Admin
Yönetici
- Katılım
- 19 Şub 2025
- Mesajlar
- 180
- Tepkime puanı
- 0
- Puanları
- 16
1- وَالصَّافَّاتِ صَفًّا “Andolsun o saf bağlayıp duranlara.”
2- فَالزَّاجِرَاتِ زَجْرًا “Zecredip sakındıranlara.”
3- فَالتَّالِيَاتِ ذِكْرًا “Bir zikir okuyanlara.”Allahu Teâlâ, ubudiyet makamında saf tutmuş meleklere yemin etti.Bu melekler ilâhî nurlara mazhar olmalarına göre çeşitli mertebelerdedirler, O’nun emirlerine muntazırdırlar.
-Ulvî ve süfli ecramı, bunlarla ilgili emredilen tedbirleri, idarî maksatları yerine getirerek sevk u idare ederler veya ilham yoluyla insanları günahlardan sakındırırlar, şeytanların insanlara taarruzuna engel olurlar.
-Allahın ayetlerini ve ilâhî ilhamları O’nun enbiya ve evliyasına getirirler.
Bu yeminler, başka açılardan da ele alınabilir.
Şöyle ki:
“Andolsun o saf bağlayıp duranlara” ifadesi, kurşunla bağlanmış gibi saf tutmuş tertip üzere olan yıldız taifelerine,
“Zecredip sakındıranlara” ifadesi, bunların tedbirini gören, idare eden ruhlara,
“Bir zikir okuyanlara” ifadesi, “Gece gündüz tesbih ederler, usanmazlar.” (Enbiya, 20) ayetinde nazara verildiği üzere, Cenab-ı Hakkın vahdet deryasında müsteğrak olan kudsî cevherlere işaret eder.
Veya,
-İbadette saf saf olan,
-Delil ve nasihatlarla küfür ve günahlardan sakındıran,
-Allahın ayetlerini ve hükümlerini okuyan âlimlere bakar.
Veya,
-Saf tutup cihada katılan,
-Atları veya düşmanları dizginleyip kontrol eden,
-“Allah Allah” diyerek cihad esnasında Allahı anan, düşmanla döğüşmek kendilerini Allahı zikirden alıkoymayan mücahitlere işaret eder.
Ayette bunların atıfla gelmesi zât veya sıfatlarının ihtilafını gösterir. Bunun فَ (fe) harfiyle olması, vücut tertibi içindir. Çünkü, saf hâlinde
olmak bir kemâldir, zecredip sakındırmak, kötü şeyden alıkoyması veya hayrı kabule sevk etmesi itibarıyla bir tekmildir. Zikir okumak ise, hayrı ifaza etmektir.
Veya فَ (fe) harfi Hz. Peygamberin “Allah saçını traş ettirenlere, bir
de kısalttıranlara rahmet etsin” sözünde olduğu gibi, derecelendirme ifade eder. Ancak Hz. Peygamberin sözünde önce ifade edilenin sonra ifade edilene üstünlüğü vardır. Burada ise, hiyerarşik bir şekilde rütbelerin gittikçe ileri olması söz konusudur.
4- إِنَّ إِلَهَكُمْ لَوَاحِدٌ “(Bunlara yemin ederim ki) ilâhınız gerçekten bir tek ilâhtır.”
Ayetin bu kısmı, yeminin cevabıdır.Bu şekilde yemin edilmesinde, kendisiyle yemin edilen şeylerin tazimi, büyüklüğünün nazara verilmesi ve yemin edilen hususu te’kid etmek, kuvvetli bir şekilde anlatmak vardır. Yemin, Arabların kelâmında aşina oldukları bir üslûbtur.
Yeminle nazara verilen tevhidin tahkiki ise, gelen ayetlerde yapılmaktadır. Şöyle ki:
5- رَبُّ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا “O, göklerin, yerin ve ve bu ikisi arasında olanların Rabbidir.”Çünkü daha evvelinde de pek çok kereler nazara verildiği gibi, göklerin, yerin ve bu ikisi arasında olanların başka şekillerde olması imkân dâhilinde iken en mükemmel bir şekilde vücuda gelmeleri ve intizamları, Sani-i Hakîmin varlığına ve birliğine bir delildir.
Ayette geçen “ve bu ikisi arasında olanlar…” ifadesi, kulların fiillerini de içine alır. Böyle olunca, onların fiillerinin de Allahın yaratmasıyla olduğuna delâlet eder.
وَرَبُّ الْمَشَارِقِ “Ve bütün doğuların da Rabbidir.”
“Meşarik” maşrıklar demektir. Bundan murat, yıldızların doğduğu yerlerdir. Veya güneşin sene boyunca hergün ayrı bir yerden doğmasını anlatır. Bu da üçyüz altmış ayrı doğuş yeri demektir. Güneş hergün birinden doğar. Bu açıdan bakıldığında, güneşin hergün farklı bir yerden batışı da söz konusudur. Bundan dolayı ayette sadece “meşarık” ifadesinin zikriyle yetinildi.
Öte yandan, güneşin doğuşu kudrete daha ziyade delalet eder ve nimet yönüyle de çok daha büyük bir nimettir.
6- إِنَّا زَيَّنَّا السَّمَاء الدُّنْيَا بِزِينَةٍ الْكَوَاكِبِ “Gerçekten biz dünya semasını (yakın göğü) bir zînetle, yıldızlarla süsledik.”
“Dünya sema”sından murat, insanlara en yakın olan sema tabakasıdır.
Gökyüzündeki yıldızlar, gerçekte farklı sema tabakalarında olsalar bile, yeryüzünde yaşayanlar onların tamamını muhtelif şekillerde mavi bir satıh üzerinde parlayan, ışık saçan mücevherler gibi gördüklerinden “yakın sema” tabirine bir zarar vermez.
7- وَحِفْظًا مِّن كُلِّ شَيْطَانٍ مَّارِدٍ “Onu itaatten çıkan her şeytandan koruduk.”
Taatten çıkmış olan her bir şeytan, kendilerine atılan şihaplarla tardedilir.
8- لَا يَسَّمَّعُونَ إِلَى الْمَلَإِ الْأَعْلَى “Onlar mele-i âlâ’yı dinleyemezler.”
Ayet, semanın şeytanlardan korunmasını ifade ettikten sonra, onların hâlini beyan eder. Semanın korunmuş olması sebebiyle, şeytanlar oradan kulak hırsızlığı yapamazlar.
Mele-i Âlâ, melekler ve özellikle de onların önde gelenlerinin bulunduğu topluluktur.
وَيُقْذَفُونَ مِن كُلِّ جَانِبٍ “Ve her taraftan taşlanırlar.”
Semaya yükselmek istediklerinde, onun her canibinden taşlanırlar.
دُحُورًا “Kovulup atılırlar.”Atılan semavî mancınıklar, onları kovmak içindir.
9- وَلَهُمْ عَذَابٌ وَاصِبٌ “Onlara ardı arkası kesilmez bir azab vardır.”
Onlar için bu kovulmadan başka daimi bir azap, yani ahiret azabı vardır.
10- إِلَّا مَنْ خَطِفَ الْخَطْفَةَ “Ancak kulak hırsızlığı yapanlar olur.”
Ancak meleklerin kelâmından bir söz kapan olabilir.
فَأَتْبَعَهُ شِهَابٌ ثَاقِبٌ “Onu da yakıcı bir şihab takip eder.”
Şihab, parçalanmış yıldız gibi görülen şeydir. Şihab’la alâkalı olarak “esir tabakasına doğru yükselip alev alan buhardır” denilmesi bir tahmindir. Şayet doğru ise, buna aykırı olmaz.
Ayrıca, “Andolsun biz, yakın semayı lambalarla donattık.” (Mülk, 5) ayetine de aykırı olmaz. Çünkü, yukarı âlemde meydana gelen her parlaklık, dünya ehline bir lamba ve sema için de bir zînettir.
Kulak hırsızlığı yapmak üzere semaya yükselmiş bazı şeytanlara bu şekilde taşlama yapılması, akıldan uzak bir şey değildir. Şayet sahihse, Hz. Peygamberin doğumu zamanında bunun olduğu ile ilgili rivayetlerden murat, o zaman çokça vuku bulması olabilir.
Veya kovmak için olması söz konusudur.
Bu semavî mancınıklarla kovulan şeytanların bununla eza görüp dönmeleri veya tamamen yanmaları konusu ise, ihtilaflıdır. Ama en azından gemide olanlara dalganın bazan isabet etmesi, bazan ise isabet etmemesi gibi bir durum vardır. Bundan dolayı, şeytanlar semadan kulak hırsızlığını bütün bütün bırakmamaktadırlar.
“Şeytan ateştendir, dolayısıyla böyle bir şihabla yanmaz” denilemez. Çünkü, insan hâlis topraktan olmadığı gibi, şeytan da sırf ateşten değildir. Bununla beraber, kuvvetli ateş zayıf ateşe saldırdığında onu ortadan kaldırdığı da bilinen bir gerçektir.
Bu şihabın “sakıb” olması, ışığıyla karanlığı delip geçmesi itibarıyladır.
11- فَاسْتَفْتِهِمْ أَهُمْ أَشَدُّ خَلْقًا أَم مَّنْ خَلَقْنَا “Şimdi sor bakalım onlara: Onları yaratmak mı daha çetin, yoksa yarattığımız diğer şeyler mi?”
Zamir Mekke müşrikleri veya Âdemoğullarına râcidir.
“Yarattığımız diğer şeyler mi?”
Bundan murat, önceki ayetlerde bahsi geçen melekler, sema, arz ve bu ikisi arasında olanlar, güneşin doğduğu yerler, yıldızlar ve karanlığı delip geçen şihaplardır.
Ayette kullanılan مَنْ “men” akıllı varlıklar için kullanılır. Burada sema
ve arz gibi cirimler için de kullanılması, tağlip yoluyladır.
إِنَّا خَلَقْنَاهُم مِّن طِينٍ لَّازِبٍ “Şüphesiz biz onları yapışkan bir çamurdan yarattık.”
Yapışkan bir çamurdan yaratılmak, insanla bahsi geçen varlıklar arasında bir ayırımdır.
Yoksa bundan murat, onlardan önce gelen Âd ve Semud gibi kavimler değildir.[1>
Keza, ayetten murat öldükten sonra diriltmenin isbatıdır ve bunu muhal, yani imkânsız görmelerini reddetmektir. Öldükten sonra diriltilme hususunda, onlarla öncekiler arasında fark olmadığı ortadadır.
Ayetin ifade ettiği yeniden diriltmeyi şöyle açıklayabiliriz:
Öldükten sonra yeni bir hayatın imkânsız olması iki cihetle olabilir:
1-Ya, maddenin buna kabiliyeti yoktur.
İnsanların aslî maddesi yapışkan bir çamurdur. Bu, su ile toprağın karışımından meydana gelir. Bu ikisi, yeniden aynı şekilde bir karışım meydana getirilmesine müsait ve kabiliyetlidirler.
Haşri inkâr edenler,
-Ya âlemin sonradan yaratıldığını (hudusu) itiraf etmeleriyle,
-Ya da Hz. Âdemin kıssası ve nice canlıların topraktan yaratıldığını gözleriyle görmeleriyle insanın böyle bir karışımdan meydana geldiğini bilmektedirler. Böyle olunca yeniden diriltilmelerinin de imkân dairesinde olduğunu kabul etmeleri gerekir.
2-Veya yeniden diriltecek Zâtın kudreti böyle bir şeye yetmez.
Hâlbuki bu şeyleri yaratmaya gücü yetenin, onlara nisbetle o kadar da zor olmayan bir şeyi, hem de başlangıçta yarattığı bir şeyi iâde etmeye de elbette gücü yeter. Ve O’nun kudreti zâtiyyedir, asla değişmez.[2>
12- بَلْ عَجِبْتَ وَيَسْخَرُونَ “Hayır, sen (onların hâline) şaştın, onlar ise alay ediyorlar.”
Doğrusu Sen, Allahın kudreti ve onların da diriltilmeyi inkârı karşısında hayret içinde kaldın.
Onlar ise, Senin hayretin ve diriltilmeyi kabulün karşısında alay ediyorlar.Veya, bu fiilleri yapan Zata “ölüleri diriltemez” denilmesine ve tasdik edenlerle de dalga geçilmesine şaşırıp kaldın.
13- وَإِذَا ذُكِّرُوا لَا يَذْكُرُونَ “Kendilerine hatırlatıldığında da düşünmüyorlar.”
Kendilerine bir öğüt verildiğinde, ondan öğüt almıyorlar.Veya, haşrin (yeniden dirilişin) sahîh olduğuna delâlet eden bir şey zikredildiğinde, kıt akıllı ve az düşünür olmalarından dolayı, bundan faydalanmıyorlar.
14- وَإِذَا رَأَوْا آيَةً يَسْتَسْخِرُونَ “Bir ayet gördükleri zaman da eğlenceye alıyorlar.”
Öldükten sonra dirilmeyi söyleyen kimsenin sözüne delâlet eden bir mu’cize gördüklerinde, aşırı bir şekilde alay ediyorlar ve “o bir sihirdir” diyorlar.
Veya bu mu’cizeyle dalga geçmek için birbirlerini çağırıyorlar.
15- وَقَالُوا إِنْ هَذَا إِلَّا سِحْرٌ مُّبِينٌ “Ve dediler ki: Bu apaçık sihirden başka bir şey değildir.”
16- أَئِذَا مِتْنَا وَكُنَّا تُرَابًا وَعِظَامًا أَئِنَّا لَمَبْعُوثُونَ “Öldüğümüz ve bir toprak ve bir yığın kemik olduğumuz zaman mı biz tekrar diriltilecekmişiz?”
Böyle söylemelerinde “yeniden dirilme kendi zâtında kabulü güç bir şey. Hele bir de insan, toprak ve kemik hâline gelince kabulü çok daha zor” manasını hissettirmek vardır.
17- أَوَآبَاؤُنَا الْأَوَّلُونَ “Önceki atalarımız da mı?...”“Onlar da mı?” demeleri, onların üzerinden çok zaman geçtiği cihetle, onların diriltilmelerini kabul etmeyi daha ziyade akıldan uzak gördüklerini anlatır.
18- قُلْ نَعَمْ وَأَنتُمْ دَاخِرُونَ “De ki: Evet, hem de siz aşağılanmış kimseler olarak (diriltileceksiniz).”Sadece “evet” demekle yetinilmesi, daha evvelinde yeniden diriltilmenin imkân dairesinde olmasına ve vukuundan haber verenin doğru söylediğine ait delil ve mu’cize olmasındandır.
19- فَإِنَّمَا هِيَ زَجْرَةٌ وَاحِدَةٌ “O ancak şiddetli bir sesten ibarettir.”
Böyle olunca, yeniden yaratılış tek bir sayha ile gerçekleşecektir. Bu da, sura ikinci üfürülüştür.“Zecr” kelimesi, çobanın koyunlarını sevk ü idaresinde kullanılır.[3>
فَإِذَا هُمْ يَنظُرُونَ “Bir de bakarsın ki onlar (diriltilmiş etrafa) bakmaktadırlar.”
O sayhanın neticesi olarak görürsün ki bütün ölüler kabirlerinden kalkarlar, etraflarına şaşkın şaşkın bakarlar.Veya bundan murat, kendilerine ne yapılacağını beklemeleridir.
20- وَقَالُوا يَا وَيْلَنَا “Ve derler: Vay başımıza gelene!”
هَذَا يَوْمُ الدِّينِ “İşte bu, din (ceza) günüdür.”
“İşte bu, amellerimizin karşılığını göreceğimiz gündür.”
Diriltilenlerin sözü burada bitmiştir. Ayetin devamı meleklerin onlara cevabıdır:
21- هَذَا يَوْمُ الْفَصْلِ الَّذِي كُنتُمْ بِهِ تُكَذِّبُونَ “İşte bu, sizin yalanlamakta olduğunuz fasıl günüdür.”Denildi ki: Bu da onların birbirlerine söyledikleri kelâma dâhildir.
“Fasıl günü”nden murat, aralarında hüküm verilmesi veya iyi ve kötünün ayrılmasını ifade eder.
[1> Bazıları ayete “bizim önceden yarattığımız kavimler mi daha çetin, yoksa onlar mı?” şeklinde mana vermek istemişlerse de, ibare buna uygun değildir. Çünkü önceki devirlerde yaratılan güçlü kuvvetli kavimler de yapışkan bir çamurdan yaratılmışlardır. Böyle olunca, ayetten murat, insanla diğer varlıkları kıyas etmektir.
[2> Yani, O’nun kudreti azalıp çoğalan bir kudret olmayıp kendi zâtındandır. Bu kudretin karşısında hiçbir şey zor değildir. Her şey Allaha nisbetle kolaydır.
[3> Yani, nasıl ki çoban bir sayha ile koyunlarını bir araya toplarsa, her şeyi yoktan var eden Allahın bir tek sayha ile bütün insanları mahşer meydanına toplaması akıldan uzak görülmemeli.
22- احْشُرُوا الَّذِينَ ظَلَمُوا وَأَزْوَاجَهُمْ وَمَا كَانُوا يَعْبُدُونَ “Toplayın (mahşere) o zulmedenleri, eşlerini ve taptıkları şeyleri.”
23- مِن دُونِ اللَّهِ “Allah’tan başka.”“Toplayın”, emri Allahtan meleklere bir emirdir.
Veya, zalim olanları oradan hesaba çekilme yerine sevk hususunda, bazı meleklerin diğer meleklere emri de olabilir.
Denildi ki: Hesaba çekilme yerinden cehenneme sevk edilmeleri için bir emir de olabilir.
“Eşlerini”
Bundan murat, puta tapanın diğer puta tapanlarla, yıldıza tapanın diğer yıldıza tapan kimselerle götürülmesi tarzında emsâl olanlarla eşleştirilmeleridir. “Ve sizler üç sınıf olduğunuz zaman.” (Vakıa, 7) ayetinde de böyle bir eşleştirme anlatılır.
Veya bundan murat, kendileriyle aynı inancı taşıyan hanımları veya şeytanlardan yakınlarıdır.
“Allah’tan başka (taptıkları şeyleri).”
Allahtan başka tapmış oldukları putlar gibi batıl mabutların da kendileriyle beraber sevk edilmesi, onları ziyadesiyle pişman etmek ve utandırmak içindir.
“Şüphesiz kendileri için tarafımızdan güzellik takdir edilenler ise, işte onlar oradan (cehennemden) uzak tutulanlardır.” (Enbiya, 101) ayetinde nazara verilen durum da değerlendirilince, ayetteki “zalimler” ifadesinin belli kayıtlarla anlaşılması gerekir.[1>
Bunlar nazara alındığında, ayette anlatılan “zalimlerin”, müşrikler olduğu anlaşılır.
فَاهْدُوهُمْ إِلَى صِرَاطِ الْجَحِيمِ “Sonra da hidayet edin (sevk edin) onları cehennem sıratına.”
Ardından onları cehenneme gidecek yola sevk edin.
24- وَقِفُوهُمْ “Ve tutuklayın onları.”
إِنَّهُم مَّسْئُولُونَ “Çünkü onlar sorguya çekileceklerdir.”
Onları hesap mahallinde tutuklayın. Çünkü onlar, inançlarından ve amellerinden sorgulanacaklar.
“Ve tutuklayın onları” ifadesinde bulunan و “vav” harfi, tertibi gerektirmez.
Bununla beraber, onların tutuklanmalarının ve hesaba çekilmelerinin birden fazla yerde olması da caizdir.[2>
25- مَا لَكُمْ لَا تَنَاصَرُونَ “Size ne oldu da yardımlaşmıyorsunuz?”
“Niye kurtulmak için birbirinize yardım etmiyorsunuz?”
Ayetin ifadesi, onları kınamak ve başlarına vurmak içindir.
26- بَلْ هُمُ الْيَوْمَ مُسْتَسْلِمُونَ “Doğrusu, bugün onlar teslim olmuşlardır.”
Doğrusu bugün onlar hilelerinin kendi aleyhlerine dönmesi ve aczleri sebebiyle boyun eğmiş durumdadırlar.
27- وَأَقْبَلَ بَعْضُهُمْ عَلَى بَعْضٍ يَتَسَاءلُونَ “Ve birbirlerine yönelip sormaya başlarlar.”Bunlar reislerle onlara uyanlar veya kâfirlerle onlara yakın arkadaş olanlardır.
Bunlar, birbirlerine sormaya başlarlar. Bu sorma, birbirlerini kınamak içindir. Bundan dolayı ayet “Birbirleriyle hasımlaşırlar” şeklinde tefsir edilmiştir.
28- قَالُوا إِنَّكُمْ كُنتُمْ تَأْتُونَنَا عَنِ الْيَمِينِ “Dediler: Siz bize sağdan gelirdiniz.”
“Sağdan gelmekten” murat,
-En kuvvetli ve sağlam yönlerle gelmek,
-Din hakkında gelmek,
-Veya hayrımızı istiyor gibi gelmek manalarını ifade eder.
Yani, “siz hayrımızı ister gibi bir gelişle bize geldiniz, biz de size uyduk, ama helâk olduk.”
“Sağdan gelmek” ifadesi, insanın iki yanından en kuvvetli, en şerefli ve en faydalı olanından istiare yoluyla kullanılır.
Veya kuvvet ve kahırdan istiare yoluyla kullanılır. Yani, “bizi dalâlete sevk ediyordunuz.”
Veya doğrudan “yemin” manasını da ifade ediyor olabilir. Yani, “kendinizin hak yol üzere olduğu hususunda bize yemin ediyordunuz.”
29- قَالُوا بَل لَّمْ تَكُونُوا مُؤْمِنِينَ “Diğerleri de onlara şöyle dediler: Doğrusu, siz mü’min kimseler değildiniz.”Küfrün önderleri kendilerini önce şöyle savundular:
“Hayır, biz sizi yoldan çıkarmadık, siz kendiniz yoldan çıkmış kimselerdiniz.”
30- وَمَا كَانَ لَنَا عَلَيْكُم مِّن سُلْطَانٍ “Bizim, sizin üzerinizde hiçbir hâkimiyetimiz yoktu.”
بَلْ كُنتُمْ قَوْمًا طَاغِينَ “Doğrusu siz taşkın bir kavimdiniz”
Ardından da şöyle değerlendirme yaptılar: “Biz sizi küfre zorlamadık, çünkü sizin üzerinizde bir hâkimiyetimiz yoktu. Siz küfre meylettiniz. Bu meyliniz de, tuğyanı (taşkınlığı) seçen kimseler olmanızdan dolayıdır.”
31- فَحَقَّ عَلَيْنَا قَوْلُ رَبِّنَا “Böylece üzerimize Rabbimizin (azap) sözü hak oldu.”
إِنَّا لَذَائِقُونَ “Şüphesiz (azabımızı) tadacağız.”
32- فَأَغْوَيْنَاكُمْ “Böylece biz sizi günaha kışkırttık.”
إِنَّا كُنَّا غَاوِينَ “Çünkü biz sapmış kimselerdik.”
Sonra her iki fırkanın da yoldan çıkmasının ve azaba düşmelerinin, kendisinden kaçış imkânı olmayan bir hüküm olduğunu ve kendilerinin onları ancak ve ancak kendi işlemiş oldukları günahlara çağırdıklarını, onların da kendileri gibi olmaktan hoşlanıp tâbi olduklarını beyan ettiler.
Ayetin üslûbunda onların haddi aşıp günaha girmelerinin gerçekte daha öncekilerden olmadığına gizli bir işaret vardır. Çünkü her haddi aşmak bunu kışkırtan birisi aracılığıyla olsa, öncekileri kim günaha sevk etmiştir?
33- فَإِنَّهُمْ يَوْمَئِذٍ فِي الْعَذَابِ مُشْتَرِكُونَ “Artık onlar o gün azapta ortaktırlar.”
Böylece hem etbâ, hem de reisler azgınlıkta ortak oldukları gibi, azapta da beraberdirler.
34- إِنَّا كَذَلِكَ نَفْعَلُ بِالْمُجْرِمِينَ “İşte biz mücrimlere böyle yaparız.”
“Mücrimler”den murat, müşriklerdir. Ayetin devamı buna delâlet eder:
35- إِنَّهُمْ كَانُوا إِذَا قِيلَ لَهُمْ لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ يَسْتَكْبِرُونَ “Çünkü onlar, kendilerine, “La ilahe illallah” (Allah’tan başka bir ilâh yoktur) denildiği zaman, büyüklük taslıyorlardı.”
Onlar, kelime-i tevhide karşı kibir gösteriyorlardı.
Veya onlar, tevhide davet edenlere karşı kibirleniyorlardı.
36- وَيَقُولُونَ أَئِنَّا لَتَارِكُوا آلِهَتِنَا لِشَاعِرٍ مَّجْنُونٍ “Biz, mecnun bir şair için mi ilâhlarımızı terk edeceğiz?” diyorlardı.”Bununla –haşa- Hz. Peygamberi kastediyorlardı. (asm)
37- بَلْ جَاء بِالْحَقِّ “Hayır, doğrusu O, hak ile geldi.”
وَصَدَّقَ الْمُرْسَلِينَ “Ve peygamberleri tasdik etti.”
Ayet, onlara bir reddir. Çünkü Hz. Peygamberin getirmiş olduğu tevhid, delile dayalı bir şekilde haktır ve bu konuda peygamberler tam bir ittifak hâlindedirler.
38- إِنَّكُمْ لَذَائِقُو الْعَذَابِ الْأَلِيمِ “Elbette siz o elîm azabı tadacaksınız.”
Allaha şirk koşmanız ve peygamberleri yalanlamanız sebebiyle, elem verici azabı tadacaksınız.
39- وَمَا تُجْزَوْنَ إِلَّا مَا كُنتُمْ تَعْمَلُونَ “Ve ancak yaptıklarınızın karşılığını alacaksınız.”
40- إِلَّا عِبَادَ اللَّهِ الْمُخْلَصِينَ “Ancak Allah’ın halis kulları başka.”
Buradaki istisna munkatıdır. Yani, “siz böylesiniz. Ama Allahın muhlis kulları böyle değillerdir.”Ancak bir önceki ayette “siz…” ifadesiyle bütün mükellefler kastedilirse, o zaman istisna muttasıldır. O zaman bunlardan azabın istisna edilmesi, mümaselet itibarıyla olur. Çünkü bunlara verilecek sevap kat kat olacaktır. Bu itibarla düşünülürse, yapılan istisna yine munkatı sayılır.[3>
41- أُوْلَئِكَ لَهُمْ رِزْقٌ مَّعْلُومٌ “İşte onlar için belli bir rızık vardır.”
Bu malumiyet, rızkın devamlılığı veya tamamen lezzetten ibaret olmasıdır. Nitekim ayetin devamı bu ikinci manayı te’yid eder:
42- فَوَاكِهُ “Meyveler vardır.”
Çünkü meyve, beslenmek için değil, lezzet maksadıyla yenir. Kût ise, bunun aksine beslenmek için yenene verilen isimdir. Cennet ehli dağılmaktan korunmuş gayet sağlam bir yaratılışla yeni hayata mazhar kılındıklarından, rızıkları halis meyve olur, lezzet için yerler.
وَهُم مُّكْرَمُونَ “Onlar ikram gören kimselerdir.”
Dünyadakinden farklı bir şekilde, bir yorulma ve çalışma olmadan rızıkları kendilerine ulaştırılır, ikram edilir.
43- فِي جَنَّاتِ النَّعِيمِ “Naîm cennetlerinde.”
Her şeyiyle nimet olan cennetlerde kendilerine ikram yapılır.
44- عَلَى سُرُرٍ مُّتَقَابِلِينَ “Koltuklar üzerinde karşılıklı otururlar.”
45- يُطَافُ عَلَيْهِم بِكَأْسٍ مِن مَّعِينٍ “Onların etrafında kaynaktan doldurulmuş kadehler dolaştırılır.”Cennet içeceğinin bu şekilde vasfedilmesi, su gibi akması (bol olması) sebebiyledir. Veya onlara yapılacak ikramın, lezzetinin kemâlinden dolayı bütün içeceklerden talep edilen özellikleri kendinde toplayan bir içecek gibi olduğunu hissettirmek içindir.
Diğer ayet de böyle bir manayı anlatır:
46- بَيْضَاء لَذَّةٍ لِّلشَّارِبِينَ “Parlak ve içenlere lezzet verir.”
Bu, bardağın iki özelliğini anlatır.
47- لَا فِيهَا غَوْلٌ “Onda baş döndürme özelliği yoktur.”
وَلَا هُمْ عَنْهَا يُنزَفُونَ “Ve onlar, onu içmekle sarhoş da olmazlar.”Bu içecek, dünya içkileri gibi sersemletmez, çarpmaz. Bundan dolayı akılları da başlarından gitmez.
48- وَعِنْدَهُمْ قَاصِرَاتُ الطَّرْفِ عِينٌ “Ve yanlarında iri gözlü, bakışlarını kocalarından başkalarına çevirmeyen dilberler vardır.”
49- كَأَنَّهُنَّ بَيْضٌ مَّكْنُونٌ “Sanki onlar, gün yüzü görmemiş yumurtalardır.”
Ayette, cennet kadınları bembeyaz olma noktasında toz ve benzeri şeylerden korunmuş devekuşu yumurtasına benzetilmiştir. Bu beyazlıkta, ona karışmış en edna bir alacalık yoktur. Böyle bir benzetme, kadının güzelliği yönündendir.
50- فَأَقْبَلَ بَعْضُهُمْ عَلَى بَعْضٍ يَتَسَاءلُونَ “Derken birbirlerinin hallerinden sormaya başladılar.”
Onlar, bir yandan cennet şarabından içerken, öte yandan kendi aralarında sohbet ederler. Ayette bunun geçmiş zaman sığasıyla anlatılması, te’kid içindir. Çünkü böyle bir sohbet, bu lezzetler içerisinde akıl için en lezzetli olanıdır.
Birbirlerine sormaları,
-Marifetle ilgili şeyler,
-Fazilete dair meseleler,
-Dünyada başlarından geçen maceralardır.
51- قَالَ قَائِلٌ مِّنْهُمْ إِنِّي كَانَ لِي قَرِينٌ “İçlerinden biri dedi ki: Benim bir arkadaşım vardı.”
52- يَقُولُ أَئِنَّكَ لَمِنْ الْمُصَدِّقِينَ “Diyordu: Sen (tekrar dirilmeyi) tasdik edenlerden misin?”
53- أَئِذَا مِتْنَا وَكُنَّا تُرَابًا وَعِظَامًا أَئِنَّا لَمَدِينُونَ “Gerçekten biz, ölüp bir toprak ve kemik yığını hâline geldikten sonra hesaba mı çekileceğiz?”
Böyle diyor ve öldükten sonra dirilmeye iman etmemi kınıyordu.
54- قَالَ هَلْ أَنتُم مُّطَّلِعُونَ “Dedi: Haline bakar mısınız?”
“Siz, cehennem ehlinin hâline muttali misiniz, ta ki bu arkadaşımı size göstereyim.”
Denildi ki: Bunu söyleyen Allahu Teâlâdır veya meleklerden biridir. Onlara şöyle der: “Cehennem ehlinin hâline muttali olmaya ister misiniz? Ta ki bu kimseyi size göstereyim. Böylece onların durumuna bakıp kendi konumunuzu bilesiniz.”
55- فَاطَّلَعَ فَرَآهُ فِي سَوَاء الْجَحِيمِ “Derken baktı ve onu cehennemin ortasında gördü.”
56- قَالَ تَاللَّهِ إِنْ كِدتَّ لَتُرْدِينِ “Ona dedi: Vallahi, neredeyse beni de helâk edecektin.”
Neredeyse, aldatarak beni de helak ediyordun.
57- وَلَوْلَا نِعْمَةُ رَبِّي لَكُنتُ مِنَ الْمُحْضَرِينَ “Şayet Rabbimin nimeti olmasaydı, ben de celb edilenlerden olurdum.”
Şayet Rabbimin bana hidayet ve koruma nimeti olmasaydı, seninle beraber oraya sevk edilenlerden olurdum.
58- أَفَمَا نَحْنُ بِمَيِّتِينَ “Nasıl, bak biz ölüler değiliz!”
59- إِلَّا مَوْتَتَنَا الْأُولَى “İlk ölümümüzden başka.”İlk ölüm, dünyadaki ölümdür. Sual için hayat verilmesinden sonraki kabirdeki hayatı da içine alır.
وَمَا نَحْنُ بِمُعَذَّبِينَ “Ve biz azap da görmeyeceğiz!”
Ve biz kâfirler gibi azap görecek de değiliz.
Bu ifadeler, cennetteki kişinin arkadaşını kınamak için söylediği sözlerdendir.
Veya aynı kişinin, etrafındaki diğer cennet ehline yönelip onlarla sohbete devam etmesi ve Allahın bir nimetinden daha söz etmesidir.
Veya bunu söylemesi böyle bir nimet karşısında sevinme ve hayret etme, ayrıca o arkadaşına da tariz yollu bir kınama olabilir.
60- إِنَّ هَذَا لَهُوَ الْفَوْزُ الْعَظِيمُ “İşte bu, büyük kurtuluştur.”
Bu, onların sözü olabileceği gibi, Allahın kelâmı da olabilir. Allahın sözü olarak değerlendirilirse,
-Onların içinde bulundukları nimete bir işaret,
-Cennette ebediliği bildirmek,
-Ve azaptan emin olduklarını ilan etmek olur.
61- لِمِثْلِ هَذَا فَلْيَعْمَلْ الْعَامِلُونَ “Çalışanlar işte böyle bir kurtuluş için çalışsınlar.”
Amel işleyenlerin böyle bir şeye nâil olabilmek için, gelip geçici ve elemlerle âlude (karışık) dünyevî lezzetlere değil, buna çalışmaları gerekir.
Bunun da bir üstteki ayet gibi, hem onların hem de Allahın sözü olması muhtemeldir.
62- أَذَلِكَ خَيْرٌ نُّزُلًا أَمْ شَجَرَةُ الزَّقُّومِ “Nasıl, ikram olarak bu mu daha hayırlı, yoksa zakkum ağacı mı?”Ayette geçen “nüzül” kelimesi, misafire ilk ikram edilen yemeğe verilen isimdir. Böyle olunca, ayette şöyle bir mana vardır: Bütün bu zikredilen nimetler, cennet ehli için misafire ilk geldiğinde verilen ikram kabilindendir. Onlar için bu nimetlerin ötesinde, fehimlerin anlamakta noksan kalacakları nimetler vardır.
Benzeri bir durum, cehennem ehline verilen zakkum için de söz konusudur.
Zakkum, çölde yetişen küçük yapraklı ve acı meyveli bir ağaçtır.
63- إِنَّا جَعَلْنَاهَا فِتْنَةً لِّلظَّالِمِينَ “Gerçekten biz onu zalimler için bir fitne yaptık.”
Zakkum ağacını, ahirette onlar için bir mihnet ve azap kıldık.
Veya dünyada bununla imtihan edildiler. Çünkü rivayet edildiğine göre onun cehennemde olduğunu işittiklerinde “Ateş ağacı yaktığı hâlde bu nasıl olur?” dediler. Bilmediler ki ateşte yaşayan ve bundan lezzet alan hayvanları yaratan Allah, cehennem ateşinde ağaç yaratmaya ve bunu yanmaktan korumaya kâdirdir.
64- إِنَّهَا شَجَرَةٌ تَخْرُجُ فِي أَصْلِ الْجَحِيمِ “O, cehennemin dibinde biten bir ağaçtır.”
Bunun bittiği yer, cehennemin dibidir. Dalları, onun katmanlarına doğru yükselir.
65- طَلْعُهَا كَأَنَّهُ رُؤُوسُ الشَّيَاطِينِ “Tomurcukları şeytanların başları gibidir.”
Şeytanların başlarına benzetilmesi, son derece çirkin ve korkutucu olmasındandır. Çok güzel birine “melek” denilmesi gibi, burada da hayale dayalı bir benzetme (teşbih-i muhayyel) söz konusudur.
Denildi ki: “Şeyatîn” ifadesinden murat; korkunç görünümlü, boynuzlu dehşetli yılanlardır. Belki de şeytana “şeytan” denilmesi de bu yüzdendir.
66- فَإِنَّهُمْ لَآكِلُونَ مِنْهَا فَمَالِؤُونَ مِنْهَا الْبُطُونَ “Onlar mutlaka bundan yiyecekler ve karınlarını bundan dolduracaklardır.”
Bundan karınlarını doldurmaları,
-Ya çok acıkmalarından,
-Ya da yemeye zorlanmalarındandır.
67- ثُمَّ إِنَّ لَهُمْ عَلَيْهَا لَشَوْبًا مِّنْ حَمِيمٍ “Sonra onlar için üzerine kaynar sudan bir içecek vardır.”
Zakkum ağacından doyup da iyice susadıklarında, kendilerine kaynar sudan bir içecek var.
Veya kaynar suyla karışık bir şekilde irin var.
Bu su, onların bağırsaklarını paramparça edecektir.
Ayetteki “Sonra” ifadesi, içeceklerindeki son derece nahoşluk ve çirkinliği anlatmak için “ayrıca” anlamında kullanılmış da olabilir.
68- ثُمَّ إِنَّ مَرْجِعَهُمْ لَإِلَى الْجَحِيمِ “Sonra da dönecekleri yer, şüphesiz cehennem ateşidir.”
Sonra onların akıbeti, cehennem veya onun dereceleri olur. Çünkü zakkum ve irin, oraya girmeden önce kendilerine takdim edilen şeylerdir.
Denildi ki: Hamîm (kaynar su), cehennemden hariçtedir. “İşte bu, mücrimlerin (suçluların) yalanladığı cehennemdir.” “Onlar, cehennem ateşi ile kaynar su arasında gider gelirler.” (Rahmân, 42-44) Cehennem ehli irinli o kaynar suya develerin suya sevk edilmesi gibi sevk edilirler, sonra cehenneme döndürülürler.
69- إِنَّهُمْ أَلْفَوْا آبَاءهُمْ ضَالِّينَ “Çünkü onlar, atalarını dalalet üzere buldular.”
70- فَهُمْ عَلَى آثَارِهِمْ يُهْرَعُونَ “Kendileri de onların izinden koşa koşa gittiler.”
Onların böyle çetin bir azaba layık olmalarının sebebi, atalarını dalalette taklit etmektir.
Ayette, onların hiç düşünmeden ve araştırmadan körü körüne ecdatlarının yolundan gittiklerini hissettirmek vardır.
71- وَلَقَدْ ضَلَّ قَبْلَهُمْ أَكْثَرُ الْأَوَّلِينَ “Andolsun ki, onlardan öncekilerin çoğu yoldan sapmıştı.”Ey Peygamber! Senin kavminden önce de, insanların çoğu yoldan çıkmıştı.
72- وَلَقَدْ أَرْسَلْنَا فِيهِم مُّنذِرِينَ “Andolsun ki, biz içlerinden uyarıcılar göndermiştik.”
Onlara uyarıcı peygamberler göndermiştik. Bu peygamberler, kavimlerini kötü akıbetten uyarıyorlardı.
73- فَانظُرْ كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُنذَرِينَ “Bak, uyarılanların sonu nasıl oldu!.”
O uyarılanların akıbeti nasıl da çetin ve çok korkunç oldu!
74- إِلَّا عِبَادَ اللَّهِ الْمُخْلَصِينَ “Ancak Allah’ın ihlâslı kulları başka.”
Ancak, o peygamberlerin uyarılarından ders alan ve dinde samimi olanlar müstesna.
Ayette “Bak!” ifadesiyle hitap edilen Hz. Peygamberdir. (asm) Maksud ise, kavmidir. Çünkü onlar da önceki kavimlerin haberlerini işittiler, onlardan geriye kalanları gördüler.
[1> Yani, “her zulmeden mutlaka böyle bir akıbete maruz kalacaktır” denilemez. Zulmünden tevbe edenler ilâhî affa nail olacak ve kurtulacaklardır.
[2>“Vav” harfi bir tertip ve sıra ifadesi olarak kullanılabildiği gibi, bazan belli bir sırayı göstermeyebilir. “Ve tutuklayın onları…” denilmesinde, buradaki “ve” ifadesinin tertip ve sıra ifade etmediğini görüyoruz. Çünkü onların tutuklanmaları ve sorgulanmaları daha öncesinde zâten olmuştu. Bununla beraber, Beydâvî’nin de dikkat çektiği üzere, tutuklanmalarının ve hesaba çekilmelerinin birden fazla yerde olması da mümkündür.
[3>Yani, “Ve siz ancak yaptıklarınızın karşılığını alacaksınız” ifadesi, bir yönüyle bütün mükellefleri içine alır, çünkü herkes kendi amelinin karşılığını görecektir. Ama burada da müşriklerle Allahın muhlis kulları arasında önemli bir fark vardır. Çünkü Allahu Teâlâ, lütuf ve keremiyle, muhlis kullarına en azından bire on karşılık verecek, hatta dilediğine hesapsız ikramda bulunacaktır. Böyle olunca, bu açıdan bakıldığında amellerin karşılığı meselesinde müşriklerle muhlislerin aynı durumda olmadıkları anlaşılır. Bu durumda da, yapılan istisna, üsttekinden ayrı bir istisna olur.
75- وَلَقَدْ نَادَانَا نُوحٌ “Andolsun ki Nûh bize seslenip dua etmişti.”
Önceki devirlerin kıssalarına, önceki ayetlerde mücmel bir işaret yapıldıktan sonra, burada tafsile geçilmiştir.
Yani, “Nûh, kavminden ümidini kestikten sonra bize dua etmişti.”
فَلَنِعْمَ الْمُجِيبُونَ “Biz de ne güzel kabul etmiştik.”
Biz de O’na en güzel bir şekilde icabette bulunduk.
Biz ne güzel icabet ediciyiz.
76- وَنَجَّيْنَاهُ وَأَهْلَهُ مِنَ الْكَرْبِ الْعَظِيمِ “Biz hem onu, hem ehlini o büyük sıkıntıdan kurtardık.”O’nu ve ehli olan ehl-i imanı boğulmaktan veya kavminin ezasından kurtardık.
77- وَجَعَلْنَا ذُرِّيَّتَهُ هُمْ الْبَاقِينَ “Onun neslini yeryüzünde kalanlar kıldık.”
Çünkü, onlardan başkaları hep helâk oldu, kıyamete kadar nesilleri devam edenler ise gemiye binenler oldu.
78- وَتَرَكْنَا عَلَيْهِ فِي الْآخِرِينَ “Ve sonradan gelenler içinde ona güzel bir nam bıraktık.”
79- سَلَامٌ عَلَى نُوحٍ فِي الْعَالَمِينَ “Alemler içinde Nûh’a selâm olsun!”
Yani, sonra gelenler O’na selam ederler, Âlemler içinde “Nûha selâm olsun” derler.
Denildi ki: Bu, Allahu Teâlâdan Hz. Nûha bir selâmdır.
80- إِنَّا كَذَلِكَ نَجْزِي الْمُحْسِنِينَ “İşte biz muhsin olanları böyle mükafatlandırırız.”
Ayet, Hz. Nûha yapılan ikramın illetini açıklar. Bu Ona, iyi hâline bir mükafat olarak verilmiştir.
81- إِنَّهُ مِنْ عِبَادِنَا الْمُؤْمِنِينَ “Çünkü O, bizim mü’min kullarımızdandı.”
Bu da, O’nun kadrini ve hâlinin asaletini ortaya koymak üzere, iyi işler yapmasının imanından kaynaklandığını anlatır.
82- ثُمَّ أَغْرَقْنَا الْآخَرِينَ “Sonra diğerlerini suda boğduk.”
Yani, kavminin inkârcılarını suda boğduk.
83- وَإِنَّ مِن شِيعَتِهِ لَإِبْرَاهِيمَ “Şüphesiz İbrahim de O’nun taraftarlarından idi.”
İmanda ve dinin asıllarında Hz. Nûhun yolundan gidenlerdendi. Dinin fürüatında da dinlerinin aynı olması veya genelde beraber olması da uzak bir şey değildir. Hz. İbrahimle Hz. Nûh arasında ikibin altıyüz kırk sene vardı. İkisi arasında peygamber olarak Hz. Hûd ve Hz. Salih gelmişti.[1>
84- إِذْ جَاء رَبَّهُ بِقَلْبٍ سَلِيمٍ “O, Rabbine kalb-i selim ile gelmişti.”
Kalb-i selimden murat, Hz. İbrahimin kalbinin kalbe ârız olan afetlerden ve alâkalardan uzak, sırf Allah için olmasıdır. Rabbine böyle bir kalple gelmesi, sanki bu kalbi hediye olarak Allaha sunmasını anlatır. Bundan murat, O’nun ihlâsıdır.
85- إِذْ قَالَ لِأَبِيهِ وَقَوْمِهِ مَاذَا تَعْبُدُونَ “O, babasına ve kavmine şöyle demişti: Siz nelere tapıyorsunuz?”
86- أَئِفْكًا آلِهَةً دُونَ اللَّهِ تُرِيدُونَ “Allah’ı bırakıp da birtakım uydurma ilâhlar mı istiyorsunuz?”Ayetin üslûbunda, bu yaptıkları şeyin Allaha iftira olduğu vurgulanmaktadır. Böylece onların batıl yolda oldukları ve bu hâllerinin iftiraya dayandığı nazara verilmiştir.
87- فَمَا ظَنُّكُم بِرَبِّ الْعَالَمِينَ “Siz âlemlerin Rabbini ne zannediyorsunuz?”
O, âlemleri terbiye etmesiyle ibadete layık olmakla beraber, Siz O’nu ne zannettiniz de O’na ibadeti terk ettiniz veya başkasını O’na ibadette şerik kıldınız, azabından emin oldunuz!?”
Ayet, O’na ibadetten alıkoyan katî bir inançta bulunmaktan veya O’na şirk koşmayı caiz görmekten veya cezasından emin olmayı gerektiren bir durumdan men etmenin çok ötesinde, böyle bir zannı netice veren şeyi bile ilzam yoluyla inkâr etmektedir.
Ayet, önceki cümleye bir delil gibidir.
88- فَنَظَرَ نَظْرَةً فِي النُّجُومِ “Derken yıldızlara bir baktı.”
Onların bulundukları mevkilere, bir araya gelmelerine baktı.
Veya yıldızlarla ilgili ilme veya kitaba baktı. Kavmi, Hz. İbrahim’i kendileriyle beraber ibadet etmesi için törene çağırmışlardı. Yıldızlara bakması, onları iknaya yönelik de olabilir.[2>
89- فَقَالَ إِنِّي سَقِيمٌ “Sonra da, “Ben gerçekten hastayım” dedi.”
Onlar kâhinlik yapan kimseler olduğundan, kendisini yıldızlardan istidlâlde bulunmuş gibi yapıp, mabetlerine götürmesinler diye yakında hasta olacak gibi gösterdi. O zamanda en yaygın hastalık taun idi ve bunun bulaşmasından korkuyorlardı.
Hz. İbrahimin böyle demekten maksadı “sizin küfrünüzden dolayı kalben hastayım” manası olabilir.Veya sıhhatinin tam yerinde olmadığını kastetmiş de olabilir. Çünkü, bütün sağlık ölçüleri tam dengede olan az kişi bulunur.[3>
Veya bununla ölümü kastetmiş olabilir.[4>
Meselde şöyle denilir: “Selamet olarak dert yeter.”
Lebîd, şiirinde şöyle söyler:
“Dua ettim Rabbime, bana sıhhat versin diye.
Bir de ne göreyim, derman bana derdim imiş.”
90- فَتَوَلَّوْا عَنْهُ مُدْبِرِينَ “Bunun üzerine arkalarını dönüp ondan uzaklaştılar.”
Hastalık bulaşmasın diye O’nun yanından uzaklaştılar.
91- فَرَاغَ إِلَى آلِهَتِهِمْ فَقَالَ أَلَا تَأْكُلُونَ “Gizlice onların putlarına doğru gidip, “yemez misiniz?” dedi”
Gizlice onların putlarının olduğu yere vardı. Onlarla alay ederek: “Önünüzdeki yemeklerden niye yemiyorsunuz?” dedi.
92- مَا لَكُمْ لَا تَنطِقُونَ “Ne diye konuşmuyorsunuz?”
93- فَرَاغَ عَلَيْهِمْ ضَرْبًا بِالْيَمِينِ “Derken üzerlerine varıp onlara sağ eliyle bir darbe indirdi.”“Sağ el” ile kayıtlanması, kuvvetlice vurduğunu ifade eder.
Denildi ki: “Ve Allah’a yemin ederim ki, siz arkanızı dönüp gittikten sonra, ben putlarınıza elbette bir tuzak kuracağım.” (Enbiya, 57) ayetinde nazara verildiği üzere, yeminini tahakkuk ettirmek için böyle yaptı.
94- فَأَقْبَلُوا إِلَيْهِ يَزِفُّونَ “Kavmi (telaş içinde) koşarak ona doğru geldi.”
Döndüklerinde putlarını kırılmış buldular, kimin kırdığını araştırmaya başladılar. (Enbiya, 59) da açıklandığı üzere, Hz. İbrahim’in yaptığı kanaatine vardılar.
95- قَالَ أَتَعْبُدُونَ مَا تَنْحِتُونَ “İbrahim dedi: Yonttuğunuz putlara mı tapıyorsunuz?”
96- وَاللَّهُ خَلَقَكُمْ وَمَا تَعْمَلُونَ “Oysa Allah sizi de, yaptığınız şeyleri de yaratmıştır.”
Çünkü her ne kadar şekil vermek sizden olsa da, yaptığınız şeylerin maddesi O’nun yaratmasıyladır. Bu açıdan, amel onlara nisbet edilmiştir.
İnsanların amelleri,
-Allahın onlara bu konuda güç vermesi,
-Fiilleri için gerekli olan sebep ve âletleri yaratmasıyladır.
Onların fiili Allahın yaratmasıyla olunca, fiillerine bağlı olan durumların Allahın yaratmasıyla olduğu evleviyetle sabit olur.
Ehl-i sünnet, bu manada fiilleri yaratanın Allah olduğuna delil getirdiler.[5>
97- قَالُوا ابْنُوا لَهُ بُنْيَانًا فَأَلْقُوهُ فِي الْجَحِيمِ “Dediler: Onun için bir bina yapın, (içinde ateş yakın) da, Onu ateşe atın.”
98- فَأَرَادُوا بِهِ كَيْدًا “Böylece Ona bir tuzak kurmak istediler.”
Hz. İbrahim, delil yoluyla onlara galip gelince, herkes nezdinde aciz kaldıkları açığa çıkmasın diye onu cezalandırmak istediler.
فَجَعَلْنَاهُمُ الْأَسْفَلِينَ “Biz de onları en zelil kimseler kıldık.”
Hilelerini boşa çıkardık. Hatta yaktıkları ateşi Hz. İbrahime soğuk ve selâmetli kılarak, O’nun şanının yüceliğine parlak bir delil kıldık, böylece onları zelil kimseler yaptık.
99- وَقَالَ إِنِّي ذَاهِبٌ إِلَى رَبِّي “İbrahim dedi: “Ben Rabbime gideceğim.”
“Ben, Rabbimin emrettiği yere, yani Şama gideceğim” dedi.
Veya bundan murat şudur: “Ben, kendimi tümüyle O’na ibadete vereceğim yere gideceğim.”
سَيَهْدِينِ “O, bana yol gösterecektir.”
O, dinim için maslahat olan şeye ve ulaşmak istediğim maksada beni sevk edecektir.
Hz. İbrahimin bu konuda çok net konuşması,
-Ya Allahtan gelen bir vaat sebebiyledir.
-Veya O’na tam tevekkül etmesindender.
-Veya bu konuda müsbet sonucu ifade etmeyi âdet hâline getirmesindendir.
Hz. Musa ise, benzeri bir durumda “Umarım Rabbim beni doğru yola iletir.” (Kasas, 22) dedi, kesin ifade kullanmaktan kaçınarak “umarım” demeyi tercih etti.
100- رَبِّ هَبْ لِي مِنَ الصَّالِحِينَ “Ya Rabbi! Bana salihlerden bir çocuk bağışla.”
İnsanları hakka davette bana yardım etsin, gurbette enisim olsun.
Bundan murat, Cenab-ı Haktan çocuk vermesini istemektir. Ayet metnindeki “hibe” lafzı genelde bu anlamda kullanılır. Ayetin devamı da, bununla salih bir çocuk istediğini gösterir:
101- فَبَشَّرْنَاهُ بِغُلَامٍ حَلِيمٍ “Biz de kendisine halîm bir oğul müjdeledik.”
Cenab-ı Hak bu ifadeyle
-Erkek çocuğu olacağını,
-Delikanlılık dönemine ulaşacağını müjdeledi. Çünkü çocuk için “hilm” özelliği kullanılmaz.
-Kendisi gibi hilim sahibi olacağını haber verdi. Mesela Hz. İbrahim, oğluna daha büluğa ermeden Allah için onu kurban edeceğini söyleyince “Babacığım, sana ne emrolunuyorsa yap” dedi. (Saffat, 102)
Denildi ki: Allahu Teâlâ Hz. İbrahim ve oğlu dışında hiçbir peygamberi hilim özelliğiyle vasfetmedi. Onların burada zikrolunan hâlleri, bu özelliğe sahip olmalarına şehadet eder:
102- فَلَمَّا بَلَغَ مَعَهُ السَّعْيَ قَالَ “Oğlu, yanında koşacak çağa gelince şöyle dedi:”
Ayette babanın da zikri, babanın rıfk yönüyle daha mükemmel olması ve çocuğunun hayrını istemesi, dolayısıyla vakti gelmeden koşmasını istememesi yüzündendir.
Veya babasının böyle yürüyüşü, beraber gezmek için Allahtan talep etmesindendir.
Aşağıda anlatılan olay olduğunda, Hz. İsmail on üç yaşındaydı.
يَا بُنَيَّ إِنِّي أَرَى فِي الْمَنَامِ أَنِّي أَذْبَحُكَ “Yavrum! Rüyamda seni boğazladığımı görüyorum.”Rüyada aynen boğazladığını görmüş olabileceği gibi, rüyanın tabirinin böyle olması da muhtemeldir.
Denildi ki: Zilhiccenin 8. günü gecesinde (terviye günü) rüyada birisinin kendisine şöyle dediğini duydu: “Şüphesiz Allah, oğlunu boğazlamanı Sana emrediyor.”
Sabah olduğunda bu rüyanın Allahtan mı yoksa şeytandan mı olduğu konusunda tereddütte kaldı. Akşamında yine aynı rüyayı görünce, bunun Allahtan olduğunu anladı. Üçüncü gecede de aynı rüyayı görünce, oğlunu kurban etmeye niyetlendi ve üstteki ayette bildirilen sözleri ona söyledi.Bundan dolayı bu üç gün “terviye, arafe ve kurban günleri” olarak isimlendirildi.
Ayette bahsi geçen çocuk, Hz. İsmaildir. Çünkü,
- Cenab-ı Hak Hz. İbrahimin hicretinin peşinde onu ihsan etmişti.
-Daha sonraki ayetlerde bu olaya atıfla Hz. İshak’ın müjdelenmesi söz konusudur.
-Keza Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: “Ben iki kurbanlığın çocuğuyum.”
Bunlardan biri, atası İsmail, diğeri de babası Abdullah’tır. Çünkü Hz. Peygamberin dedesi Abdülmuttalib, Zemzem suyunu bulursa veya on erkek evlat sahibi olursa bir çocuğunu kurban edeceğini nezretmişti. Allah kendisine isteğini nasip edince evlâtları arasında kur’a çekti, kur’a Abdullaha çıktı. Ona bedel olmak üzere yüz deve fidye olarak verdi. Kısas olayında diyet olarak yüz deve alınması buna dayanır.
-Hz. İbrahimin oğlunu kurban etme olayı Mekkede olmuştu. Hatta, oğluna bedel gönderilen koçun iki boynuzu İbnu Zübeyr olayında yanıncaya kadar Ka’beye asılıydı. Hz. İshak ise, bu kurban olayında Mekkede değildi.
-Ayrıca ayette Hz. İshakın müjdelendiği yerde, onun peşinden oğlu Yakub da müjdelenmektedir. Böyle olunca, çocukken kurban edilmesi durumu münasip düşmez.
Ancak Hz. Peygambere “hangi nesep daha şerefli?” diye sorulunca şöyle cevap verdiği rivayet edilir:
“Allahın Halili olan İbrahim, Allahın kurbanlığı olan oğlu İshak, Allahın İsraili (kulu) olan oğlu Yakub, Allahın Sıddıki olan oğlu Yusuf.”
Burada, bu silsilede yer alan lakaplar râvinin ilavesidir. Hadisin asıl metninde bunlar yoktur. Rivayette şöyle geçmektedir: Yusuf İbnu Yakub İbnu İshak İbnu İbrahim.
فَانظُرْ مَاذَا تَرَى “Artık bak, ne düşünürsün?”
Hz. İbrahim oğlunu kurban etmede kararlı olduğu halde ona görüşünü sorması,
-Allahtan gelen bu çetin imtihan karşısında fikrini öğrenmek,
-Feryat etmesi hâlinde ayağını sabit kılmak,
-Serbest bıraksa, kendisinden emin olmak,
-Nefsini buna alıştırıp teslimiyetini sağlamak,
-Olay gerçekleşmeden önce boyun eğmek suretiyle sevap kazanmasını temin etmek içindir.
قَالَ يَا أَبَتِ افْعَلْ مَا تُؤْمَرُ “Dedi: Babacığım, sana ne emrolunuyorsa yap.”Hz. İsmailin “Sana ne emrolunuyorsa yap” demesi, babasının sözünden bunu yapmakla emrolunduğunu anlamasından veya Peygamberlerin rüyasının hak olduğunu ve böyle bir şeyin ancak Allahtan bir emirle olacağını bilmesindendir.
Belki de Hz. İbrahime böyle bir emrin uyanıkken değil de rüyada verilmesi, bunun gereğini yerine getirmenin her ikisi için de hakka boyun eğmeye ve ihlâsın kemâline daha ziyade delâlet etmesi içindir.Ayette geçmiş zaman sığasıyla “Sana ne emredildiyse” yerine geniş zaman sığasıyla “Sana ne emrolunuyorsa yap” denilmesi, rüyanın tekerrürü sebebiyledir.
سَتَجِدُنِي إِن شَاء اللَّهُ مِنَ الصَّابِرِينَ “İnşaallah beni sabredenlerden bulacaksın.”
Kurban etmene veya Allahın hükmüne karşı, inşallah beni sabredenlerden bulacaksın.
103- فَلَمَّا أَسْلَمَا وَتَلَّهُ لِلْجَبِينِ “İkisi de bu şekilde Allah’a teslim olduklarında ve oğlunu alnı üzerine yatırdığında.”
Denildi ki: Hz. İbrahim, oğlunun yüzünde bir değişiklik görüp rikkate gelerek kurban etmekten vazgeçme endişesiyle çocuğu yüz üstü yere yatırdı.
Bu, Minada veya Mina mescidine yakın bir yerde veya bugün kurban kesimi için kullanılan alanda gerçekleşti.
104- وَنَادَيْنَاهُ أَنْ يَا إِبْرَاهِيمُ “Ve Biz ona şöyle seslendik: Ey İbrahim!”
105- قَدْ صَدَّقْتَ الرُّؤْيَا “Rüyayı tasdik ettin.”Tam bir azimle ve kesim öncesi yapılması gerekenleri yerine getirmek suretiyle rüyayı tasdik ettin.Rivayete göre, defalarca bıçağı oğlunun boğazına dayadığı hâlde, bıçak kesmedi.Üstteki ayette “İkisi de bu şekilde Allah’a teslim olduklarında ve oğlunu alnı üzerine yatırdığında” denilip, cümlenin tamamlanmayışında şöyle bir mana vardır:İşte onlar bu şekilde teslimiyet gösterince, halin konuştuğu ve sözün anlatamadığı şeyler oldu.
-Her ikisi de bu çetin imtihandaki belânın defiyle Allahın onlara nimette bulunmasına,
-Daha önce kimseye muvaffak kılmadığı bir şeye kendilerini muvaffak kılmasına,
-Âlemlere üstünlüklerini bu olayla izhar etmesine,
-Çok büyük bir sevap kazanmalarını sağlamasına ve bunun gibi hâllere sevindiler, şükrettiler.
إِنَّا كَذَلِكَ نَجْزِي الْمُحْسِنِينَ “Muhsin olanları işte biz böyle mükâfat-landırırız.”
Ayet, iyi işler yapmaları sebebiyle Allahın onlara genişlik verdiğini, sıkıntıdan kurtardığını anlatır. Vukuundan evvel neshin caiz olduğunu söyleyenler, bu kıssa ile delil getirdiler. Çünkü Hz. İbrahim “Yavrum! Rüyamda seni boğazladığımı görüyorum.” (Saffet, 102) ayetinin delâletiyle oğlunu kurban etmekle mükellefti, ama bu meydana gelmedi.[6>
106- إِنَّ هَذَا لَهُوَ الْبَلَاء الْمُبِينُ “Şüphesiz bu apaçık bir imtihandır.”
Öyle çetin bir imtihan ki, böylesi imtihanda muhlis olan ve olmayan birbirinden ayrılır.
Veya bundan murat, bu imtihanın daha zoru olamaz bir şekilde zor olmasıdır.
107- وَفَدَيْنَاهُ بِذِبْحٍ عَظِيمٍ “Biz, büyük bir kurbanlık fidyesi ile onu (İsmail’i) kurtardık.”
Bu kurbanın “büyük” olması, cüsse itibarıyla olabileceği gibi, kadrinin büyük olması manasında da olabilir. Çünkü Allahu Teâlâ böyle bir kurbanı peygamber oğlu peygambere fidye olarak göndermiştir. Ve O’nun neslinden peygamberlerin efendisi olan Hz. Muhammed gelmiştir (asm).Denildi ki: Gönderilen bu kurbanlık cennetten bir koç idi.
Rivayete göre, gelen koç Cemre denilen yerde Hz. İbrahimden kaçtı. O da koça doğru yedi küçük taş attı, sonra yakaladı. Bu da, haccın sünnetlerinden biri oldu.
Gerçekte fidyeyi veren Hz. İbrahim’dir. Ayette, Cenab-ı Hakkın bunu kendine isnad etmesi, verenin ve bunu emredenin O olmasından mecazdır.
108- وَتَرَكْنَا عَلَيْهِ فِي الْآخِرِينَ “Ve sonradan gelenler arasında Ona güzel bir nam bıraktık.”
109- سَلَامٌ عَلَى إِبْرَاهِيمَ “Selam olsun İbrahim’e.”
Bunun açıklaması, bu sûrenin yetmiş dokuzuncu ayetinde geçti.
110- كَذَلِكَ نَجْزِي الْمُحْسِنِينَ “Muhsin olanları işte biz böyle mükâ-fatlandırırız.”
111- إِنَّهُ مِنْ عِبَادِنَا الْمُؤْمِنِينَ “Çünkü o bizim mü’min kullarımızdandı.”
112- وَبَشَّرْنَاهُ بِإِسْحَقَ نَبِيًّا مِّنَ الصَّالِحِينَ “Ve Ona salihlerden bir peygamber olmak üzere İshak’ı müjdeledik.”Oğlu İshakın nebilerden olacağına hükmedilmiş, salihlerden olması takdir olunmuştu.Bu itibarla nebî ve salihlerden olması, cümle içinde hâl olarak gelmiştir. Böyle olunca, bu müjdenin verildiği anda nebi ve salih olması gerekmez.
Bu, “Onlara şöyle denir: İçinde ebedî kalmak üzere girin cehennem kapılarından!” (Zümer, 72) ayeti gibi değerlendirilmemesi gerekir. Çünkü o ayette anlatılan kimselerin cehenneme girmeleri vaktinde ebedî kalmaları mukadderdir, belirlenmiştir. Hz. İshak ise, dünyaya gönderildiğinde kendisinin nebi ve salih olması belirlenmiş değildi.[7>
Hz. İbrahimin kurbanlık oğlu olarak Hz. İshakı söyleyenler, ayetteki müjdeyi O’nun doğumu olarak değil, peygamberlik müjdesi olarak açıkladılar.
Nübüvvetten sonra salahın zikredilmesinde, salih olmanın önemini göstermek ve nübüvvetten gayenin de salahat olduğuna bir ima vardır. Çünkü salih olmak, mutlak manada kemâl ve tekmîl manasını tazammun eder.[8>
113- وَبَارَكْنَا عَلَيْهِ وَعَلَى إِسْحَقَ “Hem ona hem İshak’a bereketler verdik.”
Biz İbrahime evlatları hususunda bereket ihsan ettik. İshakı da mübarek kıldık, neslinden İsrailoğullarının peygamberlerini ve ayrıca İsrailoğulları dışında Eyyûb ve Şuayb gibi peygamberleri gönderdik.Veya ayetin manası şöyle olabilir: Din ve dünyanın bereketlerini kendilerine ihsan ettik, feyiz olarak verdik.
وَمِن ذُرِّيَّتِهِمَا مُحْسِنٌ وَظَالِمٌ لِّنَفْسِهِ مُبِينٌ “Her ikisinin neslinden hem muhsin olanlar, hem de açıkça kendi nefsine zulmedenler var.”
Muhsin olmak, güzel amel işlemek manasında olabilir veya “iman ve tâatle nefsine faydası olan” anlamına gelir.
Nesillerinden küfür ve isyanla nefsine gayet açık bir şekilde zulmedenler de var.
Bunda, hidayet ve dalâlette nesebin tesiri olmadığına ve nesillerinde meydana gelen zulümden, atalarına bir noksanlık ve ayıp gelmeyeceğine bir tenbih vardır.
[1>Bu ikisi, bilinen peygamber olarak nazara verilmiştir. Yoksa başkaları da gelmiş olabilir.
[2> Kavmi, yıldızlara bakar, onlarla kâhinlik yapardı. Mazeretinin inandırıcı olması için onların anlayacağı şekilde böyle yapması muhtemeldir.
[3>Yani, hemen hemen bütün insanlar şöyle veya böyle bir şekilde hasta sayılırlar.
[4> Çünkü, diğer hastalıklara göre en amansız dert, ölümdür. Nitekim hadiste “ölüm dışında her derde deva olduğu” bildirilir.
[5> Mu’tezile mezhebi ise, kötü fiilleri Allaha isnad etmekten sakınmak için “insan, kendi fiillerinin yaratıcısıdır” dediler. Hayrın da şerrin de Allahtan olmasını te’vil cihetine gittiler.
[6> Bazıları, nesih konusunu ele alırken, bir hüküm uygulanmadan yürürlükten kaldırılabileceğine bunu misal verdiler.
[7> Yani, üstte medar-ı bahs olan ayette, cehennem ehli cehenneme girerlerken ebedi kalmaları takdir edilmiş olarak girdiler. Ama Hz. İshak dünyaya geldiğinde nebî ve salih olması belirli değildi. Çeşitli imtihanların neticesinde salih bir nebi olmaya liyakat kazandı, o payeler kendisine verildi. Cenab-ı Hak, gelecek şeylerin nasıl geleceğini bilir. Ama insanlarla ilgili şu dünya hayatında tam bir imtihan söz konusudur. Allahın kimin ne yapacağını, hangi makama geleceğini, akıbetini… bilmesi insanları sorumlu olmaktan kurtarmaz.
[8> Yani, salih olan biri kendisi kemâl vasıfları taşıdığı gibi, başkalarını kemâle erdirecek çalışmalar da yapar.
114- وَلَقَدْ مَنَنَّا عَلَى مُوسَى وَهَارُونَ “Andolsun, biz Mûsâ’ya ve Hârûn’a da lütufta bulunduk.”Her ikisine de nübüvvet ve daha başka dînî ve dünyevî menfaatlerle nimet verdik.
115- وَنَجَّيْنَاهُمَا وَقَوْمَهُمَا مِنَ الْكَرْبِ الْعَظِيمِ “Kendilerini ve kavimlerini o büyük sıkıntıdan kurtardık.”Onları, Firavunun zorbalığından, suda boğulmaktan kurtardık.
116- وَنَصَرْنَاهُمْ فَكَانُوا هُمُ الْغَالِبِينَ “Onlara yardım ettik de galip gelenler onlar oldu.”
İlahi yardım ile Firavun ve kavmine karşı galip geldiler.
117- وَآتَيْنَاهُمَا الْكِتَابَ الْمُسْتَبِينَ “Ve onlara Kitab-ı müstebini verdik.”
O ikisine, beyanında beliğ olan Tevratı verdik.
118- وَهَدَيْنَاهُمَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَقِيمَ “Ve onları sırat-ı müstakime ilettik.”
O ikisini, hakka ve doğru olana ulaştıran yola sevkettik.
119- وَتَرَكْنَا عَلَيْهِمَا فِي الْآخِرِينَ “Ve sonradan gelenler arasında onlara güzel bir nam bıraktık.”
120- سَلَامٌ عَلَى مُوسَى وَهَارُونَ “Selam olsun Musa ve Harun’a.”
121- إِنَّا كَذَلِكَ نَجْزِي الْمُحْسِنِينَ “İşte biz muhsin olanları böyle mükafatlandırırız.”
122- إِنَّهُمَا مِنْ عِبَادِنَا الْمُؤْمِنِينَ “Çünkü o ikisi bizim mü’min kullarımızdandı.”
Bunların misli daha önce geçmişti.
123- وَإِنَّ إِلْيَاسَ لَمِنْ الْمُرْسَلِين “Şüphesiz İlyas da gönderilen peygamberlerdendi.”
Hz. İlyas, Hz. Harunun neslinden olup peygamber olarak gönderilmişti.
124- إِذْ قَالَ لِقَوْمِهِ أَلَا تَتَّقُونَ “Hani kavmine şöyle demişti: “Allah’tan korkmaz mısınız?”
Kavmine, “Allahın azabından korkmuyor musunuz?” demişti.
125- أَتَدْعُونَ بَعْلًا وَتَذَرُونَ أَحْسَنَ الْخَالِقِينَ “Yaratıcıların en güzelini bırakarak Ba’l’e mi tapıyorsunuz?”Ba’l, Şam bölgesinde Bekk ahalisinin putunun adıdır. Şimdi o beldeye “Ba’lebekk” denilmektedir.
Yani, siz ona mı ibadet ediyor veya ondan mı bir hayır bekliyorsunuz?!
Böyle sormasında, onların yaptığının doğru olmadığını hissettirmek vardır. Zaten sözünün devamında açıktan bunu ifade etmektedir:
126- اللَّهَ رَبَّكُمْ وَرَبَّ آبَائِكُمُ الْأَوَّلِينَ “Ki O, sizin ve geçmiş atalarınızın Rabbi olan Allahtır.”
127- فَكَذَّبُوهُ “Onu yalanladılar.”
فَإِنَّهُمْ لَمُحْضَرُونَ “Bu sebeple onlar (azaba) getirileceklerdir.”
Onlar, azaba getirileceklerdir. Ayette sadece getirileceklerinin söylenip azabın zikredilmemesi, karine ile bunun anlaşılmış olmasındandır.[1>
Veya azabın zikredilmemesi, mutlak söylenen “ihzar” kelimesinin örfen kötü bir şekilde getirilme manasını çağrıştırmasındandır.[2>
128- إِلَّا عِبَادَ اللَّهِ الْمُخْلَصِينَ “Ancak Allah’ın ihlaslı kulları müstesna.”
129- وَتَرَكْنَا عَلَيْهِ فِي الْآخِرِينَ “Ve sonradan gelenler arasında ona güzel bir nam bıraktık.”
130- سَلَامٌ عَلَى إِلْ يَاسِينَ “Selam olsun İlyâsa.”
131- إِنَّا كَذَلِكَ نَجْزِي الْمُحْسِنِينَ “İşte biz muhsin olanları (iyilik yapanları) böyle mükâfatlandırırız.”
132- إِنَّهُ مِنْ عِبَادِنَا الْمُؤْمِنِينَ “Çünkü o bizim mü’min kullarımızdandı.”
133- وَإِنَّ لُوطًا لَّمِنَ الْمُرْسَلِينَ “Şüphesiz Lût da gönderilen peygamberlerdendi.”
134- إِذْ نَجَّيْنَاهُ وَأَهْلَهُ أَجْمَعِينَ “Hani biz onu ve ehlinin tamamını kurtarmıştık.”
135- إِلَّا عَجُوزًا فِي الْغَابِرِينَ “Geride kalanlar arasındaki yaşlı bir kadın dışında.”
136- ثُمَّ دَمَّرْنَا الْآخَرِينَ “Sonra diğerlerini helak etmiştik.”
137- وَإِنَّكُمْ لَتَمُرُّونَ عَلَيْهِم مُّصْبِحِينَ “Şüphesiz sizler (yolculuklarınız sırasında) sabah onların yurtlarına uğruyorsunuz.”
138- وَبِاللَّيْلِ أَفَلَا تَعْقِلُونَ “Ve akşam vaktinde de.”
Ve siz ey Mekke ahalisi!Şama ticarete giderken sabah-akşam onların yaşadıkları yerlere uğruyorsunuz. Çünkü Sedom, Şam yolu üzerindedir.
وَإِنَّ يُونُسَ لَمِنَ الْمُرْسَلِينَ “Hâlâ düşünmez misiniz?”
Aklınız yok mu, ta ki onların harabelerinden ibret alasınız.
139- إِذْ أَبَقَ إِلَى الْفُلْكِ الْمَشْحُونِ “Şüphesiz Yunus da gönderilen peygamberlerdendi.”
140- فَسَاهَمَ فَكَانَ مِنْ الْمُدْحَضِينَ “Hani O, kaçıp yüklü gemiye binmişti.”Ayetteki “kaçtı” ifadesi, efendisinden kaçan köle için kullanılır. Hz. Yunus da Rabbinden izin gelmeden kavmini terk ettiğinden O’nun hakkında kullanılması güzel olmuştur.
141- فَالْتَقَمَهُ الْحُوتُ وَهُوَ مُلِيمٌ “(Gemidekilerle) kur’a çekti ve kaybedenlerden oldu.”
Kur’ada mağluplardan oldu.Rivayete göre Hz. Yunus kavmine azabı vaat ettikten sonra, Allahın emri gelmeden onların içinden ayrıldı. Bir gemiye bindi, gemi hareket etmedi. Bunun üzerine, “burada efendisinden kaçmış bir köle var, kur’a ile onu belirleyin” dediler. Kur’a, Hz. Yunusa çıktı. Bunun üzerine “efendisinden kaçan köle benim” dedi, kendini denize attı.
142- فَلَوْلَا أَنَّهُ كَانَ مِنْ الْمُسَبِّحِينَ “Böylece, Yûnus kendini kınayıp dururken balık onu yuttu.”
143- لَلَبِثَ فِي بَطْنِهِ إِلَى يَوْمِ يُبْعَثُونَ “Şayet tesbih edenlerden olmasaydı.”
144- فَنَبَذْنَاهُ بِالْعَرَاء وَهُوَ سَقِيمٌ “İnsanların diriltileceği güne kadar onun karnında kalırdı.”Hz. Yunusun “tesbih edenlerden olması”
-Ömrü boyunca Allahı çokça zikretmesi,
-Balığın karnında “Senden başka ilâh yoktur. Sen Sübhansın (münezzehsin). Ben gerçekten zalimlerden oldum.” (Enbiya, 87) demesi,
-Veya namaz kılanlardan olmasını anlatır.
Ayette, çokça zikretmeye ve Allahın şanına tazimde bulunmaya teşvik vardır. Genişlik zamanında kim Allaha yönelse, darlık anında Allah onun elinden tutar.
145- وَأَنبَتْنَا عَلَيْهِ شَجَرَةً مِّن يَقْطِينٍ “Derken biz onu hasta bir hâlde sahileattık.”
İçinde bulunduğu balığı, Onu dışarı atmaya sevk ettik. Onu, kendisini örtecek bir ağaç ve bir ot olmayan boş bir alana attık.
Rivayete göre, balık gemi ile beraber yol aldı. Başını yukarı kaldırıyordu, Hz. Yunus da o şekilde nefes alıyor, Allaha tesbih ediyordu. Karaya vardıklarında, balık Hz. Yunusu karnından dışarı attı.
Hz. Yunusun balığın karnında ne kadar kaldığı hakkında ihtilaf vardır. “Bir günün bir kısmı” diyenler olduğu gibi, üç gün, yedi gün, yirmi gün, hatta kırk gün diyen de olmuştur.
Denildiğine göre, bedeni yeni dünyaya gelmiş bebeğin bedeni gibi nazik bir hâle gelmişti.
146- وَأَرْسَلْنَاهُ إِلَى مِئَةِ أَلْفٍ أَوْ يَزِيدُونَ “Üzerine geniş yapraklı bir ağaç bitirdik.”
Ekseriyetin yorumuna göre, bu bir kabak bitkisiydi, yapraklarıyla Hz.
Yunusu örttü, sineklerden onu korudu. Çünkü kabak bitkisine sinek konmaz.
Hz. Peygambere “ya Rasûlallah, kabağı sevdiğini görüyoruz” denildiğinde “evet, seviyorum. O, kardeşim Yunusun ağacıdır” şeklinde cevap vermesi de bu görüşü teyid eder.
Bununla beraber, incir veya muz olduğunu söyleyenler de olmuştur. Hz. Yunus, ağacın yaprağıyla örtünmüş, altında gölgelenmiş, meyvesinden de yemiştir.
147- وَأَرْسَلْنَاهُ إِلَى مِئَةِ أَلْفٍ “Biz onu yüz bin insana peygamber olarak gönderdik.”
“Yüzbin”den murat, terk etmiş olduğu kendi kavmi, yani Ninova halkıdır.
Bu göndermeden murat,
-Önceden onlara gönderilmesi,
-Veya bu olay sonrası ikinci defa yine gönderilmesi,
-Veya başka bir topluluğa gönderilmesi olabilir.
أَوْ يَزِيدُونَ “Veya daha fazlasına.”
Bunları gören kişi “bunlar yüzbin kişi vardır” dediği gibi “hatta daha da fazla” şeklinde de ilâve edebilir. Ayetin bu üslûbundan murat, çok olduklarını anlatmaktır.
148- فَآمَنُوا “O zaman ona iman ettiler.”
O’nu tasdîk ettiler.
Veya O’nun yeniden gelmesiyle imanlarını tazelediler.
فَمَتَّعْنَاهُمْ إِلَى حِينٍ “Biz de onları bir zamana kadar yaşattık.”
Biz de onları ecel-i müsemmalarına (mukadder olan ecellerine) kadar faydalandırdık.
Bu sûrede Hz. Nûh, Hz. İbrahim ve Hz. Musa’nın kıssalarının sonuç kısmıyla Hz. Lût ve Hz. Yunusun kıssalarının sonuç kısmının aynı olmaması, bu iki Peygamberle büyük şeriat sahibi ulu’l-azm peygamberler arasında bir ayrım olması içindir.
Veya sûrenin sonunda bütün peygamberlere selamın zikredilmesiyle yetinilerek bu ikisinde selâm kısmına yer verilmemiştir.
[1>Yani, peygamberi ve dini yalanlayan bir topluluğun iyi bir yere götürülmeyeceği ortadadır.
[2>Bu kelime, kayıtlı-kelepçeli bir şekilde celb edilmeyi çağrıştırır.
149- فَاسْتَفْتِهِمْ أَلِرَبِّكَ الْبَنَاتُ وَلَهُمُ الْبَنُونَ “Şimdi onlara sor bakalım: Kız çocukları Rabbinin de, erkek çocukları onların mı?”
Bu ayet, sûrenin başındaki onbirinci ayete atfedilmiştir. Orada Cenab-ı Hak rasûlüne Kureyşe haşri niçin inkâr ettiklerini sormasını emretmişti. Bununla alakalı olarak anlatımı devam ettirip birbiriyle alakalı bir şekilde birbirine uygun kıssaları anlattı. Burada da rasûlüne müşriklerin “Melekler Allahın kızlarıdır” demek suretiyle Allaha kız nispet etmeleri, erkek çocukları ise kendilerine ayırmaları hususunda sormasını emretti. Bunlar böyle demekle şirke yeni dalâletler ilâve ettiler:
-Allahı bir cisim gibi hayal ettiler.
-O’nun fâni olabilmesini caiz gördüler. Çünkü çocuk sahibi olmak, yaratılmış ve faniliğe mahkûm cisimlerin özelliğidir.
-Kendi beğenmedikleri kızları Allaha, beğendikleri erkek çocukları ise kendilerine vererek kendilerini daha üst bir mevkiye çıkarmak istediler.
-Melekleri dişi kabul etmekle, onları tahkir ettiler.
Bundan dolayı Allahu Teâlâ onların bu tarz görüşlerini kitabında defalarca red ve ibtal etti. Böyle bir inancı, “neredeyse göklerin parçalanacağı, yerin yarılacağı ve dağların darmadağın olacağı” menfur bir görüş olarak nazara verdi.[1>
150- أَمْ خَلَقْنَا الْمَلَائِكَةَ إِنَاثًا وَهُمْ شَاهِدُونَ “Yoksa biz melekleri dişi olarak yarattık da onlar şahid mi oldular?”Çünkü, böyle bir meselede hüküm vermek, müşahedeyi (gözle görmeyi) gerektirir, başka türlü bilinemez. Çünkü dişi olmak meleklerin zâtlarının bir lâzımı değildir ki mücerret akılla bilinebilsin.
Ayette onlarla bir istihza da kendini hissettirmektedir.[2>
Bahsi geçenler, aşırı cehaletlerinden dolayı, sanki onların yaratılışını görmüş gibi kesin hüküm vermektedirler.
151- أَلَا إِنَّهُم مِّنْ إِفْكِهِمْ لَيَقُولُونَ “İyi bilin ki iftira olarak onlar şöylediyorlar:”
152- وَلَدَ اللَّهُ “Allah çocuk sahibi oldu!?”
Buna iftira denilmesi,
-Bunu gerektirecek bir şey olmaması,
-Ve bunu nefyedecek her türlü delilin bulunmasındandır.
وَإِنَّهُمْ لَكَاذِبُونَ “Onlar elbette yalan söylüyorlar.”
153- أَصْطَفَى الْبَنَاتِ عَلَى الْبَنِينَ “Yoksa Allah kızları erkeklere tercih mi etti?”
Buradaki soru, inkâr ve istib’ad içindir.[3>
Ayet metnindeki ıstıfa kelimesi, bir şeyin özünü almak demektir.
154- مَا لَكُمْ “Size ne oldu?”
كَيْفَ تَحْكُمُونَ “Nasıl böyle hükmediyorsunuz?”
Hiçbir aklın razı olmayacağı bir şeye nasıl hükmedebiliyorsunuz?
155- أَفَلَا تَذَكَّرُونَ “Hiç düşünmez misiniz?”
O’nun böyle şeylerden münezzeh olduğunu düşünmüyor musunuz?
156- أَمْ لَكُمْ سُلْطَانٌ مُّبِينٌ “Yoksa sizin apaçık bir deliliniz mi var?”
Yoksa meleklerin Allahın kızları olduğu hakkında semadan size inmiş apaçık bir delil mi var?
157- فَأْتُوا بِكِتَابِكُمْ إِن كُنتُمْ صَادِقِينَ “O halde, eğer doğru söylüyorsanız getirin kitabınızı!”
Davanızda sadık iseniz, o size indirilen fermanı getirin bakalım!
158- وَجَعَلُوا بَيْنَهُ وَبَيْنَ الْجِنَّةِ نَسَبًا “Allah ile cinler arasında nesep bağı kurdular.”
Cinlerden murat meleklerdir. Çünkü aynı cinstendirler.
“Allahın cinlerle akrabalığı oldu, melekler ordan meydana geldi.”
“Allah ve şeytanlar kardeştir” gibi küfür ifadeleri kullandılar.
وَلَقَدْ عَلِمَتِ الْجِنَّةُ إِنَّهُمْ لَمُحْضَرُونَ “Oysa cinler onların hesap yerine getirileceklerini bilmektedirler.”
Ayetteki “onlar”dan murat,
-Kâfirler,
-İns ve cindir.
Cinlerin buna dâhil edilmesi, meleklerden ayrı değerlendirilmelerine göredir.[4>
159- سُبْحَانَ اللَّهِ عَمَّا يَصِفُونَ “Allah, onların nitelendirdiği şeylerden münezzehtir.”
Allah, onların söyledikleri çocuk ve nesep sahibi olmaktan yüce ve münezzehtir.
160- إِلَّا عِبَادَ اللَّهِ الْمُخْلَصِينَ “Ancak Allah’ın ihlâslı kulları başka.”
Ayet, önceki ayetlerle bağlı olarak şu şekillerde değerlendirilebilir:
-İns ve cin hesap mahalline sevk edilecek, ancak Allahın muhlis kulları bundan müstesna kalacaklardır.
-Allah, müşriklerin vasfettiği şeylerden münezzehtir. Muhlis kullarının vasfettiği şeylerle ise, muttasıftır.
161- فَإِنَّكُمْ وَمَا تَعْبُدُونَ “Çünkü siz ve taptıklarınız...”
Cenab-ı Hak, bu ifadeyle onlara hitaba yöneldi.
162- مَا أَنتُمْ عَلَيْهِ بِفَاتِنِينَ “Allah’ın yolundan saptıramazsınız.”
Sizler, desiselerle insanları ifsat edemezsiniz.
163- إِلَّا مَنْ هُوَ صَالِ الْجَحِيمِ “Ancak cehenneme girecek kimse başka.”
Ancak Allahın ilminde cehennem ehlinden olduğu belirlenen ve şüphesiz oraya girecek olanı ifsat edebilirsiniz.[5>
164- وَمَا مِنَّا إِلَّا لَهُ مَقَامٌ مَّعْلُومٌ “Bizden her birimizin belli bir makamı vardır.”
Ayet, kendilerine ibadet edenlere red olmak üzere meleklerin ubudiyet hâlini itiraflarını hikâye etmektedir. Yani, bizden her biri için marifette, ibadette, âlemin tedbirinde Allahın emrine bağlı olmak üzere belli bir makam vardır.Bu ve 159. ayetteki “Subhanallah”dan itibaren bundan önceki ifadelerin cinlerin kelamından olması da muhtemeldir. O zaman, biraz önce geçen “Allah ile cinler arasında nesep bağı kurdular” ayetiyle mana olarak bütünlük arzeder. Sanki şöyle demiştir:Melekler bu sözlerinden dolayı müşriklerin azap göreceklerini bildiler ve “Sübhanallah, Allahı bundan tenzih ederiz” dediler. Sonra Allahın muhlis kullarını böyle demekten müberra kıldılar.
Ardından müşriklere hitap ederek bununla imtihan edilmenin mukadder bir şekâvet için olduğunu söylediler. Sonra kendilerinin abd (kul) olduklarını ve ubudiyette asla aşamayacakları farklı mertebeleri olduğunu itiraf ettiler.
165- وَإِنَّا لَنَحْنُ الصَّافُّونَ “Biz gerçekten saf tutup duranlarız.”
Tâati edâ etmede ve hizmet menzillerinde bizler grup grubuz.
166- وَإِنَّا لَنَحْنُ الْمُسَبِّحُونَ “Biz gerçekten tesbih edenleriz.”
Ve bizler Allahı O’na layık olmayan şeylerden tenzih etmekteyiz.Birinci “Biz” ifadesinin onların tâatteki derecelerine, bu ikincisinin ise, marifetteki derecelerine bir işaret olması muhtemeldir.“Biz gerçekten saf tutup duranlarız.”
“Biz gerçekten tesbih edenleriz” ifadelerinde yer alan “inne” ve “te’kid lâmı” ve ayrıca “biz” ifadesinin söylenmesi, te’kid ve ihtisas bildirir.[6>
Çünkü bunlar devamlı böyle bir hâldedirler. Başkaları için ise böyle fütursuz bir şekilde tesbihte bulunmak söz konusu değildir.
Denildi ki: Bu son iki ayet Hz. Peygamberin ve mü’minlerin sözünü naklediyor da olabilir. Yani “bizden her biri için cennette veya kıyamet günü Allahın huzurunda belli bir makam vardır. Bizler namazda O’nun huzurunda saf saf oluruz, her türlü kusurdan O’nu tenzih ederiz.”
167- وَإِنْ كَانُوا لَيَقُولُونَ “(Müşrikler) şunu söylüyorlardı:”
168- لَوْ أَنَّ عِندَنَا ذِكْرًا مِّنْ الْأَوَّلِينَ “Eğer yanımızda öncekilere verilenlerden bir zikir olsaydı.”
169- لَكُنَّا عِبَادَ اللَّهِ الْمُخْلَصِينَ “Elbette biz Allahın ihlâslı kulları olurduk.”
Mekke müşrikleri şöyle diyorlardı: “Öncekilere inen kitaplardan bir kitap bize inseydi, Allahın seçkin kullarından olurduk. Onlar gibi ihtilafa düşmezdik.”
170- فَكَفَرُوا بِهِ “Fakat onu inkâr ettiler.”
Ama kendilerine zikirlerin en eşrefi ve diğer kitaplara da müheymin (koruyucu) olan Kur’an geldiğinde, inkâr ettiler.
فَسَوْفَ يَعْلَمُونَ “Yakında bilecekler.”Küfürlerinin akıbetini sonra bilecekler.
171- وَلَقَدْ سَبَقَتْ كَلِمَتُنَا لِعِبَادِنَا الْمُرْسَلِينَ “Andolsun, peygamber kullarımız hakkında şu sözümüz geçmiştir:”
Onlara yardım ve galibiyet vaat ettik. O da şu ayettir:
172- إِنَّهُمْ لَهُمُ الْمَنصُورُونَ “Onlar var ya, elbette onlar muzaffer olacaklardır.”
173- وَإِنَّ جُندَنَا لَهُمُ الْغَالِبُونَ “Ve elbette bizim ordularımız mutlaka galip geleceklerdir.”
Allahın ordularının galip olması, ilâhî nusrete mazhar olanların galip gelmesi ve bizzat esas olanın galip gelmeleri olması yönündendir.[7>
1ّ74- فَتَوَلَّ عَنْهُمْ حَتَّى حِينٍ “Onun için sen, bir süreye kadar onlardan yüz çevir.”
Onlara galeben için bir süre onlardan yüz çevir.
Bundan murat, Bedir günü veya Mekkenin fethidir.
175- وَأَبْصِرْهُمْ “Onları gör.”O zaman onların başına ne geleceğini gör.Bundan murat, yakında bunun meydana gelmesine delâlettir. Öyle ki, neredeyse gözünün hemen önündedir.
فَسَوْفَ يُبْصِرُونَ “Sonra onlar da görecekler.”
Onlar da, bizim sana takdir ettiğimiz,
-Te’yid (destek),
-Nusret (yardım ve galebe),
-Ve ahirette sevabın neler olduğunu görecekler.
Ayetteki “sonra” ifadesi vaîd içindir, uzak bir zaman bildirmek için değildir.
176- أَفَبِعَذَابِنَا يَسْتَعْجِلُونَ “Yoksa onlar azabımızı hemen mi istiyorlar?”
Rivayete göre üstteki ayet nazil olunca “ne zaman?” demeye başladılar, bu ayet nazil oldu.
177- فَإِذَا نَزَلَ بِسَاحَتِهِمْ فَسَاء صَبَاحُ الْمُنذَرِينَ “Fakat azabımız onların sahasına indiğinde, o uyarılmış olanların sabahı ne kötü olur!”Ayette azap, onların beldesini ansızın kuşatan ve kendilerini çepeçevre saran bir orduya benzetildi.Sabah uyandıklarında böyle karşı koyulmaz bir orduyla karşılaşanların sabahı, çok kötü bir sabahtır.Ayette bunun sabah vakti ile ifadesi, genelde hücum ve yağmaların sabah vakti yapılmasındandır.
1ّ78- وَتَوَلَّ عَنْهُمْ حَتَّى حِينٍ “Onun için sen, bir süreye kadar onlardan yüz çevir.”
179- وَأَبْصِرْ “Gör!”
فَسَوْفَ يُبْصِرُونَ “Sonra onlar da görecekler.”Daha önceki te’kid, bunlarla daha da kuvvetli olarak yapılmıştır. Öncesinde “onları gör” denilirken burada mutlak bırakılıp sadece “gör” denilmiştir. Bunda gerek Hz. Peygamberin gerekse onların zikre sığmayacak kadar çok şeyler göreceklerini hissettirmek vardır. Her Peygamber nice sürur veren şeyleri görürken, onlar ise çeşit çeşit sıkıntılar göreceklerdir.Veya birinci “onlar da görecekler” ifadesi dünya azabına, ikinci “onlar da görecekler” ifadesi ise ahiret azabına bakar.
180- سُبْحَانَ رَبِّكَ رَبِّ الْعِزَّةِ عَمَّا يَصِفُونَ “Senin Rabbin; kudret ve şeref sahibi olan Rab, onların nitelendirdiği şeylerden münezzehtir.”
Sûrede anlatıldığı üzere, Allahu Teâlâ müşriklerin söyledikleri uygunsuz sözlerden yücedir, münezzehtir.“Rabbi’l- izzeti” (izzetin Rabbi) denilmesi, izzetin Allaha mahsus olmasındandır. Çünkü her türlü izzet ancak Onundur ve O’nun izzet verdiği kimselerindir.
Cenab-ı Hak bu ifadede tevhidi hissettirecek şekilde bütün selbî ve sübûtî sıfatlarını dercetmiştir.[8>
181- وَسَلَامٌ عَلَى الْمُرْسَلِينَ “Peygamberlere selâm olsun.”Daha evvelinde bu sûrede bazı peygamberlere selâm zikredilmişti, burada hepsine birden selâm zikredildi.
182- وَالْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ “Ve hamd, âlemlerin Rabbi Allah’a mahsustur.”
Hem o peygamberlere, hem de onlara tâbi olanlara verdiği nimetler ve güzel akıbetten dolayı her türlü hamd, âlemlerin Rabbi olan Allaha hasdır. Burada hamdin Peygamberlere selâmdan sonra yer alması bu sebepledir. Ayetten murat mü’minlere nasıl hamdedeceklerini ve peygamberlerine nasıl selâm göndereceklerini öğretmektir.Hz. Ali şöyle der: “Her kim kıyamet günü mizanının dopdolu olmasını istiyorsa, bir meclisten kalkarken son sözü bu üç ayet olsun.”Hz. Peygamber şöyle buyurur:“Kim Saffat sûresini okursa, kendisine cinler ve şeytanlar sayısınca haseneler verilir. Ayrıca cinlerin kötü kısmı ve şeytanlar kendisinden uzaklaşır, şirkten berî olur. Sağındaki ve solundaki melekler kıyamet gününde O’nun Peygamberlere inanan biri olduğuna şehâdet ederler.”Bunlara “sıfat-ı seb’a” adı verilir. İmam Matüridi bu yedi sıfata “tekvin” sıfatını da ilave eder. İmam Eş’ari ise, tekvin sıfatını Allahın kudretinin taalluku olarak görür.
[1> Mesela, bkz. Meryem, 91.
[2> Yani, melekleri görmedikleri gayet açık olduğundan, böyle bir hüküm vermeleri onların seviyesizliğini gösterir.
[3>Yani, böyle bir şey yoktur ve olamaz.
[4> Melekler ve cinler ruhanî olmakta müşterek olmakla beraber, mahiyet olarak farklıdırlar. Melekler nurdan varlıklardır, imtihana tâbi değillerdir, ne emredilirse onu yaparlar. Cinler ise ateşten yaratılmışlardır. İnsanlar gibi onlar da mükellef olduklarından imtihan edilmektedirler. Kendilerine emredileni yapabildikleri gibi, yapmayabilirler de…
[5> Burada şöyle bir incelik söz konusu olabilir: Siz ve sizin taptığınız batıl mabutlar, Allahın mülkünde hiçbir tasarrufa güç yetiremezsiniz. Allaha rağmen, O’nun dilemesine aykırı olarak bir şey yapamazsınız. Fitneye düşürdüğüz, şirk ve küfür inancına sevk ettiğiniz kimseler ise, Allaha rağmen sizin kuvvetinizden değil, Allah tarafından buna izin verilmesinden dolayı yoldan çıkmışlardır. Bu da imtihanın bir gereğidir. Her şeyin dizgini elinde olan Allah, şeytan ve şeytan fikirli kimseler sebebiyle ins ve cinden nice kimselerin cehennem ehli olmasını takdir etmiştir. Böyle bir takdir Allahtan olmakla beraber, cehenneme girmenin sorumluluğu girenlere aittir. Çünkü kendi iradeleriyle küfür ve küfranı seçmişlerdir.
[6> Yani, bunlar saf saf olan ve tesbih edenlerin özellikle kendileri olduğunu kuvvetli bir şekilde ifade etmişlerdir.
[7> Kainatın çarkları Allahın ordularının galebesi için döner. Her ne kadar zaman zaman mağlubiyet de olsa, neticesi mutlaka galibiyettir.
[8>Allahın zat ve sübutî sıfatları vardır. Zati sıfatlara aynı zamanda “aynî ve tenzihi sıfatlar” da denilir. Bunlar Allah’ın zatından ayrılması mümkün olmayan ve zatına lâzım ve vâcib olan sıfatlardır. “Vücud, kıdem, beka, vahdaniyet, kıyam binefsihi, muhalefetün- lilhavâdis” sıfatları Allahın zatî sıfatlarıdır. Bu sıfatların mânalarında nefiy olduğu için “Selbî sıfatlar” da denir. Meselâ, vahdaniyet, birden fazla ilah olmasını nefyeder. Beka, fâniliği nefyeder.
Hayat, ilim, irade, kudret, sem’, basar, kelâm sıfatlarına sübutî sıfatlar denir.
Yazar:
Prof.Dr. Şadi Eren
2- فَالزَّاجِرَاتِ زَجْرًا “Zecredip sakındıranlara.”
3- فَالتَّالِيَاتِ ذِكْرًا “Bir zikir okuyanlara.”Allahu Teâlâ, ubudiyet makamında saf tutmuş meleklere yemin etti.Bu melekler ilâhî nurlara mazhar olmalarına göre çeşitli mertebelerdedirler, O’nun emirlerine muntazırdırlar.
-Ulvî ve süfli ecramı, bunlarla ilgili emredilen tedbirleri, idarî maksatları yerine getirerek sevk u idare ederler veya ilham yoluyla insanları günahlardan sakındırırlar, şeytanların insanlara taarruzuna engel olurlar.
-Allahın ayetlerini ve ilâhî ilhamları O’nun enbiya ve evliyasına getirirler.
Bu yeminler, başka açılardan da ele alınabilir.
Şöyle ki:
“Andolsun o saf bağlayıp duranlara” ifadesi, kurşunla bağlanmış gibi saf tutmuş tertip üzere olan yıldız taifelerine,
“Zecredip sakındıranlara” ifadesi, bunların tedbirini gören, idare eden ruhlara,
“Bir zikir okuyanlara” ifadesi, “Gece gündüz tesbih ederler, usanmazlar.” (Enbiya, 20) ayetinde nazara verildiği üzere, Cenab-ı Hakkın vahdet deryasında müsteğrak olan kudsî cevherlere işaret eder.
Veya,
-İbadette saf saf olan,
-Delil ve nasihatlarla küfür ve günahlardan sakındıran,
-Allahın ayetlerini ve hükümlerini okuyan âlimlere bakar.
Veya,
-Saf tutup cihada katılan,
-Atları veya düşmanları dizginleyip kontrol eden,
-“Allah Allah” diyerek cihad esnasında Allahı anan, düşmanla döğüşmek kendilerini Allahı zikirden alıkoymayan mücahitlere işaret eder.
Ayette bunların atıfla gelmesi zât veya sıfatlarının ihtilafını gösterir. Bunun فَ (fe) harfiyle olması, vücut tertibi içindir. Çünkü, saf hâlinde
olmak bir kemâldir, zecredip sakındırmak, kötü şeyden alıkoyması veya hayrı kabule sevk etmesi itibarıyla bir tekmildir. Zikir okumak ise, hayrı ifaza etmektir.
Veya فَ (fe) harfi Hz. Peygamberin “Allah saçını traş ettirenlere, bir
de kısalttıranlara rahmet etsin” sözünde olduğu gibi, derecelendirme ifade eder. Ancak Hz. Peygamberin sözünde önce ifade edilenin sonra ifade edilene üstünlüğü vardır. Burada ise, hiyerarşik bir şekilde rütbelerin gittikçe ileri olması söz konusudur.
4- إِنَّ إِلَهَكُمْ لَوَاحِدٌ “(Bunlara yemin ederim ki) ilâhınız gerçekten bir tek ilâhtır.”
Ayetin bu kısmı, yeminin cevabıdır.Bu şekilde yemin edilmesinde, kendisiyle yemin edilen şeylerin tazimi, büyüklüğünün nazara verilmesi ve yemin edilen hususu te’kid etmek, kuvvetli bir şekilde anlatmak vardır. Yemin, Arabların kelâmında aşina oldukları bir üslûbtur.
Yeminle nazara verilen tevhidin tahkiki ise, gelen ayetlerde yapılmaktadır. Şöyle ki:
5- رَبُّ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا “O, göklerin, yerin ve ve bu ikisi arasında olanların Rabbidir.”Çünkü daha evvelinde de pek çok kereler nazara verildiği gibi, göklerin, yerin ve bu ikisi arasında olanların başka şekillerde olması imkân dâhilinde iken en mükemmel bir şekilde vücuda gelmeleri ve intizamları, Sani-i Hakîmin varlığına ve birliğine bir delildir.
Ayette geçen “ve bu ikisi arasında olanlar…” ifadesi, kulların fiillerini de içine alır. Böyle olunca, onların fiillerinin de Allahın yaratmasıyla olduğuna delâlet eder.
وَرَبُّ الْمَشَارِقِ “Ve bütün doğuların da Rabbidir.”
“Meşarik” maşrıklar demektir. Bundan murat, yıldızların doğduğu yerlerdir. Veya güneşin sene boyunca hergün ayrı bir yerden doğmasını anlatır. Bu da üçyüz altmış ayrı doğuş yeri demektir. Güneş hergün birinden doğar. Bu açıdan bakıldığında, güneşin hergün farklı bir yerden batışı da söz konusudur. Bundan dolayı ayette sadece “meşarık” ifadesinin zikriyle yetinildi.
Öte yandan, güneşin doğuşu kudrete daha ziyade delalet eder ve nimet yönüyle de çok daha büyük bir nimettir.
6- إِنَّا زَيَّنَّا السَّمَاء الدُّنْيَا بِزِينَةٍ الْكَوَاكِبِ “Gerçekten biz dünya semasını (yakın göğü) bir zînetle, yıldızlarla süsledik.”
“Dünya sema”sından murat, insanlara en yakın olan sema tabakasıdır.
Gökyüzündeki yıldızlar, gerçekte farklı sema tabakalarında olsalar bile, yeryüzünde yaşayanlar onların tamamını muhtelif şekillerde mavi bir satıh üzerinde parlayan, ışık saçan mücevherler gibi gördüklerinden “yakın sema” tabirine bir zarar vermez.
7- وَحِفْظًا مِّن كُلِّ شَيْطَانٍ مَّارِدٍ “Onu itaatten çıkan her şeytandan koruduk.”
Taatten çıkmış olan her bir şeytan, kendilerine atılan şihaplarla tardedilir.
8- لَا يَسَّمَّعُونَ إِلَى الْمَلَإِ الْأَعْلَى “Onlar mele-i âlâ’yı dinleyemezler.”
Ayet, semanın şeytanlardan korunmasını ifade ettikten sonra, onların hâlini beyan eder. Semanın korunmuş olması sebebiyle, şeytanlar oradan kulak hırsızlığı yapamazlar.
Mele-i Âlâ, melekler ve özellikle de onların önde gelenlerinin bulunduğu topluluktur.
وَيُقْذَفُونَ مِن كُلِّ جَانِبٍ “Ve her taraftan taşlanırlar.”
Semaya yükselmek istediklerinde, onun her canibinden taşlanırlar.
دُحُورًا “Kovulup atılırlar.”Atılan semavî mancınıklar, onları kovmak içindir.
9- وَلَهُمْ عَذَابٌ وَاصِبٌ “Onlara ardı arkası kesilmez bir azab vardır.”
Onlar için bu kovulmadan başka daimi bir azap, yani ahiret azabı vardır.
10- إِلَّا مَنْ خَطِفَ الْخَطْفَةَ “Ancak kulak hırsızlığı yapanlar olur.”
Ancak meleklerin kelâmından bir söz kapan olabilir.
فَأَتْبَعَهُ شِهَابٌ ثَاقِبٌ “Onu da yakıcı bir şihab takip eder.”
Şihab, parçalanmış yıldız gibi görülen şeydir. Şihab’la alâkalı olarak “esir tabakasına doğru yükselip alev alan buhardır” denilmesi bir tahmindir. Şayet doğru ise, buna aykırı olmaz.
Ayrıca, “Andolsun biz, yakın semayı lambalarla donattık.” (Mülk, 5) ayetine de aykırı olmaz. Çünkü, yukarı âlemde meydana gelen her parlaklık, dünya ehline bir lamba ve sema için de bir zînettir.
Kulak hırsızlığı yapmak üzere semaya yükselmiş bazı şeytanlara bu şekilde taşlama yapılması, akıldan uzak bir şey değildir. Şayet sahihse, Hz. Peygamberin doğumu zamanında bunun olduğu ile ilgili rivayetlerden murat, o zaman çokça vuku bulması olabilir.
Veya kovmak için olması söz konusudur.
Bu semavî mancınıklarla kovulan şeytanların bununla eza görüp dönmeleri veya tamamen yanmaları konusu ise, ihtilaflıdır. Ama en azından gemide olanlara dalganın bazan isabet etmesi, bazan ise isabet etmemesi gibi bir durum vardır. Bundan dolayı, şeytanlar semadan kulak hırsızlığını bütün bütün bırakmamaktadırlar.
“Şeytan ateştendir, dolayısıyla böyle bir şihabla yanmaz” denilemez. Çünkü, insan hâlis topraktan olmadığı gibi, şeytan da sırf ateşten değildir. Bununla beraber, kuvvetli ateş zayıf ateşe saldırdığında onu ortadan kaldırdığı da bilinen bir gerçektir.
Bu şihabın “sakıb” olması, ışığıyla karanlığı delip geçmesi itibarıyladır.
11- فَاسْتَفْتِهِمْ أَهُمْ أَشَدُّ خَلْقًا أَم مَّنْ خَلَقْنَا “Şimdi sor bakalım onlara: Onları yaratmak mı daha çetin, yoksa yarattığımız diğer şeyler mi?”
Zamir Mekke müşrikleri veya Âdemoğullarına râcidir.
“Yarattığımız diğer şeyler mi?”
Bundan murat, önceki ayetlerde bahsi geçen melekler, sema, arz ve bu ikisi arasında olanlar, güneşin doğduğu yerler, yıldızlar ve karanlığı delip geçen şihaplardır.
Ayette kullanılan مَنْ “men” akıllı varlıklar için kullanılır. Burada sema
ve arz gibi cirimler için de kullanılması, tağlip yoluyladır.
إِنَّا خَلَقْنَاهُم مِّن طِينٍ لَّازِبٍ “Şüphesiz biz onları yapışkan bir çamurdan yarattık.”
Yapışkan bir çamurdan yaratılmak, insanla bahsi geçen varlıklar arasında bir ayırımdır.
Yoksa bundan murat, onlardan önce gelen Âd ve Semud gibi kavimler değildir.[1>
Keza, ayetten murat öldükten sonra diriltmenin isbatıdır ve bunu muhal, yani imkânsız görmelerini reddetmektir. Öldükten sonra diriltilme hususunda, onlarla öncekiler arasında fark olmadığı ortadadır.
Ayetin ifade ettiği yeniden diriltmeyi şöyle açıklayabiliriz:
Öldükten sonra yeni bir hayatın imkânsız olması iki cihetle olabilir:
1-Ya, maddenin buna kabiliyeti yoktur.
İnsanların aslî maddesi yapışkan bir çamurdur. Bu, su ile toprağın karışımından meydana gelir. Bu ikisi, yeniden aynı şekilde bir karışım meydana getirilmesine müsait ve kabiliyetlidirler.
Haşri inkâr edenler,
-Ya âlemin sonradan yaratıldığını (hudusu) itiraf etmeleriyle,
-Ya da Hz. Âdemin kıssası ve nice canlıların topraktan yaratıldığını gözleriyle görmeleriyle insanın böyle bir karışımdan meydana geldiğini bilmektedirler. Böyle olunca yeniden diriltilmelerinin de imkân dairesinde olduğunu kabul etmeleri gerekir.
2-Veya yeniden diriltecek Zâtın kudreti böyle bir şeye yetmez.
Hâlbuki bu şeyleri yaratmaya gücü yetenin, onlara nisbetle o kadar da zor olmayan bir şeyi, hem de başlangıçta yarattığı bir şeyi iâde etmeye de elbette gücü yeter. Ve O’nun kudreti zâtiyyedir, asla değişmez.[2>
12- بَلْ عَجِبْتَ وَيَسْخَرُونَ “Hayır, sen (onların hâline) şaştın, onlar ise alay ediyorlar.”
Doğrusu Sen, Allahın kudreti ve onların da diriltilmeyi inkârı karşısında hayret içinde kaldın.
Onlar ise, Senin hayretin ve diriltilmeyi kabulün karşısında alay ediyorlar.Veya, bu fiilleri yapan Zata “ölüleri diriltemez” denilmesine ve tasdik edenlerle de dalga geçilmesine şaşırıp kaldın.
13- وَإِذَا ذُكِّرُوا لَا يَذْكُرُونَ “Kendilerine hatırlatıldığında da düşünmüyorlar.”
Kendilerine bir öğüt verildiğinde, ondan öğüt almıyorlar.Veya, haşrin (yeniden dirilişin) sahîh olduğuna delâlet eden bir şey zikredildiğinde, kıt akıllı ve az düşünür olmalarından dolayı, bundan faydalanmıyorlar.
14- وَإِذَا رَأَوْا آيَةً يَسْتَسْخِرُونَ “Bir ayet gördükleri zaman da eğlenceye alıyorlar.”
Öldükten sonra dirilmeyi söyleyen kimsenin sözüne delâlet eden bir mu’cize gördüklerinde, aşırı bir şekilde alay ediyorlar ve “o bir sihirdir” diyorlar.
Veya bu mu’cizeyle dalga geçmek için birbirlerini çağırıyorlar.
15- وَقَالُوا إِنْ هَذَا إِلَّا سِحْرٌ مُّبِينٌ “Ve dediler ki: Bu apaçık sihirden başka bir şey değildir.”
16- أَئِذَا مِتْنَا وَكُنَّا تُرَابًا وَعِظَامًا أَئِنَّا لَمَبْعُوثُونَ “Öldüğümüz ve bir toprak ve bir yığın kemik olduğumuz zaman mı biz tekrar diriltilecekmişiz?”
Böyle söylemelerinde “yeniden dirilme kendi zâtında kabulü güç bir şey. Hele bir de insan, toprak ve kemik hâline gelince kabulü çok daha zor” manasını hissettirmek vardır.
17- أَوَآبَاؤُنَا الْأَوَّلُونَ “Önceki atalarımız da mı?...”“Onlar da mı?” demeleri, onların üzerinden çok zaman geçtiği cihetle, onların diriltilmelerini kabul etmeyi daha ziyade akıldan uzak gördüklerini anlatır.
18- قُلْ نَعَمْ وَأَنتُمْ دَاخِرُونَ “De ki: Evet, hem de siz aşağılanmış kimseler olarak (diriltileceksiniz).”Sadece “evet” demekle yetinilmesi, daha evvelinde yeniden diriltilmenin imkân dairesinde olmasına ve vukuundan haber verenin doğru söylediğine ait delil ve mu’cize olmasındandır.
19- فَإِنَّمَا هِيَ زَجْرَةٌ وَاحِدَةٌ “O ancak şiddetli bir sesten ibarettir.”
Böyle olunca, yeniden yaratılış tek bir sayha ile gerçekleşecektir. Bu da, sura ikinci üfürülüştür.“Zecr” kelimesi, çobanın koyunlarını sevk ü idaresinde kullanılır.[3>
فَإِذَا هُمْ يَنظُرُونَ “Bir de bakarsın ki onlar (diriltilmiş etrafa) bakmaktadırlar.”
O sayhanın neticesi olarak görürsün ki bütün ölüler kabirlerinden kalkarlar, etraflarına şaşkın şaşkın bakarlar.Veya bundan murat, kendilerine ne yapılacağını beklemeleridir.
20- وَقَالُوا يَا وَيْلَنَا “Ve derler: Vay başımıza gelene!”
هَذَا يَوْمُ الدِّينِ “İşte bu, din (ceza) günüdür.”
“İşte bu, amellerimizin karşılığını göreceğimiz gündür.”
Diriltilenlerin sözü burada bitmiştir. Ayetin devamı meleklerin onlara cevabıdır:
21- هَذَا يَوْمُ الْفَصْلِ الَّذِي كُنتُمْ بِهِ تُكَذِّبُونَ “İşte bu, sizin yalanlamakta olduğunuz fasıl günüdür.”Denildi ki: Bu da onların birbirlerine söyledikleri kelâma dâhildir.
“Fasıl günü”nden murat, aralarında hüküm verilmesi veya iyi ve kötünün ayrılmasını ifade eder.
[1> Bazıları ayete “bizim önceden yarattığımız kavimler mi daha çetin, yoksa onlar mı?” şeklinde mana vermek istemişlerse de, ibare buna uygun değildir. Çünkü önceki devirlerde yaratılan güçlü kuvvetli kavimler de yapışkan bir çamurdan yaratılmışlardır. Böyle olunca, ayetten murat, insanla diğer varlıkları kıyas etmektir.
[2> Yani, O’nun kudreti azalıp çoğalan bir kudret olmayıp kendi zâtındandır. Bu kudretin karşısında hiçbir şey zor değildir. Her şey Allaha nisbetle kolaydır.
[3> Yani, nasıl ki çoban bir sayha ile koyunlarını bir araya toplarsa, her şeyi yoktan var eden Allahın bir tek sayha ile bütün insanları mahşer meydanına toplaması akıldan uzak görülmemeli.
22- احْشُرُوا الَّذِينَ ظَلَمُوا وَأَزْوَاجَهُمْ وَمَا كَانُوا يَعْبُدُونَ “Toplayın (mahşere) o zulmedenleri, eşlerini ve taptıkları şeyleri.”
23- مِن دُونِ اللَّهِ “Allah’tan başka.”“Toplayın”, emri Allahtan meleklere bir emirdir.
Veya, zalim olanları oradan hesaba çekilme yerine sevk hususunda, bazı meleklerin diğer meleklere emri de olabilir.
Denildi ki: Hesaba çekilme yerinden cehenneme sevk edilmeleri için bir emir de olabilir.
“Eşlerini”
Bundan murat, puta tapanın diğer puta tapanlarla, yıldıza tapanın diğer yıldıza tapan kimselerle götürülmesi tarzında emsâl olanlarla eşleştirilmeleridir. “Ve sizler üç sınıf olduğunuz zaman.” (Vakıa, 7) ayetinde de böyle bir eşleştirme anlatılır.
Veya bundan murat, kendileriyle aynı inancı taşıyan hanımları veya şeytanlardan yakınlarıdır.
“Allah’tan başka (taptıkları şeyleri).”
Allahtan başka tapmış oldukları putlar gibi batıl mabutların da kendileriyle beraber sevk edilmesi, onları ziyadesiyle pişman etmek ve utandırmak içindir.
“Şüphesiz kendileri için tarafımızdan güzellik takdir edilenler ise, işte onlar oradan (cehennemden) uzak tutulanlardır.” (Enbiya, 101) ayetinde nazara verilen durum da değerlendirilince, ayetteki “zalimler” ifadesinin belli kayıtlarla anlaşılması gerekir.[1>
Bunlar nazara alındığında, ayette anlatılan “zalimlerin”, müşrikler olduğu anlaşılır.
فَاهْدُوهُمْ إِلَى صِرَاطِ الْجَحِيمِ “Sonra da hidayet edin (sevk edin) onları cehennem sıratına.”
Ardından onları cehenneme gidecek yola sevk edin.
24- وَقِفُوهُمْ “Ve tutuklayın onları.”
إِنَّهُم مَّسْئُولُونَ “Çünkü onlar sorguya çekileceklerdir.”
Onları hesap mahallinde tutuklayın. Çünkü onlar, inançlarından ve amellerinden sorgulanacaklar.
“Ve tutuklayın onları” ifadesinde bulunan و “vav” harfi, tertibi gerektirmez.
Bununla beraber, onların tutuklanmalarının ve hesaba çekilmelerinin birden fazla yerde olması da caizdir.[2>
25- مَا لَكُمْ لَا تَنَاصَرُونَ “Size ne oldu da yardımlaşmıyorsunuz?”
“Niye kurtulmak için birbirinize yardım etmiyorsunuz?”
Ayetin ifadesi, onları kınamak ve başlarına vurmak içindir.
26- بَلْ هُمُ الْيَوْمَ مُسْتَسْلِمُونَ “Doğrusu, bugün onlar teslim olmuşlardır.”
Doğrusu bugün onlar hilelerinin kendi aleyhlerine dönmesi ve aczleri sebebiyle boyun eğmiş durumdadırlar.
27- وَأَقْبَلَ بَعْضُهُمْ عَلَى بَعْضٍ يَتَسَاءلُونَ “Ve birbirlerine yönelip sormaya başlarlar.”Bunlar reislerle onlara uyanlar veya kâfirlerle onlara yakın arkadaş olanlardır.
Bunlar, birbirlerine sormaya başlarlar. Bu sorma, birbirlerini kınamak içindir. Bundan dolayı ayet “Birbirleriyle hasımlaşırlar” şeklinde tefsir edilmiştir.
28- قَالُوا إِنَّكُمْ كُنتُمْ تَأْتُونَنَا عَنِ الْيَمِينِ “Dediler: Siz bize sağdan gelirdiniz.”
“Sağdan gelmekten” murat,
-En kuvvetli ve sağlam yönlerle gelmek,
-Din hakkında gelmek,
-Veya hayrımızı istiyor gibi gelmek manalarını ifade eder.
Yani, “siz hayrımızı ister gibi bir gelişle bize geldiniz, biz de size uyduk, ama helâk olduk.”
“Sağdan gelmek” ifadesi, insanın iki yanından en kuvvetli, en şerefli ve en faydalı olanından istiare yoluyla kullanılır.
Veya kuvvet ve kahırdan istiare yoluyla kullanılır. Yani, “bizi dalâlete sevk ediyordunuz.”
Veya doğrudan “yemin” manasını da ifade ediyor olabilir. Yani, “kendinizin hak yol üzere olduğu hususunda bize yemin ediyordunuz.”
29- قَالُوا بَل لَّمْ تَكُونُوا مُؤْمِنِينَ “Diğerleri de onlara şöyle dediler: Doğrusu, siz mü’min kimseler değildiniz.”Küfrün önderleri kendilerini önce şöyle savundular:
“Hayır, biz sizi yoldan çıkarmadık, siz kendiniz yoldan çıkmış kimselerdiniz.”
30- وَمَا كَانَ لَنَا عَلَيْكُم مِّن سُلْطَانٍ “Bizim, sizin üzerinizde hiçbir hâkimiyetimiz yoktu.”
بَلْ كُنتُمْ قَوْمًا طَاغِينَ “Doğrusu siz taşkın bir kavimdiniz”
Ardından da şöyle değerlendirme yaptılar: “Biz sizi küfre zorlamadık, çünkü sizin üzerinizde bir hâkimiyetimiz yoktu. Siz küfre meylettiniz. Bu meyliniz de, tuğyanı (taşkınlığı) seçen kimseler olmanızdan dolayıdır.”
31- فَحَقَّ عَلَيْنَا قَوْلُ رَبِّنَا “Böylece üzerimize Rabbimizin (azap) sözü hak oldu.”
إِنَّا لَذَائِقُونَ “Şüphesiz (azabımızı) tadacağız.”
32- فَأَغْوَيْنَاكُمْ “Böylece biz sizi günaha kışkırttık.”
إِنَّا كُنَّا غَاوِينَ “Çünkü biz sapmış kimselerdik.”
Sonra her iki fırkanın da yoldan çıkmasının ve azaba düşmelerinin, kendisinden kaçış imkânı olmayan bir hüküm olduğunu ve kendilerinin onları ancak ve ancak kendi işlemiş oldukları günahlara çağırdıklarını, onların da kendileri gibi olmaktan hoşlanıp tâbi olduklarını beyan ettiler.
Ayetin üslûbunda onların haddi aşıp günaha girmelerinin gerçekte daha öncekilerden olmadığına gizli bir işaret vardır. Çünkü her haddi aşmak bunu kışkırtan birisi aracılığıyla olsa, öncekileri kim günaha sevk etmiştir?
33- فَإِنَّهُمْ يَوْمَئِذٍ فِي الْعَذَابِ مُشْتَرِكُونَ “Artık onlar o gün azapta ortaktırlar.”
Böylece hem etbâ, hem de reisler azgınlıkta ortak oldukları gibi, azapta da beraberdirler.
34- إِنَّا كَذَلِكَ نَفْعَلُ بِالْمُجْرِمِينَ “İşte biz mücrimlere böyle yaparız.”
“Mücrimler”den murat, müşriklerdir. Ayetin devamı buna delâlet eder:
35- إِنَّهُمْ كَانُوا إِذَا قِيلَ لَهُمْ لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ يَسْتَكْبِرُونَ “Çünkü onlar, kendilerine, “La ilahe illallah” (Allah’tan başka bir ilâh yoktur) denildiği zaman, büyüklük taslıyorlardı.”
Onlar, kelime-i tevhide karşı kibir gösteriyorlardı.
Veya onlar, tevhide davet edenlere karşı kibirleniyorlardı.
36- وَيَقُولُونَ أَئِنَّا لَتَارِكُوا آلِهَتِنَا لِشَاعِرٍ مَّجْنُونٍ “Biz, mecnun bir şair için mi ilâhlarımızı terk edeceğiz?” diyorlardı.”Bununla –haşa- Hz. Peygamberi kastediyorlardı. (asm)
37- بَلْ جَاء بِالْحَقِّ “Hayır, doğrusu O, hak ile geldi.”
وَصَدَّقَ الْمُرْسَلِينَ “Ve peygamberleri tasdik etti.”
Ayet, onlara bir reddir. Çünkü Hz. Peygamberin getirmiş olduğu tevhid, delile dayalı bir şekilde haktır ve bu konuda peygamberler tam bir ittifak hâlindedirler.
38- إِنَّكُمْ لَذَائِقُو الْعَذَابِ الْأَلِيمِ “Elbette siz o elîm azabı tadacaksınız.”
Allaha şirk koşmanız ve peygamberleri yalanlamanız sebebiyle, elem verici azabı tadacaksınız.
39- وَمَا تُجْزَوْنَ إِلَّا مَا كُنتُمْ تَعْمَلُونَ “Ve ancak yaptıklarınızın karşılığını alacaksınız.”
40- إِلَّا عِبَادَ اللَّهِ الْمُخْلَصِينَ “Ancak Allah’ın halis kulları başka.”
Buradaki istisna munkatıdır. Yani, “siz böylesiniz. Ama Allahın muhlis kulları böyle değillerdir.”Ancak bir önceki ayette “siz…” ifadesiyle bütün mükellefler kastedilirse, o zaman istisna muttasıldır. O zaman bunlardan azabın istisna edilmesi, mümaselet itibarıyla olur. Çünkü bunlara verilecek sevap kat kat olacaktır. Bu itibarla düşünülürse, yapılan istisna yine munkatı sayılır.[3>
41- أُوْلَئِكَ لَهُمْ رِزْقٌ مَّعْلُومٌ “İşte onlar için belli bir rızık vardır.”
Bu malumiyet, rızkın devamlılığı veya tamamen lezzetten ibaret olmasıdır. Nitekim ayetin devamı bu ikinci manayı te’yid eder:
42- فَوَاكِهُ “Meyveler vardır.”
Çünkü meyve, beslenmek için değil, lezzet maksadıyla yenir. Kût ise, bunun aksine beslenmek için yenene verilen isimdir. Cennet ehli dağılmaktan korunmuş gayet sağlam bir yaratılışla yeni hayata mazhar kılındıklarından, rızıkları halis meyve olur, lezzet için yerler.
وَهُم مُّكْرَمُونَ “Onlar ikram gören kimselerdir.”
Dünyadakinden farklı bir şekilde, bir yorulma ve çalışma olmadan rızıkları kendilerine ulaştırılır, ikram edilir.
43- فِي جَنَّاتِ النَّعِيمِ “Naîm cennetlerinde.”
Her şeyiyle nimet olan cennetlerde kendilerine ikram yapılır.
44- عَلَى سُرُرٍ مُّتَقَابِلِينَ “Koltuklar üzerinde karşılıklı otururlar.”
45- يُطَافُ عَلَيْهِم بِكَأْسٍ مِن مَّعِينٍ “Onların etrafında kaynaktan doldurulmuş kadehler dolaştırılır.”Cennet içeceğinin bu şekilde vasfedilmesi, su gibi akması (bol olması) sebebiyledir. Veya onlara yapılacak ikramın, lezzetinin kemâlinden dolayı bütün içeceklerden talep edilen özellikleri kendinde toplayan bir içecek gibi olduğunu hissettirmek içindir.
Diğer ayet de böyle bir manayı anlatır:
46- بَيْضَاء لَذَّةٍ لِّلشَّارِبِينَ “Parlak ve içenlere lezzet verir.”
Bu, bardağın iki özelliğini anlatır.
47- لَا فِيهَا غَوْلٌ “Onda baş döndürme özelliği yoktur.”
وَلَا هُمْ عَنْهَا يُنزَفُونَ “Ve onlar, onu içmekle sarhoş da olmazlar.”Bu içecek, dünya içkileri gibi sersemletmez, çarpmaz. Bundan dolayı akılları da başlarından gitmez.
48- وَعِنْدَهُمْ قَاصِرَاتُ الطَّرْفِ عِينٌ “Ve yanlarında iri gözlü, bakışlarını kocalarından başkalarına çevirmeyen dilberler vardır.”
49- كَأَنَّهُنَّ بَيْضٌ مَّكْنُونٌ “Sanki onlar, gün yüzü görmemiş yumurtalardır.”
Ayette, cennet kadınları bembeyaz olma noktasında toz ve benzeri şeylerden korunmuş devekuşu yumurtasına benzetilmiştir. Bu beyazlıkta, ona karışmış en edna bir alacalık yoktur. Böyle bir benzetme, kadının güzelliği yönündendir.
50- فَأَقْبَلَ بَعْضُهُمْ عَلَى بَعْضٍ يَتَسَاءلُونَ “Derken birbirlerinin hallerinden sormaya başladılar.”
Onlar, bir yandan cennet şarabından içerken, öte yandan kendi aralarında sohbet ederler. Ayette bunun geçmiş zaman sığasıyla anlatılması, te’kid içindir. Çünkü böyle bir sohbet, bu lezzetler içerisinde akıl için en lezzetli olanıdır.
Birbirlerine sormaları,
-Marifetle ilgili şeyler,
-Fazilete dair meseleler,
-Dünyada başlarından geçen maceralardır.
51- قَالَ قَائِلٌ مِّنْهُمْ إِنِّي كَانَ لِي قَرِينٌ “İçlerinden biri dedi ki: Benim bir arkadaşım vardı.”
52- يَقُولُ أَئِنَّكَ لَمِنْ الْمُصَدِّقِينَ “Diyordu: Sen (tekrar dirilmeyi) tasdik edenlerden misin?”
53- أَئِذَا مِتْنَا وَكُنَّا تُرَابًا وَعِظَامًا أَئِنَّا لَمَدِينُونَ “Gerçekten biz, ölüp bir toprak ve kemik yığını hâline geldikten sonra hesaba mı çekileceğiz?”
Böyle diyor ve öldükten sonra dirilmeye iman etmemi kınıyordu.
54- قَالَ هَلْ أَنتُم مُّطَّلِعُونَ “Dedi: Haline bakar mısınız?”
“Siz, cehennem ehlinin hâline muttali misiniz, ta ki bu arkadaşımı size göstereyim.”
Denildi ki: Bunu söyleyen Allahu Teâlâdır veya meleklerden biridir. Onlara şöyle der: “Cehennem ehlinin hâline muttali olmaya ister misiniz? Ta ki bu kimseyi size göstereyim. Böylece onların durumuna bakıp kendi konumunuzu bilesiniz.”
55- فَاطَّلَعَ فَرَآهُ فِي سَوَاء الْجَحِيمِ “Derken baktı ve onu cehennemin ortasında gördü.”
56- قَالَ تَاللَّهِ إِنْ كِدتَّ لَتُرْدِينِ “Ona dedi: Vallahi, neredeyse beni de helâk edecektin.”
Neredeyse, aldatarak beni de helak ediyordun.
57- وَلَوْلَا نِعْمَةُ رَبِّي لَكُنتُ مِنَ الْمُحْضَرِينَ “Şayet Rabbimin nimeti olmasaydı, ben de celb edilenlerden olurdum.”
Şayet Rabbimin bana hidayet ve koruma nimeti olmasaydı, seninle beraber oraya sevk edilenlerden olurdum.
58- أَفَمَا نَحْنُ بِمَيِّتِينَ “Nasıl, bak biz ölüler değiliz!”
59- إِلَّا مَوْتَتَنَا الْأُولَى “İlk ölümümüzden başka.”İlk ölüm, dünyadaki ölümdür. Sual için hayat verilmesinden sonraki kabirdeki hayatı da içine alır.
وَمَا نَحْنُ بِمُعَذَّبِينَ “Ve biz azap da görmeyeceğiz!”
Ve biz kâfirler gibi azap görecek de değiliz.
Bu ifadeler, cennetteki kişinin arkadaşını kınamak için söylediği sözlerdendir.
Veya aynı kişinin, etrafındaki diğer cennet ehline yönelip onlarla sohbete devam etmesi ve Allahın bir nimetinden daha söz etmesidir.
Veya bunu söylemesi böyle bir nimet karşısında sevinme ve hayret etme, ayrıca o arkadaşına da tariz yollu bir kınama olabilir.
60- إِنَّ هَذَا لَهُوَ الْفَوْزُ الْعَظِيمُ “İşte bu, büyük kurtuluştur.”
Bu, onların sözü olabileceği gibi, Allahın kelâmı da olabilir. Allahın sözü olarak değerlendirilirse,
-Onların içinde bulundukları nimete bir işaret,
-Cennette ebediliği bildirmek,
-Ve azaptan emin olduklarını ilan etmek olur.
61- لِمِثْلِ هَذَا فَلْيَعْمَلْ الْعَامِلُونَ “Çalışanlar işte böyle bir kurtuluş için çalışsınlar.”
Amel işleyenlerin böyle bir şeye nâil olabilmek için, gelip geçici ve elemlerle âlude (karışık) dünyevî lezzetlere değil, buna çalışmaları gerekir.
Bunun da bir üstteki ayet gibi, hem onların hem de Allahın sözü olması muhtemeldir.
62- أَذَلِكَ خَيْرٌ نُّزُلًا أَمْ شَجَرَةُ الزَّقُّومِ “Nasıl, ikram olarak bu mu daha hayırlı, yoksa zakkum ağacı mı?”Ayette geçen “nüzül” kelimesi, misafire ilk ikram edilen yemeğe verilen isimdir. Böyle olunca, ayette şöyle bir mana vardır: Bütün bu zikredilen nimetler, cennet ehli için misafire ilk geldiğinde verilen ikram kabilindendir. Onlar için bu nimetlerin ötesinde, fehimlerin anlamakta noksan kalacakları nimetler vardır.
Benzeri bir durum, cehennem ehline verilen zakkum için de söz konusudur.
Zakkum, çölde yetişen küçük yapraklı ve acı meyveli bir ağaçtır.
63- إِنَّا جَعَلْنَاهَا فِتْنَةً لِّلظَّالِمِينَ “Gerçekten biz onu zalimler için bir fitne yaptık.”
Zakkum ağacını, ahirette onlar için bir mihnet ve azap kıldık.
Veya dünyada bununla imtihan edildiler. Çünkü rivayet edildiğine göre onun cehennemde olduğunu işittiklerinde “Ateş ağacı yaktığı hâlde bu nasıl olur?” dediler. Bilmediler ki ateşte yaşayan ve bundan lezzet alan hayvanları yaratan Allah, cehennem ateşinde ağaç yaratmaya ve bunu yanmaktan korumaya kâdirdir.
64- إِنَّهَا شَجَرَةٌ تَخْرُجُ فِي أَصْلِ الْجَحِيمِ “O, cehennemin dibinde biten bir ağaçtır.”
Bunun bittiği yer, cehennemin dibidir. Dalları, onun katmanlarına doğru yükselir.
65- طَلْعُهَا كَأَنَّهُ رُؤُوسُ الشَّيَاطِينِ “Tomurcukları şeytanların başları gibidir.”
Şeytanların başlarına benzetilmesi, son derece çirkin ve korkutucu olmasındandır. Çok güzel birine “melek” denilmesi gibi, burada da hayale dayalı bir benzetme (teşbih-i muhayyel) söz konusudur.
Denildi ki: “Şeyatîn” ifadesinden murat; korkunç görünümlü, boynuzlu dehşetli yılanlardır. Belki de şeytana “şeytan” denilmesi de bu yüzdendir.
66- فَإِنَّهُمْ لَآكِلُونَ مِنْهَا فَمَالِؤُونَ مِنْهَا الْبُطُونَ “Onlar mutlaka bundan yiyecekler ve karınlarını bundan dolduracaklardır.”
Bundan karınlarını doldurmaları,
-Ya çok acıkmalarından,
-Ya da yemeye zorlanmalarındandır.
67- ثُمَّ إِنَّ لَهُمْ عَلَيْهَا لَشَوْبًا مِّنْ حَمِيمٍ “Sonra onlar için üzerine kaynar sudan bir içecek vardır.”
Zakkum ağacından doyup da iyice susadıklarında, kendilerine kaynar sudan bir içecek var.
Veya kaynar suyla karışık bir şekilde irin var.
Bu su, onların bağırsaklarını paramparça edecektir.
Ayetteki “Sonra” ifadesi, içeceklerindeki son derece nahoşluk ve çirkinliği anlatmak için “ayrıca” anlamında kullanılmış da olabilir.
68- ثُمَّ إِنَّ مَرْجِعَهُمْ لَإِلَى الْجَحِيمِ “Sonra da dönecekleri yer, şüphesiz cehennem ateşidir.”
Sonra onların akıbeti, cehennem veya onun dereceleri olur. Çünkü zakkum ve irin, oraya girmeden önce kendilerine takdim edilen şeylerdir.
Denildi ki: Hamîm (kaynar su), cehennemden hariçtedir. “İşte bu, mücrimlerin (suçluların) yalanladığı cehennemdir.” “Onlar, cehennem ateşi ile kaynar su arasında gider gelirler.” (Rahmân, 42-44) Cehennem ehli irinli o kaynar suya develerin suya sevk edilmesi gibi sevk edilirler, sonra cehenneme döndürülürler.
69- إِنَّهُمْ أَلْفَوْا آبَاءهُمْ ضَالِّينَ “Çünkü onlar, atalarını dalalet üzere buldular.”
70- فَهُمْ عَلَى آثَارِهِمْ يُهْرَعُونَ “Kendileri de onların izinden koşa koşa gittiler.”
Onların böyle çetin bir azaba layık olmalarının sebebi, atalarını dalalette taklit etmektir.
Ayette, onların hiç düşünmeden ve araştırmadan körü körüne ecdatlarının yolundan gittiklerini hissettirmek vardır.
71- وَلَقَدْ ضَلَّ قَبْلَهُمْ أَكْثَرُ الْأَوَّلِينَ “Andolsun ki, onlardan öncekilerin çoğu yoldan sapmıştı.”Ey Peygamber! Senin kavminden önce de, insanların çoğu yoldan çıkmıştı.
72- وَلَقَدْ أَرْسَلْنَا فِيهِم مُّنذِرِينَ “Andolsun ki, biz içlerinden uyarıcılar göndermiştik.”
Onlara uyarıcı peygamberler göndermiştik. Bu peygamberler, kavimlerini kötü akıbetten uyarıyorlardı.
73- فَانظُرْ كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُنذَرِينَ “Bak, uyarılanların sonu nasıl oldu!.”
O uyarılanların akıbeti nasıl da çetin ve çok korkunç oldu!
74- إِلَّا عِبَادَ اللَّهِ الْمُخْلَصِينَ “Ancak Allah’ın ihlâslı kulları başka.”
Ancak, o peygamberlerin uyarılarından ders alan ve dinde samimi olanlar müstesna.
Ayette “Bak!” ifadesiyle hitap edilen Hz. Peygamberdir. (asm) Maksud ise, kavmidir. Çünkü onlar da önceki kavimlerin haberlerini işittiler, onlardan geriye kalanları gördüler.
[1> Yani, “her zulmeden mutlaka böyle bir akıbete maruz kalacaktır” denilemez. Zulmünden tevbe edenler ilâhî affa nail olacak ve kurtulacaklardır.
[2>“Vav” harfi bir tertip ve sıra ifadesi olarak kullanılabildiği gibi, bazan belli bir sırayı göstermeyebilir. “Ve tutuklayın onları…” denilmesinde, buradaki “ve” ifadesinin tertip ve sıra ifade etmediğini görüyoruz. Çünkü onların tutuklanmaları ve sorgulanmaları daha öncesinde zâten olmuştu. Bununla beraber, Beydâvî’nin de dikkat çektiği üzere, tutuklanmalarının ve hesaba çekilmelerinin birden fazla yerde olması da mümkündür.
[3>Yani, “Ve siz ancak yaptıklarınızın karşılığını alacaksınız” ifadesi, bir yönüyle bütün mükellefleri içine alır, çünkü herkes kendi amelinin karşılığını görecektir. Ama burada da müşriklerle Allahın muhlis kulları arasında önemli bir fark vardır. Çünkü Allahu Teâlâ, lütuf ve keremiyle, muhlis kullarına en azından bire on karşılık verecek, hatta dilediğine hesapsız ikramda bulunacaktır. Böyle olunca, bu açıdan bakıldığında amellerin karşılığı meselesinde müşriklerle muhlislerin aynı durumda olmadıkları anlaşılır. Bu durumda da, yapılan istisna, üsttekinden ayrı bir istisna olur.
75- وَلَقَدْ نَادَانَا نُوحٌ “Andolsun ki Nûh bize seslenip dua etmişti.”
Önceki devirlerin kıssalarına, önceki ayetlerde mücmel bir işaret yapıldıktan sonra, burada tafsile geçilmiştir.
Yani, “Nûh, kavminden ümidini kestikten sonra bize dua etmişti.”
فَلَنِعْمَ الْمُجِيبُونَ “Biz de ne güzel kabul etmiştik.”
Biz de O’na en güzel bir şekilde icabette bulunduk.
Biz ne güzel icabet ediciyiz.
76- وَنَجَّيْنَاهُ وَأَهْلَهُ مِنَ الْكَرْبِ الْعَظِيمِ “Biz hem onu, hem ehlini o büyük sıkıntıdan kurtardık.”O’nu ve ehli olan ehl-i imanı boğulmaktan veya kavminin ezasından kurtardık.
77- وَجَعَلْنَا ذُرِّيَّتَهُ هُمْ الْبَاقِينَ “Onun neslini yeryüzünde kalanlar kıldık.”
Çünkü, onlardan başkaları hep helâk oldu, kıyamete kadar nesilleri devam edenler ise gemiye binenler oldu.
78- وَتَرَكْنَا عَلَيْهِ فِي الْآخِرِينَ “Ve sonradan gelenler içinde ona güzel bir nam bıraktık.”
79- سَلَامٌ عَلَى نُوحٍ فِي الْعَالَمِينَ “Alemler içinde Nûh’a selâm olsun!”
Yani, sonra gelenler O’na selam ederler, Âlemler içinde “Nûha selâm olsun” derler.
Denildi ki: Bu, Allahu Teâlâdan Hz. Nûha bir selâmdır.
80- إِنَّا كَذَلِكَ نَجْزِي الْمُحْسِنِينَ “İşte biz muhsin olanları böyle mükafatlandırırız.”
Ayet, Hz. Nûha yapılan ikramın illetini açıklar. Bu Ona, iyi hâline bir mükafat olarak verilmiştir.
81- إِنَّهُ مِنْ عِبَادِنَا الْمُؤْمِنِينَ “Çünkü O, bizim mü’min kullarımızdandı.”
Bu da, O’nun kadrini ve hâlinin asaletini ortaya koymak üzere, iyi işler yapmasının imanından kaynaklandığını anlatır.
82- ثُمَّ أَغْرَقْنَا الْآخَرِينَ “Sonra diğerlerini suda boğduk.”
Yani, kavminin inkârcılarını suda boğduk.
83- وَإِنَّ مِن شِيعَتِهِ لَإِبْرَاهِيمَ “Şüphesiz İbrahim de O’nun taraftarlarından idi.”
İmanda ve dinin asıllarında Hz. Nûhun yolundan gidenlerdendi. Dinin fürüatında da dinlerinin aynı olması veya genelde beraber olması da uzak bir şey değildir. Hz. İbrahimle Hz. Nûh arasında ikibin altıyüz kırk sene vardı. İkisi arasında peygamber olarak Hz. Hûd ve Hz. Salih gelmişti.[1>
84- إِذْ جَاء رَبَّهُ بِقَلْبٍ سَلِيمٍ “O, Rabbine kalb-i selim ile gelmişti.”
Kalb-i selimden murat, Hz. İbrahimin kalbinin kalbe ârız olan afetlerden ve alâkalardan uzak, sırf Allah için olmasıdır. Rabbine böyle bir kalple gelmesi, sanki bu kalbi hediye olarak Allaha sunmasını anlatır. Bundan murat, O’nun ihlâsıdır.
85- إِذْ قَالَ لِأَبِيهِ وَقَوْمِهِ مَاذَا تَعْبُدُونَ “O, babasına ve kavmine şöyle demişti: Siz nelere tapıyorsunuz?”
86- أَئِفْكًا آلِهَةً دُونَ اللَّهِ تُرِيدُونَ “Allah’ı bırakıp da birtakım uydurma ilâhlar mı istiyorsunuz?”Ayetin üslûbunda, bu yaptıkları şeyin Allaha iftira olduğu vurgulanmaktadır. Böylece onların batıl yolda oldukları ve bu hâllerinin iftiraya dayandığı nazara verilmiştir.
87- فَمَا ظَنُّكُم بِرَبِّ الْعَالَمِينَ “Siz âlemlerin Rabbini ne zannediyorsunuz?”
O, âlemleri terbiye etmesiyle ibadete layık olmakla beraber, Siz O’nu ne zannettiniz de O’na ibadeti terk ettiniz veya başkasını O’na ibadette şerik kıldınız, azabından emin oldunuz!?”
Ayet, O’na ibadetten alıkoyan katî bir inançta bulunmaktan veya O’na şirk koşmayı caiz görmekten veya cezasından emin olmayı gerektiren bir durumdan men etmenin çok ötesinde, böyle bir zannı netice veren şeyi bile ilzam yoluyla inkâr etmektedir.
Ayet, önceki cümleye bir delil gibidir.
88- فَنَظَرَ نَظْرَةً فِي النُّجُومِ “Derken yıldızlara bir baktı.”
Onların bulundukları mevkilere, bir araya gelmelerine baktı.
Veya yıldızlarla ilgili ilme veya kitaba baktı. Kavmi, Hz. İbrahim’i kendileriyle beraber ibadet etmesi için törene çağırmışlardı. Yıldızlara bakması, onları iknaya yönelik de olabilir.[2>
89- فَقَالَ إِنِّي سَقِيمٌ “Sonra da, “Ben gerçekten hastayım” dedi.”
Onlar kâhinlik yapan kimseler olduğundan, kendisini yıldızlardan istidlâlde bulunmuş gibi yapıp, mabetlerine götürmesinler diye yakında hasta olacak gibi gösterdi. O zamanda en yaygın hastalık taun idi ve bunun bulaşmasından korkuyorlardı.
Hz. İbrahimin böyle demekten maksadı “sizin küfrünüzden dolayı kalben hastayım” manası olabilir.Veya sıhhatinin tam yerinde olmadığını kastetmiş de olabilir. Çünkü, bütün sağlık ölçüleri tam dengede olan az kişi bulunur.[3>
Veya bununla ölümü kastetmiş olabilir.[4>
Meselde şöyle denilir: “Selamet olarak dert yeter.”
Lebîd, şiirinde şöyle söyler:
“Dua ettim Rabbime, bana sıhhat versin diye.
Bir de ne göreyim, derman bana derdim imiş.”
90- فَتَوَلَّوْا عَنْهُ مُدْبِرِينَ “Bunun üzerine arkalarını dönüp ondan uzaklaştılar.”
Hastalık bulaşmasın diye O’nun yanından uzaklaştılar.
91- فَرَاغَ إِلَى آلِهَتِهِمْ فَقَالَ أَلَا تَأْكُلُونَ “Gizlice onların putlarına doğru gidip, “yemez misiniz?” dedi”
Gizlice onların putlarının olduğu yere vardı. Onlarla alay ederek: “Önünüzdeki yemeklerden niye yemiyorsunuz?” dedi.
92- مَا لَكُمْ لَا تَنطِقُونَ “Ne diye konuşmuyorsunuz?”
93- فَرَاغَ عَلَيْهِمْ ضَرْبًا بِالْيَمِينِ “Derken üzerlerine varıp onlara sağ eliyle bir darbe indirdi.”“Sağ el” ile kayıtlanması, kuvvetlice vurduğunu ifade eder.
Denildi ki: “Ve Allah’a yemin ederim ki, siz arkanızı dönüp gittikten sonra, ben putlarınıza elbette bir tuzak kuracağım.” (Enbiya, 57) ayetinde nazara verildiği üzere, yeminini tahakkuk ettirmek için böyle yaptı.
94- فَأَقْبَلُوا إِلَيْهِ يَزِفُّونَ “Kavmi (telaş içinde) koşarak ona doğru geldi.”
Döndüklerinde putlarını kırılmış buldular, kimin kırdığını araştırmaya başladılar. (Enbiya, 59) da açıklandığı üzere, Hz. İbrahim’in yaptığı kanaatine vardılar.
95- قَالَ أَتَعْبُدُونَ مَا تَنْحِتُونَ “İbrahim dedi: Yonttuğunuz putlara mı tapıyorsunuz?”
96- وَاللَّهُ خَلَقَكُمْ وَمَا تَعْمَلُونَ “Oysa Allah sizi de, yaptığınız şeyleri de yaratmıştır.”
Çünkü her ne kadar şekil vermek sizden olsa da, yaptığınız şeylerin maddesi O’nun yaratmasıyladır. Bu açıdan, amel onlara nisbet edilmiştir.
İnsanların amelleri,
-Allahın onlara bu konuda güç vermesi,
-Fiilleri için gerekli olan sebep ve âletleri yaratmasıyladır.
Onların fiili Allahın yaratmasıyla olunca, fiillerine bağlı olan durumların Allahın yaratmasıyla olduğu evleviyetle sabit olur.
Ehl-i sünnet, bu manada fiilleri yaratanın Allah olduğuna delil getirdiler.[5>
97- قَالُوا ابْنُوا لَهُ بُنْيَانًا فَأَلْقُوهُ فِي الْجَحِيمِ “Dediler: Onun için bir bina yapın, (içinde ateş yakın) da, Onu ateşe atın.”
98- فَأَرَادُوا بِهِ كَيْدًا “Böylece Ona bir tuzak kurmak istediler.”
Hz. İbrahim, delil yoluyla onlara galip gelince, herkes nezdinde aciz kaldıkları açığa çıkmasın diye onu cezalandırmak istediler.
فَجَعَلْنَاهُمُ الْأَسْفَلِينَ “Biz de onları en zelil kimseler kıldık.”
Hilelerini boşa çıkardık. Hatta yaktıkları ateşi Hz. İbrahime soğuk ve selâmetli kılarak, O’nun şanının yüceliğine parlak bir delil kıldık, böylece onları zelil kimseler yaptık.
99- وَقَالَ إِنِّي ذَاهِبٌ إِلَى رَبِّي “İbrahim dedi: “Ben Rabbime gideceğim.”
“Ben, Rabbimin emrettiği yere, yani Şama gideceğim” dedi.
Veya bundan murat şudur: “Ben, kendimi tümüyle O’na ibadete vereceğim yere gideceğim.”
سَيَهْدِينِ “O, bana yol gösterecektir.”
O, dinim için maslahat olan şeye ve ulaşmak istediğim maksada beni sevk edecektir.
Hz. İbrahimin bu konuda çok net konuşması,
-Ya Allahtan gelen bir vaat sebebiyledir.
-Veya O’na tam tevekkül etmesindender.
-Veya bu konuda müsbet sonucu ifade etmeyi âdet hâline getirmesindendir.
Hz. Musa ise, benzeri bir durumda “Umarım Rabbim beni doğru yola iletir.” (Kasas, 22) dedi, kesin ifade kullanmaktan kaçınarak “umarım” demeyi tercih etti.
100- رَبِّ هَبْ لِي مِنَ الصَّالِحِينَ “Ya Rabbi! Bana salihlerden bir çocuk bağışla.”
İnsanları hakka davette bana yardım etsin, gurbette enisim olsun.
Bundan murat, Cenab-ı Haktan çocuk vermesini istemektir. Ayet metnindeki “hibe” lafzı genelde bu anlamda kullanılır. Ayetin devamı da, bununla salih bir çocuk istediğini gösterir:
101- فَبَشَّرْنَاهُ بِغُلَامٍ حَلِيمٍ “Biz de kendisine halîm bir oğul müjdeledik.”
Cenab-ı Hak bu ifadeyle
-Erkek çocuğu olacağını,
-Delikanlılık dönemine ulaşacağını müjdeledi. Çünkü çocuk için “hilm” özelliği kullanılmaz.
-Kendisi gibi hilim sahibi olacağını haber verdi. Mesela Hz. İbrahim, oğluna daha büluğa ermeden Allah için onu kurban edeceğini söyleyince “Babacığım, sana ne emrolunuyorsa yap” dedi. (Saffat, 102)
Denildi ki: Allahu Teâlâ Hz. İbrahim ve oğlu dışında hiçbir peygamberi hilim özelliğiyle vasfetmedi. Onların burada zikrolunan hâlleri, bu özelliğe sahip olmalarına şehadet eder:
102- فَلَمَّا بَلَغَ مَعَهُ السَّعْيَ قَالَ “Oğlu, yanında koşacak çağa gelince şöyle dedi:”
Ayette babanın da zikri, babanın rıfk yönüyle daha mükemmel olması ve çocuğunun hayrını istemesi, dolayısıyla vakti gelmeden koşmasını istememesi yüzündendir.
Veya babasının böyle yürüyüşü, beraber gezmek için Allahtan talep etmesindendir.
Aşağıda anlatılan olay olduğunda, Hz. İsmail on üç yaşındaydı.
يَا بُنَيَّ إِنِّي أَرَى فِي الْمَنَامِ أَنِّي أَذْبَحُكَ “Yavrum! Rüyamda seni boğazladığımı görüyorum.”Rüyada aynen boğazladığını görmüş olabileceği gibi, rüyanın tabirinin böyle olması da muhtemeldir.
Denildi ki: Zilhiccenin 8. günü gecesinde (terviye günü) rüyada birisinin kendisine şöyle dediğini duydu: “Şüphesiz Allah, oğlunu boğazlamanı Sana emrediyor.”
Sabah olduğunda bu rüyanın Allahtan mı yoksa şeytandan mı olduğu konusunda tereddütte kaldı. Akşamında yine aynı rüyayı görünce, bunun Allahtan olduğunu anladı. Üçüncü gecede de aynı rüyayı görünce, oğlunu kurban etmeye niyetlendi ve üstteki ayette bildirilen sözleri ona söyledi.Bundan dolayı bu üç gün “terviye, arafe ve kurban günleri” olarak isimlendirildi.
Ayette bahsi geçen çocuk, Hz. İsmaildir. Çünkü,
- Cenab-ı Hak Hz. İbrahimin hicretinin peşinde onu ihsan etmişti.
-Daha sonraki ayetlerde bu olaya atıfla Hz. İshak’ın müjdelenmesi söz konusudur.
-Keza Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: “Ben iki kurbanlığın çocuğuyum.”
Bunlardan biri, atası İsmail, diğeri de babası Abdullah’tır. Çünkü Hz. Peygamberin dedesi Abdülmuttalib, Zemzem suyunu bulursa veya on erkek evlat sahibi olursa bir çocuğunu kurban edeceğini nezretmişti. Allah kendisine isteğini nasip edince evlâtları arasında kur’a çekti, kur’a Abdullaha çıktı. Ona bedel olmak üzere yüz deve fidye olarak verdi. Kısas olayında diyet olarak yüz deve alınması buna dayanır.
-Hz. İbrahimin oğlunu kurban etme olayı Mekkede olmuştu. Hatta, oğluna bedel gönderilen koçun iki boynuzu İbnu Zübeyr olayında yanıncaya kadar Ka’beye asılıydı. Hz. İshak ise, bu kurban olayında Mekkede değildi.
-Ayrıca ayette Hz. İshakın müjdelendiği yerde, onun peşinden oğlu Yakub da müjdelenmektedir. Böyle olunca, çocukken kurban edilmesi durumu münasip düşmez.
Ancak Hz. Peygambere “hangi nesep daha şerefli?” diye sorulunca şöyle cevap verdiği rivayet edilir:
“Allahın Halili olan İbrahim, Allahın kurbanlığı olan oğlu İshak, Allahın İsraili (kulu) olan oğlu Yakub, Allahın Sıddıki olan oğlu Yusuf.”
Burada, bu silsilede yer alan lakaplar râvinin ilavesidir. Hadisin asıl metninde bunlar yoktur. Rivayette şöyle geçmektedir: Yusuf İbnu Yakub İbnu İshak İbnu İbrahim.
فَانظُرْ مَاذَا تَرَى “Artık bak, ne düşünürsün?”
Hz. İbrahim oğlunu kurban etmede kararlı olduğu halde ona görüşünü sorması,
-Allahtan gelen bu çetin imtihan karşısında fikrini öğrenmek,
-Feryat etmesi hâlinde ayağını sabit kılmak,
-Serbest bıraksa, kendisinden emin olmak,
-Nefsini buna alıştırıp teslimiyetini sağlamak,
-Olay gerçekleşmeden önce boyun eğmek suretiyle sevap kazanmasını temin etmek içindir.
قَالَ يَا أَبَتِ افْعَلْ مَا تُؤْمَرُ “Dedi: Babacığım, sana ne emrolunuyorsa yap.”Hz. İsmailin “Sana ne emrolunuyorsa yap” demesi, babasının sözünden bunu yapmakla emrolunduğunu anlamasından veya Peygamberlerin rüyasının hak olduğunu ve böyle bir şeyin ancak Allahtan bir emirle olacağını bilmesindendir.
Belki de Hz. İbrahime böyle bir emrin uyanıkken değil de rüyada verilmesi, bunun gereğini yerine getirmenin her ikisi için de hakka boyun eğmeye ve ihlâsın kemâline daha ziyade delâlet etmesi içindir.Ayette geçmiş zaman sığasıyla “Sana ne emredildiyse” yerine geniş zaman sığasıyla “Sana ne emrolunuyorsa yap” denilmesi, rüyanın tekerrürü sebebiyledir.
سَتَجِدُنِي إِن شَاء اللَّهُ مِنَ الصَّابِرِينَ “İnşaallah beni sabredenlerden bulacaksın.”
Kurban etmene veya Allahın hükmüne karşı, inşallah beni sabredenlerden bulacaksın.
103- فَلَمَّا أَسْلَمَا وَتَلَّهُ لِلْجَبِينِ “İkisi de bu şekilde Allah’a teslim olduklarında ve oğlunu alnı üzerine yatırdığında.”
Denildi ki: Hz. İbrahim, oğlunun yüzünde bir değişiklik görüp rikkate gelerek kurban etmekten vazgeçme endişesiyle çocuğu yüz üstü yere yatırdı.
Bu, Minada veya Mina mescidine yakın bir yerde veya bugün kurban kesimi için kullanılan alanda gerçekleşti.
104- وَنَادَيْنَاهُ أَنْ يَا إِبْرَاهِيمُ “Ve Biz ona şöyle seslendik: Ey İbrahim!”
105- قَدْ صَدَّقْتَ الرُّؤْيَا “Rüyayı tasdik ettin.”Tam bir azimle ve kesim öncesi yapılması gerekenleri yerine getirmek suretiyle rüyayı tasdik ettin.Rivayete göre, defalarca bıçağı oğlunun boğazına dayadığı hâlde, bıçak kesmedi.Üstteki ayette “İkisi de bu şekilde Allah’a teslim olduklarında ve oğlunu alnı üzerine yatırdığında” denilip, cümlenin tamamlanmayışında şöyle bir mana vardır:İşte onlar bu şekilde teslimiyet gösterince, halin konuştuğu ve sözün anlatamadığı şeyler oldu.
-Her ikisi de bu çetin imtihandaki belânın defiyle Allahın onlara nimette bulunmasına,
-Daha önce kimseye muvaffak kılmadığı bir şeye kendilerini muvaffak kılmasına,
-Âlemlere üstünlüklerini bu olayla izhar etmesine,
-Çok büyük bir sevap kazanmalarını sağlamasına ve bunun gibi hâllere sevindiler, şükrettiler.
إِنَّا كَذَلِكَ نَجْزِي الْمُحْسِنِينَ “Muhsin olanları işte biz böyle mükâfat-landırırız.”
Ayet, iyi işler yapmaları sebebiyle Allahın onlara genişlik verdiğini, sıkıntıdan kurtardığını anlatır. Vukuundan evvel neshin caiz olduğunu söyleyenler, bu kıssa ile delil getirdiler. Çünkü Hz. İbrahim “Yavrum! Rüyamda seni boğazladığımı görüyorum.” (Saffet, 102) ayetinin delâletiyle oğlunu kurban etmekle mükellefti, ama bu meydana gelmedi.[6>
106- إِنَّ هَذَا لَهُوَ الْبَلَاء الْمُبِينُ “Şüphesiz bu apaçık bir imtihandır.”
Öyle çetin bir imtihan ki, böylesi imtihanda muhlis olan ve olmayan birbirinden ayrılır.
Veya bundan murat, bu imtihanın daha zoru olamaz bir şekilde zor olmasıdır.
107- وَفَدَيْنَاهُ بِذِبْحٍ عَظِيمٍ “Biz, büyük bir kurbanlık fidyesi ile onu (İsmail’i) kurtardık.”
Bu kurbanın “büyük” olması, cüsse itibarıyla olabileceği gibi, kadrinin büyük olması manasında da olabilir. Çünkü Allahu Teâlâ böyle bir kurbanı peygamber oğlu peygambere fidye olarak göndermiştir. Ve O’nun neslinden peygamberlerin efendisi olan Hz. Muhammed gelmiştir (asm).Denildi ki: Gönderilen bu kurbanlık cennetten bir koç idi.
Rivayete göre, gelen koç Cemre denilen yerde Hz. İbrahimden kaçtı. O da koça doğru yedi küçük taş attı, sonra yakaladı. Bu da, haccın sünnetlerinden biri oldu.
Gerçekte fidyeyi veren Hz. İbrahim’dir. Ayette, Cenab-ı Hakkın bunu kendine isnad etmesi, verenin ve bunu emredenin O olmasından mecazdır.
108- وَتَرَكْنَا عَلَيْهِ فِي الْآخِرِينَ “Ve sonradan gelenler arasında Ona güzel bir nam bıraktık.”
109- سَلَامٌ عَلَى إِبْرَاهِيمَ “Selam olsun İbrahim’e.”
Bunun açıklaması, bu sûrenin yetmiş dokuzuncu ayetinde geçti.
110- كَذَلِكَ نَجْزِي الْمُحْسِنِينَ “Muhsin olanları işte biz böyle mükâ-fatlandırırız.”
111- إِنَّهُ مِنْ عِبَادِنَا الْمُؤْمِنِينَ “Çünkü o bizim mü’min kullarımızdandı.”
112- وَبَشَّرْنَاهُ بِإِسْحَقَ نَبِيًّا مِّنَ الصَّالِحِينَ “Ve Ona salihlerden bir peygamber olmak üzere İshak’ı müjdeledik.”Oğlu İshakın nebilerden olacağına hükmedilmiş, salihlerden olması takdir olunmuştu.Bu itibarla nebî ve salihlerden olması, cümle içinde hâl olarak gelmiştir. Böyle olunca, bu müjdenin verildiği anda nebi ve salih olması gerekmez.
Bu, “Onlara şöyle denir: İçinde ebedî kalmak üzere girin cehennem kapılarından!” (Zümer, 72) ayeti gibi değerlendirilmemesi gerekir. Çünkü o ayette anlatılan kimselerin cehenneme girmeleri vaktinde ebedî kalmaları mukadderdir, belirlenmiştir. Hz. İshak ise, dünyaya gönderildiğinde kendisinin nebi ve salih olması belirlenmiş değildi.[7>
Hz. İbrahimin kurbanlık oğlu olarak Hz. İshakı söyleyenler, ayetteki müjdeyi O’nun doğumu olarak değil, peygamberlik müjdesi olarak açıkladılar.
Nübüvvetten sonra salahın zikredilmesinde, salih olmanın önemini göstermek ve nübüvvetten gayenin de salahat olduğuna bir ima vardır. Çünkü salih olmak, mutlak manada kemâl ve tekmîl manasını tazammun eder.[8>
113- وَبَارَكْنَا عَلَيْهِ وَعَلَى إِسْحَقَ “Hem ona hem İshak’a bereketler verdik.”
Biz İbrahime evlatları hususunda bereket ihsan ettik. İshakı da mübarek kıldık, neslinden İsrailoğullarının peygamberlerini ve ayrıca İsrailoğulları dışında Eyyûb ve Şuayb gibi peygamberleri gönderdik.Veya ayetin manası şöyle olabilir: Din ve dünyanın bereketlerini kendilerine ihsan ettik, feyiz olarak verdik.
وَمِن ذُرِّيَّتِهِمَا مُحْسِنٌ وَظَالِمٌ لِّنَفْسِهِ مُبِينٌ “Her ikisinin neslinden hem muhsin olanlar, hem de açıkça kendi nefsine zulmedenler var.”
Muhsin olmak, güzel amel işlemek manasında olabilir veya “iman ve tâatle nefsine faydası olan” anlamına gelir.
Nesillerinden küfür ve isyanla nefsine gayet açık bir şekilde zulmedenler de var.
Bunda, hidayet ve dalâlette nesebin tesiri olmadığına ve nesillerinde meydana gelen zulümden, atalarına bir noksanlık ve ayıp gelmeyeceğine bir tenbih vardır.
[1>Bu ikisi, bilinen peygamber olarak nazara verilmiştir. Yoksa başkaları da gelmiş olabilir.
[2> Kavmi, yıldızlara bakar, onlarla kâhinlik yapardı. Mazeretinin inandırıcı olması için onların anlayacağı şekilde böyle yapması muhtemeldir.
[3>Yani, hemen hemen bütün insanlar şöyle veya böyle bir şekilde hasta sayılırlar.
[4> Çünkü, diğer hastalıklara göre en amansız dert, ölümdür. Nitekim hadiste “ölüm dışında her derde deva olduğu” bildirilir.
[5> Mu’tezile mezhebi ise, kötü fiilleri Allaha isnad etmekten sakınmak için “insan, kendi fiillerinin yaratıcısıdır” dediler. Hayrın da şerrin de Allahtan olmasını te’vil cihetine gittiler.
[6> Bazıları, nesih konusunu ele alırken, bir hüküm uygulanmadan yürürlükten kaldırılabileceğine bunu misal verdiler.
[7> Yani, üstte medar-ı bahs olan ayette, cehennem ehli cehenneme girerlerken ebedi kalmaları takdir edilmiş olarak girdiler. Ama Hz. İshak dünyaya geldiğinde nebî ve salih olması belirli değildi. Çeşitli imtihanların neticesinde salih bir nebi olmaya liyakat kazandı, o payeler kendisine verildi. Cenab-ı Hak, gelecek şeylerin nasıl geleceğini bilir. Ama insanlarla ilgili şu dünya hayatında tam bir imtihan söz konusudur. Allahın kimin ne yapacağını, hangi makama geleceğini, akıbetini… bilmesi insanları sorumlu olmaktan kurtarmaz.
[8> Yani, salih olan biri kendisi kemâl vasıfları taşıdığı gibi, başkalarını kemâle erdirecek çalışmalar da yapar.
114- وَلَقَدْ مَنَنَّا عَلَى مُوسَى وَهَارُونَ “Andolsun, biz Mûsâ’ya ve Hârûn’a da lütufta bulunduk.”Her ikisine de nübüvvet ve daha başka dînî ve dünyevî menfaatlerle nimet verdik.
115- وَنَجَّيْنَاهُمَا وَقَوْمَهُمَا مِنَ الْكَرْبِ الْعَظِيمِ “Kendilerini ve kavimlerini o büyük sıkıntıdan kurtardık.”Onları, Firavunun zorbalığından, suda boğulmaktan kurtardık.
116- وَنَصَرْنَاهُمْ فَكَانُوا هُمُ الْغَالِبِينَ “Onlara yardım ettik de galip gelenler onlar oldu.”
İlahi yardım ile Firavun ve kavmine karşı galip geldiler.
117- وَآتَيْنَاهُمَا الْكِتَابَ الْمُسْتَبِينَ “Ve onlara Kitab-ı müstebini verdik.”
O ikisine, beyanında beliğ olan Tevratı verdik.
118- وَهَدَيْنَاهُمَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَقِيمَ “Ve onları sırat-ı müstakime ilettik.”
O ikisini, hakka ve doğru olana ulaştıran yola sevkettik.
119- وَتَرَكْنَا عَلَيْهِمَا فِي الْآخِرِينَ “Ve sonradan gelenler arasında onlara güzel bir nam bıraktık.”
120- سَلَامٌ عَلَى مُوسَى وَهَارُونَ “Selam olsun Musa ve Harun’a.”
121- إِنَّا كَذَلِكَ نَجْزِي الْمُحْسِنِينَ “İşte biz muhsin olanları böyle mükafatlandırırız.”
122- إِنَّهُمَا مِنْ عِبَادِنَا الْمُؤْمِنِينَ “Çünkü o ikisi bizim mü’min kullarımızdandı.”
Bunların misli daha önce geçmişti.
123- وَإِنَّ إِلْيَاسَ لَمِنْ الْمُرْسَلِين “Şüphesiz İlyas da gönderilen peygamberlerdendi.”
Hz. İlyas, Hz. Harunun neslinden olup peygamber olarak gönderilmişti.
124- إِذْ قَالَ لِقَوْمِهِ أَلَا تَتَّقُونَ “Hani kavmine şöyle demişti: “Allah’tan korkmaz mısınız?”
Kavmine, “Allahın azabından korkmuyor musunuz?” demişti.
125- أَتَدْعُونَ بَعْلًا وَتَذَرُونَ أَحْسَنَ الْخَالِقِينَ “Yaratıcıların en güzelini bırakarak Ba’l’e mi tapıyorsunuz?”Ba’l, Şam bölgesinde Bekk ahalisinin putunun adıdır. Şimdi o beldeye “Ba’lebekk” denilmektedir.
Yani, siz ona mı ibadet ediyor veya ondan mı bir hayır bekliyorsunuz?!
Böyle sormasında, onların yaptığının doğru olmadığını hissettirmek vardır. Zaten sözünün devamında açıktan bunu ifade etmektedir:
126- اللَّهَ رَبَّكُمْ وَرَبَّ آبَائِكُمُ الْأَوَّلِينَ “Ki O, sizin ve geçmiş atalarınızın Rabbi olan Allahtır.”
127- فَكَذَّبُوهُ “Onu yalanladılar.”
فَإِنَّهُمْ لَمُحْضَرُونَ “Bu sebeple onlar (azaba) getirileceklerdir.”
Onlar, azaba getirileceklerdir. Ayette sadece getirileceklerinin söylenip azabın zikredilmemesi, karine ile bunun anlaşılmış olmasındandır.[1>
Veya azabın zikredilmemesi, mutlak söylenen “ihzar” kelimesinin örfen kötü bir şekilde getirilme manasını çağrıştırmasındandır.[2>
128- إِلَّا عِبَادَ اللَّهِ الْمُخْلَصِينَ “Ancak Allah’ın ihlaslı kulları müstesna.”
129- وَتَرَكْنَا عَلَيْهِ فِي الْآخِرِينَ “Ve sonradan gelenler arasında ona güzel bir nam bıraktık.”
130- سَلَامٌ عَلَى إِلْ يَاسِينَ “Selam olsun İlyâsa.”
131- إِنَّا كَذَلِكَ نَجْزِي الْمُحْسِنِينَ “İşte biz muhsin olanları (iyilik yapanları) böyle mükâfatlandırırız.”
132- إِنَّهُ مِنْ عِبَادِنَا الْمُؤْمِنِينَ “Çünkü o bizim mü’min kullarımızdandı.”
133- وَإِنَّ لُوطًا لَّمِنَ الْمُرْسَلِينَ “Şüphesiz Lût da gönderilen peygamberlerdendi.”
134- إِذْ نَجَّيْنَاهُ وَأَهْلَهُ أَجْمَعِينَ “Hani biz onu ve ehlinin tamamını kurtarmıştık.”
135- إِلَّا عَجُوزًا فِي الْغَابِرِينَ “Geride kalanlar arasındaki yaşlı bir kadın dışında.”
136- ثُمَّ دَمَّرْنَا الْآخَرِينَ “Sonra diğerlerini helak etmiştik.”
137- وَإِنَّكُمْ لَتَمُرُّونَ عَلَيْهِم مُّصْبِحِينَ “Şüphesiz sizler (yolculuklarınız sırasında) sabah onların yurtlarına uğruyorsunuz.”
138- وَبِاللَّيْلِ أَفَلَا تَعْقِلُونَ “Ve akşam vaktinde de.”
Ve siz ey Mekke ahalisi!Şama ticarete giderken sabah-akşam onların yaşadıkları yerlere uğruyorsunuz. Çünkü Sedom, Şam yolu üzerindedir.
وَإِنَّ يُونُسَ لَمِنَ الْمُرْسَلِينَ “Hâlâ düşünmez misiniz?”
Aklınız yok mu, ta ki onların harabelerinden ibret alasınız.
139- إِذْ أَبَقَ إِلَى الْفُلْكِ الْمَشْحُونِ “Şüphesiz Yunus da gönderilen peygamberlerdendi.”
140- فَسَاهَمَ فَكَانَ مِنْ الْمُدْحَضِينَ “Hani O, kaçıp yüklü gemiye binmişti.”Ayetteki “kaçtı” ifadesi, efendisinden kaçan köle için kullanılır. Hz. Yunus da Rabbinden izin gelmeden kavmini terk ettiğinden O’nun hakkında kullanılması güzel olmuştur.
141- فَالْتَقَمَهُ الْحُوتُ وَهُوَ مُلِيمٌ “(Gemidekilerle) kur’a çekti ve kaybedenlerden oldu.”
Kur’ada mağluplardan oldu.Rivayete göre Hz. Yunus kavmine azabı vaat ettikten sonra, Allahın emri gelmeden onların içinden ayrıldı. Bir gemiye bindi, gemi hareket etmedi. Bunun üzerine, “burada efendisinden kaçmış bir köle var, kur’a ile onu belirleyin” dediler. Kur’a, Hz. Yunusa çıktı. Bunun üzerine “efendisinden kaçan köle benim” dedi, kendini denize attı.
142- فَلَوْلَا أَنَّهُ كَانَ مِنْ الْمُسَبِّحِينَ “Böylece, Yûnus kendini kınayıp dururken balık onu yuttu.”
143- لَلَبِثَ فِي بَطْنِهِ إِلَى يَوْمِ يُبْعَثُونَ “Şayet tesbih edenlerden olmasaydı.”
144- فَنَبَذْنَاهُ بِالْعَرَاء وَهُوَ سَقِيمٌ “İnsanların diriltileceği güne kadar onun karnında kalırdı.”Hz. Yunusun “tesbih edenlerden olması”
-Ömrü boyunca Allahı çokça zikretmesi,
-Balığın karnında “Senden başka ilâh yoktur. Sen Sübhansın (münezzehsin). Ben gerçekten zalimlerden oldum.” (Enbiya, 87) demesi,
-Veya namaz kılanlardan olmasını anlatır.
Ayette, çokça zikretmeye ve Allahın şanına tazimde bulunmaya teşvik vardır. Genişlik zamanında kim Allaha yönelse, darlık anında Allah onun elinden tutar.
145- وَأَنبَتْنَا عَلَيْهِ شَجَرَةً مِّن يَقْطِينٍ “Derken biz onu hasta bir hâlde sahileattık.”
İçinde bulunduğu balığı, Onu dışarı atmaya sevk ettik. Onu, kendisini örtecek bir ağaç ve bir ot olmayan boş bir alana attık.
Rivayete göre, balık gemi ile beraber yol aldı. Başını yukarı kaldırıyordu, Hz. Yunus da o şekilde nefes alıyor, Allaha tesbih ediyordu. Karaya vardıklarında, balık Hz. Yunusu karnından dışarı attı.
Hz. Yunusun balığın karnında ne kadar kaldığı hakkında ihtilaf vardır. “Bir günün bir kısmı” diyenler olduğu gibi, üç gün, yedi gün, yirmi gün, hatta kırk gün diyen de olmuştur.
Denildiğine göre, bedeni yeni dünyaya gelmiş bebeğin bedeni gibi nazik bir hâle gelmişti.
146- وَأَرْسَلْنَاهُ إِلَى مِئَةِ أَلْفٍ أَوْ يَزِيدُونَ “Üzerine geniş yapraklı bir ağaç bitirdik.”
Ekseriyetin yorumuna göre, bu bir kabak bitkisiydi, yapraklarıyla Hz.
Yunusu örttü, sineklerden onu korudu. Çünkü kabak bitkisine sinek konmaz.
Hz. Peygambere “ya Rasûlallah, kabağı sevdiğini görüyoruz” denildiğinde “evet, seviyorum. O, kardeşim Yunusun ağacıdır” şeklinde cevap vermesi de bu görüşü teyid eder.
Bununla beraber, incir veya muz olduğunu söyleyenler de olmuştur. Hz. Yunus, ağacın yaprağıyla örtünmüş, altında gölgelenmiş, meyvesinden de yemiştir.
147- وَأَرْسَلْنَاهُ إِلَى مِئَةِ أَلْفٍ “Biz onu yüz bin insana peygamber olarak gönderdik.”
“Yüzbin”den murat, terk etmiş olduğu kendi kavmi, yani Ninova halkıdır.
Bu göndermeden murat,
-Önceden onlara gönderilmesi,
-Veya bu olay sonrası ikinci defa yine gönderilmesi,
-Veya başka bir topluluğa gönderilmesi olabilir.
أَوْ يَزِيدُونَ “Veya daha fazlasına.”
Bunları gören kişi “bunlar yüzbin kişi vardır” dediği gibi “hatta daha da fazla” şeklinde de ilâve edebilir. Ayetin bu üslûbundan murat, çok olduklarını anlatmaktır.
148- فَآمَنُوا “O zaman ona iman ettiler.”
O’nu tasdîk ettiler.
Veya O’nun yeniden gelmesiyle imanlarını tazelediler.
فَمَتَّعْنَاهُمْ إِلَى حِينٍ “Biz de onları bir zamana kadar yaşattık.”
Biz de onları ecel-i müsemmalarına (mukadder olan ecellerine) kadar faydalandırdık.
Bu sûrede Hz. Nûh, Hz. İbrahim ve Hz. Musa’nın kıssalarının sonuç kısmıyla Hz. Lût ve Hz. Yunusun kıssalarının sonuç kısmının aynı olmaması, bu iki Peygamberle büyük şeriat sahibi ulu’l-azm peygamberler arasında bir ayrım olması içindir.
Veya sûrenin sonunda bütün peygamberlere selamın zikredilmesiyle yetinilerek bu ikisinde selâm kısmına yer verilmemiştir.
[1>Yani, peygamberi ve dini yalanlayan bir topluluğun iyi bir yere götürülmeyeceği ortadadır.
[2>Bu kelime, kayıtlı-kelepçeli bir şekilde celb edilmeyi çağrıştırır.
149- فَاسْتَفْتِهِمْ أَلِرَبِّكَ الْبَنَاتُ وَلَهُمُ الْبَنُونَ “Şimdi onlara sor bakalım: Kız çocukları Rabbinin de, erkek çocukları onların mı?”
Bu ayet, sûrenin başındaki onbirinci ayete atfedilmiştir. Orada Cenab-ı Hak rasûlüne Kureyşe haşri niçin inkâr ettiklerini sormasını emretmişti. Bununla alakalı olarak anlatımı devam ettirip birbiriyle alakalı bir şekilde birbirine uygun kıssaları anlattı. Burada da rasûlüne müşriklerin “Melekler Allahın kızlarıdır” demek suretiyle Allaha kız nispet etmeleri, erkek çocukları ise kendilerine ayırmaları hususunda sormasını emretti. Bunlar böyle demekle şirke yeni dalâletler ilâve ettiler:
-Allahı bir cisim gibi hayal ettiler.
-O’nun fâni olabilmesini caiz gördüler. Çünkü çocuk sahibi olmak, yaratılmış ve faniliğe mahkûm cisimlerin özelliğidir.
-Kendi beğenmedikleri kızları Allaha, beğendikleri erkek çocukları ise kendilerine vererek kendilerini daha üst bir mevkiye çıkarmak istediler.
-Melekleri dişi kabul etmekle, onları tahkir ettiler.
Bundan dolayı Allahu Teâlâ onların bu tarz görüşlerini kitabında defalarca red ve ibtal etti. Böyle bir inancı, “neredeyse göklerin parçalanacağı, yerin yarılacağı ve dağların darmadağın olacağı” menfur bir görüş olarak nazara verdi.[1>
150- أَمْ خَلَقْنَا الْمَلَائِكَةَ إِنَاثًا وَهُمْ شَاهِدُونَ “Yoksa biz melekleri dişi olarak yarattık da onlar şahid mi oldular?”Çünkü, böyle bir meselede hüküm vermek, müşahedeyi (gözle görmeyi) gerektirir, başka türlü bilinemez. Çünkü dişi olmak meleklerin zâtlarının bir lâzımı değildir ki mücerret akılla bilinebilsin.
Ayette onlarla bir istihza da kendini hissettirmektedir.[2>
Bahsi geçenler, aşırı cehaletlerinden dolayı, sanki onların yaratılışını görmüş gibi kesin hüküm vermektedirler.
151- أَلَا إِنَّهُم مِّنْ إِفْكِهِمْ لَيَقُولُونَ “İyi bilin ki iftira olarak onlar şöylediyorlar:”
152- وَلَدَ اللَّهُ “Allah çocuk sahibi oldu!?”
Buna iftira denilmesi,
-Bunu gerektirecek bir şey olmaması,
-Ve bunu nefyedecek her türlü delilin bulunmasındandır.
وَإِنَّهُمْ لَكَاذِبُونَ “Onlar elbette yalan söylüyorlar.”
153- أَصْطَفَى الْبَنَاتِ عَلَى الْبَنِينَ “Yoksa Allah kızları erkeklere tercih mi etti?”
Buradaki soru, inkâr ve istib’ad içindir.[3>
Ayet metnindeki ıstıfa kelimesi, bir şeyin özünü almak demektir.
154- مَا لَكُمْ “Size ne oldu?”
كَيْفَ تَحْكُمُونَ “Nasıl böyle hükmediyorsunuz?”
Hiçbir aklın razı olmayacağı bir şeye nasıl hükmedebiliyorsunuz?
155- أَفَلَا تَذَكَّرُونَ “Hiç düşünmez misiniz?”
O’nun böyle şeylerden münezzeh olduğunu düşünmüyor musunuz?
156- أَمْ لَكُمْ سُلْطَانٌ مُّبِينٌ “Yoksa sizin apaçık bir deliliniz mi var?”
Yoksa meleklerin Allahın kızları olduğu hakkında semadan size inmiş apaçık bir delil mi var?
157- فَأْتُوا بِكِتَابِكُمْ إِن كُنتُمْ صَادِقِينَ “O halde, eğer doğru söylüyorsanız getirin kitabınızı!”
Davanızda sadık iseniz, o size indirilen fermanı getirin bakalım!
158- وَجَعَلُوا بَيْنَهُ وَبَيْنَ الْجِنَّةِ نَسَبًا “Allah ile cinler arasında nesep bağı kurdular.”
Cinlerden murat meleklerdir. Çünkü aynı cinstendirler.
“Allahın cinlerle akrabalığı oldu, melekler ordan meydana geldi.”
“Allah ve şeytanlar kardeştir” gibi küfür ifadeleri kullandılar.
وَلَقَدْ عَلِمَتِ الْجِنَّةُ إِنَّهُمْ لَمُحْضَرُونَ “Oysa cinler onların hesap yerine getirileceklerini bilmektedirler.”
Ayetteki “onlar”dan murat,
-Kâfirler,
-İns ve cindir.
Cinlerin buna dâhil edilmesi, meleklerden ayrı değerlendirilmelerine göredir.[4>
159- سُبْحَانَ اللَّهِ عَمَّا يَصِفُونَ “Allah, onların nitelendirdiği şeylerden münezzehtir.”
Allah, onların söyledikleri çocuk ve nesep sahibi olmaktan yüce ve münezzehtir.
160- إِلَّا عِبَادَ اللَّهِ الْمُخْلَصِينَ “Ancak Allah’ın ihlâslı kulları başka.”
Ayet, önceki ayetlerle bağlı olarak şu şekillerde değerlendirilebilir:
-İns ve cin hesap mahalline sevk edilecek, ancak Allahın muhlis kulları bundan müstesna kalacaklardır.
-Allah, müşriklerin vasfettiği şeylerden münezzehtir. Muhlis kullarının vasfettiği şeylerle ise, muttasıftır.
161- فَإِنَّكُمْ وَمَا تَعْبُدُونَ “Çünkü siz ve taptıklarınız...”
Cenab-ı Hak, bu ifadeyle onlara hitaba yöneldi.
162- مَا أَنتُمْ عَلَيْهِ بِفَاتِنِينَ “Allah’ın yolundan saptıramazsınız.”
Sizler, desiselerle insanları ifsat edemezsiniz.
163- إِلَّا مَنْ هُوَ صَالِ الْجَحِيمِ “Ancak cehenneme girecek kimse başka.”
Ancak Allahın ilminde cehennem ehlinden olduğu belirlenen ve şüphesiz oraya girecek olanı ifsat edebilirsiniz.[5>
164- وَمَا مِنَّا إِلَّا لَهُ مَقَامٌ مَّعْلُومٌ “Bizden her birimizin belli bir makamı vardır.”
Ayet, kendilerine ibadet edenlere red olmak üzere meleklerin ubudiyet hâlini itiraflarını hikâye etmektedir. Yani, bizden her biri için marifette, ibadette, âlemin tedbirinde Allahın emrine bağlı olmak üzere belli bir makam vardır.Bu ve 159. ayetteki “Subhanallah”dan itibaren bundan önceki ifadelerin cinlerin kelamından olması da muhtemeldir. O zaman, biraz önce geçen “Allah ile cinler arasında nesep bağı kurdular” ayetiyle mana olarak bütünlük arzeder. Sanki şöyle demiştir:Melekler bu sözlerinden dolayı müşriklerin azap göreceklerini bildiler ve “Sübhanallah, Allahı bundan tenzih ederiz” dediler. Sonra Allahın muhlis kullarını böyle demekten müberra kıldılar.
Ardından müşriklere hitap ederek bununla imtihan edilmenin mukadder bir şekâvet için olduğunu söylediler. Sonra kendilerinin abd (kul) olduklarını ve ubudiyette asla aşamayacakları farklı mertebeleri olduğunu itiraf ettiler.
165- وَإِنَّا لَنَحْنُ الصَّافُّونَ “Biz gerçekten saf tutup duranlarız.”
Tâati edâ etmede ve hizmet menzillerinde bizler grup grubuz.
166- وَإِنَّا لَنَحْنُ الْمُسَبِّحُونَ “Biz gerçekten tesbih edenleriz.”
Ve bizler Allahı O’na layık olmayan şeylerden tenzih etmekteyiz.Birinci “Biz” ifadesinin onların tâatteki derecelerine, bu ikincisinin ise, marifetteki derecelerine bir işaret olması muhtemeldir.“Biz gerçekten saf tutup duranlarız.”
“Biz gerçekten tesbih edenleriz” ifadelerinde yer alan “inne” ve “te’kid lâmı” ve ayrıca “biz” ifadesinin söylenmesi, te’kid ve ihtisas bildirir.[6>
Çünkü bunlar devamlı böyle bir hâldedirler. Başkaları için ise böyle fütursuz bir şekilde tesbihte bulunmak söz konusu değildir.
Denildi ki: Bu son iki ayet Hz. Peygamberin ve mü’minlerin sözünü naklediyor da olabilir. Yani “bizden her biri için cennette veya kıyamet günü Allahın huzurunda belli bir makam vardır. Bizler namazda O’nun huzurunda saf saf oluruz, her türlü kusurdan O’nu tenzih ederiz.”
167- وَإِنْ كَانُوا لَيَقُولُونَ “(Müşrikler) şunu söylüyorlardı:”
168- لَوْ أَنَّ عِندَنَا ذِكْرًا مِّنْ الْأَوَّلِينَ “Eğer yanımızda öncekilere verilenlerden bir zikir olsaydı.”
169- لَكُنَّا عِبَادَ اللَّهِ الْمُخْلَصِينَ “Elbette biz Allahın ihlâslı kulları olurduk.”
Mekke müşrikleri şöyle diyorlardı: “Öncekilere inen kitaplardan bir kitap bize inseydi, Allahın seçkin kullarından olurduk. Onlar gibi ihtilafa düşmezdik.”
170- فَكَفَرُوا بِهِ “Fakat onu inkâr ettiler.”
Ama kendilerine zikirlerin en eşrefi ve diğer kitaplara da müheymin (koruyucu) olan Kur’an geldiğinde, inkâr ettiler.
فَسَوْفَ يَعْلَمُونَ “Yakında bilecekler.”Küfürlerinin akıbetini sonra bilecekler.
171- وَلَقَدْ سَبَقَتْ كَلِمَتُنَا لِعِبَادِنَا الْمُرْسَلِينَ “Andolsun, peygamber kullarımız hakkında şu sözümüz geçmiştir:”
Onlara yardım ve galibiyet vaat ettik. O da şu ayettir:
172- إِنَّهُمْ لَهُمُ الْمَنصُورُونَ “Onlar var ya, elbette onlar muzaffer olacaklardır.”
173- وَإِنَّ جُندَنَا لَهُمُ الْغَالِبُونَ “Ve elbette bizim ordularımız mutlaka galip geleceklerdir.”
Allahın ordularının galip olması, ilâhî nusrete mazhar olanların galip gelmesi ve bizzat esas olanın galip gelmeleri olması yönündendir.[7>
1ّ74- فَتَوَلَّ عَنْهُمْ حَتَّى حِينٍ “Onun için sen, bir süreye kadar onlardan yüz çevir.”
Onlara galeben için bir süre onlardan yüz çevir.
Bundan murat, Bedir günü veya Mekkenin fethidir.
175- وَأَبْصِرْهُمْ “Onları gör.”O zaman onların başına ne geleceğini gör.Bundan murat, yakında bunun meydana gelmesine delâlettir. Öyle ki, neredeyse gözünün hemen önündedir.
فَسَوْفَ يُبْصِرُونَ “Sonra onlar da görecekler.”
Onlar da, bizim sana takdir ettiğimiz,
-Te’yid (destek),
-Nusret (yardım ve galebe),
-Ve ahirette sevabın neler olduğunu görecekler.
Ayetteki “sonra” ifadesi vaîd içindir, uzak bir zaman bildirmek için değildir.
176- أَفَبِعَذَابِنَا يَسْتَعْجِلُونَ “Yoksa onlar azabımızı hemen mi istiyorlar?”
Rivayete göre üstteki ayet nazil olunca “ne zaman?” demeye başladılar, bu ayet nazil oldu.
177- فَإِذَا نَزَلَ بِسَاحَتِهِمْ فَسَاء صَبَاحُ الْمُنذَرِينَ “Fakat azabımız onların sahasına indiğinde, o uyarılmış olanların sabahı ne kötü olur!”Ayette azap, onların beldesini ansızın kuşatan ve kendilerini çepeçevre saran bir orduya benzetildi.Sabah uyandıklarında böyle karşı koyulmaz bir orduyla karşılaşanların sabahı, çok kötü bir sabahtır.Ayette bunun sabah vakti ile ifadesi, genelde hücum ve yağmaların sabah vakti yapılmasındandır.
1ّ78- وَتَوَلَّ عَنْهُمْ حَتَّى حِينٍ “Onun için sen, bir süreye kadar onlardan yüz çevir.”
179- وَأَبْصِرْ “Gör!”
فَسَوْفَ يُبْصِرُونَ “Sonra onlar da görecekler.”Daha önceki te’kid, bunlarla daha da kuvvetli olarak yapılmıştır. Öncesinde “onları gör” denilirken burada mutlak bırakılıp sadece “gör” denilmiştir. Bunda gerek Hz. Peygamberin gerekse onların zikre sığmayacak kadar çok şeyler göreceklerini hissettirmek vardır. Her Peygamber nice sürur veren şeyleri görürken, onlar ise çeşit çeşit sıkıntılar göreceklerdir.Veya birinci “onlar da görecekler” ifadesi dünya azabına, ikinci “onlar da görecekler” ifadesi ise ahiret azabına bakar.
180- سُبْحَانَ رَبِّكَ رَبِّ الْعِزَّةِ عَمَّا يَصِفُونَ “Senin Rabbin; kudret ve şeref sahibi olan Rab, onların nitelendirdiği şeylerden münezzehtir.”
Sûrede anlatıldığı üzere, Allahu Teâlâ müşriklerin söyledikleri uygunsuz sözlerden yücedir, münezzehtir.“Rabbi’l- izzeti” (izzetin Rabbi) denilmesi, izzetin Allaha mahsus olmasındandır. Çünkü her türlü izzet ancak Onundur ve O’nun izzet verdiği kimselerindir.
Cenab-ı Hak bu ifadede tevhidi hissettirecek şekilde bütün selbî ve sübûtî sıfatlarını dercetmiştir.[8>
181- وَسَلَامٌ عَلَى الْمُرْسَلِينَ “Peygamberlere selâm olsun.”Daha evvelinde bu sûrede bazı peygamberlere selâm zikredilmişti, burada hepsine birden selâm zikredildi.
182- وَالْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ “Ve hamd, âlemlerin Rabbi Allah’a mahsustur.”
Hem o peygamberlere, hem de onlara tâbi olanlara verdiği nimetler ve güzel akıbetten dolayı her türlü hamd, âlemlerin Rabbi olan Allaha hasdır. Burada hamdin Peygamberlere selâmdan sonra yer alması bu sebepledir. Ayetten murat mü’minlere nasıl hamdedeceklerini ve peygamberlerine nasıl selâm göndereceklerini öğretmektir.Hz. Ali şöyle der: “Her kim kıyamet günü mizanının dopdolu olmasını istiyorsa, bir meclisten kalkarken son sözü bu üç ayet olsun.”Hz. Peygamber şöyle buyurur:“Kim Saffat sûresini okursa, kendisine cinler ve şeytanlar sayısınca haseneler verilir. Ayrıca cinlerin kötü kısmı ve şeytanlar kendisinden uzaklaşır, şirkten berî olur. Sağındaki ve solundaki melekler kıyamet gününde O’nun Peygamberlere inanan biri olduğuna şehâdet ederler.”Bunlara “sıfat-ı seb’a” adı verilir. İmam Matüridi bu yedi sıfata “tekvin” sıfatını da ilave eder. İmam Eş’ari ise, tekvin sıfatını Allahın kudretinin taalluku olarak görür.
[1> Mesela, bkz. Meryem, 91.
[2> Yani, melekleri görmedikleri gayet açık olduğundan, böyle bir hüküm vermeleri onların seviyesizliğini gösterir.
[3>Yani, böyle bir şey yoktur ve olamaz.
[4> Melekler ve cinler ruhanî olmakta müşterek olmakla beraber, mahiyet olarak farklıdırlar. Melekler nurdan varlıklardır, imtihana tâbi değillerdir, ne emredilirse onu yaparlar. Cinler ise ateşten yaratılmışlardır. İnsanlar gibi onlar da mükellef olduklarından imtihan edilmektedirler. Kendilerine emredileni yapabildikleri gibi, yapmayabilirler de…
[5> Burada şöyle bir incelik söz konusu olabilir: Siz ve sizin taptığınız batıl mabutlar, Allahın mülkünde hiçbir tasarrufa güç yetiremezsiniz. Allaha rağmen, O’nun dilemesine aykırı olarak bir şey yapamazsınız. Fitneye düşürdüğüz, şirk ve küfür inancına sevk ettiğiniz kimseler ise, Allaha rağmen sizin kuvvetinizden değil, Allah tarafından buna izin verilmesinden dolayı yoldan çıkmışlardır. Bu da imtihanın bir gereğidir. Her şeyin dizgini elinde olan Allah, şeytan ve şeytan fikirli kimseler sebebiyle ins ve cinden nice kimselerin cehennem ehli olmasını takdir etmiştir. Böyle bir takdir Allahtan olmakla beraber, cehenneme girmenin sorumluluğu girenlere aittir. Çünkü kendi iradeleriyle küfür ve küfranı seçmişlerdir.
[6> Yani, bunlar saf saf olan ve tesbih edenlerin özellikle kendileri olduğunu kuvvetli bir şekilde ifade etmişlerdir.
[7> Kainatın çarkları Allahın ordularının galebesi için döner. Her ne kadar zaman zaman mağlubiyet de olsa, neticesi mutlaka galibiyettir.
[8>Allahın zat ve sübutî sıfatları vardır. Zati sıfatlara aynı zamanda “aynî ve tenzihi sıfatlar” da denilir. Bunlar Allah’ın zatından ayrılması mümkün olmayan ve zatına lâzım ve vâcib olan sıfatlardır. “Vücud, kıdem, beka, vahdaniyet, kıyam binefsihi, muhalefetün- lilhavâdis” sıfatları Allahın zatî sıfatlarıdır. Bu sıfatların mânalarında nefiy olduğu için “Selbî sıfatlar” da denir. Meselâ, vahdaniyet, birden fazla ilah olmasını nefyeder. Beka, fâniliği nefyeder.
Hayat, ilim, irade, kudret, sem’, basar, kelâm sıfatlarına sübutî sıfatlar denir.
Yazar:
Prof.Dr. Şadi Eren