan da bahis vardır.







61- وَإِذَا قِيلَ لَهُمْ تَعَالَوْاْ إِلَى مَا أَنزَلَ اللّهُ وَإِلَى الرَّسُولِ رَأَيْتَ الْمُنَافِقِينَ يَصُدُّونَ عَنكَ صُدُودًا “Onlara: “Allah’ın indirdiğine ve Peygambere gelin!” denildiğinde, münafıkların senden büsbütün uzaklaştıklarını görürsün.”







62-
فَكَيْفَ إِذَا أَصَابَتْهُم مُّصِيبَةٌ بِمَا قَدَّمَتْ أَيْدِيهِمْ ثُمَّ جَآؤُوكَ يَحْلِفُونَ بِاللّهِ إِنْ أَرَدْنَا إِلاَّ إِحْسَانًا وَتَوْفِيقًا “Bak nasıl, elleriyle yaptıkları yüzünden başlarına bir musibet gelince, hemen sana geldiler de: “Biz sadece iyilik etmek ve arayı bulmak istedik” diye Allah’a yemin ediyorlar.”







63-
أُولَئِكَ الَّذِينَ يَعْلَمُ اللّهُ مَا فِي قُلُوبِهِمْ “İşte onlar, Allah’ın kalplerinde ne olduğunu bildiği kimselerdir.”



فَأَعْرِضْ عَنْهُمْ “Artık onlardan yüz çevir.”



Bu emir iki anlamda olabilir:



1-Bir maslahat varsa, onları cezalandırma!



2-Onların mazeretlerini kabul etme!



وَعِظْهُمْ “Onlara öğüt ver.”



وَقُل لَّهُمْ فِي أَنفُسِهِمْ قَوْلاً بَلِيغًا “Ve kendileri hakkında etkili ve güzel söz söyle!”



1-Onların kendileriyle alakalı konuş.



2-Onlarla insanların içinde değil, başkaları yanlarında yokken konuş. Çünkü böyle konuşmak daha etkilidir.



Burada, münafıklarla alakalı Hz. Peygamberin yapması gerekenlere dikkat çekildi. Bunlar,



1-Onları hatalarından dolayı cezalandırmak.



2-Onlara nasihat etmek.



3-Tergib ve terhip, yani iyiliklere teşvik ve kötülüklerden sakındırmak yoluyla etkili bir anlatım. Bu tarz hareket, peygamberlerin şefkatinin bir gereğidir.







64- وَمَا أَرْسَلْنَا مِن رَّسُولٍ إِلاَّ لِيُطَاعَ بِإِذْنِ اللّهِ “Biz her peygamberi ancak Allah’ın izni ile itaat edilmek üzere gönderdik.”



وَلَوْ أَنَّهُمْ إِذ ظَّلَمُواْ أَنفُسَهُمْ جَآؤُوكَ فَاسْتَغْفَرُواْ اللّهَ وَاسْتَغْفَرَ لَهُمُ الرَّسُولُ لَوَجَدُواْ اللّهَ تَوَّابًا رَّحِيمًا “Eğer onlar nefislerine zulmettikleri zaman sana gelip Allah’tan günahlarının bağışlanmasını dileselerdi ve peygamber de onlar için mağfiret dileseydi, elbette Allah’ı Tevvab - Rahîm (tevbeleri kabul edici, merhametli) bulurlardı.”







65-
فَلاَ وَرَبِّكَ لاَ يُؤْمِنُونَ حَتَّىَ يُحَكِّمُوكَ فِيمَا شَجَرَ بَيْنَهُمْ ثُمَّ لاَ يَجِدُواْ فِي أَنفُسِهِمْ حَرَجًا مِّمَّا قَضَيْتَ وَيُسَلِّمُواْ تَسْلِيمًا “Hayır! Rabbine andolsun ki, onlar aralarında çıkan çekişmeli işlerde seni hakem yapıp sonra da senin verdiğin hükme karşı içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın, tam bir teslimiyetle boyun eğmedikçe iman etmiş olamazlar.”







66-
وَلَوْ أَنَّا كَتَبْنَا عَلَيْهِمْ أَنِ اقْتُلُواْ أَنفُسَكُمْ أَوِ اخْرُجُواْ مِن دِيَارِكُم مَّا فَعَلُوهُ إِلاَّ قَلِيلٌ مِّنْهُمْ “Eğer biz onlara: “Nefislerinizi öldürün veya yurtlarınızdan çıkın” diye yazmış olsaydık, içlerinden pek azı hariç, bunu yapmazlardı.”



Ayette nefislerin öldürülmesinden murat, cihad ile emredilmesidir. Çünkü savaşta nefislerin ölüme maruz kalmaları vardır.



Veya İsrailoğullarına verilen emir gibidir.[1>



وَلَوْ أَنَّهُمْ فَعَلُواْ مَا يُوعَظُونَ بِهِ لَكَانَ خَيْرًا لَّهُمْ وَأَشَدَّ تَثْبِيتًا “Şayet kendilerine verilen öğütleri yapsalardı, elbette haklarında hem daha hayırlı, hem de daha sebat verici olurdu.”



Yani, onlar severek ve isteyerek Peygambere uysalar, itaat etselerdi, dünya ve ahiretleri hakkında elbette çok daha hayırlı olurdu.







67- وَإِذاً لَّآتَيْنَاهُم مِّن لَّدُنَّا أَجْراً عَظِيمًا “O zaman elbette kendilerine katımızdan büyük bir mükâfat verirdik.”









68-
وَلَهَدَيْنَاهُمْ صِرَاطًا مُّسْتَقِيمًا “Ve elbette onları doğru bir yola iletirdik.”



Bu ayetlerin iniş sebebi hakkında şöyle bir rivayete de yer verilir:







Sebeb-i Nüzûl



Hatıb Bin Beltea, Zübeyir Bin Avvam ile bahçelerini suladıkları su yüzünden tartıştı. Meseleyi Hz. Peygambere arzettiler. Hz. Peygamber “ey Zübeyir, bahçeni sula, sonra suyu komşuna yönlendir” dedi. Hatıb, hükümden memnun kalmayıp “O, halanın oğlu diye böyle hükmediyorsun” dedi.



Hatıbın bu taşkın ifadelerine mukabil Hz. Peygamber Zübeyir’e şöyle dedi:



“Ey Zübeyir, bahçeni sula, sonra suyu beklet, toprak iyice sudan nasibini alsın, sonra komşuna yönlendir!”







69- وَمَن يُطِعِ اللّهَ وَالرَّسُولَ فَأُوْلَئِكَ مَعَ الَّذِينَ أَنْعَمَ اللّهُ عَلَيْهِم مِّنَ النَّبِيِّينَ وَالصِّدِّيقِينَ وَالشُّهَدَاء وَالصَّالِحِينَ “Kim Allah’a ve Peygambere itaat ederse, işte onlar Allah’ın kendilerine nimet verdiği peygamberler, sıddıklar, şehitler ve salihlerle beraberdir.”



وَحَسُنَ أُولَئِكَ رَفِيقًا “Bunlar ne güzel arkadaştır!”



Burada bahsi geçen peygamberler, sıddıklar, şehitler ve salihler, varlık âlemi içinde en şerefli ve kıymetli kimselerdir. Bunlarla beraber olma vaadi, Allah ve rasulüne itaatte çok kuvvetli bir teşviktir.



Bu dört sınıf insan, ilim ve amelde derecelerine göre taksim edilmiştir.



Peygamberler, ilim ve amelde kemâldedirler. Onlardaki bu kemâl, o dereceye varmıştır ki, başkalarına da kemâl kazandırırlar.



Sıddıklar, kâh varlıklardaki ilâhî ayetleri tefekkürle mütalaa merdiveniyle; kâh nefislerini arındırmak ve manevi mücahedeler merdiveniyle irfanın zirvesine yükselmişler, eşyanın sırlarına muttali olup, o eşyayı gerçekte olduğu gibi haber vermişlerdir.



Şehitler, Allaha itaatte ve hakkı galip kılmada öyle gayret göstermişlerdir ki, Allah’ın dinini yayma uğrunda (ilay-ı kelimetullah için) ruhlarını feda etmişlerdir.



Salihler ise ömürlerini Allaha itaatte, mallarını O’nun rızası yolunda sarf etmişlerdir.



İstersen şöyle de diyebilirsin:



Kendilerine nimet verilenler işte o arif-i billah olan kimselerdir. Bunlar ise,



-Ya ayan mertebesine ulaşmış



-Veya istidlal ve bürhan ile Rablerini bilmiş kimselerdir.



Birinciler,



-Ya ayan mertebesiyle beraber bir şeyi yakından gören kimse misali kurb (yakınlık) ile müşerref olmuşlardır. Bunlar peygamberlerdir.



-Veya bir şeyi uzaktan gören kimse misali olanlardır. Bunlar da sıddıklardır.



Diğerleri ise, yani istidlal ve bürhan ile Rablerini bilenler de iki kısımdır:



-Bunların irfanı ya kat’î delillerle olur. Böyleleri ilimde rasih olan âlimlerdir. Bunlar, Allahın arzında O’nun şahitleridirler.



-Veya bazılarının irfanı emâreler ve iknalara dayanır, onların nefisleri bu emareler ve iknalar ile mutmain olur. Bunlar da salihlerdir.







Sebeb-i Nüzûl



Rivayete göre, Hz. Peygamberin kölesi Sevban bir gün Rasulullahın yanına yüzü solmuş, cismi zayıflamış bir şekilde geldi. Hz. Peygamber ona hâlini sordu. Sevban dedi: “Ya Rasulallah, herhangi bir rahatsızlığım yok. Ancak sizi görmeyince size iştiyakla dopdolu oldum. Sizin yanınıza gelinceye kadar kendimi büsbütün yalnız hissettim. Sonra ahireti hatırladım ve orada sizi görememekten korktum. Çünkü, biliyorum ki Sen orada peygamberlerle beraber olacaksın. Cennete alınsam bile benim mertebem Senin mertebenin altında olacak. Cennete alınmasam, zâten Seni bir daha asla göremeyeceğim.”



Sevbanın bu içten duyguları üzerine, üstteki ayet nazil olmuştur.







70- ذَلِكَ الْفَضْلُ مِنَ اللّهِ Bu lütuf, Allah’tandır.”



وَكَفَى بِاللّهِ عَلِيمًا “Alîm olarak Allah yeter.”



Allah, itaat edene vereceği mükâfatı elbette en iyi bilendir. O, kimin neye layık olduğunu bilir, ona göre verir.


[1> Bu konuda (Bakara, 54) no’lu ayetin açıklamasına bakılabilir.
71-
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ خُذُواْ حِذْرَكُمْ “Ey iman edenler! (Düşmana karşı) her türlü tedbirinizi alın.”



Düşmanlarınıza karşı uyanık olun, hazırlık yapın.



فَانفِرُواْ ثُبَاتٍ أَوِ انفِرُواْ جَمِيعًا “Onlara karşı ya küçük birlikler halinde hareket edin veya topyekun seferber olun.”



Ayet, her ne kadar savaş hakkında inmişse de, lafzının mutlak olmasıyla fırsat elden kaçmadan imkânlar ölçüsünde her türlü hayırlı işi hemen yapmayı gerekli kılar.







72- وَإِنَّ مِنكُمْ لَمَن لَّيُبَطِّئَنَّ “Şüphesiz içinizden bir kısmı vardır ki, pek ağır davranır.”



Hitap, Rasulullahın askerinedir.



Rasulullahın ordusunda mü’minler olduğu gibi, münafıklar da vardı. Ayette bahsi geçen işi ağırdan alanlar, münafıklardır.



فَإِنْ أَصَابَتْكُم مُّصِيبَةٌ قَالَ قَدْ أَنْعَمَ اللّهُ عَلَيَّ إِذْ لَمْ أَكُن مَّعَهُمْ شَهِيدًا “Eğer başınıza bir musibet gelirse, “Allah bana lutfetti de onlarla beraber bulunmadım” der.”







73- وَلَئِنْ أَصَابَكُمْ فَضْلٌ مِّنَ الله لَيَقُولَنَّ كَأَن لَّمْ تَكُن بَيْنَكُمْ وَبَيْنَهُ مَوَدَّةٌ يَا لَيتَنِي كُنتُ مَعَهُمْ فَأَفُوزَ فَوْزًا عَظِيمًا “Eğer Allah’tan size bir lütuf (zafer) erişse, bu sefer de sizinle kendisi arasında hiçbir sevgi yokmuş gibi şöyle der: “Keşke ben de onlarla beraber olsaydım da büyük bir kazanca (ganimete) ulaşsaydım.”



Bunların fetih ve ganimet gibi hallerde “ah bizde onlarla beraber olsaydık” demeleri, sırf mal gibi dünyevi menfaatler yönündendir.







74- فَلْيُقَاتِلْ فِي سَبِيلِ اللّهِ الَّذِينَ يَشْرُونَ الْحَيَاةَ الدُّنْيَا بِالآخِرَةِ “O hâlde, dünya hayatını ahiret hayatı karşılığında satanlar, Allah yolunda savaşsınlar.”



Yani, varsın bazıları Allah yolunda cihaddan geri kalsın işi ağırdan alsın. Ahiret yolunda nefsini feda eden ihlâslı kimseler Allah yolunda savaşsınlar.



وَمَن يُقَاتِلْ فِي سَبِيلِ اللّهِ فَيُقْتَلْ أَو يَغْلِبْ فَسَوْفَ نُؤْتِيهِ أَجْرًا عَظِيمًا “Kim Allah yolunda savaşır da öldürülür veya galip gelirse, biz ona büyük bir mükâfat vereceğiz.”



Yani, Allah yolunda olduktan sonra her hâlükârda büyük mükâfat vardır. Öldürülse de netice güzeldir, galip gelse de…



Mücahide yaraşan, savaş esnasında ya şehit olmak veya galip gelmektir.







75- وَمَا لَكُمْ لاَ تُقَاتِلُونَ فِي سَبِيلِ اللّهِ وَالْمُسْتَضْعَفِينَ مِنَ الرِّجَالِ وَالنِّسَاء وَالْوِلْدَانِ “Size ne oluyor da, zavallı erkekler, kadınlar ve çocuklar için Allah yolunda savaşmıyorsunuz?”







الَّذِينَ يَقُولُونَ رَبَّنَا أَخْرِجْنَا مِنْ هَذِهِ الْقَرْيَةِ الظَّالِمِ أَهْلُهَا “O insanlar şöyle derler: Ey Rabbimiz! Bizleri halkı zalim olan şu beldeden çıkar.”







وَاجْعَل لَّنَا مِن لَّدُنكَ وَلِيًّا “Katından bize bir sahip ver.”







وَاجْعَل لَّنَا مِن لَّدُنكَ نَصِيرًا “Ve katından bize bir yardımcı ver.”







“Allah yolu” ifadesi bütün hayır kapılarını içine alır. Mazlum Müslümanları kâfirlerin elinden kurtarmak, Allah yolundaki mücadelenin en büyüklerinden biridir.



Ayette bahsi geçen zayıf durumdaki kimseler Mekke’de müşriklerin ezasına maruz kalmış Müslümanlardı.



Ayette çocukların da nazara verilmesi, Müslümanları cihada daha ziyadesiyle teşvik içindir. Aynı zamanda müşriklerin zulmünün masum çocukları içine alacak şekilde ileri boyutlara vardığını da anlatmaktadır.



Allah onların duasına icabet etti. Bazılarının Medine’ye gitmelerini nasip etti. Geriye kalanları da Mekkenin fethi ile kurtardı, onlara en hayırlı idareciyi ve yardımcıyı nasip etti. Hz. Peygamber onlara Attab Bin Esid’i reis yaptı, o da onları himaye etti, onlara yardımcı oldu. Böylece oranın en aziz kimseleri oldular.







76- الَّذِينَ آمَنُواْ يُقَاتِلُونَ فِي سَبِيلِ اللّهِ “İman edenler, Allah yolunda savaşırlar.”



وَالَّذِينَ كَفَرُواْ يُقَاتِلُونَ فِي سَبِيلِ الطَّاغُوتِ “İnkâr edenler ise tağut yolunda savaşırlar.”



فَقَاتِلُواْ أَوْلِيَاء الشَّيْطَانِ “O halde şeytanın dostlarına karşı savaşın.”



إِنَّ كَيْدَ الشَّيْطَانِ كَانَ ضَعِيفًا “Şüphesiz şeytanın hilesi çok zayıftır.”







77- أَلَمْ تَرَ إِلَى الَّذِينَ قِيلَ لَهُمْ كُفُّواْ أَيْدِيَكُمْ وَأَقِيمُواْ الصَّلاَةَ وَآتُواْ الزَّكَاةَ “Kendilerine, “Ellerinizi savaştan çekin, namazı kılın, zekatı verin” denilenleri görmedin mi?”



فَلَمَّا كُتِبَ عَلَيْهِمُ الْقِتَالُ إِذَا فَرِيقٌ مِّنْهُمْ يَخْشَوْنَ النَّاسَ كَخَشْيَةِ اللّهِ أَوْ أَشَدَّ خَشْيَةً “Üzerlerine savaş yazılınca, içlerinden bir kısmı Allah’tan korkar gibi, hatta daha da fazla insanlardan korkarlar.”



وَقَالُواْ رَبَّنَا لِمَ كَتَبْتَ عَلَيْنَا الْقِتَالَ لَوْلا أَخَّرْتَنَا إِلَى أَجَلٍ قَرِيبٍ “Rabbimiz! Niçin bize savaş yazdın? Bizi yakın bir zamana kadar erteleseydin ya!” dediler.”







قُلْ مَتَاعُ الدَّنْيَا قَلِيلٌ “De ki: Dünya metaı çok azdır.”







وَالآخِرَةُ خَيْرٌ لِّمَنِ اتَّقَى “Ahiret ise, Allah’a karşı gelmekten sakınan için daha hayırlıdır.”



وَلاَ تُظْلَمُونَ فَتِيلاً “Ve siz kıl kadar bir haksızlığa uğramazsınız.”







Sebeb-i Nüzûl



Bir kısım insanlara “savaştan elinizi çekin, size emredilenlerle meşgul olun” denilmişti. Ama kendilerine savaş emredildiğinde Allah’ın onlara azap vermesinden korkar gibi insanların onları öldürmelerinden korktular, “Ey Rabbimiz, niye bize savaşı farz kıldın?” dediler.



Bunu, dilleriyle dememiş olabilirler. Kendi içlerinden böyle geçirmişler, Allah da onların hal diliyle söylediklerini bize anlatmıştır.







78- أَيْنَمَا تَكُونُواْ يُدْرِككُّمُ الْمَوْتُ وَلَوْ كُنتُمْ فِي بُرُوجٍ مُّشَيَّدَةٍ “Nerede olursanız olun, muhkem burçlar içinde bulunsanız bile, ölüm size ulaşacaktır.”



Yüksek saraylarda ve kalelerde olsanız bile, ölüm size gelecektir.



وَإِن تُصِبْهُمْ حَسَنَةٌ يَقُولُواْ هَذِهِ مِنْ عِندِ اللّهِ “Onlara bir iyilik gelirse, “Bu, Allah’tandır” derler.”







وَإِن تُصِبْهُمْ سَيِّئَةٌ يَقُولُواْ هَذِهِ مِنْ عِندِكَ “Eğer bir kötülük gelirse, “Bu, senin yüzündendir” derler.”



Hasene
ve seyyie kelimeleri taat ve masiyet için kullanıldıkları gibi, nimet ve bela anlamında da kullanılır. Bu ayette murat, bu ikincilerdir. Yani, onlara bolluk gibi bir nimet isabet ettiğinde bunu Allah’a nisbet ettiler. Kıtlık gibi bir bela isabet ettiğinde ise, bunu ey peygamber sana nisbet ettiler ve “bu ancak senin yüzünden” dediler. Mesela, Yahudiler şöyle diyorlardı: “Muhammed Medineye geldiğinden beri mahsul azaldı, fiyatlar yükseldi.”



قُلْ كُلًّ مِّنْ عِندِ اللّهِ “De ki: Hepsi Allah katındandır.”



Yani Allah, iradesiyle kâh genişlik verir, kâh daraltır.



فَمَا لِهَؤُلاء الْقَوْمِ لاَ يَكَادُونَ يَفْقَهُونَ حَدِيثًا “Bu kimselere ne oluyor ki, neredeyse hiçbir sözü anlamıyorlar!”



Burada hadis (söz) kelimesinden murat,



-Ya Kur’andır. Yani, onlar Kur’anı anlasalar ve manasını düşünseler hepsinin Allahtan olduğunu anlarlardı.



-Ya herhangi bir sözdür. Yani, bunlar hayvan gibidirler, sözden anlamazlar.



-Veya zamanın olaylarıdır. Şayet onlar olayların dilini anlasalar darlık ve bolluk verenin ancak Allah olduğunu elbette bilirlerdi.







79- مَّا أَصَابَكَ مِنْ حَسَنَةٍ فَمِنَ اللّهِ “Sana gelen her iyilik Allah’tandır.”



Yani, her insana gelen her bir nimet, bir lütuf olarak Allahtandır. Çünkü insanın bütün yaptığı taatler, vücut nimetine bile denk gelemez. Böyle olunca, nasıl başka nimeti gerekli kılsın? Bundan dolayı Hz. Peygamber şöyle demiştir:



“Kimse Allahın rahmeti olmadan sırf kendi ameliyle cennete giremez.”



Dediler: Siz de mi ya Rasulallah? “Evet, dedi. Allahın rahmeti olmazsa ben de giremem.”



وَمَا أَصَابَكَ مِن سَيِّئَةٍ فَمِن نَّفْسِكَ “Sana gelen her kötülük ise kendindendir.”



Sana gelen her bir belâ, kendi nefsindendir. Çünkü nefis, günahlarla o belayı kendine celbeder. İyiliğin Allahtan, kötülüğün ise nefisten olduğunu ifade eden bu ayet “De ki: Hepsi Allah katındandır” (Nisa, 78) ayetine ters düşmez. Hepsinin Allah katından olması icad cihetiyledir. Yani, iyiliği de, kötülüğü de yaratan Allahtır. Ancak iyilik Allahtan bir ihsan ve lütuftur. Kötülük (seyyie) ise O’ndan bir karşılık ve cezadır. Nitekim Hz. Aişe şöyle der:



“Bir Müslüman’a gelen her türlü sıkıntı ve yorgunluk verici şeyler, batan bir diken, hatta ayakkabısının bağının kopması gibi durumlar bir günahı sebebi iledir. Bununla beraber Allahın affettikleri çok daha fazladır.”



Gördüğün gibi her iki ayette ne bize ne de Mu’tezileye bir delil yoktur.[1>



وَأَرْسَلْنَاكَ لِلنَّاسِ رَسُولاً “Biz seni insanlara bir elçi olarak gönderdik.”



وَكَفَى بِاللّهِ شَهِيدًا “Şahit olarak Allah yeter.”

[1> Mutezile, insanın fiilleri konusunda “beşer kendi fiillerinin yaratıcısıdır” der. Ehl-i sünnet ise, “kesb insandan, yaratmak Allah’tandır” der.

80- مَّنْ يُطِعِ الرَّسُولَ فَقَدْ أَطَاعَ اللّهَ “Kim peygambere itaat ederse Allah’a itaat etmiş olur.”



Çünkü Peygamber gerçekte bir mübelliğdir, emri veren ise Allahtır.



Sebeb-i Nüzûl



Rivayete göre Hz. Peygamber şöyle der:



“Beni seven Allahı sevmiş olur, bana itaat eden Allaha itaat etmiş sayılır.”



Bunu duyan münafıklar “Kendisi şirki yasaklarken şirke vardı. Hristiyanların Hz. İsayı bir Rab edindikleri gibi, O’nu Rab edinmemizi istiyor” deyince üstteki ayet nazil oldu.



وَمَن تَوَلَّى فَمَا أَرْسَلْنَاكَ عَلَيْهِمْ حَفِيظًا “Kim de yüz çevirirse, biz seni onlara bekçi olarak göndermedik.”









81-
وَيَقُولُونَ طَاعَةٌ “Sana “baş üstüne” derler.”



Yani, “bizim işimiz itaattir” derler.



فَإِذَا بَرَزُواْ مِنْ عِندِكَ بَيَّتَ طَآئِفَةٌ مِّنْهُمْ غَيْرَ الَّذِي تَقُولُ “Fakat senin yanından çıktıklarında, içlerinden bir grup, geceleyin (gündüz) söylediklerinin aksini kurarlar.”



Onların bir kısmı, Senin onlara dediğini veya kendilerinin sana demiş oldukları kabul ve itaat sözlerini gece vakti değiştirir. Çünkü böyle işler genelde gece vakti tasarlanır.



وَاللّهُ يَكْتُبُ مَا يُبَيِّتُونَ “Allah, onların geceleyin kurduklarını yazar.”



Allah onların gece tasarladıklarını, onları cezalandırmak için amel defterlerinde yazar.



Veya Seni onların sırlarına muttali kılmak için, vahiy yoluyla onların gece neler tasarladıklarını sana haber verir.



فَأَعْرِضْ عَنْهُمْ “Artık onlardan yüz çevir.”



وَتَوَكَّلْ عَلَى اللّهِ “Ve Allah’a tevekkül et.”



وَكَفَى بِاللّهِ وَكِيلاً “Vekil olarak Allah yeter.”



Onlara aldırma ve bütün işlerinde, özellikle böyle dessasane tavırlarında Allaha tevekkül et. Allah onların zararlarına karşı sana yeter ve senin hesabına onlardan intikam alır.







82- أَفَلاَ يَتَدَبَّرُونَ الْقُرْآنَ “Onlar Kur’an’ı düşünmüyorlar mı?”



Yani, onlar Kur’anın manalarını düşünmüyorlar mı, onda olanları görmeye çalışmıyorlar mı?



Ayetteki tedebbür kelimesinin aslı, bir şeyin arkasına nazar etmektir.



وَلَوْ كَانَ مِنْ عِندِ غَيْرِ اللّهِ لَوَجَدُواْ فِيهِ اخْتِلاَفًا كَثِيرًا “Şayet o, Allah’tan başkası tarafından olsaydı, mutlaka onda pek çok çelişki bulurlardı.”



Kâfirlerin iddia ettiği gibi o bir insan sözü olsaydı, elbette onda,



-Mananın birbirini nakzetmesi,



-Nazmın birbirinden farklı olması,



-Bazısının fasih, bazısının rekaketli olması,



-Bazısına muaraza kolay, bazısına zor olması,



-Gelecekle ilgili haberlerinin bir kısmı gerçek, bir kısmı gerçek dışı olması,



-Bazı hükümlerinin akla uygun, bazılarının akla aykırı olması gibi çelişkili durumlar bulacaklardı. Çünkü, tecrübeyle sabit olduğu gibi, insanın eserlerinde mutlaka noksan bulunur.



Ayetin burada zikri, bahsi geçen hükümlerdeki farklılığın hükümde tenakuz olmadığına, duruma göre hüküm ve maslahatların değişebileceğine bir uyarı gibidir.







83- وَإِذَا جَاءهُمْ أَمْرٌ مِّنَ الأَمْنِ أَوِ الْخَوْفِ أَذَاعُواْ بِهِ “Kendilerine güven veya korku hususunda bir haber geldiğinde onu hemen yaydılar.”







Sebeb-i Nüzûl




Bazı zayıf mü’minler, Rasulullahın etrafa gönderdiği seriyyeler (keşif birlikleri) ile ilgili haberleri duyduklarında veya Hz. Peygamber onlara zaNisa



Sûresi - 63. Ders b 537



ferle ilgili ya da kâfirleri korkutmakla alakalı bazı durumları vahiy yoluyla haber verdiğinde sır tutamıyor, bunları ifşa ediyorlardı. Bu ise, Müslümanların aleyhine oluyordu.



وَلَوْ رَدُّوهُ إِلَى الرَّسُولِ وَإِلَى أُوْلِي الأَمْرِ مِنْهُمْ لَعَلِمَهُ الَّذِينَ يَسْتَنبِطُونَهُ مِنْهُمْ “Hâlbuki onu peygambere ve aralarında ulu’l- emr olanlara (yetkili kimselere) götürselerdi, onlardan sonuç çıkarmaya gücü yetenler, onu anlarlardı.”



Hâlbuki böyle nazik meseleleri ulu orta konuşmayıp Hz. Peygambere veya ulu’l-emr durumunda olan büyük sahabilere, idarecilere sorsalar, elbette onlar engin tecrübeleri ve derin nazarları ile, o meselelerin ne şekilde söyleneceğini ortaya koyarlardı.



Denildi ki: Bazı ehl-i iman münafıkların yalan yanlış sözlerini duyuyor ve bunları etrafa yayıyorlardı. Bu da Müslümanların aleyhine vebal olarak dönüyordu. Hâlbuki peygambere ve rey sahibi seçkin insanlara gidip sorsalar, onlar böyle haberlerin yayılıp yayılmayacağını değerlendirirlerdi.



Ayette geçen “istinbat” kelimesi, kuyu kazıldığında oradan çıkan ilk suya verilen isimdir.



وَلَوْلاَ فَضْلُ اللّهِ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَتُهُ لاَتَّبَعْتُمُ الشَّيْطَانَ إِلاَّ قَلِيلاً “Allah’ın üzerinizdeki lütfu ve rahmeti olmasaydı, pek azınız hariç, şeytana uyardınız.”



Allahın irsal-i rusül ve inzal-i kütüb, yani peygamberler göndermek ve kitaplar indirmek şeklinde tecelli eden size karşı fazl ve rahmeti olmasaydı, çok azınız dışında diğerleri şeytana tâbi olur, küfür ve dalalete düşerdiniz.



Allah, Varaka Bin Nevfel gibi bazı zâtlara üstün bir akıl vermiş ve onlar bu sayede doğru yolu bulup şeytana uymaktan kurtulmuşlardır.



Ayetteki istisna şu anlamda da olabilir:



“Şayet Allahın size lütuf ve rahmeti olmasaydı, nadir durumlar dışında genelde şeytana uyardınız.”







84- فَقَاتِلْ فِي سَبِيلِ اللّهِ “Artık Allah yolunda savaş!”



لاَ تُكَلَّفُ إِلاَّ نَفْسَكَ “Sen ancak kendinden sorumlusun.”



Eğer onlar ağırdan alır, cihaddan geri kalıp seni yalnız bırakırlarsa onların bu hâline aldırma. Sen ancak kendi fiilinden sorumlusun. Onların



538 b Beydâvî Tefsiri



muhalefeti ve oturup kalmaları sana zarar vermez ve vermemeli. Kimse sana yardım etmese bile sen cihad görevini eda et! Senin yardımcın Allahtır, askerler değil.



Sebeb-i Nüzûl



Rivayete göre Hz. Peygamber “Küçük Bedir’de” insanları düşmana karşı çıkmaya çağırmış, onların bazısı bundan hoşlanmamıştı. Bunun üzerine üstteki ayet nazil oldu. Hz. Peygamber kimseye iltifat etmeden yanında ancak yetmiş kişi olduğu halde düşmana doğru çıktı.



وَحَرِّضِ الْمُؤْمِنِينَ “Mü’minleri de savaşa teşvik et.”



عَسَى اللّهُ أَن يَكُفَّ بَأْسَ الَّذِينَ كَفَرُواْ “Umulur ki, Allah kâfirlerin gücünü kırar.”



Bu konuda sana düşen vazife, ancak teşvik etmektir. Allah, Kureyşin kuvvetini etkisiz hâle getirecektir.



وَاللّهُ أَشَدُّ بَأْسًا وَأَشَدُّ تَنكِيلاً “Allah’ın gücü daha üstündür, cezası daha şiddetlidir.”



Nitekim, bu olayda onların kalplerine korku salmak sûretiyle onları gerisin geriye döndürmüştür.







85- مَّن يَشْفَعْ شَفَاعَةً حَسَنَةً يَكُن لَّهُ نَصِيبٌ مِّنْهَا “Kim güzel bir şefaatte bulunursa, ona o işin sevabından bir nasip vardır.”



Kişi, Allah rızası için,



-Bir Müslüman kardeşinin hakkını gözetmek,



-Veya ondan bir zararı def etmek,



-Veya ona bir menfaati celbetmek için aracı olabilir.



-Müslüman kardeşine dua etmek de buna dahildir. Hz. Peygamber şöyle buyurur:



“Kim Müslüman kardeşinin gıyabında ona dua ederse, duası makbul olur. Melek “senin için de bunun misli olsun” der.”



وَمَن يَشْفَعْ شَفَاعَةً سَيِّئَةً يَكُن لَّهُ كِفْلٌ مِّنْهَا “Kim de kötü bir şefaatte bulunursa, ona da o kötülükten bir pay vardır.”



Kötü şefaat,
haram kılınan şeylere vesile olmaktır. Vesile olduğu şeyi kendi yapmış gibi vebal altında kalır.



وَكَانَ اللّهُ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ مُّقِيتًا “Allah her şeyi gözetip karşılığını verir.”







86-
وَإِذَا حُيِّيْتُم بِتَحِيَّةٍ فَحَيُّواْ بِأَحْسَنَ مِنْهَا أَوْ رُدُّوهَا “Size bir selâm verildiğinde, ondan daha güzeliyle veya aynıyla karşılık verin.”



إِنَّ اللّهَ كَانَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ حَسِيبًا “Şüphesiz Allah, her şeyin hesabını tutandır.”







Sebeb-i Nüzûl




Cumhur-u ulema, ayetin selam hakkında olduğunu söyler. Ayet, verilen selamı almanın vücubuna delalet eder. Selâm, ya daha güzeliyle alınır. Yani selamı veren “Esselâmü aleykûm” demişse “ve aleykümüs selâmü ve rahmetullah” denilir.



“Esselâmü aleyküm ve rahmetullahi” demişse “ve aleykümüs selamü ve rahmetullahi ve berakatühü” denilir. Veya verilen selamın misliyle cevap verilir.



Rivayet edildiğine göre bir adam Rasulullaha “Esselâmü aleyk” diyerek selâm verdi. Rasulullah “ve aleyke’s- selâm ve rahmetullah” diyerek selamı aldı. Bir başka adam “Esselâmü aleyke ve rahmetullahi” diye selâm verdi. Rasulullah “ve aleyke’s- selâmü ve rahmetullahi ve berakatüh” diyerek selâmı aldı. Bir başka adam ise “Esselâmü aleyke ve rahmetullahi ve berekatüh” diye selâm verdi. Rasululah “ve aleyke” diyerek selâmı alınca adam “ya Rasulullah, selamımı noksan aldınız” deyip üstteki ayeti okudu Rasulullah şöyle buyurdu: “Sen bana, ziyade söyleyecek bir şey bırakmadın, ben de misliyle selâmını aldım.”



Selâm, zararlı şeylerden selâmette kalmayı ve faydalı şeyleri elde etmeyi ifade eder.



Selâmı almanın vücubu, farz-ı kifaye şeklindedir. Yani, birisi bir topluluğa selâm verdiğinde herkesin tek tek selâmı alması farz değildir. İçlerinden bazılarının alması kifayet eder.



Hutbe dinlerken, Kur’an okunurken, hamamda iken, tuvalette ve benzeri hallerde selâm alınmaz.



Ayette geçen “tahiyye” kelimesi hayat kökünden olup “Allah sana hayat versin” anlamındaki “Hayyekellah” ifadesinin masdarıdır. Sonra dua için kullanıldı ve “tahiyye” denildiğinde selâm manası anlaşıldı.







87- اللّهُ لا إِلَهَ إِلاَّ هُوَ “Allah’tan başka bir ilâh yoktur.”



لَيَجْمَعَنَّكُمْ إِلَى يَوْمِ الْقِيَامَةِ “O, mutlaka sizi kıyamet gününde bir araya toplayacaktır.”



لاَ رَيْبَ فِيهِ “Bunda asla şüphe yoktur.”



Kıyamet günü
, insanların kabirlerinden kalkması veya hesap için Allahın huzurunda durmalarını ifade eder.



وَمَنْ أَصْدَقُ مِنَ اللّهِ حَدِيثًا “Allah’tan daha doğru sözlü kim olabilir?”



Bu tarz soru üslûbu, nehiy içindir. Buna “istifham-ı inkarî” denilir. Yani, Allahtan daha doğru sözlü biri asla olamaz. Çünkü O’nun haber verdiği şeye hiçbir şekilde yalan arız olamaz. Zira verdiği haberde yalan olması bir noksanlıktır, noksanlık ise Allah hakkında muhaldir.







88- فَمَا لَكُمْ فِي الْمُنَافِقِينَ فِئَتَيْنِ “O halde, siz niçin münafıklar hakkında iki gruba ayrılıyorsunuz?”



وَاللّهُ أَرْكَسَهُم بِمَا كَسَبُواْ “Hâlbuki Allah, onları kazandıkları günah yüzünden terslerine döndürdü.”



أَتُرِيدُونَ أَن تَهْدُواْ مَنْ أَضَلَّ اللّهُ “Allah’ın saptırdığını yola getirmek mi istiyorsunuz?”



وَمَن يُضْلِلِ اللّهُ فَلَن تَجِدَ لَهُ سَبِيلاً “Allah kimi saptırırsa, sen onun için asla bir çıkış yolu bulamazsın.”







Sebeb-i Nüzûl




Ayetin iniş sebebi hakkında bazı olaylara yer verilir. Şöyle ki:



1-Medinede bazı münafıklar Hz. Peygamberden Medine dışında sahrada yaşamak üzere izin aldılar. Merkezden uzak kalınca adım adım müşriklere katıldılar. Müslümanlar, bunların Müslüman sayılıp sayılmayacağı hususunda ihtilaf ettiler.



2-Uhud savaşındaki münafıklarla alakalı indiği söylendi.



3-Bazı insanlar Medineye hicret ettiler, ama “havasına alışamadık” diyerek ve vatan iştiyakı gerekçesiyle geri döndüler.



4-Bir kısım insanlar “biz müslümanız” dediler, ama hicret emri geldiğinde bundan geri durdular.







89- وَدُّواْ لَوْ تَكْفُرُونَ كَمَا كَفَرُواْ فَتَكُونُونَ سَوَاء “Arzu ettiler ki kendileri inkar ettikleri gibi siz de inkar edesiniz de, böylece onlarla beraber olasınız.”



فَلاَ تَتَّخِذُواْ مِنْهُمْ أَوْلِيَاء حَتَّىَ يُهَاجِرُواْ فِي سَبِيلِ اللّهِ Artık, onlar Allah yolunda hicret edinceye kadar onlardan dost edinmeyin.”



فَإِن تَوَلَّوْاْ فَخُذُوهُمْ “Eğer bundan yüz çevirirlerse, onları yakalayın.”



وَاقْتُلُوهُمْ حَيْثُ وَجَدتَّمُوهُمْ “Ve bulduğunuz yerde onları öldürün.”



وَلاَ تَتَّخِذُواْ مِنْهُمْ وَلِيًّا وَلاَ نَصِيرًا “Onlardan ne bir dost edinin, ne de bir yardımcı.”







90-
إِلاَّ الَّذِينَ يَصِلُونَ إِلَىَ قَوْمٍ بَيْنَكُمْ وَبَيْنَهُم مِّيثَاقٌ “Ancak sizinle aralarında anlaşma olan bir topluma sığınmış bulunanlar bu hükümden hariçtir.”



“…Onları yakalayın ve öldürün”
ifadesinden istisnadır. Hz. Peygamber Huzaa, Eslemîler gibi bazı kavimlerle anlaşma yapmıştı. Mesela, Mekke’nin fethine çıktığı seferde Eslemî kabilesi reisi Hilal Bin Uveymir ile karşılıklı saldırmazlık anlaşması yapmış, ona sığınanın da benzeri haklara sahip olduğunu kabul etmişti.



أَوْ جَآؤُوكُمْ حَصِرَتْ صُدُورُهُمْ أَن يُقَاتِلُوكُمْ أَوْ يُقَاتِلُواْ قَوْمَهُمْ “Yahut sizinle ve kendi kavimleriyle savaşmayı içlerine sığdıramayıp tarafsız olarak size gelenler de.”



Burada medar-ı bahs olan kimseler,



-Sizinle ve kavimleriyle savaştan el çekenler. Bunlar muharip olmayı bırakıp muahid hâle gelmişlerdir.



-Veya Hz. Peygambere, iki fırkayla da savaşmaktan el çekmiş olarak gelenlerdir.



-Veya Hz. Peygamberle sözleşme yapmış bir kavme varanlardır.



-Veya sizin yanınızda savaşta yer almayan, ama aleyhinizde de olmayan bir kavme varanlardır.



Bunlar içinde ilk mana daha zâhirdir. Ayetin devamında gelen “Eğer onlar sizden uzak durur, sizinle savaşmayıp size barış teklif ederlerse…” kısmı buna delâlet eder.



Beni Müdlic kabilesi, ayette belirtildiği tarzda Hz. Peygambere gelmişlerdi.



وَلَوْ شَاء اللّهُ لَسَلَّطَهُمْ عَلَيْكُمْ فَلَقَاتَلُوكُمْ “Şayet Allah dileseydi, onları size musallat kılardı, onlar da sizinle savaşırlardı.”



Allah dilese onların kalplerine kuvvet vererek, sizden korkmalarını ortadan kaldırarak onları size musallat kılardı.



فَإِنِ اعْتَزَلُوكُمْ فَلَمْ يُقَاتِلُوكُمْ وَأَلْقَوْاْ إِلَيْكُمُ السَّلَمَ فَمَا جَعَلَ اللّهُ لَكُمْ عَلَيْهِمْ سَبِيلاً “Eğer onlar sizden uzak durur, sizinle savaşmayıp size barış teklif ederlerse; Allah, onlara saldırmak için size bir yol (yetki) vermemiştir.”







91- سَتَجِدُونَ آخَرِينَ يُرِيدُونَ أَن يَأْمَنُوكُمْ وَيَأْمَنُواْ قَوْمَهُمْ “Diğer bir kısım kimseleri de bulacaksınız ki; hem sizden emin olmak, hem de kavimlerinden emin olmak isterler.”



كُلَّ مَا رُدُّوَاْ إِلَى الْفِتْنِةِ أُرْكِسُواْ فِيِهَا “Her fitneye çağrıldıklarında ona başaşağı dalarlar.”



فَإِن لَّمْ يَعْتَزِلُوكُمْ وَيُلْقُواْ إِلَيْكُمُ السَّلَمَ وَيَكُفُّوَاْ أَيْدِيَهُمْ فَخُذُوهُمْ وَاقْتُلُوهُمْ حَيْثُ ثِقِفْتُمُوهُمْ “Eğer bunlar sizden uzak durmazlar, sizinle barış içinde yaşamak istemezler, ellerini savaştan çekmezlerse, onları yakalayın ve onları nerede bulursanız öldürün.”



Burada anlatılan Esed ve Gatafan kavimleridir. Abdüd-Dâr oğulları oldukları da söylenmiştir. Bu kavim Medineye geldiklerinde, Müslümanlardan emin olmak için Müslüman olduklarını söylemişler, beldelerine vardıklarında eski küfür hâllerine devam etmişlerdir.



وَأُوْلَئِكُمْ جَعَلْنَا لَكُمْ عَلَيْهِمْ سُلْطَانًا مُّبِينًا “İşte bunlar aleyhinde size açık bir yetki verdik.”



Bunların düşmanlıkları açık, küfürleri ve zulümleri gözler önünde olduğundan (yerine göre) öldürmek veya sürgüne göndermekte serbestsiniz.

92- وَمَا كَانَ لِمُؤْمِنٍ أَن يَقْتُلَ مُؤْمِنًا إِلاَّ خَطَئًا “Hataen öldürme durumu dışında, bir mü’minin bir mü’mini öldürmesi olacak şey değildir.”



Bir mü’minin, hataen öldürme hariç haksız yere bir mü’mini öldürmesi asla düşünülemez. Böyle bir durum, onun şanından değildir.[1>



Buradaki nefyin nehiy anlamına geldiği de nazara verilmiştir. Yani, “bir mü’min, hataen öldürme hâli dışında, sakın bir mü’mini öldürmesin!”



Buradaki hata, kasden kelimesinin mukabili olup, hataen böyle bir fiili işlemek, veya savaş gibi bir durumda kâfir zannederek bir mü’mini öldürmek, veya aslında niyeti öldürmek değilken, normalde öldürücü olmayan bir darbeyle ölümüne sebebiyet vermek gibi durumları içine alır.



Sebeb-i Nüzûl



Ayet, Ayyaş Bin Ebi Rebîa hakkında indi. Kendisi, anne tarafından Ebu Cehlin kardeşi idi. Bir yolda Haris Bin Zeyd ile karşılaştı. Haris Müslüman olmuştu, ama Ayyaş bunu bilmiyordu, kâfir zannederek onu öldürdü.



وَمَن قَتَلَ مُؤْمِنًا خَطَئًا فَتَحْرِيرُ رَقَبَةٍ مُّؤْمِنَةٍ وَدِيَةٌ مُّسَلَّمَةٌ إِلَى أَهْلِهِ “Ve kim bir mü’mini hataen öldürürse, mü’min bir köle azad etmesi ve ölenin varislerine teslim edilecek bir diyet vermesi gerekir.”



“Rakabe”
kelimesi aslında “boyun” anlamında olmakla beraber, burada bundan murat “can”dır. Bir “baş azad etmek” de benzeri şekilde kullanılır.



Alınan diyet, ölenin mirasçılarına verilir, onlar da diğer miraslar gibi bunu aralarında paylaşırlar. Bu diyet, öldürenin malından alınır. Malı yoksa, onun yakınlarından (akile’sinden) tahsil edilir. Böyle bir imkân da olmadığında beytü’l-maldan, yani devlet hazinesinden ödenir.



إِلاَّ أَن يَصَّدَّقُواْ “Ancak (maktûlün varisleri) tasaddukta bulunmaları müstesnadır.”



Öldürülenin yakınları diyeti istemezlerse, diyet borcu kalkar. Ayette bu, “affetmek” kelimesi yerine “Ancak tasaddukta bulunmaları müstesnadır” şeklinde ifade edilmiştir. Bu ifadede, böyle bir bağışı yapmaya teşvik ve böyle bir hareketin üstünlüğüne tenbih vardır. Hz. Peygamber şöyle buyurur:



“Her marûf, senin için sadakadır.”



فَإِن كَانَ مِن قَوْمٍ عَدُوٍّ لَّكُمْ وَهُوَ مْؤْمِنٌ فَتَحْرِيرُ رَقَبَةٍ مُّؤْمِنَةٍ(Öldürülen kimse) mü’min olduğu halde düşmanınız olan bir kavimden ise, mü’min bir köle azad etmek gerekir.”



Öldürülen kişi mü’min olduğu halde, kâfir bir topluluk içinde olup mü’min olduğu bilinmiyorsa, onun katiline mü’min bir köle azat etmek düşer, diyet ise gerekmez. Çünkü onunla kafir kavim arasında veraset yoktur ve onlar Müslümanlarla harbeden bir topluluktur.



وَإِن كَانَ مِن قَوْمٍ بَيْنَكُمْ وَبَيْنَهُمْ مِّيثَاقٌ فَدِيَةٌ مُّسَلَّمَةٌ إِلَى أَهْلِهِ وَتَحْرِيرُ رَقَبَةٍ مُّؤْمِنَةً “Eğer öldürülen sizinle aralarında antlaşma olan bir kavimden ise, öldürenin, ölenin ailesine diyet vermesi ve mü’min bir köle azad etmesi gerekir.”



Buradaki hüküm, Müslümanlarla anlaşması olan toplulukları içine aldığı gibi, Müslüman toplum içinde yaşayan ehl-i zimmeti (gayr-ı Müslim azınlıkları) da içine alır.



فَمَن لَّمْ يَجِدْ فَصِيَامُ شَهْرَيْنِ مُتَتَابِعَيْنِ تَوْبَةً مِّنَ اللّهِ “Bunlara gücü yetmeyenin de, Allah tarafından tevbesinin kabulü için arka arkaya iki ay oruç tutması gerekir.”



وَكَانَ اللّهُ عَلِيمًا حَكِيمًا “Allah, Alîm’dir – Hakîm’dir.”







93-
وَمَن يَقْتُلْ مُؤْمِنًا مُّتَعَمِّدًا فَجَزَآؤُهُ جَهَنَّمُ خَالِدًا فِيهَا “Kim bir mü’mini kasten öldürürse, cezası içinde ebedî olarak kalacağı cehennemdir.”



وَغَضِبَ اللّهُ عَلَيْهِ “Allah ona gadab etmiştir.”



وَلَعَنَهُ “Ve onu lanetlemiştir.”



وَأَعَدَّ لَهُ عَذَابًا عَظِيمًا “Ve onun için büyük bir azab hazırlamıştır.”



İbnu Abbas şöyle rivayet eder: “Mü’mini kasten öldürenin tevbesi kabul edilmez.”



Belki de İbnu Abbasın bu sözünden murat, işin vehametini daha şiddetli olarak anlatmaktır. Çünkü Ondan bunun muhalifi de rivayet edilmiştir.



Cumhur-u ulema, ayette belirtilen durumun tevbe etmeyen kimse için olduğunu kabul ederler. Çünkü Allahu Teâlâ “Şüphe yok ki ben, tevbe eden, iman edip salih amel işleyen, sonra da hak yolda sebat gösteren kimse için çok bağışlayıcıyım.” (Taha Sûresi 82) ayeti ve benzerlerinde tevbeleri kabul ettiğini bildirmiştir.



Bize göre ise, ayette belirtilen durum,



-Ya, İkrime ve başkalarının da dikkat çektiği gibi, mü’mini öldürmeyi helal sayan kimse içindir. Ayetin iniş sebebi olarak anlatılan şu olay, bu görüşü teyid eder:



Makis Bin Dababe, kardeşi Hişam’ı Benî Neccar içinde öldürülmüş olarak buldu. Kardeşinin katili bulunamadı. Hz. Peygamber Neccar oğullarına Hişamın diyetini ödemelerini emretti. Onlar da, Makis’e diyeti ödediler. Ama Makis bundan sonra tuttu bir Müslümana saldırıp onu öldürdü ve mürted olarak Mekkeye döndü.



-Veya ayette bildirilen cehennemde daimi kalmaktan murat, uzun süre kalmak olabilir. Çünkü, günahkâr mü’minlerin cehennemde azaplarının ebedi olmadığına pek çok deliller bulunmaktadır.







94- يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ إِذَا ضَرَبْتُمْ فِي سَبِيلِ اللّهِ فَتَبَيَّنُواْ “Ey iman edenler! Allah yolunda cihada çıktığınız zaman, iyice araştırın.”



Ey iman edenler, yeryüzünde savaş için sefere çıktığınızda rastladığınız kimselerin durumunu araştırın, onlar hakkında acele hüküm vermeyin.



وَلاَ تَقُولُواْ لِمَنْ أَلْقَى إِلَيْكُمُ السَّلاَمَ لَسْتَ مُؤْمِنًا تَبْتَغُونَ عَرَضَ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا “Size selam veren kimseye, dünya hayatının menfaatini gözeterek, “Sen mü’min değilsin” demeyin.”



Sizi İslâm selamı ile selamlayanlara “hayır, sen mü’min değilsin, kendini korumak için İslâm selâmı verdin” demeyin. Bunu yaparken de gelip geçici dünya metaı olan onun malına göz dikmeyin.



فَعِندَ اللّهِ مَغَانِمُ كَثِيرَةٌ “Allah katında pek çok ganimetler vardır.”



Merak etmeyin, Allah nezdinde sizin için çok ganimetler vardır. Bunlar, böyle kimselerin malına göz dikmekten sizi müstağni kılar.



كَذَلِكَ كُنتُم مِّن قَبْلُ فَمَنَّ اللّهُ عَلَيْكُمْ “Daha önce siz de öyle idiniz de Allah size lütufta bulundu (müslüman oldunuz).”



Kaldı ki, İslâma ilk girdiğiniz zamanlarda siz de kelime-i şehadeti söylediniz, Kalplerinizin dilinizle aynı olmasına bakılmadan bununla kanlarınız ve mallarınız korundu. Derken Allah sizi imanla ve dinde istikamet nimetiyle nimetlendirdi.



فَتَبَيَّنُواْ “Onun için iyice araştırın.”



Öyleyse, Allah’ın size muamelesi gibi siz de İslama yeni girenlere muamele edin. “Can korkusuyla İslâma girdiler” zannıyla hemen onları öldürmeye çalışmayın. Çünkü bir kişinin kâfir olarak kalması, Allah nezdinde bir müslümanın öldürülmesinden daha ehvendir.



Ayette “iyice araştırın” ifadesinin tekrarı, meselenin önemini ortaya koyar, bir müslümanı öldürmenin ne derece büyük bir vebal olduğunu te’yid eder.



إِنَّ اللّهَ كَانَ بِمَا تَعْمَلُونَ خَبِيرًا “Şüphesiz ki Allah, yaptıklarınızdan haberdardır.”



Sebeb-i Nüzûl




Rivayete göre, Rasulullahın gönderdiği bir seriye (keşif birliği) Fedek ahalisine saldırdı. Onlar da kaçtılar. Ancak Mirdas Müslüman olduğu için kaçmadı. Atlıları görünce koyunları dağa sürdü, kendisi de o tarafa doğru yola koyuldu. Atlılar ona ulaştıklarında tekbir getirdiler, o da tekbir getirdi ve aşağıya doğru indi. “La ilahe illallah Muhammedün Rasulullah. Esselamü aleyküm” dedi. Üsame Bin Zeyd, onu öldürdü, koyunlarını da ganimet olarak önüne kattı.



Mikdad hakkında indiği de söylenmiştir. Koyun sürüsü olan bir adama uğradı ve onu öldürmek istedi. Adam “Lailahe illallah” dedi, ama o yine de öldürdü. Gerekçesini de şöyle açıkladı: “Ehil ve malını kurtarmak için böyle yaptı.”



Bunda, mükrehin imanının sahih olduğuna, müçtehidin bazen hata da yapabileceğine, ama hatasının bağışlanabilir olduğuna bir delil vardır.


[1> Mü’min olmak, böyle bir çirkinliğe ve zulme izin vermez.

95- لاَّ يَسْتَوِي الْقَاعِدُونَ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ غَيْرُ أُوْلِي الضَّرَرِ وَالْمُجَاهِدُونَ فِي سَبِيلِ اللّهِ بِأَمْوَالِهِمْ وَأَنفُسِهِمْ “Mü’minlerden -özür sahipleri müstesna- oturanlarla Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihad edenler eşit olamazlar.”



فَضَّلَ اللّهُ الْمُجَاهِدِينَ بِأَمْوَالِهِمْ وَأَنفُسِهِمْ عَلَى الْقَاعِدِينَ دَرَجَةً “Allah, mallarıyla ve canlarıyla cihad edenleri, derece itibariyle, oturanlardan üstün kıldı.”



Sebeb-i Nüzûl




Zeyd b. Sabit ayetle ilgili şöyle anlatır: “Ayet ilk indiğinde “özür sahipleri müstesna” kaydı yoktu. Âmâ bir zât olan İbnu Ümmi Mektum “ben kör halimle nasıl savaşa giderim” dedi. O esnada Hz. Peygambere vahiy geldi. Peygamberin dizi dizime değdi, dizim kırılacak diye korktum. Vahiy bittiğinde “yaz” dedi ve “özür sahipleri müstesna” kısmını da yazdırdı.



Yani, özrü olmadan cihaddan geri kalanlarla, malları ve canlarıyla Allah yolunda cihad edenler müsavi değillerdir.



Ayette bunun bildirilmesi, cihaddan geri kalan kimseye mertebesini yükseltmeye teşvikte bulunmak ve kıymetinin düşmesinden nefret ettirmek için bir teşviktir.



وَكُلاًّ وَعَدَ اللّهُ الْحُسْنَى(Bununla beraber O,) hepsine de en güzel olanı (cenneti) va’detmiştir.”



Bununla beraber Allah, güzel akideleri ve halis niyetleri sebebiyle, hepsine cennet vaat etmiştir. Aralarındaki farklılık ise, daha ziyade sevaba sebep olan ziyade amelden kaynaklanır.



وَفَضَّلَ اللّهُ الْمُجَاهِدِينَ عَلَى الْقَاعِدِينَ أَجْرًا عَظِيمًا “Bununla beraber Allah, mücahidlere oturanların fevkinde çok büyük bir ecir vermiştir.”







96-
دَرَجَاتٍ مِّنْهُ وَمَغْفِرَةً وَرَحْمَةً “Katından dereceler, bir mağfiret ve rahmet vermiştir.”



Allahu Teâlâ, Allah yolunda cihad edenlerin üstünlüğünü hem mücmel, hem de ayrıntılı olarak anlatmak sûretiyle etkili bir şekilde nazara verdi. Şöyle ki:



Önce “Onlar için çok büyük bir ecir” olduğunu bildirdi. Ardından bu büyük ecrin “dereceler, mağfiret ve rahmet” olduğunu açıkladı. Böyle bir beyanda, cihadın büyüklüğünü anlatmak ve insanları ona teşvik etmek vardır.



Bu mana ile beraber, ayet şu şekilde de açıklanmıştır:



Onlara va’dedilen büyük ecir, Allahın onlara dünyada verdiği ganimet, zafer, şan ve şereftir.



Ardından bildirilen dereceler, mağfiret ve rahmet ise, ahirette verilecek olanlardır.



Ayette iki defa “derece” kelimesi geçer. Bunlardan birinciden murat, onların Allah nezdindeki yüksek itibarları, ikinciden murat ise, cennetteki menzilleri olabilir.



Ayette iki defa “oturanlar” ifadesi geçer. Bunların ilkinden murat, özür sahipleri, diğerinden murat ise, savaşabileceği halde kendisine geride kalması için izin verilen kimseler olabilir. Çoğu seferde herkes savaşa çağrılmaz. Bu yönüyle bakıldığında, ayet savaşa katılanların üstünlüğünü nazara verir.



Ayette iki defa “mücahitler” kelimesi geçer.



-Bunlardan birinciden murat “kâfirlere karşı cihad edenler” olabilir.



-İkinciden murat ise “nefsine karşı cihad edenler” olabilir. Nitekim Hz. Peygamber, bir sefer dönüşünde “küçük cihaddan büyük cihada döndük” demiştir.



وَكَانَ اللّهُ غَفُورًا رَّحِيمًا “Allah Ğafur’dur – Rahîm’dir.”



Allah, onların noksanlarına karşı bağışlayıcı, vaad ettiği şeylerde ise son derece merhametlidir.







97- إِنَّ الَّذِينَ تَوَفَّاهُمُ الْمَلآئِكَةُ ظَالِمِي أَنْفُسِهِمْ قَالُواْ فِيمَ كُنتُمْ “Nefislerine zulmetmekte iken meleklerin canlarını aldığı kimseler var ya; melekler onlara şöyle dediler: “Ne durumdaydınız? (Niçin hicret etmediniz?)



Sebeb-i Nüzûl




Mekkede Müslüman olan bir kısım insanlar hicret kendilerine vacip iken hicret etmemişlerdi. Böylece hicreti terk ile ve kâfirlere muvafakat ile nefislerine zulmetmişlerdi. Melekler, bunların ruhunu kabzederken sorar: “Ne durumdaydınız? (Niçin hicret etmediniz?)



قَالُواْ كُنَّا مُسْتَضْعَفِينَ فِي الأَرْضِ “Onlar da, “Biz yeryüzünde zayıf ve güçsüz kimselerdik” dediler.”



Onlar da, hicretten veya dinlerini izhar etmekten, Allahın dinini yüceltmekten zaaf ve aczlerini nazara vererek, kınandıkları noktada kendilerini savunmak istediler.



قَالْوَاْ أَلَمْ تَكُنْ أَرْضُ اللّهِ وَاسِعَةً فَتُهَاجِرُواْ فِيهَا “Melekler, “Allah’ın arzı geniş değil miydi, orada hicret etseydiniz ya!” dediler.”



Melekler, onları yalanlamak veya mazeretlerinin çürüklüğünü beyan etmek sadedinde şöyle dediler: “Muhacirlerin Medine ve Habeşistana gittikleri gibi, siz de Mekke dışında bir yere hicret edebilirdiniz!”



فَأُوْلَئِكَ مَأْوَاهُمْ جَهَنَّمُ “İşte bunların varacakları yer cehennemdir.”



وَسَاءتْ مَصِيرًا “O ne kötü gidiş yeridir.”



Böyle bir ceza, vacibi terk etmeleri ve kâfirlere yardımcı olmaları sebebiyledir.



Ayette, kişinin dinini yaşayamadığı yerden hicret etmesinin vücubuna bir delil vardır.



Hz. Peygamber şöyle der: “Kim, dininden dolayı velev bir karış da olsa bir yerden başka bir yere kaçarsa, cennet ona vacip olur. Atası İbrahime ve Peygamberi Muhammede arkadaş olur.”







98- إِلاَّ الْمُسْتَضْعَفِينَ مِنَ الرِّجَالِ وَالنِّسَاء وَالْوِلْدَانِ لاَ يَسْتَطِيعُونَ حِيلَةً وَلاَ يَهْتَدُونَ سَبِيلاً “Erkekler, kadınlar ve çocuklardan gerçekten aciz olup hiçbir çareye gücü yetmeyenler, hiçbir yol bulamayanlar bu hükümden hariçtir.”



Ayette geçen “vildan” kelimesinden murat köleler olabilir. Bu durumda mana açıktır. Ama murat “çocuklar” ise, anlatımı daha da etkili kılan bir durumdur, yani neredeyse hicret onlara da vücup sadedindedir. Çünkü büluğa erip hicret edebilecek duruma geldiklerinde, bundan bir kaçış olmayacaktır. Onların velisi durumda olanlar, imkân bulduklarında onları da yanlarına alıp hicret etmeleri gerekir.







99- فَأُوْلَئِكَ عَسَى اللّهُ أَن يَعْفُوَ عَنْهُمْ “Umulur ki Allah bu kimseleri affeder.”



Burada “Umulur ki” ve “af” kelimelerinin seçilmesi şunu bildirir: Hicreti terk etmek, çok tehlikeli bir durumdur. Hatta, hicrete güç yetiremeyen aciz kimse bile, affedildiğinden emin olmamalı, fırsat kollamalı ve “ah bir hicret etsem” diye kalbini hicrete yönlendirmelidir.



وَكَانَ اللّهُ عَفُوًّا غَفُورًا “Allah Afüvv – Ğafur’dur (çok affedici, çok bağışlayıcıdır.)







100-
وَمَن يُهَاجِرْ فِي سَبِيلِ اللّهِ يَجِدْ فِي الأَرْضِ مُرَاغَمًا كَثِيرًا وَسَعَةً “Her kim Allah yolunda hicret ederse, yeryüzünde gidecek çok yer ve genişlik bulur.”



وَمَن يَخْرُجْ مِن بَيْتِهِ مُهَاجِرًا إِلَى اللّهِ وَرَسُولِهِ ثُمَّ يُدْرِكْهُ الْمَوْتُ فَقَدْ وَقَعَ أَجْرُهُ عَلى اللّهِ “Her kim Allah’a ve Peygamberine hicret etmek amacıyla evinden çıkar da sonra kendisine ölüm yetişirse, şüphesiz onun mükâfatı Allah’a aittir.”



وَكَانَ اللّهُ غَفُورًا رَّحِيمًا “Allah Ğafur – Rahîm’dir (çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir.)



Sebeb-i Nüzûl




Ayet, Cündüb Bin Damra münasebetiyle inmiştir. Oğulları, onu Medine’ye gitmek üzere sedye ile taşıyorlardı. Ten’îm denilen yere vardığında, ölümünün yakın olduğunu hissetti. Sağ elini sol eli üzerine koydu ve: “Allahım, bu senin için şu da Rasulün için. Rasulün ne üzere biat etmişse, ben de onlar üzere sana biat ediyorum” dedi, ardından da vefat etti.







101- وَإِذَا ضَرَبْتُمْ فِي الأَرْضِ فَلَيْسَ عَلَيْكُمْ جُنَاحٌ أَن تَقْصُرُواْ مِنَ الصَّلاَةِ إِنْ خِفْتُمْ أَن يَفْتِنَكُمُ الَّذِينَ كَفَرُواْ “Yeryüzünde sefere çıktığınızda, kâfirlerin size bir kötülük yapmasından korkarsanız namazı kısaltmanızda size bir vebal yoktur.”



Ayet, seferilikte dört rekâtlı namazları iki rek’at kılmanın vacip değil caiz olduğuna delalet eder. Hz. Peygamberin seferde iken bazen tam kılması da bunu te’yit etmektedir.



Nisa Sûresi - 65. Ders b 551



Hz. Aişe (R. Anha) Rasulullah ile beraber umre yaptı ve şöyle dedi: “Ya Rasulallah, bazen dört rekâtlı namazları iki kıldım, bazen da tam kıldım. Bazen oruç tuttum, bazen tutmadım.”



Hz. Peygamber şöyle buyurdu: “Güzel yaptın ey Aişe.”



Ebu Hanife ise, seferde dört rekâtlı namazları iki rekat kılmayı vacip olarak görür. Zira:



1-Hz. Ömer şöyle demiştir: “Ey insanlar, sefer namazı -Peygamberinizin diliyle- kısaltma olmaksızın iki rekâttır.”



2-Hz. Aişe şöyle demiştir:



“Namaz ilk farz kılındığında iki rek’at iki rek’at şeklinde farz kılınmıştı. Seferilik halinde yine iki rekat olarak kaldı, mukim hâlde ise ziyade kılındı.”



Bu iki delil, zahir itibariyle ayete muhaliftirler. Bu rivayetler şayet sahihse birinci şöyle te’vil edilebilir: Seferde kılınan namaz, sıhhat ve eczası itibariyle, tam olan namaz gibidir.



İkincisi ise, namazda ziyadeyi yani tam kılmanın caizliğini ortadan kaldırmadığından te’vile lüzum yoktur. Çünkü insanlar dört rek’ata ülfet ettiklerinden “seferde iki kılmak, namazı kısaltmaktır” şeklinde bir vesvese hatırlarına gelebileceğinden, Hz. Ömer’in bu ifadesi ile, böyle bir vehme lüzum olmadığı gösterilmiştir. Bu durumda, ayette “kasr” yani kısaltma kelimesi, onların zannına göre bir isimlendirmedir. Bunda bir mahzur olmadığının ifadesi, onların nefislerini hoşnut etmek içindir.



Şafiilere göre, seferiliğin tahakkuk ettiği mesafe en az dört konaklık mesafedir, Ebu Hanife’ye göre ise, altı konaklık mesafe esas alınmıştır.



Ayette “Kâfirlerin size bir kötülük yapmasından korkarsanız” denilmesi, seferde o günün şartlarında genelde böyle bir durumla karşılaşıldığı içindir. Yoksa böyle bir tehlike olmadığında da namaz kısa kılınabilir.



Benzeri bir ifade tarzını şu ayette görürüz:



“Eğer onlar Allah’ın belirlediği ölçüleri gözetmeyecekler diye endişe ederseniz, o zaman kadının (boşanmak için) bedel vermesinde ikisine de günah yoktur.” (Bakara, 229)



Hz. Peygamberin sünnetinde, emniyet halinde de seferde namazın kısa kılınabileceğini gösteren rivayetler bulunmaktadır.



إِنَّ الْكَافِرِينَ كَانُواْ لَكُمْ عَدُوًّا مُّبِينًا “Şüphesiz kâfirler sizin için apaçık bir düşmandır.”







102-
وَإِذَا كُنتَ فِيهِمْ فَأَقَمْتَ لَهُمُ الصَّلاَةَ فَلْتَقُمْ طَآئِفَةٌ مِّنْهُم مَّعَكَ (Cephede) Sen onların arasında bulunup da onlara namaz kıldırdığında, içlerinden bir kısmı seninle beraber namaza dursun.”



Bazıları, bu şekilde namazı (salat-ı havf) Hz. Peygambere has kıldı. Onların bakışı ile bakıldığında, burada böyle bir namazın anlatılması, cemaatle namazın faziletini anlatmak içindir. Yani, savaş zamanında düşmanla karşı karşıya iken bile Hz. Peygamber cemaatle namaz kılmıştır.



Ama, müçtehitlerin geneli bu ayeti Hz. Peygamberin uygulamasına has olarak görmemişlerdir. Çünkü Hz. Peygamber ümmete örnek olmak üzere gönderilmiştir. O’nu temsil eden imamlar (ümmetin önderleri) benzeri durumlarda aynı uygulamayı yaparlar. Çünkü onlar, Hz. Peygamberin vekili durumundadırlar, böylece onların varlığı peygamberin varlığı gibi olur.



وَلْيَأْخُذُواْ أَسْلِحَتَهُمْ “Silâhlarını da yanlarına alsınlar.”



Bundan murad, namaz kılanlar olabileceği gibi, diğer taife de olabilir.



فَإِذَا سَجَدُواْ فَلْيَكُونُواْ مِن وَرَآئِكُمْ “Bunlar secdeye vardıklarında diğer kısmı arkanızda beklesinler.”



Namaz kılanlar secdeye vardığında, namaz kılmayanlar Peygamberi ve Onunla beraber namaz kılanları korusunlar.



وَلْتَأْتِ طَآئِفَةٌ أُخْرَى لَمْ يُصَلُّواْ فَلْيُصَلُّواْ مَعَكَ “Sonra namaz kılmamış olan diğer kısım gelsin, seninle beraber namaz kılsınlar.”



Ayetin zahiri, imamın her iki grupla ayrı ayrı namaz kılmasına delalet eder. Hz. Peygamber (sav) Batn-ı Nahl denilen yerde böyle yapmıştır.



وَلْيَأْخُذُواْ حِذْرَهُمْ وَأَسْلِحَتَهُمْ “Ve ihtiyatlı bulunsunlar, silâhlarını yanlarına alsınlar.”



وَدَّ الَّذِينَ كَفَرُواْ لَوْ تَغْفُلُونَ عَنْ أَسْلِحَتِكُمْ وَأَمْتِعَتِكُمْ فَيَمِيلُونَ عَلَيْكُم مَّيْلَةً وَاحِدَةً “Kâfirler, isterler ki silahlarınızdan ve eşyanızdan gafil olsanız da size ani bir baskın yapsalar.”



وَلاَ جُنَاحَ عَلَيْكُمْ إِن كَانَ بِكُمْ أَذًى مِّن مَّطَرٍ أَوْ كُنتُم مَّرْضَى أَن تَضَعُواْ أَسْلِحَتَكُمْ “Yağmurdan zahmet çekerseniz, ya da hasta olursanız, silâhlarınızı bırakmanızda size bir beis yoktur.”



Bu şekilde yağmur veya hastalık sebebiyle silahları bırakmak bir ruhsattır. Bu da, savaş şartlarında namazı silahlı kılmanın müstehap değil, vacip olduğunu teyid eder.



وَخُذُواْ حِذْرَكُمْ “Bununla birlikte ihtiyatlı olun (tedbirinizi alın).”



Tedbirinizi alın, ta ki düşman üzerinize hücum etmesin.



إِنَّ اللّهَ أَعَدَّ لِلْكَافِرِينَ عَذَابًا مُّهِينًا “Şüphesiz Allah, kâfirlere zillet verici bir azap hazırlamıştır.”



Allahu Teâlâ, bu ayetle mü’minlere kâfirlere karşı zafer vaad etti. Onlara ihtiyatlı olmayı emretmesi ise, onların zafiyetinden veya düşmanın galebesinden değildir. Onlara düşen görev, uyanık ve tedbirli olmanın kurallarına uymak ve Allaha tevekkül etmektir.







103- فَإِذَا قَضَيْتُمُ الصَّلاَةَ فَاذْكُرُواْ اللّهَ قِيَامًا وَقُعُودًا وَعَلَى جُنُوبِكُمْ “Namazı kıldınız mı, gerek ayakta, gerek otururken ve uzanmış bir halde iken Allah’ı zikredin.”



Yani, bütün hallerde (her hâl ü kârda) Allahı anmaya devam edin.



Veya korku şiddetlenip doğrudan düşman karşısında namaz kılamadığınızda, duruma göre,



-Kılıç kılıca dövüşürken ayakta,



-Ok atarken oturma esnasında;



-Yerde sürünür iken de dua edin, Allahı anın.



فَإِذَا اطْمَأْنَنتُمْ فَأَقِيمُواْ الصَّلاَةَ “Güvene kavuştunuz mu namazı tam olarak kılın.”



Kalbiniz korkudan sükûnet bulduğunda namazı düzgün bir şekilde kılın, rükünlerini ve şartlarını tam yerine getirin.



إِنَّ الصَّلاَةَ كَانَتْ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ كِتَابًا مَّوْقُوتًا “Çünkü namaz, mü’minlere belirli vakitlerde farz kılınmıştır.”



Namaz, vakitleri belli bir farzdır, onu hiçbir şekilde vakitlerden çıkarmak caiz olamaz. “Çünkü namaz…” denilmesi önceki ayette geçen “zikir” kelimesinden muradın namaz olduğuna delalet eder.



Ayrıca, namazın savaş esnasında dövüşürken ve sıkıntılı hallerde de eda edilmesinin gerekli olduğunu gösterir.



Ayrıca, ne şekilde olursa olsun (ayakta, oturarak veya yere uzanık iken) yapılması gerektiğini anlatır.



Ebu Hanife şöyle der: “Savaşan kimse (muharib) mutmain hale gelmedikçe namazı kılmaz.”







104- وَلاَ تَهِنُواْ فِي ابْتِغَاء الْقَوْمِ “Düşman topluluğunu takip etmede gevşeklik göstermeyin.”



إِن تَكُونُواْ تَأْلَمُونَ فَإِنَّهُمْ يَأْلَمُونَ كَمَا تَأْلَمونَ “Eğer siz acı duyuyorsanız, kuşkusuz onlar da sizin acı duyduğunuz gibi acı duyuyorlar.”



وَتَرْجُونَ مِنَ اللّهِ مَا لاَ يَرْجُونَ “Üstelik siz onların ummayacakları şeyleri Allah’tan umuyorsunuz.”



Ayet, Bedr-i Suğra hakkında nazil oldu.[1>



وَكَانَ اللّهُ عَلِيمًا حَكِيمًا “Allah, Alîm’dir – Hakîm’dir.”



Allah, amellerinizi ve içinizden geçenleri bilir, emir ve yasaklarında hikmet sahibidir.


[1> Uhud harbinin sonunda, o zaman müşriklerin reisi olan Ebu Süfyan, Peygamber Efendimize “Seneye bu vakitte Bedir’de buluşalım” demiş, Hz. Peygamber de kabul etmişti. Diğer yıl Peygamber Efendimiz ashabıyla Bedir’e geldiği hâlde, müşrikler gelemediler. Bu sefere “Küçük Bedir” anlamında “Bedr-i suğra” denildi.

105- إِنَّا أَنزَلْنَا إِلَيْكَ الْكِتَابَ بِالْحَقِّ لِتَحْكُمَ بَيْنَ النَّاسِ بِمَا أَرَاكَ اللّهُ “Biz sana Kitabı hak olarak indirdik ki, insanlar arasında Allah’ın sana gösterdiği ile hüküm veresin.”



وَلاَ تَكُن لِّلْخَآئِنِينَ خَصِيمًا “Sakın hainlerin savunucusu olma!”



Sebeb-i Nüzûl




Zafer oğullarından Tu’me hakkında indi. Komşusu Katade Bin Nu’manın zırhını çaldı. Zırhı un çuvalına koydu, Yahudi Zeyd Bin Semin’in evine gizledi. Ancak çuvaldaki un, bir delikten yere dökülüyordu. Zırh, Tu’menin evinde arandı, ancak bulunamadı. Tu’me onu almadığına ve o konuda hiçbir bilgiye sahip olmadığına yemin etti, bunun üzerine onu bıraktılar. Un izlerini takip ederek Yahudinin evine vardılar, onu yakaladılar. Yahudi, “onu bana Tu’me bıraktı” dedi. Ve buna bazı Yahudiler de şehadet etti.



Bunun üzerine Zafer oğulları “Allah Rasulüne gidelim” dediler. Onun yanına varınca Tu’meye sahip çıkmasını istediler.



“Eğer sahip çıkmazsan helak olacak, zillet içinde kalacak, Yahudi ise beraat edecek” dediler. Rasulullah, Tu’meye yardım etmek istedi, bu münasebetle ilgili ayetler nazil oldu.







106- وَاسْتَغْفِرِ اللّهِ “Allah’tan mağfiret iste.”



إِنَّ اللّهَ كَانَ غَفُورًا رَّحِيمًا “Şüphesiz, Allah Ğafur – Rahîm’dir.”







107-
وَلاَ تُجَادِلْ عَنِ الَّذِينَ يَخْتَانُونَ أَنفُسَهُمْ “Kendilerine hainlik edenleri savunma.”



Çünkü hıyanetin cezası kendilerine döner.



Veya, günahlar nefse bir zulüm olduğu gibi, aynı zamanda bir hıyanettir.



Ayetteki zamir Tu’me ve emsalini içine alır. Veya Tu’me ve kavmini içine alır. Çünkü kavmi günahta ona ortak olmuş, suçlu olduğu halde masum olduğuna şahitlik yapmış, onu savunmuştu.



إِنَّ اللّهَ لاَ يُحِبُّ مَن كَانَ خَوَّانًا أَثِيمًا “Çünkü Allah; hain olan, günahlara dalanı sevmez.”



Allah, hıyanette aşırı giden, onda ısrar eden kimseleri, ayrıca günaha daldıkça dalanları elbette sevmez.



Rivayete göre, Tu’me Mekkeye kaçar, dinden döner. Yine hırsızlık yapmak için bir evin duvarını delerken duvar yıkılır, altında kalarak ölür.







108- يَسْتَخْفُونَ مِنَ النَّاسِ وَلاَ يَسْتَخْفُونَ مِنَ اللّهِ “Bunlar, insanlardan gizlenmeye çalışırlar da Allah’tan gizlenmezler.”



Bunlar utanarak ve korku ile insanlardan gizlenmeye çalışırlar.



Ama, en ziyade haya edilmeye ve korkulmaya layık olan Allahtan haya etmiyorlar. Hâlbuki Allah onlarla beraberdir, onların gizli halleri Allaha gizli değildir. Bu durumda önlerinde Allahın çirkin gördüğü ve cezalandıracağını bildirdiği şeyleri terk etmekten başka bir yol kalmamaktadır.



وَهُوَ مَعَهُمْ إِذْ يُبَيِّتُونَ مَا لاَ يَرْضَى مِنَ الْقَوْلِ “Oysa O, geceleyin razı olmayacağı sözleri kurarlarken onlarla beraberdir.”



Ayette bildirilen durum, suçsuz insana iftira atmak, yalan yere yemin etmek, yalancı şahitlik yapmak gibi hallerdir.



وَكَانَ اللّهُ بِمَا يَعْمَلُونَ مُحِيطًا “Allah, onların yaptıklarını kuşatmıştır.”







109-
هَاأَنتُمْ هَؤُلاء جَادَلْتُمْ عَنْهُمْ فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا “İşte siz öyle kimselersiniz (ki, diyelim) dünya hayatında onları savundunuz.”



فَمَن يُجَادِلُ اللّهَ عَنْهُمْ يَوْمَ الْقِيَامَةِ “Ya kıyamet günü onları Allah’a karşı kim savunacak”



أَم مَّن يَكُونُ عَلَيْهِمْ وَكِيلاً “Yahut kim onlara vekil olacak?”



110-
وَمَن يَعْمَلْ سُوءًا أَوْ يَظْلِمْ نَفْسَهُ ثُمَّ يَسْتَغْفِرِ اللّهَ يَجِدِ اللّهَ غَفُورًا رَّحِيمًا “Kim bir kötülük yapar yahut nefsine zulmeder, sonra da Allah’tan mağfiret dilerse, Allah’ı Ğafur – Rahîm (çok bağışlayıcı ve çok merhamet edici) bulur.”



Ayette belirtilen kötülük, başkasına bir şekilde zarar vermek, nefse zulüm ise, kişinin kendini ilgilendiren günah işlemesidir.



Bununla birlikte “kötülükten murat, şirk dışındaki günahlardır, nefse zulüm ise şirktir” denilmiştir.



Veya “birinciden murat küçük günahlar, ikinciden murat ise büyük günahlardır” denilmiştir.



Ayette, Tu’me ve kavmini tevbe ve istiğfara teşvik vardır.







111- وَمَن يَكْسِبْ إِثْمًا فَإِنَّمَا يَكْسِبُهُ عَلَى نَفْسِهِ “Kim bir günah kazanırsa, onu ancak kendi aleyhine kazanmış olur.”



وَكَانَ اللّهُ عَلِيمًا حَكِيمًا “Allah Alîm – Hakîm’dir (her şeyi hakkıyle bilendir, hikmet sahibidir.)







112-
وَمَن يَكْسِبْ خَطِيئَةً أَوْ إِثْمًا ثُمَّ يَرْمِ بِهِ بَرِيئًا فَقَدِ احْتَمَلَ بُهْتَانًا وَإِثْمًا مُّبِينًا “Kim bir hata veya bir günah işler de sonra onu bir suçsuzun üzerine atarsa, muhakkak iftira etmiş ve apaçık bir günah yüklenmiş olur.”



Ayette metninde geçen “hatie”den murat küçük günah veya kasten işlenmeyen günahtır. “İsm”den murat ise büyük günah veya kasten işlenen günahtır.







113- وَلَوْلاَ فَضْلُ اللّهِ عَلَيْكَ وَرَحْمَتُهُ لَهَمَّت طَّآئِفَةٌ مُّنْهُمْ أَن يُضِلُّوكَ “Eğer Allah’ın sana lütuf ve merhameti olmasaydı, onlardan bir güruh seni saptırmaya çalışırdı.”



وَمَا يُضِلُّونَ إِلاُّ أَنفُسَهُمْ “Hâlbuki onlar, ancak kendi nefislerini saptırırlar.”



وَمَا يَضُرُّونَكَ مِن شَيْءٍ “Sana hiçbir zarar veremezler.”



وَأَنزَلَ اللّهُ عَلَيْكَ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ “Allah, sana Kitabı ve hikmeti indirdi.”



وَعَلَّمَكَ مَا لَمْ تَكُنْ تَعْلَمُ “Ve sana bilmediğin şeyleri öğretti.”



وَكَانَ فَضْلُ اللّهِ عَلَيْكَ عَظِيمًا “Allah’ın sana olan lütfu çok büyüktür.”



Ayetteki zamir Allah Rasulüne râcidir. Zafer oğullarından bir topluluk, gerçeği bilmelerine rağmen Rasulullahın hak ile hükmetmesine engel olmaya çalışmıştı. Allah ise, durumu Rasulüne vahiy ile bildirdiğinden Rasulullahın ayağı kaymamış, işin vebali kendilerine dönmüştür.



Rasulullahın önce Zafer oğullarının isteği doğrultusunda hareket etmek istemesi, işin dış görünüşüne göre onlara itimat etmesinden idi. Ama, Allahın bildirmesiyle işin gerçeğini gördü.







114- اَّ خَيْرَ فِي كَثِيرٍ مِّن نَّجْوَاهُمْ إِلاَّ مَنْ أَمَرَ بِصَدَقَةٍ أَوْ مَعْرُوفٍ أَوْ إِصْلاَحٍ بَيْنَ النَّاسِ “Bir sadaka vermeyi, yahut iyilik yapmayı, yahut da insanların arasını düzeltmeyi emredenleri hariç, onların aralarındaki gizli konuşmaların çoğunda hiçbir hayır yoktur.”



Marûf
, dinin güzel gördüğü, aklın da inkâr etmediği her şeye verilen bir isimdir. Buradaki marûf, Allah yolunda ödünç vermek, muhtaca yardım etmek, zekâttan farz olan miktardan daha fazlasını vermek gibi durumlardır.



وَمَن يَفْعَلْ ذَلِكَ ابْتَغَاء مَرْضَاتِ اللّهِ فَسَوْفَ نُؤْتِيهِ أَجْرًا عَظِيمًا “Kim bunları sırf Allah’ın rızasını kazanmak için yaparsa, biz ona çok büyük bir ecir vereceğiz.”



Kelâm “kim emrederse” şeklinde emretmek üzere bina edilmekle beraber, verilecek çok büyük mükâfat “kim bunları yaparsa” denilerek fiile terettüp ettirildi. Bunda ise, şöyle incelikler görülür:



-Bunları emreden, hayırlı kimseler zümresine girerse, elbette bilfiil yapan onların içinde olmaya çok daha layıktır.



-Ayrıca, işin esası bunları yapmaktır. Bunları emretmek de buna vesile olması cihetiyle güzel olur.



Ayette, sadece bu fiillerin yapılması değil, asıl önemli olan bu fiillerin Allah rızası için yapılması gerektiğine dikkat çekilmiştir. Çünkü, “ameller niyetlere göredir.” Hayırlı bir işi gösteriş ve kendinden bahsettirmek için yapan birisi, Allahtan mükafata layık olamaz.



Bunları yapanlara verilecek ecrin çok büyük olduğunun bildirilmesi, Allah yolunda elden çıkan dünyevi çıkarların son derece kıymetsiz olduğuna dikkat çekmek içindir.







115- وَمَن يُشَاقِقِ الرَّسُولَ مِن بَعْدِ مَا تَبَيَّنَ لَهُ الْهُدَى وَيَتَّبِعْ غَيْرَ سَبِيلِ الْمُؤْمِنِينَ نُوَلِّهِ مَا تَوَلَّى وَنُصْلِهِ جَهَنَّمَ “Kim kendisine doğru yol besbelli olduktan sonra Peygamber’e karşı çıkar, mü’minlerin yolundan başkasına uyarsa, onu döndüğü yolda bırakırız ve cehenneme sokarız.”



Ayet, icma’ya muhalefetin haram olduğuna delalet eder. Çünkü Allahu Teâlâ şiddetli tehdidi, peygambere muhalefete ve mü’minlerin gittiği yoldan başka bir yola uymaya terettüp ettirdi.



وَسَاءتْ مَصِيرًا “Orası ne kötü bir gidiş yeridir!”
116-
إِنَّ اللّهَ لاَ يَغْفِرُ أَن يُشْرَكَ بِهِ “Şüphesiz Allah kendisine ortak koşulmasını bağışlamaz.”



وَيَغْفِرُ مَا دُونَ ذَلِكَ لِمَن يَشَاء “Bunun altındakileri ise, dilediği kimse için bağışlar.”



Sebeb-i Nüzûl




Rivayete göre yaşlı biri Rasulullaha geldi ve şöyle dedi:



“Ben günahlara düşkün bir ihtiyarım. Ancak ben O’nu tanıdığımdan ve iman ettiğimden bu yana hiçbir şeyi Allaha şirk koşmadım. Ondan başka bir veli edinmedim. Günahlara cesurca dalmadım. Bir an bile, kaçmakla Allahtan kurtulabileceğimi tevehhüm etmedim. Ben gerçekten günahlarımdan dolayı pişmanım ve tevbe ediyorum. Allah katında benim halimi nasıl görüyorsun?”



Onun bu suali üzerine, üstteki ayet nazil oldu.



وَمَن يُشْرِكْ بِاللّهِ فَقَدْ ضَلَّ ضَلاَلاً بَعِيدًا “Allah’a ortak koşan, muhakkak ki uzak bir dalalete düşmüştür.”



Çünkü şirk, dalalet çeşitlerinin en büyüğü ve doğruluktan en uzak olanıdır. Daha önce bu sûrede, “Her kim Allah’a şirk koşarsa, gerçekten pek büyük bir günah ile iftira etmiş olur.” denilmişti (Nisa, 48). İlgili ayette iftiradan söz edilmesi, ehl-i kitap kıssasıyla bitişik olmasından dolayıdır. Onların şirkinin kaynağı ise, yüce Allaha evlat nisbet etmek şeklinde bir iftiradır.







117- إِن يَدْعُونَ مِن دُونِهِ إِلاَّ إِنَاثًا “Onlar, Onu (Allah’ı) bırakıp, yalnız dişilere taparlar.”



Yani onlar Lat-Uzza, Menat gibi dişi isimleriyle isim verdikleri putlara taparlar. Her kabilenin taptığı bir put vardı ve bu puta “falan oğullarının dişisi” denirdi. Bu ise,



-Ya put isimlerinin dişi olmasından,



Nisa Sûresi - 67. Ders b 561



-Ya da bu putların cansız şeyler olmasındandır. Camid şeyler de müennes sayılır.



Belki de Allahu Teâlâ onların son derece cahil ve ahmak olmalarına delil olması için bu putları münfail olup fiil yapamamaları cihetiyle “dişiler” olarak niteledi. Hâlbuki mabudun münfail değil, fail olması gerekir.



Ayrıca şu cihete de dikkat çekilmiştir: Müşrikler “melekler Allahın kızlarıdır” diyorlardı. Ayette “onlar dişilere taparlar” denilmesinden murat dişi kabul ettikleri meleklere tapmaları olabilir.



وَإِن يَدْعُونَ إِلاَّ شَيْطَانًا مَّرِيدًا “Ve onlar ancak inatçı şeytana tapmış olurlar.”



Çünkü, onlara bu tarz ibadeti emreden ve onları kışkırtan şeytandır. Sanki şeytana itaat etmek, ona ibadet etmek gibidir.



Allahu Teâlâ önce şirkin son derece büyük bir dalalet olduğunu ortaya koydu. Çünkü onların Allaha şerik koştukları şeyler münfail varlıklardır, kendilerinin iradî bir fiilleri yoktur. Bu ise ulûhiyete son derece zıddır. Çünkü ilahın münfail değil, fail olması gerekir.



Allahu Teâlâ bundan sonra, şöyle istidlalde bulundu:



Şeytana ibadet, dalaletin en çirkin şeklidir. Çünkü şeytan,



1-Meriddir, Tümüyle dalalete yönelmiştir, hayır ve hidayetle hiçbir alakası yoktur. Böyle olunca ona itaat, doğru yoldan tamamen çıkmak anlamına gelir.



2-Mel’undur. Yoldan çıkması sebebiyle lanetlenmiştir. Böyle olunca, ona uymak dalalet ve lanetten başka bir şeyi celbetmez.



3-Düşmandır. Şeytan, insanlara apaçık bir düşmandır, hep onların helaki için çalışır. Böyle olan bir varlığa değil ibadet etmek, dostluk göstermek bile bütünüyle yoldan çıkmaktır.







118- لَّعَنَهُ اللّهُ “Allah ona lanet etti.”



وَقَالَ لَأَتَّخِذَنَّ مِنْ عِبَادِكَ نَصِيبًا مَّفْرُوضًا “O da dedi: Elbette senin kullarından belirli bir pay alacağım.”







119-
وَلأُضِلَّنَّهُمْ “Onları mutlaka saptıracağım.”



Onları hak yoldan saptıracağım.



وَلأُمَنِّيَنَّهُمْ “Onları boş kuruntulara sokacağım.”



“Öldükten sonra dirilmek yok, ceza yok, keyfinize bakın” gibi boş hülyalarla onları avutacağım.



وَلآمُرَنَّهُمْ فَلَيُبَتِّكُنَّ آذَانَ الأَنْعَامِ “Ve onlara emredeceğim de hayvanların kulaklarını yaracaklar.”



Böylece, Allahın helal kıldığını haram kılacaklar.



Arablar, bahire ve saibe denilen hayvanlara böyle yapıyorlardı.[1>



وَلآمُرَنَّهُمْ فَلَيُغَيِّرُنَّ خَلْقَ اللّهِ “Onlara emredeceğim de Allah’ın yaratışını değiştirecekler.”



Bunda, helâl olan şeylerin haram kılınmasına, bilfiil veya bilkuvve kâmil olan şeylerin noksan yapılmasına bir işaret vardır.



Böylece onlar, Allahın mahlukatının yüz ve sûretini, veya sıfatlarını değiştirecekler. Bu cümleden olarak,



-Hâmi gözü çıkarmak,



-Köleleri iğdiş etmek,



-Döğme yaptırmak,



-Livata (eşcinsellik),



-Lezbiyenlik,



-Aya – güneşe tapmak,



-Allahın insanları yaratmış olduğu İslam üzere yaratılışı değiştirmek,



-Azaları, şehvet – gadap gibi kuvveleri nefse bir kemâl kazandırmayan ve Allaha bir yakınlığa vesile olmayan yerlerde kullanmak gibi durumlar sayılabilir.



Ayetin lafzının genel oluşu, mutlak manada iğdiş etmeyi yasaklamak ile beraber, fukaha ihtiyaca binaen hayvanların iğdiş edilmesini caiz gördüler.



Şeytan “şöyle şöyle yapacağım” diye ya bunları tek tek söylemiştir veya söylememiş de olsa zaten fiilen yapmaktadır.



وَمَن يَتَّخِذِ الشَّيْطَانَ وَلِيًّا مِّن دُونِ اللّهِ فَقَدْ خَسِرَ خُسْرَانًا مُّبِينًا “Kim Allah’ı bırakıp da şeytanı dost edinirse, şüphesiz o, apaçık bir hüsrana uğramış olur.”



Çünkü, sermayeyi kaybetmiş, cenneti elde etmek varken, ona bedel cehennemi hak etmiştir.







120- يَعِدُهُمْ وَيُمَنِّيهِمْ “Şeytan onlara vaad eder ve onları boş umutlarla oyalar.”



وَمَا يَعِدُهُمُ الشَّيْطَانُ إِلاَّ غُرُورًا “Oysa şeytanın onlara vaadi, aldatmadan başka bir şey değildir.”



Şeytan, onlara asla yerine getirmeyeceği vaatlerde bulunur, asla yapamayacakları boş kuruntularla onları avutur. Hâlbuki onun fayda gösterdiği şeyde zarar vardır.



Şeytanın bu vaadi, ya fasit vesveselerle veya dostlarının diliyle olur.







121- أُوْلَئِكَ مَأْوَاهُمْ جَهَنَّمُ “Bunların varacakları yer cehennemdir.”



وَلاَ يَجِدُونَ عَنْهَا مَحِيصًا “Ondan kurtulmak için çare bulamazlar.”







122-
وَالَّذِينَ آمَنُواْ وَعَمِلُواْ الصَّالِحَاتِ سَنُدْخِلُهُمْ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِن تَحْتِهَا الأَنْهَارُ “İman edip salih ameller yapanları ise, altlarından ırmaklar akan cennetlere koyacağız.”



خَالِدِينَ فِيهَا أَبَدًا “Orada ebedî olarak kalacaklardır.”



وَعْدَ اللّهِ حَقًّا “Bu, Allah’tan hak bir vaaddir.”



وَمَنْ أَصْدَقُ مِنَ اللّهِ قِيلاً “Allah’tan daha doğru sözlü kim olabilir?”



Bu ifade, son derece beliğ – etkili bir te’kid cümlesidir. Ayetten maksad, şeytanî aldatıcı vaatler yerine, Allahın kendi seçkin kullarına yaptığı doğru vaadi nazara vermektir. Ayrıca, böyle bir neticeyi elde etmeleri için insanları bir teşviktir.



123- َّيْسَ بِأَمَانِيِّكُمْ وَلا أَمَانِيِّ أَهْلِ الْكِتَابِ “İş, ne sizin kuruntunuza, ne de kitap ehlinin kuruntusuna göredir.”



Yani, ey Müslümanlar! Allahın vaat etmiş olduğu sevaba ne sizin kuruntularınızla ulaşılır, ne de kitap ehlinin kuruntularıyla. Ancak iman ve salih amelle ulaşılır.



Denildi ki: İman, temenni ile olmaz. Kalpte karar kılarak ve amelin de kendisini desteklemesi ile iman gerçekleşir.



Sebeb-i Nüzûl



Rivayete göre, Müslümanlar ve kitap ehli iftihar yarışına girdi. Ehl-i ki564



b Beydâvî Tefsiri



tap “bizim peygamberimiz sizin peygamberinizden önce, kitabımız da sizin kitabınızdan önce, biz Allaha sizden daha yakınız” dediler. Müslümanlar da “Hayır, biz sizden daha evlayız. Peygamberimiz son peygamber, kitabımız ise, önceki kitapların geçerliliğine son veriyor” deyince ayet nazil oldu.



Denildi ki: Ayetin hitabı müşrikleri de içine alır. Bundan önce onlardan bahsedilmesi buna delalet eder. Yani, müşriklerin “cennet yok, cehennem yok” gibi boş hülyalarına bakılmaz. İş, onların kuruntularına göre değildir.



Ehl-i kitabın boş hülyaları ise,



“Cennete ancak biz gireriz”



“Ateş bizi sayılı günler yakar” gibi ifadeleridir.



Ardından Cenab-ı Hak şunu nazara verdi:



مَن يَعْمَلْ سُوءًا يُجْزَ بِهِ “Kim kötü bir amel işlerse, onunla cezalandırılır.”



Yani, her kim bir kötülük işlerse, eninde sonunda bunun cezasını görecektir. Rivayete göre, ayet nazil olduğunda Hz. Ebubekir şöyle dedi: “Ya Rasulallah, bu durumda kim kurtulabilir ki?”



Hz. Peygamber şöyle cevap verdi: “Sen üzülmez, hastalanmaz, musibete maruz kalmaz mısın?”



Hz. Ebubekir, “evet ya Rasulallah, bunlar başıma gelir” deyince Hz. Peygamber “işte, ayetin bildirdiği ceza budur” buyurdu.



وَلاَ يَجِدْ لَهُ مِن دُونِ اللّهِ وَلِيًّا وَلاَ نَصِيرًا “O, kendisine Allah’tan başka ne bir dost, ne de bir yardımcı bulabilir.”







124-
وَمَن يَعْمَلْ مِنَ الصَّالِحَاتَ مِن ذَكَرٍ أَوْ أُنثَى وَهُوَ مُؤْمِنٌ فَأُوْلَئِكَ يَدْخُلُونَ الْجَنَّةَ “Erkek veya kadın her kim mü’min olarak salih amellerden işlerse, işte onlar cennete girerler.”



“Salih amellerden”
ifadesi, “salih şeylerin bir kısmını veya onlardan birini yapsa” manasına gelir. Çünkü herkes bütün iyilikleri yapamaz ve bununla mükellef de değildir.



Ayette “mü’min olarak” denilmesi şunu gösterir: Yapılan salih işlerden sevap almanın şartı, mü’min olmaktır. İmanı olmayan biri, sevaba nail olamaz.



وَلاَ يُظْلَمُونَ نَقِيرًا “Ve zerre kadar haksızlığa uğratılmazlar.”



Sevaplarından bir noksanlık söz konusu olmaz. İtaat edenin sevabı azaltılmayacağına göre, isyan edene de fazla ceza verilmeyeceği anlaşılır. Çünkü amellere karşılık veren Allah, merhamet edenlerin en merhametlisidir.







125- وَمَنْ أَحْسَنُ دِينًا مِّمَّنْ أَسْلَمَ وَجْهَهُ لله وَهُوَ مُحْسِنٌ واتَّبَعَ مِلَّةَ إِبْرَاهِيمَ حَنِيفًا “Din bakımından, muhsin olarak yüzünü Allah’a teslim eden ve hanif olarak İbrahim’in dinine tâbi olan kimseden daha güzel kim olabilir?”



Yüzünü Allah teslim etmek
, sırf Allah için hâlisane amel yapmak, kendisine O’ndan başka bir Rab tanımamaktır. Bundan muradın secdede yüzünü Allah için yere koymak olduğu da söylenmiştir.



Üslûbun soru şeklinde gelmesinde, bu hâlin beşerî kuvvetin ulaşabileceği nihai durum olduğuna bir tenbih vardır.



Medhedilen bu muhsin kimse,



-İyilikleri yapan ve kötülükleri ise terk eden bir kimsedir.



-Ayrıca bu kimse, diğer dinlerden yüzünü çevirip İslâm dinine muvafık olarak İbrahim dinine tâbi olan bir kimsedir.



وَاتَّخَذَ اللّهُ إِبْرَاهِيمَ خَلِيلاً “Allah, İbrahim’i halîl (dost) edindi.”



Allahu Teâlânın Hz. İbrahimi “Halil” edinmesi,
O’nu seçmesi, özel ikramlarını O’na tahsis etmesidir. Bu, dostun dostu yanında özel konumuna benzer.



Ayetin evvelinde Hz. İbrahimin ismi geçmekle beraber, “Allah O’nu Halil edindi.” denilmeyip “Allah İbrahimi Halil edindi” denilmesi, O’nun şanının büyüklüğünü gösterir, medhe layık olduğunu ortaya koyar.



“Halil” kelimesi sevgiyle alakalıdır. Dostlukta sevginin yerleşmesi vardır. Ayrıca şu manalara da dikkat çekilmiştir:



-Dost, dostun eksiğini kapatır.



-Dost, dostuyla aynı yolda olur.



-Dost, dostuyla benzer hasletler taşır.



Bu cümle, ara cümle olarak getirilmiştir. Bu cümlede hem O’nun milletine (dinine) uymaya teşvik, hem de O’nun hüsün ve kemâlini bildirmek vardır.







126- وَللّهِ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الأَرْضِ “Göklerde ve yerde olanların hepsi Allah’ındır.”



Göklerde ve yerde yaratma ve hükmetme Allahındır. Dilediği kimseyi ve dilediği şeyi seçer.



Üstteki ayetlerde salih amellere teşvik yapılmıştı. Bu ayet de, gök ve yer ehline Allaha itaatin gerekliliğini ortaya koymaktadır. Aynı zamanda, Allahın bu amellerin karşılığını vermeye kudretinin yettiğini bildirmektedir.



وَكَانَ اللّهُ بِكُلِّ شَيْءٍ مُّحِيطًا “Allah, her şeyi kuşatıcıdır.”



O’nun ilmi ve kudreti her şeyi kuşatmıştır. Dolayısıyla, kimin ne yaptığını bilir, hayır ve şer ne işlemişse ona göre karşılığını verir.


[1> Bahire, saibe için bkz. Maide 103. ayet ve açıklaması.

127- وَيَسْتَفْتُونَكَ فِي النِّسَاء “Kadınlar hakkında senden fetva istiyorlar.”



Sorulan fetva, ayetin iniş sebebinden anlaşıldığına göre, mirasla alakalıdır. Şöyle ki:



Sebeb-i Nüzûl



Uyeyne, Hz. Peygambere “Sen kız çocuğa ve kız kardeşe mirasta erkeğin yarı hissesini veriyorsun. Hâlbuki biz ancak savaşa katılan ve ganimet elde eden erkekleri mirasçı yapardık. Niye böyle?” diye sordu. Hz. Peygamber “bana böyle emredildi” cevabını verdi.



قُلِ اللّهُ يُفْتِيكُمْ فِيهِنَّ “De ki: Onlar hakkındaki fetvayı size Allah veriyor:”



Yani, Allah bunun hükmünü beyan edip açıklıyor.



Fetva vermek, kapalı olan bir meseleyi açığa kavuşturmaktır.



وَمَا يُتْلَى عَلَيْكُمْ فِي الْكِتَابِ فِي يَتَامَى النِّسَاء الَّلاتِي لاَ تُؤْتُونَهُنَّ مَا كُتِبَ لَهُنَّ وَتَرْغَبُونَ أَن تَنكِحُوهُنَّ وَالْمُسْتَضْعَفِينَ مِنَ الْوِلْدَانِ وَأَن تَقُومُواْ لِلْيَتَامَى بِالْقِسْطِ “Kendilerine (verilmesi) farz kılınanı (mirası) vermediğiniz ve evlenmek istediğiniz yetim kızlara, zavallı çocuklara ve yetimlere âdil davranmanız hakkında Kitap’ta size okunan âyetler vardır.”



وَمَا تَفْعَلُواْ مِنْ خَيْرٍ فَإِنَّ اللّهَ كَانَ بِهِ عَلِيمًا “Hayır olarak ne yaparsanız, şüphesiz Allah onu bilir.”







128-
وَإِنِ امْرَأَةٌ خَافَتْ مِن بَعْلِهَا نُشُوزًا أَوْ إِعْرَاضًا فَلاَ جُنَاْحَ عَلَيْهِمَا أَن يُصْلِحَا بَيْنَهُمَا صُلْحًا “Eğer bir kadın kocasının geçimsizliğinden, yahut kendisinden yüz çevirmesinden endişe ederse, aralarında bir sulh yapmalarında, onlara bir günah yoktur.”



Eğer bir kadın kocasının hâl ve hareketlerinden kendisine haksızlık edeceğini, hukukunu çiğneyeceğini veya kendisine sohbet ve beraberlikte az vakit ayıracağını hissederse, mehrinden bir kısmını ona vermek veya onu



568 b Beydâvî Tefsiri



kendine meylettirecek bir şey hibe etmek sûretiyle aralarında sulh yapmalarında bir beis yoktur.



وَالصُّلْحُ خَيْرٌ “Sulh hayırlıdır.”



Elbette sulh yapmak, ayrılmalarından, kötü beraberlikten veya düşmanlıktan daha hayırlıdır. Ayete “sulh daha hayırlıdır” şeklinde mana vermek uygun olmaz. Ayetin ifadesi, sulhun hayırlı şeylerden olduğunu beyan eder. Nitekim sulhun zıddı olan husumet, şerli şeylerdendir.



وَأُحْضِرَتِ الأَنفُسُ الشُّحَّ “Zaten nefisler bencil tutkulara müheyyadır.”



Nefisler bencilliğe fıtraten meyilli olduğundan, karı-kocanın tam uyum içinde olmamaları bağışlanmıştır.



“Sulh hayırlıdır” ifadesi karı – kocayı barışa teşvik eder. Nefislerin bencilliğini bildiren kısım ise, onların tam uyum içinde olmamaları hususunda mazereti nazara verir. Yani, bencillik özelliği hem kadında, hem de erkekte fıtrî olarak vardır. Ne kadın kocasının kendisiyle az ilgilenmesine razı olur, ne de erkek hanımından hoşlanmıyorsa veya başkasını seviyorsa onu gereği gibi tutar ve hukukunu korur.



وَإِن تُحْسِنُواْ وَتَتَّقُواْ فَإِنَّ اللّهَ كَانَ بِمَا تَعْمَلُونَ خَبِيرًا “Eğer iyi geçinir ve sakınırsanız, şüphesiz Allah yaptıklarınızdan haberdardır.”



Eğer birbirinizle iyi geçinir, haksızlıktan, yüz çevirmekten ve hakkını tam vermemekten sakınırsanız, şüphesiz Allah iyi ve kötü hallerinizi bilir, ona göre size karşılıkta bulunur.







129-
وَلَن تَسْتَطِيعُواْ أَن تَعْدِلُواْ بَيْنَ النِّسَاء وَلَوْ حَرَصْتُمْ “Ne kadar hırs gösterseniz de kadınlar arasında adaleti yerine getiremezsiniz.”



Çünkü adalet, elbette hanımlardan herhangi birine meyletmemeyi gerektirir, bu ise imkânsızdır. Bundan dolayıdır ki Hz. Peygamber (sav) hanımları arasında adil bir şekilde taksimde bulunur, yanlarına eşit bir şekilde varır ve bu hususta şöyle dua ederdi: “Ya Rabbi, bu yapabileceğim şekilde benim taksimim, dolayısıyla Senin sahip olduğun, benim ise takatimi aşan durumlardan dolayı beni hesaba çekme.”



فَلاَ تَمِيلُواْ كُلَّ الْمَيْلِ فَتَذَرُوهَا كَالْمُعَلَّقَةِ “Öyle ise (birine) büsbütün gönül verip ötekini (kocası hem var, hem yok) askıda kalmış kadın gibi bırakmayın.”



Yani, gücünüz dâhilinde olup da yapabileceğiniz âdilane taksimi terk ederek ve rağbet etmediğiniz hanımınıza zulmederek kocasız veya boşanmış gibi bir hâle getirmeyin. Tam adalete muvaffak olamamak, birine tümüyle yüklenmeyi gerektirmez. Çünkü bir şey tümüyle elde edilmezse, bütün bütün terki de uygun değildir.



Hz. Peygamber şöyle buyurur: “Kimin iki hanımı olsa da birine aşırı meyletse, bir tarafı eğik olarak mahşer meydanına gelir.”



وَإِن تُصْلِحُواْ وَتَتَّقُواْ فَإِنَّ اللّهَ كَانَ غَفُورًا رَّحِيمًا “Eğer arayı düzeltir ve Allah’a karşı gelmekten sakınırsanız, şüphesiz Allah Ğafur – Rahîm’dir (çok bağışlayıcı ve çok merhamet edicidir.)



Ğafur’dur,
kadınlarla ilgili olarak yaptığınız haksızlıkları düzeltir. Rahîm’dir, gelecekte haksız tavırlardan kaçınırsanız, Allah sizin geçmişteki haksız meyillerinizi bağışlar.







130- وَإِن يَتَفَرَّقَا يُغْنِ اللّهُ كُلاًّ مِّن سَعَتِهِ “Eğer (karı-koca) birbirlerinden ayrılacak olurlarsa, Allah, onların her birini geniş lütfuyla muhtaç bırakmaz.”



وَكَانَ اللّهُ وَاسِعًا حَكِيمًا “Allah’ın Vasi’ – Hakîm’dir (lütfu geniştir, hikmeti büyüktür).”







131-
وَللّهِ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الأَرْضِ “Göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah’ındır.”



Ayet, Allahın imkân ve kudretinin kemâline bir tenbihtir.



وَلَقَدْ وَصَّيْنَا الَّذِينَ أُوتُواْ الْكِتَابَ مِن قَبْلِكُمْ وَإِيَّاكُمْ أَنِ اتَّقُواْ اللّهَ “Sizden önce kendilerine kitap verilenlere de, size de “Allah’tan korkun” diye tavsiye ettik.”



Daha önce kendilerine kitap verilen Yahudi ve Hristiyanlara ve onlardan öncekilere “Allahtan korkun” diye emredilmesi, ihlâs emrini te’kiddir.



وَإِن تَكْفُرُواْ فَإِنَّ لِلّهِ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الأَرْضِ “Eğer inkâr ederseniz, biliniz ki, göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah’ındır.”



Biz onlara ve size şöyle dedik: Eğer inkâr ederseniz, şüphesiz Allah bütün mülkün mâlikidir. Sizin şükür ve takvanızın Ona bir faydası olmadığı gibi, küfür ve isyanınızdan da zarar görmez. Size takvayı tavsiye etmesi, -haşa- ihtiyacı olduğundan değil, sırf size olan rahmetindendir.



570 b Beydâvî Tefsiri



Cenab-ı Hak, bu manayı şu sözü ile te’kid ve takviye etti, zihinlerde yerleştirdi:



وَكَانَ اللّهُ غَنِيًّا حَمِيدًا “Ve Allah Ğanî – Hamîd’dir.”



Ğanî’dir
, mahlûkata ve onların ibadetine muhtaç değildir, Hamîd’dir, hamdeden olsun olmasın kendi zâtında hamde layıktır.







132- وَلِلّهِ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الأَرْضِ “Göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah’ındır.”



Allah, Ğanî ve Hamid oluşuna delalet için göklerin ve yerin kendisine ait olduğunu üçüncü kere nazara verdi. Çünkü bütün mahlûkat, ihtiyaçları ile O’nun Ğanî oluşuna; Allahın onlara verdiği vücut, çeşitli özellikler ve kemâlât ile de Hamid oluşuna delâlet ederler.



وَكَفَى بِاللّهِ وَكِيلاً “Vekil olarak Allah yeter.”



Bu ifade, “Allah, onların her birini geniş lütfuyla muhtaç bırakmaz” ayetine racidir. Çünkü onlara yeterli olduğunu taahhüd etmiştir. Arada yer alan ayetler ise, bu manayı takrir eder.







133- إِن يَشَأْ يُذْهِبْكُمْ أَيُّهَا النَّاسُ وَيَأْتِ بِآخَرِينَ “Eğer (Allah) dilerse, ey insanlar, sizi giderir de başkalarını getirir.”



“Başkalarını getirir”
ifadesi “başka kavimler yaratır” manasına gelebileceği gibi, “insan yerine başka varlıklar yaratabilir” manasına da gelebilir.



وَكَانَ اللّهُ عَلَى ذَلِكَ قَدِيرًا “Ve Allah, buna kadirdir.”



Yani Allah hem sizi vücuttan gidermeye, hem de sizin yerinize başkalarını icad etmeye kadirdir. Onun kudretine bir sınır yoktur, hiçbir şey O’na zor gelmez.



Allahın bir kısım varlıkları giderip başkalarını getirmeye kadir olması O’nun hiçbir şeye muhtaç olmadığını (gınasını) gösterdiği gibi, O’nu inkâr eden ve emrine karşı gelenlere de bir tehdid manası taşır.



Bir başka ayette “Eğer sefere çıkmazsanız, Allah elem dolu bir azap ile sizi cezalandırır ve yerinize sizden başka bir kavim getirir.” (Tevbe 39) denildiği gibi, bu ayetin de Hz. Peygambere düşmanlık yapan kavmine bir hitap olduğu da söylenmiştir. Bu ayet nazil olduğunda, rivayete göre Hz. Peygamber elini Hz. Selman’ın sırtına vurmuş ve “onlar, bunun kavmidir” demiştir.







134- مَّن كَانَ يُرِيدُ ثَوَابَ الدُّنْيَا فَعِندَ اللّهِ ثَوَابُ الدُّنْيَا وَالآخِرَةِ “Kim dünya sevabını isterse, bilsin ki, dünya ve ahiret sevabı ancak Allah katındadır.”



Mesela, ganimet niyetiyle cihada giden kimse, dünyaya taliptir. Hâlbuki dünyanın da ahiretin de sevabı Allah katındadır. Öyleyse, bu ikisinden kıymetsiz olana talip olmak yerine “Rabbena…” (Bakara, 101) demesi veya o ikisinden kıymetli olana talip olması uygun düşer. Çünkü sırf Allah için cihad eden bir kimse, ganimetten de mahrum kalmaz.



Ayet şöyle de anlaşılabilir:



Dünya ve ahiretin sevabı Allah katındadır, her bir insana dilediğinden verir. Şu ayet de bu manadadır:



“Kim âhiret mahsulünü isterse, onun mahsulünü artırırız. “Kim de dünya mahsulünü isterse, ona da ondan veririz.” (Şûra, 20)



وَكَانَ اللّهُ سَمِيعًا بَصِيرًا “Allah Semi’ – Basîr’dir (hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir).”



Allah insanların neyin peşinde koştuklarını bilir ve her birine maksadına uygun olandan verir.

135- يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ كُونُواْ قَوَّامِينَ بِالْقِسْطِ شُهَدَاء لِلّهِ وَلَوْ عَلَى أَنفُسِكُمْ أَوِ الْوَالِدَيْنِ وَالأَقْرَبِينَ “Ey iman edenler! Kendiniz, ana-babanız ve en yakınlarınızın aleyhine de olsa, Allah için şahitlik yaparak adaleti titizlikle ayakta tutan kimseler olun.”



Çünkü şehadet (şahitlik) kendisi veya başkası hakkında hakkı beyan etmektir.



إِن يَكُنْ غَنِيًّا أَوْ فَقَيرًا فَاللّهُ أَوْلَى بِهِمَا “Zengin de olsa, fakir de olsa, Allah ikisine de (sizden) daha yakındır.”



فَلاَ تَتَّبِعُواْ الْهَوَى أَن تَعْدِلُواْ “Öyle ise adaleti yerine getirmede hevâya uymayın.”



وَإِن تَلْوُواْ أَوْ تُعْرِضُواْ فَإِنَّ اللّهَ كَانَ بِمَا تَعْمَلُونَ خَبِيرًا “Eğer (şahitlik ederken) dilinizi eğip bükerseniz veya çekinirseniz, şüphesiz Allah yaptıklarınızdan haberdardır.”



Allah, bütün yaptıklarınızdan haberdar olduğundan, ona göre sizi cezalandırır.







136- يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ آمِنُواْ بِاللّهِ وَرَسُولِهِ وَالْكِتَابِ الَّذِي نَزَّلَ عَلَى رَسُولِهِ وَالْكِتَابِ الَّذِيَ أَنزَلَ مِن قَبْلُ “Ey iman edenler! Allah’a, Peygamberine, Peygamberine indirdiği Kitab’a ve daha önce indirdiği Kitaba iman edin.”



Yani, imanınızda sebat edin, o hâl üzere devam edin.



Veya, “dillerinizle iman ettiğiniz gibi, kalplerinizle de iman edin.”



Veya “bütün kitapları ve peygamberleri içine alacak şekilde iman edin.” Çünkü, bazısına iman etmek, iman etmemek gibidir.



Ayette iki defa “Kitap” geçer. Bunlardan birincisi Kur’an, ikincisi ise Allahın gönderdiği bütün kitaplardır.



وَمَن يَكْفُرْ بِاللّهِ وَمَلاَئِكَتِهِ وَكُتُبِهِ وَرُسُلِهِ وَالْيَوْمِ الآخِرِ فَقَدْ ضَلَّ ضَلاَلاً بَعِيدًا “Kim Allah’ı, meleklerini, kitaplarını, peygamberlerini ve ahiret gününü inkâr ederse, doğru yoldan büsbütün sapmış olur.”



Böyleleri yoldan büsbütün çıkmış olur, neredeyse tekrar yola gelemez.







137- إِنَّ الَّذِينَ آمَنُواْ ثُمَّ كَفَرُواْ ثُمَّ آمَنُواْ ثُمَّ كَفَرُواْ ثُمَّ ازْدَادُواْ كُفْرًا لَّمْ يَكُنِ اللّهُ لِيَغْفِرَ لَهُمْ وَلاَ لِيَهْدِيَهُمْ سَبِيلاً “İman edip sonra inkâr eden, sonra iman edip tekrar inkâr eden, sonra da inkârlarında ileri gidenler var ya; Allah onları bağışlayacak değildir, doğru yola iletecek de değildir.”



Yahudilerde böyle bir durum görülmektedir. Hz. Musa’ya iman ettiler, ardından buzağıya tapmaya başladılar. Hz. Musa Tur’dan dönünce tekrar imana girdiler. Hz. İsa geldiğinde O’nu inkâr ettiler. Peygamber Efendimiz geldiğinde ise, büsbütün inkara yöneldiler.



Ayet, genel anlamda imandan küfre dönenler hakkında da değerlendirilebilir. Bazı kimseler imana girmişken dinden dönerler, ardından tekrar dine girip tekrar çıkarlar, sonunda küfürde ısrar ederler.



“Allah onları bağışlayacak değildir, doğru yola iletecek de değildir.”



Çünkü küfürden dönmeleri ve imanda sebat etmeleri çok zordur. Zira kalpleri küfürle mühürlenmiş, gözleri hakkı görmekten kör hâle gelmiştir. Yoksa bundan “imanlarında samimi olsalar da imanları kabul edilmez, günahları bağışlanmaz” manası anlaşılmamalıdır.







138- بَشِّرِ الْمُنَافِقِينَ بِأَنَّ لَهُمْ عَذَابًا أَلِيمًا “Münafıklara, onlar için elem dolu bir azap olduğunu müjdele!”



Ayetin bu kısmı, önceki tehditlerin münafıklarla ilgili olduğuna delâlet eder. Onlar, görünüşte iman etmiş, ama gerçekte defalarca küfre düşmüş kimselerdir. Ardından da münafıklıkta ısrar etmekle ve mü’minlere zarar vermekle küfürde daha ileri gitmişlerdir.



Ayette “münafıkları uyar!” demek yerine “münafıkları müjdele!” denilmesi, onlara karşı bir tehekkümdür.







139- الَّذِينَ يَتَّخِذُونَ الْكَافِرِينَ أَوْلِيَاء مِن دُونِ الْمُؤْمِنِينَ “Onlar, mü’minleri bırakıp kâfirleri dost ediniyorlar.”



أَيَبْتَغُونَ عِندَهُمُ الْعِزَّةَ “Onların yanında izzet mi arıyorlar?”



فَإِنَّ العِزَّةَ لِلّهِ جَمِيعًا “Hâlbuki bütün izzet Allah’a aittir.”



Allahın aziz kıldığından başkası izzet bulamaz. Allah ise izzeti, kendi dostlarına yazmış ve şöyle bildirmiştir:



“Hâlbuki izzet, ancak Allah’ın, peygamberinin ve mü’minlerindir.” (Münafıkun, 8)



Dolayısıyla onlar dışında olanlara nispetle izzet elde etmek mümkün değildir.







140- وَقَدْ نَزَّلَ عَلَيْكُمْ فِي الْكِتَابِ أَنْ إِذَا سَمِعْتُمْ آيَاتِ اللّهِ يُكَفَرُ بِهَا وَيُسْتَهْزَأُ بِهَا فَلاَ تَقْعُدُواْ مَعَهُمْ حَتَّى يَخُوضُواْ فِي حَدِيثٍ غَيْرِهِ إِنَّكُمْ إِذًا مِّثْلُهُمْ “Allah size Kitap’ta şöyle hüküm indirdi: Allah’ın âyetlerinin inkâr edildiğini ve onlarla alay edildiğini işittiğiniz zaman, başka bir söze geçmedikleri müddetçe onlarla oturmayın, aksi hâlde siz de onlar gibi olursunuz.”



Bu ifade, Mekke döneminde nazil olan şu ayeti hatırlatır:



“Âyetlerimiz hakkında münasebetsizliğe dalanları gördüğün zaman hemen onlardan uzaklaş ki, ondan başka söze dalsınlar.” (En’am, 68)



Onlar gibi olmak, hem günah, hem de küfür yönünden olabilir. Onlar, Allahın ayetlerini inkâr veya istihza ederken, oradan kalkıp gidebilecek iken gitmeyen insan, elbette onların günahlarına ortak olur. Hele bir de onların bu haline razı olursa, küfürde onlara benzemiş olur.



إِنَّ اللّهَ جَامِعُ الْمُنَافِقِينَ وَالْكَافِرِينَ فِي جَهَنَّمَ جَمِيعًا “Şüphesiz Allah, münafıkların ve kâfirlerin hepsini cehennemde toplayacaktır.”







141-
الَّذِينَ يَتَرَبَّصُونَ بِكُمْ “Onlar sizi gözetleyip duran kimselerdir.”



Müslümanların başına bir iş gelmesini bekleyen bu kimseler, üstte bahsi geçen münafıklardır.



فَإِن كَانَ لَكُمْ فَتْحٌ مِّنَ اللّهِ قَالُواْ أَلَمْ نَكُن مَّعَكُمْ “Eğer Allah tarafından size bir fetih nasip olursa, “Biz sizinle beraber değil miydik?” derler.”



“Bakın, biz de sizinleydik, size destek olduk, ganimetlerden bize de pay verin” derler.



وَإِن كَانَ لِلْكَافِرِينَ نَصِيبٌ قَالُواْ أَلَمْ نَسْتَحْوِذْ عَلَيْكُمْ وَنَمْنَعْكُم مِّنَ الْمُؤْمِنِينَ “Şayet kâfirlerin (zaferden) bir nasibi olursa, “(yanınızda yer alarak) size üstünlük sağlayıp sizi mü’minlerden korumadık mı?” derler.”



Ayette Müslümanların zaferine “fetih”, kâfirlerin zaferine ise “nasip” denilmesi, onların paylarının kıymetsizliğini göstermek içindir. Çünkü, sırf dünya hayatında işlerine yarayacak ve sür’atle ellerinden çıkıp gidecektir.



فَاللّهُ يَحْكُمُ بَيْنَكُمْ يَوْمَ الْقِيَامَةِ “Allah, kıyamet günü aranızda hükmünü verecektir.”



وَلَن يَجْعَلَ اللّهُ لِلْكَافِرِينَ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ سَبِيلاً “Allah, mü’minlerin aleyhine kâfirlere hiçbir yol vermeyecektir.”



Allah, o kıyamet günü kafirlere mü’minlere karşı asla üstünlük vermeyecektir. Hatta dünyada da…



Ayet metninde geçen “sebîl” yani “yol”dan murat, delildir.



Şafii mezhebi bu ayeti, Müslüman bir kölenin kâfir birine satılmasının fesadına delil olarak kullanır. Hanefi mezhebi de, erkeğin irtidad etmesiyle hanımının boş olacağına delil getirir.







142- إِنَّ الْمُنَافِقِينَ يُخَادِعُونَ اللّهَ “Münafıklar, Allah’ı aldatmaya çalışırlar.”



وَهُوَ خَادِعُهُمْ “Hâlbuki O, onların oyunlarını başlarına geçirecektir.”



وَإِذَا قَامُواْ إِلَى الصَّلاَةِ قَامُواْ كُسَالَى “Onlar, namaza kalktıkları zaman tembel tembel kalkarlar.”



Sanki zorla iş gördürülen biri gibi, istemeye istemeye namaza kalkarlar.



يُرَآؤُونَ النَّاسَ “İnsanlara gösteriş yaparlar.”



وَلاَ يَذْكُرُونَ اللّهَ إِلاَّ قَلِيلاً “Allah’ı da pek az zikrederler.”



Çünkü riyakâr insan ancak kendini görenlerin yanında “Allah” der.



Veya, onların dilleri ile Allahın adını söylemeleri, kalbin Allahı anmasına nisbetle az bir şeydir.



Zikirden muradın namaz olduğu da söylenmiştir. Hatta namaz içinde de onların “Allah” demeleri sadece tekbir getirirken ve selâm verirkendir.







143- مُّذَبْذَبِينَ بَيْنَ ذَلِكَ “Onlar, bunlar arasında (iman ile küfür arasında) bocalayıp dururlar.”



لاَ إِلَى هَؤُلاء وَلاَ إِلَى هَؤُلاء “Ne bunlara (mü’minlere) ne de şunlara (kâfirlere) bağlanırlar.”



İman ve küfür ortasında giderler gelirler, kâh o yolda, kâh diğer yolda olurlar.



وَمَن يُضْلِلِ اللّهُ فَلَن تَجِدَ لَهُ سَبِيلاً “Allah, kimi saptırırsa, artık ona asla bir yol bulamazsın.



Sen böyle biri için hakka ve doğruya asla bir yol bulamazsın.



Benzeri bir mana, bir başka ayette şöyle bildirilir:



“Allah kime bir nur vermemişse, artık onun için bir nur yoktur.” (Nur, 40)

144- يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ لاَ تَتَّخِذُواْ الْكَافِرِينَ أَوْلِيَاء مِن دُونِ الْمُؤْمِنِينَ “Ey iman edenler! Mü’minleri bırakıp da kâfirleri dost edinmeyin.”



Çünkü böyle bir tavır, münafıkların işidir ve onların âdetidir. Öyleyse onlara benzemeyin.



أَتُرِيدُونَ أَن تَجْعَلُواْ لِلّهِ عَلَيْكُمْ سُلْطَانًا مُّبِينًا “Kendi aleyhinizde Allah’a apaçık bir delil mi vermek istiyorsunuz?”



Çünkü onlara dostluk, münafıklığa bir delildir.







145- إِنَّ الْمُنَافِقِينَ فِي الدَّرْكِ الأَسْفَلِ مِنَ النَّارِ “Şüphesiz ki münafıklar, cehennem ateşinin en aşağı tabakasındadırlar.”



وَلَن تَجِدَ لَهُمْ نَصِيرًا “Onlara asla bir yardımcı bulamazsın.”



Münafıklar, cehennemin dibinde en aşağı tabakada yer alırlar. Çünkü onlar kâfirlerin en aşağı olanlarıdır. Küfre ilâve olarak İslâm diniyle alay etmek, Müslümanları aldatmak gibi cürümleri vardır.



Hz. Peygamber şöyle buyurur:



“Kimde şu üç özellik varsa, namaz kılsa, oruç tutsa ve Müslüman olduğunu iddia etse bile, o münafıktır:



-Konuştuğunda yalan söyler.



-Va’dini yerine getirmez.



-Emanete hıyanet eder.”



Hz. Peygamberin bu hadisini teşbih ve tağliz olarak yorumlamak daha uygun olur. Yani, her kimde bu üç özellik olsa, münafıklara benzemiş olur. Hz. Peygamber bu kötü hâlden sakındırmak için, sert bir üslûb kullanmayı tercih etmiştir.



Cehennemin yedi tabakasından “dereke” olarak bahsedilmesi, bunların üst üste olmaları sebebiyledir.







146- إِلاَّ الَّذِينَ تَابُواْ وَأَصْلَحُواْ وَاعْتَصَمُواْ بِاللّهِ وَأَخْلَصُواْ دِينَهُمْ لِلّهِ Ancak tevbe edenler, durumlarını düzeltenler, Allah’a sarılanlar ve dinlerini Allah’a has kılanlar müstesnadır.”



فَأُوْلَئِكَ مَعَ الْمُؤْمِنِينَ “İşte bunlar mü’minlerle beraberdir.”



Yani, nifaktan dönen ve münafık iken kendilerinde görülen bozuk halleri düzelten, Allaha güvenip O’nun dinine yapışan, itaat ile sadece Allahın rızasını gözeten kimseler dünya ve ahirette mü’minlerle beraberdir.



وَسَوْفَ يُؤْتِ اللّهُ الْمُؤْمِنِينَ أَجْرًا عَظِيمًا “Allah, mü’minlere büyük bir mükafat verecektir.”







147-
مَّا يَفْعَلُ اللّهُ بِعَذَابِكُمْ إِن شَكَرْتُمْ وَآمَنتُمْ “Eğer şükreder ve iman ederseniz, Allah size niye azab etsin ki?”



Allahu Teâlâ, fayda ve zarar görmekten yücedir ve kimseye de gayzı yoktur. Ancak küfürde ısrar edeni cezalandırır. Çünkü kişinin küfürde ısrarı, bir hastalığa yol açan kötü bir mizaç gibidir. Kişi iman ve şükürle bunu ortadan kaldırsa, ilâhî cezadan kendini kurtarmış olur.



Ayette şükür imandan önce zikredildi. Çünkü âleme nazar eden kimse, önce nimetleri fark eder, müphem bir şekilde şükreder. Sonra dikkatle bakar, Mün’imi tanır ve ona iman eder.



وَكَانَ اللّهُ شَاكِرًا عَلِيمًا “Allah, Şakir’dir – Alîm’dir.”



Allah Şakirdir, yani az bir amel de yapılsa onu kabul eder, büyük mükafat verir. Allah Alimdir, şükür ve imanınızın hakkını bilir.







148- لاَّ يُحِبُّ اللّهُ الْجَهْرَ بِالسُّوَءِ مِنَ الْقَوْلِ إِلاَّ مَن ظُلِمَ “Allah, zulme uğrayanın dile getirmesi dışında, çirkin sözün açıktan söylenmesini sevmez.”



Zulme maruz kalan kişi, zalime beddua edebilir.



Sebeb-i Nüzûl



Rivayet edilir ki, adamın biri bir kavme misafir oldu, ama kendisine ikramda bulunmadılar. O da onlardan serzenişte bulununca, bu tavrından dolayı ayıplandı. Bu münasebetle, üstteki ayet nazil oldu.



وَكَانَ اللّهُ سَمِيعًا عَلِيمًا “Şüphesiz Allah, Semi’ – Alîm’dir (hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir).”



Allah mazlumun kelâmını işitir, zâlimin ne yaptığını bilir.







149- إِن تُبْدُواْ خَيْرًا أَوْ تُخْفُوهُ أَوْ تَعْفُواْ عَن سُوَءٍ فَإِنَّ اللّهَ كَانَ عَفُوًّا قَدِيرًا “Onu eğer bir hayır olarak açıklar veya gizlerseniz yahut bir kötülüğü affederseniz (bilin ki), Allah da çok affedicidir, her şeye gücü yetendir.”



Eğer, şikayete hakkınız olan bir meselede taat ve hayır olarak güzelce söyler veya onu gizlerseniz veya onu affederseniz, -ki en ideal olanı affetmektir-, zaten Allah da cezalandırmaya kâdir olduğu halde affetmeyi tercih eder. Kendisine isyan edenlerden intikam almaya tam bir kudreti varken çokça affeder. Sizin de böyle yapmanız daha uygun olur.



Ayet, mazluma beddua ruhsatı verilmişken, yüce ahlâka sevk ile affetmeye teşvik etmektedir.







150- إِنَّ الَّذِينَ يَكْفُرُونَ بِاللّهِ وَرُسُلِهِ “Şüphesiz Allah’ı ve Onun peygamberlerini inkâr edenler.”



وَيُرِيدُونَ أَن يُفَرِّقُواْ بَيْنَ اللّهِ وَرُسُلِهِ “Ve Allah ile peygamberlerinin arasını ayırmak isteyenler.”



وَيقُولُونَ نُؤْمِنُ بِبَعْضٍ وَنَكْفُرُ بِبَعْضٍ “Kimine inanırız, kimini inkâr ederiz” diyenler.”



وَيُرِيدُونَ أَن يَتَّخِذُواْ بَيْنَ ذَلِكَ سَبِيلاً “Ve böylece bunlar arasında (imanla küfrün arasında) bir yol tutmak isteyenler var ya…”



“Allaha inandım” deyip bazı peygamberlerini kabul etmemek, imanla küfür ortası bir yol arayışıdır. Hâlbuki bu işin ortası yoktur. Çünkü hak, farklılık arzetmez. Allaha iman, ancak peygamberlerine iman ve onların Allahtan tebliğ ettikleri meseleleri tafsilen veya icmalen tasdikle tamam olur. Bu durumda, bunların bir kısmını inkâr eden, tamamını inkâr etmiş gibidir. Yüce Allah şöyle bildirir:



“Artık haktan sonra dalaletten başka ne vardır?” (Yunus, 32)







151- أُوْلَئِكَ هُمُ الْكَافِرُونَ حَقًّا “İşte onlar gerçekten kâfirlerin ta kendileridir.”



Onlar, küfürde kemâle ermiş kimselerdir. Bazılarına inanmalarının bir kıymeti yoktur.



وَأَعْتَدْنَا لِلْكَافِرِينَ عَذَابًا مُّهِينًا “Biz de kâfirlere zillet verici bir azap hazırladık.”







152-
وَالَّذِينَ آمَنُواْ بِاللّهِ وَرُسُلِهِ وَلَمْ يُفَرِّقُواْ بَيْنَ أَحَدٍ مِّنْهُمْ أُوْلَئِكَ سَوْفَ يُؤْتِيهِمْ أُجُورَهُمْ “Allah’a ve peygamberlerine iman edenler ve onlardan hiçbirini diğerlerinden ayırmayanlara gelince, işte Allah onlara daha sonra mükâfatlarını verecektir.”



وَكَانَ اللّهُ غَفُورًا رَّحِيمًا “Allah, Ğafur’dur – Rahîm’dir (çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir).”



Önceki ayette medar-ı bahs olan kâfirler Allah ve elçileri arasında tefrikte bulunuyorlardı. Buna mukabil bu ayette nazara verilen mü’minler ise, böyle bir ayrım yapmazlar.



Ayette bunlara va’ad edilen mükâfatın “sevfe” yani “sonra” ile getirilmesi, va’di te’kid içindir, bu mükâfatın verilmesi biraz zaman alsa da mutlaka olacağına delalet etmektedir.

153- يَسْأَلُكَ أَهْلُ الْكِتَابِ أَن تُنَزِّلَ عَلَيْهِمْ كِتَابًا مِّنَ السَّمَاء “Ehl-i Kitap, senden kendilerine gökten bir kitap indirmeni istiyorlar.”



Sebeb-i Nüzûl




Ayet, Yahudi din âlimleri hakkında indi. Şöyle ki: Onlardan bir kısmı, “Ya Muhammed, eğer sadık isen Hz. Musa’nın kitap getirdiği gibi, sen de bize semadan bir defada bir kitap getir” dediler. Bir rivayete göre de, Tevrat’ta olduğu gibi levhalar üzerine semavî bir hatla yazılmış bir kitap istediler.



Veya ayetten murat “inerken göreceğimiz bir kitap getir” manası da olabilir.



Veya “bize öyle bir kitap getir ki, bu bize yazılmış olsun, senin peygamberliğini haber versin”.



فَقَدْ سَأَلُواْ مُوسَى أَكْبَرَ مِن ذَلِكَ “Musa’dan bundan daha büyüğünü istemişlerdi.”



Yani, ey peygamber, senden istedikleri sana aşırı geldiyse, Musa’dan daha büyüğünü istemişlerdi.



Bu sual her ne kadar onların ecdadından gelmiş ise de bunlara nispet edilmesi bunların da onların yolunda olmaları sebebiyledir. Demek ki, bu tür sualler onların âdeta dem ve damarlarına yerleşmiştir. Senden talep etmiş oldukları şey, onların ilk cehaletleri ve ilk kuruntuları değildir.



فَقَالُواْ أَرِنَا اللّهِ جَهْرَةً “Allah’ı bize açıkça göster” demişlerdi.”



فَأَخَذَتْهُمُ الصَّاعِقَةُ بِظُلْمِهِمْ “Bunun üzerine, zulümleri sebebiyle onları yıldırım çarptı.”



Semadan bir ateş geldi ve onları helâk etti. Böyle bir ceza, işi yokuşa sürmeleri ve içinde bulundukları durumda kendileri için olmayacak bir şeyi istemeleri sebebiyle verildi.



Onların münasebetsiz bir şekilde Allahı görme taleplerine yönelik gelen bu ilâhî ceza, rü’yetullahın imkânsız olmasını gerektirmez.



ثُمَّ اتَّخَذُواْ الْعِجْلَ مِن بَعْدِ مَا جَاءتْهُمُ الْبَيِّنَاتُ “Sonra kendilerine beyyinat (apaçık deliller) gelmesinin ardından tuttular buzağıyı ilah edindiler.”



فَعَفَوْنَا عَن ذَلِكَ “Biz bunu da affettik.”



Bu ikinci cinayet de onların ecdatlarının hatalarından biridir. Ayette geçen “beyyinat”, mu’cizelerdir. Bundan muradın “Tevrat” olduğunu söylemek caiz olmaz. Çünkü o zaman Tevrat daha inmemişti.



وَآتَيْنَا مُوسَى سُلْطَانًا مُّبِينًا “Ve Mûsâ’ya apaçık bir güç ve yetki verdik.”







154-
وَرَفَعْنَا فَوْقَهُمُ الطُّورَ بِمِيثَاقِهِمْ “Verdikleri sağlam söz(ü yerine getirmemeleri) sebebiyle Tûr’u üzerlerine kaldırdık.”



وَقُلْنَا لَهُمُ ادْخُلُواْ الْبَابَ سُجَّدًا “Ve onlara, “secde ile kapıdan girin” dedik.”



وَقُلْنَا لَهُمْ لاَ تَعْدُواْ فِي السَّبْتِ “Ayrıca onlara, “Cumartesi (yasakları) konusunda haddi aşmayın” dedik.”



وَأَخَذْنَا مِنْهُم مِّيثَاقًا غَلِيظًا “Ve onlardan çok sağlam bir söz aldık.”



Cenab-ı Hakkın “onlara dedik” demesi, birincisi Hz. Musa, ikincisi ise Hz. Davud vasıtasıyla olmuştur. Ancak, ikinci emrin Hz. Musa vasıtasıyla olması da mümkündür. Her ne kadar Cumartesi yasağını çiğnemek Hz. Davud zamanında olmuşsa da, yasak emri Hz. Musa zamanında söylenmiş olabilir.







155- فَبِمَا نَقْضِهِم مِّيثَاقَهُمْ وَكُفْرِهِم بَآيَاتِ اللّهِ وَقَتْلِهِمُ الأَنْبِيَاء بِغَيْرِ حَقًّ وَقَوْلِهِمْ قُلُوبُنَا غُلْفٌ “Verdikleri sağlam sözü bozmalarından, Allah’ın âyetlerini inkâr etmelerinden, peygamberleri haksız yere öldürmelerinden ve “kalplerimiz kılıflıdır” demelerinden dolayı (başlarına türlü belâlar verdik.)



Onlar emre muhalefet ettiler, verdikleri sözde durmadılar, biz de onlara yaptığımızı yaptık.



بَلْ طَبَعَ اللّهُ عَلَيْهَا بِكُفْرِهِمْ “Aksine, inkârları sebebiyle Allah onların kalplerini mühürlemiştir.”



فَلاَ يُؤْمِنُونَ إِلاَّ قَلِيلاً “Artık onlar çok az iman ederler.”



Yani, onlardan Abdullah İbni Selâm gibi çok az kişi iman eder.



Veya onların imanı azıcık bir imandır. Noksan olması sebebiyle kayda değer bir iman değildir.







156- وَبِكُفْرِهِمْ وَقَوْلِهِمْ عَلَى مَرْيَمَ بُهْتَانًا عَظِيمًا(Kalblerinin mühürlenmesinin diğer bir sebebi de) inkâr etmeleri ve Meryem’e büyük bir iftirada bulunmalarıdır.”



Onların büyük iftirası
, Hz. Meryemi gayr-ı meşru ilişkiye girmiş görmeleridir.







157- وَقَوْلِهِمْ إِنَّا قَتَلْنَا الْمَسِيحَ عِيسَى ابْنَ مَرْيَمَ رَسُولَ اللّهِ “Bir de “Biz Allah’ın rasulü Meryem oğlu İsa Mesih’i öldürdük” demeleri.”



“Allahın Rasulü Meryem oğlu İsa Mesih’i”
demeleri, O’nun Allahın rasulü olduğunu kabul etmeleri anlamında olmayıp,



-Ya “şu kendini Allahın Rasulü sanan İsayı… öldürdük.”



-Veya dalga geçerek “hani şu Allahın Rasulü(!) İsa var ya…, onu öldürdük” şeklindedir. Bunun benzeri şu ayette geçer:



“Firavun dedi: Şüphesiz size gönderilen peygamberiniz bir mecnun (deli).” (Şuara, 27)



-Veya O’nu medih olarak Allahu Teâlâdan bir beyan olabilir.



وَمَا قَتَلُوهُ وَمَا صَلَبُوهُ “Oysa onu ne öldürdüler, ne de astılar.”



وَلَكِن شُبِّهَ لَهُمْ “Fakat onlara öyle gibi gösterildi.”



Rivayete göre Yahudilerden bir grup Hz. İsa ve annesi hakkında çirkin şeyler söylediler. O da onlara beddua etti. Bunun sonucu olarak taraf-ı ilâhîden maymun ve domuza çevrildiler. Ardından Yahudiler O’nu öldürmek üzere bir araya geldiler. Allah da İsa’ya kendisini semaya yükselteceğini haber verdi. Bunun üzerine İsa (as) ashabına “hanginiz benim sûretime çevrilip öldürülmeye, asılıp cennete girmeye razı olur?” diye sordu. Ashabından biri ayağa kalktı, Allah da onu Hz. İsa sûretine çevirdi. İşte bu zât, Hz. İsa zannedilerek öldürüldü ve asıldı.



Bir başka rivayette ise şöyle anlatılır: Hz. İsa’nın ashabından münafıkane hareket eden biri vardı. Hz. İsa’nın yerini bildirmek üzere çıktı. Allah ona İsa sûretini verdi. Yakalandı, çarmıha gerilerek öldürüldü.



Bir başka rivayet ise şöyledir: Yahudi Taytanus Hz. İsa’nın bulunduğu eve girdi, ama onu bulamadı. Allah bu Yahudiyi Hz. İsa şekline çevirdi. Çıktığında İsa zannedildi, yakalandı ve asıldı.



Böyle hâller, nübüvvet zamanında akıldan uzak görülmeyecek harikalardır.



Allahu Teâlânın Hz. İsayı öldürmek isteyen Yahudileri kınaması, kelâmın delalet ettiği gibi, Allaha karşı gelmek cür’etinde olmaları ve apaçık mü’cizelerle te’yid edilen bir peygamberini öldürmeye yeltenmelerindendir.



وَإِنَّ الَّذِينَ اخْتَلَفُواْ فِيهِ لَفِي شَكٍّ مِّنْهُ “Onun hakkında ihtilafa düşenler, bu konuda bir şüphe içindedir.”



Bu olay olduğunda insanlar ihtilafa düştü. Yahudilerin bir kısmı dedi: O bir yalancıydı, biz de onu öldürdük.



Diğerleri ise tereddütte kaldı, bazısı dedi: “Eğer bu İsa ise, arkadaşımız nerede?”



Bazısı da dedi:



“Yüz İsanın yüzü, beden ise arkadaşımızın bedeni.”



Hz. İsa’dan semaya yükseltileceğini duyanlar ise şöyle dediler:



“O, semaya yükseltildi.”



Bir kavim ise şöyle görüş beyan etti:



“Nâsut asıldı, lâhut ise semaya yükseltildi.” [1>



Hz. İsa hakkında ihtilafa düşenler, O’nun hakkında gerçek bir bilgiye sahip değillerdir, bir şek içindedirler. Yani tereddüt hâlindedirler.



مَا لَهُم بِهِ مِنْ عِلْمٍ إِلاَّ اتِّبَاعَ الظَّنِّ “O hususta hiçbir bilgileri yoktur, sadece zanna uyuyorlar.”



Ayette medar-ı bahs edilen zannın, cehâlet ile, ilmin de nefsin kendisiyle sükûnet bulacağı bir itikad ile açıklanması da caizdir.



وَمَا قَتَلُوهُ يَقِينًا “Onu kesin olarak öldürmediler.”







158-
بَل رَّفَعَهُ اللّهُ إِلَيْهِ “Doğrusu Allah onu kendisine yükseltti.”



Ayet, Hz. İsanın öldürülmesini inkâr ve semaya yükseltilmesini ise ispat eder.



وَكَانَ اللّهُ عَزِيزًا حَكِيمًا “Allah, Azîz -Hakîm’dir.”







159-
وَإِن مِّنْ أَهْلِ الْكِتَابِ إِلاَّ لَيُؤْمِنَنَّ بِهِ قَبْلَ مَوْتِهِ “Kitab ehlinden hiç kimse yoktur ki ölümünden önce, ona (İsa’ya) iman edecek olmasın.”



Yani, kitap ehlinden O’na iman etmeyen kalmayacak. Bu, en azından kitap ehlinden olan kimselerin ölümü anında gerçekleşir. Bunların her biri Hz. İsa’yı Allahın kulu ve rasulü olarak o zaman görürler, inanırlar. Böyle bir haldeki iman ise, makbûl bir iman değildir. Ayetin ifadesi, imanın fayda vermeyeceği böyle bir hâl gelmeden, acele edip hemen iman etmelerini teşvik etmektedir.



Her iki zamiri Hz. İsaya raci’ görüp, ayeti “bütün kitap ehli Hz. İsa semadan indiğinde O’na iman edecek” şeklinde yorumlayanlar da olmuştur.



Hz. Peygamberin şöyle dediği rivayet edilir:



“Deccal çıktığında İsa semadan iner, onu öldürür. O zaman kitap ehlinin tamamı kendisine iman eder. Böylece bütün insanlar aynı dine, yani İslâm dinine tâbi olurlar. Emniyet meydana gelir, öyle ki aslanlar develerle, kaplanlar sığırlarla, kurtlar koyunlarla oynaşır. Çocuklar balıklarla oynar. Hz. İsa yeryüzünde kırk sene kalır, sonra vefat eder, Müslümanlar O’nun namazını kılarlar, defnederler.”



وَيَوْمَ الْقِيَامَةِ يَكُونُ عَلَيْهِمْ شَهِيدًا “Kıyamet günü ise, o (İsa) onların aleyhine şahit olacaktır.”



Kıyamet günü Hz. İsa Yahudilerin kendisini yalanladığını, Hristiyanların ise kendisine “Allahın oğlu” dediklerini söyleyecektir.







160- فَبِظُلْمٍ مِّنَ الَّذِينَ هَادُواْ حَرَّمْنَا عَلَيْهِمْ طَيِّبَاتٍ أُحِلَّتْ لَهُمْ وَبِصَدِّهِمْ عَن سَبِيلِ اللّهِ كَثِيرًا “Yaptıkları zulüm ve birçok kimseyi Allah yolundan alıkoymaları sebebiyle, önceden kendilerine helâl kılınmış temiz ve hoş şeyleri Yahudilere haram kıldık.”



Haram kılınanların neler olduğu En’am sûresi 146. ayette açıklanmıştır.







161- وَأَخْذِهِمُ الرِّبَا وَقَدْ نُهُواْ عَنْهُ “Ayrıca kendilerine yasaklanmış olduğu hâlde faiz almaları.”



Faiz, bize haram kılındığı gibi, onlara da haram kılınmıştı. Ayette, nehiy kelimesinin haram kılmak anlamına geldiğine bir delil vardır.



وَأَكْلِهِمْ أَمْوَالَ النَّاسِ بِالْبَاطِلِ “Bir de insanların mallarını haksız yere yemeleri sebebiyle (böyle yaptık.)



İnsanların mallarını batıl şekilde yemek, rüşvet ve benzeri haram yollarla olur.



وَأَعْتَدْنَا لِلْكَافِرِينَ مِنْهُمْ عَذَابًا أَلِيمًا “Onlardan inkâr edenlere elem verici bir azap hazırladık.”



Kendisiyle tehdit edilen bu azap, tevbe ve iman etmeyenler içindir.







162- لَّكِنِ الرَّاسِخُونَ فِي الْعِلْمِ مِنْهُمْ وَالْمُؤْمِنُونَ يُؤْمِنُونَ بِمَا أُنزِلَ إِلَيكَ وَمَا أُنزِلَ مِن قَبْلِكَ “Fakat onlardan ilimde derinleşmiş olanlar ve mü’minler, sana indirilene ve senden önce indirilene iman ederler.”



Onlar içinde Abdullah İbnu Selâm gibi ilimde kökleşmiş olanlar da vardı.



وَالْمُقِيمِينَ الصَّلاَةَ وَالْمُؤْتُونَ الزَّكَاةَ وَالْمُؤْمِنُونَ بِاللّهِ وَالْيَوْمِ الآخِرِ “O namazı kılanlar, zekâtı verenler, Allah’a ve ahiret gününe inananlar var ya.”



أُوْلَئِكَ سَنُؤْتِيهِمْ أَجْرًا عَظِيمًا “İşte onlara büyük bir mükafat vereceğiz.”



Çünkü onlar sahih imanla salih ameli cem etmişlerdir.


[1> Yani, topraktan yaratılan bedeni asıldı, ama lâhutî olan ruhu ise yükseldi.”

163- إِنَّا أَوْحَيْنَا إِلَيْكَ كَمَا أَوْحَيْنَا إِلَى نُوحٍ وَالنَّبِيِّينَ مِن بَعْدِهِ “Muhakkak biz, Nûh’a ve ondan sonra gelen peygamberlere vahyettiğimiz gibi, sana da vahyettik.”

Ehl-i kitabın semadan bir kitap indirmesini istemelerine bir cevaptır ve Hz. Peygambere vahiy gelmesi olayının diğer peygamberlerden farklı bir şey olmadığına bir delildir.

وَأَوْحَيْنَا إِلَى إِبْرَاهِيمَ وَإِسْمَاعِيلَ وَإْسْحَقَ وَيَعْقُوبَ وَالأَسْبَاطِ وَعِيسَى وَأَيُّوبَ وَيُونُسَ وَهَارُونَ وَسُلَيْمَانَ “İbrahim’e, İsmail’e, İshak’a, Yakub’a, esbata (Onun torunlarına), İsa’ya, Eyyûb’a, Yunus’a, Harun’a ve Süleyman’a da vahyettik.”

وَآتَيْنَا دَاوُودَ زَبُورًا “Ve Davud’a da Zebur’u verdik.”

“Peygamberlere”
ifadesi ismi geçen bütün peygamberleri de şümulüne almakla beraber, bu peygamberlerin ismen zikredilmesi onların şanlarını yüceltmektir. Çünkü mesela Hz. İbrahim ulu’l-azm peygamberlerin ilkidir, Hz. İsa da sonuncusudur. Diğerleri de peygamberlerin en eşref ve meşhurlarıdır.



164- وَرُسُلاً قَدْ قَصَصْنَاهُمْ عَلَيْكَ مِن قَبْلُ وَرُسُلاً لَّمْ نَقْصُصْهُمْ عَلَيْكَ “Daha önce sana anlattığımız peygamberlerle, anlatmadığımız başka peygamberlere de (vahyettik).”

وَكَلَّمَ اللّهُ مُوسَى تَكْلِيمًا “Ve Allah Musa ile de doğrudan konuştu.”

Allahu Teâlânın doğrudan bir kelâm ile konuşması, vahyin en ileri bir mertebesidir. Peygamberler içinde Hz. Musa böyle bir vahye mazhar kılınmıştır. Allahu Teâlâ, diğer bütün peygamberlere verdiğinin bir benzerini Hz. Muhammede vermek sûretiyle, O’nu en üstün kılmıştır.



165- رُّسُلاً مُّبَشِّرِينَ وَمُنذِرِينَ لِئَلاَّ يَكُونَ لِلنَّاسِ عَلَى اللّهِ حُجَّةٌ بَعْدَ الرُّسُلِ “Müjdeleyici ve uyarıcı olarak peygamberler gönderdik ki, peygamberlerden sonra insanların Allah’a karşı bir bahaneleri olmasın.”

Peygamberler gönderilmese, insanlar “ya Rabbi” bize bir elçi gönderseydin de, o bizi uyarsaydı, bilmediklerimizi bize öğretseydi” diyebilirlerdi.

Ayette, insanlara peygamber gönderilmesinin zorunlu olduğunu bir tenbih vardır. Çünkü bütün insanlar cüzî maslahatları ve insanların çoğu da küllî maslahatları idrak etmekten noksandırlar.

وَكَانَ اللّهُ عَزِيزًا حَكِيمًا “Allah, Azîz’dir – Hakîm’dir.”

Allah Azîz’dir, irade ettiği şeyde O’na galebe edilmez. Hakîm’dir hikmetle iş yapar. Peygamberler göndermesi ve her peygambere bir çeşit vahiyle hitap etmesi ve bir mu’cizeye mazhar kılması da O’nun hikmetindendir.



166- لَّكِنِ اللّهُ يَشْهَدُ بِمَا أَنزَلَ إِلَيْكَ أَنزَلَهُ بِعِلْمِهِ “Fakat Allah, sana indirdiğini kendi ilmiyle indirmiş olduğuna şahitlik eder.”

Yani, “varsın onlar semadan bir kitap indirmeni istesinler, senin nübüvvetine şehadet etmesinler! Allah şehadet eder ki Sen O’nun elçisisin.”

Sebeb-i nüzûl

Rivayete göre “Muhakkak biz, Nûh’a ve ondan sonra gelen peygamberlere vahyettiğimiz gibi, sana da vahyettik” ayeti indiğinde onlar “Biz senin nübüvvetine şehadet etmiyoruz” demişlerdi. Bunun üzerine bu ayet nazil oldu.

Allah o Kur’anı, bütün beliğ insanların telifinden aciz kaldığı bir nazımla indirdi.

Veya burada ilimden murat, insanların dünya ve ukbada işlerine yarayacak bilgidir.

وَالْمَلآئِكَةُ يَشْهَدُونَ “Melekler de şahitlik ederler.”

Yani, melekler de senin nübüvvetine şehadet ederler.

Bu ifadede, meleklerin tefekkür ve teemmüle lüzum kalmayacak şekilde nübüvvet davasının sıhhatinin bilinmesini arzuladıklarına bir tenbih vardır. Bu çeşit bilgi meleklerin özelliklerindendir. İnsanların fikir ve tefekkür dışında böyle şeyleri bilmeleri söz konusu değilidir.

“İşte ey peygamber, eğer şu insanlar doğru bir nazar ve bakış ile bakabilseler, elbette senin nübüvvetini bilirlerdi ve meleklerin bilip şehadet etmesi gibi, onlar da şehadet ederlerdi.”

وَكَفَى بِاللّهِ شَهِيدًا “Şahit olarak Allah yeter.”



167-
إِنَّ الَّذِينَ كَفَرُواْ وَصَدُّواْ عَن سَبِيلِ اللّهِ قَدْ ضَلُّواْ ضَلاَلاً بَعِيدًا “Şüphesiz inkâr edip, insanları Allah yolundan alıkoyanlar, çok uzak bir dalalete düşmüşlerdir.”

Onların bu derece yoldan çıkmaları, dalal ve idlâli cem etmeleri sebebiyledir. Yani, sırf kendileri yoldan çıkmakla kalmamışlar, başkalarını da yoldan çıkarmışlardır.

Ayrıca, başkalarını saptıran kimse, kendisi dalalette iyice boğulmuş olur, oradan sıyrılıp çıkması da zorlaşır.



168- إِنَّ الَّذِينَ كَفَرُواْ وَظَلَمُواْ لَمْ يَكُنِ اللّهُ لِيَغْفِرَ لَهُمْ وَلاَ لِيَهْدِيَهُمْ طَرِيقاً “Şüphesiz, inkâr edenleri ve zulmedenleri Allah ne bağışlar, ne de doğru bir yola eriştirir.”

Onların zulmü Peygamber Efendimizi inkârları sebebiyledir.

Veya insanları, onların işine yarayacak ve kendilerini kurtaracak şeylerden engellemelerinden dolayıdır.

Bunun dışında daha genel bir bakışla her türlü zulüm de anlaşılabilir.

Ayet, kâfirlerin dinin fürüatıyla da mükellef olduklarına delâlet eder. Çünkü ayette bahsedilenler, küfür ve zulmü cem edenlerdir.



169- إِلاَّ طَرِيقَ جَهَنَّمَ خَالِدِينَ فِيهَا أَبَدًا (Allah onları) ancak içinde ebedî kalacakları cehennem yoluna iletir.”

وَكَانَ ذَلِكَ عَلَى اللّهِ يَسِيرًا “Bu ise Allah’a çok kolaydır.”



170-
يَا أَيُّهَا النَّاسُ قَدْ جَاءكُمُ الرَّسُولُ بِالْحَقِّ مِن رَّبِّكُمْ “Ey insanlar! Peygamber size Rabbinizden hakkı (gerçeği) getirdi.”

Allahu Teâlâ, peygamberliği ortaya koydu ve ona ulaştıran bilgi yolunu beyan etti, inkâr edenleri de ebedi azapla uyardı. Ardından bütün insanlara seslenerek onları peygamberin davetine icabete çağırdı,

فَآمِنُواْ خَيْرًا لَّكُمْ “Kendi yararınıza olarak ona iman edin.”

وَإِن تَكْفُرُواْ فَإِنَّ لِلَّهِ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ “Eğer inkâr ederseniz, bilin ki göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah’ındır.”

Yani, şayet inkârı tercih ederseniz, Allahın size ve imanınıza ihtiyacı yoktur, sizin iman etmenizle fayda görmediği gibi, küfrünüzden de zarar görmez. “Göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allahındır” ifadesi, Allahın hiçbir şeye ihtiyacı olmadığını açıkça ispat eder.

وَكَانَ اللّهُ عَلِيمًا حَكِيمًا “Allah Alîm’dir – Hakîm’dir.”



171-
يَا أَهْلَ الْكِتَابِ لاَ تَغْلُواْ فِي دِينِكُمْ “Ey ehl-i kitab! Dininizde taşkınlık etmeyin!”

Hitap, hem Yahudilere, hem de Hristiyanlaradır. Yahudiler Hz. İsa hakkında onu tahkir ile taşkınlık yaptılar, hatta O’nu veled-i zina olarak gördüler.

Hristiyanlar ise O’nu öyle yükselttiler ki –haşa- bir ilah hâline getirdiler.

Denildi ki, “ayet özellikle Hristiyanlarla alakalıdır. Çünkü ayetin devamında onların bir yanlışı nazara verilmektedir.

وَلاَ تَقُولُواْ عَلَى اللّهِ إِلاَّ الْحَقِّ “Ve Allah hakkında ancak doğru olanı söyleyin!”

Yani, O’nun eşi ve çocuğu olmaktan münezzeh olduğunu anlayın.

إِنَّمَا الْمَسِيحُ عِيسَى ابْنُ مَرْيَمَ رَسُولُ اللّهِ وَكَلِمَتُهُ أَلْقَاهَا إِلَى مَرْيَمَ “Meryem oğlu İsa Mesih, ancak Allah’ın elçisi ve Meryem’e ilka ettiği kelimesidir.”

وَرُوحٌ مِّنْهُ “Ve O’ndan bir ruhtur.”

Hz. İsa’ya “O’ndan bir ruh” denilmesi Allahın yaratmasıyla meydana gelen bir ruh sahibi olması cihetiyledir.

Ölüleri diriltmesi, ölü kalplere hayat vermesi sebebiyle de “ruhullah” denildiği söylenir.

فَآمِنُواْ بِاللّهِ وَرُسُلِهِ “Artık Allah’a ve peygamberlerine iman edin.”

وَلاَ تَقُولُواْ ثَلاَثَةٌ “O üçtür” demeyin.”

“Allah – Mesih – Meryem” şeklinde üç ilah kabul etmeyin.

Bu manayı şu ayet de teyit eder:

“Hani Allah, şöyle dedi: Ey Meryem oğlu İsa! Sen mi insanlara, “Allah’ın dışında beni ve annemi iki ilâh edinin” dedin?” (Maide, 116)

Veya üç ilahtan murat, üç uknum (ekanim-i selase) denilen Baba-Oğul-Ruhu’l-Kudüstür.

Onlar baba ile Allahın zâtını, oğul ile ilmi, Ruhu’l-Kudüs ile de hayatı murat etmektedirler.

انتَهُواْ خَيْرًا لَّكُمْ “Kendi yararınız için buna son verin.”

إِنَّمَا اللّهُ إِلَهٌ وَاحِدٌ “Allah ancak tek bir ilâhtır.”

سُبْحَانَهُ أَن يَكُونَ لَهُ وَلَدٌ “O, çocuk sahibi olmaktan münezzehtir.”

Çünkü, kendisinin misli olanların ve ölüm kendisine arız olanların çocuğu olur. Allah ise böyle durumlardan münezzehtir.

لَّهُ مَا فِي السَّمَاوَات وَمَا فِي الأَرْضِ “Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O’nundur.”

Hem mülk, hem de yaratma yönüyle göklerde ve yerde olanların hepsi Allahındır. Bunlardan her hangi biri Allaha misil olamaz ki Allah onu kendine çocuk edinsin!

وَكَفَى بِاللّهِ وَكِيلاً “Vekil olarak Allah yeter.”

Allahın çocuğa ihtiyacı olmadığına bir tenbihtir. Çünkü çocuğa olan ihtiyaç, ilerde babasına vekil olması içindir. Allah ise, her şeyi ayakta tutan zâten O’dur. Yarattığı şeye muhtaç olmayacağı, ondan yardım almayacağı aşikârdır.



172- لَّن يَسْتَنكِفَ الْمَسِيحُ أَن يَكُونَ عَبْداً لِّلّهِ “Mesih, hiçbir zaman Allah’a bir abd olmaktan çekinmez.”

Çünkü Allaha abd olmak, Onunla iftihar edilecek bir şereftir. İnsanı zelil ve küçük yapan şey ise, Allahtan başkasına kul olmaktır.

Sebeb-i Nüzûl

Rivayete göre Necran Hristiyanlarından bir heyetle Hz. Peygamber arasında şöyle bir diyalog yaşanır:

-Sahibimizi niye ayıplıyorsun?

-Sahibiniz kim?

592 b Beydâvî Tefsiri

-Hz. İsa.

-Ne diyormuşum?

-Onun Allahın kulu ve Rasulü olduğunu söylüyorsun.

-Hz. İsa için Allaha kul olmak, bir noksanlık değildir.

Bu konuşma üzerine üstteki ayet nazil olur.

وَلاَ الْمَلآئِكَةُ الْمُقَرَّبُونَ “Mukarreb melekler de.”

Melekler de Allaha abd olmaktan kaçınmazlar.

Bazı âlimler meleklerin peygamberlerden daha üstün olduğunu iddia ederler ve bu ayetle şöyle delil getirirler:

Ayet, Hz. İsayı ubudiyet makamından daha yükseklere çıkarmak isteyen Hristiyanlara red için sevk edilmiştir. Bu ise, atfedilenin atıfta bulunandan daha üst derecede olmasını iktiza eder. Ta ki mukarreb meleklerin ibadetten kaçınmamaları Hz. İsa’nın da kaçınmamasına delil olabilsin.

Elcevap: Ayet, Hz. İsaya ve meleklere tapanları reddetmek içindir, bundan dolayı bu ayetten böyle bir davaya delil getirmek uygun olmaz.

Ayetin sırf Hristiyanlara bir cevap olmasını kabul etsek bile, buradaki atıf meleklerin daha büyük mertebe sahibi olmalarını nazara vermekten ziyade, sayılarının çokluğu açısından ve devamlı ibadet etmeleri yönünden olabilir. Mesela, “ne âmir ne de memur hükümdara muhalefet ediyor” deyişimiz gibi değerlendirilebilir.

Şayet bundan meleklerin daha büyük mertebe sahibi olmaları kastedilmişse, ayetin bahsettiği mukarreb meleklerdir. Bunlar da Arşın etrafında görevli olan Kerubiyundur.

Veya meleklerden Hz. İsadan daha üstün olanları olabilir, ama bu mutlak manada melek cinsinin peygamberlerden daha üstün olmasını istilzam etmez.

وَمَن يَسْتَنكِفْ عَنْ عِبَادَتِهِ وَيَسْتَكْبِرْ فَسَيَحْشُرُهُمْ إِلَيهِ جَمِيعًا “Kim O’na ibadetten çekinir ve büyüklük taslarsa, bilsin ki O, onların hepsini huzuruna toplar.”



173-
فَأَمَّا الَّذِينَ آمَنُواْ وَعَمِلُواْ الصَّالِحَاتِ فَيُوَفِّيهِمْ أُجُورَهُمْ “İman edip salih ameller işleyenlere gelince, (Allah) onların mükâfatlarını eksiksiz öder.”

وَيَزيدُهُم مِّن فَضْلِهِ “Ayrıca lütfundan onlara daha da fazlasını verir.”

اًۙمي۪لَا اًباَذَع ْمُهُبِّذَعُيَف اوُرَبْكَتْساَو اوُفَكْنَتْسا َني۪ذَّلا اَّمَاَو “Allah’a ibadetten çekinenlere ve büyüklük taslayanlara gelince; (Allah) elem dolu bir azapla onları azaplandırır.”

وَلاَ يَجِدُونَ لَهُم مِّن دُونِ اللّهِ وَلِيًّا وَلاَ نَصِيرًا “Ve onlar kendilerine Allah’tan başka bir dost ve yardımcı da bulamazlar.”



174-
يَا أَيُّهَا النَّاسُ قَدْ جَاءكُم بُرْهَانٌ مِّن رَّبِّكُمْ “Ey insanlar! Size Rabbinizden bir bürhan geldi.”

وَأَنزَلْنَا إِلَيْكُمْ نُورًا مُّبِينًا “Ve size apaçık bir nur indirdik.”

Bürhan
dan murat mu’cizeler, nurdan murat Kur’andır.

Yani, “ey insanlar! Size hem aklî deliller, hem de naklî şahitler geldi. Dolayısıyla sizin için bir özür ve gerekçe kalmamıştır.”



175- فَأَمَّا الَّذِينَ آمَنُواْ بِاللّهِ وَاعْتَصَمُواْ بِهِ فَسَيُدْخِلُهُمْ فِي رَحْمَةٍ مِّنْهُ وَفَضْلٍ “Allah’a iman edip ona sımsıkı sarılanları (Allah), kendisinden bir rahmet ve lütfa kavuşturacaktır.”

Allah böyle bir mükâfatı onların iman ve ameline karşılık bir lütuf olarak verir, yoksa O’na vacip bir şey olduğundan değil.

وَيَهْدِيهِمْ إِلَيْهِ صِرَاطًا مُّسْتَقِيمًا “Ve onları kendine doğru giden bir yola iletecektir.”

Allahın ehl-i imanı ilettiği doğru bir yol İslâm’dır ve dünyada Allaha itaattir. Ahirette ise, cennetin yoludur.



176- يَسْتَفْتُونَكَ “Senden fetva istiyorlar.”

قُلِ اللّهُ يُفْتِيكُمْ فِي الْكَلاَلَةِ “De ki: Allah, size “kelâle” (babasız ve çocuksuz kimse)nin mirası hakkında hükmünü açıklıyor:”

إِنِ امْرُؤٌ هَلَكَ لَيْسَ لَهُ وَلَدٌ وَلَهُ أُخْتٌ فَلَهَا نِصْفُ مَا تَرَكَ “Çocuğu olmayan bir kişi ölür de kız kardeşi bulunursa, bıraktığı malın yarısı onundur.”

وَهُوَ يَرِثُهَآ إِن لَّمْ يَكُن لَّهَا وَلَدٌ “Eğer kız kardeşi ölür ve çocuğu da bulunmazsa, erkek kardeş ona varis olur.”

فَإِن كَانَتَا اثْنَتَيْنِ فَلَهُمَا الثُّلُثَانِ مِمَّا تَرَكَ “Eğer kız kardeşler iki iseler, (erkek kardeşin) bıraktığının üçte ikisi onlarındır.”

وَإِن كَانُواْ إِخْوَةً رِّجَالاً وَنِسَاء فَلِلذَّكَرِ مِثْلُ حَظِّ الأُنثَيَيْنِ “Eğer kardeşler erkekli kızlı iseler, o zaman erkeğe, iki kız hissesi kadar pay vardır.”

يُبَيِّنُ اللّهُ لَكُمْ أَن تَضِلُّواْ “Şaşırmamanız için Allah size (hükümlerini) açıklıyor.”

وَاللّهُ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ “Allah, her şeyi hakkıyla bilendir.”

Cevabın delaletinden anlaşıldığına göre, fetvası sorulan durum, çocuğu olmayan kimselerin mirasıdır.

Sebeb-i Nüzûl

Rivayete göre, Cabir Bin Abdullah hasta iken Hz. Peygamber O’nu ziyarete geldi. Hz. Cabir “bana varis olacak evladım yok, malımı ne yapayım” diye sordu. Bunun üzerine, ilgili ayetler nazil oldu. Bunlar, en son nazil olan ahkâm ayetleridir.

Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur:

“Her kim Nisa sûresini okusa, sanki erkek – kadın bütün mü’minlere sadaka vermiş olur. Bir mirasa konar. Köle azat etmiş gibi sevap kazanır. Şirkten uzak kalır. Allahın meşietinde bağışlananlardan olur.”
Yazar:
Prof.Dr. Şadi Eren
 
Üst Alt