Admin
Yönetici
- Katılım
- 19 Şub 2025
- Mesajlar
- 180
- Tepkime puanı
- 0
- Puanları
- 16
1- الْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي لَهُ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الْأَرْضِ “Hamd, o Allah’a mahsustur ki göklerde ne var, yerde ne varsa hepsi O’nundur.”
Yaratma ve nimet olarak göklerde ve yerde ne varsa, hepsi O’nundur. Bu durumda kudretinin kemâli ve nimetinin tam oluşundan dolayı, dünyada hamd O’nadır.
وَلَهُ الْحَمْدُ فِي الْآخِرَةِ “Ve ahirette de hamd O’na mahsustur.”
Ahirette de yine kudretinin kemâli ve nimetinin tam oluşundan dolayı hamd O’nadır.
Bu, mukayyed bir şeyin mutlak olana atfı şeklinde değildir. Çünkü, O’nun dünyevî nimetlerle nimet verici olduğunu gösteren şeyle vasfedilmesi, hamdi de bunlarla kayıtlamış oldu.
“Ve ahirette de hamd O’na mahsustur” denilirken, orada bir başkasına hamd olmayacağını gösterir. Çünkü, dünyevî nimetlerin bir kısmı, bazan bazı kimseler vasıtasıyla verilmekte ve onlar da bu yüzden hamde müstehak olabilmektedir. Ama ahiret nimetleri böyle olmayacaktır.[1>
وَهُوَ الْحَكِيمُ الْخَبِيرُ “Ve O, Hakîm’dir – Habîr’dir.”
O Hakîmdir, dünya ve ahiretin işlerini muhkem kılmış, hükümlerini bildirmiştir.
Habîrdir, eşyanın iç yüzlerini de bilir.
2- يَعْلَمُ مَا يَلِجُ فِي الْأَرْضِ “O, yere gireni bilir.”
Mesela,
-Yağmurun toprağın nerelerine nüfuz ettiğini ve nerelerde menba hâline geldiğini,
-Yerin içindeki hazineleri ve defineleri,
-Oraya bırakılmış ölüleri bilir.
وَمَا يَخْرُجُ مِنْهَا “Ve ondan çıkanı da.”
Mesela,
-Yerden çıkan hayvan ve bitkileri,
-Demir gibi madenleri,
-Menba sularını bilir.
وَمَا يَنزِلُ مِنَ السَّمَاء “Gökten ineni.”
Mesela,
-Melekleri,
-Semavî kitapları,
-Belirlenen miktarları (mukadderatı),
-Gönderilen rızıkları,
-Çiğ şeklinde gönderilenleri,
-Yıldırımları bilir.
وَمَا يَعْرُجُ فِيهَا “Ve ona yükseleni de (hepsini bilir.)”
Mesela,
-Melekleri,
-Kulların amellerini,
-Buharları,
-Dumanları bilir.
وَهُوَ الرَّحِيمُ الْغَفُورُ “O, Rahîmdir - Ğafurdur.”
O, sayısız nimetlerine mukabil şükürde kusur edenlere merhametlidir, bağışlayıcıdır.
Veya bundan murat şu olabilir: O, dünyadaki sayılamayacak kadar bu nimetleriyle beraber, ahirette de kullarına rahmet ve mağfiretle muamele eder.
3- وَقَالَ الَّذِينَ كَفَرُوا لَا تَأْتِينَا السَّاعَةُ “İnkâr edenler, “bize o kıyamet saati gelmez” dediler.”
Böyle diyerek kıyameti inkâr etiler.
Veya, onun vaat edilmesiyle dalga geçerek “niye gelmiyor” dediler.
قُلْ بَلَى وَرَبِّي لَتَأْتِيَنَّكُمْ عَالِمِ الْغَيْبِ “De ki: Hayır, öyle değil! Gaybı bilen Rabbime yemin ederim ki, o mutlaka size gelecektir.”
Ayet, onların kelâmını reddir ve inkâr ettikleri şeyin isbatıdır.
لَا يَعْزُبُ عَنْهُ مِثْقَالُ ذَرَّةٍ فِي السَّمَاوَاتِ وَلَا فِي الْأَرْضِ “Göklerde ve yerde zerre kadar bir şey O’nun ilminden kaçmaz.”
وَلَا أَصْغَرُ مِن ذَلِكَ وَلَا أَكْبَرُ إِلَّا فِي كِتَابٍ مُّبِينٍ “Bundan daha küçük ve daha büyük ne varsa, hepsi bir kitab-ı mübindedir.”Bu kısım, yeminle kıyametin geleceğini ifade eder. Bu şekilde yeminle ve Allahın vasıflarıyla geleceğini söylemek, kıyametin imkânını ortaya koyar ve pek çok kereler geçtiği üzere, onun akıldan uzak görülmesini reddeder.
Bu kısım, hiçbir şeyin Allaha gizli kalmayacağını bildiren üstteki cümleyi te’kid eder.
4- لِيَجْزِيَ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ “Çünkü Allah iman edip Salih ameller işleyenlere mükafat verecektir.”Ayetin bu kısmı, kıyametin gelmesine bir illet ve onun olmasını gerektiren şey için bir açıklamadır.
أُوْلَئِكَ لَهُم مَّغْفِرَةٌ وَرِزْقٌ كَرِيمٌ “İşte onlar için büyük bir mağfiret ve çok hoş bir rızık vardır.”
Bu rızık için yorulmayacaklar ve kendilerine bir minnette de bulunulmayacaktır.
5- وَالَّذِينَ سَعَوْا فِي آيَاتِنَا مُعَاجِزِينَ أُوْلَئِكَ لَهُمْ عَذَابٌ مِّن رِّجْزٍ أَلِيمٌ “Âyetlerimizi hükümsüz bırakmak için çalışanlara gelince, onlar için elem dolu çok kötü bir azab vardır.”
Ayetlerimizi iptal etmek ve insanları onlardan uzaklaştırmak için çalışan, bizden kurtulmak için âdeta yarışanlar var ya, onlar için en çirkin bir azap vardır.
6- وَيَرَى الَّذِينَ أُوتُوا الْعِلْمَ الَّذِي أُنزِلَ إِلَيْكَ مِن رَّبِّكَ هُوَ الْحَقَّ “Ve kendilerine ilim verilenler görürler ki, Rabbinden sana indirilen Kur’ân, hakkın kendisidir.”
“İlim verilenler”den murat
-Sahabeden ilim ehli olanlar,
-Ümmetten onların peşinden gidenler,
-Veya ehl-i kitaptan İslâma girenlerdir.
Ehl-i ilim olanlar, Rabbinden Sana indirilen Kur’anın hak olduğunu bilirler.
Ayet, ilâhî ayetleri inkâr için çalışan cahil kimselere karşı, ilim ehli olanları şahit getirmektir.
Şöyle de mana verilmiştir:
Kendilerine ilim verilenler, kıyamet geldiğinde şimdi delil yoluyla bilmiş oldukları şeyi gözle görerek bileceklerdir.
وَيَهْدِي إِلَى صِرَاطِ الْعَزِيزِ الْحَمِيدِ “Ve o, Azîz – Hamîd’in yolunu gösterir.”
Ve Hz. Peygambere indirilen kitabın, Azîz- Hamîd olan Allahın tevhid ve takva elbisesini giyme yoluna sevk ettiğini göreceklerdir.
7- وَقَالَ الَّذِينَ كَفَرُوا “Böyle iken inkâr edenler şöyle dediler:”
O inkârcılar, kendi aralarında şöyle dediler:
هَلْ نَدُلُّكُمْ عَلَى رَجُلٍ يُنَبِّئُكُمْ إِذَا مُزِّقْتُمْ كُلَّ مُمَزَّقٍ إِنَّكُمْ لَفِي خَلْقٍ جَدِيدٍ “Sizun ufak olup dağıldığınızda, yeni bir yaratılış içinde bulunacaksınız” diyen bir adamı size gösterelim mi?”
“Bir adam” dedikleri Hz. Peygamberdir.
Bu adam en hayret verici bir şeyi söylüyor. Cesetleriniz un ufak olup dağıldığında, yaratılacakmışsınız.
“Un ufak olup dağıldığınızda” ifadesinin öne alınmasında bunu akıldan uzak görmelerine ve abartılı anlatımlarına bir delâlet vardır.
8- أَفْتَرَى عَلَى اللَّهِ كَذِبًا أَم بِهِ جِنَّةٌ “O, Allah’a karşı bir yalan mı uydurdu, yoksa kendisinde bir delilik mi var?”
Yoksa O’nda bunu kendisine vehmettiren, diline ilka eden bir cünun (delilik) mi var?
بَلِ الَّذِينَ لَا يُؤْمِنُونَ بِالْآخِرَةِ فِي الْعَذَابِ وَالضَّلَالِ الْبَعِيدِ “Doğrusu ahrete inanmayanlar, azap ve uzak bir dalalet içindedirler.”
Ayet, Allah tarafından onların bu iftiralarını reddir. Ayrıca Hz. Peygamberle alakalı “şöyle mi, yoksa böyle mi?” diye iki kötü ihtimal söylemelerine mukabil, kendileri için en çirkin durumu, yani, kurtuluş ümidi olmayacak bir şekilde doğru olandan uzak olmalarını bildirmek ve bunun sonucu olan azabı haber vermektir.
Önce azabın nazara verilmesi, onların bu azaba layık olduklarını daha etkili anlatmak içindir.
9- أَفَلَمْ يَرَوْا إِلَى مَا بَيْنَ أَيْدِيهِمْ وَمَا خَلْفَهُم مِّنَ السَّمَاء وَالْأَرْضِ “Gökten ve yerden önlerinde ve arkalarında olanları görmediler mi?”
Ayette, Allahın kudretinin kemâline ve akıllarına sığdıramayıp, alay ederek inkâra yeltendikleri yeniden hayat vermesine delâlet eden gözle gördükleri bir durum kendilerine hatırlatılmaktadır.
Mana şöyledir: Kör mü oldular da kendilerini her taraftan kuşatan sema ve arza bakmıyorlar, tefekkür etmiyorlar?! Yaratılma noktasında onlar mı daha kuvvetli yoksa sema mı?
إِن نَّشَأْ نَخْسِفْ بِهِمُ الْأَرْضَ أَوْ نُسْقِطْ عَلَيْهِمْ كِسَفًا مِّنَ السَّمَاء “Dilersek kendilerini yere geçiriveririz veya gökten üzerlerine parçalar düşürüveririz.”
Biz eğer dilersek, bu kadar apaçık ayetlerle uyarılmalarından sonra yine de yalanladıkları için, onları yerin dibine geçiririz veya gökten üzerlerine bir parça düşürürüz.
إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَةً لِّكُلِّ عَبْدٍ مُّنِيبٍ “Şüphesiz bunda Allah’a yönelen her kul için bir ayet vardır.”İşte göklere ve yere bakmak, bu ikisinde ve bunların delâlet ettiği şeylerde tefekkür etmek hususunda Rabbine dönen her kul için bir delâlet vardır. Çünkü, Rabbine dönen kimse, Rabbinin tasarruflarında çokça tefekkürde bulunur.
[1> Yani, şu dünyada nimetlerin bir kısmı bazı insanlar vasıtasıyla gelir ve insanlar bu vasıtalara minnettar olurlar, layık olduklarından çok daha fazla medih ve muhabbette bulunurlar. Ama ahirette vasıtalar ortadan kalkacak, herkes bütün nimetlerin doğrudan Allahtan geldiğini bilecek ve O’na hamdedeceklerdir.
10- وَلَقَدْ آتَيْنَا دَاوُودَ مِنَّا فَضْلًا “Andolsun ki, biz Davud’a tarafımızdan bir lütufta bulunduk.”Bu lütuf, Hz. Davudu diğer peygamberlere üstün kılan bir durum olup, birazdan ne olduğu anlatılacaktır.Veya bundan murat, O’nun diğer insanlara üstün kılınmasıdır. Peygamberlik verilmesi, kitap sahibi olması, hükümdarlık ve güzel ses, bunlardan bazılarıdır.
يَا جِبَالُ أَوِّبِي مَعَهُ وَالطَّيْرَ “Ey dağlar! Kuşlar eşliğinde Onunla beraber tesbih edin.”
Ey dağlar! Onunla beraber tesbih edin!
Veya günaha karşı feryad u figanda bulunun.
Dağlara bunun emredilmesi,
-Ya onlarda Hz. Davudun sesi gibi bir ses yaratmak suretiyle,
-Veya Hz. Davud o dağlara bakıp tefekkür ettiğinde, onların Hz. Davudu tesbih etmeye sevketmeleri yönündendir.Ayette kuşların da Hz. Davudun tesbihatına iştiraklerinin anlatılması, Ona verilen ilâhî lütfu beyan eder. Bu özellik, O’nun haşmetini, şanının büyüklüğünü ve saltanatının azametini gösterir. Öyle ki, o koca dağlar ve kuşlar akıllı birer varlık gibi O’nun emirlerini yapmakta, iradesine râm olmaktadırlar.
وَأَلَنَّا لَهُ الْحَدِيدَ “Ve ona demiri yumuşattık.”Demiri O’nun elinde bal mumu gibi yumuşak hâle getirdik, ateşe gerek kalmadan dilediği şekle sokmaktaydı.
11- أَنِ اعْمَلْ سَابِغَاتٍ وَقَدِّرْ فِي السَّرْدِ “Geniş zırhlar yap ve ölçüyü gözet” dedik.”
O’na “geniş zırhlar yap ve halkalar birbiriyle tenasüp içinde olacak şekilde ölçüye dikkat et” diye emrettik.
وَاعْمَلُوا صَالِحًا “Ve salih ameller yapın.”
Zâmir, Hz. Davud ve hanedanınadır.
إِنِّي بِمَا تَعْمَلُونَ بَصِيرٌ “Çünkü ben yaptıklarınızı görenim.”
Ne yaptığınızı gördüğüm için, ona göre amellerinizin karşılığını veririm.
12- وَلِسُلَيْمَانَ الرِّيحَ “Süleyman’a da rüzgârı (musahhar kıldık).”
غُدُوُّهَا شَهْرٌ وَرَوَاحُهَا شَهْرٌ “Sabah gidişi bir aylık, akşam dönüşü bir aylık yola gider gelirdi.”Gidişi bir ay, dönüşü bir ay olan mesafeye sabah gidiyor, akşam dönüyordu.
وَأَسَلْنَا لَهُ عَيْنَ الْقِطْرِ “Erimiş bakır menbaını da ona sel gibi akıttık.”
Bakır eriyiğini kaynaktan çıkan su misali O’na akıtmıştık. Ayette “ayne’l-kıtr” denilmesi bu yüzdendir. Bu, Yemende olmuştu.
وَمِنَ الْجِنِّ مَن يَعْمَلُ بَيْنَ يَدَيْهِ بِإِذْنِ رَبِّهِ “Hem Rabbi’nin izniyle elinin altında cinlerden çalışan vardı.”
وَمَن يَزِغْ مِنْهُمْ عَنْ أَمْرِنَا نُذِقْهُ مِنْ عَذَابِ السَّعِيرِ “Onlardan kim emrimizden dışarı çıkarsa, ona ateş azabından tattırırız.”Onlara Süleymana itaat etmeleriyle ilgili emrimizden kim sapsa, ona ahiret azabından tattırırız.
13- يَعْمَلُونَ لَهُ مَا يَشَاء مِن مَّحَارِيبَ وَتَمَاثِيلَ وَجِفَانٍ كَالْجَوَابِ وَقُدُورٍ رَّاسِيَاتٍ “Onlar, Ona bir kısım meharîb, temasîl, havuz gibi çanaklar ve sâbit kazanlardan her ne isterse yaparlardı.”
Mehârîb’den murat, sağlam kaleler, güzel meskenlerdir. Bunlara böyle isim verilmesi, başkalarının bunlara yaklaştırılmaması ve bunlar için harpler yapılmasındandır.
Temasîl’den murat, bir takım suretler, heykellerdir. Denildiğine göre, bunlar meleklerin ve peygamberlerin timsalleri idi. Bu timsaller onların ibadet şekillerini gösteriyordu. “İnsanlar bunları böyle görsün, onlar gibi ibadet etsinler” diye düşünülmüştü.
Timsallerin haram kılınması, yeni bir hükümdür.[1>
Rivayete göre cinler Hz. Süleyman’ın kürsüsünün alt kısmına iki arslan ve üst kısmına da iki kartal yapmışlardı. Tahta çıkmak istediğinde arslan heykelleri ayaklarını yayıp merdiven gibi çıkmasına yardımcı oluyorlardı. Tahta oturduğunda ise iki kartal, kanatlarıyla O’na gölgelik yapıyorlardı.
Ayette anlatılan kazanların sabitliği, büyüklüğünden dolayı yerinde kaldırılamaz olmasındandır.
اعْمَلُوا آلَ دَاوُودَ شُكْرًا “Ey Davud hanedanı! Şükür olarak çalışın!”
Bu ifade, onlara denileni hikâye eder. Yani, “Allah için işleyin ve O’na bir şükür olmak üzere ibadet edin.”
Veya ayetteki şükür, masdar olarak gelmiştir. Yani, size verilenlere bir şükür olması için amelde bulunun.
وَقَلِيلٌ مِّنْ عِبَادِيَ الشَّكُورُ “Ama kullarım içinde çok şükredenler, çok azdır.”
Şekûr, ekser vakitlerde kalbiyle, diliyle ve azalarıyla şükrü edaya çalışan kimseye denir. Böyle yapmakla beraber yine de şükrün hakkını tam veremez. Çünkü, şükre muvaffak olması da bir nimet olduğundan, o da başka bir şükür ister. O da başka bir şükür ister ve hakeza.. Bundan dolayı şöyle denilmiştir. Şekûr, şükürden aciz olduğunu gören kimsedir.
14- فَلَمَّا قَضَيْنَا عَلَيْهِ الْمَوْتَ مَا دَلَّهُمْ عَلَى مَوْتِهِ إِلَّا دَابَّةُ الْأَرْضِ تَأْكُلُ مِنسَأَتَهُ “O’nun ölümüne hükmettiğimiz zaman, ölümünü onlara ancak değneğini yemekte olan bir ağaç kurdu gösterdi.”
Süleymanın ölümüne hükmettiğimizde, cinlere O’nun ölümünü ancak değneğini yiyen ağaç kurdu (dâbbetu’l- arz) gösterdi. Ölüp ölmediği konusunda tereddüt hâlindeler iken bu şekilde O’nun öldüğünü anladılar.
فَلَمَّا خَرَّ تَبَيَّنَتِ الْجِنُّ أَن لَّوْ كَانُوا يَعْلَمُونَ الْغَيْبَ مَا لَبِثُوا فِي الْعَذَابِ الْمُهِينِ “O yere yıkılınca cinler anladılar ki, eğer gaybı bilmiş olsalardı zillet verici azap içinde kalmazlardı.”
Şayet cinler gaybı bilmiş olsalardı, Hz Süleyman vefat ettiğinde ölümünü bilirler, böyle vefat etmiş birinin emrinde uzun süre beklemezlerdi.
Bu konuda şöyle rivayet edilir: Hz. Davud, Hz. Musa’nın çadır kurduğu yerde Beyt-i Makdisin temelini attı, ama tamamlayamadan öldü. Oğlu, Süleyman’a burayı tamamlamasını vasiyet etti. Hz. Süleyman da orada cinleri kullandı. Eceli yaklaştığında Beytin yapımı henüz bitmemişti. Hz. Süleymana ecelinin yakın olduğu bildirildi. O da bir hile ile ölümünü onlara hissettirmemeyi planladı. Onları çağırdı, kendisinin üzerine camdan ve kapısı olmayan bir kule yaptırdı. Asasına dayanarak ibadet yapıyordu, o hâlde iken ruhu kabzedildi. Bu şekilde uzun süre kaldı, ta ki ağaç kurdu O’nun asasını kemire kemire kırınca, yere düştü. Sonra üzerine yapılan camdan kuleyi açtılar, ölüm vaktini öğrenmek istediler. Bir ağaç kurdunun önüne bir değnek koyup, bir günde ne kadar yiyebildiğini ölçtüler. Buradan yola çıkarak, bir senedir vefat etmiş olduğunu anladılar.
Hz. Süleyman, vefatında elli üç yaşındaydı. Onüç yaşında iken hükümdarlık tahtına oturmuştu.
[1> Yani, eskiden değil haram kılınması, iyi niyetle yapılmaları ve çoğaltılmaları söz konusuydu. Ama zamanla bunlar vesilelikten gaye hâline getirilip Allah yerine tapılır olunca, İslâm dininde yasaklandı.
15- لَقَدْ كَانَ لِسَبَإٍ فِي مَسْكَنِهِمْ آيَةٌ “Andolsun ki Sebe’ kavmi için oturdukları yerde bir ibret vardı:”Onların meskenlerinden murat, oturdukları yerlerdir. Burası Yemen’de olup “Me’rib” olarak bilinen bölgedir. Burayla San’a arasında üç günlük mesafe vardır.
Onların yaşadıkları bu yerlerde, bir Sani-i Muhtarın varlığına ve dilediği hayret verici şeyleri yapmaya kâdir olduğuna, iyilik yapanlara ve kötülük yapanlara karşılık verdiğine delâlet eden bir alâmet vardır.
Sebe halkının bu kıssası, hemen öncesinde anlatılan Hz. Davud ve Hz. Süleymanın kıssalarının zıddı bir durumu anlatır.[1>
جَنَّتَانِ عَن يَمِينٍ وَشِمَالٍ “Sağ ve soldan iki bahçe!”
Bunların beldelerinin sağında solunda cennet gibi bahçeler bulunmaktaydı.
Veya bundan murat, bu beldede yaşayan herkesin evinin sağının ve solunun birer bahçe olmasıdır.
كُلُوا مِن رِّزْقِ رَبِّكُمْ وَاشْكُرُوا لَهُ “Rabbinizin rızkından yiyin ve O’na şükredin!”
Peygamberleri, onlara böyle demişti.
Veya hâl diliyle onlara böyle denilmişti.
Veya bundan murat, onlara böyle denilmesine layık olduklarına delâlettir.
بَلْدَةٌ طَيِّبَةٌ وَرَبٌّ غَفُورٌ “Çok hoş bir belde ve çok bağışlayıcı bir Rab!(denildi).”
Ayetin bu kısmı, şükrü gerektiren bir duruma delâlet etmektedir.
Sizi rızıklandıran ve şükretmenizi isteyen Rabbiniz, şükredenlerin hata ve noksanlarını bağışlayan affedici bir Rab’dir.
Denildi ki: Beldeleri en verimli ve en hoş bir beldeydi. Ne bir hastalık vardı ne de bir uğursuzluk.
16- فَأَعْرَضُوا “Fakat onlar yüz çevirdiler.”
Bunun sonucu olarak şükretmediler.
فَأَرْسَلْنَا عَلَيْهِمْ سَيْلَ الْعَرِمِ “Biz de üzerlerine Arim selini salıverdik.”
Arim seli, isim olabileceği gibi, çok çetin bir sel olmasını da ifade edebilir.
Veya bundan murat, şiddetli yağmurdur.
Veya fare istilasıdır.
Rivayete göre, Belkıs burada bir baraj yaptırmış, bununla yağmur sularını toplamış, barajdan ihtiyacı olan suyu almaları için de bir delik bırakmıştı.
Denildi ki: Arim selinin onları cezalandırmak için gönderilmesi, Hz. İsa ile Peygamber Efendimiz arasında bir dönemde gerçekleşti.
وَبَدَّلْنَاهُم بِجَنَّتَيْهِمْ جَنَّتَيْنِ ذَوَاتَى أُكُلٍ خَمْطٍ وَأَثْلٍ وَشَيْءٍ مِّن سِدْرٍ قَلِيلٍ “Ve o güzelim bahçelerini ekşi meyveli ağaçlar, acı ılgın ve biraz da sedir ağacı bulunan iki harap bahçeye çevirdik.”
Ayette, sel sularının her tarafı istilasından sonra meydana gelen duruma da yine “iki bahçe” anlamında “cenneteyn” denilmesi, müşakele içindir ve tehekküm manası taşır.
17- ذَلِكَ جَزَيْنَاهُم بِمَا كَفَرُوا “Bunu, küfürlerine (nankörlüklerine) ceza olarak yaptık.”
Küfürlerinden murat, küfran-ı nimette yani nankörlükte bulunmalarıdır veya peygamberleri inkâr etmeleri de olabilir. Rivayete göre kendilerine onüç peygamber gönderilmiş, ama onlar hepsini yalanlamışlardı.
وَهَلْ نُجَازِي إِلَّا الْكَفُورَ “Ve biz ancak böyle çok nankör olanları cezalandırırız.”
Biz ancak bu şekilde küfür ve küfranda aşırı gidenleri cezalandırırız.
18- وَجَعَلْنَا بَيْنَهُمْ وَبَيْنَ الْقُرَى الَّتِي بَارَكْنَا فِيهَا قُرًى ظَاهِرَةً “Biz onlar ve o mübarek kıldığımız beldeler arasında, sırt sırta şehirler meydana getirmiştik.”
“Mübarek kılınan beldelerden” murat, Şam bölgesinin beldeleridir. Allah, buralarda yaşayanlara bolca nimetler vermişti.
وَقَدَّرْنَا فِيهَا السَّيْرَ “Ve onlarda gidiş gelişi düzenli kıldık.”
Bu beldeler birbirini görecek şekilde ard arda sıralanmıştı. Öyle ki, sabah yola çıkan biri, kuşluk vakti bunlardan birinde istirahat edebiliyor, akşam üzeri çıkan biri de geceyi bir beldede geçirebiliyor, böylece ta Şama kadar rahatça gidiyorlardı.
سِيرُوا فِيهَا لَيَالِيَ وَأَيَّامًا آمِنِينَ “(Onlara dedik): Buralarda gecelerde ve gündüzlerde emniyet içinde gidip gelin.”Biz onlara verdiğimiz bu nimetlerin hâl diliyle veya doğrudan peygamber aracılığıyla böyle dedik: “Oralarda gece veya gündüz her ne zaman isterseniz emin bir şekilde yol alın.” Çünkü gündüz veya gece yol almanız, emniyet açısından farklılık arzetmez.
19- فَقَالُوا رَبَّنَا بَاعِدْ بَيْنَ أَسْفَارِنَا “Derken, onlar şöyle dediler: Ey Rabbimiz! Seferlerimizin arasını uzaklaştır.”Böylece bunlar İsrailoğulları gibi nimetten sıkıldılar, âfiyetten usandılar, kendi beldeleriyle Şam arasında böyle beldeler değil, çöl olmasını istediler. Ta ki bu uzun yolda kendileri bineklerine binerek ve azıklarının bol olmasıyla, fakir olanlara üstünlüklerini göstersinler. Allah da, seferleri esnasında uğrak yeri olan beldeleri harap ederek onların duasına icabet etti.
وَظَلَمُوا أَنفُسَهُمْ “Ve nefislerine zulmettiler.”
Nimetle şımararak ve ona önem vermeyerek nefislerine zulmettiler.
فَجَعَلْنَاهُمْ أَحَادِيثَ “Biz de onları aleme ibret yaptık.”
İnsanlar hayretle onlardan söz ettiler. “Sebe halkının dağılıp gitmesi gibi dağılıp gittiler” şeklinde dillere destan oldular.
وَمَزَّقْنَاهُمْ كُلَّ مُمَزَّقٍ “Ve onları un ufak hale getirdik.”
Onları darmadağın yaptık. Gassan kabilesi Şam’a, Enmar kabilesi Medine’ye, Cezzam kabilesi Tihame’ye ve Ezd kabilesi de Ammana gelip yerleştiler.
إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَاتٍ لِّكُلِّ صَبَّارٍ شَكُورٍ “Şüphesiz ki bunda çok sabreden,çok şükreden herkes için elbette ayetler vardır.”Bu zikrolunan olayda günahlara karşı çok sabreden ve nimetlere de bolca şükreden kimselere ayetler, ibretler vardır.
20- وَلَقَدْ صَدَّقَ عَلَيْهِمْ إِبْلِيسُ ظَنَّهُ “Ve andolsun ki, İblis onlar hakkındaki zannını doğru çıkardı.”Buradaki zamir Sebe halkına gidebilir. İblis, onların şehevî şeylere daldıklarını görünce “ben bunları yoldan çıkarırım” diye düşünmüştü, zannında isabet etti.
Veya zamir Âdemoğullarına racidir. İblis, insanlığın babası olan Âdem peygamberde azim yönüyle za’fiyet görünce “ben bunun evlatlarını yoldan çıkarırım” diye hesapladı.
Veya İblisi böyle bir zanna sevkeden durum, insanda bulunan şehvet ve gadap kuvveleridir.
Veya meleklerin “Orada bozgunculuk yapacak ve kan dökecek birisini mi (halife) kılacaksın?” (Bakara, 30) sözünü duyunca, “Elbette senin kullarından belirli bir pay alacağım. Onları mutlaka saptıracağım. Onları boş kuruntulara sokacağım.” (Nisa, 119) ve “Ya Rabbi! Beni azdırmana yemin ederim ki, mutlaka ben de yeryüzünde onlara günahları süsleyeceğim...” (Hicr, 39) ayetlerinde nazara verildiği üzere insanı yoldan çıkaracağını, çeşitli hilelerle onu günahlara kışkırtacağını ilan etti.
فَاتَّبَعُوهُ إِلَّا فَرِيقًا مِّنَ الْمُؤْمِنِينَ “Böylece, mü’minlerden az bir grup dışında ona uydular.”
Onların az olması, kâfirlere nisbetledir.
Veya bu ifade, mü’minler içinde az bir fırkanın şeytana uymadığını anlatır. Onlar da muhlis (ihlâslı, dinde samimi) olanlardır.
21- وَمَا كَانَ لَهُ عَلَيْهِم مِّن سُلْطَانٍ “Hâlbuki İblis’in onlar üzerinde hiçbir hakimiyeti yoktu.”İblis, vesvesesi ve aldatmak istemesiyle onlar üzerinde bir hâkimiyete sahip değildi.
إِلَّا لِنَعْلَمَ مَن يُؤْمِنُ بِالْآخِرَةِ مِمَّنْ هُوَ مِنْهَا فِي شَكٍّ “Fakat biz ahirete inananı, ondan bir şüphe içinde bulunandan bilelim diye (ona fırsat verdik).”
Ona vesvese özelliği vermemiz ahirete inananla, ondan bir tereddüt içinde olanı ortaya koymamız içindi.Ayette bunun “bilelim diye” şeklinde ifade edilmesi, ilâhî ilmin buna taalluk edip ona göre bir ceza verilmesini anlatmak içindir.
İlmin husulünden murat, ilmin taalluk ettiği şeyin husulüdür.
İblise böyle bir özellik verilmekle mü’min olan kimse, tereddütler içinde bocalayandan ayrılmakta, iman etmesi mukadder olanlar inanırken, dalâleti mukadder olanlar şek içinde kalmaktadır.
وَرَبُّكَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ حَفِيظٌ “Ve Rabb’in her şeyi muhafaza edendir.”
[1>Onların nimete mazhar olup şükretmeleri anlatılmıştı. Sebe halkı ise, nimete nankörlük yaptılar.
22- قُلِ ادْعُوا الَّذِينَ زَعَمْتُم مِّن دُونِ اللَّهِ “De ki: Allah’ı bırakıp da ilah saydıklarınızı çağırın bakalım.”
Ayette durumu anlatılanlar müşriklerdir. Yani, “kendilerini ilah olarak gördüklerinize dua edin, onları çağırın.”
Yani, şayet davanız doğruysa, bir faydayı celp veya bir zararı def gibi herhangi bir ihtiyacınız için onlara yalvarın, olur ki size icabet ederler.
Sonra tartışmayı kabul etmeyecek ve cevabı belirlemeyi hissettirecek şekilde şöyle buyurdu:
لَا يَمْلِكُونَ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ فِي السَّمَاوَاتِ وَلَا فِي الْأَرْضِ “Onlar, göklerde de yerde de zerre kadar bir şeye sahip değillerdir.”Bu ikisinin zikri, örfen göklerden ve yerden başka bir âlemin olmamasındandır.
Veya şundan da olabilir: Onların ilah zannettiklerinin bir kısmı melekler ve yıldızlar gibi semavîdir, bir kısmı da putlar gibi arzîdir.
Veya şer ve hayır için yakın sebeplerin semavî ve arzî olmasından, gökler ve yer nazara verilmiştir.
وَمَا لَهُمْ فِيهِمَا مِن شِرْكٍ “Ve onların, bu ikisinde bir ortaklığı yoktur.”
O ilah zannedilenler için göklerde ve yerde hem yaratma hem de tasarrufta bulunma yönüyle Allaha bir ortaklıkları yoktur.
وَمَا لَهُ مِنْهُم مِّن ظَهِيرٍ “Ve O’nun onlardan bir yardımcısı da yoktur.”
Ve Allahın, göklerin ve yerin idaresinde onlardan bir yardımcısı olması söz konusu değildir.
23- وَلَا تَنفَعُ الشَّفَاعَةُ عِندَهُ إِلَّا لِمَنْ أَذِنَ لَهُ “İzin verdiği dışında, Onun huzurunda şefaat fayda vermez.”Allahın şefaat etmeye veya kendisine şefaat edilmeye izin verdiği kimseden başka, O’nun nezdinde şefaat bir fayda vermez.
حَتَّى إِذَا فُزِّعَ عَن قُلُوبِهِمْ قَالُوا مَاذَا قَالَ رَبُّكُمْ “Nihayet kalplerinden dehşet giderildiği zaman “Rabbiniz ne buyurdu?” derler.”
İzinle alakalı korku içinde beklerler. Şefaat edecek ve şefaat edileceklerin kalplerinden korku gittiğinde, birbirilerine “şefaat hakkında Rabbiniz ne buyurdu?” derler.
Denildi ki: Biraz önce açıktan değilse bile zımnî olarak meleklerin zikri geçmişti, zamir onlara râci olabilir. Yani “meleklerin kalplerinden korku gittiğinde böyle sorarlar.”
قَالُوا الْحَقَّ “Hakkı söyledi” derler.”
Derler ki: Hak sözü söyledi. O da razı olduğu kimselere yani mü’minlere şefaat edilmesine izin verdi.
وَهُوَ الْعَلِيُّ الْكَبِيرُ “O, Aliyy – Kebîr’dir.”
O, yücelik ve kibriya sahibidir.
O günde bir melek veya bir peygamber için Allahın izni olmadan konuşma yetkisi yoktur.
24- قُلْ مَن يَرْزُقُكُم مِّنَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ “De ki: Göklerden ve yerdensize rızık veren kimdir?”Bundan murat, biraz önce geçen “Onlar, ne göklerde ne yerde zerre kadar bir şeye sahip değillerdir” manasını takrir buyurmaktır.
قُلِ اللَّهُ “De ki: “Allah’tır.”
Çünkü başka cevap yoktur.
Bunda, sussalar veya ilzam olmak korkusuyla cevap için kem-küm etseler bile, kalpleriyle rızkı verenin Allah olduğunu ikrar ettiklerini hissettirmek vardır.
وَإِنَّا أَوْ إِيَّاكُمْ لَعَلَى هُدًى أَوْ فِي ضَلَالٍ مُّبِينٍ “Herhalde ya biz, ya da siz mutlak bir hidayet üzereyiz veya açık bir dalalet içindeyiz.”
Bir tarafta, rızkı gönderenin Allah olduğunu söyleyen ve zâtî kudret sahibi olan Allaha ibadet eden muvahhidler (tek Allaha inananlar) var. Öte tarafta ise, imkân derecelerinin en aşağısında bulunan cansız şeyleri O’na ortak kılan müşrikler var. Bu durumda elbette gayet açık bir şekilde bir taraf hidayette, diğer taraf da dalalette olacaktır.
Aslında ayetin evvelinde olan takrir ile kimin hidayet üzere, kimin de dalâlet üzere olduğu belli iken, açıktan bunun söylenmemesi, açıktan söylenmesinden çok daha beliğ ve etkilidir. Çünkü, böylesi bir insaf üslûbu, demogoji yapan hasmı susturucu bir özellik taşır.
Denildi ki: “Ayette leff ü neşr sanatı vardır.” Ama bu, zayıf bir görüştür.
Hidayet üzere olanlar için عَلٰى harf-i cerrinin kullanılmasında şöyle bir işaret vardır: Hidayet üzere olan minareye yükselen kimse gibi eşyaya üstten bakar ve onlara muttali olur. Veya ata binip de dilediği yere koşturan kimse gibidir.
Dalâlette olan ise, yoğun karanlıklar içindeki kimseye benzer, bir şey göremez. Veya bir zindanda mahbus olan kimse gibidir, oradan çıkamaz.
25- قُل لَّا تُسْأَلُونَ عَمَّا أَجْرَمْنَا “De ki: Siz bizim yaptığımız cürümlerden sorumlu tutulmazsınız.”
وَلَا نُسْأَلُ عَمَّا تَعْمَلُونَ “Biz de sizin yaptıklarınızdan sorumlu tutulmayız.”
Ayet, onları insafa getirmede ve yaptıkları fiillerin kötülüğünü anlatmada en etkili ve en beliğ bir üslûbla gelmiştir. Çünkü cürüm işlemeyi Müslümanlara, amel işlemeyi ise müşriklere nispet etmiştir.
26- قُلْ يَجْمَعُ بَيْنَنَا رَبُّنَا “De ki: Rabbimiz hepimizi bir araya toplayacak.”
Rabbimiz kıyamet günü bizi bir araya getirecek.
ثُمَّ يَفْتَحُ بَيْنَنَا بِالْحَقِّ “Sonra da aramızda hak ile hüküm verecektir.”
Hak üzere olanları cennete, batıl yolda olanları ise cehenneme alarak aramızda adaletle hükmedecek.
وَهُوَ الْفَتَّاحُ الْعَلِيمُ “O, Fettah’dır – Alîm’dir.”O, kapalı, müşkil meselelerde hüküm veren, ayırandır. Ne hüküm verilmesi gerektiğini çok iyi bilendir.
27- قُلْ أَرُونِي الَّذِينَ أَلْحَقْتُم بِهِ شُرَكَاء “De ki: O’na ortak tuttuklarınızı bana gösterin bakayım!”Ta ki, ibadet edilmeye layık olmada hangi sıfatta onları Allaha şerik yaptığınızı göreyim.Bu, onları daha ziyadesiyle susturmak için, kendilerini ilzamdan sonra şüphelerini sorgulamaktır.
كَلَّا “Hayır, asla!”
Mukayeseyi iptalden sonra, onların şerik olmalarını reddetmek içindir.
بَلْ هُوَ اللَّهُ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ “Doğrusu O, Azîz’dir – Hakîm’dir.”
Allah, galip olmak, tam bir kudret ve hikmete sahip olmak gibi kemâl sıfatlarına sahiptir. Ama Allaha ortak zannettiğiniz batıl ilahlar ise, zelildirler, doğrudan ilim ve kudreti kabule müsait değillerdir.
28- وَمَا أَرْسَلْنَاكَ إِلَّا كَافَّةً لِّلنَّاسِ بَشِيرًا وَنَذِيرًا “Biz Seni bütün insanlara ancak bir müjdeci ve bir uyarıcı olarak gönderdik.”
وَلَكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ “Fakat insanların çoğu bilmezler.”
Onları Sana muhalefete sevk eden şey, onların cehaletleridir.
29- وَيَقُولُونَ مَتَى هَذَا الْوَعْدُ إِن كُنتُمْ صَادِقِينَ “Ve “eğer doğru söylüyorsanız bu vaad ne zaman olacak?” diyorlar.”
Vaadden murat
-Kendisiyle müjdelenen ve azabı ile uyarılan ahirettir
-Veya bu sûrede biraz önce geçen “De ki: “Rabbimiz hepimizi bir araya toplayacak” (Sebe, 26) sözüyle vaad edilen durumdur.
Onların bu hitabı, Hz. Peygambere ve mü’minleredir.
30- قُل لَّكُم مِّيعَادُ يَوْمٍ لَّا تَسْتَأْخِرُونَ عَنْهُ سَاعَةً وَلَا تَسْتَقْدِمُونَ “De ki: Size vaad edilen öyle bir gündür ki, ondan ne bir an geri kalabilirsiniz, ne de ileri geçebilirsiniz.”
O gün ansızın size geldiğinde kurtulamayacaksınız.
Onlar, üstteki sualleriyle işi yokuşa sürmelerini ve inkârlarını ortaya koymuşlardı. Gelen cevap, onların durumuna uygun bir tehdit üslûbuyla geldi.
31- وَقَالَ الَّذِينَ كَفَرُوا لَن نُّؤْمِنَ بِهَذَا الْقُرْآنِ وَلَا بِالَّذِي بَيْنَ يَدَيْهِ “Kâfirler: Biz ne bu Kur’ân’a inanırız, ne de önünde olana” dediler.”“Kur’ana da, daha evvelinde gelen ve O’na işaret eden kitaplara da inanmıyoruz” dediler.
Sebeb-i Nüzûl
Denildi ki: Mekke kâfirleri Hz. Peygamberle alakalı olarak Ehl-i kitaba sordular, onlar da kendi kitaplarında O’nun özelliklerini bulduklarını söylediler. Bunun üzerine, Mekke kâfirleri kızdılar ve ayette nakledilen sözü söylediler.
Denildi ki: Ayette geçen “önünde olan” ifadesinden murat önceki kitaplar olmayıp, Kur’anın haber verdiği kıyamet günüdür.
وَلَوْ تَرَى إِذِ الظَّالِمُونَ مَوْقُوفُونَ عِندَ رَبِّهِمْ يَرْجِعُ بَعْضُهُمْ إِلَى بَعْضٍ الْقَوْلَ “O zalimler Rablerinin huzurunda durduruldukları zaman, birbirlerine söz atarken onları bir görsen!”Bundan murat, hesaba çekilmeleridir.
يَقُولُ الَّذِينَ اسْتُضْعِفُوا لِلَّذِينَ اسْتَكْبَرُوا لَوْلَا أَنتُمْ لَكُنَّا مُؤْمِنِينَ “O vakit, zayıf tebea, büyüklük taslayanlara şöyle derler: Siz olmasaydınız biz mü’min kimseler olurduk.”
Tebea durumunda olanlar, reis durumunda olanlara derler: Siz bizi saptırıp imandan alıkoymasaydınız, bizler peygambere uyanlardan olurduk.
32- قَالَ الَّذِينَ اسْتَكْبَرُوا لِلَّذِينَ اسْتُضْعِفُوا أَنَحْنُ صَدَدْنَاكُمْ عَنِ الْهُدَى بَعْدَ إِذْ جَاءكُم “Büyüklük taslayanlar, zayıf tebeaya derler: Size hidayet geldikten sonra, sizi ondan biz mi çevirdik?”
بَلْ كُنتُم مُّجْرِمِينَ “Doğrusu, siz kendiniz suçluydunuz.”
Reisler ise, onları imandan alıkoymalarını inkâr ettiler ve onların,
-Hidayetten yüz çevirerek,
-Ve taklidi tercih ederek kendi kendilerine engel olduklarını söylediler.
33- وَقَالَ الَّذِينَ اسْتُضْعِفُوا لِلَّذِينَ اسْتَكْبَرُوا “O zayıf tebe o büyüklük taslayanlara dediler:”
بَلْ مَكْرُ اللَّيْلِ وَالنَّهَارِ “Hayır, gece gündüz kurduğunuz tuzaklar (bizi hidayetten saptırdı).”
Onların kendilerini suçsuz göstermelerinin doğru olmadığını ifade ettiler.
Yani, “Bizim günah işlememiz bizi alıkoymadı. Bilakis sizin gece-gündüz aldatıcı sözleriniz bizi buna sevketti, böyle propaganda ile bizleri tek gözlü hâle getirdiniz.’’[1>
إِذْ تَأْمُرُونَنَا أَن نَّكْفُرَ بِاللَّهِ وَنَجْعَلَ لَهُ أَندَادًا “Çünkü siz Allah’ı inkâr etmemizi ve O’na şerikler koşmamızı emrediyordunuz.”
وَأَسَرُّوا النَّدَامَةَ لَمَّا رَأَوُا الْعَذَابَ “Azabı gördüklerinde içten içe pişmanlık duydular.”
Her iki fırka azabı görünce, yoldan sapma ve saptırmadan dolayı pişmanlıklarını gizlediler ve ayıplanma korkusuyla arkadaşına bir şey demediler.
وَجَعَلْنَا الْأَغْلَالَ فِي أَعْنَاقِ الَّذِينَ كَفَرُوا “Biz de o inkar edenlerin boyunlarına demir halkalar geçirdik.”“Onların” yerine “inkâr edenlerin” denilmesi hem onları kınamak, hem de niçin bu şekilde cezalandırıldıklarını hissettirmek içindir.
هَلْ يُجْزَوْنَ إِلَّا مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ “Onlar ancak yapmakta olduklarının cezasını göreceklerdir.”
34- وَمَا أَرْسَلْنَا فِي قَرْيَةٍ مِّن نَّذِيرٍ إِلَّا قَالَ مُتْرَفُوهَا إِنَّا بِمَا أُرْسِلْتُم بِهِ كَافِرُونَ “Biz, hangi beldeye bir uyarıcı göndermişsek oranın şımarık zenginleri, “Biz, sizin gönderildiğiniz şeyleri inkâr ediyoruz” dedi.”Ayet, kavminden önde gelen kimselerin Hz. Peygambere minnette bulunmasına mukabil bir tesellidir. Geniş imkân içinde olanların dini yalanlamalarının nazara verilmesi, insanı inkâra sevkeden şeylerin
-Tekebbür,
-Dünya malıyla gururlanmak,
-Şehvete düşkünlük
-Ve imkân sahibi olmayan kimseleri küçük görmek gibi sebepler olmasındandır. Böyle olduğundan dolayı, onlar peygamberlere verdikleri cevapta, onları kabul etmemeye ilâve olarak dalga geçmeyi ve gururlanmayı da ilâve ettiler.[2>
35- وَقَالُوا نَحْنُ أَكْثَرُ أَمْوَالًا وَأَوْلَادًا “Ve dediler: Bizim mallarımız ve çocuklarımız daha çoktur.”Davet ettiğiniz şey, eğer olması mümkün bir şeyse, biz buna daha evlâyız.[3>
وَمَا نَحْنُ بِمُعَذَّبِينَ “Ve biz azap görecek değiliz.”
Böyle demeleri,
-“Azap diye bir şey yok” diye inanmalarından,
-Veya “dünyada bize bunları veren Allah, azap ile bizi zelil etmez” diye düşünmelerindendir.
36- قُلْ “De ki:”Onların böyle zannetmelerine red olarak kendilerine de ki:
إِنَّ رَبِّي يَبْسُطُ الرِّزْقَ لِمَن يَشَاء وَيَقْدِرُ “Rabbim rızkı dilediğine genişletir ve daraltır.” Bunun için özellikleri ve sıfatlarında emsal olan şahıslar, rızık noktasında farklı farklı olabilmektedirler. Şayet bu, böyle olmayı icab ettiren itibarlı veya zelil olmaktan dolayı olsaydı, Allahın iradesiyle meydana gelmezdi.
وَلَكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ “Fakat insanların çoğu bilmezler.”
Mal ve evladın çok olmasını şeref ve itibardan zannederler. Hâlbuki çoğu kere bu, istidraç içindir. Nitekim ayetin devamında buna dikkat çekilir:
37- وَمَا أَمْوَالُكُمْ وَلَا أَوْلَادُكُم بِالَّتِي تُقَرِّبُكُمْ عِندَنَا زُلْفَى إِلَّا مَنْ آمَنَ وَعَمِلَ صَالِحًا “Hâlbuki iman edip de salih amel işleyenler dışında, mallarınız ve evlatlarınız sizi huzurumuza yaklaştıracak değildir.”Yani, mal ve evlat, ancak malını Allah yolunda infak eden, evladına hayır öğreten ve salih olarak yetiştiren kimseyi Allaha yaklaştırır.
فَأُوْلَئِكَ لَهُمْ جَزَاء الضِّعْفِ بِمَا عَمِلُوا “İşte onların amellerine karşı kendilerine kat kat mükafat vardır.”İşte bunlara bire on, hatta çok daha fazlasıyla mükâfatı verilir.
وَهُمْ فِي الْغُرُفَاتِ آمِنُونَ “Ve onlar cennet köşklerinde emniyet içindedirler.”
38- وَالَّذِينَ يَسْعَوْنَ فِي آيَاتِنَا مُعَاجِزِينَ أُوْلَئِكَ فِي الْعَذَابِ مُحْضَرُونَ “Âyetlerimizi geçersiz kılmak için yarışanlar var ya, işte onlar azap için hazır bulundurulacaklar.”
Ayetlerimizi red veya onları tenkid için koşup çalışanlar var ya… Onlar, peygamberle ters düşerler, yarış halinde olurlar, veya Allahtan kaçıp kurtulacaklarını zannederler. Ama azaptan kurtulamayacaklardır.
39- قُلْ إِنَّ رَبِّي يَبْسُطُ الرِّزْقَ لِمَن يَشَاء مِنْ عِبَادِهِ وَيَقْدِرُ لَهُ “De ki: Gerçekten Rabbim kullarından dilediği kimseye rızkı hem genişletir, hem daraltır.”
Kullarından dilediğine rızkı bazan genişletir, bazan da daraltır.
Bu mana, aynı şahısta iki ayrı vakitte görülen iki farklı durumu anlatır. Üstteki otuzaltıncı ayette anlatılan ise, iki farklı şahısla alakalıdır. Böyle olunca ayette tekrar yoktur.[4>
وَمَا أَنفَقْتُم مِّن شَيْءٍ فَهُوَ يُخْلِفُهُ “Her neyi hayra harcarsanız O, onun yerini doldurur.”
Allah, infak ettiğiniz şeyin yerini şimdi veya gelecekte mutlaka doldurur.
وَهُوَ خَيْرُ الرَّازِقِينَ “O, rızık verenlerin en hayırlısıdır.”Ondan başka görünüşte rızık verir görülenler, O’nun rızkını ulaştırmaya vasıtalardır, yoksa Allahın Rezzâk olmasında O’na ortak değillerdir.
40- وَيَوْمَ يَحْشُرُهُمْ جَمِيعًا “O gün Allah, onların hepsini toplar.”
Allah, o gün hem küfrün kibirli önderlerini, hem de onlara uyan zavallıları mahşere toplar.
ثُمَّ يَقُولُ لِلْمَلَائِكَةِ أَهَؤُلَاء إِيَّاكُمْ كَانُوا يَعْبُدُونَ “Sonra meleklere der: Şunlar size mi tapıyorlardı?”
Ayetin üslûbunda,
-Müşriklerin başına vurmak,
-Onları ilzam edip susturmak,
-Ve şefaat ümitlerini kesmek vardır.
Ayette özellikle meleklere hitap edilmesi,
-Müşriklerin şerik kabul ettikleri şeyler içinde en şerefli bunlar olmasından,
-Ve hitaba uygun bulunmalarındandır.
-Ayrıca, onlara yapılan ibadetin şirkin başlangıcı ve aslı olmasındandır.
41- قَالُوا سُبْحَانَكَ “Onlar derler: Seni tenzih ederiz.”
أَنتَ وَلِيُّنَا مِن دُونِهِم “Onlar değil, sen bizim velimizsin.”
“Bizim velimiz ancak Sensin. Bizimle onlar arasında bir dostluk yok”
Melekler, sanki böyle demekle onların kendilerine ibadet etmelerine razı olmadıklarını beyan etmiş oldular. Ardından da, aslında onların kendilerine değil, cinlere ibadet ettiklerini söylediler:
بَلْ كَانُوا يَعْبُدُونَ الْجِنَّ “Hayır, onlar cinlere tapıyorlardı.”
Onlar, Allahtan gayrisine ibadet etmekle, şeytanlara tapmış oldular.
Denildi ki: Şeytanlar, insanlara temessül edip kendilerini melekler olarak takdim ediyorlar, insanlar da onlara tapıyorlardı.
أَكْثَرُهُم بِهِم مُّؤْمِنُونَ “Onların çoğu onlara inanmışlardı.”
Ayette birinci “Onlar” zamiri insanlara veya müşriklere racidir. Müşriklere râci olduğunda “çoğu” kelimesi “hepsi” manasını ifade eder.
Ayetteki ikinci “onlar” zamiri ise, cinlere racidir.
42- فَالْيَوْمَ لَا يَمْلِكُ بَعْضُكُمْ لِبَعْضٍ نَّفْعًا وَلَا ضَرًّا “İşte o gün birbirinize ne bir menfaat, ne de bir zarara sahip olabilirsiniz.”
Çünkü o günde bütün emir Allahındır. Ayrıca, ahiret âlemi tümüyle amellerin karşılığının görüleceği âlemdir. Allah ise, amellerin karşılığını verecek Zâttır.
وَنَقُولُ لِلَّذِينَ ظَلَمُوا ذُوقُوا عَذَابَ النَّارِ الَّتِي كُنتُم بِهَا تُكَذِّبُونَ “Ve biz o zulmedenlere: “Tadın bakalım yalanladığınız ateş azabını!” deriz.”
Ayetin başında o hesap gününde birbirlerine fayda veya zarar veremeyecekleri nazara verilmişti. Burada da, o hesap gününden asıl maksat olan onların cezalandırmaları anlatıldı.
43- وَإِذَا تُتْلَى عَلَيْهِمْ آيَاتُنَا بَيِّنَاتٍ قَالُوا مَا هَذَا إِلَّا رَجُلٌ يُرِيدُ أَن يَصُدَّكُمْ عَمَّا كَانَ يَعْبُدُ آبَاؤُكُمْ “Âyetlerimiz apaçık bir şekilde onlara okunduğunda,
“Bu sadece, atalarınızın tapmakta olduğu şeylerden sizi alıkoymak isteyen bir adamdır” dediler.” “Bu” diye bahsettikleri Hz. Peygamberdir (asm). “Bu adam, ecdadınızın ibadet ettiği şeylerden sizi alıkoyup kendi dinine sevketmek istiyor.”
وَقَالُوا مَا هَذَا إِلَّا إِفْكٌ مُّفْتَرًى “Bir de, “Bu, (Kur’an) uydurulmuş bir yalandır” dediler.”
“Bu Kur’an, vâkiye mutabık olmadığı cihetle ancak bir iftiradır” dediler.
Böyle diyenler, Hz. Peygamberin kendi sözünü iftira yoluyla Allaha nisbet ettiğini söylediler.
وَقَالَ الَّذِينَ كَفَرُوا لِلْحَقِّ لَمَّا جَاءهُمْ إِنْ هَذَا إِلَّا سِحْرٌ مُّبِينٌ “O inkarcılar, hak kendilerine geldiği zaman: “Bu apaçık sihirden başka bir şey değil” dediler.”
Burada “hak”tan murat
-Peygamberlik meselesi,
-İslâm dini
-Veya Kur’an-ı Kerimdir.
Kur’anın hak olması, lafzı ve i’cazı (mu’cizeliği) itibarıyladır.
Ayette “onlar şöyle dediler” şeklindeki fiilin üç defa tekrar edilmesinde, kâfirlerden sadece “onlar” şeklinde değil de “o inkârcılar” şeklinde bahsedilmesinde, söyleyenlere ve söylediklerine yer verilmesinde hem onları son derece yadırgamak ve hem de hâllerinden dolayı insanları beliğ bir şekilde hayrete sevketmek vardır.
44- وَمَا آتَيْنَاهُم مِّن كُتُبٍ يَدْرُسُونَهَا “Hâlbuki biz onlara ders alacakları kitaplar vermedik.” Biz onlara Allaha şirk koşmanın doğru bir şey olduğuna dair herhangi bir kitap indirmedik.
وَمَا أَرْسَلْنَا إِلَيْهِمْ قَبْلَكَ مِن نَّذِيرٍ “Ve kendilerine Senden önce bir uyarıcı
da göndermedik.”Senden önce, kendilerini şirke çağıran ve şirki terke karşı onları uyaran bir uyarıcı da göndermedik.[5>
Böyle olunca, onların bu şirkinin bir asla dayanmadığı gözler önündedir. Öyleyse, nereden böyle bir şüpheye düştüler?!Ayetin üslûbunda onların son derece cahil olduklarını göstermek ve kıt akıllı olduklarını nazara vermek vardır.
45- وَكَذَّبَ الَّذِينَ مِن قَبْلِهِمْ “Onlardan öncekiler de yalanlamışlardı.”Cenab-ı Hak ardından onları tehdîd ile şöyle buyurdu:Onlardan öncekiler de, bunlar gibi yalanlamışlardı.
وَمَا بَلَغُوا مِعْشَارَ مَا آتَيْنَاهُمْ “Hem bunlar, onlara verdiklerimizin onda birine eremediler.”
Bunlar, öncekilere verdiğimiz kuvvet, uzun ömür ve mal çokluğunun onda birine bile ulaşmadılar.Veya, öncekiler bunlara verdiğimiz apaçık deliller ve hidayetin onda birine ulaşamadılar.
فَكَذَّبُوا رُسُلِي “Böylece elçilerimi yalanladılar.”
فَكَيْفَ كَانَ نَكِيرِ “Görün bakalım, benim onları inkârım nasıl oldu!?”
Onlar elçilerimi yalanladıklarında, ben onları helâk ile karşılık verdim. Dolayısıyla, bunlar da kendilerine tavrımın nasıl olacağını düşünsünler, benzeri yanlışa düşmekten sakınsınlar.Ayette iki defa “yalanladılar” ifadesi geçmektedir. Bunlardan birincisi genel anlamda dini yalanlamalarını ifade ederken, ikincisi peygamberleri yalanlamakla alakalıdır. Dolayısıyla tekrar söz konusu değildir.
[1>Yani, gece-gündüz devamlı yaptığınız menfi işler ve aldatıcı sözlerle beynimizi yıkadınız, bizi de kendiniz gibi yaptınız.
[2> “Biz” demelerinde gurur hissedildiği gibi “sizin gönderildiğiniz şeyleri” ifadesinde de dalga geçme manası sezinlenmektedir.
[3> Faraza peygamberlik diye bir şey varsa, bizim peygamber olmamız gerekir.
[4>Yani Allah kullarından dilediğine bol, dilediğine az verir. Aynı şahsa da bazan bol, bazan az verdiği olur.
[5> Yani, onların şirki kitapta yer almadığı gibi, hiçbir peygamber tarafından telkin edilen bir şey de değildir.
46- قُلْ إِنَّمَا أَعِظُكُم بِوَاحِدَةٍ “De ki: Size sadece bir tek nasihat edeceğim.”
Tek bir haslete sizi irşad ediyor ve nasihatte bulunuyorum:
أَن تَقُومُوا لِلَّهِ مَثْنَى وَفُرَادَى ثُمَّ تَتَفَكَّرُوا “Şöyle ki: Allah için ikişer ikişer ve birer birer kalkarsınız, sonra da iyice düşünürsünüz:”
Bundan murat,
-Hz. Peygamberin meclisinden kalkmaları,
-Veya tartışma ve taklidden yüz çevirip sırf Allah rızası için iş yapmalarıdır.
“İkişer ikişer veya birer birer kalkarsınız” denilmesi şundandır: Çünkü kalabalık, insanın kalbini dağıtır ve sözü karıştırır.
Ayette iyice düşünülmesi istenen durum, Hz. Peygamber ve O’nun getirmiş olduğu şeylerdir.
مَا بِصَاحِبِكُم مِّن جِنَّةٍ “Arkadaşınızda (peygamberde) delilikten eser yoktur.”
O zaman, arkadaşınızda böyle şeyler söylemeye O’nu sevkeden herhangi bir cünun (delilik) olmadığını bilirsiniz.Ayetin “Arkadaşınızda (peygamberde) delilikten eser yoktur” ifadesi müstakil cümle de olabilir. O zaman bu cümle, O’nun aklının üstünlüğünü görmenin, O’nun doğru olduğunu anlamada yeterli olduğuna tenbihte bulunur. Çünkü böyle bir akıl, O’nu tahkîk etmeden ve delile dayanmadan tehlikeli bir şeye ve haddini aşan şeyler söylemeye sevk edip de insanların içinde mahcup düşürmez, kendini helâke terk etmez. Kaldı ki, O’nun aklının kemâli yanında pek çok mu’cizeler de O’nun doğruluğunu göstermektedir.
Denildi ki: ayetteki “ma” ifadesi soru manası da ifade edebilir. O zaman mana şöyle olur: “…Sonra da delilik eseri olarak O’nda ne olduğunu tefekkür edin…”
إِنْ هُوَ إِلَّا نَذِيرٌ لَّكُم بَيْنَ يَدَيْ عَذَابٍ شَدِيدٍ “O, yalnız şiddetli bir azabın önünde, sizin için bir uyarıcıdır.”Çünkü Hz. Peygamber kıyamete en yakın peygamberdir.
47- قُلْ مَا سَأَلْتُكُم مِّنْ أَجْرٍ “De ki: Ben sizden herhangi bir ücret istemedim.”
De ki: Risalete mukabil ücret olarak ben sizden ne istedim?
فَهُوَ لَكُمْ “O sizin olsun.”
Ayetten murat, herhangi bir ücret talebi olmadığını bildirmektir.
Bir insan gaybtan bir şeyler söylüyorsa,
-Ya delidir, böyle şeyler saçmalıyordur.
-Ya böyle şeyler söyleyerek dünyevî bir menfaat elde etmeye çalışıyordur.
Hz. Peygamberde ikisi de olmadığına göre, O Allahın elçisidir.
Denildi ki: Ayetteki مَا “ma” harfi nefiy için olmayıp mevsul olarak gelmiştir. Yani, “Ben, buna karşı sizden bir ücret değil, ancak Rabbine doğru bir yol tutmayı dileyen kimse istiyorum.” (Furkan, 57) ve “Ben buna karşılık sizden bir ücret istemiyorum. Ancak akrabalıktan gelen sevgi istiyorum.” (Şûra, 23) denilmesi misali, “benim mükâfat olarak istediğim, aslında sizin faydanıza olan şeylerdir. Allaha bir yol bulmanız size fayda verdiği gibi, bu yakınlık da yine size fayda vermektedir.”
إِنْ أَجْرِيَ إِلَّا عَلَى اللَّهِ “Benim ecrim ancak Allah’a aittir.”
وَهُوَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ شَهِيدٌ “Ve O, her şeye şahittir.”
O, her şeye muttalidir, doğruluğunu ve niyetimin hâlis olduğunu bilir.
48- قُلْ إِنَّ رَبِّي يَقْذِفُ بِالْحَقِّ “De ki: Şüphesiz Rabbim gerçeği ortaya koyar.”
O, kullarından seçmiş olduğu kimselere hakkı ilka eder, indirir.
Veya hakkı batıla atar, batılın işini bitirir.
Veya hakkı afâk-ı âleme neşreder.
Bu mana esas alındığında, ayet-i kerime İslâmın galebesi ve intişarı için bir vaat hükmünde olur.
عَلَّامُ الْغُيُوبِ “O, gaypları hakkıyla bilendir.”
49- قُلْ جَاء الْحَقُّ “De ki: Hak geldi.”
وَمَا يُبْدِئُ الْبَاطِلُ وَمَا يُعِيدُ “Artık batıl ne bir şey ortaya çıkarabilir, nede geri getirebilir.”
Haktan murat, İslâmdır. Hakkın gelmesiyle batıl yani şirk zâil olur, kendisinden bir eser kalmaz.[1>
Denildi ki: Batıldan murat İblis’tir veya puttur. Yani, İblis veya put ne bir şeyi yoktan yaratabilir, ne de tekrar iâde edebilir.
Veya, “İblis veya put kendine uyanlara ne başında bir hayır getirir, ne de sonunda.”
Denildi ki: Ayetteki “ma” soru manası da ifade edebilir: Yani, “Batıl, neyi baştan yaratmış, neyi yeniden diriltmiştir?”
50- قُلْ إِن ضَلَلْتُ فَإِنَّمَا أَضِلُّ عَلَى نَفْسِي “De ki: Eğer ben yanılırsam,yalnız kendi adıma yanılırım.”De ki: Şayet ben haktan saparsam kendi aleyhimde sapmış olurum. Çünkü sapmamın vebâli, kendime aittir, nefsim buna sebebiyet vermiştir. Zira nefis, hadd-i zâtında cahildir ve kötülüğü emredicidir.
وَإِنِ اهْتَدَيْتُ فَبِمَا يُوحِي إِلَيَّ رَبِّي “Ve eğer hidayeti bulmuşsam, bilinmeli ki Rabbimin bana vahyetmesiyledir.”Çünkü doğruyu bulmak, Onun yol göstermesi ve muvaffak kılmasıyladır.
إِنَّهُ سَمِيعٌ قَرِيبٌ “Çünkü O, Semi’ – Karîb’tir (işitir, yakındır).”
O, velev gizli de yapsa, her yoldan çıkanın ve doğru yolu bulanın sözünü ve fiilini idrak eder.
51- وَلَوْ تَرَى إِذْ فَزِعُوا “Dehşete kapıldıklarında onları bir görsen…”
-Ölüm anında,
-Kıyamette diriltildiklerinde,
-Veya Bedir günü mağlup olduklarında onları bir görsen...
“Bir görsen” ifadesinin cevabı hazfedilmiştir. Şöyle takdir edilebilir: “O zamanlarda onları bir görsen, elbette çok dehşetli bir durum görmüş olurdun!”
فَلَا فَوْتَ “Artık kaçmak yoktur.”
O zaman kaçmakla veya bir yere sığınmakla kurtulamazlar.
وَأُخِذُوا مِن مَّكَانٍ قَرِيبٍ “Yakın bir yerden yakalanmışlardır.”
O zaman arzın üstünden altına alınırlar.
Veya mahşer meydanından cehennem ateşine alınırlar.
Veya Bedir sahrasından, leşlerinin bırakıldığı çukura alınırlar.
52- وَقَالُوا آمَنَّا بِهِ “(Azabı görünce), “ona inandık” derler.”Bu sûrenin kırkaltıncı ayetinde “O, yalnız şiddetli bir azabın önünde, sizin için bir uyarıcıdır” denilerek Hz. Peygamberin bahsi geçmişti. “Ona inandık” derken, bundan murat Hz. Peygamberdir. (asm)
وَأَنَّى لَهُمُ التَّنَاوُشُ مِن مَكَانٍ بَعِيدٍ “Ama onlar için, artık uzak bir yerden (dünyadan) iman elde etmek nasıl mümkün olur?”Onlar nereden böyle kolay bir şekilde imanı elde edecekler?!
Çünkü iman, mükellef oldukları dünyada onlardan istenmişti. Şimdi ise dünya onların çok uzağında.Ayet, iman konusunda fırsatın ellerinden kaçtığını ve artık iman etmelerinin bir anlam ifade etmediğini anlatan bir temsildir.[2>
53- وَقَدْ كَفَرُوا بِهِ مِن قَبْلُ “Hâlbuki daha önce onu inkâr etmişlerdi.”Hâlbuki onlar ahiretten önce, dünyada mükellef oldukları zamanda Hz. Peygamberi veya azabı inkâr etmişlerdi.
وَيَقْذِفُونَ بِالْغَيْبِ مِن مَّكَانٍ بَعِيدٍ “Ve uzak bir yerden gayba taş atıyorlardı.”
Hz. Peygamberin izhar etmediği meselelerde, zanna dayalı bir şekilde ileri geri konuşuyor, O’nu tenkid ediyorlardı.Veya azap konusunda atıp tutuyorlardı.
Hz. Peygamber hakkında, O’nunla alakası olmayan hakikatten uzak şeyler söylüyorlar, O’nun dini hakkında şüphe uyandırıyorlardı.Veya ahiret hâlleri hakkında rastgele konuşuyorlardı.
Ayet, onların hâlini çok uzakta olan bir şeye görmeden taş atan kimsenin misaliyle anlatan bir temsildir. Temsildeki adam atmakla vuramayacağı gibi, bunlar da atıp tuttukları bu meselelerde isabet etmekten çok çok uzaktırlar.
54- وَحِيلَ بَيْنَهُمْ وَبَيْنَ مَا يَشْتَهُونَ كَمَا فُعِلَ بِأَشْيَاعِهِم مِّن قَبْلُ “Tıpkı bundanönce benzerlerine yapıldığı gibi, artık kendileriyle arzularının arasına set çekilmiştir.”
Onlarla, ulaşmak istedikleri
-İmanın fayda vermesi
-Cehennem ateşinden kurtulmak gibi arzuladıkları şeyler arasına girilmiştir.
Daha önceki ümmetlerden onların emsali olanlara da böyle muamele edildi.
إِنَّهُمْ كَانُوا فِي شَكٍّ مُّرِيبٍ “Çünkü onlar derin bir şüphe içinde idiler.”
Hz. Peygamber şöyle buyurur:“Kim Sebe sûresini okusa, bütün Nebi ve Rasûller kıyamet günü O’na arkadaş olur, musafaha ederler.”
[1> Bu, karanlığın ömrünün ışık yanıncaya kadar olmasına benzer. Işığın olmaması, karanlığı her tarafa hükmetmiş gösterir. Ama güneş doğduğunda, o karanlıktan bir eser kalmaz.
[2> Yani, dünyada iken iman etmeleri gerekirdi, o zaman iman onları kurtarırdı. Ama artık imtihan bitmiş, ölüm ve kıyametle gaybî gerçekler açığa çıkmış. Böyle bir hâlde “iman ettim” demek bir fayda vermeyecektir.
Yazar:
Prof.Dr. Şadi Eren
Yaratma ve nimet olarak göklerde ve yerde ne varsa, hepsi O’nundur. Bu durumda kudretinin kemâli ve nimetinin tam oluşundan dolayı, dünyada hamd O’nadır.
وَلَهُ الْحَمْدُ فِي الْآخِرَةِ “Ve ahirette de hamd O’na mahsustur.”
Ahirette de yine kudretinin kemâli ve nimetinin tam oluşundan dolayı hamd O’nadır.
Bu, mukayyed bir şeyin mutlak olana atfı şeklinde değildir. Çünkü, O’nun dünyevî nimetlerle nimet verici olduğunu gösteren şeyle vasfedilmesi, hamdi de bunlarla kayıtlamış oldu.
“Ve ahirette de hamd O’na mahsustur” denilirken, orada bir başkasına hamd olmayacağını gösterir. Çünkü, dünyevî nimetlerin bir kısmı, bazan bazı kimseler vasıtasıyla verilmekte ve onlar da bu yüzden hamde müstehak olabilmektedir. Ama ahiret nimetleri böyle olmayacaktır.[1>
وَهُوَ الْحَكِيمُ الْخَبِيرُ “Ve O, Hakîm’dir – Habîr’dir.”
O Hakîmdir, dünya ve ahiretin işlerini muhkem kılmış, hükümlerini bildirmiştir.
Habîrdir, eşyanın iç yüzlerini de bilir.
2- يَعْلَمُ مَا يَلِجُ فِي الْأَرْضِ “O, yere gireni bilir.”
Mesela,
-Yağmurun toprağın nerelerine nüfuz ettiğini ve nerelerde menba hâline geldiğini,
-Yerin içindeki hazineleri ve defineleri,
-Oraya bırakılmış ölüleri bilir.
وَمَا يَخْرُجُ مِنْهَا “Ve ondan çıkanı da.”
Mesela,
-Yerden çıkan hayvan ve bitkileri,
-Demir gibi madenleri,
-Menba sularını bilir.
وَمَا يَنزِلُ مِنَ السَّمَاء “Gökten ineni.”
Mesela,
-Melekleri,
-Semavî kitapları,
-Belirlenen miktarları (mukadderatı),
-Gönderilen rızıkları,
-Çiğ şeklinde gönderilenleri,
-Yıldırımları bilir.
وَمَا يَعْرُجُ فِيهَا “Ve ona yükseleni de (hepsini bilir.)”
Mesela,
-Melekleri,
-Kulların amellerini,
-Buharları,
-Dumanları bilir.
وَهُوَ الرَّحِيمُ الْغَفُورُ “O, Rahîmdir - Ğafurdur.”
O, sayısız nimetlerine mukabil şükürde kusur edenlere merhametlidir, bağışlayıcıdır.
Veya bundan murat şu olabilir: O, dünyadaki sayılamayacak kadar bu nimetleriyle beraber, ahirette de kullarına rahmet ve mağfiretle muamele eder.
3- وَقَالَ الَّذِينَ كَفَرُوا لَا تَأْتِينَا السَّاعَةُ “İnkâr edenler, “bize o kıyamet saati gelmez” dediler.”
Böyle diyerek kıyameti inkâr etiler.
Veya, onun vaat edilmesiyle dalga geçerek “niye gelmiyor” dediler.
قُلْ بَلَى وَرَبِّي لَتَأْتِيَنَّكُمْ عَالِمِ الْغَيْبِ “De ki: Hayır, öyle değil! Gaybı bilen Rabbime yemin ederim ki, o mutlaka size gelecektir.”
Ayet, onların kelâmını reddir ve inkâr ettikleri şeyin isbatıdır.
لَا يَعْزُبُ عَنْهُ مِثْقَالُ ذَرَّةٍ فِي السَّمَاوَاتِ وَلَا فِي الْأَرْضِ “Göklerde ve yerde zerre kadar bir şey O’nun ilminden kaçmaz.”
وَلَا أَصْغَرُ مِن ذَلِكَ وَلَا أَكْبَرُ إِلَّا فِي كِتَابٍ مُّبِينٍ “Bundan daha küçük ve daha büyük ne varsa, hepsi bir kitab-ı mübindedir.”Bu kısım, yeminle kıyametin geleceğini ifade eder. Bu şekilde yeminle ve Allahın vasıflarıyla geleceğini söylemek, kıyametin imkânını ortaya koyar ve pek çok kereler geçtiği üzere, onun akıldan uzak görülmesini reddeder.
Bu kısım, hiçbir şeyin Allaha gizli kalmayacağını bildiren üstteki cümleyi te’kid eder.
4- لِيَجْزِيَ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ “Çünkü Allah iman edip Salih ameller işleyenlere mükafat verecektir.”Ayetin bu kısmı, kıyametin gelmesine bir illet ve onun olmasını gerektiren şey için bir açıklamadır.
أُوْلَئِكَ لَهُم مَّغْفِرَةٌ وَرِزْقٌ كَرِيمٌ “İşte onlar için büyük bir mağfiret ve çok hoş bir rızık vardır.”
Bu rızık için yorulmayacaklar ve kendilerine bir minnette de bulunulmayacaktır.
5- وَالَّذِينَ سَعَوْا فِي آيَاتِنَا مُعَاجِزِينَ أُوْلَئِكَ لَهُمْ عَذَابٌ مِّن رِّجْزٍ أَلِيمٌ “Âyetlerimizi hükümsüz bırakmak için çalışanlara gelince, onlar için elem dolu çok kötü bir azab vardır.”
Ayetlerimizi iptal etmek ve insanları onlardan uzaklaştırmak için çalışan, bizden kurtulmak için âdeta yarışanlar var ya, onlar için en çirkin bir azap vardır.
6- وَيَرَى الَّذِينَ أُوتُوا الْعِلْمَ الَّذِي أُنزِلَ إِلَيْكَ مِن رَّبِّكَ هُوَ الْحَقَّ “Ve kendilerine ilim verilenler görürler ki, Rabbinden sana indirilen Kur’ân, hakkın kendisidir.”
“İlim verilenler”den murat
-Sahabeden ilim ehli olanlar,
-Ümmetten onların peşinden gidenler,
-Veya ehl-i kitaptan İslâma girenlerdir.
Ehl-i ilim olanlar, Rabbinden Sana indirilen Kur’anın hak olduğunu bilirler.
Ayet, ilâhî ayetleri inkâr için çalışan cahil kimselere karşı, ilim ehli olanları şahit getirmektir.
Şöyle de mana verilmiştir:
Kendilerine ilim verilenler, kıyamet geldiğinde şimdi delil yoluyla bilmiş oldukları şeyi gözle görerek bileceklerdir.
وَيَهْدِي إِلَى صِرَاطِ الْعَزِيزِ الْحَمِيدِ “Ve o, Azîz – Hamîd’in yolunu gösterir.”
Ve Hz. Peygambere indirilen kitabın, Azîz- Hamîd olan Allahın tevhid ve takva elbisesini giyme yoluna sevk ettiğini göreceklerdir.
7- وَقَالَ الَّذِينَ كَفَرُوا “Böyle iken inkâr edenler şöyle dediler:”
O inkârcılar, kendi aralarında şöyle dediler:
هَلْ نَدُلُّكُمْ عَلَى رَجُلٍ يُنَبِّئُكُمْ إِذَا مُزِّقْتُمْ كُلَّ مُمَزَّقٍ إِنَّكُمْ لَفِي خَلْقٍ جَدِيدٍ “Sizun ufak olup dağıldığınızda, yeni bir yaratılış içinde bulunacaksınız” diyen bir adamı size gösterelim mi?”
“Bir adam” dedikleri Hz. Peygamberdir.
Bu adam en hayret verici bir şeyi söylüyor. Cesetleriniz un ufak olup dağıldığında, yaratılacakmışsınız.
“Un ufak olup dağıldığınızda” ifadesinin öne alınmasında bunu akıldan uzak görmelerine ve abartılı anlatımlarına bir delâlet vardır.
8- أَفْتَرَى عَلَى اللَّهِ كَذِبًا أَم بِهِ جِنَّةٌ “O, Allah’a karşı bir yalan mı uydurdu, yoksa kendisinde bir delilik mi var?”
Yoksa O’nda bunu kendisine vehmettiren, diline ilka eden bir cünun (delilik) mi var?
بَلِ الَّذِينَ لَا يُؤْمِنُونَ بِالْآخِرَةِ فِي الْعَذَابِ وَالضَّلَالِ الْبَعِيدِ “Doğrusu ahrete inanmayanlar, azap ve uzak bir dalalet içindedirler.”
Ayet, Allah tarafından onların bu iftiralarını reddir. Ayrıca Hz. Peygamberle alakalı “şöyle mi, yoksa böyle mi?” diye iki kötü ihtimal söylemelerine mukabil, kendileri için en çirkin durumu, yani, kurtuluş ümidi olmayacak bir şekilde doğru olandan uzak olmalarını bildirmek ve bunun sonucu olan azabı haber vermektir.
Önce azabın nazara verilmesi, onların bu azaba layık olduklarını daha etkili anlatmak içindir.
9- أَفَلَمْ يَرَوْا إِلَى مَا بَيْنَ أَيْدِيهِمْ وَمَا خَلْفَهُم مِّنَ السَّمَاء وَالْأَرْضِ “Gökten ve yerden önlerinde ve arkalarında olanları görmediler mi?”
Ayette, Allahın kudretinin kemâline ve akıllarına sığdıramayıp, alay ederek inkâra yeltendikleri yeniden hayat vermesine delâlet eden gözle gördükleri bir durum kendilerine hatırlatılmaktadır.
Mana şöyledir: Kör mü oldular da kendilerini her taraftan kuşatan sema ve arza bakmıyorlar, tefekkür etmiyorlar?! Yaratılma noktasında onlar mı daha kuvvetli yoksa sema mı?
إِن نَّشَأْ نَخْسِفْ بِهِمُ الْأَرْضَ أَوْ نُسْقِطْ عَلَيْهِمْ كِسَفًا مِّنَ السَّمَاء “Dilersek kendilerini yere geçiriveririz veya gökten üzerlerine parçalar düşürüveririz.”
Biz eğer dilersek, bu kadar apaçık ayetlerle uyarılmalarından sonra yine de yalanladıkları için, onları yerin dibine geçiririz veya gökten üzerlerine bir parça düşürürüz.
إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَةً لِّكُلِّ عَبْدٍ مُّنِيبٍ “Şüphesiz bunda Allah’a yönelen her kul için bir ayet vardır.”İşte göklere ve yere bakmak, bu ikisinde ve bunların delâlet ettiği şeylerde tefekkür etmek hususunda Rabbine dönen her kul için bir delâlet vardır. Çünkü, Rabbine dönen kimse, Rabbinin tasarruflarında çokça tefekkürde bulunur.
[1> Yani, şu dünyada nimetlerin bir kısmı bazı insanlar vasıtasıyla gelir ve insanlar bu vasıtalara minnettar olurlar, layık olduklarından çok daha fazla medih ve muhabbette bulunurlar. Ama ahirette vasıtalar ortadan kalkacak, herkes bütün nimetlerin doğrudan Allahtan geldiğini bilecek ve O’na hamdedeceklerdir.
10- وَلَقَدْ آتَيْنَا دَاوُودَ مِنَّا فَضْلًا “Andolsun ki, biz Davud’a tarafımızdan bir lütufta bulunduk.”Bu lütuf, Hz. Davudu diğer peygamberlere üstün kılan bir durum olup, birazdan ne olduğu anlatılacaktır.Veya bundan murat, O’nun diğer insanlara üstün kılınmasıdır. Peygamberlik verilmesi, kitap sahibi olması, hükümdarlık ve güzel ses, bunlardan bazılarıdır.
يَا جِبَالُ أَوِّبِي مَعَهُ وَالطَّيْرَ “Ey dağlar! Kuşlar eşliğinde Onunla beraber tesbih edin.”
Ey dağlar! Onunla beraber tesbih edin!
Veya günaha karşı feryad u figanda bulunun.
Dağlara bunun emredilmesi,
-Ya onlarda Hz. Davudun sesi gibi bir ses yaratmak suretiyle,
-Veya Hz. Davud o dağlara bakıp tefekkür ettiğinde, onların Hz. Davudu tesbih etmeye sevketmeleri yönündendir.Ayette kuşların da Hz. Davudun tesbihatına iştiraklerinin anlatılması, Ona verilen ilâhî lütfu beyan eder. Bu özellik, O’nun haşmetini, şanının büyüklüğünü ve saltanatının azametini gösterir. Öyle ki, o koca dağlar ve kuşlar akıllı birer varlık gibi O’nun emirlerini yapmakta, iradesine râm olmaktadırlar.
وَأَلَنَّا لَهُ الْحَدِيدَ “Ve ona demiri yumuşattık.”Demiri O’nun elinde bal mumu gibi yumuşak hâle getirdik, ateşe gerek kalmadan dilediği şekle sokmaktaydı.
11- أَنِ اعْمَلْ سَابِغَاتٍ وَقَدِّرْ فِي السَّرْدِ “Geniş zırhlar yap ve ölçüyü gözet” dedik.”
O’na “geniş zırhlar yap ve halkalar birbiriyle tenasüp içinde olacak şekilde ölçüye dikkat et” diye emrettik.
وَاعْمَلُوا صَالِحًا “Ve salih ameller yapın.”
Zâmir, Hz. Davud ve hanedanınadır.
إِنِّي بِمَا تَعْمَلُونَ بَصِيرٌ “Çünkü ben yaptıklarınızı görenim.”
Ne yaptığınızı gördüğüm için, ona göre amellerinizin karşılığını veririm.
12- وَلِسُلَيْمَانَ الرِّيحَ “Süleyman’a da rüzgârı (musahhar kıldık).”
غُدُوُّهَا شَهْرٌ وَرَوَاحُهَا شَهْرٌ “Sabah gidişi bir aylık, akşam dönüşü bir aylık yola gider gelirdi.”Gidişi bir ay, dönüşü bir ay olan mesafeye sabah gidiyor, akşam dönüyordu.
وَأَسَلْنَا لَهُ عَيْنَ الْقِطْرِ “Erimiş bakır menbaını da ona sel gibi akıttık.”
Bakır eriyiğini kaynaktan çıkan su misali O’na akıtmıştık. Ayette “ayne’l-kıtr” denilmesi bu yüzdendir. Bu, Yemende olmuştu.
وَمِنَ الْجِنِّ مَن يَعْمَلُ بَيْنَ يَدَيْهِ بِإِذْنِ رَبِّهِ “Hem Rabbi’nin izniyle elinin altında cinlerden çalışan vardı.”
وَمَن يَزِغْ مِنْهُمْ عَنْ أَمْرِنَا نُذِقْهُ مِنْ عَذَابِ السَّعِيرِ “Onlardan kim emrimizden dışarı çıkarsa, ona ateş azabından tattırırız.”Onlara Süleymana itaat etmeleriyle ilgili emrimizden kim sapsa, ona ahiret azabından tattırırız.
13- يَعْمَلُونَ لَهُ مَا يَشَاء مِن مَّحَارِيبَ وَتَمَاثِيلَ وَجِفَانٍ كَالْجَوَابِ وَقُدُورٍ رَّاسِيَاتٍ “Onlar, Ona bir kısım meharîb, temasîl, havuz gibi çanaklar ve sâbit kazanlardan her ne isterse yaparlardı.”
Mehârîb’den murat, sağlam kaleler, güzel meskenlerdir. Bunlara böyle isim verilmesi, başkalarının bunlara yaklaştırılmaması ve bunlar için harpler yapılmasındandır.
Temasîl’den murat, bir takım suretler, heykellerdir. Denildiğine göre, bunlar meleklerin ve peygamberlerin timsalleri idi. Bu timsaller onların ibadet şekillerini gösteriyordu. “İnsanlar bunları böyle görsün, onlar gibi ibadet etsinler” diye düşünülmüştü.
Timsallerin haram kılınması, yeni bir hükümdür.[1>
Rivayete göre cinler Hz. Süleyman’ın kürsüsünün alt kısmına iki arslan ve üst kısmına da iki kartal yapmışlardı. Tahta çıkmak istediğinde arslan heykelleri ayaklarını yayıp merdiven gibi çıkmasına yardımcı oluyorlardı. Tahta oturduğunda ise iki kartal, kanatlarıyla O’na gölgelik yapıyorlardı.
Ayette anlatılan kazanların sabitliği, büyüklüğünden dolayı yerinde kaldırılamaz olmasındandır.
اعْمَلُوا آلَ دَاوُودَ شُكْرًا “Ey Davud hanedanı! Şükür olarak çalışın!”
Bu ifade, onlara denileni hikâye eder. Yani, “Allah için işleyin ve O’na bir şükür olmak üzere ibadet edin.”
Veya ayetteki şükür, masdar olarak gelmiştir. Yani, size verilenlere bir şükür olması için amelde bulunun.
وَقَلِيلٌ مِّنْ عِبَادِيَ الشَّكُورُ “Ama kullarım içinde çok şükredenler, çok azdır.”
Şekûr, ekser vakitlerde kalbiyle, diliyle ve azalarıyla şükrü edaya çalışan kimseye denir. Böyle yapmakla beraber yine de şükrün hakkını tam veremez. Çünkü, şükre muvaffak olması da bir nimet olduğundan, o da başka bir şükür ister. O da başka bir şükür ister ve hakeza.. Bundan dolayı şöyle denilmiştir. Şekûr, şükürden aciz olduğunu gören kimsedir.
14- فَلَمَّا قَضَيْنَا عَلَيْهِ الْمَوْتَ مَا دَلَّهُمْ عَلَى مَوْتِهِ إِلَّا دَابَّةُ الْأَرْضِ تَأْكُلُ مِنسَأَتَهُ “O’nun ölümüne hükmettiğimiz zaman, ölümünü onlara ancak değneğini yemekte olan bir ağaç kurdu gösterdi.”
Süleymanın ölümüne hükmettiğimizde, cinlere O’nun ölümünü ancak değneğini yiyen ağaç kurdu (dâbbetu’l- arz) gösterdi. Ölüp ölmediği konusunda tereddüt hâlindeler iken bu şekilde O’nun öldüğünü anladılar.
فَلَمَّا خَرَّ تَبَيَّنَتِ الْجِنُّ أَن لَّوْ كَانُوا يَعْلَمُونَ الْغَيْبَ مَا لَبِثُوا فِي الْعَذَابِ الْمُهِينِ “O yere yıkılınca cinler anladılar ki, eğer gaybı bilmiş olsalardı zillet verici azap içinde kalmazlardı.”
Şayet cinler gaybı bilmiş olsalardı, Hz Süleyman vefat ettiğinde ölümünü bilirler, böyle vefat etmiş birinin emrinde uzun süre beklemezlerdi.
Bu konuda şöyle rivayet edilir: Hz. Davud, Hz. Musa’nın çadır kurduğu yerde Beyt-i Makdisin temelini attı, ama tamamlayamadan öldü. Oğlu, Süleyman’a burayı tamamlamasını vasiyet etti. Hz. Süleyman da orada cinleri kullandı. Eceli yaklaştığında Beytin yapımı henüz bitmemişti. Hz. Süleymana ecelinin yakın olduğu bildirildi. O da bir hile ile ölümünü onlara hissettirmemeyi planladı. Onları çağırdı, kendisinin üzerine camdan ve kapısı olmayan bir kule yaptırdı. Asasına dayanarak ibadet yapıyordu, o hâlde iken ruhu kabzedildi. Bu şekilde uzun süre kaldı, ta ki ağaç kurdu O’nun asasını kemire kemire kırınca, yere düştü. Sonra üzerine yapılan camdan kuleyi açtılar, ölüm vaktini öğrenmek istediler. Bir ağaç kurdunun önüne bir değnek koyup, bir günde ne kadar yiyebildiğini ölçtüler. Buradan yola çıkarak, bir senedir vefat etmiş olduğunu anladılar.
Hz. Süleyman, vefatında elli üç yaşındaydı. Onüç yaşında iken hükümdarlık tahtına oturmuştu.
[1> Yani, eskiden değil haram kılınması, iyi niyetle yapılmaları ve çoğaltılmaları söz konusuydu. Ama zamanla bunlar vesilelikten gaye hâline getirilip Allah yerine tapılır olunca, İslâm dininde yasaklandı.
15- لَقَدْ كَانَ لِسَبَإٍ فِي مَسْكَنِهِمْ آيَةٌ “Andolsun ki Sebe’ kavmi için oturdukları yerde bir ibret vardı:”Onların meskenlerinden murat, oturdukları yerlerdir. Burası Yemen’de olup “Me’rib” olarak bilinen bölgedir. Burayla San’a arasında üç günlük mesafe vardır.
Onların yaşadıkları bu yerlerde, bir Sani-i Muhtarın varlığına ve dilediği hayret verici şeyleri yapmaya kâdir olduğuna, iyilik yapanlara ve kötülük yapanlara karşılık verdiğine delâlet eden bir alâmet vardır.
Sebe halkının bu kıssası, hemen öncesinde anlatılan Hz. Davud ve Hz. Süleymanın kıssalarının zıddı bir durumu anlatır.[1>
جَنَّتَانِ عَن يَمِينٍ وَشِمَالٍ “Sağ ve soldan iki bahçe!”
Bunların beldelerinin sağında solunda cennet gibi bahçeler bulunmaktaydı.
Veya bundan murat, bu beldede yaşayan herkesin evinin sağının ve solunun birer bahçe olmasıdır.
كُلُوا مِن رِّزْقِ رَبِّكُمْ وَاشْكُرُوا لَهُ “Rabbinizin rızkından yiyin ve O’na şükredin!”
Peygamberleri, onlara böyle demişti.
Veya hâl diliyle onlara böyle denilmişti.
Veya bundan murat, onlara böyle denilmesine layık olduklarına delâlettir.
بَلْدَةٌ طَيِّبَةٌ وَرَبٌّ غَفُورٌ “Çok hoş bir belde ve çok bağışlayıcı bir Rab!(denildi).”
Ayetin bu kısmı, şükrü gerektiren bir duruma delâlet etmektedir.
Sizi rızıklandıran ve şükretmenizi isteyen Rabbiniz, şükredenlerin hata ve noksanlarını bağışlayan affedici bir Rab’dir.
Denildi ki: Beldeleri en verimli ve en hoş bir beldeydi. Ne bir hastalık vardı ne de bir uğursuzluk.
16- فَأَعْرَضُوا “Fakat onlar yüz çevirdiler.”
Bunun sonucu olarak şükretmediler.
فَأَرْسَلْنَا عَلَيْهِمْ سَيْلَ الْعَرِمِ “Biz de üzerlerine Arim selini salıverdik.”
Arim seli, isim olabileceği gibi, çok çetin bir sel olmasını da ifade edebilir.
Veya bundan murat, şiddetli yağmurdur.
Veya fare istilasıdır.
Rivayete göre, Belkıs burada bir baraj yaptırmış, bununla yağmur sularını toplamış, barajdan ihtiyacı olan suyu almaları için de bir delik bırakmıştı.
Denildi ki: Arim selinin onları cezalandırmak için gönderilmesi, Hz. İsa ile Peygamber Efendimiz arasında bir dönemde gerçekleşti.
وَبَدَّلْنَاهُم بِجَنَّتَيْهِمْ جَنَّتَيْنِ ذَوَاتَى أُكُلٍ خَمْطٍ وَأَثْلٍ وَشَيْءٍ مِّن سِدْرٍ قَلِيلٍ “Ve o güzelim bahçelerini ekşi meyveli ağaçlar, acı ılgın ve biraz da sedir ağacı bulunan iki harap bahçeye çevirdik.”
Ayette, sel sularının her tarafı istilasından sonra meydana gelen duruma da yine “iki bahçe” anlamında “cenneteyn” denilmesi, müşakele içindir ve tehekküm manası taşır.
17- ذَلِكَ جَزَيْنَاهُم بِمَا كَفَرُوا “Bunu, küfürlerine (nankörlüklerine) ceza olarak yaptık.”
Küfürlerinden murat, küfran-ı nimette yani nankörlükte bulunmalarıdır veya peygamberleri inkâr etmeleri de olabilir. Rivayete göre kendilerine onüç peygamber gönderilmiş, ama onlar hepsini yalanlamışlardı.
وَهَلْ نُجَازِي إِلَّا الْكَفُورَ “Ve biz ancak böyle çok nankör olanları cezalandırırız.”
Biz ancak bu şekilde küfür ve küfranda aşırı gidenleri cezalandırırız.
18- وَجَعَلْنَا بَيْنَهُمْ وَبَيْنَ الْقُرَى الَّتِي بَارَكْنَا فِيهَا قُرًى ظَاهِرَةً “Biz onlar ve o mübarek kıldığımız beldeler arasında, sırt sırta şehirler meydana getirmiştik.”
“Mübarek kılınan beldelerden” murat, Şam bölgesinin beldeleridir. Allah, buralarda yaşayanlara bolca nimetler vermişti.
وَقَدَّرْنَا فِيهَا السَّيْرَ “Ve onlarda gidiş gelişi düzenli kıldık.”
Bu beldeler birbirini görecek şekilde ard arda sıralanmıştı. Öyle ki, sabah yola çıkan biri, kuşluk vakti bunlardan birinde istirahat edebiliyor, akşam üzeri çıkan biri de geceyi bir beldede geçirebiliyor, böylece ta Şama kadar rahatça gidiyorlardı.
سِيرُوا فِيهَا لَيَالِيَ وَأَيَّامًا آمِنِينَ “(Onlara dedik): Buralarda gecelerde ve gündüzlerde emniyet içinde gidip gelin.”Biz onlara verdiğimiz bu nimetlerin hâl diliyle veya doğrudan peygamber aracılığıyla böyle dedik: “Oralarda gece veya gündüz her ne zaman isterseniz emin bir şekilde yol alın.” Çünkü gündüz veya gece yol almanız, emniyet açısından farklılık arzetmez.
19- فَقَالُوا رَبَّنَا بَاعِدْ بَيْنَ أَسْفَارِنَا “Derken, onlar şöyle dediler: Ey Rabbimiz! Seferlerimizin arasını uzaklaştır.”Böylece bunlar İsrailoğulları gibi nimetten sıkıldılar, âfiyetten usandılar, kendi beldeleriyle Şam arasında böyle beldeler değil, çöl olmasını istediler. Ta ki bu uzun yolda kendileri bineklerine binerek ve azıklarının bol olmasıyla, fakir olanlara üstünlüklerini göstersinler. Allah da, seferleri esnasında uğrak yeri olan beldeleri harap ederek onların duasına icabet etti.
وَظَلَمُوا أَنفُسَهُمْ “Ve nefislerine zulmettiler.”
Nimetle şımararak ve ona önem vermeyerek nefislerine zulmettiler.
فَجَعَلْنَاهُمْ أَحَادِيثَ “Biz de onları aleme ibret yaptık.”
İnsanlar hayretle onlardan söz ettiler. “Sebe halkının dağılıp gitmesi gibi dağılıp gittiler” şeklinde dillere destan oldular.
وَمَزَّقْنَاهُمْ كُلَّ مُمَزَّقٍ “Ve onları un ufak hale getirdik.”
Onları darmadağın yaptık. Gassan kabilesi Şam’a, Enmar kabilesi Medine’ye, Cezzam kabilesi Tihame’ye ve Ezd kabilesi de Ammana gelip yerleştiler.
إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَاتٍ لِّكُلِّ صَبَّارٍ شَكُورٍ “Şüphesiz ki bunda çok sabreden,çok şükreden herkes için elbette ayetler vardır.”Bu zikrolunan olayda günahlara karşı çok sabreden ve nimetlere de bolca şükreden kimselere ayetler, ibretler vardır.
20- وَلَقَدْ صَدَّقَ عَلَيْهِمْ إِبْلِيسُ ظَنَّهُ “Ve andolsun ki, İblis onlar hakkındaki zannını doğru çıkardı.”Buradaki zamir Sebe halkına gidebilir. İblis, onların şehevî şeylere daldıklarını görünce “ben bunları yoldan çıkarırım” diye düşünmüştü, zannında isabet etti.
Veya zamir Âdemoğullarına racidir. İblis, insanlığın babası olan Âdem peygamberde azim yönüyle za’fiyet görünce “ben bunun evlatlarını yoldan çıkarırım” diye hesapladı.
Veya İblisi böyle bir zanna sevkeden durum, insanda bulunan şehvet ve gadap kuvveleridir.
Veya meleklerin “Orada bozgunculuk yapacak ve kan dökecek birisini mi (halife) kılacaksın?” (Bakara, 30) sözünü duyunca, “Elbette senin kullarından belirli bir pay alacağım. Onları mutlaka saptıracağım. Onları boş kuruntulara sokacağım.” (Nisa, 119) ve “Ya Rabbi! Beni azdırmana yemin ederim ki, mutlaka ben de yeryüzünde onlara günahları süsleyeceğim...” (Hicr, 39) ayetlerinde nazara verildiği üzere insanı yoldan çıkaracağını, çeşitli hilelerle onu günahlara kışkırtacağını ilan etti.
فَاتَّبَعُوهُ إِلَّا فَرِيقًا مِّنَ الْمُؤْمِنِينَ “Böylece, mü’minlerden az bir grup dışında ona uydular.”
Onların az olması, kâfirlere nisbetledir.
Veya bu ifade, mü’minler içinde az bir fırkanın şeytana uymadığını anlatır. Onlar da muhlis (ihlâslı, dinde samimi) olanlardır.
21- وَمَا كَانَ لَهُ عَلَيْهِم مِّن سُلْطَانٍ “Hâlbuki İblis’in onlar üzerinde hiçbir hakimiyeti yoktu.”İblis, vesvesesi ve aldatmak istemesiyle onlar üzerinde bir hâkimiyete sahip değildi.
إِلَّا لِنَعْلَمَ مَن يُؤْمِنُ بِالْآخِرَةِ مِمَّنْ هُوَ مِنْهَا فِي شَكٍّ “Fakat biz ahirete inananı, ondan bir şüphe içinde bulunandan bilelim diye (ona fırsat verdik).”
Ona vesvese özelliği vermemiz ahirete inananla, ondan bir tereddüt içinde olanı ortaya koymamız içindi.Ayette bunun “bilelim diye” şeklinde ifade edilmesi, ilâhî ilmin buna taalluk edip ona göre bir ceza verilmesini anlatmak içindir.
İlmin husulünden murat, ilmin taalluk ettiği şeyin husulüdür.
İblise böyle bir özellik verilmekle mü’min olan kimse, tereddütler içinde bocalayandan ayrılmakta, iman etmesi mukadder olanlar inanırken, dalâleti mukadder olanlar şek içinde kalmaktadır.
وَرَبُّكَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ حَفِيظٌ “Ve Rabb’in her şeyi muhafaza edendir.”
[1>Onların nimete mazhar olup şükretmeleri anlatılmıştı. Sebe halkı ise, nimete nankörlük yaptılar.
22- قُلِ ادْعُوا الَّذِينَ زَعَمْتُم مِّن دُونِ اللَّهِ “De ki: Allah’ı bırakıp da ilah saydıklarınızı çağırın bakalım.”
Ayette durumu anlatılanlar müşriklerdir. Yani, “kendilerini ilah olarak gördüklerinize dua edin, onları çağırın.”
Yani, şayet davanız doğruysa, bir faydayı celp veya bir zararı def gibi herhangi bir ihtiyacınız için onlara yalvarın, olur ki size icabet ederler.
Sonra tartışmayı kabul etmeyecek ve cevabı belirlemeyi hissettirecek şekilde şöyle buyurdu:
لَا يَمْلِكُونَ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ فِي السَّمَاوَاتِ وَلَا فِي الْأَرْضِ “Onlar, göklerde de yerde de zerre kadar bir şeye sahip değillerdir.”Bu ikisinin zikri, örfen göklerden ve yerden başka bir âlemin olmamasındandır.
Veya şundan da olabilir: Onların ilah zannettiklerinin bir kısmı melekler ve yıldızlar gibi semavîdir, bir kısmı da putlar gibi arzîdir.
Veya şer ve hayır için yakın sebeplerin semavî ve arzî olmasından, gökler ve yer nazara verilmiştir.
وَمَا لَهُمْ فِيهِمَا مِن شِرْكٍ “Ve onların, bu ikisinde bir ortaklığı yoktur.”
O ilah zannedilenler için göklerde ve yerde hem yaratma hem de tasarrufta bulunma yönüyle Allaha bir ortaklıkları yoktur.
وَمَا لَهُ مِنْهُم مِّن ظَهِيرٍ “Ve O’nun onlardan bir yardımcısı da yoktur.”
Ve Allahın, göklerin ve yerin idaresinde onlardan bir yardımcısı olması söz konusu değildir.
23- وَلَا تَنفَعُ الشَّفَاعَةُ عِندَهُ إِلَّا لِمَنْ أَذِنَ لَهُ “İzin verdiği dışında, Onun huzurunda şefaat fayda vermez.”Allahın şefaat etmeye veya kendisine şefaat edilmeye izin verdiği kimseden başka, O’nun nezdinde şefaat bir fayda vermez.
حَتَّى إِذَا فُزِّعَ عَن قُلُوبِهِمْ قَالُوا مَاذَا قَالَ رَبُّكُمْ “Nihayet kalplerinden dehşet giderildiği zaman “Rabbiniz ne buyurdu?” derler.”
İzinle alakalı korku içinde beklerler. Şefaat edecek ve şefaat edileceklerin kalplerinden korku gittiğinde, birbirilerine “şefaat hakkında Rabbiniz ne buyurdu?” derler.
Denildi ki: Biraz önce açıktan değilse bile zımnî olarak meleklerin zikri geçmişti, zamir onlara râci olabilir. Yani “meleklerin kalplerinden korku gittiğinde böyle sorarlar.”
قَالُوا الْحَقَّ “Hakkı söyledi” derler.”
Derler ki: Hak sözü söyledi. O da razı olduğu kimselere yani mü’minlere şefaat edilmesine izin verdi.
وَهُوَ الْعَلِيُّ الْكَبِيرُ “O, Aliyy – Kebîr’dir.”
O, yücelik ve kibriya sahibidir.
O günde bir melek veya bir peygamber için Allahın izni olmadan konuşma yetkisi yoktur.
24- قُلْ مَن يَرْزُقُكُم مِّنَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ “De ki: Göklerden ve yerdensize rızık veren kimdir?”Bundan murat, biraz önce geçen “Onlar, ne göklerde ne yerde zerre kadar bir şeye sahip değillerdir” manasını takrir buyurmaktır.
قُلِ اللَّهُ “De ki: “Allah’tır.”
Çünkü başka cevap yoktur.
Bunda, sussalar veya ilzam olmak korkusuyla cevap için kem-küm etseler bile, kalpleriyle rızkı verenin Allah olduğunu ikrar ettiklerini hissettirmek vardır.
وَإِنَّا أَوْ إِيَّاكُمْ لَعَلَى هُدًى أَوْ فِي ضَلَالٍ مُّبِينٍ “Herhalde ya biz, ya da siz mutlak bir hidayet üzereyiz veya açık bir dalalet içindeyiz.”
Bir tarafta, rızkı gönderenin Allah olduğunu söyleyen ve zâtî kudret sahibi olan Allaha ibadet eden muvahhidler (tek Allaha inananlar) var. Öte tarafta ise, imkân derecelerinin en aşağısında bulunan cansız şeyleri O’na ortak kılan müşrikler var. Bu durumda elbette gayet açık bir şekilde bir taraf hidayette, diğer taraf da dalalette olacaktır.
Aslında ayetin evvelinde olan takrir ile kimin hidayet üzere, kimin de dalâlet üzere olduğu belli iken, açıktan bunun söylenmemesi, açıktan söylenmesinden çok daha beliğ ve etkilidir. Çünkü, böylesi bir insaf üslûbu, demogoji yapan hasmı susturucu bir özellik taşır.
Denildi ki: “Ayette leff ü neşr sanatı vardır.” Ama bu, zayıf bir görüştür.
Hidayet üzere olanlar için عَلٰى harf-i cerrinin kullanılmasında şöyle bir işaret vardır: Hidayet üzere olan minareye yükselen kimse gibi eşyaya üstten bakar ve onlara muttali olur. Veya ata binip de dilediği yere koşturan kimse gibidir.
Dalâlette olan ise, yoğun karanlıklar içindeki kimseye benzer, bir şey göremez. Veya bir zindanda mahbus olan kimse gibidir, oradan çıkamaz.
25- قُل لَّا تُسْأَلُونَ عَمَّا أَجْرَمْنَا “De ki: Siz bizim yaptığımız cürümlerden sorumlu tutulmazsınız.”
وَلَا نُسْأَلُ عَمَّا تَعْمَلُونَ “Biz de sizin yaptıklarınızdan sorumlu tutulmayız.”
Ayet, onları insafa getirmede ve yaptıkları fiillerin kötülüğünü anlatmada en etkili ve en beliğ bir üslûbla gelmiştir. Çünkü cürüm işlemeyi Müslümanlara, amel işlemeyi ise müşriklere nispet etmiştir.
26- قُلْ يَجْمَعُ بَيْنَنَا رَبُّنَا “De ki: Rabbimiz hepimizi bir araya toplayacak.”
Rabbimiz kıyamet günü bizi bir araya getirecek.
ثُمَّ يَفْتَحُ بَيْنَنَا بِالْحَقِّ “Sonra da aramızda hak ile hüküm verecektir.”
Hak üzere olanları cennete, batıl yolda olanları ise cehenneme alarak aramızda adaletle hükmedecek.
وَهُوَ الْفَتَّاحُ الْعَلِيمُ “O, Fettah’dır – Alîm’dir.”O, kapalı, müşkil meselelerde hüküm veren, ayırandır. Ne hüküm verilmesi gerektiğini çok iyi bilendir.
27- قُلْ أَرُونِي الَّذِينَ أَلْحَقْتُم بِهِ شُرَكَاء “De ki: O’na ortak tuttuklarınızı bana gösterin bakayım!”Ta ki, ibadet edilmeye layık olmada hangi sıfatta onları Allaha şerik yaptığınızı göreyim.Bu, onları daha ziyadesiyle susturmak için, kendilerini ilzamdan sonra şüphelerini sorgulamaktır.
كَلَّا “Hayır, asla!”
Mukayeseyi iptalden sonra, onların şerik olmalarını reddetmek içindir.
بَلْ هُوَ اللَّهُ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ “Doğrusu O, Azîz’dir – Hakîm’dir.”
Allah, galip olmak, tam bir kudret ve hikmete sahip olmak gibi kemâl sıfatlarına sahiptir. Ama Allaha ortak zannettiğiniz batıl ilahlar ise, zelildirler, doğrudan ilim ve kudreti kabule müsait değillerdir.
28- وَمَا أَرْسَلْنَاكَ إِلَّا كَافَّةً لِّلنَّاسِ بَشِيرًا وَنَذِيرًا “Biz Seni bütün insanlara ancak bir müjdeci ve bir uyarıcı olarak gönderdik.”
وَلَكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ “Fakat insanların çoğu bilmezler.”
Onları Sana muhalefete sevk eden şey, onların cehaletleridir.
29- وَيَقُولُونَ مَتَى هَذَا الْوَعْدُ إِن كُنتُمْ صَادِقِينَ “Ve “eğer doğru söylüyorsanız bu vaad ne zaman olacak?” diyorlar.”
Vaadden murat
-Kendisiyle müjdelenen ve azabı ile uyarılan ahirettir
-Veya bu sûrede biraz önce geçen “De ki: “Rabbimiz hepimizi bir araya toplayacak” (Sebe, 26) sözüyle vaad edilen durumdur.
Onların bu hitabı, Hz. Peygambere ve mü’minleredir.
30- قُل لَّكُم مِّيعَادُ يَوْمٍ لَّا تَسْتَأْخِرُونَ عَنْهُ سَاعَةً وَلَا تَسْتَقْدِمُونَ “De ki: Size vaad edilen öyle bir gündür ki, ondan ne bir an geri kalabilirsiniz, ne de ileri geçebilirsiniz.”
O gün ansızın size geldiğinde kurtulamayacaksınız.
Onlar, üstteki sualleriyle işi yokuşa sürmelerini ve inkârlarını ortaya koymuşlardı. Gelen cevap, onların durumuna uygun bir tehdit üslûbuyla geldi.
31- وَقَالَ الَّذِينَ كَفَرُوا لَن نُّؤْمِنَ بِهَذَا الْقُرْآنِ وَلَا بِالَّذِي بَيْنَ يَدَيْهِ “Kâfirler: Biz ne bu Kur’ân’a inanırız, ne de önünde olana” dediler.”“Kur’ana da, daha evvelinde gelen ve O’na işaret eden kitaplara da inanmıyoruz” dediler.
Sebeb-i Nüzûl
Denildi ki: Mekke kâfirleri Hz. Peygamberle alakalı olarak Ehl-i kitaba sordular, onlar da kendi kitaplarında O’nun özelliklerini bulduklarını söylediler. Bunun üzerine, Mekke kâfirleri kızdılar ve ayette nakledilen sözü söylediler.
Denildi ki: Ayette geçen “önünde olan” ifadesinden murat önceki kitaplar olmayıp, Kur’anın haber verdiği kıyamet günüdür.
وَلَوْ تَرَى إِذِ الظَّالِمُونَ مَوْقُوفُونَ عِندَ رَبِّهِمْ يَرْجِعُ بَعْضُهُمْ إِلَى بَعْضٍ الْقَوْلَ “O zalimler Rablerinin huzurunda durduruldukları zaman, birbirlerine söz atarken onları bir görsen!”Bundan murat, hesaba çekilmeleridir.
يَقُولُ الَّذِينَ اسْتُضْعِفُوا لِلَّذِينَ اسْتَكْبَرُوا لَوْلَا أَنتُمْ لَكُنَّا مُؤْمِنِينَ “O vakit, zayıf tebea, büyüklük taslayanlara şöyle derler: Siz olmasaydınız biz mü’min kimseler olurduk.”
Tebea durumunda olanlar, reis durumunda olanlara derler: Siz bizi saptırıp imandan alıkoymasaydınız, bizler peygambere uyanlardan olurduk.
32- قَالَ الَّذِينَ اسْتَكْبَرُوا لِلَّذِينَ اسْتُضْعِفُوا أَنَحْنُ صَدَدْنَاكُمْ عَنِ الْهُدَى بَعْدَ إِذْ جَاءكُم “Büyüklük taslayanlar, zayıf tebeaya derler: Size hidayet geldikten sonra, sizi ondan biz mi çevirdik?”
بَلْ كُنتُم مُّجْرِمِينَ “Doğrusu, siz kendiniz suçluydunuz.”
Reisler ise, onları imandan alıkoymalarını inkâr ettiler ve onların,
-Hidayetten yüz çevirerek,
-Ve taklidi tercih ederek kendi kendilerine engel olduklarını söylediler.
33- وَقَالَ الَّذِينَ اسْتُضْعِفُوا لِلَّذِينَ اسْتَكْبَرُوا “O zayıf tebe o büyüklük taslayanlara dediler:”
بَلْ مَكْرُ اللَّيْلِ وَالنَّهَارِ “Hayır, gece gündüz kurduğunuz tuzaklar (bizi hidayetten saptırdı).”
Onların kendilerini suçsuz göstermelerinin doğru olmadığını ifade ettiler.
Yani, “Bizim günah işlememiz bizi alıkoymadı. Bilakis sizin gece-gündüz aldatıcı sözleriniz bizi buna sevketti, böyle propaganda ile bizleri tek gözlü hâle getirdiniz.’’[1>
إِذْ تَأْمُرُونَنَا أَن نَّكْفُرَ بِاللَّهِ وَنَجْعَلَ لَهُ أَندَادًا “Çünkü siz Allah’ı inkâr etmemizi ve O’na şerikler koşmamızı emrediyordunuz.”
وَأَسَرُّوا النَّدَامَةَ لَمَّا رَأَوُا الْعَذَابَ “Azabı gördüklerinde içten içe pişmanlık duydular.”
Her iki fırka azabı görünce, yoldan sapma ve saptırmadan dolayı pişmanlıklarını gizlediler ve ayıplanma korkusuyla arkadaşına bir şey demediler.
وَجَعَلْنَا الْأَغْلَالَ فِي أَعْنَاقِ الَّذِينَ كَفَرُوا “Biz de o inkar edenlerin boyunlarına demir halkalar geçirdik.”“Onların” yerine “inkâr edenlerin” denilmesi hem onları kınamak, hem de niçin bu şekilde cezalandırıldıklarını hissettirmek içindir.
هَلْ يُجْزَوْنَ إِلَّا مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ “Onlar ancak yapmakta olduklarının cezasını göreceklerdir.”
34- وَمَا أَرْسَلْنَا فِي قَرْيَةٍ مِّن نَّذِيرٍ إِلَّا قَالَ مُتْرَفُوهَا إِنَّا بِمَا أُرْسِلْتُم بِهِ كَافِرُونَ “Biz, hangi beldeye bir uyarıcı göndermişsek oranın şımarık zenginleri, “Biz, sizin gönderildiğiniz şeyleri inkâr ediyoruz” dedi.”Ayet, kavminden önde gelen kimselerin Hz. Peygambere minnette bulunmasına mukabil bir tesellidir. Geniş imkân içinde olanların dini yalanlamalarının nazara verilmesi, insanı inkâra sevkeden şeylerin
-Tekebbür,
-Dünya malıyla gururlanmak,
-Şehvete düşkünlük
-Ve imkân sahibi olmayan kimseleri küçük görmek gibi sebepler olmasındandır. Böyle olduğundan dolayı, onlar peygamberlere verdikleri cevapta, onları kabul etmemeye ilâve olarak dalga geçmeyi ve gururlanmayı da ilâve ettiler.[2>
35- وَقَالُوا نَحْنُ أَكْثَرُ أَمْوَالًا وَأَوْلَادًا “Ve dediler: Bizim mallarımız ve çocuklarımız daha çoktur.”Davet ettiğiniz şey, eğer olması mümkün bir şeyse, biz buna daha evlâyız.[3>
وَمَا نَحْنُ بِمُعَذَّبِينَ “Ve biz azap görecek değiliz.”
Böyle demeleri,
-“Azap diye bir şey yok” diye inanmalarından,
-Veya “dünyada bize bunları veren Allah, azap ile bizi zelil etmez” diye düşünmelerindendir.
36- قُلْ “De ki:”Onların böyle zannetmelerine red olarak kendilerine de ki:
إِنَّ رَبِّي يَبْسُطُ الرِّزْقَ لِمَن يَشَاء وَيَقْدِرُ “Rabbim rızkı dilediğine genişletir ve daraltır.” Bunun için özellikleri ve sıfatlarında emsal olan şahıslar, rızık noktasında farklı farklı olabilmektedirler. Şayet bu, böyle olmayı icab ettiren itibarlı veya zelil olmaktan dolayı olsaydı, Allahın iradesiyle meydana gelmezdi.
وَلَكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ “Fakat insanların çoğu bilmezler.”
Mal ve evladın çok olmasını şeref ve itibardan zannederler. Hâlbuki çoğu kere bu, istidraç içindir. Nitekim ayetin devamında buna dikkat çekilir:
37- وَمَا أَمْوَالُكُمْ وَلَا أَوْلَادُكُم بِالَّتِي تُقَرِّبُكُمْ عِندَنَا زُلْفَى إِلَّا مَنْ آمَنَ وَعَمِلَ صَالِحًا “Hâlbuki iman edip de salih amel işleyenler dışında, mallarınız ve evlatlarınız sizi huzurumuza yaklaştıracak değildir.”Yani, mal ve evlat, ancak malını Allah yolunda infak eden, evladına hayır öğreten ve salih olarak yetiştiren kimseyi Allaha yaklaştırır.
فَأُوْلَئِكَ لَهُمْ جَزَاء الضِّعْفِ بِمَا عَمِلُوا “İşte onların amellerine karşı kendilerine kat kat mükafat vardır.”İşte bunlara bire on, hatta çok daha fazlasıyla mükâfatı verilir.
وَهُمْ فِي الْغُرُفَاتِ آمِنُونَ “Ve onlar cennet köşklerinde emniyet içindedirler.”
38- وَالَّذِينَ يَسْعَوْنَ فِي آيَاتِنَا مُعَاجِزِينَ أُوْلَئِكَ فِي الْعَذَابِ مُحْضَرُونَ “Âyetlerimizi geçersiz kılmak için yarışanlar var ya, işte onlar azap için hazır bulundurulacaklar.”
Ayetlerimizi red veya onları tenkid için koşup çalışanlar var ya… Onlar, peygamberle ters düşerler, yarış halinde olurlar, veya Allahtan kaçıp kurtulacaklarını zannederler. Ama azaptan kurtulamayacaklardır.
39- قُلْ إِنَّ رَبِّي يَبْسُطُ الرِّزْقَ لِمَن يَشَاء مِنْ عِبَادِهِ وَيَقْدِرُ لَهُ “De ki: Gerçekten Rabbim kullarından dilediği kimseye rızkı hem genişletir, hem daraltır.”
Kullarından dilediğine rızkı bazan genişletir, bazan da daraltır.
Bu mana, aynı şahısta iki ayrı vakitte görülen iki farklı durumu anlatır. Üstteki otuzaltıncı ayette anlatılan ise, iki farklı şahısla alakalıdır. Böyle olunca ayette tekrar yoktur.[4>
وَمَا أَنفَقْتُم مِّن شَيْءٍ فَهُوَ يُخْلِفُهُ “Her neyi hayra harcarsanız O, onun yerini doldurur.”
Allah, infak ettiğiniz şeyin yerini şimdi veya gelecekte mutlaka doldurur.
وَهُوَ خَيْرُ الرَّازِقِينَ “O, rızık verenlerin en hayırlısıdır.”Ondan başka görünüşte rızık verir görülenler, O’nun rızkını ulaştırmaya vasıtalardır, yoksa Allahın Rezzâk olmasında O’na ortak değillerdir.
40- وَيَوْمَ يَحْشُرُهُمْ جَمِيعًا “O gün Allah, onların hepsini toplar.”
Allah, o gün hem küfrün kibirli önderlerini, hem de onlara uyan zavallıları mahşere toplar.
ثُمَّ يَقُولُ لِلْمَلَائِكَةِ أَهَؤُلَاء إِيَّاكُمْ كَانُوا يَعْبُدُونَ “Sonra meleklere der: Şunlar size mi tapıyorlardı?”
Ayetin üslûbunda,
-Müşriklerin başına vurmak,
-Onları ilzam edip susturmak,
-Ve şefaat ümitlerini kesmek vardır.
Ayette özellikle meleklere hitap edilmesi,
-Müşriklerin şerik kabul ettikleri şeyler içinde en şerefli bunlar olmasından,
-Ve hitaba uygun bulunmalarındandır.
-Ayrıca, onlara yapılan ibadetin şirkin başlangıcı ve aslı olmasındandır.
41- قَالُوا سُبْحَانَكَ “Onlar derler: Seni tenzih ederiz.”
أَنتَ وَلِيُّنَا مِن دُونِهِم “Onlar değil, sen bizim velimizsin.”
“Bizim velimiz ancak Sensin. Bizimle onlar arasında bir dostluk yok”
Melekler, sanki böyle demekle onların kendilerine ibadet etmelerine razı olmadıklarını beyan etmiş oldular. Ardından da, aslında onların kendilerine değil, cinlere ibadet ettiklerini söylediler:
بَلْ كَانُوا يَعْبُدُونَ الْجِنَّ “Hayır, onlar cinlere tapıyorlardı.”
Onlar, Allahtan gayrisine ibadet etmekle, şeytanlara tapmış oldular.
Denildi ki: Şeytanlar, insanlara temessül edip kendilerini melekler olarak takdim ediyorlar, insanlar da onlara tapıyorlardı.
أَكْثَرُهُم بِهِم مُّؤْمِنُونَ “Onların çoğu onlara inanmışlardı.”
Ayette birinci “Onlar” zamiri insanlara veya müşriklere racidir. Müşriklere râci olduğunda “çoğu” kelimesi “hepsi” manasını ifade eder.
Ayetteki ikinci “onlar” zamiri ise, cinlere racidir.
42- فَالْيَوْمَ لَا يَمْلِكُ بَعْضُكُمْ لِبَعْضٍ نَّفْعًا وَلَا ضَرًّا “İşte o gün birbirinize ne bir menfaat, ne de bir zarara sahip olabilirsiniz.”
Çünkü o günde bütün emir Allahındır. Ayrıca, ahiret âlemi tümüyle amellerin karşılığının görüleceği âlemdir. Allah ise, amellerin karşılığını verecek Zâttır.
وَنَقُولُ لِلَّذِينَ ظَلَمُوا ذُوقُوا عَذَابَ النَّارِ الَّتِي كُنتُم بِهَا تُكَذِّبُونَ “Ve biz o zulmedenlere: “Tadın bakalım yalanladığınız ateş azabını!” deriz.”
Ayetin başında o hesap gününde birbirlerine fayda veya zarar veremeyecekleri nazara verilmişti. Burada da, o hesap gününden asıl maksat olan onların cezalandırmaları anlatıldı.
43- وَإِذَا تُتْلَى عَلَيْهِمْ آيَاتُنَا بَيِّنَاتٍ قَالُوا مَا هَذَا إِلَّا رَجُلٌ يُرِيدُ أَن يَصُدَّكُمْ عَمَّا كَانَ يَعْبُدُ آبَاؤُكُمْ “Âyetlerimiz apaçık bir şekilde onlara okunduğunda,
“Bu sadece, atalarınızın tapmakta olduğu şeylerden sizi alıkoymak isteyen bir adamdır” dediler.” “Bu” diye bahsettikleri Hz. Peygamberdir (asm). “Bu adam, ecdadınızın ibadet ettiği şeylerden sizi alıkoyup kendi dinine sevketmek istiyor.”
وَقَالُوا مَا هَذَا إِلَّا إِفْكٌ مُّفْتَرًى “Bir de, “Bu, (Kur’an) uydurulmuş bir yalandır” dediler.”
“Bu Kur’an, vâkiye mutabık olmadığı cihetle ancak bir iftiradır” dediler.
Böyle diyenler, Hz. Peygamberin kendi sözünü iftira yoluyla Allaha nisbet ettiğini söylediler.
وَقَالَ الَّذِينَ كَفَرُوا لِلْحَقِّ لَمَّا جَاءهُمْ إِنْ هَذَا إِلَّا سِحْرٌ مُّبِينٌ “O inkarcılar, hak kendilerine geldiği zaman: “Bu apaçık sihirden başka bir şey değil” dediler.”
Burada “hak”tan murat
-Peygamberlik meselesi,
-İslâm dini
-Veya Kur’an-ı Kerimdir.
Kur’anın hak olması, lafzı ve i’cazı (mu’cizeliği) itibarıyladır.
Ayette “onlar şöyle dediler” şeklindeki fiilin üç defa tekrar edilmesinde, kâfirlerden sadece “onlar” şeklinde değil de “o inkârcılar” şeklinde bahsedilmesinde, söyleyenlere ve söylediklerine yer verilmesinde hem onları son derece yadırgamak ve hem de hâllerinden dolayı insanları beliğ bir şekilde hayrete sevketmek vardır.
44- وَمَا آتَيْنَاهُم مِّن كُتُبٍ يَدْرُسُونَهَا “Hâlbuki biz onlara ders alacakları kitaplar vermedik.” Biz onlara Allaha şirk koşmanın doğru bir şey olduğuna dair herhangi bir kitap indirmedik.
وَمَا أَرْسَلْنَا إِلَيْهِمْ قَبْلَكَ مِن نَّذِيرٍ “Ve kendilerine Senden önce bir uyarıcı
da göndermedik.”Senden önce, kendilerini şirke çağıran ve şirki terke karşı onları uyaran bir uyarıcı da göndermedik.[5>
Böyle olunca, onların bu şirkinin bir asla dayanmadığı gözler önündedir. Öyleyse, nereden böyle bir şüpheye düştüler?!Ayetin üslûbunda onların son derece cahil olduklarını göstermek ve kıt akıllı olduklarını nazara vermek vardır.
45- وَكَذَّبَ الَّذِينَ مِن قَبْلِهِمْ “Onlardan öncekiler de yalanlamışlardı.”Cenab-ı Hak ardından onları tehdîd ile şöyle buyurdu:Onlardan öncekiler de, bunlar gibi yalanlamışlardı.
وَمَا بَلَغُوا مِعْشَارَ مَا آتَيْنَاهُمْ “Hem bunlar, onlara verdiklerimizin onda birine eremediler.”
Bunlar, öncekilere verdiğimiz kuvvet, uzun ömür ve mal çokluğunun onda birine bile ulaşmadılar.Veya, öncekiler bunlara verdiğimiz apaçık deliller ve hidayetin onda birine ulaşamadılar.
فَكَذَّبُوا رُسُلِي “Böylece elçilerimi yalanladılar.”
فَكَيْفَ كَانَ نَكِيرِ “Görün bakalım, benim onları inkârım nasıl oldu!?”
Onlar elçilerimi yalanladıklarında, ben onları helâk ile karşılık verdim. Dolayısıyla, bunlar da kendilerine tavrımın nasıl olacağını düşünsünler, benzeri yanlışa düşmekten sakınsınlar.Ayette iki defa “yalanladılar” ifadesi geçmektedir. Bunlardan birincisi genel anlamda dini yalanlamalarını ifade ederken, ikincisi peygamberleri yalanlamakla alakalıdır. Dolayısıyla tekrar söz konusu değildir.
[1>Yani, gece-gündüz devamlı yaptığınız menfi işler ve aldatıcı sözlerle beynimizi yıkadınız, bizi de kendiniz gibi yaptınız.
[2> “Biz” demelerinde gurur hissedildiği gibi “sizin gönderildiğiniz şeyleri” ifadesinde de dalga geçme manası sezinlenmektedir.
[3> Faraza peygamberlik diye bir şey varsa, bizim peygamber olmamız gerekir.
[4>Yani Allah kullarından dilediğine bol, dilediğine az verir. Aynı şahsa da bazan bol, bazan az verdiği olur.
[5> Yani, onların şirki kitapta yer almadığı gibi, hiçbir peygamber tarafından telkin edilen bir şey de değildir.
46- قُلْ إِنَّمَا أَعِظُكُم بِوَاحِدَةٍ “De ki: Size sadece bir tek nasihat edeceğim.”
Tek bir haslete sizi irşad ediyor ve nasihatte bulunuyorum:
أَن تَقُومُوا لِلَّهِ مَثْنَى وَفُرَادَى ثُمَّ تَتَفَكَّرُوا “Şöyle ki: Allah için ikişer ikişer ve birer birer kalkarsınız, sonra da iyice düşünürsünüz:”
Bundan murat,
-Hz. Peygamberin meclisinden kalkmaları,
-Veya tartışma ve taklidden yüz çevirip sırf Allah rızası için iş yapmalarıdır.
“İkişer ikişer veya birer birer kalkarsınız” denilmesi şundandır: Çünkü kalabalık, insanın kalbini dağıtır ve sözü karıştırır.
Ayette iyice düşünülmesi istenen durum, Hz. Peygamber ve O’nun getirmiş olduğu şeylerdir.
مَا بِصَاحِبِكُم مِّن جِنَّةٍ “Arkadaşınızda (peygamberde) delilikten eser yoktur.”
O zaman, arkadaşınızda böyle şeyler söylemeye O’nu sevkeden herhangi bir cünun (delilik) olmadığını bilirsiniz.Ayetin “Arkadaşınızda (peygamberde) delilikten eser yoktur” ifadesi müstakil cümle de olabilir. O zaman bu cümle, O’nun aklının üstünlüğünü görmenin, O’nun doğru olduğunu anlamada yeterli olduğuna tenbihte bulunur. Çünkü böyle bir akıl, O’nu tahkîk etmeden ve delile dayanmadan tehlikeli bir şeye ve haddini aşan şeyler söylemeye sevk edip de insanların içinde mahcup düşürmez, kendini helâke terk etmez. Kaldı ki, O’nun aklının kemâli yanında pek çok mu’cizeler de O’nun doğruluğunu göstermektedir.
Denildi ki: ayetteki “ma” ifadesi soru manası da ifade edebilir. O zaman mana şöyle olur: “…Sonra da delilik eseri olarak O’nda ne olduğunu tefekkür edin…”
إِنْ هُوَ إِلَّا نَذِيرٌ لَّكُم بَيْنَ يَدَيْ عَذَابٍ شَدِيدٍ “O, yalnız şiddetli bir azabın önünde, sizin için bir uyarıcıdır.”Çünkü Hz. Peygamber kıyamete en yakın peygamberdir.
47- قُلْ مَا سَأَلْتُكُم مِّنْ أَجْرٍ “De ki: Ben sizden herhangi bir ücret istemedim.”
De ki: Risalete mukabil ücret olarak ben sizden ne istedim?
فَهُوَ لَكُمْ “O sizin olsun.”
Ayetten murat, herhangi bir ücret talebi olmadığını bildirmektir.
Bir insan gaybtan bir şeyler söylüyorsa,
-Ya delidir, böyle şeyler saçmalıyordur.
-Ya böyle şeyler söyleyerek dünyevî bir menfaat elde etmeye çalışıyordur.
Hz. Peygamberde ikisi de olmadığına göre, O Allahın elçisidir.
Denildi ki: Ayetteki مَا “ma” harfi nefiy için olmayıp mevsul olarak gelmiştir. Yani, “Ben, buna karşı sizden bir ücret değil, ancak Rabbine doğru bir yol tutmayı dileyen kimse istiyorum.” (Furkan, 57) ve “Ben buna karşılık sizden bir ücret istemiyorum. Ancak akrabalıktan gelen sevgi istiyorum.” (Şûra, 23) denilmesi misali, “benim mükâfat olarak istediğim, aslında sizin faydanıza olan şeylerdir. Allaha bir yol bulmanız size fayda verdiği gibi, bu yakınlık da yine size fayda vermektedir.”
إِنْ أَجْرِيَ إِلَّا عَلَى اللَّهِ “Benim ecrim ancak Allah’a aittir.”
وَهُوَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ شَهِيدٌ “Ve O, her şeye şahittir.”
O, her şeye muttalidir, doğruluğunu ve niyetimin hâlis olduğunu bilir.
48- قُلْ إِنَّ رَبِّي يَقْذِفُ بِالْحَقِّ “De ki: Şüphesiz Rabbim gerçeği ortaya koyar.”
O, kullarından seçmiş olduğu kimselere hakkı ilka eder, indirir.
Veya hakkı batıla atar, batılın işini bitirir.
Veya hakkı afâk-ı âleme neşreder.
Bu mana esas alındığında, ayet-i kerime İslâmın galebesi ve intişarı için bir vaat hükmünde olur.
عَلَّامُ الْغُيُوبِ “O, gaypları hakkıyla bilendir.”
49- قُلْ جَاء الْحَقُّ “De ki: Hak geldi.”
وَمَا يُبْدِئُ الْبَاطِلُ وَمَا يُعِيدُ “Artık batıl ne bir şey ortaya çıkarabilir, nede geri getirebilir.”
Haktan murat, İslâmdır. Hakkın gelmesiyle batıl yani şirk zâil olur, kendisinden bir eser kalmaz.[1>
Denildi ki: Batıldan murat İblis’tir veya puttur. Yani, İblis veya put ne bir şeyi yoktan yaratabilir, ne de tekrar iâde edebilir.
Veya, “İblis veya put kendine uyanlara ne başında bir hayır getirir, ne de sonunda.”
Denildi ki: Ayetteki “ma” soru manası da ifade edebilir: Yani, “Batıl, neyi baştan yaratmış, neyi yeniden diriltmiştir?”
50- قُلْ إِن ضَلَلْتُ فَإِنَّمَا أَضِلُّ عَلَى نَفْسِي “De ki: Eğer ben yanılırsam,yalnız kendi adıma yanılırım.”De ki: Şayet ben haktan saparsam kendi aleyhimde sapmış olurum. Çünkü sapmamın vebâli, kendime aittir, nefsim buna sebebiyet vermiştir. Zira nefis, hadd-i zâtında cahildir ve kötülüğü emredicidir.
وَإِنِ اهْتَدَيْتُ فَبِمَا يُوحِي إِلَيَّ رَبِّي “Ve eğer hidayeti bulmuşsam, bilinmeli ki Rabbimin bana vahyetmesiyledir.”Çünkü doğruyu bulmak, Onun yol göstermesi ve muvaffak kılmasıyladır.
إِنَّهُ سَمِيعٌ قَرِيبٌ “Çünkü O, Semi’ – Karîb’tir (işitir, yakındır).”
O, velev gizli de yapsa, her yoldan çıkanın ve doğru yolu bulanın sözünü ve fiilini idrak eder.
51- وَلَوْ تَرَى إِذْ فَزِعُوا “Dehşete kapıldıklarında onları bir görsen…”
-Ölüm anında,
-Kıyamette diriltildiklerinde,
-Veya Bedir günü mağlup olduklarında onları bir görsen...
“Bir görsen” ifadesinin cevabı hazfedilmiştir. Şöyle takdir edilebilir: “O zamanlarda onları bir görsen, elbette çok dehşetli bir durum görmüş olurdun!”
فَلَا فَوْتَ “Artık kaçmak yoktur.”
O zaman kaçmakla veya bir yere sığınmakla kurtulamazlar.
وَأُخِذُوا مِن مَّكَانٍ قَرِيبٍ “Yakın bir yerden yakalanmışlardır.”
O zaman arzın üstünden altına alınırlar.
Veya mahşer meydanından cehennem ateşine alınırlar.
Veya Bedir sahrasından, leşlerinin bırakıldığı çukura alınırlar.
52- وَقَالُوا آمَنَّا بِهِ “(Azabı görünce), “ona inandık” derler.”Bu sûrenin kırkaltıncı ayetinde “O, yalnız şiddetli bir azabın önünde, sizin için bir uyarıcıdır” denilerek Hz. Peygamberin bahsi geçmişti. “Ona inandık” derken, bundan murat Hz. Peygamberdir. (asm)
وَأَنَّى لَهُمُ التَّنَاوُشُ مِن مَكَانٍ بَعِيدٍ “Ama onlar için, artık uzak bir yerden (dünyadan) iman elde etmek nasıl mümkün olur?”Onlar nereden böyle kolay bir şekilde imanı elde edecekler?!
Çünkü iman, mükellef oldukları dünyada onlardan istenmişti. Şimdi ise dünya onların çok uzağında.Ayet, iman konusunda fırsatın ellerinden kaçtığını ve artık iman etmelerinin bir anlam ifade etmediğini anlatan bir temsildir.[2>
53- وَقَدْ كَفَرُوا بِهِ مِن قَبْلُ “Hâlbuki daha önce onu inkâr etmişlerdi.”Hâlbuki onlar ahiretten önce, dünyada mükellef oldukları zamanda Hz. Peygamberi veya azabı inkâr etmişlerdi.
وَيَقْذِفُونَ بِالْغَيْبِ مِن مَّكَانٍ بَعِيدٍ “Ve uzak bir yerden gayba taş atıyorlardı.”
Hz. Peygamberin izhar etmediği meselelerde, zanna dayalı bir şekilde ileri geri konuşuyor, O’nu tenkid ediyorlardı.Veya azap konusunda atıp tutuyorlardı.
Hz. Peygamber hakkında, O’nunla alakası olmayan hakikatten uzak şeyler söylüyorlar, O’nun dini hakkında şüphe uyandırıyorlardı.Veya ahiret hâlleri hakkında rastgele konuşuyorlardı.
Ayet, onların hâlini çok uzakta olan bir şeye görmeden taş atan kimsenin misaliyle anlatan bir temsildir. Temsildeki adam atmakla vuramayacağı gibi, bunlar da atıp tuttukları bu meselelerde isabet etmekten çok çok uzaktırlar.
54- وَحِيلَ بَيْنَهُمْ وَبَيْنَ مَا يَشْتَهُونَ كَمَا فُعِلَ بِأَشْيَاعِهِم مِّن قَبْلُ “Tıpkı bundanönce benzerlerine yapıldığı gibi, artık kendileriyle arzularının arasına set çekilmiştir.”
Onlarla, ulaşmak istedikleri
-İmanın fayda vermesi
-Cehennem ateşinden kurtulmak gibi arzuladıkları şeyler arasına girilmiştir.
Daha önceki ümmetlerden onların emsali olanlara da böyle muamele edildi.
إِنَّهُمْ كَانُوا فِي شَكٍّ مُّرِيبٍ “Çünkü onlar derin bir şüphe içinde idiler.”
Hz. Peygamber şöyle buyurur:“Kim Sebe sûresini okusa, bütün Nebi ve Rasûller kıyamet günü O’na arkadaş olur, musafaha ederler.”
[1> Bu, karanlığın ömrünün ışık yanıncaya kadar olmasına benzer. Işığın olmaması, karanlığı her tarafa hükmetmiş gösterir. Ama güneş doğduğunda, o karanlıktan bir eser kalmaz.
[2> Yani, dünyada iken iman etmeleri gerekirdi, o zaman iman onları kurtarırdı. Ama artık imtihan bitmiş, ölüm ve kıyametle gaybî gerçekler açığa çıkmış. Böyle bir hâlde “iman ettim” demek bir fayda vermeyecektir.
Yazar:
Prof.Dr. Şadi Eren