Neler yeni

Welcome to Cidar - Hak Yolunda... Hak üzere...

Forumumuza hoş geldiniz, burada birçok faydalı içerik ve aktif bir topluluk sizi bekliyor, ancak tüm özelliklerden yararlanabilmek ve paylaşımlara katılabilmek için kayıt olmanız gerekmektedir.

Tevbe Suresi Tefsiri

Admin

Yönetici
Katılım
19 Şub 2025
Mesajlar
171
Tepkime puanı
0
Puanları
16
Bu sûre, en son nazil olan sûredir.Sûrenin çeşitli isimleri vardır: Mü’minler için tevbeden bahsettiği münasebetle “Tevbe sûresi” denilmiştir. Sûrenin muhtevasında münafıklarla alakalı hayli bahisler vardır. Onların maskelerini indirmekte, onları mahcup edecek durumlarını ele almaktadır.Ayet sayısı yüz otuzdur, yüzyirmi dokuz diyen de vardır.Bu sûrenin başında besmele yer almaz. Çünkü besmele emandır, bu sûre ise kâfirlere olan emanı kaldırmak için inmiştir.



Denildi ki: Hz. Peygamber kendisine sûre veya ayet indiğinde, yerinin neresi olduğunu beyan ederdi. Ancak bu sûrenin yerini beyan etmeden vefat etti. Bunun kıssası Enfal sûresinin kıssasına benzer ve ona uygundur. Çünkü Enfal sûresinde insanlardan alınan ahitler zikrolundu, Tevbe sûresinde ise, bunların devre dışı bırakılması anlatıldı, bundan dolayı bu sûrenin peşine getirildi.



Şöyle de denildi: Sahabe, Enfal ve Tevbe’nin Seb’u’t-tıval denilen yedi büyük sûrenin yedincisi olarak bir sûre veya müstakil iki sûre olduğunda ihtilaf ettiler. Bundan dolayı bu ikisi arasında bir boşluk bırakıldı, besmele yazılmadı.







1- بَرَاءةٌ مِّنَ اللّهِ وَرَسُولِهِ إِلَى الَّذِينَ عَاهَدتُّم مِّنَ الْمُشْرِكِينَ “Allah ve Resûlünden, kendileriyle antlaşma yapmış olduğunuz müşriklere ültimatomdur (kesin bir uyarıdır):”



Yani, Allah ve Rasulü, müşriklerle yaptığınız ahidden beri’dirler, daha önce yaptığınız anlaşmanın artık bir hükmü kalmamıştır.



Ayette, ahdin artık tanınmadığı Allah ve Rasulüne, ahitleşme ise mü’minlere talik edilmesi, her ne kadar Allahın izni ve Rasulünün buna muvafakatı ile meydana gelmişse de, bu ahdin bittiğini ilan etmenin mü’minlere düşen bir görev olduğuna delâlet etmesi içindir. Çünkü, Allah ve Rasulü, artık bu anlaşmadan beri olduklarını zâten ilan etmişlerdir.



Sebeb-i Nüzûl



Müslümanlar Arab müşrikleriyle ahit yapmışlardı. Onlar ise, -bir kısmı hariç- anlaşmayı bozmuşlardı. Allahu Teâlâ mü’minlere anlaşmayı bozanların ahitlerinin bittiğini ilan etmelerini emretti ve müşriklere bu süre zarfında diledikleri yere gitmeleri için dört ay mühlet verdi ve şöyle buyurdu:







2- فَسِيحُواْ فِي الأَرْضِ أَرْبَعَةَ أَشْهُرٍ “Bundan böyle yeryüzünde dört ay istediğiniz gibi gezip dolaşın.”



Bu ayet Şevval ayında nazil olmuştu. Bu durumda dört aydan murat, Şevval, Zilkâde, Zilhicce ve Muharremdir.



Şöyle de denildi: Dört aydan murat, Zilhicce ayından yirmi gün, Muharrem, Safer, Rabiulevvel ayları ve Rabiulâhirden de on gün. Çünkü bunun tebliği kurban bayramında olmuştu. Şöyle ki:



Hz. Peygamber Hz. Ebu Bekiri hac emiri olarak göndermişti. Hz. Peygambere “bu ayetleri ilan için Hz. Ebubekire verseydin” denildi. O, şöyle buyurdu: “Benimle alakalı bir şeyi ancak benden biri edâ edebilir.”



Ve inen bu ayetleri Hz. Ali ile gönderdi. Hz. Ali yaklaştığında Hz. Ebu Bekir deve sesini işitti ve durdu. “Bu, Hz. Peygamberin devesinin sesi” dedi. Hz. Ali yanlarına geldiğinde “emîr olarak mı geldin, yoksa me’mur olarak mı?” diye sordu.



Hz. Ali me’mur olarak geldiğini bildirdi. Hz. Ebubekir arefeden bir gün önce hac için orada bulunan insanlara hitap etti, haccın menasikini anlattı. Ardından Hz. Ali Cemretü’l- Akabe’de kurban bayramı günü ayağa kalktı, şöyle dedi:



“Ey insanlar! Allah rasulünün rasulü (elçisi) olarak size geldim.”



Dediler: “Buyur, bize ne getirdin?”



Bunun üzerine Hz. Ali, Tevbe sûresinden otuz veya kırk ayeti onlara okudu. Ardından şöyle dedi:



“Dört şeyi bildirmem emredildi:



1-Bu yıldan sonra hiçbir müşrik Beytullaha (Ka’beye) yaklaşmayacak.



2-Ka’be, çıplak olarak tavaf edilmeyecek.



3-Cennete ancak iman etmiş nefis girecek.



4-Müslümanlarla sözleşme yapanların sözleşmeleri ne kadar süre ile yapılmışsa, o zamana kadar geçerlidir.”



Hz. Peygamberden rivayeten gelen bu haberde “Benimle alakalı bir şeyi ancak benden biri eda edebilir” ifadesi, umumu üzere olmayabilir. Çünkü, Hz. Peygamber zaman zaman âl-i beytinden olmayanlarla da eda ettirmiştir.Bunu, ahitlere mahsus olarak değerlendirebiliriz. Çünkü Arablarda bir kabileye karşı ahid yapmak veya bozmak, ancak o kabileden olan biriyle olurdu. Bazı rivayetlerde şöyle gelmesi de buna delâlet eder: “Bunu ancak benim âl-i beytimden birinin tebliğ etmesi uygun olur.”



وَاعْلَمُواْ أَنَّكُمْ غَيْرُ مُعْجِزِي اللّهِ “Bilin ki, Allah’ı aciz bırakacak değilsiniz.”



O, her ne kadar size süre verse de, O’ndan kaçıp kurtulamazsınız.



وَأَنَّ اللّهَ مُخْزِي الْكَافِرِينَ “Ve Allah kâfirleri mutlaka perişan edecektir.”



Allah kâfirleri dünyada katl ve esaretle, ahirette de azapla perişan eder.







3-
وَأَذَانٌ مِّنَ اللّهِ وَرَسُولِهِ إِلَى النَّاسِ يَوْمَ الْحَجِّ الأَكْبَرِ “Hacc-ı ekber gününde, Allah ve Resûlünden insanlara bir bildiridir:”



Hacc-ı ekber
, bayram günüdür. Çünkü o günde hacc tamamlanır ve haccın pek çok fiilleri o gün yapılır. Üstte bahsi geçen ayetler de o günde insanlara bildirilmişti.



Ayrıca şöyle rivayet edilir: Hz. Peygamber veda haccında kurban bayramı günü şeytan taşlamanın yapıldığı yerde durdu ve şöyle dedi: “Bugün hacc-ı ekber günüdür.”



Hacc-ı ekberden muradın arefe günü olduğu da söylenir. Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: “Hacc, arafattır.”



Hz. Peygamberin haccı “ekber” ile tavsif etmesi, umrenin küçük hacc olmasındandır.



Ayrıca, hacdan murat bu günde yapılan amellerdir. Bu ameller ise diğer amellerden daha büyüktür.



Keza, bu hacda Müslümanlar ve müşrikler bir arada bulundu ve kurban bayramı ehl-i kitabın bayramına tevafuk etti.



Keza, bu hacda Müslümanların izzeti ve müşriklerin zilleti ortaya çıktı.



أَنَّ اللّهَ بَرِيءٌ مِّنَ الْمُشْرِكِينَ وَرَسُولُهُ “Allah müşriklerden beridir, Resûlüde.”



Allah, müşriklerin ahitlerinden beridir, Rasulü de.Arafatta vakfeye durmak haccın en önemli bir rüknüdür. Bunu yapmayan biri, haccetmiş sayılmaz.Farz olan hacca “hacc-ı ekber”, sünnet olan umreye ise “hacc-ı asğar” denilir. Sûrenin başında Allahu Teâlânın ve Rasulünün müşriklerin ahitlerinden berî oldukları, berî olmanın sübutunu haber verme şeklinde ifade edilmişti. Burada ise, bununla bildirmenin vücubu haber verilmiştir. Bundan dolayı bu bildirme bütün müşriklere yönelik oldu, sûre başında ise sadece ahit yapılanlara yönelik bir haber verme olmuştu.



فَإِن تُبْتُمْ فَهُوَ خَيْرٌ لَّكُمْ “Eğer tevbe ederseniz, bu sizin için daha hayırlıdır.”



Küfürden ve sözleşmeyi bozmaktan vazgeçerseniz, bu sizin için daha hayırlıdır.



وَإِن تَوَلَّيْتُمْ فَاعْلَمُواْ أَنَّكُمْ غَيْرُ مُعْجِزِي اللّهِ “Ama yüz çevirirseniz, şunu iyi bilin ki, siz Allah’ı âciz bırakacak değilsiniz.”



Eğer tevbeden yüz çevirir veya İslam’dan ve ahde vefadan kaçmakta sebat ederseniz, kaçmakla Allahtan kurtulamazsınız, O’nu acze düşüremezsiniz.



وَبَشِّرِ الَّذِينَ كَفَرُواْ بِعَذَابٍ أَلِيمٍ “İnkâr edenleri elem dolu bir azapla müjdele!”



Onları ahirette can yakıcı bir azapla müjdele.







4- إِلاَّ الَّذِينَ عَاهَدتُّم مِّنَ الْمُشْرِكِينَ ثُمَّ لَمْ يَنقُصُوكُمْ شَيْئًا وَلَمْ يُظَاهِرُواْ عَلَيْكُمْ أَحَدًا “Ancak müşriklerden, kendileriyle antlaşma yapmış olduğunuz, sonra da antlaşmalarında size karşı hiçbir eksiklik yapmamış ve sizin aleyhinize hiç kimseye yardım etmemiş olanlar, bu hükmün dışındadır.”



Ahid yapıp da ahde vefa gösteren, onun şartlarına uyanlar üstteki hükümden müstesnadırlar. Onlar sizden kimseyi öldürmemiş, size zarar vermemişlerdir.



Ve sizin düşmanlarınızla bir olup aleyhinize çalışmamışlardır.



فَأَتِمُّواْ إِلَيْهِمْ عَهْدَهُمْ إِلَى مُدَّتِهِمْ “Onların antlaşmalarını, süreleri bitinceye kadar tamamlayın.”



Onlara ahdi bozanların hükümlerini uygulamayın.



إِنَّ اللّهَ يُحِبُّ الْمُتَّقِينَ “Şüphesiz Allah, müttakileri sever.”



Ayetin bu kısmı, hem bu hükmün gerekçesini beyan eder, hem de onların ahdini tamamlamanın takvaya dâhil olduğuna tenbihte bulunur.







5- فَإِذَا انسَلَخَ الأَشْهُرُ الْحُرُمُ فَاقْتُلُواْ الْمُشْرِكِينَ حَيْثُ وَجَدتُّمُوهُمْ “Haram aylar çıkınca müşrikleri bulduğunuz yerde öldürün.”



Yeryüzünde serbestçe dolaşmaları için verilen dört aylık süre bittiğinde, ahdi bozanları bulduğunuz yerde öldürün.



Bazıları, “haram aylar”dan muradın Recep, Zilkade, Zilhicce ve Muharrem ayları olduğunu söylemişlerse de, bu nazmı bozar ve icmaya da muhalif düşer. Zira, böyle bir durum, haram ayların haramlığının devam etmesini iktiza eder. Çünkü bu ayetlerden sonra bu hükmü neshedecek bir şey inmemiştir.



Bu verilen süre bittiğinde, ahdi bozan o müşrikleri ister harem dışında, isterse de içinde nerede bulursanız öldürün.



وَخُذُوهُمْ “Onları yakalayın.”



Onları esir alın.



وَاحْصُرُوهُمْ “Onları hapsedin.”



Onları hapsedin veya onlarla Mescid-i haram arasına engel koyun.



وَاقْعُدُواْ لَهُمْ كُلَّ مَرْصَدٍ “Ve her gözetleme yerine oturup onları gözetleyin.”



Geçebilecekleri her yeri kontrol altına alın, ta ki kaçıp kurtulamasınlar.



فَإِن تَابُواْ وَأَقَامُواْ الصَّلاَةَ وَآتَوُاْ الزَّكَاةَ فَخَلُّواْ سَبِيلَهُمْ “Eğer tevbe ederler, namazı kılıp zekâtı verirlerse, kendilerini serbest bırakın.”



Eğer iman ederek şirkten dönerler, tevbelerini ve imanlarını doğrulayacak şekilde namaz kılar ve zekât verirlerse, onları kendi hallerine bırakın, üstte emredilenleri onlar hakkında uygulamayın.



Bu ifadede namazı terk eden ve zekâtı vermeyen kimsenin salıverilmeyeceğine, serbest bırakılmayacağına bir delil vardır.



إِنَّ اللّهَ غَفُورٌ رَّحِيمٌ “Şüphesiz Allah Ğafur, Rahîm’dir.”



Ayetin bu kısmı, üstteki emrin illetini bildirir. Yani, onları salıverin, çünkü Allah Ğafurdur, Rahimdir. Onların eski hallerini bağışladı, tevbelerine mukabil onlara sevap vaadinde bulundu.



Yani, Allah affediyor, merhamet ediyor, siz de affedin, onlara acıyın.







6- وَإِنْ أَحَدٌ مِّنَ الْمُشْرِكِينَ اسْتَجَارَكَ فَأَجِرْهُ “Eğer müşriklerden biri eman dilerse, ona eman ver.”



حَتَّى يَسْمَعَ كَلاَمَ اللّهِ “Ta ki, Allah’ın kelâmını dinlesin.”



Şayet kendilerine karşı saldırı emri verilen müşriklerden biri senden eman talep ederse, ona eman ver, ta ki Allahın kelâmını duysun, düşünsün, işin hakikatine muttali olsun.



ثُمَّ أَبْلِغْهُ مَأْمَنَهُ “Sonra da onu güven içinde olacağı yere ulaştır.”



Sonra şayet İslâma girmezse, emniyet içinde olacağı yere kadar onu ulaştır.



ذَلِكَ بِأَنَّهُمْ قَوْمٌ لاَّ يَعْلَمُونَ “Çünkü onlar gerçekten de bilmeyen bir kavimdirler.”



Onlara bu emanın verilmesi veya İslâma girmezse bile emniyet içinde olacağı bir yere kadar ulaştırma emri, onların imanın ve kendisine davet ettiğiniz şeylerin hakikatinin ne olduğunu bilmemelerinden dolayıdır. Dolayısıyla onlara eman verilmeli ki Allahın kelâmını duysunlar, üzerinde düşünsünler.

7- كَيْفَ يَكُونُ لِلْمُشْرِكِينَ عَهْدٌ عِندَ اللّهِ وَعِندَ رَسُولِهِ “Müşrikler için Allah katında ve Resûlü katında nasıl bir ahd olabilir?”



Ayette soru şeklinde gelmesi, onların bu hâlini inkâr içindir. Yani, “Müşrikler için Allah katında ve Resûlü katında nasıl bir ahd olabilir?” denilmesi, “olamaz” anlamındadır.



إِلاَّ الَّذِينَ عَاهَدتُّمْ عِندَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ “Ancak Mescid-i Haram’ın yanında kendileriyle antlaşma yaptıklarınız müstesna.”



فَمَا اسْتَقَامُواْ لَكُمْ فَاسْتَقِيمُواْ لَهُمْ “Bunlar size karşı dürüst davrandığı sürece, siz de onlara dürüst davranın.”



Onların durumlarına bakın. Şayet ahid üzere istikametle devam ederlerse siz de ahde vefa göstermeye devam edin. Bu ifade “Ancak Allah’a ortak koşanlardan, kendileriyle antlaşma yapmış olduğunuz, sonra da antlaşmalarında size karşı hiçbir eksiklik yapmamış ve sizin aleyhinize hiç kimseye yardım etmemiş olanlar, bu hükmün dışındadır. Onların antlaşmalarını, süreleri bitinceye kadar tamamlayın. Şüphesiz Allah, kendine karşı gelmekten sakınanları sever.” (Tevbe, 4) ayeti gibidir. Ancak orada mutlaktır, bu ise mukayyettir.



إِنَّ اللّهَ يُحِبُّ الْمُتَّقِينَ “Çünkü Allah, müttakileri sever.”







8-
كَيْفَ “Nasıl?”



Bu ifade, onların ahitleri konusunda sebat etmelerinin olmayacak bir şey olduğunu tekrar eder veya onlarla ilgili hükmün bâki olduğunu yeniden nazara verir. Bunda, onlar için ahdin niçin devam etmediğini bildirmek vardır.



“Nasıl?” dedikten sonra fiilin söylenmeyişi, hangi fiil olduğunun bilinmesindendir.



وَإِن يَظْهَرُوا عَلَيْكُمْ لاَ يَرْقُبُواْ فِيكُمْ إِلاًّ وَلاَ ذِمَّةً “Eğer onlar size üstün gelseler, sizin hakkınızda ne bir yemin ne de bir antlaşma gözetirler.”



Onlarla nasıl ahid olabilir ki, şayet size galip gelseler sizinle ilgili ne bir yemine, ne de bir zimmete riayet etmezler.



Ayette geçen “ill” yemin anlamındadır. “Yakınlık” manası da verilebilir.



Zimmet ise, ahid anlamındadır.



Veya “göz ardı edilmesi ayıp kaçan hak” anlamına da gelir.4



يُرْضُونَكُم بِأَفْوَاهِهِمْ وَتَأْبَى قُلُوبُهُمْ “Ağızlarıyla sizi hoşnut etmeye çalışıyorlar, oysa kalpleri buna karşı çıkıyor.”



Onlara galip gelseniz münafıkane hareket ederler. Ağızlarıyla sizi razı ederler, ama söylediklerini kalpleri tasdik etmez. Dolayısıyla onlar güvenilecek, ahde vefa gösterecek kimseler değillerdir.



وَأَكْثَرُهُمْ فَاسِقُونَ“Onların çoğu fasıktırlar.”



Onlar son derece inatçıdırlar. Kendilerini bağlayan bir akideye, ve günahlardan vazgeçirecek bir mürüvvete sahip değillerdir.



Ayette “onların çoğu fasıktırlar” demesi, içlerinden az bir kısmının ahdi bozacak durumlardan sakınması ve kötü olaylara yol açacak hallerden uzak kalması cihetledir.







9-
اشْتَرَوْاْ بِآيَاتِ اللّهِ ثَمَنًا قَلِيلاً “Allah’ın âyetlerini az bir karşılığa değiştiler.”



Kur’anın hükümlerini az bir bedele değiştiler, ona uymak yerine hevâ’ya ve şehvetlerine tâbi oldular.



فَصَدُّواْ عَن سَبِيلِهِ “Böylece O’nun yolundan alıkoydular.”



Allaha ulaştıran dinden insanları alıkoydular.



Veya, hacc ve umre için gelenlerin O’nun Beytini ziyaret etmelerine engel oldular. “Böylece O’nun yolundan alıkoydular” derken, ayetin metninde



geçen فَ (fe) harfi sebebiyet bildirir. Bu da onları Allah yolundan alı



koymaya iten şeyin, Allahın ayetlerini az bir bedele değiştirmeleri olduğunu gösterir.



إِنَّهُمْ سَاء مَا كَانُواْ يَعْمَلُونَ “Yapmakta oldukları şeyler gerçekten ne kötüdür!”



Yani, o müşrikler size galip gelseler, ne bir yemin ve yakınlık tanırlar, ne de bir sözleşme ve hak.







10- لاَ يَرْقُبُونَ فِي مُؤْمِنٍ إِلاًّ وَلاَ ذِمَّةً “Bir mü’min hakkında ne bir yemin ne de bir antlaşma gözetirler.”



Ayetin bu kısmı, onların kötü amelini tefsir eder, dolayısıyla tekrar değildir.



Şöyle de denildi: Birincisi Allahın ahdini bozanlar hakkında geneldir, ikincisi ise özellikle Yahudiler hakkındadır veya bedeviler hakkındadır. Ebu Süfyan, bedevileri toplamış ve beslemişti.



وَأُوْلَئِكَ هُمُ الْمُعْتَدُونَ “İşte bunlar, haddi aşanların ta kendileridir.”







11- فَإِن تَابُواْ وَأَقَامُواْ الصَّلاَةَ وَآتَوُاْ الزَّكَاةَ فَإِخْوَانُكُمْ فِي الدِّينِ “Fakat tevbe edip, namazı kılar ve zekâtı verirlerse, artık onlar sizin dinde kardeşlerinizdir.”



Bunları yaptıklarında artık onlar dinde sizin kardeşlerinizdir. Sizin sahip olduğunuz haklara sahip olurlar, size düşen görevlerle de mükellef hâle gelirler.



وَنُفَصِّلُ الآيَاتِ لِقَوْمٍ يَعْلَمُونَ “Bilen bir kavme âyetleri işte böyle tafsil ile açıklarız.”



Ayet, muahitlerle ilgili tafsilen anlatılanları veya tevbe edenlerin özelliklerini dikkatle düşünmeye bir teşviktir.







12- وَإِن نَّكَثُواْ أَيْمَانَهُم مِّن بَعْدِ عَهْدِهِمْ وَطَعَنُواْ فِي دِينِكُمْ فَقَاتِلُواْ أَئِمَّةَ الْكُفْرِ “Eğer antlaşmalarından sonra yeminlerini bozup dininize dil uzatırlarsa, küfrün önderleriyle savaşın.”



Eğer yeminlerini bozar, ahde vefa göstermezler, açıktan dini yalanlar ve dinin hükümlerini çirkin göstermeye çalışırlarsa, küfrün önderleriyle savaşın.



“Onlarla savaşın” yerine “Küfrün önderleriyle savaşın” denilmesi, onların böyle yapmakla küfre önder konuma geldiklerine ve katle müstehak olduklarına delâlet etmek içindir.



Denildi ki: “Küfrün önderleri”nden murat, müşriklerin reisleridir.



Özel olarak, “Küfrün önderleriyle savaşın” denilmesi,



-Ya onların katlinin diğerlerine göre daha önemli ve onların da buna daha layık olmasındandır,



-Veya onların murakabesinden men içindir.



إِنَّهُمْ لاَ أَيْمَانَ لَهُمْ “Çünkü onların yeminleri yoktur.”



Hakikatte onlar için yemin yoktur. Yoksa dininize saldırmaz, ahitlerini bozmazlardı.



Bunda, zimmî birisinin İslâmî değerlere hücum ettiğinde ahdi bozmuş olacağına bir delil vardır. Hanefiler bu ayetle “kâfirin yemini yemin değildir” şeklindeki görüşe delil getirmek istemişlerse de, böyle bir delil zayıftır. Çünkü ayetten murat onların yeminlerinin güvenilirliğini nefyetmektir, yoksa yeminleri olmadığını beyan değildir. Nitekim ayetin başında “eğer onlar yeminlerini bozarlarsa” denilmektedir.



“Mürtedin tevbesi makbul değildir” diyenler de bu ayetten delil getirdiler. Hâlbuki bu, delil olmaktan uzaktır. Çünkü ayet, belli bazı kimselerin imana girmeyeceğini ihbar ediyor olabilir, genelleme yanlış olur.



Veya bundan “onlar için verilmiş yeminler yok ki, bunların müddeti beklenilsin” manası kastedilmiş olabilir.



لَعَلَّهُمْ يَنتَهُونَ “Ola ki, vazgeçerler.”



Onlarla savaşın ki, bu hallerine son versinler. Onlarla savaşmaktan maksadınız, içinde bulundukları taşkın hâle son vermeleri olsun. Yoksa işkence yapmaktan zevk duyan kimseler gibi, onlara eziyet etmek olmasın.







13- أَلاَ تُقَاتِلُونَ قَوْمًا نَّكَثُواْ أَيْمَانَهُمْ وَهَمُّواْ بِإِخْرَاجِ الرَّسُولِ “Yeminlerini bozan ve Peygamber’i yurdundan çıkarmaya azmeden bir kavimle savaşmaz mısınız?”



Ayet, savaşa teşviktir.



“Savaşmaz mısınız?” ifadesinde “savaşın” manası kuvvetli bir şekilde anlatılmıştır.



Burada medar-ı bahs edilen kavim, Mekke müşrikleridir. Hz. Peygamberle ve mü’minlerle birbirleri aleyhinde çalışmayacaklarına dair ittifakları varken Huzaa kabilesine karşı Bekir oğullarına yardım ettiler.



Darun-Nedvede toplanıp Hz. Peygamberin durumu hakkında meşveret etmişlerdi. Şu ayette, onlardan bahis vardır:



“Hani bir vakit, o kâfirler, seni tutup bağlamak veya öldürmek veya sürüp çıkarmak için sana tuzak kuruyorlardı.” (Enfal, 30)



Burada bahsi geçen kavim Yahudiler de olabilir. Hz. Peygamberle yaptıkları anlaşmayı bozdular. O’nu Medineden çıkarmaya yeltendiler.



وَهُم بَدَؤُوكُمْ أَوَّلَ مَرَّةٍ “Üstelik size karşı ilk önce onlar başladı.”



Düşmanlığa ve savaşa önce onlar başladı. Çünkü Hz. Peygamber onlara tebliğde bulundu. Kitap ile onları ilzam etti, onları Kur’anın bir benzerini getirmeye çağırdı. Onlar ise buna düşmanlık ve savaş ile mukabelede bulundular. Böyle olunca sizin onlara muaraza etmenize ve onlarla çatışmanıza bir mani yoktur.



أَتَخْشَوْنَهُمْ “Yoksa onlardan korkuyor musunuz?”



Yoksa size onlardan bir zarar gelir korkusuyla onlarla savaşı bırakacak mısınız?



فَاللّهُ أَحَقُّ أَن تَخْشَوْهُ إِن كُنتُم مُّؤُمِنِينَ “Oysa Allah, -eğer gerçek mü’minleriseniz- kendisinden korkmanıza daha lâyıktır.”



Öyleyse düşmanlarınızla savaşın, Allahın emrini terk etmeyin.



“-Eğer gerçek mü’minler iseniz-“



Çünkü iman, Allahtan başkasından korkmamayı gerektirir.







14- قَاتِلُوهُمْ “Onlarla savaşın.”



Allahu Teâlâ, önce savaşın gereğini anlattı, terkinden dolayı kınadı ve bu konuda gevşeklik gösterenleri tehdit etti, ardından da savaşı emretti.



يُعَذِّبْهُمُ اللّهُ بِأَيْدِيكُمْ “Allah onlara sizin ellerinizle azap etsin.”



وَيُخْزِهِمْ “Onları rezil etsin.”



وَيَنصُرْكُمْ عَلَيْهِمْ “Onlara karşı size zafer versin.”



Mü’minler, müşriklerle savaşırlarsa neleri kazanacakları bu ayetle beyan ediliyor. Allah Müslümanları onlara galip kılacak, onları katle imkân verecek, müşrikleri zelil yapacaktır.



وَيَشْفِ صُدُورَ قَوْمٍ مُّؤْمِنِينَ “Ve mü’min bir kavmin yüreklerini ferahlandırsın.”



Sebeb-i nüzule göre bakıldığında, buradaki “mü’min kavim” Huzaa oğullarıdır.



Bu konuda şu da denildi: Bunlar Yemen ve Sebe’den Mekke’ye gelen bir topluluktur. Geldiler ve Müslüman oldular, ama müşriklerden pek çok ezaya maruz kaldılar. Durumlarını Hz. Peygambere şikâyet ettiklerinde şöyle buyurdu: “Size müjde! Allahın bir çıkış yolu ve bir zafer vermesi yakındır.”







15- وَيُذْهِبْ غَيْظَ قُلُوبِهِمْ “Ve onların kalplerindeki öfkeyi gidersin.”



Ta ki, başlarına gelen sıkıntılardan kurtulsunlar, içlerinde bir öfke kalmasın. Allahu Teâlâ, onlara vaat ettiğini yerine getirdi. Bu ayet, gayptan verdiği haberin çıkmasıyla, Kur’an mu’cizelerinden biridir.



وَيَتُوبُ اللّهُ عَلَى مَن يَشَاء “Allah, dilediğinin tevbesini kabul eder.”



Ayet, içlerinden bazısının küfürden döneceğini haber vermektedir, bu da aynen gerçekleşmiştir.



وَاللّهُ عَلِيمٌ حَكِيمٌ “Allah, Alîm’dir, Hakîm’dir.”



Allah, hem olanı, hem de olacakları bilir. Bütün fiilleri ve hükümleri hikmet iledir.







16-
أَمْ حَسِبْتُمْ أَن تُتْرَكُواْ وَلَمَّا يَعْلَمِ اللّهُ الَّذِينَ جَاهَدُواْ مِنكُمْ وَلَمْ يَتَّخِذُواْ مِن دُونِ اللّهِ وَلاَ رَسُولِهِ وَلاَ الْمُؤْمِنِينَ وَلِيجَةً “Yoksa; Allah, içinizden Allah’tan, Resûlünden ve mü’minlerden başkasını kendilerine sırdaş edinmeksizin cihad edenleri bilmeden bırakılacağınızı mı sandınız?”



Mü’minlerin bazısı savaş emrinden hoşlanmamıştı. Cenab-ı Hak bu şekilde bütün ehl-i imana hitap etti.



Demek ki böyle bir savaş emri, onlardan cihad eden halis mü’minlerle, böyle olmayanları ortaya çıkaracaktır.



وَاللّهُ خَبِيرٌ بِمَا تَعْمَلُونَ “Allah, yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.”



Allah yaptığınız amellerde maksadınızın ne olduğunu bilir.



Ayetin evvelinde “Allah içinizden cihad edenleri bilmeden...” ifadesinin zâhirinden bazıları yanlış mana da çıkarabileceğinden, ayetin bu kısmı o yanlış tevehhümü ortadan kaldıracak bir ifadeyle gelmiştir.

17- مَا كَانَ لِلْمُشْرِكِينَ أَن يَعْمُرُواْ مَسَاجِدَ الله شَاهِدِينَ عَلَى أَنفُسِهِمْ بِالْكُفْرِ“Müşrikler için, inkârlarına bizzat kendileri şahitlik edip dururken Allah’ın mescitlerini imar etmeleri düşünülemez.”



Müşrikler için mescitleri imar etmek diye bir şey söz konusu değildir. Bundan muradın Mescid-i Haram olduğu söylenir. Çoğul olarak “mescitler” şeklinde gelmesi, Mescid-i Haramın bütün mescitlerin kıblesi ve imamı olmasındandır. Bunu imar eden, diğerlerini de imar eder.



“İnkârlarına bizzat kendileri şahitlik edip dururken”



Yani onların birbirine muhalif iki şeyi, Beytullahı imar ile Allahtan başkasına ibadeti cem etmeleri söz konusu olamaz.



Sebeb-i Nüzûl



Rivayete göre, Hz. Peygamberin amcası Abbas müşrik iken Müslümanlarca esir alınmıştı. Müslümanlar onu şirk ile ve sıla-ı rahmi kesmekle ayıpladılar, Hz. Ali de ona kaba sözler söyledi. Bunun üzerine Abbas şöyle dedi: “Niye bizim hatalarımızı söylüyor, ama güzel yönlerimizi gizliyorsunuz? Biz Mescid-i Haramı imar ederiz, Ka’benin perdesini yenileriz, hacılara su dağıtırız, esiri hürriyetine kavuştururuz.”



Bu münasebetle ayet nazil oldu.



أُوْلَئِكَ حَبِطَتْ أَعْمَالُهُمْ “Onların bütün amelleri boşa gitmiştir.”



Onlar, iftiharla yaptıkları böyle hayırlı işleri şirk ile karıştırdıklarından, bütün amelleri boşa gitmiştir.



وَفِي النَّارِ هُمْ خَالِدُونَ “Ateşte de onlar daimî kalacaklardır.”







18- إِنَّمَا يَعْمُرُ مَسَاجِدَ اللّهِ “Allah’ın mescitlerini ancak şunlar imar eder:”



مَنْ آمَنَ بِاللّهِ وَالْيَوْمِ الآخِرِ “Allah’a ve ahiret gününe inanan.”



وَأَقَامَ الصَّلاَةَ “Namazı dosdoğru kılan.”



وَآتَى الزَّكَاةَ “Zekâtı veren.”



Öyle anlaşılıyor ki, Allahın mescitlerini imar etmek, ilmî ve amelî kemâlâtı cem edenler için söz konusudur.



Mescitleri mamur kılmak,



-Sergi sermek,



-Lambalarla aydınlatmak,



-Oralarda ibadet yapmak, zikretmek,



-Ders halkaları oluşturmak,



-Dünya kelamı gibi oralara uygun düşmeyen durumlardan kurtarmak gibi durumlardır.



Hz. Peygamberden şöyle rivayet edilir:



“Allah şöyle buyurdu: Yeryüzünde benim evlerim, mescitlerdir. Ziyaret edenler onları mamur kılanlardır. Ne mutlu o kimseye ki, evinde güzelce temizlenir, sonra beni evimde ziyaret eder. Elbette, ziyaret edilenin ziyaretçisine ikramda bulunması üzerine bir haktır.”



Ayette peygambere imanın zikredilmemesi, Allaha imanın ona karine olduğunun bilinmesinden ve Allaha imanın peygambere imanla tamam olmasındandır. Ayrıca “namazı dosdoğru kılan, zekâtı veren…” ifadesi de peygambere imana delâlet etmektedir.



وَلَمْ يَخْشَ إِلاَّ اللّهَ “Ve Allah’tan başkasından korkmayan.”



فَعَسَى أُوْلَئِكَ أَن يَكُونُواْ مِنَ الْمُهْتَدِينَ “İşte bunların hidayet üzere olmaları umulur.”



“İşte bunların hidayet üzere olmaları umulur”
şeklinde bir ümit sığasıyla bunun ifade edilmesi, müşriklerin kendilerini hidayette görmek ve amellerinden fayda bulacakları tarzındaki beklentilerini kesmek içindir. Ayrıca, kendilerini “biz hidayet üzereyiz” şeklinde görmelerini kınamaktır. Çünkü mü’minler bile bu kadar güzel vasıflarıyla beraber hidayet üzere olmaları “ola ki”, “umulur ki” şeklinde ifade edilirse, bunlara zıd yolda gidenlerin ne derece hidayetten uzak oldukları anlaşılır.



Mü’minlere bakan yönüyle ise, ayette kendi halleriyle mağrur olmak ve buna güvenmekten bir men vardır.







19-
أَجَعَلْتُمْ سِقَايَةَ الْحَاجِّ وَعِمَارَةَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ كَمَنْ آمَنَ بِاللّهِ وَالْيَوْمِ الآخِرِ وَجَاهَدَ فِي سَبِيلِ اللّهِ “Siz hacılara su dağıtmayı ve Mescid-i Haram’ın bakım ve onarımını yapmayı, Allah’a ve âhiret gününe iman edip Allah yolunda cihad eden kimse gibi mi tuttunuz?”



Çünkü namazı, zekâtı haber veren Hz. Peygamberdir, bunların ayrıntılarını anlatan da O’dur.



لاَ يَسْتَوُونَ عِندَ اللّهِ “Bunlar Allah katında eşit olmazlar.”



Ayet, müşriklerin ve onların boşa giden amellerinin mü’minlerle ve onların müsbet amelleriyle bir olmayacağını nazara vermektedir.



وَاللّهُ لاَ يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِمِينَ “Allah, zâlim topluluğu doğru yola erdirmez.”



Kâfirler, şirk ile ve peygambere düşmanlıkla zulmetmiş, dalâlette boğulmuş kimselerdir. Bunlar nasıl olur da, Allahın hidayet ettiği, hak ve doğruya muvaffak kıldığı kimselerle bir olurlar.







20-
الَّذِينَ آمَنُواْ وَهَاجَرُواْ وَجَاهَدُواْ فِي سَبِيلِ اللّهِ بِأَمْوَالِهِمْ وَأَنفُسِهِمْ أَعْظَمُ دَرَجَةً عِندَ اللّهِ “İman edip hicret eden ve Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla cihad eden kimselerin derecesi, Allah katında daha üstündür.”



Bu özellikte olan mü’minler Allah katında bu özellikleri cem etmeyenlerden rütbece daha yüksek ve daha ziyade şereflidirler.



Veya hâli böyle olan mü’minler, elbette hacılara su veren, Ka’benin imarı için çalışan müşriklerden çok yüksek derecelerdedirler, birbirlerine kıyas edilemezler.



وَأُوْلَئِكَ هُمُ الْفَائِزُونَ “İşte onlar, kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.”



Sevaba ve Allah nezdindeki güzel akıbete ehil olanlar da işte bunlardır, müşrikler değil.







21-
يُبَشِّرُهُمْ رَبُّهُم بِرَحْمَةٍ مِّنْهُ وَرِضْوَانٍ وَجَنَّاتٍ لَّهُمْ فِيهَا نَعِيمٌ مُّقِيمٌ“Onların Rabbi onlara, kendi katından bir rahmet, bir rıza ve kendilerine içinde tükenmez nimetler bulunan cennetler müjdelemektedir.”



Ayette mü’minlere müjde olarak bildirilen “rahmet, rıza, cennetler ve bu cennetlerdeki nimetlerin” elif-lâmsız ifade edilmesi, bunların tayin ve tarifin ötesinde olduğunu hissettirmek içindir.







22-
خَالِدِينَ فِيهَا أَبَدًا “Onlar orada ebedî kalacaklardır.”



Ayet, o cennetlerdeki devamı “ebed” kelimesiyle te’kid etti. Çünkü,



devamı bildiren “halidine fihe” ifadesi uzun süre kalmak anlamında da kullanılabilmektedir.



إِنَّ اللّهَ عِندَهُ أَجْرٌ عَظِيمٌ “Şüphesiz, Allah katında çok büyük bir mükâfat vardır.”



Allah katında öyle büyük bir mükâfat vardır ki, ondan başka olan mükâfatlar onun yanında hiç kalır.







23- يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ لاَ تَتَّخِذُواْ آبَاءكُمْ وَإِخْوَانَكُمْ أَوْلِيَاء إَنِ اسْتَحَبُّواْ الْكُفْرَ عَلَى الإِيمَانِ “Ey iman edenler! Eğer küfrü imana tercih ederlerse, babalarınızı ve kardeşlerinizi dost edinmeyin.”



Sebeb-i Nüzûl




Ayet, muhacirler hakkında nazil oldu. Kendilerine hicret emri geldiğinde bir kısmı şöyle dedi: “Eğer hicret edersek, babalarımızdan, evlatlarımızdan, aşiretlerimizden ayrı kalırız. Ticaretimiz biter, zâyi olur gideriz.”



Denildi ki: Dokuz kişi Medinede dinden çıktı, Mekkeye gidip müşriklere iltihak etti. Ayet, bunlara dostluk göstermekten nehiy için nazil oldu.



Yani, sizi imandan alıkoyan ve taatten engelleyen dostlar edinmeyin.



وَمَن يَتَوَلَّهُم مِّنكُمْ فَأُوْلَئِكَ هُمُ الظَّالِمُونَ “İçinizden kim onları dost edinirse, işte onlar zalimlerin ta kendileridir.”



Dostluğu yerinde kullanmayarak zâlimlerin ta kendileri olurlar.







24-قُلْ إِن كَانَ آبَاؤُكُمْ وَأَبْنَآؤُكُمْ وَإِخْوَانُكُمْ وَأَزْوَاجُكُمْ وَعَشِيرَتُكُمْ وَأَمْوَالٌ اقْتَرَفْتُمُوهَا وَتِجَارَةٌ تَخْشَوْنَ كَسَادَهَا وَمَسَاكِنُ تَرْضَوْنَهَا أَحَبَّ إِلَيْكُم مِّنَ اللّهِ وَرَسُولِهِ وَجِهَادٍ فِي سَبِيلِهِ فَتَرَبَّصُواْ حَتَّى يَأْتِيَ اللّهُ بِأَمْرِهِ “De ki: “Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, aşiretiniz, kazandığınız mallar, kesada uğramasından korktuğunuz bir ticaret ve beğendiğiniz meskenler size Allah’tan, peygamberinden ve O’nun yolunda cihaddan daha sevgili ise, artık Allah’ın emri gelinceye kadar bekleyin!”



Ayetteki muhabbet, ihtiyarî ve iradî olan muhabbettir, yoksa fıtrî ve tabiî olan değildir. Çünkü bu ikincisi, kendisinden sakınma noktasında teklif altına girmez.



Allahın emrinden murat, peşin veya ilerde bir cezadır.



Mekke’nin fethi olduğu da söylenmiştir.



وَاللّهُ لاَ يَهْدِي الْقَوْمَ الْفَاسِقِينَ “Allah, fasık topluluğu doğru yola erdirmez.”



Allah onları irşat etmez.



Ayette, işin zorluğunu beyan olarak büyük bir tehdit vardır. Bundan kurtulabilecek olanlar azdır.

25- لَقَدْ نَصَرَكُمُ اللّهُ فِي مَوَاطِنَ كَثِيرَةٍ وَيَوْمَ حُنَيْنٍ “Andolsun, Allah birçok yerde size yardım etti ve Huneyn savaşı gününde de.”



إِذْ أَعْجَبَتْكُمْ كَثْرَتُكُمْ“O gün sayıca çokluğunuz size güven vermişti.”



Huneyn,
Mekke ve Taif arasında bir vadidir. Hz. Peygamber ve Müslümanlar orada Havazin ve Sakîf’e karşı savaşmışlardı. Müslümanların sayısı oniki bin idi. Bunlardan onbini Mekkenin fethine katılanlar, iki bini ise Mekke’nin fethiyle İslama yeni girenlerdendi. Havazin ve Sakif kabilelerinden meydana gelen karşı taraf ise dört bin kişi idi. Karşı karşıya gelindiğinde, Müslümanlar sayıca çok olmalarına güvenip “bugün asla mağlup olmayız” dediler.



Karşı taraf şiddetli bir savaş yaptı, Müslümanlara kendilerini beğenmenin ve sayıya güvenmenin ne olduğunu gösterdi. Müslümanlar hezimete uğradılar, kaçanların bir kısmı Mekkeye kadar ulaştı. Hz. Peygamber (asm) savaşın merkezinde kaldı. Yanında amcası Abbas vardı. Abbas, Hz. Peygamberin bineğinin gemini tutmuştu. Ve bir de Ebu Süfyan vardı.



Bu durum, Hz. Peygamberin harika cesaretini göstermeye yeter. Abbasın sesi çok güçlü idi. Hz. Peygamber amcasına dedi: “İnsanlara seslen!” Bunun üzerine Abbas şöyle nida etti:



“Ey Allahın kulları! Ey Hudeybiyede peygambere biat edenler! Ey Bakara sûresinin muhatapları!”



Sesi duyanlar “lebbeyk, lebbeyk” sadalarıyla geriye döndüler. Melekler de indi, müşriklerle savaştı. Hz. Peygamber bunu görünce “iş kızıştı” dedi. Sonra yerden bir avuç toprak alıp onlara doğru attı “Ka’benin Rabbi hakkı için, hezimete uğrayın!” dedi, onlar da mağlup oldular.



فَلَمْ تُغْنِ عَنكُمْ شَيْئًا “Fakat bu (çokluk) size hiçbir yarar sağlamadı.”



وَضَاقَتْ عَلَيْكُمُ الأَرْضُ بِمَا رَحُبَتْ “Yeryüzü bütün genişliğine rağmen size dar geldi.”



Arz, o kadar geniş olmasına rağmen, siz şiddetli korkudan nefsinizin mutmain olacağı kaçacak bir yer bulamıyordunuz.



ثُمَّ وَلَّيْتُم مُّدْبِرِينَ “Sonra gerisin geriye dönüp kaçtınız.”



Sonra sırtınızı kâfirlere döndünüz, bozguna uğramış bir şekilde geriye kaçtınız.







26- ثُمَّ أَنَزلَ اللّهُ سَكِينَتَهُ عَلَى رَسُولِهِ وَعَلَى الْمُؤْمِنِينَ “Sonra Allah, Resûlüne ve mü’minlere kendi katından sekîne’sini indirdi.”



Allahın sekînesi
, kendisiyle sükûnet buldukları ve emniyet hissettikleri rahmetidir.



Ayette عَلَى “Ale” harf-i cerinin tekrarı, peygamberin ve mü’minlerin



hallerinin farklı olmasına tenbih içindir.



Burada bahsi geçen mü’minler, bozguna uğramış mü’minlerdir. Ancak, Hz. Peygamberin yanında sebat eden ve kaçmayan az sayıdaki mü’minler olduğu da söylenmiştir.



وَأَنزَلَ جُنُودًا لَّمْ تَرَوْهَا “Bir de görmediğiniz ordular indirdi.”



Bunlar melekler ordusudur. Sayıları hakkında beşbin, sekiz bin, onaltı bin gibi farklı görüşler vardır.



وَعذَّبَ الَّذِينَ كَفَرُواْ “Ve inkâr edenlere azap verdi.”



O kafirleri katledilmek, esir alınmak ve köle yapılmakla azaplandırdı.



وَذَلِكَ جَزَاء الْكَافِرِينَ “İşte bu, inkârcıların cezasıdır.”



İşte bu, onların küfürlerinin dünyadaki cezasıdır.







27-
ثُمَّ يَتُوبُ اللّهُ مِن بَعْدِ ذَلِكَ عَلَى مَن يَشَاء “Sonra Allah, bunun ardından dilediği kimsenin tevbesini kabul eder.”



Sonra Allah onlardan bir kısmını İslâma muvaffak kılacaktır.



وَاللّهُ غَفُورٌ رَّحِيمٌ “Allah, Ğafur, Rahîm’dir.”



Onları bağışlar, kendilerine lütufta bulunur.



Rivayete göre onlardan bir kısmı Hz. Peygambere gelip İslâma girdi ve şöyle dedi:



“Ya Rasulallah, Sen insanların en hayırlısısın ve en iyisisin. Çoluk çocuğumuz esir alındı, mallarımıza el kondu”



Altı bin kişi esir edilmiş, sayısız deve ve koyun ganimet olarak alınmıştı.



Hz. Peygamber şöyle dedi: “İster esir alınanları bırakalım, isterseniz de mallarınızı verelim, bunlardan birini seçin!”



Onlar “biz hiçbir şeyi yakınlarımıza denk saymayız” dediler. Bunun üzerine Hz. Peygamber ayağa kalktı, ashabına şöyle dedi: “Bunlar bize Müslüman olarak geldiler. Biz de onları çoluk çocuklarıyla malları arasında muhayyer bıraktık. Onlar hiçbir şeyi yakınlarına denk saymadılar. Dolayısıyla kimin yanında esir varsa, gönül hoşluğuyla serbest bırakıyorsa bıraksın, yoksa bize versin, onu ücretiyle hürriyetine kavuşturalım. İmkanımız olduğunda bedelini öderiz.”



Sahabiler, “biz gönül hoşluğuyla teslim ediyoruz” dediler. Bunun üzerine Hz. Peygamber:



“Bilemiyorum, belki de içinizde buna razı olmayan vardır. Arif olanlarınızla görüşünüz, onlar bize sonucu bildirsinler” dedi. Bu kişiler de gönül rızasıyla bunu yaptıklarını ifade ettiler.



28- يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ إِنَّمَا الْمُشْرِكُونَ نَجَسٌ “Ey iman edenler! Müşrikler ancak necistirler.”



Müşriklerin necis sayılmaları,




-İçlerinin pis olmasından,



-Veya necis şeylerden kaçınmak gerektiği gibi onlardan da kaçınmak gerektiğinden,



-Veya genelde temizliğe dikkat etmemelerinden, necis şeylerden kaçınmamalarındandır.



Bu hükümde, kendisinde necaset fazla olanın necis sayıldığına bir delil vardır.



İbnu Abbas, onların köpekler gibi bizâtihi necis olduklarını söyler.



فَلاَ يَقْرَبُواْ الْمَسْجِدَ الْحَرَامَ بَعْدَ عَامِهِمْ هَذَا “Artık bu yıllarından sonra, Mescid-i Haram’a yaklaşmasınlar.”



Necislikleri sebebiyle Mescid-i Harama yaklaşmasınlar. “Girmesinler” yerine “yaklaşmasınlar” ifadesi, yasağın şiddetini ve kuvvetini gösterir.



Veya bu, harem bölgesine girmelerini men içindir.



Denildi ki: Bundan murat mutlak manada girmeyi men olmayıp, hacc ve umre için girmelerini yasaklamaktır. Ebu Hanife bu kanaattedir.



İmam-ı Malik diğer mescidleri de Mescid-i Harama kıyas ederek, onlara girmelerinin de yasak olduğunu söyler.



Ayette, kâfirlerin dinin füruatıyla da muhatap olduklarına bir delil vardır.



“Bu sene”den murat, hicretin dokuzuncu yılıdır. İlgili ayetler o zaman inmişti.



Veya bundan murat veda haccı da olabilir.



وَإِنْ خِفْتُمْ عَيْلَةً فَسَوْفَ يُغْنِيكُمُ اللّهُ مِن فَضْلِهِ إِن شَاء “Eğer yoksulluktan korkarsanız, Allah dilerse lütfuyla sizi zengin kılar.”



Eğer onları haremden men etmekten ve bu yüzden onlardan gelen kazanç ve menfaatin kesilmesinden dolayı fakir düşmekten korkarsanız Allah ihsanıyla veya başka bir şekilde ikramda bulunarak sizi ihtiyaçtan müstağni kılar.



Allah bu vaadini yerine getirdi. Semadan bolca yağmur gönderdi. Tibale ve Cereş halkını İslâma girmeye muvaffak kıldı, onlar da Müslümanlar için mücadele verdi. Sonra onlara ülkeler fethetmeyi, ganimet elde etmeyi nasip etti. Arzın her tarafından insanlar onlara yöneldi.



“Dilerse”



Allahu Teâlâ, beklentilerin kendisine yönelik olması için bütün bunları kendi meşietiyle (dilemesiyle) kayıtladı. Ayrıca bununla bu konuda onlara lütufta bulunduğuna, keza vaat edilen zenginliğin herkes için değil bazıları için, her yıl değil bazı yıllar için olabileceğine dikkat çekti.



إِنَّ اللّهَ عَلِيمٌ حَكِيمٌ “Şüphesiz Allah Alîm’dir, Hakîm’dir.”



Allah bütün hallerinizi bilir, verdiğinde ve mahrum bıraktığında hikmet sahibidir.







29-قَاتِلُواْ الَّذِينَ لاَ يُؤْمِنُونَ بِاللّهِ وَلاَ بِالْيَوْمِ الآخِرِ وَلاَ يُحَرِّمُونَ مَا حَرَّمَ اللّهُ وَرَسُولُهُ وَلاَ يَدِينُونَ دِينَ الْحَقِّ مِنَ الَّذِينَ أُوتُواْ الْكِتَابَ حَتَّى يُعْطُواْ الْجِزْيَةَ عَن يَدٍ وَهُمْ صَاغِرُونَ “Kendilerine kitap verilenlerden Allah’a ve ahiret gününe iman etmeyen, Allah’ın ve Resûlünün haram kıldığını haram saymayan ve hak dini din edinmeyen kimselerle, küçülerek (boyun eğerek) kendi elleriyle cizyeyi verinceye kadar savaşın.”



“Allah’a ve ahiret gününe iman etmeyen”




Bakara sûresinin başında beyan ettiğimiz gibi, kitap ehlinden olanlar Allaha ve peygambere gereği gibi iman etmediklerinden, onların imanı iman gibi değildir.



“Allah’ın ve Resûlünün haram kıldığını haram saymayan”



Kitap ve Sünnetle haramlığı sabit olan şeyleri haram saymazlar.



Veya onlar mensuh olan dinlerinin aslına, itikad ve amel bakımından muhalefet ederler.



“Hak dini din edinmeyen”



Diğer dinleri nesheden ve ibtal eden Hak dini din olarak seçmezler.



Kendileri için belirlenmiş olan cizyeyi onlardan alın.



Ayette



bu alma şekli عَنْ يدٍ “an yedin” ifadesiyle anlatılır. Bununla şöy



le manalara dikkat çekilmiştir:



-“Onlar size boyun eğmiş oldukları bir halde alın.”



-“Başkalarıyla göndermek tarzında değil, bizzat kendi ellerinden alın.” Bundan dolayı cizye ödemede vekalet men edilmiştir.



-“Zengin olanlarından alın.” Bundan dolayı “onların fakirlerinden alınmaz” denilmiştir.



-Veya “onlar aciz ve zelil, siz ise onlar üzerinde hâkim bir el olarak alın.”



-“Peşin olarak alın.”



-Veya “onlara nimet olarak cizye alın.” Çünkü cizye ile hayatlarını devam ettirmek, onlara büyük bir nimettir.



“Küçülerek”



Onlar zelil bir vaziyette iken, bu şekilde onlardan cizye alın.



Ayetin mefhumu, cizyenin sadece ehl-i kitaptan alınmasını gerektirir. Şu rivayet de bunu teyid eder:



Hz. Ömer Mecusilerden cizye almazdı. Ancak Abdurrahmân Bin Avf, Hz. Peygamberin bir Mecusiden cizye aldığını ve “onlara ehl-i kitap muamelesi uygulayın” dediğini söyleyince, onlardan da cizye almaya başladı. Çünkü onların da kitap ehli olma ihtimali vardır, bundan dolayı ehl-i kitaba dâhil edilmişlerdir. Ama diğer kâfirlere gelince, Şafiî mezhebine göre onlardan cizye alınmaz. Ebu Hanifeye göre ise alınır, ancak Arab müşriklerinden alınmaz. Çünkü Zühri’den rivayet edildiğine göre Hz. Peygamber Arablar dışında diğer puta tapanlarla barış yapmıştır. İmam-ı Malike göre ise, mürted (dinden çıkan) dışında bütün kâfirlerden cizye alınır.



Cizyenin en az miktarı zengin-fakir herkes için bir dinardır. Ebu Hanife şöyle der:



Zengin olan kırk sekiz dirhem, orta halli bunun yarısı, kazancı olan fakir dörtte birini öder. Kazancı olmayan fakirden ise bir şey alınmaz.

30- وَقَالَتِ الْيَهُودُ عُزَيْرٌ ابْنُ اللّهِ“Yahudiler,“Üzeyir Allah’ın oğludur,dediler.”



Bunu söyleyenler ilk dönem Yahudilerinden veya Medine Yahudilerinden bazısı idi. Bunu söylemeleri, Buhtunnasr olayından sonra içlerinde Tevratı ezbere bilen kalmaması sebebiyle idi. Allah Hz. Üzeyri yüz yıl ölü olarak beklettikten sonra diriltti, o da kendilerine Tevratı ezbere yazdırdı. Onun haline hayret ettiler “böyle bir şey ancak Allahın oğlu için olur” dediler.



“Üzeyir Allahın oğludur” demelerine delil, bu ayeti bilmelerine ve yalanlamaya çok istekli olmalarına rağmen yalanlayamamalarıdır.



وَقَالَتْ النَّصَارَى الْمَسِيحُ ابْنُ اللّهِ “Hristiyanlar da “Mesih Allah’ın oğludur” dediler.”



Bu da Hristiyanlardan bir kısmının sözüdür. Onları böyle demeye sevkeden durum babasız çocuk olmasını imkânsız görmeleri veya Hz. İsanın yaptığı anadan doğma körlerin gözünü açmak, cüzzamlıları iyileştirmek ve ölüleri diriltmek fiillerini ancak bir ilahın yapacağını düşünmeleridir.



ذَلِكَ قَوْلُهُم بِأَفْوَاهِهِمْ “Bu, onların ağızlarıyla söylediği bir sözdür.”



Bu ifade, şu açılardan değerlendirilebilir:



“Bunu bizzat ağızlarıyla söylediler” şeklinde bir te’kid ve mecazen olmadığını beyandır.



Veya bu söz delil ve tahkikden uzak mücerret bir sözdür. Böyle bir söz, ağızdan çıkan, ama hariçte bizzat mefhumu olmayan bir lakırdıdan ibarettir.



يُضَاهِؤُونَ قَوْلَ الَّذِينَ كَفَرُواْ مِن قَبْلُ “Onların bu sözleri daha önce inkâr etmiş kimselerin söylediklerine benziyor.”



Onlardan öncekiler de böyle demişlerdi. Bundan murat onların atalarıdır. Demek ki küfür eskiden beri onlarda görülen bir durumdur.



Veya bundan murat müşriklerdir, onlar da “melekler Allahın kızlarıdır” demişlerdi.



Veya zamir Hristiyanlara ait olsa, onlardan önce böyle diyenler Yahudiler olur.



قَاتَلَهُمُ اللّهُ “Allah onları kahretsin!”



Bu, bir bedduadır. Veya onların sözlerinin çirkinliğinden bir taaccüp ifade eder.



أَنَّى يُؤْفَكُونَ “Nasıl da çevriliyorlar!”



Nasıl da haktan batıla çevriliyorlar?!







31-
اتَّخَذُواْ أَحْبَارَهُمْ وَرُهْبَانَهُمْ أَرْبَابًا مِّن دُونِ اللّهِ وَالْمَسِيحَ ابْنَ مَرْيَمَ(Yahudiler) Allah’ı bırakıp hahamlarını; (Hristiyanlar ise) rahiplerini ve Meryem oğlu Mesih’i rab edindiler.”



Allahın helal kıldığını haram, haram kıldığını helal saymalarında onlara itaat ederek veya onlara secde ederek bunları Allah’tan gayrı rab’ler edindiler.



وَمَا أُمِرُواْ إِلاَّ لِيَعْبُدُواْ إِلَهًا وَاحِدًا “Oysa, bunlar ancak bir tek ilaha ibadet etmekle emrolunmuşlardı.”



Ama Peygambere ve Allahın itaatini emrettiği ulu’l-emr gibilere itaat ise, gerçekte Allaha itaatten ibarettir.



لاَّ إِلَهَ إِلاَّ هُوَ “O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur.”



سُبْحَانَهُ عَمَّا يُشْرِكُونَ “O, onların şirk koştukları her şeyden münezzehtir.”



Allah, şerîki olmaktan münezzehtir.







32-
يُرِيدُونَ أَن يُطْفِؤُواْ نُورَ اللّهِ بِأَفْوَاهِهِمْ “Allah’ın nurunu ağızlarıyla söndürmek istiyorlar.”



Allahın nurundan murat



-Onun birliğine ve çocuktan mukaddes oluşuna delalet eden hücceti,



-Kur’an,



-Veya Hz. Muhammedin (asm) nübüvvetidir.



يُرِيدُونَ أَن يُطْفِؤُواْ نُورَ اللّهِ بِأَفْوَاهِهِمْ “Allah ise, nurunu tamamlamak dışında bir şeye razı değildir.”



Allah ise tevhidi i’la etmek (yüceltmek) ve İslâmı aziz kılmaktan başkasına razı olmaz.



Ayet, onların Hz. Muhammedin nübüvvetini ibtal etmek isteyişleriyle ilgili bir temsil olarak da görülebilir. Afakta yayılmış büyük bir nuru söndürmek için ağzıyla üfleyen nasıl onu söndüremezse, bu müşrikler de emellerine ulaşamayacaklardır.



وَلَوْ كَرِهَ الْكَافِرُونَ “Kâfirler hoşlanmasalar da.”







33- الَّذِي أَرْسَلَ رَسُولَهُ بِالْهُدَى وَدِينِ الْحَقِّ لِيُظْهِرَهُ عَلَى الدِّينِ كُلِّهِ “O ki, onu bütün dinlere üstün kılmak için Peygamberini hidayet ve hak din ile gönderdi.”



وَلَوْ كَرِهَ الْمُشْرِكُونَ “Müşrikler hoşlanmasalar da.”



Ayetin bu kısmı, önceki ayetin bir açıklaması gibidir.



Önceki ayette “kâfirler hoşlanmasalar da” denilmişti. Burada ise “müşrikler hoşlanmasalar da” denildi. Bunda, onların peygamberi inkâr etmelerine, Allaha şirk koşmayı da ilave ettiklerine delâlet vardır.



“Onu bütün dinlere üstün kılmak için” ifadesi, hak dine bakar.



Veya Peygambere râci de olabilir.



“Din” kelimesindeki elif-lâm cins ifade eder. Yani, Allah İslamı diğer dinlere hâkim kılacak, İslam dini onları neshedecek, veya diğer din mensuplarına hâkim kılacak, onları zillete maruz bırakacak.







34- يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ إِنَّ كَثِيرًا مِّنَ الأَحْبَارِ وَالرُّهْبَانِ لَيَأْكُلُونَ أَمْوَالَ النَّاسِ بِالْبَاطِلِ “Ey iman edenler! Hahamlardan ve rahiplerden birçoğu, insanların mallarını haksız yollarla yiyorlar.”



İlâhi hükümlerde rüşvet alıyorlar. Ayette “mal almak” yerine “mal yemek” ifadesi kullanıldı. Çünkü maldan en büyük maksat, onu yemektir.



وَيَصُدُّونَ عَن سَبِيلِ اللّهِ “Ve Allah yolundan alıkoyuyorlar.”



Allah yolu
, Allahın dinidir.



وَالَّذِينَ يَكْنِزُونَ الذَّهَبَ وَالْفِضَّةَ وَلاَ يُنفِقُونَهَا فِي سَبِيلِ اللّهِ فَبَشِّرْهُم بِعَذَابٍ أَلِيمٍ “Altın ve gümüşü yığan ve onları Allah yolunda harcamayanlarıelem dolu bir azapla müjdele.”



Kitap ehlinden olan âlimler ve ruhbanların çoğu altını ve gümüşü depolarlar, Allah yolunda harcamazlar.



Ancak, ayeti yeni bir cümle olarak değerlendirirsek, bunlardan murat Müslümanlar da olabilir. Onu yığıp da hakkını vermeyenler, kitap ehlinden olup da rüşvet gibi haram yollarla mal yiyenlerle beraber tutulmuştur.



Şu rivayet, ayetin Müslümanlarla alakasına delalet eder: Bu ayet nazil olduğunda, ayetin hükmü Müslümanlara ağır geldi. Hz. Ömer gidip durumu Hz. Peygambere söyledi.



Hz. Peygamber şöyle buyurdu:



“Allahın size zekâtı farz kılması, ancak ve ancak geriye kalan malınızın tertemiz olması içindir.”



Yine Hz. Peygamber şöyle buyurur: “Zekâtını veren kişi, altın ve gümüş yığmakla suçlanmaz.” Çünkü malı yığmakla ilgili tehdit, Allah yolunda infak etmeyenler içindir.



Hz. Peygamberin “geriye sarı ve beyaz bırakan, bunlarla dağlanır” sözü ve benzerleri, zekâtı verilmeyen altın-gümüş içindir.



Ebu Hüreyre’den nakledildiğine göre Hz. Peygamber şöyle buyurur: “Altın ve gümüşü olup da bunların hakkını (zekâtını) vermeyen kimsenin kıyamet günü sırtı dağlanır.”



Elem dolu azaptan murat, altın ve gümüşle dağlanmaktır.







35- يَوْمَ يُحْمَى عَلَيْهَا فِي نَارِ جَهَنَّمَ “O gün bunlar cehennem ateşinde kızdırılacak.”



Hz. Ali şöyle der: Dört bin ve aşağısı nafakadır, fazlası ise, bunları yığmaktır.



فَتُكْوَى بِهَا جِبَاهُهُمْ وَجُنوبُهُمْ وَظُهُورُهُمْ “Sonra da onların alınları, yanları ve sırtları bunlarla dağlanacak.”



Çünkü onların malı toplaması ve tutması zenginlikle gözde olmak ve lezzetli yemekler, kıymetli elbiselerle keyif sürmek içindi.



Veya dilenciden yüz çevirmeleri, onlara sırtlarını dönmeleri yüzünden bu azaları dağlanacak.



Veya görülen azaların en şereflileri olmalarından dolayı bunlar nazara verildi. Çünkü bunlar en önemli azalar olan beyin, kalp ve ciğeri içine alırlar.



Veya bunlar dört cihetin asıllarıdırlar, bedenin ön, arka ve iki yanını oluştururlar.



هَذَا مَا كَنَزْتُمْ لأَنفُسِكُمْ “İşte bu, kendiniz için biriktirip sakladığınız şeylerdir.”



Kendi menfaatinize yaptığınız şey tümüyle size zarar oldu, lezzet almak isterken bunlarla azap gördünüz.



هَذَا مَا كَنَزْتُمْ لأَنفُسِكُمْ “Haydi tadın bakalım, biriktirip sakladıklarınızı!”



Malı yığmanızın vebalini veya yığdıklarınızın vebalini tadın bakalım.







36- إِنَّ عِدَّةَ الشُّهُورِ عِندَ اللّهِ اثْنَا عَشَرَ شَهْرًا فِي كِتَابِ اللّهِ يَوْمَ خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضَ “Şüphesiz Allah’ın gökleri ve yeri yarattığı günkü kitabında, Allah katında ayların sayısı on ikidir.”



“Allahın kitabı”
ndan murat levh-i mahfuz olabildiği gibi, “Allahın hükmünde” manası da olabilir.



“Gökleri ve yeri yarattığı günkü kitabında”



Yani bu, Allahın ecramı ve zamanları yarattığından bu yana nefsü’l-emirde sabit bir durumdur.



مِنْهَا أَرْبَعَةٌ حُرُمٌ “Bunlardan dördü haram aylardır.”



Bu dört haram aydan biri Recep ayı, diğer üçü ise ardı ardına gelen Zülkade, Zülhicce ve Muharrem aylarıdır.



ذَلِكَ الدِّينُ الْقَيِّمُ “İşte bu, Allah’ın dosdoğru dinidir.”



Bu dört ayın haram aylar kılınması Hz. İbrahim ve Hz. İsmailin dininde yer alan bir durumdur, Arablar, onlardan bunu miras almışlardır.



فَلاَ تَظْلِمُواْ فِيهِنَّ أَنفُسَكُمْ “Öyleyse o aylarda kendinize zulmetmeyin.”



Bu aylarda bunların hürmetini kırarak ve haram şeyler işleyerek kendinize zulmetmeyin.



Cumhura göre bu dört ayda savaş yasağının hükmü kaldırılmıştır. Bu durumda “o aylarda kendinize zulmetmeyin” ifadesini o aylarda işlenen günahlarla te’vil ettiler. Mesela harem bölgesinde ve ihramlı iken işlenen günahlar, başka zamanda işlenenlere göre daha büyük günahlardır.



Atâdan şöyle rivayet edilir: İnsanların harem dâhilinde ve haram aylarda savaşmaları helâl değildir. Ancak kendilerine savaş açılırsa karşılık verirler.



Haram ayların hükmünün mensuh olduğunu şu rivayet teyid eder: “Hz. Peygamber (asm) Şevval ve Zilkade aylarında Taifi kuşattı ve Huneynde Hevazin ile savaştı.”



وَقَاتِلُواْ الْمُشْرِكِينَ كَآفَّةً كَمَا يُقَاتِلُونَكُمْ كَآفَّةً “Onların sizinle toptan savaşmaları gibi, siz de müşriklerle toptan savaşın.”



وَاعْلَمُواْ أَنَّ اللّهَ مَعَ الْمُتَّقِينَ “Bilin ki Allah, müttakilerle beraberdir.”



Ayetin bu kısmı, takvaları sebebiyle onlara bir müjde ve zafer garantisidir.







37- إِنَّمَا النَّسِيءُ زِيَادَةٌ فِي الْكُفْرِ “Nesi’, ancak küfürde daha da ileri gitmektir.”



Nesi’
haram aylardan birini başka bir aya te’hir etmektir.



Arablar İslâm öncesinde onların savaş hâli devam ederken haram ay gelse, onu helâl aylardan sayıyor onun yerine başka aylardan birini haram yapıyorlardı. Öyle ki bu ayları sabit aylar olarak görmeyip sadece adede itibar ettiler.



Bu tarz bir te’hirin küfürde ziyadelik olması, Allahın helâl kıldığını haram ve haram kıldığını helâl kabul etmekten dolayıdır. Bu da, kendi küfürlerine yeni bir küfür katmaktır.



يُضَلُّ بِهِ الَّذِينَ كَفَرُواْ “İnkâr edenler bununla saptırılır.”



يُحِلِّونَهُ عَامًا “Onu (haram ayı) bir yıl helâl sayıyorlar.”



وَيُحَرِّمُونَهُ عَامًا “Bir yıl da haram sayıyorlar.”



Denildi ki: İlk defa bunu ihdas eden, Cenade Bin Avf’tır. Hac mevsiminde devesinin üzerinde doğrulur ve “ilahlarınız Muharrem ayını size helal kıldı, siz de helâl kılınız” derdi. Sonra kabileler içinde dolaşır “ilahlarınız size Muharremi haram kıldı, siz de onu haram kılınız” derdi.



لِّيُوَاطِؤُواْ عِدَّةَ مَا حَرَّمَ اللّهُ فَيُحِلُّواْ مَا حَرَّمَ اللّهُ “Bunu Allah’ın haram kıldığı ayların sayısına uygun getirip böylece Allah’ın haram kıldığını helâl kılmak için yapıyorlar.”



Böylece vakte riayet etmeden sadece dört ay haram olmasını esas alırlardı.



زُيِّنَ لَهُمْ سُوءُ أَعْمَالِهِمْ “Onların bu çirkin işleri, kendilerine güzel gösterildi.”



وَاللّهُ لاَ يَهْدِي الْقَوْمَ الْكَافِرِينَ “Allah, inkârcı toplumu doğru yola iletmez.”



Allah ihtidaya ulaştıran bir hidayetle, o inkarcılara hidayet etmez.

38- يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ مَا لَكُمْ “Ey iman edenler! Size ne oldu?”



إِذَا قِيلَ لَكُمُ انفِرُواْ فِي سَبِيلِ اللّهِ اثَّاقَلْتُمْ إِلَى الأَرْضِ “Size “Allah yolunda sefere çıkın” denilince, yere çakılıp kaldınız.”



Sebeb-i Nüzûl




Bu, Tebük seferinde olmuştu. Tebük seferi Taif’ten dönüşte gerçekleşti. Mevsim yaz idi, gidilecek mesafe uzak ve düşman da sayıca çoktu. Bu yüzden bu sefere çıkmak Müslümanlara zor geldi.



أَرَضِيتُم بِالْحَيَاةِ الدُّنْيَا مِنَ الآخِرَةِ “Yoksa ahiretten vazgeçip dünya hayatına razı mı oldunuz?”



Ahirete ve nimetlerine bedel, yoksa dünya hayatına razı mı oldunuz?



فَمَا مَتَاعُ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا فِي الآخِرَةِ إِلاَّ قَلِيلٌ “Oysa dünya hayatının metaı, ahiret yanında ancak pek az birşeydir.”







39- إِلاَّ تَنفِرُواْ يُعَذِّبْكُمْ عَذَابًا أَلِيمًا “Eğer sefere çıkmazsanız, Allah elem dolu bir azap ile sizi cezalandırır.”



Bu, bir kıtlık veya düşmanın galip gelmesi olabilir.



وَيَسْتَبْدِلْ قَوْمًا غَيْرَكُمْ “Ve yerinize sizden başka bir kavim getirir.”



Eğer siz Allah yolunda sefere çıkmazsanız, Allah Yemen ehli ve İran halkı gibi itaatkâr olanları sizin yerinize getirir.



وَلاَ تَضُرُّوهُ شَيْئًا “Ve O’na hiçbir zarar veremezsiniz.”



Sizin işi ağırdan almanız Onun dininin galip gelmesine zarar vermez. Çünkü O, her şeyden müstağnidir, hiçbir meselede yardıma ihtiyacı yoktur.



“Ona hiçbir zarar veremezsiniz” ifadesindeki zamir, Hz. Peygambere de raci olabilir. Yani, siz sefere çıkmamakla Peygambere zarar veremezsiniz. Çünkü Allah O’na korumayı ve yardımı/ zaferi vaat etti. O’nun vaadi ise haktır.



وَاللّهُ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ “Allah, her şeye kadirdir.”



Her şeye gücü yetiği için elbette sebepleri değiştirmeye ve medet olmadan zafer vermeye de kâdirdir. Ayetin devamı buna bir misaldir:







40-
إِلاَّ تَنصُرُوهُ فَقَدْ نَصَرَهُ اللّهُ “Eğer siz Ona (Peygamber’e) yardım etmezseniz, Allah Ona yardım etmişti.”



Şayet siz O’na yardım etmezseniz., Allah geçmişte yardım ettiği gibi gelecekte de yardım eder.



إِذْ أَخْرَجَهُ الَّذِينَ كَفَرُواْ ثَانِيَ اثْنَيْنِ “Hani o inkâr edenler onu iki kişiden biri olarak (Mekke’den) çıkarmıştı.”



Peygamberin yanında sadece bir kişi vardı. Şayet siz Ona yardım etmezseniz, Allah O’na zaferi vacip kılmıştır. Ona burada anlatılan zor durumda yardım ettiği gibi, elbette başka durumlarda da zillete maruz bırakmaz.



Ayette Hz. Peygamberin vatanından çıkarılmasının kâfirlere nisbet edilmesi, buna sebebiyet vermelerindendir. Çünkü O’nu öldürmeye veya çıkarmaya kesin niyetlenmişlerdi. Allah da vatanından çıkmasına izin verdi.



إِذْ هُمَا فِي الْغَارِ “Hani o ikisi mağarada idiler.”



Ayette bahsi geçen yer, Sevr dağının tepesinde küçük bir mağaradır. Bu dağ Mekke’nin sağ tarafında yer alır.



إِذْ يَقُولُ لِصَاحِبِهِ“Hani o arkadaşına şöyle diyordu.”



Hz. Peygamberin bu mağaradaki arkadaşı Ebu Bekirdir (r.a.).



لاَ تَحْزَنْ إِنَّ اللّهَ مَعَنَا“Üzülme, çünkü Allah bizimle beraberdir.”



“Allah, korumasıyla ve yardımıyla bizimle beraberdir.” Rivayete göre, müşrikler iz sürerek mağaranın üstüne kadar geldiler. Hz. Ebubekir, Hz. Peygambere üzüldü. Bunun üzerine Hz. Peygamber şöyle dedi: “Üçüncüleri Allah olan iki kişiyi sen ne zannediyorsun?”



Allahu Teâlâ onlara mağarayı göstermedi, etrafında dolaştılar, ama onu göremediler.



Denildi ki: Hz. Peygamber ve Hz. Ebubekir mağaraya girdiklerinde Allah iki güvercin gönderdi. Bunlar, mağaranın alt kısmını yuva edinip yumurtladılar. Örümcek de mağaranın üzerine ağını ördü.



فَأَنزَلَ اللّهُ سَكِينَتَهُ عَلَيْهِ “Allah da ona sekinesini indirdi.”



Burada zamir hem Hz. Peygambere, hem de Hz. Ebu Bekire râci olabilir. Ebubekire râci olması daha açıktır, çünkü sıkıntıdaydı.



وَأَيَّدَهُ بِجُنُودٍ لَّمْ تَرَوْهَا “Sizin görmediğiniz birtakım ordularla onu destekledi.”



“Görülmeyen ordular”
meleklerdir. Allah, peygamberini mağarada korumak için onları gönderdi.



Veya murat, Cenab-ı Hakkın düşmana karşı Bedir, Hendek ve Huneyn savaşında melekler göndermesi de olabilir. Bu durumda bu cümle, ayetin başındaki “Allah O’na yardım etmişti” cümlesine atfedilmiş olur.



وَجَعَلَ كَلِمَةَ الَّذِينَ كَفَرُواْ السُّفْلَى “İnkâr edenlerin kelimesini en aşağıda kıldı.”



Kâfirlerin kelimesi, şirk ve küfre davettir.



وَكَلِمَةُ اللّهِ هِيَ الْعُلْيَا “Allah’ın kelimesi ise, en yücedir.”



Allahın kelimesi ise tevhid ve İslam’a davettir.



Allah bunu, peygamberini kâfirlerin elinden kurtarıp salimen Medineye ulaştırarak yaptı.



Veya Bedir ve benzeri savaşlarda meleklerle teyid ederek yaptı.



Veya genel anlamda, nerede olursa olsun O’nu koruyarak ve yardım ederek yaptı.



“Allahın kelimesi” derken, bu öncesine atıfla nasb ile okunabilecek iken merfu okunmasında Allahın kelimesinin kendi zâtında yüksek olduğunu hissettirmek vardır. Allahın kelimesinden başkası ise, her ne kadar bazan yüksek görülse de, bu yükselişte ne bir sebat vardır ne de bir itibar.



وَاللّهُ عَزِيزٌ حَكِيمٌ“Allah, Azîz’dir, Hakîm’dir.”



İşinde Azîzdir, tedbirinde hikmetlidir.



انْفِرُواْ خِفَافًا وَثِقَالاً “İster hafif, ister ağır olarak seferber olun.”



Bu, şu şekillerde olabilir:



-Hoşlansanız da, nefsinize zor gelse de,



-Aileniz az da olsa, çok da olsa,



-Binekli veya yürüyerek,



-Hafif veya ağır silahlarla,



-Sağlam veya hasta iken her hâl u kârda Allah yolunda sefere çıkın.



Sefer emri geldiğinde, âmâ bir zât olan İbnu Ümmi Mektum “Benim de sefere çıkmam gerekiyor mu?” diye sordu. Hz. Peygamber “evet” cevabını verdi. Bunun üzerine “Köre güçlük yoktur, topala güçlük yoktur, hastaya da güçlük yoktur.” (Nur, 61) ayeti indi.



وَجَاهِدُواْ بِأَمْوَالِكُمْ وَأَنفُسِكُمْ فِي سَبِيلِ اللّهِ Ve mallarınızla ve canlarınızla Allah yolunda cihad edin.”



Bunlardan biri veya her ikisi, hangisine imkân bulabilirseniz Allah yolunda cihad ediniz.



ذَلِكُمْ خَيْرٌ لَّكُمْ إِن كُنتُمْ تَعْلَمُونَ “Eğer bilirseniz bu sizin için daha hayırlıdır.”



Böyle cihad etmeniz, elbette cihadı terk etmenizden sizin için daha hayırlıdır. Eğer hayrın ne olduğunu biliyorsanız, bunun da hayır olduğunu bilirsiniz.



Veya “eğer bunun hayır olduğunu bilirseniz, sizin için daha hayırlıdır. Çünkü Allahın bunu haber vermesi doğrudur, öyleyse bu hayra koşuşunuz.”







42- لَوْ كَانَ عَرَضًا قَرِيبًا وَسَفَرًا قَاصِدًا لاَّتَّبَعُوكَ“Eğer yakın bir dünya menfaati ve kolay bir yolculuk olsaydı, mutlaka sana uyarlardı.”



Şayet onların çağrıldığı şey kolay elde edilir dünyevî bir fayda veya orta halli bir sefer olsaydı, Sana muvafakat ederlerdi.



وَلَكِن بَعُدَتْ عَلَيْهِمُ الشُّقَّةُ “Fakat meşakkatli yol, onlara uzak geldi.”



Lakin meşakkatle kat edilecek mesafe kendilerine uzak geldi.



وَسَيَحْلِفُونَ بِاللّهِ لَوِ اسْتَطَعْنَا لَخَرَجْنَا مَعَكُمْ “Onlar, “Eğer gücümüz yetseydi, elbette sizinle beraber çıkardık” diye Allah’a yemin edecekler.”



Sen Tebük seferinden döndüğünde, geride kalanlar özür beyan ederek yemin edecekler. “Biz şayet mal ve beden itibariyle müsait olsak elbette sizinle beraber çıkardık” diyecekler.



Bu, Kur’an mu’cizelerindendir. Çünkü vukuundan evvel, olacak olayı haber vermektedir.



يُهْلِكُونَ أَنفُسَهُمْ “Kendilerini helâke sürüklüyorlar.”



Azaba maruz bırakmakla kendilerini helâk ediyorlar.



Ayetin bu kısmı, biraz önce geçen “Allah’a yemin edecekler” kısmından bedeldir. Çünkü yalan yere yemin etmek, nefsi azaba bırakmaktır.



وَاللّهُ يَعْلَمُ إِنَّهُمْ لَكَاذِبُونَ “Allah biliyor ki onlar kesinlikle yalancıdırlar.”

Allah onların bu meselede yalancı olduklarını bilmektedir. Çünkü isteseler sefere çıkabilirlerdi.

43- عَفَا اللّهُ عَنكَ “Allah seni affetsin.”



لِمَ أَذِنتَ لَهُمْ “Niçin onlara izin verdin?”



Ayette Hz. Peygamberin izin vermekle hata ettiğine bir kinaye vardır. Çünkü “Allah seni affetsin” demek, hatanın varlığını gösterir. Yani, “onlar senden izin isteyip yalandan gerekçeler söylediklerinde niye onlara izin verdin, keşke bir şey demeseydin.”



حَتَّى يَتَبَيَّنَ لَكَ الَّذِينَ صَدَقُواْ وَتَعْلَمَ الْكَاذِبِينَ “Ta ki doğru söyleyenlerin kimler olduğu sana netleşse ve yalancıların kimler olduğunu bilseydin.”



Özür beyan etmede doğru söyleyenleri ortaya çıkarsan ve kimlerin o konuda yalancı olduklarını bilseydin.



Denildi ki: Hz. Peygamber (asm) kendisine emredilmeyen iki şey yaptı: Bedir esirleri için fidye aldı ve Tebük seferinde münafıklara izin verdi. Her ikisinde de ilâhî itaba muhatap oldu.







44- لاَ يَسْتَأْذِنُكَ الَّذِينَ يُؤْمِنُونَ بِاللّهِ وَالْيَوْمِ الآخِرِ أَن يُجَاهِدُواْ بِأَمْوَالِهِمْ وَأَنفُسِهِم “Allah’a ve ahiret gününe iman edenler, mallarıyla ve canlarıyla cihad etmek hususunda senden izin istemezler.”



Mü’minlerin Allah yolunda cihad için Senden izin almaları şeklinde bir durum yoktur. Çünkü onlardan hâlis olanlar zâten cihada can atarlar, O konuda izin beklemezler, nerede kaldı “biz katılmayabilir miyiz?” şeklinde izin istesinler.



وَاللّهُ عَلِيمٌ بِالْمُتَّقِينَ “Allah, müttakileri bilendir.”



Ayetin bu kısmı, onların takvasına şehadet eder ve bunun karşılığını vermeyi de vaat eder.



“Denildi ki” şeklinde bir anlatım, o görüşün zayıflığına delalet eder. Beydâvî, -diğer müelliflerin de yaptığı gibi- önce kuvvetli olan görüş veya görüşleri zikreder, ardından zayıf olan görüşlere dikkat çeker. Dolayısıyla, temel bir İslamî eserde gördüğümüz her naklin, mutlaka müellif tarafından kabul edilmesi gerekmez.







45-
إِنَّمَا يَسْتَأْذِنُكَ الَّذِينَ لاَ يُؤْمِنُونَ بِاللّهِ وَالْيَوْمِ الآخِرِ “Senden izin isteyenler, ancak Allah’a ve ahiret gününe iman etmeyenlerdir.”



Ayette, Allaha ve ahiret gününe imanın özellikle zikredilmesi, cihada sevk eden veya mani olan şeyin bu ikisine inanmak veya inanmamak olduğunu hissettirmek içindir.



وَارْتَابَتْ قُلُوبُهُمْ “Onların kalpleri şüpheye düşmüştür.”



فَهُمْ فِي رَيْبِهِمْ يَتَرَدَّدُونَ “Bundan dolayı onlar, şüpheleri içinde bocalayıp dururlar.”



Onlar, şüpheleri içinde şaşkın, ne yapacaklarını bilmez bir haldedirler.







46- وَلَوْ أَرَادُواْ الْخُرُوجَ لأَعَدُّواْ لَهُ عُدَّةً “Şayet cihada çıkmak isteselerdi, elbette onunla ilgili olarak bir takım hazırlıklar yaparlardı.”



وَلَكِن كَرِهَ اللّهُ انبِعَاثَهُمْ “Fakat Allah davranmalarını kerih gördü.”



فَثَبَّطَهُمْ “Böylece onları yoldan alıkoydu.”



Onlar çıkmadılar, işi ağırdan aldılar, çünkü Allah onların yola çıkmak için harekete geçmelerini kerih gördü de, korkaklık ve tembelliklerinden dolayı onları alıkoydu.



وَقِيلَ اقْعُدُواْ مَعَ الْقَاعِدِينَ “Ve onlara, “oturun oturanlarla beraber” denildi.”



Ayetin bu kısmı, Allahın onların çıkmasını kerih görerek kalplerine bu manayı ilka etmesini bir temsildir.



Veya şeytanın “oturun oturduğunuz yerde” şeklindeki vesvesesini beyandır.



Veya birbirlerine söyledikleri sözü hikâye etmektir.



Veya Hz. Peygamberin onlara sefere gelemeyecek kimseleri hatırlatarak “oturun oturanlarla beraber” demesidir.



Veya yine Hz. Peygamberin sefere gelemeyenleri değil de gelmeyenleri nazara vererek onlara böyle hitap etmesidir.



Bu son iki durum da, geride kalmak isteyen münafıkları zemmetmekten (kınamaktan) hâli değildir.







47- لَوْ خَرَجُواْ فِيكُم مَّا زَادُوكُمْ إِلاَّ خَبَالاً “Şayet sizin içinizde sefere çıksalardı, size bozgunculuktan başka bir katkıları olmazdı.”



Şayet çıksalar, içinizde fesat ve şer çıkarmaktan başka işleri olmazdı.



Ayetin ifadesinden, “zaten Müslümanların kendi içinde fesat ve şer vardı, bunlar da gelse, bu daha da artardı” manası çıkarılamaz.



ولأَوْضَعُواْ خِلاَلَكُمْ “Aranızda koşuştururlardı.”



Aranıza katılırlar, söz dolaştırırlar, huzursuzluğa yol açarlardı. Veya, sizi desteksiz bırakmaya, hezimete sebebiyet verirlerdi.



يَبْغُونَكُمُ الْفِتْنَةَ “Sizi fitneye düşürmeye çalışırlardı.”



Aranızda ihtilaf çıkarmak için sizi fitneye düşürmeye çalışırlardı.



Veya kalplerinize korku düşürmek isterlerdi.



وَفِيكُمْ سَمَّاعُونَ لَهُمْ “Aranızda onları dinleyecek kişiler de vardı.”



İçinizde bazıları zayıftır, onların sözüne kulak verir ve onlara itaat eder.



Veya içinizde bazı söz taşıyıcılar çıkar, sizden duyduklarını onlara nakleder.



وَاللّهُ عَلِيمٌ بِالظَّالِمِينَ “Allah, zalimleri hakkıyla bilendir.”



Allah onların içlerini ve onlardan ne geleceğini bilir.







48- لَقَدِ ابْتَغَوُاْ الْفِتْنَةَ مِن قَبْلُ “Andolsun, bunlar daha önce de fitne çıkarmak istemişlerdi.”



Senin işini bozmak, ashabını birbirine düşürmek istediler.



Bu kısım, Uhud savaşındaki bir duruma işarettir. Münafıkların reisi İbnu Übey ve onun arkadaşları Tebük seferinde Rasulullah ve ashabı ile önce çıkıp sonra geri döndükleri gibi, Uhud savaşında da cepheden dönmüşlerdi.



وَقَلَّبُواْ لَكَ الأُمُورَ “Ve sana karşı türlü türlü işler çevirmişlerdi.”



Onlar sana tuzak ve hileler kurdular, senin emrini ibtal için insanların görüşlerini değiştirmeye çalıştılar.



حَتَّى جَاء الْحَقُّ “Nihayet hak geldi.”



Ta ki zafer ve ilâhî te’yid ile hak geldi.



وَظَهَرَ أَمْرُ اللّهِ “Allah’ın emri üstün oldu.”



Allahın dini yüceldi.



وَهُمْ كَارِهُونَ “Onlar istemedikleri hâlde.”



Onlar hoşlanmamalarına rağmen böyle oldu.



Bu iki ayet, onların geri kalmalarına mukabil Hz. Peygamberi ve mü’minleri bir tesellidir. Ve Cenab-ı Hakkın niçin onları geride bıraktığının ve çıkmalarından hoşlanmamasının beyanıdır. Onların perdelerini yırtmak ve sırlarını açmaktır, mazeretlerini ortadan kaldırmaktır. Ve Hz. Peygamberin onlara izin vermede acele etmesinden kaynaklanan durumu bir telafidir.







49- وَمِنْهُم مَّن يَقُولُ ائْذَن لِّي وَلاَ تَفْتِنِّي “Onlardan bazısı ‘Bana izin ver ve beni fitneye düşürme’ diyor.”



Bir kısmı geride kalmak isterken böyle diyecekler. Yani, “bana izin vermezsen fitneye düşmüş olurum.”



Bu ifade tarzında bu kimselerin izin verilse de verilmese de zaten geride kalacaklarını hissettirmek vardır.



Veya “izin vermezsen malım ve ailem perişan olacak, izin vererek kurtar beni. Çünkü peşimde onlara bakacak kimse yok” manasını ifade eder.



Sebeb-i -Nüzûl



Rivayete göre, münafıklardan Ced Bin Kays Hz. Peygambere Tebük seferi öncesi şöyle dedi: “Ensar bilirler ki ben kadınlara düşkün biriyim. Beni sarışın Rum kadınlarıyla fitneye düşürme! Ben malımla yardım edeyim, beni bırak.”



أَلاَ فِي الْفِتْنَةِ سَقَطُواْ “Bilesiniz ki onlar (böyle diyerek) fitnenin ta içine düştüler.”



Yani, bulundukları hâl zâten fitnedir, gitmeleri gereken bir seferden geri kalmak, fitne değil de nedir?



Veya kendilerinde münafıklık görülmesi de bir fitnedir.



وَإِنَّ جَهَنَّمَ لَمُحِيطَةٌ بِالْكَافِرِينَ “Şüphesiz ki cehennem, kâfirleri kuşatmıştır.”



Kıyamet günü cehennem onları her taraftan kuşatmıştır.



Hatta şu hayatta da kuşatmıştır. Çünkü cehennemi netice verecek sebeplerin onları kuşatması, cehennemin onları kuşatması gibidir.







50- إِن تُصِبْكَ حَسَنَةٌ تَسُؤْهُمْ “Sana bir iyilik isabet etse, bu onları üzer.”



Bazı savaşlarında sana zafer ve ganimet gibi bir iyilik gelse, şiddetli hasetlerinden dolayı, üzülürler.



وَإِن تُصِبْكَ مُصِيبَةٌ يَقُولُواْ “Eğer başına bir musîbet gelirse şöyle derler:”



قَدْ أَخَذْنَا أَمْرَنَا مِن قَبْلُ “Biz tedbirimizi önceden almıştık.”



Uhud’da olduğu gibi çetin bir durumla karşılaşsan, geri kalmaktan dolayı kendi yaptıklarını beğenirler.



وَيَتَوَلَّواْ وَّهُمْ فَرِحُونَ “Ve sevinerek dönüp giderler.”







51- قُل لَّن يُصِيبَنَا إِلاَّ مَا كَتَبَ اللّهُ لَنَا “De ki: Bize, Allah’ın bizim için yazdığından başkası isabet etmez.”



Bundan murat şunlar olabilir:



-Bize ancak Allahın takdir ettiği zafer,



-Veya şehit olmak,



-Veya Levh-i mahfuzda bizim için yazdığı ne ise, o nasip olacak. Bu yazılan şey, sizin muvafık veya muhalif olmanızla değişmez.



هُوَ مَوْلاَنَا “O bizim Mevla’mızdır.”



O bizim yardımcımızdır, işlerimizi yürütendir.



وَعَلَى اللّهِ فَلْيَتَوَكَّلِ الْمُؤْمِنُونَ “Mü’minler yalnızca Allah’a tevekkül etsinler.”



Çünkü, onların hakkı, başkasına tevekkül etmemektir.







52- قُلْ هَلْ تَرَبَّصُونَ بِنَا إِلاَّ إِحْدَى الْحُسْنَيَيْنِ “De ki: Sizin bizimle ilgili beklediğiniz şey, ancak iki güzelden biridir.”



Bunlardan biri galip gelmek, diğeri de şehit olmaktır.



وَنَحْنُ نَتَرَبَّصُ بِكُمْ أَن يُصِيبَكُمُ اللّهُ بِعَذَابٍ مِّنْ عِندِهِ أَوْ بِأَيْدِينَا “Biz ise, sizinle ilgili Allah’ın kendi katından veya bizim ellerimizle size gelecek bir azabı bekliyoruz.”



Allahtan gelen azap
semadan bir felaket, mü’minlerin eliyle gelen azap ise, onların eliyle kâfir olarak savaşta öldürülmeleri olabilir.



فَتَرَبَّصُواْ “Haydi bekleyin bakalım.”



إِنَّا مَعَكُم مُّتَرَبِّصُونَ “Biz de sizinle birlikte beklemekteyiz.”



Akıbetimizin ne olacağını gözleyin bakalım, biz de sizin akıbetinizin ne olduğunu gözleyeceğiz.

53- قُلْ أَنفِقُواْ طَوْعًا أَوْ كَرْهًا لَّن يُتَقَبَّلَ مِنكُمْ“De ki: İster gönüllü, ister gönülsüz olarak infak edin, sizden asla kabul olunmayacaktır.”



Ayet, haber manasında bir emirdir. Yani, ister hoşlanarak isterse de kerhen nasıl infakta bulunursanız bulunun, bu infaklarınız kabul edilmeyecek.



Bunun ifade ettiği mana, her iki şekilde de kabul edilmemesinin eşit olduğunu daha etkin bir şekilde anlatmaktır.



Ayet, peygamberimize gelip de “beni fitneye düşürme, ben malımla yardım edeyim” diyen Ced Bin Kays’ın sözüne cevap gibidir.



Onların infakının kabul edilmemesi iki şekilde olabilir:



1-Ya kendilerinden bir şey alınmaz.



2-Veya alınsa bile bundan bir sevap göremezler.



إِنَّكُمْ كُنتُمْ قَوْمًا فَاسِقِينَ “Çünkü siz, fasık bir topluluk oldunuz.”



Ayetin bu kısmı niçin kabul edilmeyeceğinin sebebini beyan eder. Devamında bunun açıklaması ve anlatımı vardır.







54-
وَمَا مَنَعَهُمْ أَن تُقْبَلَ مِنْهُمْ نَفَقَاتُهُمْ“Onların infaklarının kabul edilmemesi şundandır:”



إِلاَّ أَنَّهُمْ كَفَرُواْ بِاللّهِ وَبِرَسُولِهِ “Onlar Allah ve Rasûlünü inkar ettiler.”



Yani, onların nafakalarının kabulüne engel olan durum, ancak küfürleridir.



وَلاَ يَأْتُونَ الصَّلاَةَ إِلاَّ وَهُمْ كُسَالَى “Namaza ancak tembel tembel gelirler.”



وَلاَ يُنفِقُونَ إِلاَّ وَهُمْ كَارِهُونَ “İnfaklarını da ancak istemeye istemeye verirler.”



Çünkü onlar infak ederken ve namaz kılarken bir sevap ummuyorlar, bunları terk durumunda da bir cezadan korkmuyorlar.







55- فَلاَ تُعْجِبْكَ أَمْوَالُهُمْ وَلاَ أَوْلاَدُهُمْ“Onların malları ve evladı seni imrendirmesin.”



Çünkü bu şekilde geniş imkânlar içinde olmaları bir istidraçtır ve kendilerine bir vebaldir. Ayetin devamı bunu ortaya koymaktadır:



إِنَّمَا يُرِيدُ اللّهُ لِيُعَذِّبَهُم بِهَا فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا “Allah onlara, bununla (mal ve evlatla) ancak dünya hayatında azap etmeyi istiyor.”



Mal ve evladın onlara dünyada azap olması:




-Bunları toplamak ve korumak için çok zorluklarla karşılaşmaları,



-Bunlarla ilgili gördükleri şiddetli durumlar ve musibetlerdir.



وَتَزْهَقَ أَنفُسُهُمْ وَهُمْ كَافِرُونَ “Bir de canlarının kâfir olarak çıkmasını.”



Böylece onlar bu mallarla oyalanırken akıbeti düşünmeyecek, kâfir olarak can vereceklerdir. Bu da onlar için bir istidraçtır.







56- وَيَحْلِفُونَ بِاللّهِ إِنَّهُمْ لَمِنكُمْ “Kesinlikle sizden olduklarına dair Allah’a yemin ederler.”



وَمَا هُم مِّنكُمْ “Oysa onlar sizden değillerdir.”



وَلَكِنَّهُمْ قَوْمٌ يَفْرَقُونَ “Fakat onlar korkudan ödleri patlayan bir topluluktur.”



Onlar, sizin müşriklere yaptığınızı kendilerine yapmanızdan korkuyorlar, bir takiyye olarak Müslüman olduklarını izhar ediyorlar. Gerçekte ise onların kalpleri iman etmemiştir.







57- لَوْ يَجِدُونَ مَلْجَأً أَوْ مَغَارَاتٍ أَوْ مُدَّخَلاً لَّوَلَّوْاْ إِلَيْهِ وَهُمْ يَجْمَحُونَ “Şayet sığınacak bir yer veya (gizlenecek) mağaralar yahut girilecek bir delik bulsalardı, hemen koşarak oraya kaçarlardı.”



Şayet sığınacakları bir kale veya mağaralar veya saklanacakları bir delik bulsalar, elbette hiç sağa sola bakmadan doludizgin giden bir at gibi gayet süratle o tarafa koşarlardı.







58- وَمِنْهُم مَّن يَلْمِزُكَ فِي الصَّدَقَاتِ “İçlerinden sadakalar konusunda sana dil uzatanlar da var.”



فَإِنْ أُعْطُواْ مِنْهَا رَضُواْ “Kendilerine ondan bir pay verilirse, hoşnut olurlar.”



وَإِن لَّمْ يُعْطَوْاْ مِنهَا إِذَا هُمْ يَسْخَطُونَ “Eğer kendilerine ondan bir pay verilmezse, hemen kızarlar.”



Münafıklardan Ebu Cüvvaz hakkında indiği söylenir. Şöyle demişti: “Sahibinizi görmüyor musunuz? Sizden alınan sadakaları koyun çobanlarına veriyor ve âdil olduğunu iddia ediyor!”



Bir başka rivayette ise, ilerde Haricilerin reisi olacak İbnu Zü’l-Huvaysıra hakkında indiği ifade edilir. Hz. Peygamber (asm) Huneyn ganimetlerini dağıtırken yeni Müslüman olan Mekkelilere biraz fazla vererek gönüllerini hoşnut etmek istedi. (Müellefe-i kulûb) Bunun üzere, bahsi geçen kişi “Ya Rasulullah, âdil ol!” dedi. Hz. Peygamber şöyle cevap verdi: “Yazıklar olsun sana! Ben adil olmazsam kim âdil olur?”







59- وَلَوْ أَنَّهُمْ رَضُوْاْ مَا آتَاهُمُ اللّهُ وَرَسُولُهُ “Ne olurdu bunlar, Allah ve Rasûlünün kendilerine verdiğine razı olsalardı.”



Keşke onlar peygamberin kendilerine verdiği ganimet veya sadakadan razı olsalardı.



Ayette “Allah ve rasulünün verdiğine” derken Allahın da vermesinden bahsedilmesi, hem Allahı tazim, hem de peygamberin yaptığının O’nun emriyle olduğuna uyarıda bulunmak içindir.



وَقَالُواْ حَسْبُنَا اللّهُ “Ve şöyle deselerdi: Allah Bize yeter.”



سَيُؤْتِينَا اللّهُ مِن فَضْلِهِ وَرَسُولُهُ “Allah bize lütfundan verecek, Onun rasulü de.”



İşte bunlar, Allah ve Rasulünün verdiğine razı olup “Allahın lütfu bize yeter. O bize lütfuyla sadaka veya başka bir ganimet verecek. Peygamber de şimdi verdiğinden daha fazlasını verecek.”



إِنَّا إِلَى اللّهِ رَاغِبُونَ “Bizim bütün rağbetimiz Allah’adır.”



“Biz Allahın kendi lütfundan bizleri zengin kılacağına rağbet ediyoruz” deselerdi elbette kendileri için çok daha hayırlı olurdu.



Cenab-ı Hak, daha sonra Hz. Peygamberin yaptığını tasvip ve tahkik olarak sadakaların verileceği yerleri beyan etti ve şöyle buyurdu:







60-
إِنَّمَا الصَّدَقَاتُ“Sadakalar ancak şunlar içindir:”



Yani, zekâtlar şu sayılacak kimseler içindir, başkalarına verilemez.



Ayetin bu kısmı, onların Hz. Peygamberi ayıplamaları ganimetlerde değil de, zekâtın taksiminde olduğuna bir delildir.



لِلْفُقَرَاء “Fakirler.”



Fakir
, malı ve kazancı olmayan kimsedir, “Bıçak kemiğe dayandı” deyimi kabîlinden, fakirin ihtiyacı son derece şiddetlidir.



وَالْمَسَاكِينِ “Miskinler.”



Miskin
ise, malı veya kazancı olduğu halde kendisine yetmeyen kimsedir. Miskin kelimesi “sükûn” kökünden gelir. Sanki acz, onu sükûna maruz bırakmıştır. Cenab-ı Hakkın “Gemi, denizde çalışan bazı miskinlere aitti.” (Kehf, 79) buyurması, miskinin mal veya kazanç sahibi kimse olmasına delâlet eder. Hz. Peygamber (asm) miskinliği ister, fakirlikten ise Allaha sığınırdı.



Fakir ve miskin arasındaki bu farkı, “Veya hiçbir şeyi olmayan bir miskine.” (Beled, 16) ayetine dayanarak aksiyle açıklayanlar da olmuştur.



وَالْعَامِلِينَ عَلَيْهَا “O işte çalışan görevliler.”



Zekatın verildiği başka bir yer, onun tahsili ve toplanmasında çalışanlardır.



وَالْمُؤَلَّفَةِ قُلُوبُهُمْ “Müellefe-i kulûb.”



Bunlar İslam’a girmiş, ama niyetleri henüz zayıf kimselerdir.



Veya seçkin kimseler olup bunlara vererek ve hatırlarını hoş yaparak, benzerlerini de İslâma çekebilmek umulur. Hz. Peygamber Uyeyne Bin Hısn, Akra Bin Hâbis ve Abbas Bin Mirdas’a bu niyetle vermişti.



Müslüman olması umulan eşrafın da bu sınıfa girdiği söylenmiştir. Ancak en doğrusu şudur ki, Hz. Peygamber bunlara zekâttan değil, ganimetlerden kendine has olan beşte birlik kısımdan vermekteydi.



Denildi ki: Müellefe-i kulûb hissesi, Müslümanların sayısını çoğaltmaya yönelikti. Allah İslâmı aziz kılıp ehlini çoğaltınca bu pay düştü.7



وَفِي الرِّقَابِ “Köleler.”



Efendisine belli bir ücreti ödeyip hürriyetine kavuşmak üzere sözleşme yapan kölelere taksitlerinde yardımcı olmak



Veya doğrudan onları satın alıp hürriyetine kavuşturmak.



Bu, Hz. Ömerin görüşü ve uygulamasıdır. Ancak bu uygulamadan hareketle müellefe-i kulûb hissesinin kıyamete kadar düştüğünü zannetmek yanlış olur. Hz. Ömerin yaptığı, kendi devrinin bir özelliğidir, sonraki devirler için bağlayıcı bir hüküm getirmez.



İmam-ı Malik ve Ahmed Bin Hanbel, esirlerin fidyelerini ödemeyi de buna dâhil ettiler. وَالْغَارِمِينَ “Borçlular.”



-Kişi, masiyete veya israfa dayalı olmadan borçlanmış ve ödeyecek imkanı yoksa,



-Veya velev zengin de olsalar, kişiler arasını düzeltmek için verilebilir.



Hadiste şöyle bildirilmiştir:



“Şu beş durum dışında zengine sadaka helâl olmaz:



1-Allah yolunda savaşa katılan.



2-Borçlu kimse.



3-Parasını vererek sadaka malı satın alan kişi.



4-Fakir komşusuna verilen sadakanın hediye edildiği zengin kimse.



5-Zekât memuruna.



وَفِي سَبِيلِ اللّهِ “Allah yolunda.”



Cihada sarfetmek üzere, gönüllü olarak katılanlara, bunlara cihad malzemesi alımında.



Köprü ve baraj yapımlarında da kullanılabileceği ifade edildi.8



وَابْنِ السَّبِيلِ “Yolda kalmışlar.”



Malından ayrı kalmış yolcu.



فَرِيضَةً مِّنَ اللّهِ “Allah tarafından böyle farz kılındı.”



وَاللّهُ عَلِيمٌ حَكِيمٌ “Allah Alîm’dir, Hakîm’dir.”



Allah her şeyi yerli yerine koyar, ilim ve hikmetle hükmeder.



Ayetin zahiri, zekâta istihkakın sadece bu sekiz sınıfa has olmasını gerektirir. Ayrıca onlardan her sınıfa verilmesi ve aralarında dengenin gözetilmesini icap ettirir. İmam-ı Şafii bu görüştedir. Hz. Ömer, Huzeyfe, İbnu Abbas ve sahabe ve tâbiinden bazı zâtlar ise, hepsine eşit olarak değil, gerekirse bir tek sınıfa verilebileceğini söylediler. Diğer üç mezhep imamı da bu görüştedirler. Şafiî mezhebinden bazıları da bunu ifade etmişlerdir. Şeyhim ve babam da derdi ki:



“Ayet, zekâtın bunların dışında kimseye verilmeyeceğini beyan eder, yoksa bunların hepsine taksim edilmesini değil.”



Yani, Allah yolunda olmak şartıyla, maddî-manevî cihadla ilgili masraflarda zekât fonundan yararlanılabilir.

61- وَمِنْهُمُ الَّذِينَ يُؤْذُونَ النَّبِيَّ“Onlardan öyleleri var ki, Peygamber’i incitiyorlar.”



وَيِقُولُونَ هُوَ أُذُنٌ “Ve “O bir kulaktır” diyorlar.”



“O her söyleneni dinleyen ve tasdik eden bir kulak” diyorlar.



“Kulak” denilmesi mübalağa içindir. Sanki O, çokça kulak vermesi hasebiyle tamamen bir kulak sayılmıştır. Benzeri bir yaklaşımla casusa da “göz” denilir.



Sebeb-i Nüzûl



Rivayete göre münafıklar şöyle demişlerdi: “Muhammed, dinleyen bir kulak. Dilediğimizi deriz, sonra O’na varırız, O da bizim dediğimizi tasdik eder.”



قُلْ أُذُنُ خَيْرٍ لَّكُمْ “De ki: O, sizin için bir hayır kulağıdır.”



“Evet, O bir kulaktır. Lakin O’nu kınadıkları şekilde değil, hayrı dinleyen ve kabul eden bir kulaktır.”



Ardından bunu şöyle tefsir etti:



يُؤْمِنُ بِاللّهِ “Allah’a inanır.”



O Peygamber, vasıl olduğu delillerle Allahı tasdik eder.



وَيُؤْمِنُ لِلْمُؤْمِنِينَ “Mü’minlere güvenir.”



Onların halis niyetini bilip tasdik eder.



وَرَحْمَةٌ لِّلَّذِينَ آمَنُواْ مِنكُمْ “Ayrıca sizden iman edenlere de bir rahmettir.”



O, sizden iman izhar edenleri kabul etmesi, sırrını açığa çıkarmaması yönüyle bir rahmettir.



Bunda şu manaya tenbih vardır: Onun sizin sözünüzü kabul etmesi, sizin halinizi bilmemesinden değil, size şefkat ve merhametindendir.



وَالَّذِينَ يُؤْذُونَ رَسُولَ اللّهِ لَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ“Allah Rasûlünü incitenlere elem dolu bir azap vardır.”



Verdikleri eza sebebiyle, onlar için elîm bir azap vardır.







62- يَحْلِفُونَ بِاللّهِ لَكُمْ لِيُرْضُوكُمْ “Sizi razı etmek için, Allah’a yemin ederler.”



Ey mü’minler! O münafıklar söyledikleri bu söz veya seferden geri durmaları sebebiyle mazeret hususunda size yemin ederler.



وَاللّهُ وَرَسُولُهُ أَحَقُّ أَن يُرْضُوهُ إِن كَانُواْ مُؤْمِنِينَ “Eğer mü’min iseler, Allah ve Rasûlü’nü razı etmeleri daha layıktır.”



Hâlbuki Allah ve Rasulü, taat ve muvafakat ile razı edilmeye daha layıktır.



Ayette Allah ve Rasulünden bahisle beraber, “layıktır” şeklinde müfret zamir getirilmesi şu cihetlerden olabilir:



-İki razı olma olayı, aslında birbirinin lâzımıdır.



-Kelâm, Hz. Peygambere eziyet edilmesi ve O’nun râzı edilmesi hakkındadır.



-Veya kelam şöyle takdir edilebilir: Allah razı edilmeye en layıktır, peygamber de böyledir.







63-
أَلَمْ يَعْلَمُواْ أَنَّهُ مَن يُحَادِدِ اللّهَ وَرَسُولَهُ فَأَنَّ لَهُ نَارَ جَهَنَّمَ خَالِدًا فِيهَا“Allah’a ve Rasûlüne karşı gelen kimseye, içinde ebedî kalacağı cehennem ateşinin olduğunu bilmediler mi?”



ذَلِكَ الْخِزْيُ الْعَظِيمُ “İşte, büyük zillet budur.”



Daimi helak, böyle olan kimse içindir.







64- يَحْذَرُ الْمُنَافِقُونَ أَن تُنَزَّلَ عَلَيْهِمْ سُورَةٌ تُنَبِّئُهُمْ بِمَا فِي قُلُوبِهِم “Münafıklar, onlara kalplerinde olanı tek tek haber verecek bir sûrenin indirilmesinden sakınırlar.”



“Onlara”




Münafıklar, kalplerinde ne olduğunu haber veren, perdeyi üzerlerinden kaldıran bir sûrenin mü’minlere inmesinden sakınırlar.



Zamirin münafıklara raci olması da caizdir. Yani münafıklar, kendileri hakkında, kendi niyetlerini açığa çıkaran bir sûre inmesinden rahatsız olurlar. Çünkü onlar hakkında inen, okunması ve kendi aleyhlerinde kullanılması cihetiyle, onların zararınadır. Bu, onların küfürlerinde de mütereddit olduklarına, Hz. Peygamberin durumu hakkında net bir hükme varamadıklarına delalet eder.



Denildi ki: Ayetin üslûbu, emir manasında haberdir. Yani, “o münafıklar kendileri hakkında bir sûre inmesinden sakınsınlar!”



Denildi ki: Onlar kendi aralarında istihza yollu “ya hakkımızda sırlarımızı açığa vuran bir sûre inerse” diyorlardı.



قُلِ اسْتَهْزِؤُواْ “De ki: Alay edin bakalım!”



إِنَّ اللّهَ مُخْرِجٌ مَّا تَحْذَرُونَ “Şüphesiz Allah, sakındığınız o şeyi ortaya çıkaracaktır.”







65- وَلَئِن سَأَلْتَهُمْ لَيَقُولُنَّ إِنَّمَا كُنَّا نَخُوضُ وَنَلْعَبُ “Eğer kendilerine (niçin alay ettiklerini) sorsan, “Biz sadece lâfa dalmıştık ve oynuyorduk” derler.”



Sebeb-i Nüzûl




Rivayete göre, münafıklardan bir grup Tebük seferinde İslâm ordusu içinde Hz. Peygamber hakkında şöyle dediler: “Şu adama bakın, Şamın saraylarını ve kalelerini fethetmek istiyor, heyhat, heyhat!”



Allahu Teâlâ onların dediklerini Hz. Peygambere haber verdi. O da onları çağırdı. “Şöyle şöyle dediniz” dedi. Onlar ise inkâr ile “Vallahi öyle bir şey olmadı. Ne senin hakkında bir şey dedik ne de ashabın hakkında. Lakin bu uzun yolda sefer daha rahat geçsin diye kendi aramızda şakalaşıyorduk” dediler.



قُلْ أَبِاللّهِ وَآيَاتِهِ وَرَسُولِهِ كُنتُمْ تَسْتَهْزِؤُونَ “De ki: Allah’la, O’nun âyetleriyle ve peygamberiyle mi alay ediyordunuz?”



Yani, bunlar hakkında şakayla da olsa istihza olmaz.



Ayet, onların yalandan mazeretlerinin bir kıymet ifade etmediğini anlatır.







66- لاَ تَعْتَذِرُواْ “Boşuna özür dilemeyin.”



Özür beyanıyla meşgul olmayın. Çünkü bunun yalandan bir özür olduğu bellidir.



قَدْ كَفَرْتُم بَعْدَ إِيمَانِكُمْ “İmanınızdan sonra küfre girdiniz.”



Daha evvelinde iman izhar etmişken, Hz. Peygamberi üzmekle ve O’nun aleyhinde konuşmakla küfür izhar etmiş oldunuz.



إِن نَّعْفُ عَن طَآئِفَةٍ مِّنكُمْ نُعَذِّبْ طَآئِفَةً بِأَنَّهُمْ كَانُواْ مُجْرِمِينَ “İçinizden bir kısmını affetsek bile, mücrim oldukları için bir kısmını azaplandıracağız.”



Tevbe ve samimiyetleri veya eza etmek ve dalga geçmekten sakınmaları sebebiyle sizden bir taifeyi bağışlasak da, münafıklıkta ısrar eden veya eza ve istihzaya atılanları cezalandıracağız.

67- الْمُنَافِقُونَ وَالْمُنَافِقَاتُ بَعْضُهُم مِّن بَعْضٍ“Münafık erkekler ve münafık kadınlar birbirlerindendir.”



Bir şeyin parçaları nasıl ona benzerse, erkek ve kadın münafıklar da nifakta ve imandan uzak olmada birbirlerine benzerler.



Onlar daha önce “biz sizdeniz” şeklinde yemin etmişlerdi. Ayetin bu kısmı onları red ile, “Hayır, onlar sizden değillerdir, onlar birbirlerindendir” demektedir. Ayetin devamı da buna delil gibidir. Çünkü ayetin devamında, onların hâlinin mü’minlerin hâlinin tam zıddı olduğu beyan edilmekte ve şöyle denilmektedir:



يَأْمُرُونَ بِالْمُنكَرِ وَيَنْهَوْنَ عَنِ الْمَعْرُوفِ “Kötülüğü emredip iyiliği yasaklarlar.”



Onlar, küfür ve masiyetle münkeri emrederler.



İman ve taatten ise, nehyederler.



وَيَقْبِضُونَ أَيْدِيَهُمْ “Ellerini de sıkı tutarlar.”



Ellerini iyilik yapmaktan sıkarlar.



Elin sıkılığı, cimrilikten kinayedir.



نَسُواْ اللّهَ فَنَسِيَهُمْ “Allah’ı unuttular, O da onları unuttu.”



Onlar Allahı anmaktan gafil oldular ve itaati terk ettiler.



O da onları lütfundan ve fazlından mahrum bıraktı.



إِنَّ الْمُنَافِقِينَ هُمُ الْفَاسِقُونَ “Şüphesiz münafıklar, fasıkların ta kendileridir.”



O münafıklar inat etmekte ve hayırlı şeylerden çıkmakta zirvededirler.







68-
وَعَدَ اللهُ الْمُنَافِقِينَ وَالْمُنَافِقَاتِ وَالْكُفَّارَ نَارَ جَهَنَّمَ خَالِدِينَ فِيهَا “Allah, erkek münafıklara, kadın münafıklara ve kâfirlere, içinde ebedî kalmak üzere cehennem ateşini va’detti.”



هِيَ حَسْبُهُمْ “O, onlara yeter.”



Böyle bir akıbet ve ceza onlara yeter!



Bu ifadede cehennem azabının azametine bir delil vardır.



وَلَعَنَهُمُ اللّهُ“Allah, onları lânetledi.”



Allah onları rahmetinden uzak kıldı ve zillete düçar etti.



وَلَهُمْ عَذَابٌ مُّقِيمٌ “Onlar için sürekli bir azap vardır.”







69- كَالَّذِينَ مِن قَبْلِكُمْ(Ey münafıklar!), Siz de tıpkı sizden öncekiler gibisiniz:”



كَانُواْ أَشَدَّ مِنكُمْ قُوَّةً وَأَكْثَرَ أَمْوَالاً وَأَوْلاَدًا “Onlar sizden daha güçlü, mal ve evlatça sizden daha varlıklı idiler.”



فَاسْتَمْتَعُواْ بِخَلاقِهِمْ “Onlar paylarına düşenden faydalanmışlardı.”



Onlar, dünya lezzetlerinden nasipleri olan şeylerden faydalandılar.



فَاسْتَمْتَعْتُم بِخَلاَقِكُمْ كَمَا اسْتَمْتَعَ الَّذِينَ مِن قَبْلِكُمْ بِخَلاَقِهِمْ “Sizden öncekilerin, paylarına düşenden faydalandığı gibi siz de payınıza düşenden öylece faydalandınız.”



Ayet, önceki dönemlerde yaşayıp da, gelip geçici şehvetlerle nakıs lezzetlerden faydalanan ve bu fani isteklerle akıbeti düşünmekten ve gerçek lezzetleri elde etmekten uzak kalan kimseleri kınamakta ve onların yolunda olan muhataplarına da bu şekilde bir uyarıda bulunmaktadır. Çünkü, bu muhatapların hâli onların hâline benzemekte ve onların gittiği yoldan gitmektedirler.



وَخُضْتُمْ كَالَّذِي خَاضُواْ “Sizden önce batağa dalanlar gibi siz de daldınız.”



O batıla dalanlar gibi siz de daldınız.



أُوْلَئِكَ حَبِطَتْ أَعْمَالُهُمْ فِي الُّدنْيَا وَالآخِرَةِ “İşte onların dünya ve ahrette amelleri boşa gitmiştir.”



Bu yaptıklarından dolayı onlar dünya ve ahirette sevaba layık olmadılar.



وَأُوْلَئِكَ هُمُ الْخَاسِرُونَ “Ve işte onlar, ziyana uğrayanların ta kendileridir.”



Hem dünyayı ve hem de ahireti kaybettiler.







70-
أَلَمْ يَأْتِهِمْ نَبَأُ الَّذِينَ مِن قَبْلِهِمْ قَوْمِ نُوحٍ وَعَادٍ وَثَمُودَ وَقَوْمِ إِبْرَاهِيمَ وِأَصْحَابِ مَدْيَنَ وَالْمُؤْتَفِكَاتِ “Onlara, kendilerinden öncekilerin; Nûh Kavmi’nin, Âd’in, Semûd’un, İbrahim Kavmi’nin, Medyen Ashabı’nın ve mü’tefikat’ın haberi gelmedi mi?”



Bunlardan Nûh kavmi tufanda boğularak öldü.



Âd kavmi rüzgar ile helâk edildi.



Semud, şiddetli bir sarsıntıyla helak oldu.



Hz. İbrahimin kavmi helâk oldu, Nemrut da sivrisinekle ölüp gitti.



Medyen ashabı, Hz. Şuayb’ın kavmidir, bulutun bir gölge gibi her tarafı kapladığı günde ateş ile helak edildi.



Mü’tefikat, Hz. Lûtun üstü altına getirilen beldeleridir. Ayrıca gökten başlarına özel taş yağdırıldı.



Mü’tefikattan murat ısrarla dini yalanlayan kimselerin beldeleri de olabilir. Bunların üstünün altına gelmesi, hallerinin hayırdan şerre çevrilmesidir.



أَتَتْهُمْ رُسُلُهُم بِالْبَيِّنَاتِ “Peygamberleri onlara apaçık mu’cizeler getirmişti.”



فَمَا كَانَ اللّهُ لِيَظْلِمَهُمْ “Allah, onlara zulmediyor değildi.”



Allahın âdetinde, bazı insanların suçsuza zulmen ceza vermesi gibi bir durum yoktur.



وَلَكِن كَانُواْ أَنفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ “Lâkin onlar nefislerine zulmediyorlardı.”



Lakin onlar, küfür ve yalanlama ile kendilerini azaba maruz bırakmakla, kendi kendilerine zulmediyorlardı.







71- وَالْمُؤْمِنُونَ وَالْمُؤْمِنَاتُ بَعْضُهُمْ أَوْلِيَاء بَعْضٍ “Mü’min erkekler ve mü’min kadınlar birbirlerinin dostlarıdır.”



Daha önce “Münafık erkekler ve münafık kadınlar birbirlerindendir” denilmişti. Burada da ona mukabil mü’minlerin birbirinden olduğu bildirildi.



يَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَيَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنكَرِ “Onlar, iyiliği emreder, kötülükten alıkoyarlar.”



وَيُقِيمُونَ الصَّلاَةَ “Namazı dosdoğru kılarlar.”



وَيُؤْتُونَ الزَّكَاةَ “Zekâtı verirler.”



وَيُطِيعُونَ اللّهَ وَرَسُولَهُ “Allah ve Resûlüne itaat ederler.”



أُوْلَئِكَ سَيَرْحَمُهُمُ اللّهُ “İşte Allah bunlara merhamet edecektir.”



إِنَّ اللّهَ عَزِيزٌ حَكِيمٌ “Şüphesiz Allah Azîz’dir – Hakîm’dir.”



Allah Azîz’dir, her şeye galiptir, dilediğini yapmak O’na gayet kolaydır. Hakîm’dir, her şeyi yerli yerince yerleştirir.







72- وَعَدَ اللّهُ الْمُؤْمِنِينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِن تَحْتِهَا الأَنْهَارُ “Allah mü’min erkeklere ve mü’min kadınlara, altlarından ırmaklar akan cennetler vaad etti.”



خَالِدِينَ فِيهَا “Orada ebedi kalacaklardır.”



وَمَسَاكِنَ طَيِّبَةً فِي جَنَّاتِ عَدْنٍ “Ayrıca Adn cennetlerinde hoş meskenler (vaat etti.)



Bunlar, nefislerin beğendiği veya kendisinde hoş bir hayatın yaşanacağı meskenlerdir.



Hadiste şöyle bildirilir: “Cennetin meskenleri inci, zeberced ve kırmızı yakuttan yapılmış köşklerdir.”



Bir başka hadiste ise şöyle denilir:



“Adn cenneti, hiçbir gözün görmediği ve hiçbir kalbe hutur etmemiş Allahın diyarıdır. Burada sadece nebiler, sıddıklar ve şehitler oturur. Cenab-ı Hak şöyle der: “Sana girene ne mutlu!”



Cenab-ı Hak ardından daha büyüğünü vaad ederek şöyle bildirdi:



وَرِضْوَانٌ مِّنَ اللّهِ أَكْبَرُ “Allah’ın rızası ise en büyüktür.”



Çünkü Allahın rızası, her saadetin ve kerametin başlangıcıdır. Vusûle nail olmaya ve likayı elde etmeye vesile olur.



Hz. Peygamberden şöyle rivayet edilir:



“Allahu Teâlâ cennet ehline şöyle der:



-Halinizden razı mısınız?



-Evet, razıyız. Nasıl razı olmayalım ki, mahlûkatından hiçbirine vermediklerini bize verdin.



-Size, bundan daha efdalini vereceğim.



-Bundan daha efdal ne olabilir ki?



-Size rızamı helâl kılacağım. Dolayısıyla ebediyen size kızmayacağım.”



ذَلِكَ هُوَ الْفَوْزُ الْعَظِيمُ “İşte büyük kurtuluş budur.”



“İşte bu”
ifadesiyle Allahın razı olması veya vaad edilenlerin tamamı kastedilmektedir.

Bu, en büyük kurtuluştur. Bunun yanında, dünya ve içindeki her şey küçük kalır.

73- يَا أَيُّهَا النَّبِيُّ جَاهِدِ الْكُفَّارَ وَالْمُنَافِقِينَ “Ey peygamber! Kâfirlere ve münafıklara karşı cihad et.”



Kâfirlere karşı cihad
yeri geldiğinde kılıçla, münafıklara karşı cihad ise onları ilzam ile susturmak, had cezalarını tatbik etmekle olur.



وَاغْلُظْ عَلَيْهِمْ “Ve onlara karşı katı ol.”



وَمَأْوَاهُمْ جَهَنَّمُ “Onların varacakları yer cehennemdir.”



وَبِئْسَ الْمَصِيرُ “Orası Ne kötü bir varış yeridir!”







74- يَحْلِفُونَ بِاللّهِ مَا قَالُواْ “Bir şey söylemediklerine dair Allah’a yemin ediyorlar.”



Sebeb-i Nüzûl




Rivayete göre Hz. Peygamberin (asm) Tebük seferi iki ay sürdü. Bu arada Kur’an ayetleri iniyor, geride kalanları ayıplıyordu. Cellas Bin Süveyd şöyle dedi: Eğer Muhammedin kardeşlerimiz hakkında söyledikleri hak ise, biz eşekten daha fenayız.”



Onun böyle dediği Rasulullaha ulaştı. Onu çağırıp niye böyle söylediğini sorguladı. Cellas, böyle bir şey demediğine yemin etti. Bunun üzerine ayet nazil oldu, o da tevbe etti, tevbesinde samimi oldu.



وَلَقَدْ قَالُواْ كَلِمَةَ الْكُفْرِ “Andolsun onlar küfür sözünü söylediler.”



وَكَفَرُواْ بَعْدَ إِسْلاَمِهِمْ “İslâm’a girdikten sonra küfre döndüler.”



Müslüman olduklarını ilan ettikten sonra küfür izhar ettiler.



وَهَمُّواْ بِمَا لَمْ يَنَالُواْ “Ayrıca başaramadıkları şeye yeltendiler.”



Hz. Peygambere suikast girişiminde bulundular. Münafıklardan onbeş tanesi Tebük dönüşünde Hz. Peygamberi gece vakti sarp bir yerden geçerken bineğinden düşürmek hususunda plan kurdular. Ammar Bin Yasir Hz. Peygamberin bineğinin yularını tutmuş çekiyor, Huzeyfe de ardından sevk ediyordu. O esnada Huzeyfe deve sesleri ve silah şakırtıları duydu. “Ey Allahın düşmanları defolun, defolun” diye bağırdı, onlar da kaçıp gitti.



Onların nail olamadıkları şeye niyetlenmeleri, Hz. Peygamberi ve mü’minleri Medineden çıkarmaları veya Hz. Peygamber istemese bile, münafıkların başı İbnu Selûlü başlarına reis yapmak istemeleri olabilir.



وَمَا نَقَمُواْ إِلاَّ أَنْ أَغْنَاهُمُ اللّهُ وَرَسُولُهُ مِن فَضْلِهِ “Sırf, Allah ve Resûlü kendi lütfu ile onları zengin kıldığı için intikama niyetlendiler.”



Medine halkının çoğu geçim sıkıntısı çekiyordu. Hz. Peygamber onlara geldiğinde ganimetlerle zengin oldular.



فَإِن يَتُوبُواْ يَكُ خَيْرًا لَّهُمْ “Eğer tevbe ederlerse, kendileri için hayırlı olur.”



وَإِن يَتَوَلَّوْا يُعَذِّبْهُمُ اللّهُ عَذَابًا أَلِيمًا فِي الدُّنْيَا وَالآخِرَةِ “Eğer yüz çevirirlerse, Allah onları dünyada ve ahirette elem dolu bir azapla azaplandıracaktır.”



Şayet nifakta ısrar ile yüz çevirirlerse, dünyada katl ile, ahirette de ateş ile onlara elim bir azap verir.



وَمَا لَهُمْ فِي الأَرْضِ مِن وَلِيٍّ وَلاَ نَصِيرٍ “Artık onlar için yeryüzünde ne bir dost, ne de bir yardımcı vardır.”







75-
وَمِنْهُم مَّنْ عَاهَدَ اللّهَ لَئِنْ آتَانَا مِن فَضْلِهِ لَنَصَّدَّقَنَّ وَلَنَكُونَنَّ مِنَ الصَّالِحِينَ “İçlerinden kimi de Allah’a şöyle söz vermişti: Eğer bize lütfundan verirse, mutlaka bol bol sadaka veririz ve mutlaka salihlerden oluruz.”



Ayet, Salebe Bin Hâtıb hakkında indi. Salebe, Hz. Peygambere gelip “Beni malla rızıklandırması için Allaha dua et” dedi. Hz. Peygamber şöyle cevap verdi: Şükrünü eda edebildiğin az mal, şükrünü eda edemeyeceğin çok maldan daha hayırlıdır.”



Bu cevap üzerine Salebe geri döndü.



Ancak daha sonra tekrar geldi ve şöyle dedi: “Seni hak ile gönderene yemin ederim ki, şayet Allah beni mal ile rızıklandırırsa, her hak sahibine hakkını vereceğim.”



Bunun üzerine Hz. Peygamber ona dua etti. O da koyun aldı, aldığı koyunlar kurtçukların çoğalması gibi çoğalmaya başladı. Öyle ki Medine onlara dar geldi. Bunun üzerine Salebe bir vadiye yerleşti, cemaattan ve Cum’adan kesildi. Hz. Peygamber Salebenin durumunu sordu, kendisine şöyle denildi: “Bir vadiye sığmayacak kadar malı çoğaldı.”



Hz. Peygamber bunu duyunca “Salebeye yazık oldu!” dedi.



Daha sonra Hz. Peygamber iki zekât memurunu zekâtları toplamak üzere görevlendirdi. İnsanlar zekâtlarını bunlara veriyorlardı. Salebeye de uğradılar, zekâtını istediler. Zekâtla ilgili inen ayetleri okudular.



Salebe şöyle dedi: “Bu ancak cizyedir. Bu ancak cizyenin kardeşidir. Şimdi dönün, ben bir düşüneyim.” Bunun üzerine ayet nazil oldu. Hakkında ayet inince, Salebe Hz. Peygambere zekâtını getirdi.



Hz. Peygamber “Allah senden zekât almaktan beni men etti” buyurdu. Salebe, pişmanlığından başına toprak saçmaya başladı. Hz. Peygamber şöyle dedi: “Bu senin suçun. Sana emretmiştim, ama beni dinlemedin.”



Salebe Hz. Peygamberin vefatından sonra zekâtını Hz. Ebubekire getirdi, kabul etmedi. Sonra Hz. Ömerin hilafeti zamanında O’na getirdi, O da kabul etmedi. Hz. Osman devrinde öldü gitti.







76- فَلَمَّا آتَاهُم مِّن فَضْلِهِ بَخِلُواْ بِهِ “Fakat Allah, lütfundan onlara verince, onda cimrilik ettiler.”



Allahın hakkını vermediler.



وَتَوَلَّواْ وَّهُم مُّعْرِضُونَ “Ve yüz çevirerek dönüp gittiler.”



Onlar, Allaha itaatten yüz çevirmeyi âdet hâline getirmiş bir topluluktur.







77-
فَأَعْقَبَهُمْ نِفَاقًا فِي قُلُوبِهِمْ إِلَى يَوْمِ يَلْقَوْنَهُ بِمَا أَخْلَفُواْ اللّهَ مَا وَعَدُوهُ وَبِمَا كَانُواْ يَكْذِبُونَ “Allah’a verdikleri sözü tutmadıkları ve yalan söyledikleri için O da kalplerine, kendisine kavuşacakları güne kadar (sürecek) bir nifak soktu.”



Allah da onların bu fiillerinin akıbetini kalplerinde bir nifak ve kötü bir itikad kıldı.



Zamir, cimriliğe de raci olabilir. O zaman mana şöyle olur: “Onlardaki bu cimrilik yerini kalblerde yerleşen bir nifaka bıraktı.”



Allaha kavuşmaktan murat,



-Ölümle Allaha kavuşmak,



-Veya amellerinin karşılığına kavuşmak olabilir. O da kıyamet günü olacaktır.



Böyle bir akıbete maruz kalmaları,



1-Sadaka vermeleri ve salih olmaları hususunda sözlerinde durmamalarındandır.



2-Ve bir de o vaat ettikleri şeyde yalancı olmalarındandır. Çünkü vaadini yerine getirmemek yalanı tazammun eder, böyle olunca iki cihetle çirkin olur.



Veya yalancı olmaları sırf vaat meselesinde olmayıp, genelde yalan konuşmalarıdır.







78- أَلَمْ يَعْلَمُواْ أَنَّ اللّهَ يَعْلَمُ سِرَّهُمْ وَنَجْوَاهُمْ وَأَنَّ اللّهَ عَلاَّمُ الْغُيُوبِ “Bilmediler mi Allah onların içlerinde gizlediklerini ve fısıltılarını bilir ve Allah gaybleri çok iyi bilendir..”



O münafıklar veya Allaha söz veren o kimseler, onların içlerinde gizledikleri nifakı veya sözlerinde durmamaya kati niyetli oluşlarını, aralarında mü’minleri rencide edici fısıldaşmalarını veya zekâta “haraç” demelerini Allahın bildiğini bilmediler mi?



“Ve Allah gaybleri çok iyi bilendir.”



O, Allâmu’l-guyup olduğundan, yani bütün gizli şeyleri bildiğinden, bu halleri O’na gizli değildir.







79- الَّذِينَ يَلْمِزُونَ الْمُطَّوِّعِينَ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ فِي الصَّدَقَاتِ وَالَّذِينَ لاَ يَجِدُونَ إِلاَّ جُهْدَهُمْ فَيَسْخَرُونَ مِنْهُمْ “Sadakalar hususunda gönüllü bağışta bulunan mü’minlerle, güçlerinin yettiğinden başkasını bulamayanları çekiştirip onlarla alay edenler var ya.”



Sebeb-i Nüzûl




Rivayet edilir ki, Hz. Peygamber (asm) sadakaya teşvik etti. Abdurrahmân Bin Avf, dörtbin dirhem getirdi ve dedi: “Sekiz bin dirhemim vardı. Rabbim için dört binini tasadduk ettim, dört binini de ailemin geçimi için bıraktım.”



Hz. Peygamber şöyle dedi. “Allah verdiğini de, tuttuğunu da mübarek etsin.”



Hz. Peygamberin bu duası sonucu Allahu Teâlâ Abdurrahmân Bin Avfa öyle bir bereket ihsan etti ki, iki hanımından birine, servetinin sekizde birinin yarısı olan seksen bin dirhem düştü.



Bu arada Asım Bin Adiy yüz yük hurmayı zekât olarak getirdi. Ensardan Ebu Akîl ise bir avuç hurma getirip şöyle dedi: “Ceririn yanında iki avuç hurmaya gün boyu çalıştım. Bir avuç hurmayı aileme bıraktım, bir avuç da buraya getirdim.” Hz. Peygamber, bu bir avuç hurmanın sadakaların arasına saçılmasını emretti. İşte, bu durumları gören münafıklar şöyle dediler:



“Abdurrahmân ve Asım, ancak riya için verdiler. Allah ve Rasulü Ebu Akîl’in verdiği bir avuç sadakaya elbette muhtaç değildir. Lakin o, kendisinin de sadaka verenler arasında anılmasını istedi.”



İşte, bu olaylar üzerine ayet nazil oldu.



سَخِرَ اللّهُ مِنْهُمْ “İşte asıl Allah onlarla alay eder.”



Bu, “Allah onlarla alay eder.” (Bakara 15) ayetinde de olduğu gibi, “Allah onların dalga geçmelerinin cezasını verir” manasına gelir.



وَلَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ “Onlar için elem dolu bir azap vardır.”



Küfürlerine mukabil, onlar için elîm bir azap vardır.



80- اسْتَغْفِرْ لَهُمْ أَوْ لاَ تَسْتَغْفِرْ لَهُمْ “Onlar için Allah’dan ister mağfiret dile, ister dileme.”



إِن تَسْتَغْفِرْ لَهُمْ سَبْعِينَ مَرَّةً فَلَن يَغْفِرَ اللّهُ لَهُمْ “Onlar için yetmiş kere mağfiret dilesen de Allah onları asla affetmeyecek.”



İbnu Übey, münafıkların reisi idi. Oğlu Abdullah ise, samimi bir müslümandı.



Babası hastalandığında Hz. Peygamberin ona istiğfar etmesini istedi. Hz. Peygamber de isteğine muvafakat edince, üstteki ayet nazil oldu. Hz. Peygamber bunun üzerine “yetmişten daha fazla istiğfar edeceğim” deyince de şu ayet nazil oldu:



ذَلِكَ بِأَنَّهُمْ كَفَرُواْ بِاللّهِ وَرَسُولِهِ “Onlara mağfiret dilesen de, dilemesen de onlar için birdir. Allah onları asla bağışlamayacaktır.” (Münafikun, 6)



Çünkü Hz. Peygamber yetmiş ifadesini kesret değil, belli bir adet olarak anladı. Zira bir rakamın belli bir adedi ifade etmesi asıldır. Allahu Teâlâ ise bundan muradın tahdid değil teksir olduğunu beyan etti. Yedi, yetmiş, yediyüz ve emsali adetlerin çokluktan kinaye kullanılmaları meşhurdur.



ذَلِكَ بِأَنَّهُمْ كَفَرُواْ بِاللّهِ وَرَسُولِهِ “Çünkü onlar Allah ve Rasûlünü inkâr ettiler.”



Ayette şu manaya bir işaret vardır:



Mağfiretten ümit kesmek ve Senin istiğfarının kabul edilmemesi, ne Allahın bunu esirgemesinden ne de Senden bir kusurdandır. Onların bağışlanmaması, buna kabiliyetlerinin olmayışındandır. Çünkü küfürleri mağfirete manidir.



وَاللّهُ لاَ يَهْدِي الْقَوْمَ الْفَاسِقِينَ “Allah ise fasıklar güruhuna hidayet etmez.”



Allah, inkârlarında inatçı olan fasıklara hidayet etmez. Bu, önceki hükme bir delil gibidir. Çünkü kâfirin mağfireti küfürden tamamen kopmasıyla ve hakka irşad ile olur. Küfre tamamen dalmış ve âdeta kendine bir tabiat edinmiş olan kimse, küfürden kurtulamaz ve yola gelmez.



Ayette Hz. Peygamberin istiğfarda mazur olduğuna bir tenbih vardır. O da, dalaletin onlar hakkında tabiat haline geldiğini bilmediği sürece, onların imanından ümitsizliğe düşmemesidir. Yasak olan istiğfar, onların iman etmiyeceklerini bildikten sonra yine istiğfarda bulunmaktır.



Nitekim “Peygambere ve mü’minlere, -yakınları da olsalar- cehennem ehli oldukları açıkça kendilerine belli olduktan sonra, müşrikler için mağfiret dilemeleri uygun değildir.” (Tevbe, 113) ayeti bunu beyan etmektedir.

81- فَرِحَ الْمُخَلَّفُونَ بِمَقْعَدِهِمْ خِلاَفَ رَسُولِ اللّهِ “Seferden geri kalanlar (münafıklar) Allah Resûlünün hilafına oturup kalmalarına sevindiler.”



وَكَرِهُواْ أَن يُجَاهِدُواْ بِأَمْوَالِهِمْ وَأَنفُسِهِمْ فِي سَبِيلِ اللّهِ “Ve mallarıyla ve canlarıyla Allah yolunda cihad etmekten hoşlanmadılar.”



Onlar, Allaha itaat ile mallarıyla ve canlarıyla cihad etmek yerine, gevşekliği ve rahatı tercih ettiler.



Ayette, mal ve canını Allahın rızasını tahsil uğrunda feda etmek yerine rahata talip olan mü’minlere de bir tariz vardır.



وَقَالُواْ لاَ تَنفِرُواْ فِي الْحَرِّ “Bu sıcakta sefere çıkmayın” dediler.”



Münafıklar bunu birbirlerine söylemiş olabilirler, mü’minleri durdurmak için onlara da söylemiş olabilirler.



قُلْ نَارُ جَهَنَّمَ أَشَدُّ حَرًّا “De ki: Cehennem ateşi daha sıcaktır.”



Ama siz bu muhalefetle cehennem ateşini yazın sıcaklığına tercih ettiniz.



لَّوْ كَانُوا يَفْقَهُونَ “Keşke anlasalardı!”



Varacakları yerin cehennem olacağını keşke bilselerdi!



Veya oranın nasıl bir yer olduğunu bilselerdi, rahatı Allaha itaate karşı tercih etmezlerdi.







82- فَلْيَضْحَكُواْ قَلِيلاً وَلْيَبْكُواْ كَثِيرًا جَزَاء بِمَا كَانُواْ يَكْسِبُونَ “Kazandıklarının cezası olarak, artık az gülsünler, çok ağlasınlar.”



Ayet, dünya ve ahirette akıbetlerinin ne olacağını haber vermektedir. Bunun mutlaka olacağını ifade için geniş zaman sığası ile ifade etmek yerine, emir sığasıyla bildirdi.



Gülmek ve ağlamak, sürur ve gamdan kinaye de olabilir. “Az” ifadesinden murat, bunun hiç olmamasıdır. Yani, “az gülsünler” ifadesi “gülmesinler” demektir.







83-
فَإِن رَّجَعَكَ اللّهُ إِلَى طَآئِفَةٍ مِّنْهُمْ فَاسْتَأْذَنُوكَ لِلْخُرُوجِ فَقُل “Eğer Allah seni onlardan bir grubun yanına döndürür de, onlar (sefere) çıkmak için senden izin isterlerse, de ki:”



Ayette “onlardan” ifadesiyle Tebük seferine katılmayan münafıklar kastedilmiştir. Ayrıca, Medinede kalanların hepsi münafık da değildi.



İşte, Medineye varırsan ve oradaki münafıklar başka bir sefer için çıkmaya izin isterlerse, onlara de ki:



لَّن تَخْرُجُواْ مَعِيَ أَبَدًا “Benimle birlikte artık asla çıkamazsınız.”



وَلَن تُقَاتِلُواْ مَعِيَ عَدُوًّا “Ve benimle birlikte hiçbir düşmanla asla savaşamazsınız.”



Ayetin nehiy manasında ihbarda bulunması daha etkili bir anlatım içindir.



إِنَّكُمْ رَضِيتُم بِالْقُعُودِ أَوَّلَ مَرَّةٍ “Çünkü siz baştan yerinizde oturup kalmaya razı oldunuz.”



Ayet, önceki hükmün sebebini beyan eder. Onların mücahitler divanından düşürülmesi, birinci defa Tebük seferine çıkmada geride kalmalarına bir cezadır.



فَاقْعُدُواْ مَعَ الْخَالِفِينَ “Şimdi de geri kalanlarla birlikte oturun.”



Geride kalan kadınlar, çocuklar gibi siz de kalın, çünkü cihada layık değilsiniz.







84- وَلاَ تُصَلِّ عَلَى أَحَدٍ مِّنْهُم مَّاتَ أَبَدًا “Ve onlardan ölen birinin asla namazını kılma.”



Münafıkların reisi İbnu Selûl, hastalandığında Hz. Peygamberi çağırdı. Hz. Peygamber geldiğinde kendisi için istiğfarda bulunmasını, kendi elbisesini kefen olarak kullanmasını ve cenaze namazını kıldırmasını istedi. Öldüğünde Hz. Peygamber, onun tekfininde kullanılmak üzere elbisesini gönderdi ve cenaze namazını kıldırmak üzere yola çıktı, ayet nazil oldu. Ayetin cenaze namazını kıldırdıktan sonra indiği de rivayet edilir.



Ayette cenaze namazından nehiy olmakla beraber, elbisesini vermekten nehiy gelmemesi şu cihetlerdendir:



-Elbiseyi esirgemek, cömertliğe aykırıdır.



-Ayrıca, Hz. Peygamberin amcası Abbas Bedir savaşında esir olduğunda, İbnu Selûl ona giydirmişti.



Ayette geçen “salât”tan murat, ölüye dua etmek ve istiğfarda bulunmaktır. Kâfir kimseye bunların yapılması yasaktır. Nehiy, küfür üzere ölmek durumundadır.



Ayette ölüm kelimesinden sonra “ebeden” ifadesinin yer almasında şöyle bir incelik söz konusudur: Kâfir artık ölmüştür, onun yeniden diriltilmesi nimet görmesi için değil, azap görmesi için olduğundan, sanki diriltilmemiş olacaktır.9



وَلاَ تَقُمْ عَلَىَ قَبْرِهِ “Ve kabrinin başına gidip durma.”



Onun kabrinde defin veya ziyaret gibi bir amaçla durma.



إِنَّهُمْ كَفَرُواْ بِاللّهِ وَرَسُولِهِ “Çünkü onlar Allah’ı ve Rasûlünü inkâr ettiler.”



وَمَاتُواْ وَهُمْ فَاسِقُونَ “Ve fasık olarak öldüler.”



Ayetin bu kısmı, nehyin illetini veya ebedi ölümlerinin sebebini beyan eder.







85- وَلاَ تُعْجِبْكَ أَمْوَالُهُمْ وَأَوْلاَدُهُمْ “Onların malları ve evlatları seni imrendirmesin.”



Böyle bir emrin gelmesi önemlidir. Çünkü gözler mal ve evlada tamah eder, nefisler bunlara gıpta ile bakar.



إِنَّمَا يُرِيدُ اللّهُ أَن يُعَذِّبَهُم بِهَا فِي الدُّنْيَا “Allah, bunlarla (mal ve evlatla) ancak, dünyada kendilerine azap etmeyi istiyor.”



وَتَزْهَقَ أَنفُسُهُمْ وَهُمْ كَافِرُونَ “Bir de canlarının kâfir olarak çıkmasını.”







86- وَإِذَآ أُنزِلَتْ سُورَةٌ أَنْ آمِنُواْ بِاللّهِ وَجَاهِدُواْ مَعَ رَسُولِهِ اسْتَأْذَنَكَ أُوْلُواْ الطَّوْلِ مِنْهُمْ “Allah’a iman edin ve Resûlü ile birlikte cihad edin” diye bir sûre indirildiğinde, onlardan servet sahibi olanlar, senden izin istediler.”



Yani, kâfirin ebedi hayatı vardır, ama bu hayat hep azapla geçeceğinden sanki hayat değildir. Zor şartlarda yaşayanların zaman zaman “bizimki de hayat mı? Sen buna yaşamak mı diyorsun?” dedikleri duyulur.



“Bir sûre indirildiğinde” ifadesi müstakil bir sûre olabileceği gibi, sûrenin bir kısmı da olabilir.



Ayet metnindeki “Ulu’t-tavl”, geniş imkân sahibi kimselerdir.



وَقَالُواْ ذَرْنَا نَكُن مَّعَ الْقَاعِدِينَ “Ve bizi bırak da oturup kalanlarla birlikte olalım” dediler.







87- رَضُواْ بِأَن يَكُونُواْ مَعَ الْخَوَالِفِ “Geride kalan kadınlarla birlikte olmaya razı oldular.”



وَطُبِعَ عَلَى قُلُوبِهِمْ “Ve kalpleri mühürlendi.”



فَهُمْ لاَ يَفْقَهُونَ “Artık onlar anlamazlar.”



Dolayısıyla artık onlar cihadın önemini, Peygamberle beraber olmanın nasıl bir saadet ve cihaddan geri kalmanın nasıl bir şekavet olduğunu anlamazlar.







88-
لَكِنِ الرَّسُولُ وَالَّذِينَ آمَنُواْ مَعَهُ جَاهَدُواْ بِأَمْوَالِهِمْ وَأَنفُسِهِمْ “Fakat peygamber ve beraberindeki mü’minler, mallarıyla ve canlarıyla cihad ettiler.”



Şu münafıklar her ne kadar geride kalsalar ve cihad etmeseler de, onlardan hayırlı olanlar cihadlarını yapmışlardır.



وَأُوْلَئِكَ لَهُمُ الْخَيْرَاتُ“İşte onlardır hayırlara nail olanlar.”



Dünya ve ahiretin faydaları bunlar içindir.



Dünyada zafer ve ganimetle, ahirette cennet ve ikrama mazhariyetle nimetlendirileceklerdir.



Ayetteki “hayrat”tan muradın huriler olduğu da söylenir.



Çünkü (Rahmân, 70) de hurilerden bu kelime ile bahis vardır.



وَأُوْلَئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ“İşte onlardır felaha erenler.”







89-
أَعَدَّ اللّهُ لَهُمْ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِن تَحْتِهَا الأَنْهَارُ “Allah onlara, altlarından ırmaklar akan cennetler hazırladı.”



خَالِدِينَ فِيهَا “İçlerinde ebedi kalacaklar.”



ذَلِكَ الْفَوْزُ الْعَظِيمُ “İşte büyük kurtuluş budur.”



Ayet, onlara ahirette verilecek hayırlı şeyleri beyan eder.

90- وَجَاء الْمُعَذِّرُونَ مِنَ الأَعْرَابِ لِيُؤْذَنَ لَهُمْ “Bedevîlerden mazeret ileri sürenler, kendilerine izin verilmesi için geldiler.”



Sebeb-i Nüzûl




Bunlar Esed ve Gatafan kabileleridir. İmkânlarının kıtlığı ve aile fertlerinin çokluğunu özür olarak söylemişler, sefere katılmaktan muaf tutulmalarını istemişlerdi.



Bunların Amir İbnu Tufeyle mensup bir grup bedevi olduğu da söylenir. Bunlar şöyle mazeret beyan ederler: “Seninle daha önce sefere çıktık. Ama Tay kabilesi çoluk – çocuğumuza ve hayvanlarımıza saldırdı, yağmaladı.”



Bunların gerçekten özür sahibi mi oldukları veya yapmacık olarak mı böyle söyledikleri ihtilaflıdır. Bu ihtilafa göre, peşinden gelen şu ayete verilen mana farklı olabilmektedir:



وَقَعَدَ الَّذِينَ كَذَبُواْ اللّهَ وَرَسُولَهُ “Allah’a ve Resûlüne yalan söyleyenler oturup kaldılar.”



Onlar eğer gerçekten özür sahibi değillerse, ayetin bu kısmı onların yalancılığını beyan eder. Şayet özürlerinde samimi iseler, ayetin bu kısmı onlar hakkında olmayıp, bedevilerden münafıklık yapanlar hakkındadır. İman iddiasında bulunarak Allah ve Rasulüne yalan söylemişlerdir.



سَيُصِيبُ الَّذِينَ كَفَرُواْ مِنْهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ “Onlardan inkar edenlere elem dolu bir azap isabet edecektir.”



“Onlardan inkâr edenlere”
denilmesi, içlerinde küfründen değil tembelliğinden dolayı kalanlar olmasındandır.



Onlara gelecek elem dolu azap, dünyada öldürülmeleri, ahirette ise cehennem ateşidir.







91- لَّيْسَ عَلَى الضُّعَفَاء وَلاَ عَلَى الْمَرْضَى وَلاَ عَلَى الَّذِينَ لاَ يَجِدُونَ مَا يُنفِقُونَ حَرَجٌ إِذَا نَصَحُواْ لِلّهِ وَرَسُولِهِ “Allah ve Resûlüne karşı samimi oldukları takdirde, güçsüzlere, hastalara ve (seferde) harcayacakları bir şey bulamayanlara (sefere katılmadıkları için) bir günah yoktur.”



Cüheyne ve Müzeyne gibi bazı kabileler fakirlikleri sebebiyle sefere katılamamışlardı. Bu durumda olanlardan istenen, hem gizli hem de aşikâr iman ve itaatle mukabelede bulunmaktır.



Veya İslâmın ve Müslümanların hayrına olmak üzere imkânları ölçüsünde söz ve fiilde bulunmaktır.



مَا عَلَى الْمُحْسِنِينَ مِن سَبِيلٍ “Muhsin olanlara bir yol yoktur.”



Bu durumda onlara bir günah yoktur, onları ayıplamak da uygun düşmez.



Ayette “onlara” denilmek yerine “muhsin olanlara” yani “güzel işler yapanlara” ifadesinin kullanılması, onların da bu zümreden olduklarını, dolayısıyla geride kalmakla kınanmayacaklarını bildirir.



وَاللّهُ غَفُورٌ رَّحِيمٌ“Allah Ğafur’dur , Rahîm’dir.”



Allah onlar için bağışlayıcı ve merhamet edicidir.



Veya Allah kötü işler yapanlar için bile affedici ve merhamet sahibidir. İyi işler yapanlar için Ğafur-Rahîm olması son derece bedihidir.







92- وَلاَ عَلَى الَّذِينَ إِذَا مَا أَتَوْكَ لِتَحْمِلَهُمْ قُلْتَ لاَ أَجِدُ مَا أَحْمِلُكُمْ عَلَيْهِ تَوَلَّواْ وَّأَعْيُنُهُمْ تَفِيضُ مِنَ الدَّمْعِ حَزَنًا أَلاَّ يَجِدُواْ مَا يُنفِقُونَ “Kendilerini bindirip (cepheye) sevk edesin diye sana geldikleri zaman, senin, “Sizi bindirebileceğim bir şey bulamıyorum” dediğin; bu uğurda harcayacakları bir şey bulamadıklarından dolayı üzüntüden gözleri yaş döke döke geri dönen kimselere de bir sorumluluk yoktur.”



Sebeb-i Nüzûl




Bunlar Ensar’dan yedi kişi olup kendilerine “Bekkâun” (ağlayanlar) denilir. Bunlar Hz. Peygambere gelip “Biz seninle çıkmaya nezrettik. Yamalı elbiseyle, yırtık ayakkabıyla bizi de orduya al” dediler. Hz. Peygamber kendilerine “Sizi bindirebileceğim bir şey bulamıyorum” dedi. Onlar da ağlayarak geriye döndüler.



Ayetin ifadesinden, onların iki gözü iki çeşme ağladıkları anlaşılmaktadır.







93- إِنَّمَا السَّبِيلُ عَلَى الَّذِينَ يَسْتَأْذِنُونَكَ وَهُمْ أَغْنِيَاء “Sorumluluk ancak, zengin oldukları hâlde senden izin isteyenleredir.”



رَضُواْ بِأَن يَكُونُواْ مَعَ الْخَوَالِفِ “Bunlar, geride kalan kadınlarla birlikte olmaya razı oldular.”



Ayetin bu kısmı, onların ciddi bir mazeretleri olmadan izin istemelerinin sebebini beyan eder. Bu da onların rahata talip olarak geride kalanlarla beraber olmaya rızalarıdır.



وَطَبَعَ اللّهُ عَلَى قُلُوبِهِمْ “Allah da kalplerini mühürledi.”



Bunun sonucu olarak akıbetin vahim olmasından gaflet ettiler.



فَهُمْ لاَ يَعْلَمُونَ “Artık onlar bilmezler.”







94-
يَعْتَذِرُونَ إِلَيْكُمْ إِذَا رَجَعْتُمْ إِلَيْهِمْ “Onlara döndüğünüzde, size mazeret beyan ederler.”



قُل لاَّ تَعْتَذِرُواْ “De ki: Mazeret beyan etmeyin.”



لَن نُّؤْمِنَ لَكُمْ “Size asla inanmayız.”



Seferden döndüğünüzde yalandan mazeretlere sığınarak özür beyan edecekler. Onlara de ki: Sizi tasdik etmeyeceğiz.



قَدْ نَبَّأَنَا اللّهُ مِنْ أَخْبَارِكُمْ “Çünkü Allah bize sizin durumlarınızdan bildirdi.”



Vahiy ile sizin durumlarınızdan bir kısmını bize haber verdi. Bu da onların içlerinde gizledikleri şer ve fesattır.



وَسَيَرَى اللّهُ عَمَلَكُمْ وَرَسُولُهُ “Allah amellerinizi görecek, Resûlü de.”



Bakalım küfrünüze tevbe edecek misiniz, yoksa küfrünüzde sebat mı göstereceksiniz?



Ayetin ifadesi, sanki onları tevbeye davet etmekte ve bu konuda biraz süre tanımaktadır.



ثُمَّ تُرَدُّونَ إِلَى عَالِمِ الْغَيْبِ وَالشَّهَادَةِ “Sonra hepiniz, gaybı da görülen âlemi de bilene döndürüleceksiniz.”



Ayetin “Sonra Allaha döndürüleceksiniz” demek yerine biraz daha uzun olarak bu tarz gelmesi şuna delalet içindir: O Allah, onların gizli ve açık hallerine muttalidir. Onların içlerinde olan ve fiilen yaptıkları, O’nun ilminden hariç değildir, hepsini bilir.



فَيُنَبِّئُكُم بِمَا كُنتُمْ تَعْمَلُونَ “O da yapmakta olduğunuz şeyleri size tek tek haber verecek.”



“…tek tek haber verecek”
ifadesi “bunlardan dolayı sizi kınayacak ve cezalandıracak” anlamı taşır.







95-
سَيَحْلِفُونَ بِاللّهِ لَكُمْ إِذَا انقَلَبْتُمْ إِلَيْهِمْ لِتُعْرِضُواْ عَنْهُمْ “Yanlarına döndüğünüz zaman, kendilerinden yüz çevirmeniz için size Allah adıyla yemin edecekler.”



فَأَعْرِضُواْ عَنْهُمْ “Artık siz de onlardan yüz çevirin.”



إِنَّهُمْ رِجْسٌ “Çünkü onlar pistir.”



Bunları azarlamak kendilerine fayda vermez. Çünkü ayıplamadan maksat tevbeye sevk edecek şekilde onları temiz hâle getirmektir. Bunlar ise murdardır, temizliğe müsait değillerdir.



Ayetin bu kısmı onlardan yüz çevirmenin ve ayıplamayı bırakmanın illetini beyan eder.



وَمَأْوَاهُمْ جَهَنَّمُ جَزَاءَ بِمَا كَانُواْ يَكْسِبُونَ “Yaptıklarının karşılığı olarak varacakları yer, cehennemdir.”



Bu da illetin devamıdır.



Sanki şöyle denilmiştir: Onlar, cehennem ehlinden murdar varlıklardır. Dünya ve ahirette onları kınamak kendilerine bir fayda sağlamaz.



Veya onların varacağı yerin cehennem olduğunu bildirmek, ikinci bir illeti beyan eder. Yani, ceza olarak onlara cehennem yeter. Dolayısıyla onları ayıplamakla boşa vakit harcamayın.



96- يَحْلِفُونَ لَكُمْ لِتَرْضَوْاْ عَنْهُمْ “Kendilerinden razı olasınız diye, size yemin edecekler.”



Yalandan yemin ederek, onlara önceden yaptığınız muamelenin devamını isterler.



فَإِن تَرْضَوْاْ عَنْهُمْ فَإِنَّ اللّهَ لاَ يَرْضَى عَنِ الْقَوْمِ الْفَاسِقِينَ “Siz onlardan razı olsanız bile, Allah o fasıklar topluluğundan asla razı olmaz.”



Çünkü sizin onlardan razı olmanız Allahın da râzı olmasını gerektirmez. Böyle olunca tek başına sizin rızanız onlara bir fayda vermez. Allahın gadabını celbetmelerini, cezasına maruz kalmalarını engellemez. Onlar, sizi kandırabilseler de, Allahı kandıramazlar. Dolayısıyla O, onların perdesini kaldırır ve onları zillete düçar eder.



Ayetten maksat, onlara razı olmaktan ve mazeretlerine aldanmaktan sakındırmaktır.



97- الأَعْرَابُ أَشَدُّ كُفْرًا وَنِفَاقًا “Bedevîler küfür ve nifak bakımından daha şedittirler.”



Bedevi Arablar, şehirde yaşayanlara nisbetle küfür ve nifakta daha ilerdedirler.



Çünkü,



-Vahşidirler.



-Kalpleri daha katıdır.



-Ehl-i ilimle içli dışlı olma imkanları yoktur.



-Kitap ve sünneti daha az dinlemişlerdir.



وَأَجْدَرُ أَلاَّ يَعْلَمُواْ حُدُودَ مَا أَنزَلَ اللّهُ عَلَى رَسُولِهِ “Ve Allah’ın peygamberine indirdiği hükümlerin sınırlarını tanımamaya daha yatkındırlar.”



Onlar, Allahın rasulüne indirdiği hükümleri, farzları ve sünnetleri bilme hususunda daha geridirler.



وَاللّهُ عَلِيمٌ حَكِيمٌ “Allah Alîm’dir, Hakîm’dir.”



Allah, hem bedevî hem de medenî olanların her bir hâlini bilir. Onlardan kötülük ve iyilik yapanlara verdiği ceza ve sevapta hikmetle hükmeder.







98-
وَمِنَ الأَعْرَابِ مَن يَتَّخِذُ مَا “Bedevilerden öyleleri de vardır ki, verdiğini angarya sayar.”



Bunlar, takiyye veya riya ile infak eden bedevilerdir. Sadaka olarak verdiklerini bir nevi cereme ve haraç gibi görürler. Çünkü Allahın rızasına nail olmak, bununla sevap elde etmek gibi bir niyetleri yoktur.



يُنفِقُ مَغْرَمًا وَيَتَرَبَّصُ بِكُمُ الدَّوَائِرَ “Ve devranın aleyhinize dönmesini bekler.”



Bunlar, devranın aleyhinize dönmesini gözlerler. İsterler ki işleriniz ters gitsin, onlar da bu şekilde infaktan kurtulsunlar.



عَلَيْهِمْ دَآئِرَةُ السَّوْءِ“Kötü devran kendi başlarına olsun.”



Bu ifade, “kötü devran onların olsun!” anlamında bir bedduadır.



Veya Müslümanlar hakkında gözledikleri kötü akıbetin kendi başlarına geleceğini bir ihbardır.



وَاللّهُ سَمِيعٌ عَلِيمٌ “Allah Semi’, Alîm’dir.”



Onlar infakta bulunurken, Allah onların neler dediklerini işitir, içlerinden gizlediklerini de bilir.







99- وَمِنَ الأَعْرَابِ مَن يُؤْمِنُ بِاللّهِ وَالْيَوْمِ الآخِرِ “Bedevîlerden kimileri de vardır ki, Allah’a ve ahiret gününe iman eder.”



وَيَتَّخِذُ مَا يُنفِقُ قُرُبَاتٍ عِندَ اللّهِ وَصَلَوَاتِ الرَّسُولِ “İnfak ettiklerini, Allah katında yakınlığa ve Peygamberin dualarını almağa vesile sayarlar.”



Bunlar, verdiklerini haraç saymazlar. Allaha yakınlığa bir sebep ve peygamberin duasına vesile olarak görürler. Çünkü Hz. Peygamber (asm) sadaka verenlere dua ediyor ve bağışlanmaları için istiğfarda bulunuyordu. Bundan dolayı kendisine sadaka verilen kişinin sadaka alırken verene dua etmesi bir esastır.



أَلا إِنَّهَا قُرْبَةٌ لَّهُمْ “Bilesiniz ki bu, (Allah katında) onlar için yakınlıktır.”



Ayette onların itikadının sahih olduğuna ve ümitlerinin doğru çıkacağına ilâhî bir şehadet vardır.



سَيُدْخِلُهُمُ اللّهُ فِي رَحْمَتِهِ “Allah, onları rahmetine alacaktır.”



Ayet, ilâhî rahmetin onları kuşattığını vaad eder.



إِنَّ اللّهَ غَفُورٌ رَّحِيمٌ “Şüphesiz Allah, Ğafur – Rahîm’dir.”

Bu kısım ise, ilâhî rahmetin açıklaması gibidir.

100- وَالسَّابِقُونَ الأَوَّلُونَ مِنَ الْمُهَاجِرِينَ وَالأَنصَارِ وَالَّذِينَ اتَّبَعُوهُم بِإِحْسَانٍ “Muhacirler ve Ensar’dan İslâm’a ilk girenlerin önde gelenleri ve ihsan ile onlara tabi olanlar var ya.”



“Muhacirlerden İslâm’a ilk girenlerin önde gelenleri”




Bunlar hakkında,



-Hem Kudüse, hem de Kabeye karşı namaz kılanlar,



-Bedir savaşına katılanlar,



-Hicretten önce Müslüman olanlar şeklinde açıklamalar yapılmıştır.



“Ensar’dan İslâm’a ilk girenlerin önde gelenleri”



Bunlardan murat,



-Birinci Akabe Biatında bulunan yedi kişi,



-İkinci Akabe Biatında bulunan yetmiş kişi,



-Ve Ebu Zürare, Mus’ab Bin Umeyri kendilerine takdim ettiğinde iman edenler olabilir.



“İhsan ile onlara tabi olanlar”



Onlara güzel bir şekilde tâbi olanlardır, Hem Muhacir hem de Ensardan ilk safta yer alanlara katılanlar anlaşılabileceği gibi, kıyamete kadar iman ve taatle bunlara tâbi olanlar da anlaşılabilir.



رَّضِيَ اللّهُ عَنْهُمْ وَرَضُواْ عَنْهُ “Allah onlardan razı oldu, onlar da O’ndan razı oldular.”



وَأَعَدَّ لَهُمْ جَنَّاتٍ تَجْرِي تَحْتَهَا الأَنْهَارُ “Ve onlara altlarından ırmaklar akan cennetler hazırladı.”



Allah onların taatini kabulle ve amellerinden hoşnut olmakla onlardan razı olmuştur.



Onlar da nail oldukları dinî ve dünyevî nimetlerle Allahtan razıdırlar.



خَالِدِينَ فِيهَا أَبَدًا “Onlar orada ebedî kalacaklardır.”



ذَلِكَ الْفَوْزُ الْعَظِيمُ “İşte bu, büyük kurtuluştur.”







101- وَمِمَّنْ حَوْلَكُم مِّنَ الأَعْرَابِ مُنَافِقُونَ “Çevrenizdeki bedevîlerden birtakım münafıklar vardır.”



Bunlar Medine civarında yerleşmiş Cüheyne, Müzeyne gibi kabilelerdir.



وَمِنْ أَهْلِ الْمَدِينَةِ مَرَدُواْ عَلَى النِّفَاقِ “Medine halkından da münafıklıkta maharetli olanlar var.”



لاَ تَعْلَمُهُمْ “Sen onları bilmezsin.”



Ayetin bu ifadesi, onların nifakta maharet ve hünerlerini beyan eder. Bu işi o kadar ustalıkla yapmaktadırlar ki zekâ ve ferasette zirve biri bile onların münafıklığını fark etmeyebilir. Onlar, nifakta ustalıklarıyla münafıklıkla suçlanmaya sebep olabilecek haller ve durumlardan uzak kalırlar.



نَحْنُ نَعْلَمُهُمْ “Biz onları biliriz.”



Biz ise onların sırlarına muttaliyiz. Sana kendilerini gerçekte bulunduklarından farklı gösterebilseler de, bize gösteremezler.



سَنُعَذِّبُهُم مَّرَّتَيْنِ “Onlara iki defa azap edeceğiz.”



Biz onları dünyada rezil rüsvay ederek ve ayrıca katl ile azaplandıracağız.



Kabirde de kabir azabıyla cezalandıracağız.



Veya onlardan zekât alarak ve bedenlerini kuvvetten düşürerek azap vereceğiz.



ثُمَّ يُرَدُّونَ إِلَى عَذَابٍ عَظِيمٍ “Sonra da çok büyük bir azaba gönderileceklerdir.”



Büyük azap
, cehennemdir.







102- وَآخَرُونَ اعْتَرَفُواْ بِذُنُوبِهِمْ “Diğer bir kısmı ise, günahlarını itiraf ettiler.”



Bunlar, yalandan bahaneler uydurmadan geride kalmalarını itiraf eden kimselerdir. Tebûk seferine özürsüz katılmayanlar hakkında inen ayetleri duyunca Mescid-i Nebevinin direklerine kendilerini bağladılar. Hz. Peygamber (asm) geldiğinde âdeti üzere Mescide girdi, iki rek’at namaz kıldı. Çıkışta onları gördü, etrafındakilere “bunların durumu nedir? Niye böyle yapmışlar?” diye sordu. “Bunlar, sen onları çözmedikçe bağlarını kendileri çözmemeye yemin etmiş kişilerdir” denildi. Hz. Peygamber şöyle buyurdu:“Ben de yemin ediyorum ki, onlar hakkında bana emir gelmedikçe onları çözmeyeceğim.” Bunun üzerine bu ayet nazil oldu, Hz. Peygamber de onları çözdü, serbest bıraktı.



خَلَطُواْ عَمَلاً صَالِحًا وَآخَرَ سَيِّئًا “Bunlar salih amelle kötü ameli birbirine karıştırdılar.”



Salih amelleri, pişmanlık duymaları ve günahlarını itiraf etmeleridir. Kötü amelleri ise geride kalmaları ve münafıklara muvafakatlarıdır.



عَسَى اللّهُ أَن يَتُوبَ عَلَيْهِمْ “Ola ki Allah tevbelerini kabul eder.”



Ayetin evvelinde bunların günahlarına mukabil tevbe ettikleri bildirilmişti, burada da Allahın onların tevbesini kabul etmesinin tahakkuku bildirildi.



إِنَّ اللّهَ غَفُورٌ رَّحِيمٌ “Çünkü Allah Ğafur’dur, Rahîm’dir.”



Allah, tevbe edeni bağışlar, ayrıca özel ikramda da bulunur.







103- خُذْ مِنْ أَمْوَالِهِمْ صَدَقَةً “Onların mallarından sadaka al.”



Sebeb-i Nüzûl




Rivayete göre, kendilerini direğe bağlamış olan bu kişiler serbest kalınca “Ya Rasulallah, işte şu mallarımız bizi geri bıraktı, bunları bizden sadaka olarak al ve bizi temizle” dediler. Hz. Peygamber “mallarınızdan bir şey almakla emrolunmadım” buyurdu. Ardından bu ayet indi.



تُطَهِّرُهُمْ وَتُزَكِّيهِم بِهَا “Onunla kendilerini temizlersin, arındırırsın.”



Alacağın sadaka onları günahlardan veya ilerde bu yaptıklarının bir benzerini yapmaktan temizleyecektir.



Ve onların hasenelerini artıracak, kendilerini muhlis kimseler seviyesine yükseltecektir.



وَصَلِّ عَلَيْهِمْ “Ve onlara dua et.”



Onlara dua ile ve istiğfar etmekle şefkat göster.



إِنَّ صَلاَتَكَ سَكَنٌ لَّهُمْ “Çünkü senin duan onlara sekinet verir.”



Onların nefisleri Senin yapacağın dua ile sükûnet bulur, kalpleri de itminana kavuşur.



وَاللّهُ سَمِيعٌ عَلِيمٌ “Allah Semi’, Alîm’dir.”



Allah onların itiraflarını işitir, pişmanlıklarını bilir.







104- أَلَمْ يَعْلَمُواْ أَنَّ اللّهَ هُوَ يَقْبَلُ التَّوْبَةَ عَنْ عِبَادِهِ وَيَأْخُذُ الصَّدَقَاتِ “Onlar bilmediler mi ki, Allah kullarının tevbesini kabul eder ve sadakaları da alır.”



Ayette Bahsi Geçenler




-Ya biraz önce nazara verilen tevbesi kabul edilen kimselerdir. Bundan murat kalplerinde tevbelerinin kabul edildiğinin ve sadakalarının nazara alındığının yerleşmesidir.



-Veya diğer insanları da içine almaktadır. Murad da, tevbe ve sadakaya onları teşvik etmektir.



“Sadakaları Alır”



Bedelini ödemek üzere bir şey alan kimsenin kabulü tarzında, sadakaları kabul eder, karşılıksız bırakmaz.



وَأَنَّ اللّهَ هُوَ التَّوَّابُ الرَّحِيمُ “Ve Allah Tevvab, Rahîm’dir.”



Tevbe edenlerin tevbesini kabul etmek ve onlara lütufta bulunmak, Allahın şanındandır.







105- وَقُلِ اعْمَلُواْ “De ki: (Yapacağınızı) yapın.”



De ki: İstediğinizi yapın!



فَسَيَرَى اللّهُ عَمَلَكُمْ وَرَسُولُهُ وَالْمُؤْمِنُونَ “Yaptıklarınızı Allah görecek, Resûlü ve mü’minler de.”



Çünkü hayır veya şer olarak ne yapsanız, Ona gizli kalmaz.



Allah, sizin amellerinizi kendisi gördüğü gibi, onlara da gizlemez.



وَسَتُرَدُّونَ إِلَى عَالِمِ الْغَيْبِ وَالشَّهَادَةِ “Sonra gaybı da, görüleni de bilen Allah’a döndürüleceksiniz.”



Ölümle, gaybı ve şehadeti, hem görülmeyeni hem de görüleni bilen Allaha döndürüleceksiniz.



فَيُنَبِّئُكُم بِمَا كُنتُمْ تَعْمَلُونَ “O da size bütün yapmakta olduğunuz şeyleri haber verecektir.”



O da, yaptıklarınızın karşılığını vererek size ne yaptıklarınızı tek tek haber verecek.







106- وَآخَرُونَ مُرْجَوْنَ لِأَمْرِ اللّهِ “Diğer bir kısmı da, Allah’ın emrine bırakılmışlardır.”



Tebük seferine katılmayıp geride kalanlardan bir kısmıyla ilgili hüküm ise, Allahın emrine bırakılmıştır.



إِمَّا يُعَذِّبُهُمْ “Bunlara ya azap eder.”



وَإِمَّا يَتُوبُ عَلَيْهِمْ “Ya da tevbelerini kabul eder.”



Eğer nifakta ısrar ederlerse onlara azap eder, tevbe ederlerse de tevbelerini kabul eder.



Ayette “ya şöyle ya da böyle” denilmesi kullara bakan yönüyledir.



Ayette her iki durumun da Allahın iradesiyle olduğuna bir delil vardır.



وَاللّهُ عَلِيمٌ حَكِيمٌ “Allah, Alîm, Hakîm’dir.”



Allah onların hallerini bilir, onlara yaptığı muamelede hikmet sahibidir.



Bunlardan murat Ka’b Bin Malik, Hilal Bin Ümeyye ve Mürare Bin Rabi’dir. Hz. Peygamber ashabına bunlara selam vermemelerini ve onlarla konuşmamalarını emretmişti. Bu durumu görünce niyetlerini samimi yaptılar ve durumlarını Allaha havale ettiler, Allah da onları merhametine mazhar kıldı.







107- وَالَّذِينَ اتَّخَذُواْ مَسْجِدًا ضِرَارًا وَكُفْرًا وَتَفْرِيقًا بَيْنَ الْمُؤْمِنِينَ وَإِرْصَادًا لِّمَنْ حَارَبَ اللّهَ وَرَسُولَهُ مِن قَبْلُ “Bir de zararlı faaliyetlerde bulunmak, küfre yardım etmek, mü’minler arasına ayrılık sokmak için ve öteden beri Allah ve Resûlüne karşı savaşanlara üs olsun diye bir mescit yapanlar var ya.”



Mescid-i Dırar



Sebeb-i Nüzûl




Rivayete göre, Amr Bin Avf oğulları Kuba mescidini yaptıklarında Hz. Peygamberi davet ettiler, Hz. Peygamber de geldi, o mescidde namaz kıldı. Bunun üzerine Ganem Bin Avf oğulları buna haset ettiler. Onlar da bir mescit bina ettiler. Maksatları rahib Ebu Amir Şam’dan geldiğinde kendilerine imam olmasıydı. Mescidi bitirdiklerinde Hz. Peygambere vardılar. “Biz yağmurlu gecede, kışta ihtiyacı olan, hasta olan kimseler için bir mescid bina ettik. Teşrif edip bir namaz kılsanız da, biz de orayı namazgâh edinsek” dediler. Hz. Peygamber, elbisesini giyip onlarla birlikte gitmeye hazırlanırken ayet indi. Bunun üzerine Malik Bin Dehşem, Ma’n İbnu Adiy, Amir Bin Seken ve Vahşi’yi çağırıp “ehli zâlim olan şu mescide gidin, onu yıkın ve yakın” dedi. Onlar da gittiler, denileni yaptılar. Sonra onun yerine bir kilise yapıldı.



“Küfre yardım etmek”



Onlar aslında içlerinde küfrü gizliyorlardı.



“Mü’minler arasına ayrılık sokmak”



Kuba mescidinde toplanan mü’minler arasında bölücülük yapmayı düşünüyorlardı.



“Öteden beri Allah ve Resûlüne karşı savaşanlara üs olsun diye”



Burada kastedilen şahıs, rahib Ebu Amirdir. Uhud gününde Rasulullaha şöyle demişti: “Seninle savaşan hangi kavim olursa olsun, ben de onlarla beraber olup Sana karşı savaşacağım.” Huneyn savaşına kadar Hz. Peygamberin karşısında savaştı. Hevazin ile beraber hezimete maruz kalınca, Şama gitti. Niyeti Rasulullah ile savaşmak için bir ordu teşkil etmek ve bu hususta Bizans imparatorundan yardım almaktı. Sonra oralarda tek başına öldü gitti.



Şöyle de denildi: Hendek savaşında ordu topluyordu. Mağlubiyet yaşanınca Şama gitti.



Mescid-i Dırar’la ilgili şöyle bir rivayet de vardır: Bu mescidi Tebük seferinden az zaman önce yapmışlardı. Hz. Peygamberi oraya davet ettiler. Şöyle buyurdu: “Biz şimdi sefere çıkmak üzereyiz. İnşallah döndüğümüzde orada namaz kılarız.” Döndüğünde teklifi tekrarladılar. O zaman ilgili ayetler nazil oldu.



وَلَيَحْلِفُنَّ إِنْ أَرَدْنَا إِلاَّ الْحُسْنَى “Bunlar, “Bizim iyilikten başka hiçbir kasdımız yok” diye yemin de ederler.”



Yani, “namaz, zikir ve namaz kılanlara bir genişlik gibi iyi niyetlerle biz bu mescidi inşa ettik” diyecekler.



وَاللّهُ يَشْهَدُ إِنَّهُمْ لَكَاذِبُونَ “Allah şehadet eder ki bunlar gerçekten yalancıdırlar.”







108- لاَ تَقُمْ فِيهِ أَبَدًا “Onda (o mescidde) asla namaz kılma.”



لَّمَسْجِدٌ أُسِّسَ عَلَى التَّقْوَى مِنْ أَوَّلِ يَوْمٍ أَحَقُّ أَن تَقُومَ فِيهِ فِيهِ “İlk günden temeli takva üzerine kurulan mescit, içinde namaz kılmana daha lâyıktır.”



Takva Mescidi




Burada takva üzere kurulduğu bildirilen mescid, Kuba mescididir. Bunu Hz. Peygamber hicret esnasında Pazartesinden Cumaya kadar kaldığı günlerde kurmuştu ve orada namaz kılmıştı. Ayette bildirilen takva mescidini Kuba olarak anlamak kıssaya daha uygundur.



Bu takva mescidi, şu rivayete göre ise Mescid-i Nebevidir. Ebu Said, ayette kastedilen mescidin hangisi olduğunu Hz. Peygambere sorar. Hz. Peygamber şöyle cevap verir: O, kendisinde namaz kıldığınız Mescid-i Nebevidir.”



فِيهِ رِجَالٌ يُحِبُّونَ أَن يَتَطَهَّرُواْ “Orada temizliğe çok dikkat eden kişiler vardır.”



Orada bulunan kimseler Allahın rızasını talep ile günahlardan ve kötü hasletlerden tertemiz olmaya çalışırlar.



Bundan muradın cünüp iken uyumamak olduğu da söylenmiştir.



وَاللّهُ يُحِبُّ الْمُطَّهِّرِينَ “Allah da tertemiz olanları sever.”



Allah onlardan razı olur, sevenin sevdiğini kurbiyetine mazhar ettiği gibi, onları zâtına yakın kılar.



Denildi ki: Ayet nazil olduğunda Hz. Peygamber, yanında muhacirlerden de kimseler olduğu halde yürüyerek Kuba mescidine gitti, kapı önünde durdu. Ensar, mescitte oturuyordu. Hz. Peygamber onlara sordu:



-Siz mü’minler misiniz?



Onlar sükut ettiler. Hz. Peygamber tekrar sordu. Bunun üzerine Hz. Ömer şöyle dedi:



-Onlar mü’minlerdir, ben de onlarla beraberim.



Sonra konuşma şöyle devam etti:



-Kazaya razı olur musunuz?



-Evet, razı oluruz.



-Belaya sabreder misiniz?



-Evet, sabrederiz.



-Bollukta şükreder misiniz?



-Evet, şükrederiz.



-Kabenin Rabbine yemin ederim, sizler mü’minlersiniz.



Ardından Hz. Peygamber oturdu, şöyle dedi:



-Ey Ensar topluluğu! Allahu Teâlâ sizi medhetti. Abdest alırken ve tuvalette ne yaparsınız?



-Ya Rasulallah, tuvaletten sonra üç taşla temizleniriz. Ardında da su kullanırız.



Bunun üzerine Hz. Peygamber “Orada temizliğe çok dikkat eden kişiler vardır” mealindeki ayeti onlara okudu.







109- أَفَمَنْ أَسَّسَ بُنْيَانَهُ عَلَى تَقْوَى مِنَ اللّهِ وَرِضْوَانٍ خَيْرٌ أَم مَّنْ أَسَّسَ بُنْيَانَهُ عَلَىَ شَفَا جُرُفٍ هَارٍ فَانْهَارَ بِهِ فِي نَارِ جَهَنَّمَ “Binasını takva ve O’nun rızasını kazanmak temeli üzerine kuran kimse mi daha hayırlıdır, yoksa binasını çökmeye yüz tutmuş bir yarın kenarına kurup, onunla birlikte kendisi de cehennem ateşine yuvarlanan kimse mi?”



Dinin binasını, sağlam bir temel hükmünde takva ve Allahın rızasını talep üzerine kuranla, en zayıf bir temel üzerine kuran kimse bir midir?



Ayette bir temsil vardır. Dinlerini takva üzere bina edenlerle batıl üzere bina edenler mukayeseli bir şekilde anlatılmaktadır. Takva üzere bina edenlerin temeli gayet sağlamdır, yıkılmaktan uzaktır. Batıl üzere bina edenler ise, uçurum kenarında en gevşek bir temelle bina yapmaya kalkışanlara benzer. Uçurum kenarı kaymakta ve üzerindeki binayla beraber ateşe doğru yuvarlanmaktadır. İşte, kâfirlerin hayatı böyledir, âdeta an be an ateşe doğru yuvarlanmaktadırlar.



وَاللّهُ لاَ يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِمِينَ “Allah, zalimler topluluğunu doğru yola erdirmez.”



Allah zalim kavmi salah ve necah bulacakları şeye hidayet etmez.







110- لاَ يَزَالُ بُنْيَانُهُمُ الَّذِي بَنَوْاْ رِيبَةً فِي قُلُوبِهِمْ إِلاَّ أَن تَقَطَّعَ قُلُوبُهُمْ “Yaptıkları bu bina, (ölüp de) kalpleri parçalanıncaya kadar, kalplerinde bir şüphe olarak kalacaktır.”



Onların bu binası, onların şek içinde olmalarına ve nifaklarının artmasına sebep olmaktadır. Çünkü onlardaki şek ve nifak onları bu binayı tesise sevk etmiştir. Hz. Peygamber bunu yıkınca, kalplerindeki nifak daha da kök saldı, kalplerinden izi silinmeyecek bir hâle geldi.



“Kalpleri Parçalanıncaya Kadar”



Ta kalplerinde hiçbir idrak ve his kalmayıncaya kadar devam eder.10



Kalplerinin param parça olmasından murat, onların öldürülmesi veya kabirdeki ve cehennem ateşindeki durumları da olabilir.



Şu mana da verildi: Pişmanlık ve üzüntü ile tevbe edip dönerlerse, o zaman o kalpler şüphelerden kurtulur, itminana kavuşur.



وَاللّهُ عَلِيمٌ حَكِيمٌ “Allah, Alîm’dir, Hakîm’dir.”



Allah onların niyetlerini bilir, binalarının yıkımıyla ilgili verdiği emirde hikmet sahibidir.



Kalp, idrak ve hissin merkezidir. Ancak, batıl sistem içinde yer alan kimseler, sonunda idrak ve hislerini devre dışı bırakır bir hâle gelirler. Bunun sonunda kalpleri mühürlenir, o kalplere iman girmez.

111- إِنَّ اللّهَ اشْتَرَى مِنَ الْمُؤْمِنِينَ أَنفُسَهُمْ وَأَمْوَالَهُم بِأَنَّ لَهُمُ الجَنَّةَ “Şüphesiz Allah, mü’minlerden canlarını ve mallarını, cennet karşılığında satın aldı.”



Ayet, mü’minlerin can ve mallarını Allah yolunda feda etmelerine mukabil, Allahu Teâlânın onları cennetle mükâfatlandırmasını anlatan bir temsildir.



يُقَاتِلُونَ فِي سَبِيلِ اللّهِ “Onlar Allah yolunda savaşırlar.”



فَيَقْتُلُونَ وَيُقْتَلُونَ “Öldürürler ve öldürülürler.”



Ayetin bu kısmı, onlara niçin böyle bir bedel ödendiğini beyan eder.



وَعْدًا عَلَيْهِ حَقًّا فِي التَّوْرَاةِ وَالإِنجِيلِ وَالْقُرْآنِ “Allah, bunu Tevrat’ta, İncil’de ve Kur’an’da kesin olarak va’detmiştir.”



Bu iki kitapta da, Kur’anda olduğu gibi böyle bir vaat bulunmaktadır.







وَمَنْ أَوْفَى بِعَهْدِهِ مِنَ اللّهِ “Ahdine Allah’tan daha iyi vefa gösteren kimdir?”



فَاسْتَبْشِرُواْ بِبَيْعِكُمُ الَّذِي بَايَعْتُم بِهِ “O hâlde, yapmış olduğunuz bu alışverişten dolayı sevinin.”



Böyle bir müjdeye ne kadar sevinebilirseniz sevinin, çünkü Allah bu vaadiyle talep edilen şeylerin en büyüklerini size vacip kıldı.



وَذَلِكَ هُوَ الْفَوْزُ الْعَظِيمُ “İşte büyük kurtuluş budur.”







112- التَّائِبُونَ(Bunlar), tevbe edenler.”



Biraz önce mü’minlerden söz edilmişti. Burada da onların vasıfları anlatılmaktadır.



Veya “Tevbe edenler” ifadesi müb’teda olup bunun haberi “her ne kadar cihad etmeseler de cennet ehlindendirler” şeklinde olabilir. Nitekim başka bir ayette “Mü’minlerden -özür sahipleri müstesna- oturanlarla Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihad edenler eşit olamazlar. Allah, mallarıyla ve canlarıyla cihad edenleri, derece itibariyle, oturanlardan üstün kıldı. (Bununla beraber O,) hepsine de en güzel olanı (cenneti) va’detmiştir” (Nisa, 95) denilmiştir.



Veya “Tevbe edenler” ifadesinin haberi, kendisinden sonra gelenler olabilir. Yani, “gerçek olarak küfürden tevbe edenler, şu vasıfları cem eden kimselerdir.”



الْعَابِدُونَ “İbâdet edenler.”



Yani, dini sırf Allah için yaşayıp ibadet edenler.



الْحَامِدُونَ “Hamdedenler.”



O’nun nimetlerine hamdedenler



السَّائِحُونَ “Saihun (Allah yolunda seyahat edenler.)



Saihun’dan murat oruç tutanlardır. Hz. Peygamber şöyle buyurur: “Ümmetimin seyahati, oruçtur.” Orucun seyahate benzetilmesi, her ikisinin de şehevî şeylere mani olmasındandır.



Veya orucun nefisle ilgili bir idman olmasındandır. Bu idmanla, mülk ve melekûtun gizliliklerine muttali olunur.



Veya bundan murat, cihad ve ilim için yolculuk yapanlardır.



الرَّاكِعُونَ “Rükû’ edenler.”



السَّاجِدونَ “Secde edenler.”



الآمِرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَالنَّاهُونَ عَنِ الْمُنكَرِ “İyiliği emredip kötülükten alıkoyanlar.”



İman ve taati emreden, şirk ve günahlardan nehyedenler.



وَالْحَافِظُونَ لِحُدُودِ اللّهِ “Ve Allah’ın koyduğu sınırları hakkıyla koruyanlardır.”



Daha önce bir kısım faziletli durumlar tafsilen ifade edilmişti, bununla da hepsi icmal edildi.



Şöyle de denildi: Bunda, sayılan vasıfların yedinci ile bittiğini bildirmek vardır. Çünkü yedi tam bir sayıdır, sekizinci ise atıf ile başka bir sayımın başlamasıdır. Bundan dolayı bu vav harfine “vav-i semaniye” denilir.



وَبَشِّرِ الْمُؤْمِنِينَ “Mü’minleri müjdele!”



Bu faziletlerle mevsuf olan ehl-i imanı müjdele!



Ayette “onları” demek yerine “mü’minleri” demesi onları bu özelliklere sevkeden şeyin imanları olduğuna, ayrıca kâmil mü’minde bu özelliklerin bulunması gerektiğine tenbih içindir.



Kendisiyle müjdelenen cennetin burada ifade edilmeyişi, tazîm içindir. Sanki şöyle denilmiştir: “Onları fehimlerin ihata edemeyeceği ve kelam kalıplarına sığmayacak kadar büyük olan şeyle müjdele!”







113- مَا كَانَ لِلنَّبِيِّ وَالَّذِينَ آمَنُواْ أَن يَسْتَغْفِرُواْ لِلْمُشْرِكِينَ وَلَوْ كَانُواْ أُوْلِي قُرْبَى مِن بَعْدِ مَا تَبَيَّنَ لَهُمْ أَنَّهُمْ أَصْحَابُ الْجَحِيمِ “Peygambere ve mü’minlere,-yakınları da olsalar- cehennem ehli oldukları açıkça kendilerine belli olduktan sonra, müşrikler için mağfiret dilemeleri uygun değildir.”



Sebeb-i Nüzûl




Rivayete göre Hz. Peygamber, amcası Ebu Talib vefat ederken “Allah katında senin lehinde şehadette bulunacağım bir şey söyle” dedi, ama Ebu Talip böyle bir şeyi söylemedi. Hz. Peygamberin “nehyolunmadığım sürece senin için istiğfarda bulunacağım” demesi üzerine bu ayet nazil oldu.



Onların küfür üzere öldüğü belli olduğunda, kendileri için istiğfarda bulunulmaz.



Ayette, onlardan hayatta olanlara istiğfarın caiz olduğuna bir delil vardır. Çünkü bunda imana muvaffak olmalarını talep etmek söz konusudur.



“Hz. İbrahimin babasına istiğfarıyla bu ayet arasında bir çelişki yok mu?” meselesine de temas edilerek şöyle denildi:







114- وَمَا كَانَ اسْتِغْفَارُ إِبْرَاهِيمَ لِأَبِيهِ إِلاَّ عَن مَّوْعِدَةٍ وَعَدَهَا إِيَّاهُ “İbrahim’in, babası için af dilemesi, sadece ona verdiği bir söz yüzündendi.”



Hz. İbrahim, babasına “Senin için mağfiret dileyeceğim.” (Mümtehine, 4) demişti. Yani, “imana muvaffak olman için bağışlanmanı isteyeceğim. Çünkü iman, öncesine ait günahları keser atar.”



فَلَمَّا تَبَيَّنَ لَهُ أَنَّهُ عَدُوٌّ لِلّهِ تَبَرَّأَ مِنْهُ “Onun bir Allah düşmanı olduğu kendisine açıkça belli olunca, ondan uzaklaştı.”



Bunun Hz. İbrahime tebeyyün etmesi,




-Babasının küfür üzere ölmesi,



-Veya Allah tarafından “O iman etmeyecek!” şeklinde bir vahiy gelmesiyle olabilir.



Hz. İbrahim bunu anlayınca, istiğfara son verdi.



إِنَّ إِبْرَاهِيمَ لأوَّاهٌ حَلِيمٌ “Şüphesiz İbrahim, çok içli, çok halîm bir kişiydi.”



Çokça ah eden biri idi. Bundan murat, Hz. İbrahim’in ileri derecede merhameti ve rikkat-i kalbidir.



O, halîmdir, belalara sabreder.



Ayet, babasının kaba tavrına rağmen, Hz. İbrahimi istiğfara sevkeden durumu anlatmaktadır.







115-
وَمَا كَانَ اللّهُ لِيُضِلَّ قَوْمًا بَعْدَ إِذْ هَدَاهُمْ حَتَّى يُبَيِّنَ لَهُم مَّا يَتَّقُونَ “Bir kavmi hidayete erdirdikten sonra, nelerden sakınacaklarını kendilerine iyice açıklamadıkça Allahın onları dalalete düşürmesi söz konusu değildir.”



Allah hiçbir kavmi, sakınmaları gereken şeylerin tehlikesini beyan etmedikçe, İslâma hidayetten sonra yoldan çıkarmış değildir.



Sanki bunda, Hz. Peygamberin henüz yasak gelmeden amcasına veya önceki müşriklere sözü hakkında mazur olduğunu beyan vardır.



Denildi ki: Ayet, bir zamanlar kıblenin Mescid-i Aksa olması, içkinin haram sayılmaması gibi durumlarla alakalıdır. Bunlara göre dini yaşayanlar, sonradan değişen hükümlerden sorumlu değillerdir.



Ayette, haramları bilmeyenlerin mükellef olmadıklarına bir delil vardır.



إِنَّ اللّهَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ “Şüphesiz Allah, her şeyi hakkıyla bilendir.”







116-
إِنَّ اللّهَ لَهُ مُلْكُ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ “Şüphesiz göklerin ve yerin hükümranlığı Allah’ındır.”



يُحْيِي وَيُمِيتُ “O, diriltir ve öldürür.”



وَمَا لَكُم مِّن دُونِ اللّهِ مِن وَلِيٍّ وَلاَ نَصِيرٍ “Sizin için Allah’tan başka ne bir dost vardır, ne de bir yardımcı.”



Allahu Teâlâ onları, velev yakınları da olsa müşriklere istiğfardan men etti. Bu da onlardan bütün bütün berî olmayı tazammun eder. Ardından açıkladı ki, Allah her mevcudun sahibidir, onun işini görür, ona hâkimdir. Onlara velayet ve yardım ancak Allahtan gelir. Onlar bunu bilsinler ve her şeyleriyle O’na yönelsinler, Onun dışındakilerden teberri etsinler, ta ki yaptıklarında ve terk ettiklerinde O’ndan başka maksatları olmasın. Allah için işlesinler, Allah için terk etsinler.







117-
لَقَد تَّابَ اللهُ عَلَى النَّبِيِّ وَالْمُهَاجِرِينَ وَالأَنصَارِ “Andolsun Allah; Peygamber, Muhacirler ve Ensarın tevbelerini kabul etmiştir.”



Allahın Hz. Peygamberin tevbesini kabulü şu cihetlerden olabilir:



-Münafıkların sefere katılmama hususunda izin istemeleri üzerine Hz. Peygamber izin vermişti.



-Veya O’nun günahla alakası olmadığı böyle ifade edildi. Benzeri bir durumu “Ta ki Allah, senin geçmiş ve gelecek günahlarını bağışlasın.” (Fetih, 2) ayetinde görürüz.



-Bunda, tevbeye bir sevk vardır. Yani, tevbeye ihtiyacı olmayan kimse yoktur.



Hatta Hz. Peygamber, Muhacirler ve Ensar bile tevbeye muhtaçtırlar. Cenab-ı Hak şöyle buyurur:



“Ey mü’minler! Hep birden Allah’a tevbe edin.” (Nur, 31)



Çünkü herkes için belli bir makam vardır, o makama yakışmayan bir tavrı olduğunda, bu nakıs durumdan kurtulup o makama yükselmek bir tevbedir.



-Hz. Peygamber, Muhacir ve Ensar için tevbeden bahsedilmesi, tevbenin Cenab-ı Hakkın seçkin kullarından nebiler ve salihlerin makamı olduğunu ortaya koyarak faziletini izhar eder.



الَّذِينَ اتَّبَعُوهُ فِي سَاعَةِ الْعُسْرَةِ(O Muhacirler ve Ensar) zor saatte peygambere tabi oldular.”



“Zor saat” onların Tebük seferindeki halleridir. On kişi sırayla bir deveye biniyordu. Hatta iki kişi biraz su ile bir hurmayı ikiye taksim ediyorlardı.



مِن بَعْدِ مَا كَادَ يَزِيغُ قُلُوبُ فَرِيقٍ مِّنْهُمْ(Ama) içlerinden bir kısmının kalpleri az kalsın kayacak gibi olmuştu.”



Neredeyse onlardan bir fırkanın kalpleri iman üzere sebat veya Peygambere tâbi olma hususunda kayacak gibi oldu.



ثُمَّ تَابَ عَلَيْهِمْ “Ardından onların tevbelerini kabul etti.”



Allahın onların tevbesini kabul ettiğinin tekrar bildirilmesi te’kid içindir ve niçin kabul ettiğinin de bir açıklamasıdır. Yani, onları o karşılaştıkları zorluklar sebebiyle affetmiştir.



إِنَّهُ بِهِمْ رَؤُوفٌ رَّحِيمٌ “Şüphesiz O, onlara Rauf – Rahîm’dir (çok şefkatli ve çok merhametlidir).







118- وَعَلَى الثَّلاَثَةِ الَّذِينَ خُلِّفُواْ “Savaştan geri kalan üç kişinin de tevbelerini kabul etti.”



Allah, Ka’b Bin Malik, Hilal Bin Ümeyye ve Mürare Bin Rabi’i de affetmiştir.



Bunlar seferden geri kalmışlardı.Veya bunların hükmü geriye bırakıldı. Çünkü bunlar, haklarında ilâhî hüküm tehir edilen “mürciundurlar.”



حَتَّى إِذَا ضَاقَتْ عَلَيْهِمُ الأَرْضُ بِمَا رَحُبَتْ “Yeryüzü bütün genişliğine rağmen onlara dar gelmişti.”



Ayet, onların ne yapacaklarını bilememe şaşkınlığını yaşadığını anlatan bir meseldir. Yeryüzü çok genişti, ama insanlar onlarla ilişkilerini büsbütün kesmişlerdi.



وَضَاقَتْ عَلَيْهِمْ أَنفُسُهُمْ “Vicdanları da kendilerini sıktıkça sıkmıştı.”



Kalpleri, aşırı yalnızlık ve gamla dolu idi, o kalplere bir ünsiyet ve sürur girmiyordu.



وَظَنُّواْ أَن لاَّ مَلْجَأَ مِنَ اللّهِ إِلاَّ إِلَيْهِ “Allah’tan, yine O’na sığınmaktan başka çare olmadığını anlamışlardı.”



Onun mağfiretini istemekten başka Allahın gadabından bir sığınak olmadığını bildiler.



ثُمَّ تَابَ عَلَيْهِمْ لِيَتُوبُواْ “Sonra dönsünler diye, onların tevbelerini kabul etti.”



Sonra onları tevbeye muvaffak kıldı.



Veya tevbelerinin kabulü hakkında ayet indirdi, ta ki tevbe edenler zümresinden sayılsınlar.



Veya, tekrar tekrar onlara kabul ve rahmetle döndü, ta ki tevbeleri üzere istikametle devam etsinler.



إِنَّ اللّهَ هُوَ التَّوَّابُ الرَّحِيمُ “Şüphesiz Allah, Tevvab, Rahîm’dir.”



Allah, tevbe eden için bir günde yüz defa dönse de, yine de tevbesini kabul eder. Rahîmdir, nimetleriyle ona lütufta bulunur.

119- يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ اتَّقُواْ اللّهَ “Ey iman edenler! Allah’tan korkun.”

Razı olmadığı hususlarda Allaha karşı gelmekten sakının.”

وَكُونُواْ مَعَ الصَّادِقِينَ “Ve sadıklarla beraber olun.”

İmanlarında ve ahitlerinde veya niyet, söz ve amel olarak Allahın dininde dosdoğru olan sadıklarla beraber olun.



120- مَا كَانَ لِأَهْلِ الْمَدِينَةِ وَمَنْ حَوْلَهُم مِّنَ الأَعْرَابِ أَن يَتَخَلَّفُواْ عَن رَّسُولِ اللّهِ “Medine halkı ve onların çevresinde bulunan bedevîlere, Allah Resûlünden geri kalmaları uygun değildir.”

“Allah Resûlünden geri kalmaları uygun değildir”
ifadesi, “geri kalmasınlar!” anlamında gayet belağatlı bir sakındırmadır.

وَلاَ يَرْغَبُواْ بِأَنفُسِهِمْ عَن نَّفْسِهِ “Onun katlandığı zahmetlere kendilerinin katlanmaya yanaşmamaları da (uygun değildir).”

Ve Hz. Peygamberin kendini sakındırmadığı şeyden kendilerini sakındırmaları, tehlikeli durumlara göğüs gerdiği durumda geri durmaları uygun değildir.

Rivayete göre Ebu Hayseme bahçesine girdi, kendisinin güzel bir hanımı vardı. Hanımı gölgeye hasır serdi, kocasına hurma ve soğuk su verdi. Ebu Hayseme şöyle bir baktı ve “koyu bir gölge, lezzetli bir hurma, soğuk bir su ve güzel bir kadın! Peygamber ise kızgın güneş altında ve çöl rüzgarlarına maruz durumda.. Vallahi bu hal hayra alâmet değil” dedi. Ardından ayağa kalktı, devesine bindi, kılıcını ve mızrağını aldı.

Sonra rüzgâr gibi süratle yola koyuldu. Hz. Peygamber, bakışını yola yöneltmişti, deve üstünde gelen biri olduğunu görünce “Ebu Hayseme olaydı” buyurdu. Gelenin o olduğunu görünce çok sevindi, onun için istiğfarda bulundu.



ذَلِكَ بِأَنَّهُمْ لاَ يُصِيبُهُمْ ظَمَأٌ وَلاَ نَصَبٌ وَلاَ مَخْمَصَةٌ فِي سَبِيلِ اللّهِ وَلاَ يَطَؤُونَ مَوْطِئًا يَغِيظُ الْكُفَّارَ وَلاَ يَنَالُونَ مِنْ عَدُوٍّ نَّيْلاً إِلاَّ كُتِبَ لَهُم بِهِ عَمَلٌ صَالِحٌ “Çünkü onların, Allah yolunda çektikleri susuzluk, yorgunluk, açlık, kâfirleri öfkelendirmek üzere bir yere adım atmaları ve düşmana karşı herhangi bir başarı kazanmaları gibi hiçbir olay yoktur ki karşılığında kendilerine salih bir amel yazılmış olmasın.”

Yani, böyle bir sefere çıkış elbette ücretsiz değildir. Bu yolda karşılaşacakları susuzluk, yorgunluk, açlık ve düşman diyarını çiğnemek, onları öldürmek, esir almak, ganimete ulaşmak gibi durumlar, kendilerine hep sevap kazandıracaktır.

إِنَّ اللّهَ لاَ يُضِيعُ أَجْرَ الْمُحْسِنِينَ “Şüphesiz Allah, iyilik yapanların mükâfatını zayi etmez.”

Allah, iyi işler yapanları bu iyilikleriyle mükâfatlandırır.

Ayet, onların bu uğurda çektiklerinin niçin yazılacağını bildirir ve cihadın da bir iyilik olduğuna tenbihte bulunur.

Cihadın iyilik olması hem kâfirler, hem de mü’minler içindir.

Kâfirler için iyilik olması, mecnun birini tedavi eden kimsenin ona vurduğu darbelerin aslında mecnunun lehine olması kabilindendir, onları kemâle erdirmeye çalışmaktır.

Mü’minler için iyilik olması ise, onları kâfirlerin hâkimiyetinden ve istilasından kurtarmasıdır.



121- وَلاَ يُنفِقُونَ نَفَقَةً صَغِيرَةً وَلاَ كَبِيرَةً وَلاَ يَقْطَعُونَ وَادِيًا إِلاَّ كُتِبَ لَهُمْ لِيَجْزِيَهُمُ اللّهُ أَحْسَنَ مَا كَانُواْ يَعْمَلُونَ “Allah yolunda küçük, büyük bir harcama yapmazlar ve bir vadiyi kat etmezler ki, yaptıklarının daha güzeliyle Allah’ın kendilerini mükâfatlandırması için hesaplarına yazılmış olmasın.”

Allah onları yaptıkları amellerin en güzeliyle veya amellerinin karşılığının en güzeliyle mükâfatlandıracaktır.

122- وَمَا كَانَ الْمُؤْمِنُونَ لِيَنفِرُواْ كَآفَّةً “Bununla beraber mü’minlerin hepsinin birden sefere katılmaları uygun değildir.”

Toptan geri kalmaları uygun olmadığı gibi, toptan savaşa veya ilim seyahatine çıkmaları da uygun değildir.

Çünkü bu tarz bir durum, geçimlerinin dengesini alt üst eder.

فَلَوْلاَ نَفَرَ مِن كُلِّ فِرْقَةٍ مِّنْهُمْ طَآئِفَةٌ لِّيَتَفَقَّهُواْ فِي الدِّينِ وَلِيُنذِرُواْ قَوْمَهُمْ إِذَا رَجَعُواْ إِلَيْهِمْ “Öyleyse onların her kesiminden bir grup da, din konusunda köklü bilgi sahibi olmak ve döndükleri zaman kavimlerini uyarmak için sefere çıksa.”

لَعَلَّهُمْ يَحْذَرُونَ “Ola ki sakınırlar.”

Keşke kabile ve bir belde halkı gibi her büyük topluluktan az bir cemaat, fıkıhta derinleşmek için yola çıksa, bunun çilesini çekse.

Bunların çalışma gayesi ve ilim öğrenmekten maksadı, kavimlerini irşad ve onları uyarmak olsun.

Ayette bunun zikredilmesi ehemmiyetine binaendir. Bunda, ilim öğrenmek ve uyarıda bulunmanın farz-ı kifaye görevlerden olduğuna bir delil vardır.

Ayrıca şunu gösterir: İlim öğrenmekten maksat dini doğru yaşamak, başkalarının da doğru yaşamasına yardımcı olmaktır. Yoksa bunu insanlara üstten bakmak veya dünyevî geniş imkânlara kavuşmakta kullanmak uygun değildir.

Ayetin şöyle bir manasına da dikkat çekildi: Seferden geri kalanları şiddetle kınayan ayet nazil olunca, mü’minler toptan sefere çıkmaya koşuştular, ilimle meşguliyetten kesildiler. Bunun üzerine bu ayetle her gruptan bir taifenin cihada gitmesi, diğerlerinin de ilimle meşguliyet için geride kalması uygun görüldü. Ta ki en büyük cihad olan ilimle meşguliyet kesintiye maruz kalmasın. Çünkü, delil getirerek mücadele etmek bir asıldır, peygamberler bunun için gönderilmiştir. Sefere gidenler ilimle meşguliyetten geri kaldıklarından, döndüklerinde bunu telafi edebilmeleri için ilimle meşgul zâtlardan istifadeleri uygun olmaktadır.



123- يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ قَاتِلُواْ الَّذِينَ يَلُونَكُم مِّنَ الْكُفَّارِ “Ey iman edenler! Kâfirlerden (öncelikle) yakınınızda olanlarla savaşın.”

Bununla, en yakınlarında olan kâfirlerle savaşmaları emredildi. Nitekim Hz. Peygambere de “en yakınlarını uyarması” emredilmişti.11 Çünkü en yakın olanlar şefkate ve durumlarını düzeltmeye daha layıktırlar.

Denildi ki, bundan murad Medine çevresindeki Kurayza, Nadîr ve Hayber Yahudileridir.

Ayrıca Rumlar olduğu söylendi. Çünkü onlar Şam’da yaşıyorlardı ve Şam da Medineye yakın idi.

وَلِيَجِدُواْ فِيكُمْ غِلْظَةً “Onlar sizde bir sertlik bulsunlar.”

Onlar sizde bir şiddet ve savaşa karşı sabır bulsunlar.

وَاعْلَمُواْ أَنَّ اللّهَ مَعَ الْمُتَّقِينَ “Bilin ki, Allah müttakilerle beraberdir.”

Koruyarak ve yardım ederek Allah onlarla beraberdir.



124- وَإِذَا مَا أُنزِلَتْ سُورَةٌ فَمِنْهُم مَّن يَقُولُ أَيُّكُمْ زَادَتْهُ هَذِهِ إِيمَانًا فَأَمَّا الَّذِينَ آمَنُواْ فَزَادَتْهُمْ إِيمَانًا “Herhangi bir sûre indirildiğinde, içlerinden bazısı (alaylı bir şekilde) “Bu hanginizin imanını artırdı?” der.”

Burada medar-ı bahs olanlar münafıklardır. Bunlar inkâr ve istihza ile “bu sûre hanginizin imanını artırdı?” derler.

وَهُمْ يَسْتَبْشِرُونَ “İman etmiş olanlara gelince, bu onların imanını artırmıştır.”

Ehl-i iman, yeni sûre ile yeni şeyler öğrenirler, buna inanarak ve sûrenin muhtevasını düşünüp anlayarak imanlarını artırırlar.

وَأَمَّا الَّذِينَ فِي قُلُوبِهِم مَّرَضٌ فَزَادَتْهُمْ رِجْسًا إِلَى رِجْسِهِمْ “Onlar bununla sevinirler.”

Yeni bir sûrenin inmesi onları sevince garkeder. Çünkü o, kemâllerini artırmaya ve derecelerini yükseltmeye bir sebeptir.



125-
وَأَمَّا الَّذِينَ فِي قُلُوبِهِم مَّرَضٌ فَزَادَتْهُمْ رِجْسًا إِلَى رِجْسِهِمْ “Kalblerinde bir hastalık olanlara gelince, onların da murdarlıklarına (küfürlerine) murdarlık (küfür) katmıştır.”

Kalplerinde maraz olanlar ise, öncekileri inkara ilâve olarak bunu da inkar etmeleriyle murdarlıklarını artırırlar.

وَمَاتُواْ وَهُمْ كَافِرُونَ “Ve onlar kâfir olarak ölüp gitmişlerdir.”

Bu durum kendilerinde iyice muhkemleşir, bu hâl üzere ölürler.



126- أَوَلاَ يَرَوْنَ أَنَّهُمْ يُفْتَنُونَ فِي كُلِّ عَامٍ مَّرَّةً أَوْ مَرَّتَيْنِ “Görmüyorlar mı ki, onlar her yıl bir veya iki kere belâya çarptırılıp imtihan ediliyorlar.”

Görmüyorlar mı, onlar her yıl birkaç kere çeşitli belalarla, veya Hz. Peygamberle savaşmakla imtihan ediliyorlar ve bunda ortaya çıkan delilleri gözleriyle görüyorlar.

ثُمَّ لاَ يَتُوبُونَ وَلاَ هُمْ يَذَّكَّرُونَ “Sonra ne tevbe ederler, ne de ibret alırlar.”

Ama bu ayetleri görmelerine rağmen yine de bu hallerine son vermiyorlar, nifaklarından tevbe etmiyorlar, ibret almıyorlar.



127- وَإِذَا مَا أُنزِلَتْ سُورَةٌ نَّظَرَ بَعْضُهُمْ إِلَى بَعْضٍ هَلْ يَرَاكُم مِّنْ أَحَدٍ ثُمَّ انصَرَفُواْ “Bir sûre indirildi mi, “Sizi gören var mı?” diye birbirlerine göz ederler, sonra da sıvışıp giderler.”

Bir sûre indiğinde, bunu inkar ederek ve bununla alay ederek veya onda kendi ayıpları zikredildiğinden öfke ile dolu bir şekilde birbirlerine bakıyorlar.

Peygamberin yanından kalktığınızda “Sizi gören var mı?” diyorlar. Kimse görmemişse kalkıp gidiyorlar, gören olmuşsa rezil olmak korkusuyla mecburen oturuyorlar, sonra kalkıp gidiyorlar.

صَرَفَ اللّهُ قُلُوبَهُم بِأَنَّهُمْ قَوْمٌ لاَّ يَفْقَهُون “Anlamayan bir toplum olmalarından dolayı, Allah onların kalplerini çevirdi.”

“Allah onların kalplerini çevirdi”


Bu ibare, hem onların durumunu ihbar, hem de onlara bir beddua olabilir.

Birinciye göre mana “Allah onların kalplerini çevirdi.”

İkinciye göre ise “Allah onların kalplerini çevirsin” şeklindedir.

“Anlamayan bir toplum olmalarından dolayı”

Bunun sebebi, onların fehimlerinin kötü olması veya düşünmeyişleridir.



128- لَقَدْ جَاءكُمْ رَسُولٌ مِّنْ أَنفُسِكُمْ “Andolsun, size kendi içinizden bir peygamber geldi.”

Cinsinizden, sizin gibi Arab bir Peygamber size geldi.

Ayet “enfesiküm” şeklinde de okunmuştur. Yani, “en şerefliniz size peygamber olarak geldi.”

عَزِيزٌ عَلَيْهِ مَا عَنِتُّمْ “Sizin sıkıntıya düşmeniz ona çok ağır gelir.”

Sizin nahoş şeylere maruz kalmanız Ona ağır gelir.

حَرِيصٌ عَلَيْكُم “O, size çok düşkündür.”

O, sizin iman etmenize, durumunuzun iyi olmasına son derece arzuludur.

بِالْمُؤْمِنِينَ رَؤُوفٌ رَّحِيمٌ “Mü’minlere karşı çok şefkatli ve çok merhametlidir.”

Hem size, hem de diğer bütün ehl-i imana rauf, rahîmdir.

Ayetteki Rauf, kuvvetli rahmet sahibi anlamındadır. Rahîm kelimesine göre daha ziyade bir şefkat ifade etmesine rağmen, önce bu ismin gelmesi, ayet sonlarına uygunluk içindir.



129- فَإِن تَوَلَّوْاْ فَقُلْ حَسْبِيَ اللّهُ “Eğer yüz çevirirlerse de ki: Allah bana yeter.”

Şayet sana imandan yüz çevirirlerse, “Allah bana kafidir” de.

Çünkü O, onların vereceği zarara karşı Sana yeter ve onlara karşı sana yardım eder.

لا إِلَهَ إِلاَّ هُوَ “O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur.”

Bu ifade, üsttekine delil gibidir.

عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ “Ben ancak O’na tevekkül ettim.”

Ondan başkasından bir şey beklemiyor ve korkmuyorum.

وَهُوَ رَبُّ الْعَرْشِ الْعَظِيمِ “O, yüce Arş’ın sahibidir.”

Arş
, kendisinden hükümlerin ve mukadderatın nazil olduğu makamdır.

Übey Bin Ka’b şöyle der:

“Bu iki ayet, en son nazil olan ayetlerdir.”

Hz. Peygamber şöyle buyurur:

“Tevbe ve İhlâs sûresi dışında Kur’an bana ayet ayet, harf harf nazil oldu. Ancak bu ikisi yetmiş bin saf melekle beraber bana indirildi.”

Doğrusunu en iyi Allah bilir.
Yazar:
Prof.Dr. Şadi Eren
 
Üst Alt