Neler yeni

Welcome to Cidar - Hak Yolunda... Hak üzere...

Forumumuza hoş geldiniz, burada birçok faydalı içerik ve aktif bir topluluk sizi bekliyor, ancak tüm özelliklerden yararlanabilmek ve paylaşımlara katılabilmek için kayıt olmanız gerekmektedir.

Rum Suresi Tefsiri

Admin

Yönetici
Katılım
19 Şub 2025
Mesajlar
180
Tepkime puanı
0
Puanları
16
1- الم “Elif, Lâm, Mim.”







2- غُلِبَتِ الرُّومُ “Rumlar yenildi.”







3- فِي أَدْنَى الْأَرْضِ “En yakın yerde.”



Rumlar, Arablara en yakın yerde mağlup oldular.



وَهُم مِّن بَعْدِ غَلَبِهِمْ سَيَغْلِبُونَ “Onlar, bu yenilgilerinden sonra galip gelecekler.”







4- فِي بِضْعِ سِنِينَ “Bid’a sinîn içinde.”



Sebeb-i Nüzûl




Rivayete göre İranlılar Rumlara karşı savaş açtı ve onlara galip geldiler. Haber Mekkeye ulaşınca müşrikler sevindiler ve bu durumu Müslümanların aleyhine yorumladılar. “Siz ve Hristiyanlar kitap ehlisiniz. Biz ve İranlılar ise ümmiyiz. Dostlarımız dostlarınıza galip geldiler, biz de muhakkak ve muhakkak size galip geleceğiz” dediler. Bunun üzerine bu ayetler nazil oldu.Hz. Ebubekir onlara dedi: “Allah gözünüzü aydın etmesin! Allaha yemin ederim ki Rumlar İranlılara yakın bir zamanda galip gelecekler.”



Bunun üzerine Übey Bin Halef O’na dedi: “Yalan söylüyorsun. Bunun için bir süre belirle, seninle bahse girelim.” Hz. Ebubekir, bu teklif üzerine üç yıl süre koyup on devesine bahse girdi. Durumu Hz. Peygambere söyleyince, Hz. Peygamber “ayetteki bid’a sinîn ifadesi üç ile dokuz yıl arasını ifade eder. Deveyi artır, süreyi de uzat” dedi.



Hz. Ebubekir, Übey Ben Halefle konuştu, deveyi yüz ve süreyi de dokuz yıl yaptılar. Übey Bin Halef, Uhud Savaşında Hz. Peygamber tarafından yaralanmıştı. Savaş dönüşü öldü. Rumlar ise Hudeybiye Seferi yılında İranlılara galip geldiler. Hz. Ebubekir, bahse konu olan yüz deveyi Übey Bin Halefin varislerinden aldı, Hz. Peygambere getirdi. Hz. Peygamber, bunları tasadduk etmesini söyledi. Hanefî âlimleri, bu olayla dâr-ı harpte fasit akitlerin cevazına delil getirdiler. Caiz görmeyenler ise, bu olayın kumarın haram kılınmasından önce olduğuna dikkat çektiler.Ayet, peygamberlik delillerindendir. Çünkü ilerde olacak bir durumu söylemekle gaybtan haber vermektedir.Bir kıraate göre ise şöyle bir mana vardır: Rumlar İranlılara Şam yakınlarında galip geldiler. Ama ilerde Müslümanlar onlara galip gelecekler, Rumlar ise mağlup olacaklar. Ayetin nüzulünün dokuzuncu yılında Müslümanlar Rumlara karşı savaştılar ve onların bazı beldelerini fethettiler.



لِلَّهِ الْأَمْرُ مِن قَبْلُ وَمِن بَعْدُ “Önce de, sonra da emir Allah’ındır.”



Yani, hem galibiyetlerinde hem de mağlubiyetlerinde tasarruf Allahındır.



Galibiyet de, mağlubiyet de Allahın hükmüyle gerçekleşir.



وَيَوْمَئِذٍ يَفْرَحُ الْمُؤْمِنُونَ “Ve o gün mü’minler sevinecekler.”



Rumların galip geldiği günde mü’minler sevinirler.







5- بِنَصْرِ اللَّهِ “Allah’ın yardımıyla.”



O günde, kitap ehli olanlar, kitapsızlara karşı Allahtan yardıma mazhar olurlar. Çünkü devran, kitap ehli olanların lehine döner. Ayrıca müşriklere söylemiş oldukları haberin doğruluğu ortaya çıkar. Karşılıklı bahiste kazanırlar, dinlerinde sebat ve yakînleri artar.



Ayette şu mana da vardır: Allah, mü’minlere yardım etti ve onların doğruluğunu ortaya koydu.Veya Allah, onların düşmanlarını birbirlerine musallat kıldı, böylece her iki taraf da zayıfladı, sonunda mağlup oldular.



يَنصُرُ مَن يَشَاء “Dilediğine yardım eder.”



Allah bazan şunlara, bazan da diğerlerine galibiyet verir.



وَهُوَ الْعَزِيزُ الرَّحِيمُ “O Azîz – Rahîm’dir.”



Bazı kavimleri mağlup kılmakla onlardan intikam alır, diğerlerine galibiyet vermekle lütufta bulunur.







6- وَعْدَ اللَّهِ “Allah, bir vaatte bulunmuştur.”



لَا يُخْلِفُ اللَّهُ وَعْدَهُ “Allah, vaadinden dönmez.”



Çünkü Allah için vaadinde yalancı olmak imkânsızdır.



وَلَكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ “Fakat insanların çoğu bilmezler.”Lâkin insanların çoğu cehaletleri ve düşüncesizliklerinden O’nun vaadini ve vaadinin doğruluğunu bilmezler.







7- يَعْلَمُونَ ظَاهِرًا مِّنَ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا “Onlar dünya hayatından ancak bir zahir bilirler.”



Onlar, dünya hayatından gözleriyle gördükleri ve ziynetleriyle faydalandıkları şeyleri bilirler.



وَهُمْ عَنِ الْآخِرَةِ هُمْ غَافِلُونَ “Ahiret konusunda ise tamamen gafildirler.”Ama dünyanın gayesi ve ondan maksut olan ahirete gelince, ondan gafildirler, onu hatırlarına getirmezler.Bu şekilde ifade edilmesinde, onların cehâletini ortaya koymak ve onları dünyadan ancak bazı şeyleri idrak edebilen hayvanlara benzetmek vardır.Ayette “zâhiran” (bir zahir) ifadesinin elif-lâmsız gelmesi, dünyanın çok zâhirleri olmasındandır. Mesela, dünyanın hakikatlerini, sıfatlarını, özelliklerini, fiillerini ve bunların sebeplerini bilmek, bunların meydana gelme keyfiyetini ve dünyada tasarrufun keyfiyetini bilmek gibi hususlar da, dünyanın zâhirine dâhildir.



Dünyanın bâtını (görülmeyen yüzü) ise,



-Ahirete bir geçiş,



-Ve ona kavuşmaya vesile,



-Ve ondaki hâllere bir nümune olması gibi durumlardır.



Ayette, dünyayı hiç bilmemekle sadece zâhirini bilmek arasında bir fark olmadığı da hissettirilmektedir.







8- أَوَلَمْ يَتَفَكَّرُوا فِي أَنفُسِهِمْ “Onlar, kendi nefisleri hakkında hiç düşünmediler mi?”



Onlar, nefislerinde “tefekkür” diye bir şey meydana getirmediler mi?[1>



Veya, onlar kendi nefislerinin durumu hakkında niye düşünmediler? Çünkü nefis,



-Kendilerine en yakın şeydir.



-Bütün mümkinat âleminde tecelli edenlerin kendisinde tecelli ettiği bir aynadır.[2>



Onlar şayet nefislerinin durumu hakkında düşünseler, onları yoktan yaratanın diğer âlemde iade etmeye kâdir olduğunu anlarlardı.



مَا خَلَقَ اللَّهُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا إِلَّا بِالْحَقِّ وَأَجَلٍ مُّسَمًّى “Allah, gökler ile yeri ve ikisi arasındakileri ancak hikmetle ve belirli bir süre için yaratmıştır.”



وَإِنَّ كَثِيرًا مِّنَ النَّاسِ بِلِقَاء رَبِّهِمْ لَكَافِرُونَ “Şüphesiz insanların birçoğu Rablerine kavuşacaklarını inkâr ediyorlar.”İnsanların çoğu, o belli sürenin bitiminde veya kıyamet geldiğinde Rab’lerine kavuşmayı inkâr ederler, dünyanın daimî olduğunu ve ahiretin hiç gelmeyeceğini sanırlar.







9- أَوَلَمْ يَسِيرُوا فِي الْأَرْضِ “Onlar, yeryüzünde gezmediler mi?”



فَيَنظُرُوا كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الَّذِينَ مِن قَبْلِهِمْ “Ta ki, kendilerinden öncekilerin akıbeti nasıl olmuş baksınlar?”



كَانُوا أَشَدَّ مِنْهُمْ قُوَّةً “Onlar, kendilerinden daha güçlüydüler.”



O helâk olan kavimlerin bir kısmı, Âd ve Semud gibi, onlardan çok daha kuvvetli idiler.



وَأَثَارُوا الْأَرْضَ “Ve toprağı sürüp işlediler.”Yerin altındaki suya ulaşmak, madenleri çıkarmak, tohumları serpmek gibi gayelerle toprağı kazdılar, alt üst ettiler.



وَعَمَرُوهَا أَكْثَرَ مِمَّا عَمَرُوهَا “Ve onu, bunların imar ettiklerinden daha çok imar ettiler.”



Ve Mekke ehlinin mamur kılmasından çok daha ileri boyutta arzı mamure yaptılar. Çünkü Mekke ahalisi, mahsul almaya pek de elverişli olmayan bir vâdide yaşamaktaydı. Bulundukları yer, mamure yapmaya imkân vermiyordu.



Onlar şu dünyada en zayıf bir hâlde iken yine de ona aldanmaları ve kendi dünyalarıyla iftihar etmeleri yönünden, ayette onlarla bir tehekküm (ince bir alay) vardır. Çünkü dünya saltanatı,



-Geniş topraklara sahip olmak,



-İnsanlara hükmetmek,



-Ve çeşitli imaretlerle arzın aktarında tasarrufta bulunmakla olur. Hâlbuki Mekke ahalisi bu cihetlerde gayet zayıftı, kendilerine fayda vermeyen bir yere sıkışıp kalmışlardı.



وَجَاءتْهُمْ رُسُلُهُم بِالْبَيِّنَاتِ “Peygamberleri onlara delillerle gelmişlerdi.”



Peygamberleri onlara mu’cizelerle veya apaçık ayetlerle gelmişti.



فَمَا كَانَ اللَّهُ لِيَظْلِمَهُمْ “Demek Allah onlara zulmediyor değildi.”



Zâlim kimseler, hiçbir suç olmadan ve bir uyarıda bulunmadan beldelere gider, oraları harap eder. Ama Allahın insanları helâk etmesi –haşa– zulmen değildir.



وَلَكِن كَانُوا أَنفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ “Lakin onlar, kendilerine zulmediyorlardı.”



Onlar, kendilerini helâke sürükleyecek şeyleri yapmakla nefislerine zulmediyorlardı.







10- ثُمَّ كَانَ عَاقِبَةَ الَّذِينَ أَسَاؤُوا السُّوأَى أَن كَذَّبُوا بِآيَاتِ اللَّهِ وَكَانُوا بِهَا يَسْتَهْزِؤُون “Sonra, Allah’ın âyetlerini yalanladıkları ve onlarla alay etmekte oldukları için, kötülük işleyenlerin akıbeti çok kötü oldu.”Ayette, “onların” demek yerine “kötülük işleyenlerin” denilmesi, kötü akıbetlerinin gerekçesine delâlet eder: Kötülük yaptılar, ceza olarak da kötülük buldular.Ayetin son kısmı, ilk kısmının illeti olabilir. Yani Allahın ayetlerini yalanlamaları ve onlarla istihza etmeleri yüzünden, kötü bir akıbete maruz kaldılar.



Veya, orada nazara verilen kötü akıbeti beyandır. Yani, kötülük yapmalarına ceza olarak Allahın ayetlerini yalanladılar, onlarla alay ettiler.Veya “onlar Allahın ayetlerini yalanlamak ve onlarla alay etmek şeklinde kötü işler yaptılar” manası da düşünülebilir.




[1> Yani, insan aslında düşünen bir varlıktır. Ama bunlar niye bu melekelerini kullanmıyorlar? Kullansalardı, gerçekleri görürlerdi.



[2>Nefis, bazan “ruh” manasına da kullanılır. İnsanın zâtı ve cevheri olan ruh, Allah’a en parlak bir aynadır.




11- اللَّهُ يَبْدَأُ الْخَلْقَ ثُمَّ يُعِيدُهُ “Allah, baştan yaratır, sonra onu iade eder.”



ثُمَّ إِلَيْهِ تُرْجَعُونَ “Sonra O’na döndürüleceksiniz.”Sonra, yaptıklarınızın karşılığını görmek üzere, Ona döndürüleceksiniz.Ayetin evvelinde gıyabî bir şekilde onların durumu anlatılırken burada hitaba geçilmesi, ayetin sevkediliş maksadını daha kuvvetli yapmak içindir.







12- وَيَوْمَ تَقُومُ السَّاعَةُ يُبْلِسُ الْمُجْرِمُونَ “Kıyamet koptuğu günde, mücrimler hayal kırıklığı içinde ümitsizliğe düşer.”Kıyamet koptuğu zaman o mücrimler; sessiz, şaşkın ve ümitsiz bir hâlde olurlar.







13- وَلَمْ يَكُن لَّهُم مِّن شُرَكَائِهِمْ شُفَعَاء “Onların, Allah’a koştukları ortaklardan kendileri için şefaatçiler de olmadı.”Onların şerik edindikleri şeyler, onları Allahın azabından kurtaramayacaklardır.Ayette bunun geçmiş zaman sığası ile anlatılması, tahakkukunu ifade içindir. وَكَانُوا بِشُرَكَائِهِمْ كَافِرِينَ “Ve artık onlar ortak koştukları şeyleri de inkâr ederler.”



Ve onlar da, batıl ilahlardan ümitlerini kesince, onları inkâr ederler.Denildi ki: Ayetin manası şöyle de olabilir: Onlar şu dünyada o şeriklerinden dolayı kâfir olmuşlardı.







14- وَيَوْمَ تَقُومُ السَّاعَةُ يَوْمَئِذٍ يَتَفَرَّقُونَ “Kıyamet koptuğu günde, o gün insanlar ayrılırlar.”



Kıyamet koptuğunda, mü’minler ve kâfirler birbirlerinden ayrılırlar.Ayetin devamı bunu tafsil etmektedir:







15- فَأَمَّا الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ فَهُمْ فِي رَوْضَةٍ يُحْبَرُونَ “İman eden ve salih ameller işleyenlere gelince, onlar cennet bahçesinde neşelenirler.”Ayet metnindeki ravza, içinde çiçekler ve nehirler olan güzel yerdir.







16- وَأَمَّا الَّذِينَ كَفَرُوا وَكَذَّبُوا بِآيَاتِنَا وَلِقَاء الْآخِرَةِ فَأُوْلَئِكَ فِي الْعَذَابِ مُحْضَرُونَ “İnkâr edip âyetlerimizi ve ahirete kavuşmayı yalanlayanlara gelince, işte onlar azapta kalmak üzere getirilmişlerdir.”







17- فَسُبْحَانَ اللَّهِ حِينَ تُمْسُونَ وَحِينَ تُصْبِحُونَ “Öyle ise akşama girdiğinizde, sabaha kavuştuğunuzda Allah’ı tesbih edin.”







18- وَلَهُ الْحَمْدُ فِي السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ “Göklerde ve yerde hamd O’na mahsustur.”



وَعَشِيًّا وَحِينَ تُظْهِرُونَ “Gündüzün sonunda ve öğle vaktine girdiğiniz de de (Allah’ı tesbih edin).”Ayet, “bu vakitlerde Allahı tenzih edin ve O’na hamd ü senada bulunun” manasında bir ihbardır.[1>Bu vakitlerin özellikle nazara verilmesi, bu vakitlerde Allahın kudretinin daha zâhir görülmesinden ve nimetlerinin yenilenmesindendir.Veya ayetten murat şudur: Bu vakitlerde meydana gelen “konuşan şahitler”, Allahın münezzehiyetine ve gök ve yer ehlinden temyiz gücüne sahip olanların hamdine layık olduğuna delâlet eder.[2>Ayette tesbihin akşam ve sabah için özel olarak tahsisi, bu iki vakitte kudret ve azamet eserlerinin çok açık olmasındandır.Hamdin gün sonuna ve ortasına tahsisi, nimetlerin yenilenmesinin o iki vakitte daha zâhir olmasındandır.Ancak bu iki vaktin diğer iki vakte atfedilmesi de caizdir. Bu durumda “Göklerde ve yerde hamd O’na mahsustur” kısmı, bir cümle-i mu’teriza yani ara cümle olur.İbnu Abbastan şöyle nakledilir: Ayet, beş vakit namazı cem eder.



“Akşama girdiğinizde” ifadesi, akşam ve yatsı namazlarına, “sabaha kavuştuğunuzda” ifadesi sabah namazına, “aşiyyen” ifadesi ikindi namazına, “öğle vaktine girdiğinizde” ifadesi de öğle namazına işaret eder.Bundan dolayı Hasan-ı Basri ayetin Medenî olduğunu iddia etti. Ona göre Mekkede namaz iki rekat olup herhangi bir zamanda kılınabiliyordu. Beş vakit şeklinde farz olması Medinededir. Ekser âlimler ise, beş vakit namazın Mekkede farz kılındığını söylerler.



Hz. Peygamberden şöyle nakledilir: “Her kim bolca sevap almak isterse “Öyle ise akşama girdiğinizde, sabaha kavuştuğunuzda Allah’ı tesbih edin...” ayetini okusun.”



Keza, yine O’ndan şöyle rivayet edilir:



“Her kim sabaha girdiğinde bu ayeti okursa gece kaçırdıklarını telâfi eder. Her kim de akşama bu ayeti okursa gündüz kaçırdıklarını telâfi eder.”







19- يُخْرِجُ الْحَيَّ مِنَ الْمَيِّتِ “O, ölüden diri çıkarır.”Mesela insanı nutfeden, kuşu yumurtadan çıkarır.



وَيُخْرِجُ الْمَيِّتَ مِنَ الْحَيِّ “Ve diriden ölü çıkarır.”İnsan ve kuştan da nutfe ve yumurta çıkarır.



Veya hayatın peşinde ölüm gelir. Ve ölümü hayat takip eder.



وَيُحْيِي الْأَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا “Ve ölümünden sonra arzı diriltir.”



Arzı da kupkuru iken bitkilerle hayatlandırır.



وَكَذَلِكَ تُخْرَجُونَ “Sizler de işte böyle çıkarılacaksınız.”İşte, kabirlerinizden de böyle çıkarılacaksınız. Çünkü bu da, ölümün peşinde hayatın gelmesidir.







20- وَمِنْ آيَاتِهِ أَنْ خَلَقَكُم مِّن تُرَابٍ “Sizi topraktan yaratması, O’nun ayetlerindendir.”



Çünkü, insanın aslı toprağa dayanır.



ثُمَّ إِذَا أَنتُم بَشَرٌ تَنتَشِرُونَ “Sonra bir de görürsünüz ki, beşer olmuş (çoğalıp) yayılıyorsunuz.”







21- وَمِنْ آيَاتِهِ أَنْ خَلَقَ لَكُم مِّنْ أَنفُسِكُمْ أَزْوَاجًا لِّتَسْكُنُوا إِلَيْهَا “Kendileriyle sükûnet bulmanız için nefislerinizden eşler yaratması O’nun âyetlerindendir.”



Çünkü Hz. Havva, Hz. Âdemin kaburga kemiğinden yaratılmıştır. Diğer kadınlar da erkeklerin nutfelerinden yaratılmışlardır.[3>



Veya ayetten murat, kadınların başka bir cinsten değil de, erkekle aynı cinsten olmalarıdır.



Böyle olması, onlara meyletmeniz, kendilerine ülfet etmeniz içindir. Çünkü aynı cinsten olmak birbirine meyletmeye sebeptir. Farklı cinsten olmak ise, birbirinden uzak olmaya yol açar.



وَجَعَلَ بَيْنَكُم مَّوَدَّةً وَرَحْمَةً “Ve O, aranıza bir sevgi ve merhamet koydu.”



Bundan murat kadın ve erkek veya genel anlamda insan cinsinin fertleridir.



İki taraf, hayvanlardan farklı olarak sadece cinsel beraberlik hâlinde değil, maişet meselelerinde de bir ve beraber olurlar, aralarında sevgi ve merhamet vardır.



Veya şöyle de bakılabilir: İnsanın hayatını devam ettirmesi, birbirlerini tanımaya ve birbirlerine yardım etmeye bağlıdır. Bu ise, karşılıklı sevgi ve merhameti gerektirir.



Denildi ki: Ayette geçen sevgi, cinsel beraberlikten; rahmet ise “Tarafımızdan bir rahmet...” (Sad, 43) ayetinde olduğu gibi, çocuktan kinayedir.



إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَاتٍ لِّقَوْمٍ يَتَفَكَّرُونَ “Şüphesiz ki bunda düşünecek bir kavim için nice ayetler vardır.”Onlar düşünürler ve bunlarda olan hikmetleri bilirler.







22- وَمِنْ آيَاتِهِ خَلْقُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَاخْتِلَافُ أَلْسِنَتِكُمْ وَأَلْوَانِكُمْ “Göklerin ve yerin yaratılışı, dillerinizin ve renklerinizin farklı oluşu da O’nun âyetlerindendir.”Dillerin farklılığından murat, her milletin farklı diller konuşmasıdır. Allah bu dillerin esasını ilham etmiş ve insanları farklı dillerle konuşmaya muktedir kılmıştır.



Veya bundan murat her insanın farklı konuşmasıdır. Çünkü neredeyse aynı keyfiyette konuşan iki kişiye rastlamak mümkün değildir.



Renklerin farklılığından murat, siyah ve beyaz gibi ırklardır.



Veya insanların azalarının şekil ve görünümlerinin farklı farklı olmalarıdır. Böylece insanlar arasında birbirinden ayrı olmak ve birbirini tanımak tahakkuk eder. Hatta ikizler arasında bile birini diğerinden ayırt edecek çok noktalar vardır. Hâlbuki her ikisinin yaratılış maddeleri, içinde bulundukları sebepler ve karşılaştıkları durumlar birbirine benzemektedir.




إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَاتٍ لِّلْعَالِمِينَ “Şüphesiz ki bunda âlimler için nice ayetler vardır.”



Âlim olanlara bu ayetler gizli kalmaz. Şu ayet de bunu teyid etmektedir:



“İşte bu temsilleri biz insanlar için getiriyoruz. Onları ancak alimler anlarlar.” (Ankebut, 43)







23-
وَمِنْ آيَاتِهِ مَنَامُكُم بِاللَّيْلِ وَالنَّهَارِ وَابْتِغَاؤُكُم مِّن فَضْلِهِ “Gece ve gündüzdeuyumanız ve lütfundan nasip aramanız da O’nun âyetlerindendir.”



İnsanın hem gece, hem de gündüz uyuması, ruhun kuvvelerinin istirahati ve tabiî kuvveleri takviye etmek içindir.[4>



Bu durumda, “lütfundan nasip aramanız…” kısmı da gece – gündüz rızık aramayı ifade eder.Veya şöyle de mana verilebilir: “Gece uyumanız, gündüz de O’nun lütfundan rızık aramanız O’nun ayetlerindendir.”



Bu durumda her iki zaman ve her iki fiil arasında belli bir tertib vardır. Bu şekilde ifade edilmesi, bu zamanlardan her biri her ne kadar bu fiillerden biri için tahsis edilmişse de, ihtiyaç anında diğer fiile de elverişli olduğunu gösterir.[5>



Bu konuda gelen diğer ayetler bu manayı teyid eder.




إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَاتٍ لِّقَوْمٍ يَسْمَعُونَ “Şüphesiz ki bunda dinleyecek bir kavim için nice ayetler vardır.”



Anlamak ve ibret almak için dinleyenlere, bunda ayetler vardır. Çünkü, bundaki hikmet gayet açıktır.







24-
وَمِنْ آيَاتِهِ يُرِيكُمُ الْبَرْقَ خَوْفًا وَطَمَعًا “Korku ve umut olarak size şimşeği göstermesi O’nun âyetlerindendir.”



Seferde olan şimşeği görünce korkar, mukîm olan ise, yağmur yağacak diye sevinir.




وَيُنَزِّلُ مِنَ السَّمَاء مَاء فَيُحْيِي بِهِ الْأَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا “Ve O, gökten bir su indirir de, onunla ölümünden sonra yeryüzüne hayat verir.”Arz, kupkuru bir hâlde iken, Allah gökten indirdiği su ile bitkiler bitirir, böylece yeryüzünü hayatlandırır.



إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَاتٍ لِّقَوْمٍ يَعْقِلُونَ “Şüphesiz ki bunda aklını kullanan bir kavim için nice ayetler vardır.”İşte bunda, bunun sebeplerini ve meydana geliş keyfiyetini araştırmak suretiyle aklını kullananlar için ayetler vardır. Onlar, bunları araştırarak Saniin kudret ve hikmetinin kemâlini anlarlar.







25-
وَمِنْ آيَاتِهِ أَن تَقُومَ السَّمَاء وَالْأَرْضُ بِأَمْرِهِ “Sema ve arzın emriyle durması da O’nun âyetlerindendir.”Gökler ve yerin bu şekilde durmaları Allahın onları kudret eliyle tutmasıyladır. Yoksa gözle görülür bir şekilde onları tutan bir şey bulunmamaktadır. Allah, her biri için belli mekânlar belirlemiş ve onları bu şekilde yapmayı irade etmiştir.



Ayetteki “emriyle durması”, Allahın kudretinin kemâlini ve alete muhtaç olmayışını daha etkin bir şekilde anlatmak içindir.




ثُمَّ إِذَا دَعَاكُمْ دَعْوَةً مِّنَ الْأَرْضِ إِذَا أَنتُمْ تَخْرُجُونَ “Sonra arzdan bir çağırışla sizi çağırdığı zaman bir de bakarsınız ki (diriltilmiş) çıkıyorsunuz.”Yani, göklerin ve yerin O’nun emriyle ayakta durması ve sonra “ey ölüler! Çıkınız!” demek suretiyle bir davetle sizi çağırdığında kabirlerinizden çıkmanız O’nun ayetlerindendir.



Bundan murat, bir şeye çağrılan neferin, o davete hiç tereddüt etmeden süratle icabet etmesi gibi, ilâhî irade karşısında eşyanın tam bir itaatle emirber nefer hükmünde olduğunu anlatmaktır.



Ayetteki “sonra” ifadesi,



-Ya zaman itibarıyla bir tertibi



-Veya onda olan şeyin büyüklüğünü anlatmak içindir.







26-
وَلَهُ مَن فِي السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ “Göklerde ve yerdekilerin hepsi yalnızca O’na âittir.”



كُلٌّ لَّهُ قَانِتُونَ “Hepsi O’na boyun eğmektedirler.”



Göklerde ve yerde olanların hepsi O’nun kendilerinde tasarrufta bulunmasına boyun eğerler, imtina edip kaçınmazlar.







27-
وَهُوَ الَّذِي يَبْدَأُ الْخَلْقَ ثُمَّ يُعِيدُهُ “Başlangıçta yaratmayı yapan, sonra onu iade edecek olan O’dur.”Onlara, ölümlerinden sonra yeniden hayat verir.



وَهُوَ أَهْوَنُ عَلَيْهِ “Bu, O’na daha kolaydır.”Bu ifade, insanların kudretine ve usullerine kıyasladır. Yoksa Allah için “daha kolay” yoktur, hepsi kolaydır. Hatta bundan dolayı zamiri mahlûkata râci kılanlar da oldu. Yani, “yeniden iâde etmek, mahlukâta nisbetle daha kolaydır.”Denildi ki: Burada ism-i tafdîl değil, “kolaydır” manası vardır.



وَلَهُ الْمَثَلُ الْأَعْلَى فِي السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ “Göklerde ve yerde en yüce mesel O’nundur.”



En yüce mesel O’na aittir. O’ndan başkası için O’na denk veya O’na yakın bir vasıf söz konusu değildir.



Burada medar-ı bahs olan en yüce mesel,



-Her şeyi içine alan bir kudret,



-Her şeye şümullü bir hikmet gibi hayret verici özelliklerdir. Böyle vasıflar, sadece Allaha aittir.Bundan muradın “lailâhe illallah” olduğunu söyleyenler, bununla vahdaniyet vasfını murat etmişlerdir.Göklerde ve yerde olanlar, o en yüce sıfata delâlet ederek ve onu konuşarak tavsifte bulunurlar.




وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ “O, Azîz’dir – Hakîm’dir.”



O Aziz’dir, imkân dairesinde olan bir şeyi yoktan yaratmak veya iâde etmekten aciz değildir, hepsine gücü yeter. Hakîm’dir, bütün fiilleri hikmetinin muktezası üzere cereyan eder.





[1>Yani, şeklen bir durumu haber vermek olmakla beraber, aslında emirdir.



[2>Konuşmak, hem sesli bir şekilde hem de hâl diliyle olabilmektedir. Sabah, akşam gibi vakitlerde âlemde meydana gelen değişikliklerin her biri, “hâl diliyle konuşan birer vahdaniyet şahididir.”



[3> Bu, mecazî bir anlatım da olabilir. Bkz. Nisa, 1.



[4> Uyku için asıl vakit, gece vaktidir. Ama gün ortasında da yarım saat kadar uyu� mak (kaylule) çok faydalıdır, aynı zamanda sünnettir.



[5>Günümüzde gece mesaisinde çalışanlar, gündüz uyur, gece çalışırlar.
28-
ضَرَبَ لَكُم مَّثَلًا مِنْ أَنفُسِكُمْ “Allah, size kendinizden bir misâl verdi:”

هَل لَّكُم مِّن مَّا مَلَكَتْ أَيْمَانُكُم مِّن شُرَكَاء فِي مَا رَزَقْنَاكُمْ فَأَنتُمْ فِيهِ سَوَاء “Hiç size rızık olarak verdiğimiz şeylerde elleriniz altındaki kölelerinizden ortaklarınız bulunur da sizler o rızıkta onlarla eşit olur musunuz?”Sahip olduğunuz köleler, size rızık olarak verdiğimiz mal ve benzeri şeylerde sizinle eşit olup da sizin o mallarda tasarrufunuz gibi tasarruf edebilirler mi?Hâlbuki onlar da sizin gibi insandır ve size rızık olarak verdiğimiz mallar sizin gerçek malınız olmayıp sizde emanettir.



Ayetteki soru, nefiy içindir. Yani, eşit değillerdir.



تَخَافُونَهُمْ كَخِيفَتِكُمْ أَنفُسَكُمْ “Birbirinizden çekindiğiniz gibi kendilerinden çekinir misiniz?”



Hiç onlarla eşit olur da, hür insanların birbirinden korkması gibi, onların sizin mallarınızı alacağından korkar mısınız?



كَذَلِكَ نُفَصِّلُ الْآيَاتِ لِقَوْمٍ يَعْقِلُونَ “İşte biz, aklını kullanan bir kavim için âyetleri böyle açıklıyoruz.”İşte bunun gibi, akıllarını meselleri anlamakta kullananlara ayetleri beyan ediyor, açıklıyoruz. Çünkü tafsil etmek, manaları açığa çıkaran ve vuzuha kavuşturan durumlardandır.





29- بَلِ اتَّبَعَ الَّذِينَ ظَلَمُوا أَهْوَاءهُم بِغَيْرِ عِلْمٍ “Fakat zulmedenler bilgisizce hevâ’larına uydular.”Doğrusu şirk koşmak suretiyle zulmedenler, bir ilme dayanmadan cahilcesine kendi hevâlarına uydular. Bundan dolayı hiçbir şey onları bundan el çektiremez. İlim sahibi kimse hevâsına uyduğunda ise, ilmi onu alıkoyabilir.





فَمَن يَهْدِي مَنْ أَضَلَّ اللَّهُ “Allah’ın saptırdığını kim doğru yola iletir?”



وَمَا لَهُم مِّن نَّاصِرِينَ “Onların hiçbir yardımcıları da yoktur.”



Ve onlar için kendilerini dalâletten kurtaracak ve dalâletin afetlerinden koruyacak bir yardımcı da yoktur.





30- فَأَقِمْ وَجْهَكَ لِلدِّينِ حَنِيفًا “Hanif olarak yüzünü dine çevir.”



Hiç sağa-sola yönelmeden dosdoğru bir şekilde yüzünü dine çevir.

Ayet, bir şeye yönelmek, ondan sapmamak ve ona ihtimam göstermek hususunda bir temsildir.





فِطْرَةَ اللَّهِ الَّتِي فَطَرَ النَّاسَ عَلَيْهَا “Allah’ın insanları üzerinde yarattığı fıtrata yönel.”



Fıtrattan murat, yaratılıştır. Yani, Sen Allahın yarattığı fıtrata yönel. Çünkü Allah insanları hakkı kabule müheyya ve onu idrake güç yetirebilecek şekilde yaratmıştır.



Veya bundan murat İslâm dinidir. Çünkü, şayet insanlar fıtratlarıyla baş başa bırakılsalar, İslâma yöneleceklerdir.



Denildi ki: Bundan murat, Hz. Âdem ve neslinden alınan ahiddir.



لَا تَبْدِيلَ لِخَلْقِ اللَّهِ “Allah’ın yaratmasında hiçbir tebdil olmaz.”



Yani, hiç kimse bu fıtratı değiştirmeye güç yetiremez.



Veya bu fıtratın değiştirilmemesi uygun olur.



ذَلِكَ الدِّينُ الْقَيِّمُ “İşte bu, dosdoğru dindir.”



“İşte bu” ifadesinden murat, yüzün yönelmesi istenen dindir veya fıtrattır. İşte bu, kendisinde hiç eğrilik olmayan dindir.



وَلَكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ “Fakat insanların çoğu bilmezler.”



Lakin insanların çoğu, düşünmemeleri nedeniyle onun dosdoğru din olduğunu bilmezler.





31- مُنِيبِينَ إِلَيْهِ “Yüzünüzü ona çevirin.”Ayet, devamından da anlaşıldığı üzere Hz. Peygambere ve ümmete hitap olduğundan, ayetin bu kısmı da “hepiniz O’na dönün” manası taşır.





وَاتَّقُوهُ “O’na karşı gelmekten sakının.”



وَأَقِيمُوا الصَّلَاةَ “Namazı dosdoğru kılın.”



وَلَا تَكُونُوا مِنَ الْمُشْرِكِينَ “Ve müşriklerden olmayın.”



Ayetin tekil emirle başlayıp çoğul emir ve yasakla devam etmesi, Hz. Peygamberin şanına tazim içindir.





32- مِنَ الَّذِينَ فَرَّقُوا دِينَهُمْ “Onlar, dinlerini parça parça ettiler.”Müşriklerin tefrikaya düşmesi, hevâ’larının farklı farklı olmasına göre, taptıkları şeylerdeki ihtilaflarıdır.





وَكَانُوا شِيَعًا “Grup grup oldular.”



Bunlardan her biri, kendisini yoldan çıkaran öndere taraftardır.



كُلُّ حِزْبٍ بِمَا لَدَيْهِمْ فَرِحُونَ “Her grup kendilerinde olanla sevinmektedir.”



Fırkalardan her biri, kendi fırkasını hak zannederek hâlinden memnundur.



33- وَإِذَا مَسَّ النَّاسَ ضُرٌّ دَعَوْا رَبَّهُم مُّنِيبِينَ إِلَيْهِ “İnsanlara bir zarar dokunduğu zaman, Rablerine yönelerek O’na dua ederler.”







O zaman başkasına duadan dönerler, sadece Rablerine yönelirler.



ثُمَّ إِذَا أَذَاقَهُم مِّنْهُ رَحْمَةً إِذَا فَرِيقٌ مِّنْهُم بِرَبِّهِمْ يُشْرِكُونَ “Sonra, onlara kendinden bir rahmet tattırınca da, bir bakarsın ki içlerinden bir grup, Rablerine ortak koşarlar.”



Sonra Onların Rabbi, bir rahmet tecellisi olarak bu şiddetten onları kurtardığında, bakarsın ki onlardan bir fırka, kendilerine afiyet veren Rab’lerine şirk ile mukabelede bulunurlar.





34- لِيَكْفُرُوا بِمَا آتَيْنَاهُمْ “Bunu, kendilerine verdiklerimize nankörlük için yaparlar.”





Onların bu şirk koşmaları, bizim onlara verdiklerimize nankörlük yapmak içindir.



Ayete tehdid manası da verilebilir:



“Kendilerine verdiklerimize nankörlük etsinler bakalım!”



Nitekim, ayetin devamı da bu manayı kuvvetlendirmektedir:



فَتَمَتَّعُوا “Haydi (şimdilik) yararlanın.”



“Öyleyse, safa sürün bakalım!”



Ancak burada daha etkili olması için gıyabî olarak değil de, doğrudan hitap şeklinde onlara seslenildi.



فَسَوْفَ تَعْلَمُونَ “Yakında bileceksiniz.”



Bu safa sürmenizin akıbetini sonra bileceksiniz!





35- أَمْ أَنزَلْنَا عَلَيْهِمْ سُلْطَانًا فَهُوَ يَتَكَلَّمُ بِمَا كَانُوا بِهِ يُشْرِكُونَ “Yoksa biz onlara bir delil indirdik de, O’na ortak koştukları şeyi mi söylüyor?”“Konuşan delil”“İşte kitabımız, size karşı gerçeği konuşuyor.” (Casiye, 29) ayetindeki gibi olabilir.Veya ifade ettiği mana yönüyle böyle denilmesi de mümkündür:Yani, “yoksa biz onlara böyle bir delil indirdik de, şerîk kıldıkları şeylerin birer ilâh ve kendi yaptıklarının sıhhatli olduğunu mu söylüyor?”Veya o “konuşan delil” yüzünden mi Allahın ulûhiyetinde şerikler ediniyorlar?





36- وَإِذَا أَذَقْنَا النَّاسَ رَحْمَةً فَرِحُوا بِهَا “İnsanlara bir rahmet tattırdığımız zaman bununla sevinirler.”Biz insanlara sıhhat ve maddî genişlik gibi bir nimet tattırdığımızda bununla ferahlanırlar, şımarırlar.





وَإِن تُصِبْهُمْ سَيِّئَةٌ بِمَا قَدَّمَتْ أَيْدِيهِمْ إِذَا هُمْ يَقْنَطُونَ “Eğer kendi işledikleri şeyler sebebiyle başlarına bir kötülük gelirse, bir de bakarsın ki ümitsizliğe düşerler.”



Şayet kendilerine günahları yüzünden kötü bir durum isabet etse, bakarsın ki, Onun rahmetinden ümitlerini kesmişlerdir.





37- أَوَلَمْ يَرَوْا أَنَّ اللَّهَ يَبْسُطُ الرِّزْقَ لِمَن يَشَاء وَيَقْدِرُ “Onlar görmediler mi ki, Allah dilediği kimseye rızkı genişletir ve daraltır.”Durum böyleyken, niye onlar da mü’minler gibi genişlik ve darlık hâllerinde şükretmiyorlar, Allahtan bir sevap ummuyorlar?!





إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَاتٍ لِّقَوْمٍ يُؤْمِنُونَ “Şüphesiz ki bunda iman eden bir kavim için ayetler vardır.”İnanan kimseler, Allahın rızkı genişletmesi veya daraltmasını görürler, bundan O’nun kudret ve hikmetinin kemâline istidlâlde bulunurlar.





38- فَآتِ ذَا الْقُرْبَى حَقَّهُ وَالْمِسْكِينَ وَابْنَ السَّبِيلِ “Öyleyse akrabaya hakkını ver, yoksula ve yolcuya da...”





Sıla-i rahimde bulunmak gibi, yakın akrabanın hakkını ver.



Miskine ve yolcuya da zekâttan paylarını ver.



Hanefiler, bu ayetle yakın akrabalara nafaka vermenin vücubuna delil getirmişlerse de, delâlet yönüyle bu o derece açık değildir.



Ayetteki hitap, Hz. Peygamberedir veya geniş rızka mazhar kılınan herkesedir.



Bundan dolayıdır ki, “ver” emrinin başında فَ “fe” harfi de yer



Almıştır.[1]



ذَلِكَ خَيْرٌ لِّلَّذِينَ يُرِيدُونَ وَجْهَ اللَّهِ “Bu, Allah’ın vechini dileyenler için daha hayırlıdır.”



“Allahın vechi”nden murat, O’nun zâtı veya O’na bakan cihettir. Yani, Allahın rızasını kastederek vermek veya bununla başka ciheti değil, O’na yaklaşma cihetini esas almak, bunlar için çok daha hayırlıdır.



وَأُوْلَئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ “Felaha erenler de işte onlardır.”Ve kendilerine verilen geniş imkânlarla daimi nimetleri kazandıkları için, asıl felaha erenler de bunlardır.





39- وَمَا آتَيْتُم مِّن رِّبًا لِّيَرْبُوَ فِي أَمْوَالِ النَّاسِ فَلَا يَرْبُو عِندَ اللَّهِ “İnsanların malları içinde artsın diye riba ile her ne verirseniz, Allah katında artmaz.”





Burada “ribâ”dan murat, muamelede haram olan faiz veya kendisiyle menfaat beklenilen herhangi bir bağıştır.

Bu, Allah nezdinde artmaz, bereketlenmez.





وَمَا آتَيْتُم مِّن زَكَاةٍ تُرِيدُونَ وَجْهَ اللَّهِ فَأُوْلَئِكَ هُمُ الْمُضْعِفُونَ “Ama Allah’ın vechini (rızasını) isteyerek zekât olarak her ne verirseniz; işte onlar kat kat arttıranlardır.”



İşte bunlar kat kat sevap alan kimselerdir. Bunlar, zekâtın bereketiyle sevap ve mal yönünden kat kat kazanırlar.Ayetin başı Allahın rızasını esas alarak zekât verenlere yönelik bir hitap iken, ayetin sonunun üçüncü şahıslara yönelik olması, bu kimselerin hâlini ve sevaplarını daha azametli anlatmak içindir. Sanki Cenab-ı Hak burada, o zekât verenlerin hâlini meleklere ve mahlûkatından seçkin olanlara hikâye etmektedir.



Veya buradaki durum, hükmün genel olduğunu bildirmek içindir. Sanki şöyle demiştir: Kim böyle yapsa, işte onlar kat kat sevaba nail olanlardır.





40- اللَّهُ الَّذِي خَلَقَكُمْ “O Allah ki, sizi yarattı.”





ثُمَّ رَزَقَكُمْ “Sonra da size rızık verdi.”



ثُمَّ يُمِيتُكُمْ “Sonra sizi öldürür.”



ثُمَّ يُحْيِيكُمْ “Sonra sizi diriltir.”



هَلْ مِن شُرَكَائِكُم مَّن يَفْعَلُ مِن ذَلِكُم مِّن شَيْءٍ “Hiç sizin ortak koştuklarınızdan, bunlardan birini yapacak olan var mı?”



Cenab-ı Hak bu ifadelerle kendisinde ulûhiyetin gereği olan durumların var olduğunu anlattı, onların şerik edindikleri putlarda ve diğerlerinde ise bunların olmadığını bildirdi. Bürhanın ve gözle müşahedenin delâlet ettiği duruma, inkâr anlamında soru üslûbuyla te’kidde bulundu.[2]



Sonra buradan, kendisinin şerikleri olmasından mukaddes olduğu sonucunu bildirip şöyle buyurdu:



سُبْحَانَهُ “O, münezzehtir.”



وَتَعَالَى عَمَّا يُشْرِكُونَ “Ve onların ortak koştuklarından yücedir.”








[1] Yani, Allahın dilediğine rızkı bol vermesi ve dilediğine de daraltması anlatıldıktan sonra “Öyleyse akrabaya hakkını ver, yoksula ve yolcuya da...” emrinin gelmesi, bu emrin önceki cümleye terettüp eden bir netice olduğunu gösteriyor.



[2] Yani, “Hiç sizin ortak koştuklarınızdan, bunlardan birini yapacak olan var mı?” derken, bu sorudan murat, olup olmadığını öğrenmek olmayıp, olmadığını ikrâr ettirmektir.

41- ظَهَرَ الْفَسَادُ فِي الْبَرِّ وَالْبَحْرِ بِمَا كَسَبَتْ أَيْدِي النَّاسِ “İnsanların kendi ellerinin yaptıkları şeyler yüzünden karada ve denizde fesat ortaya çıktı.”



Kuraklık, taun, çokça yangın çıkması, bereketin kalkması, zararlı şeylerin çok olması veya dalâlet ve zulmün yaygınlaşması gibi durumlar, bu fesatlardan bazılarıdır.



Denildi ki: Denizdeki fesattan murat, sahil beldeleridir.[1>



Denildi ki: Karada çıkan fesattan murat, Kâbilin kardeşini öldürmesi, denizde çıkan fesattan da murat Amman hükümdarının gemilere zulmen el koyması olayıdır.



لِيُذِيقَهُم بَعْضَ الَّذِي عَمِلُوا (Allah), yaptıklarının bir kısmının cezasını onlara tattıracaktır.”



Bu fesadın çıkmasıyla, Allah onlara yaptıkları hataların bir kısmının cezasını tattıracaktır. Tamamı ise, ahirette verilecektir.



Ayetin bu kısmı, illet veya akıbet bildirir.[2>



لَعَلَّهُمْ يَرْجِعُونَ “Ola ki dönerler.”Ola ki bu azabı görür de, bulundukları hâlden dönüş yaparlar.







42- قُلْ سِيرُوا فِي الْأَرْضِ “De ki: Yeryüzünde gezin.”



فَانظُرُوا كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الَّذِينَ مِن قَبْلُ “Öncekilerin akıbeti nasıl olduğuna bakın.”



Yeryüzünde gezin, dolaşın. Ta ki üstte bildirilenin doğruluğunu gösteren durumları görüp, sıdkını tahkik edin!



كَانَ أَكْثَرُهُم مُّشْرِكِينَ “Onların çoğu müşrik idiler.”



Ayetin bu kısmı, onların kötü akıbetinin, şirkin yayılması ve onlara hükmetmesi sebebiyle olduğuna delâlet eder.Veya mana şöyle olabilir: Şirk, onların çoğunda görülen bir durumdu. Onun aşağısında yer alan diğer günahlar, onların azında vardı.







43- فَأَقِمْ وَجْهَكَ لِلدِّينِ الْقَيِّمِ مِن قَبْلِ أَن يَأْتِيَ يَوْمٌ لَّا مَرَدَّ لَهُ مِنَ اللَّهِ “Öyleyse, Allah tarafından kimsenin geri çeviremeyeceği bir gün gelmeden önce yüzünü dosdoğru dine çevir..”Allah o günü getirdiğinde, kimsenin gücü geri çevirmeye yetmez.



Ayetin manası şöyle de olabilir: Allah tarafından o günün gelmesine bir engel yoktur. Çünkü, O’nun ezeli iradesi, böyle bir günün gelmesine taalluk etmiştir.



يَوْمَئِذٍ يَصَّدَّعُونَ “O gün insanlar birbirlerinden ayrılırlar.”



O gün insanlar, fırka fırka ayrılırlar.



“Bir grup cennette, bir grup ise cehennem ateşindedir.” (Şura, 7)



Ayetin devamı da bu manayı teyid eder:







44- مَن كَفَرَ فَعَلَيْهِ كُفْرُهُ “Her kim inkâr ederse, inkârı kendi aleyhinedir.”



Küfrünün vebâli ona aittir. Bu da ebedi cehennemdir.



وَمَنْ عَمِلَ صَالِحًا فَلِأَنفُسِهِمْ يَمْهَدُونَ “Kim de salih amel işlerse, onlar ancak kendileri için rahat bir yer hazırlamış olurlar.”



Onlar da kendileri için cennette bir menzil hazırlarlar.







45- لِيَجْزِيَ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ مِن فَضْلِهِ “O, iman edip Salih amel işleyenlere lütfundan mükâfat verecektir.”Onların bu şekilde fırka fırka olmaları veya salih amel işleyenlerin cennette kendileri için menzil hazırlamaları, Allahın onlara lütfundan mükâfat vermesi içindir.



Ayette sadece mü’minlerin mükâfatının anlatılması, maksud-u bizzâtın bu olmasındandır.[3>



Veya, ayetin devamı onların akıbetine bir cihetle işaret ettiğinden, bununla iktifa edilmiştir.



إِنَّهُ لَا يُحِبُّ الْكَافِرِينَ “Çünkü O, kâfirleri sevmez.



Çünkü bu ifadede, kâfirlere karşı Allahın buğzetmesi ve mü’minleri ise sevmesi bildirilmektedir.Ayrıca, “Allah onları sevmez” demek yerine “kâfirleri sevmez” denilmesinde, Allahın onları niçin sevmediğinin illetini beyan etmek vardır.[4>



Bununla, salah hâlinin mü’minlere has olduğu da anlaşılmaktadır.



Ayette, iman eden ve salih amel işleyenlere verilecek mükafatın Allahın fazlı olduğunun bildirilmesi, verilen karşılığın tamamen bir lütuf olduğunu anlatır. Bunu, Allahtan bir bağış veya sevaba ilâve bir şey olarak te’vil etmek, zâhirden sapmak olur.







46- وَمِنْ آيَاتِهِ أَن يُرْسِلَ الرِّيَاحَ مُبَشِّرَاتٍ “Müjdeci olarak rüzgârları göndermesi, O’nun ayetlerindendir.”Bundan murat, Kuzey, Saba ve Güney rüzgârlarıdır. Debûr (Batı rüzgârı) ise, azap rüzgârıdır. Hz. Peygamber şöyle dua etmiştir:



“Allahım, bu rüzgârı hakkımızda rahmet rüzgârı kıl, azap rüzgârı yapma.”



وَلِيُذِيقَكُم مِّن رَّحْمَتِهِ “O, bununla size rahmetinden tattırır.”



Rahmet rüzgârları yağmurun müjdecisi olarak eser. Yağan yağmurla beraber, ona bağlı olarak bolluk ve bereket gibi başka rahmet tecellileri meydana gelir.



Hatta bizzat o rüzgârın esmesi bile insanları ferahlatan bir rahmet tecellisidir.



وَلِتَجْرِيَ الْفُلْكُ بِأَمْرِهِ “Ve emriyle gemiler yol alır.”



وَلِتَبْتَغُوا مِن فَضْلِهِ “Ve O’nun lütfundan rızkınızı ararsınız.”



İnsanlar, esen rüzgârlar sayesinde yelkenli gemilerle seyahat ederler, deniz ticareti yoluyla Allahın lütfundan rızık ararlar.



وَلَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ “Ve ola ki şükredersiniz.”







47- وَلَقَدْ أَرْسَلْنَا مِن قَبْلِكَ رُسُلًا إِلَى قَوْمِهِمْ “Andolsun biz, senden önce birçok peygamberi kavimlerine gönderdik.”



فَجَاؤُوهُم بِالْبَيِّنَاتِ “Onlar kavimlerine apaçık delillerle vardılar.”



فَانتَقَمْنَا مِنَ الَّذِينَ أَجْرَمُوا “Sonunda mücrim olanlardan intikam aldık.”



Ayetin ifadesinde, bu intikamın mü’minler için alındığını hissettirmek ve Allahın onlara yardımına layık kılınmalarını ifade ile de şereflerini izhar etmek vardır.



وَكَانَ حَقًّا عَلَيْنَا نَصْرُ الْمُؤْمِنِينَ “Mü’minlere yardım etmek üzerimizde bir haktır.”



Hz. Peygamber “Her kim Müslüman kardeşinin namusunu korursa, cehennem ateşinden onu korumak Allahın üzerine bir haktır” demiş ve ardından da üstteki ayeti okumuştur.



Ayetteki “hakkan” kelimesinde durulursa, mana şöyle olur:



“O mücrimlerden intikam aldık ve bu bir haktı. Mü’minlere yardım etmek bizim üzerimizedir.”







48- اللَّهُ الَّذِي يُرْسِلُ الرِّيَاحَ “O Allah ki, rüzgârları gönderir.”



فَتُثِيرُ سَحَابًا “Onlar da bir bulutu harekete geçirir.”



فَيَبْسُطُهُ فِي السَّمَاء كَيْفَ يَشَاء “Derken onu gökyüzünde nasıl dilerse



öyle yayar.”
Allah dilerse o bulutları seyahat ettirir, dilerse de sabit tutar. Dilerse parçalı bulutlu yapar, dilerse semayı bulutlarla kaplar…



وَيَجْعَلُهُ كِسَفًا “Ve parça parça eder.”



Başka bir zaman da, parça parça yapar.



فَتَرَى الْوَدْقَ يَخْرُجُ مِنْ خِلَالِهِ “Nihayet yağmurun onların arasından çıktığını görürsün.”



فَإِذَا أَصَابَ بِهِ مَن يَشَاء مِنْ عِبَادِهِ إِذَا هُمْ يَسْتَبْشِرُونَ “Derken onu kullarından dilediklerine isabet ettirdiğinde, bir de bakarsın yüzleri gülmektedir.”



Bundan murat, onların belde ve arazilerinin ilâhî rahmetten nasibini almalarıdır.



Onlar, yağmur yağdığında, peşinden gelecek bolluğu düşünerek neşeyle dolarlar.







49- وَإِن كَانُوا مِن قَبْلِ أَن يُنَزَّلَ عَلَيْهِم مِّن قَبْلِهِ لَمُبْلِسِينَ “Oysa önceden onlar, kendilerine yağmur yağdırılmadan önce ümidi kesmişlerdi.”



Ayette “önce” ifadesinin iki defa geçmesi, uzun süredir yağmuru beklediklerine ve artık ümitsiz hâle geldiklerine delâlet etmek içindir.







50- فَانظُرْ إِلَى آثَارِ رَحْمَتِ اللَّهِ “Şimdi bak Allah’ın rahmet eserlerine!”



Yağmur yağdıktan sonra bitkiler, ağaçlar, sebzeler canlanır. Yağmurun etkisi bunların hepsinde birden görüldüğünden “Allahın rahmet eserleri” şeklinde çoğul olarak gelmiştir.



كَيْفَ يُحْيِي الْأَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا “Yeryüzünü ölümünden sonra nasıl diriltiyor?”



إِنَّ ذَلِكَ لَمُحْيِي الْمَوْتَى “Şüphe yok ki O, ölüleri de diriltendir.”



Ölümünden sonra arzı diriltmeye kâdir olan, elbette o insanları da diriltmeye kâdirdir. Çünkü yeryüzünün diriltilmesi, orada bulunan nebatî kuvveleri yeniden meydana getirmek olduğu gibi, insanların diriltilmesi de onların bedenlerindeki hayvanî kuvveleri yeniden ihdas etmektir.Ayette nazara verilen durum, geçmiş yıllarda ölmüş bir kısım bitki türlerinin tamamen paramparça ve un ufak hâle geldikten sonra, yeniden diriltilmeleri de olabilir.



وَهُوَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ “Ve O, her şeye kâdirdir.”



Çünkü Allahın kudretinin bütün mümkinata nisbeti aynıdır.[5>




[1>Beydavî’nin tefsiri yedi yüz küsur yıl öncesinde yazıldığından böyle bir manaya da dikkat çekmektedir. O zamanda şimdiki gibi deniz kirliliği yoktu, hatta hayal bile edilemezdi. Ama ayetin mu’cizane beyanı, âdeta günümüzde denizlerde gördüğümüz korkunç kirliliği gözler önüne sermektedir.



[2> Birinciye göre mana, karada ve denizde fesat çıkması, Allahın onlara bir cezasıdır. İkinciye göre ise mana, bu fesadın akıbetini bildirir. Yani bu fesadın sonunda, Allah insanlara bir kısım cezaları tattırmaktadır.



[3> Yani, kainatın çarkları, ehl-i imanın cenneti kazanmaları için dönmektedir. Ehl-i küfrün cehenneme gönderilmeleri ise, bir gaye olmayıp sadece bir neticedir. Mesela okullar öğrencilerin yetişmesi için açılır, ama okullarda serseri kimseler de çıkabilir, sınıfta kalanlar da olur. Öğrencilerin yetişmesi bir gayedir. Serseri öğrencilerin çıkması ve kalanların olması ise, gaye olmayıp imtihanın bir sonucudur.



[4> Yani, Allah küfür ve küfranlarından dolayı onları sevmez.



[5>Yani, Allah için büyük – küçük, az- çok fark etmez. Bir çiçeği yarattığı gibi bütün çiçekleri de yaratır. Bir bahçeyi meydana getirdiği gibi, koca cenneti de aynı kolaylıkla meydana getirir.

51- وَلَئِنْ أَرْسَلْنَا رِيحًا فَرَأَوْهُ مُصْفَرًّا لَّظَلُّوا مِن بَعْدِهِ يَكْفُرُونَ “Andolsun ki biz, bir rüzgâr göndersek de onu sararmış görseler, mutlaka onun arkasından nankörlüğe başlarlar.”

Bir rüzgâr göndersek de, o ekini veya yağmurun eseri olan yeşilliği sararmış görseler nankörlük ederler.Veya bundan murat, bulutun rengi de olabilir. Çünkü böyle buluttan yağmur gelmez.Ayet, kâfirlerin sebatının azlığını, düşüncesiz olduklarını, tefekkür etmemeleri ve kötü görüşleri sebebiyle kendilerinde süratli bir şekilde kanaat değişiklikleri meydana geldiğini ilan eder.

Hâlbuki yağmurun gönderilmediği zamanlarda istikametli bir bakış,

-Allaha tevekkül etmeyi,

-İstiğfar ile O’na sığınmayı,

-O’nun rahmetinden ümit kesmemeyi gerektirir.

Böyle bir bakış, ilâhî rahmetin gelmesi hâlinde ise,

- Hemen şükre yönelmeyi,

- Taate devam etmeyi,

- Sevinçte taşkınlık yapmamayı iktiza eder.

Öte yandan Allah onların mahsulünü verimsiz kıldığında ise, bu bakışa sahip kimselerin,

-Bu belâya sabretmeleri,

-Allahın nimetlerine nankörlük etmemeleri lazım gelir.



52- فَإِنَّكَ لَا تُسْمِعُ الْمَوْتَى “Gerçekten de sen ölülere işittiremezsin.”

Onlar, hakka karşı duyularını kapadıklarından dolayı sanki ölüler gibidirler.

وَلَا تُسْمِعُ الصُّمَّ الدُّعَاء إِذَا وَلَّوْا مُدْبِرِينَ “Arkalarını dönüp gittiklerinde, sağırlara o daveti duyuramazsın.”Ayette “arkalarını dönüp gittiklerinde” şeklinde bir kayıtla söylenmesi, onların hakka dönmelerinin muhal oluşunu daha şiddetli bir tarzda bildirmek içindir. Çünkü, konuşana doğru yönelmiş olan sağır bir kimse, her ne kadar söyleneni duymasa da, konuşanın hareketleri (jest ve mimikleri) vasıtasıyla bir şeyler anlar.



53- وَمَا أَنتَ بِهَادِي الْعُمْيِ عَن ضَلَالَتِهِمْ “Sen, körleri de dalaletlerinden doğru yola iletemezsin.”Ayette onlara “kör” denilmesi, görmekten hakiki maksudu kaybetmelerindendir.[1>

Veya onlara “kör” denilmesi, kalp gözlerinin kör olmasındandır.

إِن تُسْمِعُ إِلَّا مَن يُؤْمِنُ بِآيَاتِنَا “Sen, ancak âyetlerimize iman edenlere duyurursun.”

Çünkü onların imanı, kendilerini lafzı almaya ve manayı düşünmeye sevkeder.

Ayette, mü’minden muradın iman etmeye yaklaşmış kimse olması da caizdir.

فَهُم مُّسْلِمُونَ “Böylece onlar, hakka teslim olan kimselerdir.”

İşte bu kimseler, Senin onlara emrettiğin şeylere teslimiyet gösteren kimselerdir.



54- اللَّهُ الَّذِي خَلَقَكُم مِّن ضَعْفٍ “O Allah ki, sizi güçsüz olarak yarattı.”

Bundan murat “Ve insan çok zayıf yaratılmıştır.” (Nisa, 28) ayetinde de olduğu gibi, insanın bidayette (çocukluk döneminde) zayıflığı ve zafiyetin o insanda bir esas olmasıdır.

Veya bundan murat, insanın zayıf bir asıldan, yani nutfeden yaratılmasıdır.

ثُمَّ جَعَلَ مِن بَعْدِ ضَعْفٍ قُوَّةً “Sonra güçsüzlüğün arkasından kuvvet verdi.”

Bu, bülûğ dönemidir.

Veya insan bedenine ruhun gönderilmesidir.



ثُمَّ جَعَلَ مِن بَعْدِ قُوَّةٍ ضَعْفًا وَشَيْبَةً “Sonra kuvvetin arkasından güçsüzlük ve ihtiyarlık verdi.”

Ayette, “kuvvet” kelimesi birincide elif-lâmsız iken ikincide yine elif-lâmsız gelmesi, ikinci “kuvvet” kelimesinin birincisiyle aynı olmamasındandır.[2>

يَخْلُقُ مَا يَشَاء “O dilediğini yaratır.”

Allah; zaaf ve kuvvet, gençlik ve ihtiyarlık yönünden ne dilerse yaratır.

وَهُوَ الْعَلِيمُ الْقَدِيرُ “Ve O, Alîm’dir – Kadîr’dir (her şeyi bilir, her şeyegücü yeter).”

Çünkü, başka şekilde olması mümkün iken çeşitli hâller arasında meydana getirmesi, ilim ve kudretinin bir delilidir.



55- وَيَوْمَ تَقُومُ السَّاعَةُ يُقْسِمُ الْمُجْرِمُونَ مَا لَبِثُوا غَيْرَ سَاعَةٍ “Kıyametin koptuğu gün o mücrimler (dünyada) bir saatten fazla kalmadıklarına yemin ederler.”

Ayette kıyamet “saat” kelimesiyle ifade edilmiştir. Böyle isimlendirilmesi,

-Dünya saatlerinin en son saati olmasındandır.

-Veya, ansızın meydana gelecek olmasındandır.

“Saat” kelimesi, “kevkeb” (yıldız) kelimesinin Zühre yıldızına alem olması gibi, kıyamete bir alem olmuştur.

Kıyamet koptuğunda o mücrimler,

-Dünyada,

-Veya kabirlerde,

-Veya dünyanın ölümüyle diriltilmeleri ve azaplarının kesilmesi arasında çok az bir zaman dilimi kaldıklarına yemin ederler.

Hadiste şöyle bildirilir: “Dünyanın ölümüyle yeniden diriltilme arasında kırk vardır.”

Hadisteki “kırk” ifadesi

-Kırk saat,

-Kırk gün,

-Kırk sene olabilir.

كَذَلِكَ كَانُوا يُؤْفَكُونَ “Onlar işte böyle döndürülüyorlardı.”

Onlar, böyle diyerek, ahiretteki azaplarına nispetle önceki kalışlarını çok az buldular.

Veya unuttukları için böyle dediler.

Onlar, doğruluk ve tahkikten böyle çevrilmeleri gibi, dünyada da haktan çevriliyorlardı



56- وَقَالَ الَّذِينَ أُوتُوا الْعِلْمَ وَالْإِيمَانَ “Kendilerine ilim ve iman verilenler de şöyle dediler:

Melekler ve insanlardan ilim ve iman ehli olanlar şöyle dediler:

لَقَدْ لَبِثْتُمْ فِي كِتَابِ اللَّهِ إِلَى يَوْمِ الْبَعْثِ “Andolsun ki, Allah’ın kitabındaki dirilme gününe kadar kaldınız.”

“Allahın kitabı”
ifadesinden murat,

-O’nun ilmindeki veya O’nun hükmündeki yazıdır.

-Veya “sizin için yazdığı” manasınadır.

-Veya levh-i mahfuzdur,

-Veya Kur’andaki “Onların arkasında, tekrar diriltilecekleri güne kadar bir berzah vardır.” (Mü’minun, 100) ayetinde bildirilen durumdur.

Böyle diyerek onların söyledikleri ve yemin ettikleri şeyi reddettiler.

فَهَذَا يَوْمُ الْبَعْثِ “İşte bu, dirilme günüdür.”

İşte bu, o inkâr etmiş olduğunuz yeniden diriltiliş günüdür.

وَلَكِنَّكُمْ كُنتُمْ لَا تَعْلَمُونَ “Fakat siz bunu bilmiyordunuz.”

Lakin siz, tefekkürde noksan oluşunuz sebebiyle bu günün hak olduğunu bilmiyordunuz.

Ayette geçen فَ “fe” harfi şuna işaret eder:

“Eğer öldükten sonra dirilmeyi inkâr ediyorsanız, işte bu, onun günüdür. Yani, inkârınızın batıl olduğu ortaya çıkmıştır.”



57- فَيَوْمَئِذٍ لَّا يَنفَعُ الَّذِينَ ظَلَمُوا مَعْذِرَتُهُمْ “O gün zulmedenlere mazeretleri fayda sağlamaz.”

وَلَا هُمْ يُسْتَعْتَبُونَ “Allah’ı razı edecek ameller yapmaları da istenmez.”

Yani, dünyada onlardan tevbe etmeleri ve tâatte bulunmaları isteniyordu. Ama, diğer âlemde onları cezadan kurtaracak şeyleri yapmaya çağrılmayacaklar[3>



58- وَلَقَدْ ضَرَبْنَا لِلنَّاسِ فِي هَذَا الْقُرْآنِ مِن كُلِّ مَثَلٍ “Andolsun ki, insanlar için bu Kur’ân’da her türlü meseli getirdik.”Biz bu Kur’anda insanlara garabet yönüyle “emsâl” gibi olan her çeşit sıfatları anlattık. Mesela, kıyamet günü diriltilenlerin neler söylediklerini, onlara neler denildiğini, mazerette bulunamayacaklarını, kendilerine yeni fırsat verilmeyeceğini… anlattık.

Veya şu mana olabilir: “Biz onlara, kendilerini tevhide, yeniden diriltilişe ve peygamberin doğruluğuna tenbihte bulunan her türlü meseli beyan ettik.”

وَلَئِن جِئْتَهُم بِآيَةٍ لَيَقُولَنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا إِنْ أَنتُمْ إِلَّا مُبْطِلُونَ “Andolsun, sen onlara bir âyet de getirsen o kâfirler yine, “Siz ancak boş şeyler uyduran kimselersiniz” diyeceklerdir.”

Şayet Sen onlara Kur’an ayetlerinden bir ayet getirecek olsan, o inkârcılar aşırı inatları ve kalplerinin katı olması sebebiyle, “Siz ancak boş şeyler uyduran kimselersiniz” diyecekler.

“Siz” ifadelerinden muratları, Hz. Peygamber ve mü’minlerdir.



59- كَذَلِكَ يَطْبَعُ اللَّهُ عَلَى قُلُوبِ الَّذِينَ لَا يَعْلَمُونَ “İşte bilmeyenlerin kalplerini Allah böyle mühürler.”Onlar ilim öğrenmek istemiyorlar ve inanmış oldukları hurafelerde ısrar ediyorlar. Çünkü cehl-i mürekkeb, hakkı idrake mani olur ve o haklı olanı yalanlamayı netice verir.[4>



60- فَاصْبِرْ “Öyleyse sabret.”

إِنَّ وَعْدَ اللَّهِ حَقٌّ “Şüphesiz Allah’ın vaadi haktır.”

Öyleyse Sen, onların ezasına sabret. Allahın Sana yardım etme ve dinini bütün dinlere üstün kılma vaadi haktır, mutlaka gerçekleşecektir.

وَلَا يَسْتَخِفَّنَّكَ الَّذِينَ لَا يُوقِنُونَ “Sakın imanı sağlam olmayanlar seni gevşekliğe sevketmesin.”

Sakın sakın, yakîni olmayan o kimseler, yalanlamaları ve eziyet vermeleriyle Seni endişeye sevk etmesinler. Çünkü onlar şek içinde ve yoldan sapmış kimselerdir. Bu, onlardan hiç de yadırganacak bir durum değildir.[5>

Hz. Peygamber şöyle buyurur:

“Her kim Rum sûresini okusa, sema ve arz (gök ve yer) arasında Allaha tesbih eden melekler sayısınca kendisine haseneler verilir ve o günde ve gecede zayi ettiği şeyleri elde eder.”


[1>Yani eşyayı görmekten maksat, Allaha ulaşmaktır. Zira her bir varlık, Allahtan bir mektuptur. Allah namına kâinata bakmayan kimse, gerçekleri görememesi nedeniyle, sanki kör kimse gibidir.

[2>Normalde, bir kelime birincide elif-lâmsız gelmişse, ikinci defa tekrarlandığında elif-lâmlı kullanılır. Ama burada her iki kuvvet aynı olmadığından her ikisi de elif-lâmsız gelmiştir. Buna Türkçeden şunu örnek verebiliriz: Bir adam geldi. Adam, etrafa dikkatle baktı.

[3> Çünkü imtihan bitmiş, ceza mahalline gidilmiştir. Tekrar dünyaya dönüp kendilerini affettirmeleri söz konusu değildir.

[4> Cehl-i mürekkeb, bilmediğini bilmemek halidir. Cehalet, ilmin zıddı olup, bilmeme halini ifade eder. İki şekilde görülür:

1. Cehl-i basit

2. Cehl-i mürekkep

Cehl-i basit, bilmemektir. Cehl-i mürekkep ise, bilmediğini de bilmemektir, Birincisinin tedavisi kolay, ikincisinin tedavisi hayli zordur. Çünkü, böyleleri hem bilmiyorlar, hem de bilmediklerini bilmiyorlar. Cehaleti bir hastalığa benzetirsek, cehl-i mürekkep, kendini sağlıklı zannetme halidir.

[5> Yani onlar böyle bir durumda olduklarından, sizi bâtıl yolda görmeleri garipsenecek bir durum değildir. Farz-ı misal, köpek havladığında “bu neden havlıyor?” demediğiniz gibi, bunların da inkârlarından müteessir olmayınız. Herkes kendi mizacına göre hareket eder.




Yazar:
Prof.Dr. Şadi Eren
 
Üst Alt