Admin
Yönetici
- Katılım
- 19 Şub 2025
- Mesajlar
- 180
- Tepkime puanı
- 0
- Puanları
- 16
1- الم “Elif, Lâm, mim.”
2- تَنزِيلُ الْكِتَابِ لَا رَيْبَ فِيهِ مِن رَّبِّ الْعَالَمِينَ “Kitabın indirilişi, hiç şüphesiz âlemlerin Rabbindendir.”
3- أَمْ يَقُولُونَ افْتَرَاهُ “Yoksa ‘onu uydurdu’ mu diyorlar?”
“Onu uydurdu...”
Onların bu sözü, Kur’anın âlemlerin Rabbinden olmasını inkâr etmeleridir.
بَلْ هُوَ الْحَقُّ مِن رَّبِّكَ لِتُنذِرَ قَوْمًا مَّا أَتَاهُم مِّن نَّذِيرٍ مِّن قَبْلِكَ “Hayır, o senden önce kendilerine bir uyarıcı gelmemiş olan bir kavmi uyarman için, Rabbinden gelen bir haktır.”Kelâmın bu şekilde nazmında şöyle bir incelik vardır:
Allah önce Kur’anın i’cazına işaret etti. Sonra buna Kur’anın âlemlerin Rabbinden olmasını terettüp ettirdi.[1> Onda şüphe olmasını red ile bunu takrir etti. Sonra buradan intikalle, kâfirlerin Kur’an hakkındaki sözlerine yer verdi, “yoksa…” diyerek durumun onların dediği gibi olmadığına dikkat çekti, onların böyle demelerine muhatapları hayrete sevketti.[2>
Sonra yine isbatına yöneldi, Kur’anın Allah tarafından indirilmiş hak bir kitap olduğunu bildirdi, onun indirilmesinden maksadın ne olduğunu beyanla şöyle söyledi:
“Senden önce kendilerine bir uyarıcı gelmemiş olan bir kavmi uyarman için...”
Hz. Peygamberin muhatapları, Onun gönderilmesinden önce “fetret ehli” idi.[3>
لَعَلَّهُمْ يَهْتَدُونَ “Ola ki, hidayeti kabul ederler.”
Ola ki onları uyarmanla doğru yolu bulurlar, hidayete ererler.
4- اللَّهُ الَّذِي خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا فِي سِتَّةِ أَيَّامٍ “O Allah ki, gökleri- yeri ve bu ikisi arasındakileri altı günde yarattı.”
ثُمَّ اسْتَوَى عَلَى الْعَرْشِ “Sonra da Arş’a istiva etti.”
Bunların açıklaması A’raf sûresinde geçmişti.[4>
مَا لَكُم مِّن دُونِهِ مِن وَلِيٍّ وَلَا شَفِيعٍ “Sizin için O’ndan başka ne bir dost vardır, ne de bir şefaatçi.”Allahın rızasını esas maksat yapmadığınızda size yardım edecek ve şefaatçi olacak hiç kimse yoktur.
Veya mana şöyle olabilir: Sizin için Allahtan başka dost ve şefaatçi yoktur. Sizin bütün maslahatlarınızı üstlenen ve yardım gereken yerlerde size yardım eden O’dur.
Bu ikinci manada, “şefaatçi” ifadesi “yardım eden” anlamında mecazen kullanılmıştır. Dolayısıyla sizden elini çektiğinde sizin için ne bir dost olur, ne de bir yardımcı.
أَفَلَا تَتَذَكَّرُونَ “Hâlâ düşünüp öğüt almaz mısınız?”
Allahın öğütlerinden ders almaz mısınız?
5- يُدَبِّرُ الْأَمْرَ مِنَ السَّمَاء إِلَى الْأَرْضِ “Gökten yere işleri O yürütür.”
Allah, dünyadaki icraatını melekler ve melekler dışındaki semavî sebeplerle yapar. Bu semavî sebeplerin eserleri arza nazil olur.
ثُمَّ يَعْرُجُ إِلَيْهِ فِي يَوْمٍ كَانَ مِقْدَارُهُ أَلْفَ سَنَةٍ مِّمَّا تَعُدُّونَ “Sonra bu işler, süresi sizin hesabınızla bin yıl olan bir günde O’na yükselir.”
Sonra O’na yükselir ve ilminde mevcut olarak sabit olur.
“Bin yıl olan bir günde”Bundan murat, semada bunun tedbiri ile arzda vukuu arasındaki zamanın uzunluğudur.Denildi ki: Allah, icraatını levh-i mahfuzda takdir eder, melek bunu yere indirir, sonra bin sene gibi bir zamanda bu Allaha yükselir. Çünkü Sema ile arz arasındaki mesafe, beşyüz senelik olduğundan iniş ve çıkış bin sene olur.
Denildi ki: Allah, bin senelik mukadderata hükmeder, melek bununla yere iner. Sonra, bin yıllık dönem bitince, başka bir bin yıl için melek semaya yükselir.
Denildi ki: Allah, kıyamete kadar olacak bütün işleri takdir eder, sonra bütün işler kıyamet gününde O’na yükselir.Denildi ki: Allah, yapılması emredilen şeyleri vahiy yoluyla semadan arza indirir. Sonra bunların O’nun razı olacağı halis bir şekilde kendisine yükselmesi, ihlaslı olanların ve halis amellerin azlığı sebebiyle, ancak uzun bir zamanda gerçekleşir.
6- ذَلِكَ عَالِمُ الْغَيْبِ وَالشَّهَادَةِ “İşte O, gaybı ve şehadeti bilendir.”
İşte, bunu yapan Allah, görüleni de görülmeyeni de bilendir. Her ikisinin tasarrufunu, hikmetine muvafık bir şekilde yapar.
الْعَزِيزُ الرَّحِيمُ “Azîz – Rahîm’dir.”
O, Azîz’dir, yapmak istediğini yapar.
Rahîm’dir, icraatında kullarına rahmetle muamele eder.
Bunda, Cenab-ı Hakkın bir lütuf ve ihsan olarak maslahatları gözettiğine bir imâ vardır.
7- الَّذِي أَحْسَنَ كُلَّ شَيْءٍ خَلَقَهُ “O ki, yarattığı her şeyi güzel yaptı.”
Allah hikmet ve maslahata uygun olarak her şeye kabiliyetli olduğu şeyi verdi.
وَبَدَأَ خَلْقَ الْإِنسَانِ مِن طِينٍ “Ve insanı yaratmaya da çamurdan başladı.”
İnsandan murat, Hz. Âdem’dir.
8- ثُمَّ جَعَلَ نَسْلَهُ مِن سُلَالَةٍ مِّن مَّاء مَّهِينٍ “Sonra da onun neslini, değer siz bir sudan süzülmüş bir hülasadan meydana getirdi.
9- ثُمَّ سَوَّاهُ “Sonra onu düzgün bir şekle soktu.”
Sonra, onun azalarını gerektiği şekilde tasvir ile ona bir kıvam verdi.
وَنَفَخَ فِيهِ مِن رُّوحِهِ “Ve ona ruhundan üfledi.
“Ruhundan” ifadesindeki izafet, insanın şerefini izhar içindir ve insanın çok hayret verici bir yaratılışı olduğunu ve bu insanın Cenab-ı Hakkın rububiyeti ile münasebeti olacak şekilde bir şanı bulunduğunu hissettirmek içindir.
Denildi ki: Bundan murat, şu ifadede kastedilen manadır: “Nefsini bilen Rabbini bilir.”
وَجَعَلَ لَكُمُ السَّمْعَ وَالْأَبْصَارَ وَالْأَفْئِدَةَ “Sizin için işitme, gözler ve gönüller var etti.”
Bunları size vermesi, duymanız, görmeniz ve aklınızı kullanmanız içindir.
قَلِيلًا مَّا تَشْكُرُونَ “Ne de az şükrediyorsunuz!”
10- وَقَالُوا أَئِذَا ضَلَلْنَا فِي الْأَرْضِ أَئِنَّا لَفِي خَلْقٍ جَدِيدٍ “Dediler: Biz toprakta kaybolduğumuzda, yeniden mi yaratılacakmışız?”Yerin toprağına karışıp ondan ayırt edilmez bir hâle geldiğimizde mi yeniden diriltileceğiz?Böyle diyen kimse, Übey Bin Haleftir. Bunun hepsine isnadı, onların da bu söze taraf olmalarındandır.
بَلْ هُم بِلِقَاء رَبِّهِمْ كَافِرُونَ “Doğrusu onlar, Rablerine kavuşmayı inkâr etmektedirler.”
Onlar, yeniden dirilişi veya ölüm meleğinin onları almasını ve devamındaki hayatı inkâr eden kimselerdir.
1ّ1- قُلْ يَتَوَفَّاكُم مَّلَكُ الْمَوْتِ الَّذِي وُكِّلَ بِكُمْ “De ki: Size görevlendirilen ölüm meleği sizi vefat ettirecek.”Ölüm meleği, ruhlarınızı kabzederek ve ecellerinizi sayarak hepinizi zamanı geldiğinde vefat ettirir, kimseyi geride bırakmaz.
ثُمَّ إِلَى رَبِّكُمْ تُرْجَعُونَ “Sonra Rabbinize döndürüleceksiniz.”
Sonra, yaptıklarınızın hesabını vermek ve karşılığını almak üzere Rabbinize döndürüleceksiniz.
12- وَلَوْ تَرَى إِذِ الْمُجْرِمُونَ نَاكِسُو رُؤُوسِهِمْ عِندَ رَبِّهِمْ “O mücrimleri, Rablerinin huzurunda başları öne eğilmiş olarak şöyle derlerken bir görsen!:”
Rablerine karşı suçlu olan bu kimselerin başları önde olması, utanmalarından ve rezil olmalarındandır.
رَبَّنَا أَبْصَرْنَا وَسَمِعْنَا “Ey Rabbimiz! Gördük ve işittik.”
Onlar şöyle derler: Ey Rabbimiz, bize vaat ettiğinin doğru olduğunu gördük ve elçilerinin tasdikini Senden işittik.
فَارْجِعْنَا نَعْمَلْ صَالِحًا “Artık bizi döndür de salih bir amel işleyelim.”
Bizi dünyaya döndür, salih amel yapalım.
إِنَّا مُوقِنُونَ “Biz artık kesin olarak inanmaktayız.”Çünkü, gördüklerimizden dolayı bizde en küçük bir şek kalmadı.Ayette, “Bir görsen…” denilmesinin cevabı hazfedilmiştir. Şöyle takdir edilebilir: “Elbette çok dehşetli bir durum görürdün.”“Bir görsen” ifadesinin temenni için olması da caizdir.[5>Ayette, ilerde olacak bu durumun geçmiş zaman sığasıyla anlatılması, Allahın ilminde sabit olanın, olmuş hükmünde sayılmasındandır.
13- وَلَوْ شِئْنَا لَآتَيْنَا كُلَّ نَفْسٍ هُدَاهَا “Eğer dileseydik, her nefse hidayetini verirdik.”Ayetteki hitap Hz. Peygamberedir veya muhatap olan herkesedir.
Şayet biz istesek, imana ve salih amele yol bulacak şekilde muvaffakiyet vererek her nefse hidayet ederdik.
وَلَكِنْ حَقَّ الْقَوْلُ مِنِّي “Fakat benim (şu) sözüm hak olmuştur:”
Lakin, hükmüm şöyle sabit oldu ve şu vaidde bulundum:
لَأَمْلَأَنَّ جَهَنَّمَ مِنَ الْجِنَّةِ وَالنَّاسِ أَجْمَعِينَ “Andolsun, cehennemi cinlerden ve insanlardan dolduracağım.”Bu, onların iman etmediklerini açıktan bildirmektir. Çünkü Allah ezelde böyle takdir etmiş, bir kısım insanların cehennem ehli olacaklarını söylemiştir.[6>
14- فَذُوقُوا بِمَا نَسِيتُمْ لِقَاء يَوْمِكُمْ هَذَا “O hâlde, bu gününüze kavuşmayı unutmanıza karşılık, tadın azabı!”
Onların “unuttuk” demeleri ve ahiret hakkında tefekkür etmemeleri, kendilerinden azabı kaldırmaz. Çünkü böyle bir unutmak da azabı gerektiren vasıta ve sebeplerdendir.
إِنَّا نَسِينَاكُمْ “Biz de sizi unuttuk.”Biz de sizi rahmetimizden uzak kılarak unuttuk.
Veya bundan murat, unutulmuş kimse muamelesi yapılması tarzında, onların azaba terk edilmeleridir.
وَذُوقُوا عَذَابَ الْخُلْدِ بِمَا كُنتُمْ تَعْمَلُونَ “Yapmış olduklarınıza karşılık tadın ebedî azabı!”
“Tadın azabı” kısmının tekrar edilmesi, te’kid içindir. Öncekinde ahireti unutmalarından dolayı azabı tatmaları nazara verilmişti. Burada da yalanlama ve günahlar gibi kötü fiillerinden dolayı azaba maruz kalmalarına dikkat çekilmiştir. Bunda, hem unutmalarının, hem de kötü amellerinin bu azabı gerektirdiğine bir delâlet vardır.
15- إِنَّمَا يُؤْمِنُ بِآيَاتِنَا الَّذِينَ إِذَا ذُكِّرُوا بِهَا خَرُّوا سُجَّدًا وَسَبَّحُوا بِحَمْدِ رَبِّهِمْ “Ayetlerimize ancak, kendilerine bunlarla öğüt verildiği zaman secdeye kapanan, Rablerine hamd ile tesbih edenler inanırlar.”Ayetlerimize ancak o kimseler inanır ki, ayetlerle kendilerine öğüt verildiğinde Allahın azabından korkar, secdeye kapanırlar.Öldükten sonra diriltmekten aciz kalmak gibi, şanına layık olmayan şeylerden O’nu tenzih ederler.Kendilerini İslama muvaffak kıldığı ve hidayet verdiği için şükrederek O’na hamdederler.
وَهُمْ لَا يَسْتَكْبِرُونَ “Onlar kibirlenmeksizin böyle yaparlar.”Israrla büyüklenen kimselerin iman ve taatten geri durması gibi hareket etmezler, büyüklük taslamazlar.
16- تَتَجَافَى جُنُوبُهُمْ عَنِ الْمَضَاجِعِ “Onlar yataklarından kalkarlar.”
يَدْعُونَ رَبَّهُمْ خَوْفًا وَطَمَعًا “Korkarak ve ümid ederek Rablerine dua ederler.”
Allahın gadabından korkar ve rahmetini umar bir şekilde Rablerine dua etmek için yataklarından doğrularlar.Hz. Peygamber, ayetin tefsiri sadedinde şöyle der: “Bundan murat, abdin gece ibadetidir.”Yine O’ndan şöyle nakledilir: “Allah öncekileri ve sonrakileri bir tepede topladığında bir münâdi gelir, bütün mahlukatın duyacağı şekilde şöyle nida eder: “Bugün burada toplananlar en itibarlı olanları bilecekler!” Sonra sözüne şöyle devam eder: “Gece ibadeti için yataklarından doğrulanlar ayağa kalksınlar!” Bu kimseler ayağa kalkarlar, sayılarının çok az olduğu görülür.Sonra döner, şöyle nida eder: “Hem bolluk hem de darlık vaktinde Allaha hamdedenler kalksınlar!” Onlar da kalkar, bunların da sayılarının çok az olduğu görülür. Bu iki grup insan, toplu hâlde cennete alınırlar, sonra diğer insanların muhasebesi başlar.”Denildi ki: Sahabeden bazıları akşamdan yatsıya kadar namaz kılarlardı, ayet onlar hakkında indi.
وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنفِقُونَ “Ve kendilerine rızık olarak verdiklerimizden(Allah yolunda) infak ederler.”Kendilerine rızık olarak verdiklerimizden hayır yolunda harcarlar.
17- فَلَا تَعْلَمُ نَفْسٌ مَّا أُخْفِيَ لَهُم مِّن قُرَّةِ أَعْيُنٍ جَزَاء بِمَا كَانُوا يَعْمَلُونَ “Şimdi hiç kimse kendileri için, yaptıklarına karşılık göz aydınlığı olacak şeylerden neler gizlenmiş olduğunu bilemez.”
“Hiçbir nefis” ifadesine mukarreb melekler ve önde gelen peygamberler de dâhildir.
Hz. Peygamberden şöyle rivayet edilir: “Allah şöyle buyurur: Salih kullarım için öyle şeyler hazırladım ki, ne göz görmüş, ne kulak işitmiş ve ne de insanın hatırına öyle bir şey gelmiştir.”Hz. Peygamber, devamında şöyle der:“Şu ayeti okuyunuz: “Şimdi hiç kimse kendileri için, yaptıklarına karşılık göz aydınlığı olacak şeylerden neler gizlenmiş olduğunu bilemez.”Onlar için gizli nimetler hazırlanması, onların şanının yüceliğine işaret eder.Denildi ki: Bu ayette anlatılan kimseler, kimsenin görmediği ve bilmediği ameller yaptılar, Allah da onlara amellerinin karşılığını gizledi.
[1> Yani, mu’cize ise Allah kelâmıdır.
[2> “Yoksa…” ifadesinde “nasıl böyle derler?! Bu ne cür’et, bu ne haddini bilmemek, bu ne seviyesizlik!?” gibi manalar kendini hissettirmektedir.
[3>Peygamber davetinin ulaşmadığı dönemlere fetret ve bu dönemlerde yaşayan kimselere de fetret ehli (ehl-i fetret) denilir. “Her ümmet için bir elçi vardır.” “Her kavim için bir yol gösterici vardır” gibi ayetler, bütün ümmetlere, kavimlere peygamber gönderildiğini ifade eder.(Yunus, 47 ve Ra’d, 7) Bununla beraber, Hz. İsa’dan Peygamberimize gelinceye kadarki dönemde olduğu gibi, peygambersiz dönemler de olmuştur. Fetret denilince öncelikle bu dönem akla gelir. Ama fetret ehli bunlarla sınırlı değildir.
[4> Bkz. A’raf, 54
[5> Yani, “ah onları bu halde iken bir görsen…”
[6> Şüphesiz bu durum, Allahtan bir cebri değil, insanların kesblerine terettüp eden bir neticeyi gösterir. Yani, Allah dilese her insana hidayet ederdi. Ama o zaman insanlar melekler gibi olurdu. İşte Allah, insanlık âleminde renklilik olması için onları imtihan etmeyi takdir buyurmuş, imtihanı kaybedenleri cehennemde cezalandıracağını bildirmiştir
18- أَفَمَن كَانَ مُؤْمِنًا كَمَن كَانَ فَاسِقًا “Hiç mü’min olan kimse, fasık olan gibi midir?”
لَّا يَسْتَوُونَ “Bunlar eşit olmazlar.”Bunlar, şerefte – sevapta bir değillerdir. “Bunlar eşit olmazlar” kısmı, ayetin başında soru üslûbuyla anlatılan manayı hem bir te’kid, hem de tasrihtir.[1>
Ayette fasıktan murat, imandan hariç olan kimsedir.
19- أَمَّا الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ فَلَهُمْ جَنَّاتُ الْمَأْوَى نُزُلًا بِمَا كَانُوا يَعْمَلُونَ “İman edip salih amel işleyenlere gelince, yapmakta olduklarına karşılık bir ikram olarak onlar için Me’vâ cennetleri vardır.”Çünkü cennet, hakiki yerleşim yeridir, dünya ise gelip konulacak ve sonra terk edilecek bir menzildir.
Denildi ki: Me’vâ, cennetlerden birinin adıdır.[2>
“Yapmakta olduklarına karşılık bir ikram olarak”
Onlara verilecek bu mükâfat, amelleri sebebiyledir veya amellerine bir karşılıktır.
20- وَأَمَّا الَّذِينَ فَسَقُوا فَمَأْوَاهُمُ النَّارُ “Fasıklık edenlere gelince, onların me’va’sı (barınağı) ateştir.”Mü’minlere me’va cenneti olmasına bedel, bunlara da ateş barınakları vardır.
كُلَّمَا أَرَادُوا أَن يَخْرُجُوا مِنْهَا أُعِيدُوا فِيهَا “Oradan her çıkmak istediklerinde, oraya döndürülürler.”
Ayet, onların cehennemde ebedi kalmalarını anlatmaktadır.
وَقِيلَ لَهُمْ ذُوقُوا عَذَابَ النَّارِ الَّذِي كُنتُم بِهِ تُكَذِّبُونَ “Ve onlara, “tadın yalanlamakta olduğunuz ateş azabını!” denilir.”Onlara böyle denilmesi, onları zelil kılmak ve öfkelerini ziyade yapmak içindir.
21- وَلَنُذِيقَنَّهُمْ مِنَ الْعَذَابِ الْأَدْنَى دُونَ الْعَذَابِ الْأَكْبَرِ “Andolsun, onlara o en büyük azaptan önce yakın azaptan tattıracağız.”Bundan murat, şu dünya hayatında maruz kaldıkları sıkıntılı durumlardır. Mesela, Mekke müşrikleri yedi sene kıtlık çektiler, Bedir gibi savaşlarda katle ve esarete maruz kaldılar.
“En büyük azab”, ise ahiret azabıdır.
لَعَلَّهُمْ يَرْجِعُونَ “Ola ki, dönerler.”
Olur ki geride kalanlar akıllarını başlarına alır da küfürden dönerler.
22- وَمَنْ أَظْلَمُ مِمَّن ذُكِّرَ بِآيَاتِ رَبِّهِ ثُمَّ أَعْرَضَ عَنْهَا “Rabbinin âyetleriyle kendisine öğüt verilip de, sonra onlardan yüz çeviren kimseden daha zalim kim olabilir?”
Sebeb-i Nüzûl
Rivayete göre Velid Bin Ukbe, Bedir savaşının başında Hz. Ali ile müfaharede bulundu, bu ayetler nazil oldu.[3>
Ayetteki “sonra” ifadesi, o ayetlerden yüz çevirmenin ne kadar akıldan uzak olduğunu anlatmak içindir. Çünkü Allahın ayetleri son derece açıktır ve mutluluk sebeplerine irşad etmektedir. Bu kadar açık ve makul olan ayetlere muhatap olup da onlar hakkında düşünmemek, onlardan yararlanmamak doğrusu akıl kârı değildir.
إِنَّا مِنَ الْمُجْرِمِينَ مُنتَقِمُونَ “Gerçekten biz, mücrrimlerden intikam alırız.”
Biz mücrimlerden intikam alırken, her zâlimden daha zâlim olanların hâli nice olur? Hiç onları ihmal eder miyiz?
23- وَلَقَدْ آتَيْنَا مُوسَى الْكِتَابَ “Andolsun Musa’ya kitabı verdik.”
Sana verdiğimiz gibi, Musa’ya da kitap verdik.
فَلَا تَكُن فِي مِرْيَةٍ مِّن لِّقَائِهِ “Şimdi ona kavuşmaktan şüphe içinde olma.”
Öyleyse Kitaba ulaşmandan sakın bir şüphe içinde olma.
Bu ayet, “Şüphesiz bu Kur’an sana Hakîm – Alîm (hikmet sahibi ve hakkıyla bilen Allah) tarafından verilmektedir.” (Neml, 6) ayeti gibidir. Yani, “Biz Sana Musaya verdiğimiz kitabın bir mislini, benzerini verdik. Dolayısıyla böyle İlâhî Kitap verilmesi ilk defa olan bir şey değil ki, bundan dolayı şüpheye düşesin.
Veya mana şöyle olabilir: “Ey Musa! Kitaba kavuşacağından şüphe etme” dedik.”
Veya şöyle de denilebilir: “Ey Peygamber! Musaya kavuşacağından şüphe etme!” Nitekim Hz. Peygamber (asm) mi’raç gecesinde Hz. Musa ile de görüşmüştür. Onun uzun boylu, esmer, saçları dalgalı olduğunu ümmetine tasvir etmiştir.
وَجَعَلْنَاهُ هُدًى لِّبَنِي إِسْرَائِيلَ “Ve onu İsrailoğullarına bir rehber kıldık.”
24- وَجَعَلْنَا مِنْهُمْ أَئِمَّةً يَهْدُونَ بِأَمْرِنَا لَمَّا صَبَرُوا “Onlardan bir kısmını, sabrettikleri zaman emrimizle doğru yola ileten önderler kıldık.”İsrailoğullarından bir kısmı önder kimseler oldu, insanları kendisinde hikmet ve hüküm olan şeylere sevk ediyorlardı.
Bunu, bizim onlara emretmemizle veya buna muvaffak kılmamızla yapıyorlardı.
وَكَانُوا بِآيَاتِنَا يُوقِنُونَ “Ve onlar, âyetlerimize kesin bir şekilde inanıyorlardı.”
Onlar, ayetlerimize dikkatle bakıyorlar, anlamaya çalışıyorlardı. Bundan dolayı yakîn sahibi oldular.
25- إِنَّ رَبَّكَ هُوَ يَفْصِلُ بَيْنَهُمْ يَوْمَ الْقِيَامَةِ فِيمَا كَانُوا فِيهِ يَخْتَلِفُونَ “Şüphesiz ki Rabbin, ihtilafa düştükleri şeylerde kıyamet günü aralarında ayırıcı hükmü verecektir.”
Allah kıyamet günü onlar arasında hüküm verir, haklıyı haksızdan ayırmak suretiyle hakkı batıldan temyiz eder, din konusunda ihtilafa düştükleri meselelerde aralarında hüküm verir.
26- أَوَلَمْ يَهْدِ لَهُمْ كَمْ أَهْلَكْنَا مِن قَبْلِهِم مِّنَ الْقُرُونِ يَمْشُونَ فِي مَسَاكِنِهِمْ “Diyarlarında gezip dolaştıkları nice nesilleri helâk etmiş olmamız, onları doğru yola sevk etmedi mi?”
Mekke ahalisi, ticaret için onların diyarlarına gittiklerinde o helâk olanların meskenlerine uğruyorlardı.
إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَاتٍ “Şüphesiz bunda ayetler vardır.”
أَفَلَا يَسْمَعُونَ “Hâlâ duymazlar mı?”
Düşünüp öğüt alacak şekilde bunlara kulak vermezler mi?
27- أَوَلَمْ يَرَوْا أَنَّا نَسُوقُ الْمَاء إِلَى الْأَرْضِ الْجُرُزِ “Görmediler mi, biz kupkuru yere suyu sevk ediyoruz.”Görmediler mi, bitkileri kalmamış, çorak bir yere biz suyu sevkediyoruz.
فَنُخْرِجُ بِهِ زَرْعًا تَأْكُلُ مِنْهُ أَنْعَامُهُمْ وَأَنفُسُهُمْ “Derken onunla hem hayvanlarının hem de kendilerinin yediği bir mahsul çıkarıyoruz.”
Oradan hem hayvanlarının yiyecekleri ot ve yaprak gibi şeyleri, hem de kendilerinin yiyecekleri hububat ve meyveleri çıkarıyoruz.
أَفَلَا يُبْصِرُونَ “Hâlâ görmezler mi?”Bunları görmüyorlar mı, ta ki bunlarla Allahın kudretinin ve lütfunun kemâline istidlâlde bulunsunlar.
28- وَيَقُولُونَ مَتَى هَذَا الْفَتْحُ إِن كُنتُمْ صَادِقِينَ “Eğer doğru söyleyenleriseniz, şu fetih ne zaman?” diyorlar.”Fetihten murat yardımdır veya şu ayette olduğu gibi Allahın onlarla Müslümanlar arasında hükmetmesidir:
“Ey Rabbimiz! Bizimle kavmimiz arasını hak ile aç.” (A’raf, 89)
29- قُلْ يَوْمَ الْفَتْحِ لَا يَنفَعُ الَّذِينَ كَفَرُوا إِيمَانُهُمْ “De ki: İnkâr edenlere o fetih günü iman etmeleri fayda vermez.”
وَلَا هُمْ يُنظَرُونَ “Onlara mühlet de verilmez.”
Bundan murat, kıyamet günüdür. Çünkü kıyamet günü, Allahın kâfirlere karşı mü’minlere yardım ettiği ve aralarını ayırdığı gündür.
Denildi ki: Bundan murat Bedir günü veya Mekkenin fethi de olabilir. Bu durumda ayette imanın kendilerine fayda vermeyeceği kimseler de, savaşta öldürülen inkârcılardır. Çünkü öldürülme esnasında iman onlara bir fayda vermez, kendilerine mühlet de verilmez.
Onların “Eğer doğru söyleyenler iseniz, şu fetih ne zaman?” demelerine cevap olarak bunun uygunluğu şu cihetledir: Onlar azabın hemen gelmesini isterlerken aslında o azabı yalanlayarak ve onunla dalga geçerek istediler. Verilen cevapta da, onların maksadına cevap verildi, “acele etmeyin, cezanız geliyor” manası hatırlatıldı.
30- فَأَعْرِضْ عَنْهُمْ “Şimdi sen onlardan yüz çevir.”Ve onların yalanlamalarına aldırma!
Denildi ki: Bu ayet, seyf ayetiyle neshedilmiştir.[4>
وَانتَظِرْ “Ve bekle.”
Onlara karşı yardımı bekle.
إِنَّهُم مُّنتَظِرُونَ “Şüphesiz onlar da bekliyorlar.”
Onlar da Sana galip gelmeyi bekliyorlar.
Hz. Peygamber şöyle buyurur:
Her kim Secde ve Tebareke sûrelerini okursa, Kadir gecesini ihya etmiş gibi kendisine mükâfat verilir.”
Yine şöyle buyurur:
“Her kim evinde Secde sûresini okusa, şeytan üç gün onun evine giremez.”
[1>Yani, aslında “Hiç mü’min olan kimse, fasık olan gibi midir?” derken bunların bir tutulmayacağı anlaşılmaktadır. Ayrıca “Bunlar eşit olmazlar” denilmesi, hem bu manayı daha da kuvvetlendirir, hem de açıktan ifade eder.
[2>Bkz. Necm, 15
[3>Arablarda savaş öncesi yiğitler meydana çıkar, teke tek dövüşürler, dövüşmezden önce de her biri kendini över, karşıyı yerin dibine geçirmeye çalışırdı.
[4>İslâm’ın Mekke dönemiyle, Medine dönemi arasında farklılıklar olduğundan, dinin bazı hükümlerinde de farklılıklar olmuştur. Mesela, Mekke’de savaşa izin verilmezken, Medine’de verilmiştir.
Yazar:
Prof.Dr. Şadi Eren
2- تَنزِيلُ الْكِتَابِ لَا رَيْبَ فِيهِ مِن رَّبِّ الْعَالَمِينَ “Kitabın indirilişi, hiç şüphesiz âlemlerin Rabbindendir.”
3- أَمْ يَقُولُونَ افْتَرَاهُ “Yoksa ‘onu uydurdu’ mu diyorlar?”
“Onu uydurdu...”
Onların bu sözü, Kur’anın âlemlerin Rabbinden olmasını inkâr etmeleridir.
بَلْ هُوَ الْحَقُّ مِن رَّبِّكَ لِتُنذِرَ قَوْمًا مَّا أَتَاهُم مِّن نَّذِيرٍ مِّن قَبْلِكَ “Hayır, o senden önce kendilerine bir uyarıcı gelmemiş olan bir kavmi uyarman için, Rabbinden gelen bir haktır.”Kelâmın bu şekilde nazmında şöyle bir incelik vardır:
Allah önce Kur’anın i’cazına işaret etti. Sonra buna Kur’anın âlemlerin Rabbinden olmasını terettüp ettirdi.[1> Onda şüphe olmasını red ile bunu takrir etti. Sonra buradan intikalle, kâfirlerin Kur’an hakkındaki sözlerine yer verdi, “yoksa…” diyerek durumun onların dediği gibi olmadığına dikkat çekti, onların böyle demelerine muhatapları hayrete sevketti.[2>
Sonra yine isbatına yöneldi, Kur’anın Allah tarafından indirilmiş hak bir kitap olduğunu bildirdi, onun indirilmesinden maksadın ne olduğunu beyanla şöyle söyledi:
“Senden önce kendilerine bir uyarıcı gelmemiş olan bir kavmi uyarman için...”
Hz. Peygamberin muhatapları, Onun gönderilmesinden önce “fetret ehli” idi.[3>
لَعَلَّهُمْ يَهْتَدُونَ “Ola ki, hidayeti kabul ederler.”
Ola ki onları uyarmanla doğru yolu bulurlar, hidayete ererler.
4- اللَّهُ الَّذِي خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا فِي سِتَّةِ أَيَّامٍ “O Allah ki, gökleri- yeri ve bu ikisi arasındakileri altı günde yarattı.”
ثُمَّ اسْتَوَى عَلَى الْعَرْشِ “Sonra da Arş’a istiva etti.”
Bunların açıklaması A’raf sûresinde geçmişti.[4>
مَا لَكُم مِّن دُونِهِ مِن وَلِيٍّ وَلَا شَفِيعٍ “Sizin için O’ndan başka ne bir dost vardır, ne de bir şefaatçi.”Allahın rızasını esas maksat yapmadığınızda size yardım edecek ve şefaatçi olacak hiç kimse yoktur.
Veya mana şöyle olabilir: Sizin için Allahtan başka dost ve şefaatçi yoktur. Sizin bütün maslahatlarınızı üstlenen ve yardım gereken yerlerde size yardım eden O’dur.
Bu ikinci manada, “şefaatçi” ifadesi “yardım eden” anlamında mecazen kullanılmıştır. Dolayısıyla sizden elini çektiğinde sizin için ne bir dost olur, ne de bir yardımcı.
أَفَلَا تَتَذَكَّرُونَ “Hâlâ düşünüp öğüt almaz mısınız?”
Allahın öğütlerinden ders almaz mısınız?
5- يُدَبِّرُ الْأَمْرَ مِنَ السَّمَاء إِلَى الْأَرْضِ “Gökten yere işleri O yürütür.”
Allah, dünyadaki icraatını melekler ve melekler dışındaki semavî sebeplerle yapar. Bu semavî sebeplerin eserleri arza nazil olur.
ثُمَّ يَعْرُجُ إِلَيْهِ فِي يَوْمٍ كَانَ مِقْدَارُهُ أَلْفَ سَنَةٍ مِّمَّا تَعُدُّونَ “Sonra bu işler, süresi sizin hesabınızla bin yıl olan bir günde O’na yükselir.”
Sonra O’na yükselir ve ilminde mevcut olarak sabit olur.
“Bin yıl olan bir günde”Bundan murat, semada bunun tedbiri ile arzda vukuu arasındaki zamanın uzunluğudur.Denildi ki: Allah, icraatını levh-i mahfuzda takdir eder, melek bunu yere indirir, sonra bin sene gibi bir zamanda bu Allaha yükselir. Çünkü Sema ile arz arasındaki mesafe, beşyüz senelik olduğundan iniş ve çıkış bin sene olur.
Denildi ki: Allah, bin senelik mukadderata hükmeder, melek bununla yere iner. Sonra, bin yıllık dönem bitince, başka bir bin yıl için melek semaya yükselir.
Denildi ki: Allah, kıyamete kadar olacak bütün işleri takdir eder, sonra bütün işler kıyamet gününde O’na yükselir.Denildi ki: Allah, yapılması emredilen şeyleri vahiy yoluyla semadan arza indirir. Sonra bunların O’nun razı olacağı halis bir şekilde kendisine yükselmesi, ihlaslı olanların ve halis amellerin azlığı sebebiyle, ancak uzun bir zamanda gerçekleşir.
6- ذَلِكَ عَالِمُ الْغَيْبِ وَالشَّهَادَةِ “İşte O, gaybı ve şehadeti bilendir.”
İşte, bunu yapan Allah, görüleni de görülmeyeni de bilendir. Her ikisinin tasarrufunu, hikmetine muvafık bir şekilde yapar.
الْعَزِيزُ الرَّحِيمُ “Azîz – Rahîm’dir.”
O, Azîz’dir, yapmak istediğini yapar.
Rahîm’dir, icraatında kullarına rahmetle muamele eder.
Bunda, Cenab-ı Hakkın bir lütuf ve ihsan olarak maslahatları gözettiğine bir imâ vardır.
7- الَّذِي أَحْسَنَ كُلَّ شَيْءٍ خَلَقَهُ “O ki, yarattığı her şeyi güzel yaptı.”
Allah hikmet ve maslahata uygun olarak her şeye kabiliyetli olduğu şeyi verdi.
وَبَدَأَ خَلْقَ الْإِنسَانِ مِن طِينٍ “Ve insanı yaratmaya da çamurdan başladı.”
İnsandan murat, Hz. Âdem’dir.
8- ثُمَّ جَعَلَ نَسْلَهُ مِن سُلَالَةٍ مِّن مَّاء مَّهِينٍ “Sonra da onun neslini, değer siz bir sudan süzülmüş bir hülasadan meydana getirdi.
9- ثُمَّ سَوَّاهُ “Sonra onu düzgün bir şekle soktu.”
Sonra, onun azalarını gerektiği şekilde tasvir ile ona bir kıvam verdi.
وَنَفَخَ فِيهِ مِن رُّوحِهِ “Ve ona ruhundan üfledi.
“Ruhundan” ifadesindeki izafet, insanın şerefini izhar içindir ve insanın çok hayret verici bir yaratılışı olduğunu ve bu insanın Cenab-ı Hakkın rububiyeti ile münasebeti olacak şekilde bir şanı bulunduğunu hissettirmek içindir.
Denildi ki: Bundan murat, şu ifadede kastedilen manadır: “Nefsini bilen Rabbini bilir.”
وَجَعَلَ لَكُمُ السَّمْعَ وَالْأَبْصَارَ وَالْأَفْئِدَةَ “Sizin için işitme, gözler ve gönüller var etti.”
Bunları size vermesi, duymanız, görmeniz ve aklınızı kullanmanız içindir.
قَلِيلًا مَّا تَشْكُرُونَ “Ne de az şükrediyorsunuz!”
10- وَقَالُوا أَئِذَا ضَلَلْنَا فِي الْأَرْضِ أَئِنَّا لَفِي خَلْقٍ جَدِيدٍ “Dediler: Biz toprakta kaybolduğumuzda, yeniden mi yaratılacakmışız?”Yerin toprağına karışıp ondan ayırt edilmez bir hâle geldiğimizde mi yeniden diriltileceğiz?Böyle diyen kimse, Übey Bin Haleftir. Bunun hepsine isnadı, onların da bu söze taraf olmalarındandır.
بَلْ هُم بِلِقَاء رَبِّهِمْ كَافِرُونَ “Doğrusu onlar, Rablerine kavuşmayı inkâr etmektedirler.”
Onlar, yeniden dirilişi veya ölüm meleğinin onları almasını ve devamındaki hayatı inkâr eden kimselerdir.
1ّ1- قُلْ يَتَوَفَّاكُم مَّلَكُ الْمَوْتِ الَّذِي وُكِّلَ بِكُمْ “De ki: Size görevlendirilen ölüm meleği sizi vefat ettirecek.”Ölüm meleği, ruhlarınızı kabzederek ve ecellerinizi sayarak hepinizi zamanı geldiğinde vefat ettirir, kimseyi geride bırakmaz.
ثُمَّ إِلَى رَبِّكُمْ تُرْجَعُونَ “Sonra Rabbinize döndürüleceksiniz.”
Sonra, yaptıklarınızın hesabını vermek ve karşılığını almak üzere Rabbinize döndürüleceksiniz.
12- وَلَوْ تَرَى إِذِ الْمُجْرِمُونَ نَاكِسُو رُؤُوسِهِمْ عِندَ رَبِّهِمْ “O mücrimleri, Rablerinin huzurunda başları öne eğilmiş olarak şöyle derlerken bir görsen!:”
Rablerine karşı suçlu olan bu kimselerin başları önde olması, utanmalarından ve rezil olmalarındandır.
رَبَّنَا أَبْصَرْنَا وَسَمِعْنَا “Ey Rabbimiz! Gördük ve işittik.”
Onlar şöyle derler: Ey Rabbimiz, bize vaat ettiğinin doğru olduğunu gördük ve elçilerinin tasdikini Senden işittik.
فَارْجِعْنَا نَعْمَلْ صَالِحًا “Artık bizi döndür de salih bir amel işleyelim.”
Bizi dünyaya döndür, salih amel yapalım.
إِنَّا مُوقِنُونَ “Biz artık kesin olarak inanmaktayız.”Çünkü, gördüklerimizden dolayı bizde en küçük bir şek kalmadı.Ayette, “Bir görsen…” denilmesinin cevabı hazfedilmiştir. Şöyle takdir edilebilir: “Elbette çok dehşetli bir durum görürdün.”“Bir görsen” ifadesinin temenni için olması da caizdir.[5>Ayette, ilerde olacak bu durumun geçmiş zaman sığasıyla anlatılması, Allahın ilminde sabit olanın, olmuş hükmünde sayılmasındandır.
13- وَلَوْ شِئْنَا لَآتَيْنَا كُلَّ نَفْسٍ هُدَاهَا “Eğer dileseydik, her nefse hidayetini verirdik.”Ayetteki hitap Hz. Peygamberedir veya muhatap olan herkesedir.
Şayet biz istesek, imana ve salih amele yol bulacak şekilde muvaffakiyet vererek her nefse hidayet ederdik.
وَلَكِنْ حَقَّ الْقَوْلُ مِنِّي “Fakat benim (şu) sözüm hak olmuştur:”
Lakin, hükmüm şöyle sabit oldu ve şu vaidde bulundum:
لَأَمْلَأَنَّ جَهَنَّمَ مِنَ الْجِنَّةِ وَالنَّاسِ أَجْمَعِينَ “Andolsun, cehennemi cinlerden ve insanlardan dolduracağım.”Bu, onların iman etmediklerini açıktan bildirmektir. Çünkü Allah ezelde böyle takdir etmiş, bir kısım insanların cehennem ehli olacaklarını söylemiştir.[6>
14- فَذُوقُوا بِمَا نَسِيتُمْ لِقَاء يَوْمِكُمْ هَذَا “O hâlde, bu gününüze kavuşmayı unutmanıza karşılık, tadın azabı!”
Onların “unuttuk” demeleri ve ahiret hakkında tefekkür etmemeleri, kendilerinden azabı kaldırmaz. Çünkü böyle bir unutmak da azabı gerektiren vasıta ve sebeplerdendir.
إِنَّا نَسِينَاكُمْ “Biz de sizi unuttuk.”Biz de sizi rahmetimizden uzak kılarak unuttuk.
Veya bundan murat, unutulmuş kimse muamelesi yapılması tarzında, onların azaba terk edilmeleridir.
وَذُوقُوا عَذَابَ الْخُلْدِ بِمَا كُنتُمْ تَعْمَلُونَ “Yapmış olduklarınıza karşılık tadın ebedî azabı!”
“Tadın azabı” kısmının tekrar edilmesi, te’kid içindir. Öncekinde ahireti unutmalarından dolayı azabı tatmaları nazara verilmişti. Burada da yalanlama ve günahlar gibi kötü fiillerinden dolayı azaba maruz kalmalarına dikkat çekilmiştir. Bunda, hem unutmalarının, hem de kötü amellerinin bu azabı gerektirdiğine bir delâlet vardır.
15- إِنَّمَا يُؤْمِنُ بِآيَاتِنَا الَّذِينَ إِذَا ذُكِّرُوا بِهَا خَرُّوا سُجَّدًا وَسَبَّحُوا بِحَمْدِ رَبِّهِمْ “Ayetlerimize ancak, kendilerine bunlarla öğüt verildiği zaman secdeye kapanan, Rablerine hamd ile tesbih edenler inanırlar.”Ayetlerimize ancak o kimseler inanır ki, ayetlerle kendilerine öğüt verildiğinde Allahın azabından korkar, secdeye kapanırlar.Öldükten sonra diriltmekten aciz kalmak gibi, şanına layık olmayan şeylerden O’nu tenzih ederler.Kendilerini İslama muvaffak kıldığı ve hidayet verdiği için şükrederek O’na hamdederler.
وَهُمْ لَا يَسْتَكْبِرُونَ “Onlar kibirlenmeksizin böyle yaparlar.”Israrla büyüklenen kimselerin iman ve taatten geri durması gibi hareket etmezler, büyüklük taslamazlar.
16- تَتَجَافَى جُنُوبُهُمْ عَنِ الْمَضَاجِعِ “Onlar yataklarından kalkarlar.”
يَدْعُونَ رَبَّهُمْ خَوْفًا وَطَمَعًا “Korkarak ve ümid ederek Rablerine dua ederler.”
Allahın gadabından korkar ve rahmetini umar bir şekilde Rablerine dua etmek için yataklarından doğrularlar.Hz. Peygamber, ayetin tefsiri sadedinde şöyle der: “Bundan murat, abdin gece ibadetidir.”Yine O’ndan şöyle nakledilir: “Allah öncekileri ve sonrakileri bir tepede topladığında bir münâdi gelir, bütün mahlukatın duyacağı şekilde şöyle nida eder: “Bugün burada toplananlar en itibarlı olanları bilecekler!” Sonra sözüne şöyle devam eder: “Gece ibadeti için yataklarından doğrulanlar ayağa kalksınlar!” Bu kimseler ayağa kalkarlar, sayılarının çok az olduğu görülür.Sonra döner, şöyle nida eder: “Hem bolluk hem de darlık vaktinde Allaha hamdedenler kalksınlar!” Onlar da kalkar, bunların da sayılarının çok az olduğu görülür. Bu iki grup insan, toplu hâlde cennete alınırlar, sonra diğer insanların muhasebesi başlar.”Denildi ki: Sahabeden bazıları akşamdan yatsıya kadar namaz kılarlardı, ayet onlar hakkında indi.
وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنفِقُونَ “Ve kendilerine rızık olarak verdiklerimizden(Allah yolunda) infak ederler.”Kendilerine rızık olarak verdiklerimizden hayır yolunda harcarlar.
17- فَلَا تَعْلَمُ نَفْسٌ مَّا أُخْفِيَ لَهُم مِّن قُرَّةِ أَعْيُنٍ جَزَاء بِمَا كَانُوا يَعْمَلُونَ “Şimdi hiç kimse kendileri için, yaptıklarına karşılık göz aydınlığı olacak şeylerden neler gizlenmiş olduğunu bilemez.”
“Hiçbir nefis” ifadesine mukarreb melekler ve önde gelen peygamberler de dâhildir.
Hz. Peygamberden şöyle rivayet edilir: “Allah şöyle buyurur: Salih kullarım için öyle şeyler hazırladım ki, ne göz görmüş, ne kulak işitmiş ve ne de insanın hatırına öyle bir şey gelmiştir.”Hz. Peygamber, devamında şöyle der:“Şu ayeti okuyunuz: “Şimdi hiç kimse kendileri için, yaptıklarına karşılık göz aydınlığı olacak şeylerden neler gizlenmiş olduğunu bilemez.”Onlar için gizli nimetler hazırlanması, onların şanının yüceliğine işaret eder.Denildi ki: Bu ayette anlatılan kimseler, kimsenin görmediği ve bilmediği ameller yaptılar, Allah da onlara amellerinin karşılığını gizledi.
[1> Yani, mu’cize ise Allah kelâmıdır.
[2> “Yoksa…” ifadesinde “nasıl böyle derler?! Bu ne cür’et, bu ne haddini bilmemek, bu ne seviyesizlik!?” gibi manalar kendini hissettirmektedir.
[3>Peygamber davetinin ulaşmadığı dönemlere fetret ve bu dönemlerde yaşayan kimselere de fetret ehli (ehl-i fetret) denilir. “Her ümmet için bir elçi vardır.” “Her kavim için bir yol gösterici vardır” gibi ayetler, bütün ümmetlere, kavimlere peygamber gönderildiğini ifade eder.(Yunus, 47 ve Ra’d, 7) Bununla beraber, Hz. İsa’dan Peygamberimize gelinceye kadarki dönemde olduğu gibi, peygambersiz dönemler de olmuştur. Fetret denilince öncelikle bu dönem akla gelir. Ama fetret ehli bunlarla sınırlı değildir.
[4> Bkz. A’raf, 54
[5> Yani, “ah onları bu halde iken bir görsen…”
[6> Şüphesiz bu durum, Allahtan bir cebri değil, insanların kesblerine terettüp eden bir neticeyi gösterir. Yani, Allah dilese her insana hidayet ederdi. Ama o zaman insanlar melekler gibi olurdu. İşte Allah, insanlık âleminde renklilik olması için onları imtihan etmeyi takdir buyurmuş, imtihanı kaybedenleri cehennemde cezalandıracağını bildirmiştir
18- أَفَمَن كَانَ مُؤْمِنًا كَمَن كَانَ فَاسِقًا “Hiç mü’min olan kimse, fasık olan gibi midir?”
لَّا يَسْتَوُونَ “Bunlar eşit olmazlar.”Bunlar, şerefte – sevapta bir değillerdir. “Bunlar eşit olmazlar” kısmı, ayetin başında soru üslûbuyla anlatılan manayı hem bir te’kid, hem de tasrihtir.[1>
Ayette fasıktan murat, imandan hariç olan kimsedir.
19- أَمَّا الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ فَلَهُمْ جَنَّاتُ الْمَأْوَى نُزُلًا بِمَا كَانُوا يَعْمَلُونَ “İman edip salih amel işleyenlere gelince, yapmakta olduklarına karşılık bir ikram olarak onlar için Me’vâ cennetleri vardır.”Çünkü cennet, hakiki yerleşim yeridir, dünya ise gelip konulacak ve sonra terk edilecek bir menzildir.
Denildi ki: Me’vâ, cennetlerden birinin adıdır.[2>
“Yapmakta olduklarına karşılık bir ikram olarak”
Onlara verilecek bu mükâfat, amelleri sebebiyledir veya amellerine bir karşılıktır.
20- وَأَمَّا الَّذِينَ فَسَقُوا فَمَأْوَاهُمُ النَّارُ “Fasıklık edenlere gelince, onların me’va’sı (barınağı) ateştir.”Mü’minlere me’va cenneti olmasına bedel, bunlara da ateş barınakları vardır.
كُلَّمَا أَرَادُوا أَن يَخْرُجُوا مِنْهَا أُعِيدُوا فِيهَا “Oradan her çıkmak istediklerinde, oraya döndürülürler.”
Ayet, onların cehennemde ebedi kalmalarını anlatmaktadır.
وَقِيلَ لَهُمْ ذُوقُوا عَذَابَ النَّارِ الَّذِي كُنتُم بِهِ تُكَذِّبُونَ “Ve onlara, “tadın yalanlamakta olduğunuz ateş azabını!” denilir.”Onlara böyle denilmesi, onları zelil kılmak ve öfkelerini ziyade yapmak içindir.
21- وَلَنُذِيقَنَّهُمْ مِنَ الْعَذَابِ الْأَدْنَى دُونَ الْعَذَابِ الْأَكْبَرِ “Andolsun, onlara o en büyük azaptan önce yakın azaptan tattıracağız.”Bundan murat, şu dünya hayatında maruz kaldıkları sıkıntılı durumlardır. Mesela, Mekke müşrikleri yedi sene kıtlık çektiler, Bedir gibi savaşlarda katle ve esarete maruz kaldılar.
“En büyük azab”, ise ahiret azabıdır.
لَعَلَّهُمْ يَرْجِعُونَ “Ola ki, dönerler.”
Olur ki geride kalanlar akıllarını başlarına alır da küfürden dönerler.
22- وَمَنْ أَظْلَمُ مِمَّن ذُكِّرَ بِآيَاتِ رَبِّهِ ثُمَّ أَعْرَضَ عَنْهَا “Rabbinin âyetleriyle kendisine öğüt verilip de, sonra onlardan yüz çeviren kimseden daha zalim kim olabilir?”
Sebeb-i Nüzûl
Rivayete göre Velid Bin Ukbe, Bedir savaşının başında Hz. Ali ile müfaharede bulundu, bu ayetler nazil oldu.[3>
Ayetteki “sonra” ifadesi, o ayetlerden yüz çevirmenin ne kadar akıldan uzak olduğunu anlatmak içindir. Çünkü Allahın ayetleri son derece açıktır ve mutluluk sebeplerine irşad etmektedir. Bu kadar açık ve makul olan ayetlere muhatap olup da onlar hakkında düşünmemek, onlardan yararlanmamak doğrusu akıl kârı değildir.
إِنَّا مِنَ الْمُجْرِمِينَ مُنتَقِمُونَ “Gerçekten biz, mücrrimlerden intikam alırız.”
Biz mücrimlerden intikam alırken, her zâlimden daha zâlim olanların hâli nice olur? Hiç onları ihmal eder miyiz?
23- وَلَقَدْ آتَيْنَا مُوسَى الْكِتَابَ “Andolsun Musa’ya kitabı verdik.”
Sana verdiğimiz gibi, Musa’ya da kitap verdik.
فَلَا تَكُن فِي مِرْيَةٍ مِّن لِّقَائِهِ “Şimdi ona kavuşmaktan şüphe içinde olma.”
Öyleyse Kitaba ulaşmandan sakın bir şüphe içinde olma.
Bu ayet, “Şüphesiz bu Kur’an sana Hakîm – Alîm (hikmet sahibi ve hakkıyla bilen Allah) tarafından verilmektedir.” (Neml, 6) ayeti gibidir. Yani, “Biz Sana Musaya verdiğimiz kitabın bir mislini, benzerini verdik. Dolayısıyla böyle İlâhî Kitap verilmesi ilk defa olan bir şey değil ki, bundan dolayı şüpheye düşesin.
Veya mana şöyle olabilir: “Ey Musa! Kitaba kavuşacağından şüphe etme” dedik.”
Veya şöyle de denilebilir: “Ey Peygamber! Musaya kavuşacağından şüphe etme!” Nitekim Hz. Peygamber (asm) mi’raç gecesinde Hz. Musa ile de görüşmüştür. Onun uzun boylu, esmer, saçları dalgalı olduğunu ümmetine tasvir etmiştir.
وَجَعَلْنَاهُ هُدًى لِّبَنِي إِسْرَائِيلَ “Ve onu İsrailoğullarına bir rehber kıldık.”
24- وَجَعَلْنَا مِنْهُمْ أَئِمَّةً يَهْدُونَ بِأَمْرِنَا لَمَّا صَبَرُوا “Onlardan bir kısmını, sabrettikleri zaman emrimizle doğru yola ileten önderler kıldık.”İsrailoğullarından bir kısmı önder kimseler oldu, insanları kendisinde hikmet ve hüküm olan şeylere sevk ediyorlardı.
Bunu, bizim onlara emretmemizle veya buna muvaffak kılmamızla yapıyorlardı.
وَكَانُوا بِآيَاتِنَا يُوقِنُونَ “Ve onlar, âyetlerimize kesin bir şekilde inanıyorlardı.”
Onlar, ayetlerimize dikkatle bakıyorlar, anlamaya çalışıyorlardı. Bundan dolayı yakîn sahibi oldular.
25- إِنَّ رَبَّكَ هُوَ يَفْصِلُ بَيْنَهُمْ يَوْمَ الْقِيَامَةِ فِيمَا كَانُوا فِيهِ يَخْتَلِفُونَ “Şüphesiz ki Rabbin, ihtilafa düştükleri şeylerde kıyamet günü aralarında ayırıcı hükmü verecektir.”
Allah kıyamet günü onlar arasında hüküm verir, haklıyı haksızdan ayırmak suretiyle hakkı batıldan temyiz eder, din konusunda ihtilafa düştükleri meselelerde aralarında hüküm verir.
26- أَوَلَمْ يَهْدِ لَهُمْ كَمْ أَهْلَكْنَا مِن قَبْلِهِم مِّنَ الْقُرُونِ يَمْشُونَ فِي مَسَاكِنِهِمْ “Diyarlarında gezip dolaştıkları nice nesilleri helâk etmiş olmamız, onları doğru yola sevk etmedi mi?”
Mekke ahalisi, ticaret için onların diyarlarına gittiklerinde o helâk olanların meskenlerine uğruyorlardı.
إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَاتٍ “Şüphesiz bunda ayetler vardır.”
أَفَلَا يَسْمَعُونَ “Hâlâ duymazlar mı?”
Düşünüp öğüt alacak şekilde bunlara kulak vermezler mi?
27- أَوَلَمْ يَرَوْا أَنَّا نَسُوقُ الْمَاء إِلَى الْأَرْضِ الْجُرُزِ “Görmediler mi, biz kupkuru yere suyu sevk ediyoruz.”Görmediler mi, bitkileri kalmamış, çorak bir yere biz suyu sevkediyoruz.
فَنُخْرِجُ بِهِ زَرْعًا تَأْكُلُ مِنْهُ أَنْعَامُهُمْ وَأَنفُسُهُمْ “Derken onunla hem hayvanlarının hem de kendilerinin yediği bir mahsul çıkarıyoruz.”
Oradan hem hayvanlarının yiyecekleri ot ve yaprak gibi şeyleri, hem de kendilerinin yiyecekleri hububat ve meyveleri çıkarıyoruz.
أَفَلَا يُبْصِرُونَ “Hâlâ görmezler mi?”Bunları görmüyorlar mı, ta ki bunlarla Allahın kudretinin ve lütfunun kemâline istidlâlde bulunsunlar.
28- وَيَقُولُونَ مَتَى هَذَا الْفَتْحُ إِن كُنتُمْ صَادِقِينَ “Eğer doğru söyleyenleriseniz, şu fetih ne zaman?” diyorlar.”Fetihten murat yardımdır veya şu ayette olduğu gibi Allahın onlarla Müslümanlar arasında hükmetmesidir:
“Ey Rabbimiz! Bizimle kavmimiz arasını hak ile aç.” (A’raf, 89)
29- قُلْ يَوْمَ الْفَتْحِ لَا يَنفَعُ الَّذِينَ كَفَرُوا إِيمَانُهُمْ “De ki: İnkâr edenlere o fetih günü iman etmeleri fayda vermez.”
وَلَا هُمْ يُنظَرُونَ “Onlara mühlet de verilmez.”
Bundan murat, kıyamet günüdür. Çünkü kıyamet günü, Allahın kâfirlere karşı mü’minlere yardım ettiği ve aralarını ayırdığı gündür.
Denildi ki: Bundan murat Bedir günü veya Mekkenin fethi de olabilir. Bu durumda ayette imanın kendilerine fayda vermeyeceği kimseler de, savaşta öldürülen inkârcılardır. Çünkü öldürülme esnasında iman onlara bir fayda vermez, kendilerine mühlet de verilmez.
Onların “Eğer doğru söyleyenler iseniz, şu fetih ne zaman?” demelerine cevap olarak bunun uygunluğu şu cihetledir: Onlar azabın hemen gelmesini isterlerken aslında o azabı yalanlayarak ve onunla dalga geçerek istediler. Verilen cevapta da, onların maksadına cevap verildi, “acele etmeyin, cezanız geliyor” manası hatırlatıldı.
30- فَأَعْرِضْ عَنْهُمْ “Şimdi sen onlardan yüz çevir.”Ve onların yalanlamalarına aldırma!
Denildi ki: Bu ayet, seyf ayetiyle neshedilmiştir.[4>
وَانتَظِرْ “Ve bekle.”
Onlara karşı yardımı bekle.
إِنَّهُم مُّنتَظِرُونَ “Şüphesiz onlar da bekliyorlar.”
Onlar da Sana galip gelmeyi bekliyorlar.
Hz. Peygamber şöyle buyurur:
Her kim Secde ve Tebareke sûrelerini okursa, Kadir gecesini ihya etmiş gibi kendisine mükâfat verilir.”
Yine şöyle buyurur:
“Her kim evinde Secde sûresini okusa, şeytan üç gün onun evine giremez.”
[1>Yani, aslında “Hiç mü’min olan kimse, fasık olan gibi midir?” derken bunların bir tutulmayacağı anlaşılmaktadır. Ayrıca “Bunlar eşit olmazlar” denilmesi, hem bu manayı daha da kuvvetlendirir, hem de açıktan ifade eder.
[2>Bkz. Necm, 15
[3>Arablarda savaş öncesi yiğitler meydana çıkar, teke tek dövüşürler, dövüşmezden önce de her biri kendini över, karşıyı yerin dibine geçirmeye çalışırdı.
[4>İslâm’ın Mekke dönemiyle, Medine dönemi arasında farklılıklar olduğundan, dinin bazı hükümlerinde de farklılıklar olmuştur. Mesela, Mekke’de savaşa izin verilmezken, Medine’de verilmiştir.
Yazar:
Prof.Dr. Şadi Eren