Neler yeni

Welcome to Cidar - Hak Yolunda... Hak üzere...

Forumumuza hoş geldiniz, burada birçok faydalı içerik ve aktif bir topluluk sizi bekliyor, ancak tüm özelliklerden yararlanabilmek ve paylaşımlara katılabilmek için kayıt olmanız gerekmektedir.

Ra'd Suresi Tefsiri

Admin

Yönetici
Katılım
19 Şub 2025
Mesajlar
171
Tepkime puanı
0
Puanları
16
1- المر “Elif, Lâm, Mîm, Ra.”Denildi ki: Bunun manası: “Ben Allahım, bilirim ve görürüm.”



تِلْكَ آيَاتُ الْكِتَابِ “İşte bunlar Kitabın âyetleridir.” Kitap’tan murat, bu sûredir. “İşte bunlar” ifadesi ise, sûrenin ayetlerine işarettir. Yani, “bu ayetler, sûrenin ayetleridir.”



Kitap’tan murat Kur’an da olabilir. Bundan murat, Kur’anın tamamıdır.



وَالَّذِيَ أُنزِلَ إِلَيْكَ مِن رَّبِّكَ الْحَقُّ “Rabbinden Sana indirilen haktır.”



Bundan öncesini mübteda saydığımızda, bu ifade haber olur. Yani, “Kitab’tan olan işte şu ayetler, Rabbinden Sana hak olarak indirildi.”



“Hak” ifadesi, cümlenin evveline bir delil gibidir.[1>



“Hak” ifadesinin elif-lâmlı olarak “El-hak” şeklinde gelmesi, hak olanın Allahtan indirilene has oluşuna delâlet etse de, açıktan veya zımnî olarak bundan daha geneldir. Mesela kıyas yoluyla sabit olan ve Kur’anın tâbi olunmasını güzel gördüğü şeyler de “hak”tırlar.



وَلَكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لاَ يُؤْمِنُونَ “Lâkin insanların çoğu iman etmezler.”



Çünkü dikkatle bakmamakta, tefekkür etmemektedirler.







2- اللّهُ الَّذِي رَفَعَ السَّمَاوَاتِ بِغَيْرِ عَمَدٍ تَرَوْنَهَا “Allah O’dur ki, gördüğünüz gibi gökleri direksiz yükseltti.”Görmek”, öncekinin sıfatı olabileceği gibi, yeni bir cümle de olabilir.Sıfat olarak: O Allah ki, göreceğiniz bir direk olmadan gökleri yükseltti.



Cümle olarak: O Allah ki, bir direk olmadan gökleri yükseltti. Bir direk olmadığını siz de görüyorsunuz.Göklerin bu şekilde yükseltilmesi Sani-i Hakîm olan Allahın varlığına bir delildir. Çünkü gerçekte eşit durumda olan diğer cisimlere göklerin tercih edilip yükseltilmesi, yükselmeyi iktiza eden özellikler verilmesi.



-Cisim ve cismanî olmayan,



-İradesiyle bazı mümkinatı diğerlerine tercih eden bir tahsis ediciyi gerektirir.



Ayetlerde zikredilen diğer durumlara da aynen bu metot üzere bakmak gerekir.



ثُمَّ اسْتَوَى عَلَى الْعَرْشِ “Sonra arşa istiva etti.”Sonra, hıfz ve tedbirle arşa istiva etti.[2>



وَسَخَّرَ الشَّمْسَ وَالْقَمَرَ “Güneşi ve ayı musahhar kıldı.”Allah, güneş ve ayı, dilediği şekilde harekete musahhar kıldı, boyun eğdirdi. Bunun sonucu olarak hem güneş hem de ay varlıkların vücut bulmalarında ve devam etmelerinde fayda verecek şekilde belli bir sür’atle daimî hareket hâlindedirler.



كُلٌّ يَجْرِي لأَجَلٍ مُّسَمًّى “Bunların her biri belli bir ecele kadar akargider.”



Bunların her biri için devrini tamamlayacağı belirli bir zaman (ecel-i müsemma) vardır.



Veya bundan murat “Güneş dürüldüğünde.” “Yıldızlar karartıldığında.” (Tekvîr, 1-2) ayetlerinde nazara verildiği üzere kıyamette sistemlerinin bozulmasını nazara vermek de olabilir. يُدَبِّرُ الأَمْرَ “İşi O yönetir.”İcad – idam (vücut vermek – vücudunu ortadan kaldırmak) ihya imate (hayat vermek – öldürmek) ve diğer tasarruflarda bulunur.



يُفَصِّلُ الآيَاتِ “Âyetleri açıklar.”



-Allah, ayetleri indirir ve onları ayrıntılarıyla açıklar.



-Veya bundan murat, Allahu Teâlânın ardı ardına deliller ihdas etmesi de olabilir.



لَعَلَّكُم بِلِقَاء رَبِّكُمْ تُوقِنُونَ “Ta ki, Rabbinize kavuşacağınızı yakînen bilesiniz.”



Ta ki bu ayetleri iyice düşünüp Allahın kemâl-i kudretini anlayasınız, eşyayı bu şekilde yaratmaya ve idare etmeye kâdir olan zâtın, yeniden yaratmaya ve insanların şu dünyada yaptıklarının karşılığını vermeye de kâdir olduğunu bilesiniz.















3- وَهُوَ الَّذِي مَدَّ الأَرْضَ “O ki, yeryüzünü yayıp döşedi.”O Allah ki, ayaklar onda sebat etsin, hayvanlar hareket etsin diye yeryüzünü uzunluğuna ve genişliğine yaydı.



وَجَعَلَ فِيهَا رَوَاسِيَ وَأَنْهَارًا “Onda azametli dağlar ve ırmaklar meydana getirdi.”



Ayette dağ ve nehirlerin beraber zikri, nehirlerin dağlar vasıtasıyla meydana gelmesindendir.



وَمِن كُلِّ الثَّمَرَاتِ جَعَلَ فِيهَا زَوْجَيْنِ اثْنَيْنِ “Ve orada bütün mahsullerden çift olarak yaptı.”Allah, bütün mahsullerden tatlı-ekşi, siyah-beyaz, küçük-büyük gibi iki sınıf yaptı.



يُغْشِي اللَّيْلَ النَّهَارَ “Geceyi gündüzün üzerine örter.”Böylece gündüzün yerini gece alır, hava aydınlık iken karanlık bir şekle girer.



إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَاتٍ لِّقَوْمٍ يَتَفَكَّرُونَ “Düşünen bir kavim için, bunda muhakkak ki ibretler vardır.”



Çünkü bütün bunların bu şekilde meydana gelmeleri, başka şekilde olabilmeleri mümkün olduğu halde, bu tarz özellikler göstermeleri; tasarrufta bulunan, her şeyin sebeplerini müheyya kılan bir Sani-i Hakîmin varlığına delildir.







4- وَفِي الأَرْضِ قِطَعٌ مُّتَجَاوِرَاتٌ “Yeryüzünde birbirine komşu kıtalar vardır.”



Yeryüzünde değişik özelliklerde toprak parçaları meydana getirdi. Bunların bir kısmı hoş, bir kısmı çoraktır. Bir kısmı yumuşak, bir kısmı serttir. Bazısında tarım yapılır, ağaç yetişmez, bir kısmında da ağaç yetişir, tarım yapılmaz. Şayet bunlar dilediği şeyi yapmaya kâdir olan bir Zâtın tahsisi olmasaydı, böyle olmazdı. Çünkü, bu toprak parçaları aynı tabiatta müşterektirler. Hepsi benzeri şartlar altında ve aynı semavî sebeplere maruzdurlar. Nisbet ve durumlar itibariyle yan yana ve ortaktırlar.



وَجَنَّاتٌ مِّنْ أَعْنَابٍ وَزَرْعٌ وَنَخِيلٌ صِنْوَانٌ وَغَيْرُ صِنْوَانٍ “Ayrıca üzüm bağları, ekinler, çatallı ve çatalsız hurmalıklar vardır.”



يُسْقَى بِمَاء وَاحِدٍ “Hepsi bir tek su ile sulanır.”



وَنُفَضِّلُ بَعْضَهَا عَلَى بَعْضٍ فِي الأُكُلِ “Bunların bir kısmını bir kısmına lezzet olarak üstün kılarız.”



Bunlar aynı su ile sulanmakla beraber şekil, miktar, koku ve tat itibarıyla birbirinden farklıdırlar. Bu da aynı şekilde Sani-i Hakîme delâlet eder. Çünkü, asılları ve sebepleri aynı olmakla beraber bu şekilde farklılıklar meydana gelmesi, ancak ve ancak kudret ve irade sahibi bir Zâtın tahsisi iledir.



إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَاتٍ لِّقَوْمٍ يَعْقِلُونَ “Aklını kullananlar için bunda ibretler vardır.”



Akıllarını tefekkürle kullanan kimseler için bunlarda nice ayetler, ibretler vardır.







5- وَإِن تَعْجَبْ فَعَجَبٌ قَوْلُهُمْ “Eğer şaşıyorsan, asıl şaşılacak şey onların şu sözleridir:”



أَئِذَا كُنَّا تُرَابًا أَئِنَّا لَفِي خَلْقٍ جَدِيدٍ “Biz toprak olup gittikten sonra, gerçekten yeniden mi yaratılacağız?”Ey Peygamber! Eğer onların öldükten sonra dirilmeyi inkâr etmelerine hayret ediyorsan, gerçekten de onların bu hâli ve şu sözleri hayret edilmeye layıktır. Çünkü Sana anlatılan bu şeyleri yaratmaya kâdir olana, bunları yeniden yapmak çok daha kolaydır.



Üstteki ayetler ilk yaratılışa birer delil olduğu gibi, bütün bunlar Allahın ilminin ve kudretinin kemâline ve maddelerin O’nun çeşit çeşit tasarruflarını kabulüne delâlet etmekle, yeniden yaratılışa da delil olmaktadırlar.



أُوْلَئِكَ الَّذِينَ كَفَرُواْ بِرَبِّهِمْ “İşte bunlardır Rablerini inkâr edenler.”



Çünkü Allahın diriltmeye kadir olduğunu inkâr ettiler.



وَأُوْلَئِكَ الأَغْلاَلُ فِي أَعْنَاقِهِمْ “Ve işte bunlardır boyunlarına demir halkalar geçirilenler.”



Bunlar, kurtuluşları umulmayacak bir şekilde dalalete kendilerini kaptırmış kimselerdir.



Veya bundan murat, diğer âlemde zincire vurulmalarını anlatmak da olabilir.



وَأُوْلَئِكَ أَصْحَابُ النَّارِ “Ve işte bunlardır cehennem ashabı.”



هُمْ فِيهَا خَالِدونَ “Onlar orada ebedîdirler.”



O cehennemden asla çıkarılmazlar. “Onlar orada ebedidirler” ifadesi, cehennemde ebediliğin kâfirlere has olduğunu gösterir.[3>







6- وَيَسْتَعْجِلُونَكَ بِالسَّيِّئَةِ قَبْلَ الْحَسَنَةِ “Ve senden iyilikten önce hemen kötülüğü getirmeni isterler.”Bunlar, afiyet istemek yerine, acele ile cezayı istiyorlar. Şöyle ki: Dünyada başlarına gelecek azap ile tehdit edildiklerinde, dalga geçerek hemen gelmesini istemişlerdi.



وَقَدْ خَلَتْ مِن قَبْلِهِمُ الْمَثُلاَتُ “Oysa daha önce onlara misal olacak cezalar gelip geçmiştir.”Onlar gibi ilâhî ayetleri yalanlayanların cezaları gözler önündedir. Onlara ne oluyor ki bunlardan ibret almıyorlar, onların başlarına gelenin kendi başlarına da gelebileceğini hesap etmiyorlar?



وَإِنَّ رَبَّكَ لَذُو مَغْفِرَةٍ لِّلنَّاسِ عَلَى ظُلْمِهِمْ “Ve gerçekten Rabbin, zulümlerine karşılık insanlara mağfiret sahibidir.”Senin Rabbin, insanlar kendi nefislerine zulmetmelerine rağmen yine de onlara mağfiret edicidir.Ayette tevbeden önce Allahın affının caiz oluşuna bir delil vardır. Çünkü tevbe eden kimse, artık zulmü üzere değildir.



Allahın tevbe etmeyeni affetmesini uygun görmeyenler ise, ayetteki “zulüm” ifadesini “küçük günahlar” şeklinde yorumladılar. Çünkü, büyük günahlardan kaçınan kimselerin küçük günahları bağışlanmaktadır: “Eğer size yasaklanan kebairden (büyük günahlardan) kaçınırsanız, küçük günahlarınızı örteriz ve sizi hoş bir yere koyarız.” (Nisa, 31)



Veya bunlar Allahın mağfiretini “örtmek ve mühlet vermek” şeklinde te’vil ettiler.



وَإِنَّ رَبَّكَ لَشَدِيدُ الْعِقَابِ “Ve gerçekten Rabbin, azabı da çok şedid olandır.”



Allahın cezalandırmasının şedid olması, kâfirler içindir veya dilediği kimseler içindir.



Hz. Peygamber şöyle buyurur: “Allahın affı ve bağışlaması olmasaydı kimse rahat bir hayat yaşayamazdı. O’nun vaîdi ve cezası da olmasaydı herkes “Allah nasıl olsa affeder” deyip günahlara dalardı.”







7- وَيَقُولُ الَّذِينَ كَفَرُواْ لَوْلآ أُنزِلَ عَلَيْهِ آيَةٌ مِّن رَّبِّهِ “O kâfirler, “Rabbindenona bir ayet (mu’cize) indirilse ya?” derler.”Onlar, Hz. Peygambere inen ayetleri ayetten saymıyor, Hz. Musa ve Hz. İsaya verilenler gibi mu’cizeler talep ediyorlardı.



إِنَّمَا أَنتَ مُنذِرٌ “Sen ancak bir uyarıcısın.”Ey Peygamber! Sen de diğer Peygamberler gibi ancak bir uyarıcısın. Sana düşen ancak nübüvvetinin sıhhatini gösteren mu’cize türlerini getirmektir, yoksa onların istediklerini göstermek değil.



وَلِكُلِّ قَوْمٍ هَادٍ “Ve her kavim için bir yol gösterici vardır.”



Her kavmin bir peygamberi vardır. Ona verilen mu’cize, kavmin durumuna göredir. Bu peygamberler hakka sevkederler ve doğru olana çağırırlar.



Ayetteki “yol gösterici”den murat doğrudan Allahu Teâlâ da olabilir. Yani Allah onların hepsine hidayet etmeye kâdirdir. Lakin O, hidayetini murat ettiklerini Sana indirdiği ayetlerle hidayete eriştirir.



Allahu Teâlâ, bunun peşinde



-İlminin ve kudretinin kemâline,



-Kaza ve kaderinin şümûlüne delil olan bazı durumları bildirdi. Bunda şu manaya bir uyarı vardır: Allah, onların istemiş oldukları sıradışı mu’cizeleri indirmeye kâdirdir. Onları indirmeyişi, onların bu mu’cizeleri istemelerinin doğruyu bulmak için değil, sırf inattan kaynaklanmasındandır.



Keza O, onlara hidayet etmeye de kâdirdir. Ama hidayet etmeyişi, onların küfür üzere olmaları hakkındaki hükmünden dolayıdır.







8- اللّهُ يَعْلَمُ مَا تَحْمِلُ كُلُّ أُنثَى وَمَا تَغِيضُ الأَرْحَامُ وَمَا تَزْدَادُ “Allah her dişinin neyi taşıdığını ve rahimlerin neyi eksiltip neyi arttırdığını bilir.”Allah, ceninde noksan ve fazla neler olduğunu, ana rahminde ne kadar kalacağını, rahimdeki ceninin sayısını bilir.



Şafiîlerin görüşüne göre, insanların ana rahminde kaldığı müddet en çok dört senedir. Bu müddet, İmam-ı Malike göre beş yıl, Ebu Hanifeye göre ise iki yıldır.



Rivayete göre Dahhak iki sene ana rahminde kalmış, Herem Bin Hayyan ise dört yıl kalmıştır.



Ana rahmindeki çocuk sayısının ise, belli bir haddi yoktur. Buna “dört” diyenler vardır, Ebu Hanife bu görüştedir. İmam-ı Şâfiî şöyle der: Yemenli bir zâttan işittim, dedi ki: Hanımım defalarca beşer beşer çocuk dünyaya getirdi.[4>



Rahimlerde noksan ve fazla olandan murat, hayız kanı olduğu da nazara verilmiştir.



Noksan kılmak veya ziyade yapmanın rahimlere isnadı mecazdır. Çünkü noksan kılan veya ziyade yapan, Allahtır.



وَكُلُّ شَيْءٍ عِندَهُ بِمِقْدَارٍ “O’nun nezdinde her şey bir ölçü iledir.”Herşey Allah katında belli bir miktardadır, onu aşmaz, geri de kalmaz. Bu ayet, “Gerçekten biz, her şeyi bir kaderle yarattık.” (Kamer, 49) ayeti gibidir. Çünkü Allahu Teâlâ meydana gelen her şey için belirli bir vakit ve hâl tahsis etmiş ve o şeye gerekli sebepleri müheyya kılmıştır.







9- عَالِمُ الْغَيْبِ وَالشَّهَادَةِ “O, gaybı ve şehadeti bilendir (görünmeyeni de bilir, görüneni de.)



Allah, hem histen uzak olanları, hem de göz önünde olanları bilendir.



الْكَبِيرُ الْمُتَعَالِ “Kebîr’dir – Müteal’dir.”



O, Kebîr’dir. Yani şânı yücedir, ilminden hiçbir şey dışarıda kalmaz.



O, Müteal’dir. Yani her şeye kudretiyle hâkimdir.



Cenab-ı Hakkın “Müteal” oluşu şunu da ifade eder: O, mahlûkatın özelliklerinden yüce ve mukaddestir.







10- سَوَاء مِّنكُم مَّنْ أَسَرَّ الْقَوْلَ وَمَن جَهَرَ بِهِ وَمَنْ هُوَ مُسْتَخْفٍ بِاللَّيْلِ وَسَارِبٌ بِالنَّهَارِ “Sizden sözü gizleyenle açığa vuran, gece gizlenenle gündüz açığa çıkan, O’nun için eşittir.”Ayet, önceki ayetle muttasıldır, Allahın ilminin kemâlini ve şümûlünü ifade etmektedir.







11- لَهُ مُعَقِّبَاتٌ مِّن بَيْنِ يَدَيْهِ وَمِنْ خَلْفِهِ “Her insan için önünden ve arkasından takip edenler vardır.”



Buradaki zamir, bir önceki ayette nazara verilen kimselerle alakalıdır. Yani, sizden biri içinden geçirse veya bunu söylese, gecenin karanlığına gizlense veya gündüz gözler önünde olsa, her ne durumda olursa olsun onu takip eden görevli melekler vardır.



Bu meleklere “muakkıbat” yani “takip edenler” denilmesi, peş peşe olmalarından veya insanın peşinden gelip onun söz ve fiillerini yazmalarından dolayıdır.



Kelimenin çoğul olması, cemaatler hâlinde bu görevi yapmalarına işaret eder.



Bu melekler, o kimsenin önünden arkasından her canipten takibini yaparlar.



Ayette nazara verilen ön ve arka, insanın önden gönderdikleri ve tehir edip bıraktıklarına da işaret edebilir.



يَحْفَظُونَهُ مِنْ أَمْرِ اللّهِ “Onu Allah’ın emrinden korurlar.”Meleklerin koruması değişik şekillerde olabilir:



-Kişi günah işlediğinde, görevli melekler o kimsenin taraf-ı İlahiden hemen ceza görmemesi için mühlet isterler, o kimse hakkında mağfiret talebinde bulunurlar.



-Onu zararlı şeylerden korurlar.



-Allahın emri dolayısıyla onun hâllerini kontrol ederler.



Denildi ki: Ayetteki مِنْ “min” harf-i cerri بِ “ba” manası taşır. Yani, “o



melekler o kimseyi Allahın emri ile korurlar.”“Allahın emrinden” ifadesinin muakkıbat için ikinci bir sıfat olduğuda söylendi. Yani, bu takible görevli melekler Allahtan aldıkları emirle bu işleri yaparlar.Denildi ki: Muakkıbat, sultanın etrafında onu Allahın hükmünden -kendi vehmine göre- koruyacak olan görevlilere verilen isimdir.



إِنَّ اللّهَ لاَ يُغَيِّرُ مَا بِقَوْمٍ حَتَّى يُغَيِّرُواْ مَا بِأَنْفُسِهِمْ “Şüphesiz Allah, bir kavim kendilerini değiştirmedikçe onları değiştirmez.”Allah, bir kavme verdiği afiyet ve nimet gibi halleri, onlar kendilerinde olan güzel halleri çirkin hallere değiştirmedikçe değiştirmez.



وَإِذَا أَرَادَ اللّهُ بِقَوْمٍ سُوءًا فَلاَ مَرَدَّ لَهُ “Allah bir kavme de kötülük murad etti mi, artık onun geri çevrilmesine imkan yoktur.”



وَمَا لَهُم مِّن دُونِهِ مِن وَالٍ “Onlar için O’ndan başka bir veli de yoktur.”



Onlar için Allah dışında işlerini görecek, kendilerinden kötülüğü def edecek kimse yoktur.



Ayette, Allahın iradesine aykırı bir şeyin imkânsız olduğuna bir delil vardır.







12- هُوَ الَّذِي يُرِيكُمُ الْبَرْقَ خَوْفًا وَطَمَعًا “O ki size korku ve ümit içindeşimşeği gösterir.”



Şimşekten rahatsızlık duyan kimse, şimşek çaktığında korkar, yağmur bekleyen kimse ise şimşeği görünce ümide kapılır.



وَيُنْشِىءُ السَّحَابَ الثِّقَالَ “Ve o yağmur yüklü bulutları meydana getirir.”







13- وَيُسَبِّحُ الرَّعْدُ بِحَمْدِهِ “Gök gürültüsü hamd ile O’nu tesbih eder.”Gök gürültüsü kendisi bizzat “Subhanallah, Elhamdülillah” diyerek tesbih ettiği gibi, onu duyanlar da böyle söylerler.Gök gürültüsü, zâtı ile Allahın birliğine ve kudretinin kemâline delâlet ettiği gibi, O’nun lütfuna ve rahmetinin nüzülüne de delâlet eder. İbnu Abbas’tan şöyle nakledilir:Rasûlullaha gök gürültüsünden sual edildi: “O, buluta görevli bir melektir, yanında ateş hazineleri vardır, bunlarla bulutları sevkeder” buyurdu.



وَالْمَلاَئِكَةُ مِنْ خِيفَتِهِ “Melekler de O’nun korkusundan dolayı…”Melekler, Allah korkusu ve saygısı ile tesbihte bulunurlar.



وَيُرْسِلُ الصَّوَاعِقَ فَيُصِيبُ بِهَا مَن يَشَاء “O yıldırımlar gönderir, onları dilediğine isabet ettirir.”



وَهُمْ يُجَادِلُونَ فِي اللّهِ وَهُوَ شَدِيدُ الْمِحَالِ “Onlar ise, Allah hakkında mücadele edip duruyorlar.”



Onlar ise, Peygamberin anlattığı,



-Allahın ilim ve kudretinin kemâli,



-Uluhiyette tek olması,



-İnsanları ahirette yeniden yaratıp yaptıkları amellere göre karşılık vermesi gibi haberleri yalanlayarak Allah hakkında mücadeleye girişiyorlar.







Sebeb-i Nüzûl



Rivayete göre Lebîd’in iki kardeşi Amir Bin Tufeyl ve Erbed Bin Rabia, Hz. Peygamberi öldürmek niyetiyle yola çıktılar. Hz. Peygamberin yanına varınca, Amir Hz. Peygamberle mücadeleye başladı, Erbed de kılıçla vurmak niyetiyle arkasına geçti. Hz. Peygamber, onun farkına vardı, “Allahım, dilediğin şekilde onlara karşı bana yardım et” dedi. Allah Erbede yıldırım gönderdi, yıldırım onu öldürdü. Âmir’e ise bulaşıcı bir hastalık isabet etti, onunla öldü. Ayet, bu münasebetle nazil oldu.



وَهُوَ شَدِيدُ الْمِحَالِ “Oysa Allah’ın kuvveti pek çetindir.”







Ayet metnindeki “mihal” kelimesi kuvvet, hile, gibi anlamlara gelir. Yani, Allah çok güçlüdür, hilesi çok çetindir, o kuvvete karşı konulamaz, O’nun hilesi karşısında bütün hileler boşa çıkar.








[1> Yani, vahiy yoluyla olmayan bilgilerde zaman zaman hakka ulaşılsa da, zaman zaman da batıl bir şey hak zannedilebilir2 Bununla ilgili olarak bkz. A’raf, 54.



[2> Bununla ilgili olarak bkz. A’raf, 54.



[3> Yani, ehl-i iman olup ta günahları fazla olan kimseler, cezalarını çekmek üzere cehenneme gönderilirler. Ama orada daimî değillerdir, cezalarının bitiminde cennete alınırlar.



[4> Burada ana rahminde kalınan süre ve ana rahmindeki çocuk sayısıyla alakalı bilgiler, dinî bilgiler olmayıp bu tefsirin yazıldığı dönemdeki tıbbî bilgileri yansıtır. Bu bilgilerin bir kısmının günümüz tıbbı açısından yanlış olması, tefsirdeki dinle ilgili açıklamalara bir zarar vermez. Sadece o dönemdeki tıb ilminin bazı bilgilerini gösterir.

14- لَهُ دَعْوَةُ الْحَقِّ “Gerçek dua O’nadır.”Çünkü ibadet edilmeye ve kendisinden istenilmeye layık olan sadece O’dur, başkası değil.Veya, icabet edilen dua, O’na yapılan duadır. Çünkü O, kendisine dua edene icabet eder. Ayetin devamı da bunu teyit etmektedir.Her iki cihette de “Hak” kelimesi batılın mukabilidir.



Denildi ki ayette geçen “Hak” kelimesinden murat Allahu Teâlâdır. Ona yapılan her dua, hak duadır.



Bu ayetten evvel Erbed ve Amir ile ilgili bir sebeb-i nüzule yer verilmişti. Buna göre bu ayeti değerlendirdiğimizde, onların hiç hatırlarına gelmez bir şekilde helâk olmalarında Hz. Peygamberin duasına bir icabet söz konusu olduğuna ve kendisinin hak üzere bulunduğuna bir delil vardır.



Üstteki ayeti sebeb-i nüzule göre değil, genel bir şekilde değerlendirdiğimizde ise şunu görürüz:



Ayetten murat kâfirlerin Rasûlullah ile mücadelelerine karşı Allahtan başlarına bir ceza inmesini hatırlatmaktır ve Peygamberin duasına icabet edileceğini nazara vererek onları tehdittir.Veya dalaletlerini ve görüşlerinin bozuk olduğunu beyan etmektir.



وَالَّذِينَ يَدْعُونَ مِن دُونِهِ لاَ يَسْتَجِيبُونَ لَهُم بِشَيْءٍ “O’nun dışında yalvarıp durdukları ise onlara hiçbir şeyle cevap veremezler.”Ama müşriklerin çağırdıkları, dua ettikleri putlar ise, kendilerine



إِلاَّ كَبَاسِطِ كَفَّيْهِ إِلَى الْمَاء لِيَبْلُغَ فَاهُ “Onlar (bu halleriyle) ağzına su gelsin diye iki avucunu açan kimseye benzer.”



فَاهُ وَمَا هُوَ بِبَالِغِهِ “Hâlbuki, o su ona gelecek değildir.”Çünkü o su, camiddir, kendisine yapılan duanın farkına varamaz, icabette bulunmaya güç yetiremez, tabiatına muhalif bir şeyi getiremez. İşte, bunların ilâhları da böyledir.



وَمَا دُعَاء الْكَافِرِينَ إِلاَّ فِي ضَلاَلٍ “Kâfirlerin duası ancak boşa gitmiştir.”



Kâfirlerin duası zâyi olup gitmiştir, tam bir hüsran olmuştur ve bir işe yaramamıştır.







1ّّّ5- وَلِلّهِ يَسْجُدُ مَن فِي السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ طَوْعًا وَكَرْهًا وَظِلالُهُم بِالْغُدُوِّ وَالآصَالِ “Oysa göklerde ve yerde kim varsa, hem kendileri hem degölgeleri günün evveli ve âhirinde ister istemez Allah’a secde ederler.”Ayette geçen secde gerçek anlamıyla olabilir. Çünkü melekler, ins ve cinden ehl-i iman olanlar Allaha secde ederler. Bunlar, hem zor anlarında hem de rahat hallerinde severek secde ederler. Kâfirler ise zor zamanlarda ve mecbur kaldıklarında hoşlarına gitmeden secde ederler.Bununla beraber secdeden murat, Allahın onlardan istemiş olduğu şeyleri meydana getirmekte ister istemez boyun eğmeleri de olabilir.Gölgelerinin boyun eğmesi ise, Allahın o gölgeleri uzatmak ve kısaltmak şeklinde çevirmesidir.“Günün evveli ve âhiri” ifadesinden murat, devamlı secde etmelerini anlatmaktır.



Veya gölgelerden hâldir. Bu iki vaktin tahsisi, gölgenin o iki vakitte büyük ve çok olmasındandır.



Ayette geçen “ğuduv”, sabahın ilk vakitleri; “âsâl” ise ikindi ve akşam arasıdır.















16- ) قُلْ مَن رَّبُّ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ “De ki: “Göklerin ve yerin Rabbi kimdir?”



وَالأَرْضِ قُلِ اللّهُ “De ki: Allah’dır.”Sen onlara bedel cevap ver, çünkü onlar için bundan başka cevap yoktur.Keza, gökleri ve yeri terbiye edenin Allah olduğu tartışmaya girilmeyecek şekilde açıktır.Veya “Allah” diye cevap vererek onlara telkinde bulun.



قُلِ اللّهُ قُلْ أَفَاتَّخَذْتُم مِّن دُونِهِ أَوْلِيَاء لاَ يَمْلِكُونَ لِأَنفُسِهِمْ نَفْعًا وَلاَ ضَرًّا “De ki:Kendilerine bile bir fayda ve de bir zarar veremeyen şeyleri, O’ndan başka dostlar mı ediniyorsunuz?”



Sonra da bunu nazara vererek onları ilzam et. Çünkü Allah varken onların bir kısım batıl ilahları dostlar edinmeleri çok gariptir, aklın gereği olmaktan çok uzaktır.



O batıl mabutlar, kendilerine bir faydayı celbedemez veya bir zararı def edemezler. Nerede kaldı başkalarına fayda verebilsinler veya zararı def edebilsinler!



Bu ayet, onların “şefaatçi olurlar” ümidiyle kendilerine batıl ilahlar, dostlar edinmelerinde yoldan çıktıklarına ve görüşlerinin bozuk olduğuna ikinci bir delildir.



قُلْ هَلْ يَسْتَوِي الأَعْمَى وَالْبَصِيرُ “De ki: Hiç kör ile gören bir olur mu?”



İbadetin hakikatini bilmeyen müşrik, kör insan gibidir. İbadetin gerçeğini bilen tevhid ehli kimse ise, gören kimseye benzetilmiştir.



Bundan murat, insanların ibadetinden gafil batıl mabutlar (putlar) ve onların hâline muttali olan hak mabud, yani Allahu Teâlâ da olabilir.



أَمْ هَلْ تَسْتَوِي الظُّلُمَاتُ وَالنُّورُ “Hiç zulümat ve nur (karanlıklarla aydınlık) bir olur mu?”



Ayette şirk karanlıklara, tevhid ise aydınlığa benzetilmiştir.



أَمْ جَعَلُواْ لِلّهِ شُرَكَاء خَلَقُواْ كَخَلْقِهِ فَتَشَابَهَ الْخَلْقُ عَلَيْهِمْ “Yoksa Allah’a, O’nun gibi yaratan birtakım ortaklar buldular da, bu yaratış kendilerince birbirine benzer mi göründü?”Yani onlar Allaha, O’nun gibi yaratıcı olanları şerik yapmış değillerdir ki, yaratma meselesinde kendilerine bir benzerlik görülüp “işte bunlar da Allah gibi yarattılar, dolayısıyla Allah ibadete layık olduğu gibi bunlar da layıktırlar” diyebilsinler.



Hâlbuki onlar Allaha aciz şeyleri ortak kıldılar, öyle ki o şerik kıldıkları, bazı mahlukatın yapabildiklerini bile yapmaktan acizdirler, nerede kaldı Yüce Yaratıcının yaptığını yapabilsinler![1>



قُلِ اللّهُ خَالِقُ كُلِّ شَيْءٍ “De ki: “Allah, her şeyin yaratıcısıdır.”Ondan başka yaratıcı yok ki, ibadette O’na ortak olabilsin!



Cenab-ı Hak bu ayette önce yaratmayı ibadete liyakatte gerekli bir özellik olarak nazara verdi, sonra da kendisinden başka yaratıcı olmadığını anlattı. Bu da şuna dalalet eder:



وَهُوَ الْوَاحِدُ الْقَهَّارُ “O, Vahid’dir – Kahhar’dır.”O, Vahiddir, ulûhiyette tektir. Kahhar’dır, her şeye galiptir.







17-
أَنزَلَ مِنَ السَّمَاء مَاء “Semadan bir su indirdi.”“Sema”dan murat bulut olabilir.



Veya ayeti “Allah sema canibinden bir su indirdi” şeklinde de anlayabiliriz.



Veya suyun inişi bizzat semadandır. Çünkü suyun öncüleri semadandır.



فَسَالَتْ أَوْدِيَةٌ بِقَدَرِهَا “Bununla vadiler, belli bir miktarla sel olup aktı.”



Ayette “vâdiler” ifadesinin elif-lâmsız gelmesi, buralara gelen yağmurun bölge bölge farklı olmasındandır.“Belli bir miktarla”Gelen bu su, Allahın ilminde büyüklük – küçüklük itibariyle miktarı belli bir sudur.



فَاحْتَمَلَ السَّيْلُ زَبَدًا رَّابِيًا “Sel de suyun yüzüne çıkan bir köpük yüklendi.”



وَمِمَّا يُوقِدُونَ عَلَيْهِ فِي النَّارِ ابْتِغَاء حِلْيَةٍ أَوْ مَتَاعٍ زَبَدٌ مِّثْلُهُ “Bir zînet eşyası veya bir değerli mal yapmak için, ateşte üzerini körükledikleri madenlerden de onun gibi bir köpük meydana gelir.”



Süs eşyası veya mutfak eşyaları, savaş ve tarım aletleri yapmak için ateşe attıkları altın, gümüş, demir ve bakır gibi madenlerin de üzerinde bir köpük meydana gelir.



كَذَلِكَ يَضْرِبُ اللّهُ الْحَقَّ وَالْبَاطِلَ “İşte Allah hak ve batıla böyle misal getirir.”



Gökten inen su ihtiyaca ve maslahata göre vadilerde akar, bundan pek çok faydalar elde edilir. Bir kısmı yerde kalır, bir kısmı da yerin damarlarında pınarlara, kanallara, kuyulara gider. Keza, madenlerin ateşe atılmasından da süs eşyaları ve çeşitli aletler yapılır, uzun müddet bunlardan yararlanılır. İşte bu ikisi hakkın misalidir, hak da böyle sabit ve böyle faydalıdır. Bâtıl ise, bunların üzerinde meydana gelen köpük misali faydasızdır, sür’atle zevâl bulur. Ayetin devamı bunu beyan eder:



فَأَمَّا الزَّبَدُ فَيَذْهَبُ جُفَاء “Köpüğe gelince, o atılır gider.”



وَأَمَّا مَا يَنفَعُ النَّاسَ فَيَمْكُثُ فِي الأَرْضِ “İnsanlara faydası olan ise, yerdekalır.”



كَذَلِكَ يَضْرِبُ اللّهُ الأَمْثَالَ “İşte Allah böyle misaller verir.”İşte Allah, insanların birbirine karıştırdıkları şeyleri açıklamak için böyle misaller verir.







18- لِلَّذِينَ اسْتَجَابُواْ لِرَبِّهِمُ الْحُسْنَى “Rablerine icabet edenler için en güzeli vardır.”



Rablerine icabet eden mü’minler için, taraf-ı ilâhîden en güzel bir icabet vardır.



Ayettin metninde geçen “hüsna” dan murat sevap veya cennet olabilir.[2>



وَالَّذِينَ لَمْ يَسْتَجِيبُواْ لَهُ لَوْ أَنَّ لَهُم مَّا فِي الأَرْضِ جَمِيعًا وَمِثْلَهُ مَعَهُ لاَفْتَدَوْاْ بِهِ “O’na icabet etmeyenler ise, yeryüzünde bulunan ne varsa hepsi kendilerinin olsa, onu ve bir o kadarını kurtuluş fidyesi olarak verirlerdi.”Bunlar ise kâfirlerdir.



أُوْلَئِكَ لَهُمْ سُوءُ الْحِسَابِ “İşte onlar için, kötü hesap vardır.



“Kötü hesap”
, insanın günahlarından hiçbiri bağışlanmadan tek tek hesaba çekilmesidir.



وَمَأْوَاهُمْ جَهَنَّمُ “Varacakları yer de cehennemdir.”



وَبِئْسَ الْمِهَادُ “Orası ne fena bir yataktır.”




[1>Gerçekten de üzerine konan sineği kovmaya güç yetiremeyen bir putun, nice kimseler tarafından mabut sayılıp karşısında ibadet edilmesi çok garip bir durumdur. Anlatılır ki, bir bedevi Arab, tapmış olduğu puta bir tilkinin pislettiğini görünce aklı başına gelmiş, “kendini bundan kurtaramayan bir şeye ben nasıl taparım, ondan ne bekleyebilirim?” diyerek kendi eliyle putunu parçalamış







[2>Yani, Rablerine icabet eden kimselere en güzel bir şekilde sevapları verilecek, cennet ile ödüllendirileceklerdir




19-
أَفَمَن يَعْلَمُ أَنَّمَا أُنزِلَ إِلَيْكَ مِن رَبِّكَ الْحَقُّ كَمَنْ هُوَ أَعْمَى “Şimdi Rabbinden sana indirilenin hak olduğunu bilen kimse, hiç kör olan kimse gibi midir?”Peygambere indirilenin hak olduğunu bilen kimse, ona icabet eder. Kalbi kör olan kimse ise, bir şey görmez ki icabet etsin!Ayet, hak ve batılla ilgili misal verdikten sonra, bunların birbirine benzemekten son derece uzak olduğunu bildirmektedir.[1>



يَتَذَكَّرُ أُوْلُواْ الأَلْبَابِ “Fakat bunu ancak ulu’l- elbab (akıl sahibi kimseler) tezekkür ederler.”Ulu’l-elbab, ülfetten ve vehme takılıp kalmaktan uzak olan akıl sahipleridir.







2ّ0- الَّذِينَ يُوفُونَ بِعَهْدِ اللّهِ “Onlar Allah’ın ahdine vefa gösterirler.”Allahın ahdinden murat,



-Cenab-ı Hakkın “ben Rabbiniz değil miyim?” dediğinde insanların “belâ” “evet, Rabbimizsin” diye O’nun rububiyetini itiraf ettikleri durumdur.[2>



-Veya Allahın semavî kitaplarda onlardan aldığı ahitlerdir.



وَلاَ يِنقُضُونَ الْمِيثَاقَ “Ve antlaşmayı bozmazlar.”Ve onlar gerek kendileriyle Allah arasında, gerekse diğer insanlarla kendi aralarında yaptıkları sözleşmeyi bozmazlar.



Ayet, tahsisden sonra tamimdir.[3>







21- وَالَّذِينَ يَصِلُونَ مَا أَمَرَ اللّهُ بِهِ أَن يُوصَلَ “Ve onlar, Allah’ın riayet edilmesini emrettiği şeye riayet ederler.”Bundan murat,



-Akrabalarla sıla-i rahimde bulunmak.



-Mü’minlere dost ve yardımcı olmak.



-Bütün Peygamberlere iman etmek gibi durumlardır.



-Bütün insan haklarını nazara almak da ayetin manasında yer almaktadır.



وَيَخْشَوْنَ رَبَّهُمْ “Ve Rablerine saygı gösterirler.”



Onlar, Rablerinin bütün uyarılarından korkarlar.



وَيَخَافُونَ سُوءَ الحِسَابِ “Ve kötü hesaptan korkarlar.”



Ve özellikle de kötü bir şekilde hesaba çekilmekten korkarlar, buna maruz kalmamak için hesaba çekilmezden önce kendilerini hesaba çekerler.







22- وَالَّذِينَ صَبَرُواْ ابْتِغَاء وَجْهِ رَبِّهِمْ “Ve onlar Rab’lerinin rızasını kazanmak arzusuyla sabrederler.”Onlar nefsin hoşlanmadığı ve hevânın muhalefet ettiği şeylere sabrederler. Onlar bu sabrı bir mükâfat elde etmek veya gösterişte bulunmak ve benzeri sebeplerle değil, sırf Rab’lerinin rızasını gözeterek yaparlar.



وَأَقَامُواْ الصَّلاَةَ “Ve namazı dosdoğru kılarlar.”



وَأَنفَقُواْ مِمَّا رَزَقْنَاهُمْ سِرًّا وَعَلاَنِيَةً “Ve kendilerine rızık olarak verdiklerimizden gizlice ve açıkça (Allah yolunda) infak ederler.”Kendilerine rızık olarak verdiklerimizden infakı vacip olan miktarı infak ederler.Serveti olduğu bilinmeyen gizlice, bilinen ise açıktan yardım eder.



وَيَدْرَؤُونَ بِالْحَسَنَةِ السَّيِّئَةَ “Ve kötülüğü iyilikle ortadan kaldırırlar.”



Kötülüğe iyilikle mukabelede bulunurlar, kötü şeye iyilikle karşılık verirler.



Veya bundan murat şu da olabilir: Kötülüğün peşinden onu silecek iyilik yaparlar.



أُوْلَئِكَ لَهُمْ عُقْبَى الدَّارِ “İşte, dünya yurdunun akıbeti bunlar içindir.”



Bu akıbetten murat cennettir.



“İşte bunlar…” ifadesi üstte anlatılan özellikleri taşıyan ulu’l-elbabın akıbetini bildirmektedir. Anlatılan bu özelliklerde, onların bu güzel akıbete ne ile ulaştıklarının beyanı vardır.







23- جَنَّاتُ عَدْنٍ يَدْخُلُونَهَا وَمَنْ صَلَحَ مِنْ آبَائِهِمْ وَأَزْوَاجِهِمْ وَذُرِّيَّاتِهِمْ “Adn cennetlerine girecekler; ecdat, eş ve nesillerinden salih olanlar da...”



“Adn cennetlerine girecekler”
Bu ifade, üstteki ayette nazara verilen güzel akıbetten bedeldir.Veya bu ifadeyi, bir cümle başlangıcı olarak da değerlendirmek mümkündür.



Ayetten öyle anlaşılıyor ki, her ne kadar onlar derecesinde olmasalar da bu kimselerin salih olan yakınları onlarla beraber Adn Cennetlerine alınacaklardır. Bu, onların şanına tazim içindir.



Ayet, insanın derecesinin şefaatle yükseldiğine bir delildir.



Şüphesiz, cennette salih ecdad ve yakınlarla beraber olmak onların ünsiyetlerini daha ziyade kılan özel bir nimettir.



Ayette bu beraberliğin “salih olanlarla” olacağının bildirilmesi, akrabalığın tek başına fayda vermediğine delâlette bulunmak içindir.



وَالمَلاَئِكَةُ يَدْخُلُونَ عَلَيْهِم مِّن كُلِّ بَابٍ “Melekler de her kapıdan yanlarına girecekler.”







24-
سَلاَمٌ عَلَيْكُم بِمَا صَبَرْتُمْ “Sabrınıza mukabil selam size! (Sabretme



nize karşılık olarak selamete erdiniz.)



فَنِعْمَ عُقْبَى الدَّارِ “Ahiret yurdu ne güzeldir!”







2ّ5-
وَالَّذِينَ يَنقُضُونَ عَهْدَ اللّهِ مِن بَعْدِ مِيثَاقِهِ “Ancak kuvvetli söz aldığıhalde, Allah’ın ahdini sonra bozanlar.”Bunlar, ikrar ve kabulle o ahdi benimsemişken, biraz önce anlatılanların tam tersine Allaha verdikleri sözü bozarlar.



وَيَقْطَعُونَ مَآ أَمَرَ اللّهُ بِهِ أَن يُوصَلَ “Ve Allah’ın emrettiği sıla-i rahmi kesenler.”



وَيُفْسِدُونَ فِي الأَرْضِ “Ve yeryüzünde fesat çıkaranlar var ya.”



أُوْلَئِكَ لَهُمُ اللَّعْنَةُ “İşte lanet onlaradır.”



وَلَهُمْ سُوءُ الدَّارِ “Ve bu hayatın kötü akibeti onlar içindir.”



Bundan murat,



-Cehennem azabı,



-Veya dünyada akıbetin kötü olmasıdır. Çünkü, iyi akıbete ulaşan üstteki ulu’l- elbaba mukabil olarak burada onların zıddı nazara verilmiştir.







26- اللّهُ يَبْسُطُ الرِّزْقَ لِمَنْ يَشَاء وَيَقَدِرُ “Allah, dilediği kimseye rızkı genişletir ve daraltır.”



Mekke ahalisi, dünyada kendilerine rızkın bol verilmesinden şımarmışlardı.



وَفَرِحُواْ بِالْحَيَاةِ الدُّنْيَا “Onlar ise dünya hayatı ile ferahlandılar.”



وَمَا الْحَيَاةُ الدُّنْيَا فِي الآخِرَةِ إِلاَّ مَتَاعٌ “Oysa dünya hayatı ahiret hayatının yanında azıcık bir faydalanmaktır.”



Hâlbuki ahiretin yanında şu dünya hayatı, yolcunun yanına aldığı kumanyası ve çobanın azığı gibi devamı olmayan azıcık bir menfaatlenmektir.



Yani, onlar dünyadan elde ettikleriyle şımardılar, bunları ahiret nimetlerini kazanmak için sarfetmediler ve faydası az, zevâli süratli olan az bir şeye aldandılar.











27- وَيَقُولُ الَّذِينَ كَفَرُواْ لَوْلاَ أُنزِلَ عَلَيْهِ آيَةٌ مِّن رَّبِّهِ “O inkar edenler diyorlar ki: Ona Rabbinden bir âyet indirilse ya!”



رَّبِّهِ قُلْ إِنَّ اللّهَ يُضِلُّ مَن يَشَاء “De ki: Şüphesiz Allah, dilediğini saptırır.”



O kadar mu’cizeler zuhur etmişken yine de ayetler/ mu’cizeler isteyenleri Allah saptırır.



وَيَهْدِي إِلَيْهِ مَنْ أَنَابَ “Ve kendisine yöneleni de hidayete erdirir.”



Hakka yönelen, inattan dönene ise hidayet eder.



Ayetin bu kısmı, evvelinde onların söylediklerine karşılık bir cevap niteliğindedir ve onların hâline hayret manası taşır. Sanki Cenab-ı Hak şöyle demiştir: Ey Peygamber! Onlara de ki: İnadınız ne kadar da büyük! Şüphesiz Allah sizin özelliğinizi taşıyanlardan dilediğini saptırır. Artık her türlü ayet/ mu’cize inse de onların hidayete ermeleri söz konusu olamaz. Öte yandan benim getirdiklerime yönelenleri, en edna bir ayetle (mu’cizeyle) bile hidayete erdirir.







28- الَّذِينَ آمَنُواْ وَتَطْمَئِنُّ قُلُوبُهُم بِذِكْرِ اللّهِ “Onlar ki iman ettiler ve kalpleri Allahın zikriyle mutmain olur.”



أَلاَ بِذِكْرِ اللّهِ تَطْمَئِنُّ الْقُلُوبُ “İyi bilin ki, kalpler ancak Allah’ı zikirle mutmain olur.”Onların kalpleri,



-Allah ile ünsiyet ederek,



-O’na dayanarak,



-O’ndan ümit içinde olarak zikr-i ilâhî ile mutmaindirler.



Veya,



-O’nun haşyetinden dolayı daralma hissettiklerinde rahmetini hatırlayarak,



-Veya O’nun varlığına ve birliğine delâlet eden şeyleri tezekkür ederek,



-Veya en kuvvetli mu’cize olan kelâmını, yani Kur’anı okuyarak mutmain olurlar.







29- الَّذِينَ آمَنُواْ وَعَمِلُواْ الصَّالِحَاتِ “Onlar ki, iman ettiler ve salih ameller işlediler.”



طُوبَى لَهُمْ “Ne mutlu onlara!”



وَحُسْنُ مَآبٍ “Ve varacakları yer de ne güzeldir!”







30-
كَذَلِكَ أَرْسَلْنَاكَ فِي أُمَّةٍ قَدْ خَلَتْ مِن قَبْلِهَا أُمَمٌ لِّتَتْلُوَ عَلَيْهِمُ الَّذِيَ أَوْحَيْنَا إِلَيْكَ وَهُمْ يَكْفُرُونَ بِالرَّحْمَنِ “İşte Seni böyle, kendilerinden önce nice ümmetler gelip geçmiş olan bir ümmet içinde gönderdik ki, onlar Rahmân’ı inkar edip dururlarken, Sana vahyettiğimizi onlara okuyasın.”



Yani, Senden önce Peygamberler gönderdiğimiz gibi, onlardan önce de başka ümmetler vardı. Onlara da peygamberler gönderilmişti. Dolayısıyla Senin onlara peygamber olarak gönderilmen, ilk defa görülen bir durum değildir.



Onlar ise, nimeti onları kuşatan ve rahmeti her şeyi içine alan sonsuz rahmet sahibini inkâr ediyorlar. Nimetlerine ve özellikle de –ey Peygamber- Seni elçi olarak onlara gönderme nimetine ve kendilerine dînî ve dünyevî faydaları sağlayacak olan Kur’anı indirme nimetine şükretmiyorlar.







Sebeb-i Nüzûl



Denildi ki: Ayet, Mekke müşrikleri hakkında indi. Onlara “Rahmâna secde edin!” denilmişti, buna mukabil olarak “Rahmân nedir?” dediler.[4>



قُلْ هُوَ رَبِّي “De ki: O benim Rabbimdir.”Yani, O Rahmân beni yaratan ve beni bu görevle görevlendirendir.



لا إِلَهَ إِلاَّ هُوَ “O’ndan başka ilah yoktur.”Ondan başka ibadete layık olan yoktur.



عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ “Ben sadece O’na tevekkül ettim.”Size karşı yardım hususunda ben O’na dayandım.



وَإِلَيْهِ مَتَابِ “Dönüşüm de O’nadır.”Benim de sizin de dönüşünüz O’nadır.







31-
وَلَوْ أَنَّ قُرْآنًا سُيِّرَتْ بِهِ الْجِبَالُ “Bir Kur’ân ki, onunla dağlar yürütülse…”



Ayetten murat, Kur’anın tazimidir.Veya kâfirlerin inadını ve küfürde kararlı olduklarını etkin bir biçimde anlatmaktır.



أَوْ قُطِّعَتْ بِهِ الأَرْضُ “Veya onunla yer parçalansa…”Veya bu Kur’an okunduğunda, arz Allahın haşyetinden parça parça olsa veya yarılıp da nehirler ve pınarlar çıksa…



أَوْ كُلِّمَ بِهِ الْمَوْتَى “Veya onunla ölüler konuşturulsa…”Veya o okunduğunda ölüler duyup okumaya başlasa veya işitip cevap verseler… İşte bütün bunların kendisiyle gerçekleşeceği Kur’an, bu Kur’an olurdu, başka bir kitap değil.



Çünkü Kur’an, baştan sona mu’cizedir, öğüt vermenin ve uyarmanın kemâli ondadır.



“Bir Kur’ân ki, onunla dağlar yürütülse veya onunla yer parçalansa veya onunla ölüler konuşturulsa” ifadesinin devamı şöyle de takdir edilebilir: “Onlar yine de iman etmezlerdi.”



.Nitekim bir başka ayette şöyle denilir:



“Biz onlara melekleri indirseydik, kendileriyle ölüler konuşsaydı ve her şeyi karşılarında toplasaydık, yine iman edecek değillerdi.” (En’am, 111)







Sebeb-i Nüzûl



Denildi ki: Kureyş kavmi şöyle demişti: Ey Muhammed! Sana tâbi olmamızı arzu edersen bu Kur’anınla dağları Mekkeden yürüt, ta ki çevremiz genişlesin, oralara bahçeler, otlaklar yapalım. Veya onunla rüzgarı bize itaat ettir, ona binip Şama ticarete gidelim. Veya onu okuyarak Kusay Bin Kilab gibi atalarımızı dirilt, onlarla konuşalım.



Onların bu taşkın teklifleri karşısında bu ayet nazil oldu. Bu rivayete göre ayetteki arzın parçalanması, arzda seyahat şeklinde de yorumlanmaya müsaittir.



بَل لِّلّهِ الأَمْرُ جَمِيعًا “Doğrusu, emir bütünüyle Allah’ındır.”



Her şeye yeten kuvvet, Allah’ındır. Yani, Allah onların talep ettikleri bu harika şeyleri getirmeye kâdirdir. Ama, iradesi buna taalluk etmemiştir, dolayısıyla bunları yapmayacaktır. Çünkü, onların tabiatının böyle mu’cizelerle mülayim hâle gelmeyeceğini bilmektedir. Ayetin devamı, bu manayı teyid eder:



أَفَلَمْ يَيْأَسِ الَّذِينَ آمَنُواْ “İman edenler, kâfirlerden hala ümit kesmediler mi?”



Ehl-i iman olanlar, onların hâllerini gördükten sonra imana gelmelerinden hâlâ ümitlerini kesmediler mi?



Ekser âlimler ayete daha çok “bilmediler mi?” manasını vermişlerdir. Çünkü Hz. Ali, İbnu Abbas, sahabe ve tâbiinden bir cemaat, ayeti bu manaya gelecek şekilde okumuşlardır. Bu okuyuş, ayetin tefsiri gibidir. Ye’sin (ümitsizliğin) ilim manasında olması, onların hallerini bilmenin neticesinde böyle bir ye’sin meydana gelmesidir. Çünkü, ancak durumu bilinenden ümit kesilir.[5>



Bundan dolayı, ayetin devamında şöyle bildirildi:



أَن لَّوْ يَشَاء اللّهُ لَهَدَى النَّاسَ جَمِيعًا “Allah dileseydi, elbette bütün insanlara hidayet verirdi.”Ayet, İlahi meşietin taalluk etmemesi sebebiyle bazı insanların hidayete ermeyeceğini anlatır.



Yani, ehl-i iman olanlar, Allah dilese bütün insanlara hidayet edeceğini bilmelerine rağmen, niye hâlâ bazı inatçı kâfirlerin imanından ümitlerini kesmiyorlar?



وَلاَ يَزَالُ الَّذِينَ كَفَرُواْ تُصِيبُهُم بِمَا صَنَعُواْ قَارِعَةٌ أَوْ تَحُلُّ قَرِيبًا مِّن دَارِهِمْ حَتَّى يَأْتِيَ وَعْدُ اللّهِ “O inkar edenlere, sonunda Allah’ın vaadi gelinceyekadar yaptıkları şeyler sebebiyle başlarına musibet inip durur, ya da yurtlarının yakınına konar.”O inkârcılara, yapmış oldukları küfür ve kötü ameller sebebiyle kendilerini sarsacak, ızdırap verecek bir felaket isabet edecek veya o belâ onların diyarının (evlerinin) yakınına gelecek, o belanın kıvılcımları kendilerine gelir bir halde ondan korkacaklar.Denildi ki: Ayet, Mekke kâfirleri hakkında indi. Çünkü, Rasûllallaha yaptıklarının karşılığı olarak devamlı başlarına musibetler geliyordu. Hz. Peygamber Medinede iken onlara seriyyeler gönderiyor, bunlar onlara zaman zaman baskınlar düzenliyor, hayvanlarını ganimet olarak alıyorlardı. Bu rivayete göre ayetin son kısmını Hz. Peygambere hitap olarak “Sen onların diyarının/ evlerinin yakınına varacaksın” şeklinde yorumlamak da mümkündür. Çünkü Hudeybiye senesinde Hz. Peygamber, ordusuyla onların yakınına kadar varmıştı.“Allah’ın vaadi gelinceye kadar”



Allahın va’dinden murat,




-Ölüm,



-Kıyamet,



-Mekkenin fethi olabilir.



إِنَّ اللّهَ لاَ يُخْلِفُ الْمِيعَادَ “Şüphesiz ki Allah vaadinde hulf etmez.




[1>Elbette, ilâhî vahyi hak olarak bilenle, körü körüne batıla uyan kimse bir değildir ve olamaz!



[2>Bu mana, A’raf 172. ayette anlatılır.



[3>Yani, “Onlar Allah’ın ahdine vefa gösterirler” kısmı sırf Allah ile olan ahdi ifade ettiğinden hususidir. “Ve antlaşmayı bozmazlar” ifadesi ise, hem ilâhî ahdi, hem de insanlarla yapılan sözleşmeleri içine aldığından geneldir.



[4> Bu durum Furkan, 60 ayetinde anlatılır.



[5> Türkçede “ümitsiz vak’a” diye bir tabir, bu manayı ifade eder. Mesela doktor tıbbî ölçüler çerçevesinde hastasının artık iyileşmeyeceğini bildiğinde ondan ümidini keser. Durumu bilmeyenler ise, “acaba yaşar mı?” diye ümitle bakar. Ayette anlatılan durum, iman etmesi imkânsız hâle gelmiş bazı inatçı kâfirler hakkındadır. Yoksa normal şartlar altında, ehl-i iman onların imanını ümit eder bir şekilde çalışmakla mükelleftir

32- } وَلَقَدِ اسْتُهْزِىءَ بِرُسُلٍ مِّن قَبْلِكَ “Andolsun ki, senden önceki peygamberlerle de alay edildi.”

فَأَمْلَيْتُ لِلَّذِينَ كَفَرُواْ ثُمَّ أَخَذْتُهُمْ “Ben o kâfirlere bir süre için mühletverdim, sonra da cezalandırdım.”

فَكَيْفَ كَانَ عِقَابِ “O vakit azabım nasıl imiş gördüler.”

Ayet,

-Hz. Peygambere bir teselli,

-Onunla istihza eden ve olmayacak tekliflerde bulunanlara da bir vaîddir.



33- أَفَمَنْ هُوَ قَآئِمٌ عَلَى كُلِّ نَفْسٍ بِمَا كَسَبَتْ “Her bir nefsin kazandığınıgözetleyip muhafaza eden (hiç böyle yapamayan gibi midir?)Her nefsi murakabe eden, hayır ve şerden ne yapmışsa bilen, onların amellerinden hiçbir şey kendisine gizli olmayan ve amellerinin cezasından hiçbir şeyi gözden kaçırmayan Allah, hiç bu vasıflara sahip olmayan batıl mabutlar gibi midir?

وَجَعَلُواْ لِلّهِ شُرَكَاء “Böyle iken tuttular da Allah’a ortaklar uydurdular.”

Ama onlar tuttular Allaha şerikler kıldılar.

قُلْ سَمُّوهُمْ “De ki: Onları nitelendirin bakalım.”Ayet, bu batıl mabutların ibadete layık olmadıklarına bir tenbihtir.

Yani, “onların özelliklerini sayın bakalım! Bakalım, onlarda ibadete layık olmaya ve Allaha şerik kılınmaya bir liyakat var mı?”

أَمْ تُنَبِّئُونَهُ بِمَا لاَ يَعْلَمُ فِي الأَرْضِ “Yoksa siz O’na yeryüzünde bilmediği bir şey mi haber vereceksiniz?”

Yoksa ibadete layık şerikler var da Allah bunları bilmiyor mu? Şu arzda Allahın bilmediği bir şeyi mi ona haber vereceksiniz? Veya Allah her şeyi bilen olduğu hâlde, o şerik kıldıklarınızda kendilerini buna ehil kılan sıfatlar var da onları mı Allaha söyleyeceksiniz?

أَم بِظَاهِرٍ مِّنَ الْقَوْلِ “Yoksa anlamı olmayan kuru bir laf mı?”

Veya zenciye “bembeyaz” demekle sanki onun mahiyetini değiştirdiğini sanmak gibi, siz de hak ve hakikate dayanmadan, delilsiz bir dava olarak onlara “Allahın şerikleri” mi diyorsunuz?

Ayet, hayret verici ve hayranlık uyandırıcı bir üslûbla onlara karşı delil getirmekte, onları susturmaktadır. Bu üslûb tek başıyla bir mu’cizedir.

بَلْ زُيِّنَ لِلَّذِينَ كَفَرُواْ مَكْرُهُمْ “Doğrusu o inkar edenlere kendi hileleri güzel gösterildi.”

وَصُدُّواْ عَنِ السَّبِيلِ “Ve yoldan saptırıldılar.”O inkârcılara yaldızlı sözleri hoş gösterildi, bir takım batıl şeyleri hayal ettiler, ardından da bunları hak zannettiler.

Veya onların mekrinden murat, şirkleri ile İslâma tuzak kurmaları olabilir.

وَمَن يُضْلِلِ اللّهُ فَمَا لَهُ مِنْ هَادٍ “Ve Allah kimi saptırırsa, artık onu yola getirecek kimse yoktur.”Allahın inayetini kesmesiyle dalalete düşürdüğünü hidayete erdirecek yoktur.



34- لَّهُمْ عَذَابٌ فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا “Onlara dünya hayatında bir azap vardır.”

Onların şu dünya hayatındaki azapları,

-Öldürülmeleri,

-Esir alınmaları,

-Başlarına gelen musibetlerdir.

وَلَعَذَابُ الآخِرَةِ أَشَقُّ “Ahiret azabı ise, elbette daha çetindir.”Çünkü daha şiddetlidir ve devamlıdır.

وَمَا لَهُم مِّنَ اللّهِ مِن وَاقٍ “Onları Allah’tan koruyacak da yoktur.”



35-
مَّثَلُ الْجَنَّةِ الَّتِي وُعِدَ الْمُتَّقُونَ “Müttakilere vaad olunan cennetin misali şöyledir:”

تَجْرِي مِن تَحْتِهَا الأَنْهَارُ “Altlarından ırmaklar akar.”

أُكُلُهَا دَآئِمٌ وِظِلُّهَا “Yemişleri süreklidir, gölgeleri de.”

Onun meyveleri asla bitmez. Gölgesi de öyledir. Dünyada gölge güneşle ortadan kalkar, ama orda öyle değildir.

تِلْكَ عُقْبَى الَّذِينَ اتَّقَواْ “İşte bu, takva sahiplerinin akıbetidir.”

İşte, anlatılan bu cennet, müttakilerin varacakları yerdir.

وَّعُقْبَى الْكَافِرِينَ النَّارُ “Kâfirlerin akıbeti ise ateştir.”Kâfirlerin varacakları yer ise, başka yer değil, ancak cehennem ateşidir.Bu şekilde cennet ve cehennemin ardı ardına anlatılmasında müttakileri ümitlendirmek, kâfirleri ise korkutmak vardır.



36-
وَالَّذِينَ آتَيْنَاهُمُ الْكِتَابَ يَفْرَحُونَ بِمَا أُنزِلَ إِلَيْكَ “Kendilerine kitap verdiklerimiz, Sana indirilenle ferahlanıyorlar.”Ayette nazara verilen ehl-i kitap, Abdullah Bin Selâm ve arkadaşları, ayrıca Hristiyanlardan seksen kişidir. Bunlar İslama girmiş kimselerdir. Hristiyanlardan İslama girenlerin kırkı Necrandan, sekizi Yemenden ve otuz ikisi de Habeşistandı.

Ayetten murat, genel anlamda ehl-i kitap da olabilir. Çünkü onlar Hz. Peygambere inenlerden kendi kitaplarına uygun olanları gördükçe ferahlanıyorlardı.

وَمِنَ الأَحْزَابِ مَن يُنكِرُ بَعْضَهُ “Bununla beraber, o gruplardan onun (Sana indirilenlerin) bir kısmını inkâr edenler de vardır.”

Onlardan Hz. Peygamberliğe düşmanlıkta hizip haline gelen Ka’b Bin Eşref ve yandaşları, Seyyid ve Akıb ve bu ikisinin taraftarları gibi olanlar ise, kendi dinlerine muhalif olanları veya dinlerinde tahrif ettiklerine uygun gelmeyenleri inkâr ediyorlardı.

قُلْ إِنَّمَا أُمِرْتُ أَنْ أَعْبُدَ اللّهَ وَلا أُشْرِكَ بِهِ “De ki: Ben ancak Allah’a kul olmakla ve O’na şirk koşmamakla emrolundum.”Ey Peygamber! Sen o inkârcılara cevap olarak de ki: Ben, bana indirilen ayetlerle Allaha ibadet etmek ve O’nu ibadette tek olarak tanımakla emrolundum. Bu ise dinin temelidir, bunu inkâra bir yol bulamazsınız. Ama şeriatlerinize/ hükümlerinize muhalif görüp inkâr ettikleriniz ise, dinin aslına temas etmeyen cüzî meselelerde bir muhafelettir, asla bid’a değildir.

إِلَيْهِ أَدْعُو “Ben sadece O’na dua ediyorum.”Ben sadece O’na dua ederim, başkasına değil.

وَإِلَيْهِ مَآبِ “Dönüşüm de O’nadır.”Ve amellerimin karşılığını görmek için dönüşüm O’nadır, başkasına değil. Ve bu da peygamberlerin aralarında ittifak ettikleri bir durumdur. Ama bundan başka olan dinin fûruatına gelince, bunlar asırlara ve milletlere göre farklılık gösterebilir. Dolayısıyla İslâm dininde kendi dininize muhalif gördüğünüz fûruatı inkâr etmenin bir manası yoktur.



37-
وَكَذَلِكَ أَنزَلْنَاهُ حُكْمًا عَرَبِيًّا “Ve işte biz onu (Kur’ân’ı) Arabça bir hüküm olarak indirdik.”Kur’anı bütün dinlerin müttefik oldukları esasları ihtiva eder bir şekilde indirmemiz gibi, anlaması ve ezberlenmesi kolay olsun diye onu meseleler ve olaylara hikmete uygun bir şekilde hükmeden Arabça bir kitap olarak indirdik.

وَلَئِنِ اتَّبَعْتَ أَهْوَاءهُم بَعْدَ مَا جَاءكَ مِنَ الْعِلْمِ مَا لَكَ مِنَ اللّهِ مِن وَلِيٍّ وَلاَ وَاقٍ “Andolsun ki, eğer Sen, Sana vahiyle gelen ilimden sonra onların hevâlarına uyarsan, Sana Allah’dan ne bir dost vardır, ne de bir koruyucu.” “Onların hevâlarına uyarsan”

Bundan murat,

-Onların dinlerini ikrar etmek,

-Kıble Ka’be olarak belirlendikten sonra onların kıblelerine doğru namaz kılmak tarzında durumlardır.

Ayet, gayr-i Müslimlerin beklentilerini kırmakta ve mü’minlere de dinlerinde sebât etmeleri hususunda teşvikte bulunmaktadır.





38- وَلَقَدْ أَرْسَلْنَا رُسُلاً مِّن قَبْلِكَ “Andolsun ki, biz senden önce de peygamberler gönderdik.”

Senden önce de Peygamberleri Senin gibi insanlardan gönderdik.

وَجَعَلْنَا لَهُمْ أَزْوَاجًا وَذُرِّيَّةً “Onlara da eşler ve nesiller verdik.”Senin olduğu gibi, onların da hanımları ve çocukları vardı.

وَمَا كَانَ لِرَسُولٍ أَن يَأْتِيَ بِآيَةٍ إِلاَّ بِإِذْنِ اللّهِ “Hiçbir peygamber için Allah’ın izni olmadan herhangi bir âyet getirmek söz konusu değildir.”Hiçbir Peygamber için kendisinden talep edilen bir mu’cize veya arzu edilen bir hükmü Allahın izni olmadan getirmesi söz konusu değildir, gücü ve yetkisi dâhilinde olamaz.

لِكُلِّ أَجَلٍ كِتَابٌ “Her ecel için bir yazı vardır.”Her vakit için insanların maslahatlarına uygun bir şekilde bir hüküm vardır.



3ّ9- يَمْحُو اللّهُ مَا يَشَاء وَيُثْبِتُ “Allah dilediğini imha eder, dilediğini de sabit bırakır.”

-Allah, neshini uygun gördüğünü siler, hikmetinin iktiza ettiğini ise sabit bırakır.

-Allah, tevbe edenin seyyielerini siler, onun yerine haseneleri sabit kılar.

-Kiramen kâtibin yazdıklarından ceza taalluk etmeyenleri siler, diğerlerini ise sabit bırakır veya sadece kalben tam benimseyerek işlediği günahları sabit bırakır, diğerlerini siler.

-Bir milleti tarihten siler, diğerlerini sabit kılar.

وَعِندَهُ أُمُّ الْكِتَابِ “Ümmü’l- Kitap O’nun katındadır.”

Ümmü’l-Kitap
, kitabın aslıdır, levh-i mahfuzu ifade eder. Çünkü her şey orada yazılıdır.



40- وَإِن مَّا نُرِيَنَّكَ بَعْضَ الَّذِي نَعِدُهُمْ أَوْ نَتَوَفَّيَنَّكَ “Onlara vaad ettiğimizin(azabın) bir kısmını Sana göstersek yahut Seni (o neticeyi görmeden) vefat ettirsek…”

Devran nasıl dönerse dönsün, onların başlarına geleceklerle alakalı şeylerin bir kısmını Sana göstersek veya daha öncesinde Seni vefat ettirsek,

فَإِنَّمَا عَلَيْكَ الْبَلاَغُ وَعَلَيْنَا الْحِسَابُ “Sana düşen sadece tebliğ etmektir,bize düşen ise hesaba çekmektir.”

Sana düşen sadece tebliğdir. Amellerin karşılığını vermek ise bize aittir, Senin görevin değildir. Dolayısıyla, onların yüz çevirmelerinden müteessir olma! Onların azapları için acele etme! Bunları yapacak olan biziz. İşte, onlara azabımızın bazı öncüleri:



41- أَوَلَمْ يَرَوْاْ أَنَّا نَأْتِي الأَرْضَ نَنقُصُهَا مِنْ أَطْرَافِهَا “Görmediler mi ki, biz yeri etrafından eksiltip duruyoruz.”Görmediler mi, biz o kâfirlerin toprağını Müslümanlara fethettirmek suretiyle çevresinden noksanlaştırıyoruz.

وَاللّهُ يَحْكُمُ “Ve Allah hükmeder.”

لاَ مُعَقِّبَ لِحُكْمِهِ “O’nun hükmünü bozacak kimse yoktur.”Kimse Onun hükmünü geri çeviremez.Yani, Allah İslâm dini için ikbale, küfür hakkında da gittikçe sönmeye hükmetmiştir. Dolayısıyla bu böyle tahakkuk edecektir, bunun ibtali ve değiştirilmesi söz konusu değildir.

وَهُوَ سَرِيعُ الْحِسَابِ “O, hesabı çok hızlı olandır.”

Allah dünyada katl ve sürgün edilme şeklinde azap verdikten sonra, az zaman sonra da ahriette onları hesaba çekecektir.



42- وَقَدْ مَكَرَ الَّذِينَ مِن قَبْلِهِمْ “Onlardan öncekiler de hileler yapmışlardı.”

Onlardan öncekiler de Peygamberlerine ve yanlarındaki ehl-i imana tuzak kurmuşlardı.

فَلِلّهِ الْمَكْرُ جَمِيعًا “Fakat bütün mekir (hile) Allah’a aittir.”

Çünkü, O bir şeyi murat ettiğinde, hiçbir mekir, tuzak ile o önlenemez. Mekirden maksut olan sonucu almaya Kâdir olan sadece Allahtır, bir başkası için böyle bir şey söz konusu değildir.

يَعْلَمُ مَا تَكْسِبُ كُلُّ نَفْسٍ “Her nefsin ne kazandığını bilir.”

Her nefsin ne yaptığını bilir ve ona uygun karşılığını hazırlar.

وَسَيَعْلَمُ الْكُفَّارُ لِمَنْ عُقْبَى الدَّارِ “Bu dünyanın akıbetinin kime ait olduğunu kâfirler de yakında bilecekler.”Onlar gaflet halinde iken kendileri için hazırlanan azap başlarına geldiğinde, güzel akıbetin iki gruptan kime ait olduğunu bilecekler.

Ayet, Allahın onlara mekrinin bir tefsiri gibidir.



43- وَيَقُولُ الَّذِينَ كَفَرُواْ لَسْتَ مُرْسَلاً “O inkar edenler: “Sen bir peygamber değilsin” diyorlar.”

Denildi ki: Bu inkârcılardan murat Yahudilerin reisleridir.


قُلْ كَفَى بِاللّهِ شَهِيدًا بَيْنِي وَبَيْنَكُمْ “De ki: Benimle sizin aranızda şahitolarak Allah yeter.”

Çünkü Allah benim risaletime öyle deliller izhar etti ki, ona şehadet edecek başka bir şahide ihtiyaç bırakmadı.


وَمَنْ عِندَهُ عِلْمُ الْكِتَابِ “Ve bir de yanında kitap ilmi bulunan.”Kitaptan murat Kur’andır, Kur’anın mu’cizane nazmını bilen kimse Hz. Peygamberin risaletini elbette tasdik eder.Kitaptan murat Tevrat da olabilir. Bu durumda ayet, Abdullah Bin Selâm ve benzerlerini anlatır.Veya kitaptan murat Levh-i Mahfuzdur. Onu bilen de Allahtır. Yani, benimle sizin aranızda şahit olarak ibadete layık olan ve levh-i mahfuzun bilgisi kendisine ait olan Allah yeter. Elbette O, bizden yalancı olanı perişan edecektir.

Hz. Peygamber şöyle buyurur:

“Kim Ra’d sûresini okusa, geçmiş her bulut ve kıyamete kadar gelecek bulutlar ölçüsünde Allahın ahdine vefa gösterenlerin mükafatı verilecektir
.
Yazar:
Prof.Dr. Şadi Eren
 
Üst Alt