Admin
Yönetici
- Katılım
- 19 Şub 2025
- Mesajlar
- 180
- Tepkime puanı
- 0
- Puanları
- 16
1- ص “Sâd.’’[1>
Denildi ki: Okunuşuna göre “karşılıklı sadâ vermek” anlamı ifade eder.
Yani, “Kur’anın sadâsına amelinle mukabelede bulun!’’[2>
وَالْقُرْآنِ ذِي الذِّكْرِ “Zikir sahibi Kur’an’a andolsun (ki o, Allah sözüdür).”
Sâd, huruf-u mukattaadan bir harf olduğunda, devamındaki و vav harfi
yemin içindir, Yani, “zikirle dolu olan Kur’ana yemin ederim.”
Sâd harfi meydan okuma manası ifâde edebilir.
Veya “Muhammed doğru söyledi” şeklindeki bir kelâma remiz olabilir.[3>
2- بَلِ الَّذِينَ كَفَرُوا فِي عِزَّةٍ وَشِقَاقٍ “Doğrusu o inkâr edenler bir büyüklenme ve muhalefet içindeler.”
Doğrusu o Kur’anı inkâr eden, onda bulduğu bir noksandan dolayı inkâr etmiş değildir. Onu inkâr edenler ancak hakka karşı kibirlenmiş, Allah ve rasûlüne muhalefeti esas almışlar, bundan dolayı inkâr etmişlerdir.
“Kur’anın zikir sahibi olması”, öğütler ihtiva etmesi, şerefli olması veya şöhreti olabilir.
Veya dinde ihtiyaç olan inanç, amel ve vaat edilen şeylerle ilgili meseleleri zikretmesindendir.
Ayette onların küfürlerine sebep olarak nazara verilen “izzet” ve “şikâk” kelimelerinin elif-lâmsız gelmesi bunların şiddetine delâlet etmek içindir.
Yani, onlar hakka karşı çok büyük bir kibir ve çok çetin bir muhalefet içindedirler.
3- كَمْ أَهْلَكْنَا مِن قَبْلِهِم مِّن قَرْنٍ “Kendilerinden önce nice nesilleri helak ettik.”
Onların sırf bir kibir ve muhalefete dayalı inkârına karşı, Cenab-ı Haktan onlara bir vaîddir.
فَنَادَوْا “Onlar çağrıştılar.”
Onları helâk ettiğimizde yardım için veya tevbe istiğfar için nida edip seslendiler.
وَلَاتَ حِينَ مَنَاصٍ “Ama artık kurtuluş vakti değildi.”
Ama iş işten geçmişti, zaman kurtulma zamanı değildi.
4- وَعَجِبُوا أَن جَاءهُم مُّنذِرٌ مِّنْهُمْ “Kendilerine içlerinden bir uyarıcının gelmesine şaştılar.”
Onlar gibi bir insan veya kendileri gibi ümmî birinin peygamber olarak gelmesine şaştılar.
وَقَالَ الْكَافِرُونَ هَذَا سَاحِرٌ كَذَّابٌ “Ve o kâfirler şöyle dedi: Bu, yalancı bir sihirbazdır.”
“Onlar dediler” yerine “o kâfirler dedi…” denilmesi, kendilerine bir gadap ve onları kınamak içindir. Ayrıca bunda, onları aleyhte konuşmaya cesaretlendiren şeyin küfürleri olduğunu hissettirmek vardır.
“Bu, gösterdiği mu’cizelerde bir sihirbazdır. Allaha nisbet ederek söylediği şeylerde ise yalancıdır” dediler.
5- أَجَعَلَ الْآلِهَةَ إِلَهًا وَاحِدًا “İlâhları bir tek ilâh mı yaptı?”
إِنَّ هَذَا لَشَيْءٌ عُجَابٌ “Bu, gerçekten çok tuhaf bir şey!”
“Doğrusu bu, çok tuhaf bir şey. Çünkü, ecdadımız bunun hilafında ittifak ettiler. Öte yandan
bir tek ilahın ilmi ve kudreti bu kadar şeylere yetmez” dediler.
Sebeb-i Nüzûl
Rivayete göre, Hz. Ömerin Müslüman olması Kureyş’e çok ağır geldi. Ebu Talib’e varıp “Sen bizim pirimiz ve büyüğümüzsün. Bu akılsızların neler yaptıklarını sen de bilmektesin. Yanına gelişimiz kardeşinin oğluyla bizim aramızda hükmetmen içindir” dediler. Bunun üzerine Ebu Talip Hz. Peygamberi oraya çağırdı ve şöyle dedi: “Bak, bu kavmin seninle eşit şartlarda bir barış talep ediyor. Artık bundan sonra onlara yüklenme!”
Hz. Peygamber “peki, benden talepleri nedir?” diye sordu. Kureyş “Bizim ve ilahlarımızın aleyhinde konuşmayı bırak. Biz de Seni ilâhınla baş başa bırakılım.” dedi. Hz. Peygamber onlara dedi: “Ne dersiniz, talebinizi yerine getirsem istediğim bir sözü söyler misiniz? Şayet bunu söylerseniz Arab’a hükmeder, diğer milletleri de dininize alırsınız.”
“Evet, söyleriz” dediler. Bunun üzerine Hz. Peygamber “La ilâhe illallah deyiniz” buyurdu. Bunu duyunca kalktılar “İlâhları bir tek ilâh mı yaptı? Bu, gerçekten çok tuhaf bir şey!” dediler.
6َ- وَانطَلَقَ الْمَلَأُ مِنْهُمْ “İçlerinden ileri gelenler fırladılar:”
Kureyşin önde gelenleri, Hz. Peygamberin onları ilzamından sonra Ebu Talibin yanından kalktılar, birbirlerine şöyle dediler:
أَنِ امْشُوا وَاصْبِرُوا عَلَى آلِهَتِكُمْ “Yürüyün ve ilâhlarınız üzerinde sabredin.”
“Haydi, yürüyün, ilahlarınıza ibadette sebat edin. Onunla konuşmakta size bir fayda yok.”
Denildi ki: Ayetin başında “intılak” kelimesinden murat, söz söylemede ileri atılmaktır. Yani, Hz. Peygamberin bu makul teklifi karşısında ileri fırlayıp, ayette belirtilen sözü söylediler.
إِنَّ هَذَا لَشَيْءٌ يُرَادُ “İşte bu, istenen şeydir.”
Yapmamız gereken ancak budur. Bundan dönüş olamaz.
Veya “bu iddia etmiş olduğu tevhid veya riyaset davası, yani Arab ve Aceme hükmetmek, temenniden başka bir şey değil.’’[4>Veya, “haydi yürüyün, yoksa dininiz elinizden alınmak isteniyor.”
7- مَا سَمِعْنَا بِهَذَا فِي الْمِلَّةِ الْآخِرَةِ “Biz bunu son dinde duymadık.”“Son dinde” ifadesinden murat,
-“Ecdadımızdan böyle bir şey duymadık” manası olabilir.
-Veya “Son din olan İsanın dininde de böyle bir şey yok” manası da kastedilebilir. Hristiyanlar, teslis inancına sahip idiler.
-Veya “ehl-i kitaptan ve kâhinlerden, beklenen son dinde tevhid inancı olacağını duymadık” manası da düşünülebilir.
إِنْ هَذَا إِلَّا اخْتِلَاقٌ “Bu ancak bir uydurmadır.”
8- أَأُنزِلَ عَلَيْهِ الذِّكْرُ مِن بَيْنِنَا “O zikir (Kur’an) içimizden ona mı indirildi?”
Bu ayet, “Bu Kur’an, iki şehrin birinden bir büyük adama indirilseydi ya!” (Zuhruf, 31) demeleri gibi, kendileri gibi, hatta (kendi nazarlarında) şeref ve riyasette daha aşağı birine vahyin gelmesini inkâr etmelerini anlatır.Bu ve benzeri yaklaşımları, onların Hz. Peygamberi yalanlamalarının,
-O’nu çekememekten
-Ve dünya menfaatlerini ellerinden kaçırmak istemeyişlerinden kaynaklandığına bir delildir.
بَلْ هُمْ فِي شَكٍّ مِّن ذِكْرِي “Hayır, onlar benim zikrimden şüphe içindeler.”
“Zikir”den murat,
-Kur’an-ı Kerim,
-Veya vahiydir.
Onların bundan tereddüt içinde olmaları,
-Taklîde meyillerinden,
-Ve delilden yüz çevirmelerindendir. “Bu ancak bir uydurmadır.”, “O ancak bir sihirbazdır.” derken kesin bir inanca sahip değillerdir.
بَلْ لَمَّا يَذُوقُوا عَذَابِ “Doğrusu onlar henüz azabımı tatmadılar.”
Bunlar henüz azabımı tatmadılar. Onu tattıklarında şüphe ortadan kalkar.
Yani, onlar kendilerine azap gelip de tasdikine zorlanmadıkça, benim zikrimi (Kur’anı) tasdik etmezler.
9- أَمْ عِندَهُمْ خَزَائِنُ رَحْمَةِ رَبِّكَ الْعَزِيزِ الْوَهَّابِ “Yoksa Azîz – Vehhab olan Rabbinin rahmet hazineleri onların yanında mı?”Onun rahmet hazineleri bunların tasarrufunda mı ki, dilediklerine veriyorlar, dilediklerinden ise men ediyorlar, nübüvveti de kendi reislerinin bazısına layık görüyorlar?!
Ayet şu manayı bildirmektedir: Nübüvvet, Allahtan bir ihsandır, lütuf olarak kullarından dilediğine verir, kimse de bunu ondan men edemez. Çünkü o Azîz’dir, asla mağlup olmaz. Vehhab’tır, dilediğini dilediği kimseye nasip eder.
Sonra, Cenab-ı Hak bunu biraz daha açarak şöyle bildirdi:
10- أَمْ لَهُم مُّلْكُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا “Yoksa göklerin, yerin ve bu ikisi arasındakilerin hükümranlığı onların mı?”Cenab-ı Hak, önceki ayette sonsuz rahmet hazinelerinin onların elinde olmadığını söyleyerek, nübüvvet hususunda onların bir tasarrufu olmasını reddetti. Bununla da, O’nun hazinelerinden küçük bir parça olan şu cismanî âlemde de herhangi bir müdahaleleri olmadığını bildirdi. Bir müdahaleleri olmayınca, nereden onlar için bir tasarruf söz konusu olsun?!
فَلْيَرْتَقُوا فِي الْأَسْبَابِ “Öyle ise sebeplere yapışarak yükselsinler (bakalım!).”
Şayet bir müdahaleleri olduğunu düşünüyorlarsa, arşa kadar uzansınlar, oraya yükselip Rahmânın arşına onlar otursunlar, âlemi onlar idare etsinler. Böylece vahyi de uygun gördükleri kimseye versinler!
Ayet, onlarla en ileri derecede bir tehekkümdür.
Denildi ki: Ayet metninde geçen “esbab” yani sebepler kelimesinden murat, semavattır. Çünkü semavat, (gökler) şu dünyada meydana gelen olayların sebepleridir.
11- جُندٌ مَّا هُنَالِكَ مَهْزُومٌ مِّنَ الْأَحْزَابِ “Onlar, çeşitli gruplardan oluşmuş ve şurada bozguna uğrayacak derme çatma bir ordudur.”
Onlar, Peygambere karşı hizip olarak bir araya gelmiş çok yakında hezimete uğrayacak, kuvveti kırılacak derme çatma bir ordudur. Böyle olunca, onlar kim, ilâhî tedbîrlerde bulunmak, Rabbani tasarruflarda bulunmak kim?! Öyleyse, onların sözlerine aldırma!
12- كَذَّبَتْ قَبْلَهُمْ قَوْمُ نُوحٍ وَعَادٌ وَفِرْعَوْنُ ذُو الْأَوْتَادِ “Onlardan önce Nûh kavmi, Âd kavmi ve kazıklar sahibi Firavun da yalanlamışlardı.”
Firavunun “kazıklar sahibi” olması,
-Bitmez gibi görülen bir saltanat sahibi olmasını,
-Veya binaya çakılan kazıkların onu muhkem kılması gibi, saltanatını kuvvetlendiren pek çok topluluklara sahip olmasını anlatır.
-Bir de şöyle denilmiştir: Haç şeklinde direkler dikip, insanları el ve ayaklarından çivilerle bunlara asıyor, ölünceye kadar bu şekilde bırakıyordu.
13- وَثَمُودُ وَقَوْمُ لُوطٍ وَأَصْحَابُ الأَيْكَةِ “Semûd, Lût kavmi ve Ashab-ı Eyke de.”
Ashab-ı Eyke, ormanlık bir alanda yaşayan Hz. Şuaybın kavmidir.
أُوْلَئِكَ الْأَحْزَابُ “İşte bunlar (böyle) gruplardı.”İşte bunlar da peygamberlere karşı birlikler oluşturan, ama sonunda hezimete maruz kalan topluluklardan bazıları idi.
14- إِن كُلٌّ إِلَّا كَذَّبَ الرُّسُلَ “Hepsi de peygamberleri yalanladılar.”
فَحَقَّ عِقَابِ “Böylece azabım hak oldu.”Onikinci ayette müphem bir şekilde bunların yalanlamasından söz edilmişti. Bu ifadeyle de peygamberleri yalanladıkları çok cihetlerle te’kidli bir şekilde beyan edildi. Böylece, onların azaba müstehak oldukları tescillendi. Bundan dolayı, ayetin devamında ilâhî ceza nazara verildi:
“Bunların her biri kendilerine gönderilen peygamberi yalanladı” demek yerine “peygamberleri yalanladılar” denilmesi,
-Ya çoğula çoğulla mukabele şeklindedir.[5>
-Veya onlardan birini yalanlamak, hepsini yalanlamak hükmünde olduğundan böyle kullanılmıştır.
15- وَمَا يَنظُرُ هَؤُلَاء إِلَّا صَيْحَةً وَاحِدَةً “Şunların bekledikleri ancak bir tek sayhadır.”
Gerek Senin kavmin, gerekse bahsi geçen kavimlerin beklemiş olduğu şey, helâk olmalarına yetecek bir tek sayhadan ibarettir. Bu da, sur’a ilk üfürülüşle kıyametin kopmasıdır.
Helâk olmuş kavimler için de “şunların bekledikleri…” denilmesi,
Kur’anda zikredilmeleri sebebiyle şimdi onların da hazır olmaları tarzında ele alınmasındandır.
مَّا لَهَا مِن فَوَاقٍ “Onun gecikmesi yoktur.”Bu sayha için asla bir tehir söz konusu değildir.
Veya, bundan geriye dönüş yoktur.
16- وَقَالُوا رَبَّنَا عَجِّل لَّنَا قِطَّنَا قَبْلَ يَوْمِ الْحِسَابِ “Dediler: Ey Rabbimiz! Hesap gününden önce payımızı hemen ver!”Kendisiyle korkuttuğun azaptan nasibimiz ne ise, onu bize bir an önce ver.Veya “mü’minlere vaat etmiş olduğun cenneti bize peşin olarak ver.”
Şöyle de mana verildi: “Bize amel defterlerimizi bir an önce ver de, neler yaptığımıza bir bakalım!”Hesap gününden önce bunu acele ile istemeleri, dalga geçmek içindir.[6>
[1> Mukattaat harflerindendir. Tükçede de kısaltmalar kullanırız. Mesela TC, TRT, TCDD gibi.
[2> Kur’anın sadâsı Sende yankı bulsun, ondaki emir ve yasaklar hayatına yansısın.
[3>“Sadeqa Muhammed” ifadesi صٓ sad harfiyle başladığından, böyle bir manaya remiz olarak kullanılabilir.
[4> Acem, özellikle İranlılar için kullanılmakla beraber, Arab olmayanlar için kullanılan bir kelimedir.
[5> Yani, ardı ardına nazara verilen kavimler olunca, pek çok peygamberin gönderildiği anlaşılmaktadır. Peygamberler çoğul olunca, ifade de öyle gelmiştir.
[6> Yani, bunlar hesab gününü, cehennemi inkâr eden kimseler olduğundan “hesabımız ne ise bizi bekletme de, bir an önce hesabımızı görüver” demeleri işi alaya almaktan ibarettir.
17- اصْبِرْ عَلَى مَا يَقُولُونَ “Onların söylediklerine karşı sabret.”
وَاذْكُرْ عَبْدَنَا دَاوُودَ ذَا الْأَيْدِ “Güçlü kulumuz Dâvûd’u hatırla.”
Sen onların sözlerine karşı sabret ve kulumuz Davud’un kıssasını, onların gözünde günahın azametini göstermek için zikret. Çünkü Hz. Davud, şanının yüceliği, nice nimetlere ve ikramlara mazhar olmasıyla beraber, küçük bir hatası olduğunda, itibarı zedelendi ve melekler O’nu bir temsil ve tarizle kınadılar. Öyle ki bununla kendisinin kastedildiğini anlayınca Rabbine istiğfar etti ve O’na yöneldi. O küçük bir hatadan dolayı böyle bir hâlle karşılaşırsa, en büyük hata olan küfrü ve her türlü tuğyanı, günahları işleyenlerin hâli ne olur?
Veya şöyle bir münasebet de düşünülebilir: (Ey Peygamber ve ey muhatap!) Hz. Davudun kıssasını hatırla ve nefsini böyle zellelere (ayak sürçmelerine) maruz kalmaktan koru. Yoksa nefsini dizginlemede en küçük bir ihmali sebebiyle Davudun maruz kaldığı kınamaya Sen de maruz kalırsın.
إِنَّهُ أَوَّابٌ “Çünkü O, Allah’a çok yönelen bir kimse idi.”
O, Rabbinin rızasına müteveccih olanlardan idi.Bu ibare, Hz. Davudun niçin kuvvet sahibi olduğunun illetini gösterir. Bu kuvvetten muradın, dini yaşamadaki kuvvet olduğuna da bir delildir. O, bir gün oruç tutar, diğer gün tutmazdı. Gecenin yarısını ibadetle geçirirdi.
18- إِنَّا سَخَّرْنَا الْجِبَالَ مَعَهُ “Biz, dağları onun emrine vermiştik.”
يُسَبِّحْنَ بِالْعَشِيِّ وَالْإِشْرَاقِ “Akşam-sabah onunla birlikte tesbih ederlerdi.”
Bunun tefsiri daha önce geçmişti.[1>
Ayette dağların tesbihinin geniş zaman ile ifade edilmesi, tesbihlerinin teceddüdüne, bir hâlden başka hâle yenilenmesine işaret eder. Ayrıca, onların tesbihini muhatabın gözü önüne getirir. İşrak vakti, kuşluk vaktidir. Bu vakitte güneş parlar, ışığı daha belirgin hâle gelir. Şuruk ise, güneşin doğmasıdır.Ümmü Hânîden şöyle rivayet edilir: Hz. Peygamber (asm) kuşluk vaktinde namaz kıldı ve şöyle buyurdu: “Bu, işrak namazıdır.”
İbnu Abbas da şöyle der: “Ben kuşluk namazını sadece bu ayetle biliyorum.”
19- وَالطَّيْرَ مَحْشُورَةً “Kuşları da toplu olarak onun emrine vermiştik.”
Kuşlar da her taraftan O’na gelip toplanıyorlardı.
كُلٌّ لَّهُ أَوَّابٌ “Hepsi ona yönelirlerdi.”
Dağların ve kuşların her biri, O’nun tesbihi dolayısıyla Davuda müteveccih oluyorlar, beraber tesbih ediyorlardı.Bununla öncesi arasındaki fark birinin tesbihte muvafakata, diğerinin ise devama delâlet etmesidir.[2>Veya son ibareden murat şu olabilir: Hem dağlar ve kuşlar, hem de Hz. Davud Allaha müteveccih olarak tesbih ediyorlardı.
20- وَشَدَدْنَا مُلْكَهُ “Biz onun mülkünü (saltanatını) kuvvetlendirdik.”
وَآتَيْنَاهُ الْحِكْمَةَ وَفَصْلَ الْخِطَابِ “Kendisine hikmet ve fasl-ı hitab verdik.”
Biz O’nun saltanatını heybet vererek, yardım ederek ve askerlerinin çok olmasıyla kuvvetlendirdik.Denildi ki: Adamın biri masum olduğu hâlde bir ineği çalmakla suçlanmıştı. Bu kişi, masum olduğunu isbatta aciz kalınca, Hz. Davuda taraf-ı ilâhîden şöyle bildirildi: “Onu mahkemeye vereni öldür.”Hz. Davud, kendisine böyle vahyedildiğini söyleyince iddiada bulunan kimse: “Doğrudur, ben onun babasını öldürdüm, ineği de çaldım” dedi. Bu olayla, Hz. Davudun heybeti daha da arttı.
Hikmetten murat,
-Nübüvvet,
-İlimde kemâl,
-Veya amelde mükemmelliktir.
Fasl-ı hitab’tan murat
-Hakkı batıldan ayırmak suretiyle düşmanlıkları hall u fasl etmektir.
-Veya yanlış anlamaya sevk etmeyecek şekilde muhataba net beyanda bulunmaktır. Böyle bir hitapta; fasl, vasl, atıf, istinaf, zamir kullanımı hazf ve tekrar gibi hususlara dikkat edilir.[3>
Buna “fasl-ı hitap” denilmesi, mesele halledilmeden önce mukaddime olarak hamd ve salâtte bulunulduğu içindir.
Denildi ki: Fasl-ı hitab’tan murat, kendisinde manayı ihlal eden vecizlik ve usanç veren uzun anlatım olmayan hitabtır. Hz. Peygamberin kelâmının vasfında geldiği gibi: “Onun kelamı gayet nettir, onda ne kapalılık vardır, ne de laf kalabalığı.”
21- وَهَلْ أَتَاكَ نَبَأُ الْخَصْمِ “Sana davacıların haberi geldi mi?”
Soru şeklinde gelmesi, onların hâline hayret ettirmek ve muhatabı dinlemeye sevk etmek içindir.Bu hasımlar, odanın balkonuna çıkmışlardı.
إِذْ تَسَوَّرُوا الْمِحْرَابَ “Hani onlar duvarı aşarak mabede girmişlerdi.”
22- إِذْ دَخَلُوا عَلَى دَاوُودَ فَفَزِعَ مِنْهُمْ “Dâvud’un yanına girmişlerdi de, onlardan korkmuştu.”
Bunlar, kapıda nöbetçiler olduğu halde balkondan Hz. Davudun yanına inmişlerdi. Hz. Davud, günlerini,
-Bir gün ibadet,
-Bir gün insanların davalarına bakmak,
-Bir gün vaaz etmek,
-Bir gün özel işleri için tanzim etmişti.
Melekler insan suretinde, o ibadetle meşgul iken odasına girdiler, O da kendilerinden korktu.
قَالُوا لَا تَخَفْ “Dediler: Korkma!”
خَصْمَانِ بَغَى بَعْضُنَا عَلَى بَعْضٍ “Birimiz diğerine haksızlık etmiş iki davacıyız.”
Böyle demeleri, farazi bir senaryo şeklinde olup Hz. Davuda tarizde bulunmak içindir. Çünkü meşhur görüşe göre, gelenler melek idiler.
فَاحْكُم بَيْنَنَا بِالْحَقِّ “Şimdi sen aramızda adaletle hükmet.”
وَلَا تُشْطِطْ “Zulmetme.”Aramızda hak ile hükmet, hükümde zulmetme.
وَاهْدِنَا إِلَى سَوَاء الصِّرَاطِ “Ve bizi hak yola ilet”
23- إِنَّ هَذَا أَخِي لَهُ تِسْعٌ وَتِسْعُونَ نَعْجَةً وَلِيَ نَعْجَةٌ وَاحِدَةٌ “İşte bu, benim kardeşim, onun doksan dokuz dişi koyunu var, benim ise bir tek dişi koyunum var.”
Bu kardeşlik, din kardeşliğidir veya beraberlik noktasındandır.
Ayetteki “na’ce” kelimesi “dişi koyun” anlamındadır, kadından kinaye olarak da kullanılır. Tarizde bulunurken kinaye yoluyla ve temsille anlatmak, maksadı ifade için çok daha etkilidir.
فَقَالَ أَكْفِلْنِيهَا “Böyle iken, “Onu da bana ver” dedi.”
وَعَزَّنِي فِي الْخِطَابِ “Ve tartışmada beni yendi.”
Öyle deliller de getirdi ki, tartışmada bana üstün geldi, karşısında bir şey diyemedim.
24- قَالَ لَقَدْ ظَلَمَكَ بِسُؤَالِ نَعْجَتِكَ إِلَى نِعَاجِهِ “Davud dedi: Andolsun, senin koyununu kendi koyunlarına katmak istemek suretiyle sana zulmetmiştir.”
Hz. Davud, bunu kendi hatasını itiraftan dolayı söylemiş olabilir.
وَإِنَّ كَثِيرًا مِّنْ الْخُلَطَاء لَيَبْغِي بَعْضُهُمْ عَلَى بَعْضٍ “Gerçekten ortakların çoğu birbirine haksızlık eder.”
إِلَّا الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ “Ancak iman edip salih ameller işle yenler başka.”
وَقَلِيلٌ مَّا هُمْ “Onlar da pek azdır.”
وَظَنَّ دَاوُودُ أَنَّمَا فَتَنَّاهُ “Dâvud, bizim kendisini imtihan ettiğimizi anladı.”
Davud, intibaha gelip gelmeyeceğini ortaya koymamız için böyle bir dava ile kendisini imtihan ettiğimizi anladı.
فَاسْتَغْفَرَ رَبَّهُ “Hemen Rabbinden bağışlanma diledi.”
Günahı için Rabbine istiğfar etti.
وَخَرَّ رَاكِعًا “Ve iki büklüm oldu.”
وَأَنَابَ “Ve Allah’a yöneldi.”
Ve tevbe ile Allaha döndü.
Bu olayda Hz. Davuda verilen mesaj, kendisinde pek çok şey varken, başkasına ait olanı da kendisine istemenin uygun olmadığını hissettirmektir. Allah bu kıssa ile O’na tenbihte bulundu, O da istiğfar etti ve hatasından döndü.
Bu konuda şöyle rivayet edilir: (Kendisinin pek çok hanımı varken) bir kadını gördü ve ona gönlünü kaptırdı. Bir gayretin sonunda onunla evlendi, Hz. Süleyman bu evlilikten dünyaya geldi.
Şayet bu rivayetler doğruysa, o kadını başka isteyen varken istemesi veya kocasına “hanımını boşa” demesi söz konusu olabilir. Böyle bir şey onlar arasında mutad idi. Bu manada Medineli Müslümanlar (Ensar) Mekkeden hicret ile gelen Müslüman kardeşlerine genişlik gösterdiler.[4>
Ama Hz. Davudla alakalı olarak “güzel bir kadına aşık oldu, kocasını defalarca savaşa gönderip savaşta öldürülünce hanımını aldı” şeklindeki anlatım, ciddiyetten uzaktır ve O’na bir iftiradır. Hatta Hz. Ali (r.a.) bu konuda şöyle demiştir: “Her kim kıssa anlatanların rivayet ettiği şekilde Hz. Davud olayını anlatırsa, ona yüz altmış sopa cezası veririm.’’[5>
Şöyle de denildi: Bir topluluk Hz. Davudu öldürmek istediler, evinin balkonundan çıkıp yanına girdiler. Onun yanında başkaları olduğunu görünce böyle bir senaryo uydurdular. O ise, maksatlarını anladı, kendilerinden intikam almak istedi. Bunu Allahtan bir imtihan zannetti, onların hallerinden dolayı Rabbine istiğfar etti, O’na döndü.
25- فَغَفَرْنَا لَهُ ذَلِكَ “Biz de o konuda kendisini bağışladık.”
Biz de istiğfar ettiği şeyden dolayı kendisini bağışladık.
وَإِنَّ لَهُ عِندَنَا لَزُلْفَى وَحُسْنَ مَآبٍ “Şüphesiz katımızda onun için bir yakınlık ve güzel bir dönüş yeri vardır.”Bu bağışlamadan sonra bizim nezdimizde onun bir yakınlığı vardır.
Ve cennette de güzel bir akıbet O’nu beklemektedir.
26- يَا دَاوُودُ إِنَّا جَعَلْنَاكَ خَلِيفَةً فِي الْأَرْضِ “Ey Davud! Gerçekten biz seni yeryüzünde bir halife yaptık.”Arzda Seni hükümran kıldık. Veya, Senden önce hakkı ikâme eden peygamberlere Seni bir halef yaptık.
فَاحْكُم بَيْنَ النَّاسِ بِالْحَقِّ “Artık insanlar arasında hak ile hüküm ver.”
Allahın hükmüyle onlar arasında hükmet.
وَلَا تَتَّبِعِ الْهَوَى فَيُضِلَّكَ عَن سَبِيلِ اللَّهِ “Hevâ’ya uyma ki, seni Allah yolundan saptırmasın.”
Bu ibare, “Hz. Davudun günahı, iddiada bulunan adamı tasdikte acele etmesi ve diğerini dinlemeden hüküm vererek haksızlık yapmasıdır” diyen görüşü te’yid eder.
Nefsin arzusuna uyma ki, Allahın hak üzere koyduğu delillerden Seni saptırmasın.
إِنَّ الَّذِينَ يَضِلُّونَ عَن سَبِيلِ اللَّهِ لَهُمْ عَذَابٌ شَدِيدٌ بِمَا نَسُوا يَوْمَ الْحِسَابِ “Çünkü Allah yolundan sapanlar için, hesap gününü unutmaları sebebiyle kendilerine çok şiddetli bir azab vardır.”Hesap gününü unutmak, onları yoldan çıkarmıştır. Çünkü o günü hatırlamak,
-Hakka sarılmayı,
-Ve hevâ’ya muhalefeti netice verir.
27- وَمَا خَلَقْنَا السَّمَاء وَالْأَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا بَاطِلًا “Göğü, yeri ve araların dakileri boşuna yaratmadık.”
“Biz göğü, yeri ve aralarındakileri oyun olsun diye yaratmadık.” (Enbiya, 16) ayetinde nazara verildiği üzere, gökler ve yer abes ve hikmetsiz olarak değil, ciddi gayelerle yaratılmıştır.
Veya şöyle mana verilebilir: “Ben cinleri ve insanları ancak bana ibadet etsinler diye yarattım.” (Zâriyat, 56) ayetinde nazara verildiği gibi, insanlar ve cinler hevâlarına uysunlar diye batıl şeyler için değil, aksine delilin gerektirdiği tevhide ve Allahın dinine sarılmaları için yaratılmıştır.
ذَلِكَ ظَنُّ الَّذِينَ كَفَرُوا “Bu, inkar edenlerin zannıdır.”
فَوَيْلٌ لِّلَّذِينَ كَفَرُوا مِنَ النَّارِ “Artık vay ateşe girecek olan kâfirlerin haline!”
Bu zân sebebiyle düçâr olacakları cehennem ateşinden vay o kâfirlere!
28- أَمْ نَجْعَلُ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ كَالْمُفْسِدِينَ فِي الْأَرْضِ “Yoksa biz iman edip salih ameller işleyenleri, yeryüzünde fesat çıkaranlar gibi mi tutacağız?”
Ayet, soru üslûbuyla, iman eden ve salih amel işleyenlerle, arzda fesat çıkaranların bir olmayacağını anlatır. Onları bir tutmak, âlemin boşa yaratılmasını gerektirir. Ayetin devamı da aynı manayı takviye eder:
أَمْ نَجْعَلُ الْمُتَّقِينَ كَالْفُجَّارِ “Yoksa müttaki olanları facirler gibi mi tutacağız?”
Sanki Cenab-ı Hak önce mü’minlerle kâfirlerin bir olmayacağını anlattı. Bu ifade ile de, mü’minlerden müttakî olanlarla yine mü’minlerden mücrim olanların aynı olmayacağını bildirdi.
Bu ikinci ibâre, başka iki vasıf itibarıyla (yani takva ve fücur yönüyle) bakıldığında Hakîm ve Rahîm olan Allahın onları bir kılmayacağını nazara veriyor da olabilir. Böyle bakınca, birinci ibareyi teyid eden bir ibâre olur.
Ayet, öldükten sonra diriltilmenin vukuuna bir delildir. Çünkü bunların aynı tutulmayacağı gerçeği ya şu dünyaya bakar. Hâlbuki dünyadaki durum genelde ayette nazara verilenin aksidir. Veya ahirete bakar. Bu da ahirette her iki tarafa yaptıklarının karşılığını vermek, yani müttaki mü’minleri mükâfatlandırmak, kâfir ve facirleri de cezalandırmak şeklinde olacaktır.
29- كِتَابٌ أَنزَلْنَاهُ إِلَيْكَ مُبَارَكٌ لِّيَدَّبَّرُوا آيَاتِهِ وَلِيَتَذَكَّرَ أُوْلُوا الْأَلْبَابِ “Bu, insanlar onun âyetlerini düşünsünler ve akıl sahipleri tezekkür etsinler diye sana indirdiğimiz mübarek bir kitaptır.”Ta ki onları tefekkür edip zâhirinin delâlet ettiği sahih te’villeri ve ondan çıkarılan manaları bilsinler.Ve selim akıl sahipleri ondan öğüt alsınlar.
Veya, kendisinde nasbedilen delillerden hareketle ileri derecede bilgi imkanı bulmak sayesinde, akıllarında yerleştirilmiş gibi olan şeylere ulaşabilsinler.[6>
Çünkü ilâhî kitaplar, ancak din aracılığıyla bilinen şeyleri açıklar, sadece akılla bilinen meselelerde ise yol gösterir. Ayetin evvelinde geçen tedebbür birinci tür bilgiler için, sonrasında geçen tezekkür ise ikinci tür bilgiler için olabilir.[7>
30- وَوَهَبْنَا لِدَاوُودَ سُلَيْمَانَ “Dâvûd’a Süleyman’ı bağışladık.”
نِعْمَ الْعَبْدُ “O ne güzel kuldu!”
إِنَّهُ أَوَّابٌ “Çünkü O, Allah’a çok yönelen bir kimse idi.”
Ayetin bu kısmı, bu ilâhî medhin sebebini beyan eder.
-O, tevbe ile Allaha dönen,
-Veya çokça tesbih eden biri idi.
31- إِذْ عُرِضَ عَلَيْهِ بِالْعَشِيِّ الصَّافِنَاتُ الْجِيَادُ “Hani kendisine akşamüstü soylu ve rahvan atlar sunulmuştu.”
Burada kıssası anlatılan, ekser müfessirlere göre Hz. Süleymandır. Akşama doğru, üç ayağı üzerinde durup bir ayağını yere diken saf kan asil atlar kendisine arzedildi. Atlarda böyle bir özellik, neredeyse ancak halis Arab atlarında bulunan kıymetli bir vasıftır.
Rivayete göre Hz. Süleyman Şam ve Nusaybin tarafına sefer düzenledi, ganimet olarak bin ata sahip oldu.
Denildi ki: Bu atlara, babası Hz. Davud Amalika kavminden sahip olmuştu, bunlar miras olarak Hz. Süleymana kaldı. Bunların kendisine getirilmesini istemişti. Bunların kendine arzı devam ederken güneş battı, ikindi namazını veya devam ettiği virdini geçirdi. Kaçırdığı bu şeyden dolayı çok üzüldü. O atları tekrar isteyip Allah yolunda kurban etti.
32- فَقَالَ إِنِّي أَحْبَبْتُ حُبَّ الْخَيْرِ عَن ذِكْرِ رَبِّي “Süleyman, “Gerçekten ben hayrı (malı), Rabbimi anmamı sağladığından dolayı çok severim” dedi.”
Ayette geçen “hayr” ifadesi “çok mal” anlamındadır. Burada bundan murat, kendisini meşgul eden atlardır.
Hz. Süleymanın atları “hayr” olarak nitelemesi, atların nice hayra vesile olmalarından da olabilir. Nitekim Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur:
“Kıyamete kadar atın nasıyesine (alnına) hayır düğümlenmiştir.”
حَتَّى تَوَارَتْ بِالْحِجَابِ “Nihayet güneş perde arkasına çekildi.”
Ta ki güneş battı. Ayette bu, peçesiyle gizlenmiş kadına benzetilmiştir. Güneşten bahis olmadığı hâlde, zamirle güneşin batmasının anlatılması, daha önce geçen “aşiy” kelimesinin delâletinden dolayıdır.[8>
33- رُدُّوهَا عَلَيَّ “Onları bana geri getirin.”
فَطَفِقَ مَسْحًا بِالسُّوقِ وَالْأَعْنَاقِ “(Atlar gelince de) bacaklarını ve boyunlarını okşamaya başladı.”
Kılıçla onların bacaklarına ve boyunlarına vurmaya başladı.
Denildi ki: Ayette anlatılan durum onları kurban etmesi değil, muhabbetle bacaklarını ve boyunlarını sıvazlaması, okşamasıdır.
34- وَلَقَدْ فَتَنَّا سُلَيْمَانَ “Andolsun, biz Süleyman’ı imtihan ettik.”
وَأَلْقَيْنَا عَلَى كُرْسِيِّهِ جَسَدًا “Tahtının üstüne bir ceset bıraktık.”
ثُمَّ أَنَابَ “Sonra tevbe ile bize yöneldi.”
Bu konuda denilenlerin en açığı, Hz. Peygamberden gelen şu rivayettir: “Hz. Süleyman, “Bu gece yetmiş hanımımla beraber olacağım. Her birisinden Allah yolunda cihad eden bir süvarim dünyaya gelecek” dedi, ama inşaallah’ı söylemedi. Hanımlarıyla beraber oldu, ancak bunlardan sadece biri hâmile kaldı, ondan da sakat bir çocuğu oldu. Muhammedin nefsi elinde olan Allaha yemin ederim ki “inşaallah” deseydi yetmiş çocuğu olur, Allah yolunda cihad ederlerdi.”
Denildi ki: Hz. Süleymanın bir oğlu oldu. Şeytanlar onu öldürmek için toplandılar. Hz. Süleyman bunu bildi. Oğlunu sabah bulutla getiriyordu. Bulut, farkına varmadan çocuğunu ölü bir şekilde O’nun tahtına bıraktı. Hz. Süleyman, Allaha tevekkül etmeyip buluta güvenmekle hata ettiğini anladı, intibaha geldi.[9>
35- قَالَ رَبِّ اغْفِرْ لِي “Dedi: Ey Rabbim! Beni bağışla.”
وَهَبْ لِي مُلْكًا لَّا يَنبَغِي لِأَحَدٍ مِّنْ بَعْدِي “Bana öyle bir mülk (saltanat) bahşet ki, benden sonra kimseye lâyık olmasın!”
Ta ki, halime uygun bir mu’cize olsun.
Veya bu defa elimden çıktığı gibi, bir daha elimden almaya kimsenin gücü yetmesin.
Veya azametinden dolayı benden sonra kimseye böyle bir saltanat müyesser olmasın.
Bu mana, “falanda kimsede olmayan fazilet ve mal var” denilmesi gibi, ona verilecek saltanatın azametini anlatır.
Kendisi için istemiş olduğu saltanattan önce istiğfarda bulunması, dinî meseleye ziyadesiyle ihtimam göstermesinden ve duanın kabulüne vesile olacak şeyi önce yapmanın gerekli olmasındandır.
إِنَّكَ أَنتَ الْوَهَّابُ “Şüphesiz sen Vehhabsın!”
Dilediğini dilediğine verensin.
36- فَسَخَّرْنَا لَهُ الرِّيحَ “Biz de rüzgarı onun emrine verdik.”
Biz de duasına bir icabet olarak rüzgârı O’na itaat ettirdik.
تَجْرِي بِأَمْرِهِ رُخَاء حَيْثُ أَصَابَ “Onun emriyle istediği yere kolayca akardı.”
O rüzgâr, O’nun istediği yere itaatkâr bir memurun emre itaati gibi, iradesine muhalefet etmeden kolayca akar giderdi.
37- وَالشَّيَاطِينَ كُلَّ بَنَّاء وَغَوَّاصٍ “Yapı ustası ve dalgıç şeytanları da.”
38- وَآخَرِينَ مُقَرَّنِينَ فِي الْأَصْفَادِ “Ve zincirlerde bağlı olarak daha diğerlerini de (Onun emrine verdik).”
Sanki ayette şeytanların iki kısma taksimi söz konusudur:
1-Bina yapımı ve dalgıçlık gibi zor işlerde çalıştırılan işçi sınıfı.
2-Şer yapamamaları için zincirlerle birbirine bağlanan mütecaviz, azgın olanlar. Bunların cisimleri katı şeffaf olduğundan gözle görülmezler, ama kayıt altına alınabilirler.
39- هَذَا عَطَاؤُنَا “İşte bu, ihsanımızdır.”
Yani, sana vermiş olduğumuz saltanat, genişlik ve senden başkasına verilmeyen şeytanlara hâkimiyet, bizim sana olan ihsanımızdandır.
فَامْنُنْ أَوْ أَمْسِكْ بِغَيْرِ حِسَابٍ “Artık sen de sınırsız olarak ver yahut kendinde tut.”
Yani, bunda tasarruf yetkisi sana verildiğinden, vermenden veya tutmandan hesaba çekilmeyeceksin.Veya mana şöyledir: “Bu sana olan ihsanımız, neredeyse sayılamayacak kadar çoktur…”Bu durumda “sınırsız olarak” ifadesi “işte bu ihsanımızdır” kısmına bağlı olur. Arada geçen “sen de ver yahut kendinde tut” kısmı ise, ara cümle olarak değerlendirilir.Denildi ki: “İşte bu ihsanımız” ifadesi, şeytanların musahhar kılınmasına işaret eder. “Artık sen de sınırsız olarak ver yahut kendinde tut” ifadesinden murat ise, onları serbest bırakmak veya kayıtlı olarak tutmaktır.
40- وَإِنَّ لَهُ عِندَنَا لَزُلْفَى وَحُسْنَ مَآبٍ “Şüphesiz katımızda onun için bir yakınlık ve güzel bir dönüş yeri vardır.”Dünyada ona verilen bu büyük saltanat yanında, ahirette de O, bizim nezdimizde yüksek bir makam sahibidir.
“Güzel bir dönüş yeri” ifadesinden murat, cennettir.
[1> Bkz. Sebe’, 10.
[2>Yani, Hz. Davudun tesbihine dağların ve kuşların da katılması, muhteşem bir koro meydana getirmişti. Her biri ayrı tellerden çalmıyor, beraberce tesbihte bulunuyorlardı.
[4> Hanımını boşayıp muhacir Müslümanlarla evlendirenler oldu.
[5> Namuslu bir kimseye iftira cezası, “Namuslu kadınlara zina isnat edip sonra da dört şahit getirmeyenlere seksen değnek vurun.” (Nur, 4) ayeti hükmünce seksen sopadır. Ama iftira edilen bir peygamber olunca, Hz. Ali’nin içtihadına göre ceza katlanır ve kendisine yüz altmış sopa vurulur.
[6> Ayette bununla alakalı “tezekkür” kelimesi kullanılmıştır. Bu kelime, esas itibarıyla hatırlamayı ifade eder. Bilgiyle ilgili olarak, bazı âlimler “aslında her türlü bilginin esasının insanın mahiyetinde olduğunu, ancak bu bilgiden istifade edebilmek için kuvvetli bir hatırlama gerektiğini” söylerler. Her bilgi için değilse bile, en azından “fıtrî” denilen meselelerin insan mahiyetinde öz olarak bulunduğu rahatlıkla söylenebilir. Böyle olunca, Cenab-ı Hakkın dikmiş olduğu delillerden istifadeyle ilimde kökleşmek ve aklımızın derinlerinde bulunan bu fıtrî bilgileri harekete geçirmek mümkündür. Vicdanîyat denilen vicdanen bilinen şeyler, bedihîyat denilen apaçık bilgiler, zaruriyat denilen zorunlu olarak bilinenler bu meyanda düşünülebilir.
[7>Burada iki türlü bilgiye dikkat çekilmiştir:
1-Dinî bilgi.
2-Aklî bilgi.
Semavî kitaplar, dinî meselelerde ayrıntılarıyla açıklama yaparlar. Akılla ulaşılan fen ve teknoloji gibi meselelerde ise yol gösterirler. Mesela, bir uçağın nasıl yapılacağı Kur’anda geçmez, ama “Üstlerinde kanat çırparak uçan kuşlara bakmadılar mı?” (Mülk, 19) gibi ayetlerle insanların uçabileceğine işarette bulunur, yol gösterir.
[8> “Aşiy” kelimesi güneşin zirve noktadan zevâle doğru meyletmesinden itibaren olan öğle ile akşam arasını ifade eder.
[9>Bazı yorumlara göre, âyette sözü edilen ceset, mecazî olarak; bir ara fizikî gücünü ya da siyasal otoritesini kaybeden Süleyman peygamberi temsil etmektedir.
41- وَاذْكُرْ عَبْدَنَا أَيُّوبَ “Kulumuz Eyyûb’u da an.”
Hz. Eyyüb, Hz. İshakın torunlarındandır. Hanımı ise, Hz. Yakubun kızıdır.[1>
إِذْ نَادَى رَبَّهُ أَنِّي مَسَّنِيَ الشَّيْطَانُ بِنُصْبٍ وَعَذَابٍ “Hani o, Rabbine “Şeytan bana bir yorgunluk ve azap dokundurdu” diye seslenmişti.”
Hz. Eyyûbun yorgunluk ve azabı şeytana nisbet etmesi şu gibi cihetlerledir:
-Ya şeytanın vesvesesi ile Allahtan böyle bir hâle maruz kamasındandır. Çünkü rivayet edildiğine göre, malının çok olmasıyla ucba girmiş, kendini beğenmişti.
-Veya bir mazlum O’ndan yardım istemiş, ama yardım etmemişti.
-Veya Hz. Eyyübün hayvanları kâfir bir hükümdarın yanında idi. Bu sebeple ona yumuşak davrandı, müdahenede bulundu (alttan aldı), kendisiyle savaşmadı.
-Veya şeytanın “Allah sana yorgunluk ve azap verse yine şükreder misin?” şeklindeki sualine “evet” demesiyle böyle bir imtihana maruz kalmasındandır.
-Veya böyle söylemesi edebe müraat etmek içindir.[2>
-Veya şeytan O’nun etbaına vesvese verdi, onlar da Hz. Eyyûbu inkâr ettiler ve diyarlarından çıkardılar.
-Veya yorgunluk ve azaptan murat şu da olabilir: Şeytan, Hz. Eyyûbun hastalığı hakkında belânın daha da artacağını vesvese yoluyla söylüyor, Allahın rahmetinden ümit kestirmeye çalışıyor, O’nu feryada kışkırtıyordu.
42- ارْكُضْ بِرِجْلِكَ “Ayağını yere vur!”
هَذَا مُغْتَسَلٌ بَارِدٌ وَشَرَابٌ “İşte yıkanacak ve içecek soğuk bir su!”
O da ayağıyla yere vurdu, bir su fışkırdı. Kendine denildi ki: Bu, hem kendisiyle yıkanacağın, hem de içeceğin bir sudur. Böylece dışın da için de iyileşecektir.
Denildi ki: Yere vurunca iki ayrı su fışkırdı. Biri sıcak, diğeri soğuk. Sıcak olanla yıkandı, soğuk olandan ise içti.
43- وَوَهَبْنَا لَهُ أَهْلَهُ وَمِثْلَهُم مَّعَهُمْ رَحْمَةً مِّنَّا وَذِكْرَى لِأُوْلِي الْأَلْبَابِ “Tarafımızdan bir rahmet ve akıl sahiplerine bir öğüt olmak üzere, biz ona ailesini ve onlarla birlikte bir o kadarını bahşettik.”Ayrılmalarından sonra ehlini O’nun yanına getirdik.
Veya, ölmelerinden sonra ehlini dirilttik.
Böylece, daha önce kendisine verilenlerin iki katına malik oldu.
Bu olayda akıl sahiplerine, başa gelen musibetlere sabırla ve Allaha sığınmakla mukabelede bulunanlar için, Allahın nasıl genişlik verdiğini gösteren bir hatırlatma vardır.
44- وَخُذْ بِيَدِكَ ضِغْثًا فَاضْرِب بِّهِ “Ve (Ona dedik
Eline bir demet sap al ve onunla vur.”
وَلَا تَحْنَثْ “Yeminini bozma.”
Rivayete göre hanımı bir ihtiyaç için dışarı çıkmış geç gelmişti. Hz. Eyyûb, şayet iyileşirse ona yüz sopa vuracağına yemin etti. Allahu Teâlâ yemini hususunda böyle bir çözüm gösterdi. Bu, had cezalarında geçerli bir ruhsattır.
إِنَّا وَجَدْنَاهُ صَابِرًا ا “Doğrusu biz onu sabırlı bulduk.”
Biz O’nu canı, ailesi ve malı hususunda isabet eden musibette sabırlı bulduk. Şeytandan Allaha şikâyetçi olması, bunu ihlâl etmez. Çünkü bu afiyeti temenni etmek ve şifa talep etmek gibi bir sızlanma değildir. Ayrıca, bunu söylemesi, şeytanın kendisini veya din hususunda kavmini fitneye düşürme korkusundan idi.[3>
نِعْمَ الْعَبْدُ “O ne güzel kul!”
إِنَّهُ أَوَّابٌ “Çünkü O, Allah’a çok yönelen bir kimse idi.”
O, her şeyiyle, bütün benliğiyle Allaha yöneliyordu.
45- وَاذْكُرْ عِبَادَنَا إبْرَاهِيمَ وَإِسْحَقَ وَيَعْقُوبَ أُوْلِي الْأَيْدِي وَالْأَبْصَارِ “Güçlü ve basiretli kullarımız İbrahim’i, İshak’ı ve Yakub’u da an.”
Bunlar tâat hususunda kuvvetli ve dinde basiret sahibi kimselerdi.
Veya bunlar büyük amelleri ve kıymetli ilimleri olan kimselerdi.
Ayette amel yönleri “ulû’l-eyd” (el sahibi) şeklinde ifade edildi. Çünkü amellerin çoğu el ile yapılır.Bilgi yönleri ise “ebsar” (göz sahibi) olmakla anlatıldı. Çünkü bilginin en kuvvetli esası göz ile olur.
Ayette tembel ve cahil olanlara bir tariz vardır. Çünkü onlar kötürüm ve kör olanlar gibidirler.
46- إِنَّا أَخْلَصْنَاهُم بِخَالِصَةٍ ذِكْرَى الدَّارِ “Şüphesiz biz onları, diyarı (ahret diyarını) düşünme özelliği ile seçkin kimseler kıldık.”
Biz onları kendisinde asla bir şaibe olmayacak şekilde halis bir özellikle seçkin kıldık. O da, daima ahireti hatırlamalarıdır. Amelde halis olmalarının sebebi budur. Çünkü onların yaptıkları ve terk ettikleri şeylerde dikkat ettikleri ve bekledikleri şey, Allaha yakınlık ve O’na kavuşmayı elde etmektir. Bu ise, ahirettedir.
Ayette “ahiret diyarı” denilmesi yerine mutlak bir şekilde söylenmesi, hakîki diyarın ahiret olmasındandır. Dünya ise, ona geçmek için bir köprü gibidir.[4>
47- وَإِنَّهُمْ عِندَنَا لَمِنَ الْمُصْطَفَيْنَ الْأَخْيَارِ “Şüphesiz onlar, bizim katımızda seçilmiş, hayırlı kimselerdendi.”
48- وَاذْكُرْ إِسْمَاعِيلَ وَالْيَسَعَ وَذَا الْكِفْلِ “İsmail’i, Elyasa’yı, Zü’l-Kifl’i de an.”
وَكُلٌّ مِّنْ الْأَخْيَارِ “Onların her biri hayırlı kimselerdendi.”
Hz. İlyas, İsrailoğullarına Elyesa’yı kendi yerine halife olarak bıraktı, sonra Elyesa’ya peygamberlik görevi de verildi.
Zülkifl’in nübüvveti ihtilaflıdır. Kendisine Zülkifl yani “kefil olan, himaye eden” denilmesi, İsrailoğullarından kendisine kaçan yüz tane peygambere kefil olup ölümden kurtarmasından dolayı olduğu söylenir.
[1> Hz. Yusufun torunu Rahime olduğu da söylenir.
[2> Çünkü hayır ve şer her ikisi de Allahtan olmakla beraber, edeben şer Allaha nisbet edilmez.
[3> Yani şeytan, kavmine “Eyyûb şayet bir Peygamber olsa, hiç Allah peygamberini böyle bir hâle düşürür mü?” gibi vesveseler verdirebilirdi.
[4> Yani, gerçek anlamda kendisinde kalınmaya layık olan yer ahiret olduğundan, ayette ahiret kelimesine lüzum görülmemiştir. Çünkü dünya, ahirete nisbeten gelip geçilen bir han ve köprü mesabesindedir.
49- هَذَا ذِكْرٌ “İşte bu bir zikirdir.”
“İşte bu” ifadesi, onların bahsi geçen işlerine işaret eder.
Bu, onlar için bir şereftir.
Veya bu, zikirden bir nev olan Kur’andır.
وَإِنَّ لِلْمُتَّقِينَ لَحُسْنَ مَآبٍ “Şüphesiz müttakiler için güzel bir dönüş yeri vardır.”
Cenab-ı Hak sonra onlara ve emsaline ne hazırlandığını şöyle anlattı:
50- جَنَّاتِ عَدْنٍ مُّفَتَّحَةً لَّهُمُ الْأَبْوَابُ “Kapıları kendilerine açılmış olarak
Adn cennetleri vardır.”
“Adn cennetleri” ifadesi, “Rahmânın kullarına gıyaben vadettiği Adn cennetlerine girecekler.” (Meryem, 61) ayetinden dolayı özel isim mesabesindedir.
51- مُتَّكِئِينَ فِيهَا يَدْعُونَ فِيهَا بِفَاكِهَةٍ كَثِيرَةٍ وَشَرَابٍ “Onlar orada koltuklara yaslanmış olarak, pek çok meyveler ve içecekler isterler.”Ayette yiyecek olarak sadece meyvenin söylenmesi, oradaki yiyeceklerin tamamen lezzet için olduğunu hissettirmek içindir. Çünkü (dünyada) gıda almak, vücuttan eksilenleri tamamlamak içindir. Orada ise, bir eksilme yoktur.
52- وَعِندَهُمْ قَاصِرَاتُ الطَّرْفِ أَتْرَابٌ “Yanlarında gözlerini kendilerin den ayırmayan yaşıt eşler vardır.”Bunlar, eşlerinden başkasına bakmazlar.
Bunların yaşıt olması, akran olanlarda birbirine sevginin daha fazla olmasındandır.
Veya bu dilberler birbirine akran olacaklar, içlerinde yaşlı ve de çocuk yaşta kimse olmayacaktır.Ayetteki “yaşıt” anlamındaki “etrab” kelimesi, “toprak” anlamındaki
“turab” kelimesinden gelir. Çünkü bunlar, aynı zamanda toprağa dokunmuşlardır.
53- هَذَا مَا تُوعَدُونَ لِيَوْمِ الْحِسَابِ “O hesap günü için size vaad edilen,işte budur.”
“Hesap günü için” denilmesi, bu nimetlere böyle bir hesaptan sonra ulaşılacağı içindir.
54- إِنَّ هَذَا لَرِزْقُنَا “İşte bu bizim verdiğimiz rızıktır.”
مَا لَهُ مِن نَّفَادٍ “Ona asla tükenme yoktur.”
55- هَذَا “İşte böyle!”Yani, “durum işte böyle…”Veya “işte bu, bahsedildiği gibi.”
وَإِنَّ لِلطَّاغِينَ لَشَرَّ مَآبٍ “Şüphesiz azgınlar için kötü bir dönüş yeri vardır.”
56- جَهَنَّمَ يَصْلَوْنَهَا “Cehennem! Oraya girecekler.”
فَبِئْسَ الْمِهَادُ “Orası ne kötü bir döşektir!”
“Ne kötü bir döşektir” ifadesinde istiare vardır.[1>
57- هَذَا “İşte böyle!”
فَلْيَذُوقُوهُ “Artık onu tatsınlar!
حَمِيمٌ وَغَسَّاقٌ “O, kaynar su ve irindir.”
58- وَآخَرُ مِن شَكْلِهِ أَزْوَاجٌ “O azaba benzer çeşit çeşit başka azaplarda vardır.”
Bu, zikrolunanlara ilave olarak başka çeşit azaplar da vardır.
59- هَذَا فَوْجٌ مُّقْتَحِمٌ مَّعَكُمْ “İşte sizinle beraber cehenneme atılacak bir grup.”
Ayetin bu kısmı, cehenneme girdiklerinde küfrün azgın önderlerine söyleneni hikâye eder. Onlarla beraber bir grup insan da cehenneme atılmıştır. Bunlar, onlara dalâlette tâbi olan kimselerdir.
لَا مَرْحَبًا بِهِمْ “Onlara rahat ve huzur olmasın!”
Bu ifade, önder kimselerin kendilerine tâbi olanlara orada söyledikleri beddua olabilir. Yani, “rahat yüzü görmesinler!”
Veya “fevc” yani “bir grup” ifadesinin sıfatı olabilir. Yani, “size uymuş bu insanlar rahat yüzü görmesinler.”
Veya cümle içinde hâl olabilir: Yani “sizinle beraber cehenneme atılan bu grup, rahat yüzü görmeyecek bir hâlde ateşe gireceklerdir.”
إِنَّهُمْ صَالُوا النَّارِ “Şüphesiz onlar cehenneme gireceklerdir.”
60- قَالُوا “Dediler.”Önderlere uyan tebea, şöyle dediler:
بَلْ أَنتُمْ لَا مَرْحَبًا بِكُمْ “Hayır, size rahat ve huzur olmasın.”
Doğrusu, bu söylemiş olduğunuz “rahat yüzü görmesinler” ifadesine siz çok daha fazlasıyla layıksınız. Çünkü hem yoldan çıktınız, hem de yoldan çıkardınız.
أَنتُمْ قَدَّمْتُمُوهُ لَنَا “Bizi ona siz sevk ettiniz.”
Bizi aldatarak ve teşvikte bulunarak kendi yapmış olduğunuz yanlış inançlar ve çirkin amellere siz sevk ettiniz.
فَبِئْسَ الْقَرَارُ “Orası ne kötü durak yeridir!”
Cehennem ne kötü bir yerleşim yeridir.
61- قَالُوا “Dediler:”
Etba’ durumunda olanlar şunu da söylediler:
رَبَّنَا مَن قَدَّمَ لَنَا هَذَا فَزِدْهُ عَذَابًا ضِعْفًا فِي النَّارِ “Ey Rabbimiz! Buraya girmemize kim sebep olduysa, ateşte onun azabını bir kat daha artır.”
Bu, mevcut azabına bir kat daha azap verilmesini istemek olduğundan “Rabbimiz! Onlara iki kat azap ver ve onları büyük bir lanetle rahmetinden kov.” (Ahzab, 68) gibi olur.
62- وَقَالُوا مَا لَنَا لَا نَرَى رِجَالًا كُنَّا نَعُدُّهُم مِّنَ الْأَشْرَارِ “Ve dediler: Dünyada kendilerini kötü saydığımız adamları acaba neden göremiyoruz?”
Bunu söyleyen, küfrün önderleridir. Dünyada iken kendilerini seviyesiz gördükleri ve dalga geçtikleri fakir Müslümanları cehennemde göremeyince böyle söylemişlerdir.
63- أَتَّخَذْنَاهُمْ سِخْرِيًّا “Onlarla dalga geçerdik!”
أَمْ زَاغَتْ عَنْهُمُ الْأَبْصَارُ “Yoksa gözden mi kayboldular?”
Sanki şöyle demişlerdir: Onlar burada değiller mi, yoksa gözlerimiz onları görmedi mi?”
Ayette, küfrün liderlerinin gariban Müslümanları seviyesiz görmeleri ve onlarla dalga geçmelerinin, basar ve basiretlerinin azlığı sebebiyle kendi düşkünlüklerinden olduğuna bir delâlet vardır.
64- إِنَّ ذَلِكَ لَحَقٌّ “Şüphesiz bu, kesin bir gerçektir.”
Hikâyelerini anlattığımız kimselerin bu hâli, gerçeğin ta kendisidir, mutlaka bundan konuşulması gerekir.
Sonra da bundan muradın ne olduğunu şöyle açıkladı:
تَخَاصُمُ أَهْلِ النَّارِ “Cehennem ehlinin birbirleriyle çekişmesi.”
65- قُلْ إِنَّمَا أَنَا مُنذِرٌ “De ki: Ben ancak bir uyarıcıyım.”
Ey Peygamber! De ki: Ben ancak Allahın azabıyla uyaran biriyim.
وَمَا مِنْ إِلَهٍ إِلَّا اللَّهُ الْوَاحِدُ الْقَهَّارُ “Vahid - Kahhar olan Allah’tan başka hiçbir ilâh yoktur.”O Vâhid’dir, zâtında ortağı ve kesreti (çokluğu) kabul etmez.
Kahhar’dır, kahrını dilediği her şeyi yapmaya kâdirdir.
66- رَبُّ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا الْعَزِيزُ الْغَفَّارُ “O, göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin Rabbidir. Azîz- Ğaffar’dır.”
O, Azîz’dir, cezalandırdığında asla mağlup olmaz.
Ğaffar’dır, yani affedicidir, dilediğinin dilediği günahını bağışlar.
Bu vasıfları ifadede,
-Hem tevhidin anlatılması,
-Hem tevhid ehline vaat, hem de müşriklere tehdit vardır.
İki ayette geçen dört ilâhî isimden (Vahid, Kahhar, Azîz ve Ğaffar) üçünün ilâhî cezayı hatırlatan isimler olması, konunun özellikle müşrikleri uyarmak sadedinde olmasındandır.
[1> Döşek, istirahat içindir. Ama, bunların ateşten döşekleri istirahat için değil, azap için olacaktır.
67- قُلْ هُوَ نَبَأٌ عَظِيمٌ “De ki: O, çok büyük bir haberdir.”
Ayetteki “o” zamiri, daha evvelinde anlatılan dehşetli azaba bakar. Bundan sonra anlatılacak Hz. Âdemin haberine baktığını söyleyen de olmuştur.
68- أَنتُمْ عَنْهُ مُعْرِضُونَ “Siz ondan yüz çeviriyorsunuz.”
Siz ise, devam edegelen gafletiniz sebebiyle bundan yüz çeviriyorsunuz. Çünkü akıllı bir kimse böyle bir şeyden yüz çevirmez. Nasıl çevirsin ki, apaçık deliller, onu göstermektedir.
Onların yüz çevirdiği şey,
-Ya bahsi geçen tevhiddir.
-Veya şimdi anlatılacak nübüvvet meselesidir.
69- مَا كَانَ لِي مِنْ عِلْمٍ بِالْمَلَإِ الْأَعْلَى إِذْ يَخْتَصِمُونَ “Mele-i a’lânın tartışmaları hakkında benim hiçbir bilgim yoktu.”
Hz. Peygamberin meleklerin kendi aralarındaki konuşmalarını ve aralarında cereyan eden şeyleri, başkasından duymadan ve herhangi bir kitap mütalaa etmeden önceki semavî kitaplarda geçtiği şekilde haber vermesi, ancak vahiyle açıklanabilir.
70- إِن يُوحَى إِلَيَّ إِلَّا أَنَّمَا أَنَا نَذِيرٌ مُّبِينٌ “Bana ancak, benim sadece bir uyarıcı olduğum vahyediliyor.”
Üstte altmışbeşinci ayette Hz. Peygamber ancak bir uyarıcı olduğunu ifade etmişti. Burada da, bunun vahiy yoluyla olduğunu nazara verdi.
71- إِذْ قَالَ رَبُّكَ لِلْمَلَائِكَةِ إِنِّي خَالِقٌ بَشَرًا مِن طِينٍ “Hani, Rabbin meleklere şöyle demişti: Muhakkak ben çamurdan bir insan yaratacağım.”Ayet, iki ayet öncesinde kısaca nazara verilen meleklerin tartışmasını beyan sadedindedir. Çünkü Hz. Âdemin kıssasında, kendisinin yaratılması, meleklerin ve İblisin konuşmaları, kendisinin yeryüzüne halife olmaya liyakati ve meleklerin secdesi anlatılmaktadır. Bunların bir kısmı Bakara sûresinde geçmişti.[1>
Burada ise önceki anlatımla yetinilerek kısa geçilmiş, buradaki maksada uygun olan miktarı zikredilmiştir. O da, böyle bir kıssayla müşriklere bir uyarıda bulunmaktır. Çünkü onların Hz. Peygamberi kabul etmemeleri, İblisin Hz. Âdemi kabul etmeyişine benzemektedir.
Cenab-ı Hakkın meleklerle konuşması bir melek aracılığıyla olabilir. Öte yandan mele-i âlâ ifadesi, Allahı ve melekleri içine alacak şekilde ele alınabilir.
72- فَإِذَا سَوَّيْتُهُ وَنَفَخْتُ فِيهِ مِن رُّوحِي فَقَعُوا لَهُ سَاجِدِينَ “Onu şekillendirip içine ruhumdan üflediğim zaman onun için secdeye varın.”
Allahın Âdeme ruhundan üflemesinden murat, ona ruh vermek suretiyle hayattar kılmasıdır. “Ruhumdan” demesi, onun şerefini ve tertemiz oluşunu ifade eder.
Secdeden murat, Hz. Âdemin hilafetini kabul ve saygı secdesi olmasıdır. Bakara sûresinde bununla alâkalı açıklama yapılmıştı.[2>
73- فَسَجَدَ الْمَلَائِكَةُ كُلُّهُمْ أَجْمَعُونَ “Bunun üzerine meleklerin hepsi topluca secde ettiler.”
74- إِلَّا إِبْلِيسَ “Yalnız İblis etmedi.”
اسْتَكْبَرَ “Büyüklük tasladı.”
وَكَانَ مِنْ الْكَافِرِينَ “Ve kâfirlerden oldu.”
Allahın emrine karşı büyüklenmesi ve itaatten kaçınmasıyla kâfirlerden oldu.
Veya o, Allahın ilminde kâfirlerden idi.
75- قَالَ يَا إِبْلِيسُ مَا مَنَعَكَ أَن تَسْجُدَ لِمَا خَلَقْتُ بِيَدَيَّ “Allah dedi: Ey İblis! İki elimle yarattığıma secde etmekten seni ne alıkoydu?”
“İki elimle yarattım” ifadesinden murat, “anne-baba vasıtası olmadan bizzat yarattım” manasını ifade eder.
“İki elimle” denilmesi, Âdemin yaratılışında olan ziyadesiyle kudret tecellisi ve farklı fiiller sebebiyledir.
İblis, yerinde olmayan bir tavır sergilemiştir. Çünkü, efendi, kölelerinden bazısını bazısına hizmet ettirebilir. Özellikle, ziyadesiyle artıları olan birine diğerlerini hizmet ettirmesi, hiç de inkâr edilecek bir durum değildir.
أَسْتَكْبَرْتَ Büyüklük mü tasladın?”
أَمْ كُنتَ مِنَ الْعَالِينَ “Yoksa üstünlerden mi oldun?”
Haksız yere tekebbürde mi bulundun, yoksa yükselip de üstün olmaya hak mı kazandın?
Şöyle de mana verildi: “Şimdi mi tekebbürde bulundun, yoksa eskiden beri büyüklenenlerden misin?”
76- قَالَ أَنَا خَيْرٌ مِّنْهُ “İblis dedi ki: Ben ondan hayırlıyım.”
İblis, böyle diyerek gerekçesini ortaya koydu. Sözünün devamında ise buna kendince bir delil getirdi.
خَلَقْتَنِي مِن نَّارٍ وَخَلَقْتَهُ مِن طِينٍ “Beni ateşten yarattın, onu ise çamurdan yarattın.”
77- قَالَ فَاخْرُجْ مِنْهَا “Allah, şöyle dedi: Haydi, çık oradan.”
“Çık oradan” ifadesi
-“Cennetten,
-Semadan,
-Melek suretinden çık” manalarından birine işaret edebilir.
فَإِنَّكَ رَجِيمٌ “Çünkü sen kovuldun.”
Çünkü sen, rahmetten ve şerefli bir mahalde bulunmaktan kovuldun.
78- وَإِنَّ عَلَيْكَ لَعْنَتِي إِلَى يَوْمِ الدِّينِ “Şüphesiz din (hesap) gününe kadar lânetim senin üzerinedir.”
79- قَالَ رَبِّ فَأَنظِرْنِي إِلَى يَوْمِ يُبْعَثُونَ “İblis dedi: Ya Rab! O halde insanların diriltilecekleri güne kadar bana mühlet ver.”
80- قَالَ فَإِنَّكَ مِنَ الْمُنظَرِينَ “Allah dedi: Haydi mühlet verilenlerdensin.”
81- إِلَى يَوْمِ الْوَقْتِ الْمَعْلُومِ “Belirli bir vakte kadar.”
82- قَالَ فَبِعِزَّتِكَ لَأُغْوِيَنَّهُمْ أَجْمَعِينَ “İblis dedi: İzzetine yemin ederimki, onların hepsini elbette azdıracağım.”
Senin saltanat ve kahrına yemin ederim ki, onların hepsini azdıracağım.
83- إِلَّا عِبَادَكَ مِنْهُمُ الْمُخْلَصِينَ “Ancak muhlas kulların müstesna”
“Muhlas kulların” ifadesinden murat, Allahın kendisine taat için seçtiği ve dalâletten koruduğu kimselerdir.
Ayet “Muhlis kulların” şeklinde okunduğunda ise, “kalpleriyle sırf Allaha yönelenler” manası anlaşılır.
84- قَالَ “Allah dedi: İşte bu gerçektir.
فَالْحَقُّ وَالْحَقَّ أَقُولُ “Ben de gerçeği söylüyorum:”
85- لَأَمْلَأَنَّ جَهَنَّمَ مِنكَ وَمِمَّن تَبِعَكَ مِنْهُمْ أَجْمَعِينَ “Andolsun, senden ve onlardan sana tabi olanların hepsinden cehennemi dolduracağım.”
“Senden ve onlardan sana tâbi olanların hepsinden cehennemi dolduracağım” cümlesinde geçen “senden” ifadesi, İblise tâbi olan şeytanları da içine alır.
86- قُلْ مَا أَسْأَلُكُمْ عَلَيْهِ مِنْ أَجْرٍ “De ki: Buna mukabil sizden hiçbir ücret istemiyorum.”
Kur’an veya vahyi tebliğe karşı ben sizden bir ücret talep etmiyorum.
وَمَا أَنَا مِنَ الْمُتَكَلِّفِينَ “Ben tekellüfe girenlerden de değilim.”
Ben tekellüfe girip de yapmacık bir şekilde ehil olmadığı şeye ehilmiş gibi görünenlerden değilim. Dolayısıyla nebi olmadığım hâlde nebi imiş gibi görünmem veya Kur’an benim sözüm iken Allaha nisbet etmem söz konusu değildir.
87- إِنْ هُوَ إِلَّا ذِكْرٌ لِّلْعَالَمِينَ “O, âlemler için ancak bir öğüttür.”O ancak ins ve cinne bir öğüttür.
88- وَلَتَعْلَمُنَّ نَبَأَهُ بَعْدَ حِينٍ “Onun haberlerinin doğruluğunu bir zaman sonra mutlaka bileceksiniz!”
O Kur’anda olan vaat ve vaîdî veya vaat ve vaîdin gerçekleşmesiyle o haberlerin doğruluğunu elbette ve elbette bileceksiniz.
“Bir zaman sonra” ifadesinden murat,
-Ölümden sonra,
-Kıyamet günü,
-Veya İslâm’ın galip gelmesiyle manaları olabilir.
“Bir zaman sonra mutlaka bileceksiniz!” ifadesinde bir tehdîd vardır.
Hz. Peygamber şöyle buyurur:
“Her kim Sad sûresini okusa, Allahın Davuda musahhar kıldığı dağlar ağırlığınca hasenesi olur ve Allah onu küçük veya büyük herhangi bir günahta ısrar etmekten korur.”
[1>Bkz. Bakara, 34-36.
[2> Bkz. Bakara, 34.
Yazar:
Prof.Dr. Şadi Eren
Denildi ki: Okunuşuna göre “karşılıklı sadâ vermek” anlamı ifade eder.
Yani, “Kur’anın sadâsına amelinle mukabelede bulun!’’[2>
وَالْقُرْآنِ ذِي الذِّكْرِ “Zikir sahibi Kur’an’a andolsun (ki o, Allah sözüdür).”
Sâd, huruf-u mukattaadan bir harf olduğunda, devamındaki و vav harfi
yemin içindir, Yani, “zikirle dolu olan Kur’ana yemin ederim.”
Sâd harfi meydan okuma manası ifâde edebilir.
Veya “Muhammed doğru söyledi” şeklindeki bir kelâma remiz olabilir.[3>
2- بَلِ الَّذِينَ كَفَرُوا فِي عِزَّةٍ وَشِقَاقٍ “Doğrusu o inkâr edenler bir büyüklenme ve muhalefet içindeler.”
Doğrusu o Kur’anı inkâr eden, onda bulduğu bir noksandan dolayı inkâr etmiş değildir. Onu inkâr edenler ancak hakka karşı kibirlenmiş, Allah ve rasûlüne muhalefeti esas almışlar, bundan dolayı inkâr etmişlerdir.
“Kur’anın zikir sahibi olması”, öğütler ihtiva etmesi, şerefli olması veya şöhreti olabilir.
Veya dinde ihtiyaç olan inanç, amel ve vaat edilen şeylerle ilgili meseleleri zikretmesindendir.
Ayette onların küfürlerine sebep olarak nazara verilen “izzet” ve “şikâk” kelimelerinin elif-lâmsız gelmesi bunların şiddetine delâlet etmek içindir.
Yani, onlar hakka karşı çok büyük bir kibir ve çok çetin bir muhalefet içindedirler.
3- كَمْ أَهْلَكْنَا مِن قَبْلِهِم مِّن قَرْنٍ “Kendilerinden önce nice nesilleri helak ettik.”
Onların sırf bir kibir ve muhalefete dayalı inkârına karşı, Cenab-ı Haktan onlara bir vaîddir.
فَنَادَوْا “Onlar çağrıştılar.”
Onları helâk ettiğimizde yardım için veya tevbe istiğfar için nida edip seslendiler.
وَلَاتَ حِينَ مَنَاصٍ “Ama artık kurtuluş vakti değildi.”
Ama iş işten geçmişti, zaman kurtulma zamanı değildi.
4- وَعَجِبُوا أَن جَاءهُم مُّنذِرٌ مِّنْهُمْ “Kendilerine içlerinden bir uyarıcının gelmesine şaştılar.”
Onlar gibi bir insan veya kendileri gibi ümmî birinin peygamber olarak gelmesine şaştılar.
وَقَالَ الْكَافِرُونَ هَذَا سَاحِرٌ كَذَّابٌ “Ve o kâfirler şöyle dedi: Bu, yalancı bir sihirbazdır.”
“Onlar dediler” yerine “o kâfirler dedi…” denilmesi, kendilerine bir gadap ve onları kınamak içindir. Ayrıca bunda, onları aleyhte konuşmaya cesaretlendiren şeyin küfürleri olduğunu hissettirmek vardır.
“Bu, gösterdiği mu’cizelerde bir sihirbazdır. Allaha nisbet ederek söylediği şeylerde ise yalancıdır” dediler.
5- أَجَعَلَ الْآلِهَةَ إِلَهًا وَاحِدًا “İlâhları bir tek ilâh mı yaptı?”
إِنَّ هَذَا لَشَيْءٌ عُجَابٌ “Bu, gerçekten çok tuhaf bir şey!”
“Doğrusu bu, çok tuhaf bir şey. Çünkü, ecdadımız bunun hilafında ittifak ettiler. Öte yandan
bir tek ilahın ilmi ve kudreti bu kadar şeylere yetmez” dediler.
Sebeb-i Nüzûl
Rivayete göre, Hz. Ömerin Müslüman olması Kureyş’e çok ağır geldi. Ebu Talib’e varıp “Sen bizim pirimiz ve büyüğümüzsün. Bu akılsızların neler yaptıklarını sen de bilmektesin. Yanına gelişimiz kardeşinin oğluyla bizim aramızda hükmetmen içindir” dediler. Bunun üzerine Ebu Talip Hz. Peygamberi oraya çağırdı ve şöyle dedi: “Bak, bu kavmin seninle eşit şartlarda bir barış talep ediyor. Artık bundan sonra onlara yüklenme!”
Hz. Peygamber “peki, benden talepleri nedir?” diye sordu. Kureyş “Bizim ve ilahlarımızın aleyhinde konuşmayı bırak. Biz de Seni ilâhınla baş başa bırakılım.” dedi. Hz. Peygamber onlara dedi: “Ne dersiniz, talebinizi yerine getirsem istediğim bir sözü söyler misiniz? Şayet bunu söylerseniz Arab’a hükmeder, diğer milletleri de dininize alırsınız.”
“Evet, söyleriz” dediler. Bunun üzerine Hz. Peygamber “La ilâhe illallah deyiniz” buyurdu. Bunu duyunca kalktılar “İlâhları bir tek ilâh mı yaptı? Bu, gerçekten çok tuhaf bir şey!” dediler.
6َ- وَانطَلَقَ الْمَلَأُ مِنْهُمْ “İçlerinden ileri gelenler fırladılar:”
Kureyşin önde gelenleri, Hz. Peygamberin onları ilzamından sonra Ebu Talibin yanından kalktılar, birbirlerine şöyle dediler:
أَنِ امْشُوا وَاصْبِرُوا عَلَى آلِهَتِكُمْ “Yürüyün ve ilâhlarınız üzerinde sabredin.”
“Haydi, yürüyün, ilahlarınıza ibadette sebat edin. Onunla konuşmakta size bir fayda yok.”
Denildi ki: Ayetin başında “intılak” kelimesinden murat, söz söylemede ileri atılmaktır. Yani, Hz. Peygamberin bu makul teklifi karşısında ileri fırlayıp, ayette belirtilen sözü söylediler.
إِنَّ هَذَا لَشَيْءٌ يُرَادُ “İşte bu, istenen şeydir.”
Yapmamız gereken ancak budur. Bundan dönüş olamaz.
Veya “bu iddia etmiş olduğu tevhid veya riyaset davası, yani Arab ve Aceme hükmetmek, temenniden başka bir şey değil.’’[4>Veya, “haydi yürüyün, yoksa dininiz elinizden alınmak isteniyor.”
7- مَا سَمِعْنَا بِهَذَا فِي الْمِلَّةِ الْآخِرَةِ “Biz bunu son dinde duymadık.”“Son dinde” ifadesinden murat,
-“Ecdadımızdan böyle bir şey duymadık” manası olabilir.
-Veya “Son din olan İsanın dininde de böyle bir şey yok” manası da kastedilebilir. Hristiyanlar, teslis inancına sahip idiler.
-Veya “ehl-i kitaptan ve kâhinlerden, beklenen son dinde tevhid inancı olacağını duymadık” manası da düşünülebilir.
إِنْ هَذَا إِلَّا اخْتِلَاقٌ “Bu ancak bir uydurmadır.”
8- أَأُنزِلَ عَلَيْهِ الذِّكْرُ مِن بَيْنِنَا “O zikir (Kur’an) içimizden ona mı indirildi?”
Bu ayet, “Bu Kur’an, iki şehrin birinden bir büyük adama indirilseydi ya!” (Zuhruf, 31) demeleri gibi, kendileri gibi, hatta (kendi nazarlarında) şeref ve riyasette daha aşağı birine vahyin gelmesini inkâr etmelerini anlatır.Bu ve benzeri yaklaşımları, onların Hz. Peygamberi yalanlamalarının,
-O’nu çekememekten
-Ve dünya menfaatlerini ellerinden kaçırmak istemeyişlerinden kaynaklandığına bir delildir.
بَلْ هُمْ فِي شَكٍّ مِّن ذِكْرِي “Hayır, onlar benim zikrimden şüphe içindeler.”
“Zikir”den murat,
-Kur’an-ı Kerim,
-Veya vahiydir.
Onların bundan tereddüt içinde olmaları,
-Taklîde meyillerinden,
-Ve delilden yüz çevirmelerindendir. “Bu ancak bir uydurmadır.”, “O ancak bir sihirbazdır.” derken kesin bir inanca sahip değillerdir.
بَلْ لَمَّا يَذُوقُوا عَذَابِ “Doğrusu onlar henüz azabımı tatmadılar.”
Bunlar henüz azabımı tatmadılar. Onu tattıklarında şüphe ortadan kalkar.
Yani, onlar kendilerine azap gelip de tasdikine zorlanmadıkça, benim zikrimi (Kur’anı) tasdik etmezler.
9- أَمْ عِندَهُمْ خَزَائِنُ رَحْمَةِ رَبِّكَ الْعَزِيزِ الْوَهَّابِ “Yoksa Azîz – Vehhab olan Rabbinin rahmet hazineleri onların yanında mı?”Onun rahmet hazineleri bunların tasarrufunda mı ki, dilediklerine veriyorlar, dilediklerinden ise men ediyorlar, nübüvveti de kendi reislerinin bazısına layık görüyorlar?!
Ayet şu manayı bildirmektedir: Nübüvvet, Allahtan bir ihsandır, lütuf olarak kullarından dilediğine verir, kimse de bunu ondan men edemez. Çünkü o Azîz’dir, asla mağlup olmaz. Vehhab’tır, dilediğini dilediği kimseye nasip eder.
Sonra, Cenab-ı Hak bunu biraz daha açarak şöyle bildirdi:
10- أَمْ لَهُم مُّلْكُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا “Yoksa göklerin, yerin ve bu ikisi arasındakilerin hükümranlığı onların mı?”Cenab-ı Hak, önceki ayette sonsuz rahmet hazinelerinin onların elinde olmadığını söyleyerek, nübüvvet hususunda onların bir tasarrufu olmasını reddetti. Bununla da, O’nun hazinelerinden küçük bir parça olan şu cismanî âlemde de herhangi bir müdahaleleri olmadığını bildirdi. Bir müdahaleleri olmayınca, nereden onlar için bir tasarruf söz konusu olsun?!
فَلْيَرْتَقُوا فِي الْأَسْبَابِ “Öyle ise sebeplere yapışarak yükselsinler (bakalım!).”
Şayet bir müdahaleleri olduğunu düşünüyorlarsa, arşa kadar uzansınlar, oraya yükselip Rahmânın arşına onlar otursunlar, âlemi onlar idare etsinler. Böylece vahyi de uygun gördükleri kimseye versinler!
Ayet, onlarla en ileri derecede bir tehekkümdür.
Denildi ki: Ayet metninde geçen “esbab” yani sebepler kelimesinden murat, semavattır. Çünkü semavat, (gökler) şu dünyada meydana gelen olayların sebepleridir.
11- جُندٌ مَّا هُنَالِكَ مَهْزُومٌ مِّنَ الْأَحْزَابِ “Onlar, çeşitli gruplardan oluşmuş ve şurada bozguna uğrayacak derme çatma bir ordudur.”
Onlar, Peygambere karşı hizip olarak bir araya gelmiş çok yakında hezimete uğrayacak, kuvveti kırılacak derme çatma bir ordudur. Böyle olunca, onlar kim, ilâhî tedbîrlerde bulunmak, Rabbani tasarruflarda bulunmak kim?! Öyleyse, onların sözlerine aldırma!
12- كَذَّبَتْ قَبْلَهُمْ قَوْمُ نُوحٍ وَعَادٌ وَفِرْعَوْنُ ذُو الْأَوْتَادِ “Onlardan önce Nûh kavmi, Âd kavmi ve kazıklar sahibi Firavun da yalanlamışlardı.”
Firavunun “kazıklar sahibi” olması,
-Bitmez gibi görülen bir saltanat sahibi olmasını,
-Veya binaya çakılan kazıkların onu muhkem kılması gibi, saltanatını kuvvetlendiren pek çok topluluklara sahip olmasını anlatır.
-Bir de şöyle denilmiştir: Haç şeklinde direkler dikip, insanları el ve ayaklarından çivilerle bunlara asıyor, ölünceye kadar bu şekilde bırakıyordu.
13- وَثَمُودُ وَقَوْمُ لُوطٍ وَأَصْحَابُ الأَيْكَةِ “Semûd, Lût kavmi ve Ashab-ı Eyke de.”
Ashab-ı Eyke, ormanlık bir alanda yaşayan Hz. Şuaybın kavmidir.
أُوْلَئِكَ الْأَحْزَابُ “İşte bunlar (böyle) gruplardı.”İşte bunlar da peygamberlere karşı birlikler oluşturan, ama sonunda hezimete maruz kalan topluluklardan bazıları idi.
14- إِن كُلٌّ إِلَّا كَذَّبَ الرُّسُلَ “Hepsi de peygamberleri yalanladılar.”
فَحَقَّ عِقَابِ “Böylece azabım hak oldu.”Onikinci ayette müphem bir şekilde bunların yalanlamasından söz edilmişti. Bu ifadeyle de peygamberleri yalanladıkları çok cihetlerle te’kidli bir şekilde beyan edildi. Böylece, onların azaba müstehak oldukları tescillendi. Bundan dolayı, ayetin devamında ilâhî ceza nazara verildi:
“Bunların her biri kendilerine gönderilen peygamberi yalanladı” demek yerine “peygamberleri yalanladılar” denilmesi,
-Ya çoğula çoğulla mukabele şeklindedir.[5>
-Veya onlardan birini yalanlamak, hepsini yalanlamak hükmünde olduğundan böyle kullanılmıştır.
15- وَمَا يَنظُرُ هَؤُلَاء إِلَّا صَيْحَةً وَاحِدَةً “Şunların bekledikleri ancak bir tek sayhadır.”
Gerek Senin kavmin, gerekse bahsi geçen kavimlerin beklemiş olduğu şey, helâk olmalarına yetecek bir tek sayhadan ibarettir. Bu da, sur’a ilk üfürülüşle kıyametin kopmasıdır.
Helâk olmuş kavimler için de “şunların bekledikleri…” denilmesi,
Kur’anda zikredilmeleri sebebiyle şimdi onların da hazır olmaları tarzında ele alınmasındandır.
مَّا لَهَا مِن فَوَاقٍ “Onun gecikmesi yoktur.”Bu sayha için asla bir tehir söz konusu değildir.
Veya, bundan geriye dönüş yoktur.
16- وَقَالُوا رَبَّنَا عَجِّل لَّنَا قِطَّنَا قَبْلَ يَوْمِ الْحِسَابِ “Dediler: Ey Rabbimiz! Hesap gününden önce payımızı hemen ver!”Kendisiyle korkuttuğun azaptan nasibimiz ne ise, onu bize bir an önce ver.Veya “mü’minlere vaat etmiş olduğun cenneti bize peşin olarak ver.”
Şöyle de mana verildi: “Bize amel defterlerimizi bir an önce ver de, neler yaptığımıza bir bakalım!”Hesap gününden önce bunu acele ile istemeleri, dalga geçmek içindir.[6>
[1> Mukattaat harflerindendir. Tükçede de kısaltmalar kullanırız. Mesela TC, TRT, TCDD gibi.
[2> Kur’anın sadâsı Sende yankı bulsun, ondaki emir ve yasaklar hayatına yansısın.
[3>“Sadeqa Muhammed” ifadesi صٓ sad harfiyle başladığından, böyle bir manaya remiz olarak kullanılabilir.
[4> Acem, özellikle İranlılar için kullanılmakla beraber, Arab olmayanlar için kullanılan bir kelimedir.
[5> Yani, ardı ardına nazara verilen kavimler olunca, pek çok peygamberin gönderildiği anlaşılmaktadır. Peygamberler çoğul olunca, ifade de öyle gelmiştir.
[6> Yani, bunlar hesab gününü, cehennemi inkâr eden kimseler olduğundan “hesabımız ne ise bizi bekletme de, bir an önce hesabımızı görüver” demeleri işi alaya almaktan ibarettir.
17- اصْبِرْ عَلَى مَا يَقُولُونَ “Onların söylediklerine karşı sabret.”
وَاذْكُرْ عَبْدَنَا دَاوُودَ ذَا الْأَيْدِ “Güçlü kulumuz Dâvûd’u hatırla.”
Sen onların sözlerine karşı sabret ve kulumuz Davud’un kıssasını, onların gözünde günahın azametini göstermek için zikret. Çünkü Hz. Davud, şanının yüceliği, nice nimetlere ve ikramlara mazhar olmasıyla beraber, küçük bir hatası olduğunda, itibarı zedelendi ve melekler O’nu bir temsil ve tarizle kınadılar. Öyle ki bununla kendisinin kastedildiğini anlayınca Rabbine istiğfar etti ve O’na yöneldi. O küçük bir hatadan dolayı böyle bir hâlle karşılaşırsa, en büyük hata olan küfrü ve her türlü tuğyanı, günahları işleyenlerin hâli ne olur?
Veya şöyle bir münasebet de düşünülebilir: (Ey Peygamber ve ey muhatap!) Hz. Davudun kıssasını hatırla ve nefsini böyle zellelere (ayak sürçmelerine) maruz kalmaktan koru. Yoksa nefsini dizginlemede en küçük bir ihmali sebebiyle Davudun maruz kaldığı kınamaya Sen de maruz kalırsın.
إِنَّهُ أَوَّابٌ “Çünkü O, Allah’a çok yönelen bir kimse idi.”
O, Rabbinin rızasına müteveccih olanlardan idi.Bu ibare, Hz. Davudun niçin kuvvet sahibi olduğunun illetini gösterir. Bu kuvvetten muradın, dini yaşamadaki kuvvet olduğuna da bir delildir. O, bir gün oruç tutar, diğer gün tutmazdı. Gecenin yarısını ibadetle geçirirdi.
18- إِنَّا سَخَّرْنَا الْجِبَالَ مَعَهُ “Biz, dağları onun emrine vermiştik.”
يُسَبِّحْنَ بِالْعَشِيِّ وَالْإِشْرَاقِ “Akşam-sabah onunla birlikte tesbih ederlerdi.”
Bunun tefsiri daha önce geçmişti.[1>
Ayette dağların tesbihinin geniş zaman ile ifade edilmesi, tesbihlerinin teceddüdüne, bir hâlden başka hâle yenilenmesine işaret eder. Ayrıca, onların tesbihini muhatabın gözü önüne getirir. İşrak vakti, kuşluk vaktidir. Bu vakitte güneş parlar, ışığı daha belirgin hâle gelir. Şuruk ise, güneşin doğmasıdır.Ümmü Hânîden şöyle rivayet edilir: Hz. Peygamber (asm) kuşluk vaktinde namaz kıldı ve şöyle buyurdu: “Bu, işrak namazıdır.”
İbnu Abbas da şöyle der: “Ben kuşluk namazını sadece bu ayetle biliyorum.”
19- وَالطَّيْرَ مَحْشُورَةً “Kuşları da toplu olarak onun emrine vermiştik.”
Kuşlar da her taraftan O’na gelip toplanıyorlardı.
كُلٌّ لَّهُ أَوَّابٌ “Hepsi ona yönelirlerdi.”
Dağların ve kuşların her biri, O’nun tesbihi dolayısıyla Davuda müteveccih oluyorlar, beraber tesbih ediyorlardı.Bununla öncesi arasındaki fark birinin tesbihte muvafakata, diğerinin ise devama delâlet etmesidir.[2>Veya son ibareden murat şu olabilir: Hem dağlar ve kuşlar, hem de Hz. Davud Allaha müteveccih olarak tesbih ediyorlardı.
20- وَشَدَدْنَا مُلْكَهُ “Biz onun mülkünü (saltanatını) kuvvetlendirdik.”
وَآتَيْنَاهُ الْحِكْمَةَ وَفَصْلَ الْخِطَابِ “Kendisine hikmet ve fasl-ı hitab verdik.”
Biz O’nun saltanatını heybet vererek, yardım ederek ve askerlerinin çok olmasıyla kuvvetlendirdik.Denildi ki: Adamın biri masum olduğu hâlde bir ineği çalmakla suçlanmıştı. Bu kişi, masum olduğunu isbatta aciz kalınca, Hz. Davuda taraf-ı ilâhîden şöyle bildirildi: “Onu mahkemeye vereni öldür.”Hz. Davud, kendisine böyle vahyedildiğini söyleyince iddiada bulunan kimse: “Doğrudur, ben onun babasını öldürdüm, ineği de çaldım” dedi. Bu olayla, Hz. Davudun heybeti daha da arttı.
Hikmetten murat,
-Nübüvvet,
-İlimde kemâl,
-Veya amelde mükemmelliktir.
Fasl-ı hitab’tan murat
-Hakkı batıldan ayırmak suretiyle düşmanlıkları hall u fasl etmektir.
-Veya yanlış anlamaya sevk etmeyecek şekilde muhataba net beyanda bulunmaktır. Böyle bir hitapta; fasl, vasl, atıf, istinaf, zamir kullanımı hazf ve tekrar gibi hususlara dikkat edilir.[3>
Buna “fasl-ı hitap” denilmesi, mesele halledilmeden önce mukaddime olarak hamd ve salâtte bulunulduğu içindir.
Denildi ki: Fasl-ı hitab’tan murat, kendisinde manayı ihlal eden vecizlik ve usanç veren uzun anlatım olmayan hitabtır. Hz. Peygamberin kelâmının vasfında geldiği gibi: “Onun kelamı gayet nettir, onda ne kapalılık vardır, ne de laf kalabalığı.”
21- وَهَلْ أَتَاكَ نَبَأُ الْخَصْمِ “Sana davacıların haberi geldi mi?”
Soru şeklinde gelmesi, onların hâline hayret ettirmek ve muhatabı dinlemeye sevk etmek içindir.Bu hasımlar, odanın balkonuna çıkmışlardı.
إِذْ تَسَوَّرُوا الْمِحْرَابَ “Hani onlar duvarı aşarak mabede girmişlerdi.”
22- إِذْ دَخَلُوا عَلَى دَاوُودَ فَفَزِعَ مِنْهُمْ “Dâvud’un yanına girmişlerdi de, onlardan korkmuştu.”
Bunlar, kapıda nöbetçiler olduğu halde balkondan Hz. Davudun yanına inmişlerdi. Hz. Davud, günlerini,
-Bir gün ibadet,
-Bir gün insanların davalarına bakmak,
-Bir gün vaaz etmek,
-Bir gün özel işleri için tanzim etmişti.
Melekler insan suretinde, o ibadetle meşgul iken odasına girdiler, O da kendilerinden korktu.
قَالُوا لَا تَخَفْ “Dediler: Korkma!”
خَصْمَانِ بَغَى بَعْضُنَا عَلَى بَعْضٍ “Birimiz diğerine haksızlık etmiş iki davacıyız.”
Böyle demeleri, farazi bir senaryo şeklinde olup Hz. Davuda tarizde bulunmak içindir. Çünkü meşhur görüşe göre, gelenler melek idiler.
فَاحْكُم بَيْنَنَا بِالْحَقِّ “Şimdi sen aramızda adaletle hükmet.”
وَلَا تُشْطِطْ “Zulmetme.”Aramızda hak ile hükmet, hükümde zulmetme.
وَاهْدِنَا إِلَى سَوَاء الصِّرَاطِ “Ve bizi hak yola ilet”
23- إِنَّ هَذَا أَخِي لَهُ تِسْعٌ وَتِسْعُونَ نَعْجَةً وَلِيَ نَعْجَةٌ وَاحِدَةٌ “İşte bu, benim kardeşim, onun doksan dokuz dişi koyunu var, benim ise bir tek dişi koyunum var.”
Bu kardeşlik, din kardeşliğidir veya beraberlik noktasındandır.
Ayetteki “na’ce” kelimesi “dişi koyun” anlamındadır, kadından kinaye olarak da kullanılır. Tarizde bulunurken kinaye yoluyla ve temsille anlatmak, maksadı ifade için çok daha etkilidir.
فَقَالَ أَكْفِلْنِيهَا “Böyle iken, “Onu da bana ver” dedi.”
وَعَزَّنِي فِي الْخِطَابِ “Ve tartışmada beni yendi.”
Öyle deliller de getirdi ki, tartışmada bana üstün geldi, karşısında bir şey diyemedim.
24- قَالَ لَقَدْ ظَلَمَكَ بِسُؤَالِ نَعْجَتِكَ إِلَى نِعَاجِهِ “Davud dedi: Andolsun, senin koyununu kendi koyunlarına katmak istemek suretiyle sana zulmetmiştir.”
Hz. Davud, bunu kendi hatasını itiraftan dolayı söylemiş olabilir.
وَإِنَّ كَثِيرًا مِّنْ الْخُلَطَاء لَيَبْغِي بَعْضُهُمْ عَلَى بَعْضٍ “Gerçekten ortakların çoğu birbirine haksızlık eder.”
إِلَّا الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ “Ancak iman edip salih ameller işle yenler başka.”
وَقَلِيلٌ مَّا هُمْ “Onlar da pek azdır.”
وَظَنَّ دَاوُودُ أَنَّمَا فَتَنَّاهُ “Dâvud, bizim kendisini imtihan ettiğimizi anladı.”
Davud, intibaha gelip gelmeyeceğini ortaya koymamız için böyle bir dava ile kendisini imtihan ettiğimizi anladı.
فَاسْتَغْفَرَ رَبَّهُ “Hemen Rabbinden bağışlanma diledi.”
Günahı için Rabbine istiğfar etti.
وَخَرَّ رَاكِعًا “Ve iki büklüm oldu.”
وَأَنَابَ “Ve Allah’a yöneldi.”
Ve tevbe ile Allaha döndü.
Bu olayda Hz. Davuda verilen mesaj, kendisinde pek çok şey varken, başkasına ait olanı da kendisine istemenin uygun olmadığını hissettirmektir. Allah bu kıssa ile O’na tenbihte bulundu, O da istiğfar etti ve hatasından döndü.
Bu konuda şöyle rivayet edilir: (Kendisinin pek çok hanımı varken) bir kadını gördü ve ona gönlünü kaptırdı. Bir gayretin sonunda onunla evlendi, Hz. Süleyman bu evlilikten dünyaya geldi.
Şayet bu rivayetler doğruysa, o kadını başka isteyen varken istemesi veya kocasına “hanımını boşa” demesi söz konusu olabilir. Böyle bir şey onlar arasında mutad idi. Bu manada Medineli Müslümanlar (Ensar) Mekkeden hicret ile gelen Müslüman kardeşlerine genişlik gösterdiler.[4>
Ama Hz. Davudla alakalı olarak “güzel bir kadına aşık oldu, kocasını defalarca savaşa gönderip savaşta öldürülünce hanımını aldı” şeklindeki anlatım, ciddiyetten uzaktır ve O’na bir iftiradır. Hatta Hz. Ali (r.a.) bu konuda şöyle demiştir: “Her kim kıssa anlatanların rivayet ettiği şekilde Hz. Davud olayını anlatırsa, ona yüz altmış sopa cezası veririm.’’[5>
Şöyle de denildi: Bir topluluk Hz. Davudu öldürmek istediler, evinin balkonundan çıkıp yanına girdiler. Onun yanında başkaları olduğunu görünce böyle bir senaryo uydurdular. O ise, maksatlarını anladı, kendilerinden intikam almak istedi. Bunu Allahtan bir imtihan zannetti, onların hallerinden dolayı Rabbine istiğfar etti, O’na döndü.
25- فَغَفَرْنَا لَهُ ذَلِكَ “Biz de o konuda kendisini bağışladık.”
Biz de istiğfar ettiği şeyden dolayı kendisini bağışladık.
وَإِنَّ لَهُ عِندَنَا لَزُلْفَى وَحُسْنَ مَآبٍ “Şüphesiz katımızda onun için bir yakınlık ve güzel bir dönüş yeri vardır.”Bu bağışlamadan sonra bizim nezdimizde onun bir yakınlığı vardır.
Ve cennette de güzel bir akıbet O’nu beklemektedir.
26- يَا دَاوُودُ إِنَّا جَعَلْنَاكَ خَلِيفَةً فِي الْأَرْضِ “Ey Davud! Gerçekten biz seni yeryüzünde bir halife yaptık.”Arzda Seni hükümran kıldık. Veya, Senden önce hakkı ikâme eden peygamberlere Seni bir halef yaptık.
فَاحْكُم بَيْنَ النَّاسِ بِالْحَقِّ “Artık insanlar arasında hak ile hüküm ver.”
Allahın hükmüyle onlar arasında hükmet.
وَلَا تَتَّبِعِ الْهَوَى فَيُضِلَّكَ عَن سَبِيلِ اللَّهِ “Hevâ’ya uyma ki, seni Allah yolundan saptırmasın.”
Bu ibare, “Hz. Davudun günahı, iddiada bulunan adamı tasdikte acele etmesi ve diğerini dinlemeden hüküm vererek haksızlık yapmasıdır” diyen görüşü te’yid eder.
Nefsin arzusuna uyma ki, Allahın hak üzere koyduğu delillerden Seni saptırmasın.
إِنَّ الَّذِينَ يَضِلُّونَ عَن سَبِيلِ اللَّهِ لَهُمْ عَذَابٌ شَدِيدٌ بِمَا نَسُوا يَوْمَ الْحِسَابِ “Çünkü Allah yolundan sapanlar için, hesap gününü unutmaları sebebiyle kendilerine çok şiddetli bir azab vardır.”Hesap gününü unutmak, onları yoldan çıkarmıştır. Çünkü o günü hatırlamak,
-Hakka sarılmayı,
-Ve hevâ’ya muhalefeti netice verir.
27- وَمَا خَلَقْنَا السَّمَاء وَالْأَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا بَاطِلًا “Göğü, yeri ve araların dakileri boşuna yaratmadık.”
“Biz göğü, yeri ve aralarındakileri oyun olsun diye yaratmadık.” (Enbiya, 16) ayetinde nazara verildiği üzere, gökler ve yer abes ve hikmetsiz olarak değil, ciddi gayelerle yaratılmıştır.
Veya şöyle mana verilebilir: “Ben cinleri ve insanları ancak bana ibadet etsinler diye yarattım.” (Zâriyat, 56) ayetinde nazara verildiği gibi, insanlar ve cinler hevâlarına uysunlar diye batıl şeyler için değil, aksine delilin gerektirdiği tevhide ve Allahın dinine sarılmaları için yaratılmıştır.
ذَلِكَ ظَنُّ الَّذِينَ كَفَرُوا “Bu, inkar edenlerin zannıdır.”
فَوَيْلٌ لِّلَّذِينَ كَفَرُوا مِنَ النَّارِ “Artık vay ateşe girecek olan kâfirlerin haline!”
Bu zân sebebiyle düçâr olacakları cehennem ateşinden vay o kâfirlere!
28- أَمْ نَجْعَلُ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ كَالْمُفْسِدِينَ فِي الْأَرْضِ “Yoksa biz iman edip salih ameller işleyenleri, yeryüzünde fesat çıkaranlar gibi mi tutacağız?”
Ayet, soru üslûbuyla, iman eden ve salih amel işleyenlerle, arzda fesat çıkaranların bir olmayacağını anlatır. Onları bir tutmak, âlemin boşa yaratılmasını gerektirir. Ayetin devamı da aynı manayı takviye eder:
أَمْ نَجْعَلُ الْمُتَّقِينَ كَالْفُجَّارِ “Yoksa müttaki olanları facirler gibi mi tutacağız?”
Sanki Cenab-ı Hak önce mü’minlerle kâfirlerin bir olmayacağını anlattı. Bu ifade ile de, mü’minlerden müttakî olanlarla yine mü’minlerden mücrim olanların aynı olmayacağını bildirdi.
Bu ikinci ibâre, başka iki vasıf itibarıyla (yani takva ve fücur yönüyle) bakıldığında Hakîm ve Rahîm olan Allahın onları bir kılmayacağını nazara veriyor da olabilir. Böyle bakınca, birinci ibareyi teyid eden bir ibâre olur.
Ayet, öldükten sonra diriltilmenin vukuuna bir delildir. Çünkü bunların aynı tutulmayacağı gerçeği ya şu dünyaya bakar. Hâlbuki dünyadaki durum genelde ayette nazara verilenin aksidir. Veya ahirete bakar. Bu da ahirette her iki tarafa yaptıklarının karşılığını vermek, yani müttaki mü’minleri mükâfatlandırmak, kâfir ve facirleri de cezalandırmak şeklinde olacaktır.
29- كِتَابٌ أَنزَلْنَاهُ إِلَيْكَ مُبَارَكٌ لِّيَدَّبَّرُوا آيَاتِهِ وَلِيَتَذَكَّرَ أُوْلُوا الْأَلْبَابِ “Bu, insanlar onun âyetlerini düşünsünler ve akıl sahipleri tezekkür etsinler diye sana indirdiğimiz mübarek bir kitaptır.”Ta ki onları tefekkür edip zâhirinin delâlet ettiği sahih te’villeri ve ondan çıkarılan manaları bilsinler.Ve selim akıl sahipleri ondan öğüt alsınlar.
Veya, kendisinde nasbedilen delillerden hareketle ileri derecede bilgi imkanı bulmak sayesinde, akıllarında yerleştirilmiş gibi olan şeylere ulaşabilsinler.[6>
Çünkü ilâhî kitaplar, ancak din aracılığıyla bilinen şeyleri açıklar, sadece akılla bilinen meselelerde ise yol gösterir. Ayetin evvelinde geçen tedebbür birinci tür bilgiler için, sonrasında geçen tezekkür ise ikinci tür bilgiler için olabilir.[7>
30- وَوَهَبْنَا لِدَاوُودَ سُلَيْمَانَ “Dâvûd’a Süleyman’ı bağışladık.”
نِعْمَ الْعَبْدُ “O ne güzel kuldu!”
إِنَّهُ أَوَّابٌ “Çünkü O, Allah’a çok yönelen bir kimse idi.”
Ayetin bu kısmı, bu ilâhî medhin sebebini beyan eder.
-O, tevbe ile Allaha dönen,
-Veya çokça tesbih eden biri idi.
31- إِذْ عُرِضَ عَلَيْهِ بِالْعَشِيِّ الصَّافِنَاتُ الْجِيَادُ “Hani kendisine akşamüstü soylu ve rahvan atlar sunulmuştu.”
Burada kıssası anlatılan, ekser müfessirlere göre Hz. Süleymandır. Akşama doğru, üç ayağı üzerinde durup bir ayağını yere diken saf kan asil atlar kendisine arzedildi. Atlarda böyle bir özellik, neredeyse ancak halis Arab atlarında bulunan kıymetli bir vasıftır.
Rivayete göre Hz. Süleyman Şam ve Nusaybin tarafına sefer düzenledi, ganimet olarak bin ata sahip oldu.
Denildi ki: Bu atlara, babası Hz. Davud Amalika kavminden sahip olmuştu, bunlar miras olarak Hz. Süleymana kaldı. Bunların kendisine getirilmesini istemişti. Bunların kendine arzı devam ederken güneş battı, ikindi namazını veya devam ettiği virdini geçirdi. Kaçırdığı bu şeyden dolayı çok üzüldü. O atları tekrar isteyip Allah yolunda kurban etti.
32- فَقَالَ إِنِّي أَحْبَبْتُ حُبَّ الْخَيْرِ عَن ذِكْرِ رَبِّي “Süleyman, “Gerçekten ben hayrı (malı), Rabbimi anmamı sağladığından dolayı çok severim” dedi.”
Ayette geçen “hayr” ifadesi “çok mal” anlamındadır. Burada bundan murat, kendisini meşgul eden atlardır.
Hz. Süleymanın atları “hayr” olarak nitelemesi, atların nice hayra vesile olmalarından da olabilir. Nitekim Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur:
“Kıyamete kadar atın nasıyesine (alnına) hayır düğümlenmiştir.”
حَتَّى تَوَارَتْ بِالْحِجَابِ “Nihayet güneş perde arkasına çekildi.”
Ta ki güneş battı. Ayette bu, peçesiyle gizlenmiş kadına benzetilmiştir. Güneşten bahis olmadığı hâlde, zamirle güneşin batmasının anlatılması, daha önce geçen “aşiy” kelimesinin delâletinden dolayıdır.[8>
33- رُدُّوهَا عَلَيَّ “Onları bana geri getirin.”
فَطَفِقَ مَسْحًا بِالسُّوقِ وَالْأَعْنَاقِ “(Atlar gelince de) bacaklarını ve boyunlarını okşamaya başladı.”
Kılıçla onların bacaklarına ve boyunlarına vurmaya başladı.
Denildi ki: Ayette anlatılan durum onları kurban etmesi değil, muhabbetle bacaklarını ve boyunlarını sıvazlaması, okşamasıdır.
34- وَلَقَدْ فَتَنَّا سُلَيْمَانَ “Andolsun, biz Süleyman’ı imtihan ettik.”
وَأَلْقَيْنَا عَلَى كُرْسِيِّهِ جَسَدًا “Tahtının üstüne bir ceset bıraktık.”
ثُمَّ أَنَابَ “Sonra tevbe ile bize yöneldi.”
Bu konuda denilenlerin en açığı, Hz. Peygamberden gelen şu rivayettir: “Hz. Süleyman, “Bu gece yetmiş hanımımla beraber olacağım. Her birisinden Allah yolunda cihad eden bir süvarim dünyaya gelecek” dedi, ama inşaallah’ı söylemedi. Hanımlarıyla beraber oldu, ancak bunlardan sadece biri hâmile kaldı, ondan da sakat bir çocuğu oldu. Muhammedin nefsi elinde olan Allaha yemin ederim ki “inşaallah” deseydi yetmiş çocuğu olur, Allah yolunda cihad ederlerdi.”
Denildi ki: Hz. Süleymanın bir oğlu oldu. Şeytanlar onu öldürmek için toplandılar. Hz. Süleyman bunu bildi. Oğlunu sabah bulutla getiriyordu. Bulut, farkına varmadan çocuğunu ölü bir şekilde O’nun tahtına bıraktı. Hz. Süleyman, Allaha tevekkül etmeyip buluta güvenmekle hata ettiğini anladı, intibaha geldi.[9>
35- قَالَ رَبِّ اغْفِرْ لِي “Dedi: Ey Rabbim! Beni bağışla.”
وَهَبْ لِي مُلْكًا لَّا يَنبَغِي لِأَحَدٍ مِّنْ بَعْدِي “Bana öyle bir mülk (saltanat) bahşet ki, benden sonra kimseye lâyık olmasın!”
Ta ki, halime uygun bir mu’cize olsun.
Veya bu defa elimden çıktığı gibi, bir daha elimden almaya kimsenin gücü yetmesin.
Veya azametinden dolayı benden sonra kimseye böyle bir saltanat müyesser olmasın.
Bu mana, “falanda kimsede olmayan fazilet ve mal var” denilmesi gibi, ona verilecek saltanatın azametini anlatır.
Kendisi için istemiş olduğu saltanattan önce istiğfarda bulunması, dinî meseleye ziyadesiyle ihtimam göstermesinden ve duanın kabulüne vesile olacak şeyi önce yapmanın gerekli olmasındandır.
إِنَّكَ أَنتَ الْوَهَّابُ “Şüphesiz sen Vehhabsın!”
Dilediğini dilediğine verensin.
36- فَسَخَّرْنَا لَهُ الرِّيحَ “Biz de rüzgarı onun emrine verdik.”
Biz de duasına bir icabet olarak rüzgârı O’na itaat ettirdik.
تَجْرِي بِأَمْرِهِ رُخَاء حَيْثُ أَصَابَ “Onun emriyle istediği yere kolayca akardı.”
O rüzgâr, O’nun istediği yere itaatkâr bir memurun emre itaati gibi, iradesine muhalefet etmeden kolayca akar giderdi.
37- وَالشَّيَاطِينَ كُلَّ بَنَّاء وَغَوَّاصٍ “Yapı ustası ve dalgıç şeytanları da.”
38- وَآخَرِينَ مُقَرَّنِينَ فِي الْأَصْفَادِ “Ve zincirlerde bağlı olarak daha diğerlerini de (Onun emrine verdik).”
Sanki ayette şeytanların iki kısma taksimi söz konusudur:
1-Bina yapımı ve dalgıçlık gibi zor işlerde çalıştırılan işçi sınıfı.
2-Şer yapamamaları için zincirlerle birbirine bağlanan mütecaviz, azgın olanlar. Bunların cisimleri katı şeffaf olduğundan gözle görülmezler, ama kayıt altına alınabilirler.
39- هَذَا عَطَاؤُنَا “İşte bu, ihsanımızdır.”
Yani, sana vermiş olduğumuz saltanat, genişlik ve senden başkasına verilmeyen şeytanlara hâkimiyet, bizim sana olan ihsanımızdandır.
فَامْنُنْ أَوْ أَمْسِكْ بِغَيْرِ حِسَابٍ “Artık sen de sınırsız olarak ver yahut kendinde tut.”
Yani, bunda tasarruf yetkisi sana verildiğinden, vermenden veya tutmandan hesaba çekilmeyeceksin.Veya mana şöyledir: “Bu sana olan ihsanımız, neredeyse sayılamayacak kadar çoktur…”Bu durumda “sınırsız olarak” ifadesi “işte bu ihsanımızdır” kısmına bağlı olur. Arada geçen “sen de ver yahut kendinde tut” kısmı ise, ara cümle olarak değerlendirilir.Denildi ki: “İşte bu ihsanımız” ifadesi, şeytanların musahhar kılınmasına işaret eder. “Artık sen de sınırsız olarak ver yahut kendinde tut” ifadesinden murat ise, onları serbest bırakmak veya kayıtlı olarak tutmaktır.
40- وَإِنَّ لَهُ عِندَنَا لَزُلْفَى وَحُسْنَ مَآبٍ “Şüphesiz katımızda onun için bir yakınlık ve güzel bir dönüş yeri vardır.”Dünyada ona verilen bu büyük saltanat yanında, ahirette de O, bizim nezdimizde yüksek bir makam sahibidir.
“Güzel bir dönüş yeri” ifadesinden murat, cennettir.
[1> Bkz. Sebe’, 10.
[2>Yani, Hz. Davudun tesbihine dağların ve kuşların da katılması, muhteşem bir koro meydana getirmişti. Her biri ayrı tellerden çalmıyor, beraberce tesbihte bulunuyorlardı.
[4> Hanımını boşayıp muhacir Müslümanlarla evlendirenler oldu.
[5> Namuslu bir kimseye iftira cezası, “Namuslu kadınlara zina isnat edip sonra da dört şahit getirmeyenlere seksen değnek vurun.” (Nur, 4) ayeti hükmünce seksen sopadır. Ama iftira edilen bir peygamber olunca, Hz. Ali’nin içtihadına göre ceza katlanır ve kendisine yüz altmış sopa vurulur.
[6> Ayette bununla alakalı “tezekkür” kelimesi kullanılmıştır. Bu kelime, esas itibarıyla hatırlamayı ifade eder. Bilgiyle ilgili olarak, bazı âlimler “aslında her türlü bilginin esasının insanın mahiyetinde olduğunu, ancak bu bilgiden istifade edebilmek için kuvvetli bir hatırlama gerektiğini” söylerler. Her bilgi için değilse bile, en azından “fıtrî” denilen meselelerin insan mahiyetinde öz olarak bulunduğu rahatlıkla söylenebilir. Böyle olunca, Cenab-ı Hakkın dikmiş olduğu delillerden istifadeyle ilimde kökleşmek ve aklımızın derinlerinde bulunan bu fıtrî bilgileri harekete geçirmek mümkündür. Vicdanîyat denilen vicdanen bilinen şeyler, bedihîyat denilen apaçık bilgiler, zaruriyat denilen zorunlu olarak bilinenler bu meyanda düşünülebilir.
[7>Burada iki türlü bilgiye dikkat çekilmiştir:
1-Dinî bilgi.
2-Aklî bilgi.
Semavî kitaplar, dinî meselelerde ayrıntılarıyla açıklama yaparlar. Akılla ulaşılan fen ve teknoloji gibi meselelerde ise yol gösterirler. Mesela, bir uçağın nasıl yapılacağı Kur’anda geçmez, ama “Üstlerinde kanat çırparak uçan kuşlara bakmadılar mı?” (Mülk, 19) gibi ayetlerle insanların uçabileceğine işarette bulunur, yol gösterir.
[8> “Aşiy” kelimesi güneşin zirve noktadan zevâle doğru meyletmesinden itibaren olan öğle ile akşam arasını ifade eder.
[9>Bazı yorumlara göre, âyette sözü edilen ceset, mecazî olarak; bir ara fizikî gücünü ya da siyasal otoritesini kaybeden Süleyman peygamberi temsil etmektedir.
41- وَاذْكُرْ عَبْدَنَا أَيُّوبَ “Kulumuz Eyyûb’u da an.”
Hz. Eyyüb, Hz. İshakın torunlarındandır. Hanımı ise, Hz. Yakubun kızıdır.[1>
إِذْ نَادَى رَبَّهُ أَنِّي مَسَّنِيَ الشَّيْطَانُ بِنُصْبٍ وَعَذَابٍ “Hani o, Rabbine “Şeytan bana bir yorgunluk ve azap dokundurdu” diye seslenmişti.”
Hz. Eyyûbun yorgunluk ve azabı şeytana nisbet etmesi şu gibi cihetlerledir:
-Ya şeytanın vesvesesi ile Allahtan böyle bir hâle maruz kamasındandır. Çünkü rivayet edildiğine göre, malının çok olmasıyla ucba girmiş, kendini beğenmişti.
-Veya bir mazlum O’ndan yardım istemiş, ama yardım etmemişti.
-Veya Hz. Eyyübün hayvanları kâfir bir hükümdarın yanında idi. Bu sebeple ona yumuşak davrandı, müdahenede bulundu (alttan aldı), kendisiyle savaşmadı.
-Veya şeytanın “Allah sana yorgunluk ve azap verse yine şükreder misin?” şeklindeki sualine “evet” demesiyle böyle bir imtihana maruz kalmasındandır.
-Veya böyle söylemesi edebe müraat etmek içindir.[2>
-Veya şeytan O’nun etbaına vesvese verdi, onlar da Hz. Eyyûbu inkâr ettiler ve diyarlarından çıkardılar.
-Veya yorgunluk ve azaptan murat şu da olabilir: Şeytan, Hz. Eyyûbun hastalığı hakkında belânın daha da artacağını vesvese yoluyla söylüyor, Allahın rahmetinden ümit kestirmeye çalışıyor, O’nu feryada kışkırtıyordu.
42- ارْكُضْ بِرِجْلِكَ “Ayağını yere vur!”
هَذَا مُغْتَسَلٌ بَارِدٌ وَشَرَابٌ “İşte yıkanacak ve içecek soğuk bir su!”
O da ayağıyla yere vurdu, bir su fışkırdı. Kendine denildi ki: Bu, hem kendisiyle yıkanacağın, hem de içeceğin bir sudur. Böylece dışın da için de iyileşecektir.
Denildi ki: Yere vurunca iki ayrı su fışkırdı. Biri sıcak, diğeri soğuk. Sıcak olanla yıkandı, soğuk olandan ise içti.
43- وَوَهَبْنَا لَهُ أَهْلَهُ وَمِثْلَهُم مَّعَهُمْ رَحْمَةً مِّنَّا وَذِكْرَى لِأُوْلِي الْأَلْبَابِ “Tarafımızdan bir rahmet ve akıl sahiplerine bir öğüt olmak üzere, biz ona ailesini ve onlarla birlikte bir o kadarını bahşettik.”Ayrılmalarından sonra ehlini O’nun yanına getirdik.
Veya, ölmelerinden sonra ehlini dirilttik.
Böylece, daha önce kendisine verilenlerin iki katına malik oldu.
Bu olayda akıl sahiplerine, başa gelen musibetlere sabırla ve Allaha sığınmakla mukabelede bulunanlar için, Allahın nasıl genişlik verdiğini gösteren bir hatırlatma vardır.
44- وَخُذْ بِيَدِكَ ضِغْثًا فَاضْرِب بِّهِ “Ve (Ona dedik
وَلَا تَحْنَثْ “Yeminini bozma.”
Rivayete göre hanımı bir ihtiyaç için dışarı çıkmış geç gelmişti. Hz. Eyyûb, şayet iyileşirse ona yüz sopa vuracağına yemin etti. Allahu Teâlâ yemini hususunda böyle bir çözüm gösterdi. Bu, had cezalarında geçerli bir ruhsattır.
إِنَّا وَجَدْنَاهُ صَابِرًا ا “Doğrusu biz onu sabırlı bulduk.”
Biz O’nu canı, ailesi ve malı hususunda isabet eden musibette sabırlı bulduk. Şeytandan Allaha şikâyetçi olması, bunu ihlâl etmez. Çünkü bu afiyeti temenni etmek ve şifa talep etmek gibi bir sızlanma değildir. Ayrıca, bunu söylemesi, şeytanın kendisini veya din hususunda kavmini fitneye düşürme korkusundan idi.[3>
نِعْمَ الْعَبْدُ “O ne güzel kul!”
إِنَّهُ أَوَّابٌ “Çünkü O, Allah’a çok yönelen bir kimse idi.”
O, her şeyiyle, bütün benliğiyle Allaha yöneliyordu.
45- وَاذْكُرْ عِبَادَنَا إبْرَاهِيمَ وَإِسْحَقَ وَيَعْقُوبَ أُوْلِي الْأَيْدِي وَالْأَبْصَارِ “Güçlü ve basiretli kullarımız İbrahim’i, İshak’ı ve Yakub’u da an.”
Bunlar tâat hususunda kuvvetli ve dinde basiret sahibi kimselerdi.
Veya bunlar büyük amelleri ve kıymetli ilimleri olan kimselerdi.
Ayette amel yönleri “ulû’l-eyd” (el sahibi) şeklinde ifade edildi. Çünkü amellerin çoğu el ile yapılır.Bilgi yönleri ise “ebsar” (göz sahibi) olmakla anlatıldı. Çünkü bilginin en kuvvetli esası göz ile olur.
Ayette tembel ve cahil olanlara bir tariz vardır. Çünkü onlar kötürüm ve kör olanlar gibidirler.
46- إِنَّا أَخْلَصْنَاهُم بِخَالِصَةٍ ذِكْرَى الدَّارِ “Şüphesiz biz onları, diyarı (ahret diyarını) düşünme özelliği ile seçkin kimseler kıldık.”
Biz onları kendisinde asla bir şaibe olmayacak şekilde halis bir özellikle seçkin kıldık. O da, daima ahireti hatırlamalarıdır. Amelde halis olmalarının sebebi budur. Çünkü onların yaptıkları ve terk ettikleri şeylerde dikkat ettikleri ve bekledikleri şey, Allaha yakınlık ve O’na kavuşmayı elde etmektir. Bu ise, ahirettedir.
Ayette “ahiret diyarı” denilmesi yerine mutlak bir şekilde söylenmesi, hakîki diyarın ahiret olmasındandır. Dünya ise, ona geçmek için bir köprü gibidir.[4>
47- وَإِنَّهُمْ عِندَنَا لَمِنَ الْمُصْطَفَيْنَ الْأَخْيَارِ “Şüphesiz onlar, bizim katımızda seçilmiş, hayırlı kimselerdendi.”
48- وَاذْكُرْ إِسْمَاعِيلَ وَالْيَسَعَ وَذَا الْكِفْلِ “İsmail’i, Elyasa’yı, Zü’l-Kifl’i de an.”
وَكُلٌّ مِّنْ الْأَخْيَارِ “Onların her biri hayırlı kimselerdendi.”
Hz. İlyas, İsrailoğullarına Elyesa’yı kendi yerine halife olarak bıraktı, sonra Elyesa’ya peygamberlik görevi de verildi.
Zülkifl’in nübüvveti ihtilaflıdır. Kendisine Zülkifl yani “kefil olan, himaye eden” denilmesi, İsrailoğullarından kendisine kaçan yüz tane peygambere kefil olup ölümden kurtarmasından dolayı olduğu söylenir.
[1> Hz. Yusufun torunu Rahime olduğu da söylenir.
[2> Çünkü hayır ve şer her ikisi de Allahtan olmakla beraber, edeben şer Allaha nisbet edilmez.
[3> Yani şeytan, kavmine “Eyyûb şayet bir Peygamber olsa, hiç Allah peygamberini böyle bir hâle düşürür mü?” gibi vesveseler verdirebilirdi.
[4> Yani, gerçek anlamda kendisinde kalınmaya layık olan yer ahiret olduğundan, ayette ahiret kelimesine lüzum görülmemiştir. Çünkü dünya, ahirete nisbeten gelip geçilen bir han ve köprü mesabesindedir.
49- هَذَا ذِكْرٌ “İşte bu bir zikirdir.”
“İşte bu” ifadesi, onların bahsi geçen işlerine işaret eder.
Bu, onlar için bir şereftir.
Veya bu, zikirden bir nev olan Kur’andır.
وَإِنَّ لِلْمُتَّقِينَ لَحُسْنَ مَآبٍ “Şüphesiz müttakiler için güzel bir dönüş yeri vardır.”
Cenab-ı Hak sonra onlara ve emsaline ne hazırlandığını şöyle anlattı:
50- جَنَّاتِ عَدْنٍ مُّفَتَّحَةً لَّهُمُ الْأَبْوَابُ “Kapıları kendilerine açılmış olarak
Adn cennetleri vardır.”
“Adn cennetleri” ifadesi, “Rahmânın kullarına gıyaben vadettiği Adn cennetlerine girecekler.” (Meryem, 61) ayetinden dolayı özel isim mesabesindedir.
51- مُتَّكِئِينَ فِيهَا يَدْعُونَ فِيهَا بِفَاكِهَةٍ كَثِيرَةٍ وَشَرَابٍ “Onlar orada koltuklara yaslanmış olarak, pek çok meyveler ve içecekler isterler.”Ayette yiyecek olarak sadece meyvenin söylenmesi, oradaki yiyeceklerin tamamen lezzet için olduğunu hissettirmek içindir. Çünkü (dünyada) gıda almak, vücuttan eksilenleri tamamlamak içindir. Orada ise, bir eksilme yoktur.
52- وَعِندَهُمْ قَاصِرَاتُ الطَّرْفِ أَتْرَابٌ “Yanlarında gözlerini kendilerin den ayırmayan yaşıt eşler vardır.”Bunlar, eşlerinden başkasına bakmazlar.
Bunların yaşıt olması, akran olanlarda birbirine sevginin daha fazla olmasındandır.
Veya bu dilberler birbirine akran olacaklar, içlerinde yaşlı ve de çocuk yaşta kimse olmayacaktır.Ayetteki “yaşıt” anlamındaki “etrab” kelimesi, “toprak” anlamındaki
“turab” kelimesinden gelir. Çünkü bunlar, aynı zamanda toprağa dokunmuşlardır.
53- هَذَا مَا تُوعَدُونَ لِيَوْمِ الْحِسَابِ “O hesap günü için size vaad edilen,işte budur.”
“Hesap günü için” denilmesi, bu nimetlere böyle bir hesaptan sonra ulaşılacağı içindir.
54- إِنَّ هَذَا لَرِزْقُنَا “İşte bu bizim verdiğimiz rızıktır.”
مَا لَهُ مِن نَّفَادٍ “Ona asla tükenme yoktur.”
55- هَذَا “İşte böyle!”Yani, “durum işte böyle…”Veya “işte bu, bahsedildiği gibi.”
وَإِنَّ لِلطَّاغِينَ لَشَرَّ مَآبٍ “Şüphesiz azgınlar için kötü bir dönüş yeri vardır.”
56- جَهَنَّمَ يَصْلَوْنَهَا “Cehennem! Oraya girecekler.”
فَبِئْسَ الْمِهَادُ “Orası ne kötü bir döşektir!”
“Ne kötü bir döşektir” ifadesinde istiare vardır.[1>
57- هَذَا “İşte böyle!”
فَلْيَذُوقُوهُ “Artık onu tatsınlar!
حَمِيمٌ وَغَسَّاقٌ “O, kaynar su ve irindir.”
58- وَآخَرُ مِن شَكْلِهِ أَزْوَاجٌ “O azaba benzer çeşit çeşit başka azaplarda vardır.”
Bu, zikrolunanlara ilave olarak başka çeşit azaplar da vardır.
59- هَذَا فَوْجٌ مُّقْتَحِمٌ مَّعَكُمْ “İşte sizinle beraber cehenneme atılacak bir grup.”
Ayetin bu kısmı, cehenneme girdiklerinde küfrün azgın önderlerine söyleneni hikâye eder. Onlarla beraber bir grup insan da cehenneme atılmıştır. Bunlar, onlara dalâlette tâbi olan kimselerdir.
لَا مَرْحَبًا بِهِمْ “Onlara rahat ve huzur olmasın!”
Bu ifade, önder kimselerin kendilerine tâbi olanlara orada söyledikleri beddua olabilir. Yani, “rahat yüzü görmesinler!”
Veya “fevc” yani “bir grup” ifadesinin sıfatı olabilir. Yani, “size uymuş bu insanlar rahat yüzü görmesinler.”
Veya cümle içinde hâl olabilir: Yani “sizinle beraber cehenneme atılan bu grup, rahat yüzü görmeyecek bir hâlde ateşe gireceklerdir.”
إِنَّهُمْ صَالُوا النَّارِ “Şüphesiz onlar cehenneme gireceklerdir.”
60- قَالُوا “Dediler.”Önderlere uyan tebea, şöyle dediler:
بَلْ أَنتُمْ لَا مَرْحَبًا بِكُمْ “Hayır, size rahat ve huzur olmasın.”
Doğrusu, bu söylemiş olduğunuz “rahat yüzü görmesinler” ifadesine siz çok daha fazlasıyla layıksınız. Çünkü hem yoldan çıktınız, hem de yoldan çıkardınız.
أَنتُمْ قَدَّمْتُمُوهُ لَنَا “Bizi ona siz sevk ettiniz.”
Bizi aldatarak ve teşvikte bulunarak kendi yapmış olduğunuz yanlış inançlar ve çirkin amellere siz sevk ettiniz.
فَبِئْسَ الْقَرَارُ “Orası ne kötü durak yeridir!”
Cehennem ne kötü bir yerleşim yeridir.
61- قَالُوا “Dediler:”
Etba’ durumunda olanlar şunu da söylediler:
رَبَّنَا مَن قَدَّمَ لَنَا هَذَا فَزِدْهُ عَذَابًا ضِعْفًا فِي النَّارِ “Ey Rabbimiz! Buraya girmemize kim sebep olduysa, ateşte onun azabını bir kat daha artır.”
Bu, mevcut azabına bir kat daha azap verilmesini istemek olduğundan “Rabbimiz! Onlara iki kat azap ver ve onları büyük bir lanetle rahmetinden kov.” (Ahzab, 68) gibi olur.
62- وَقَالُوا مَا لَنَا لَا نَرَى رِجَالًا كُنَّا نَعُدُّهُم مِّنَ الْأَشْرَارِ “Ve dediler: Dünyada kendilerini kötü saydığımız adamları acaba neden göremiyoruz?”
Bunu söyleyen, küfrün önderleridir. Dünyada iken kendilerini seviyesiz gördükleri ve dalga geçtikleri fakir Müslümanları cehennemde göremeyince böyle söylemişlerdir.
63- أَتَّخَذْنَاهُمْ سِخْرِيًّا “Onlarla dalga geçerdik!”
أَمْ زَاغَتْ عَنْهُمُ الْأَبْصَارُ “Yoksa gözden mi kayboldular?”
Sanki şöyle demişlerdir: Onlar burada değiller mi, yoksa gözlerimiz onları görmedi mi?”
Ayette, küfrün liderlerinin gariban Müslümanları seviyesiz görmeleri ve onlarla dalga geçmelerinin, basar ve basiretlerinin azlığı sebebiyle kendi düşkünlüklerinden olduğuna bir delâlet vardır.
64- إِنَّ ذَلِكَ لَحَقٌّ “Şüphesiz bu, kesin bir gerçektir.”
Hikâyelerini anlattığımız kimselerin bu hâli, gerçeğin ta kendisidir, mutlaka bundan konuşulması gerekir.
Sonra da bundan muradın ne olduğunu şöyle açıkladı:
تَخَاصُمُ أَهْلِ النَّارِ “Cehennem ehlinin birbirleriyle çekişmesi.”
65- قُلْ إِنَّمَا أَنَا مُنذِرٌ “De ki: Ben ancak bir uyarıcıyım.”
Ey Peygamber! De ki: Ben ancak Allahın azabıyla uyaran biriyim.
وَمَا مِنْ إِلَهٍ إِلَّا اللَّهُ الْوَاحِدُ الْقَهَّارُ “Vahid - Kahhar olan Allah’tan başka hiçbir ilâh yoktur.”O Vâhid’dir, zâtında ortağı ve kesreti (çokluğu) kabul etmez.
Kahhar’dır, kahrını dilediği her şeyi yapmaya kâdirdir.
66- رَبُّ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا الْعَزِيزُ الْغَفَّارُ “O, göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin Rabbidir. Azîz- Ğaffar’dır.”
O, Azîz’dir, cezalandırdığında asla mağlup olmaz.
Ğaffar’dır, yani affedicidir, dilediğinin dilediği günahını bağışlar.
Bu vasıfları ifadede,
-Hem tevhidin anlatılması,
-Hem tevhid ehline vaat, hem de müşriklere tehdit vardır.
İki ayette geçen dört ilâhî isimden (Vahid, Kahhar, Azîz ve Ğaffar) üçünün ilâhî cezayı hatırlatan isimler olması, konunun özellikle müşrikleri uyarmak sadedinde olmasındandır.
[1> Döşek, istirahat içindir. Ama, bunların ateşten döşekleri istirahat için değil, azap için olacaktır.
67- قُلْ هُوَ نَبَأٌ عَظِيمٌ “De ki: O, çok büyük bir haberdir.”
Ayetteki “o” zamiri, daha evvelinde anlatılan dehşetli azaba bakar. Bundan sonra anlatılacak Hz. Âdemin haberine baktığını söyleyen de olmuştur.
68- أَنتُمْ عَنْهُ مُعْرِضُونَ “Siz ondan yüz çeviriyorsunuz.”
Siz ise, devam edegelen gafletiniz sebebiyle bundan yüz çeviriyorsunuz. Çünkü akıllı bir kimse böyle bir şeyden yüz çevirmez. Nasıl çevirsin ki, apaçık deliller, onu göstermektedir.
Onların yüz çevirdiği şey,
-Ya bahsi geçen tevhiddir.
-Veya şimdi anlatılacak nübüvvet meselesidir.
69- مَا كَانَ لِي مِنْ عِلْمٍ بِالْمَلَإِ الْأَعْلَى إِذْ يَخْتَصِمُونَ “Mele-i a’lânın tartışmaları hakkında benim hiçbir bilgim yoktu.”
Hz. Peygamberin meleklerin kendi aralarındaki konuşmalarını ve aralarında cereyan eden şeyleri, başkasından duymadan ve herhangi bir kitap mütalaa etmeden önceki semavî kitaplarda geçtiği şekilde haber vermesi, ancak vahiyle açıklanabilir.
70- إِن يُوحَى إِلَيَّ إِلَّا أَنَّمَا أَنَا نَذِيرٌ مُّبِينٌ “Bana ancak, benim sadece bir uyarıcı olduğum vahyediliyor.”
Üstte altmışbeşinci ayette Hz. Peygamber ancak bir uyarıcı olduğunu ifade etmişti. Burada da, bunun vahiy yoluyla olduğunu nazara verdi.
71- إِذْ قَالَ رَبُّكَ لِلْمَلَائِكَةِ إِنِّي خَالِقٌ بَشَرًا مِن طِينٍ “Hani, Rabbin meleklere şöyle demişti: Muhakkak ben çamurdan bir insan yaratacağım.”Ayet, iki ayet öncesinde kısaca nazara verilen meleklerin tartışmasını beyan sadedindedir. Çünkü Hz. Âdemin kıssasında, kendisinin yaratılması, meleklerin ve İblisin konuşmaları, kendisinin yeryüzüne halife olmaya liyakati ve meleklerin secdesi anlatılmaktadır. Bunların bir kısmı Bakara sûresinde geçmişti.[1>
Burada ise önceki anlatımla yetinilerek kısa geçilmiş, buradaki maksada uygun olan miktarı zikredilmiştir. O da, böyle bir kıssayla müşriklere bir uyarıda bulunmaktır. Çünkü onların Hz. Peygamberi kabul etmemeleri, İblisin Hz. Âdemi kabul etmeyişine benzemektedir.
Cenab-ı Hakkın meleklerle konuşması bir melek aracılığıyla olabilir. Öte yandan mele-i âlâ ifadesi, Allahı ve melekleri içine alacak şekilde ele alınabilir.
72- فَإِذَا سَوَّيْتُهُ وَنَفَخْتُ فِيهِ مِن رُّوحِي فَقَعُوا لَهُ سَاجِدِينَ “Onu şekillendirip içine ruhumdan üflediğim zaman onun için secdeye varın.”
Allahın Âdeme ruhundan üflemesinden murat, ona ruh vermek suretiyle hayattar kılmasıdır. “Ruhumdan” demesi, onun şerefini ve tertemiz oluşunu ifade eder.
Secdeden murat, Hz. Âdemin hilafetini kabul ve saygı secdesi olmasıdır. Bakara sûresinde bununla alâkalı açıklama yapılmıştı.[2>
73- فَسَجَدَ الْمَلَائِكَةُ كُلُّهُمْ أَجْمَعُونَ “Bunun üzerine meleklerin hepsi topluca secde ettiler.”
74- إِلَّا إِبْلِيسَ “Yalnız İblis etmedi.”
اسْتَكْبَرَ “Büyüklük tasladı.”
وَكَانَ مِنْ الْكَافِرِينَ “Ve kâfirlerden oldu.”
Allahın emrine karşı büyüklenmesi ve itaatten kaçınmasıyla kâfirlerden oldu.
Veya o, Allahın ilminde kâfirlerden idi.
75- قَالَ يَا إِبْلِيسُ مَا مَنَعَكَ أَن تَسْجُدَ لِمَا خَلَقْتُ بِيَدَيَّ “Allah dedi: Ey İblis! İki elimle yarattığıma secde etmekten seni ne alıkoydu?”
“İki elimle yarattım” ifadesinden murat, “anne-baba vasıtası olmadan bizzat yarattım” manasını ifade eder.
“İki elimle” denilmesi, Âdemin yaratılışında olan ziyadesiyle kudret tecellisi ve farklı fiiller sebebiyledir.
İblis, yerinde olmayan bir tavır sergilemiştir. Çünkü, efendi, kölelerinden bazısını bazısına hizmet ettirebilir. Özellikle, ziyadesiyle artıları olan birine diğerlerini hizmet ettirmesi, hiç de inkâr edilecek bir durum değildir.
أَسْتَكْبَرْتَ Büyüklük mü tasladın?”
أَمْ كُنتَ مِنَ الْعَالِينَ “Yoksa üstünlerden mi oldun?”
Haksız yere tekebbürde mi bulundun, yoksa yükselip de üstün olmaya hak mı kazandın?
Şöyle de mana verildi: “Şimdi mi tekebbürde bulundun, yoksa eskiden beri büyüklenenlerden misin?”
76- قَالَ أَنَا خَيْرٌ مِّنْهُ “İblis dedi ki: Ben ondan hayırlıyım.”
İblis, böyle diyerek gerekçesini ortaya koydu. Sözünün devamında ise buna kendince bir delil getirdi.
خَلَقْتَنِي مِن نَّارٍ وَخَلَقْتَهُ مِن طِينٍ “Beni ateşten yarattın, onu ise çamurdan yarattın.”
77- قَالَ فَاخْرُجْ مِنْهَا “Allah, şöyle dedi: Haydi, çık oradan.”
“Çık oradan” ifadesi
-“Cennetten,
-Semadan,
-Melek suretinden çık” manalarından birine işaret edebilir.
فَإِنَّكَ رَجِيمٌ “Çünkü sen kovuldun.”
Çünkü sen, rahmetten ve şerefli bir mahalde bulunmaktan kovuldun.
78- وَإِنَّ عَلَيْكَ لَعْنَتِي إِلَى يَوْمِ الدِّينِ “Şüphesiz din (hesap) gününe kadar lânetim senin üzerinedir.”
79- قَالَ رَبِّ فَأَنظِرْنِي إِلَى يَوْمِ يُبْعَثُونَ “İblis dedi: Ya Rab! O halde insanların diriltilecekleri güne kadar bana mühlet ver.”
80- قَالَ فَإِنَّكَ مِنَ الْمُنظَرِينَ “Allah dedi: Haydi mühlet verilenlerdensin.”
81- إِلَى يَوْمِ الْوَقْتِ الْمَعْلُومِ “Belirli bir vakte kadar.”
82- قَالَ فَبِعِزَّتِكَ لَأُغْوِيَنَّهُمْ أَجْمَعِينَ “İblis dedi: İzzetine yemin ederimki, onların hepsini elbette azdıracağım.”
Senin saltanat ve kahrına yemin ederim ki, onların hepsini azdıracağım.
83- إِلَّا عِبَادَكَ مِنْهُمُ الْمُخْلَصِينَ “Ancak muhlas kulların müstesna”
“Muhlas kulların” ifadesinden murat, Allahın kendisine taat için seçtiği ve dalâletten koruduğu kimselerdir.
Ayet “Muhlis kulların” şeklinde okunduğunda ise, “kalpleriyle sırf Allaha yönelenler” manası anlaşılır.
84- قَالَ “Allah dedi: İşte bu gerçektir.
فَالْحَقُّ وَالْحَقَّ أَقُولُ “Ben de gerçeği söylüyorum:”
85- لَأَمْلَأَنَّ جَهَنَّمَ مِنكَ وَمِمَّن تَبِعَكَ مِنْهُمْ أَجْمَعِينَ “Andolsun, senden ve onlardan sana tabi olanların hepsinden cehennemi dolduracağım.”
“Senden ve onlardan sana tâbi olanların hepsinden cehennemi dolduracağım” cümlesinde geçen “senden” ifadesi, İblise tâbi olan şeytanları da içine alır.
86- قُلْ مَا أَسْأَلُكُمْ عَلَيْهِ مِنْ أَجْرٍ “De ki: Buna mukabil sizden hiçbir ücret istemiyorum.”
Kur’an veya vahyi tebliğe karşı ben sizden bir ücret talep etmiyorum.
وَمَا أَنَا مِنَ الْمُتَكَلِّفِينَ “Ben tekellüfe girenlerden de değilim.”
Ben tekellüfe girip de yapmacık bir şekilde ehil olmadığı şeye ehilmiş gibi görünenlerden değilim. Dolayısıyla nebi olmadığım hâlde nebi imiş gibi görünmem veya Kur’an benim sözüm iken Allaha nisbet etmem söz konusu değildir.
87- إِنْ هُوَ إِلَّا ذِكْرٌ لِّلْعَالَمِينَ “O, âlemler için ancak bir öğüttür.”O ancak ins ve cinne bir öğüttür.
88- وَلَتَعْلَمُنَّ نَبَأَهُ بَعْدَ حِينٍ “Onun haberlerinin doğruluğunu bir zaman sonra mutlaka bileceksiniz!”
O Kur’anda olan vaat ve vaîdî veya vaat ve vaîdin gerçekleşmesiyle o haberlerin doğruluğunu elbette ve elbette bileceksiniz.
“Bir zaman sonra” ifadesinden murat,
-Ölümden sonra,
-Kıyamet günü,
-Veya İslâm’ın galip gelmesiyle manaları olabilir.
“Bir zaman sonra mutlaka bileceksiniz!” ifadesinde bir tehdîd vardır.
Hz. Peygamber şöyle buyurur:
“Her kim Sad sûresini okusa, Allahın Davuda musahhar kıldığı dağlar ağırlığınca hasenesi olur ve Allah onu küçük veya büyük herhangi bir günahta ısrar etmekten korur.”
[1>Bkz. Bakara, 34-36.
[2> Bkz. Bakara, 34.
Yazar:
Prof.Dr. Şadi Eren