Neler yeni

Welcome to Cidar - Hak Yolunda... Hak üzere...

Forumumuza hoş geldiniz, burada birçok faydalı içerik ve aktif bir topluluk sizi bekliyor, ancak tüm özelliklerden yararlanabilmek ve paylaşımlara katılabilmek için kayıt olmanız gerekmektedir.

Şuara Suresi Tefsiri

Admin

Yönetici
Katılım
19 Şub 2025
Mesajlar
180
Tepkime puanı
0
Puanları
16
1- طسم “Tâ, Sîn, Mîm.”







2- تِلْكَ آيَاتُ الْكِتَابِ الْمُبِينِ “Bunlar apaçık kitabın âyetleridir.”Bunlar, mu’cizeliği ve sıhhati gayet açık olan kitabın ayetleridir.Kitaptan murat, Bakara sûresinin başında da açıklandığı üzere, bu sûre veya Kur’anın tamamı olabilir.







3- لَعَلَّكَ بَاخِعٌ نَّفْسَكَ أَلَّا يَكُونُوا مُؤْمِنِينَ “Onlar iman etmiyorlar diye adeta kendine kıyacaksın!”Onlar iman etmiyorlar diye veya iman etmezler endişesiyle neredeyse kendini yiyip bitireceksin.



Böyle yapma, kendine acı, kendine yazık etme.







4- إِن نَّشَأْ نُنَزِّلْ عَلَيْهِم مِّن السَّمَاء آيَةً فَظَلَّتْ أَعْنَاقُهُمْ لَهَا خَاضِعِينَ “Biz dilersek onların üzerlerine semadan bir âyet indiririz de, ona boyun eğmek zorunda kalırlar.”



Bundan murat, onların reisleri veya cemaatleri olabilir.



Semadan indirilecek ayetten murat,



-Onları imana zorlayacak bir delalet,



-Veya imana mecbur edecek bir bela olabilir.







5- وَمَا يَأْتِيهِم مِّن ذِكْرٍ مِّنَ الرَّحْمَنِ مُحْدَثٍ إِلَّا كَانُوا عَنْهُ مُعْرِضِينَ “Kendilerine Rahmân’dan yeni bir öğüt gelmeyedursun, illa ondan yüz çevirirler.”Onlara, Rahmânın peygamberine vahyettiği şeylerden yeni bir öğüt veya bir kısım ayetler geldiğinde, yüz çevirdiler ve bulundukları hâl üzerinde ısrar ettiler.Bunlara yeni öğütler gelmesi, hatırlatmayı tekrarlamak ve anlatılanları değişik yönleriyle bildirmek içindi. Ama onlar her yeni hatırlatmada küfürlerini yenilediler.







6- فَقَدْ كَذَّبُوا “Onlar yalanladılar.”Onlar, yüz çevirmelerinden sonra o öğüdü yalanladılar, yalanlamada o kadar ileri gittiler ki, ayetin devamından anlaşıldığına göre, işi alay etmeye kadar götürdüler.



فَسَيَأْتِيهِمْ أَنبَاء مَا كَانُوا بِهِ يَسْتَهْزِئُون “Fakat alay edegeldikleri şeylerin haberleri kendilerine gelecektir.”Bedir günü veya kıyamet günü azap kendilerine dokunduğunda, alay ettikleri şeylerin hak mı yoksa batıl mı, tasdik edilip saygı mı duyulmalı yoksa tekzip edilip dalga mı geçmek gerekir olduğunu bilecekler.







7- أَوَلَمْ يَرَوْا إِلَى الْأَرْضِ كَمْ أَنبَتْنَا فِيهَا مِن كُلِّ زَوْجٍ كَرِيمٍ “Yeryüzüne bakmadılar mı, orada her türden hoş bitkiler bitirdik.”Arzın hayret verici durumlarına bakmadılar mı?Öyle anlaşılıyor ki, her bitkinin ya doğrudan tek başına veya başkasıyla mutlaka bir faydası bulunmaktadır.







8- إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَةً “Şüphesiz ki bunda bir âyet vardır.”Bunların böyle bitirilmesinde veya bunların her birinde, bunları topraktan bitiren Zâtın noksansız kudret ve hikmetine, nimet ve rahmetinin her şeye şümûlüne delâlet eden bir alâmet vardır.



وَمَا كَانَ أَكْثَرُهُم مُّؤْمِنِينَ “Ama onların çoğu mü’min olmadı.”



Ama onların çoğu, Allahın ilminde ve kader proğramında mü’min olmadı. Bundan dolayı böyle büyük ayetler bile onlara bir fayda vermez.







9- وَإِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ الْعَزِيزُ الرَّحِيمُ “Ve şüphesiz Rabbin, Azîz – Rahîm’dir.”



Senin Rabbin Azîz’dir, hükümrandır, o kafirlerden intikam almaya kâdirdir. Rahîm’dir; onlara mühlet ve fırsat verir.Veya inkâr edenlerden intikam almakla Azîz, tevbe ve iman edenlere merhamet etmekle ise Rahîmdir.







10- وَإِذْ نَادَى رَبُّكَ مُوسَى أَنِ ائْتِ الْقَوْمَ الظَّالِمِينَ “Hani Rabbin Musa’ya nida edip “Git o zalim kavme” demişti.”







11- قَوْمَ فِرْعَوْنَ “Firavunun kavmine.”



Firavunun kavminin zâlim olması,




-Küfür içinde olmaları,



-İsrailoğullarını köle yapmaları,



-Onların erkek çocuklarını boğazlamaları gibi durumlarındandır.



Ayette “Firavunun kavmine git” denilip Firavuna gidilmesi söylenmemesi, ona gitmenin evleviyetle sabit olmasındandır.



أَلَا يَتَّقُونَ “Sakınmazlar mı?”



Bu ifadede onların zulümlerine ve buna cüret etmelerine karşı bir hayret uyandırma vardır.







12- قَالَ رَبِّ إِنِّي أَخَافُ أَن يُكَذِّبُونِ “Musa dedi: Ya Rabbi! Doğrusu beni yalanlamalarından korkarım.”







وَيَضِيقُ صَدْرِي 13 “Ve göğsüm daralır.”



وَلَا يَنطَلِقُ لِسَانِي “Dilim dönmez.”



فَأَرْسِلْ إِلَى هَارُونَ “Onun için Harun’a da elçilik ver.”



Kardeşinin de Peygamber kılınıp görevine yardımcı olması için Hz. Musa üç gerekçe gösterdi:



1-Yalanlamalarından korkması.



2-Bunun etkisiyle kalbinde meydana gelen darlık.



3-Kalbi daraldığında ruhunda meydana gelen inkıbaz sebebiyle dilinin bir şey söyleyemeyecek hâle gelmesi.



Hz. Musa’nın bunları nazara vermesi, kendisinin görevden mazur tutulması için olmayıp, görevini yapmada yardım edecek şeyi Cenab-ı Haktan talep etmektir ve şayet görevinde başarılı olamazsa, işin başında bir mazeret hazırlığıdır.







14- وَلَهُمْ عَلَيَّ ذَنبٌ “Hem onların bana isnad ettikleri bir suç var.”



Bundan murat, Hz. Musa’nın bir Kıbti’yi öldürmesidir.



Hz. Musa’nın onu öldürmesi kasden olmadığı hâlde bunu “suç” şeklinde ifade etmesi, onların iddiasına göredir. Bu ifade, başka yerlerde ayrıntılı anlatılan kıssasının bir özetidir.[1>



فَأَخَافُ أَن يَقْتُلُونِ “Ondan dolayı beni öldürmelerinden korkarım.”



Ben risalet görevini eda etmeden, bu olaydan dolayı beni öldürmelerinden korkarım.



Bu da aynı şekilde görevi kabul etmeme tarzında bir gerekçe göstermek olmayıp, muhtemel bir duruma karşı önceden bir savumadır. Keza, insanları hakka davet hususunda Hak’tan bir yardım ve galebe talebidir.







15- قَالَ كَلَّا “Allah dedi: Hayır!”



فَاذْهَبَا بِآيَاتِنَا “Haydi ikiniz âyetlerimizle gidin.”



Bu ayetle Hz. Musa’nın her iki talebine de icabet edilmiştir. Yani, Hz. Musa’yı korkuya sevkeden durumdan kendisine bir zarar gelmeyecektir ve kardeşi de rasûl olarak gönderilecektir.



إِنَّا مَعَكُم مُّسْتَمِعُونَ “Çünkü biz sizinle beraberiz, konuşmalarınıza kulak veririz.”



Biz, sizinle ve Firavunla beraberiz, aranızda geçenleri işitiriz. Firavuna karşı size yardım ederiz.Cenab-ı Hak, kendini bir kavmin mücadelesinde müstemi olarak bulunan ve dostlarına yardıma her an hazır olan kimse tarzında anlattı. Bunda, Hz. Musa ve Hz. Haruna yardım edeceğini etkili bir üslûbla anlatmak vardır.



Cenab-ı Hakkın, “konuşmalarınıza kulak veririz” demesi, Zatı hakkında mecazdır.







16- فَأْتِيَا فِرْعَوْنَ “Haydi Firavun’a varın.”



فَقُولَا إِنَّا رَسُولُ رَبِّ الْعَالَمِينَ “Sonra da deyin ki: Biz, âlemlerin Rabbinin elçisiyiz.”



Ayette “rasûl” kelimesi masdardır, bundan dolayı “biz âlemlerin Rabbinin elçisiyiz” şeklinde tekil olarak geldi. Bazan her ikisine de bakar şekilde ifade edildiği de olmuştur.[2>



Veya ikisi kardeş olduklarından böyle denilmiştir.



Veya “bizden her birimiz âlemlerin Rabbinin elçisiyiz” manası murat edilmiştir.







17- أَنْ أَرْسِلْ مَعَنَا بَنِي إِسْرَائِيلَ “İsrailoğullarını bizimle beraber gönder.”



Bundan murat “onları serbest bırak, bizimle beraber Şam’a gelsinler” manasıdır.



Hz. Musa ve Hz. Harun, Firavuna gidip bunları söylediklerinde Firavun şöyle dedi:







18- قَالَ أَلَمْ نُرَبِّكَ فِينَا وَلِيدًا “Dedi: Biz seni çocukken himayemize alıp büyütmedik mi?”Sen daha bir bebek iken biz evimizde seni himayemize alıp yetiştirmedik mi?



وَلَبِثْتَ فِينَا مِنْ عُمُرِكَ سِنِينَ “Ayrıca ömrünün nice yıllarını aramızda geçirdin.”



Rivayete göre Hz. Musa Firavunun sarayında otuz sene kaldı. Sonra on yıl Medyen’de bulundu. Mısıra döndüğünde otuz yıl onları Allaha davet etti. Firavun ve kavminin boğulmasından sonra ise elli sene daha yaşadı.







19- وَفَعَلْتَ فَعْلَتَكَ الَّتِي فَعَلْتَ “Sen o yaptığını yaptın.”Firavun “yaptığını yaptın” derken, Hz. Musa’nın bir Kıbtîyi öldürmesini nazara vermektedir. Böylece, önce O’na olan ihsanını zikretmiş, ardından da adam öldürmesini söyleyerek yaptığı şeyin ne kadar büyük bir cinayet olduğunu bildirdi.



وَأَنتَ مِنَ الْكَافِرِينَ “Ve sen kafirlerdensin.”Böyle seçkin adamlarımdan birini öldürmekle, nimetime nankörlük edenlerden oldun.Veya şu mana da olabilir: “Sen şimdi bazılarına kâfir diyorsun ya, bu hareketinle aslında Sen kâfirlerden oldun.” Çünkü Hz. Musa onlarla muamelesinde takıyye yapmaktaydı.[3>



Keza, ayet “benim ulûhiyetimi inkâr edenlerden oldun” veya “geldin, bana muhalif hareketlerinle üzerinde olan nimetlerimi inkâr eden biri oldun” manalarına da işaret edebilir.



Firavun bu sözü ile, kendi dinlerine göre Hz. Musa’nın kâfirlerden olduğunu ifade etmiş de olabilir.







20- قَالَ فَعَلْتُهَا إِذًا وَأَنَا مِنَ الضَّالِّينَ “Mûsâ dedi: Ben onu, şaşkın bir hâlde iken yaptım.”



Yani, ben bunu cahillerden biri olarak yaptım.



Bundan murat, hata ile yaptığına dikkat çekmektir. Çünkü onu kasten öldürmemişti. İki kişi dövüşürlerken araya girmiş, haksız olana attığı bir yumruk, onun ölümüne sebep olmuştu.







21-
فَفَرَرْتُ مِنكُمْ لَمَّا خِفْتُكُمْ “Sizden korkunca da aranızdan kaçtım.”



فَوَهَبَ لِي رَبِّي حُكْمًا “Sonra Rabbim bana hikmet bahşetti.”



وَجَعَلَنِي مِنَ الْمُرْسَلِينَ “Ve beni peygamberlerden kıldı.”



Hz. Musa önce nübüvveti hakkında tenkide medar olabilecek adam öldürme meselesinin hakikatini anlattı. Sonra da Firavunun kendisine hatırlattığı nimetlere döndü. Açıktan bunları inkâr etmedi, çünkü doğru idi, ama sarayda Firavunun yanında yetişmesinin hakikatını nazara verip şöyle dedi:







22- وَتِلْكَ نِعْمَةٌ تَمُنُّهَا عَلَيَّ أَنْ عَبَّدتَّ بَنِي إِسْرَائِيلَ “Senin başıma kaktığın bu nimet, (gerçekte) İsrailoğullarını köleleştirmendendir.”Bana nimet olarak söylediğin ve minnet ettiğin durum, gerçekte İsrailoğullarını köle yapmandan ve onların erkek çocuklarını öldürme kastından dolayı meydana gelmiş bir olaydır.[4>Benim Senin sarayına gelmem ve terbiyen altında yetişmem bu yüzden olmuştur.Şöyle de mana verildi: “İsrailoğullarını köle yapmanı mı nimet olarak bana söylüyorsun?”Hz. Musa, onlardan kaçmasını çoğul olarak, ama Firavunun minnette bulunmasını ise sadece Firavunla alakalı söyledi. Çünkü minnette bulunan Firavun idi. Ama Hz. Musa’nın hataen adam öldürmesinden sonra korkusu ve kaçması, hem Firavundan, hem de adamlarından idi.







23- قَالَ فِرْعَوْنُ وَمَا رَبُّ الْعَالَمِينَ “Firavun dedi: Âlemlerin Rabbi nedir?”



Firavun, Hz. Musa’ya yönelttiği soruya verilen cevabı işitip itiraz edecek



bir şey bulamayınca, O’nu rasûl olarak gönderenin hakikati ile ilgili sormaya başladı.







24- قَالَ رَبُّ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا “Musa dedi: O, göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunan her şeyin Rabbi’dir.”Fert olan bir şeyin tarifinin imkânsız olup ancak sıfat ve fiilleriyle yapılabileceğinden, Hz. Musa da Cenab-ı Hakkı en zâhir özellik ve eserleriyle tarif edip tanıttı.



إن كُنتُم مُّوقِنِينَ “Eğer gerçekten inanırsanız (bu böyledir).”



Yani, şayet eşyayı yakînen biliyor, tahkik ediyorsanız şunu anlarsınız: Şu görülen varlıklar,



-Terkip hâlinde olmaları,



-Sayıca pek çok bulunmaları,



-Hallerinin değişime uğramaları ile kendileri için Vacibu’l-vücud bir yaratıcı olduğunu gösterirler. Bu yaratıcı, bütün mümkinatın mebdeidir, hepsinin varlığı O’ndandır ve O’na dayanır. Yoksa, Vacibu’l-vücud olanların taaddüdü lazım gelirdi. Veya bazı varlıkların vücud sahasına gelmelerinde O’na muhtaç olmamaları gerekirdi. Hâlbuki bunların her ikisi de imkânsızdır.Ayrıca, Vacibu’l-vücudun zâtı ile tarifi mümkün olmayıp, ancak haricî levazımı ile tarif edilebilir. Zâtında terkip olmadığından bir şeyi ona dâhil olan şeylerle tarif etmek tarzında da tarif edilemez.[5>







25- قَالَ لِمَنْ حَوْلَهُ أَلَا تَسْتَمِعُونَ “Firavun, etrafındakilere (alaycı bir ifade



ile) “dinlemez misiniz?” dedi.”



“Şunun verdiği cevaba bakın. Ben, “âlemlerin Rabbi” diye haber verdiği şeyin hakikatini soruyorum, O ise O’nun fiillerini zikrediyor.”Veya “O’nun semavatın Rabbi olduğunu iddia ediyor. Hâlbuki gökler bizatihi vacip ve müteharriktir.’’[6>Bu, dehrîlerin (tabiatçıların) görüşüdür.Veya “göklerin bir müessire muhtaç oluşu malum değildir” manasını kastetmiş de olabilir.







26- قَالَ رَبُّكُمْ وَرَبُّ آبَائِكُمُ الْأَوَّلِينَ “Musa dedi: O, Rabbiniz ve önceki atalarınızın Rabbidir.”Hz. Musa, Firavunun mutmain olmayışı karşısında, benzeri bir vehme kapılmayacağı ve hikmet sahibi bir Musavvire ihtiyacı inkâr edemeyeceği başka ilâhî sıfat ve fiillere dikkat çekti, “O, Rabbiniz ve önceki atalarınızın Rabbidir” dedi. Burada nazara verdiği delil, nazar eden kimse için anlaması daha kolay ve düşünen kimse için daha açıktır.







27- قَالَ إِنَّ رَسُولَكُمُ الَّذِي أُرْسِلَ إِلَيْكُمْ لَمَجْنُونٌ “Firavun dedi: Şüphesiz size gönderilen peygamberiniz bir mecnun (deli).”Ben ona bir şeyi soruyorum, O bana başka şeyi anlatıyor.



Firavunun Hz. Musa’dan “size gönderilen peygamberiniz” diye bahsetmesi, alay etmek içindir.







28- قَالَ رَبُّ الْمَشْرِقِ وَالْمَغْرِبِ وَمَا بَيْنَهُمَا “Mûsâ dedi: O, doğunun ve batının, ayrıca bu ikisi arasında olanların Rabbidir.”Her gün güneşi doğudan getirir, her gün farklı bir yörüngeden onu batıya götürür. Onun bu hareketiyle kâinatın işleri tanzim edilir, çok faydalar elde edilir.



إِن كُنتُمْ تَعْقِلُونَ “Eğer aklınızı kullanıyorsanız (bu böyledir.)



Eğer aklınız varsa, sorunuzun cevabına bunun fevkinde bir cevap olmadığını bilirsiniz.



Hz. Musa, onlara önce yumuşak davrandı. Sonra onların inadını görünce sertleşti ve sözlerine misliyle mukabele etti.







29- قَالَ لَئِنِ اتَّخَذْتَ إِلَهًا غَيْرِي لَأَجْعَلَنَّكَ مِنَ الْمَسْجُونِينَ “Firavun dedi: Eğer benden başka bir ilâh edinirsen, andolsun seni zindana atılanlardan ederim.”



Firavun, münazara bitince işi tehdide vardırdı. Zaten münazarada mağlup olan inatçı kimselerin âdeti böyledir.



Bununla Firavunun ulûhiyet iddia ettiğine ve Sanii inkâr ettiğine delil getirildi.



Hz. Musa, “O, göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunan her şeyin



Rabbi’dir”
deyince, Firavunun etrafındakilere “dinlemez misiniz?” deyişinden de rububiyet dava ettiğine istidlâlde bulunuldu. (Şuara, 25)



Muhtemelen Firavun dehrî idi.[7>



Veya bir bölgenin hükümdarı veya idarecisi olanın, orada yaşayanların ibadetine (kendisine kul-köle olmasına) layık olduğunu zannediyordu.



“Seni zindana atarım” demek yerine “Seni zindana atılanlardan ederim” deyişinde daha etkili bir tehdit vardır. Çünkü Hz. Musa daha önce sarayda yaşadığı için, zindandaki mahkûmların perişan hâlini biliyordu. Zira Firavun mahkûmları derin bir çukura atıyor, ölünceye kadar da onları çıkarmıyordu.







30- قَالَ أَوَلَوْ جِئْتُكَ بِشَيْءٍ مُّبِينٍ “Musa dedi: Sana apaçık bir şey getirmiş olsam da mı?”



“Şayet davamın doğruluğunu açıkça gösteren bir şey getirmişsem yine de böyle yapar mısın?”



Bundan murat mu’cizedir. Çünkü mu’cize,



-Hem Saniin varlığına ve hikmetine delâlet eder.



-Hem de peygamberlik iddiasında bulunan kimsenin doğruluğunu gösterir.







31- قَالَ فَأْتِ بِهِ إِن كُنتَ مِنَ الصَّادِقِينَ “Firavun dedi: Haydi getir onubakayım, doğrulardan isen.”“Rasûl olduğuna veya iddia ettiğin şeylere bir delilin varsa, hiç durma, getir, görelim. Çünkü ‘ben peygamberim’ diyenin delili olması gerekir.”







32- فَأَلْقَى عَصَاهُ “Bunun üzerine (Musa) asâsını yere bıraktı.”



فَإِذَا هِيَ ثُعْبَانٌ مُّبِينٌ “Bir de ne görsünler, asa açıkça kocaman bir yılan olmuş.”







33- وَنَزَعَ يَدَهُ “Elini koynundan çıkardı.”



فَإِذَا هِيَ بَيْضَاء لِلنَّاظِرِينَ “Bir de ne görsünler, bakanlara bembeyaz olmuş.”



Rivayete göre Firavun birinci mu’cizeyi görünce “başka da var mı?” dedi. Bunun üzerine Hz. Musa elini çıkardı.Firavun “onda ne var ki?” dedi. Hz. Musa elini koltuğunun altına alıp tekrar çıkarınca eli gözleri kamaştıran, ufku örten bir ışıkla parladı.







3ََ4- قَالَ لِلْمَلَإِ حَوْلَهُ إِنَّ هَذَا لَسَاحِرٌ عَلِيمٌ “Firavun çevresinde bulunan ileri gelenlere dedi: Bu, çok bilgili bir sihirbaz!”Sihir ilminde çok ileri gitmiş.







35- يُرِيدُ أَن يُخْرِجَكُم مِّنْ أَرْضِكُم بِسِحْرِهِ “Sihriyle sizi yurdunuzdan çıkarmak istiyor.”



فَمَاذَا تَأْمُرُونَ “Şimdi ne emredersiniz?”



Mu’cizenin kuvveti Firavunu dehşete düşürdü. Öncesinde onlara rububiyet dava ederken “ne emredersiniz?” diyecek duruma geldi. Bu sözüyle, onları Hz. Musa’dan ürkütmeye çalıştı. Sihir yoluyla galip gelmeye çalıştığını, ülkesini ele geçirip halkını sürgüne göndermek istediğine dikkat çekti.







36- قَالُوا أَرْجِهِ وَأَخَاهُ “Dediler: Onu ve kardeşini beklet.”



“Onu ve kardeşini beklet”
ifadesi, “hapiste beklet” manasına da gelebilir.



وَابْعَثْ فِي الْمَدَائِنِ حَاشِرِينَ “Şehirlere de dellallar gönder.”







37- يَأْتُوكَ بِكُلِّ سَحَّارٍ عَلِيمٍ “Bütün usta sihirbazları sana getirsinler.”







38- فَجُمِعَ السَّحَرَةُ لِمِيقَاتِ يَوْمٍ مَّعْلُومٍ “Böylece sihirbazlar belli bir günün tayin edilen vaktinde bir araya getirildi.”“Belli bir gün”den murat onların bayramındaki kuşluk vaktidir.







39- وَقِيلَ لِلنَّاسِ هَلْ أَنتُم مُّجْتَمِعُونَ “İnsanlara da ‘toplanmış mısınız?’denildi.”



Halka “toplanmış mısınız?” denilmesinde işi ağırdan aldıklarını hatırlatmak ve “haydi, bir an önce toplanın” diye acele etmelerine bir teşvik vardır.







40- لَعَلَّنَا نَتَّبِعُ السَّحَرَةَ إِن كَانُوا هُمُ الْغَالِبِينَ “Galip gelenler sihirbazlar olursa, herhalde onlara uyarız.”“Galip gelenler sihirbazlar olursa, herhalde onlara uyarız” demeleri, kinaye yoluyla Hz. Musaya uymayacaklarını bildirmek içindir, yoksa sihirbazların dinine uyacaklarını söylemek değildir. Çünkü onlara uyduklarında Hz. Musaya uymamış olacaklardır.[8>







41- فَلَمَّا جَاء السَّحَرَةُ قَالُوا لِفِرْعَوْنَ أَئِنَّ لَنَا لَأَجْرًا إِن كُنَّا نَحْنُ الْغَالِبِينَ “Sihirbazlar gelince, Firavun’a, “Eğer biz üstün gelirsek, gerçekten bize bir mükâfat var mı?” dediler.”







42-
قَالَ نَعَمْ وَإِنَّكُمْ إِذًا لَّمِنَ الْمُقَرَّبِينَ “Firavun dedi: Evet, hem o takdir de mutlaka bana yakın kimselerden olacaksınız.”



Firavun, galip gelmeleri halinde hem onların talep ettiği ücreti vereceğini, hem de ilâve olarak kendisi nezdinde gözde-seçkin kimseler olacaklarını söyledi.







43-
قَالَ لَهُم مُّوسَى أَلْقُوا مَا أَنتُم مُّلْقُونَ “Mûsâ onlara, “Ne atacaksanız atın” dedi.”



Başka ayette nazara verildiği gibi, “Ey Musa! Sen mi atarsın, yoksa atan biz mi olalım?” (A’raf, 115) demişlerdi.Hz. Musanın onlara “ne atacaksanız atın” demesinde, onlara “haydi sihrinizi gösterin” manası değil, yapacaklarını yapmalarını istemesi vardır. Çünkü onların ortaya koyacakları şey, netice itibarıyla hakkın galip gelmesine vesile olacaktır.







44-
فَأَلْقَوْا حِبَالَهُمْ وَعِصِيَّهُمْ “Bunun üzerine iplerini ve değneklerini attılar.”



وَقَالُوا بِعِزَّةِ فِرْعَوْنَ إِنَّا لَنَحْنُ الْغَالِبُونَ “Ve “Firavun’un izzeti hakkı için elbette bizler galip geleceğiz” dediler.”Kendilerine o kadar güveniyorlardı ki, Firavunun izzetine yeminle galibiyetin kendilerinin olduğunu baştan ilan ettiler. Onları böyle demeye sevk eden, sihirde yapılabilecek en ileri bir şeyi yapmaları olabilir.







45-
فَأَلْقَى مُوسَى عَصَاهُ “Ardından Musa asâsını attı.”



فَإِذَا هِيَ تَلْقَفُ مَا يَأْفِكُونَ “Bir de ne görsünler, onların uydurduklarını yutuyor!”



Onlar, bir takım hile ve illüzyonlarla ellerindeki ipleri ve değnekleri hareketli yılanlara çevirmişlerdi. Hz. Musa’nın asası, bunları birer birer yutmaya başladı.







46-
فَأُلْقِيَ السَّحَرَةُ سَاجِدِينَ “Sihirbazlar derhal secdeye kapandılar.”



Çünkü sihirbazlar böyle bir şeyin sihirle olmayacağını biliyorlardı.



Bunda, sihrin nihayetinin bir illizyon ve yaldızlama olup gerçek olmadığına ve her fen ve sanatta derinleşmenin faydalı olduğuna bir delil vardır.



Sihirbazların ellerindeki ip ve değnekleri yere atmalarıyla, secde için kendilerini yere atmalarının ayette aynı kelimelerle anlatılmasında müşakele üslûbu vardır.



Ayrıca, Hz. Musa’nın mu’cizesini görür görmez kendilerine hâkim olamadıklarına bir delâlet vardır. Sanki onlar gördükleri karşısında tutuldular, yüz üstü yere kapaklandılar. Cenab-ı Hak kendilerine tevkifiyle böyle bir imanı nasip etti.







47-
قَالُوا آمَنَّا بِرَبِّ الْعَالَمِينَ “Dediler: Âlemlerin Rabbine iman ettik.”







48-
رَبِّ مُوسَى وَهَارُونَ “Musa ve Harun’un Rabbine!”



“Musa’nın ve Harun’un Rabbi” ifadesini “âlemlerin Rabbi” ifadesinden bedel olarak söylediler. Bunu demeleri, bazılarının “âlemlerin Rabbi” ifadesinden Firavunu anlamalarını engellemek içindi.



Bu ifadelerinde, kendilerini imana getiren durumun, bu iki peygamberin eliyle meydana gelen durumlar olduğunu hissettirmek vardır.







49-
قَالَ آمَنتُمْ لَهُ قَبْلَ أَنْ آذَنَ لَكُمْ “Firavun dedi: Ben size izin vermeden O’na iman ettiniz ha!”



إِنَّهُ لَكَبِيرُكُمُ الَّذِي عَلَّمَكُمُ السِّحْرَ “Mutlaka O size sihri öğreten büyüğünüzdür!”



“O sizin hocanız olduğundan size bazı şeyleri eksik öğretti, bundan size galip geldi.”



Veya “Böyle yapmanız için size vaatte bulundu, siz de ona muvafakat ettiniz, böyle oldu.”



Firavunun böyle demesi, kavminin sihirbazlarla alakalı olarak “onlar basiretle ve hakkın zuhuru sebebiyle iman ettiler” şeklinde bir inanç taşımalarını engellemek içindi.




فَلَسَوْفَ تَعْلَمُونَ “Ama yakında bileceksiniz:”



“Yaptığınızın vebâlini bileceksiniz.”



Ayetin devamı ise bunun beyanıdır.




لَأُقَطِّعَنَّ أَيْدِيَكُمْ وَأَرْجُلَكُم مِّنْ خِلَافٍ “Andolsun, ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama kestireceğim.”



وَلَأُصَلِّبَنَّكُمْ أَجْمَعِينَ “Hepinizi astıracağım!”







50-
قَالُوا لَا ضَيْرَ “Dediler: Zararı yok.”Bize yapacağın şeyden bize bir zarar gelmez.



إِنَّا إِلَى رَبِّنَا مُنقَلِبُونَ “Nasıl olsa Rabbimize döneceğiz.”



Biz, Rabbimizin bize vaat ettiğine kavuşacağız.



Senin bize yapacağına sabretmek,



-Günahları siler.



-Sevap kazandırır.



-Allah’a yakınlığa sebeb olur.



Veya “Alâ külli hâl elbette herhangi bir sebeple ölüp, Rabbimize döneceğiz. Böyle katledilerek ölmek, ölümün en faydalı ve en ziyade sevap umulmaya uygun şeklidir.’’[9>







51-
إِنَّا نَطْمَعُ أَن يَغْفِرَ لَنَا رَبُّنَا خَطَايَانَا أَن كُنَّا أَوَّلَ الْمُؤْمِنِينَ “İlk inananlar biz olduğumuz için, Rabbimizin hatalarımızı bağışlayacağını umuyoruz.” Firavunun etbaından ilk iman edenler veya şehit olarak ilk ölenlerden olduğumuzdan, Rabbimizin hatalarımızı bağışlamasını ümit ederiz.Bu cümle, ölümü gülerek karşılamalarının ikinci bir gerekçesidir.Veya birinci gerekçenin bir açılımıdır.







52-
وَأَوْحَيْنَا إِلَى مُوسَى أَنْ أَسْرِ بِعِبَادِي “Musa’ya: “Kullarımı geceleyin yola çıkar” diye vahyettik.”Bu, üstte anlatılan kısımdan seneler sonrası meydana gelen bir durumu anlatmaktadır.Hz. Musa, Firavun kavmi içinde tebliğde bulundu. Onları hakka davet



ediyor, kendilerine mu’cizeler gösteriyordu. Ama bütün bunlar ancak onların azgınlığını ve fesadını artırıyordu. Bunun üzerine Allahu Teâlâ, İsrailoğullarını bir gece vakti Mısırdan gizlice çıkarmayı Hz. Musaya vahyetti.




إِنَّكُم مُّتَّبَعُونَ “Çünkü takip edileceksiniz.”Bu, gece çıkma emrinin illetini bildirir. Yani, peşinize düşecekleri için gece vakti onlar farkında olmadan çıkın. Sabah farkına vardıklarında ise, hayli yol almış olursunuz. Siz denize varmadan size yetişemezler. Denize girdiğinizde onlar da sizin girdiğiniz yere girerler. Ben de denizi birleştirir, onları gark ederim.







53-
فَأَرْسَلَ فِرْعَوْنُ فِي الْمَدَائِنِ حَاشِرِينَ “Ardından Firavun şehirlere dellallar gönderdi.”Firavun, onların gece vakti Mısır’ı terk ettiklerini haber alınca, şehirlerdeki askerlerine onları takip etmeleri için ulaklar saldı.







54-
إِنَّ هَؤُلَاء لَشِرْذِمَةٌ قَلِيلُونَ “Dedi ki: Bunlar pek az ve önemsiz bir



topluluktur.”İsrailoğulları altıyüz yetmişbin kişi civarında idiler. Firavun, ordusuna nisbetle onları “küçük bir topluluk” olarak gördü. Çünkü rivayete göre kendi ordusunun öncü birliği yediyüz bin kişi idi.







55-
وَإِنَّهُمْ لَنَا لَغَائِظُونَ “Şüphesiz onlar bizi öfkelendiriyorlar.”



Sayıları az olmakla beraber bizi öfkelendirecek bir iş yapmışlardır.







56-
وَإِنَّا لَجَمِيعٌ حَاذِرُونَ “Biz ise, uyanık ve tedbirli bir topluluğuz.”



Biz ise, güçlü kuvvetli bir topluluğuz. İhtiyatlı olmak, işlerimizi tedbirli yapmak âdetimizdir.



Firavun bu sözleriyle,



-Evvela, güçlü kuvvetli olmaları nedeniyle onları takibe bir engel olmadığına dikkat çekti.



-Sonra da bu takibin olmasını gerektiren şiddetli düşmanlıklarını ve onlar hakkında uyanık olmak lüzumunu nazara verdi.



-Veya böyle demek suretiyle, halkının “Firavunun saltanatı acaba bitiyor mu?” şeklinde bir zanna kapılmalarının önüne geçmek istedi.







57-
فَأَخْرَجْنَاهُم مِّن جَنَّاتٍ وَعُيُونٍ “Böylece biz onları bahçelerden, pınarlardan çıkardık.”







58-
وَكُنُوزٍ وَمَقَامٍ كَرِيمٍ “Hazinelerden ve şerefli makamlardan da.”



Bu sebeple onların çıkmalarına bir gerekçe yarattık ve onları buna sevkettik.







59-
كَذَلِكَ وَأَوْرَثْنَاهَا بَنِي إِسْرَائِيلَ “Ve böylece onlara İsrailoğullarını mirasçı yaptık.”







60-
فَأَتْبَعُوهُم مُّشْرِقِينَ “Derken (Firavun ve adamları) gün doğarken onların ardına düştüler.”







61-
فَلَمَّا تَرَاءى الْجَمْعَانِ قَالَ أَصْحَابُ مُوسَى إِنَّا لَمُدْرَكُونَ “İki topluluk bir birini görünce, Musa’nın ashabı “Eyvah, yakalandık! dediler.”



Birbirlerine yakın olup, her bir taraf diğer tarafı görür hâle gelince endişelendiler.







62-
قَالَ كَلَّا “Musa: “Hayır, aslâ! dedi.”Hz. Musa dedi: “Hayır, asla onlar sizi yakalayamaz. Çünkü Allau Teâlâ size onlardan kurtulmayı vaat etti.”



إِنَّ مَعِيَ رَبِّي “Rabbim şüphesiz benimledir.”



Rabbim hıfz ve yardımıyla benimledir.



سَيَهْدِينِ “Bana yol gösterecektir.” Onlardan bir kurtuluş yoluna sevk edecektir.”Rivayete göre, Firavun hanedanından iman etmiş olan zât, Hz. Musanın yanındaydı. Dedi ki: Önün deniz. Âl-i Firavun da arkadan kuşatmış vaziyette. Bunlardan hangisine doğru gitmeyi emrediyorsun?”Hz. Musa, “denize doğru gitmeyi emrediyorum. Ve umarım yaptığım şeyle emrolunurum” dedi.







63-
فَأَوْحَيْنَا إِلَى مُوسَى أَنِ اضْرِب بِّعَصَاكَ الْبَحْرَ “Bunun üzerine Mûsâ’ya,



“Asan ile denize vur” diye vahyettik.”




فَانفَلَقَ “Deniz derhal yarıldı.”



Hz. Musa asasını denize vurdu, deniz yarıldı. Aralarında yol olan oniki kola ayrıldı.




فَكَانَ كُلُّ فِرْقٍ كَالطَّوْدِ الْعَظِيمِ “Her parçası koca bir dağ gibiydi.” Böylece, İsrailoğullarının her bir kabilesi, bir koldan denizde açılan yollara girdi.







64-
وَأَزْلَفْنَا ثَمَّ الْآخَرِينَ “Ötekileri de oraya yaklaştırdık.”



Firavun ve kavmini onlara yaklaştırdık, İsrailoğullarının girdikleri yerlerden onlar da denize girdiler.







65-
وَأَنجَيْنَا مُوسَى وَمَن مَّعَهُ أَجْمَعِينَ “Musa ve beraberindekilerin hepsini kurtardık.”



Onlar geçinceye kadar denizi bu şekilde muhafaza ettik.







66-
ثُمَّ أَغْرَقْنَا الْآخَرِينَ “Sonra da ötekileri suda boğduk.”



Sonra, suları onların üzerine kapatarak diğerlerini garkettik.







67-
إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَةً “Şüphesiz bunda bir âyet vardır.”



Hem de ne ayet/ ibret vardır!




وَمَا كَانَ أَكْثَرُهُم مُّؤْمِنِينَ “Ama onların çoğu iman etmiş değillerdir.”



Onların çoğu bu ayete rağmen yine de intibaha gelmedi. Çünkü Mısırda geride kalan Kıbtilerden hiçbiri, bu ibretlik olaya rağmen iman etmedi.



İsrailoğulları ise, kurtulduktan sonra ibadet edecekleri bir sığır istediler ve buzağıyı ilah edindiler. Ayrıca “Ey Musa, biz Allah’ı açıkça görmedikçe sana asla inanmayacağız” (Bakara, 55) dediler.








68- وَإِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ الْعَزِيزُ الرَّحِيمُ “Ve şüphesiz Rabbin, Azîz – Rahîm’dir.”







Senin Rabbin Azîz’dir, düşmanlarından intikam alır. Rahim’dir, dostlarına merhamet eder.




[1>Bkz. Kasas, 15-22.



[2>Mesela Taha, 42-50. ayetler arasında bunun nümunelerini görebiliriz.



[3> Takıyye, hayatî tehlike halinde veya din adına önemli maslahatlar gereği kafire karşı kendini gizlemektir. “Mü’minler, mü’minleri bırakıp kâfirleri dost edinmesin. Kim böyle yaparsa, Allah ile bir ilişiği kalmaz. Ancak onlardan korunmanız başkadır.” (Al İmrân, 28) ayeti, bu bağlamda değerlendirilmiştir.



[4> Dolayısıyla, bu beni değil, seni mahcup edecek bir durumdur.



[5> Su, iki hidrojen ve bir oksijenin bir araya gelmesinden meydana gelen bir terkiptir. Onu tarif ederken, onu meydana getiren unsurlarla tarif edebiliriz. Ama Allah –haşa- bazı şeylerden meydana gelmiş bir terkip değildir. Dolayısıyla, Onu eserleri ile ve fiilleri ile bir derece tanıyabiliriz, zatıyla ise bilemeyiz.



[6> Yani, bunları yaratan yoktur, kendi kendine hareket etmektedirler.



[7> Âlemin yaratıldığını kabul etmiyor, dolayısıyla bir yaratıcının olması gerektiği ne inanmıyordu.



[8>Burada halkın peşin hükümlü olduklarını görüyoruz. Şayet insafla hareket etseler “kim galip gelirse ona uyarız” demeleri gerekirdi.



[9> Yani, madem öleceğiz. Şehit olarak ölmek en faydalı ve sevaplı bir ölüm şekli dir.
69-
وَاتْلُ عَلَيْهِمْ نَبَأَ إِبْرَاهِيمَ “Onlara İbrahim’in kıssasını da oku.”



Ey peygamber! Arab müşriklerine İbrahimin haberini oku!







70- إِذْ قَالَ لِأَبِيهِ وَقَوْمِهِ مَا تَعْبُدُونَ “Hani O, babasına ve kavmine, “Neye tapıyorsunuz?” dedi.”“Neye tapıyorsunuz?” diye sorması, onların taptıkları şeylerin ibadet edilmeye layık olmadıklarını göstermek içindi.







71- قَالُوا نَعْبُدُ أَصْنَامًا فَنَظَلُّ لَهَا عَاكِفِينَ “Putlara tapıyoruz ve onlara tapmağa devam edeceğiz” demişlerdi.”Sadece sualin cevabını vermekle yetinmediler “tapmaya devam edeceğiz” diyerek bu yaptıklarıyla gururlandılar, iftihar ettiler.



Denildi ki: Putlara gündüz tapar, gece tapmazlardı.







72- قَالَ هَلْ يَسْمَعُونَكُمْ إِذْ تَدْعُونَ “İbrahim dedi: Yalvardığınızda onlar sizi işitirler mi?”







73- أَوْ يَنفَعُونَكُمْ أَوْ يَضُرُّونَ “Veya size fayda veya zarar verirler mi?”



Onlara ibadetinizden dolayı size bir faydaları olur mu?



Veya ibadet etmeyenlere zarar verebilirler mi?







74- قَالُوا بَلْ وَجَدْنَا آبَاءنَا كَذَلِكَ يَفْعَلُونَ “Hayır, ama biz atalarımızı böyle yaparken bulduk” dediler.”Sorulan soruya cevap vermek yerine taklide sığındılar, babalarının da böyle yaptığını söylediler.







75- قَالَ أَفَرَأَيْتُم مَّا كُنتُمْ تَعْبُدُونَ “İbrahim dedi: Taptığınız şeyleri gördünüz mü?”







76- أَنتُمْ وَآبَاؤُكُمُ الْأَقْدَمُونَ “Sizin ve geçmiş atalarınızın.”Çünkü, bir şeyin eskiden beri yapılıyor olması onun sıhhatine delâlet etmez, batıl onunla hakka dönüşmez.







77- فَإِنَّهُمْ عَدُوٌّ لِّي “Şüphesiz onlar benim düşmanımdır.”Hz. İbrahim “onlar benim düşmanımdır” demekle, o putların kendilerine ibadet edenlere düşmanlığını nazara verdi. Çünkü o putlara tapanlar, düşmanları cihetinden gelen zarardan çok daha fazlasını onlardan görmektedirler. “O putlar sizin düşmanlarınızdır” demek yerine “benim düşmanımdır” demesinde onlara bir tariz vardır. Bu tarz nasihat, açıktan söylemekten daha faydalıdır.



Hz. İbrahim bunu söylerken önce nefsinden başlamasında, sözünün kabulünü kolaylaştıran bir durum söz konusudur.



إِلَّا رَبَّ الْعَالَمِينَ “Ancak âlemlerin Rabbi müstesna.”



Buradaki istisna munkatıdır. Ama muttasıl da olabilir. Çünkü onların ecdadı içinde Allaha ibadet eden de vardı. Yani, sizin ve ecdadınızın ne kadar taptıkları varsa, - âlemlerin Rabbi müstesna- hepsi benim düşmanımdır.



İstisna munkatı olduğunda ise mana şöyle olur: “Sizin ve ecdadınızın ne kadar taptıkları varsa hepsi benim düşmanımdır. Ancak âlemlerin Rabbi benim düşmanım değildir.







78- الَّذِي خَلَقَنِي فَهُوَ يَهْدِينِ “O ki, beni yarattı ve bana yolu gösterir.”



“O ki, takdir edip yol gösterdi.”
(Â’lâ, 3) ayetinin bildirdiği gibi Cenab-ı Hak her mahlûku, dünyevî ve uhrevî yaratılış gayesine uygun şeye sevk etmektedir. Bu hidayet, (sevk) yaratılışının buşlangıcından eceli gelinceye kadar tedrici bir şekilde kendini göstermektedir. O mahlûk bütün hâllerinde ilâhî sevk sayesinde menfaatlerini celp eder ve zararlardan da kurtulur. Mesela insan açısından baktığımızda, ona yapılan ilâhî sevkin başlangıcı cenin hâlinden başlar, cenin ana rahminde büyüyeceği yere sevk edilir. Bu ilâhî hidayet ve sevk, onu cennet yoluna ulaştırmaya ve nimetleriyle lezzetlendirmeye kadar devam eder.



Ayetteki فَ “fe” harfi sebebiyet bildirir. Yani, o âlemlerin Rabbi beni yarattı, yarattığı için de bana hidayet ediyor, yol gösteriyor.[1>







79- وَالَّذِي هُوَ يُطْعِمُنِي وَيَسْقِينِ “O beni yedirir ve içirir.”



Hz. İbrahimin Cenab-ı Hak ile ilgili nazara verdiği; yaratması, hidayet etmesi, yedirip içirmesi, şifa vermesi, öldürüp yeniden diriltecek olması hususları, Onun hak mabud olduğunun delilleridir.[2>







80- وَإِذَا مَرِضْتُ فَهُوَ يَشْفِينِ “Hastalandığım zaman O bana şifâ verir.”



“O beni yedirir ve içirir”
dedikten sonra “hastalandığım zaman O bana şifa verir” demesi yeme-içmenin sıhhat ve hastalıkla alakasından dolayıdır. Çünkü sıhhat ve hastalık genelde yeme-içmenin peşinde gerçekleşir.



Hz. İbrahim “hastalandığım zaman …” ifadesinde hastalığı kendine nisbet etti, “Allah beni hasta ettiğinde” demedi. Çünkü maksadı nimetleri saymaktır.



Sözlerinin devamında ölümü Allaha nisbet etmesi buna aykırı değildir. Çünkü ölümün bizzat kendisinde bir zarar yoktur, onun evvelindeki hastalıklar sebebiyle ölüm meydana gelmektedir. Öte yandan ehl-i kemâl için ölüm Allaha kavuşmaktır. Bu ise öyle bir lezzettir ki, dünya hayatı bu nimetin yanında çok basit kalır.



Keza ölüm çeşit çeşit meşakkat ve belâlardan bir kurtuluştur.



Hz. İbrahimin hastalığı kendisine nisbet etmesi bir de şundandır: Hastalık çoğu zaman insanın yeme-içmesindeki dengesizliklerden ve dengesiz beslenmesinden kaynaklanır. Sıhhat ise, bunların tamamına dikkat etmekle ve bunların dengeli olmalarıyla gerçekleşir. Böyle olunca hasta olmak insanın fiili, ama sıhhatli olmak doğrudan Azîz- Alîm olan Allahın bir lütfudur.







81- وَالَّذِي يُمِيتُنِي ثُمَّ يُحْيِينِ “O beni öldürür ve sonra da diriltir.”



Ahirette diriltecektir.







82- وَالَّذِي أَطْمَعُ أَن يَغْفِرَ لِي خَطِيئَتِي يَوْمَ الدِّينِ “Hesap gününde hatalarımı bağışlamasını da Ondan umarım.Hz. İbrahimin, peygamber olarak masum iken Allahtan bağışlanmayı umduğunu söylemesi,



-Bir nefis terbiyesidir.



-Ümmete günahlardan kaçınma dersi vermek ve dikkat etmelerini öğretmektir.



-Onların hatalarının bağışlanmasını taleptir.



-Kendisinden de sadır olmuş küçük günahlar varsa, bunların bağışlanması için bir istiğfardır.



Bazı zâtlar, Hz. İbrahimin ayette geçen hatasını şu üç misalle açıkladılar:



1-Kavmine “ben hastayım” demesi. (Bkz. Saffat, 89)



2-“Onların büyüğü yapmıştır” demesi. (Bkz. Enbiya, 63)



3-Hanımı hakkında “kız kardeşimdir” demesi.[3>



Ancak bu üçünü hata olarak görmek uygun değildir, çünkü Hz. İbrahim buralarda yalan söylememiş, tariz ve tevriye ile konuşmuştur.







83- رَبِّ هَبْ لِي حُكْمًا “Ya Rab! Bana hikmet ver.”



İlim ve amelde bana hikmet ver, bununla Hakkın hilafetine ve halkın riyasetine müstaid hâle geleyim.



وَأَلْحِقْنِي بِالصَّالِحِينَ “Ve beni salihler zümresine kat.”Ve amelde kemâle beni muvaffak kıl. Böylece salahatlerine ne büyük ne de küçük günah şaibesi bulaşmayan kâmil salihler zümresine katılayım.







84- وَاجْعَل لِّي لِسَانَ صِدْقٍ فِي الْآخِرِينَ “Sonra gelecekler içinde benim için lisan-ı sıdk nasip eyle!”“Lisan-ı sıdk”tan murat, dünyada makam ve eserini kıyamete kadar sürdürecek hoş bir yâd-ı cemildir.Hz. İbrahimin duası makbul olmuştur. Her ümmet O’na muhabbet eder, kendisini senâ ile yâd eder.Veya bundan murat, zürriyetinden dininin aslını tecdid edecek, insanları Hz. İbrahimin davet ettiği şeylere davet edecek sadık birini talep etmektir. Bu mananın tecellisi, Hz. Muhammed ile olmuştur (asm).







85- وَاجْعَلْنِي مِن وَرَثَةِ جَنَّةِ النَّعِيمِ “Ve beni Naîm cennetinin varislerinden eyle!”



Ahirette de beni Naim cennetinin varislerinden kıl.



Cennete varis olmanın manası daha önce geçmişti.







86-
وَاغْفِرْ لِأَبِي “Babamı da bağışla.”



Hidayetle ve imana muvaffak kılmakla babamı da bağışla.



إِنَّهُ كَانَ مِنَ الضَّالِّينَ “Çünkü o yolunu şaşıranlardandır.”Çünkü o, hak yoldan sapanlardan oldu.Şayet bu dua babasının ölümünden sonra ise, Nemrudun korkusundan babasının imanını gizlemesi ihtimaline karşı olabilir. Bunun için babasına istiğfar vaadinde bulunmuştu. (Meryem, 47)



Veya Hz. İbrahim henüz kâfirlere istiğfardan men edilmeden önce bu duayı yapmıştır.







87- وَلَا تُخْزِنِي يَوْمَ يُبْعَثُونَ “İnsanların diriltilecekleri gün beni utandırma.”



-Kusurlarımdan dolayı beni ayıplayarak,



-Cennet varislerinden bir kısmından manevi mertebemin noksan olmasıyla,



-Akıbet gizli olmasından ve aklen de azap vermenin cevazı nedeniyle, bana azap vererek,



-Veya babamı azaba maruz bırakarak,



-Onu dalalette olanlarla beraber haşrederek beni mahcup etme, zillete düşürme.







88- يَوْمَ لَا يَنفَعُ مَالٌ وَلَا بَنُونَ “O gün ne mal fayda verir ne evlat!”







89- إِلَّا مَنْ أَتَى اللَّهَ بِقَلْبٍ سَلِيمٍ “Ancak kalb-i selimle Allah’a gelenler kurtulur.”



Kalb-i selim,




-Küfürden,



-Günahlara meyilden,



-Ve arız olabilen diğer afetlerden uzak olan kalptir.



İnsanların diriltilecekleri günde mal ve evlat fayda vermez. Ancak Allaha selim kalp ile gelenler bir fayda bulur.



Mana şöyle de olabilir: O günde mal ve evlat fayda vermez, ancak selim kalbe sahip olanın mal ve evladı fayda verir. Şöyle ki: Bu kimse malını iyilik yolunda infak eder. Evladını hakka irşad eder, onları hayra teşvikte bulunur.



Hz. İbrahim böyle olan evladın Allahın itaatkâr kulları olarak kıyamet günü şefaatçi olabileceklerini nazara vermiştir.







90-
وَأُزْلِفَتِ الْجَنَّةُ لِلْمُتَّقِينَ (O gün) Cennet müttakilere yaklaştırılmıştır.”



Takva ehli olanlar, henüz cennete alınmadan onu görürler, oraya sevkedilecekleri için heyecan ve sevinçle beklerler.







91- وَبُرِّزَتِ الْجَحِيمُ لِلْغَاوِينَ “Cehennem de azgınlara gösterilir.”



Haddi aşan azgın kimseler ise cehennemi önlerinde görürler, oraya sevk edilecekleri için pişmanlıkla yanar, kavrulurlar.







92- وَقِيلَ لَهُمْ أَيْنَ مَا كُنتُمْ تَعْبُدُونَ “Ve onlara denilir: “Nerede o tapmakta olduklarınız?”







93- مِن دُونِ اللَّهِ “Allah’ın dışındakiler.”Size şefaatçi olduklarını iddia ettiğiniz ilahlarınız nerede?



هَلْ يَنصُرُونَكُمْ “Size yardım ediyorlar mı?”



Azabı sizden def ederek size fayda verebilirler mi?



أَوْ يَنتَصِرُونَ “Veya kendilerini kurtarabiliyorlar mı?”



Veya o azabı kendilerinden def ile kendilerine bir fayda verebilirler mi?



Çünkü, ayetin devamında nazara verildiği üzere, hepsi beraberce cehenneme gireceklerdir.







94- فَكُبْكِبُوا فِيهَا هُمْ وَالْغَاوُونَ “Arkasından onlar (putlar) ve azgınlar o cehenneme ardarda fırlatılır.”







95- وَجُنُودُ إِبْلِيسَ أَجْمَعُونَ “İblisin bütün ordusu da.”



İblisin ordusu
ndan murat,



-Cin ve insten ona uyan âsi kimselerdir.



-Veya ona tâbi şeytanlardır.







96- قَالُوا وَهُمْ فِيهَا يَخْتَصِمُونَ “Orada onlar taptıklarıyla çekişerek şöyle derler:”







97- تَاللَّهِ إِن كُنَّا لَفِي ضَلَالٍ مُّبِينٍ “Vallahi, gerçekten biz apaçık bir dalalet içindeymişiz.”



Allahu Teâlâ putları konuşturur. Putlar, kendilerine ibadet edenlerin aleyhinde şehadet ederler, böylece orada birbirlerine hasım olurlar.







98- إِذْ نُسَوِّيكُم بِرَبِّ الْعَالَمِينَ “Çünkü biz sizi, âlemlerin Rabbi ile bir seviyede tutuyorduk.”Putlara tapanlar pişmanlıkla “biz sizi âlemlerin Rabbi ile bir seviyede tutuyorduk” derler.







99- وَمَا أَضَلَّنَا إِلَّا الْمُجْرِمُونَ “Bizi ancak mücrimler saptırdı.”







100- فَمَا لَنَا مِن شَافِعِينَ “Artık bizim için hiçbir şefaatçi yok.”



Mü’minler için peygamberler ve meleklerin şefaati var, ama bize hiçbir şefaatçi yok.







101-
وَلَا صَدِيقٍ حَمِيمٍ “Candan bir dost da yok.”Çünkü o günde müttakiler dışındaki dostlar, birbirlerine düşman olurlar.Veya şefaatçi olacak zannettiklerimiz, sıcak dost bildiklerimiz vardı, ama şefaatçi olamadılar, dostlukları bir fayda vermedi. Veya, öyle bir helâkete maruz kaldık ki, bizi ne bir şefaatçi kurtarır, ne de bir dost bu helâketten.



Ayette “şefaatçilerin” çoğul, “sıcak dostun” ise tekil gelmesi, âdeten şefaatçi kimselerin çok, ama samimi dostun az olmasındandır.



Veya bir tek samimî dostun, pek çok şefaatçiden daha fazla fayda vermesindendir.



Veya “düşman” denildiğinde çoğul anlamda kullanılabildiği gibi, “dost” kelimesinin de çoğul manası taşımasındandır.







102-
فَلَوْ أَنَّ لَنَا كَرَّةً فَنَكُونَ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ “Ah keşke dünyaya bir kere daha dönebilsek de, mü’minlerden olsak.”







103-
إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَةً “Şüphesiz bunda bir âyet vardır.”



Hz. İbrahimin zikrolunan bu kıssasında görmek ve ibret almak isteyen kimse için bir delil ve öğüt vardır. Çünkü bu kıssa, en düzgün bir tertib ve en güzel bir anlatımla gelmiştir.



Çünkü dikkatle bu kıssaya bakan kimse, bunda,



-Dinî ilimlerin usulüne bir işaret,



-Bunların delillerine bir tenbih,



-Hz. İbrahimin, kavmini en güzel bir şekilde hakka davet etmesi,



-Onlara en güzel bir şekilde muhalefet,



-Kavmine Hz. İbrahimin şefkatini göstermek,



-Nasihat ederken işe kendinden başlamak, doğrudan anlatmak yerine dolaylı anlatım,



-Hikâye yoluyla vaat ve vaîd yapıp bu şekilde onlara talim ve ikazda bulunmak, böylece onların dinlemesini ve kabulünü sağlamak gibi çok önemli mesajlar bulacaktır.




وَمَا كَانَ أَكْثَرُهُم مُّؤْمِنِينَ “Ama onların çoğu mü’min değillerdir.”







104-
وَإِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ الْعَزِيزُ الرَّحِيمُ “Ve şüphesiz Rabbin, Azîz – Rahîm’dir.”



Senin Rabbin Aziz’dir, onlardan hemen intikam almaya kâdirdir. Rahim’dir, onların veya onların nesillerinden gelecek bazı kimselerin iman etmesi için mühlet verir, fırsat tanır.





[1> Allah, hiçbir mahlûku kendi hâline bırakmaz, her mahlûka fayda ve zarar gö receği şeyleri de tanıttırır. İlhamlarla onları yönlendirir. İnsanlara peygamberler göndererek ve kitaplar indirerek hidayet eder.



[2> Yani bunları yapan Zat, ibadet edilmeye layıktır. Ama, onların taptıkları putlar, bunların hiçbirini yapamaz. Öyle ise onlar mabut olamazlar.



[3> Hz. İbrahim’in böyle demesi, “din kardeşim” anlamında te’vil edilebilir. Böy le demesi, bir hükümdarın verebileceği bir zarardan uzak kalmaya yöneliktir.

105- كَذَّبَتْ قَوْمُ نُوحٍ الْمُرْسَلِينَ “Nûh’un kavmi peygamberleri yalanladı.”



Nûh kavminin “peygamberi” değil de “peygamberleri” yalanlamasının izahı daha önce geçmişti.







106- إِذْ قَالَ لَهُمْ أَخُوهُمْ نُوحٌ “Hani kardeşleri Nûh onlara şöyle demişti:”



“Kardeşleri”
denilmesi, o kavimden olmasındandır.



أَلَا تَتَّقُونَ “Allah’tan korkmaz mısınız?”



Allahtan korkup ta başkasına ibadeti terk etmez misiniz?







107- إِنِّي لَكُمْ رَسُولٌ أَمِينٌ “Şüphesiz ben sizin için emin bir peygamberim.”



Ben içinizde “emîn” olmakla bilinen biriyim.







108- فَاتَّقُوا اللَّهَ وَأَطِيعُونِ “Artık Allah’tan korkun ve bana itaat edin.”



Allahtan korkun ve size emretmiş olduğum tevhid ve Allaha taat hususunda bana itaat edin.







109- وَمَا أَسْأَلُكُمْ عَلَيْهِ مِنْ أَجْرٍ “Buna karşılık sizden hiçbir ücret istemiyorum.”



Yaptığım davet ve nasihat karşılığında sizden herhangi bir ücret istemiyorum.



إِنْ أَجْرِيَ إِلَّا عَلَى رَبِّ الْعَالَمِينَ “Benim ücretim ancak âlemlerin Rabbi olan Allah’a aittir.”







110- فَاتَّقُوا اللَّهَ وَأَطِيعُونِ “Artık Allah’tan korkun ve bana itaat edin.”



Bunu biraz önce söylemiş iken burada tekrar etmesi, te’kid içindir. Ayrıca, davet ettiği şeye uyma hususunda emin oluşu ve bir beklenti taşımamasından sadece biri bile kendisine uymayı gerektirirken, bunların her ikisiiçtima ettiğinde uymanın lüzumunu daha kuvvetli bir şekilde gerektirdiğine bir tenbihtir.







111- قَالُوا أَنُؤْمِنُ لَكَ وَاتَّبَعَكَ الْأَرْذَلُونَ “Dediler: Sana seviyesiz kimseler uymuş iken, hiç sana inanır mıyız?”Sayıca az, makam ve malca düşük kimseler sana uymuşken hiç sana inanır mıyız?



Böyle demeleri kıt akıllı olmaları ve sadece dünyevî menfaati düşünmelerindendir. Öyle ki onların sayıca az olmasını, onlara uymaya ve Peygamberin davet ettiğine iman etmeye engel kıldılar, o davetin batıl oluşuna delil saydılar.Böyle diyerek, onların Hz. Nûha tâbi olmalarının tefekkür ve basirete dayanmadığına, bir mal ve makam beklentisiyle olduğuna işaret ettiler. Buna mukabil Hz. Nûh onlara şöyle cevap verdi:







112- قَالَ وَمَا عِلْمِي بِمَا كَانُوا يَعْمَلُونَ “Dedi: Onların yaptıkları hakkında bir bilgim yoktur.”



Onlar buna samimi mi uydular yoksa bir beklentileri mi var, bilemem. Bana düşen zahire itibar etmektir.[1>







113- إِنْ حِسَابُهُمْ إِلَّا عَلَى رَبِّي “Onların hesabı ancak Rabbime aittir.”



Onların içyüzlerinin hesabı bana düşmez, bu Allaha aittir.



Çünkü kalplere muttali olan O’dur.



لَوْ تَشْعُرُونَ “Bir anlayabilseniz!”



Şuurunda olsanız, bunun böyle olduğunu bilirdiniz. Lakin siz cahilce hareket ediyor, bilmediğiniz şeyleri söylüyorsunuz.







114- وَمَا أَنَا بِطَارِدِ الْمُؤْمِنِينَ “Ben mü’minleri kovacak değilim.”



Onlar “Sana seviyesiz kimseler uymuşken hiç Sana inanır mıyız” derken “onları yanından kovarsan Sana uyarız” manasını hissettirmişlerdi. Hz. Nûh “Ben mü’minleri kovacak değilim” diyerek onlara cevap verdi.







115- إِنْ أَنَا إِلَّا نَذِيرٌ مُّبِينٌ “Ben ancak apaçık bir uyarıcıyım.”



Bu da, onları niçin kovmayacağının illeti gibidir. Yani, ister aziz ister zelil kimseler olsunlar, ben ancak mükellefleri uyarmak için gönderilmiş bir kimseyim. Zenginler bana uysunlar diye fakirleri kovmak bana yakışmaz.



Veya, bana düşen ancak apaçık bir şekilde kati delillerle sizi uyarmaktır. Yoksa sizin gönlünüz hoş olsun diye onları kovmak bana ait bir görev değildir.







116- قَالُوا لَئِن لَّمْ تَنتَهِ يَا نُوحُ لَتَكُونَنَّ مِنَ الْمَرْجُومِينَ “Dediler: Ey Nûh!Eğer vazgeçmezsen, taşlananlardan olacaksın!”“Taşlananlardan olacaksın” demelerinden murat, sözle veya doğrudan taş ile taşlanmayı ifade edebilir.







117- قَالَ رَبِّ إِنَّ قَوْمِي كَذَّبُونِ “Dedi: Ya Rabbi! Kavmim beni yalanladı.”



Hz. Nûh, bu ifadesiyle niçin onlara beddua ettiğini ortaya koydu. O da, hakkı yalanlamalarıdır. Yoksa onu korkutmaları ve kendisiyle dalga geçmelerinden dolayı beddua etmiş değildir.







118- فَافْتَحْ بَيْنِي وَبَيْنَهُمْ فَتْحًا “Artık benimle onların arasını aç.”



وَنَجِّنِي وَمَن مَّعِي مِنَ الْمُؤْمِنِينَ “Beni ve beraberimdeki mü’minleri kurtar.”



Beni ve mü’minleri, onların kötü maksatlarından ve kötü amellerinden kurtar.







119- فَأَنجَيْنَاهُ وَمَن مَّعَهُ فِي الْفُلْكِ الْمَشْحُونِ “Biz de Onu ve o dolu gemide beraberinde olanları kurtardık.”







120- ثُمَّ أَغْرَقْنَا بَعْدُ الْبَاقِينَ “Sonra da geride kalanları suda boğduk.”







121- إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَةً “Şüphesiz bunda bir âyet vardır.”



Şüphesiz bunda şüyu bulan ve mütevatir hâle gelen bir ibret vardır.



وَمَا كَانَ أَكْثَرُهُم مُّؤْمِنِينَ “Ama onların çoğu mü’min değillerdir.”







122- وَإِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ الْعَزِيزُ الرَّحِيمُ “Ve şüphesiz Rabbin, Azîz – Rahîm’dir.”




[1> Din, zâhire hükmeder. Hüküm verirken kalplerdeki niyetlere göre değil, zahi re göre hüküm veririz. Ama Allahın muamelesi, kalplerdeki niyetlere göredir.

123- كَذَّبَتْ عَادٌ الْمُرْسَلِينَ “Âd kavmi de peygamberleri yalanladı.”



Âd, aslında bu kavmin ecdadının ismidir. Ayette müennes fiil kullanılması, kabile itibarıyla olmuştur.







124- إِذْ قَالَ لَهُمْ أَخُوهُمْ هُودٌ “Hani kardeşleri Hûd onlara şöyle demişti:”



أَلَا تَتَّقُونَ “Allah’tan korkmaz mısınız?”







125- إِنِّي لَكُمْ رَسُولٌ أَمِينٌ “Şüphesiz ben sizin için emin bir peygamberim.”







126- فَاتَّقُوا اللَّهَ وَأَطِيعُونِ “Artık Allah’tan korkun ve bana itaat edin.”







127- وَمَا أَسْأَلُكُمْ عَلَيْهِ مِنْ أَجْرٍ “Buna karşılık sizden hiçbir ücret istemiyorum.”



إِنْ أَجْرِيَ إِلَّا عَلَى رَبِّ الْعَالَمِينَ “Benim ücretim ancak âlemlerin Rabbi olan Allah’a aittir.”



Bu sûrede anlatılan kıssaların aynı kalıp ifadelerle başlatılması; peygamberliğin,



-Hakkın marifetine,



-Ve Hakka itaate davetten ibaret olduğuna delâlet eder.



Hakka itaate davet ise,



-Davet edileni sevap olan şeylere yaklaştırmak,



-Günah olan ve cezayı gerektiren şeylerden uzaklaştırmak şeklindedir.



Peygamberler, basit-seviyesiz beklentilerden ve dünyevî gayelerden uzak kimseler olarak, her ne kadar bazı füruatta ihtilafları olsa da, bu temel esaslarda müttefik idiler.







128- أَتَبْنُونَ بِكُلِّ رِيعٍ آيَةً تَعْبَثُونَ “Siz her yüksek yere bir alamet bina yapıp boş şeylerle mi eğleniyorsunuz?”Bunların her tepeye alâmet olarak yaptıkları binadan murat,



-Yolculuk esnasında yolu kaybetmemek için yaptıkları binalar,



-Güvercin kaleleri,



-Yoldan geçenlerle eğlenmek için toplandıkları binalar,



-Veya kendileriyle iftihar ettikleri köşkler olabilir.







129- وَتَتَّخِذُونَ مَصَانِعَ لَعَلَّكُمْ تَخْلُدُونَ “İçlerinde daimî kalma ümidiyle sağlam yapılar mı ediniyorsunuz?”



Bundan murat da,



-Su mahzenleri,



-Köşkler,



-Kaleler olabilir.







130- وَإِذَا بَطَشْتُم بَطَشْتُمْ جَبَّارِينَ “Tutup yakaladığınız zaman da zorba



ca yakalıyorsunuz.”
Kılıç veya kamçı ile ceza verirken de,



-Acımasız,



-Terbiye maksadı olmadan,



-Ve sonunu hiç hesaba katmadan zorbaca tutuyor, ceza veriyorsunuz.







131- فَاتَّقُوا اللَّهَ وَأَطِيعُونِ “Artık Allah’tan korkun ve bana itaat edin.”Böyle şeyleri terk ile Allahtan korkun.Davet ettiğim hususlurda bana itaat edin. Çünkü bu sizin için en faydalı olandır.







132- وَاتَّقُوا الَّذِي أَمَدَّكُم بِمَا تَعْلَمُونَ “Size o bildiğiniz şeyleri verenden korkun.”Allahtan korkmayı burada tekrarladı. Buna gerekçe olarak da Allahın onlara vermiş olduğu ve kendilerinin de aslında bildikleri çeşit çeşit nimetleri hatırlattı. Allahtan korkup emirlerine itaat ettiklerinde bu ilâhî nimetlerin devam edeceğine, ama itaati terk ettiklerinde bunların son bulacağına tenbihte bulundu.Sözlerinin başında “Allahtan korkun” diyerek onların bazı kötü hâllerine mücmel olarak işaret etmiş, sonra da bu kötü hâlleri açıklamıştı. Burada da nimet yönüne önce mücmel olarak dikkat çekti, ardından da ziyadesiyle bir ikaz ve takvaya teşvik için bazı ayrıntıları nazara verdi ve şöyle dedi:







133- أَمَدَّكُم بِأَنْعَامٍ وَبَنِينَ “Davarlar ve evlatlar verdi.”







134- وَجَنَّاتٍ وَعُيُونٍ “Ayrıca bağlar ve pınarlar.” Ardından da şu uyarıyı yaptı:







135- إِنِّي أَخَافُ عَلَيْكُمْ عَذَابَ يَوْمٍ عَظِيمٍ “Gerçekten ben sizin hakkınız da büyük bir günün azabından korkarım.”Ben sizin hakkınızda dünya ve ahirette büyük bir günün azabından korkarım.Çünkü Rabbiniz olan Allah nimet vermeye kadir olduğu gibi, intikam almaya da kadirdir.







136- قَالُوا سَوَاء عَلَيْنَا أَوَعَظْتَ أَمْ لَمْ تَكُن مِّنَ الْوَاعِظِينَ “Dediler ki: Sen ister öğüt ver, ister öğüt verenlerden olma, bize göre birdir.”Çünkü biz, hâlimizi değiştirecek değiliz. Normalde “öğüt versen de vermesen de bizim için birdir” demeleri gerekirken, “Sen ister öğüt ver, ister öğüt verenlerden olma, bize göre birdir” demeleri, O’nun öğüdüne önem vermediklerini kuvvetli bir şekilde ifade etmek içindir.







137- إِنْ هَذَا إِلَّا خُلُقُ الْأَوَّلِينَ “Bu, öncekilerin âdetinden başka bir şey değildir.”



Bundan muradın ne olduğu çeşitli şekillerde ifade edilmiştir:



-Bize getirdiğin din, öncekilerin yalanlarından ibarettir.



-Bizim şu anda bulunduğumuz hâl, öncekilerin hâlidir, onlar gibi yaşar ve ölürüz. Dirilmek yoktur, hesap yoktur!



-Şu an bizim bulunduğumuz din, öncekilerin bir devamıdır. Biz onlara uymuş kimseleriz.



-Şu an bizim için söz konusu olan hayat ve ölüm, kadîm bir âdettir. Böyle gelmiş, böyle devam edip gidecektir.







138- وَمَا نَحْنُ بِمُعَذَّبِينَ “Biz azaba uğratılacak da değiliz.”Biz, üzerinde bulunduğumuz hâlden dolayı azaplandırılacak değiliz.







139- فَكَذَّبُوهُ “Böylece Hûd’u yalanladılar.”



فَأَهْلَكْنَاهُمْ “Biz de onları helâk ettik.”Onlar, Hûd’u yalanladılar, biz de yalanlamaları sebebiyle kasıp kavuran şiddetli bir rüzgarla onları helâk ettik. إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَةً “Şüphesiz bunda bir âyet vardır.” وَمَا كَانَ أَكْثَرُهُم مُّؤْمِنِينَ “Ama onların çoğu mü’min değillerdir.”







140- وَإِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ الْعَزِيزُ الرَّحِيمُ “Ve şüphesiz Rabbin, Azîz – Rahîmdir.
141-
كَذَّبَتْ ثَمُودُ الْمُرْسَلِينَ “Semud kavmi peygamberleri yalanladı.”







142- إِذْ قَالَ لَهُمْ أَخُوهُمْ صَالِحٌ “Hani kardeşleri Salih onlara şöyle demişti:”



أَلَا تَتَّقُونَ “Allah’tan korkmaz mısınız?”







143- إِنِّي لَكُمْ رَسُولٌ أَمِينٌ “Şüphesiz ben sizin için emin bir peygamberim.”







144- فَاتَّقُوا اللَّهَ وَأَطِيعُونِ “Artık Allah’tan korkun ve bana itaat edin.”







145- وَمَا أَسْأَلُكُمْ عَلَيْهِ مِنْ أَجْرٍ “Buna karşılık sizden hiçbir ücret istemiyorum.”



إِنْ أَجْرِيَ إِلَّا عَلَى رَبِّ الْعَالَمِينَ “Benim ücretim ancak âlemlerin Rabbi olan Allah’a aittir.”







146- أَتُتْرَكُونَ فِي مَا هَاهُنَا آمِنِينَ “Siz burada güven içinde mi bırakılacaksınız?”



Bu ifadede “hayır, böyle bırakılmazsınız” manası vardır.



Veya Allahın onları bu nimetler ve refah sebepleri içinde güven içinde bırakmasını bir hatırlatmak söz konusudur.







147- فِي جَنَّاتٍ وَعُيُونٍ “Bağların, pınarların içinde.”







148- وَزُرُوعٍ وَنَخْلٍ طَلْعُهَا هَضِيمٌ “Ekinlerin, salkımları sarkmış hurmaların arasında.”



Ayette hurmanın müstakil olarak nazara verilmesi diğer bahçe ağaçlarına üstün olmasındandır.



Hurmanın “salkımları sarkmış” ifadesiyle tavsif edilmesi, meyvelerinin latîf-hoş olmasını anlatır.Veya, “nahl” dişi hurmadır, bunun tomurcukları olduğunda çok çok latîf olur.



Veya ayette tavsif edilen durum, hurmanın meyvelerinin bolluğundan dallarının sarkmış, kırılmış hâlidir.







149- وَتَنْحِتُونَ مِنَ الْجِبَالِ بُيُوتًا فَارِهِينَ “Bir de dağlardan şımarık bir halde evler yontuyorsunuz.”







150- فَاتَّقُوا اللَّهَ وَأَطِيعُونِ “Artık Allah’tan korkun ve bana itaat edin.”







151- وَلَا تُطِيعُوا أَمْرَ الْمُسْرِفِينَ “Haddi aşanların emrine itaat etmeyin.”







152- الَّذِينَ يُفْسِدُونَ فِي الْأَرْضِ وَلَا يُصْلِحُونَ “Onlar, yeryüzünde fesat çıkarırlar, ıslah etmezler.”



“Haddi aşanların emrine itaat etmeyin”
denildikten sonra “onlar yeryüzünde fesat çıkarırlar…” denilmesi, onların aşırılıklarını açıklayan bir vasıftır. Devamında “onlar ıslah etmezler” denilmesi ise, onların bütün işlerinin fesat olduğuna delâlet eder.[1>







153- قَالُوا إِنَّمَا أَنتَ مِنَ الْمُسَحَّرِينَ “Dediler: Sen ancak büyülenmişler densin.”



Sen iyice büyülenip aklını kaybetmiş birisin.







154- مَا أَنتَ إِلَّا بَشَرٌ مِّثْلُنَا “Sen ancak bizim gibi bir insansın.”



فَأْتِ بِآيَةٍ إِن كُنتَ مِنَ الصَّادِقِينَ “Eğer doğru söyleyenlerden isen, haydi bize bir ayet getir.”Şayet davanda sadık isen, bize bir mu’cize getir.







155- قَالَ هَذِهِ نَاقَةٌ “Salih dedi: İşte bir dişi deve!”



Onlar “şu kayadan bize dişi bir deve çıkar” diye mu’cize talep ettiler. Hz. Salihin duasıyla kayadan dişi bir deve çıktı.



لَّهَا شِرْبٌ وَلَكُمْ شِرْبُ يَوْمٍ مَّعْلُومٍ “Onun (belli bir gün) su içme hakkı var, sizin de belli bir gün su içme hakkınız vardır.”



Dolayısıyla kendi içme gününüzle yetininiz, onun içme gününde kendisine ortak olmayınız.







156- وَلَا تَمَسُّوهَا بِسُوءٍ فَيَأْخُذَكُمْ عَذَابُ يَوْمٍ عَظِيمٍ “Sakın ona bir kötülük yapmayın, yoksa büyük bir günün azabı sizi yakalayıverir.”



Ona vurmak veya onu boğazlamak gibi bir kötü iş yapmayın.



“Günün büyüklüğü” o günde başa gelen şeyin büyüklüğü demektir. Bununla, gayet beliğ bir şekilde azabın büyüklüğü ifade edilmiştir.







157- فَعَقَرُوهَا “Derken onu kestiler.”



Aslında deveyi boğazlayan bir kişi iken hepsine nisbet edilmesi, hepsinin rızasıyla boğazlama işinin yapılmasındandır. Bundan dolayı toptan cezalandırılmışlardır.[2>



فَأَصْبَحُوا نَادِمِينَ “Ama pişman oldular.”



Tevbe etme tarzında değil, ama başlarına gelecek azap sebebiyle yaptıklarına pişman oldular.



Veya azabı gördüklerinde pişman oldular. Bunun için bu pişmanlık kendilerine bir fayda vermedi.







158- فَأَخَذَهُمُ الْعَذَابُ “Böylece azap kendilerini yakalayıverdi.”



Vaat edilen azap onları yakaladı.



إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَةً “Şüphesiz bunda bir âyet vardır.”



وَمَا كَانَ أَكْثَرُهُم مُّؤْمِنِينَ “Ama onların çoğu mü’min değillerdir.”



Ayette onların çoğunun iman etmediğinin söylenmesi, şayet onların çoğu veya yarısı iman etseydi bu azaba çarpılmayacaklarına bir imâdır. Kureyş kavmi, içlerinden iman edenlerin bereketiyle, böyle genel bir azaptan kurtuldu.







159- وَإِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ الْعَزِيزُ الرَّحِيمُ “Ve şüphesiz Rabbin, Azîz – Rahîm’dir.”




[1> Bazı müfsitler zaman zaman iyi işler de yapabilirler. Ama burada nazara veri lenlerin bütün işleri fesattır, onların âleminde salaha yer yoktur.



[2> Zira, zulme rıza zulümdür.

160- كَذَّبَتْ قَوْمُ لُوطٍ الْمُرْسَلِينَ “Lût kavmi de peygamberleri yalanladı.”







161- إِذْ قَالَ لَهُمْ أَخُوهُمْ لُوطٌ “Hani kardeşleri Lût onlara şöyle demişti:”



أَلَا تَتَّقُونَ “Allah’tan korkmaz mısınız?”







162- إِنِّي لَكُمْ رَسُولٌ أَمِينٌ “Şüphesiz ben sizin için emin bir peygamberim.”







163- فَاتَّقُوا اللَّهَ وَأَطِيعُونِ “Artık Allah’tan korkun ve bana itaat edin.”







164- وَمَا أَسْأَلُكُمْ عَلَيْهِ مِنْ أَجْرٍ “Buna karşılık sizden hiçbir ücret istemiyorum.”



إِنْ أَجْرِيَ إِلَّا عَلَى رَبِّ الْعَالَمِينَ “Benim ücretim ancak âlemlerin Rabbi olan Allah’a aittir.”







165- أَتَأْتُونَ الذُّكْرَانَ مِنَ الْعَالَمِينَ “İnsanlar arasından erkeklere mi yanaşıyorsunuz?”



Âlemde sizden başka kimse böyle bir şey yapmazken, siz tutup erkeklerle şehvetinizi tatmine mi çalışıyorsunuz? Kadın kıtlığı mı var?







166- وَتَذَرُونَ مَا خَلَقَ لَكُمْ رَبُّكُمْ مِنْ أَزْوَاجِكُم “Rabbinizin, sizin için yarattığı eşlerinizi ise bırakıyorsunuz.”Ayetteki مِنْ “min” beyaniyyedir veya baziyet bildirir.



Birinciye göre mana: “Rabbinizin sizin için yarattığı eşlerinizi bırakıyorsunuz.”



İkinciye göre mana: “Rabbiniz sizin için eşlerinizden yarattığı helâl kısmı bırakıp arkadan temas ediyorsunuz!”



Bu ikinci manaya göre, ayette onlara bir tariz vardır. Çünkü, hanımlarıyla da haram temasları oluyordu.



بَلْ أَنتُمْ قَوْمٌ عَادُونَ “Doğrusu siz haddi aşan bir topluluksunuz.”



Doğrusu siz, şehvet sınırını aşmış kimselersiniz. Diğer insanların, hatta hayvanların yapmadığını yapıyorsunuz.



Veya haddi aşmaları genel olup, bu hâlleri de taşkınlıklarına bir misaldir.



Veya “böyle bir cürmü işlemekle “azgınlar” denilmeye layık kimselersiniz.







167- قَالُوا لَئِن لَّمْ تَنتَهِ يَا لُوطُ لَتَكُونَنَّ مِنَ الْمُخْرَجِينَ “Dediler: Ey Lût! Şayet vazgeçmezsen sürülenlerden olacaksın.”Ey Lût, bu iddialarına veya bizi sakındırmaya ve yaptığımız işi kınamaya son vermezsen sürgüne gönderilenlerden olacaksın, içimizden çıkarılacaksın.



Muhtemelen çıkardıklarını perişan hâle getirip çıkarıyorlardı.







168- قَالَ إِنِّي لِعَمَلِكُم مِّنَ الْقَالِينَ “Lût dedi: Doğrusu ben sizin bu işinize buğzedenlerdenim.”



Ben gerçekten sizin bu yaptığınıza son derece buğz edenlerdenim. Beni sürgüne gönderme tehdidinize karşı, bu yaptığınızı inkârdan vaz geçecek değilim.



Hz. Lûtun “Ben sizin bu işinize buğz eden biriyim” demek yerine “buğzedenlerdenim” demesi, çok daha beliğdir. Çünkü diğer buğzedenlerin de varlığına dikkat çeker, kendisinin de onlardan biri olduğunu gösterir.







169- رَبِّ نَجِّنِي وَأَهْلِي مِمَّا يَعْمَلُونَ “Yâ Rabbi! Beni ve ehlimi onların yaptıklarından kurtar.”Ya Rabbi, beni ve ehlimi onların yaptığı amelin şeametinden ve azabından kurtar.







170- فَنَجَّيْنَاهُ وَأَهْلَهُ أَجْمَعِينَ “Bunun üzerine biz de onu ve bütün ehlini kurtardık.



Hz. Lûtun ehlinden murat
, ailesinden ve diğer insanlardan ehl-i iman olanlardır. Allahu Teâlâ bunları, Lût kavminin başına azap vakti geldiğinde onların aralarından çıkardı, kendilerine selâmet verdi.







171- إِلَّا عَجُوزًا فِي الْغَابِرِينَ “Geri kalanlar arasındaki yaşlı kadın hariç.”



“Yaşlı kadın”
dan murat Hz. Lûtun hanımıdır. O, azapta kalanlar arasında takdir edilmişti. Yola koyulma esnasında kendisine bir taş isabet etti, helâkine sebep oldu. Çünkü kavminin yaptığı çirkin işe meyil duyardı ve onların fiiline rıza gösterirdi.



Denildi ki: Beldede kalanlardan idi. Çünkü Hz. Lûtla beraber çıkmamıştı.







172- ثُمَّ دَمَّرْنَا الْآخَرِينَ “Sonra geridekilerin hepsini helak ettik.”







173- وَأَمْطَرْنَا عَلَيْهِم مَّطَرًا “Ve üzerlerine yağmur (gibi taş) yağdırdık.”



فَسَاء مَطَرُ الْمُنذَرِينَ “Bu uyarılanların yağmuru ne kadar da kötü idi!”



Denildi ki: Allah, bu taşkın fiilleri sebebiyle semadan üzerlerine yağmur gibi taş yağdırdı, onları helâk etti.







174- إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَةً “Şüphesiz bunda bir âyet vardır.”



وَمَا كَانَ أَكْثَرُهُم مُّؤْمِنِينَ “Ama onların çoğu mü’min değillerdir.”







175- وَإِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ الْعَزِيزُ الرَّحِيمُ “Ve şüphesiz Rabbin, Azîz – Rahîm’dir
176-
كَذَّبَ أَصْحَابُ الْأَيْكَةِ الْمُرْسَلِينَ “Eyke ashabı da peygamberleri yalanladı.”



Eyke
, Medyen yakınlarında ormanlık bir bölgedir. Cenab-ı Hak, Medyene Hz. Şuaybı gönderdiği gibi, O’nu bu bölgenin de peygamberi kılmıştı.







177- إِذْ قَالَ لَهُمْ شُعَيْبٌ “Hani Şuayb onlara şöyle demişti:”Onlardan biri değildi. Bundan dolayı önceki ayetlerde Hz. Nûh, Hz. Hûd ve Hz. Salihle alakalı “onların kardeşi” ifadesi kullanılırken, burada “onların kardeşi Şuayb” denilmedi, Hz Şuaybın sadece ismi geçti.



أَلَا تَتَّقُونَ “Allah’tan korkmaz mısınız?”







178- إِنِّي لَكُمْ رَسُولٌ أَمِينٌ “Şüphesiz ben sizin için emin bir peygamberim.”







179- فَاتَّقُوا اللَّهَ وَأَطِيعُونِ “Artık Allah’tan korkun ve bana itaat edin.”







180- وَمَا أَسْأَلُكُمْ عَلَيْهِ مِنْ أَجْرٍ “Buna karşılık sizden hiçbir ücret istemiyorum.”



إِنْ أَجْرِيَ إِلَّا عَلَى رَبِّ الْعَالَمِينَ “Benim ücretim ancak âlemlerin Rabbi olan Allah’a aittir.”







181- أَوْفُوا الْكَيْلَ “Ölçüyü tam yapın.”



وَلَا تَكُونُوا مِنَ الْمُخْسِرِينَ “Eksik verenlerden olmayın.”



Eksik ölçüp tartarak insanların haklarını noksan vermeyin.







182- وَزِنُوا بِالْقِسْطَاسِ الْمُسْتَقِيمِ “Ve doğru terazi ile tartın.”







183- وَلَا تَبْخَسُوا النَّاسَ أَشْيَاءهُمْ “İnsanların eşyalarını değerinden düşürmeyin.”



Onların haklarından herhangi bir şeyi noksanlaştırmayın.



وَلَا تَعْثَوْا فِي الْأَرْضِ مُفْسِدِينَ “Yeryüzünde bozgunculuk yaparak karışıklık çıkarmayın.”



Adam öldürmek, talan yapmak ve yol kesmek gibi şeylerle yeryüzünde müfsitler olarak ortalığı karıştırmayın.







184- وَاتَّقُوا الَّذِي خَلَقَكُمْ وَالْجِبِلَّةَ الْأَوَّلِينَ “Sizi ve sizden önceki nesilleri yaratandan korkun.”







185- قَالُوا إِنَّمَا أَنتَ مِنَ الْمُسَحَّرِينَ “Dediler: Sen ancak büyülenmişler densin.”







186- وَمَا أَنتَ إِلَّا بَشَرٌ مِّثْلُنَا “Sen ancak bizim gibi bir insansın.”



Hz. Şuaybta, kendilerince risalete aykırı iki vasıf olduğunu söylediler:



1-Büyülenmiş olmak.



2-Kendileri gibi bir insan olmak.



وَإِن نَّظُنُّكَ لَمِنَ الْكَاذِبِينَ “Ve biz seni ancak yalancılardan biri sanıyoruz.”



Biz Seni davanda yalancı sanıyoruz.







187- فَأَسْقِطْ عَلَيْنَا كِسَفًا مِّنَ السَّمَاء إِن كُنتَ مِنَ الصَّادِقِينَ “Şayet doğrular dan isen, üstümüze gökten bir parça düşür.”Şayet davanda sadık isen, böyle yap!“Üstümüze gökten bir parça düşür” demeleri, O’nun “Allahtan korkun” demesinden hissettirdiği tehdide bir cevaptır.







188- قَالَ رَبِّي أَعْلَمُ بِمَا تَعْمَلُونَ “Dedi: Rabbim, yaptıklarınızı en iyibilendir.”



Dolayısıyla size vaat ettiği azap, mukadder vaktinde hiç şüphesiz üzerinize gelecektir.







189- فَكَذَّبُوهُ “Böylece Onu yalanladılar.”



فَأَخَذَهُمْ عَذَابُ يَوْمِ الظُّلَّةِ “Sonunda o gölge gününün azabı kendilerini yakaladı.”



Neticede, istemiş oldukları azap kendilerine geldi çattı. Allahu Teâlâ yedi gün boyunca şiddetli harareti onlara musallat kıldı, öyle ki, nehirlerde su kalmadı. Sonra bir bulut üzerlerine geldi, onun altında toplandılar. Ama buluttan kendilerine ateş yağdı, hepsi yanıp kül oldu.



إِنَّهُ كَانَ عَذَابَ يَوْمٍ عَظِيمٍ “O, cidden büyük bir günün azabı idi!”







190- إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَةً “Şüphesiz bunda bir âyet vardır.”



وَمَا كَانَ أَكْثَرُهُم مُّؤْمِنِينَ “Ama onların çoğu mü’min değillerdir.”







191- وَإِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ الْعَزِيزُ الرَّحِيمُ “Ve şüphesiz Rabbin, Azîz – Rahîm’dir.”



Bu, bu sûrede muhtasar olarak zikrolunan yedi kıssanın sonuncusudur.



Bunlar, Hz. Peygambere teselli ve O’nu yalanlayanlara da tehdit için zikredilmiştir.



Görüldüğü üzere, Allahu Teâlâ önce peygamberleri gönderip insanları uyarmakta, onların peygambere aldırmayıp kendisiyle istihza etmeleri ve yalanlamaları üzerine başlarına azap vermektedir. Bu durum, bu olayların tesadüfî sebeplerle olmasını veya yalanlamalarına bir ceza değil de sadece bir imtihan olmasını reddeder.

192- وَإِنَّهُ لَتَنزِيلُ رَبِّ الْعَالَمِينَ “Ve muhakkak ki bu (Kur’ân) âlemlerin



Rabbinin tenzilidir
(indirdiği bir kitaptır).”







193- نَزَلَ بِهِ الرُّوحُ الْأَمِينُ “Onu Rûhu’l-emin indirdi.”







194- عَلَى قَلْبِكَ “Kalbinin üzerine.”Bu ifadeler, bu kıssaların hak oluşunu takrîrdir, Kur’anın i’cazına ve Hz. Peygamberin nübüvvetine bir tenbihtir. Çünkü okuması olmayan ümmî bir Zâtın bunları haber vermesi, ancak Allahtan bir vahiyle olur.



Ayette, kalpten murat ruh olabilir. Şayet bundan belli bir uzuv murat ise, bunun tahsisi şu sebepledir: Ruhanî manalar önce ruha iner, sonra aralarında bulunan bir alâka sebebiyle kalbe intikal eder. Sonra kalpten dimağa yükselir. İnsandaki hayal levhası, bunlarla nakışlanır.



Ruhu’l-Emin Hz. Cebraildir. Çünkü O, Allahın vahyine karşı emindir.



لِتَكُونَ مِنَ الْمُنذِرِينَ “Uyarıcılardan olasın diye.”



Yapılması ve terk edilmesi azaba yol açan şeylerle uyarman için Kur’anı Sana indirdik.[1>







195- بِلِسَانٍ عَرَبِيٍّ مُّبِينٍ “Apaçık Arabça bir lisan ile.”Bunu, manası açık bir şekilde indirdik. Ta ki insanlar “anlamadığımız şeyi ne yapalım?” demesinler.







196- وَإِنَّهُ لَفِي زُبُرِ الْأَوَّلِينَ “O, şüphesiz daha öncekilerin kitaplarındada vardır.”



Bunun zikri veya manası, önceki kitaplarda vardır.







197- أَوَلَمْ يَكُن لَّهُمْ آيَةً أَن يَعْلَمَهُ عُلَمَاء بَنِي إِسْرَائِيلَ “İsrailoğulları âlimlerinin onu bilmesi, onlar için bir âyet (delil) değil midir?”Kur’anın sıhhatine veya Hz. Muhammedin (asm) nübüvvetine karşı delil olarak İsrailoğullarının âlimlerinin Hz. Peygamberi kendi kitaplarında zikrolunan vasıflarıyla tanıyor olmaları yetmez mi?







198- وَلَوْ نَزَّلْنَاهُ عَلَى بَعْضِ الْأَعْجَمِينَ “Şayet biz onu Arab olmayan birine indirseydik.”







199- فَقَرَأَهُ عَلَيْهِم مَّا كَانُوا بِهِ مُؤْمِنِينَ “O da bunu kendilerine okusaydı,yine iman etmezlerdi.”O Kur’anı Arab olmayan birine indirseydik ve o da kendilerine okusaydı aslında daha harika olurdu, mu’cizeliğini daha ziyade gösterirdi, ama onlar şiddetli inat ve kibirleri yüzünden yine de iman etmezlerdi.Veya o Kur’anı Arabça dışında bir dille indirseydik de kendilerine okunsaydı anlamadıklarından ve Arab olmayan birine tâbi olmak kendilerine zor geldiğinden ona inanmazlardı.







200- كَذَلِكَ سَلَكْنَاهُ فِي قُلُوبِ الْمُجْرِمِينَ “Böylece biz onu mücrimlerin kalplerine soktuk.”



Önceki ayette onların iman etmeyecekleri bildirilmişti. Buradan hareketle bu ayetteki zamir küfre racidir.Yani, “Biz o küfrü mücrimlerin kalplerine soktuk.” Böylece ayet, küfrün de Allahın yaratmasıyla olduğuna delâlet eder.Denildi ki: Zamir, Kur’ana racidir. Yani, “Biz o Kur’anı mücrimlerin kalplerine soktuk. Böylece onun manalarını ve mu’cizeliğini anladılar. Ama sırf inat yüzünden yine de iman etmediler.”







2ّ01- لَا يُؤْمِنُونَ بِهِ حَتَّى يَرَوُا الْعَذَابَ الْأَلِيمَ “Elîm azabı görünceye kadar ona iman etmezler.”İmana zorlayan elîm azabı görmeden ona inanmazlar.







202- فَيَأْتِيَهُم بَغْتَةً وَهُمْ لَا يَشْعُرُونَ “İşte bu, onlar farkında olmadan ansızın geliverecektir.”



O azap kendilerine dünya ve ahirette ansızın gelecektir.







203- فَيَقُولُوا هَلْ نَحْنُ مُنظَرُونَ “O zaman, “acaba bize mühlet verilirmi?” diyeceklerdir.”



O zaman pişmanlık ve teessüfle “acaba bize süre verilir mi?” diyecekler.







204- أَفَبِعَذَابِنَا يَسْتَعْجِلُونَ “Onlar bizim azabımızı mı acele istiyorlar?”



Azap kendilerine geldiğinde mühlet isterler, ama evvelinde de “gökten başımıza taş yağdır.” “Bize vaat ettiği getir de görelim” gibi laflar ederler.







205- أَفَرَأَيْتَ إِن مَّتَّعْنَاهُمْ سِنِينَ “Gördün ya, artık onlara senelerce zevk ettirsek.”







206- ثُمَّ جَاءهُم مَّا كَانُوا يُوعَدُونَ “Sonra da kendilerine vaad edilen (azab) gelip çatsa.”







207- مَا أَغْنَى عَنْهُم مَّا كَانُوا يُمَتَّعُونَ “O yaşadıkları zevk kendilerine hiçbir faydası olmaz.”



Kendilerine uzun süre nimet verilmesi, azabı onlardan def etmeyecek ve hafifletmeyecektir.







208- وَمَا أَهْلَكْنَا مِن قَرْيَةٍ إِلَّا لَهَا مُنذِرُونَ “Bununla birlikte, biz hangi beldeyi helak ettikse muhakkak onu uyaranlar olmuştur.”Helâk edilen her beldeye mutlaka uyarıcılar gelmiştir. Bu, Allah katında “bize bir uyarıcı gelmedi” diyememeleri içindir.







209- ذِكْرَى “Bu, bir hatırlatmadır.”Gelen uyarıcılar, öğüt vermek üzere gelmişlerdir.







وَمَا كُنَّا ظَالِمِينَ “Ve biz zalim değiliz.”Biz zâlim değiliz, dolayısıyla ancak zâlimleri helâk ederiz.Veya uyarmadan ceza vererek zulmetmeyiz.




[1>Bazı şeyleri yapmak günahtır, bazı şeyleri de terk etmek. Mesela içkiyi içmek günahtır, namazı ise terk etmek günah olur.

210- وَمَا تَنَزَّلَتْ بِهِ الشَّيَاطِينُ “Onu şeytanlar indirmedi.”

Müşrikler Kur’an hakkında “O, şeytanların kâhinlere indirdiği türden bir şeydir” diye iddia ediyorlardı. –Haşa- Kur’an şeytanların indirmesi değildir.



211- وَمَا يَنبَغِي لَهُمْ “Bu onlara yaraşmaz.”

Şeytanların böyle bir şey indirmesi onlara uygun bir şey değildir.[1>

وَمَا يَسْتَطِيعُونَ “Ayrıca güçleri de yetmez.”



212- إِنَّهُمْ عَنِ السَّمْعِ لَمَعْزُولُونَ “Şüphesiz onlar (vahyi) işitmekten uzaklaştırılmışlardır.”

Onlar, meleğin kelamını duymaktan uzak tutulmuş, azledilmişlerdir. Çünkü gelen vahyi duyabilmek,

-Melek gibi safi bir zâta sahip olmak,

-Haktan gelen feyzi kabul etmek,

-Ve melekutî suretlerle nakışlanmak şartlarıyla gerçekleşir.

Hâlbuki şeytanların nefisleri bizzat zulmanî ve şerirdir, gelen vahyi kabul edemez. Kur’anda nice hakikatler ve gaybî haberler vardır, bunları almak ancak melekten olur, başka şekilde olamaz.



213- فَلَا تَدْعُ مَعَ اللَّهِ إِلَهًا آخَرَ “O halde, Allah ile beraber başka bir ilaha yalvarma!”

فَتَكُونَ مِنَ الْمُعَذَّبِينَ “Yoksa azaba uğratılanlardan olursun.”

Ayet, bu üslûb ile Hz. Peygamberi daha ziyade ihlâsa sevk eder, diğer mükellefler için de bir lütuftur.[2>



214- وَأَنذِرْ عَشِيرَتَكَ الْأَقْرَبِينَ (Önce) en yakın hısımlarını uyar.”En yakınlardan başlayarak uyar. Çünkü onlara ihtimam göstermek çok ehemmiyetlidir. Rivayete göre, bu ayet nazil olduğunda Hz. Peygamber Safa tepesine çıktı. Yakın akrabalarını tek tek oraya çağırdı. Hepsi orada toplandılar. Dedi ki: “Bu dağın ardında düşman atlıları var desem beni tasdîk eder misiniz?” “Evet” dediler. Hz. Peygamber şöyle devam etti: “Ben, önünüzdeki şiddetli bir azaptan sizi uyarıyorum..”



215- وَاخْفِضْ جَنَاحَكَ لِمَنِ اتَّبَعَكَ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ “Ve sana uyan mü’minlere kanadını indir.”Ayetteki مِنْ “min” beyaniye olabilir veya baziyet bildirebilir.Birinciye göre mana: “Sana uyan mü’minlere kanadını indir.”İkinciye göre mana: “Mü’minlerden imana yakın olan veya dil ile tasdik edenlere kanadını indir.”



216- فَإِنْ عَصَوْكَ فَقُلْ “Şayet sana karşı gelirlerse, de ki:”

إِنِّي بَرِيءٌ مِّمَّا تَعْمَلُونَ “Ben gerçekten sizin yaptıklarınızdan uzağım.”

Şayet isyan eder ve Sana tâbi olmazlarsa, onlardan beri olduğunu söyle.



217- وَتَوَكَّلْ عَلَى الْعَزِيزِ الرَّحِيمِ “Ve Azîz – Rahîm olana tevekkül et!”

Ki o Allah, düşmanlarını kahretmeye ve dostlarına da yardımda bulunmaya kâdirdir. Onlardan Sana isyan edenlere ve diğerlerine karşı Sana yeter.



218- الَّذِي يَرَاكَ حِينَ تَقُومُ “O ki, (gece namaza) kalktığın zaman seni görür.”

Sen teheccüde kalktığında Seni görür.



219- وَتَقَلُّبَكَ فِي السَّاجِدِينَ “Ve secde edenler arasında dolaşmanı da.”Rivayete göre gece namazının farz olması neshedildiğinde Hz. Peygamber (asm) o gece ashabının ne yaptığına bakmak için Medineyi şöyle bir dolaştı. Onların taatlerini çok çok istiyordu. Ve Allahın zikri ve Kur’an tilaveti sesleriyle, evleri birer arı kovanı gibi buldu, memnun oldu.yaptığı ibadeti daha ziyade ihlasla yapmaya bir emir olur. Diğer insanları ise şirkten, riyadan men eder.

Veya mana şöyledir: Sen, ümmetine imam olarak namaz kıldırdığında, kıyam, rükû, sücud ve kuud ile namaz kılanlar arasındaki tasarrufunu Rabbin görüyor.

Önceki ayette Cenab-ı Hakkın Azîz-Rahîm olmasıyla düşmanlarına kahretmenin ve dostlarına da yardım etmenin kendisinin şanından bulunduğuna dikkat çekilmişti. Burada da Hz. Peygamberin Allahın sevgili kulu olmasına sebep olan hâllerinden biri nazara verildi. Bunda, O’na emredilen tevekkülün tahkîki ve kalbinin de mutmaîn kılınması vardır.



220- إِنَّهُ هُوَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ “Çünkü O Semi’ – Alîm’dir.”O, Senin söylediklerini işitir, niyetlerini bilir.



221- هَلْ أُنَبِّئُكُمْ عَلَى مَن تَنَزَّلُ الشَّيَاطِينُ “Şeytanlar kime iner, size haber vereyim mi?”



222- تَنَزَّلُ عَلَى كُلِّ أَفَّاكٍ أَثِيمٍ “Onlar, iftiraya - günaha düşkün olan herkesin üzerine iner.”

Cenab-ı Hak, Kur’anın şeytanların indiremeyeceğini beyandan sonra, Hz. Peygambere şeytanların inmesinin söz konusu olamayacağını iki cihetle beyan ederek te’kide bulundu:

1-Şeytanlar ancak şerîr, yalancı, günahlara dalmış kimselere inerler. Çünkü insanın gözle görülmeyen habis ruhlarla ittisali, aralarında bir tenasüp ve sevgiyi gerektirir. Hz. Peygamberin hâli ise, buna aykırıdır.



223- يُلْقُونَ السَّمْعَ “Onlar, onlara kulak verirler.”

وَأَكْثَرُهُمْ كَاذِبُونَ “Ve onların çoğu yalancıdır.”

2-Şerîr, yalancı, günahlara dalmış kimseler şeytanlara kulak verirler, onları dinlerler. Kendi ilimlerinin nakıs olmasından dolayı onlardan bir takım zanlar ve emareler alırlar, kendi hayallerini de katarak bunlara ilavelerde bulunurlar. Hâlbuki bunların çoğu gerçeğe mutabık değildir.Hadiste şöyle bildirilmiştir:“Cinnî, gayb âleminden bir şeyler alır, kendi dostu olan kimsenin kulağına bunu bırakır. O da buna yüzden fazla yalan katarak başkalarına söyler.”

Hz. Peygamber ise, şeytanın telkinleriyle gaybtan haber verenler gibi değildir. Çünkü kendisi sayısız gaybî haberler vermiştir, ama bunların hepsi gerçeğe mutabıktır.Şeytanlara kulak veren bu kimselerin yalancı, iftiracı olduklarının ayette ifade edilmesinden hareketle, ayetteki “onların çoğu” ibaresi “onların tamamı” şeklinde tefsir edilmiştir. Ancak daha açık olan durum, bu ekseriyetin onların sözleri itibarıyla olmasıdır. Yani, bunların cinnîden hikâye ettikleri şeylerde doğru olanları çok çok azdır.Denildi ki: Zamirler şeytanlara aittir. Yani, şeytanlar recmedilmezden evvel mele-i âlâya kulak verir, dinlerler. Oradan bazı gaybî şeyleri alırlar. Bunları, kendi dostlarına fısıldarlar. Veya, mele-i âlâdan duyduklarını kendi dostlarına ilka ederler. Ama, bu ilka ettikleri şeylerin çoğunda yalancıdırlar. Çünkü, meleklerin konuştuğu şeylerin aynını aynen duyamazlar. Bunun sebebi:

-Kendilerinin şerîr varlıklar olmaları,

-Anlayışlarının noksan olması,

-İyi zabt edememeleri,

-Veya anlatırken iyi anlatamamaları gibi nedenlerdir.



224- وَالشُّعَرَاء يَتَّبِعُهُمُ الْغَاوُونَ “Şairler(e gelince), onlara yoldan sapanlar uyar.”

Öte yandan, tâbi olanlar açısından bakıldığında, vahye uyanlarla şeytanların telkinlerine uyanlar farklı kimselerdir. Şeytandan ilham alan şairlere kendini bilmez kimseler tabi olurlar. Hz. Muhammede (asm) tâbi olanlar ise böyle değillerdir.

Bu cümle, Hz. Peygamberin bir şair olmasını iptal eder. Devamında gelen şu ifadelerle de, bu takrîr edilir:



225- أَلَمْ تَرَ أَنَّهُمْ فِي كُلِّ وَادٍ يَهِيمُونَ “Görmedin mi onlar her vadide şaşkın şaşkın dolaşırlar!”Çünkü, onların dayandıkları esasların çoğu hayalî şeylerdir, hakikat değillerdir. Onların çoğu sözleri aşkla ilgilidir. Haram ilişkilerden, sevgilinin göz kamaştırıcı hâllerinden, namusların pay-i malinden, nesepleri ayıplamaktan, yalan vaatten, boş iftihardan, layık olmayanı aşırı medihten, mübalağadan meydana gelir.

Bu manaya işareten Cenab-ı Hak şöyle bildirdi:



226- وَأَنَّهُمْ يَقُولُونَ مَا لَا يَفْعَلُونَ “Ve onlar yapmadıkları şeyleri söylerler.”

Kur’anın mu’cizeliği hem lafız, hem de mana yönündendir. Mana yönüyle “şeytanlar onu indirdi” diye iftira etmek istediler. Lafız yönüyle de

Kur’anı şairlerin kelâmı cinsinden göstermeye çalıştılar. Ayetlerde her ikisiyle alakalı konuşuldu ve Kur’anın şeytanî bir vahiy ve şair sözü olamayacağı ve Hz. Peygamberin hâlinin şeytan dostu olanlara zıd olduğu açıklandı.



227- إِلَّا الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ وَذَكَرُوا اللَّهَ كَثِيرًا وَانتَصَرُوا مِن بَعْدِ مَا ظُلِمُوا “Ancak iman edip salih ameller işleyenler, Allah’ı çok çok ananlar ve haksızlığa uğratıldıklarında kendilerini savunanlar müstesna.”Ayette, mü’min – salih şairler, üstteki hükümden müstesna kılındı. Bunlar, Allahı çokça zikrederler ve şiirlerinin çoğu

-Tevhid,

-Allahı medih,

-Allaha taate teşvik hususundadır. Şayet hicivde de bulunsalar, bunu kendilerini hicvedenlere ve Müslümanları acımasızca eleştirenlere bir cevap olarak yaparlar. Abdullah Bin Raveha, Hassan Bin Sabit ve Ka’b Bin Malik gibi…Hz. Peygamber, Hassan Bin Sabite şöyle demişti: “Söyle, Ruhu’l-Kudüs de seninle!”Ka’b Bin Malike de şöyle demişti: “Onları hicvet! Allaha yemin ederim ki, senin hicivlerin onlara oktan daha etkili!”

وَسَيَعْلَمُ الَّذِينَ ظَلَمُوا أَيَّ مُنقَلَبٍ يَنقَلِبُونَ “Ve o zulmedenler, hangi akıbete döndürüleceklerini yakında bilecekler.”

Ayette şiddetli bir tehdîd vardır. Şöyle ki:

-“Yakında bilecekler” ifadesinde etkili bir vaîd,

-“O zulmedenler” ifadesinde ıtlak ve tamim,

-“Hangi akıbete döndürüleceklerini” ifadesinde vehmi harekete geçirmek ve korkutmak bulunmaktadır.

Hz. Ebubekir, Hz. Ömeri halife olarak nasbettiğinde bu ayeti okumuştu.

Hz. Peygamber şöyle buyurur:



“Her kim Şuara sûresini okusa Nûh, Salih, Şuayb ve İbrahimi tasdik ve tekzip edenler sayısında, ayrıca İsayı tekzip eden ve Muhammedi tasdik edenler sayısınca kendisine haseneler verilir.”

210- وَمَا تَنَزَّلَتْ بِهِ الشَّيَاطِينُ “Onu şeytanlar indirmedi.”

Müşrikler Kur’an hakkında “O, şeytanların kâhinlere indirdiği türden bir şeydir” diye iddia ediyorlardı. –Haşa- Kur’an şeytanların indirmesi değildir.



211- وَمَا يَنبَغِي لَهُمْ “Bu onlara yaraşmaz.”

Şeytanların böyle bir şey indirmesi onlara uygun bir şey değildir.[1>

وَمَا يَسْتَطِيعُونَ “Ayrıca güçleri de yetmez.”



212- إِنَّهُمْ عَنِ السَّمْعِ لَمَعْزُولُونَ “Şüphesiz onlar (vahyi) işitmekten uzaklaştırılmışlardır.”

Onlar, meleğin kelamını duymaktan uzak tutulmuş, azledilmişlerdir. Çünkü gelen vahyi duyabilmek,

-Melek gibi safi bir zâta sahip olmak,

-Haktan gelen feyzi kabul etmek,

-Ve melekutî suretlerle nakışlanmak şartlarıyla gerçekleşir.

Hâlbuki şeytanların nefisleri bizzat zulmanî ve şerirdir, gelen vahyi kabul edemez. Kur’anda nice hakikatler ve gaybî haberler vardır, bunları almak ancak melekten olur, başka şekilde olamaz.



213- فَلَا تَدْعُ مَعَ اللَّهِ إِلَهًا آخَرَ “O halde, Allah ile beraber başka bir ilaha yalvarma!”

فَتَكُونَ مِنَ الْمُعَذَّبِينَ “Yoksa azaba uğratılanlardan olursun.”

Ayet, bu üslûb ile Hz. Peygamberi daha ziyade ihlâsa sevk eder, diğer mükellefler için de bir lütuftur.[2>



214- وَأَنذِرْ عَشِيرَتَكَ الْأَقْرَبِينَ (Önce) en yakın hısımlarını uyar.”En yakınlardan başlayarak uyar. Çünkü onlara ihtimam göstermek çok ehemmiyetlidir. Rivayete göre, bu ayet nazil olduğunda Hz. Peygamber Safa tepesine çıktı. Yakın akrabalarını tek tek oraya çağırdı. Hepsi orada toplandılar. Dedi ki: “Bu dağın ardında düşman atlıları var desem beni tasdîk eder misiniz?” “Evet” dediler. Hz. Peygamber şöyle devam etti: “Ben, önünüzdeki şiddetli bir azaptan sizi uyarıyorum..”



215- وَاخْفِضْ جَنَاحَكَ لِمَنِ اتَّبَعَكَ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ “Ve sana uyan mü’minlere kanadını indir.”Ayetteki مِنْ “min” beyaniye olabilir veya baziyet bildirebilir.Birinciye göre mana: “Sana uyan mü’minlere kanadını indir.”İkinciye göre mana: “Mü’minlerden imana yakın olan veya dil ile tasdik edenlere kanadını indir.”



216- فَإِنْ عَصَوْكَ فَقُلْ “Şayet sana karşı gelirlerse, de ki:”

إِنِّي بَرِيءٌ مِّمَّا تَعْمَلُونَ “Ben gerçekten sizin yaptıklarınızdan uzağım.”

Şayet isyan eder ve Sana tâbi olmazlarsa, onlardan beri olduğunu söyle.



217- وَتَوَكَّلْ عَلَى الْعَزِيزِ الرَّحِيمِ “Ve Azîz – Rahîm olana tevekkül et!”

Ki o Allah, düşmanlarını kahretmeye ve dostlarına da yardımda bulunmaya kâdirdir. Onlardan Sana isyan edenlere ve diğerlerine karşı Sana yeter.



218- الَّذِي يَرَاكَ حِينَ تَقُومُ “O ki, (gece namaza) kalktığın zaman seni görür.”

Sen teheccüde kalktığında Seni görür.



219- وَتَقَلُّبَكَ فِي السَّاجِدِينَ “Ve secde edenler arasında dolaşmanı da.”Rivayete göre gece namazının farz olması neshedildiğinde Hz. Peygamber (asm) o gece ashabının ne yaptığına bakmak için Medineyi şöyle bir dolaştı. Onların taatlerini çok çok istiyordu. Ve Allahın zikri ve Kur’an tilaveti sesleriyle, evleri birer arı kovanı gibi buldu, memnun oldu.yaptığı ibadeti daha ziyade ihlasla yapmaya bir emir olur. Diğer insanları ise şirkten, riyadan men eder.

Veya mana şöyledir: Sen, ümmetine imam olarak namaz kıldırdığında, kıyam, rükû, sücud ve kuud ile namaz kılanlar arasındaki tasarrufunu Rabbin görüyor.

Önceki ayette Cenab-ı Hakkın Azîz-Rahîm olmasıyla düşmanlarına kahretmenin ve dostlarına da yardım etmenin kendisinin şanından bulunduğuna dikkat çekilmişti. Burada da Hz. Peygamberin Allahın sevgili kulu olmasına sebep olan hâllerinden biri nazara verildi. Bunda, O’na emredilen tevekkülün tahkîki ve kalbinin de mutmaîn kılınması vardır.



220- إِنَّهُ هُوَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ “Çünkü O Semi’ – Alîm’dir.”O, Senin söylediklerini işitir, niyetlerini bilir.



221- هَلْ أُنَبِّئُكُمْ عَلَى مَن تَنَزَّلُ الشَّيَاطِينُ “Şeytanlar kime iner, size haber vereyim mi?”



222- تَنَزَّلُ عَلَى كُلِّ أَفَّاكٍ أَثِيمٍ “Onlar, iftiraya - günaha düşkün olan herkesin üzerine iner.”

Cenab-ı Hak, Kur’anın şeytanların indiremeyeceğini beyandan sonra, Hz. Peygambere şeytanların inmesinin söz konusu olamayacağını iki cihetle beyan ederek te’kide bulundu:

1-Şeytanlar ancak şerîr, yalancı, günahlara dalmış kimselere inerler. Çünkü insanın gözle görülmeyen habis ruhlarla ittisali, aralarında bir tenasüp ve sevgiyi gerektirir. Hz. Peygamberin hâli ise, buna aykırıdır.



223- يُلْقُونَ السَّمْعَ “Onlar, onlara kulak verirler.”

وَأَكْثَرُهُمْ كَاذِبُونَ “Ve onların çoğu yalancıdır.”

2-Şerîr, yalancı, günahlara dalmış kimseler şeytanlara kulak verirler, onları dinlerler. Kendi ilimlerinin nakıs olmasından dolayı onlardan bir takım zanlar ve emareler alırlar, kendi hayallerini de katarak bunlara ilavelerde bulunurlar. Hâlbuki bunların çoğu gerçeğe mutabık değildir.Hadiste şöyle bildirilmiştir:“Cinnî, gayb âleminden bir şeyler alır, kendi dostu olan kimsenin kulağına bunu bırakır. O da buna yüzden fazla yalan katarak başkalarına söyler.”

Hz. Peygamber ise, şeytanın telkinleriyle gaybtan haber verenler gibi değildir. Çünkü kendisi sayısız gaybî haberler vermiştir, ama bunların hepsi gerçeğe mutabıktır.Şeytanlara kulak veren bu kimselerin yalancı, iftiracı olduklarının ayette ifade edilmesinden hareketle, ayetteki “onların çoğu” ibaresi “onların tamamı” şeklinde tefsir edilmiştir. Ancak daha açık olan durum, bu ekseriyetin onların sözleri itibarıyla olmasıdır. Yani, bunların cinnîden hikâye ettikleri şeylerde doğru olanları çok çok azdır.Denildi ki: Zamirler şeytanlara aittir. Yani, şeytanlar recmedilmezden evvel mele-i âlâya kulak verir, dinlerler. Oradan bazı gaybî şeyleri alırlar. Bunları, kendi dostlarına fısıldarlar. Veya, mele-i âlâdan duyduklarını kendi dostlarına ilka ederler. Ama, bu ilka ettikleri şeylerin çoğunda yalancıdırlar. Çünkü, meleklerin konuştuğu şeylerin aynını aynen duyamazlar. Bunun sebebi:

-Kendilerinin şerîr varlıklar olmaları,

-Anlayışlarının noksan olması,

-İyi zabt edememeleri,

-Veya anlatırken iyi anlatamamaları gibi nedenlerdir.



224- وَالشُّعَرَاء يَتَّبِعُهُمُ الْغَاوُونَ “Şairler(e gelince), onlara yoldan sapanlar uyar.”

Öte yandan, tâbi olanlar açısından bakıldığında, vahye uyanlarla şeytanların telkinlerine uyanlar farklı kimselerdir. Şeytandan ilham alan şairlere kendini bilmez kimseler tabi olurlar. Hz. Muhammede (asm) tâbi olanlar ise böyle değillerdir.

Bu cümle, Hz. Peygamberin bir şair olmasını iptal eder. Devamında gelen şu ifadelerle de, bu takrîr edilir:



225- أَلَمْ تَرَ أَنَّهُمْ فِي كُلِّ وَادٍ يَهِيمُونَ “Görmedin mi onlar her vadide şaşkın şaşkın dolaşırlar!”Çünkü, onların dayandıkları esasların çoğu hayalî şeylerdir, hakikat değillerdir. Onların çoğu sözleri aşkla ilgilidir. Haram ilişkilerden, sevgilinin göz kamaştırıcı hâllerinden, namusların pay-i malinden, nesepleri ayıplamaktan, yalan vaatten, boş iftihardan, layık olmayanı aşırı medihten, mübalağadan meydana gelir.

Bu manaya işareten Cenab-ı Hak şöyle bildirdi:



226- وَأَنَّهُمْ يَقُولُونَ مَا لَا يَفْعَلُونَ “Ve onlar yapmadıkları şeyleri söylerler.”

Kur’anın mu’cizeliği hem lafız, hem de mana yönündendir. Mana yönüyle “şeytanlar onu indirdi” diye iftira etmek istediler. Lafız yönüyle de

Kur’anı şairlerin kelâmı cinsinden göstermeye çalıştılar. Ayetlerde her ikisiyle alakalı konuşuldu ve Kur’anın şeytanî bir vahiy ve şair sözü olamayacağı ve Hz. Peygamberin hâlinin şeytan dostu olanlara zıd olduğu açıklandı.



227- إِلَّا الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ وَذَكَرُوا اللَّهَ كَثِيرًا وَانتَصَرُوا مِن بَعْدِ مَا ظُلِمُوا “Ancak iman edip salih ameller işleyenler, Allah’ı çok çok ananlar ve haksızlığa uğratıldıklarında kendilerini savunanlar müstesna.”Ayette, mü’min – salih şairler, üstteki hükümden müstesna kılındı. Bunlar, Allahı çokça zikrederler ve şiirlerinin çoğu

-Tevhid,

-Allahı medih,

-Allaha taate teşvik hususundadır. Şayet hicivde de bulunsalar, bunu kendilerini hicvedenlere ve Müslümanları acımasızca eleştirenlere bir cevap olarak yaparlar. Abdullah Bin Raveha, Hassan Bin Sabit ve Ka’b Bin Malik gibi…Hz. Peygamber, Hassan Bin Sabite şöyle demişti: “Söyle, Ruhu’l-Kudüs de seninle!”Ka’b Bin Malike de şöyle demişti: “Onları hicvet! Allaha yemin ederim ki, senin hicivlerin onlara oktan daha etkili!”

وَسَيَعْلَمُ الَّذِينَ ظَلَمُوا أَيَّ مُنقَلَبٍ يَنقَلِبُونَ “Ve o zulmedenler, hangi akıbete döndürüleceklerini yakında bilecekler.”

Ayette şiddetli bir tehdîd vardır. Şöyle ki:

-“Yakında bilecekler” ifadesinde etkili bir vaîd,

-“O zulmedenler” ifadesinde ıtlak ve tamim,

-“Hangi akıbete döndürüleceklerini” ifadesinde vehmi harekete geçirmek ve korkutmak bulunmaktadır.

Hz. Ebubekir, Hz. Ömeri halife olarak nasbettiğinde bu ayeti okumuştu.

Hz. Peygamber şöyle buyurur:

“Her kim Şuara sûresini okusa Nûh, Salih, Şuayb ve İbrahimi tasdik ve tekzip edenler sayısında, ayrıca İsayı tekzip eden ve Muhammedi tasdik edenler sayısınca kendisine haseneler verilir.”


[1> Şeytanın “Tek Allaha ibadet edin! Adil olun…” gibi hükümler söylemesi, şey tanın tabiatıyla bağdaşmaz.

[2> Yani, Hz. Peygambere verilen bu emir, aslında diğer bütün mükelleflere de ve rilmiştir. Hz. Peygambere bakan yönüyle, O zâten tek Allaha ibadet ettiğinden,
Yazar:
Prof.Dr. Şadi Eren
 
Üst Alt