Neler yeni

Welcome to Cidar - Hak Yolunda... Hak üzere...

Forumumuza hoş geldiniz, burada birçok faydalı içerik ve aktif bir topluluk sizi bekliyor, ancak tüm özelliklerden yararlanabilmek ve paylaşımlara katılabilmek için kayıt olmanız gerekmektedir.

Nur Suresi Tefsiri

Admin

Yönetici
Katılım
19 Şub 2025
Mesajlar
180
Tepkime puanı
0
Puanları
16
1- سُورَةٌ أَنزَلْنَاهَا وَفَرَضْنَاهَا (Bu), indirdiğimiz ve (hükümlerini) farz kıldığımız bir sûredir.”



وَأَنزَلْنَا فِيهَا آيَاتٍ بَيِّنَاتٍ “Ve onda apaçık âyetler indirdik.”



Onda, delâleti apaçık ayetler indirdik.



لَّعَلَّكُمْ تَذَكَّرُونَ “Ola ki düşünüp öğüt alırsınız.”



Ola ki tezekkür eder, haramlardan sakınırsınız.







2- الزَّانِيَةُ وَالزَّانِي فَاجْلِدُوا كُلَّ وَاحِدٍ مِّنْهُمَا مِئَةَ جَلْدَةٍ “Zina eden kadın ve zina eden erkekten her birine yüz sopa vurun!”Ayette önce “Zâniye” yani “zina eden kadın” denilmesi, zinanın daha çok kadının kendini erkeğe arzetmesiyle olmasındandır. Ayrıca erkeğin mefsedeti, kadına nisbetle tahakkuk eder.



Celd, insanın cildine vurulmasıdır. (Sopa cezası)



Evli olanların zina cezası recm olduğundan, yüz sopa cezasının evli olmayan zinakâr kadın ve erkeğe uygulanacağı tahakkuk eder.



İmam-ı Şafiî, Hz. Peygamberin “Zina eden bekârlara yüz sopa ve bir yıl da sürgün vardır” hadisinden hareketle, yüz sopaya ilâve olarak hür kimse için bir yıl sürgünü de ilave etti.



Ayette sadece yüz sopanın geçmesi, ayrıca bir yıl sürgün cezasının verilmesini ortadan kaldırmaz.



Evli kimselerin zina yapması durumunda,



-Hür olmaları,



-Bülûğa ermiş olmaları,



-Akıl sahibi olmaları,



-Sahih bir nikahla evli olmalarına bakılır. Bunlar varsa recm uygulanır.



Hanefiler, recmin tatbiki için Müslüman olma şartını da söylerler. Ama



Hz. Peygamberin iki Yahudiye de bu cezayı uygulamış olması, bunun şart olmadığını gösterir.



وَلَا تَأْخُذْكُم بِهِمَا رَأْفَةٌ فِي دِينِ اللَّهِ إِن كُنتُمْ تُؤْمِنُونَ بِاللَّهِ وَالْيَوْمِ الْآخِرِ “Eğer Allah’a ve ahiret gününe inanıyorsanız, Allahın dinini uygulamada o ikisine karşı sizi acıma duygusu kaplamasın!”



Allahın dinini tatbik ve hadd cezasını uygulamada gevşeklik edip hükmü atıl hâle getirmeyin.



Hz. Peygamber, böyle meselelerde acımanın yeri olmadığını ifade bâbında şöyle buyurmuştur: “Muhammedin kızı Fatıma da hırsızlık yapsa, elini keserdim.”



“Eğer Allah’a ve ahiret gününe inanıyorsanız”



Çünkü iman,



-Allaha taatte ciddiyeti,



-Ve had ve hükümleri uygulamada gayreti iktiza eder.



Ayette “eğer inanıyorsanız” denilmesi, hükmün uygulanmasına teşvik içindir.



وَلْيَشْهَدْ عَذَابَهُمَا طَائِفَةٌ مِّنَ الْمُؤْمِنِينَ “Ve mü’minlerden bir taife onların azabına şahit olsun.”



Mü’minlerden bir grup kimsenin bu had cezasının uygulanmasına şahit olması, cezayı daha şiddetli kılan bir durumdur. Çünkü bu şekilde rezil rüsvay edilmek, verilen azaptan çok daha fazla etki eder.“Taife” kelimesi “tavaf” kökünden gelir, “Bir şeyi kuşatan” anlamını ifade eder. Bunun en azı üç kişidir. Bir ve iki olabileceğini söyleyenler de olmuştur. Bundan murat, teşhirin gerçekleşeceği bir topluluktur.







3-
الزَّانِي لَا يَنكِحُ إلَّا زَانِيَةً أَوْ مُشْرِكَةً “Zinakar erkek, zinakar veya müşrik olan bir kadından başkası ile evlenmez.”



وَالزَّانِيَةُ لَا يَنكِحُهَا إِلَّا زَانٍ أَوْ مُشْرِكٌ “Zinakar bir kadınla da ancak zinakar veya müşrik olan erkek evlenir.”



Çünkü genelde zinaya meyilli kimse, saliha kadınlara rağbet etmez. Gayr-i meşru beraberlik yaşayan kadınlara da salih erkekler ilgi duymazlar. Çünkü, şeklen birbirine benzerlik (müşakele), birbirine ülfet etmek ve beraber olmak için bir illettir. Birbirinden farklı olmak (muhalefet) ise, nefret ve ayrılık için bir sebeptir.



Ayette “Zinakar erkek, zinakar veya müşrik olan bir kadından başkası ile evlenmez” denildikten sonra normalde buna mukabil, “Zina eden kadın ise ancak zina eden biriyle veya bir müşrikle evlenir” denilmesi gerekirken, “Zinakar bir kadınla da ancak zinakar veya müşrik olan erkek evlenir” denilmiştir. Zira bundan murat erkeklerin onlara rağbette hâllerini beyan etmektir. Çünkü ayet kıt imkânı olan bazı muhacirler hakkında nazil oldu. Bunlar, bazı fahişe kadınlarla evlenmeye niyetlenmişlerdi. Cahiliye âdetlerine göre fahişe kadınlar, gelirlerinden bir kısmını kocalarına veriyorlardı. Bundan dolayı bu ayette “zina eden erkek” diye önce erkeğin durumu anlatıldı.



وَحُرِّمَ ذَلِكَ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ “Bu, mü’minlere haram kılındı.”



Çünkü zina ettiği bilinen bir kadınla bir mü’minin evlenmesinde,



-Fasıklara benzemek,



-Töhmete maruz kalmak,



-Aleyhinde konuşulmasına sebebiyet vermek,



-Nesep hususunda tenkid edilmek gibi bir takım mefsedetler vardır.



Bundan dolayı, ziyadesiyle te’kid için “bu, mü’minlere haram kılındı” denildi.



“Zinakar erkek, zinakar veya müşrik olan bir kadından başkası ile evlenmez” ayeti “evlenmesin” manasına da gelebilir.



Bir mü’minin zinakâr biriyle evlenme yasağı zâhirine göredir. Hüküm, varid olduğu sebebe özeldir.Veya “Sizden bekâr olanları, kölelerinizden ve cariyelerinizden de salih olanları evlendirin.” (Nur, 32) ayetiyle hükmü mensuhtur. Çünkü ayetteki “bekârlarınız” ifadesi zina etmiş ama evlenmemiş kimseleri de içine alır.



Şu rivayet de bunu teyid eder: Hz. Peygambere önce zina eden, sonra da zina ettiğiyle evlenenin durumu sorulduğunda “evveli zinadır, sonu nikâhtır. Haram bir şey yapmaları, helâli haram kılmaz” buyurmuşlardır.







4-
وَالَّذِينَ يَرْمُونَ الْمُحْصَنَاتِ ثُمَّ لَمْ يَأْتُوا بِأَرْبَعَةِ شُهَدَاء فَاجْلِدُوهُمْ ثَمَانِينَ جَلْدَةً “Namuslu kadınlara zina isnat edip sonra da dört şahit getirmeyenlere seksen değnek vurun.”



Birisine “ey fasık!”, “ey içki içen” gibi ifadeler kullanmak –isbat edemediğinde- tazîr cezasını gerektirir.Ayette nazara verilen iftira cezasının uygulanması için, iftira edilende şu şartlar gerekir:



-Hür olmak,



-Büluğa ermiş olmak,.



-Akıllı olmak,



-Müslüman olmak,



-Zina etmemiş olmak.



İftira edilenin kadın veya erkek olması fark etmez. İffetli bir erkeğe “zinakâr” diyen birisi, bunu isbat edemediğinde seksen sopa cezasına çarptırılır.



Ayette “iffetli kadınlar” diye ifade edilmesi,



-Ya ayetin inmesine sebep olan olayın özelliğinden,



-Veya bu tür isnatların kadınlara yapılmasının hem daha yaygın, hem de daha çirkin olmasındandır.Şahitlerin hepsinin aynı yerde bulunmaları şart değildir.



Sebebinin zinaya nispetle zayıf oluşu ve aslında meydana gelmiş olması ihtimali dolayısıyla, bu had cezası zinaya nispetle biraz daha hafif olarak uygulanır. Vurulacak sopa sayısı da bu yüzden biraz daha noksan kılınmıştır.



وَلَا تَقْبَلُوا لَهُمْ شَهَادَةً أَبَدًا “Ayrıca onların şahitliğini asla kabul etmeyin.”



Hangi şehadet olursa olsun onlardan şahitlik kabul etmeyin. Çünkü onlar birer müfteri durumundadır.Burada “ebeden” kaydı “tevbe etmediği sürece” anlamındadır. Ebu Hanifeye göre ömrünün sonuna kadar yasak geçerlidir, tevbe ile bundan kurtulamaz.



وَأُوْلَئِكَ هُمُ الْفَاسِقُونَ “İşte onlar fâsıkların ta kendileridir.”



Onların fasık olduklarına hükmedilmiştir.







5- إِلَّا الَّذِينَ تَابُوا مِن بَعْدِ ذَلِكَ وَأَصْلَحُوا “Ancak tevbe edip bundan sonra durumunu düzeltenler müstesna.”Ancak bu iftira olayından sonra yaptığı iftiradan tevbe eden ve amellerini telafi ile durumlarını düzeltenler bundan müstesnadır.



Amellerini telafiden murat,



-Hadd cezasının uygulanması için teslim olmak,



-Veya iftira ettiği kimseden helâllik almak gibi durumlardır.



Ayetteki istisna, hükmün aslına râcidir. Yoksa bundan dolayı had cezasının düşmesi lâzım değildir.[1>



Denildi ki: İffetli insanlara zina iftirasında bulunan kimse tevbe etse ve durumunu düzeltse, kendisi hakkındaki son hükümden, yani “işte onlar fasıkların ta kendileridir” hükmünden kurtulur.



فَإِنَّ اللَّهَ غَفُورٌ رَّحِيمٌ “Çünkü Allah, Ğafur – Rahîm’dir.”Ayetin bu kısmı, istisnanın bir illetidir[2>







6
- وَالَّذِينَ يَرْمُونَ أَزْوَاجَهُمْ وَلَمْ يَكُن لَّهُمْ شُهَدَاء إِلَّا أَنفُسُهُمْ فَشَهَادَةُ أَحَدِهِمْ أَرْبَعُ شَهَادَاتٍ بِاللَّهِ إِنَّهُ لَمِنَ الصَّادِقِينَ “Eşlerine zina isnadında bulunup da kendilerinden başka şahitleri olmayanlara gelince, onların her birinin şahitliği, kendisinin doğru söyleyenlerden olduğuna dair dört defa Allah adına yemin ederek şahitlik etmesidir.”







7-
وَالْخَامِسَةُ أَنَّ لَعْنَتَ اللَّهِ عَلَيْهِ إِن كَانَ مِنَ الْكَاذِبِينَ “Beşinci defa da, eğer yalan söyleyenlerden ise, Allah’ın lanetinin kendisi üzerine olmasını dilemesidir.”



Sebeb-i Nüzûl




Ayet, Hilal Bin Ümeyye hakkında indi. Yatağında bir adam görmüştü.



Erkek bu şekilde şehadette bulununca, kendisinden iftira haddi cezası düşer. Karı-koca arasında da boşanma gerçekleşir. Hz. Peygamber şöyle buyurur: “Zina iftirasıyla karı-koca birbiriyle lanetleştiklerinde asla tekrar bir araya gelemezler.”



Kadın, erkeğin bu tarz şehadetinden sonra “evet, doğrudur” derse kendisine zina haddi cezası uygulanır.







8- وَيَدْرَأُ عَنْهَا الْعَذَابَ أَنْ تَشْهَدَ أَرْبَعَ شَهَادَاتٍ بِاللَّهِ إِنَّهُ لَمِنَ الْكَاذِبِينَ “Kocasının yalan söyleyenlerden olduğuna dair dört defa Allah adına yemin ederek şahitlik etmesi, kadından cezayı kaldırır.”







9-
وَالْخَامِسَةَ أَنَّ غَضَبَ اللَّهِ عَلَيْهَا إِن كَانَ مِنَ الصَّادِقِينَ “Beşinci defa da,eğer (kocası) doğru söyleyenlerden ise, Allah’ın gadabının kendisi üzerine olmasını söyler.”







10-
وَلَوْلَا فَضْلُ اللَّهِ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَتُهُ “Şayet Allah’ın size lütfu ve rahmeti olmasaydı…”



Ayette “Şayet Allah’ın size lütfu ve rahmeti olmasaydı…” denildiğinde aslında cümle yarım kalmaktadır. Bu, tazim içindir. Yani, “Şayet Allahın size lütfu ve merhameti olmasaydı, sizi rezil ederdi ve cezanızı hemen verirdi.”



وَأَنَّ اللَّهَ تَوَّابٌ حَكِيمٌ “Ve Allah Tevvab - Hakîm olmasaydı…”




[1> Yani, namuslu kimselere iftirada bulunduktan sonra, “ben tevbe ettim” de mekle cezadan kurtulamaz.



[2> Yani, namuslu kimselere zina iftirasında bulunan kimse çok büyük bir günah işlemiştir. Böyle olmakla beraber bu günah ona tevbe kapısını kapatmış olmaz. Tevbe ettiğinde Allah tevbesini kabul eder. Çünkü O, Ğafurdur, Rahîmdir; mağfireti ve rahmeti boldur.




11- إِنَّ الَّذِينَ جَاؤُوا بِالْإِفْكِ عُصْبَةٌ مِّنكُمْ “O ağır iftirayı uyduranlar, sizin içinizden bir güruhtur.”Ayette geçen “ifk”, “ağır iftira” demektir. Hz. Aişeye yapılan iftira münasebetiyle inmiştir. Şöyle ki:



Sebeb-i Nüzûl



Hz. Peygamber (asm) gazvelerden birinde Hz. Aişeyi de yanında götürmüştü. Derken kafileye istirahat molası verildi. Hz. Aişe, ihtiyacı için kafileden biraz ayrılıp geriye dönerken, gerdanlığının kopmuş olduğunu fark etti, geriye dönüp aramaya başladı. Bu arada kafile tekrar yola koyuldu. Hz. Aişeye nezaret eden kişi, O’nu hevdecin içinde zannetmişti. Hevdeci deveye yerleştirdi, diğerleriyle birlikte o da yola çıktı. Hz. Aişe, konaklama yerine döndüğünde orada kimseyi bulamadı. Orada oturup gelmelerini bekledi. Safvan Bin Muattıl, ordunun gerisinden gelirdi, Hz. Aişeyi gördü, onu tanıdı. Kendisi önden yürüdü, O’nu ise devesine bindirdi, beraberce orduya yetiştiler. Münafıklar “Peygamberin hanımının Safvan’la ilişkisi oldu” şeklinde iftira ettiler.



“Usbe”, on ile kırk kişi arasındaki topluluğa denilir. “O ağır iftirayı yapanlar içinizden bir güruhtur” ifadesinden murat, münafıkların reisi Abdullah Bin Übey, Zeyd Bin Rifâa, Hassan Bin Sabit, Mistah Bin Esase, Hamne Binti Cahş ve bunlara destek olan kimselerdir.



لَا تَحْسَبُوهُ شَرًّا لَّكُم “Bunu kendiniz için bir şer sanmayın.”



Hitabın muhatapları,



-Hz. Peygamber (asm),



-Ebu Bekir, (Hz. Aişe’nin babası),



-Hz. Aişe,



-Ve Safvan’dır. (Radıyallahu anhum)



بَلْ هُوَ خَيْرٌ لَّكُمْ “Aksine o sizin için bir hayırdır.”



Bunun hayır olması,




-Böyle bir olayla pek çok sevap kazanmaları,



-Hz. Aişenin beraatiyle alakalı on sekiz ayet indirilerek, Allah nezdinde bu zâtların kıymetinin gösterilmesi,



-Şanlarının yüceltilmesi ve onlar aleyhinde konuşanlara şiddetli uyarı yapılması,



-İftira olayında “hayır, böyle olamaz” diye tepki gösterenlerin sena edilmesi gibi cihetlerdendir.



لِكُلِّ امْرِئٍ مِّنْهُم مَّا اكْتَسَبَ مِنَ الْإِثْمِ “Onlardan her biri için, işledikleri günahın cezası vardır.”



Bu iftirayı yapan ve iftiraya kanan kimselerin her birine, ne kadar dalmışsa o nisbette günah yazılıp ceza verilecektir.



وَالَّذِي تَوَلَّى كِبْرَهُ مِنْهُمْ لَهُ عَذَابٌ عَظِيمٌ “İçlerinden (elebaşılık ederek) günahın büyüğünü üstlenen için ise, çok büyük bir azap vardır.”Bundan murat İbnu Übey’dir. Çünkü Hz. Peygambere olan düşmanlığı sebebiyle iftirayı o başlattı ve etrafa yaydı.Veya bundan murat Hassan ve Mistah da olabilir. Çünkü bunlar açıktan bu iftirayı etrafa duyurdular.Bunlar için ahirette çok büyük bir azap vardır. Hatta dünyada da vardır.Bundan dolayı kendilerine seksen sopa cezası uygulandı.



Fitnenin elebaşı İbnu Selül toplumdan dışlandı, münafık olduğu meşhur oldu.



Hassan, hem amâ, hem de elleri felçli oldu.



Mistahın ise gözü kapandı.







12- لَوْلَا إِذْ سَمِعْتُمُوهُ ظَنَّ الْمُؤْمِنُونَ وَالْمُؤْمِنَاتُ بِأَنفُسِهِمْ خَيْرًا وَقَالُوا هَذَا إِفْكٌ مُّبِينٌ “Bunu işittiğiniz zaman, erkek ve kadın mü’minler, kendileri hakkında iyi zan besleyip de, “Bu, apaçık bir iftiradır” deselerdi ya!” (Hucurat, 11) ayetinde “Kendi kendinizi ayıplamayın.” derken “mü’min kardeşlerinizi ayıplamayın” kastedildiği gibi, burada da benzeri bir üslûbla “kendileri hakkında” ifadesiyle, “iftiraya maruz kalan kimseler hakkında” hüsn-ü zanda bulunmaları gereği anlatılmıştır.



Ayette önce “Bunu işittiğinizde” denilerek hitap ile başlanıldı, devamında ise onlardan gıyabî olarak “erkek ve kadın mü’minler…” şeklinde söz edildi. Bunda,



-Kınamada bir mübalağa vardır.



-Ayrıca mü’minlere hüsn-ü zanda bulunmanın, onlara saldırıdan el çekmenin, hatta kendilerine böyle bir iftira yapılsa kendilerini savunmaları gibi, iftiraya maruz kimseleri savunmanın imanın bir gereği olduğunu hissettirmek vardır.



“Bu, apaçık bir iftiradır”



Onlara yaraşan, mü’min kardeşleri hakkında hüsn-ü zanda bulunmaları ve duruma yakînen muttali olan kimse gibi “bu apaçık bir iftiradır” demeleridir.







13- لَوْلَا جَاؤُوا عَلَيْهِ بِأَرْبَعَةِ شُهَدَاء “Bu konuda dört şahit getirmeleri gerekmez miydi?”



فَإِذْ لَمْ يَأْتُوا بِالشُّهَدَاء فَأُوْلَئِكَ عِندَ اللَّهِ هُمُ الْكَاذِبُونَ “Madem ki şahit getirip ispat edemediler, öyle ise onlar Allah nezdinde yalancıların ta kendisidirler.”



Delili olmayan şey, Allah nezdinde, yani Allahın hükmünde yalan sayılır. Bundan dolayı, onlara had cezası uygulandı.







14- وَلَوْلَا فَضْلُ اللَّهِ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَتُهُ فِي الدُّنْيَا وَالْآخِرَةِ لَمَسَّكُمْ فِي مَا أَفَضْتُمْ فِيهِ عَذَابٌ عَظِيمٌ “Şayet dünya ve ahirette Allah’ın size lütuf ve rahmeti olmasaydı, daldığınız şeyde size mutlaka çok büyük bir azap dokunurdu.”Allahın sizin üzerinizde dünya ve ahirette lütfu ve rahmeti vardır. Dünyada lütfuyla size bu kadar nimetler vermiştir. Tevbe için size süre vermesi de bu nimetlerdendir. Ahirette ise rahmetiyle sizin için takdir olunan afv ve mağfiretiyle muamele edecektir.İşte bu lütuf ve rahmet olmasaydı, dalmış olduğunuz bu olaydan dolayı size çok büyük bir azap isabet ederdi. Öyle ki, maruz kalınan kınama ve sopa cezası bunun yanında çok küçük kalırdı.







15- إِذْ تَلَقَّوْنَهُ بِأَلْسِنَتِكُمْ وَتَقُولُونَ بِأَفْوَاهِكُم مَّا لَيْسَ لَكُم بِهِ عِلْمٌ “Çünkü siz bu iftirayı, gelişi güzel birbirinizin ağzından alıyor ve hakkında bilgi sahibi olmadığınız şeyi ağızlarınızla söylüyorsunuz.”



وَتَحْسَبُونَهُ هَيِّنًا “Ve bunun önemsiz olduğunu sanıyorsunuz.”



Siz, bununla ilgili birbirinizden sual ederek haberler alıyor, kalp desteği olmadan, kesin bir bilgiye dayanmadan ağzınızda geveliyordunuz. Bunu basit bir şey sanıyor, bundan dolayı bir hesap olmadığını düşünüyordunuz.



وَهُوَ عِندَ اللَّهِ عَظِيمٌ “Hâlbuki bu, Allah katında çok büyüktür.”



Hâlbuki bu Allah nezdinde günah yönüyle ve azabı gerektirmesi açısından büyük bir durumdu.Bu üçü birbirine terettüp eden günahlar olup, büyük bir azabı gerektirdiği ifade edilmiştir.



1-Kendi aralarında birbirlerinden sorarak buna dalmaları,



2-Tahkîk etmeden bu konuda ileri geri konuşmaları,



3-Böyle bir şey Allah nezdinde gayet büyük bir şey iken, bunu küçümsemeleri.







16- وَلَوْلَا إِذْ سَمِعْتُمُوهُ قُلْتُم مَّا يَكُونُ لَنَا أَن نَّتَكَلَّمَ بِهَذَا “Keşke onu duyduğunuzda şöyle deseydiniz: Bunu konuşmamız bize yaraşmaz.”Şer’an herhangi bir insan hakkında bile iftirada bulunmak haram iken Ebubekir-i Sıddîk’ın kızı ve Hz. Peygamberin eşi olan Aişe-i Sıddîka hakkında ileri geri konuşmak elbette ehl-i iman olanlara yakışır bir durum değildir.



سُبْحَانَكَ “Seni tenzih ederiz Allah’ım!”



“Sübhanek”
ifadesi hayret edilen şeylerde böyle bir şeyi yapmak Allaha zor gelmeyeceğini ifade için kullanılır. Sonra zamanla hayret verici her durumda kullanımı yaygınlaştı. Burada da, böyle bir iftiradan duyulan hayreti bildirir.



Veya Hz. Peygamberin hanımının zina eden biri olmasından Allahı tenzih içindir. Çünkü böyle bir durum insanları peygamberden ürkütür, evliliğin maksadını ihlal eder. Ama Peygamberin hanımının kâfir olması ise, caizdir.[1>



Bu son manaya göre “Sübhanek” ifadesi öncesindeki manayı teyid ve takviye eder, sonrasına da hazırlık yapar:



هَذَا بُهْتَانٌ عَظِيمٌ “Bu, çok büyük bir iftiradır...”



Bu iftiranın büyük olması, iftira edilenin büyüklüğündendir. Çünkü günahların küçük veya büyük olması, alakalı oldukları şeyler itibarıyladır.







17- يَعِظُكُمُ اللَّهُ أَن تَعُودُوا لِمِثْلِهِ أَبَدًا إِن كُنتُم مُّؤْمِنِينَ “Eğer mü’min kimselerseniz, Allah bir daha böyle bir şey yapmanızdan sizi sakındırıp uyarıyor.”



Allah, hayatta mükellef bulunduğunuz sürece böyle bir şeye dönmekten sizi uyarıp sakındırır.



Çünkü iman, bundan men eder.Ayette bir daha yapmamaya kuvvetli bir teşvik ve tekrarlamaları hâlinde de şiddetli bir kınama vardır.







18- وَيُبَيِّنُ اللَّهُ لَكُمُ الْآيَاتِ “Ve Allah âyetleri size açıklıyor.”



Allah öğüt almanız, âdap öğrenmeniz için ilâhî hükümleri anlatan ve güzel âdaba delâlet eden ayetleri beyan ediyor.



وَاللَّهُ عَلِيمٌ حَكِيمٌ “Allah, Alîm’dir – Hakîm’dir.”



Allah bütün hâlleri bilir. Tedbirlerinde hikmet sahibidir. Peygamberinin zinakâr bir hanım sahibi olmasına cevaz vermez, hikmeti buna müsaade etmez.







19- إِنَّ الَّذِينَ يُحِبُّونَ أَن تَشِيعَ الْفَاحِشَةُ فِي الَّذِينَ آمَنُوا لَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ فِي الدُّنْيَا وَالْآخِرَةِ “İman edenler arasında hayâsızlığın yayılmasını arzu eden kimseler var ya; onlar için dünya ve ahirette elem dolu bir azap vardır.”



Böyleleri için dünyada had cezası, ahirette de cehennem azabı gibi azaplar vardır.



وَاللَّهُ يَعْلَمُ وَأَنتُمْ لَا تَعْلَمُونَ “Allah bilir, siz ise bilmezsiniz.”



Allah, gönüllerde neler olduğunu bilir. Dolayısıyla siz dünyada zâhirin delâlet ettiği şey neyse ona göre cezalandırın. Allahu Teâlâ ise kalplerde olan “fuhşiyatı yaymayı sevmek” gibi hâllerden de onlara cezalarını verecektir.







20- وَلَوْلَا فَضْلُ اللَّهِ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَتُهُ “Şayet Allah’ın size lütfu ve rahmeti olmasaydı…”



Bu ibare aynen daha önce geçmişti. Tekrarlanmasında cürmün büyüklüğüyle beraber Allahu Teâlânın onlara hemen ceza vermemesindeki minneti hatırlatmak vardır. Bunun için devamında şöyle bildirildi:



وَأَنَّ اللَّه رَؤُوفٌ رَحِيمٌ “Ve Allah Rauf - Rahîm olmasaydı…”



O’nun lütuf ve rahmetinin onları da içine aldığına işaret edildi. “Şayet Allahın size lütfu ve rahmeti olmasaydı…” ifadesinde cümlenin tamamlanmaması, daha öncekinde tam olarak söylenmesindendir.[2> (Nur, 14)







21- يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تَتَّبِعُوا خُطُوَاتِ الشَّيْطَانِ “Ey iman edenler! Şeytanın adımlarına uymayın.”Fahiş şeyleri yayarak şeytanın adımlarına uymayın.



وَمَن يَتَّبِعْ خُطُوَاتِ الشَّيْطَانِ فَإِنَّهُ يَأْمُرُ بِالْفَحْشَاء وَالْمُنكَرِ “Kim şeytanın adımlarına uyarsa şunu bilsin ki, o hayasızlığı ve kötülüğü emreder.”



Ayetin bu kısmı, şeytana uyulmasının yasaklanma hikmetini beyan eder.



“Fahşa” son derece çirkin şeyler, “Münker” ise, dinin inkâr ile reddettiği şeyler için kullanılır.



وَلَوْلَا فَضْلُ اللَّهِ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَتُهُ مَا زَكَا مِنكُم مِّنْ أَحَدٍ أَبَدًا “Şayet Allah’ın size lütfu ve rahmeti olmasaydı içinizden hiçbir kimse temize çıkmazdı.”



Şayet Allahın,



-Günahları silen tevbeye muvaffak kılması,



-O günahlara kefaret olarak had cezalarını koyması gibi, sizin üzerinizde lütuf ve rahmeti olmasaydı, sizden hiçbiri kıyamete kadar temize çıkmazdı.



وَلَكِنَّ اللَّهَ يُزَكِّي مَن يَشَاء “Fakat Allah, dilediğini tertemiz kılar.”



Lakin Allah dilediğini tevbeye sevkederek ve tevbesini kabul ederek tertemiz kılar.



وَاللَّهُ سَمِيعٌ عَلِيمٌ “Ve Allah Semi’ – Alîmdir.”



Allah onların sözlerini işiten, niyetlerini bilendir.







22- وَلَا يَأْتَلِ أُوْلُوا الْفَضْلِ مِنكُمْ وَالسَّعَةِ أَن يُؤْتُوا أُوْلِي الْقُرْبَى وَالْمَسَاكِينَ وَالْمُهَاجِرِينَ فِي سَبِيلِ اللَّهِ “İçinizden fazilet ve servet sahibi kimseler yakınlarına, düşkünlere ve Allah yolunda hicret edenlere (kendi mallarından bir şey) vermeyeceklerine yemin etmesinler.”



Sebeb-i Nüzûl




Ayet, Ebubekir-i Sıddîk hakkında indi. Teyzesinin oğlu Mistah, fakir muhacirlerden idi, Hz. Ebubekir ona yardım ederdi. Kızına iftira edenler arasında Mistah da olunca ona bir daha infakta bulunmayacağına dair yemin etmişti.



Ayette, Hz. Ebubekirin fazilet ve şerefine bir delil vardır.



Bu üç vasıf, bir tek mevsuf içindir. Yani, içinizden dinde fazilet ve malda genişlik sahibi olanlar bu üç vasfı (akraba, fakirlik ve muhacirliği) cem edenlere vermeme hususunda yemin etmesinler.



وَلْيَعْفُوا وَلْيَصْفَحُوا “Onlar affetsinler, vazgeçip iyi muamelede bulunsunlar.”



Onların taşkınlıklarını affetsinler, kusurlarını görmezden gelsinler.



أَلَا تُحِبُّونَ أَن يَغْفِرَ اللَّهُ لَكُمْ “Allah’ın sizi bağışlamasını sevmez misiniz?”



Size kötülük yapanı affetmeniz, bağışlamanız ve iyilikte bulunmanıza mukabil, Allahın sizi mağfiretine mazhar kılmasını istemez misiniz?



وَاللَّهُ غَفُورٌ رَّحِيمٌ “Allah, Ğafur – Rahîm’dir.”Allah, sonsuz kudretiyle beraber bağışlar, merhamet eder. Öyle ise siz de O’nun ahlâkıyla ahlâklanınız.



Rivayete göre Hz. Peygamber (asm) bu ayeti Hz. Ebubekire okudu. O da “elbette isterim” dedi ve Mistah’a yardımda bulunmaya devam etti.







23- إِنَّ الَّذِينَ يَرْمُونَ الْمُحْصَنَاتِ الْغَافِلَاتِ الْمُؤْمِنَاتِ لُعِنُوا فِي الدُّنْيَا وَالْآخِرَةِ “Namuslu, bir şeyden habersiz mü’min kadınlara zina isnadında bulunanlar, dünya ve ahirette lanetlenmişlerdir.”



وَلَهُمْ عَذَابٌ عَظِيمٌ “Onlar için çok büyük bir azab vardır.”



Yaptıkları cürüm büyük olduğundan, bunlara çok büyük bir azap vardır.



Denildi ki: Ayet, tevbe etmeyen her namus iftiracısının hükmünü bildirir.



Denildi ki: Hz. Peygamberin hanımlarına iftirada bulunanlara mahsustur.



Bundan dolayı İbnu Abbas şöyle demiştir: “Peygamber hanımına yapılan iftiranın tevbesi yoktur. Kur’andaki bütün tehdit ayetlerini araştırsan, Hz. Aişeye iftirayla ilgili inenlerden daha şiddetli olan bir ayet bulamazsın.”







24- يَوْمَ تَشْهَدُ عَلَيْهِمْ أَلْسِنَتُهُمْ وَأَيْدِيهِمْ وَأَرْجُلُهُم بِمَا كَانُوا يَعْمَلُونَ “O gün dilleri, elleri ve ayakları, yapmış olduklarından dolayı aleyhlerinde şahitlik edecektir.”Onların bu azaları, kendi iradeleri dışında olarak Allahın konuşturmasıyla bütün yaptıklarını itiraf edeceklerdir.



Veya bundan murat, yaptıkları şeylerin eserlerinin o azalarda görülmesiyledir. Bunda, onlara verilecek azaptan şiddetli bir şekilde korkutmak vardır.







25- يَوْمَئِذٍ يُوَفِّيهِمُ اللَّهُ دِينَهُمُ الْحَقَّ “O gün Allah onlara gerçek cezalarını tastamam verecek.”



وَيَعْلَمُونَ أَنَّ اللَّهَ هُوَ الْحَقُّ الْمُبِينُ “Ve onlar Allah’ın Hakk- Mübin olduğunu bilecekler.”



Ve durumu ayan beyan görünce bilecekler ki:



-Allahu Teâlâ bizâtihi mevcuttur.



-Uluhiyeti zâhirdir, aşikârdır.



-Uluhiyetinde şeriki yoktur.



-Ondan başkası sevap ve ceza vermeye muktedir değildir.



Allahu Teâlânın Hakk-Mübîn oluşu şöyle de açıklanabilir: O Âdildir, adaleti gayet aşikardır. Böyle âdil olan, elbette mazlumun hakkını zâlimden alır.







26- الْخَبِيثَاتُ لِلْخَبِيثِينَ “Kötü kadınlar, kötü erkekler içindir.”



وَالْخَبِيثُونَ لِلْخَبِيثَاتِ “Kötü erkekler de kötü kadınlar içindir.”



وَالطَّيِّبَاتُ لِلطَّيِّبِينَ “Temiz kadınlar temiz erkekler içindir.”



وَالطَّيِّبُونَ لِلطَّيِّبَاتِ “Temiz erkekler de temiz kadınlar içindir.”



İffetsiz olanlar iffetsiz olanlarla evlenirler. Temiz olanlar da temiz olanlarla.



أُوْلَئِكَ مُبَرَّؤُونَ مِمَّا يَقُولُونَ “İşte bunlar, iftiracıların söyledikleri şeylerden uzaktırlar.”



“İşte bunlar”
ifadesinden murat, Hz. Peygamberin ehl-i beytidir.



Veya bu olayla alakalı olarak Hz. Peygamber, Hz. Aişe ve Hz. Safvandır.



Ayetin evveli bu hükme bir delil gibidir. Çünkü zinâ eden biri Hz. Peygambere eş olma makamına gelemez, böyle bir şey asla tahakkuk etmez.



Denildi ki: Ayette “habisat – tayyibat” ifadeleri, söz hakkındadır. Yani, pis sözler habis kimselerden çıkar, temiz sözler ise temiz kimselerden sadır olur. Bu durumda ayette “İşte bunlar” ile işaret edilenler, temiz kimselerdir. Yani, “işte bu temiz kimseler, iftira edenlerin sözlerinden müberradırlar.”



Denildi ki: “İşte bunlar”dan murat habis olanlardır. O zaman mana şöyle olur: “Habis insanlar, temiz insanların söyledikleri gibi temiz şeyler söylemekten uzaktırlar.”



لَهُم مَّغْفِرَةٌ وَرِزْقٌ كَرِيمٌ “Onlar için bir bağışlanma ve güzel bir rızık vardır.”



Bundan murat, cennettir.



Allahu Teâlâ, dört kimseyi dört şeyle beraat ettirmiştir:



1-Hz. Yusufu, Züleyhanın yakınlarından birinin şehadetiyle,



2-Hz. Musa’yı, Yahudilerin O’nun hakkında söylediği şeyden, elbisesini götüren taş ile,



3-Hz. Meryemi, yeni dünyaya gelen oğlu İsayı konuşturarak,



4-Hz. Aişeyi de bu sûrede inen ayetlerle.



Hz. Aişenin, yapılan iftiradan uzaklığının bu kadar ayrıntılı ve etkili bir tarzda anlatılmasında, Hz. Peygamberin makamını izhar ve konumunu yüceltmek vardır.




[1> Nitekim Hz. Nûh ve Hz. Lût’un hanımları kocalarına iman etmemişlerdi. Ama zinakâr da değillerdi.



[2>İlgili ayette “Şayet dünya ve ahirette Allah’ın size lütuf ve rahmeti olmasaydı, daldığınız şeyde size mutlaka çok büyük bir azap dokunurdu.” denilmektedir.




2ّ7- يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تَدْخُلُوا بُيُوتًا غَيْرَ بُيُوتِكُمْ حَتَّى تَسْتَأْنِسُوا وَتُسَلِّمُوا عَلَى أَهْلِهَا “Ey iman edenler! Kendi evlerinizden başka evlere, geldiğinizi hissettirip (izin alıp) evdekilere selâm vermeden girmeyin.”Hz. Peygamber şöyle buyurur: “Selâm vermek, kişinin “Selâmün aleyküm, girebilir miyim” demesidir. Duymamışlarsa bunu üç defa tekrarlar. İzin verilirse girer, yoksa geri döner.”



ذَلِكُمْ خَيْرٌ لَّكُمْ “Bu, sizin için daha hayırlıdır.”



İzin istemeniz veya selâm vermeniz ansızın girmenizden sizin için daha hayırlıdır.



Veya “Selâmün aleyküm” şeklinde selâm vermeniz, cahiliye selamınızdan daha hayırlıdır.



Cahiliyede onlardan biri başkasının evine “iyi sabahlar”, “iyi akşamlar” deyip izin almadan giriyor, hatta bazen içeri girdiklerinde karı-koca yatakta olabiliyorlardı.



Rivayete göre adamın biri Hz. Peygambere “annemin evine girerken de izin alacak mıyım?” diye sordu. Hz. Peygamber (asm) “Evet” diye cevap verdi. Adam “Ona benden başka hizmet eden yok. Böyle iken yine her girişimde izin alacak mıyım?” diye sormaya devam edince, Hz. Peygamber şöyle buyurdu: “anneni çıplak olarak görmek ister misin?” Adam “hayır” deyince şöyle dedi: “Öyleyse izin al, sonra gir.”



لَعَلَّكُمْ تَذَكَّرُونَ “Ola ki düşünüp anlarsınız.”



“Bu hüküm size, ola ki öğüt alırsınız diye indirildi.”



Veya “Size böyle denilmesi, tezekkür etmeniz ve size en uygun olanı bilmeniz içindir.”







2ّ8- فَإِن لَّمْ تَجِدُوا فِيهَا أَحَدًا فَلَا تَدْخُلُوهَا حَتَّى يُؤْذَنَ لَكُمْ “Orada kimse bulamazsanız, size izin verilinceye kadar oraya girmeyin.”



Eğer orada size izin verecek birini bulamazsanız, size izin verecek biri gelmeden başkasının evine girmeyin. Çünkü girmeye engel olan şey, sadece mahrem durumlara muttali olma ihtimali değildir. İnsanların âdeten gizlemek istedikleri başka durumlar da olabilir. Öte yandan başkasının mülkünde izni olmadan tasarrufta bulunmak yasaklanmıştır.



Ancak, başkasının evinde,



-Yangın,



-Su baskını,



-Münker bir durum olması gibi hâllerde izin şartı aranmaz.



وَإِن قِيلَ لَكُمُ ارْجِعُوا فَارْجِعُوا “Eğer size, “Geri dönün!” denilirse, hemen dönün.”



Size “geri dönün” denilirse, ısrar etmeyin, dönün.



هُوَ أَزْكَى لَكُمْ “Bu, sizin için daha temizdir.”



“Geri dönün”
denildiğinde dönmek, ısrar etmekten ve kapıda beklemekten daha iyidir. Çünkü böyle ısrar veya bekleyiş nahoş bir hâldir ve mürüvvete de aykırıdır.



Veya “dönün” denildiğinde dönmek, dininiz ve dünyanız için daha faydalıdır.



وَاللَّهُ بِمَا تَعْمَلُونَ عَلِيمٌ “Allah, bütün yaptıklarınızı bilendir.”



O, size bildirilen şeylerden neyi yaptığınızı ve neyi terk ettiğinizi bilir, ona göre karşılık verir.







29- لَّيْسَ عَلَيْكُمْ جُنَاحٌ أَن تَدْخُلُوا بُيُوتًا غَيْرَ مَسْكُونَةٍ فِيهَا مَتَاعٌ لَّكُمْ “İçinde size ait bir eşya olan, oturanı bulunmayan evlere girmenizde herhangi bir günah yoktur.”



Tekke, dükkân, han gibi yerlere girmek için izin istemek gerekmez. Böyle yerlere girmekte,



-Sıcaktan – soğuktan korunmak,



-Eşya ve malları koymak,



-Beşerî münasebetler için oturup sohbet etmek gibi maslahatlar olduğunda selâm verilir, girilir.



Önceki ayet, bütün evleri içine almaktaydı. Bu ayetle, öncekinin şümulüne kayıt getirildi.



وَاللَّهُ يَعْلَمُ مَا تُبْدُونَ وَمَا تَكْتُمُونَ “Allah, açığa vurduklarınızı da, gizlediklerinizi de bilir.”



Ayet, başkasının evine art niyetle ve gizli bazı şeylere muttali olmak için izinsiz girenlere bir tehdittir.







30- قُل لِّلْمُؤْمِنِينَ يَغُضُّوا مِنْ أَبْصَارِهِمْ وَيَحْفَظُوا فُرُوجَهُمْ “Mü’min erkeklere söyle: Gözlerini haramdan sakınsınlar, ırzlarını korusunlar.”



Gözlerini harama bakmaktan sakınsınlar ve eşleri ve cariyeleri dışında olanlar ile ilişkiye girmekten kendilerini korusunlar.



Ayette “ırzlarını korusunlar” derken gözü sakınmanın hilafına bundan istisna edilen nikahlı eşler ve cariyeler şaz gibi olduğundan mutlak bırakıldı.[1>



Ayette görmekle ilgili kayıt olarak مِنْ “min” edatı gelmiştir.[2>



Denildi ki: Bu ayette erkeklerin “ferc’lerini korumalarından” murat, buraları örtmektir.



ذَلِكَ أَزْكَى لَهُمْ “Bu, onlar için daha temizdir.”



Çünkü, bu şekilde gözüne ve namusuna sahip çıkmak onlar için daha faydalı ve daha temizdir. Böyle yapmakta, şüpheyle bakılmaktan uzak kalmak vardır.



إِنَّ اللَّهَ خَبِيرٌ بِمَا يَصْنَعُونَ “Şüphesiz Allah, onların yapmakta olduklarından haberdardır.”



-Gözlerini nerelere çevirdikleri,



-Diğer duyularını nasıl kullandıkları,



-Azalarını nasıl hareket ettirdikleri ve bunlarla neler kastettikleri Allaha gizli değildir. Dolayısıyla her hareket ve sükûn hâlinde kendilerine dikkat etsinler, harama düşmesinler.







31- وَقُل لِّلْمُؤْمِنَاتِ يَغْضُضْنَ مِنْ أَبْصَارِهِنَّ “Mü’min kadınlara da söyle:Gözlerini haramdan sakınsınlar.”



Erkeklerden kendileri için bakılması helâl olmayan kısımlara bakmasınlar.



وَيَحْفَظْنَ فُرُوجَهُنَّ “Irzlarını korusunlar.”



Tesettürle, zinadan kaçınarak ırzlarını korusunlar.



Her iki ayette de, ırzı korumaktan önce gözü haramdan sakınmak nazara verildi. Çünkü, harama bakmak zinanın öncüsü ve habercisidir.



وَلَا يُبْدِينَ زِينَتَهُنَّ إِلَّا مَا ظَهَرَ مِنْهَا “Görünen kısımları müstesna olmak üzere, zînetlerini göstermesinler.”Gösterilmesi helâl olmayan kimselere; değil zînet yerlerini, buralardaki süs, elbise, boya gibi zînetlerini dâhi göstermesinler.



Ancak elbise, yüzük gibi açıkta olanlar müstesna. Çünkü bunların gösterilmemesinde sıkıntı vardır.Denildi ki: “Zînetlerini göstermesinler” ifadesi “zînet yerlerini göstermesinler” demektir.Veya hem fıtrî hem de süslenme tarzındaki bütün zînetlerini içine alır.



Ayetteki istisna, yüz ve ellerdir. Çünkü bunlar avret değildir.



Daha zahir olan şudur: Yüz ve ellerin istisna yapılması, namazdadır, yoksa bakmak yönüyle değildir. Çünkü, hür bir bayanın bedeninin her tarafı avrettir.



Kocası ve mahremi olmayan birinin,



-Tedavi için bakması,



-Şahitliğini edada bakması gibi zaruret hâlleri dışında ona nazar etmesi helâl olmaz.



وَلْيَضْرِبْنَ بِخُمُرِهِنَّ عَلَى جُيُوبِهِنَّ “Baş örtülerini, yakalarının üzerine(kadar) örtsünler.”Boyunlarını örtmek için başörtülerini yakalarının üzerine kadar örtsünler.



وَلَا يُبْدِينَ زِينَتَهُنَّ “Zînetlerini göstermesinler.”



Ayetin bu kısmı daha önce geçmişti. Burada tekrar edilmesi, zînetlerini kimlere gösterip kimlere gösteremeyeceklerini beyan etmek içindir.



إِلَّا لِبُعُولَتِهِنَّ “Ancak şunlar müstesna: Kocalarına.”



Çünkü, kadının zîneti kocası içindir. Koca, hanımının en mahrem yeri de dâhil her yerine bakabilir.



أَوْ آبَائِهِنَّ “Veya babalarına”



أَوْ آبَاء بُعُولَتِهِنَّ “Veya kocalarının babalarına”



أَوْ أَبْنَائِهِنَّ “Veya kendi oğullarına”



أَوْ أَبْنَاء بُعُولَتِهِنَّ “Veya kocalarının oğullarına”



أَوْ إِخْوَانِهِنَّ “Veya erkek kardeşlerine”



أَوْ بَنِي إِخْوَانِهِنَّ “Veya erkek kardeşlerinin oğullarına”



أَوْ بَنِي أَخَوَاتِهِنَّ “Veya kız kardeşlerinin oğullarına”



Çünkü burada sayılanlarla sıkça beraberlik olur. Ve onlar canibinden bir fitne beklentisi çok çok azdır. Zira, insan fıtraten yakınlarına şehvanî nazarla bakmaz. Burada sayılanların, iş ve hizmet esnasında onları görmeleri haram değildir.



Ayette amca ve dayıların geçmemesi,



-Onların da kadının erkek kardeşi gibi olmasındandır.



-Veya onların kendilerini görüp de oğullarına anlatmamaları için onlara karşı tesettürlü olmak ihtiyata daha uygun olmasındandır.



أَوْ نِسَائِهِنَّ “Veya kendi kadınlarına”



Bundan murat, mü’min kadınlardır. Çünkü kâfir kadınlar onları görüp erkeklere anlatmaktan çekinmezler.Veya ayırım yapmadan tüm kadınlar şeklinde de anlaşılabilir. Âlimler bu noktada farklı görüşler belirtmişlerdir.



أَوْ مَا مَلَكَتْ أَيْمَانُهُنَّ “Veya ellerinin altında bulunan kölelerine”



Bundan murat sahip oldukları kadın ve erkek kölelerdir. Rivayete göre Hz. Peygamber (asm) kızı Fatıma’ya bir köle getirdi ve onu kendisine hibe etti. Hz. Fatıma elbisesini başına örttüğünde ayakları açıkta kalıyor, ayaklarını örttüğünde başı açıkta kalıyordu. Hz. Peygamber şöyle dedi: “Rahat olabilirsin. Gelen baban ve kölendir.”



Denildi ki: Bundan murat, kadın kölelerdir. Erkek köle, yabancı erkek gibidir.



أَوِ التَّابِعِينَ غَيْرِ أُوْلِي الْإِرْبَةِ مِنَ الرِّجَالِ “Veya erkeklerden kadına ihtiyacı kalmamış (cinsî güçten düşmüş) kimselere”Bunlar pir-i fani ihtiyarlar, âmâ erkeklerdir. Cinsel organı kesik veya iğdiş edilmiş erkeklerin durumu hakkında ulema arasında farklı yorumlar vardır.



Denildi ki: Bundan murat aklı kıt kimselerdir. Bunlar insanların peşinden onlardan yiyecek bir şey alabilmek için giderler. Kadınlarla alakalı bir şey bilmezler, kendilerinde böyle duygular yoktur.



أَوِ الطِّفْلِ الَّذِينَ لَمْ يَظْهَرُوا عَلَى عَوْرَاتِ النِّسَاء “Veya henüz kadınların mahrem yerlerinin farkında olmayan çocuklara.”Çünkü henüz büluğa ermemişlerdir, kadınlara karşı bir şehvet taşımamaktadırlar.



وَلَا يَضْرِبْنَ بِأَرْجُلِهِنَّ لِيُعْلَمَ مَا يُخْفِينَ مِن زِينَتِهِنَّ “Gizledikleri zînetleri bilinsin diye ayaklarını yere vurmasınlar.”



Halhal takıp da kendilerine dikkat çekmeye çalışmasınlar. Çünkü böyle bir şey erkeklerde kendilerine bir meyil meydana getirir.



Bu, zîneti izhar etmeyi yasaklamaktan daha beliğ, etkili bir anlatımdır. Bu yasak olunca, sesini yükselterek dikkatleri üzerine çekmenin hayli hayli yasak olduğuna kuvvetli bir delâlet vardır.



وَتُوبُوا إِلَى اللَّهِ جَمِيعًا أَيُّهَا الْمُؤْمِنُونَ “Ey mü’minler! Hep birden Allah’a tevbe edin.”



Çünkü sizden hiçbiriniz bu meselelerde kusuru olmaktan hâli değildir.



Denildi ki: Yapmış olduklarınızdan tevbe ediniz.



لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ “Ola ki kurtuluşa eresiniz.”



Ta ki saadet-i dareyne, yani dünya ve ahiret saadetine ulaşasınız.







32- وَأَنكِحُوا الْأَيَامَى مِنكُمْ وَالصَّالِحِينَ مِنْ عِبَادِكُمْ وَإِمَائِكُمْ “Sizden bekâr olanları, kölelerinizden ve cariyelerinizden de salih olanları evlendirin.”Cenab-ı Hak, önce gayr-i meşru beraberlikten insanları sakındırdı, ardından nesebi ihlâl eden zinaya yol açabilecek açık- saçıklıktan nehyetti.



Nesep (aile bağları),



-Ülfeti meydana getirir.



-Güzel bir terbiyeye vesiledir.



-Ziyade şefkate neden olur.



Bu özellikleriyle nev’in bekasına hizmet eder.



Burada da nesebi koruyan nikahı emretti.



Ayetin muhatabı, gençlerin velileri ve kölelerin efendileridir.Bunda, talep durumunda velinin ve efendinin onları evlendirmelerinin vücubuna bir delil vardır. Aynı zamanda kadının ve kölenin evlilikte müstakil olmadıklarını hissettirmek vardır. Çünkü müstakil olsalardı, veli ve efendiye onları evlendirmek vacip olmazdı.Ayette “kölelerinizden ve cariyelerinizden de salih olanları evlendirin” denilmesi, dindarlıklarını korumak ve kendileriyle ilgilenmenin çok önemli olmasındandır.Denildi ki: Ayetteki “salih olmak” dindarlık anlamında olmayıp “nikâha uygun olan, evliliğin hakkını verebilecek köleleri evlendirin” demektir.



إِن يَكُونُوا فُقَرَاء يُغْنِهِمُ اللَّهُ مِن فَضْلِهِ “Eğer bunlar fakir iseler, Allah lütfu ile onları zenginleştirir.”Ayetin bu kısmı, evliliğe engel olabilecek bir durumu red içindir. Yani, evlenmeyi isteyen erkeğin veya talib olduğu kadının fakir olması, nikaha mani olmasın. Çünkü Allahın lütfunda mala ihtiyaç hissettirmeyecek bir bereket vardır. Lütf-u ilâhî, ferahlatıcı ve rahatlatıcıdır.Veya bu ayet, ihtiyaçlarını karşılama hususunda Allahtan bir vaattir. Hz. Peygamber şöyle buyurur: “Bu ayetle zenginliği taleb edin.”



Lakin bu, “Eğer yoksulluktan korkarsanız, Allah dilerse lütfuyla sizi zengin kılar.” (Tevbe, 28) ayetinde nazara verildiği gibi Allahın meşieti şartına bağlıdır.



وَاللَّهُ وَاسِعٌ عَلِيمٌ “Allah, Vasi’dir – Alîm’dir.”Allah Vasi’dir, cömerttir, nimetleri bitmez. Çünkü, kudretine bir nihayet yoktur. Alîm’dir, hikmeti gereğince rızkı bol verir veya daraltır.







3ّ3- وَلْيَسْتَعْفِفِ الَّذِينَ لَا يَجِدُونَ نِكَاحًا حَتَّى يُغْنِيَهُمْ اللَّهُ مِن فَضْلِهِ “Evlenme imkânı bulamayanlar ise, Allah lütfundan onların ihtiyacını karşılayıncaya kadar iffetlerini korusunlar.”



-Nikah sebeplerini bulamayanlar,



-Veya evlenecek uygun birini bulamayanlar,



-Veya evlenme imkanı olmayanlar ise iffetlerini korusunlar, şehvetlerini dizginlesinler.



وَالَّذِينَ يَبْتَغُونَ الْكِتَابَ مِمَّا مَلَكَتْ أَيْمَانُكُمْ فَكَاتِبُوهُمْ إِنْ عَلِمْتُمْ فِيهِمْ خَيْرًا “Sahip olduğunuz kölelerden “mükâtebe” yapmak isteyenlere gelince, eğer onlarda bir hayır bilirseniz onlarla mükâtebe yapın.”Mükâtebe, efendinin köleye “şu kadar bedel ödemen karşısında seni azat edeceğim” demesidir. Belirtilen süre içinde köle taksitleri ödediğinde, hürriyetine kavuşur.Ekser âlimlere göre, buradaki “onlarla mükâtebe yapın” emri, mendubiyet ifade eder. Çünkü böyle bir anlaşma, onlara şefkatten gelen bir muameledir, kendilerine bir imkân sunmaktır, bu ise vacib bir şey değildir.[3>Kendilerine güvenir ve bir sanat icra ederek talep edilen bedeli ödeyebileceklerine kanaat getirirseniz, onlara bu fırsatı verin.



Ayette “onlarda bir hayır bilirseniz”den muradın dindarlık olduğu da söylendi.



وَآتُوهُم مِّن مَّالِ اللَّهِ الَّذِي آتَاكُمْ “Allah’ın size vermiş olduğu maldan sizde onlara verin.”



Burası da kölelerin efendilerine bir emirdir. Yani, kendi mallarından fedakârlık yapıp biraz onlara vermeleri uygun düşer. Efendinin köleden talep ettiği bedelden indirim yapması da buna dâhildir.Buradaki emir, ekser âlimlere göre vücub ifade eder. Velev az bir mal da vermiş olsa, emri yapmasında kifayet eder. Hz. Ali “dörtte bir”, İbnu Abbas ise “üçte bir” şeklinde açıklama yapmışlardır.Denildi ki: Ayetteki emir vücup için olmayıp kölelere yardım hususunda bir teşviki ifade eder. Köle, mükatebe bedelini ödeyip hürriyetine kavuştuktan sonra, efendisinin buna bedel olarak aldığı miktarı ona infak etmesine bir teşviktir.Denildi ki: Emir bütün Müslümanlaradır. Mükatebe yapan Müslümanlar, kölelere yardım etmek ve zekattan onlara paylarını vermekle mükelleftirler. Efendinin, velev zengin de olsa, köleye verilen zekâtı, mükâtebe bedeli olarak alması helâl olur. Çünkü sadaka değil, alacağını almaktadır. Hz. Peygamberin Berîre [4> hadisinde geçen şu ifadesi buna delâlet eder: “Bu, ona bir sadakadır, bize ise bir hediyedir.”



وَلَا تُكْرِهُوا فَتَيَاتِكُمْ عَلَى الْبِغَاء إِنْ أَرَدْنَ تَحَصُّنًا لِّتَبْتَغُوا عَرَضَ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا “Dünya hayatının geçici menfaatlerini elde edeceksiniz diye, -eğer namuslu kalmak isterlerse-cariyelerinizi fuhşa zorlamayın.”Abdullah Bin Übey’in (Medinede münafıkların reisinin) altı tane cariyesi vardı, bunları zina yapmaya zorluyordu. Bunların bazısı hâllerini Hz. Peygambere şikâyet yolla anlattı. Bunun üzerine ayet nazil oldu.



Ayette cariyelerin iffetli kalmayı istemeleri “iffetli olmak istediklerinde” şeklinde değil de “eğer namuslu kalmak isterlerse” şeklinde söylenmesi, iffetli olmayı istemenin onlarda çok nadir görülen bir durum olmasındandır.



وَمَن يُكْرِههُّنَّ فَإِنَّ اللَّهَ مِن بَعْدِ إِكْرَاهِهِنَّ غَفُورٌ رَّحِيمٌ “Kim onları buna zorlarsa, bilinmelidir ki, zorlanmalarından sonra Allah (onlar için) Ğafur – Rahîm’dir.”Allah, ikraha maruz kalmış bu cariyelere Ğafur – Rahimdir, bağışlar, merhamet eder.Onları zorlayan da tevbe ettiğinde onu da bağışlar, merhametine mazhar kılar. Ancak birinci mana daha muvafıktır. “Zinaya zorlanan köle zâten günahkâr değildir, bağışlanmaya ihtiyacı yoktur” denilmez. Çünkü zorlama ile yapmak bizzat hesaba çekilmeyi ortadan kaldırmaz. Bunun içindir ki, adam öldürmeye zorlanan birinin bunu yapması haramdır. Yaptığında kendisine kısas uygulanır.







34- وَلَقَدْ أَنزَلْنَا إِلَيْكُمْ آيَاتٍ مُّبَيِّنَاتٍ وَمَثَلًا مِّنَ الَّذِينَ خَلَوْا مِن قَبْلِكُمْ وَمَوْعِظَةً لِّلْمُتَّقِينَ “Andolsun ki biz size apaçık âyetler, sizden önce yaşayıp gitmiş olanlardan bir mesel ve müttakiler için bir öğüt indirdik.”Bu ayetler bu sûrede beyan edilmiş ve bunlarda hükümler ve hadler açıklanmıştır.[5>Bu ayetler “mübeyyinat” apaçık ayetlerdir, bunları hem önceki kitaplar, hem de müstakim akıllar tasdik eder.Veya bu ayetlerin “mübeyyinat” olması, ilâhî hükümleri ve hadleri beyan ettikleri cihettendir.“Mesel”den murat, önceki milletlerin kıssaları gibi acip bir kıssanın bildirilmesidir. O da, Hz. Aişe’nin kıssasıdır. Çünkü O’nun kıssası, Hz. Yusuf ve Hz. Meryemin kıssası gibidir.Bunların “müttakiler için” olması, bunlardan yararlananların onlar olmasından dolayıdır.Denildi ki: Bu ayette indirildiği bildirilen “ayetler”den murat Kur’andır. Bahsi geçen sıfatlar ise, Kur’anın sıfatlarıdır.[6>




[1> Çünkü insan meşru olarak sadece eşi ve cariyesiyle ilişkiye girebilir. Bunlar ise son derece sınırlıdır. Ama gözün helal olarak bakma sahası geniştir. Yasaklanan bakış, başkasının hanımına, kızına art niyetle, haince bakmaktır. Bunların kıyafeti dinî ölçülere uygun olduğunda beşerî münasebetler çerçevesinde, mesela bir bakkalın bayan müşterisini görmesi türünden bakmalar haram değildir.



[2> Bu ifade Türkçede “den-dan” yerine kullanılır. Buna göre mana “gözlerini, bakmaları kendilerine haram olan şeylerden sakınsınlar” demek olur. Çıplak bayanlara veya bunların resimlerine bakmak, müstehcen filmler seyretmek gibi.



[3>Yani, böyle bir sözleşme, her ne kadar teşvik edilmişse de, mutlaka yapılması gereken bir hareket değildir.



[4>Berîre, Hz. Aişenin azadlı kölesidir. Rasûlullah bir gün evine girdi. Tencerede et kaynıyordu. Rasûlullaha ekmek ve evde bulunan bir katık getirildi. “Kaynayan tenceredeki etten bir şeyler yok mu” diye sordu. “Ey Allah’ın Rasûlü, o et Berire’ye sadaka olarak verilen ettir. Sen ise sadaka yemezsin” dediler. Bunun üzerine Rasûlullah “O et Berire’ye sadakadır, bize hediyedir” buyurdu.



[5>Bu mana, “mübeyyenat” şeklindeki kıraate göredir.



[6>Yani, Kur’an hak ve hakikatleri, hükümleri ve hadleri beyan eder. Önceki dönemlerde yaşanmış ibretli olayları anlatır. Ve o Kur’an müttakiler için bir öğüttür.

35- اللَّهُ نُورُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ “Allah, göklerin ve yerin nurudur.”



Nur, asıl olarak önce görme kuvvesinin idrak ettiği bir keyfiyettir. Bunun vasıtasıyla diğer görülebilecek eşya idrak olunur. Güneş ve aydan, mukabilindeki kesif cisimlere feyezan eden (akıp gelen) keyfiyet gibi.



Bu mana ile “nur” kelimesinin doğrudan Allah hakkında kullanılması doğru değildir, ancak bir izafetle sahih olur. “Ömer adalettir” dediğimizde “Adaletlidir” manasının kastedilmesi gibi.[1>Veya Allaha “nur” denilmesini mecaz kabul edip “Allah göklerin ve yerin nurudur” ifadesini “Allah göklerin ve yerin münevviridir” şeklinde anlamak lazımdır. Nitekim, kıraatlerden birinde böyle okunmuştur. Çünkü Allahu Teâlâ gökleri ve yeri yıldızlarla ve onlardan gelen nurlarla aydınlattı.



Veya Allah gökleri meleklerle, yeri de peygamberlerle aydınlattı.



“Allahın göklerin ve yerin nuru olması” şu manalarla da açıklanmıştır:



-Allah, göklerin ve yerin müdebbiridir. Tedbiri, idaresi üstün olan reise “kavminin nuru” denilir. Çünkü, işlerinde onun rehberliğinde muvaffak olurlar.



-Allah, göklerin ve yerin Mucidi’dir. Çünkü nur, bizâtihi zâhir, liğayrihi muzhirdir. Yani, kendisi var olduğu gibi başkasını da ortaya çıkarır. Gizli olmanın aslı yokluk olduğu gibi, görülmenin aslı da vücuttur. Allahu Teâlâ da bizâtihî mevcuttur, maadası (kendisinden başkaları) için de muciddir.[2>



Basar ve basîrete de “nur” tabiri kullanılır. Çünkü insan göz nuru ile eşyayı idrak eder. Basîret (akıl) nuru ise göz nurundan çok daha kuvvetlidir. Çünkü akıl nuru,



-Hem kendini, hem de kendi dışındaki cüziyat, mevcudat, madumatı idrak eder.[3>



-Bunların bâtınlarına (içlerine) dalar, terkip ve tahlîl ile bunlarda tasarrufta bulunur.



Sonra, bu idrakler bizatihi değillerdir, öyle olsaydı idrak sahipleri arasında fark olmaması gerekirdi. Öyleyse bu idrakler, onları feyiz olarak veren bir sebeptendirler. O sebep ise Allahu Teâlâdır. Allahu Teâlâ bu idrak feyizlerini ya doğrudan verir veya melekler ve peygamberler aracılığıyla gönderir. Bundan dolayı bunlara da “nur” denilmiştir.



İbnu Abbasın şu sözü buna yakın bir manayı anlatır: “Allah göklerin ve yerin nurudur” ayetinin manası, “Allah onlarda olanlara hidayet eden, yol gösterendir. Onlar, Allahın nuru ile hidayete ererler, yollarını bulurlar.”



Ayette ilâhî nurun göklere ve yere izafetle söylenmesi, Allahın işrakının (her şeyi aydınlatmasının) genişliğine delâlet içindir.



Veya göklerin ve yerin, hem duyulara hem de akıllara bakan nurları bünyesinde bulundurmasındandır.



مَثَلُ نُورِهِ كَمِشْكَاةٍ فِيهَا مِصْبَاحٌ “O’nun nurunun misali şuna benzer:Duvarda bir hücre; içinde bir lamba.”O’nun hâli acip nurunun sıfatı şöyledir:



Ayette “Onun nurunun” şeklinde Allaha izafetle nurun söylenmesi, Allaha “nur” denilmesinin zâhirine göre olmadığına bir delildir.



Ayet metnindeki “mişkât”, lambanın konulduğu kapalı penceredir.



الْمِصْبَاحُ فِي زُجَاجَةٍ “O lamba bir cam fânûs içinde.”



الزُّجَاجَةُ كَأَنَّهَا كَوْكَبٌ دُرِّيٌّ “Fânûs sanki inci gibi parlayan bir yıldız.”



يُوقَدُ مِن شَجَرَةٍ مُّبَارَكَةٍ زَيْتُونِةٍ لَّا شَرْقِيَّةٍ وَلَا غَرْبِيَّةٍ “Mübarek bir ağaçtan,doğuya ve batıya ait olmayan bir zeytin ağacından tutuşturulur.”



Bu mübarek zeytin ağacı, bazen güneşe muhatap olan ağaçlardan olmayıp, bir tepede veya geniş bir sahrada bulunan ve gün boyu güneşe muhatap olan bir ağaçtır. Böyle devamlı güneşe muhatap olan zeytin ağacının meyvesi daha olgun, yağı daha sâfi olur.



Bazı ağaçlar devamlı sabah güneşi alır, güneş bunları yakar, bazıları da



devamlı akşam üzeri güneş alır, bunların da meyveleri olgunlaşmaz. Bir hadiste, sadece sabah veya sadece akşam üzeri güneşine muhatap olan ağaç ve bitkide hayır olmadığı ifade edilmiştir.



يَكَادُ زَيْتُهَا يُضِيءُ وَلَوْ لَمْ تَمْسَسْهُ نَارٌ “Bu ağacın yağı, neredeyse ateş dokunmasa bile ışık verir.”



نُّورٌ عَلَى نُورٍ “Nur üstüne nur.”



Temsilde nazara verilen hususların hepsi, lambanın nurunu artıran özelliklerdir.



-Ayette anlatılan özellikteki zeytinden elde edilen yağ, daha aydınlatıcı olur.



-Kandilin parlaklığı ışığını artırır.



-Lambanın kapalı pencere içinde olması, ışığını dağılmaktan kurtarır.



Ayetteki temsilin manası hakkında çeşitli cihetler zikredilmiştir:



-Bu, Kur’anın apaçık ayetlerinin delâlet ettiği hidayet için bir temsildir. Hidayetin ne kadar parlak olduğu, vasfedilen mişkatle anlatılmıştır.



-İnsanların vehimleri ve hayalleri karanlığa benzer. İlahi hidayet ise, bu evham ve hayal karanlıklarını ortadan kaldıran bir lambadır. Burada ilâhî hidayetin güneşle değil de lamba ile anlatılması, bu manayı ifade etmesi yönünden daha muvafıktır.



-Allahu Teâlâ’nın mü’min kulunun kalbinde nurlandırdığı marifet ve ilmi anlatan bir temsildir.[4>



-Bu, Allahu Teâlânın kullarına bahşettiği idrak edici beş kuvveyi anlatan bir temsildir. Dünyayı da ahireti de elde etmek bu kuvveleri kullanmaya bağlıdır. Bunlar, sırasıyla şunlardır:



1-Duyu organları



2-Hayal



3-Akıl



4-Kuvve-i müfekkire



5-Kuvve-i kudsiye



1-Beş duyu organıyla “mahsusat” denilen duyulara hitap eden şeyler idrak edilir.



2-Hayal, beş duyu organıyla idrak edilenlerin suretlerini muhafaza eder, akıl bunları istediğinde ona arzeder.



3-Akıl, küllî hakikatleri idrak eder.



4-Düşünme melekesi makulatı, yani akla hitap eden şeyleri telif eder, bildiklerinden hareketle bilmediklerine ulaşır.



5-Bu kuvve, enbiya ve evliyaya hastır. Bu kuvvede gayb levhaları ve melekût âleminin sırları tecelli eder. “İşte böylece sana da emrimizle Kur’an’ı vahyettik. Sen, kitap nedir, iman nedir bilmezdin. Fakat biz onu kullarımızdan dilediğimizi kendisiyle doğru yola eriştirdiğimiz bir nur kıldık. Şüphesiz ki sen doğru bir yolu göstermektesin.” (Şûra, 52) ayetinde bu kuvveye işaret edilmiştir.



İşte, insandaki bu beş kuvve, temsilde yer alan beş esasla anlatılmaktadır: Bunlar ise, şunlardır:



1-Mişkat



2-Zücace



3-Misbah



4-Şecere



5-Zeyt



Duyu organları mişkat gibidir. Bunların her birinin yeri mişkat, yani kapalı pencere tarzındadır.[5>



Bunların yüzü dışa bakar, maverasında (ötesinde) bir şeyi idrak etmezler. Bunların aydınlatması bizzât olmayıp makulat iledir.[6>



Hayal kuvvesi, etraftan idrak edilen şeylerin suretlerini tutmada zücaceye yani cama benzer. Hayal bunları kendinde tutar ve akıl nurlarına arzeder. Hayalin aydınlatması, makulat iledir.[7>



Akıl ise, küllî idraklerle ve ilâhî marifetlerle aydınlattığı için lambaya benzer.



Müfekkire, sayısız meyveler vermesi itibariyle mübarek ağaç gibidir. Cisimle alâkalı durumlardan mücerred olması cihetiyle, bu müfekkire ağacı doğuya da batıya da ait değildir. Veya suret ve manalar arasında bulunduğu, her ikisinde de tasarruf ettiği ve her iki canipten de faydalanabildiği için ne doğuya ne de batıya aittir.



Kuvve-i kudsiye, zeyt gibidir. Çünkü o, safiliği ve zekâsının keskinliğiyle neredeyse tefekkür veya taallüm olmadan (düşünmeden ve ilim öğrenmeden) marifet nurlarını verir.



Bu ayette verilen misal, aklın mertebelerini göstermek için de olabilir. Çünkü akıl, işin başında ilimlerden boştur, ama onları kabule müstaiddir. Bu hâliyle mişkata benzer.



Sonra cüziyatı hissetmek vasıtasıyla zarurî ilimlerle nakışlanır. Öyle ki nazariyatı (teorik bilgileri) tahsil edebilir. Böylece nurları kabule müsait parlak bir zücace (ayna) gibi olur.



Buna müsait olmak fikir ve içtihad (gayret) yoluyla olmuşsa zeytin ağacı gibidir. Şayet hads yani ilham ile olmuşsa zeyt gibidir. Şayet kudsî kuvvet ile olmuşsa “neredeyse ateş değmeden ışık vermek” şeklinde gerçekleşmiştir. Çünkü bu duruma geldiğinde neredeyse vahiy ve ilham meleğiyle irtibatı olmadan bilecek durumdadır. Bu meleğin meseli “ateş” ile anlatılmış olup akıllar bundan tutuşur. Sonra bu akıllar için, ne zaman dilerse kullanabilecek şekilde ilimler husule geldiğinde lamba misali olur, etrafı aydınlatır. Kullandığında ise “nurun alâ nur” olur.



يَهْدِي اللَّهُ لِنُورِهِ مَن يَشَاء “Allah, dilediği kimseyi nuruna iletir.”



Çünkü O’nun meşieti (dilemesi) olmadan, sebepler bir işe yaramaz. Sebeplerin iş görmesi, O’nun meşietiyledir.



وَيَضْرِبُ اللَّهُ الْأَمْثَالَ لِلنَّاسِ “Ve Allah, insanlar için misaller verir.”



Allah, böyle misaller vererek akla hitap eden manaları gözle görülür hâle getirir, vuzuha kavuşturur.



وَاللَّهُ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ “Ve Allah, her şeyi hakkıyla bilendir.”



Allah görülen görülmeyen, açık veya gizli her şeyi bilir.



Bunda, düşünen kimseler için hem bir vaad, hem de vaîd vardır.







36- فِي بُيُوتٍ أَذِنَ اللَّهُ أَن تُرْفَعَ وَيُذْكَرَ فِيهَا اسْمُهُ (Bu lamba) birtakım evlerdedir ki, Allah (o evlerin) yücelmesine ve içlerinde isminin okunmasına izin vermiştir.”



Üstte nazara verilen lamba, bazı evlerdedir. Bu da temsilin kayıtlarından biri olup ziyadelik bildirir. Çünkü, mescitlerin kandilleri daha büyük olur.Ayette “büyut” yani “evler” kelimesinin elif-lâmsız gelmesi, bu evlerin şanına tazim içindir.



Allahın adının anılması, O’nun fiillerinden müzakerede bulunmayı ve hükümlerinden bahsetmeyi içine alacak şekilde genel bir ifadedir.



يُسَبِّحُ لَهُ فِيهَا بِالْغُدُوِّ وَالْآصَالِ “Orada sabah akşam O’nu tesbih ederler.”







37-
رِجَالٌ لَّا تُلْهِيهِمْ تِجَارَةٌ وَلَا بَيْعٌ عَن ذِكْرِ اللَّهِ وَإِقَامِ الصَّلَاةِ وَإِيتَاء الزَّكَاةِ “Bir kısım rical (bu evlerde Allahı tesbih ederler), ne bir ticaret ne de bir alış veriş onları Allah’ı anmaktan, namaz kılmaktan ve zekat vermekten alıkor.”



يَخَافُونَ يَوْمًا تَتَقَلَّبُ فِيهِ الْقُلُوبُ وَالْأَبْصَارُ “Onlar, kalplerin ve gözlerin dehşetle çevrileceği bir günden korkarlar.”Aslında Allahı anan ve taatte bulunan kimseler olmakla beraber, hesap gününden de korkarlar. O günün dehşetinden, kalpler ve gözler ızdırap içinde halden hale çevrileceklerdir.Veya o kalp ve gözlerin hâlleri değişecek, kalpler daha önce anlamadıklarını anlayacak, gözler daha önce görmediklerini göreceklerdir.



Veya, o gün kalpler bir yandan kurtuluş umarken öte yandan helâk olmaktan korkacak, gözler ise hangi cihetten cezalandırılacaklarını ve amel defterlerini alacaklarını kolaçan edeceklerdir.







38- لِيَجْزِيَهُمُ اللَّهُ أَحْسَنَ مَا عَمِلُوا “Çünkü Allah, kendilerine işledikleri amellerin en güzeli ile mükafat verecektir.”Allah, amellerine mukabil onlara vaat edilenin en güzeli olan cennetle kendilerini mükâfatlandıracaktır.



وَيَزِيدَهُم مِّن فَضْلِهِ “Ve lütfundan fazlasını da bahşedecektir.”



Ve ayrıca amellerine mukabil onlara vaat etmediği ve hatırlarına bile gelmeyen şeylerde özel ikramda bulunacaktır.



وَاللَّهُ يَرْزُقُ مَن يَشَاء بِغَيْرِ حِسَابٍ “Ve Allah, dilediğine hesapsız rızık verir.”



Ayetin bu kısmı, daha ziyade vermesini takrir eder.



Ayrıca,



-Kudretinin kemâline,



-Meşietinin nüfuzuna,



-İhsanının genişliğine tenbihte bulunur.







39- وَالَّذِينَ كَفَرُوا أَعْمَالُهُمْ كَسَرَابٍ بِقِيعَةٍ “İnkar edenlere gelince, onların amelleri ıssız bir çöldeki serap gibidir.”Kâfirlerin amellerinin durumu ise, üstte anlatılan ehl-i imanın durumunun tam tersidir. Çünkü, salih ve Allah katında fayda verir zannettikleri amellerini diğer âlemde işe yaramaz, serap misali gözden kaybolur bir şekilde bulacaklardır.



Serap, güneşin çok etkili olduğu saatlerde, güneşin parıltılarının çölde su zannedilmesi olayıdır.



يَحْسَبُهُ الظَّمْآنُ مَاء “Susayan onu bir su zanneder.”Kâfirin çöldeki serabı gerçek su zanneden son derece susamış kimseye benzetilmesi, son derece muhtaç olduğu bir zamanda en büyük hayal kırıklığını yaşayacak olmasındandır.



حَتَّى إِذَا جَاءهُ لَمْ يَجِدْهُ شَيْئًا “Nihayet ona vardığında orada herhangi bir şey bulamaz.”



وَوَجَدَ اللَّهَ عِندَهُ “Ancak Allah’ı yanında bulur.”



Orada Allahı bulması,



-Onun cezasını bulması,



-Zebanilerini bulması,



-Veya Allahın onu hesaba çekmesi olabilir.



فَوَفَّاهُ حِسَابَهُ “O da onun hesabını eksiksiz görür.”



Allahın, o kafirin hesabını görmesi



-Neler yaptığını sorgulamak,



-Veya doğrudan yaptıklarına karşılık vermek şeklinde olabilir.



وَاللَّهُ سَرِيعُ الْحِسَابِ “Allah, hesabı çok çabuk görendir.”



Birinin hesabıyla meşgul olması, diğerleriyle meşguliyetine engel değildir.







40- أَوْ كَظُلُمَاتٍ فِي بَحْرٍ لُّجِّيٍّ “Yahut (onların hâli) derin bir denizdeki karanlıklar gibidir.”



Sebeb-i Nüzûl
Rivayete göre ayet Utbe Bin Rabîa hakkında indi. Cahiliye devrinde (İslâmdan önce) ibadet eder, Allahın dinini arardı. Ama İslâm dini gelince, onu inkâr etti.



“Veya” ifadesi onların amellerine böyle de bakılabileceğini gösterir. Çünkü onların amelleri boş olması ve işe yaramaması yönüyle serap gibidir. Başka açıdan ise, hakkın nurundan boş olmaları sebebiyle, derin dalgalı ve üstü kara bulutlarla kaplı bir denizdeki karanlıklar gibidir.



“Veya” ifadesi onların amellerinin çeşitliliğine de bakabilir. Çünkü,



-Onların amelleri şayet güzel ameller ise, çöldeki seraba benzer.



-Çirkin ameller ise, karanlıklara benzer.



“Veya” ifadesi vakit itibarıyla amellerini taksim şeklinde de olabilir. Çünkü,



-Onların amelleri dünyada karanlıklar gibidir.



-Ahirette ise serab gibidir.



يَغْشَاهُ مَوْجٌ مِّن فَوْقِهِ مَوْجٌ “O denizi dalga üstüne dalga kaplıyor.”Sakin olmayıp ardı ardına ve üst üste dalgalarla doludur.



مِّن فَوْقِهِ سَحَابٌ “Üstünde de bulut var.”



Dalgaların da üzerinde ay ve yıldızların ışığına engel olan kara bir bulut vardır.



ظُلُمَاتٌ بَعْضُهَا فَوْقَ بَعْضٍ “Bir biri üstüne karanlıklar.”



إِذَا أَخْرَجَ يَدَهُ لَمْ يَكَدْ يَرَاهَا “İnsan, elini çıkarsa neredeyse onu bile göremez.”



Öyle ki, bu karanlık denize düşen kimse, en yakınındaki kendi elini bile göremeyecektir.



وَمَن لَّمْ يَجْعَلِ اللَّهُ لَهُ نُورًا فَمَا لَهُ مِن نُّورٍ “Allah kime bir nur vermemişse, artık onun için bir nur yoktur.”Allah kime hidayet takdir etmez, onu hidayet sebeplerine muvaffak kılmazsa, ona hiçbir nur yoktur.



Ayetin bu kısmı, nur ayetinde geçen “nurun alâ nur” ifadesinin tam zıddını anlatır.




[1> “Allah nurdur” dediğimizde de “Nuru yaratandır, nurlandırandır, nuru takdir edendir…” gibi izafetlerle anlamak gerektir.



[2>Yani O, bizâtihi vardır, Vacibu’l-vücuttur. Onun dışında olan her mevcudun varlığı O’na dayanır. O olmasa hiçbir şey olmaz, her şey yokluk karanlıklarında kalırdı. Ama O var olduğu için, mahlukatın varlığı izah edilebilmektedir.



[3> Yani insan kendi varlığının farkına vardığı gibi, diğer varlıkların da farkına varır, vücuda gelmeyen ve var olması imkânsız olanları da bilir.



[4> Cehalet karanlığa, ilim de nura benzer. Mü’min kişi, ilim ve marifet nurlarıyla nurlanır. Kâfir ise, cehalet ve küfür karanlıkları içinde kalır.



[5>Lamba, mişkata yerleştirilir. Duyu organları da benzeri bir şekilde vücuda yerleştirilmişlerdir.



[6> Yani, akıl olmadan bu duyular bizzat idrak sahibi değillerdir. Mesela göz bir kamera gibi mukabilindeki şeyleri görür, ama bunlar üzerinde yorum yapan akıldır. Veya kulak sesleri duyar, ama kendisi değerlendirme yapamaz.



[7> Yani, akıl devreye girmeden sadece hayaldeki suretlerle insan bir şey yapamaz.

41- أَلَمْ تَرَ أَنَّ اللَّهَ يُسَبِّحُ لَهُ مَن فِي السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَالطَّيْرُ صَافَّاتٍ “Görmedin mi, göklerde ve yerde kim varsa ve dizi dizi kanat çırpıp uçan kuşlar Allah’a tesbih ederler?”



“Görmedin mi ”
Vahiyle veya istidlal ile sanki görmüş gibi bir yakîn ve güvenle bilmedin mi. “…Allah’a tesbih ederler?”



Göklerin ve yerin ahalisi, Allahın zâtını her türlü noksan ve afetten tenzih ederler.



Ayette akıl sahipleri için kullanılan مَنْ “men” ifadesi gelmesi



-Ya tağlib içindir.



-Veya bundan murat akıl sahibi olan melekler, ins ve cin taifeleridir.



Bütün varlıklar ya söz ile veya hâlin delâleti ile tesbih ederler.



Ayeti “bütün varlıklar” şeklinde değerlendirdiğimizde kuşların ayrıca zikredilmesi onlarda olan açık san’at ve hayret verici delilden dolayıdır. Bunun için devamında kuşların şu özelliğine dikkat çekildi: O kuşlar sıra sıra dizilmişler, kanatlarını açıp kapatarak uçmaktadırlar. Bu ağır cisimlere onları havada tutacak kanatların verilmesi, kanatlarını yayıp açıp kapatarak uçmaları Sani’in kudretinin kemâline ve tedbirinin güzelliğine katî bir delildir.



كُلٌّ قَدْ عَلِمَ صَلَاتَهُ وَتَسْبِيحَهُ “Her biri kendi salâtını (duâsını) ve tesbihini bilmiştir.”



Allah, bahsi geçenlerin hepsine veya kuşların her birine, gerek iradî gerekse fıtrî olarak dua ve tesbih etmesini öğretmiş, onlardan her biri de bu konuda görevini bilmiştir.



Allahu Teâlâ, bu kuşlara maîşetlerini temin hususunda öyle ince ilimler ilham etmiştir ki, akıllı kimseler bile bunları tam anlamaktan aciz bir hâldedir. Dolayısıyla, onlara dua ve tesbihlerini de ilham etmesi akıldan uzak bir durum değildir.



وَاللَّهُ عَلِيمٌ بِمَا يَفْعَلُونَ “Allah, onların yapmakta olduklarını hakkıyla bilendir.”







4ِِ2-
وَلِلَّهِ مُلْكُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ “Göklerin ve yerin mülkü Allah’ındır.”



Çünkü gökleri ve yeri O yaratmıştır.



Göklerde ve yerde olanların, mümkün olmaları yönüyle,



-Zât,



-Sıfat,



-Ve fiilleri Allaha dayanır.



وَإِلَى اللَّهِ الْمَصِيرُ “Dönüş de ancak Allah’adır.”Hepsinin mercii Allah’tır.







43- أَلَمْ تَرَ أَنَّ اللَّهَ يُزْجِي سَحَابًا “Görmedin mi Allah, bulutları sevk eder.”



ثُمَّ يُؤَلِّفُ بَيْنَهُ “Sonra onları bir araya getirir.”



ثُمَّ يَجْعَلُهُ رُكَامًا “Sonra üst üste yığar.”



فَتَرَى الْوَدْقَ يَخْرُجُ مِنْ خِلَالِهِ “Görürsün ki yağmur onların arasından çıkar.”



وَيُنَزِّلُ مِنَ السَّمَاء مِن جِبَالٍ فِيهَا مِن بَرَدٍ “Ve O, semadan, oradaki dağ (gibi bulut)lardan dolu indirir.”Semadan murat, buluttur. İnsanın üstünde olan her şeye “sema” denilebilir. Bulut, büyüklükte veya cümudiyette dağlara benzeyen parçalardan meydana gelmiştir.



Buna birkaç şekilde mana verilebilir:



-Allah, O semadan kendisinde dolu bulunan dağlar indiriyor.[1>



-Allah, o dağ gibi bulutlardan dolu indiriyor.



-Allah, dağ büyüklüğünde ve dolu keyfiyetinde olan bulutlardan dolu indiriyor.Denildi ki: Arzda taştan dağlar olduğu gibi, semada da buzdan dağlar olmasına aklen bir engel yoktur.Meşhur olan ise şöyledir: Su buharları yükselip soğuk bir hava tabakasına rastlayınca birbirleriyle birleşip bulut hâline gelirler. Şayet soğuk fazla değilse, yağmur olarak yere düşerler.



Şayet soğuk fazla ise, tam birleşmeden inerlerse kar olarak, ama birleşirlerse dolu şeklinde yağarlar.Bütün bunların vacibu’l-vücud (varlığı zorunlu) bir Hakîmin iradesine dayanması kaçınılmazdır. Ta ki bu olayların mahallini, vakitlerini belirlesin, tasarrufta bulunsun.



Ayetin devamı buna işaret eder:



فَيُصِيبُ بِهِ مَن يَشَاء “Onu dilediğine isabet ettirir.”



وَيَصْرِفُهُ عَن مَّن يَشَاء “Dilediğinden de geri çevirir.”



Böylece Allah o doluyu dilediğine isabet ettirir, dilediğinden de uzak kılar.



يَكَادُ سَنَا بَرْقِهِ يَذْهَبُ بِالْأَبْصَارِ “Onun şimşeğinin parıltısı neredeyse gözleri alacak.”



Buluttan çıkan şimşeğin parıltısı, güçlü ışığı sebebiyle neredeyse bakanların gözlerini alıverecek.Burada zıddı zıddından meydana getirmesi itibariyle Allahın kudretinin kemâline en kuvvetli bir delil vardır.[2>







44- يُقَلِّبُ اللَّهُ اللَّيْلَ وَالنَّهَارَ “Allah gece ile gündüzü evirip çeviriyor.”



Allah gece ve gündüzü ardı ardına getirir.



Veya bunlardan birini noksanlaştırırken diğerini ziyade kılar.



Veya bunların hallerini sıcaklık – soğukluk, karanlık – aydınlık şeklinde değiştirir.



Ayetten murat, bu hâllerin tamamı olabilir.



إِنَّ فِي ذَلِكَ لَعِبْرَةً لِّأُوْلِي الْأَبْصَارِ “Şüphesiz bunda basiret sahibi olanlar için bir ibret vardır.”Zikri geçen bu hâllerde, basiretine müracaat ile aklını kullanan kimseler için,



-Sani-i Kadîmin varlığına,



-Kudretinin kemâline,



-İlminin her şeyi kuşatmasına,



-Meşietinin her şeye nüfuzuna,



-Bir şeye muhtaç olmak veya onu gerektirecek durumlardan münezzeh oluşuna bir delâlet vardır.







45- وَاللَّهُ خَلَقَ كُلَّ دَابَّةٍ مِن مَّاء “Allah, her hayvanı sudan yarattı.”



Su, her canlının maddesinin bir parçasıdır. Veya buradaki su’dan maksad, özel bir su olan nutfedir. Canlıların yaratılışında ağırlıklı unsur su olduğundan böyle ifade edilmiştir.



فَمِنْهُم مَّن يَمْشِي عَلَى بَطْنِهِ “İşte bunlardan kimi karnı üstünde yürür.”



Bunların kimisi yılan gibi, karnı üzerinde yürür. Burada “sürünür” yerine “yürür” kelimesi kullanılması



-Ya istiare olarak kullanılmıştır.[3>



-Veya müşakele üslûbuyla böyle denilmiştir.[4>



وَمِنْهُم مَّن يَمْشِي عَلَى رِجْلَيْنِ “Kimi iki ayağı üstünde yürür.”



Onlardan bir kısmı da insan ve kuş gibi iki ayak üzerinde yürür.



وَمِنْهُم مَّن يَمْشِي عَلَى أَرْبَعٍ “Kimi de dört ayağı üstünde yürür.”



Onlardan bir kısmı da, davarlar ve vahşi hayvanlarda olduğu gibi, dört ayak üzere yürür. Örümcek gibi dörtten fazla ayağı olanlar da bu gruba dâhildirler. Çünkü onlar da yürürken dört ayağa dayanırlar.



يَخْلُقُ اللَّهُ مَا يَشَاء “Allah dilediğini yaratır.”



Allah, gerek bahsi geçenleri, gerekse burada zikredilmeyenleri; suretleri, azaları, heyetleri, hareketleri, tabiatları, kuvveleri, fiilleri farklı bir şekilde, meşietinin iktizasına göre aynı maddeden yaratır.



إِنَّ اللَّهَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ “Çünkü Allah her şeye kâdirdir.”



Her şeye kâdir olunca, ne dilerse yapar.







46- لَقَدْ أَنزَلْنَا آيَاتٍ مُّبَيِّنَاتٍ “Andolsun biz gerçekleri açıklayan âyetler indirdik.”



Çeşit çeşit delillerle, hakikatleri beyan eden ayetleri indirdik.



وَاللَّهُ يَهْدِي مَن يَشَاء إِلَى صِرَاطٍ مُّسْتَقِيمٍ “Ve Allah dilediğini bir sırat-ı müstakime iletir.”



Allah,



-Onlara dikkatle bakmaya



-Ve manalarını düşünmeye muvaffak kılarak dilediğine hidâyet eder. O’nu sırat-ı müstakime, yani doğru bir yola iletir.



Sırat-ı müstakimden murat, İslâm dinidir.



İslâm dini,



-Hakkı derk ettirir.



-Cennete ulaştırır.







47- وَيَقُولُونَ آمَنَّا بِاللَّهِ وَبِالرَّسُولِ وَأَطَعْنَا “Bir de, “Allah’a ve peygambere inandık ve itaat ettik” derler.”



Sebeb-i Nüzûl




Ayet, Bişr isimli bir münafık hakkında indi. Bir Yahudi ile davacı-davalı olmuş, hakem olarak Ka’b Bin Eşrefe gitmeye çağırmıştı. Yahudi ise Hz. Peygamberin hakem olmasını istemişti.



Denildi ki: Muğire Bin Vâil hakkında indi. Bir arazi meselesinde Hz. Ali ile tartışınca, Hz. Ali’nin “Peygambere gidelim, o meselemizi halletsin” teklifini kabul etmemişti.



ثُمَّ يَتَوَلَّى فَرِيقٌ مِّنْهُم مِّن بَعْدِ ذَلِكَ “Sonra bunun arkasından onlardan bir kısmı yüz çevirir.”



Böyle demelerinden sonra içlerinden bir fırka, peygamberin hükmünü kabulden kaçınmak suretiyle yüz çevirir.



وَمَا أُوْلَئِكَ بِالْمُؤْمِنِينَ “Bunlar mü’min değillerdir.”



“Bunlar”
ifadesi, üstte “Allaha ve Peygambere inandık ve itaat ettik” dedikleri bildirilenlerin tamamıdır. Böylece bu ifade, her ne kadar onlar dilleriyle iman etseler de, kalblerinin iman etmediğini Allahu Teâlânın bildirmesi olur.



Veya “bunlar” ifadesi, onlardan bir kısmına işaret eder.



Bunlardan imanın selbedilmesi, yüz çevirmelerinden dolayıdır.



Ayette “mü’minîn” kelimesinin elif-lâmlı gelmesinde şöyle bir manaya delâlet vardır: “Bunlar, senin bilmiş olduğun imanda samimi olan ve onda sebat gösteren mü’minlerden değillerdir.”







48- وَإِذَا دُعُوا إِلَى اللَّهِ وَرَسُولِهِ لِيَحْكُمَ بَيْنَهُمْ إِذَا فَرِيقٌ مِّنْهُم مُّعْرِضُونَ “Aralarında hükmetmesi için Allah’a ve Rasûlüne çağrıldıklarında, bakarsın ki onlardan bir kısmı yüz çevirip dönerler.”



Aslında aralarında hüküm verecek olan ve bunun için kendisine müracaat edilen Hz. Peygamber iken, ayette “Allah ve rasûlüne çağrıldıklarında” denilerek Allahu Teâlânın da zikri,



-O’na tazim içindir.



-Ayrıca, Hz. Peygamberin hükmünün, gerçekte Allahın hükmü olmasındandır.



Onlardan bir fırkanın yüz çevirmesi, Hz. Peygamberin onların lehinde hüküm vermeyeceğini bilmelerindendir.







49- وَإِن يَكُن لَّهُمُ الْحَقُّ يَأْتُوا إِلَيْهِ مُذْعِنِينَ “Ama gerçek (verilen hüküm)kendi lehlerinde ise, boyun eğerek ona gelirler.”Eğer hüküm lehlerine olacaksa, bunu bilmelerinden dolayı gönül hoşluğuyla Peygambere gelirler.







50- أَفِي قُلُوبِهِم مَّرَضٌ “Kalplerinde bir hastalık mı var?”



Hastalıktan murat



-Küfürdür,



-Veya zulme meyildir.



أَمِ ارْتَابُوا “Yoksa şüpheye mi düştüler?”Yoksa Sen’den töhmete medar bir şey gördüler de Sana olan yakîn ve güvenleri ortadan mı kalktı?



أَمْ يَخَافُونَ أَن يَحِيفَ اللَّهُ عَلَيْهِمْ وَرَسُولُهُ “Yoksa Allah ve Rasûlünün kendilerine haksızlık edeceğinden mi korkuyorlar?”



بَلْ أُوْلَئِكَ هُمُ الظَّالِمُونَ “Hayır, bunlar zalimlerin ta kendileridir!”



Burada, onlarla alakalı üç ihtimale yer verildi:



1-Kalplerinde maraz olması,



2-Allah Rasûlünden şüphelenmek,



3-Allah ve Rasûlünün kendilerine haksızlık edecek olmasından korkmak.



“Hayır, bunlar zalimlerin ta kendileridir” denilerek son iki ihtimal devre dışı bırakıldı. Böylece, birinci ihtimalden dolayı onların yüz çevirdikleri gösterilmiş oldu.



Ayette yapılan taksimde şunu görürüz:



Onların Allah Rasûlünün hükmüne yanaşmamaları,



-Ya kendilerinden kaynaklanan bir arızadandır.



-Veya hâkimle ilgilidir.



Hâkimle ilgili arıza ise,



-Ya onlar nezdinde tahakkuk etmiş sabit bir durumdur.



-Veya bir arıza olması muhtemeldir.



Hâlbuki, bunların ikisi de bâtıldır. Çünkü Hz. Peygamberin nübüvvet makamı ve herkesçe malum olan emîn kimse oluşu buna engeldir. Böyle olunca, birinci ihtimal olan arızanın kendilerinden kaynaklanması netleşmiş olur.



Onlar hakkında bildirilen “zulüm” hükmü, inançlarındaki bozukluğu ve nefislerinin haksızlığa meylini içine alır.



“Hayır, bunlar zalimlerin ta kendileridir” ifadesinde zulüm, kendileri dışında olanlardan ve özellikle de hükmüne müracaat edilecek Hz. Peygamberden nefyedilmektedir.




[1> Kuvvetli bir dolu yağdığında, sanki gökten bir buz dağı yere indirilmiş gibi olur.



[2> Yani su buharcıklarından meydana gelen bulut gibi bir maddeden çok kuvvetli bir ışığa sahip şimşeği çıkarmak, Allahın sonsuz kudretinin apaçık bir delilidir.



[3> “Adam sevinçten uçuyordu” dediğimizde, uçmak kelimesi istiare olarak kul lanılmış, kuşun bir özelliği emaneten adama nispet edilmiştir. Üstteki ayette de “yürür” kelimesinde istiare vardır. Çünkü, karın üzere yürünmez, sürünülür.



[4> Müşakele, şeklen benzemektir. “Allah, tuzak kuranlara tuzak kurar” dediğimizde, her iki tuzak kurmak aynı anlamda kullanılmamıştır.

51- إِنَّمَا كَانَ قَوْلَ الْمُؤْمِنِينَ إِذَا دُعُوا إِلَى اللَّهِ وَرَسُولِهِ لِيَحْكُمَ بَيْنَهُمْ أَن يَقُولُوا سَمِعْنَا وَأَطَعْنَا “Aralarında hüküm vermesi için Allah’a ve Rasûlüne davet edildiklerinde mü’minlerin sözü ancak “işittik ve itaat ettik” demeleridir.”



وَأُوْلَئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ “İşte felaha erenler bunlardır.”



Önceki ayetlerde münafıkların tavrı anlatılmıştı. Burada da mü’minlerin tavrına dikkat çekildi. Bu şekilde mukayeseli anlatım, Cenab-ı Hakkın Kur’anda genel bir prensibidir. Burada olduğu gibi, batıl yolda olan nazara verildikten sonra, hak yolda olan hemen peşinde anlatılmıştır. Bunda, uygun olmayan tavrın reddinden sonra, olması gerekene bir tenbih vardır.







52- وَمَن يُطِعِ اللَّهَ وَرَسُولَهُ وَيَخْشَ اللَّهَ وَيَتَّقْهِ فَأُوْلَئِكَ هُمُ الْفَائِزُونَ “Her kim Allah’a ve Rasûlüne itaat eder, Allah’a saygı duyar ve O’na karşı gelmekten sakınırsa, işte kurtulanlar bunlardır.”



Her kim Allah ve rasûlünün emrettiği farzlara ve sünnetlere itaat etse ve kendisinden sâdır olan günahlardan dolayı Allahtan korksa ve ömrünün geri kalan kısmında O’ndan sakınarak yaşasa, işte böyle olanlar, daimî nimetleri elde ederek kurtuluşa erenlerdir.







53- وَأَقْسَمُوا بِاللَّهِ جَهْدَ أَيْمَانِهِمْ “En ağır bir şekilde Allah’a yemin ettiler.”



لَئِنْ أَمَرْتَهُمْ لَيَخْرُجُنَّ “Kendilerine emredersen mutlaka çıkacaklarını söylediler.”



O münafıklar şayet Sen kendilerine diyarlarını ve mallarını bırakıp gitmeyi emretsen mutlaka çıkacakları hususunda olanca güçleriyle Allaha yemin ettiler.



قُل لَّا تُقْسِمُوا “De ki: Yemin etmeyin.”



De ki: Yalan üzere yemin etmeyin.



طَاعَةٌ مَّعْرُوفَةٌ “Sizden istenen güzelce itaat etmektir.”



Sizden istenen güzelce itaattir, yoksa taat hususunda yaptığınız münafıkça yemin değil.



إِنَّ اللَّهَ خَبِيرٌ بِمَا تَعْمَلُونَ “Şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.”



Dolayısıyla, gizli hâlleriniz O’na gizli değildir.







54- قُلْ أَطِيعُوا اللَّهَ وَأَطِيعُوا الرَّسُولَ “De ki: Allah’a itaat edin, Peygambere de itaat edin.”



Ayette, onları susturma hususunda bir tahşidat vardır.



فَإِن تَوَلَّوا فَإِنَّمَا عَلَيْهِ مَا حُمِّلَ وَعَلَيْكُم مَّا حُمِّلْتُمْ “Eğer yüz çevirirseniz şunu bilin ki, O, kendine yüklenenden sorumludur, siz de size yüklenenden sorumlusunuz.”



Şayet yüz çevirirseniz, şunu bilin ki, Peygamberin sorumluluğu kendisine tevdi edilen tebliğdir, sizin sorumluluğunuz da size bildirilenleri yerine getirmenizdir.



وَإِن تُطِيعُوهُ تَهْتَدُوا “Eğer ona itaat ederseniz, doğru yolu bulmuş olursunuz.”



Eğer, hükmünde O’na uyarsanız, hakka ulaşırsınız.



وَمَا عَلَى الرَّسُولِ إِلَّا الْبَلَاغُ الْمُبِينُ “Peygambere düşen, ancak apaçık tebliğdir.”



Peygambere düşen görev, ancak sizin mükellef kılındığınız şeyleri tebliğ etmekten ibarettir. O da zaten bunu yaptı. Geriye, size yüklenen görevi yapmanız kaldı. Şayet bunu yaparsanız, kendi yararınızadır. Ama yüz çevirirseniz, zararlı çıkan siz olursunuz.







55- وَعَدَ اللَّهُ الَّذِينَ آمَنُوا مِنكُمْ وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ “Allah, içinizden iman edip de salih ameller işleyenlere şunu vaat etti:”Ayet, Hz. Peygambere ve ümmetine veya Hz. Peygamber ve yanındaki sahabelere bir hitaptır.



لَيَسْتَخْلِفَنَّهُم فِي الْأَرْضِ كَمَا اسْتَخْلَفَ الَّذِينَ مِن قَبْلِهِمْ “Kendilerinden öncekileri yeryüzünde hakim kıldığı gibi, onları da mutlaka hakim kılacak.”



Onlardan önce İsrailoğullarını zulüm üzere kurulan idarelerden sonra Mısır ve Şam’a halife kıldığı gibi, onları arzda tasarrufta bulunan halifeler kılacak. Onlar da, hükümdarların beldelerinde tasarrufları gibi, yeryüzünde tasarrufta bulunacaklar.



وَلَيُمَكِّنَنَّ لَهُمْ دِينَهُمُ الَّذِي ارْتَضَى لَهُمْ “Onlar için razı olduğu dinlerini icra imkanı verecek.”



İslâm dinini kuvvetli ve sabit kılarak uygulama imkânı verecek.



وَلَيُبَدِّلَنَّهُم مِّن بَعْدِ خَوْفِهِمْ أَمْنًا “Korkularından sonra kendilerini emniyete kavuşturacak.”



Düşmanlardan korkularından sonra, kendilerini emniyete erdirecek.



Hz. Peygamber ve ashabı Mekkede on yıl korku içinde yaşadı. Sonra Medineye hicret ettiler. Orada da silahla yatıyor, silahla kalkıyorlardı. Ta ki Allah vaadini tahakkuk ettirdi. Onları bütün Arablara karşı galip kıldı, şark ve garbın beldelerini fethettirdi.



Ayette, gaybtan verilen bir haberin aynen gerçekleşmesi itibarıyla, Peygamberliğin bir delili vardır. Ayrıca dört halifenin hilafetlerinin makbuliyetine de bir delil vardır. Çünkü ayetin muhatapları içinde bu vaat, icma ile ancak onlarda bir araya geldi.[1>



Ayetin son kısmıyla alakalı şu manaya da dikkat çekilmiştir:



“Onların şu dünyada azaptan korkma halini, ahirette emniyete çevirecek.”



يَعْبُدُونَنِي “Onlar bana ibadet ederler.”



لَا يُشْرِكُونَ بِي شَيْئًا “Hiçbir şeyi bana şerik kılmazlar.”



Onlara yapılan bu vaat, tevhid üzere sebat etmeleri şartıyladır.



Ayette, onların yeryüzüne hâkim kılınmalarının ve korkudan emniyet hâline geçmelerinin gerekçesi nazara verilmektedir.



وَمَن كَفَرَ بَعْدَ ذَلِكَ فَأُوْلَئِكَ هُمُ الْفَاسِقُونَ “Artık bundan sonra kim inkâr ederse, işte onlar fasıkların ta kendileridir.”Artık her kim dinden dönse veya bu nimete nankörlük yapsa, fıskın kemâli onlardadır. Çünkü bu kadar açık ayetler, deliller varken dinden dönmüşler, bu büyük nimete nankörlük yapmışlardır.







56-
وَأَقِيمُوا الصَّلَاةَ “Ve namazı dosdoğru kılın.”



وَآتُوا الزَّكَاةَ “Zekatı verin.”



وَأَطِيعُوا الرَّسُولَ “Ve peygambere itaat edin.”



Peygamberin size emrettiği diğer şeylerde de O’na itaat edin.



لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ “Ola ki rahmete eresiniz.”







57- لَا تَحْسَبَنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا مُعْجِزِينَ فِي الْأَرْضِ “Sakın o inkâr edenlerin(Allah’ı) yeryüzünde âciz bırakacaklarını sanma!”Ey Peygamber! Sakın sakın o kâfirleri Allahın yakalamasından ve helâk etmesinden kurtulacaklar zannetme!



وَمَأْوَاهُمُ النَّارُ “Onların varacağı yer cehennemdir.”



وَلَبِئْسَ الْمَصِيرُ “Orası ne kötü bir varış yeridir!”








[1>Yani, ayette “sizden” denildiği için, ayetin müjdelediği hâlin Hz. Peygamber devrindeki muhataplarından tahakkuku lazımdır. Bu ise, Hz. Peygamberin idaresinde ve sonraki dört halife devrinde gerçekleşmiştir.

58- يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لِيَسْتَأْذِنكُمُ الَّذِينَ مَلَكَتْ أَيْمَانُكُمْ وَالَّذِينَ لَمْ يَبْلُغُوا الْحُلُمَ مِنكُمْ ثَلَاثَ مَرَّاتٍ “Ey iman edenler! Ellerinizin altında bulunanlar (köleleriniz) ve sizden henüz bulûğ çağına ermemiş olanlar, günde üç defa (yanınıza girecekleri zaman) sizden izin istesinler:”Üstteki ayetlerde, bahsi geçen hükümlere ve diğerlerine taatin vücubuna delâlet eden ilâhiyat meselelerine temas edildi, itaate vaadde bulunuldu, ondan yüz çevirmenin kötü sonuçlarına dikkat çekildi.



Bu ayetle ise, daha önce bir kısmı bildirilen fer’î hükümlere yeniden dönüldü.[1>



Ayet, hem erkeklere, hem de kadınlara hitap olmakla beraber, tağlip yoluyla erkeklere hitap edildi.[2>



Sebeb-i Nüzûl



Rivayete göre, Esma Binti Übey’in kölesi Mirsed, uygunsuz bir vakitte onun odasına girmişti. Ayet, bu münasebetle nâzil oldu.



Denildi ki: Hz. Peygamber (asm), ensardan bir köle olan Müdlic Bin Amr’ı öğle vakti Hz. Ömeri çağırması için gönderdi. Müdlic, Hz. Ömer uykuda iken içeri girdi. Hz. Ömerin elbisesi biraz açılmış idi. Hz. Ömer şöyle dedi: “Keşke Allahu Teâlâ büyüklerimizi, evlatlarımızı ve hizmetçilerimizi, bu saatlerde izin olmadan yanımıza girmekten yasaklasa…” Sonra Hz. Peygamberin yanına vardı. Ona, bu ayeti inmiş buldu.



Ayette büluğdan ihtilam olarak bahsedilmesi, büluğa ermenin en kuvvetli delili olmasındandır.



مِن قَبْلِ صَلَاةِ الْفَجْرِ “Sabah namazından önce.”Çünkü o vakit yataktan kalkma ve uyku elbisesini atıp normal elbiseyi giyme zamanıdır.



وَحِينَ تَضَعُونَ ثِيَابَكُم مِّنَ الظَّهِيرَةِ “Öğleyin elbiselerinizi çıkardığınız vakit.”



Kaylule (öğle uykusu) için normal elbiselerinizi çıkardığınız zaman.



وَمِن بَعْدِ صَلَاةِ الْعِشَاء “Ve yatsı namazından sonra.”



Çünkü yatsı sonrası elbiselerinizi çıkarıp yatağa girme zamanıdır.



ثَلَاثُ عَوْرَاتٍ لَّكُمْ “Bunlar, mahrem halde bulunabileceğiniz üç vakittir.”



Bu üç vakitte tesettürünüz tam olmaz.



لَيْسَ عَلَيْكُمْ وَلَا عَلَيْهِمْ جُنَاحٌ بَعْدَهُنَّ “Bu vakitlerin dışında ne sizin için,ne de onlar için bir mahzur yoktur.”Bunun dışındaki vakitlerde izin istemeyi terk etmede, size de onlara da bir günah yoktur.Ayette evlere izinsiz girilmesini yasaklayan ayete münafi bir şey yoktur ki, onu neshetmiş olsun. Çünkü bu ayet çocuklar ve köleler hakkındadır. Diğer ayet ise, hür ve büluğa ermiş kimseler hakkındadır.



طَوَّافُونَ عَلَيْكُم بَعْضُكُمْ عَلَى بَعْضٍ “Onlar, etrafınızda dolaşan kimselerdir, birbirinizle iç içesiniz.”Ayetin bu kaydı, bahsi geçen üç vakit dışında köle ve çocukların izin istemeden girip çıkmalarının gerekçesini anlatır. Çünkü içli dışlıdırlar, sıkça girip çıkmalar olmaktadır. Bunda, hükümlerin gerekçesini gösterme hususunda bir delil vardır. Keza bu üç vakitle diğer vakitler arasındaki farkta da, ilgili hükmün illetini göstermek vardır.



كَذَلِكَ يُبَيِّنُ اللَّهُ لَكُمُ الْآيَاتِ “İşte Allah size âyetleri böyle açıklar.”



Allah, burada olduğu gibi ahkâm ayetlerini işte böyle açıklıyor.



وَاللَّهُ عَلِيمٌ حَكِيمٌ “Ve Allah, Alîm’dir – Hakîm’dir.”



Allah, sizin hâllerinizi bilir, size hüküm olarak bildirdiği şeylerde hikmetle hükmeder.







59- وَإِذَا بَلَغَ الْأَطْفَالُ مِنكُمُ الْحُلُمَ فَلْيَسْتَأْذِنُوا كَمَا اسْتَأْذَنَ الَّذِينَ مِن قَبْلِهِمْ “Çocuklarınız erginlik çağına geldiklerinde, kendilerinden öncekilerin izin istedikleri gibi izin istesinler.”



Büluğa erdiklerinde, bütün vakitlerde izinli girsinler.



“Büluğa ermiş erkek kölenin, evin hanımının yanına girerken izin istemesi gerekir” diyen âlimler, bu ayetten delil getirdi.



Elcevap: Ayette üç vakitte izin istemesi gerekenler köleler ve büluğa ermemiş çocuklar şeklinde ifade edilmişti. Burada, çocukların büluğa erdiğinde izin istemelerinin emredilmesi, kölelerin buna dâhil olmadığını gösterir.



كَذَلِكَ يُبَيِّنُ اللَّهُ لَكُمْ آيَاتِهِ “Allah, âyetlerini size işte böyle açıklar.”



وَاللَّهُ عَلِيمٌ حَكِيمٌ “Ve Allah, Alîm’dir – Hakîm’dir.”



Bunun tekrarı, izin istemekle ilgili emri te’kid etmek ve meselenin önemini vurgulamak içindir.







6ّ0- وَالْقَوَاعِدُ مِنَ النِّسَاء اللَّاتِي لَا يَرْجُونَ نِكَاحًا فَلَيْسَ عَلَيْهِنَّ جُنَاحٌ أَن يَضَعْنَ ثِيَابَهُنَّ غَيْرَ مُتَبَرِّجَاتٍ بِزِينَةٍ “Artık evlenme ümidi beslemeyen, hayızdan ve doğumdan kesilmiş yaşlı kadınların zînetlerini göstermeksizin dış elbiselerini çıkarmalarında kendileri için bir günah yoktur.”Hayızdan, hamile olmaktan kesilmiş yaşlı kadınların, yaşlarının ileri olması sebebiyle nikah ümidi kalmayan bu kimselerin, (manto, pardesü gibi) dış elbiselerini bırakmalarında kendilerine bir günah yoktur.



Ancak bunu yaparken “Görünen kısımları müstesna olmak üzere, zînetlerini göstermesinler.” (Nur, 31) ayetinde gizlenmesi emredilen zînetlerini açığa çıkarmadan yapmaları gerekir.



Ayet metninde geçen “teberrüç” kelimesi, asıl olan gizli bir şeyi göstermeğe çalışmakta kendini zorlamaktır. Özellikle, kadının zînetini ve güzelliklerini erkeklere açmasında kullanılır.



وَأَن يَسْتَعْفِفْنَ خَيْرٌ لَّهُنَّ “Ama iffetli olmaları kendileri için daha hayırlıdır.”



Bununla beraber iffetlice sakınmaları, kendileri için dış örtülerini çıkarmaktan daha hayırlıdır. Çünkü su-i zanna maruz kalmaktan kurtarır.



وَاللَّهُ سَمِيعٌ عَلِيمٌ “Allah Semi’ – Alîm’dir.”



Allah, onların erkeklere söylediklerini duyar, maksatlarının ne olduğunu bilir.







61- لَيْسَ عَلَى الْأَعْمَى حَرَجٌ “A’maya bir sakınca yoktur.”



وَلَا عَلَى الْأَعْرَجِ حَرَجٌ “Topala bir sakınca yoktur.”



وَلَا عَلَى الْمَرِيضِ حَرَجٌ “Hastaya bir sakınca yoktur.”



Âmâ, topal veya hasta olanlar, sağlam insanlarla yemek hususunda “belki beraber olmamızdan hoşlanmazlar” şeklinde endişe taşıyorlardı. Ayet, onların bu tarz sıkılmalarına lüzum olmadığını ifade eder.Savaşa çıkanlar, ayette sayılan kimselere evlerinin anahtarlarını teslim eder, “evin gibi hareket et, evdeki şeylerden ye iç” derlerdi. Onlar ise “belki gönül hoşluğuyla böyle söylememiş olabilirler” mülahazasıyla bundan uzak dururlardı. Ayet, bu endişeye lüzum olmadığını bildirdi.



Veya bunlar babalarının, evlatlarının veya akrabalarının evlerine çağrılıp kendilerine ikram edildiğinde onlara yük olmaktan çekinirlerdi. Ayet, buna gerek olmadığını bildirdi. Ancak, bunun için ev sahibinin rızasının bir izin veya buna delâlet eden bir karîne ile bilinmesi lazımdır.Veya bu İslâmın ilk döneminde idi, “Ey iman edenler! Yemek için izin verilmesi dışında, Peygamberin evlerine girmeyin, (erken gelip) yemeğin hazırlanmasını beklemeyin.” (Ahzab, 53) gibi ayetlerle neshedildi.



Ayetin cihaddan geri kalmakta onlara bir vebâl olmadığını ifade ettiğini söyleyenler olmuşsa da, ayetin evveli ve sonrası buna uygun görülmemektedir.



وَلَا عَلَى أَنفُسِكُمْ أَن تَأْكُلُوا مِن بُيُوتِكُمْ “Sizin için de kendi evlerinizden yemenizde bir sakınca yoktur.”



Çoluk-çocuğunuz, eşlerinizin bulunduğu evlerinizden yemenizde bir sakınca yoktur. Buna, çocukların evleri de girer. Çünkü evladın evi, “Sen de malın da babana aitsin” hadisinin delâletiyle babanın sayılır. Keza, Hz. Peygamber şöyle buyurur:



“Mü’minin en temiz ve helâl yiyeceği, kendi çalışmasının ürünü olandır. Çocuğu da onun bir çalışmasıdır.”



أَوْ بُيُوتِ آبَائِكُمْ “Babalarınızın evlerinden.”



أَوْ بُيُوتِ أُمَّهَاتِكُمْ “Annelerinizin evlerinden.”



أَوْ بُيُوتِ إِخْوَانِكُمْ “Erkek kardeşlerinizin evlerinden.”



أَوْ بُيُوتِ أَخَوَاتِكُمْ “Kız kardeşlerinizin evlerinden.”



أَوْ بُيُوتِ أَعْمَامِكُمْ “Amcalarınızın evlerinden.”



أَوْ بُيُوتِ عَمَّاتِكُمْ “Halalarınızın evlerinden.”



أَوْ بُيُوتِ أَخْوَالِكُمْ “Dayılarınızın evlerinden.”



أَوْ بُيُوتِ خَالَاتِكُمْ “Teyzelerinizin evlerinden.”



أَوْ مَا مَلَكْتُم مَّفَاتِحَهُ “Veya anahtarlarına malik olduğunuz yerlerden.”



Son maddeden murat, vekâlet veya koruma yoluyla kişinin uhdesine ve tasarrufuna verilen bahçe veya davar gibi şeylerdir.



أَوْ صَدِيقِكُمْ “Yahut dostlarınızın evlerinden (yemenizde bir sakıncayoktur.)



Çünkü samimi dost, kendi mallarından istifadenize gönül hoşluğuyla rıza gösterir.



Ancak, bütün bu kimselerin evlerinden yiyebilmenin şartı, ev sahibinin rızası olduğuna dair bir izin veya bir karîne olmasıdır.



Ayette bu yakınların sayılması, onlar arasında böyle şeylerin mutad olmasındandır. Veya bu, İslâmın ilk devrinde böyle iken, sonra neshedilmiş de olabilir.



Hanefiler, bu ayetten delil getirerek, mahremi olan bir yakınından mal çalan kimsenin elinin kesilmeyeceğine delil getirmişlerdir. Ama, mesele mezhepler arasında tartışmalıdır.



لَيْسَ عَلَيْكُمْ جُنَاحٌ أَن تَأْكُلُوا جَمِيعًا أَوْ أَشْتَاتًا “Toplu halde veya ayrı ayrı yemenizde de bir sakınca yoktur.”Leys oğulları, kişinin tek başına yemek yemesini uygun görmüyorlardı.



Ensardan bazıları kendilerine bir misafir geldiğinde, ancak onunla beraber yemek yiyorlardı.



Bazıları da fıtrat itibariyle hoşlandıkları ve hoşlanmadıkları yemekler farklı olduğundan, beraber yemekten kaçınıyorlardı.Ayet, bu gibi durumlara bir cevap olarak nazil oldu.



فَإِذَا دَخَلْتُم بُيُوتًا فَسَلِّمُوا عَلَى أَنفُسِكُمْ تَحِيَّةً مِّنْ عِندِ اللَّهِ مُبَارَكَةً طَيِّبَةً “Evlere girdiğiniz zaman birbirinize, Allah katından mübarek ve hoş bir esenlik dileği olarak, selâm verin.”



Bahsi geçen bu evlerden birine girdiğinizde dinen ve akrabalık yönüyle sizden olan ev sakinlerine selâm verin.Böyle bir selâm, O’nun emriyle sabit ve O’nun katından vaz edilmiştir.Veya şöyle de mana verilebilir: Allah tarafından hoş bir hayat dileğiyle onlara selâm verin.Çünkü böyle bir selâmla, ziyadesiyle sevap ve hayır umulur.



Verilen selâm, muhatabınızın gönlünü alır.Hz. Enes’den şöyle nakledilir:



Hz. Peygamber bana şöyle dedi:



“Ümmetimden kime rastlasan, ona selâm ver. Bu, senin ömrünü uzatır. Evine girdiğinde, hane halkına selâm ver, evinin hayrı-bereketi çoğalır. Duha (kuşluk) namazını kıl. Çünkü o, Evvâbin olan (yani Hakka yönelen) iyi kimselerin namazıdır.”



كَذَلِكَ يُبَيِّنُ اللَّهُ لَكُمُ الْآيَاتِ “İşte Allah size âyetleri böyle açıklar.”Cenab-ı Hak, bu sûrede birbirine yakın yerlerde (58-59. ayetlerde ve burada olmak üzere) bu ayeti üç defa tekrarladı. Bunda ziyadesiyle bir te’kid ve bununla biten hükümlerin büyüklüğünü bildirmek vardır. Bunların ilk ikisinin devamında Allahın Alîm ve Hakîm olması nazara verildi. Bu, ayetlerin beyanını iktiza eden durumu bildirir. Yani, Allah Âlîm ve Hakîm olduğu için size ayetleri böyle açıklıyor. Burada ise, açıklamaktan maksadın ne olduğunu bildirdi ve şöyle buyurdu:



لَعَلَّكُمْ تَعْقِلُون “Ola ki akledersiniz.”



Allahın beyan etmesi, işlerinizde hakkın ve hayrın ne olduğunu akletmeniz içindir.




[1> Daha önce, zina, namuslu kimselere iftira, başkasının evine girme adabı, gözlerin ve namusun korunması… ile ilgili ayetler bildirilmişti. Arada tevhid gibi temel konulara girildikten sonra, bu ayetle yeniden fer’î hükümlere temas edildi.



[2> Yani, ayetin lafzında hitap erkeklere olmakla beraber, kadınlar da aynı hükümlere tâbidirler

62- إِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ الَّذِينَ آمَنُوا بِاللَّهِ وَرَسُولِهِ “Mü’minler ancak, Allah ve Resülüne iman eden kimselerdir.”Allah ve Rasûlüne samimi bir şekilde inanan imanı kâmil mü’minlerin bir özelliği de şudur:

وَإِذَا كَانُوا مَعَهُ عَلَى أَمْرٍ جَامِعٍ لَمْ يَذْهَبُوا حَتَّى يَسْتَأْذِنُوهُ “Onunla beraber iken önemli bir durum olduğunda, ondan izin almadan bırakıp gitmezler.”

Onlar,

-Cum’a,

-Bayram,

-Savaş,

-Meşveret gibi toplumu ilgilendiren bir meselede Hz. Peygamberle beraber iken peygamberi yalnız bırakmazlar, izin almadan ayrılmazlar.

Böyle durumlarda Peygamberden izin almadan ayrılmamanın imanın kemâlinden sayılması,

-İmanın sıhhatine bir tasdikçi gibi olmasından,

-Ayrıca muhlis olanı münafıktan ayırmasından dolayıdır. Çünkü, münafık olanlar böyle durumlarda sıvışmayı ve ayrılmayı âdet edinmişlerdir.

-Bir de Peygamberin izni olmadan böyle bir durumda ayrılmanın büyük bir günah olmasındandır. Bundan dolayı, peşinden gelen ayette bunu yine nazara vererek daha etkin bir şekilde te’kidde bulundu.

إِنَّ الَّذِينَ يَسْتَأْذِنُونَكَ أُوْلَئِكَ الَّذِينَ يُؤْمِنُونَ بِاللَّهِ وَرَسُولِهِ “Şu senden izin isteyenler, hakikaten Allah’a ve Rasûlüne iman etmiş kimselerdir.”Çünkü bu, izin isteyenin bir mü’min olduğunu ifade eder. İzinsiz ayrılmak ise, böyle değildir.

فَإِذَا اسْتَأْذَنُوكَ لِبَعْضِ شَأْنِهِمْ فَأْذَن لِّمَن شِئْتَ مِنْهُمْ “Öyle ise, bazı işleri için senden izin istediklerinde, onlardan dilediğine izin ver.”Ayette, işin önemini göstermek ve sıkı tutulmasını bildirmek vardır. Bu konuda yetki, Hz. Peygamberin görüşüne bırakılmıştır.

Bununla, bazı hükümlerin Hz. Peygamberin reyine bırakıldığına delil getirildi.

Ancak bu kanaatte olmayanlar ayetteki “dilediğine” ifadesinden muradın “izin isteyenin gerçekten bir özrü olduğunu bildiğinde, ona izin ver” şeklinde kayıtlı olarak açıkladılar.

وَاسْتَغْفِرْ لَهُمُ اللَّهَ “Onlar için Allah’tan mağfiret dile.”

İzinden sonra onlar için Allahtan mağfiret talep et. Çünkü, velev bir özre dayalı olarak da olsa böyle bir durumda izin istemek bir kusurdur. Çünkü bunda, dünya işini ahiret işinin önüne geçirmek vardır.

إِنَّ اللَّهَ غَفُورٌ رَّحِيمٌ “Şüphesiz Allah Ğafur – Rahîm’dir.”

Allah, kulların taşkınlıklarını bağışlar, onlara kolaylık göstererek merhamet eder.



63- لَا تَجْعَلُوا دُعَاء الرَّسُولِ بَيْنَكُمْ كَدُعَاء بَعْضِكُم بَعْضًا “Peygamberin (sizi) çağırmasını aranızda birbirinizi çağırmanız gibi tutmayın.”Peygamberin sizi çağırmasını birbirinize yaptığınız çağrıya kıyas etmeyin. Çünkü kendi aranızda yaptığınız çağrılarda,

-Yüz çevirmek,

-İcabette gevşeklik,

-İzinsiz dönmek gibi durumlar olabilir. Ama peygamberin sizi çağırmasında böyle yapmamalısınız. Çünkü O’nun çağrısına icabette bulunmak vaciptir, izni olmadan dönmek ise, haramdır.Denildi ki: Ayetten murat şudur: “Peygambere nida ederken, sesinizi yükselterek konuşmayın. “Ya Muhammed” şeklinde ismiyle değil, saygıyla “Ya Nebiyyallah, ya Rasûlallah” diyerek lakabıyla hitap edin.”

Veya “O’nun Rabbine olan duasını, sizin küçüklerinizin büyüklerinden istekte bulunması, büyüklerin de bazen icabet edip bazen reddetmesi türünden saymayın. Çünkü O’nun duası müstecaptır.”

قَدْ يَعْلَمُ اللَّهُ الَّذِينَ يَتَسَلَّلُونَ مِنكُمْ لِوَاذًا “İçinizden, birbirini siper ederek sıvışıp gidenleri muhakkak ki Allah bilmektedir.”Bazıları Hz. Peygamberin bulunduğu topluluktan izin almadan, birbirini siper ederek usulca sıvışmaya çalışıyorlardı.Veya bazıları, kendisine izin verilen birinin yanında çıkarak sanki kendisine de izin verilmiş havası verdiriyordu.

فَلْيَحْذَرِ الَّذِينَ يُخَالِفُونَ عَنْ أَمْرِهِ أَن تُصِيبَهُمْ فِتْنَةٌ أَوْ يُصِيبَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ “Bu sebeple, O’nun emrine aykırı davrananlar, başlarına bir bela gelmesinden veya kendilerine çok elim bir azap isabet etmesinden sakınsınlar.”Emrinin gereğini terk ile ve yolundan başka bir yol tutmak suretiyle O’nun emrine muhalefet edenler kendilerine dünyada bir fitne isabet etmesinden veya ahirette elem verici bir azap isabet etmesinden sakınsınlar.

Bununla, buradaki emrin vücup için olduğuna delil getirildi. Çünkü emrin gereğini terk etmek, iki azaptan birini gerektirmektedir. Zira sakınılmasını emretmek, böyle bir azabı netice verecek durumlardan korkulmasına delâlet eder, bu da sakınmanın vücubunu lüzumlu kılar.



6ِِ4- أَلَا إِنَّ لِلَّهِ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ “Bilmiş olun, göklerde ve yerde ne varsa Allah’ındır.”

قَدْ يَعْلَمُ مَا أَنتُمْ عَلَيْهِ “O, sizin ne durumda olduğunuzu çok iyi bilir.”

Ey mükellefler!

Allah sizin içinde bulunduğunuz hâlin dine muhalif veya muvafık, münafıkâne veya samimâne olduğunu muhakkak ki bilir.

وَيَوْمَ يُرْجَعُونَ إِلَيْهِ فَيُنَبِّئُهُم بِمَا عَمِلُوا “Ona döndürülecekleri günde ise, yapmış olduklarını tek tek kendilerine haber verir.”Münafıklar o gün amellerinin karşılığını görmek üzere O’na döndürülürler. O da hem kınayarak, hem de cezasını vererek onların kötü amellerini kendilerine tek tek haber verir.

وَاللَّهُ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ “Allah, her şeyi bilendir.”

Hiçbir gizli hâl, O’na gizli değildir.

Hz. Peygamberden şöyle nakledilir:

“Her kim Nur sûresini okusa, geçmişte ve gelecekteki erkek ve kadın bütün mü’minler sayısınca kendisine mükâfat verilir.”
Yazar:
Prof.Dr. Şadi Eren
 
Üst Alt