Neler yeni

Welcome to Cidar - Hak Yolunda... Hak üzere...

Forumumuza hoş geldiniz, burada birçok faydalı içerik ve aktif bir topluluk sizi bekliyor, ancak tüm özelliklerden yararlanabilmek ve paylaşımlara katılabilmek için kayıt olmanız gerekmektedir.

Yasin Suresi Tefsiri

Admin

Yönetici
Katılım
19 Şub 2025
Mesajlar
180
Tepkime puanı
0
Puanları
16
Hz. Peygamber şöyle buyurur: “Yasin sûresine “muimma” denir, okuyana dünya ve ahiretin hayrını kazandırır. Ayrıca ona “dâfia” ve “kâdıye” denir, okuyandan her türlü kötülüğü def eder ve onun bütün ihtiyaçlarını karşılar.”







1- يس “Yâ-sîn.”



“Yasîn” ifadesi, manada ve i’rabda elif-lâm-mîm gibidir.



Denildi ki: Yasîn, Tay kabilesinin dilinde “ey insan” anlamına gelir.







2- وَالْقُرْآنِ الْحَكِيمِ “Hikmetli Kur’ân’a andolsun ki.”







3- إِنَّكَ لَمِنَ الْمُرْسَلِينَ “Şüphesiz Sen gönderilen rasûllerdensin.”







4- عَلَى صِرَاطٍ مُّسْتَقِيمٍ “Sırat-ı müstakim (dosdoğru bir yol) üzeresin.”



Sırat-ı müstakim üzere olmaktan murat, tevhîd ve bütün işlerde istikamettir.



Hz. Peygamberin Allahın gönderdiği elçilerden olması her ne kadar istikamet üzere olmasını iltizam ederse de, bu şekilde açık bir ifadeyle de belirtilmiştir.







5- تَنزِيلَ الْعَزِيزِ الرَّحِيمِ (Kur’an), Azîz – Rahîm (mutlak güç sahibi, çok merhametli olan Allah ) tarafından indirilmiştir.”







6- لِتُنذِرَ قَوْمًا مَّا أُنذِرَ آبَاؤُهُمْ “Ataları uyarılmamış bir kavmi uyarman için.”



Uzun bir fetret dönemi yaşanmış, o zamanki Arabların ecdadı peygamber uyarısından uzak kalmışlardı. Bu ifade, onların peygambere ne derece şiddetle muhtaç olduğunu anlatır.



Veya şöyle de mana verilebilir: “Eski zamanda ecdatlarının uyarıldığı şeyle onları uyarman için biz seni onlara gönderdik.”



فَهُمْ غَافِلُونَ (Bu yüzden) onlar gafil kimselerdir.”Üstteki ilk açıklamaya göre manası şöyle olur:“Onlar, uyarılmadıkları için gaflette kalmışlardır.”İkinci cihetle ise şu manayı ifade eder: “Biz seni onları uyarman için gönderdik. Çünkü onlar gafil kimselerdir.”







7- لَقَدْ حَقَّ الْقَوْلُ عَلَى أَكْثَرِهِمْ “Andolsun ki onların çoğunun üzerine azab sözü hak olmuştur.”



فَهُمْ لَا يُؤْمِنُونَ “Artık onlar iman etmezler.”Bundan murat, “Rabbinin, ‘Andolsun ki cinlerden ve insanlardan cehennemi dolduracağım’ sözü tamam oldu” ayetinin manasıdır (Hûd, 119). Çünkü onlar, Allahın “onlar iman etmezler” diye bildiği kimselerdendir.







8- إِنَّا جَعَلْنَا فِي أَعْنَاقِهِمْ أَغْلاَلاً فَهِيَ إِلَى الأَذْقَانِ “Onların boyunlarına demir halkalar geçirdik, o halkalar çenelerine dayanmıştır.”



Ayet, onların küfür üzere ısrarlarını ve kalplerinin mühürlü olmasını ifade eder. Bundan dolayı ayetler ve uyarılar onlara fayda vermemektedir. Bu mana ayette bir temsil olarak boynu kelepçeli insanlarla anlatılmıştır. Bu kelepçeler çenelerine kadar dayanmış, bundan dolayı başlarını eğememektedirler.



فَهُم مُّقْمَحُونَ “Artık onlar başlarını eğemezler.”



Başlarını kaldırmışlar, gözlerini yummuşlardır. Artık bunlar hakka yönelemezler, boyunlarını oraya çeviremezler, hakka mukabil baş eğemezler.







9- وَجَعَلْنَا مِن بَيْنِ أَيْدِيهِمْ سَدًّا وَمِنْ خَلْفِهِمْ سَدًّا فَأَغْشَيْنَاهُمْ “Hem önlerinden bir sed, hem de arkalarından bir sed çekmişiz, kendilerini sarmışızdır.”



فَهُمْ لاَ يُبْصِرُونَ “Artık onlar görmezler.”Bu da onların cehalet çukurunda hapiste olduklarını, ayetler ve delillere bakmaktan alıkonulduklarını anlatan bir başka temsildir. Önlerinden ve arkalarından iki sed onları kuşatmıştır. Bu sedler, onların gözlerini kapatmış, artık önlerini ve arkalarını göremez olmuşlardır.



Sebeb-i Nüzûl



Denildi ki: Bu iki ayet Benî Mahzûm hakkında indi. Ebu Cehil, Hz. Peygamber secdede iken başını yere sürteceğine dair yemin etti. Elinde bir taş olduğu hâlde Hz. Peygamberin yanına vardı. Hz. Peygamber namaz kılıyordu. Ebu Cehil elini kaldırdığında, eli boynuna kenetlendi, taş da eline yapıştı. Daha sonra güçlükle taşı elinden alabildiler. Ebu Cehil, kavmine döndü, olanları anlattı.Aynı kabileden bir başkası “Ben Muhammedi bu taşla öldüreceğim” diyerek Hz. Peygamberin yanına geldi. Allah da onun gözünü kör etti.







10- وَسَوَاء عَلَيْهِمْ أَأَنذَرْتَهُمْ أَمْ لَمْ تُنذِرْهُمْ لاَ يُؤْمِنُونَ “Onları uyarsan da, uyarmasan da onlar için birdir, iman etmezler.”



Bakara sûresinde bunun tefsiri geçmişti.[1>







11- إِنَّمَا تُنذِرُ مَنِ اتَّبَعَ الذِّكْرَ وَخَشِيَ الرَّحْمَن بِالْغَيْبِ “Sen ancak Zikr’e (Kur’an’a) uyan ve Rahmân’dan gıyabî olarak korkan kimseyi uyarırsın.”



Senin uyarıların ancak bir öğüt olan Kur’ana dikkatle muhatap olan, onunla amel eden, Rahmânın cezalandırması daha gelmeden ve o dehşetli haller gözle görülür bir şekil almadan O’ndan korkan kimseye fayda verir.



“Rahmândan gıyabî olarak korkmak”, kalbinin derinliklerinde O’ndan ürperti duymak ve O’nun rahmetine aldanmamak manasında da olabilir. Çünkü O, Rahmân olduğu gibi aynı zamanda Müntakimdir, Kahhardır.



فَبَشِّرْهُ بِمَغْفِرَةٍ وَأَجْرٍ كَرِيمٍ “İşte onu bir mağfiret ve güzel bir mükâfatla müjdele.”







12- إِنَّا نَحْنُ نُحْيِي الْمَوْتَى “Gerçekten, ölüleri biz diriltiriz.”



Allahın ölüleri diriltmesi, ölmüş olanları haşrederek ve cahillere de hidayet vererek olur.



وَنَكْتُبُ مَا قَدَّمُوا وَآثَارَهُمْ “Ve onların önceden yapıp gönderdiklerini ve geride bıraktıklarını yazarız.”Onların, önceden yapmış oldukları iyi ve kötü bütün amelleri yazarız.



Ölümlerinden sonra geride bıraktıkları eserlerini de yazarız.Bu geride bıraktıkları, öğrettikleri bir ilim ve vakfettikleri bir eser gibişeyler olabildiği gibi, batıl bir şeyi yaymak ve bir zulmü tesis etmek gibi kötü şeyler de olabilir.



وَكُلَّ شَيْءٍ أحْصَيْنَاهُ فِي إِمَامٍ مُبِينٍ “Ve biz her şeyi bir “imam-ı mübin”de sayıp tesbit etmişizdir.”İmam-ı Mübin’den murat, levh-i mahfuzdur.




[1>Bkz. Bakara, 6.

13- وَاضْرِبْ لَهُم مَّثَلاً أَصْحَابَ الْقَرْيَةِ “Onlara, ashab-ı karye’yi misal ver.”



Bahsi geçen ashab-ı karye, Antakya halkıdır.



إِذْ جَاءهَا الْمُرْسَلُونَ “Hani oraya elçiler gelmişti.”



Bu elçiler, Hz. İsa’nın oraya gönderdiği kimselerdi.







14- إِذْ أَرْسَلْنَا إِلَيْهِمُ اثْنَيْنِ “Hani biz onlara iki kişi göndermiştik.”



فَكَذَّبُوهُمَا “Fakat onlar ikisini de yalanlamışlardı.”



Cenab-ı Hakkın “biz göndermiştik” demesi, rasûlü ve halifesinin fiili olmasındandır.[1>



فَعَزَّزْنَا بِثَالِثٍ “Biz de bir üçüncü ile destek verdik.”



Üçüncü elçinin adı Şem’un’dur.



فَقَالُوا إِنَّا إِلَيْكُم مُّرْسَلُونَ “Onlara: ‘Biz size gönderilmiş elçileriz’ dediler.”



Antakya halkı putlara tapıyordu. Hz. İsa, bunlara iki elçisini gönderdi. Bu iki elçi şehre yaklaştıklarında Habib-i Neccar’ı gördüler. Habib-i Neccar, koyun güdüyordu. Onlara nereden gelip nereye gittiklerini sordu, onlar da anlattılar. Habib-i Neccar, “bu anlattıklarınıza bir delil var mı?” dedi. Onlar da “hastayı tedavi eder, anadan doğma körün gözünü açarız, cüzzamlıları iyileştiririz” dediler. Habib-i Neccarın hasta bir çocuğu vardı, onu gösterdi. Onlar da elleriyle meshettiler, çocuk iyileşti. Habib-i Neccar, bu olay karşısında iman etti, haber şehirde yayıldı. Pek çok insan, onların elleriyle şifa buldu. Onların haberi hükümdara kadar ulaştı. Hz. İsanın elçilerini yanına getirip “ilahlarımızdan başka bizim için başka bir ilah mı var?” diye sordu. Dediler: “Evet, seni ve ilahlarını yaratan!”Bunun üzerine hükümdar onları hapsettirdi. Hz. İsa da Şem’unu oraya gönderdi. Şem’un, gerçek kimliğini gizleyerek hükümdarın adamlarıyla dostluk kurdu. Onlar da kendisine alıştılar, onu hükümdara götürdüler böylece hükümdarın yakın çevresinde yer aldı. Bir gün hükümdara “duyduğuma göre sen iki adamı hapsetmişsin, ne dediklerini dinledin mi?” diye sordu. Hükümdar “hayır” dedi. Şem’unun talebi doğrultusunda onları yanına getirtti. Şem’unla onlar arasında şöyle bir muhavere cereyan etti:



-Sizi kim gönderdi?



-Herşeyi yaratan ve şeriki olmayan Zât bizi gönderdi.



-Öz olarak bize O’nu anlatın.



-O, ne dilerse yapar, ne isterse ona hükmeder.



-Deliliniz var mı?



-Hükümdar ne dilerse talep etsin.



Bunun üzerine hükümdar yüzünde göz yeri bile olmayan bir çocuk getirtti, iki elçi Allaha dua ettiler, çocuğun yüzünde göz için yarılma meydana geldi. İki fındık alıp o boşluklara yerleştirdiler. Bunlar birer göz haline geldiler. Çocuk bunlarla görmeye başladı.



Bunun üzerine Şem’un, hükümdara “Ne dersin, sen de ilahlarından istesen de böyle bir şey yapsalar! Böylece hem sana hem de onlara bir itibar olur” dedi.



Hükümdar “benim sana karşı bir sırrım yok. Bizim ilahlarımız işitmez görmez, zarar ve fayda veremez” diye cevap verdi. Ardından da “şayet sizin ilahınızın bir ölüyü diriltmeye gücü yeterse, O’na iman ederiz” dedi. Bunun üzerine yedi gün önce ölmüş bir genci getirdiler. Hz. İsanın iki elçisi dua ettiler, ölü doğrulup kalktı ve şöyle dedi: Ben, ateş dolu yedi vadiye alındım. İçinde bulunduğunuz inançtan dolayı sizi uyarıyorum, imana gelin!”



Ayrıca şöyle devam etti: “Sema kapıları açıldı, gördüm ki güzel bir genç bu üçüne şefaatçi oluyor.”Hükümdar “Üçü dediğin kimler?” diye sordu. Genç, “Şem’un ve şu ikisi” dedi.



Şem’un, gencin sözünün hükümdara tesir ettiğini görünce ona nasihatte bulundu, o da kalabalık içinde iman etti. İman etmeyenlere ise, Hz. Cebrail sayha (yüksek bir ses) ile bağırdı, helâk olup gittiler.







15- قَالُوا مَا أَنتُمْ إِلاَّ بَشَرٌ مِّثْلُنَا “Dediler: Siz ancak bizim gibi insansınız.”



Bizi davet ettiğiniz şeye sizi yetkili kılan bir meziyet sizde görmüyoruz.



وَمَا أَنزَلَ الرَّحْمن مِن شَيْءٍ “Ve Rahmân, hiçbir şey indirmedi.”



Rahmân, size vahiy ve risaletten bir şey indirmedi.



إِنْ أَنتُمْ إِلاَّ تَكْذِبُونَ “Siz ancak yalan söylüyorsunuz.”



Siz, “biz elçileriz” iddianızda başka değil, ancak yalan söylüyorsunuz.







16- قَالُوا رَبُّنَا يَعْلَمُ إِنَّا إِلَيْكُمْ لَمُرْسَلُونَ (Elçiler) dediler: Rabbimiz biliyorki, biz gerçekten size gönderilmiş elçileriz.”Allahın bilmesini şahit olarak söylediler.



Bu, yemin yerine geçmektedir.[2>



İlk defa “biz size gönderilmiş elçileriz” dediklerinde te’kidde bulunmamışlardı. İnkârla karşılaşınca “lâm” harfiyle te’kidde bulundular.[3>







17- وَمَا عَلَيْنَا إِلاَّ الْبَلاَغُ الْمُبِينُ “Ve bize düşen ancak apaçık tebliğdir.”



Bize düşen, onun sıhhatine şahit olan delillerle apaçık bir şekilde tebliğde bulunmaktır. Tebliğin bu şekilde delilli yapılması güzeldir. Çünkü tebliği güzel yapan şey, delil getirmektir.[4>







18- قَالُوا إِنَّا تَطَيَّرْنَا بِكُمْ(Ahali ise) dediler: Şüphesiz biz sizin yüzünüzden uğursuzluğa uğradık.”



Böyle demeleri,



-Onların davetini garip bulmaları,



-O davetten hoşlanmamaları,



-Ve çağrıldıkları şeyden ürkmelerinden dolayıdır.



لَئِن لَّمْ تَنتَهُوا لَنَرْجُمَنَّكُمْ وَلَيَمَسَّنَّكُم مِّنَّا عَذَابٌ أَلِيمٌ “Eğer vazgeçmez seniz, mutlaka sizi taşlarız ve bizim tarafımızdan size çok elîm bir azap dokunur.”







19- قَالُوا طَائِرُكُمْ مَعَكُمْ “Dediler: Uğursuzluğunuz kendinizdendir.”



أَئِن ذُكِّرْتُم “Size öğüt verildi diye mi (uğursuzluğa uğradınız)?”



بَلْ أَنتُمْ قَوْمٌ مُّسْرِفُونَ “Doğrusu siz, müsrif bir kavimsiniz.”



“Uğursuzluğunuza sebep kendinizdir, kötü inancınız ve kötü amellerinizdir. Size öğüt verildi diye mi başınıza uğursuzluk geldi? Sizler, isyanda aşırı gitmeyi âdet edinmiş bir topluluksunuz. İşte, uğursuzluk buradan size geldi.”



Veya “sizler dalâlette aşırı gitmeyi âdet edinmiş bir topluluksunuz. Bunun için kendileriyle şeref duymanız ve teberrükte bulunmanız gereken kimseleri uğursuzluk vesilesi saydınız.”







20- وَجَاء مِنْ أَقْصَى الْمَدِينَةِ رَجُلٌ يَسْعَى “Ve şehrin öbür ucundan bir adam koşarak geldi.”



Bu adam, Habib-i Neccardır. Gelen elçilere icabetten önce, kavminin putlarını yapan bir kimse idi. Aralarında altıyüz sene olmakla beraber, Hz. Peygambere gıyabında iman edenlerdendir.



قَالَ يَا قَوْمِ اتَّبِعُوا الْمُرْسَلِينَ “Dedi: Ey kavmim! Uyun elçilere!”







21- اتَّبِعُوا مَن لاَّ يَسْأَلُكُمْ أَجْرًا “Uyun sizden hiçbir ücret istemeyenlere.”



Yaptığı nasihate ve icra ettiği risalet görevini tebliğe mukabil sizden bir ücret istemeyen kimselere tabi olun.



وَهُم مُّهْتَدُونَ “Ve onlar hidayete ermişlerdir.”



Ve onlar, dünya ve ahiretin hayrına kavuşacak olan kimselerdir.







22- وَمَا لِي لاَ أَعْبُدُ الَّذِي فَطَرَنِي “Bana ne oluyor ki beni yaratana ibadet etmeyeyim?”Habib-i Neccar, böyle diyerek irşad hususunda onlara lütufta bulundu, kendini onlara söylediği şeylerden hariç tutmadı. Kendisi için istediğini onlar için de istediğini gösterdi. Böyle demekle, Allaha ibadeti terk edip başkasına ibadet etmelerinden dolayı onları kınadı. Bunun için, sözünün devamında şöyle dedi:



وَإِلَيْهِ تُرْجَعُونَ “Hâlbuki O’na döndürüleceksiniz.”



Bu ifadede, onlara şiddetli bir tehdit vardır.



Sonra, önceki üslûba dönerek şöyle devam etti:







23- أَأَتَّخِذُ مِن دُونِهِ آلِهَةً “Hiç ben O’ndan başka ilâhlar edinir miyim?”



إِن يُرِدْنِ الرَّحْمَن بِضُرٍّ لاَّ تُغْنِ عَنِّي شَفَاعَتُهُمْ شَيْئًا وَلاَ يُنقِذُونِ “Eğer Rahmân, bana bir zarar dileyecek olsa, onların şefaati bana bir fayda vermez ve onlar beni kurtaramazlar.”



Böyle yaparsam, onların şefaati bana bir fayda vermez, yardım ve destekle beni kurtaramazlar.







24- إِنِّي إِذًا لَّفِي ضَلاَلٍ مُّبِينٍ “O takdirde ben gerçekten apaçık bir dalalette olurum.”



Çünkü hiçbir şekilde fayda vermeyen ve bir zararı da def etmeyen şeyleri fayda ve zarara tam muktedir olan Yaratıcıya tercih etmek ve O’na şerik kılmak, aklı başında olanlara hiç de gizli kalmayacak apaçık bir dalâlettir.







25- إِنِّي آمَنتُ بِرَبِّكُمْ فَاسْمَعُونِ “Şüphesiz ki ben, Rabbinize iman ettim, gelin beni dinleyin.”Denildi ki: Hitap Hz. İsa’nın elçilerinedir. Çünkü nasihate başlayınca, kavmi onu taşlamaya başladılar. O da, kavmi kendisini öldürmeden önce onlara doğru koştu.







26- قِيلَ ادْخُلِ الْجَنَّةَ “Ona, “haydi gir cennete!” denildi.”



Kavmi onu öldürdüğünde, cennet ehlinden olduğu kendisine bir müjde olmak üzere söylendi.



Veya diğer şehitlerde olduğu gibi, cennete gireceğine dair bir ikram ve izin olarak söylenmiş de olabilir.Veya Hasan-ı Basri’nin dediğine göre, kavmi Onu öldürmeye niyetlendiğinde Allah O’nu cennete yükseltti.



Ayetin bu kısmı, dinine yardım hususunda salâbeti anlatıldıktan sonra, Rabbine kavuşma anında durumunun ne olduğu sorusuna bir cevap gibidir. Devamı da aynı şekilde değerlendirilebilir.



قَالَ يَا لَيْتَ قَوْمِي يَعْلَمُونَ “O da dedi: Keşke kavmim bilseydi!”







27- بِمَا غَفَرَ لِي رَبِّي وَجَعَلَنِي مِنَ الْمُكْرَمِينَ “Rabbimin beni bağışladığını ve beni kendilerine ikram edilen kullarından kıldığını…”



Yani, “cennete gir” denildiğinde “acaba o ne dedi?” sualine bir cevaptır.



Habib-i Neccarın “keşke kavmim bilseydi” diye temennide bulunması,



-Küfürden tevbe etmeye,



-Ve iman ve taate girmek suretiyle kendisine açılan cenneti elde etmeye onları sevk etmesi içindir. Allah dostlarının hâli böyledir, öfkelerini yutarlar, düşmanlara bile merhamet gösterirler.



Veya “keşke kavmim bilseydi” demesi, “keşke kendisiyle ilgili olarak çok büyük bir hata üzere olduklarını, O’nun ise hak üzere olduğunu bilselerdi” manasını da ifade edebilir.Ayetteki بِمَا ifadesindeki مَا soru için de olabilir. O cihetten bakılırsa



mana şöyle olur: “Keşke kavmim bilseydi, Rabbim ne ile beni bağışladı ve ikrama mazhar kıldı.” Bu da, onların dinini terk etmesi ve eziyetlerine sabretmesidir.







28- وَمَا أَنزَلْنَا عَلَى قَوْمِهِ مِن بَعْدِهِ مِنْ جُندٍ مِّنَ السَّمَاء “Biz arkasından kavminin üzerine semadan bir ordu indirmedik.”Onun öldürülmesinden sonra biz O’nun kavmine, Bedirde ve Hendekte yaptığımız tarzda gökten bir ordu göndermedik. Meleğin bir tek sayhası, onları helâk etmeye yetti.Bu üslûbta, onların öldürülmelerini küçük görmek ve helâkleri için gönderilen meleği ise tazim vardır.



وَمَا كُنَّا مُنزِلِينَ “İndirecek de değildik.”Onun kavmini helâk etmek için bir ordu indirmemiz hikmetimize de uygun düşmezdi. Çünkü biz her şey için bir sebep takdir ettik. Bunu, kavmine karşı galebesi için bir sebep kıldık.Denildiki: Ayetteki ikinci مَا mevsul de olabilir. Bu durumda mana şöyledir: “Onun öldürülmesinden sonra Biz semadan ordu göndermedik. Önceki kavimlerde gönderdiğimiz taş, rüzgâr ve şiddetli yağmur gibi şeyler de göndermedik… Sadece bir tek sayha ile onları helâk ettik.”







29- إِن كَانَتْ إِلاَّ صَيْحَةً وَاحِدَةً “Sadece bir tek sayha onlara yetti.”



Cebrailin bir tek sayhası (kuvvetli sesi), onların helâki için kâfi geldi.



فَإِذَا هُمْ خَامِدُونَ “Bir anda sönüp gittiler.”Ayette, onların hâli, sönen ateşe benzetilmiştir. Yani, canlı kimse parlak ateşe benzer. Ölen ise, o ateşin külü gibidir.







30- يَا حَسْرَةً عَلَى الْعِبَادِ مَا يَأْتِيهِم مِّن رَّسُولٍ إِلاَّ كَانُوا بِهِ يَسْتَهْزِؤُون “Yazıklar olsun o kullara ki, kendilerine gelen her elçiyle mutlaka alay ediyorlardı.”



Gönderilen bu elçiler gibi ihlaslı zatlar, nasihatleriyle dünya ve ahiret saadetinin anahtarları gibidirler. Böyle alay edenler, pişman olmaya ve kendilerine de “yazıklar olsun!” denilmeye layıktırlar. Onların hâline hem melekler, hem de ins ve cinden ehl-i iman olanlar “vah vah” demişlerdir.Ayette ifade edilen tahassürün, (onlara “yazıklar olsun” demenin) onların kendi aleyhlerine işledikleri cinayetin büyüklüğünü göstermek için istiare yoluyla Allahtan bir tahassür olması da caizdir.[5>







31- أَلَمْ يَرَوْا كَمْ أَهْلَكْنَا قَبْلَهُم مِّنْ الْقُرُونِ أَنَّهُمْ إِلَيْهِمْ لاَ يَرْجِعُونَ “Kendilerinden önce nice nesilleri helâk ettiğimizi, onların artık kendilerine dönmeyeceklerini görmediler mi?”







32- وَإِن كُلٌّ لَّمَّا جَمِيعٌ لَّدَيْنَا مُحْضَرُونَ “Elbette onların hepsi toplanıp,bizim huzurumuza getirilecektir.”Onların hepsi kıyamet günü amellerinin karşılığını almak üzere huzurumuza getirileceklerdir.




[1> Yani, gönderen Hz. İsa da olsa, Hz. İsa kendi şahsı için değil, Allahın davasını anlatmak üzere göndermiştir.



[2>Yani, “Rabbimiz biliyor ki…” ifadesi, “Vallahi” manasını ifade eder.



[3>Türkçede bunu şöyle görebiliriz: Sözgelimi “ben cumhurbaşkanı ile görüştüm” diyen birisi inkârla karşılaşınca şöyle devam eder: “Ben gerçekten cumhurbaşkanı ile görüştüm.” Ayetteki te’kide bu cihetle bakabiliriz.



[4> Yoksa mücerret bir iddiadan ibaret kalır.



[5>Allahu Teâlâ, gerçek anlamda böyle bir teessürden mukaddes ve münezzehtir. Ama, onların ne derece zavallı bir hâle düştüklerini ifade noktasında, mecazen bunun Allaha nisbet edilmesi söz konusu olabilir.

33- وَآيَةٌ لَّهُمُ الْأَرْضُ الْمَيْتَةُ “Ölü arz onlar için bir delildir.”



أَحْيَيْنَاهَا “Ona hayat verdik.”



وَأَخْرَجْنَا مِنْهَا حَبًّا “Ve ondan taneler çıkardık.”



فَمِنْهُ يَأْكُلُونَ “Ondan yiyorlar.”



“Ondan yiyorlar”
derken “ondan” kısmının önce gelmesi, hububatın en fazla yenmesi ve kendisiyle geçim sağlanmasına delâlet içindir.







34- وَجَعَلْنَا فِيهَا جَنَّاتٍ مِن نَّخِيلٍ وَأَعْنَابٍ “Biz orada hurmalıklar, üzüm bağları var ettik.”



Ayette “kuru hurma” anlamında “temr” yerine, “hurmalıklar” denilmesi, bahçe hâlindeki hurmanın daha ziyade fayda ve san’at eserleri ihtiva etmesindendir.



وَفَجَّرْنَا فِيهَا مِنْ الْعُيُونِ “Ve orada pınarlar fışkırttık.”







35- لِيَأْكُلُوا مِن ثَمَرِهِ “Onun meyvesinden yesinler diye (böyle yaptık).”



“Onun meyvesinden yesinler diye…”
ifadesinde, “O” zamiri, “bahsi geçen bahçelerden” manasına bakar.



Denildi ki: “O” zamiri Allaha râcidir. Yani “O’nun ikram ettiği meyvelerden yesinler diye…” Meyvenin Allaha nisbeti, O’nun yaratmasından dolayıdır.



وَمَا عَمِلَتْهُ أَيْدِيهِمْ “Ve kendi ellerinin yaptıklarından da.”



Bu kısım, ağaçlardan elde edilen meyvelere ilâve olarak, insanların kendi elleriyle yapmış oldukları, meyve suyu ve pekmez gibi yiyeceklere işaret eder.



Denildiki: Cümlenin başındaki مَا “ma” harfi, nefiy manasınadır. O zaman mana şöyle olur: “Bunları, onların elleri yapmış değildir.”



Yani, bu meyveler Allahın yaratmasıyladır, yoksa onların kendi fiilleriyle meydana gelmiş değildir.



أَفَلَا يَشْكُرُونَ “Hâlâ şükretmezler mi?”



Bu ifade, şükrün terk edilmesini reddetmesi cihetiyle şükrü emretmektedir.







36- سُبْحَانَ الَّذِي خَلَقَ الْأَزْوَاجَ كُلَّهَا مِمَّا تُنبِتُ الْأَرْضُ وَمِنْ أَنفُسِهِمْ وَمِمَّا لَا يَعْلَمُونَ “Yerin bitirdiklerinden, kendilerinden ve bilmedikleri şeylerden her şeyi çift yaratanın şanı ne yücedir.”



Allah, bütün türleri ve bunların sınıflarını, yerden biten bitki ve ağaçları, ayrıca insanları erkek ve dişi şeklinde eşeyli olarak yaratmıştır.



Bir de insanların henüz bilmediği, Allahın insanları muttali kılmadığı ve bilinmesine bir yol açmadığı çift olan başka şeyler vardır.







37- وَآيَةٌ لَّهُمْ اللَّيْلُ “Gece de onlara bir ayettir.”



نَسْلَخُ مِنْهُ النَّهَارَ “Biz ondan gündüzü sıyırır çıkarırız.”Hayvanın derisi yüzülüp bir bütün olarak çıkarılması gibi, geceyi ortadan kaldırır, onun yerine gündüzü koyarız.



فَإِذَا هُم مُّظْلِمُونَ “Bir de bakarlar ki, karanlıkta kalmışlardır.”







38- وَالشَّمْسُ تَجْرِي لِمُسْتَقَرٍّ لَّهَا “Güneş de kendi yörüngesinde akıp gider.”



Güneşin de devrinin kendisinde nihayet bulacağı belirli bir haddi vardır.



Ayette güneş bir yolcuya benzetilmiş, bu yolcunun varacağı nihaî bir menzil olduğu nazara verilmiştir.Ayrıca, şu manalar da düşünülebilir:







Güneşin bu cereyanı (akıp gitmesi) özel bir tarzda istikrar (denge) meydana getirmek içindir.



Güneşin senelik devrinde üçyüz altmış doğuş ve batış yeri vardır. Her gün bunlardan birinde doğması ve batması için belirlenmiş bir seyahati söz konusudur. Hergün bunlardan birinden doğar, batış yerlerinden birinde de batar. Diğer yıla kadar aynı yerden bir daha doğup batmaz.



Güneşin hareketi âlemin harabına (kıyamet kopmasına) kadar bu şekilde sürüp gidecektir.)



Bir kıraat özelliği olarak şu manaya da dikkat çekilmiştir: Güneş için bir durak yoktur, o daima hareket hâlindedir.



ذَلِكَ تَقْدِيرُ الْعَزِيزِ الْعَلِيمِ “İşte bu, Azîz-Alîm’in takdiridir.”



“İşte bu”
yani akıllı kimsenin saymaktan aciz kalacağı kadar hikmetleri tazammun eden güneşin bu hareketi, Azîz-Alîm olan Allahın bir takdiridir.



O, Azîz olmasıyla, kudretiyle her türlü şeye hâkimdir. Alîm olmasıyla, ilmi her şeyi kuşatır.







39- وَالْقَمَرَ قَدَّرْنَاهُ مَنَازِلَ “Ay için de menziller (konak yerleri) takdir ettik.”



Ay için de seyri esnasında menziller takdir ettik. Bunlar yirmisekiz menzildir. Ay, her gece bu menzillerden birinde bulunur, ne ileri gider, ne de geri kalır.



حَتَّى عَادَ كَالْعُرْجُونِ الْقَدِيمِ “Nihayet o, eğrilmiş kuru hurma dalı gibi olur.”



Bu menzillerin sonuna geldiğinde incelir, hilâl şeklini alır.



Denildi ki: Bundan murat, üzerinden bir yıl veya daha fazla geçen hurma dalıdır.







40- لَا الشَّمْسُ يَنبَغِي لَهَا أَن تُدْرِكَ الْقَمَرَ “Ne güneş aya yetişebilir.”



Güneş için ay gibi bir süratle gitmek uygun değildir. Çünkü bu, bitkilerin meydana gelmesini ve hayvanların maişetini ihlâl eder.



Veya, güneş için ayın eserlerini ve menfaatlerini vermesi veya onun yerine geçmesi uygun değildir.



Veya aya hükmedip onun nurunu silmesi söz konusu değildir.



“Ne güneş aya yetişebilir” denilmesi şunu gösterir: Güneş, musahhar bir memurdur, kendisine ne emredilse onu yapar.



وَلَا اللَّيْلُ سَابِقُ النَّهَارِ “Ne de gece gündüzü geçebilir.”



Gece için de gündüzün önüne geçip onu ortadan kaldırması söz konusu değildir. Lakin o, gündüzü takip eder.



Denildi ki: Güneş ve aydan murat, bunların alâmeti oldukları gündüz ve gecedir. “Gecenin gündüzün önüne geçmesinden” de murat, öncekinin aksine olarak ayın güneşin hâkimiyetine son vermesi cihetidir.[1>



Güneş için “yetişmek” kelimesi kullanılırken, gece için “öne geçmek” tabirinin kullanılması, onun seyir süratine daha uygun olduğundandır.



وَكُلٌّ فِي فَلَكٍ يَسْبَحُونَ “Her biri bir yörüngede yüzerler.”



Hiçbiri diğerine çarpmadan, yörüngesine girmeden kendine çizilen yolda seyran eder, yüzercesine akıp gider.“Her biri.”Bunların hepsi, yani güneşler ve aylar…. Çünkü, hâllerindeki farklılık, zâtta da bir çeşit farklılığı meydana getirir.



Veya “her biri” ifadesine yıldızlar da dâhildir. Çünkü güneş ve ayın zikri, yıldızları da hissettirir.







41- وَآيَةٌ لَّهُمْ أَنَّا حَمَلْنَا ذُرِّيَّتَهُمْ فِي الْفُلْكِ الْمَشْحُونِ “Onların nesillerini dolu gemide taşımamız da onlar için bir delildir.”Bundan murat şöyle durumlardır:



-Ticarete gönderdikleri evlâtları,



-Beraber oldukları çocukları ve kadınları. Zira, “zürriyet” kelimesi kadınlar hakkında kullanılır. Çünkü onlar, nesillerin bir nevi tarlalarıdır.



Ayette “nesillerini” şeklinde özel olarak ifade edilmesi, onların gemide yerleşmelerinin daha meşakkatli ve orada tutunmalarının daha hayret verici olmasındandır.



Denildi ki: “Dolu gemi”den murat, Hz. Nûh’un gemisidir. Buna göre, Allahın onları gemide taşıması, önceki atalarını taşıması manasına gelir. O ataların sulblerinde olanlar da, onların zürriyetleri, yani nesilleridir.[2>



Ayette “zürriyetlerini” kelimesinin tahsîsen zikri, nimet olarak nazara verilmesinin daha etkili ve daha ziyade hayret verici olması yönündendir. Ayrıca, bir vecizlik de söz konusudur.







42- وَخَلَقْنَا لَهُم مِّن مِّثْلِهِ مَا يَرْكَبُونَ “Ve onlar için, o gemi gibi binecek şeyler yarattık.”



“Mesela, deve gibi binekler yarattık.” Nitekim deveye “kara gemisi” denilir.



Veya bundan murat, diğer gemi ve kayık çeşitleri de olabilir.[3>







43- وَإِن نَّشَأْ نُغْرِقْهُمْ “Eğer dilesek onları suda boğarız.”



فَلَا صَرِيخَ لَهُمْ “Artık o zaman ne onların feryadına yetişen bulunur.”



وَلَا هُمْ يُنقَذُونَ “Ve ne de onlar kurtarılır.”







44- إِلَّا رَحْمَةً مِّنَّا وَمَتَاعًا إِلَى حِينٍ “Ancak tarafımızdan bir rahmet ve bir zamana kadar yaşatmak başka.”



Ancak bir rahmet ve hayat ile faydalandırmak için, ecellerine kadar kendilerine bir süre verilir.




[1> Yani, güneş ve ay birbirinin saltanatına son veremez, biri diğerinin yerine geçemez. Her birinin kendine göre bir saltanatı ve menfaati vardır. Bunlar ve bunların alâmet oldukları gündüz ve gece, birbirini takip ederek kıyamete kadar devam edip gideceklerdir.



[2>Yani, Hz. Nûhun gemisinde taşınanlar her ne kadar şimdiki insanlar değilse de, şimdiki insanlar orada bulunanlara dayandığından, kendileri de o gemide taşınmış gibidirler.



[3>Ayet, günümüzdeki tren, otomobil ve uçak gibi diğer bineklere de işaret eder.




45- وَإِذَا قِيلَ لَهُمُ اتَّقُوا مَا بَيْنَ أَيْدِيكُمْ وَمَا خَلْفَكُمْ لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ “Onlara:“Önünüzdekinden ve arkanızdakinden sakının ki size rahmet edilsin” denildiği zaman…”



“Önünüzdeki”
derken daha önce meydana gelmiş olaylar, “arkanızdaki” derken de ahirette hazırlanan azaba dikkat çekilmektedir.



Veya “Gökten ve yerden önlerinde ve arkalarında olanları görmediler mi?” (Sebe, 9) ayetinde olduğu gibi, sema ve arzdan gelen felâketler olabilir.



Veya dünya ve ahiret azabı olabilir. Bunun aksi de düşünülebilir.[1>



Veya bundan murat, önceden yapılan günahlar ve sonradan yapılacak olan günahlardır.







46- وَمَا تَأْتِيهِم مِّنْ آيَةٍ مِّنْ آيَاتِ رَبِّهِمْ إِلَّا كَانُوا عَنْهَا مُعْرِضِينَ “Ve kendilerine Rablerinin âyetlerinden bir âyet gelmez ki, ondan yüz çevirir olmasınlar.”



Sanki şöyle demiş oldu: Onlara “azaptan sakının” denildiğinde yüz çevirdiler. Çünkü günahlı bir hayata alışmışlar, böylesine bir hayatı benimsemişlerdi.







47- وَإِذَا قِيلَ لَهُمْ أَنفِقُوا مِمَّا رَزَقَكُمْ اللَّهُ قَالَ الَّذِينَ كَفَرُوا “Onlara, “Allah’ın sizi rızıklandırdığı şeylerden infak edin” denildiğinde, inkâr edenler iman edenlere şöyle dediler:”Mekke kâfirlerine böyle denildiğinde, onlar Allaha inanan ve işleri O’nun dilemesine bırakıp “Allah dilerse” diye konuşan mü’minlere şöyle dediler:



لِلَّذِينَ آمَنُوا أَنُطْعِمُ مَن لَّوْ يَشَاء اللَّهُ أَطْعَمَهُ “Şayet Allah dileseydi doyuracağı kimseyi biz mi doyuracağız?”Sizin iddianıza göre “Allahın dilerse doyuracağı” kimseleri biz mi doyuracağız?Denildi ki: Bu sözü söyleyenler Mekke müşrikleridir. Fakir Müslümanlar onlardan yiyecek isteyince şu manayı hissettirmeye çalıştılar: “Allah onlara vermeye kâdir iken vermediğine göre, bizim vermeyişimiz yadırganmamalı!’’[2>



Bu, onların ileri derecede olan cehaletlerindendir. Çünkü Allah insanları sebeplerle doyurur. Zenginleri fakirlere yedirmeye teşvik etmesi ve buna muvaffak kılması da bu sebeplerden biridir.



إِنْ أَنتُمْ إِلَّا فِي ضَلَالٍ مُّبِينٍ “Siz ancak apaçık bir dalalet içindesiniz.”



Siz Allahın meşietine (dilemesine) zıt bir şeyi bizden istemekle apaçık bir dalâlet içindesiniz.



Bu ifadenin Allahtan onlara bir cevap olması da caizdir.



Veya, mü’minlerden onlara verilen cevabın bir hikâyesi de olabilir.







48- وَيَقُولُونَ مَتَى هَذَا الْوَعْدُ إِن كُنتُمْ صَادِقِينَ “Eğer doğru söyleyenlerseniz, bu vaat ne zaman gerçekleşecek?” diyorlar.”Bundan murat, öldükten sonra diriltilme vaadidir.







49- مَا يَنظُرُونَ إِلَّا صَيْحَةً وَاحِدَةً تَأْخُذُهُمْ وَهُمْ يَخِصِّمُونَ “Onların beklediği, çekişip dururlarken kendilerini yakalayacak bir sayhadan başkası değildir.”



Sayha
, şiddetli ses demektir. Bundan murat, sûra birinci üfürülüştür.



Onlar ticarethanelerinde ve günlük işlerinde birbirleriyle çekişirlerken “Yoksa onlar Allah’ın azabından hepsini saracak bir felaket gelmesinden veya farkında değillerken ansızın kıyametin kopmasından emin mi oldular?” (Yusuf, 107) ayetinde anlatıldığı üzere, hatırlarına hiç gelmez bir hâlde iken kıyamet kopuverir.







50- فَلَا يَسْتَطِيعُونَ تَوْصِيَةً “Artık ne bir vasiyette bulunabilirler.”



Hiçbir işleri için bir vasiyette bulunamazlar.



وَلَا إِلَى أَهْلِهِمْ يَرْجِعُونَ “Ne de ailelerine dönebilirler.”



وَنُفِخَ فِي الصُّورِ “Ve sûr’a üfürülmüştür.”







51- فَإِذَا هُم مِّنَ الْأَجْدَاثِ إِلَى رَبِّهِمْ يَنسِلُونَ “Bir de bakarsın kabirlerinden Rablerine doğru akın akın gidiyorlar.”



Bundan murat, ikinci defa sûra üfürülmesidir. Bunun tefsiri Mü’minun sûresinde geçti.[3>







52- قَالُوا يَا وَيْلَنَا مَن بَعَثَنَا مِن مَّرْقَدِنَا “Şöyle derler: Vay başımıza gelene!



Yattığımız yerden bizi kim uyandırdı?”



“Yattığımız yerden bizi kim uyandırdı?”
demelerinde, onların akılları karıştığından dolayı kendilerini uykudan uyanmış sanmalarına dair bir terşîh, bir remz ve bir hissettirmek vardır.



Hafs kıraatinde, “merkadina” kelimesinde latîf bir sekte yapılır. Diğer kıraatlerde de burada sekte yapılması güzeldir.



هَذَا مَا وَعَدَ الرَّحْمَنُ “İşte bu, Rahmân’ın vaad ettiği şeydir.”



وَصَدَقَ الْمُرْسَلُونَ “Ve gelen elçiler doğru söylemişlerdir.”



Bu ayet, okuyuş ve duruş yerine göre farklı farklı manaları ifade eder. Mesela:



“İşte bu Rahmânın vaat ettiği şeydir. Ve gelen elçiler doğru söylemişlerdir” ayeti, onların cümlesini naklediyor olabilir.[4>



Veya bu ayet onların “Vay başımıza gelene! “Yattığımız yerden bizi kim uyandırdı?” demelerine mukabil, melekler veya mü’minler tarafından bir cevaptır.



Bu cevapta,



-Onların inkârlarını hatırlatmak,



-Küfürlerinden dolayı kendilerini kınamak,



-Asıl onları ilgilendirmesi gereken durumun “Yattığımız yerden bizi



kim uyandırdı?”
demek yerine bu uyandırmanın ne olduğunu bilmeleri olduğuna tenbihte bulunmak vardır. Sanki şöyle cevap vermiş oldular: “Öldükten sonra diriltmeyi vaat eden ve size elçiler gönderen Rahmân sizi diriltti. O elçiler size doğruyu söylediler. İş, sizin zannettiğiniz gibi olmadı. Çünkü şimdi uyandırılmanız, uyuyan kimsenin uyandırılması türünden değildir ki “kim uyandırdı?” diye merak edesiniz. Şu anda yaşamış olduğunuz olay, dehşetli durumlarla dolu olan yeniden diriltilme olayıdır.”







53-
إِن كَانَتْ إِلَّا صَيْحَةً وَاحِدَةً “Bu, başka değil sadece bir tek sayhadır.”



Bundan murat, sûra son üfürülüştür.



فَإِذَا هُمْ جَمِيعٌ لَّدَيْنَا مُحْضَرُونَ “Bakarsın hepsi toplanmış, huzurumuza getirilmişlerdir.”



Sadece bir tek sayha ile hepsi huzurumuzda bir araya getirilmiştir.



Bu üslûbta öldükten sonra diriltmenin ve insanları bir araya toplamanın Allaha çok kolay olduğunu ve bu diriltme ve toplama için insanların gözlemledikleri şeyler türünden sebeplere ihtiyaç olmadığını anlatmak vardır.







54- فَالْيَوْمَ لَا تُظْلَمُ نَفْسٌ شَيْئًا “Artık bugün hiç kimseye zerre kadar zulmedilmez.”



وَلَا تُجْزَوْنَ إِلَّا مَا كُنتُمْ تَعْمَلُونَ “Ve siz ancak yaptıklarınızın cezasınıçekersiniz.”



Ayet, bu diriltilmede onlara ne söyleneceğini anlatır.



Bunda, vaat edilen şeyler için hem bir tasvir, hem de nefislerde bunun kolayca yerleşmesini sağlayacak sonsuz bir kudreti nazara vermek vardır.




[1> Yani “önünüzdeki dünya azabı ve arkanızdaki ahiret azabından sakının” denildiği gibi başka açıdan bakıldığında “önünüzdeki ahiret azabından ve arkanızdaki dünya azabından sakının” da denilebilir.



[2> Yani, tersinden mantık yürüterek cerbezeli bir şekilde “Allahın vermediğine biz mi vereceğiz?” dediler.Evlerine de dönüp onların hâllerini göremezler. Ani bir şekilde, bulundukları yerlerde ölüme yakalanırlar.



[3> Bkz. Mü’minun, 101.



[4> Yani, öldükten sonra dirilmeyi görünce, mecburen ahireti ve peygamberlerin haber verdiği şeyleri kabullenmişlerdir. Zaten başka bir tercihleri de yoktur. Kıyameti görmüş, kabrinden uyandırılmış birinin “kıyamet olmayacaktır, öldükten sonra kimse diriltilmeyecektir” demesi düşünülemez.

55- إِنَّ أَصْحَابَ الْجَنَّةِ الْيَوْمَ فِي شُغُلٍ فَاكِهُونَ “Şüphesiz cennet ashabı, bugün safa sürdükleri bir meşguliyet içindedirler.”Bugün cennet ehli nimetler içinde keyiflerine bakarlar.



Ayet metninde “şuğul” kelimesinin elif-lâmsız gelmesi ve bunun nasıl bir meşguliyet olduğunun müphem (belirsiz) bırakılmasında, onların içinde bulundukları sürûr ve lezzetin ne derece büyük olduğunu göstermek vardır.[1>



Keza bunda, cennet ehlinin meşguliyetinin fehimlerin kuşatmasından ve mahiyetini kelimelerin anlatmasından çok çok yüksek olduğuna tenbihte bulunmak vardır.







56- هُمْ وَأَزْوَاجُهُمْ فِي ظِلَالٍ عَلَى الْأَرَائِكِ مُتَّكِؤُونَ “Onlar ve eşleri gölgelerde koltuklara kurulurlar.”







57- لَهُمْ فِيهَا فَاكِهَةٌ “Orada onlar için meyveler vardır.”



وَلَهُم مَّا يَدَّعُونَ “Ve onlar için diledikleri her şey vardır.”



Onlar için cennette her çeşit meyve ve istedikleri her şey var.







58- سَلَامٌ قَوْلًا مِن رَّبٍّ رَّحِيمٍ (Onlara) Rahîm bir Rab’den söz olarak “selâm” vardır.”



Bu selamı Allah onlara söyler.



Veya O’nun cihetinden olmak üzere kendilerine selam ulaştırılır.



Mana şöyledir: Allah onlara melekler vasıtasıyla veya hiç vasıta olmadan, şanlarına bir tazim olmak üzere selâm verir. Bu ise, onların isteği ve temennî ettikleri şeydir.







59- وَامْتَازُوا الْيَوْمَ أَيُّهَا الْمُجْرِمُونَ “Ayrılın bu gün ey mücrimler!”



Ey mücrimler: Bugün mü’minlerden ayrılın.



Bu, “Kıyamet koptuğu günde, o gün insanlar ayrılırlar.” (Rum, 14) ayetinde olduğu gibi, mü’minlerin cennete doğru sevkedildiği vakit mücrimlere söylenir.[2>



Denildi ki: “Her türlü hayırdan ayrı kalın.”



Veya “Cehennem ateşinde birbirinizden ayrılın.” Çünkü her kâfir için tek başına hücre hapsi söz konusudur, başkalarını görmez ve onlar tarafından da görülmez.







6ََ0- أَلَمْ أَعْهَدْ إِلَيْكُمْ يَا بَنِي آدَمَ أَن لَّا تَعْبُدُوا الشَّيْطَانَ “Ey Âdemoğulları! Ben, sizden “şeytana ibadet etmeyin” diye ahit (söz) almadım mı?”



Bu da, onları kınamak ve aleyhlerine bir delil olmak üzere kendilerine söylenecek şeyler arasındadır.



Allahın almış olduğu ahit (söz), onlara nasbettiği (diktiği) aklî ve naklî delillerdir. Bunlar, Allaha ibadeti emredici ve O’ndan başkasına ibadetten de sakındırıcıdırlar.



Allahtan başkasına yapılan ibadetin şeytana ibadet gibi ifade edilmesi, böyle yapılmasını şeytanın emretmesi ve böyle günahları onun süslü kılmasındandır.



إِنَّهُ لَكُمْ عَدُوٌّ مُّبِينٌ “Çünkü o, sizin için apaçık bir düşmandır.”



Ayetin bu kısmı, şeytanın sevkiyle ona uymaktan ve böylece ona tapmaktan yasaklamanın illetini beyan eder.







61- وَأَنْ اعْبُدُونِي “Bana ibadet edin.”



هَذَا صِرَاطٌ مُّسْتَقِيمٌ “İşte bu, sırat-ı müstakimdir (dosdoğru bir yoldur).”



“İşte bu”
ifadesi, insanlardan alınan ahde veya Allaha ibadete işarettir. Bu cümle, Allahın ahdinin her iki şıkkını veya diğer şıkkını gerektiren durumu beyan etmek içindir.[3>



“Sırat-ı müstakim” ifadesinin elif-lâmsız gelmesi, daha etkin anlatmak ve büyüklüğünü göstermek içindir.



Veya böyle gelmesi, Allaha ibadetin o doğru yolun bir parçası olduğunu göstermek içindir.[4>







62-
وَلَقَدْ أَضَلَّ مِنكُمْ جِبِلًّا كَثِيرًا “Andolsun, o sizden pek çok nesilleri saptırdı.”



أَفَلَمْ تَكُونُوا تَعْقِلُونَ “Hiç aklınızı kullanmıyor muydunuz?”



Ayet, en ednâ akıl ve görüş sahibi kimseye bile görüleceği üzere, şeytanın düşmanlığının gözler önünde ve yoldan saptırmasının da gayet açık olduğunu beyandan sonra, şeytana düşmanlık konusuna döndü.







63- هَذِهِ جَهَنَّمُ الَّتِي كُنتُمْ تُوعَدُونَ “İşte bu, size vaad edilen cehennemdir.”







64- اصْلَوْهَا الْيَوْمَ بِمَا كُنتُمْ تَكْفُرُونَ “İnkârınızdan dolayı bugün girin oraya!”



Dünyada küfrünüze mukabil, bugün o cehennemin hararetini tadın bakalım!







65- الْيَوْمَ نَخْتِمُ عَلَى أَفْوَاهِهِمْ وَتُكَلِّمُنَا أَيْدِيهِمْ وَتَشْهَدُ أَرْجُلُهُمْ بِمَا كَانُوا يَكْسِبُونَ “Bugün onların ağızlarını mühürleriz de, neler yaptıklarını elleri bize söyler ve ayakları şahitlik eder.”



Bugün onların ağızlarını mühürler, o ağızları konuşmaktan men ederiz. Onların el ve ayaklarında günahların izleri ve fiillerine delaletleri olmasıyla, ağızlarına bedel el ve ayakları neler yaptıklarını söylerler.



Veya el ve ayaklar, Allahın konuşturmasıyla gerçekten konuşurlar, neler yaptıklarını söylerler.



Hadiste şöyle bildirilmiştir: “Onlar, neler yaptıklarını inkâr ederler ve aralarında hasımlaşırlar. Bunun üzerine ağızları mühürlenir, elleri ve ayakları konuşur.”



-Bana ibadet edin.



“İşte bu, sırat-ı müstakimdir.” cümlesi her iki şıkkı veya iki şıktan ikincisini iktiza etmektedir.







66- وَلَوْ نَشَاء لَطَمَسْنَا عَلَى أَعْيُنِهِمْ “Şayet dilesek gözlerini büsbütün kör ederdik.”Şayet dilersek gözlerini mesheder, dümdüz yaparız.



فَاسْتَبَقُوا الصِّرَاطَ “O zaman yola koşuşurlardı.”



O zaman, mutad olarak çıktıkları yola koşuşurlardı.



فَأَنَّى يُبْصِرُونَ “Fakat nereden görecekler?”



Ama o hâlde iken yolu ve gitme cihetini nereden görecekler? Mutad gittikleri yolu göremezlerse başka yolları nasıl görebilsinler?







67- وَلَوْ نَشَاء لَمَسَخْنَاهُمْ عَلَى مَكَانَتِهِمْ “Şayet dilesek, onları oldukları yerde başka şekle dönüştürürdük.”Şayet dilersek oldukları yerde onların suretlerini değiştirmek ve kuvvelerini iptal etmek suretiyle kılıklarını başka şekle çevirirdik.



فَمَا اسْتَطَاعُوا مُضِيًّا وَلَا يَرْجِعُونَ “O zaman ne gidebilirler, ne geri dönebilirlerdi.”



Denildi ki: “Yalanlamalarından yine de dönmezlerdi.”



Son iki ayet şunu anlatır: Onlar küfürleri ve kendilerinden alınan ahdi (sözü) bozmaları sebebiyle kendilerine böyle muamele etmemizi hak etmişlerdir. Lakin biz onları da içine alan rahmetten ve onlara mühlet verilmesini gerektiren hikmetten dolayı böyle yapmayız.







68- وَمَنْ نُعَمِّرْهُ نُنَكِّسْهُ فِي الْخَلْقِ “Ve kime uzun ömür verirsek, yaratılışta onu tersine çeviririz.”Ömür arttıkça, hayatın ilk döneminin aksine olarak insanın zafiyeti, bünyesinin ve kuvvelerinin çökmesi de gittikçe ilerler.



أَفَلَا يَعْقِلُونَ “Hâlâ akletmezler mi?”



Buna kâdir olanın, insanın gözünü silme kör etmeye ve onu başka bir kılığa çevirmeye kâdir olduğunu akletmiyorlar mı?



Çünkü son ayette nazara verilen durum, her ikisini, hatta daha ziyadesini içine almaktadır. Ancak bu birden değil, tedricen gösterilmektedir.[5>







69- وَمَا عَلَّمْنَاهُ الشِّعْرَ “Biz ona şiir öğretmedik.”



Müşrikler “Muhammed bir şairdir” diyorlardı. Ayet, onlara bir reddir. Yani, “biz O’na Kur’anı talim etmekle kendisine şiir öğretmedik. Çünkü Kur’an, ne lafız olarak şiire benzer, ne de mana olarak. Zira Kur’anda kâfiye yoktur, vezin ile de yazılmamıştır. O, hayale dayalı bir şekilde rağbet uyandırmak ve nefret ettirmek gibi gayelerle şairlerin dizdikleri cinsten değildir.



وَمَا يَنبَغِي لَهُ “Bu ona yakışmaz da.”



Peygambere şiir yakışmaz, öyle bir şeye asla meyletmez. Kırk yıl kadar sürede O’nun tabiatını tanıdınız, böyle bir şeye rastlamadınız.



Hz. Peygamberin şiire benzer birkaç sözü rivayet edilmişse de, bunlar tekellüfsüz söylenmiş ve şiir kasdı olmadan meydana gelmiş cümlelerdir. Böyle cümleler düz yazılarda da kat kat görülebilir. Ama işin ehli olan zâtlar, böyle ifadeleri şiirden saymazlar.



“Ona yakışmaz da” ifadesindeki zamirin Kur’ana raci olduğu da söylendi. Yani, “Kur’anın bir şiir olması uygun değildir.”



إِنْ هُوَ إِلَّا ذِكْرٌ وَقُرْآنٌ مُّبِينٌ “O, ancak bir zikir ve apaçık bir Kur’ân’dır.



O, ancak Allahtan bir öğüt ve irşaddır.



Ve mabedlerde okunan semâvî bir kitaptır.



Kendisindeki mu’cizelik sebebiyle Kur’anın bir insan sözü olmadığı gayet açıktır.







70- لِيُنذِرَ مَن كَانَ حَيًّا (Bu), diri olanları uyarmak içindir.”



Uyarmayı yapan Kur’andır veya Hz. Peygamberdir.



Uyarmak anlayışlı, akıllı kimse içindir. Çünkü gâfil kimse, ölü gibidir.



“Diri” olandan murat, Allahın ilminde mü’min kimse de olabilir. Çünkü ebedî hayat, iman ile kazanılır.



Uyarmak aslında mü’min – kâfir herkesi içine aldığı hâlde, ayette tahsisen mü’minin nazara verilmesi, uyarıdan faydalananın mü’min kimse olmasındandır.



وَيَحِقَّ الْقَوْلُ عَلَى الْكَافِرِينَ “Bir de kâfirlere azap sözünün hak olması için.”Ve azap kelimesi de küfürde ısrar edenlere hak olsun diye Kur’an gönderilmiştir.



Ayetin bu kısmının “diri olanları uyarmak için” ifadesine mukabil gelmesinde, o kâfirlerin,



-Küfürleri,



-Delillerinin düşmesi,



-Ve düşünmemeleri nedeniyle gerçekte ölüler gibi olduklarını hissettirmek vardır.







71- أَوَلَمْ يَرَوْا أَنَّا خَلَقْنَا لَهُمْ مِمَّا عَمِلَتْ أَيْدِينَا أَنْعَامًا “Görmediler mi, biz onlar için ellerimizin yaptığı davarlar yarattık.”“Ellerimizin yaptığı” ifadesi “icad ettiğimiz, bizden başkasının onu yapmaya güç yetiremediği” demektir.



“Ellerimiz” denilmesi ve yapmanın o ellere isnad edilmesi, bir istiare olup özel bir itinayı anlatır.Aslında her şey ilâhî kudret ile yaratılmışken burada koyun, keçi, sığır ve devenin nazara verilmesi, onlarda nice yaratılış harikaları ve pek çok menfaatler olmasındandır.



فَهُمْ لَهَا مَالِكُونَ “Onlar bu hayvanlara sahip oluyorlar.”



Bu özel yaratılışın sonucu olarak, insanlar, Allahın malik kılmalarıyla bu hayvanlara sahiptirler.



Veya bizim itaat ettirmemizle, bunları zabtetmeye ve bunlarda tasarrufta bulunmaya güç yetirirler.







72- وَذَلَّلْنَاهَا لَهُمْ “Onları, kendilerinin hizmetine verdik.”



فَمِنْهَا رَكُوبُهُمْ وَمِنْهَا يَأْكُلُونَ “Böylece hem onlardan binekleri var, hem de onlardan yiyorlar.”Biz bu hayvanları onlara boyun eğdirdik. Bunun sonucu olarak bir kısmının sırtına biniyorlar, bir kısmının da etinden yiyorlar.







73- وَلَهُمْ فِيهَا مَنَافِعُ وَمَشَارِبُ “Onlar için bunlarda birçok menfaatler ve türlü içecekler var.”İnsanlar için bu hayvanların deri, yün ve kıllarında nice faydalar vardır.



أَفَلَا يَشْكُرُونَ “Hâlâ şükretmezler mi?”



Allahın bu nimetlerine şükretmezler mi? Çünkü Allah bunları yaratıp insanlara hizmetkâr kılmasa, bu mühim faydalara nasıl ulaşacaklardı?







74- وَاتَّخَذُوا مِن دُونِ اللَّهِ آلِهَةً “Onlar, Allah’tan başka bir takım ilâhlar edindiler.”



Bu muhteşem kudreti ve ortaya çıkan nimetleri gördükten ve bunları verenin sadece Allah olduğunu bildikten sonra, tuttular ibadette O’na şerikler edindiler.



لَعَلَّهُمْ يُنصَرُونَ “Ola ki yardım görürler diye.”



Bunu, zor işlerinde yardım ederler umuduyla yapıyorlar. Hâlbuki durum bunun tersidir. Çünkü:







75- لَا يَسْتَطِيعُونَ نَصْرَهُمْ “O ilâhlar onlara yardım edemezler.”



وَهُمْ لَهُمْ جُندٌ مُّحْضَرُونَ “Ve onlar, ilâhları için hazır askerdirler.”



Üstelik kendileri ilahlarına yardım ederler, onları korurlar, onlara gelen sinek gibi şeyleri uzaklaştırırlar.



Veya bundan murat, batıl mabutlarının peşinde cehennem ateşine sevk edilmeleridir.







76- فَلَا يَحْزُنكَ قَوْلُهُمْ “O halde (Ey Peygamber), onların sözü seni üzmesin.”



- Onların Allah hakkında inkâr etmek ve şirk koşmak,



-Senin hakkında yalanlamak ve kaba konuşmak tarzındaki sözleri Seni üzmesin.



إِنَّا نَعْلَمُ مَا يُسِرُّونَ وَمَا يُعْلِنُونَ “Çünkü biz, onların gizlediklerini de biliriz, açığa vurduklarını da.”



Bu bilgimize göre de onları cezalandırırız. Teselli bulman için bu Sana kâfidir.



Ayetin bu kısmı, üstteki “Artık onların sözü seni üzmesin” nehyinin illetini gösterir.




[1>Gittiği sergiyi anlatan biri “neler vardı neler!” dediğinde, aslında neler olduğunu henüz anlatmamıştır. Ama bunu belirsiz bırakmakla o sergide çok muhteşem şeyler olduğuna dikkat çekmiştir.



[2>Ayetin devamında, mü’minlerin ve kâfirlerin durumu tafsil edilmektedir:



-“İman edip salih ameller yapmış olanlara gelince, onlar cennet bahçesinde neşelenirler.”



-“İnkâr edip âyetlerimizi ve ahirete kavuşmayı yalanlayanlara gelince, işte onlar azapta kalmak üzere getirilmişlerdir.”
(Rûm, 15-16)



[3>Yani, Allahın aldığı ahdin iki şıkkı vardır:



-Şeytana ibadet etmeyin.



[4>Yani, “es-sıratu’l-müstakim” çok geniş bir yoldur. İbadette tevhid, o yolun bir kısmını teşkil eder. O yolda, daha nice esaslar vardır.



[5> İnsanın aza ve kuvveleri önce güçlüdür, gittikçe kuvvetten düşerler. Öyle ki, siması zamanla hayli değişir, gören gözleri görmez hale gelebilir. İnsanda bu değişiklikleri tedricen yapan Zât, bir anda değişiklik yapmaya da elbette kâdirdir.




77- أَوَلَمْ يَرَ الْإِنسَانُ أَنَّا خَلَقْنَاهُ مِن نُّطْفَةٍ فَإِذَا هُوَ خَصِيمٌ مُّبِينٌ “İnsan, kendisini bir nutfeden yarattığımızı görmedi mi, şimdi hasım-ı mübîn (apaçık bir hasım) kesildi?”

Ayet, Onların söyledikleri şeylerin haşri inkârlarına nispetle az bir şey olduğunu göstermekle, Hz. Peygambere ikinci bir tesellidir.Ayette, insanın öldükten sonra dirilmeyi inkâr etmesine karşı çok beliğ bir kınama vardır. Şöyle ki:

-İnsanın bu inkârının hayret edilecek bir şey olduğu bildirildi.

-İnkârcı kişinin Allaha karşı çok açık bir husumet içinde olduğu anlatıldı.

-Yoktan yaratan kudrete karşı, daha kolayını yapmasını akıldan uzak görmenin ne kadar akıl dışı olduğu gözler önüne serildi.

-En hasis ve değersiz bir şeyden en şerefli ve kıymetli insanı yaratan kudretin sonsuz nimetlerine mukabil, inkâr ve yalanlamakla karşılık vermenin çirkinliği gösterildi.

Sebeb-i Nüzûl

Rivayete göre Übey Bin Halef, bir parça kemikle Hz. Peygamberin yanına geldi, o kemiği elinde ufaladı “ne dersin, bu kemik çürümüş hâle geldikten sonra Allah bunu diriltebilir mi?” diye sordu. Hz. Peygamber “evet, diriltir ve seni de cehennemine koyar!” diye cevap verdi. Bu münasebetle bu ayetler nazil oldu.Denildi ki: Ayetteki “hasım-ı mübîn” şu manayı da ifade edebilir: O, bir zamanlar basit bir su parçası iken bir de bakarsın zamanla etrafta olup bitenleri ayırabilen, muhakeme edebilen, söz ile mücadele yapabilen bir duruma gelir, içindeki manaları düzgün cümlelerle ifade edebilir.



78- وَضَرَبَ لَنَا مَثَلًا وَنَسِيَ خَلْقَهُ “Ve kendi yaratılışını unutarak bize bir örnek getirdi.”

قَالَ مَنْ يُحْيِي الْعِظَامَ وَهِيَ رَمِيمٌ “Çürümüş kemikleri kim diriltecek?”dedi.”

Getirmiş olduğu örnek, Allahın ölüleri diriltmeye kudretini inkâra yöneliktir.

Veya insanların aciz kaldığı şeyden Allahın da aciz olacağını düşünüp, O’nu mahlûkata benzetmesidir.“Çürümüş kemikleri kim diriltecek?”Böyle sorması, öğrenmek için olmayıp inkârından ve akıldan uzak görmesindendir.Ayette kemiğin de canlı olduğuna, diğer azalarda olduğu gibi, ölümün onda da tesir ettiğine bir delil vardır.



79- قُلْ يُحْيِيهَا الَّذِي أَنشَأَهَا أَوَّلَ مَرَّةٍ “De ki: İlk defa yaratan onları diriltecek.”

Çünkü O’nun kudretinde bir değişme yoktur. İlk yaratılışta nasılsa yine öyledir. Madde de, zâtının bir lazımı olarak, kudretten gelen tesiri almaya müheyyadır.

وَهُوَ بِكُلِّ خَلْقٍ عَلِيمٌ “Ve O, her türlü yaratmayı bilendir.”İlmiyle, mahlûkatın ayrıntılarını ve yaratılış keyfiyetini bilir. Böyle olunca darmadağın olmuş, un ufak hâle gelmiş kimselerin eczalarını (parçalarını), parçaların asıllarını, fasıllarını ve birbirinden ayrılma yolunu, önceki tarzda bunların birbirine birleştirilmesini, onlarda bulunan arızî özelliklerin ve kuvvetlerin yeniden verilmesini veya mislini yapmasını bilir.



80- الَّذِي جَعَلَ لَكُم مِّنَ الشَّجَرِ الْأَخْضَرِ نَارًا “O ki, yeşil ağaçtan size bir ateş meydana getirdi.”Merh ve afar denilen iki ağaç, su damlayacak şekilde yeşil iken, merh afara sürtülünce bunlardan ateş çıkar, yanmaya başlar.

فَإِذَا أَنتُم مِّنْهُ تُوقِدُونَ “Şimdi siz ondan tutuşturmaktasınız.”

O ateşin o ağaçtan çıktığından şüphe etmiyorsunuz. Aralarında bulunan zıd tabiata rağmen yeşil ağaçtan ateşi meydana getirmeye kâdir olan elbette ve elbette taze iken kuruyan ve çürüyen bir bedeni yeniden iade etmeye çok daha ziyâdesiyle kâdirdir.



81- أَوَلَيْسَ الَّذِي خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ بِقَادِرٍ عَلَى أَنْ يَخْلُقَ مِثْلَهُم “Gökleri ve yeri yaratan, onlar gibisini yaratmaya kâdir değil midir?”

Gökler ve yer o kadar büyük iken onları yaratan, onlara nisbetle daha küçük ve daha hakir olanı yapmaya kâdir değil midir?Burada misliyet, onların zât ve sıfatlarında da olabilir. Bu da ikinci yaratılıştır.

بَلَى “Elbette kâdirdir.”

Bu, nefiy sonrası Allahtan bir cevaptır. Böyle denilmesinde, bundan başka cevap olmadığını hissettirmek vardır.

وَهُوَ الْخَلَّاقُ الْعَلِيمُ “Ve O, Hallak- Alîm’dir.”

O’nun mahlûkatı ve malumatı çoktur.



82- إِنَّمَا أَمْرُهُ إِذَا أَرَادَ شَيْئًا أَنْ يَقُولَ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ “Bir şeyi dilediği zaman, O’nun emri o şeye sadece “Ol!” demektir. O da hemen oluverir.”

Ayet, Allahın murat ettiği şeyde kudretinin tesirini anlatan bir temsildir. Kendisine itaat edilen biri, itaatkâr hizmetkârına bir şeyi emrettiğinde, geri durma ve bekleme olmadan o şeyin meydana gelmesi gibi, Allahın dilemesiyle de, üzerinde çalışmaya ve bir âlet kullanmaya ihtiyaç olmadan dilediği şey meydana gelir.Getirilen bu temsil, Allahın kudretini mahlûkatın kudretine kıyas etmekten meydana gelen şüpheyi kesmek içindir.[1>



83- فَسُبْحَانَ الَّذِي بِيَدِهِ مَلَكُوتُ كُلِّ شَيْءٍ “Her şeyin melekûtu (hükümranlığı) elinde bulunan Allah’ın şanı ne yücedir.”Ayet, Allah hakkında söylenen “çürümüş kemikleri kim diriltecek?” iddiasına karşı onu bir tenzih ve onların sözlerine karşı bir hayret ettirmedir. Çünkü bütün her şeyin mülkü O’nundur, dilediği her şeye de kâdirdir.

وَإِلَيْهِ تُرْجَعُونَ “Ve siz O’na döndürüleceksiniz.”

Ayet, öldükten sonraki hayata inananlara bir vaat ve inanmayanlara da bir vaîddir.

İbnu Abbas’tan şöyle rivayet edilir: “Yasin sûresinin fazileti hakkında anlatılan rivayetlere bakıp, nasıl bunlara mazhar olduğunu bilmiyordum. Bir de ne göreyim, bu son ayet sebebiyle imiş.”Hz. Peygamber şöyle buyurur:“Her şeyin bir kalbi vardır. Kur’anın kalbi de Yasîn’dir. Allahın rızasını murat ederek hangi Müslüman onu okusa, Allah onu bağışlar ve sanki yirmi iki defa Kur’an hatmetmiş gibi sevap verir. Hangi Müslümana da ölüm meleği geldiği sekerat zamanında Yasin sûresi okunsa, onun her bir harfi için on melek iner. Bu melekler o kimsenin önünde saf olurlar, ona rahmet ve mağfiret duası ederler. Onun cenazesinin yıkanmasında bulunurlar, onun cenaze namazını kılarlar, teşyi eder ve defninde hazır olurlar.

Hangi Müslüman ölüm anında Yasin Sûresini okusa, Rıdvan isimli melek ona gelip de cennetten getirdiği şerbeti yatağında içmeden, ölüm meleği onun ruhunu kabzetmez. Ruhu kabzedilirken o kimsenin kokusu hoştur. Kabrinde dururken kokusu hoştur. Kirlerden temizlenmek için peygamberlerin havuzlarından bir havuzda yıkanmaya muhtaç değildir, çünkü orada da kokusu hoştur.”


[1>Yani, Allahın kudreti, mahlûkatın kudretine kıyas edilmez, bu çok yanlış bir kıyas olur. O, öyle bir kâdirdir ki, bir şeyi meydana getirmek istediğinde sadece dilemesi kâfidir. Dilemiş olduğu şey, dilediği şekilde meydana gelir.


Yazar:
Prof.Dr. Şadi Eren
 
Üst Alt