Admin
Yönetici
- Katılım
- 19 Şub 2025
- Mesajlar
- 180
- Tepkime puanı
- 0
- Puanları
- 16
1- تَنزِيلُ الْكِتَابِ مِنَ اللَّهِ الْعَزِيزِ الْحَكِيمِ “Kitabın indirilişi, Azîz – Hakîm olan Allah’tandır.”
2- إِنَّا أَنزَلْنَا إِلَيْكَ الْكِتَابَ بِالْحَقِّ فَاعْبُدِ اللَّهَ مُخْلِصًا لَّهُ الدِّينَ “Biz Kitab’ı sana hak olarak indirdik.”
Veya “Hakkı isbat etmek, üstün kılmak, fasıl fasıl anlatmak için kitabı Sana indirdik.”
فَاعْبُدِ الّٰهلَ مُخْلِصًا لَهُ الدّ۪ينَۜ “Öyle ise dini Allah’a has kılarak O’na ibadet et.”
Şirk ve riyadan (gösterişten) uzak bir şekilde, dini Allaha has kılarak ibadet et.
3ِِ- أَلَا لِلَّهِ الدِّينُ الْخَالِصُ “İyi bilin ki, halis din yalnız Allah’ındır.”
Tâatin, sırf O’nun için yapılması gerekir. Çünkü O,
-Uluhiyet sıfatlarının yegane sahibidir.
-İnsanın sırlarına ve içinden geçenlere tümüyle muttalidir.
وَالَّذِينَ اتَّخَذُوا مِن دُونِهِ أَوْلِيَاء “O’nu bırakıp da başka dostlar edinenler
(şöyle demektedirler
”
Onların tutunduğu bu dostlar, kâfirler olabileceği gibi, melekler, Hz. İsa veya putlar da olabilir.
مَا نَعْبُدُهُمْ إِلَّا لِيُقَرِّبُونَا إِلَى اللَّهِ زُلْفَى “Biz onlara ancak bizi Allah’a daha çok yaklaştırsınlar diye ibadet ediyoruz.”
إِنَّ اللَّهَ يَحْكُمُ بَيْنَهُمْ فِي مَا هُمْ فِيهِ يَخْتَلِفُونَ “Şüphesiz Allah, ayrılığa düştükleri şeyler konusunda aralarında hüküm verecektir.”
Allah, hak yolda olanları cennete, batıl yolda olanları ise cehenneme koymak suretiyle dinde ihtilaf ettikleri meselelerde hükmünü verecektir.
“Aralarında” ifadesinden murat, kâfirler ve mukabili olan ehl-i imandır.
Denildi ki: Mana şöyle de olabilir: “Allah, bâtıl mabutlara tapanlarla onların taptıkları arasında hükmünü verecektir.”
Çünkü o batıl mabutlara tapanlar, mabutlarının şefaatini umuyorlar. Mabutları ise onlara şefaat değil, lanet edecekler.
إِنَّ اللَّهَ لَا يَهْدِي مَنْ هُوَ كَاذِبٌ كَفَّارٌ “Şüphesiz Allah, yalancı- inkarcı olanları doğru yola iletmez.”
Allah, yalancı ve inkârcı olanları, hakkı bulmaya muvaffak kılmaz. Çünkü böyleleri, basiretini kaybetmiş kimselerdir.
4- لَوْ أَرَادَ اللَّهُ أَنْ يَتَّخِذَ وَلَدًا لَّاصْطَفَى مِمَّا يَخْلُقُ مَا يَشَاء “Eğer Allah bir çocuk edinmek isteseydi, yarattıklarından dilediğini seçerdi.”
Allah, şayet onların iddia ettikleri gibi bir çocuk edinseydi, elbette yarattıklarından dilediğini seçerdi. Çünkü O’nun dışında mevcut olan her şey O’nun mahlûkudur. Aynı anda iki Vacibu’l-vücudun olması imkânsız olduğu gibi, her şeyin bir Vacibu’l-vücuda dayanması da kaçınılmazdır. Mahlûk Halıka denk olamayacağı için, yaratıcının herhangi bir mahlûka baba makamında olması düşünülemez.
Sonra Cenab-ı Hak bunu takrir ile şöyle buyurdu:
سُبْحَانَهُ “O, bundan münezzehtir.”
هُوَ اللَّهُ الْوَاحِدُ الْقَهَّارُ “O, Vahid - Kahhar olan Allah’tır.”
Çünkü gerçek ulûhiyet, zâtî birliği gerektiren vücuba (zorunlu varlık olmaya) bağlıdır. Zâtî birlik ise, değil baba – oğul gibi bir durumu kabul etmek, kendine denk bir şey olmasını da nefyeder. Çünkü birbirine emsal olan iki şey, müşterek bir hakikatten ve mahsus bir mahiyetten meydana gelir. Mutlak kahhariyet ise, bir çocuğa ihtiyaç hissettiren zevâli kabul etmeye aykırıdır.
Sonra buna delil olmak üzere Cenab-ı Hak şöyle buyurdu:
5- خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ بِالْحَقِّ “Gökleri ve yeri hak ile yarattı.”
يُكَوِّرُ اللَّيْلَ عَلَى النَّهَارِ وَيُكَوِّرُ النَّهَارَ عَلَى اللَّيْلِ “Geceyi gündüzün üzerine sarıyor, gündüzü de gecenin üzerine sarıyor.” Bunların her biri diğerini bürür. Sanki elbisenin, o elbiseyi giyeni sarması gibi diğerini sarar.Veya sargının, dolandığı şeyi kaplaması gibi diğerinin üzerini kaplar.Veya sarık bezinin sarığın aynı yerlerinden gidip gelmesi gibi, bunlar birbirini takip eder.
وَسَخَّرَ الشَّمْسَ وَالْقَمَرَ “Güneşi ve ayı musahhar kıldı.”
كُلٌّ يَجْرِي لِأَجَلٍ مُسَمًّى “Bunların her biri belli bir süreye kadar akıp gider.”
Gece ve gündüzün belli bir ecel (ecel-i müsemma) ile cereyanı, devrinin sona ermesi veya hareketinin nihaî noktasını ifade eder.
أَلَا هُوَ الْعَزِيزُ الْغَفَّارُ “İyi bil ki, O Azîz – Ğaffar’dır.”
O Azîz’dir, imkân dâhilindeki her şeye kâdirdir, her şey üzere de galiptir.
O, Ğaffar’dır; affeder, ceza vermekte ve bu san’at harikası olan tasarruflardaki rahmet ve umumi menfaati kaldırmakta acele etmez.
6- خَلَقَكُم مِّن نَّفْسٍ وَاحِدَةٍ “O, sizi bir nefisten yarattı.”
ثُمَّ جَعَلَ مِنْهَا زَوْجَهَا “Sonra ondan eşini var etti.”
Ayet, Allahın süflî âlemde icad ettiği şeylerle, varlığına ve birliğine başka bir delil getirmektir. Delil olarak insandan başlanmıştır. Çünkü o, Allaha delil olan eşya içinde en yakın bir delildir. Ayrıca delâleti en çok ve en hayret verici bir varlıktır.
Ayette zikredildiği üzere, insanın Allaha delil olması üç cihetledir:
1-Hz. Âdemin baba ve anne olmadan yaratılması.
2-Sonra Havva’nın O’na mukabil olarak yaratılması.
3-Sonra bu ikisinden, hasra gelmez bir şekilde nesillerin gelmesi.
وَأَنزَلَ لَكُم مِّنْ الْأَنْعَامِ ثَمَانِيَةَ أَزْوَاجٍ “Sizin için davarlardan (erkekli ve dişili olarak) sekiz tane indirdi (yarattı).”
Bundan murat: Deve, sığır, koyun ve keçiden birer çift olmak üzere sekiz adet davardır. Ayetin metninde bunların nüzul ettirildiği (indirildiği) bildirilir. Bu ise “Allah, sizin için bunları yaratmaya hükmetti” Veya “Allah bunları size kısmet olarak belirledi” manasına gelir. Çünkü Allahın hükümleri ve taksim ettiği şeyler levh-i mahfuzda yazıldığı cihetle “nüzul” ile vasfedilir.Veya bundan murat şu olabilir: “Allah bunları yıldızların ışığı ve yağmurlar gibi nâzil olan sebeplerle meydana getirdi.”
يَخْلُقُكُمْ فِي بُطُونِ أُمَّهَاتِكُمْ خَلْقًا مِن بَعْدِ خَلْقٍ فِي ظُلُمَاتٍ ثَلَاثٍ “Sizi analarınızın karınlarında üç karanlık içinde bir yaratılıştan diğer yaratılışa yaratıp duruyor.”Ayet, öncesinde geçen insanların ve hayvanların yaratılış keyfiyetini beyan ile bunlardaki kudret harikalarını ortaya koymaktadır. Ancak, akıl sahibi olanlar, tağlib yoluyla anlatılmıştır.
Veya özelilkle insanlara hitap ile anlatması, asıl muhatabın onlar olmasındandır.
“Bir yaratılıştan diğer yaratılışa” ifadesinden murat, nutfeden alakaya, alakadan mudğaya, mudğadan kemiklerin yaratılmasına, bu kemiklere et giydirilmesine ve düzgün bir canlı olarak yaratılmasına kadar geçen merhalelerdir.
Üç karanlık ise,
-Karın,
-Rahim,
-Ve meşime karanlıklarıdır.
Veya,
-Babanın sulbü,
-Ana rahmi,
-Ve ana karnıdır.
ذَلِكُمُ اللَّهُ رَبُّكُمْ “İşte Rabbiniz olan Allah.”
İşte, fiilleri bunlar olan Zat, sizi terbiye eden Allahtır. O, ibadetinize layıktır ve her şeyin sahibidir.
لَهُ الْمُلْكُ “Mülk (mutlak hâkimiyet) yalnız O’nundur.”
لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ “O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur.”
Çünkü, yaratmada O’ndan başkasının müdahalesi yoktur.
فَأَنَّى تُصْرَفُونَ “O hâlde, nasıl oluyor da haktan döndürülüyorsunuz?”
Nasıl da O’na ibadet yerine Ona şirke udûl ediyor, dönüyorsunuz?
7- إِن تَكْفُرُوا فَإِنَّ اللَّهَ غَنِيٌّ عَنكُمْ “Eğer nankörlük ederseniz, şüphesiz ki
Allah’ın size ihtiyacı yoktur.”
وَلَا يَرْضَى لِعِبَادِهِ الْكُفْرَ “Ama kulları için inkâra razı olmaz.”
O’nun insanların imanına ihtiyacı yoktur. Ama onlara bir rahmet olarak, zarar görmeleri hasebiyle, küfre girmelerine rıza göstermez.
وَإِن تَشْكُرُوا يَرْضَهُ لَكُمْ “Eğer şükrederseniz, sizin için buna razı olur.”
Çünkü şükür, sizin felahınıza sebeptir.
وَلَا تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ أُخْرَى “Hiçbir günahkâr başka bir günahkârın yükünü yüklenmez.”
ثُمَّ إِلَى رَبِّكُم مَّرْجِعُكُمْ “Sonra dönüşünüz ancak Rabbinizedir.”
فَيُنَبِّئُكُم بِمَا كُنتُمْ تَعْمَلُونَ “O da size yaptıklarınızı tek tek haber verir.”
Sizi hesaba çekerek ve amellerinizin karşılığını vererek size yaptıklarınızı tek tek haber verir.
إِنَّهُ عَلِيمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ “Çünkü O, kalplerde olanı hakkıyla bilendir.”
Sizin hiçbir gizli ameliniz O’na gizli kalmaz.
8- وَإِذَا مَسَّ الْإِنسَانَ ضُرٌّ دَعَا رَبَّهُ مُنِيبًا إِلَيْهِ “İnsana bir zarar dokunduğu zaman Rabbine yönelerek O’na yalvarır.”
ثُمَّ إِذَا خَوَّلَهُ نِعْمَةً مِّنْهُ نَسِيَ مَا كَانَ يَدْعُو إِلَيْهِ مِن قَبْلُ “Sonra (Rabbi) kendi tarafından ona bir nimet verdiği zaman, (insan) daha önce yalvardığını unutur.”
Bundan murat,
-Açması için Allaha yalvardığı sıkıntılı hâli unutması
-Veya yalvardığı Rabbini unutması olabilir.
وَجَعَلَ لِلَّهِ أَندَادًا لِّيُضِلَّ عَن سَبِيلِهِ “Ve O’nun yolundan saptırmak için
Allah’a eşler koşar.”
قُلْ تَمَتَّعْ بِكُفْرِكَ قَلِيلًا “De ki: Küfrünle biraz keyfet bakalım!”
Buradaki emir, tehdit manası taşır. Bu üslûbda, küfrün mesnedi olmayan bir nevi arzu olduğunu hissettirmek vardır. Ayrıca, kâfirlerin ahirette eğlenmekten ümitlerini kesmek vardır. Bundan dolayı ayetin devamında bunun illetini nazara vermek için şöyle bildirdi:
إِنَّكَ مِنْ أَصْحَابِ النَّارِ “Şüphesiz sen cehennem ashabındansın.”
9- أَمَّنْ هُوَ قَانِتٌ آنَاء اللَّيْلِ سَاجِدًا وَقَائِمًا يَحْذَرُ الْآخِرَةَ وَيَرْجُو رَحْمَةَ رَبِّهِ “(Böyle bir kimse mi Allah katında makbuldür,) yoksa gece vakitlerinde, secde hâlinde ve kıyamda, ahiretten korkarak ve Rabbinin rahmetini umarak ibadet eden mi?”Burada kâfir olan bir kimseyle, gece saatlerinde tâat vazifelerini yapmak için gayret gösterenin aynı tutulmayacağı anlatılır.
10- قُلْ يَا عِبَادِ الَّذِينَ آمَنُوا اتَّقُوا رَبَّكُمْ “De ki: Ey iman eden kullarım! Rabbinize karşı gelmekten sakının.”
Tâate sarılmak suretiyle Rabbinizden korkun.
لِلَّذِينَ أَحْسَنُوا فِي هَذِهِ الدُّنْيَا حَسَنَةٌ “Bu dünyada iyilik yapanlar için bir iyilik vardır.”
Dünyada tâât ile güzel işler yapanlara, ahirette güzel bir sevap vardır.
Denildi ki: Mana şöyle de olabilir: Güzel işler yapanlara, şu dünyada sıhhat ve âfiyet gibi güzel şeyler vardır.[1>
وَأَرْضُ اللَّهِ وَاسِعَةٌ “Ve Allah’ın arzı geniştir.”
Dolayısıyla vatanında güzel işler yapamayan bir insan, bunu yapabileceği yere gitsin.
إِنَّمَا يُوَفَّى الصَّابِرُونَ أَجْرَهُم بِغَيْرِ حِسَابٍ “Sabredenlere mükâfatları elbette hesapsız olarak verilir.”Tâatin zorluklarına karşı belâları yüklenerek sabreden ve bunun için vatanını terk eden sabırlı kimseler, sayan kimsenin saymakla bitiremeyeceği bir mükâfata nâil olurlar. Hadis-i şerifte şöyle bildirilir:“Kıyamet günü namaz kılan, sadaka veren ve hacca giden kimselerin sevabını tartmada teraziler kurulur ve mükâfatlarını eksiksiz alırlar. Belâ ehli olan musibetzedeler için ise teraziler kurulmaz, mükâfatları yağmur gibi yağdırılır. Dünyada iken musibetlerden uzak yaşayan afiyet ehli, belâ ehlinin alıp götürdükleri sevabı görünce “keşke cesetlerimiz demirden taraklarla taransaydı” diye temennide bulunurlar.”
11- قُلْ إِنِّي أُمِرْتُ أَنْ أَعْبُدَ اللَّهَ مُخْلِصًا لَّهُ الدِّينَ “De ki: “Şüphesiz bana, dini Ona has kılarak Allah’a ibadet etmem emredildi.”
12- وَأُمِرْتُ لِأَنْ أَكُونَ أَوَّلَ الْمُسْلِمِينَ “O’na teslim olanların ilki olmam için bana böyle emredildi.”
Bana bunun emredilmesi, dünya ve ahirette onların önünde olmam içindir. Çünkü dinde önde olmanın ölçüsü, ihlâstır.Veya şöyle de mana verilebilir: “O’na teslim olanların ilki olduğum için bana böyle emredildi.” Çünkü Hz. Peygamber, Kureyş ve onların dinine giren herkes içinde, yüzünü Allaha teslim edenlerin ilkidir.Bu ayetin üstteki ayetten farkı, dinde ihlâslı olmanın illetini beyan etmiş olmasıdır.[2>Ayette şunu da hissettirmek vardır: İhlâsla yapılan ibadet, her ne kadar lizâtihi emredilmesi gereken bir durum ise de, dinde yarış da onun yapılmasını gerektirmektedir.[3>Ancak şöyle de mana verilmesi caizdir: “İhlâsın emredilmesinden sonra, ihlâsta önde olmam, ihlâsa davet ederken önce kendimden başlamam bana emrolundu.”
13- قُلْ إِنِّي أَخَافُ إِنْ عَصَيْتُ رَبِّي عَذَابَ يَوْمٍ عَظِيمٍ “De ki: Eğer Rabbime isyan edersem, büyük bir günün azabından korkarım.”Eğer ben ihlâsı terk eder ve sizin içinde bulunduğunuz şirk ve riyaya meyledersem, o büyük günün azabından korkarım. Bu güne “büyük gün” denilmesi, herhangi bir cihetle büyük olmasındandır.
14- قُلِ اللَّهَ أَعْبُدُ مُخْلِصًا لَّهُ دِينِي “De ki: “Ben dinimi Allah’a has kılarak sadece O’na ibadet ediyorum.”
Öncesinde Hz. Peygambere ibadet ve ihlâsın emredildiği geçmişti. Bununla da ihlâsını ve dinde samimi olduğunu bildirmesi emredildi. Yoksa kendi bildirdiği esaslara muhalefet ederse, ceza görecektir.
Hz. Peygamber tarafından bunun ilan edilmesinde, onların “acaba bir açığını bulabilir miyiz” şeklindeki ümitlerini kesmek vardır. Bunun için, devamında şöyle bildirildi:
15- فَاعْبُدُوا مَا شِئْتُم مِّن دُونِهِ “Artık Allah’tan başka dilediğinize ibadet edin!”
Bunda, onlara hem bir tehdit, hem de başarıya ulaşamayacaklarını bildirmek vardır.
قُلْ إِنَّ الْخَاسِرِينَ الَّذِينَ خَسِرُوا أَنفُسَهُمْ وَأَهْلِيهِمْ يَوْمَ الْقِيَامَةِ “De ki: Şüphesiz hüsrana uğrayanlar, kıyamet gününde kendilerini ve beraber oldukları kimseleri hüsrana sokanlardır.”
De ki: Hüsranda (zararda) kemâlde olanlar hem yoldan çıkarak kendilerine, hem de yoldan çıkararak mensuplarına kıyamet günü yazık edenlerdir. Çünkü o gün geldiğinde, cennete bedel cehenneme gireceklerdir.
Bunların hüsranda kemâlde olması, bütün zarar cihetlerini kendilerinde cem etmelerindendir.
Bunların ehillerine yazık etmeleri şöyle de açıklanmıştır: Şayet beraber oldukları bu kimseler cehennem ehli olmuşlarsa, zâten kendilerine yazık ettikleri gibi bunlara da yazık etmişlerdir. Şayet bu kimseler cennet ehli olmuşlarsa, bir daha dönmeyecek şekilde onları kaybetmişlerdir.
أَلَا ذَلِكَ هُوَ الْخُسْرَانُ الْمُبِينُ “İyi bilin ki bu, apaçık hüsranın ta kendisidir.”
Ayette çok cihetlerle te’kid yapılmış, mana kuvvetli bir şekilde gösterilmiştir:
-“İyi bilin!” ifadesiyle başlanılması,
-“Ta kendisidir” şeklinde yapılan vurgu,
-“Hüsran” kelimesinin elif-lâmlı gelmesi,
-Bu hüsranın “mübîn” yani gayet açık olduğunu ifade etmek…
16- لَهُم مِّن فَوْقِهِمْ ظُلَلٌ مِّنَ النَّارِ وَمِن تَحْتِهِمْ ظُلَلٌ “Onlar için üstlerinde ateşten katmanlar, altlarında (ateşten) katmanlar vardır.”
ذَلِكَ يُخَوِّفُ اللَّهُ بِهِ عِبَادَهُ “İşte Allah, kullarını bununla korkutur.”
Ayet, onların hüsranını açıklamaktadır. Allahın böyle bir azapla kullarını korkutması, kendilerini bu azaba maruz bırakacak hâllerden korumaları içindir.
يَا عِبَادِ فَاتَّقُونِ “Ey kullarım, bana karşı gelmekten sakının.”
Gadabımı celbedecek şeylere kalkışmayın!
17- وَالَّذِينَ اجْتَنَبُوا الطَّاغُوتَ أَن يَعْبُدُوهَا وَأَنَابُوا إِلَى اللَّهِ لَهُمُ الْبُشْرَى “Tâğût’a kulluk etmekten kaçınan ve içtenlikle Allah’a yönelenler için müjde vardır.”Tağut, son derece azgın ve taşkın anlamında olup, daha çok şeytan hakkında kullanılmaktadır.
فَبَشِّرْ عِبَادِ “O hâlde, kullarımı müjdele!”Bu müjde, bunun karşılığının kendilerine verileceği müjdesi olup, Peygamberler diliyle söylenmiştir veya ölüm anında melekler aracılığıyla bildirilecektir.
18- الَّذِينَ يَسْتَمِعُونَ الْقَوْلَ فَيَتَّبِعُونَ أَحْسَنَهُ “Onlar sözü dinlerler, sonra da en güzeline uyarlar.”
Ayetin bu kısmı, onların kaçındıkları şeylerin başlangıcını nazara verir. Ayrıca, bu kimselerin dinde seçici olduklarını, hak ile batılı ayırt edip en efdal olanı tercih ettiklerini bildirir.
أُوْلَئِكَ الَّذِينَ هَدَاهُمُ اللَّهُ “İşte onlar, Allah’ın kendilerine hidayet ettiği kimselerdir.”
İşte bunlar, Allahın dinine seçtiği kimselerdir.
وَأُوْلَئِكَ هُمْ أُوْلُوا الْأَلْبَابِ “Ve işte onlar akıl sahiplerinin ta kendileridir.”
Ve bunlar vehim ve âdet perdelerini aşabilmiş akl-ı selim sahibi kimselerdir.
Bunda, hidayetin Allahın fiili olup, nefsin de bunu kabulüyle meydana geldiğine bir dalâlet vardır.
19- أَفَمَنْ حَقَّ عَلَيْهِ كَلِمَةُ الْعَذَابِ “Hakkında azap sözü (hükmü) gerçekleşenler, (hiç onlar gibi olur mu?)”
أَفَأَنتَ تُنقِذُ مَن فِي النَّارِ “Artık ateşte olanı sen mi kurtaracaksın?”
Yani, “Sen onların maliki misin? Azabı hak edeni Sen mi kurtaracaksın?”
Bu soru üslûbunda “hayır, kurtaramazsın!” manası vardır. “onları Sen mi kurtaracaksın” şeklinde zamirle anlatılabileceği hâlde “ateşte olanı Sen mi kurtaracaksın?” denilmesi de bu manayı teyid etmektedir.
Ayrıca ayette hakkında azap hükmü verilmiş olan kimsenin ona düşmüş gibi olduğuna delâlet vardır. Çünkü Allahın vaadinde hilaf olamaz.
Yine ayette, peygamberlerin mücadelesinin imana davet ile insanları ateşten kurtarma gayreti olduğuna dikkat çekmek vardır.
20- لَكِنِ الَّذِينَ اتَّقَوْا رَبَّهُمْ لَهُمْ غُرَفٌ مِّن فَوْقِهَا غُرَفٌ مَّبْنِيَّةٌ تَجْرِي مِن تَحْتِهَا الْأَنْهَارُ “Fakat Rabbine karşı gelmekten sakınanlar için (cennette) üst üste yapılmış ve altlarından ırmaklar akan köşkler vardır.”
وَعْدَ اللَّهِ “Allah, gerçek bir vaadde bulunmuştur.”
لَا يُخْلِفُ اللَّهُ الْمِيعَادَ “Allah, va’dinden dönmez.”
Va’dinde durmamak bir noksanlıktır. Böyle bir şey ise Allah hakkında imkansızdır.
[1>Türkçede “cömert ol baban gibi, cimri olma” ifadesinde şayet virgülü “ol” kelimesinin önüne getirirsek, farklı bir mana ifade edilmesi gibi, üstte nazara verilen iki mana, aslında virgülden kaynaklanmaktadır. Ayetin metninde bu bir virgülle sağlanabilirken, meâlde bunu aynı netlikte görememekteyiz. Bu durumda meâli iki şekilde vermek mümkündür:
-Şu dünyada güzel işler yapanlara bir hasene vardır.
-Güzel işler yapanlara, şu dünyada bir hasene vardır.”
[2> Bu açıklama “Şüphesiz bana, dini Ona has kılarak Allah’a ibadet etmem emredildi” ifadesinden sonra, “bana böyle emredilmesi, Allaha teslim olanların ilki olmam içindir” manasını ifade etmesi esas alındığına göredir.
[3> Yani, ihlâslı ibadet zâtında güzeldir. Bu, dindar olanla dindar olmayanı birbirinden ayırdığı gibi, dindar olanların da derecelerini ortaya koyar, daha ziyade ihlâslı olan, dinde daha önde olur.
21- أَلَمْ تَرَ أَنَّ اللَّهَ أَنزَلَ مِنَ السَّمَاء مَاء فَسَلَكَهُ يَنَابِيعَ فِي الْأَرْضِ “Görmedin mi, Allah gökten su indirdi de onu yeryüzündeki kaynaklara ulaştırdı.”
Bundan murat gözeler ve yeraltındaki suyun mecralarıdır. Veya yerden kaynayan pınarlardır.
ثُمَّ يُخْرِجُ بِهِ زَرْعًا مُّخْتَلِفًا أَلْوَانُهُ “Sonra onunla rengarenk mahsuller çıkarır.”
Muhtelif renklerden murat buğday, arpa gibi çeşitli sınıflar olabileceği gibi, yeşil, kırmızı gibi bunların keyfiyetlerinin farklı olması da olabilir.
ثُمَّ يَهِيجُ فَتَرَاهُ مُصْفَرًّا “Sonra mahsuller kuruyor da onları sapsarı kesilmiş görürsün.”
Sonra bu ekin kurur. Bu hâle gelince, tarladan kaldırılma zamanı gelmiş demektir.
ثُمَّ يَجْعَلُهُ حُطَامًا “Sonra da onu bir çöpe çevirir.”
إِنَّ فِي ذَلِكَ لَذِكْرَى لِأُوْلِي الْأَلْبَابِ “Şüphesiz ki bunda akıl sahipleri için bir öğüt vardır.
Elbette bütün bu olanlar, bunların tedbirini gören bir Sani-i Hakimi hatırlatır.
Veya ayette çizilen tablo, dünya hayatına bir temsildir, “ona aldanma!” şeklinde bir mesaj sunmaktadır.“Akıl sahipleri için bir öğüt”
Çünkü, akıl sahiplerinden başkası bunları düşünmez.
22- أَفَمَن شَرَحَ اللَّهُ صَدْرَهُ لِلْإِسْلَامِ فَهُوَ عَلَى نُورٍ مِّن رَّبِّهِ “Allah’ın, göğsünü İslâm’a açtığı, böylece Rabbinden bir nur üzere bulunan kimse, (kalbi imana kapalı kimse gibi midir?)”
Allah sadra genişlik verince, İslâm o sadra kolaylıkla girer, yerleşir. Zorlanmadan kabulü sebebiyle, nefsini kuvvetli istidad sahibi kılar. Allahı o sadr ile ifade eder, tanır.
Şu cihetle ki:Sadr, kalbin mahallidir. Kalp ise ruhun menbaıdır. Ruh ise, İslamı kabul eden nefis ile alakalıdır.Ayette geçen nurdan murat, marifet ve hakka hidayettir. Hz. Peygamber bunu şöyle açıklar:“Nur kalbe girdiğinde, o kalpte inşirah ve genişlik meydana gelir.
Denildi ki: Ya Rasûlallah, bunun alâmeti nedir?
Şöyle buyurdu: Bekâ yurduna ciddi yönelmek, şu aldanma yeri olan dünyadan uzaklaşmak, daha gelmeden ölüme hazırlanmak.”
فَوَيْلٌ لِّلْقَاسِيَةِ قُلُوبُهُم مِّن ذِكْرِ اللَّهِ “Allah’ın zikrine karşı kalpleri katı olanların vay hâline!”
Ayette sadrın (göğsün) İslâm’a açılması Allaha nisbet edilmiş, buna mukabil kalp katılığı onlara verilmiştir. Bu da birincilerin kabulünü, diğerlerinin ise kabulden kaçınmasını daha etkili bir şekilde ifade etmek içindir.
أُوْلَئِكَ فِي ضَلَالٍ مُبِينٍ “İşte onlar apaçık bir dalalet içindedir.”
Onların dalâlette oldukları, en edna bir bakışta bile ortaya çıkar.
Ayet Hz. Ali ve Hz. Hamzayla, Ebu Leheb ve oğlu hakkında inmiştir.
23- اللَّهُ نَزَّلَ أَحْسَنَ الْحَدِيثِ كِتَابًا مُّتَشَابِهًا مَّثَانِيَ “Allah, sözün en güzelini müteşabih, mesani (ahenkli) bir kitap olarak indirdi.”
“En güzel söz”den murat, Kur’andır.
Sebeb-i Nüzûl
Rivayete göre Hz. Peygamberin ashabı bir usanç hâli gösterdiklerinde “Bize bir şeyler anlat” demişlerdi. Bu münasebetle ayet nazil oldu.Cümlenin “Allah” ile başlaması, “indirdi” fiilinin O’na isnad edilmesi, indirilen kitabın azametini gösterir ve o kitabın güzelliğine de şehadet eder.İndirilen kitabın müteşabih olması, o kitabı meydana getiren kısımların,
-İ’caz,
-Nazmın birbirine cevap vermesi,
-Mananın sahih olması,
-Ve genel menfaatlere delâlette birbirine benzemesi yönündendir.
Ayet metnindeki “mesani” kelimesinin açıklaması Hicr sûresinde geçmişti.[1>
Burada “kitap” kelimesinin vasfı olması,
“Kur’an, sûre ve ayetlerdir”, “İnsan; kemik, damar ve sinirlerdir” cümlelerinde olduğu gibi, tafsilatı itibarıyladır.Veya “müteşabih” kelimesi için bir temyizdir.
تَقْشَعِرُّ مِنْهُ جُلُودُ الَّذِينَ يَخْشَوْنَ رَبَّهُمْ “Rablerinden korkanların derileri ondan dolayı ürperir.”
Onda olan tehdît ayetlerinin korkusundan ürperti duyarlar, tüyleri diken diken olur. Bu ifade, korkunun şiddetini ifade etmekte bir meseldir.
ثُمَّ تَلِينُ جُلُودُهُمْ وَقُلُوبُهُمْ إِلَى ذِكْرِ اللَّهِ “Sonra derileri ve kalpleri Allah’ın zikrine karşı yumuşar.”Sonra onların derileri ve kalpleri rahmetin genişliği ve mağfiretin umumî oluşuyla Allahın zikriyle sükûnet bulur, itminana erer.“Allahın zikri” ifadesinin mutlak gelmesi, Allahın tasarrufunda asıl olanın rahmet olduğunu ve rahmetinin gadabına galip geldiğini hissettirmek içindir.[2> Ayette önce ilâhî haşyetten derilerinin ürperdiği nazara verildi. Sonrasında ise sadece derilerinin sükûnetinden söz edilmeyip kalplerinin de sükûnetinden söz edildi. Öncesinde her ne kadar kalp geçmemişse de, haşyet kelimesi kalbi çağrıştırmaktadır. Çünkü haşyet duymak, kalbe arız olan hâllerden biridir.
ذَلِكَ هُدَى اللَّهِ يَهْدِي بِهِ مَنْ يَشَاء “İşte bu, Allah’ın hidayet rehberidir, onunla dilediğini doğru yola iletir.”
“İşte bu”, yani, Kitap veya kalpte meydana gelen haşyet ve ümit, Allahtan bir hidayettir. Allah onunla, hidayetini dilediği kimseye hidayet eder.
وَمَن يُضْلِلْ اللَّهُ فَمَا لَهُ مِنْ هَادٍ “Ve Allah, kimi de saptırırsa artık onun için hiçbir yol gösterici yoktur.”Allah kimi de yardımsız bırakarak yoldan çıkarırsa O kimseyi dalâletten çıkaracak bir rehber yoktur.
24- أَفَمَن يَتَّقِي بِوَجْهِهِ سُوءَ الْعَذَابِ يَوْمَ الْقِيَامَةِ “Kıyamet günü kötü azaba karşı yüzüyle korunan kimse, (o gün azaptan emin olan kimse gibi midir?)”
Kıyamet günü kötü azaba karşı elleri bağlı olduğu cihetle kendini koruyamayan, ancak yüzünü kalkan yapan kimseyle, böyle bir azaptan emniyette olan kimse hiç bir olur mu?
وَقِيلَ لِلظَّالِمِينَ ذُوقُوا مَا كُنتُمْ تَكْسِبُونَ “O zalimlere, “tadın bakalım kazandıklarınızı” denir.”
“Onlara” yerine “o zâlimlere” denilmesi, onların zulmünü tesciller ve maruz kaldıkları durumun sebebini hissettirir.
25- كَذَّبَ الَّذِينَ مِن قَبْلِهِمْ “Onlardan öncekiler de yalanladı.”
فَأَتَاهُمْ الْعَذَابُ مِنْ حَيْثُ لَا يَشْعُرُونَ “Derken azap kendilerine farkına varmadıkları bir yerden geldi.”
26- فَأَذَاقَهُمُ اللَّهُ الْخِزْيَ فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا “Böylece Allah dünya hayatında onlara zilleti tattırdı.”
Allah onlara şu dünya hayatında,
-Hayvan şekline sokmak. (Mesh)
-Yerin dibine geçirmek. (Hasf)
-Öldürülmek.
-Esaret hayatı yaşatmak.
-Sürgüne gönderilmek gibi zilletler tattırır.
وَلَعَذَابُ الْآخِرَةِ أَكْبَرُ “Ahiret azabı elbette daha büyüktür.”
Onlar için hazırlanan ahiret azabı ise, şiddeti ve devamından dolayı çok daha büyüktür.
لَوْ كَانُوا يَعْلَمُونَ “Keşke bilselerdi!”
Şayet onlar ilim ve tefekkür ehli olsalardı bunu bilirler ve bundan ibret alırlardı.
27- وَلَقَدْ ضَرَبْنَا لِلنَّاسِ فِي هَذَا الْقُرْآنِ مِن كُلِّ مَثَلٍ “Andolsun, biz bu Kur’an’da insanlar için her türlü misali verdik.”“Her türlü misal”den murat, Kur’ana bakan kişinin dinle ilgili meselelerde ihtiyaç duyduğu her türlü meseldir.
لَّعَلَّهُمْ يَتَذَكَّرُونَ “Ola ki öğüt alırlar.”Olur ki bununla öğüt alırlar.
28- قُرآنًا عَرَبِيًّا غَيْرَ ذِي عِوَجٍ “Onu, hiçbir eğriliği bulunmayan Arabça bir Kur’an olarak indirdik.”Onda hiçbir cihetle doğruluğa halel verecek bir şey yoktur.
لَّعَلَّهُمْ يَتَّقُونَ “Ola ki sakınırlar.”Kur’anda, ihtiyaç duyulan her meselin zikredilmesinin ikinci bir illetidir.[3> Bu ikinci illet, birinciye terettüp eden bir neticedir.[4>
29- ضَرَبَ اللَّهُ مَثَلًا رَّجُلًا فِيهِ شُرَكَاء مُتَشَاكِسُونَ وَرَجُلًا سَلَمًا لِّرَجُلٍ “Allah,birbiriyle çekişen sahipleri bulunan biri ile, yalnızca birine ait olan bir başkasını misal getirdi.”
Allah, müşrik ve muvahhid için şöyle misal getirdi:Şirk yolunda giden kimsenin mesleği, mabutlarının her birinin ondan ibadet etmesini ve o kimse hakkında kendi aralarında çekişme hâlinde olmalarını gerektirir. O ise, bunların hangisinin isteğini yerine getireceği hususunda şaşırıp kalmış, ne yapacağını bilmez bir hâle gelmiştir. İşte müşrik böyle bir hâldedir.Tevhid ehli olan kimse ise, sadece bir Allahı bilir, başkasının ona “bana kul ol” demesi söz konusu olamaz.[5>
هَلْ يَسْتَوِيَانِ مَثَلًا “Bu ikisinin durumu hiç aynı olur mu?”
الْحَمْدُ لِلَّهِ “Hamd, Allah’a mahsustur.”
Her türlü hamd O’na mahsustur. Gerçekte O’ndan başkası hamdde O’na şerik olamaz. Çünkü,
-Nimetlerin gerçek sahibi O’dur.
-Herşeyin mutlak mâliki Odur.
بَلْ أَكْثَرُهُمْ لَا يَعْلَمُونَ “Hayır, onların çoğu bilmiyorlar.”
Aşırı cehaletlerinden, başkasını O’na şerik kılıyorlar.
30- إِنَّكَ مَيِّتٌ وَإِنَّهُم مَّيِّتُونَ “Şüphesiz sen ölüsün ve şüphesiz onlar da ölüler.”
Çünkü her biriniz ölüme mahkûmsunuz ve ölüler sınıfındasınız.
31- ثُمَّ إِنَّكُمْ يَوْمَ الْقِيَامَةِ عِندَ رَبِّكُمْ تَخْتَصِمُونَ “Sonra şüphesiz siz kıyamet günü Rabbinizin huzurunda muhakeme edileceksiniz.”Orada Sen ey Peygamber, tevhidde hak üzere olduğunu ve onların Allaha şirk koşmada batıl üzere olduklarını, irşat ve tebliğe çalıştığını, onların ise tekzib ve inatta ısrar ettiklerini isbat edip galip geleceksin. Onlar ise “biz büyüklerimize uyduk”, “atalarımızı böyle bulduk” gibi batıl gerekçelerle mazeretlerini ileri sürecekler.
Denildi ki: Ayette nazara verilen hasımlaşmak geneldir. İnsanlar şu dünya hayatında aralarında geçen meseleler hakkında orada hasımlaşırlar, muhakeme olurlar.
[1> Bkz. Hicr, 87
[2>“Allahın zikri” ifadesi “Allahı anmak, Allahı hatırlamak” anlamına gelir. Allahı “ceza verici, intikam alıcı, gadab sahibi…” şeklinde hatırlamak da bir hatırlamak olmakla beraber, ayette hangi cihetle hatırladıkları söylenmemiş, bu hatırlamanın neticesinde sükûnete kavuştukları, itminana erdikleri nazara verilmiştir. Bu da, O’nu rahmetiyle, affıyla hatırladıklarını gösterir.
[3> Birincisi, insanların öğüt almasıydı.
[4>Yani, Kur’andan öğüt alan biri günahlardan, ilâhî yasaklardan kaçınır. Öğüt al mayan biri için böyle bir kaçınma düşünülemez.
[5>Mesela, bir asker on komutanın emri altında olduğunda ne yapacağını, kimin emrine göre hareket edeceğini şaşırır. Ama on asker bir komutana bağlı olduğunda nizam ve intizamla emre itaat ederler
32- فَمَنْ أَظْلَمُ مِمَّن كَذَبَ عَلَى اللَّهِ وَكَذَّبَ بِالصِّدْقِ إِذْ جَاءهُ “Artık Allah’a karşı yalan uyduran ve kendisine geldiğinde doğruyu yalanlayandan daha zalim kim olabilir?”
Çocuk ve ortak isnad ederek Allaha karşı yalan uyduran ve Hz. Peygamberin getirdiklerini yalanlayandan daha zalim kim olabilir?
Bu kimse, doğru olan kendisine geldiğinde hiç beklemeden ve üzerinde düşünmeden yalanlama cihetine gitmiştir.
أَلَيْسَ فِي جَهَنَّمَ مَثْوًى لِّلْكَافِرِينَ “Cehennemde kâfirler için kalacak bir yer mi yok!?”
Böyle bir cehennem, amellerine bir karşılık olarak onlara kâfidir.
Burada “kâfirler” ifadesi belli kâfirleri ifade edebildiği gibi, cins için olup bütün kâfirleri içine alabilir.
Bu ayetle, doğru bir şeyi yalanlamış olmaları sebebiyle bid’a ehlinin kâfir olduğuna delil getirenler olmuşsa da, sağlam bir delil değildir. Çünkü ayet, peygamberin getirdiğini yalanlamak hususunda gelmiştir.[1>
33- وَالَّذِي جَاء بِالصِّدْقِ وَصَدَّقَ بِهِ أُوْلَئِكَ هُمُ الْمُتَّقُونَ “Doğru olanı getiren ve onu tasdik eden var ya, işte onlar müttakilerdir.”Ayet, devamında çoğul gelmesinin delâletiyle, bütün peygamberleri ve onlara inanan bütün mü’minleri içine alır.
Denildi ki: “Andolsun, Musa’ya kitabı verdik. Ola ki hidayete gelirler.” (Mü’minun, 49) ayetinde olduğu gibi, burada murat Hz. Peygamber ve O’na tâbi olan mü’minlerdir.[2>
Denildi ki: Doğruyu getiren Hz. Peygamber ve o doğruyu tasdik eden Ebubekir-i Sıddık’tır.
34- لَهُم مَّا يَشَاءونَ عِندَ رَبِّهِمْ “Onlar için Rableri nezdinde ne dilerlerse vardır.”
“Rableri nezdinde” ifadesinden murat, cennettir.
ذَلِكَ جَزَاء الْمُحْسِنِينَ “İşte bu, muhsin olanların mükafatıdır.”
İşte bu, güzel işler yapmalarına bir karşılık olmak üzere, onların mükâfatıdır.
35- لِيُكَفِّرَ اللَّهُ عَنْهُمْ أَسْوَأَ الَّذِي عَمِلُوا وَيَجْزِيَهُمْ أَجْرَهُم بِأَحْسَنِ الَّذِي كَانُوا يَعْمَلُونَ “Allah, işlediklerinin en kötüsünü örtmek ve yaptıklarının en güzeli ile karşılık vermek için (onları böyle mükâfatlandırdı).”
Ayette “işlediklerinin en kötüsünü örtmek…” denilmesi, “böylesi bile örtüldükten sonra, diğerleri evleviyetle örtülür” manasını ifade etmek içindir.
Veya şu manayı hissettirmek vardır: Günahları ciddiye almaları sebebiyle, kendilerini kusurlu, günahkâr görürler. Kendilerinden sadır olan küçük günahlar, onların en çirkin amelleridir.[3>
Yaptıklarının en güzeliyle karşılık verilmesi, ihlâsları sebebiyle kendilerine ziyadesiyle ve çok büyük mükâfat verileceğini anlatır.
36- أَلَيْسَ اللَّهُ بِكَافٍ عَبْدَهُ “Allah, kuluna yetmez mi?”
Buradaki soru, ziyadesiyle isbat içindir. Yani, “yeter mi yeter.”
Burada “abd”den murat. Hz. Peygamberdir.
Ama cins ifade edip Allaha kul olan herkesi içine alması da muhtemeldir.
Bundan muradın peygamberler olduğu da söylenmiştir.
وَيُخَوِّفُونَكَ بِالَّذِينَ مِن دُونِهِ “Seni O’ndan başkalarıyla korkutmaya çalışıyorlar.”
Sebeb-i Nüzûl
Kureyşliler, Hz. Peygambere “Sen ilahlarımızı diline doluyorsun, korkarız sana bir zarar verirler” demişlerdi.
Denildi ki: Hz. Peygamber Uzza putunu kırmak üzere Halid Bin Velidi göndermişti. Puta görevli olan kişi Hz. Halide dedi: “Böyle bir şey yapmandan seni sakındırırım. Çünkü onun çok kuvveti var.” Hz. Halid ise puta yüklendi, burnu üstüne yere yıktı.
Hz. Halidi korkutmalarının Hz. Peygamberi korkutma yerine konulması, onun korkutulduğu şeyi emredenin Hz. Peygamber olmasındandır.
وَمَن يُضْلِلِ اللَّهُ فَمَا لَهُ مِنْ هَادٍ “Allah, kimi saptırırsa artık onun için bir yol gösterici yoktur.”
Öyle ki, bu dalâletin neticesi olarak Allahın kuluna kâfi olmasından gaflet eden ve onu fayda ve zarar vermeye gücü yetmeyen putlarla korkutmaya çalışan kimseye gelince, artık onu doğru yola sevkedecek kimse yoktur.
Çünkü, ayetin devamının işaret ettiği üzere, O’nun fiilini kimse geri çeviremez.
37- وَمَن يَهْدِ اللَّهُ فَمَا لَهُ مِن مُّضِلٍّ “Allah, kimi de doğru yola iletirse, artık onu saptıracak hiç kimse yoktur.”
أَلَيْسَ اللَّهُ بِعَزِيزٍ ذِي انتِقَامٍ “Allah Azîz - intikam sahibi değil midir?”
O, Azîz olmasıyla daima galiptir, dilediğini men etmeye de kâdirdir. Ayrıca O, müntakimdir, düşmanlarından intikam alır.
38- وَلَئِن سَأَلْتَهُم مَّنْ خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ لَيَقُولُنَّ اللَّهُ “Andolsun ki onlara, “gökleri ve yeri kim yarattı?” diye soracak olsan, elbette “Allah!” diyeceklerdir.”
Yaratıcının O olduğuna dair apaçık deliller olduğundan, ister istemez “Allah” derler.
قُلْ أَفَرَأَيْتُم مَّا تَدْعُونَ مِن دُونِ اللَّهِ “De ki: Söyleyin bakalım, Allah’ı bırakıp da ibadet ettikleriniz var ya!”
إِنْ أَرَادَنِيَ اللَّهُ بِضُرٍّ هَلْ هُنَّ كَاشِفَاتُ ضُرِّهِ “Eğer Allah bana bir zarar vermek isterse, onlar O’nun zararını giderebilirler mi?”
Âlemi yaratanın Allah olduğu sizce de tahakkuk ettikten sonra, söyleyin bakalım, şayet Allah bana bir zarar vermeyi murat ederse, bu zararı ortadan kaldırabilirler mi?
أَوْ أَرَادَنِي بِرَحْمَةٍ هَلْ هُنَّ مُمْسِكَاتُ رَحْمَتِهِ “Yahut bana bir rahmet dilerse, onlar O’nun rahmetini tutabilirler mi?” Veya bana bir fayda vermeyi murat etse, onu benden engelleyebilirler mi?
قُلْ حَسْبِيَ اللَّهُ “De ki: Allah, bana yeter.”
Hayrı vermekte ve zararı gidermekte Allah bana kâfidir. Çünkü, bu takrir ile anlaşıldı ki O, dilemiş olduğu hayır veya şerde hiçbir şeyin kendisine mani olamadığı mutlak kudret sahibidir.
Sebeb-i Nüzûl
Rivayete göre Hz. Peygamber müşriklere ayette anlatılan durumu sordu, onlar sükût ile mukabelede bulundular. Bunun üzerine ayet nazil oldu.
Ayette onların ilahlarıyla alakalı olarak “kâşifat ve mümsikat” ifadelerinin, onların ilahlarını dişi olarak nitelemelerine uygun bir şekilde dişi sığasıyla gelmesi, o batıl ilahların zayıf olmasının kemâline tenbihte bulunmak içindir.[4>
عَلَيْهِ يَتَوَكَّلُ الْمُتَوَكِّلُونَ “Tevekkül edenler ancak O’na tevekkül ederler.”
Tevekkül edenler, faydanın da zararın da O’ndan olduğunu bildiklerinden dolayı sadece O’na tevekkül ederler.
39- قُلْ يَا قَوْمِ اعْمَلُوا عَلَى مَكَانَتِكُمْ إِنِّي عَامِلٌ “De ki: Ey kavmim! Eliniz den geleni yapın, ben de yapacağım.”
De ki: “Ey kavmim, hâlinize göre yapacağınızı yapın, doğrusu ben de yapıyorum.”
Ayette onlara bir tehdit vardır. Ayrıca Hz. Peygamberin hâlinin bu hâliyle kalmayıp gün be gün Allahın kuvvet vermesi ve yardım etmesiyle ileriye gideceğini hissettirmek vardır. Bunun için, O’nun müşriklere dünya ve ahirette galip geleceğini haber verip şöyle buyurdu:
فَسَوْفَ تَعْلَمُونَ “Sonra bileceksiniz!”
40- مَن يَأْتِيهِ عَذَابٌ يُخْزِيهِ وَيَحِلُّ عَلَيْهِ عَذَابٌ مُّقِيمٌ “Kişiyi rezil edici azabın kime geleceğini ve daimî azabın kimin başına ineceğini.”
Çünkü düşmanlarının zillet içindeki hâli, Hz. Peygamberin galip gelmesine bir delildir. Nitekim Allahu Teâlâ Bedir savaşında onları zelil ve perişan etti.
“Daimî azabın”Bu daimî azaptan murat, cehennem azabıdır.
41- إِنَّا أَنزَلْنَا عَلَيْكَ الْكِتَابَ لِلنَّاسِ بِالْحَقِّ “Biz sana Kitab’ı insanlar için hak olarak indirdik.”
Çünkü dünya ve ahiret maslahatları bu kitapta anlatılanlara bağlıdır.
فَمَنِ اهْتَدَى فَلِنَفْسِهِ “Artık kim doğru yola girerse, kendisi için girmiş olur.”
Çünkü bunun faydası kendisinedir.
وَمَن ضَلَّ فَإِنَّمَا يَضِلُّ عَلَيْهَا “Kim de yoldan saparsa, ancak kendi aleyhine sapar.”
Çünkü bunun vebali kendi boynunadır.
وَمَا أَنتَ عَلَيْهِم بِوَكِيلٍ “Sen onlara bir vekil değilsin.”
Sen onları zorla hidâyete sevkedecek değilsin. Sen ancak tebliğ ile emrolundun, onu da zaten yerine getirdin.
[1>Bid’a ehli olanlar ise, peygamberden geleni reddetmek değil, aslında doğru iken yanlış zannettikleri şeyleri reddediyorlar. Mesela, Mu’tezile mezhebinden olan biri, “kişi kendi fiillerinin yaratıcısı olmalı ki sorumlu olabilsin” diyor. Hâlbuki insanın elinde olan sadece kesbtir, yaratan ise Allah’tır. Allah, her şeyin yaratıcısıdır, insanın fiillerinin de yaratıcısıdır.
İşte, Mu’tezile mezhebi tarzında bir kabul, sahibini kâfir yapmaz, ama ehl-i bid’aya dâhil eder.
[2> Yani, önce Hz. Musa fert olarak zikredilip ardından “ola ki hidayete gelirler” denilerek çoğul getirilmesi gibi, konumuz olan ayette de her ne kadar zamir tekil olarak gelmişse de bununla ümmet-i Muhammedin kastedilmesi mümkündür.
[3> Yani, aslında bunlar büyük günah işlemezler. Ama günah konusunda o kadar hassastırlar ki, küçük günahlarını bile çok büyük telakki ederler. Günahın küçüklüğünü değil, kendisine karşı günah işlenen Zâtın büyüklüğünü düşünürler.
[4> Müşrikler putlarını Lât, Uzza gibi dişi isimlerle isimlendiriyorlardı. Ayette bu batıl mabudların bir zararı açamayacakları ve bir hayra da engel olamayacakları “kâşifat ve mümsikat” ifadeleriyle, müennes sığa ile geldi.
42- اللَّهُ يَتَوَفَّى الْأَنفُسَ حِينَ مَوْتِهَا وَالَّتِي لَمْ تَمُتْ فِي مَنَامِهَا “Allah, insanların ruhlarını öldüklerinde, ölmeyenlerinkini de uykularında alır.”
Ruhlar, bedenlerle alakalıdır ve bedende tasarrufta bulunurlar. Allah ruhların bedenle olan bu alakalarını ve bedenlerde tasarrufta bulunmalarını ölüm anında hem zahir hem de batın olarak keser. Uyku anında ise sadece zâhiren keser.
فَيُمْسِكُ الَّتِي قَضَى عَلَيْهَا الْمَوْتَ وَيُرْسِلُ الْأُخْرَى إِلَى أَجَلٍ مُسَمًّى “Ölümüne hükmettiklerinin ruhlarını tutar, diğerlerini belli bir süreye kadar bırakır.”
Ölümüne hükmettiğinin ruhunu bedene geri döndürmez. Uykudakini ise, uyandığında bedenine gönderir.
“Belli bir süre” (ecel-i müsemma), o kişinin ölüm vaktidir.
İbnu Abbas’tan şöyle nakledilir:
“Âdemoğlundaki nefis ve ruh arasında, güneşle güneş şuaı gibi bir durum vardır. Nefiste akıl ve temyiz, ruhta nefes ve hayat bulunur. Bunların her ikisi ölümle vefat ederler. Uyku olayında ise sadece nefis vefat eder.”
İbnu Abbas’ın bu ifadeleri, bizim söylediğimize yakın bir manadır.
إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَاتٍ لِّقَوْمٍ يَتَفَكَّرُونَ “Şüphesiz bunda düşünen bir toplum için elbette ibretler vardır.”
Yani bu vefat ettirme, tutma ve göndermede Allahın kudret ve hikmetinin kemâline ve rahmetinin şümulüne delâlet eden alâmetler vardır.
Tefekkür ehli olan kimseler, bunları düşünerek,
-Ruhların bedenle alâkalarını,
-Ölüm anında ruhların bedenlerden bütünüyle alakalarının kesilmesini,
-Bedenlerin ölmesiyle ruhların ölmediğini,
-O ruhlara arız olan saadet ve şekâveti,
-Zahiren vefat etmelerinde ve ecelleri gelinceye kadar uyku sonrası bedenlere gönderilmelerindeki hikmeti anlarlar.
43- أَمِ اتَّخَذُوا مِن دُونِ اللَّهِ شُفَعَاء “Yoksa Allah’tan başka bir kısım şefaatçiler mi edindiler?”Doğrusu Kureyş, kendileri için Allah nezdinde şefaatçi olacağını düşündükleri batıl ilahlar edindiler.
قُلْ أَوَلَوْ كَانُوا لَا يَمْلِكُونَ شَيْئًا وَلَا يَعْقِلُونَ “De ki: Onlar hiçbir şeye güç yetiremezler ve akıl erdiremezlerse de mi (böyle yapacaksınız)?”
Gördüğünüz gibi bunlar hiçbir şeye güç yetirmez ve hiçbir şeyi bilmez cansız şeyler ise, yine bunları şefaatçiler mi edineceksiniz?
4ِِ4- قُل لِّلَّهِ الشَّفَاعَةُ جَمِيعًا “De ki: Bütün şefaat Allah’ındır.”
Ayetin bu kısmı “ama bizim şefaatçilerimiz cansız şeyler değil, Allah nezdinde makbul kimselerdir. Putlar ise sadece bunların timsalleridir” diyenlere red gibidir. Yani, Allah bütün şefaatin malikidir. Hiçbir kimse ve hiçbir şey O’nun izni ve rızası olmadan şefaat edemez, kendi başına şefaatçi olamaz.
Cenab-ı Hak, ayetin devamında bunu şöyle takrir etti:
لَّهُ مُلْكُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ “Göklerin ve yerin mülkü O’nundur.”
Çünkü O, bütün mülkün mâlikidir, hiçbir şey O’nun izni ve rızası olmadan O’nun emri hususunda bir şey söylemeye güç yetiremez.
ثُمَّ إِلَيْهِ تُرْجَعُونَ “Sonra yalnız O’na döndürüleceksiniz.”
Sonra kıyamet günü O’na döndürüleceksiniz, orada da bütün mülk O’nun olacak.
45- وَإِذَا ذُكِرَ اللَّهُ وَحْدَهُ اشْمَأَزَّتْ قُلُوبُ الَّذِينَ لَا يُؤْمِنُونَ بِالْآخِرَةِ “Allah, bir tek (ilâh) olarak anıldığında ahirete inanmayanların kalpleri daralır.”
وَإِذَا ذُكِرَ الَّذِينَ مِن دُونِهِ إِذَا هُمْ يَسْتَبْشِرُونَ “Allah’tan başkaları (ilâhları) anıldığında ise, bakarsın sevinirler.”Bu, putlara aşırı düşkünlükleri ve Allahın hakkını unutmaları sebebiyledir.Ayette, bu müşriklerin her iki durumdaki hâlleri gayet etkili bir şekilde ifade edilmiştir. Çünkü, putlar anıldığında kalpleri sürurla dolmakta, Allah anıldığında ise kendilerini bir sıkıntı basmaktadır.
4ّ6- قُلِ اللَّهُمَّ فَاطِرَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ عَالِمَ الْغَيْبِ وَالشَّهَادَةِ “De ki: Ey gökleri ve yeri yaratan, görüleni ve görülmeyeni bilen Allah’ım!”
Onlara karşı ne yapacağını bilemediğin, inatlarından ve şiddetli tabiatlarından sızlandığında dua ile Allaha iltica et. Çünkü O, her şeye kâdirdir ve bütün hâlleri bilendir.
أَنتَ تَحْكُمُ بَيْنَ عِبَادِكَ فِي مَا كَانُوا فِيهِ يَخْتَلِفُونَ “Kulların arasında, o ihtilaf edip durdukları şeyler hakkında sen hüküm vereceksin.”
Dolayısıyla, benimle onlar arasında hüküm vermeye ancak Sen kâdir olursun.
47- وَلَوْ أَنَّ لِلَّذِينَ ظَلَمُوا مَا فِي الْأَرْضِ جَمِيعًا وَمِثْلَهُ مَعَهُ لَافْتَدَوْا بِهِ مِن سُوءِ الْعَذَابِ يَوْمَ الْقِيَامَةِ “Eğer yeryüzünde bulunan her şey tümüyle ve onlarla beraber bir o kadarı da zulmedenlerin olsa, kıyamet günü kötü azaptan kurtulmak için elbette onları fidye olarak verirlerdi.”
Ayet, hem onlara çok şiddetli bir vaîddir, hem de kurtuluş ümitlerini bütün bütün ortadan kaldırır.
وَبَدَا لَهُم مِّنَ اللَّهِ مَا لَمْ يَكُونُوا يَحْتَسِبُونَ “Artık, hiç hesap etmedikleri şeyler Allah tarafından karşılarına çıkmıştır.”
“Şimdi hiç kimse kendileri için, yaptıklarına karşılık göz aydınlığı olacak şeylerden neler gizlenmiş olduğunu bilemez.” (Secde 17) ayetinin ehl-i imana gayet kuvvetli bir vaat olması gibi, bu ayet de inkârcılara gayet etkili bir vaîddir.
48- وَبَدَا لَهُمْ سَيِّئَاتُ مَا كَسَبُوا “(Dünyada) kazandıkları şeylerin kötülükleri karşılarına çıktı.”
Amel defterleri verildiğinde yaptıkları amellerinin kötülüğü kendilerine görülecektir.
وَحَاقَ بِهِم مَّا كَانُوا بِهِ يَسْتَهْزِئُون “Ve alay etmekte oldukları şeyler onları kuşattı.”
49- فَإِذَا مَسَّ الْإِنسَانَ ضُرٌّ دَعَانَا “İnsana bir zarar dokunduğunda bize yalvardı.”
Burada “insan”dan murat, insan cinsi olup, genelde insanların durumunu haber verir. Üstte kırkbeşinci ayete atfedilmiştir. Bu atfın فَ “fe” harfiyle yapılması, onların kendileriyle tenakuz hâlinde olduklarını, inançlarıyla çeliştiklerini beyan etmek içindir. Yani, tek Allah anılınca bundan sıkılmakta, ilahları anılınca ise sürur duymaktadırlar. Ama kendilerine bir musibet geldiğinde o batıl mabutlarına değil, Allaha yalvarmaktadırlar.
Kırkbeşinci ayetle bu ayet arasında yer alanlar, onların hâlini inkârı te’kid eden ara cümlelerdir.
ثُمَّ إِذَا خَوَّلْنَاهُ نِعْمَةً مِّنَّا قَالَ إِنَّمَا أُوتِيتُهُ عَلَى عِلْمٍ “Sonra ona tarafımızdan bir nimet verdiğimizde, “Bu, bana ancak ilim üzere verildi” dedi.”
Sonra bir lütuf olarak kendisine bir nimet verdiğimizde kendi çalışmasıyla böyle bir nimete ulaştığını söyler.
“Bu bana ancak ilim üzere verildi.”
-Yani, o nimete hangi yollarla ulaşılacağını ben iyi bilirim.
-Veya, bunun bana verilmesi, benim buna layık olmamdandır.
-Veya, Allah benim buna liyakatimi bilmiş, ona göre vermiştir.
Nimet kelimesi müennes olmakla beraber, zamirin müzekker gelmesi, o kimseye verilen nimetin, nimetin tamamı değil, o nimetten bir kısmı olmasındandır.
بَلْ هِيَ فِتْنَةٌ “Hayır, doğrusu o bir imtihandır.”
Doğrusu o nimet, o kimse hakkında bir imtihandır. Allah bununla o kimsenin şükür mü edeceğine, yoksa nankörlük mü yapacağına bakmaktadır.
Ayetin bu kısmı, o nankör insanın sözüne bir reddir. Zamirin müennes gelmesi, ya haberi itibarıyladır veya “nimet” lafzından dolayıdır.
وَلَكِنَّ أَكْثَرَهُمْ لَا يَعْلَمُونَ “Fakat onların çoğu bilmezler.”
Ayette “onların çoğu” ifadesinin gelmesi, “insan” kelimesiyle “cins” kastedildiğine bir delildir.[1>
50- قَدْ قَالَهَا الَّذِينَ مِن قَبْلِهِمْ “Bunu kendilerinden öncekiler de söylemişti.”
Daha önce Karun böyle demişti ve kavmi de buna rıza göstererek iştirak etmişti.
فَمَا أَغْنَى عَنْهُم مَّا كَانُوا يَكْسِبُونَ “Ama kazandıkları şeyler onlara hiçbir yarar sağlamadı.”
Dünya metaından elde ettikleri, kendilerine hiçbir fayda vermedi.
51- فَأَصَابَهُمْ سَيِّئَاتُ مَا كَسَبُوا “Nihayet kazandıkları şeylerin kötülükleri onlara isabet etti.”
Bunda, bütün amellerinin seyyie türünden olduğuna bir remiz vardır.
وَالَّذِينَ ظَلَمُوا مِنْ هَؤُلَاء سَيُصِيبُهُمْ سَيِّئَاتُ مَا كَسَبُوا “Şunlardan da zulmedenler var ya, kazandıkları şeylerin kötülükleri onlara da isabet edecektir.”
Önceki milletlerden olanlara yaptıkları kötü amellerin karşılığı verildiği gibi, bu zâlim Mekke müşriklerine de kötü amellerinin karşılığı verilecektir.
Nitekim yedi yıl süren bir kıtlığa maruz kaldılar, ayrıca önde gelen liderleri Bedir savaşında öldürüldü.
وَمَا هُم بِمُعْجِزِينَ “Onlar (Allah’ı) âciz bırakacak değillerdir.”
52- أَوَلَمْ يَعْلَمُوا أَنَّ اللَّهَ يَبْسُطُ الرِّزْقَ لِمَن يَشَاء وَيَقْدِرُ “Bilmediler mi, Allah rızkı dilediğine bol bol verir ve kısar.” Nitekim yedi yıl onlara rızkı daralttı, sonra da yedi yıl boyunca bolca verdi.
إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَاتٍ لِّقَوْمٍ يُؤْمِنُونَ “Şüphesiz bunda inanan bir toplum için elbette ayetler vardır.”İşte bunda, bütün olayların ya bilvasıta veya doğrudan Allahtan olduğuna inanan kimseler için pek çok ibretler vardır.
[1> Yani, ayette “insana bir zarar dokunduğunda…” denildiğinde, bununla bütün insanlar kastedilebilir. Ama bazı karinelerle bu ifadenin “insanların çoğu” manasına geldiği görülür. Çünkü insanlar içinde böyle olmayanlar da vardır.
53- قُلْ يَا عِبَادِيَ الَّذِينَ أَسْرَفُوا عَلَى أَنفُسِهِمْ “De ki: Ey nefislerine zulmeden kullarım!”
Nefsi günahlara maruz bırakmak, ona zulmetmektir.
Cenab-ı Hakkın “kullarım” deyişi, muhatabın mü’minler olmasındandır.
لَا تَقْنَطُوا مِن رَّحْمَةِ اللَّهِ “Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin.”
Allahın bağışlamasından ve lütufta bulunmasından ümidini kesmeyin.
إِنَّ اللَّهَ يَغْفِرُ الذُّنُوبَ جَمِيعًا “Çünkü Allah, bütün günahları affeder.”
Velev bir süre sonra da olsa, Allah bütün günahları bağışlar.
Ayetin manasını “tevbe etmek şartıyla” şeklinde kayıtlamak, ayetin zâhirine aykırıdır. “Şüphesiz Allah, kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz. Bunun dışında kalanları ise, dilediği kimseler için bağışlar.” (Nisa, 48) ayetinin hükmünce, şirk dışında bütün günahları şümulüne alır.
إِنَّهُ هُوَ الْغَفُورُ الرَّحِيمُ “Çünkü O, Ğafur’dur – Rahîm’dir.”
Ayetin bu kısmı, önceki hükmün illetini bildirir.
Bunda,
-Hem Allahın affedici ve merhamet sahibi olduğunu kuvvetli bir şekilde bildirmek,
-Hem affetmek ve merhamet etmenin gerçek anlamda O’nu has olduğunu anlatmak,
-Hem de affından sonra rahmetine mazhar kılacağını haber vermek vardır.
Cenab-ı Hakkın “kullarım” demesinde merhameti gerektiren bir durum vardır.
Ayrıca, şu cihetlerle de mana çok etkin bir şekilde anlatılmıştır.
-Taşkınlıklarının zararının kendilerine has olduğunu bildirmesi,
-Değil sadece mağfiretten, daha da genel olan ilâhî rahmetten ümit kesmekten yasaklanması,
-Bunu ifade ederken her hangi bir kayıtla kayıtlamaması,
-“Çünkü Allah bütün günahları affeder” diye yasağın illetini beyan etmesi,
-Evvelinde “Allah” lafzı geçtiği için “O” zamiriyle ifade edebileceği hâlde “Allah bütün günahları affeder” demesi.
Bu anlatımda Allahın müstağni ve mutlak manada mün’im olduğuna dikkat çekmek vardır.[1>
Hz. Peygamber (asm) bu ayetle ilgili şöyle dedi: “Bu ayete mukabil, dünya ve içindeki her şeyin benim olması, benim için daha sevimli olamaz.” Bunun üzerine adamın biri “Ya şirk koşmuşsa” diye sordu. Hz. Peygamber bir müddet sustu. Ardından üç kere “Dikkat edin! Şirk koşmuşsa da Allah affeder” buyurdu.
Sebeb-i Nüzûl
Rivayete göre Mekke ehli “Muhammed putlara tapan ve haksız yere cana kıyanın bağışlanmadığını söylüyor. Biz ise, Onunla beraber hicret etmedik, putlara taptık ve cana da kıydık. Allah bizi nasıl affetsin!?” demişlerdi. Ayet bunun üzerine nâzil oldu.
Ayetin Ayyaş ve Velîd bin Velîd veya Vahşi hakkında indiği de söylenir.[2> Bütün bu rivayetler, onun hükmünün genel olmasına engel değildir.
54- وَأَنِيبُوا إِلَى رَبِّكُمْ وَأَسْلِمُوا لَهُ مِن قَبْلِ أَن يَأْتِيَكُمُ الْعَذَابُ “Azap size gelmeden önce Rabbinize dönün ve O’na teslim olun.”
ثُمَّ لَا تُنصَرُونَ “Sonra size yardım edilmez.”
Ayet-i kerime, önceki ayette nazara verilen umumî mağfiretin tevbe ve ihlâsla alakasını nazara verir.[3>
55- وَاتَّبِعُوا أَحْسَنَ مَا أُنزِلَ إِلَيْكُم مِّن رَّبِّكُم مِّن قَبْلِ أَن يَأْتِيَكُمُ العَذَابُ بَغْتَةً وَأَنتُمْ لَا تَشْعُرُونَ “Farkında olmadan azap size ansızın gelmeden önce,
Rabbinizden size indirilenin en güzeline uyun.”
“Rabbinizden size indirilenin en güzeline uyun” ifadesinden murat,
-Kur’ana tâbi olmaktır.
-Veya nehyedilenleri terk etmekle yetinmeyip, emredilenleri de yapmaktır.
-Veya ruhsatla amel yerine azimetle hareket etmektir.
-Veya, mensuh yerine nasihle amel etmektir.
-Veya bundan murat Allaha tam yönelmek ve tâate tam devam etmek gibi en ziyade kurtarıcı ve selâmete sevkedici durumlardır.
56- أَن تَقُولَ نَفْسٌ يَا حَسْرَتَى علَى مَا فَرَّطتُ فِي جَنبِ اللَّهِ “Günahkar nefis şöyle diyecek: Allaha yönelik ihmallerimden dolayı vay hâlime!”
وَإِن كُنتُ لَمِنَ السَّاخِرِينَ “Gerçekten ben alay edenlerden idim.”
57- أَوْ تَقُولَ لَوْ أَنَّ اللَّهَ هَدَانِي لَكُنتُ مِنَ الْمُتَّقِينَ “Yahut şöyle diyecek: Şayet Allah bana hidayet etseydi, elbette müttakilerden olurdum.”
“Şayet Allah hakka irşad ile bana hidayet etseydi, şirk ve günahlardan sakınan biri olurdum” diyecek.
58- أَوْ تَقُولَ حِينَ تَرَى الْعَذَابَ لَوْ أَنَّ لِي كَرَّةً فَأَكُونَ مِنَ الْمُحْسِنِينَ “Yahut azabı gördüğünde şöyle diyecek: Keşke benim için dünyaya bir dönüş olsa da iyilik yapanlardan olsam.”
“Keşke dönsem de inancı ve ameli güzel olanlardan biri olsam” diyecek.
Ayette iki defa geçen “veya” ifadesi, o günde insanların şaşkınlıklarını, böyle sözlerle faydasız bir şekilde “keşke” diyeceklerini anlatır.
59- بَلَى قَدْ جَاءتْكَ آيَاتِي فَكَذَّبْتَ بِهَا “(Allah, şöyle diyecek
Hayır, öyle değil! Âyetlerim sana geldi de sen onları yalanladın.”
وَاسْتَكْبَرْتَ “Büyüklük tasladın.”
وَكُنتَ مِنَ الْكَافِرِينَ “Ve inkârcılardan oldun.”
Ayet, insanın “şayet Allah bana hidayet etseydi müttakilerden olurdum” demesine bir reddir. Çünkü durumu anlatılan kimse emredilen amelleri yapmamış olmaktan pişmanlık hâlindedir. Buna gerekçe olarak da ilâhî hidayetin olmayışını göstermekte, ardından da tekrar dünyaya döndürülüp amellerini düzgün yapmayı temennî etmektedir.[4>
Senin de bildiğin gibi, ayetin bu anlatımı kulun fiilinde Allahın kudretinin tesirine ve fiilin kula nisbet edilmesine mani değildir.
60- وَيَوْمَ الْقِيَامَةِ تَرَى الَّذِينَ كَذَبُواْ عَلَى اللَّهِ وُجُوهُهُم مُّسْوَدَّةٌ “Ve kıyamet günü, Allah’a karşı yalan söyleyenleri yüzleri kapkara kesilmiş görürsün.”
Allahın –haşa- çocuğu olduğunu iddia etmek gibi O’nun hakkında caiz olmayan vasıflarla vasfedenleri, kıyamet gününde yüzleri kapkara hâlde görürsün.
Bunların yüzlerinin kapkara olması,
-O günün şiddetinden,
-Veya içlerindeki cehalet karanlığının yüzlerine vurmasındandır.
أَلَيْسَ فِي جَهَنَّمَ مَثْوًى لِّلْمُتَكَبِّرِينَ “Büyüklük taslayanlar için cehennemde bir yer mi yok!?”
İman ve tâatten tekebbür edenler için, elbette cehennemde bir barınak vardır. Ayet, durumun bundan ibaret olduğunu takrîr eder. Çünkü, cehennem ehli, böyle olduğunu görmektedirler.
61- وَيُنَجِّي اللَّهُ الَّذِينَ اتَّقَوا بِمَفَازَتِهِمْ “Allah, kendisine karşı gelmekten sakınanları, felah bulmalarıyla kurtarır.”
Felah bulmak, ayette “mefâze” kelimesiyle ifade edilmiştir. Bu kelime “fevz” kökünden gelir. Bunun “kurtarır” şeklinde açıklanması, felahın en önemli kısımlarından biriyle açıklamak tarzındadır.
“Mefâze” kelimesi, “saadet ve salih amel” şeklinde de tefsir edilmiştir. Bu şekilde tefsirinde ise, sebep olma ciheti söz konusudur.[5>
لَا يَمَسُّهُمُ السُّوءُ “Onlara kötülük dokunmaz.”
وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ “Onlar üzülmezler de.”
62- اللَّهُ خَالِقُ كُلِّ شَيْءٍ “Allah, her şeyin yaratıcısıdır.”
Allah hayır ve şer, iman ve küfür gibi her şeyin yaratıcısıdır.
وَهُوَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ وَكِيلٌ “Ve O, her şeye vekildir.”
Her şeyde tasarrufta bulunan O’dur. Bunlarda O’ndan başkası bir şeye mâlik değildir, tasarrufta bulunamaz.
63- لَهُ مَقَالِيدُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ “Göklerin ve yerin anahtarları O’nun dur.”
“Göklerin ve yerin anahtarları” ifadesi, Allahın kudret ve hıfzından kinayedir. Bu anlatımda, bunların Allaha ait olduğunu ziyadesiyle beyan etmek vardır. Çünkü, hazinelerin olduğu yere, onların anahtarlarına sahip olandan başkası giremez ve tasarrufta bulunamaz.
Hz. Osman bu ayet hakkında Hz. Peygambere sorar. Hz. Peygamber şöyle cevap verir:
“Bunun tefsiri şu kelimelerdir: La ilâhe illallahu vallahu ekber ve sübhanallahi ve bihamdihi ve estağfirullah ve la havle ve la kuvvete illa billah. Hüve’l-evvelü ve’l-âhiru ve’z-zâhiru ve’l-bâtın. Biyedihi’l-hayr. Yuhyî ve yümîtü ve hüve ale küllî şeyin kadîr.”
Bunun manası şudur: Bu kelimeler Allah içindir, bunlarla O’nun birliği ve şânı ilân edilir. Bu kelimeler, göklerin ve yerin hayırlarının anahtarlarıdır. Bunları okuyan kimse, göklerin ve yerin hayırlarına nail olur.
وَالَّذِينَ كَفَرُوا بِآيَاتِ اللَّهِ أُوْلَئِكَ هُمُ الْخَاسِرُونَ “Allah’ın âyetlerini inkâr edenler var ya, işte onlar ziyana uğrayanların ta kendileridir.”
Bu ifade, altmışbirinci ayetteki “Allah, kendisine karşı gelmekten sakınanları, felah bulmalarıyla kurtarır.” ile muttasıldır. Arada geçen cümleler, ara cümlelerdir. (Cümle-i muteriza) Bunlarda Allahın kullarına müheymin olduğuna (yani onları kollayıp gözettiğine), fiillerine muttali olduğuna, onların amellerinin karşılığını verdiğine bir delâlet vardır.
Altmışbirinci ayette, müttaki kimseleri Allahın kurtardığı bildirilmişti. Burada ise Allahın ayetlerini inkâr edenlerin hüsranda olduğu nazara verildi. Anlatımda değişiklik olması şu manayı hissettirmek içindir: Mü’minlerin felahında temel umde Allahın lütfudur. Ama kâfirlerin helâki ise, kendilerinden kaynaklanmaktadır.
Ayrıca, müttaki olanlara mükâfatları açık bir şekilde ifade edilirken, inkârcılara olan azap tehdidinin o derece açıktan olmaması, Allahın kereminin bir tezahürüdür.
Allahın ayetlerinden murat, kudretinin delilleri ve ayrıca göklerin ve yerin O’nun emrinde olmasıdır. Veya O’nun tevhid ve şanını anlatan kelimelerdir.
Ayette hüsrana düşmenin kâfirlere tahsis edilmesi, onlardan başkalarının rahmet ve sevaptan hisselerini almalarındandır.
64- قُلْ أَفَغَيْرَ اللَّهِ تَأْمُرُونِّي أَعْبُدُ أَيُّهَا الْجَاهِلُونَ “De ki: Ey cahiller! Siz bana Allah’tan başkasına ibadet etmemi mi emrediyorsunuz?”
Bu kadar deliller ve bu kadar tehditlerden sonra, şimdi ben tutup da Allahtan başkasına mı ibadet edeyim?
Sebeb-i Nüzûl
Onlar, akılsızlıklarından Hz. Peygambere “Sen bizim ilahlarımıza ibadet et, biz de Senin ilahına ibadet edelim” demişlerdi.
65- وَلَقَدْ أُوحِيَ إِلَيْكَ وَإِلَى الَّذِينَ مِنْ قَبْلِكَ “Andolsun, sana ve senden öncekilere şöyle vahyedildi:”
لَئِنْ أَشْرَكْتَ لَيَحْبَطَنَّ عَمَلُكَ وَلَتَكُونَنَّ مِنَ الْخَاسِرِينَ “Eğer Allah’a şirk koşarsan elbette amelin boşa gider ve elbette ziyana uğrayanlardan olursun.”
Ayet faraziye yoluyla Hz. Peygambere hitaptır. Yani, “faraza Allaha şirk koşsan, elbette amelin boşa gider…”Bundan murat Hz. Peygamberi heyecana getirmek ve kâfirlerin de O’ndan ümidini kesmektir. Ayrıca, peygambere hitap ile ümmete bir ders vermektir.[6>
Ayrıca bu hitap, “ey muhatap!” şeklinde her bir ferde müteveccih bir kelâm olarak da anlaşılabilir.Ayette “amelin boşa gider” ifadesinin mutlak gelmesi,
-Ya onlara has bir durumu nazara vermek içindir. Çünkü, onların şirki diğer milletlere göre daha çirkindir.
-Veya bundan murat “şirk üzere ölürsen amelin boşa gider” manasıdır. Nitekim bu mana “Sizden her kim dininden döner ve kâfir olarak can verirse, artık onların bütün amelleri, dünyada ve ahirette boşa gitmiştir.” (Bakara, 217) ayetinde açıktan bildirilmiştir.
Amelin boşa gideceği ifade edildikten sonra, atıf yoluyla hüsranın nazara verilmesi, neticenin sebebe atfedilmesidir.[7>
66- بَلِ اللَّهَ فَاعْبُدْ “Hayır, yalnız Allah’a ibadet et!”
Ayet, onların “Sen bizim ilahlarımıza ibadet et, biz de Senin ilahına ibadet edelim” demelerine karşı bir reddir.
وَكُن مِّنْ الشَّاكِرِينَ “Ve şükredenlerden ol.”
Ve O’nun sana olan nimetlerine şükredenlerden ol.
Ayetin bu kısmında, ibadetin sadece Allaha olmasını gerektiren duruma bir işaret vardır.[8>
67- وَمَا قَدَرُوا اللَّهَ حَقَّ قَدْرِهِ “Allah’ı hakkıyla takdir edemediler.”
O’nun azametini kendi nefislerinde hakkıyla bilemediler, gereken tazimi gösteremediler. Çünkü O’nun için şerikler uydurdular ve O’nun şanına uygun olmayan vasıflarla O’nu vasfettiler.
وَالْأَرْضُ جَمِيعًا قَبْضَتُهُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ “Hâlbuki yeryüzü kıyamet gününde bütünüyle O’nun kabzasındadır.”
وَالسَّماوَاتُ مَطْوِيَّاتٌ بِيَمِينِهِ “Gökler de O’nun sağ eliyle dürülmüştür.”
Ayet, Allahın azametine bir tenbihtir. Ayrıca vehimlerin kendisinde hayrette kaldığı büyük fiillerin O’nun kudretine nisbetle küçük kaldığına bir tenbihtir.
Ayette geçen “kabza ve sağ el” ifadeleri ne hakikat, ne de mecaz olarak itibara alınmaksızın, temsîl ve tahyîl yoluyla âlemi harap etmenin O’na çok kolay olduğuna delâlet eder.
سُبْحَانَهُ وَتَعَالَى عَمَّا يُشْرِكُونَ “O, onların ortak koştuklarından münezzeh ve çok yücedir.”
Kudret ve azameti böyle olan Allah, onların şerik saydıkları şeyleri kendine ortak kılmaktan çok uzak ve çok yücedir, kendisine nisbet edilen şeriklerden münezzehtir.
[1> Yani, Allahın ibadeti emretmesi kullara olan lütfundandır. Yoksa –haşa- bir ihtiyaçtan değildir. İnsanlar ibadet etmekle Allaha bir fayda veremedikleri gibi, isyan etmekle de bir zarar veremezler. Fayda ve zarar, ancak kendilerine racidir. Allah, dilerse kullarının bütün günahlarını affeder ve ayrıca onlara daha nice ikramlarda ve nimetlerde bulunur.
[2> Ayyaş Bin Rabia ve Velîd bin Velîd, ayrıca bir grup insan İslâma girdiler. Sonra savaş ve benzeri mükellefiyetleri görünce sabredemeyip dinden çıktılar.
Vahşi ise, Hz. Peygamberin amcası Hz. Hamza’yı şehit etmişti. Mekke’nin fethinden sonra müslüman oldu.
[3> Yani, “günahlarım çok, artık Allah beni affetmez” diye ümitsizliğe düşmeyin. Samimi bir şekilde Rabbinize yönelin ve O’na teslim olun. Yoksa, ilâhî azaba maruz kalır, hiçbir yerden de yardım göremezsiniz.” Dolayısıyla, üstteki ayete bakıp “biz istediğimiz günahı serbestçe işleyelim, Allah nasılsa affeder” şeklindeki bir sonuca varmak uygun değildir. Şayet mana öyle olsaydı, ayetin hemen devamında azapla uyarmanın bir anlamı olmazdı.
[4>Yani, bu kimse için haklı hiçbir mazeret söz konusu olamaz. Zira gönderilen ayetlerle ilâhî hidayet kendisine gelmiş, ama o bunları yalanlamış, kibirlenmiş ve kâfirlerden olmuştur.
[5> Yani, Allah onları salih amelleri sebebiyle kurtuluşa erdirir, saadete mazhar eder.
[6>Türkçede “kızım sana söylüyorum, gelinim sen anla” şeklindeki deyim bu manayı güzel açıklar. Zira, ayetteki hitap her ne kadar peygambere ise de, asıl muhatap olanlar ümmettir.
[7> Yani, ameli boşa giden kimse, elbette bunun sonucu olarak hüsran hâli yaşayacaktır.
[8> Çünkü nimetleri veren ancak O’dur, şükrün de sadece O’na yapılması gerekir. Bu ise, sadece ve sadece O’na ibadet etmekle gerçekleşir.
68- وَنُفِخَ فِي الصُّورِ فَصَعِقَ مَن فِي السَّمَاوَاتِ وَمَن فِي الْأَرْضِ “Sûr’a üflenir ve göklerdeki herkes ve yerdeki herkes yere yıkılır.”
Sur’a ilk üfürüldüğünde göklerde ve yerde olanların hepsi ölü veya baygın olarak yere düşer.
إِلَّا مَن شَاء اللَّهُ “Allah’ın dilediği kimseler hariç.”
Bundan muradın Cebrail, Mikail ve İsrafil olduğu söylendi. Çünkü bunlar sonra ölürler.
Denildi ki: Bundan murat hamele-i arştır.
ثُمَّ نُفِخَ فِيهِ أُخْرَى فَإِذَا هُم قِيَامٌ يَنظُرُونَ “Sonra ona bir daha üflenir, bir de bakarsın onlar kalkmış etrafa bakıyorlar.”
Şaşkın vaziyetteki bir kimse gibi, gözlerini etrafa çevirirler.
Veya kendilerine ne yapılacağını beklerler.
69- وَأَشْرَقَتِ الْأَرْضُ بِنُورِ رَبِّهَا “Arz, Rabbinin nuru ile nurlanmıştır.”
Arzın nurlanması, Allahın orada adaleti ikame etmesidir.
Adalete “nur” denilmesi,
Zulme “zulmet” yani “karanlık” denilmesi gibi, bulunduğu yeri zînetlendirmesi ve hukuku ortaya koyması sebebiyle, adalete de “nur” adı verilir. Nitekim hadiste şöyle buyrulur:
“Zulüm, kıyamet günü zulümattır.”
Veya bu nurdan murat, Allahın ışık veren cisimler vasıta olmadan orada yarattığı bir nurdur. Bundan dolayı bu nur Allah’a nisbetle ifade edilmiştir.
وَوُضِعَ الْكِتَابُ “Kitap ortaya konur.”
Kitaptan murat, insanların amel defterleridir.
Denildi ki: Bundan murat levh-i mahfuzdur. Bundaki kayıtlarla amel defterlerindeki kayıtlar mukabele edilir.
وَجِيءَ بِالنَّبِيِّينَ وَالشُّهَدَاء “Peygamberler ve şahitler getirilir.”
“Şüheda”dan murat, melekler ve mü’minlerden ümmetlerin leh ve aleyhinde şahitlik yapacak olanlardır.
Bundan muradın “şehitler” olduğu da söylenmiştir.
وَقُضِيَ بَيْنَهُم بِالْحَقِّ “Ve aralarında hak ile hüküm verilir.”
Kullar arasında adaletle hükmedilir.
وَهُمْ لَا يُظْلَمُونَ “Ve onlara hiç haksızlık yapılmaz.”
Vaad edilen sevaptan daha azı veya kendisiyle tehdid edilen cezadan daha fazlası verilmek suretiyle onlara zulmedilmesi söz konusu değildir.
70- وَوُفِّيَتْ كُلُّ نَفْسٍ مَّا عَمِلَتْ “Herkese yaptığının karşılığı tam olarak verilir.”
وَهُوَ أَعْلَمُ بِمَا يَفْعَلُونَ “O, onların yaptıklarını en iyi bilendir.”
Onların fiillerinden hiçbir şey Allaha gizli kalamaz. Cenab-ı Hak ayetin devamında amellerinin karşılığının eksiksiz alınmasını şöyle tafsil etti:
71- وَسِيقَ الَّذِينَ كَفَرُوا إِلَى جَهَنَّمَ زُمَرًا “İnkâr edenler grup grup cehenneme sevk edilirler.”
Bu bölükler hâlinde olma, dalalet ve şerde farklı farklı derecelerine göre olacaktır.
حَتَّى إِذَا جَاؤُوهَا فُتِحَتْ أَبْوَابُهَا “Oraya vardıklarında oranın kapıları açılır.”
وَقَالَ لَهُمْ خَزَنَتُهَا “Ve cehennem bekçileri onlara şöyle der:”
Cehennem bekçilerinin onlarla konuşması, suçlarını başlarına vurmak ve kendilerini kınamak içindir.
أَلَمْ يَأْتِكُمْ رُسُلٌ مِّنكُمْ يَتْلُونَ عَلَيْكُمْ آيَاتِ رَبِّكُمْ وَيُنذِرُونَكُمْ لِقَاء يَوْمِكُمْ هَذَا “İçinizden, Rabbinizin âyetlerini size okuyan ve bu gününüze kavuşacağınıza dair sizi uyaran peygamberler gelmedi mi?”
Ayet, din gönderilmeden mükellefiyet olmayacağına bir delildir. Çünkü cehennem bekçileri bu kınamalarını peygamberlerin gelmesi ve kitapları tebliğ etmeleri üzerine bina ettiler.
قَالُوا بَلَى “Onlar da, “Evet geldi” derler.”
وَلَكِنْ حَقَّتْ كَلِمَةُ الْعَذَابِ عَلَى الْكَافِرِينَ “Fakat kafirler hakkında azap kelimesi gerçekleşmiştir.”
Bundan murat, kendileri hakkında şekavetle ve cehennem ehli olmakla hükmolunmasıdır.
Ayette “bize” demek yerine “kâfirlere” denilmesi, bu durumun kâfirlere has olduğuna delâlet etmesi içindir.
Denildi ki: “Azap kelimesi”nden murat, “Rabbinin, ‘Andolsun ki cinlerden ve insanlardan cehennemi dolduracağım’ sözü tamam oldu.” (Hûd, 119) ayetidir.
72- قِيلَ ادْخُلُوا أَبْوَابَ جَهَنَّمَ خَالِدِينَ فِيهَا “Onlara şöyle denir: İçinde ebedî kalmak üzere girin cehennem kapılarından!”
فَبِئْسَ مَثْوَى الْمُتَكَبِّرِينَ “Büyüklük taslayanların kalacağı yer ne kötüdür!”
Bu sözü söyleyenin kim olduğunun bildirilmemesi, onlara denilenin dehşetini daha ziyade kılmak içindir.
Ayetteki “mütekebbir” kelimesindeki elif-lâm cins ifade eder.[1>
Bu ifade, onların cehennemde olmalarının hakkı kabulden tekebbürde bulunmaları sebebiyle olduğunu hissettirmektedir. Böyle olunca gerek tekebbürleri, gerekse diğer çirkin hâlleri cehenneme gönderilmelerine, azap kelimesinin kendileri hakkında gerçekleşmesine birer sebep olmuştur. Nitekim Hz. Peygamber şöyle buyurur.
“Allahu Teâlâ abdi cennet için yarattığında, ona cennet ehlinin amellerinden işlemeyi nasip eder. Öldüğünde de cennet ehlinin amellerinden bir amelle ölür, böylece cennete girer. Cehennem için yarattığında ise ona cehennem ehlinin amellerinden işletir. Öldüğünde cehennem ehlinin amellerinden bir amelle ölür, böylece cehenneme girer.”
73- وَسِيقَ الَّذِينَ اتَّقَوْا رَبَّهُمْ إِلَى الْجَنَّةِ زُمَرًا “Rablerine karşı gelmekten sakınanlar ise, grup grup cennete sevk edilirler.”
Bir an önce ikrâm yurdu olan cennete ulaşmaları için sevk edilirler. Bu sevkin bineklerle olduğu söylenmiştir. Grup grup olmaları, şeref ve derecelerine göredir.
حَتَّى إِذَا جَاؤُوهَا وَفُتِحَتْ أَبْوَابُهَا “Cennetin kapıları açılmış olduğu halde oraya varırlar.”
Ayette, onlara olan ikram ve tazimin vasfedilemez derecede olduğuna bir işaret vardır.
Onlar daha gelmeden cennet kapıları kendilerine açılmıştır, bundan dolayı geldiklerinde kapıların açılmasını beklemezler.
وَقَالَ لَهُمْ خَزَنَتُهَا “Ve oranın görevlileri onlara şöyle der:”
سَلَامٌ عَلَيْكُمْ “Selâm Size!”
Bu selâm, artık onlara bundan sonra hoşlanmadıkları bir şeyin arız olmayacağını ifade eder.
طِبْتُمْ “Tertemiz oldunuz.”
Dünyadaki günah kirlerinden tertemiz hâle geldiniz.
فَادْخُلُوهَا خَالِدِينَ “Öyleyse ebedî kalmak üzere girin cennete!”
Ayette فَ “fe” (öyleyse) harfinin bulunması, onların tertemiz hale gelmelerinin cennete girmelerine ve orada ebedi kalmalarına sebep olduğunu anlatır.
Bu durum, günahkâr mü’minin Allahın affıyla cennete girmesine mani değildir. Çünkü, af dahi insanı temizler.
7ِِ4- وَقَالُوا الْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي صَدَقَنَا وَعْدَهُ “Onlar şöyle derler: O Allaha hamdolsun ki bize olan vaadini gerçekleştirdi.”
Öldükten sonra dirilme ve amellere sevap verme vaadinde sadık oldu, bunları yerine getirdi.
وَأَوْرَثَنَا الْأَرْضَ نَتَبَوَّأُ مِنَ الْجَنَّةِ حَيْثُ نَشَاء “Ve bizi arza varis kıldı.”
Burada “arz” ifadesinden murat, cennette yerleştirildikleri yerdir. Allahın onları buraya varis kılması, amellerine karşılık burayı vermesidir.
Veya varis olan kimsenin varis olduğu şeyde tasarrufu gibi, burada tasarrufta bulunmaya yetkili kılmasıdır.
نَتَبَوَّأُ مِنَ الْجَنَّةِ حَيْثُ نَشَاء “Cennette istediğimiz yerde oturuyoruz.”
Bizden her biri, kendi geniş cenneti içinde dilediği makamda olabiliyor. Bununla beraber cennette manevî makamlar vardır, cennettekilerin buralara gelmesine bir engel bulunmamaktadır.[2>
فَنِعْمَ أَجْرُ الْعَامِلِينَ “Çalışanların mükâfatı ne güzel oldu!”
75- وَتَرَى الْمَلَائِكَةَ حَافِّينَ مِنْ حَوْلِ الْعَرْشِ يُسَبِّحُونَ بِحَمْدِ رَبِّهِمْ “Melekleri de, Rablerini hamd ile tesbih ederek Arş’ın etrafını kuşatmış hâlde görürsün.”
Bu melekler, celâl ve ikram vasıflarıyla Allahı zikrederler. Bunu, tam bir lezzet alarak yaparlar.Bu ifadede, yüksek derecelerin en sonu ve orada bulunanların en âli lezzetlerinin Hakkın sıfatlarında istiğrak olduğunu hissettirmek vardır.
وَقُضِيَ بَيْنَهُم بِالْحَقِّ “Artık onların arasında adaletle hüküm verilmiştir.”
Böylece mahlûkat arasında hak ile hükmedilmiş, bazısı cehenneme, bazısı da cennete alınmıştır.Veya, birbirlerine üstünlüklerine göre melekler arasında hükmedilmiş, her biri makamına uygun menzillere yerleştirilmiştir.
وَقِيلَ الْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ “Ve “Hamd âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur” denilmiştir.”Aramızda hak ile hükmedilmesinden dolayı, âlemlerin Rabbine hamdolsun.
Bunu söyleyen mü’minler veya meleklerdir. Hz. Peygamber şöyle buyurur: “Zümer sûresini okuyan kıyamet günü Allahtan ümidini hiç kesmez ve Allah ona, kendisinden korkanların sevabını verir.”
Hz. Aişe, Hz. Peygamberin her gece Zümer ve İsra sûrelerini okuduğunu rivayet eder.
Vallahu a’lem (Doğrusunu en iyi Allah bilir.)
[1> Yani, cehenneme gönderilen bu kâfirler, mütekebbir kimselerdir. Ama bundan hareketle, her mütekebbirin ebedi kalmak üzere cehenneme gönderilmesi lazım gelmez.
[2> Yani, cennette hem herkese kendi makamına münasip özel bir cennet vardır, hem de herkesin istifadesine açık ortak alanlar bulunmaktadır.
Yazar:
Prof.Dr. Şadi Eren
2- إِنَّا أَنزَلْنَا إِلَيْكَ الْكِتَابَ بِالْحَقِّ فَاعْبُدِ اللَّهَ مُخْلِصًا لَّهُ الدِّينَ “Biz Kitab’ı sana hak olarak indirdik.”
Veya “Hakkı isbat etmek, üstün kılmak, fasıl fasıl anlatmak için kitabı Sana indirdik.”
فَاعْبُدِ الّٰهلَ مُخْلِصًا لَهُ الدّ۪ينَۜ “Öyle ise dini Allah’a has kılarak O’na ibadet et.”
Şirk ve riyadan (gösterişten) uzak bir şekilde, dini Allaha has kılarak ibadet et.
3ِِ- أَلَا لِلَّهِ الدِّينُ الْخَالِصُ “İyi bilin ki, halis din yalnız Allah’ındır.”
Tâatin, sırf O’nun için yapılması gerekir. Çünkü O,
-Uluhiyet sıfatlarının yegane sahibidir.
-İnsanın sırlarına ve içinden geçenlere tümüyle muttalidir.
وَالَّذِينَ اتَّخَذُوا مِن دُونِهِ أَوْلِيَاء “O’nu bırakıp da başka dostlar edinenler
(şöyle demektedirler
Onların tutunduğu bu dostlar, kâfirler olabileceği gibi, melekler, Hz. İsa veya putlar da olabilir.
مَا نَعْبُدُهُمْ إِلَّا لِيُقَرِّبُونَا إِلَى اللَّهِ زُلْفَى “Biz onlara ancak bizi Allah’a daha çok yaklaştırsınlar diye ibadet ediyoruz.”
إِنَّ اللَّهَ يَحْكُمُ بَيْنَهُمْ فِي مَا هُمْ فِيهِ يَخْتَلِفُونَ “Şüphesiz Allah, ayrılığa düştükleri şeyler konusunda aralarında hüküm verecektir.”
Allah, hak yolda olanları cennete, batıl yolda olanları ise cehenneme koymak suretiyle dinde ihtilaf ettikleri meselelerde hükmünü verecektir.
“Aralarında” ifadesinden murat, kâfirler ve mukabili olan ehl-i imandır.
Denildi ki: Mana şöyle de olabilir: “Allah, bâtıl mabutlara tapanlarla onların taptıkları arasında hükmünü verecektir.”
Çünkü o batıl mabutlara tapanlar, mabutlarının şefaatini umuyorlar. Mabutları ise onlara şefaat değil, lanet edecekler.
إِنَّ اللَّهَ لَا يَهْدِي مَنْ هُوَ كَاذِبٌ كَفَّارٌ “Şüphesiz Allah, yalancı- inkarcı olanları doğru yola iletmez.”
Allah, yalancı ve inkârcı olanları, hakkı bulmaya muvaffak kılmaz. Çünkü böyleleri, basiretini kaybetmiş kimselerdir.
4- لَوْ أَرَادَ اللَّهُ أَنْ يَتَّخِذَ وَلَدًا لَّاصْطَفَى مِمَّا يَخْلُقُ مَا يَشَاء “Eğer Allah bir çocuk edinmek isteseydi, yarattıklarından dilediğini seçerdi.”
Allah, şayet onların iddia ettikleri gibi bir çocuk edinseydi, elbette yarattıklarından dilediğini seçerdi. Çünkü O’nun dışında mevcut olan her şey O’nun mahlûkudur. Aynı anda iki Vacibu’l-vücudun olması imkânsız olduğu gibi, her şeyin bir Vacibu’l-vücuda dayanması da kaçınılmazdır. Mahlûk Halıka denk olamayacağı için, yaratıcının herhangi bir mahlûka baba makamında olması düşünülemez.
Sonra Cenab-ı Hak bunu takrir ile şöyle buyurdu:
سُبْحَانَهُ “O, bundan münezzehtir.”
هُوَ اللَّهُ الْوَاحِدُ الْقَهَّارُ “O, Vahid - Kahhar olan Allah’tır.”
Çünkü gerçek ulûhiyet, zâtî birliği gerektiren vücuba (zorunlu varlık olmaya) bağlıdır. Zâtî birlik ise, değil baba – oğul gibi bir durumu kabul etmek, kendine denk bir şey olmasını da nefyeder. Çünkü birbirine emsal olan iki şey, müşterek bir hakikatten ve mahsus bir mahiyetten meydana gelir. Mutlak kahhariyet ise, bir çocuğa ihtiyaç hissettiren zevâli kabul etmeye aykırıdır.
Sonra buna delil olmak üzere Cenab-ı Hak şöyle buyurdu:
5- خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ بِالْحَقِّ “Gökleri ve yeri hak ile yarattı.”
يُكَوِّرُ اللَّيْلَ عَلَى النَّهَارِ وَيُكَوِّرُ النَّهَارَ عَلَى اللَّيْلِ “Geceyi gündüzün üzerine sarıyor, gündüzü de gecenin üzerine sarıyor.” Bunların her biri diğerini bürür. Sanki elbisenin, o elbiseyi giyeni sarması gibi diğerini sarar.Veya sargının, dolandığı şeyi kaplaması gibi diğerinin üzerini kaplar.Veya sarık bezinin sarığın aynı yerlerinden gidip gelmesi gibi, bunlar birbirini takip eder.
وَسَخَّرَ الشَّمْسَ وَالْقَمَرَ “Güneşi ve ayı musahhar kıldı.”
كُلٌّ يَجْرِي لِأَجَلٍ مُسَمًّى “Bunların her biri belli bir süreye kadar akıp gider.”
Gece ve gündüzün belli bir ecel (ecel-i müsemma) ile cereyanı, devrinin sona ermesi veya hareketinin nihaî noktasını ifade eder.
أَلَا هُوَ الْعَزِيزُ الْغَفَّارُ “İyi bil ki, O Azîz – Ğaffar’dır.”
O Azîz’dir, imkân dâhilindeki her şeye kâdirdir, her şey üzere de galiptir.
O, Ğaffar’dır; affeder, ceza vermekte ve bu san’at harikası olan tasarruflardaki rahmet ve umumi menfaati kaldırmakta acele etmez.
6- خَلَقَكُم مِّن نَّفْسٍ وَاحِدَةٍ “O, sizi bir nefisten yarattı.”
ثُمَّ جَعَلَ مِنْهَا زَوْجَهَا “Sonra ondan eşini var etti.”
Ayet, Allahın süflî âlemde icad ettiği şeylerle, varlığına ve birliğine başka bir delil getirmektir. Delil olarak insandan başlanmıştır. Çünkü o, Allaha delil olan eşya içinde en yakın bir delildir. Ayrıca delâleti en çok ve en hayret verici bir varlıktır.
Ayette zikredildiği üzere, insanın Allaha delil olması üç cihetledir:
1-Hz. Âdemin baba ve anne olmadan yaratılması.
2-Sonra Havva’nın O’na mukabil olarak yaratılması.
3-Sonra bu ikisinden, hasra gelmez bir şekilde nesillerin gelmesi.
وَأَنزَلَ لَكُم مِّنْ الْأَنْعَامِ ثَمَانِيَةَ أَزْوَاجٍ “Sizin için davarlardan (erkekli ve dişili olarak) sekiz tane indirdi (yarattı).”
Bundan murat: Deve, sığır, koyun ve keçiden birer çift olmak üzere sekiz adet davardır. Ayetin metninde bunların nüzul ettirildiği (indirildiği) bildirilir. Bu ise “Allah, sizin için bunları yaratmaya hükmetti” Veya “Allah bunları size kısmet olarak belirledi” manasına gelir. Çünkü Allahın hükümleri ve taksim ettiği şeyler levh-i mahfuzda yazıldığı cihetle “nüzul” ile vasfedilir.Veya bundan murat şu olabilir: “Allah bunları yıldızların ışığı ve yağmurlar gibi nâzil olan sebeplerle meydana getirdi.”
يَخْلُقُكُمْ فِي بُطُونِ أُمَّهَاتِكُمْ خَلْقًا مِن بَعْدِ خَلْقٍ فِي ظُلُمَاتٍ ثَلَاثٍ “Sizi analarınızın karınlarında üç karanlık içinde bir yaratılıştan diğer yaratılışa yaratıp duruyor.”Ayet, öncesinde geçen insanların ve hayvanların yaratılış keyfiyetini beyan ile bunlardaki kudret harikalarını ortaya koymaktadır. Ancak, akıl sahibi olanlar, tağlib yoluyla anlatılmıştır.
Veya özelilkle insanlara hitap ile anlatması, asıl muhatabın onlar olmasındandır.
“Bir yaratılıştan diğer yaratılışa” ifadesinden murat, nutfeden alakaya, alakadan mudğaya, mudğadan kemiklerin yaratılmasına, bu kemiklere et giydirilmesine ve düzgün bir canlı olarak yaratılmasına kadar geçen merhalelerdir.
Üç karanlık ise,
-Karın,
-Rahim,
-Ve meşime karanlıklarıdır.
Veya,
-Babanın sulbü,
-Ana rahmi,
-Ve ana karnıdır.
ذَلِكُمُ اللَّهُ رَبُّكُمْ “İşte Rabbiniz olan Allah.”
İşte, fiilleri bunlar olan Zat, sizi terbiye eden Allahtır. O, ibadetinize layıktır ve her şeyin sahibidir.
لَهُ الْمُلْكُ “Mülk (mutlak hâkimiyet) yalnız O’nundur.”
لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ “O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur.”
Çünkü, yaratmada O’ndan başkasının müdahalesi yoktur.
فَأَنَّى تُصْرَفُونَ “O hâlde, nasıl oluyor da haktan döndürülüyorsunuz?”
Nasıl da O’na ibadet yerine Ona şirke udûl ediyor, dönüyorsunuz?
7- إِن تَكْفُرُوا فَإِنَّ اللَّهَ غَنِيٌّ عَنكُمْ “Eğer nankörlük ederseniz, şüphesiz ki
Allah’ın size ihtiyacı yoktur.”
وَلَا يَرْضَى لِعِبَادِهِ الْكُفْرَ “Ama kulları için inkâra razı olmaz.”
O’nun insanların imanına ihtiyacı yoktur. Ama onlara bir rahmet olarak, zarar görmeleri hasebiyle, küfre girmelerine rıza göstermez.
وَإِن تَشْكُرُوا يَرْضَهُ لَكُمْ “Eğer şükrederseniz, sizin için buna razı olur.”
Çünkü şükür, sizin felahınıza sebeptir.
وَلَا تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ أُخْرَى “Hiçbir günahkâr başka bir günahkârın yükünü yüklenmez.”
ثُمَّ إِلَى رَبِّكُم مَّرْجِعُكُمْ “Sonra dönüşünüz ancak Rabbinizedir.”
فَيُنَبِّئُكُم بِمَا كُنتُمْ تَعْمَلُونَ “O da size yaptıklarınızı tek tek haber verir.”
Sizi hesaba çekerek ve amellerinizin karşılığını vererek size yaptıklarınızı tek tek haber verir.
إِنَّهُ عَلِيمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ “Çünkü O, kalplerde olanı hakkıyla bilendir.”
Sizin hiçbir gizli ameliniz O’na gizli kalmaz.
8- وَإِذَا مَسَّ الْإِنسَانَ ضُرٌّ دَعَا رَبَّهُ مُنِيبًا إِلَيْهِ “İnsana bir zarar dokunduğu zaman Rabbine yönelerek O’na yalvarır.”
ثُمَّ إِذَا خَوَّلَهُ نِعْمَةً مِّنْهُ نَسِيَ مَا كَانَ يَدْعُو إِلَيْهِ مِن قَبْلُ “Sonra (Rabbi) kendi tarafından ona bir nimet verdiği zaman, (insan) daha önce yalvardığını unutur.”
Bundan murat,
-Açması için Allaha yalvardığı sıkıntılı hâli unutması
-Veya yalvardığı Rabbini unutması olabilir.
وَجَعَلَ لِلَّهِ أَندَادًا لِّيُضِلَّ عَن سَبِيلِهِ “Ve O’nun yolundan saptırmak için
Allah’a eşler koşar.”
قُلْ تَمَتَّعْ بِكُفْرِكَ قَلِيلًا “De ki: Küfrünle biraz keyfet bakalım!”
Buradaki emir, tehdit manası taşır. Bu üslûbda, küfrün mesnedi olmayan bir nevi arzu olduğunu hissettirmek vardır. Ayrıca, kâfirlerin ahirette eğlenmekten ümitlerini kesmek vardır. Bundan dolayı ayetin devamında bunun illetini nazara vermek için şöyle bildirdi:
إِنَّكَ مِنْ أَصْحَابِ النَّارِ “Şüphesiz sen cehennem ashabındansın.”
9- أَمَّنْ هُوَ قَانِتٌ آنَاء اللَّيْلِ سَاجِدًا وَقَائِمًا يَحْذَرُ الْآخِرَةَ وَيَرْجُو رَحْمَةَ رَبِّهِ “(Böyle bir kimse mi Allah katında makbuldür,) yoksa gece vakitlerinde, secde hâlinde ve kıyamda, ahiretten korkarak ve Rabbinin rahmetini umarak ibadet eden mi?”Burada kâfir olan bir kimseyle, gece saatlerinde tâat vazifelerini yapmak için gayret gösterenin aynı tutulmayacağı anlatılır.
10- قُلْ يَا عِبَادِ الَّذِينَ آمَنُوا اتَّقُوا رَبَّكُمْ “De ki: Ey iman eden kullarım! Rabbinize karşı gelmekten sakının.”
Tâate sarılmak suretiyle Rabbinizden korkun.
لِلَّذِينَ أَحْسَنُوا فِي هَذِهِ الدُّنْيَا حَسَنَةٌ “Bu dünyada iyilik yapanlar için bir iyilik vardır.”
Dünyada tâât ile güzel işler yapanlara, ahirette güzel bir sevap vardır.
Denildi ki: Mana şöyle de olabilir: Güzel işler yapanlara, şu dünyada sıhhat ve âfiyet gibi güzel şeyler vardır.[1>
وَأَرْضُ اللَّهِ وَاسِعَةٌ “Ve Allah’ın arzı geniştir.”
Dolayısıyla vatanında güzel işler yapamayan bir insan, bunu yapabileceği yere gitsin.
إِنَّمَا يُوَفَّى الصَّابِرُونَ أَجْرَهُم بِغَيْرِ حِسَابٍ “Sabredenlere mükâfatları elbette hesapsız olarak verilir.”Tâatin zorluklarına karşı belâları yüklenerek sabreden ve bunun için vatanını terk eden sabırlı kimseler, sayan kimsenin saymakla bitiremeyeceği bir mükâfata nâil olurlar. Hadis-i şerifte şöyle bildirilir:“Kıyamet günü namaz kılan, sadaka veren ve hacca giden kimselerin sevabını tartmada teraziler kurulur ve mükâfatlarını eksiksiz alırlar. Belâ ehli olan musibetzedeler için ise teraziler kurulmaz, mükâfatları yağmur gibi yağdırılır. Dünyada iken musibetlerden uzak yaşayan afiyet ehli, belâ ehlinin alıp götürdükleri sevabı görünce “keşke cesetlerimiz demirden taraklarla taransaydı” diye temennide bulunurlar.”
11- قُلْ إِنِّي أُمِرْتُ أَنْ أَعْبُدَ اللَّهَ مُخْلِصًا لَّهُ الدِّينَ “De ki: “Şüphesiz bana, dini Ona has kılarak Allah’a ibadet etmem emredildi.”
12- وَأُمِرْتُ لِأَنْ أَكُونَ أَوَّلَ الْمُسْلِمِينَ “O’na teslim olanların ilki olmam için bana böyle emredildi.”
Bana bunun emredilmesi, dünya ve ahirette onların önünde olmam içindir. Çünkü dinde önde olmanın ölçüsü, ihlâstır.Veya şöyle de mana verilebilir: “O’na teslim olanların ilki olduğum için bana böyle emredildi.” Çünkü Hz. Peygamber, Kureyş ve onların dinine giren herkes içinde, yüzünü Allaha teslim edenlerin ilkidir.Bu ayetin üstteki ayetten farkı, dinde ihlâslı olmanın illetini beyan etmiş olmasıdır.[2>Ayette şunu da hissettirmek vardır: İhlâsla yapılan ibadet, her ne kadar lizâtihi emredilmesi gereken bir durum ise de, dinde yarış da onun yapılmasını gerektirmektedir.[3>Ancak şöyle de mana verilmesi caizdir: “İhlâsın emredilmesinden sonra, ihlâsta önde olmam, ihlâsa davet ederken önce kendimden başlamam bana emrolundu.”
13- قُلْ إِنِّي أَخَافُ إِنْ عَصَيْتُ رَبِّي عَذَابَ يَوْمٍ عَظِيمٍ “De ki: Eğer Rabbime isyan edersem, büyük bir günün azabından korkarım.”Eğer ben ihlâsı terk eder ve sizin içinde bulunduğunuz şirk ve riyaya meyledersem, o büyük günün azabından korkarım. Bu güne “büyük gün” denilmesi, herhangi bir cihetle büyük olmasındandır.
14- قُلِ اللَّهَ أَعْبُدُ مُخْلِصًا لَّهُ دِينِي “De ki: “Ben dinimi Allah’a has kılarak sadece O’na ibadet ediyorum.”
Öncesinde Hz. Peygambere ibadet ve ihlâsın emredildiği geçmişti. Bununla da ihlâsını ve dinde samimi olduğunu bildirmesi emredildi. Yoksa kendi bildirdiği esaslara muhalefet ederse, ceza görecektir.
Hz. Peygamber tarafından bunun ilan edilmesinde, onların “acaba bir açığını bulabilir miyiz” şeklindeki ümitlerini kesmek vardır. Bunun için, devamında şöyle bildirildi:
15- فَاعْبُدُوا مَا شِئْتُم مِّن دُونِهِ “Artık Allah’tan başka dilediğinize ibadet edin!”
Bunda, onlara hem bir tehdit, hem de başarıya ulaşamayacaklarını bildirmek vardır.
قُلْ إِنَّ الْخَاسِرِينَ الَّذِينَ خَسِرُوا أَنفُسَهُمْ وَأَهْلِيهِمْ يَوْمَ الْقِيَامَةِ “De ki: Şüphesiz hüsrana uğrayanlar, kıyamet gününde kendilerini ve beraber oldukları kimseleri hüsrana sokanlardır.”
De ki: Hüsranda (zararda) kemâlde olanlar hem yoldan çıkarak kendilerine, hem de yoldan çıkararak mensuplarına kıyamet günü yazık edenlerdir. Çünkü o gün geldiğinde, cennete bedel cehenneme gireceklerdir.
Bunların hüsranda kemâlde olması, bütün zarar cihetlerini kendilerinde cem etmelerindendir.
Bunların ehillerine yazık etmeleri şöyle de açıklanmıştır: Şayet beraber oldukları bu kimseler cehennem ehli olmuşlarsa, zâten kendilerine yazık ettikleri gibi bunlara da yazık etmişlerdir. Şayet bu kimseler cennet ehli olmuşlarsa, bir daha dönmeyecek şekilde onları kaybetmişlerdir.
أَلَا ذَلِكَ هُوَ الْخُسْرَانُ الْمُبِينُ “İyi bilin ki bu, apaçık hüsranın ta kendisidir.”
Ayette çok cihetlerle te’kid yapılmış, mana kuvvetli bir şekilde gösterilmiştir:
-“İyi bilin!” ifadesiyle başlanılması,
-“Ta kendisidir” şeklinde yapılan vurgu,
-“Hüsran” kelimesinin elif-lâmlı gelmesi,
-Bu hüsranın “mübîn” yani gayet açık olduğunu ifade etmek…
16- لَهُم مِّن فَوْقِهِمْ ظُلَلٌ مِّنَ النَّارِ وَمِن تَحْتِهِمْ ظُلَلٌ “Onlar için üstlerinde ateşten katmanlar, altlarında (ateşten) katmanlar vardır.”
ذَلِكَ يُخَوِّفُ اللَّهُ بِهِ عِبَادَهُ “İşte Allah, kullarını bununla korkutur.”
Ayet, onların hüsranını açıklamaktadır. Allahın böyle bir azapla kullarını korkutması, kendilerini bu azaba maruz bırakacak hâllerden korumaları içindir.
يَا عِبَادِ فَاتَّقُونِ “Ey kullarım, bana karşı gelmekten sakının.”
Gadabımı celbedecek şeylere kalkışmayın!
17- وَالَّذِينَ اجْتَنَبُوا الطَّاغُوتَ أَن يَعْبُدُوهَا وَأَنَابُوا إِلَى اللَّهِ لَهُمُ الْبُشْرَى “Tâğût’a kulluk etmekten kaçınan ve içtenlikle Allah’a yönelenler için müjde vardır.”Tağut, son derece azgın ve taşkın anlamında olup, daha çok şeytan hakkında kullanılmaktadır.
فَبَشِّرْ عِبَادِ “O hâlde, kullarımı müjdele!”Bu müjde, bunun karşılığının kendilerine verileceği müjdesi olup, Peygamberler diliyle söylenmiştir veya ölüm anında melekler aracılığıyla bildirilecektir.
18- الَّذِينَ يَسْتَمِعُونَ الْقَوْلَ فَيَتَّبِعُونَ أَحْسَنَهُ “Onlar sözü dinlerler, sonra da en güzeline uyarlar.”
Ayetin bu kısmı, onların kaçındıkları şeylerin başlangıcını nazara verir. Ayrıca, bu kimselerin dinde seçici olduklarını, hak ile batılı ayırt edip en efdal olanı tercih ettiklerini bildirir.
أُوْلَئِكَ الَّذِينَ هَدَاهُمُ اللَّهُ “İşte onlar, Allah’ın kendilerine hidayet ettiği kimselerdir.”
İşte bunlar, Allahın dinine seçtiği kimselerdir.
وَأُوْلَئِكَ هُمْ أُوْلُوا الْأَلْبَابِ “Ve işte onlar akıl sahiplerinin ta kendileridir.”
Ve bunlar vehim ve âdet perdelerini aşabilmiş akl-ı selim sahibi kimselerdir.
Bunda, hidayetin Allahın fiili olup, nefsin de bunu kabulüyle meydana geldiğine bir dalâlet vardır.
19- أَفَمَنْ حَقَّ عَلَيْهِ كَلِمَةُ الْعَذَابِ “Hakkında azap sözü (hükmü) gerçekleşenler, (hiç onlar gibi olur mu?)”
أَفَأَنتَ تُنقِذُ مَن فِي النَّارِ “Artık ateşte olanı sen mi kurtaracaksın?”
Yani, “Sen onların maliki misin? Azabı hak edeni Sen mi kurtaracaksın?”
Bu soru üslûbunda “hayır, kurtaramazsın!” manası vardır. “onları Sen mi kurtaracaksın” şeklinde zamirle anlatılabileceği hâlde “ateşte olanı Sen mi kurtaracaksın?” denilmesi de bu manayı teyid etmektedir.
Ayrıca ayette hakkında azap hükmü verilmiş olan kimsenin ona düşmüş gibi olduğuna delâlet vardır. Çünkü Allahın vaadinde hilaf olamaz.
Yine ayette, peygamberlerin mücadelesinin imana davet ile insanları ateşten kurtarma gayreti olduğuna dikkat çekmek vardır.
20- لَكِنِ الَّذِينَ اتَّقَوْا رَبَّهُمْ لَهُمْ غُرَفٌ مِّن فَوْقِهَا غُرَفٌ مَّبْنِيَّةٌ تَجْرِي مِن تَحْتِهَا الْأَنْهَارُ “Fakat Rabbine karşı gelmekten sakınanlar için (cennette) üst üste yapılmış ve altlarından ırmaklar akan köşkler vardır.”
وَعْدَ اللَّهِ “Allah, gerçek bir vaadde bulunmuştur.”
لَا يُخْلِفُ اللَّهُ الْمِيعَادَ “Allah, va’dinden dönmez.”
Va’dinde durmamak bir noksanlıktır. Böyle bir şey ise Allah hakkında imkansızdır.
[1>Türkçede “cömert ol baban gibi, cimri olma” ifadesinde şayet virgülü “ol” kelimesinin önüne getirirsek, farklı bir mana ifade edilmesi gibi, üstte nazara verilen iki mana, aslında virgülden kaynaklanmaktadır. Ayetin metninde bu bir virgülle sağlanabilirken, meâlde bunu aynı netlikte görememekteyiz. Bu durumda meâli iki şekilde vermek mümkündür:
-Şu dünyada güzel işler yapanlara bir hasene vardır.
-Güzel işler yapanlara, şu dünyada bir hasene vardır.”
[2> Bu açıklama “Şüphesiz bana, dini Ona has kılarak Allah’a ibadet etmem emredildi” ifadesinden sonra, “bana böyle emredilmesi, Allaha teslim olanların ilki olmam içindir” manasını ifade etmesi esas alındığına göredir.
[3> Yani, ihlâslı ibadet zâtında güzeldir. Bu, dindar olanla dindar olmayanı birbirinden ayırdığı gibi, dindar olanların da derecelerini ortaya koyar, daha ziyade ihlâslı olan, dinde daha önde olur.
21- أَلَمْ تَرَ أَنَّ اللَّهَ أَنزَلَ مِنَ السَّمَاء مَاء فَسَلَكَهُ يَنَابِيعَ فِي الْأَرْضِ “Görmedin mi, Allah gökten su indirdi de onu yeryüzündeki kaynaklara ulaştırdı.”
Bundan murat gözeler ve yeraltındaki suyun mecralarıdır. Veya yerden kaynayan pınarlardır.
ثُمَّ يُخْرِجُ بِهِ زَرْعًا مُّخْتَلِفًا أَلْوَانُهُ “Sonra onunla rengarenk mahsuller çıkarır.”
Muhtelif renklerden murat buğday, arpa gibi çeşitli sınıflar olabileceği gibi, yeşil, kırmızı gibi bunların keyfiyetlerinin farklı olması da olabilir.
ثُمَّ يَهِيجُ فَتَرَاهُ مُصْفَرًّا “Sonra mahsuller kuruyor da onları sapsarı kesilmiş görürsün.”
Sonra bu ekin kurur. Bu hâle gelince, tarladan kaldırılma zamanı gelmiş demektir.
ثُمَّ يَجْعَلُهُ حُطَامًا “Sonra da onu bir çöpe çevirir.”
إِنَّ فِي ذَلِكَ لَذِكْرَى لِأُوْلِي الْأَلْبَابِ “Şüphesiz ki bunda akıl sahipleri için bir öğüt vardır.
Elbette bütün bu olanlar, bunların tedbirini gören bir Sani-i Hakimi hatırlatır.
Veya ayette çizilen tablo, dünya hayatına bir temsildir, “ona aldanma!” şeklinde bir mesaj sunmaktadır.“Akıl sahipleri için bir öğüt”
Çünkü, akıl sahiplerinden başkası bunları düşünmez.
22- أَفَمَن شَرَحَ اللَّهُ صَدْرَهُ لِلْإِسْلَامِ فَهُوَ عَلَى نُورٍ مِّن رَّبِّهِ “Allah’ın, göğsünü İslâm’a açtığı, böylece Rabbinden bir nur üzere bulunan kimse, (kalbi imana kapalı kimse gibi midir?)”
Allah sadra genişlik verince, İslâm o sadra kolaylıkla girer, yerleşir. Zorlanmadan kabulü sebebiyle, nefsini kuvvetli istidad sahibi kılar. Allahı o sadr ile ifade eder, tanır.
Şu cihetle ki:Sadr, kalbin mahallidir. Kalp ise ruhun menbaıdır. Ruh ise, İslamı kabul eden nefis ile alakalıdır.Ayette geçen nurdan murat, marifet ve hakka hidayettir. Hz. Peygamber bunu şöyle açıklar:“Nur kalbe girdiğinde, o kalpte inşirah ve genişlik meydana gelir.
Denildi ki: Ya Rasûlallah, bunun alâmeti nedir?
Şöyle buyurdu: Bekâ yurduna ciddi yönelmek, şu aldanma yeri olan dünyadan uzaklaşmak, daha gelmeden ölüme hazırlanmak.”
فَوَيْلٌ لِّلْقَاسِيَةِ قُلُوبُهُم مِّن ذِكْرِ اللَّهِ “Allah’ın zikrine karşı kalpleri katı olanların vay hâline!”
Ayette sadrın (göğsün) İslâm’a açılması Allaha nisbet edilmiş, buna mukabil kalp katılığı onlara verilmiştir. Bu da birincilerin kabulünü, diğerlerinin ise kabulden kaçınmasını daha etkili bir şekilde ifade etmek içindir.
أُوْلَئِكَ فِي ضَلَالٍ مُبِينٍ “İşte onlar apaçık bir dalalet içindedir.”
Onların dalâlette oldukları, en edna bir bakışta bile ortaya çıkar.
Ayet Hz. Ali ve Hz. Hamzayla, Ebu Leheb ve oğlu hakkında inmiştir.
23- اللَّهُ نَزَّلَ أَحْسَنَ الْحَدِيثِ كِتَابًا مُّتَشَابِهًا مَّثَانِيَ “Allah, sözün en güzelini müteşabih, mesani (ahenkli) bir kitap olarak indirdi.”
“En güzel söz”den murat, Kur’andır.
Sebeb-i Nüzûl
Rivayete göre Hz. Peygamberin ashabı bir usanç hâli gösterdiklerinde “Bize bir şeyler anlat” demişlerdi. Bu münasebetle ayet nazil oldu.Cümlenin “Allah” ile başlaması, “indirdi” fiilinin O’na isnad edilmesi, indirilen kitabın azametini gösterir ve o kitabın güzelliğine de şehadet eder.İndirilen kitabın müteşabih olması, o kitabı meydana getiren kısımların,
-İ’caz,
-Nazmın birbirine cevap vermesi,
-Mananın sahih olması,
-Ve genel menfaatlere delâlette birbirine benzemesi yönündendir.
Ayet metnindeki “mesani” kelimesinin açıklaması Hicr sûresinde geçmişti.[1>
Burada “kitap” kelimesinin vasfı olması,
“Kur’an, sûre ve ayetlerdir”, “İnsan; kemik, damar ve sinirlerdir” cümlelerinde olduğu gibi, tafsilatı itibarıyladır.Veya “müteşabih” kelimesi için bir temyizdir.
تَقْشَعِرُّ مِنْهُ جُلُودُ الَّذِينَ يَخْشَوْنَ رَبَّهُمْ “Rablerinden korkanların derileri ondan dolayı ürperir.”
Onda olan tehdît ayetlerinin korkusundan ürperti duyarlar, tüyleri diken diken olur. Bu ifade, korkunun şiddetini ifade etmekte bir meseldir.
ثُمَّ تَلِينُ جُلُودُهُمْ وَقُلُوبُهُمْ إِلَى ذِكْرِ اللَّهِ “Sonra derileri ve kalpleri Allah’ın zikrine karşı yumuşar.”Sonra onların derileri ve kalpleri rahmetin genişliği ve mağfiretin umumî oluşuyla Allahın zikriyle sükûnet bulur, itminana erer.“Allahın zikri” ifadesinin mutlak gelmesi, Allahın tasarrufunda asıl olanın rahmet olduğunu ve rahmetinin gadabına galip geldiğini hissettirmek içindir.[2> Ayette önce ilâhî haşyetten derilerinin ürperdiği nazara verildi. Sonrasında ise sadece derilerinin sükûnetinden söz edilmeyip kalplerinin de sükûnetinden söz edildi. Öncesinde her ne kadar kalp geçmemişse de, haşyet kelimesi kalbi çağrıştırmaktadır. Çünkü haşyet duymak, kalbe arız olan hâllerden biridir.
ذَلِكَ هُدَى اللَّهِ يَهْدِي بِهِ مَنْ يَشَاء “İşte bu, Allah’ın hidayet rehberidir, onunla dilediğini doğru yola iletir.”
“İşte bu”, yani, Kitap veya kalpte meydana gelen haşyet ve ümit, Allahtan bir hidayettir. Allah onunla, hidayetini dilediği kimseye hidayet eder.
وَمَن يُضْلِلْ اللَّهُ فَمَا لَهُ مِنْ هَادٍ “Ve Allah, kimi de saptırırsa artık onun için hiçbir yol gösterici yoktur.”Allah kimi de yardımsız bırakarak yoldan çıkarırsa O kimseyi dalâletten çıkaracak bir rehber yoktur.
24- أَفَمَن يَتَّقِي بِوَجْهِهِ سُوءَ الْعَذَابِ يَوْمَ الْقِيَامَةِ “Kıyamet günü kötü azaba karşı yüzüyle korunan kimse, (o gün azaptan emin olan kimse gibi midir?)”
Kıyamet günü kötü azaba karşı elleri bağlı olduğu cihetle kendini koruyamayan, ancak yüzünü kalkan yapan kimseyle, böyle bir azaptan emniyette olan kimse hiç bir olur mu?
وَقِيلَ لِلظَّالِمِينَ ذُوقُوا مَا كُنتُمْ تَكْسِبُونَ “O zalimlere, “tadın bakalım kazandıklarınızı” denir.”
“Onlara” yerine “o zâlimlere” denilmesi, onların zulmünü tesciller ve maruz kaldıkları durumun sebebini hissettirir.
25- كَذَّبَ الَّذِينَ مِن قَبْلِهِمْ “Onlardan öncekiler de yalanladı.”
فَأَتَاهُمْ الْعَذَابُ مِنْ حَيْثُ لَا يَشْعُرُونَ “Derken azap kendilerine farkına varmadıkları bir yerden geldi.”
26- فَأَذَاقَهُمُ اللَّهُ الْخِزْيَ فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا “Böylece Allah dünya hayatında onlara zilleti tattırdı.”
Allah onlara şu dünya hayatında,
-Hayvan şekline sokmak. (Mesh)
-Yerin dibine geçirmek. (Hasf)
-Öldürülmek.
-Esaret hayatı yaşatmak.
-Sürgüne gönderilmek gibi zilletler tattırır.
وَلَعَذَابُ الْآخِرَةِ أَكْبَرُ “Ahiret azabı elbette daha büyüktür.”
Onlar için hazırlanan ahiret azabı ise, şiddeti ve devamından dolayı çok daha büyüktür.
لَوْ كَانُوا يَعْلَمُونَ “Keşke bilselerdi!”
Şayet onlar ilim ve tefekkür ehli olsalardı bunu bilirler ve bundan ibret alırlardı.
27- وَلَقَدْ ضَرَبْنَا لِلنَّاسِ فِي هَذَا الْقُرْآنِ مِن كُلِّ مَثَلٍ “Andolsun, biz bu Kur’an’da insanlar için her türlü misali verdik.”“Her türlü misal”den murat, Kur’ana bakan kişinin dinle ilgili meselelerde ihtiyaç duyduğu her türlü meseldir.
لَّعَلَّهُمْ يَتَذَكَّرُونَ “Ola ki öğüt alırlar.”Olur ki bununla öğüt alırlar.
28- قُرآنًا عَرَبِيًّا غَيْرَ ذِي عِوَجٍ “Onu, hiçbir eğriliği bulunmayan Arabça bir Kur’an olarak indirdik.”Onda hiçbir cihetle doğruluğa halel verecek bir şey yoktur.
لَّعَلَّهُمْ يَتَّقُونَ “Ola ki sakınırlar.”Kur’anda, ihtiyaç duyulan her meselin zikredilmesinin ikinci bir illetidir.[3> Bu ikinci illet, birinciye terettüp eden bir neticedir.[4>
29- ضَرَبَ اللَّهُ مَثَلًا رَّجُلًا فِيهِ شُرَكَاء مُتَشَاكِسُونَ وَرَجُلًا سَلَمًا لِّرَجُلٍ “Allah,birbiriyle çekişen sahipleri bulunan biri ile, yalnızca birine ait olan bir başkasını misal getirdi.”
Allah, müşrik ve muvahhid için şöyle misal getirdi:Şirk yolunda giden kimsenin mesleği, mabutlarının her birinin ondan ibadet etmesini ve o kimse hakkında kendi aralarında çekişme hâlinde olmalarını gerektirir. O ise, bunların hangisinin isteğini yerine getireceği hususunda şaşırıp kalmış, ne yapacağını bilmez bir hâle gelmiştir. İşte müşrik böyle bir hâldedir.Tevhid ehli olan kimse ise, sadece bir Allahı bilir, başkasının ona “bana kul ol” demesi söz konusu olamaz.[5>
هَلْ يَسْتَوِيَانِ مَثَلًا “Bu ikisinin durumu hiç aynı olur mu?”
الْحَمْدُ لِلَّهِ “Hamd, Allah’a mahsustur.”
Her türlü hamd O’na mahsustur. Gerçekte O’ndan başkası hamdde O’na şerik olamaz. Çünkü,
-Nimetlerin gerçek sahibi O’dur.
-Herşeyin mutlak mâliki Odur.
بَلْ أَكْثَرُهُمْ لَا يَعْلَمُونَ “Hayır, onların çoğu bilmiyorlar.”
Aşırı cehaletlerinden, başkasını O’na şerik kılıyorlar.
30- إِنَّكَ مَيِّتٌ وَإِنَّهُم مَّيِّتُونَ “Şüphesiz sen ölüsün ve şüphesiz onlar da ölüler.”
Çünkü her biriniz ölüme mahkûmsunuz ve ölüler sınıfındasınız.
31- ثُمَّ إِنَّكُمْ يَوْمَ الْقِيَامَةِ عِندَ رَبِّكُمْ تَخْتَصِمُونَ “Sonra şüphesiz siz kıyamet günü Rabbinizin huzurunda muhakeme edileceksiniz.”Orada Sen ey Peygamber, tevhidde hak üzere olduğunu ve onların Allaha şirk koşmada batıl üzere olduklarını, irşat ve tebliğe çalıştığını, onların ise tekzib ve inatta ısrar ettiklerini isbat edip galip geleceksin. Onlar ise “biz büyüklerimize uyduk”, “atalarımızı böyle bulduk” gibi batıl gerekçelerle mazeretlerini ileri sürecekler.
Denildi ki: Ayette nazara verilen hasımlaşmak geneldir. İnsanlar şu dünya hayatında aralarında geçen meseleler hakkında orada hasımlaşırlar, muhakeme olurlar.
[1> Bkz. Hicr, 87
[2>“Allahın zikri” ifadesi “Allahı anmak, Allahı hatırlamak” anlamına gelir. Allahı “ceza verici, intikam alıcı, gadab sahibi…” şeklinde hatırlamak da bir hatırlamak olmakla beraber, ayette hangi cihetle hatırladıkları söylenmemiş, bu hatırlamanın neticesinde sükûnete kavuştukları, itminana erdikleri nazara verilmiştir. Bu da, O’nu rahmetiyle, affıyla hatırladıklarını gösterir.
[3> Birincisi, insanların öğüt almasıydı.
[4>Yani, Kur’andan öğüt alan biri günahlardan, ilâhî yasaklardan kaçınır. Öğüt al mayan biri için böyle bir kaçınma düşünülemez.
[5>Mesela, bir asker on komutanın emri altında olduğunda ne yapacağını, kimin emrine göre hareket edeceğini şaşırır. Ama on asker bir komutana bağlı olduğunda nizam ve intizamla emre itaat ederler
32- فَمَنْ أَظْلَمُ مِمَّن كَذَبَ عَلَى اللَّهِ وَكَذَّبَ بِالصِّدْقِ إِذْ جَاءهُ “Artık Allah’a karşı yalan uyduran ve kendisine geldiğinde doğruyu yalanlayandan daha zalim kim olabilir?”
Çocuk ve ortak isnad ederek Allaha karşı yalan uyduran ve Hz. Peygamberin getirdiklerini yalanlayandan daha zalim kim olabilir?
Bu kimse, doğru olan kendisine geldiğinde hiç beklemeden ve üzerinde düşünmeden yalanlama cihetine gitmiştir.
أَلَيْسَ فِي جَهَنَّمَ مَثْوًى لِّلْكَافِرِينَ “Cehennemde kâfirler için kalacak bir yer mi yok!?”
Böyle bir cehennem, amellerine bir karşılık olarak onlara kâfidir.
Burada “kâfirler” ifadesi belli kâfirleri ifade edebildiği gibi, cins için olup bütün kâfirleri içine alabilir.
Bu ayetle, doğru bir şeyi yalanlamış olmaları sebebiyle bid’a ehlinin kâfir olduğuna delil getirenler olmuşsa da, sağlam bir delil değildir. Çünkü ayet, peygamberin getirdiğini yalanlamak hususunda gelmiştir.[1>
33- وَالَّذِي جَاء بِالصِّدْقِ وَصَدَّقَ بِهِ أُوْلَئِكَ هُمُ الْمُتَّقُونَ “Doğru olanı getiren ve onu tasdik eden var ya, işte onlar müttakilerdir.”Ayet, devamında çoğul gelmesinin delâletiyle, bütün peygamberleri ve onlara inanan bütün mü’minleri içine alır.
Denildi ki: “Andolsun, Musa’ya kitabı verdik. Ola ki hidayete gelirler.” (Mü’minun, 49) ayetinde olduğu gibi, burada murat Hz. Peygamber ve O’na tâbi olan mü’minlerdir.[2>
Denildi ki: Doğruyu getiren Hz. Peygamber ve o doğruyu tasdik eden Ebubekir-i Sıddık’tır.
34- لَهُم مَّا يَشَاءونَ عِندَ رَبِّهِمْ “Onlar için Rableri nezdinde ne dilerlerse vardır.”
“Rableri nezdinde” ifadesinden murat, cennettir.
ذَلِكَ جَزَاء الْمُحْسِنِينَ “İşte bu, muhsin olanların mükafatıdır.”
İşte bu, güzel işler yapmalarına bir karşılık olmak üzere, onların mükâfatıdır.
35- لِيُكَفِّرَ اللَّهُ عَنْهُمْ أَسْوَأَ الَّذِي عَمِلُوا وَيَجْزِيَهُمْ أَجْرَهُم بِأَحْسَنِ الَّذِي كَانُوا يَعْمَلُونَ “Allah, işlediklerinin en kötüsünü örtmek ve yaptıklarının en güzeli ile karşılık vermek için (onları böyle mükâfatlandırdı).”
Ayette “işlediklerinin en kötüsünü örtmek…” denilmesi, “böylesi bile örtüldükten sonra, diğerleri evleviyetle örtülür” manasını ifade etmek içindir.
Veya şu manayı hissettirmek vardır: Günahları ciddiye almaları sebebiyle, kendilerini kusurlu, günahkâr görürler. Kendilerinden sadır olan küçük günahlar, onların en çirkin amelleridir.[3>
Yaptıklarının en güzeliyle karşılık verilmesi, ihlâsları sebebiyle kendilerine ziyadesiyle ve çok büyük mükâfat verileceğini anlatır.
36- أَلَيْسَ اللَّهُ بِكَافٍ عَبْدَهُ “Allah, kuluna yetmez mi?”
Buradaki soru, ziyadesiyle isbat içindir. Yani, “yeter mi yeter.”
Burada “abd”den murat. Hz. Peygamberdir.
Ama cins ifade edip Allaha kul olan herkesi içine alması da muhtemeldir.
Bundan muradın peygamberler olduğu da söylenmiştir.
وَيُخَوِّفُونَكَ بِالَّذِينَ مِن دُونِهِ “Seni O’ndan başkalarıyla korkutmaya çalışıyorlar.”
Sebeb-i Nüzûl
Kureyşliler, Hz. Peygambere “Sen ilahlarımızı diline doluyorsun, korkarız sana bir zarar verirler” demişlerdi.
Denildi ki: Hz. Peygamber Uzza putunu kırmak üzere Halid Bin Velidi göndermişti. Puta görevli olan kişi Hz. Halide dedi: “Böyle bir şey yapmandan seni sakındırırım. Çünkü onun çok kuvveti var.” Hz. Halid ise puta yüklendi, burnu üstüne yere yıktı.
Hz. Halidi korkutmalarının Hz. Peygamberi korkutma yerine konulması, onun korkutulduğu şeyi emredenin Hz. Peygamber olmasındandır.
وَمَن يُضْلِلِ اللَّهُ فَمَا لَهُ مِنْ هَادٍ “Allah, kimi saptırırsa artık onun için bir yol gösterici yoktur.”
Öyle ki, bu dalâletin neticesi olarak Allahın kuluna kâfi olmasından gaflet eden ve onu fayda ve zarar vermeye gücü yetmeyen putlarla korkutmaya çalışan kimseye gelince, artık onu doğru yola sevkedecek kimse yoktur.
Çünkü, ayetin devamının işaret ettiği üzere, O’nun fiilini kimse geri çeviremez.
37- وَمَن يَهْدِ اللَّهُ فَمَا لَهُ مِن مُّضِلٍّ “Allah, kimi de doğru yola iletirse, artık onu saptıracak hiç kimse yoktur.”
أَلَيْسَ اللَّهُ بِعَزِيزٍ ذِي انتِقَامٍ “Allah Azîz - intikam sahibi değil midir?”
O, Azîz olmasıyla daima galiptir, dilediğini men etmeye de kâdirdir. Ayrıca O, müntakimdir, düşmanlarından intikam alır.
38- وَلَئِن سَأَلْتَهُم مَّنْ خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ لَيَقُولُنَّ اللَّهُ “Andolsun ki onlara, “gökleri ve yeri kim yarattı?” diye soracak olsan, elbette “Allah!” diyeceklerdir.”
Yaratıcının O olduğuna dair apaçık deliller olduğundan, ister istemez “Allah” derler.
قُلْ أَفَرَأَيْتُم مَّا تَدْعُونَ مِن دُونِ اللَّهِ “De ki: Söyleyin bakalım, Allah’ı bırakıp da ibadet ettikleriniz var ya!”
إِنْ أَرَادَنِيَ اللَّهُ بِضُرٍّ هَلْ هُنَّ كَاشِفَاتُ ضُرِّهِ “Eğer Allah bana bir zarar vermek isterse, onlar O’nun zararını giderebilirler mi?”
Âlemi yaratanın Allah olduğu sizce de tahakkuk ettikten sonra, söyleyin bakalım, şayet Allah bana bir zarar vermeyi murat ederse, bu zararı ortadan kaldırabilirler mi?
أَوْ أَرَادَنِي بِرَحْمَةٍ هَلْ هُنَّ مُمْسِكَاتُ رَحْمَتِهِ “Yahut bana bir rahmet dilerse, onlar O’nun rahmetini tutabilirler mi?” Veya bana bir fayda vermeyi murat etse, onu benden engelleyebilirler mi?
قُلْ حَسْبِيَ اللَّهُ “De ki: Allah, bana yeter.”
Hayrı vermekte ve zararı gidermekte Allah bana kâfidir. Çünkü, bu takrir ile anlaşıldı ki O, dilemiş olduğu hayır veya şerde hiçbir şeyin kendisine mani olamadığı mutlak kudret sahibidir.
Sebeb-i Nüzûl
Rivayete göre Hz. Peygamber müşriklere ayette anlatılan durumu sordu, onlar sükût ile mukabelede bulundular. Bunun üzerine ayet nazil oldu.
Ayette onların ilahlarıyla alakalı olarak “kâşifat ve mümsikat” ifadelerinin, onların ilahlarını dişi olarak nitelemelerine uygun bir şekilde dişi sığasıyla gelmesi, o batıl ilahların zayıf olmasının kemâline tenbihte bulunmak içindir.[4>
عَلَيْهِ يَتَوَكَّلُ الْمُتَوَكِّلُونَ “Tevekkül edenler ancak O’na tevekkül ederler.”
Tevekkül edenler, faydanın da zararın da O’ndan olduğunu bildiklerinden dolayı sadece O’na tevekkül ederler.
39- قُلْ يَا قَوْمِ اعْمَلُوا عَلَى مَكَانَتِكُمْ إِنِّي عَامِلٌ “De ki: Ey kavmim! Eliniz den geleni yapın, ben de yapacağım.”
De ki: “Ey kavmim, hâlinize göre yapacağınızı yapın, doğrusu ben de yapıyorum.”
Ayette onlara bir tehdit vardır. Ayrıca Hz. Peygamberin hâlinin bu hâliyle kalmayıp gün be gün Allahın kuvvet vermesi ve yardım etmesiyle ileriye gideceğini hissettirmek vardır. Bunun için, O’nun müşriklere dünya ve ahirette galip geleceğini haber verip şöyle buyurdu:
فَسَوْفَ تَعْلَمُونَ “Sonra bileceksiniz!”
40- مَن يَأْتِيهِ عَذَابٌ يُخْزِيهِ وَيَحِلُّ عَلَيْهِ عَذَابٌ مُّقِيمٌ “Kişiyi rezil edici azabın kime geleceğini ve daimî azabın kimin başına ineceğini.”
Çünkü düşmanlarının zillet içindeki hâli, Hz. Peygamberin galip gelmesine bir delildir. Nitekim Allahu Teâlâ Bedir savaşında onları zelil ve perişan etti.
“Daimî azabın”Bu daimî azaptan murat, cehennem azabıdır.
41- إِنَّا أَنزَلْنَا عَلَيْكَ الْكِتَابَ لِلنَّاسِ بِالْحَقِّ “Biz sana Kitab’ı insanlar için hak olarak indirdik.”
Çünkü dünya ve ahiret maslahatları bu kitapta anlatılanlara bağlıdır.
فَمَنِ اهْتَدَى فَلِنَفْسِهِ “Artık kim doğru yola girerse, kendisi için girmiş olur.”
Çünkü bunun faydası kendisinedir.
وَمَن ضَلَّ فَإِنَّمَا يَضِلُّ عَلَيْهَا “Kim de yoldan saparsa, ancak kendi aleyhine sapar.”
Çünkü bunun vebali kendi boynunadır.
وَمَا أَنتَ عَلَيْهِم بِوَكِيلٍ “Sen onlara bir vekil değilsin.”
Sen onları zorla hidâyete sevkedecek değilsin. Sen ancak tebliğ ile emrolundun, onu da zaten yerine getirdin.
[1>Bid’a ehli olanlar ise, peygamberden geleni reddetmek değil, aslında doğru iken yanlış zannettikleri şeyleri reddediyorlar. Mesela, Mu’tezile mezhebinden olan biri, “kişi kendi fiillerinin yaratıcısı olmalı ki sorumlu olabilsin” diyor. Hâlbuki insanın elinde olan sadece kesbtir, yaratan ise Allah’tır. Allah, her şeyin yaratıcısıdır, insanın fiillerinin de yaratıcısıdır.
İşte, Mu’tezile mezhebi tarzında bir kabul, sahibini kâfir yapmaz, ama ehl-i bid’aya dâhil eder.
[2> Yani, önce Hz. Musa fert olarak zikredilip ardından “ola ki hidayete gelirler” denilerek çoğul getirilmesi gibi, konumuz olan ayette de her ne kadar zamir tekil olarak gelmişse de bununla ümmet-i Muhammedin kastedilmesi mümkündür.
[3> Yani, aslında bunlar büyük günah işlemezler. Ama günah konusunda o kadar hassastırlar ki, küçük günahlarını bile çok büyük telakki ederler. Günahın küçüklüğünü değil, kendisine karşı günah işlenen Zâtın büyüklüğünü düşünürler.
[4> Müşrikler putlarını Lât, Uzza gibi dişi isimlerle isimlendiriyorlardı. Ayette bu batıl mabudların bir zararı açamayacakları ve bir hayra da engel olamayacakları “kâşifat ve mümsikat” ifadeleriyle, müennes sığa ile geldi.
42- اللَّهُ يَتَوَفَّى الْأَنفُسَ حِينَ مَوْتِهَا وَالَّتِي لَمْ تَمُتْ فِي مَنَامِهَا “Allah, insanların ruhlarını öldüklerinde, ölmeyenlerinkini de uykularında alır.”
Ruhlar, bedenlerle alakalıdır ve bedende tasarrufta bulunurlar. Allah ruhların bedenle olan bu alakalarını ve bedenlerde tasarrufta bulunmalarını ölüm anında hem zahir hem de batın olarak keser. Uyku anında ise sadece zâhiren keser.
فَيُمْسِكُ الَّتِي قَضَى عَلَيْهَا الْمَوْتَ وَيُرْسِلُ الْأُخْرَى إِلَى أَجَلٍ مُسَمًّى “Ölümüne hükmettiklerinin ruhlarını tutar, diğerlerini belli bir süreye kadar bırakır.”
Ölümüne hükmettiğinin ruhunu bedene geri döndürmez. Uykudakini ise, uyandığında bedenine gönderir.
“Belli bir süre” (ecel-i müsemma), o kişinin ölüm vaktidir.
İbnu Abbas’tan şöyle nakledilir:
“Âdemoğlundaki nefis ve ruh arasında, güneşle güneş şuaı gibi bir durum vardır. Nefiste akıl ve temyiz, ruhta nefes ve hayat bulunur. Bunların her ikisi ölümle vefat ederler. Uyku olayında ise sadece nefis vefat eder.”
İbnu Abbas’ın bu ifadeleri, bizim söylediğimize yakın bir manadır.
إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَاتٍ لِّقَوْمٍ يَتَفَكَّرُونَ “Şüphesiz bunda düşünen bir toplum için elbette ibretler vardır.”
Yani bu vefat ettirme, tutma ve göndermede Allahın kudret ve hikmetinin kemâline ve rahmetinin şümulüne delâlet eden alâmetler vardır.
Tefekkür ehli olan kimseler, bunları düşünerek,
-Ruhların bedenle alâkalarını,
-Ölüm anında ruhların bedenlerden bütünüyle alakalarının kesilmesini,
-Bedenlerin ölmesiyle ruhların ölmediğini,
-O ruhlara arız olan saadet ve şekâveti,
-Zahiren vefat etmelerinde ve ecelleri gelinceye kadar uyku sonrası bedenlere gönderilmelerindeki hikmeti anlarlar.
43- أَمِ اتَّخَذُوا مِن دُونِ اللَّهِ شُفَعَاء “Yoksa Allah’tan başka bir kısım şefaatçiler mi edindiler?”Doğrusu Kureyş, kendileri için Allah nezdinde şefaatçi olacağını düşündükleri batıl ilahlar edindiler.
قُلْ أَوَلَوْ كَانُوا لَا يَمْلِكُونَ شَيْئًا وَلَا يَعْقِلُونَ “De ki: Onlar hiçbir şeye güç yetiremezler ve akıl erdiremezlerse de mi (böyle yapacaksınız)?”
Gördüğünüz gibi bunlar hiçbir şeye güç yetirmez ve hiçbir şeyi bilmez cansız şeyler ise, yine bunları şefaatçiler mi edineceksiniz?
4ِِ4- قُل لِّلَّهِ الشَّفَاعَةُ جَمِيعًا “De ki: Bütün şefaat Allah’ındır.”
Ayetin bu kısmı “ama bizim şefaatçilerimiz cansız şeyler değil, Allah nezdinde makbul kimselerdir. Putlar ise sadece bunların timsalleridir” diyenlere red gibidir. Yani, Allah bütün şefaatin malikidir. Hiçbir kimse ve hiçbir şey O’nun izni ve rızası olmadan şefaat edemez, kendi başına şefaatçi olamaz.
Cenab-ı Hak, ayetin devamında bunu şöyle takrir etti:
لَّهُ مُلْكُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ “Göklerin ve yerin mülkü O’nundur.”
Çünkü O, bütün mülkün mâlikidir, hiçbir şey O’nun izni ve rızası olmadan O’nun emri hususunda bir şey söylemeye güç yetiremez.
ثُمَّ إِلَيْهِ تُرْجَعُونَ “Sonra yalnız O’na döndürüleceksiniz.”
Sonra kıyamet günü O’na döndürüleceksiniz, orada da bütün mülk O’nun olacak.
45- وَإِذَا ذُكِرَ اللَّهُ وَحْدَهُ اشْمَأَزَّتْ قُلُوبُ الَّذِينَ لَا يُؤْمِنُونَ بِالْآخِرَةِ “Allah, bir tek (ilâh) olarak anıldığında ahirete inanmayanların kalpleri daralır.”
وَإِذَا ذُكِرَ الَّذِينَ مِن دُونِهِ إِذَا هُمْ يَسْتَبْشِرُونَ “Allah’tan başkaları (ilâhları) anıldığında ise, bakarsın sevinirler.”Bu, putlara aşırı düşkünlükleri ve Allahın hakkını unutmaları sebebiyledir.Ayette, bu müşriklerin her iki durumdaki hâlleri gayet etkili bir şekilde ifade edilmiştir. Çünkü, putlar anıldığında kalpleri sürurla dolmakta, Allah anıldığında ise kendilerini bir sıkıntı basmaktadır.
4ّ6- قُلِ اللَّهُمَّ فَاطِرَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ عَالِمَ الْغَيْبِ وَالشَّهَادَةِ “De ki: Ey gökleri ve yeri yaratan, görüleni ve görülmeyeni bilen Allah’ım!”
Onlara karşı ne yapacağını bilemediğin, inatlarından ve şiddetli tabiatlarından sızlandığında dua ile Allaha iltica et. Çünkü O, her şeye kâdirdir ve bütün hâlleri bilendir.
أَنتَ تَحْكُمُ بَيْنَ عِبَادِكَ فِي مَا كَانُوا فِيهِ يَخْتَلِفُونَ “Kulların arasında, o ihtilaf edip durdukları şeyler hakkında sen hüküm vereceksin.”
Dolayısıyla, benimle onlar arasında hüküm vermeye ancak Sen kâdir olursun.
47- وَلَوْ أَنَّ لِلَّذِينَ ظَلَمُوا مَا فِي الْأَرْضِ جَمِيعًا وَمِثْلَهُ مَعَهُ لَافْتَدَوْا بِهِ مِن سُوءِ الْعَذَابِ يَوْمَ الْقِيَامَةِ “Eğer yeryüzünde bulunan her şey tümüyle ve onlarla beraber bir o kadarı da zulmedenlerin olsa, kıyamet günü kötü azaptan kurtulmak için elbette onları fidye olarak verirlerdi.”
Ayet, hem onlara çok şiddetli bir vaîddir, hem de kurtuluş ümitlerini bütün bütün ortadan kaldırır.
وَبَدَا لَهُم مِّنَ اللَّهِ مَا لَمْ يَكُونُوا يَحْتَسِبُونَ “Artık, hiç hesap etmedikleri şeyler Allah tarafından karşılarına çıkmıştır.”
“Şimdi hiç kimse kendileri için, yaptıklarına karşılık göz aydınlığı olacak şeylerden neler gizlenmiş olduğunu bilemez.” (Secde 17) ayetinin ehl-i imana gayet kuvvetli bir vaat olması gibi, bu ayet de inkârcılara gayet etkili bir vaîddir.
48- وَبَدَا لَهُمْ سَيِّئَاتُ مَا كَسَبُوا “(Dünyada) kazandıkları şeylerin kötülükleri karşılarına çıktı.”
Amel defterleri verildiğinde yaptıkları amellerinin kötülüğü kendilerine görülecektir.
وَحَاقَ بِهِم مَّا كَانُوا بِهِ يَسْتَهْزِئُون “Ve alay etmekte oldukları şeyler onları kuşattı.”
49- فَإِذَا مَسَّ الْإِنسَانَ ضُرٌّ دَعَانَا “İnsana bir zarar dokunduğunda bize yalvardı.”
Burada “insan”dan murat, insan cinsi olup, genelde insanların durumunu haber verir. Üstte kırkbeşinci ayete atfedilmiştir. Bu atfın فَ “fe” harfiyle yapılması, onların kendileriyle tenakuz hâlinde olduklarını, inançlarıyla çeliştiklerini beyan etmek içindir. Yani, tek Allah anılınca bundan sıkılmakta, ilahları anılınca ise sürur duymaktadırlar. Ama kendilerine bir musibet geldiğinde o batıl mabutlarına değil, Allaha yalvarmaktadırlar.
Kırkbeşinci ayetle bu ayet arasında yer alanlar, onların hâlini inkârı te’kid eden ara cümlelerdir.
ثُمَّ إِذَا خَوَّلْنَاهُ نِعْمَةً مِّنَّا قَالَ إِنَّمَا أُوتِيتُهُ عَلَى عِلْمٍ “Sonra ona tarafımızdan bir nimet verdiğimizde, “Bu, bana ancak ilim üzere verildi” dedi.”
Sonra bir lütuf olarak kendisine bir nimet verdiğimizde kendi çalışmasıyla böyle bir nimete ulaştığını söyler.
“Bu bana ancak ilim üzere verildi.”
-Yani, o nimete hangi yollarla ulaşılacağını ben iyi bilirim.
-Veya, bunun bana verilmesi, benim buna layık olmamdandır.
-Veya, Allah benim buna liyakatimi bilmiş, ona göre vermiştir.
Nimet kelimesi müennes olmakla beraber, zamirin müzekker gelmesi, o kimseye verilen nimetin, nimetin tamamı değil, o nimetten bir kısmı olmasındandır.
بَلْ هِيَ فِتْنَةٌ “Hayır, doğrusu o bir imtihandır.”
Doğrusu o nimet, o kimse hakkında bir imtihandır. Allah bununla o kimsenin şükür mü edeceğine, yoksa nankörlük mü yapacağına bakmaktadır.
Ayetin bu kısmı, o nankör insanın sözüne bir reddir. Zamirin müennes gelmesi, ya haberi itibarıyladır veya “nimet” lafzından dolayıdır.
وَلَكِنَّ أَكْثَرَهُمْ لَا يَعْلَمُونَ “Fakat onların çoğu bilmezler.”
Ayette “onların çoğu” ifadesinin gelmesi, “insan” kelimesiyle “cins” kastedildiğine bir delildir.[1>
50- قَدْ قَالَهَا الَّذِينَ مِن قَبْلِهِمْ “Bunu kendilerinden öncekiler de söylemişti.”
Daha önce Karun böyle demişti ve kavmi de buna rıza göstererek iştirak etmişti.
فَمَا أَغْنَى عَنْهُم مَّا كَانُوا يَكْسِبُونَ “Ama kazandıkları şeyler onlara hiçbir yarar sağlamadı.”
Dünya metaından elde ettikleri, kendilerine hiçbir fayda vermedi.
51- فَأَصَابَهُمْ سَيِّئَاتُ مَا كَسَبُوا “Nihayet kazandıkları şeylerin kötülükleri onlara isabet etti.”
Bunda, bütün amellerinin seyyie türünden olduğuna bir remiz vardır.
وَالَّذِينَ ظَلَمُوا مِنْ هَؤُلَاء سَيُصِيبُهُمْ سَيِّئَاتُ مَا كَسَبُوا “Şunlardan da zulmedenler var ya, kazandıkları şeylerin kötülükleri onlara da isabet edecektir.”
Önceki milletlerden olanlara yaptıkları kötü amellerin karşılığı verildiği gibi, bu zâlim Mekke müşriklerine de kötü amellerinin karşılığı verilecektir.
Nitekim yedi yıl süren bir kıtlığa maruz kaldılar, ayrıca önde gelen liderleri Bedir savaşında öldürüldü.
وَمَا هُم بِمُعْجِزِينَ “Onlar (Allah’ı) âciz bırakacak değillerdir.”
52- أَوَلَمْ يَعْلَمُوا أَنَّ اللَّهَ يَبْسُطُ الرِّزْقَ لِمَن يَشَاء وَيَقْدِرُ “Bilmediler mi, Allah rızkı dilediğine bol bol verir ve kısar.” Nitekim yedi yıl onlara rızkı daralttı, sonra da yedi yıl boyunca bolca verdi.
إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَاتٍ لِّقَوْمٍ يُؤْمِنُونَ “Şüphesiz bunda inanan bir toplum için elbette ayetler vardır.”İşte bunda, bütün olayların ya bilvasıta veya doğrudan Allahtan olduğuna inanan kimseler için pek çok ibretler vardır.
[1> Yani, ayette “insana bir zarar dokunduğunda…” denildiğinde, bununla bütün insanlar kastedilebilir. Ama bazı karinelerle bu ifadenin “insanların çoğu” manasına geldiği görülür. Çünkü insanlar içinde böyle olmayanlar da vardır.
53- قُلْ يَا عِبَادِيَ الَّذِينَ أَسْرَفُوا عَلَى أَنفُسِهِمْ “De ki: Ey nefislerine zulmeden kullarım!”
Nefsi günahlara maruz bırakmak, ona zulmetmektir.
Cenab-ı Hakkın “kullarım” deyişi, muhatabın mü’minler olmasındandır.
لَا تَقْنَطُوا مِن رَّحْمَةِ اللَّهِ “Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin.”
Allahın bağışlamasından ve lütufta bulunmasından ümidini kesmeyin.
إِنَّ اللَّهَ يَغْفِرُ الذُّنُوبَ جَمِيعًا “Çünkü Allah, bütün günahları affeder.”
Velev bir süre sonra da olsa, Allah bütün günahları bağışlar.
Ayetin manasını “tevbe etmek şartıyla” şeklinde kayıtlamak, ayetin zâhirine aykırıdır. “Şüphesiz Allah, kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz. Bunun dışında kalanları ise, dilediği kimseler için bağışlar.” (Nisa, 48) ayetinin hükmünce, şirk dışında bütün günahları şümulüne alır.
إِنَّهُ هُوَ الْغَفُورُ الرَّحِيمُ “Çünkü O, Ğafur’dur – Rahîm’dir.”
Ayetin bu kısmı, önceki hükmün illetini bildirir.
Bunda,
-Hem Allahın affedici ve merhamet sahibi olduğunu kuvvetli bir şekilde bildirmek,
-Hem affetmek ve merhamet etmenin gerçek anlamda O’nu has olduğunu anlatmak,
-Hem de affından sonra rahmetine mazhar kılacağını haber vermek vardır.
Cenab-ı Hakkın “kullarım” demesinde merhameti gerektiren bir durum vardır.
Ayrıca, şu cihetlerle de mana çok etkin bir şekilde anlatılmıştır.
-Taşkınlıklarının zararının kendilerine has olduğunu bildirmesi,
-Değil sadece mağfiretten, daha da genel olan ilâhî rahmetten ümit kesmekten yasaklanması,
-Bunu ifade ederken her hangi bir kayıtla kayıtlamaması,
-“Çünkü Allah bütün günahları affeder” diye yasağın illetini beyan etmesi,
-Evvelinde “Allah” lafzı geçtiği için “O” zamiriyle ifade edebileceği hâlde “Allah bütün günahları affeder” demesi.
Bu anlatımda Allahın müstağni ve mutlak manada mün’im olduğuna dikkat çekmek vardır.[1>
Hz. Peygamber (asm) bu ayetle ilgili şöyle dedi: “Bu ayete mukabil, dünya ve içindeki her şeyin benim olması, benim için daha sevimli olamaz.” Bunun üzerine adamın biri “Ya şirk koşmuşsa” diye sordu. Hz. Peygamber bir müddet sustu. Ardından üç kere “Dikkat edin! Şirk koşmuşsa da Allah affeder” buyurdu.
Sebeb-i Nüzûl
Rivayete göre Mekke ehli “Muhammed putlara tapan ve haksız yere cana kıyanın bağışlanmadığını söylüyor. Biz ise, Onunla beraber hicret etmedik, putlara taptık ve cana da kıydık. Allah bizi nasıl affetsin!?” demişlerdi. Ayet bunun üzerine nâzil oldu.
Ayetin Ayyaş ve Velîd bin Velîd veya Vahşi hakkında indiği de söylenir.[2> Bütün bu rivayetler, onun hükmünün genel olmasına engel değildir.
54- وَأَنِيبُوا إِلَى رَبِّكُمْ وَأَسْلِمُوا لَهُ مِن قَبْلِ أَن يَأْتِيَكُمُ الْعَذَابُ “Azap size gelmeden önce Rabbinize dönün ve O’na teslim olun.”
ثُمَّ لَا تُنصَرُونَ “Sonra size yardım edilmez.”
Ayet-i kerime, önceki ayette nazara verilen umumî mağfiretin tevbe ve ihlâsla alakasını nazara verir.[3>
55- وَاتَّبِعُوا أَحْسَنَ مَا أُنزِلَ إِلَيْكُم مِّن رَّبِّكُم مِّن قَبْلِ أَن يَأْتِيَكُمُ العَذَابُ بَغْتَةً وَأَنتُمْ لَا تَشْعُرُونَ “Farkında olmadan azap size ansızın gelmeden önce,
Rabbinizden size indirilenin en güzeline uyun.”
“Rabbinizden size indirilenin en güzeline uyun” ifadesinden murat,
-Kur’ana tâbi olmaktır.
-Veya nehyedilenleri terk etmekle yetinmeyip, emredilenleri de yapmaktır.
-Veya ruhsatla amel yerine azimetle hareket etmektir.
-Veya, mensuh yerine nasihle amel etmektir.
-Veya bundan murat Allaha tam yönelmek ve tâate tam devam etmek gibi en ziyade kurtarıcı ve selâmete sevkedici durumlardır.
56- أَن تَقُولَ نَفْسٌ يَا حَسْرَتَى علَى مَا فَرَّطتُ فِي جَنبِ اللَّهِ “Günahkar nefis şöyle diyecek: Allaha yönelik ihmallerimden dolayı vay hâlime!”
وَإِن كُنتُ لَمِنَ السَّاخِرِينَ “Gerçekten ben alay edenlerden idim.”
57- أَوْ تَقُولَ لَوْ أَنَّ اللَّهَ هَدَانِي لَكُنتُ مِنَ الْمُتَّقِينَ “Yahut şöyle diyecek: Şayet Allah bana hidayet etseydi, elbette müttakilerden olurdum.”
“Şayet Allah hakka irşad ile bana hidayet etseydi, şirk ve günahlardan sakınan biri olurdum” diyecek.
58- أَوْ تَقُولَ حِينَ تَرَى الْعَذَابَ لَوْ أَنَّ لِي كَرَّةً فَأَكُونَ مِنَ الْمُحْسِنِينَ “Yahut azabı gördüğünde şöyle diyecek: Keşke benim için dünyaya bir dönüş olsa da iyilik yapanlardan olsam.”
“Keşke dönsem de inancı ve ameli güzel olanlardan biri olsam” diyecek.
Ayette iki defa geçen “veya” ifadesi, o günde insanların şaşkınlıklarını, böyle sözlerle faydasız bir şekilde “keşke” diyeceklerini anlatır.
59- بَلَى قَدْ جَاءتْكَ آيَاتِي فَكَذَّبْتَ بِهَا “(Allah, şöyle diyecek
وَاسْتَكْبَرْتَ “Büyüklük tasladın.”
وَكُنتَ مِنَ الْكَافِرِينَ “Ve inkârcılardan oldun.”
Ayet, insanın “şayet Allah bana hidayet etseydi müttakilerden olurdum” demesine bir reddir. Çünkü durumu anlatılan kimse emredilen amelleri yapmamış olmaktan pişmanlık hâlindedir. Buna gerekçe olarak da ilâhî hidayetin olmayışını göstermekte, ardından da tekrar dünyaya döndürülüp amellerini düzgün yapmayı temennî etmektedir.[4>
Senin de bildiğin gibi, ayetin bu anlatımı kulun fiilinde Allahın kudretinin tesirine ve fiilin kula nisbet edilmesine mani değildir.
60- وَيَوْمَ الْقِيَامَةِ تَرَى الَّذِينَ كَذَبُواْ عَلَى اللَّهِ وُجُوهُهُم مُّسْوَدَّةٌ “Ve kıyamet günü, Allah’a karşı yalan söyleyenleri yüzleri kapkara kesilmiş görürsün.”
Allahın –haşa- çocuğu olduğunu iddia etmek gibi O’nun hakkında caiz olmayan vasıflarla vasfedenleri, kıyamet gününde yüzleri kapkara hâlde görürsün.
Bunların yüzlerinin kapkara olması,
-O günün şiddetinden,
-Veya içlerindeki cehalet karanlığının yüzlerine vurmasındandır.
أَلَيْسَ فِي جَهَنَّمَ مَثْوًى لِّلْمُتَكَبِّرِينَ “Büyüklük taslayanlar için cehennemde bir yer mi yok!?”
İman ve tâatten tekebbür edenler için, elbette cehennemde bir barınak vardır. Ayet, durumun bundan ibaret olduğunu takrîr eder. Çünkü, cehennem ehli, böyle olduğunu görmektedirler.
61- وَيُنَجِّي اللَّهُ الَّذِينَ اتَّقَوا بِمَفَازَتِهِمْ “Allah, kendisine karşı gelmekten sakınanları, felah bulmalarıyla kurtarır.”
Felah bulmak, ayette “mefâze” kelimesiyle ifade edilmiştir. Bu kelime “fevz” kökünden gelir. Bunun “kurtarır” şeklinde açıklanması, felahın en önemli kısımlarından biriyle açıklamak tarzındadır.
“Mefâze” kelimesi, “saadet ve salih amel” şeklinde de tefsir edilmiştir. Bu şekilde tefsirinde ise, sebep olma ciheti söz konusudur.[5>
لَا يَمَسُّهُمُ السُّوءُ “Onlara kötülük dokunmaz.”
وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ “Onlar üzülmezler de.”
62- اللَّهُ خَالِقُ كُلِّ شَيْءٍ “Allah, her şeyin yaratıcısıdır.”
Allah hayır ve şer, iman ve küfür gibi her şeyin yaratıcısıdır.
وَهُوَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ وَكِيلٌ “Ve O, her şeye vekildir.”
Her şeyde tasarrufta bulunan O’dur. Bunlarda O’ndan başkası bir şeye mâlik değildir, tasarrufta bulunamaz.
63- لَهُ مَقَالِيدُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ “Göklerin ve yerin anahtarları O’nun dur.”
“Göklerin ve yerin anahtarları” ifadesi, Allahın kudret ve hıfzından kinayedir. Bu anlatımda, bunların Allaha ait olduğunu ziyadesiyle beyan etmek vardır. Çünkü, hazinelerin olduğu yere, onların anahtarlarına sahip olandan başkası giremez ve tasarrufta bulunamaz.
Hz. Osman bu ayet hakkında Hz. Peygambere sorar. Hz. Peygamber şöyle cevap verir:
“Bunun tefsiri şu kelimelerdir: La ilâhe illallahu vallahu ekber ve sübhanallahi ve bihamdihi ve estağfirullah ve la havle ve la kuvvete illa billah. Hüve’l-evvelü ve’l-âhiru ve’z-zâhiru ve’l-bâtın. Biyedihi’l-hayr. Yuhyî ve yümîtü ve hüve ale küllî şeyin kadîr.”
Bunun manası şudur: Bu kelimeler Allah içindir, bunlarla O’nun birliği ve şânı ilân edilir. Bu kelimeler, göklerin ve yerin hayırlarının anahtarlarıdır. Bunları okuyan kimse, göklerin ve yerin hayırlarına nail olur.
وَالَّذِينَ كَفَرُوا بِآيَاتِ اللَّهِ أُوْلَئِكَ هُمُ الْخَاسِرُونَ “Allah’ın âyetlerini inkâr edenler var ya, işte onlar ziyana uğrayanların ta kendileridir.”
Bu ifade, altmışbirinci ayetteki “Allah, kendisine karşı gelmekten sakınanları, felah bulmalarıyla kurtarır.” ile muttasıldır. Arada geçen cümleler, ara cümlelerdir. (Cümle-i muteriza) Bunlarda Allahın kullarına müheymin olduğuna (yani onları kollayıp gözettiğine), fiillerine muttali olduğuna, onların amellerinin karşılığını verdiğine bir delâlet vardır.
Altmışbirinci ayette, müttaki kimseleri Allahın kurtardığı bildirilmişti. Burada ise Allahın ayetlerini inkâr edenlerin hüsranda olduğu nazara verildi. Anlatımda değişiklik olması şu manayı hissettirmek içindir: Mü’minlerin felahında temel umde Allahın lütfudur. Ama kâfirlerin helâki ise, kendilerinden kaynaklanmaktadır.
Ayrıca, müttaki olanlara mükâfatları açık bir şekilde ifade edilirken, inkârcılara olan azap tehdidinin o derece açıktan olmaması, Allahın kereminin bir tezahürüdür.
Allahın ayetlerinden murat, kudretinin delilleri ve ayrıca göklerin ve yerin O’nun emrinde olmasıdır. Veya O’nun tevhid ve şanını anlatan kelimelerdir.
Ayette hüsrana düşmenin kâfirlere tahsis edilmesi, onlardan başkalarının rahmet ve sevaptan hisselerini almalarındandır.
64- قُلْ أَفَغَيْرَ اللَّهِ تَأْمُرُونِّي أَعْبُدُ أَيُّهَا الْجَاهِلُونَ “De ki: Ey cahiller! Siz bana Allah’tan başkasına ibadet etmemi mi emrediyorsunuz?”
Bu kadar deliller ve bu kadar tehditlerden sonra, şimdi ben tutup da Allahtan başkasına mı ibadet edeyim?
Sebeb-i Nüzûl
Onlar, akılsızlıklarından Hz. Peygambere “Sen bizim ilahlarımıza ibadet et, biz de Senin ilahına ibadet edelim” demişlerdi.
65- وَلَقَدْ أُوحِيَ إِلَيْكَ وَإِلَى الَّذِينَ مِنْ قَبْلِكَ “Andolsun, sana ve senden öncekilere şöyle vahyedildi:”
لَئِنْ أَشْرَكْتَ لَيَحْبَطَنَّ عَمَلُكَ وَلَتَكُونَنَّ مِنَ الْخَاسِرِينَ “Eğer Allah’a şirk koşarsan elbette amelin boşa gider ve elbette ziyana uğrayanlardan olursun.”
Ayet faraziye yoluyla Hz. Peygambere hitaptır. Yani, “faraza Allaha şirk koşsan, elbette amelin boşa gider…”Bundan murat Hz. Peygamberi heyecana getirmek ve kâfirlerin de O’ndan ümidini kesmektir. Ayrıca, peygambere hitap ile ümmete bir ders vermektir.[6>
Ayrıca bu hitap, “ey muhatap!” şeklinde her bir ferde müteveccih bir kelâm olarak da anlaşılabilir.Ayette “amelin boşa gider” ifadesinin mutlak gelmesi,
-Ya onlara has bir durumu nazara vermek içindir. Çünkü, onların şirki diğer milletlere göre daha çirkindir.
-Veya bundan murat “şirk üzere ölürsen amelin boşa gider” manasıdır. Nitekim bu mana “Sizden her kim dininden döner ve kâfir olarak can verirse, artık onların bütün amelleri, dünyada ve ahirette boşa gitmiştir.” (Bakara, 217) ayetinde açıktan bildirilmiştir.
Amelin boşa gideceği ifade edildikten sonra, atıf yoluyla hüsranın nazara verilmesi, neticenin sebebe atfedilmesidir.[7>
66- بَلِ اللَّهَ فَاعْبُدْ “Hayır, yalnız Allah’a ibadet et!”
Ayet, onların “Sen bizim ilahlarımıza ibadet et, biz de Senin ilahına ibadet edelim” demelerine karşı bir reddir.
وَكُن مِّنْ الشَّاكِرِينَ “Ve şükredenlerden ol.”
Ve O’nun sana olan nimetlerine şükredenlerden ol.
Ayetin bu kısmında, ibadetin sadece Allaha olmasını gerektiren duruma bir işaret vardır.[8>
67- وَمَا قَدَرُوا اللَّهَ حَقَّ قَدْرِهِ “Allah’ı hakkıyla takdir edemediler.”
O’nun azametini kendi nefislerinde hakkıyla bilemediler, gereken tazimi gösteremediler. Çünkü O’nun için şerikler uydurdular ve O’nun şanına uygun olmayan vasıflarla O’nu vasfettiler.
وَالْأَرْضُ جَمِيعًا قَبْضَتُهُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ “Hâlbuki yeryüzü kıyamet gününde bütünüyle O’nun kabzasındadır.”
وَالسَّماوَاتُ مَطْوِيَّاتٌ بِيَمِينِهِ “Gökler de O’nun sağ eliyle dürülmüştür.”
Ayet, Allahın azametine bir tenbihtir. Ayrıca vehimlerin kendisinde hayrette kaldığı büyük fiillerin O’nun kudretine nisbetle küçük kaldığına bir tenbihtir.
Ayette geçen “kabza ve sağ el” ifadeleri ne hakikat, ne de mecaz olarak itibara alınmaksızın, temsîl ve tahyîl yoluyla âlemi harap etmenin O’na çok kolay olduğuna delâlet eder.
سُبْحَانَهُ وَتَعَالَى عَمَّا يُشْرِكُونَ “O, onların ortak koştuklarından münezzeh ve çok yücedir.”
Kudret ve azameti böyle olan Allah, onların şerik saydıkları şeyleri kendine ortak kılmaktan çok uzak ve çok yücedir, kendisine nisbet edilen şeriklerden münezzehtir.
[1> Yani, Allahın ibadeti emretmesi kullara olan lütfundandır. Yoksa –haşa- bir ihtiyaçtan değildir. İnsanlar ibadet etmekle Allaha bir fayda veremedikleri gibi, isyan etmekle de bir zarar veremezler. Fayda ve zarar, ancak kendilerine racidir. Allah, dilerse kullarının bütün günahlarını affeder ve ayrıca onlara daha nice ikramlarda ve nimetlerde bulunur.
[2> Ayyaş Bin Rabia ve Velîd bin Velîd, ayrıca bir grup insan İslâma girdiler. Sonra savaş ve benzeri mükellefiyetleri görünce sabredemeyip dinden çıktılar.
Vahşi ise, Hz. Peygamberin amcası Hz. Hamza’yı şehit etmişti. Mekke’nin fethinden sonra müslüman oldu.
[3> Yani, “günahlarım çok, artık Allah beni affetmez” diye ümitsizliğe düşmeyin. Samimi bir şekilde Rabbinize yönelin ve O’na teslim olun. Yoksa, ilâhî azaba maruz kalır, hiçbir yerden de yardım göremezsiniz.” Dolayısıyla, üstteki ayete bakıp “biz istediğimiz günahı serbestçe işleyelim, Allah nasılsa affeder” şeklindeki bir sonuca varmak uygun değildir. Şayet mana öyle olsaydı, ayetin hemen devamında azapla uyarmanın bir anlamı olmazdı.
[4>Yani, bu kimse için haklı hiçbir mazeret söz konusu olamaz. Zira gönderilen ayetlerle ilâhî hidayet kendisine gelmiş, ama o bunları yalanlamış, kibirlenmiş ve kâfirlerden olmuştur.
[5> Yani, Allah onları salih amelleri sebebiyle kurtuluşa erdirir, saadete mazhar eder.
[6>Türkçede “kızım sana söylüyorum, gelinim sen anla” şeklindeki deyim bu manayı güzel açıklar. Zira, ayetteki hitap her ne kadar peygambere ise de, asıl muhatap olanlar ümmettir.
[7> Yani, ameli boşa giden kimse, elbette bunun sonucu olarak hüsran hâli yaşayacaktır.
[8> Çünkü nimetleri veren ancak O’dur, şükrün de sadece O’na yapılması gerekir. Bu ise, sadece ve sadece O’na ibadet etmekle gerçekleşir.
68- وَنُفِخَ فِي الصُّورِ فَصَعِقَ مَن فِي السَّمَاوَاتِ وَمَن فِي الْأَرْضِ “Sûr’a üflenir ve göklerdeki herkes ve yerdeki herkes yere yıkılır.”
Sur’a ilk üfürüldüğünde göklerde ve yerde olanların hepsi ölü veya baygın olarak yere düşer.
إِلَّا مَن شَاء اللَّهُ “Allah’ın dilediği kimseler hariç.”
Bundan muradın Cebrail, Mikail ve İsrafil olduğu söylendi. Çünkü bunlar sonra ölürler.
Denildi ki: Bundan murat hamele-i arştır.
ثُمَّ نُفِخَ فِيهِ أُخْرَى فَإِذَا هُم قِيَامٌ يَنظُرُونَ “Sonra ona bir daha üflenir, bir de bakarsın onlar kalkmış etrafa bakıyorlar.”
Şaşkın vaziyetteki bir kimse gibi, gözlerini etrafa çevirirler.
Veya kendilerine ne yapılacağını beklerler.
69- وَأَشْرَقَتِ الْأَرْضُ بِنُورِ رَبِّهَا “Arz, Rabbinin nuru ile nurlanmıştır.”
Arzın nurlanması, Allahın orada adaleti ikame etmesidir.
Adalete “nur” denilmesi,
Zulme “zulmet” yani “karanlık” denilmesi gibi, bulunduğu yeri zînetlendirmesi ve hukuku ortaya koyması sebebiyle, adalete de “nur” adı verilir. Nitekim hadiste şöyle buyrulur:
“Zulüm, kıyamet günü zulümattır.”
Veya bu nurdan murat, Allahın ışık veren cisimler vasıta olmadan orada yarattığı bir nurdur. Bundan dolayı bu nur Allah’a nisbetle ifade edilmiştir.
وَوُضِعَ الْكِتَابُ “Kitap ortaya konur.”
Kitaptan murat, insanların amel defterleridir.
Denildi ki: Bundan murat levh-i mahfuzdur. Bundaki kayıtlarla amel defterlerindeki kayıtlar mukabele edilir.
وَجِيءَ بِالنَّبِيِّينَ وَالشُّهَدَاء “Peygamberler ve şahitler getirilir.”
“Şüheda”dan murat, melekler ve mü’minlerden ümmetlerin leh ve aleyhinde şahitlik yapacak olanlardır.
Bundan muradın “şehitler” olduğu da söylenmiştir.
وَقُضِيَ بَيْنَهُم بِالْحَقِّ “Ve aralarında hak ile hüküm verilir.”
Kullar arasında adaletle hükmedilir.
وَهُمْ لَا يُظْلَمُونَ “Ve onlara hiç haksızlık yapılmaz.”
Vaad edilen sevaptan daha azı veya kendisiyle tehdid edilen cezadan daha fazlası verilmek suretiyle onlara zulmedilmesi söz konusu değildir.
70- وَوُفِّيَتْ كُلُّ نَفْسٍ مَّا عَمِلَتْ “Herkese yaptığının karşılığı tam olarak verilir.”
وَهُوَ أَعْلَمُ بِمَا يَفْعَلُونَ “O, onların yaptıklarını en iyi bilendir.”
Onların fiillerinden hiçbir şey Allaha gizli kalamaz. Cenab-ı Hak ayetin devamında amellerinin karşılığının eksiksiz alınmasını şöyle tafsil etti:
71- وَسِيقَ الَّذِينَ كَفَرُوا إِلَى جَهَنَّمَ زُمَرًا “İnkâr edenler grup grup cehenneme sevk edilirler.”
Bu bölükler hâlinde olma, dalalet ve şerde farklı farklı derecelerine göre olacaktır.
حَتَّى إِذَا جَاؤُوهَا فُتِحَتْ أَبْوَابُهَا “Oraya vardıklarında oranın kapıları açılır.”
وَقَالَ لَهُمْ خَزَنَتُهَا “Ve cehennem bekçileri onlara şöyle der:”
Cehennem bekçilerinin onlarla konuşması, suçlarını başlarına vurmak ve kendilerini kınamak içindir.
أَلَمْ يَأْتِكُمْ رُسُلٌ مِّنكُمْ يَتْلُونَ عَلَيْكُمْ آيَاتِ رَبِّكُمْ وَيُنذِرُونَكُمْ لِقَاء يَوْمِكُمْ هَذَا “İçinizden, Rabbinizin âyetlerini size okuyan ve bu gününüze kavuşacağınıza dair sizi uyaran peygamberler gelmedi mi?”
Ayet, din gönderilmeden mükellefiyet olmayacağına bir delildir. Çünkü cehennem bekçileri bu kınamalarını peygamberlerin gelmesi ve kitapları tebliğ etmeleri üzerine bina ettiler.
قَالُوا بَلَى “Onlar da, “Evet geldi” derler.”
وَلَكِنْ حَقَّتْ كَلِمَةُ الْعَذَابِ عَلَى الْكَافِرِينَ “Fakat kafirler hakkında azap kelimesi gerçekleşmiştir.”
Bundan murat, kendileri hakkında şekavetle ve cehennem ehli olmakla hükmolunmasıdır.
Ayette “bize” demek yerine “kâfirlere” denilmesi, bu durumun kâfirlere has olduğuna delâlet etmesi içindir.
Denildi ki: “Azap kelimesi”nden murat, “Rabbinin, ‘Andolsun ki cinlerden ve insanlardan cehennemi dolduracağım’ sözü tamam oldu.” (Hûd, 119) ayetidir.
72- قِيلَ ادْخُلُوا أَبْوَابَ جَهَنَّمَ خَالِدِينَ فِيهَا “Onlara şöyle denir: İçinde ebedî kalmak üzere girin cehennem kapılarından!”
فَبِئْسَ مَثْوَى الْمُتَكَبِّرِينَ “Büyüklük taslayanların kalacağı yer ne kötüdür!”
Bu sözü söyleyenin kim olduğunun bildirilmemesi, onlara denilenin dehşetini daha ziyade kılmak içindir.
Ayetteki “mütekebbir” kelimesindeki elif-lâm cins ifade eder.[1>
Bu ifade, onların cehennemde olmalarının hakkı kabulden tekebbürde bulunmaları sebebiyle olduğunu hissettirmektedir. Böyle olunca gerek tekebbürleri, gerekse diğer çirkin hâlleri cehenneme gönderilmelerine, azap kelimesinin kendileri hakkında gerçekleşmesine birer sebep olmuştur. Nitekim Hz. Peygamber şöyle buyurur.
“Allahu Teâlâ abdi cennet için yarattığında, ona cennet ehlinin amellerinden işlemeyi nasip eder. Öldüğünde de cennet ehlinin amellerinden bir amelle ölür, böylece cennete girer. Cehennem için yarattığında ise ona cehennem ehlinin amellerinden işletir. Öldüğünde cehennem ehlinin amellerinden bir amelle ölür, böylece cehenneme girer.”
73- وَسِيقَ الَّذِينَ اتَّقَوْا رَبَّهُمْ إِلَى الْجَنَّةِ زُمَرًا “Rablerine karşı gelmekten sakınanlar ise, grup grup cennete sevk edilirler.”
Bir an önce ikrâm yurdu olan cennete ulaşmaları için sevk edilirler. Bu sevkin bineklerle olduğu söylenmiştir. Grup grup olmaları, şeref ve derecelerine göredir.
حَتَّى إِذَا جَاؤُوهَا وَفُتِحَتْ أَبْوَابُهَا “Cennetin kapıları açılmış olduğu halde oraya varırlar.”
Ayette, onlara olan ikram ve tazimin vasfedilemez derecede olduğuna bir işaret vardır.
Onlar daha gelmeden cennet kapıları kendilerine açılmıştır, bundan dolayı geldiklerinde kapıların açılmasını beklemezler.
وَقَالَ لَهُمْ خَزَنَتُهَا “Ve oranın görevlileri onlara şöyle der:”
سَلَامٌ عَلَيْكُمْ “Selâm Size!”
Bu selâm, artık onlara bundan sonra hoşlanmadıkları bir şeyin arız olmayacağını ifade eder.
طِبْتُمْ “Tertemiz oldunuz.”
Dünyadaki günah kirlerinden tertemiz hâle geldiniz.
فَادْخُلُوهَا خَالِدِينَ “Öyleyse ebedî kalmak üzere girin cennete!”
Ayette فَ “fe” (öyleyse) harfinin bulunması, onların tertemiz hale gelmelerinin cennete girmelerine ve orada ebedi kalmalarına sebep olduğunu anlatır.
Bu durum, günahkâr mü’minin Allahın affıyla cennete girmesine mani değildir. Çünkü, af dahi insanı temizler.
7ِِ4- وَقَالُوا الْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي صَدَقَنَا وَعْدَهُ “Onlar şöyle derler: O Allaha hamdolsun ki bize olan vaadini gerçekleştirdi.”
Öldükten sonra dirilme ve amellere sevap verme vaadinde sadık oldu, bunları yerine getirdi.
وَأَوْرَثَنَا الْأَرْضَ نَتَبَوَّأُ مِنَ الْجَنَّةِ حَيْثُ نَشَاء “Ve bizi arza varis kıldı.”
Burada “arz” ifadesinden murat, cennette yerleştirildikleri yerdir. Allahın onları buraya varis kılması, amellerine karşılık burayı vermesidir.
Veya varis olan kimsenin varis olduğu şeyde tasarrufu gibi, burada tasarrufta bulunmaya yetkili kılmasıdır.
نَتَبَوَّأُ مِنَ الْجَنَّةِ حَيْثُ نَشَاء “Cennette istediğimiz yerde oturuyoruz.”
Bizden her biri, kendi geniş cenneti içinde dilediği makamda olabiliyor. Bununla beraber cennette manevî makamlar vardır, cennettekilerin buralara gelmesine bir engel bulunmamaktadır.[2>
فَنِعْمَ أَجْرُ الْعَامِلِينَ “Çalışanların mükâfatı ne güzel oldu!”
75- وَتَرَى الْمَلَائِكَةَ حَافِّينَ مِنْ حَوْلِ الْعَرْشِ يُسَبِّحُونَ بِحَمْدِ رَبِّهِمْ “Melekleri de, Rablerini hamd ile tesbih ederek Arş’ın etrafını kuşatmış hâlde görürsün.”
Bu melekler, celâl ve ikram vasıflarıyla Allahı zikrederler. Bunu, tam bir lezzet alarak yaparlar.Bu ifadede, yüksek derecelerin en sonu ve orada bulunanların en âli lezzetlerinin Hakkın sıfatlarında istiğrak olduğunu hissettirmek vardır.
وَقُضِيَ بَيْنَهُم بِالْحَقِّ “Artık onların arasında adaletle hüküm verilmiştir.”
Böylece mahlûkat arasında hak ile hükmedilmiş, bazısı cehenneme, bazısı da cennete alınmıştır.Veya, birbirlerine üstünlüklerine göre melekler arasında hükmedilmiş, her biri makamına uygun menzillere yerleştirilmiştir.
وَقِيلَ الْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ “Ve “Hamd âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur” denilmiştir.”Aramızda hak ile hükmedilmesinden dolayı, âlemlerin Rabbine hamdolsun.
Bunu söyleyen mü’minler veya meleklerdir. Hz. Peygamber şöyle buyurur: “Zümer sûresini okuyan kıyamet günü Allahtan ümidini hiç kesmez ve Allah ona, kendisinden korkanların sevabını verir.”
Hz. Aişe, Hz. Peygamberin her gece Zümer ve İsra sûrelerini okuduğunu rivayet eder.
Vallahu a’lem (Doğrusunu en iyi Allah bilir.)
[1> Yani, cehenneme gönderilen bu kâfirler, mütekebbir kimselerdir. Ama bundan hareketle, her mütekebbirin ebedi kalmak üzere cehenneme gönderilmesi lazım gelmez.
[2> Yani, cennette hem herkese kendi makamına münasip özel bir cennet vardır, hem de herkesin istifadesine açık ortak alanlar bulunmaktadır.
Yazar:
Prof.Dr. Şadi Eren