Admin
Yönetici
- Katılım
- 19 Şub 2025
- Mesajlar
- 180
- Tepkime puanı
- 0
- Puanları
- 16
1- الم “Elif, Lâm, Mîm.”
Huruf-u Mukattaa
“Elif, Lâm, Mîm.” Bu ve emsali lafızlar, kendileriyle kelimelerin meydana geldiği harflerin isimleridirler.
İbnu Mes’ud, Hz. Peygamberden şöyle rivayet eder:
“Kim Allahın kitabından bir harf okursa, ona bir hasene verilir. Hasene ise, on katıyladır. “Elif lâm-mim” bir harftir demiyorum. Lakin elif bir harftir, lâm bir harftir, mim bir harftir.”
Bu harflerle, Kur’ana muaraza etmek isteyenlere meydan okunmuştur.1
Eğer Kur’an Allahın kelâmı değil insan sözü olsaydı, ona muaraza edenler birbirlerine yardım da etmelerine rağmen buna yakın şeyler söylemekten elbette âciz kalmazlardı.
Böylece, bu ifadeler Kur’anın bir nevi i’cazını gösterir. Daha ilk ifadelerinde, muhataplarının kulaklarına bu i’cazı duyurur. Çünkü harfleri isimleriyle söylemek okuma yazma bilen ve öğreten kimselere hastır. Kur’anı kendisinden dinledikleri Hz. Peygamber ise, okuma yazması olmayan bir ümmîdir. Ondan kitabet ve tilavetin meydana gelmesi, doğrusu hiç beklenmeyen garip bir durumdur, harikulâdedir.
Hem de sûre başlarında geçen bu harfler, öyle dizilmişlerdir ki, büyük edipler de bunu yapmaktan aciz kalır. Şöyle ki:
Sûre başlarında yer alan bu harfler (huruf-u mukattaa) on dört tanedir.
Bu ise, -şayet lâm elif doğrudan bir harf sayılmazsa- harflerin yarısıdır.
Bu harfler, yirmidokuz defa sûre başlarında yer alır, bu ise, hece harflerinin sayısıdır.
Kur’an-ı Kerimde huruf-u mukataa bir, iki, üç, dört ve beş harfli olarak zikredilir.2
Huruf-u mukataanın, sûrelerin isimleri olduğu da söylenmiştir.
Ayrıca, bu harflerin, kendilerinin de içinde bulundukları bazı kelimelere bir işaret olduğuna dikkat çekilmiştir.
İbnu Abbasın şöyle dediği rivayet edilir: “Elif, Allahın ihsanlarına, lâm harfi lütfuna, mim harfi de mülkünü işarettir.”
Yine O’ndan şöyle bir rivayet vardır:
“Elif – lâm – mim’in manası: Ben Allahım, bilirim, demektir.”
İbnu Abbasa göre, elif harfi Allaha, lâm harfi Cibrile, mim harfi Muhammede işaret eder. Yani, “Kur’an, Cibrilin lisanı ile Allah tarafından Hz. Muhammede (asm) indirilmiştir.”
Bu harflerin, ebced ve cifir yoluyla kavimlerin müddet ve ecellerine işaret olduğunu söyleyenler de vardır. Rivayete göre, Yahudilerden bir grup Hz. Peygambere geldiğinde, onlara Bakaranın başından “Elif – lâm – mim’i” okudu. Onlar, ebced yoluyla bunu hesaplayıp dediler: Müddeti yetmiş bir yıl olan bir dine nasıl girelim?
Rasulallah (asm) onlara tebessüm etti. Bunun üzerine, “başka da var mı?” dediler. Hz. Peygamber onlara “elif – lâm – mim – sad”, “elif - lâm – ra” ve “elif – lâm – mim – ra”yı okudu. Bunun üzerine, “bize iş karıştı. Hangisini esas alacağımızı bilmiyoruz” dediler.
Bu harflerin Kur’anın isimleri olduğu da söylenmiştir.
Keza, bunların Allahın isimleri olduğuna da dikkat çeken olmuştur.
“Elif – lâm – mim”le alâkalı şöyle bir nükteye dikkat çekilir:
Elif, harfi boğazın gerisinden çıkar. Burası, harflerin çıkış yerlerinin başlangıcıdır.
Lâm harfi dilden çıkar, bu da harflerin mahrecinin ortasıdır.
Mim harfi ise dudaktan çıkar, bu da harflerin mahrecinin sonudur. Demek ki, kulun kelâmının hem evveli, hem ortası, hem de sonu Allahı zikir olmalıdır.
Bu harflerle ilgili olarak, “bunlar sadece Allahın bildiği birer sırdır” görüşüne de yer verilir. Buna yakın bir görüş, dört halifeden ve sahabeden rivayet edilir. Belki de onlar “bu harfler Allah ile Rasulü arasında birer sırdır, hem birer rumuzdur, diğer insanlar bunlara muhatap değillerdir” manasını murat ettiler. Çünkü bir mana ifade etmeyen şeyle hitap etmek, uygun
bir şey değildir.
2- ذَلِكَ الْكِتَابُ “İşte o kitap.”
“İşte o kitap” ifadesi, indirilmesi vaad edilen Kur’ana işarettir. Cenab-ı Hak şöyle bildirir:
“Doğrusu biz sana ağır bir söz ilka edeceğiz.” (Müzzemmil, 5) Mukaddes kitaplarda da Kur’andan bahsedilmiştir.3
لاَ رَيْبَ فِيهِ “Onda hiç bir şüphe yoktur.”
Bunun manası “açık ayetleri, parlak delilleri sebebiyle, akıllı kişi düzgün bir bakışla ona baktığında, onun mu’cize seviyesinde ilâhî bir vahiy olduğundan şüphelenmez” anlamına gelir. Yoksa “kimsenin onun hakkında bir şüphesi yoktur” demek değildir. Görmez misin, Allahu Teâlâ şöyle bildirir: “Eğer kulumuza indirdiğimizden bir şüphe içinde iseniz, haydi onun mislinden bir sûre getirin.” (Bakara, 23)
Bu ayet, onlardan şüpheyi uzak görmedi, ama onlara, kendilerini rahatlatacak yolu gösterdi.
O da, onun herhangi bir sûresine muaraza için ellerinden geleni yapmalarıdır.
Bunu yapamadıklarında şu tahakkuk eder: Demek ki, Kur’anda şüpheye mecal yok, onda tereddüde mahal olacak bir yer bulunmamaktadır.
Şu manaya geldiğine de dikkat çekilmiştir: “O Kur’anda müttakiler için asla bir şüphe yoktur.”
Rayb, (şüphe) kelimesi, nefsin bir şeye mutmain olmayıp tereddütte kalması hâlidir. Şek de aynı manayı bildirir. Çünkü şek, nefsi tereddüde sevkeder, itminana engel olur. Hadiste şöyle bildirilmiştir: “Şüpheli şeyi bırak, şüpheli olmayana bak.”
Çünkü şek, tereddüde sevkeder, sıdk ise itminana sebeptir.
هُدًى لِّلْمُتَّقِينَ “Müttakiler için yol göstericidir.”
Kur’an, onları hakka sevkeder. Hidayetin manası, delâlet, yani rehberlik yapmaktır.
Bu rehberliğin, maksada ulaştıran bir rehberlik olduğuna dikkat çekilmiştir.
“Herhalde ya biz, ya da siz mutlak bir hidayet üzereyiz veya açık bir dalalet içindeyiz.” (Sebe, 24) ayetinde hidayet kelimesi dalalet kelimesine mukabil olarak kullanılmıştır.
Kur’an hidayetinin müttakilere has kılınması, bu rehberlikten onların istifade etmeleri ve O’nun ayetlerinden yararlanmaları sebebiyledir. Yoksa Kur’anın yol göstermesi umum insanlaradır. Bir başka ayette “O, insanlara bir rehberdir” (Bakara, 185) denilmesi bunu gösterir.
Kur’an hidayetinden özellikle takva ehlinin istifade etmesi şuna da işaret eder: Ona dikkatle bakanlardan, ancak aklını keskin kılan ve o aklı ayetleri tefekkürde ve mu’cizelere bakmakta kullanan kimse faydalanabilir. Çünkü Kur’an, sıhhati korumak için gereken faydalı gıdalar gibidir. Eğer bünye sağlıklı değilse, o faydalı gıdalar bir işe yaramaz. Şu ayet, bu manaya işaret eder:
“Biz Kur’ân’dan, mü’minler için bir şifa ve rahmet indiririz.” (İsra, 82)
Kur’an ayetleri içinde mücmel – müteşabih ayetlerin olması, O’nun yol gösterici olmasına zarar vermez.
Müttaki kelimesi vikaye kelimesinden gelir. Kişinin zararlı şeylerden kendini korumasını ifade eder. Şeriat örfünde “kendini ahirette zarar verecek şeylerden koruyan kimseye verilen isimdir.”
Takvanın üç mertebesi vardır:
1-Şirkten sakınmak.
Bu, ebedi azaptan kurtulmayı netice verir.
“…Ve onları takva kelimesi üzerinde durdurdu.” (Fetih, 26) ayeti bu manaya bakar.4
2-Günah fiillerden kaçınmak.
Bazı âlimler küçük günahları terk etmeyi de buna dâhil etmişlerdir.
Şeriatta bu, “takva” namıyla meşhurdur. Şu ayet, bu mertebeye bakar: “O beldelerin halkı iman etseler ve günahlardan korunsalardı, elbette üzerlerine gökten ve yerden bereketler açardık.” (A’raf, 96)
3-Kalbinin derinliklerini (sırrını) Hak’tan meşgul edecek şeylerden uzak kılmak ve bütün benliğiyle Allaha yönelmektir.
Bu, hakiki takvadır. Şu ayetten matlup olan da budur: “Ey iman edenler! Allah’tan hakkıyla korkun.” (Âl-i İmran, 102)
Konumuz olan, “Müttakiler için yol göstericidir” ayeti üç cihetle de tefsir edilmiştir.
Bakara sûresinin başında yer alan bu dört cümle, birbiriyle son derece kuvvetli irtibatlı olduğundan, ayrıca atıf kullanılmamıştır. Her bir sonraki cümle, öncekini isbat eder.
الم Şuna delalet eder: Kendisiyle meydan okunan Kitap, onların da kullandıkları
böyle harflerden meydana gelmiştir.
ذَلِكَ الْكِتَابُ İkinci cümle olup meydan okuma cihetini ortaya koyar.
لاَ رَيْبَ فِيهِ Üçüncü cümle olup kitabın kemâline şehadet eder. Yani, ilâhî kitap olan Kur’an son derece kemâldedir. Bütün hükümlerinin hak ve yakînî olması bunu gösterir.
هُدًى لِّلْمُتَّقِينَ Dördüncü cümledir. Bu da Kur’anın hak olduğunu, çevresinde şek ve tereddüde mahal olmadığını te’kid eder.
Veya öncekilerden yola çıkılarak sonrakiler isbat edilebilir. Şöyle ki:
Evvela, kendisiyle meydan okunan ve benzerini getirmekten aciz kaldıkları kitabın, onların da bildiği harflerden müteşekkil olduğu nazara verildi.
Buradan şu sonuç ortaya çıktı: Demek ki, o kitap, en mükemmel bir kitaptır. Öyleyse ona asla bir şüphe arız olamaz. Çünkü, kendisi hakkında şek ve şüphenin olması, mükemmelliğe aykırıdır ve en büyük noksandır. Böyle bir kitap, hiç şüphesiz müttakilere rehberdir.
Bu dört cümlenin her birinde, cezaletli bir nükte vardır.5 Şöyle ki:
Birinci cümlede hazf ve hükmün illetiyle beraber maksada bir remiz vardır.
İkinci cümlede elif – lâm – ile (“el kitab” şeklinde gelmesiyle) azametini bildirme vardır.
Üçüncü cümlede, batıl bir manayı vehmettirmemek için zarfın te’hiri vardır.6
Dördüncü cümlede hem hazf, hem daha etkili anlatım için masdar ile tavsif etmek, azametini beyan için elif – lâmsız getirilmesi ve hidayetin müttakilere has olduğunu beyan etmek vardır.
3- ِالَّذِينَ يُؤْمِنُونَ بِالْغَيْبِ “Onlar gayba iman ederler.”
Önceki ayette geçen “müttakîn” kelimesi, “takva sahipleri” anlamındadır.
Takva ise, lüzumsuz şeyleri terk etmek anlamına gelir. Kur’anın müttakilere yol gösterici olduğunu beyandan sonra, “onlar gayba iman ederler…” denilmesi, o müttakileri belli kayıtlarla beyan eder.7
Bu durumda, onların takva sahibi olmalarını bildirerek kötülüklerden uzak olmalarına, devamında bildirilen özelliklerle de güzel vasıflarla süslenmelerine işaret edilmiştir. Bu, önce demirin paslarını alıp, ardından da istenilen bir şekil verilmesine benzer.
Veya takva kelimesi bütün iyilikleri yapmak ve her türlü kötülükten kaçmak şeklinde de değerlendirilebilir. Buna göre, müttakiler burada belli vasıflarla anılmıştır. Bunlar da, amellerin aslı ve hasenatın esası olan iman etmek, namaz kılmak ve Allah yolunda vermektir. Çünkü bunlar kalp, beden ve malla ilgili amellerin başlıcalarıdır. Bunları yapanlar genelde diğer hayırlı amelleri de yaparlar, günahlardan da uzak kalırlar. Cenab-ı Hakkın şu sözüne bakmaz mısın: “Çünkü namaz, insanı hayâsızlıktan ve kötülükten alıkor.” (Ankebut, 45)
Hz. Peygamber de şöyle der:
“Namaz dinin direğidir.”
“Zekât, İslâmın köprüsüdür.”
Ameller içinde “gayba iman, namazı düzgün kılmak ve zekâtı vermek” özelliklerinin nazara verilmesi, bunların “takva” ismi altına giren diğer amellere üstünlüğünü ortaya koyar.
“İman”, “emn” kelimesinden alınmış olup, lügatte “tasdik etmek” anlamındadır.
Istılah olarak ise iman; tevhid, nübüvvet, yeniden diriliş ve ahirette amellerin karşılığını görmek gibi Hz. Muhammedin dininden olduğu kati olarak bilinen esasları tasdik etmektir.
Hadisçilerin ekserisi, Mu’tezile ve Hariciler nezdinde, iman üç şeyden meydana gelir:
1-Hak bir itikad.
2-Bunu tasdik etmek.
3-Muktezasıyla amel etmek.
İtikatta problemi olan münafıktır, ikrarda (tasdikte) problemi olan kâfirdir, amelde problemi olan fasıktır, Hariciler nezdinde ise, amelde problemi olan da kâfirdir. Mu’tezile ise, amelde problemi olanı küfre dâhil etmez, ama mü’min de saymaz.8
Gerçekte ise iman, tasdikten ibarettir. Buna delalet eden durumlardan biri, Cenab-ı Hakkın imanı kalbe nisbet etmesidir. Mesela:
-“İşte onlar o kimselerdir ki, Allah onların kalplerine imanı yazdı.” (Mücadile, 22)
-“Kalbi iman ile mutmain olduğu halde küfre zorlananlar dışında, her kim imanından sonra küfre kalbini açarsa, işte onlara Allah’tan bir gadab vardır.” (Nahl, 106)
-“Onlar öyle kimselerdir ki, Allah, onların kalplerini temizlemek istememiştir.” (Maide, 41)9
-“İman henüz kalplerinize girmedi.” (Hucurat, 14)10
Cenab-ı Hakkın Kur’anın nice yerinde sahih ameli imana atfetmesi de iman ve amelin farklı şeyler olduğunu gösterir.
Ayrıca Cenab-ı Hak, mü’minlerin günahlarına da dikkat çekmiştir. (Yani, günah sahibi olmak mü’mini kâfir yapmaz) Mesela:
-“Ancak öldüren kimse, kardeşi (öldürülenin velisi) tarafından affedilirse,
marûf (aklın ve dinin gereklerine uygun) bir yol izlemek ve güzellikle diyet ödemek gerekir.” (Bakara, 178)
-“Eğer mü’minlerden iki grup birbirleriyle vuruşurlarsa aralarında sulh yapın.” (Hucurat, 9)11
-“İman edip de imanlarına bir zulüm bulaştırmayanlar var ya; işte güven onların hakkıdır.” (En’am, 82)12
İmandan maksad kalp ile tasdik olduğuna göre, acaba mücerret tasdik yeter mi? Yoksa ona imkânı olan kimsenin dil ile ikrarda da bulunması gerekir mi? Bu konuda ihtilaf edilmiştir. İkincinin esas alınması daha doğru görülmektedir. Çünkü Allahu Teâlâ, ihmâli olan cahilden ziyade onu söylemekten kaçınanı kınamıştır.
Gayb, masdardır. “Sonra hepiniz, gaybı da görülen âlemi de bilene döndürüleceksiniz.” (Tevbe, 94) Bu ayette, “şehadet” kelimesi gibi “gayb” kelimesinin de masdar olarak gelişi, mübalağa ifade eder. Gaybtan murat, hissin idrak etmediği ve aklın bedihî olarak gerekli görmediği gizli şeydir.13
Gayb, iki kısımdır:
1-Delili olmayan gayb.
2-Delili olan gayb.
Birinciye misal, şu ayettir:
“Gaybın anahtarları O’nun katındadır.” (En’am, 59)
İkinciye misal ise, Allahın varlığı ve sıfatları, ahiret günü ve halleri gibi durumlardır. Konumuz olan ayetteki gayb, bu ikinci kısımdandır.
Ancak, ayetteki “gayb” kelimesi, cümle içinde hâl olarak da düşünülebilir.
O zaman mana şöyle olur: “Onlar, sizin gıyabınızda da iman ederler. Münafıklar gibi yapmazlar. Çünkü münafıklar, iman edenlerle karşılaştıklarında “Âmenna” derler. Şeytanlarıyla baş başa kaldıklarında ise “biz gerçekten sizinleyiz. Biz ancak mü’minlerle alay eden kimseleriz” derler. Veya iman edilen şeylerin gaybta olması açısından da bakılabilir.
Şöyle rivayet edilir:
“Kendisinden başka ilah olmayan Allaha yemin ederim ki, hiçbir kimse gayba imandan daha efdal bir imanda bulunmadı.” İbnu Mes’ud, bunu rivayetten sonra “Onlar gayba iman ederler” ayetini okur.
Gaybtan muradın kalp olduğu da söylenmiştir, çünkü kalp de gözden ıraktır. Yani, “Onlar kalpleriyle iman ederler. Yoksa dilleriyle kalplerinde olmayanı söyleyen kimseler gibi yapmazlar.”
وَيُقِيمُونَ الصَّلاةَ “Ve namazı ikâme ederler.”
Onlar, namazın rükünlerini mu’tedil bir şekilde yaparlar, namazın fiillerine gölge düşürecek durumlardan namazı korurlar.
Keza, onu eda etmek için ciddi bir gayret içinde olurlar, fütur getirmezler, gevşeklik göstermezler.
“Namazı kılarlar” demek yerine, kıyam kökünden gelen “ikâme ederler” denilmesi, namazda aynı zamanda kıyam da bulunduğundandır. Nitekim namazdan diğer rükünleriyle de bahsedilmiştir. Kunut, rükû, sücud, tesbih gibi.14
Ancak, ilk nazara verilen mana daha zâhirdir. Çünkü daha meşhurdur ve hakikate daha yakındır. Böyle ifade edilmesi, medhedilmeye layık olan namazın farz ve sünnet şeklindeki zahiri hududlarına ve huşu ve kalben Allaha yönelmek gibi batınî hukuklarına riayet edilen namaz olduğuna uyarıda bulunur. Yoksa namazında gafil olanların namazı medhe layık değildir.
Bundan dolayı Kur’anda “salat” kelimesiyle ifade edilmiştir. Bu kelime “dua” anlamına da gelir. Zaten, namazda dua da bulunmaktadır.
وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنفِقُونَ “Ve onlara rızık olarak verdiklerimizden (Allah yolunda) infak ederler.”
Rızık, lügatte “pay” anlamındadır. Allahu Teâlâ şöyle bildirir:
“Ve rızkınızı, yalanlamanızdan ibaret mi kılıyorsunuz?” (Vakıa, 82)
Mu’tezile mezhebi, Allah haramdan faydalanmayı men etmiş ve ondan sakınmayı emretmiş iken, haramdan imkân vermesini muhal görerek “haram, rızık değildir” dediler. Bu ayetle de delil getirip “görmez misin, Allahu Teâlâ burada rızkı nefsine isnat ederek, onların mutlak helalden infak ettiklerine dikkat çekti. Çünkü haramdan vermek, medhi icap ettirmez. Ve Allah şu ayette de rızık olarak verdiklerinden bir kısmını haram kılan müşrikleri
kınadı:
“De ki: Allah’ın sizin için indirdiği; sizin de, bir kısmını helâl, bir kısmını haram kıldığınız rızıklar hakkında ne dersiniz? De ki: Allah mı size izin verdi? Yoksa Allah’a iftira mı ediyorsunuz?” (Yunus, 59)
Ehl-i Sünnet ise, üstteki ayette Allahın rızkı nefsine isnad etmesini tazim ve infaka teşvîk olarak anladılar. Diğer ayetteki zemmi (kınamayı) da haram olmayan bir şeyin haram kabul edilmesi yönünden değerlendirdiler. Ayrıca rızkın harama da şümulüne şu hadisten delil getirdiler:
Hz. Peygamber Amr Bin Gurre’ye şöyle der: “Allah seni temiz bir rızıkla rızıklandırmıştı. Ama sen, Allahın sana helâl kıldığına bedel, Allahın sana haram kıldığı rızkı seçtin.”
Ayrıca, şu nokta da önemlidir: Şayet haram rızık rızık değilse, ömrü boyunca haram yiyen birisi rızıklanmamış sayılacaktır. Hâlbuki şu ayette de görüldüğü gibi durum böyle değildir:
“Yeryüzünde hiçbir canlı yoktur ki, rızkı Allah’a ait olmasın.” (Hûd, 6)
Bir şeyi infak etmek, onu elden çıkarmaktır. Şayet Arabçada ilk iki harfi sırasıyla N-F olan kelimeleri tek tek incelesen, hepsinde gitmek ve çıkmak manasına bir delâlet bulursun.
Bu infaktan anlaşılan, malı farz ve nafile olarak hayır yolunda sarfetmektir.
Ayetteki infakı, “zekâtlarını verirler” şeklinde açıklayan, infakın en efdal şeklini zikretmiş olur veya kardeşi hükmünde olan sadakaya yakınlığı sebebiyle, burada tahsis etmiş olur.
Ayette, mefulün öne alınması, yapılacak infakın başkasının malından değil, bizzat Allahın verdiğinden yapılmasına özen gösterilmesi içindir.15
Ayette “onlara rızık olarak verdiklerimizi” denilmeyip “rızık olarak verdiklerimizden infak ederler” denilmesi yasaklanmış olan israftan mükellefi men etmek içindir.16
Ayette, Allahın ikram ettiği bütün zahirî ve batınî nimetlerden başkalarına infak etmekte belli bir kayıt olması da muhtemeldir. Hz. Peygamber şöyle buyurur:
“Bir kısım ilim vardır ki, bazı hazineden infak edilmediği gibi, başkasına söylenmez.”
Bazıları da şöyle diyerek, Allahın rızık olarak verdiklerinin sırf maddî rızık olmadığına dikkat çekmişlerdir: “Onlar, kendilerine özel olarak verdiğimiz marifet nurlarından başkalarına da feyz olarak verirler.”
4- َ والَّذِينَ يُؤْمِنُونَ بِمَا أُنزِلَ إِلَيْكَ وَمَا أُنزِلَ مِن قَبْلِكَ “Ve onlar hem sana indirilene iman ederler, hem de senden önce indirilenlere.”
Ayette, Abdullah Bin Selâm gibi ehl-i kitaptan iman edenler nazara verilmektedir.
Bu ayet, önceki “Onlar gayba iman ederler” ayetine atfedilmiştir. Bunlar da onlarla beraber medhedilen müttakilere, özel olanların genel içinde dâhil olması şeklinde, dâhildirler. Çünkü biraz sonra iki defa َأُوْلَئِكَ “işte onlar” ifadesi gelecektir. Bunlardan birincisi şirk ve inkârdan kurtulup iman edenlerdir.
İkincisi ise, önceden iman etmiş olan kitap ehlinden İslâma girenlerdir. Böylece her iki ayet, müttakileri iki kısmıyla tafsil etmektedir. Bu atıf, İbnu Abbasın görüşüdür.
Veya ayet “müttakiler” ifadesine atıftır, müttaki mü’minleri beyan eder. Sanki şöyle ifade etmiş olur: “Kur’an, şirkten sakınanlara ve diğer dinlerden iman edenlere bir rehberdir.” Burada “Ve onlar hem sana indirilene iman ederler, hem de senden önce indirilenlere” ayetinden murat, doğrudan doğruya önceki iman ettiği bildirilen kimseler olması da muhtemeldir.17
Yani, onlar, aklın idrak ettiklerine toptan iman ettikleri gibi, bu imanı tasdik eden bedenî ve mâlî ibadetleri de yaparlar. Aynı zamanda ancak haber yoluyla bilinebilenlere de iman ederler.
Ayette والَّذِينَ “onlar ki…” ifadesinin iki defa tekrar edilmesi her iki yolun farklılığına bir tenbihtir.
Veya onlardan bir taife, ehl-i kitaptan İslama girenlerdir. Bu durumda onların ayette bahsi, genel içinde özelin yer alması kabilinden olur. Mesela, “Melekler geldi” dedikten sonra ayrıca Cebrail ve Mikaili de söylememiz gibi. Bu tarzda, genel içinde kitap ehlinden bazılarına dikkat çekilmesi, şanlarının yüceliğini göstermek ve emsallerine teşvikte bulunmak içindir.
İnzal, bir şeyi yüksekten aşağıya indirmektir. İlahi kitapların nüzülü, meleğin ruhanî bir alışla Allahtan alması veya levh-i mahfuzdan hıfz şeklinde alıp indirmesi ve peygambere bildirmesi şeklinde olabilir.
Ayette “onlar sana indirilene iman ederler” denilmiştir. Bundan murat, Kur’anın tamamı ve şerîatın (dinin) tümüdür.
Ayette her ne kadar bir kısmı indirilmemiş ise de inzal fiilinin geçmiş zaman kipiyle ifadesi, henüz inmemiş olanlar da tağlip yoluyla inmiş gösterilmesindendir veya inmesi beklenenleri, sanki inmiş gibi olmasındandır. Bunun bir nazirini şu ayette görürüz: (Ahkaf, 30) Çünkü Cinler Kur’anın tamamını dinlememişlerdi ve o vakitte Kur’anın tamamı henüz inmemişti.
Ayette “hem de senden önce indirilenlere iman ederler” ifadesinden maksat; Tevrat, İncil ve önceki semavi diğer kitaplardır. Onların hepsine toplu olarak iman etmek farz-ı ayndır. Peygamber efendimize indirilene ise, onunla ibadet ettiğimiz için ayrıntılarıyla iman etmek farz olur. Ancak bu herkese tek tek farz olmayıp, farz-ı kifaye yoluyladır. Çünkü herkesin Kur’anı ayrıntılarıyla bilmesi vacip olsa, bu sıkıntıya ve maişette problemlere
yol açar.
وَبِالآخِرَةِ هُمْ يُوقِنُونَ “Ahirete de kesin olarak onlar iman ederler.”
Ahirete de öyle tereddütsüz inanırlar ki, “cennete ancak Yahudiler ve Hristiyanlar girecek”, ve “cehennem ateşi bize sayılı günler dışında dokunmayacak” gibi batıl inanışlar, bu imanla ortadan kalkar.
Keza, bu yakînî imanla,
-“Cennet nimetleri dünya nimetleri cinsinden mi olacak, yoksa farklı
mı olacak?
-Cennet devam edecek mi?” şeklindeki tereddütlerden kurtulurlar.
Ayette “Ahirete de kesin olarak onlar iman ederler” denilmesi, ehl-i kitaptan İslâma girmeyenlere bir tarizdir. Yani, onların ahiret hakkındaki itikadı, gerçeğe mutabık değildir ve bir yakînden sadır olmamıştır.
Yakîn, tefekkür ve istidlal yoluyla bir şeyi şek ve şüpheden uzak bir şekilde bilmektir. Bundan dolayı Allahu Teâlânın ilmi ve zarurî bilgiler yakîn ile nitelendirilmez.
Ahiret kelimesi “ahir”, yani “diğer” kelimesinin müennesidir. “İşte şu ahiret yurdu! Biz onu yeryüzünde büyüklenmeyi ve bozgunculuğu istemeyen kimselere veririz.” (Kasas, 83) ayetinde geçtiği gibi, “dâr” (yurt) kelimesinin sıfatıdır. “Dünya yurdu” yerine kısaca “dünya” denilmesi gibi, “ahiret yurdu” yerine de kısaca “ahiret” denilmektedir.18
5- أُوْلَئِكَ عَلَى هُدًى مِّن رَّبِّهِمْ “İşte onlardır Rab’lerinden bir hidayet üzere olanlar.”
Bu ifade, sûrenin başında bildirilen müttakilerin durumunu bildirir. “(Kur’an), müttakiler için yol göstericidir” denilince, sanki “onları buna ehil kılan özellikler nelerdir?” denilmiş, buraya kadar sayılan özelliklerle buna cevap verilmiştir.
Bu ifade, evveline bağlı olmadan müstakil bir cümle de olabilir. Sanki bu, önceki hükümlerin ve özelliklerin bir sonucu olmuştur.
“İşte onlardır Rab’lerinden bir hidayet üzere olanlar” ifadesinde, onların sanki bir şeye yükselip binmelerine işaret eden bir temsil vardır.
Böyle bir şeyi elde etmek, ancak:
-Fikri ön kabullerden boşaltmak,
-Yapılan amelle ilgili devamlı nefis muhasebesi yapmakla gerçekleşir.
Ayette hidayet kökünden gelen ىًدُه “hüden” ifadesinin elif-lâmsız gelişi, o hidayetin büyüklüğünü gösterir. Öyle ki künhüne ulaşılamaz, kadri tam bilinemez.
Bu hidayetin Allah tarafından verildiğinin ve muvaffak edenin O olduğunun ayrıca bildirilmesi, bu hidayetin büyüklüğünü te’kid eder.
وَأُوْلَئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ “Ve işte onlardır felaha erenler.”
Ayette,أُوْلَئِكَ “İşte onlar” ifadesinin tekrarı, onların bu sıfatlarla muttasıf olmalarının, her ne kadar her bir netice onların diğerlerinden ayrılmalarına kâfi ise de, her iki neticeyi de gerekli kıldığına bir tenbihtir.
Bir başka ayette, kâfirler anlatılırken “İşte onlar hayvanlar gibidirler, hatta daha da aşağıdırlar. İşte onlar gafillerin ta kendileridir.” (A’raf, 179) iki defa أُوْلَئِكَ “işte onlar” ifadesinin geçmesi, mevzumuz olan ayetten farklıdır. Çünkü gafletlerinin tescil edilmesi ve hayvanlara benzetilmeleri bir şey olduğundan, ikinci cümle birinci cümleyi ikrar etmektedir. Bundan dolayı atıf münasip olmadığından atıf vavı kullanılmamıştır.
Ama burada ise, her iki cümlenin mefhumu farklı olduğundan atıf vavı ile birbirlerine bağlanmışlardır. Ayette geçen ْهُمُ “hüm” zamiri haberi sıfattan ayırır ve nisbeti kuvvetlendirir.
Ayrıca, isnad edilen durumun isnad edilene özel olduğunu ifade eder.19
Müflih, matlubunu elde eden demektir. Sanki o, kendisine zafer cihetleri açılan kimsedir.
Bu kelimenin elif – lâm ile “el– müflihun” şeklinde gelmesi, onların ma’lum ve marûf olmalarına delalet eder. Yani, ahirette felaha erecekleri sana anlatılan müttakiler, işte bu kimselerdir.
Veya herkesin felaha erenlerin hakikati ve özelliklerinden bildiğine işaret
eder.20
Tenbih: Dikkat et, Allahu Teâlâ müttakilerin nail olacakları şeyleri nasıl da değişik cihetlerden nazara verdi. Bunlar, başka hiç kimsenin nail olamıyacağı hallerdir.
Kelâmın
“işte onlar…” şeklinde ifadesi, hükmün illetini beyan
eder. Yani, onların önceden sayılan vasıfları, bu mükâfatlarına sebep olmuştur.
وَأُوْلَئِكَ “İşte onlar” ifadesinin tekrarı, manayı kuvvetlendirmekte, yeni bir mazhariyetlerini ifade etmektedir. Haberin elif – lâmlı gelmesi, arada “hüm” zamirinin bulunması, hepsi birer belağat inceliğidir. Bunlar, o müttakilerin kıymetini ortaya koyar, onların peşinden gitmeye insanları teşvik eder.
Mu’tezile, bu ayette “işte onlardır felaha erenler” ifadesinden yola çıkarak ehl-i kıbleden olan fasıkların azapta ebedi kalacaklarına delil getirmek istemiştir. Bu iddiaya şöyle cevap verilir: Ayette anlatılan felaha erenlerden murat, kâmil manada felaha erenlerdir. Buradan, bu özelliğe sahip olmayanların felahın kemaline ulaşamadıkları anlaşılır, yoksa doğrudan doğruya felaha ermeyecekleri manası anlaşılmaz.21
6- إِنَّ الَّذِينَ كَفَرُواْ سَوَاءٌ عَلَيْهِمْ أَأَنذَرْتَهُمْ أَمْ لَمْ تُنذِرْهُمْ لاَ يُؤْمِنُونَ “Şüphesiz o inkâr edenleri uyarsan da, uyarmasan da onlar için birdir, iman etmezler.”
Allahu Teâlâ, has kullarını, seçkin velilerini onları hidayet ve felaha ehil kılan sıfatlarıyla anlattıktan sonra, onların zıddı olan inatçı münkirleri nazara verdi. Bunlara ilâhî hidayet (yol gösterme) fayda vermemekte, ayetler ve uyarılar bir işe yaramamaktadır.
“Şüphesiz iyiler naim (cennetin)dedirler ve facirler ise cehennemdedirler.” (İnfitar, 13-14) ayetinde iyiler ve facirlerin akibeti anlatılırken atıf vavı ile birbirine bağlanmışken, burada kâfirlerin kıssası, mü’minlerin kıssasına atıf yoluyla bağlanmamıştır. Çünkü her ikisinde maksat aynı değildir. Orası Kitabın (Kur’anın) zikri ve şanını beyan için iken, burası kâfirlerin inadını ve dalalette ısrarını açıklamak içindir.
Ayette geçen إِنَّ “İnne”, te’kid ve tahkik ifade eder. Şu ayette olduğu gibi, tereddüt olan yerlerde kullanılır:
“Şüphesiz biz onu yeryüzünde kudret sahibi kıldık.” (Kehf, 83 – 84)
“Ve Musa dedi: “Ey Firavun! Şüphesiz ben âlemlerin Rabbinden bir elçiyim.” (A’raf, 104)22
Müberred, bu konuda şöyle der:
“Abdullah ayakta” dediğinde, bu sadece onun ayakta olduğunu haber vermektir.
“Abdullah gerçekten ayakta” dediğinde ise, onun ayakta olup olmadığını sorana cevap verirsin, “Abdullah, hiç şüphesiz gerçekten ayaktadır” dediğinde ise, onun ayakta olduğunu inkâr edene cevap verirsin.
Ayette geçen َالَّذِينَ “Ellezine” belirlilik ifade eder. Bu açıdan bakıldığında Ebu Cehil, Ebu Leheb, Velid Bin Muğire ve Yahudilerin bazı âlimleri gibi kimselere bakar, onların iman etmeyeceklerini haber verir.
Veya cins ifade eder, genel anlamda küfürde inat edenlerin durumunu anlatır.
Küfür, kelime itibariyle örtmek anlamındadır. Çiftçiye ve geceye de “kafir” denilir, çünkü çiftçi tohumları örter, gece de her şeyi.
Istılah olarak küfür, Peygamberden geldiği zaruri olarak bilinen bir şeyi inkâr etmektir.
Gayr-i müslimlerin kıyafetine girmek, papaz kuşağı kuşanmak gibi hallerin küfürden sayılması, İslamı yalanlamaya delalet ettikleri cihetten küfür sayılmıştır. Aslında bunlar hadd-i zatında küfür değillerdir. Ancak Hz. Peygamberi tasdik eden birinin böyle şeylere cür’et etmemesi gerekir.
“Kur’an mahlûktur” diyen Mu’tezile, bu ayette küfür fiilinin geçmiş zaman sığasıyla gelmesini de delil olarak kullanır. Hâlbuki, böyle bir durum, ilimde olduğu gibi kelâmda sonradan meydana gelmeyi gerektirmez.23
İnzar, korkutmaktır. Burada murat, Allahın azabından korkutulmalarıdır.
Hz. Peygamber hem müjdeleyici hem de uyarıcı olarak gönderilmişken, burada sadece uyarmakla alakalı durum nazara verildi. Çünkü azap ile uyarmak kalpte daha etkili ve nefiste daha müessirdir. Zira zararı def etmek, menfaat celbetmekten daha önce gelir. Durum böyleyken uyarı bunlara fayda vermiyorsa, müjdelemenin fayda vermeyeceği hayli hayli aşikârdır.
“Onlar iman etmezler.”
Bu ifade, önceki ayette mücmel olarak anlatılan durumu açıklığa kavuşturmaktadır.
Yani, onlar uyarılsa da uyarılmasa da bir şey değişmeyecek, imana girmeyeceklerdir.
Bu ayet, “teklif-i ma lâ yutak” yani “altından kalkılamayacak bir şeyle Allahın insanları mükellef kılması caizdir” diyenlerin delil olarak kullandıkları ayetlerden biridir. Onlara göre, Allah onlara imanı emretmekle beraber iman etmeyeceklerini de haber vermiştir. Şayet iman etseler, O’nun haberi yalan olacaktır ve onların imanının şümülü, kendilerinin iman etmeyeceklerini de içine alacaktır. Bu ise iki zıddın içtimaı demektir.
Meselenin hakikati şudur: Her ne kadar zâtında yapılamayacak bir şeyle mükellef kılmak aklen caiz olsa bile, yapılacak araştırma neticesinde fiilen böyle bir durumun olmadığı ortadadır. Öte yandan bir şeyin vukuunu ve veya olmamasını haber vermek, ona olan kudreti ortadan kaldırmaz. Kulun kendi iradesiyle yaptığı fiillerde, kaderin bir zorlaması söz konusu değildir.
Uyarmanın bazı kâfirlere fayda vermeyeceği bildirildikten sonra yine de uyarmanın yapılması, onların Allah nezdinde bir delilleri kalmaması içindir.24
Aynı zamanda bu durum, Hz. Peygamber için tebliğin efdaliyetini gösterir.
Çünkü ayette “onlar için birdir” denilmiş, “senin için uyarmakla uyarmamak birdir” denilmemiştir. Nitekim bir başka ayette, putlara tapanlara hitaben, “Eğer siz onları yola çağırsanız, size uymazlar. Onları ha çağırmışsınız, ha çağırmayıp susmuşsunuz, sizin için fark etmez.” (A’raf, 193) denilmiştir.
Ayetin belli şahısların iman etmeyeceklerini bildirmesi, gaybtan haber vermektir ve bu da Kur’an mu’cizelerinden biridir.
7- ْ خَتَمَ اللّهُ عَلَى قُلُوبِهمْ وَعَلَى سَمْعِهِمْ “Allah onların kalplerini de kulaklarını da mühürledi.”
Ayet, önceki ayette bildirilen belli kâfirlerin iman etmemelerinin sebebini ve onu gerektiren durumu beyan eder.
Aslında kalplerinde bir mühür ve gözlerinde bir perde yoktur. Bundan murat, küfür ve günahı hoş gösteren, iman ve taatı da çirkin gösteren bir durumun nefislerinde meydana gelmesidir. Bu durum,
-Yoldan sapmaları,
-Taklidde kalmaları,
-Sağlıklı bir bakıştan yüz çevirmeleri sebebiyledir. Böylece artık onların kalplerine hak nüfuz etmez, kulakları mühürlenir, öğüt alamazlar. Afak ve enfüste dikilen ayetler,25 bunlardan ibret alanlara çok manalar ifade ederken,
bunlara fayda vermez. Böylece sanki perdelenmiş gibi olur, görmeleri
engellenir.
Cenab-ı Hakkın böyle mühür ve perde ile anlatması, istiare yoluyla bir anlatımdır.26
Allahu Teâlâ, bu tarzda Kur’anda değişik yerlerde onların inkârını nazara vermiştir. Mesela,
“İşte onlar, o kimselerdir ki; Allah kalplerini, kulaklarını ve gözlerini mühürlemiştir.” (Nahl, 108) Bu ayette onların inkârı, Allahın kalplerini mühürlemesi ile ifade edilmiştir.
“Kalbini, bizi anmaktan gafil kıldığımız kimseye uyma.” (Kehf, 28) Bu ayette onların küfrü, Allahın onları gafil kılmasıyla anlatılmıştır.
“…Ve kalplerini kaskatı kıldık.” (Maide, 13) Bu ayette, onların kalplerinin
katı kılındığı nazara verilmiştir.
Bütün bunlarda temel nokta şudur: Bütün mümkinat (varlıklar) Allaha dayanır, onun kudretiyle meydana gelir. Bu açıdan bunlar Allaha isnad edilir.
Yaptıkları fiillere sebep olma noktasından ise kendilerine isnad edilirler. Mesela şu ayetlere bakalım:
“Verdikleri sağlam sözü bozmalarından, Allah’ın âyetlerini inkâr etmelerinden, peygamberleri haksız yere öldürmelerinden ve “kalplerimiz kılıflıdır” demelerinden dolayı (başlarına türlü belâlar verdik.)
Aksine, inkârları sebebiyle Allah onların kalplerini mühürlemiştir.” (Nisa, 155)27
“İşte bu, şu sebepledir: Onlar iman ettiler, sonra inkâr ettiler. Bu yüzden kalpleri mühürlendi. Artık onlar anlamazlar.” (Münafikun, 3)28
Ayet, onlara sıfatlarının çirkinliğini ve akıbetlerinin vehametini şiddetle
beyan etmektedir.
Mu’tezile mezhebi mensupları, bu gibi ayetlerde hayli zorlandılar ve bunları te’vil için bazı vecihler zikrettiler:
1-Onlara göre, , haktan yüz çevirmeleri ve bunun kalplerinde yerleşmesi sonucu olarak, küfür onların tabiatı haline gelince, kalplerinin tab’ı yaratılışla alakalı fıtrî bir vasfa benzetildi.
2-Bu gibi ayetlerden murat, onların kalplerinin halini, Allahın anlayıştan boş olarak yarattığı hayvanların kalpleri ile temsil etmektir. Nasıl ki ölen biri için “vadi onu alıp götürdü” denilir. Uzun süre görülmeyen biri hakkında,
“Anka kuşu onu uçurdu” ifadesi kullanılır. Bunların temsilî bir anlatım olması gibi, bu ayetler de öyledir, zahirine göre anlaşılmamalıdır.
3-Ayetlerde medar-ı bahs olan durumlar gerçekte şeytanın veya kâfirin fiilidir. Ama, Allahın onlara verdiği güçle bunu yaptıklarından fiilin müsebbibine isnadı şeklinde Allaha nisbet edilmiştir.
4-Onların kalpleri küfürde kökleşti ve sağlamlaştı. Zorla onlara imanı kabul ettirmekten başka bir yol kalmadı, ama mükellef olabilmeleri için de böyle bir yol söz konusu olmadı. Dolayısıyla, onların imanı terki, kalplerinin mühürlenmesiyle ifade edildi. Çünkü bu onların imanına bir engeldir. Bunda, onların azgınlıkta haddi aşmalarını ve dalalete sapmakta çok ileri gittiklerini hissettirmek vardır.
5-Kâfirlerin kalplerinin mühürlenmesi gibi ifadeler, onların hâlini hikâye etmek tarzında onlarla ince bir alay (tehekküm) ve istihza da olabilir. Mesela Kur’an onların şöyle dediğini nakleder:
“Dediler: Senin bizi davet ettiğin şeye karşı kalplerimiz kapalıdır.
“Kulaklarımızda da bir ağırlık var. Seninle bizim aramızda bir de perde var.” (Fussılet, 5)
6-Onların kalplerinin mühürlenmesi ahirette olabilir. Geçmiş zaman
üslûbuyla söylenmesi, bunun muhakak olacağını bildirmek içindir. Şu ayet de buna şehadet eder:
“Ve biz, o kâfirleri kıyamet günü yüzleri üstü sürünür bir şekilde kör, dilsiz ve sağır oldukları halde haşredeceğiz.” (İsra, 97)
7-Kalbin mühürlenmesinden murat, meleklerin bildiği nişanla kalplerinin işaretlenmesi de olabilir. Melekler bu nişanı görür ve onlara buğzederler, onlardan uzak kalırlar.
İşte, kalplerin mühürlenmesi veya insanların dalalete sevkinin Allaha nisbet edilmesi gibi meselelerde bizimle Mu’tezilenin meseleye yaklaşımları bu şekildedir.
“… kulaklarını da mühürledi.”
Onların kulaklarının da mühürlü olduğunu anlatan bu ayet, kalplerin mühürlendiğini anlatan kısma atfedilmiştir. Başka bir ayette ise, kulak daha geçer, kalbin mühürlenmesi ona atıfla söylenir:
“Hevâsını ilâhı edineni gördün mü? Allah onu bir ilim üzere saptırdı. Kulağını ve kalbini mühürledi ve gözüne de perde çekti.” (Casiye, 23)
Kalp ve kulak, bütün cihetlerden idrak etmekte ortaktırlar. Bundan dolayı, her cihetten gelebilen idrake engel olan mühürlenme cezasına maruz kaldılar. Gözün idraki ise sadece ön cihetten olduğundan, bu cihete mani olan perde ile iktifa edildi. “Allah onların kalplerini ve kulaklarını mühürledi” demek yerine “Allah onların kalplerini de kulaklarını da mühürledi” denilmesi yapılan mühürlemenin şiddetine ve her iki mührün farklı farklı olduğuna daha ziyade delâlet etmesi içindir.
وَعَلَى أَبْصَارِهِمْ غِشَاوَةٌ “Gözlerinin üzerinde de bir perde vardır.”
Ayetteki “ebsar” kelimesi “basar” kelimesinin çoğuludur, “gözün idrak etmesidir.” Mecazen görme kuvveti ve göz için de kullanılır. Benzeri bir durum “sem” kelimesi için söz konusudur. Muhtemelen ayette işitme ve görme uzuvları kastedilmektedir. Çünkü mühürleme ve perdeleme olayının azalarla münasebeti gayet açıktır. Kalp, ilmin mahallidir. Bazen “kalp” denildiğinde bununla akıl ve marifetin murat edildiği de olur. Mesela şu ayette olduğu gibi:
“Şüphesiz bunda, kendisinde bir kalp olan yahut gafletten uzak bir halde kulak veren kimseler için bir öğüt vardır.” (Kâf, 37)
وَلَهُمْ عَذَابٌ عظِيمٌ “Ve onlar için çok azim (büyük) bir azap vardır.”
Ayet, kâfirler için bir tehdid ve onların layık oldukları akibeti beyandır.
“Azîm” ve “kebir” kelimeleri ikisi de büyüklüğü ifade eder. “Azîm” kelimesinin zıddı “hakîr” iken “kebir” kelimesinin zıddı “sağîr” (küçük) kelimesidir. Hakîr kelimesi sağirden daha aşağıyı ifade ettiği gibi, azîm kelimesi de kebir kelimesinden daha üstte olanı ifade eder. Buradaki ayette, azabın “azîm” kelimesiyle vasıflandırılması, diğer azaplarla mukayese edildiğinde, diğer azapların buna nisbetle küçük kaldığını anlatır.
“Azim” kelimesinin bilinmezlik ifade eden elif-lamsız gelişi, bu azabın künhünün Allah dışında kimsenin bilemeyeceği kadar büyük olduğunu bildirir.
1 Yani, “ey insanlar, size okunan Kur’an, işte böyle harflerden meydana gelmiştir.
Haydi, böyle harfleri kullanarak Kur’anın nazirini yapınız.”
2 Mesela, Nun bir harf, Ha-Mîm iki harf, Elif-Lâm-Mîm üç harf, Elif-Lâm-Mîm-Ra dört harf ve Kef-He-Ye-Ayn-Sad ise beş harftir.
3 “İşte o kitap” ifadesi “hani önceki semavî kitaplarda indirileceği bildirilen kitap
var ya, Kur’an işte o kitaptır” manasına işaret eder.
4 Ayette anlatılanlar, Hudeybiye seferine katılan mü’minlerdir.
5 Cezalet: Kelamı meydana getiren kelimelerin özenle ve hassasiyetle seçilmesi ve bunun sonucu olarak kelamın hem parça parça, hem de bir bütün olarak ihtişamlı olmasıdır. Yani, cezalet nazımla alakalı bir durumdur. Kur’anın mu’cizelik yönlerinden biri de “nazmındaki cezalet”tir. Kur’anın lafzında fesafat, manasında belağat ve nazmında ise cezalet vardır.
6 Yoksa “ama diğer ilâhî kitaplarda bir şüphe var” manası tevehhüm edilebilir.
7 Yani, o müttakiler, “gayba inanan, namazı düzgün kılan, Allah yolunda infakta bulunan” kimselerdir.
8 Buna “el-menzile beyne’l- menzileteyn” denir.
9 Ayet, Tevratın hükmünü uygulamak istemeyen bazı Yahudiler hakkında inmiştir.
10 Ayet, İslama yeni girmiş bazı bedeviler münasebetiyle inmiştir. İmanın hakikatının
henüz kalplerine yerleşmediğini anlatır. Sadece “iman ettik” demekle imanın hakikatına ulaşılmış olmaz.
11 Mü’minlerin birbiriyle dövüşmesi ve savaşması elbette gayet nahoş bir durumdur.
Ama hasbe’l-beşer böyle bir hata işlediğinde de küfre girmiş olmaz. Ayette mü’minlerden iki grup denilmesi, bunun bir delilidir.
12 Ayette geçen “zulüm”den murat şirktir. Bu konuda şöyle rivayet edilir: Ayet nazil olduğunda, bu hüküm sahabilere ağır geldi ve “hangimiz nefsine zulmetmiyor
ki?” dediler. Bunun üzerine Hz. Peygamber şöyle buyurdu: “Ayetin manası sizin
zannettiğiniz gibi değil. O ancak Hz. Lokmanın, oğluna “Çünkü şirk, elbette
çok büyük bir zulümdür.” demesi tarzındadır.” (Lokman, 13)
13 Mesela, melekler bize nisbetle gaybî varlıklardır, biz bunları duyu organlarımızla
idrak edemeyiz. Ayrıca bunların varlığı akıl açısından zorunlu da değildir, ama akıl onların varlığını red de edemez. Eğer varlıkları aklen bedihî olsaydı, kimsenin
melekleri inkâr etmemesi gerekirdi.
14 Mesela bkz. Zümer 9, Mürselat 48, Hicr 98 ve A’lâ 1. ayetlere bakılabilir. Bu ayetlerde, sırasıyla kunut, rükû, secde ve tesbih ifadeleri namazı da tazammun eder.
15 Yani, Ali’den alıp Veli’ye vermek tarzında olmamalı, Allahın kendisine nasip ettiğinden vermelidir.
16 Yani, mallarının hepsini vermezler, bir kısmını verirler. Bir başka ayette, eldeki malın tamamının verilmemesi, açıktan ifade edilmiştir. (İsra, 29)
17 Yani, o müttaki mü’minlerin bir özelliği de, sadece Kur’ana iman etmekle kalmayıp,
önceki semavî kitaplara ve sahifelere de iman etmeleridir.
18 Yani, dünya bu gördüğümüz âlem, ahiret ise, diğer âlemdir.
19 Yani, işte onlardır felaha erenler, başkası değil. Felâha erenleri görmek istiyorsanız
onlara bakınız, çünkü onlar felâha erenlerin ta kendileridir.
20 Yani, bazıları “falanca felaha erdi” deyince, mesela onun zengin olduğunu anlar,
veya büyük bir beladan kurtulduğunu anlar… İşte, ayette müttaki mü’minlerin felaha erdiklerinin anlatılması, felah kelimesinin çağrıştırdığı bütün güzelliklere bunların sahip olduklarını ifade eder. Mesela, bu cümleden olmak üzere şunlar hatırlanabilir:
“İşte onlardır cehennemden kurtulanlar.”
“İşte onlardır Cenab-ı Hakkın rü’yetine nail olanlar…”
“İşte onlardır cennete alınanlar.”
21 Mesela, “bugün çarşıda kazanan falanca kimse oldu” dediğimizde en ziyade onun kazandığı anlaşılır. Bu cümleden yola çıkarak başkalarının hiçbir şey kazanamadıkları
söylenemez. Demek ki, kâmil manada kurtulan, felaha eren kimseler müttaki mü’minlerdir. Ama bundan hareketle fasık – günahkâr mü’minlerin asla kurtulamayacakları, cehennemde ebedi kalacakları söylenemez.
22 Muhatap, söylenen meselede tereddüt içindeyse, “şüphesiz, gerçekten…” gibi ifadelerle mana kuvvetlendirilir. İnsanlar Zülkarneynin saltanatı konusunda şüpheyle bakabildiğinden ve Firavun, Hz. Musa’nın peygamberliğini şüpheyle karşıladığından, “inne” ile anlatılmıştır.
23 Allahın her şeyi kuşatan bir ilmi vardır. O, neyin ne şekilde olacağını önceden de bilir. Bizler ise, bir şey meydana geldiğinde biliriz. Kendi bilmemizi Allahın bilmesiyle
karşılaştırmak, çok yanlış bir kıyas olur. Allahın kelâmı da ilmi gibi bir sıfatıdır
ve ezelidir.
24 Yoksa, “bize bir uyarıcı gelmedi, gelseydi dinlerdik” diyebilirler.
25 Âfak ve enfüs, birbirine mukabil olarak kullanılan iki kelimedir. Âfak, insanın
dışındaki âlemi, enfüs ise insanın kendisini ifade eder. Bu iki kelime, “Âfakta ve kendi nefislerinde ayetlerimizi onlara göstereceğiz.” ayetinden alınmıştır (Fussılet, 53).
26 İstiare, bir kelimenin mânasını geçici olarak başka mânada kullanmak veya herhangi bir varlığa, ya da mefhuma asıl adını değil de, benzediği başka bir varlığın
adını verme san’atıdır. “Adam sevinçten uçuyordu” dediğimizde, “uçuyordu” kelimesinde istiare vardır. Kuşa ait olan bu özellik, mecazi anlamda çok sevinçli kimse hakkında kullanılmıştır. Onun gibi, kâfirlerin kalplerinde bir mühür ve gözlerinde
bir perde olmamakla beraber, bu kelimeler kullanılmak sûretiyle iman etmemeleri
ve gerçekleri görmemeleri çok daha etkili bir şekilde anlatılmıştır.
27 Burada küfür o müşriklere, kalplerinin tab’ı ise Allaha nisbet edilmiştir.
28 Burada iman ve küfür o münafıklara nisbet edilirken, kalplerinin tab’ı inkârlarına bir ceza olarak anlatılmıştır.
8-وَمِنَ النَّاسِ مَن يَقُولُ آمَنَّا بِاللّهِ وَبِالْيَوْمِ الآخِرِ “İnsanlardan öylesi de vardır ki, “Allah’a ve ahiret gününe iman ettik” der.”
Allahu Teâlâ önce Kitabın (Kur’anın) durumunu anlattı, ardından dinde samimi, kalpleri dilleriyle uyumlu olan mü’minleri zikretti, peşinde bunların zıddı olan ve içleriyle dışlarıyla tam bir inkâr içinde olan kâfirlerden söz etti. Bu ayetle de, bu ikisi arasında gidip gelen üçüncü kısmı anlatmaya başladı. Bunlar, dilleriyle iman ettiklerini söyleyen, ama kalpleri iman etmemiş olan münafıklardır. Böylece, itikad yönüyle insanların kısımları ardı ardına anlatılmış oldu.
Münafıklar, kâfirlerin en habisleri ve Allahın kendilerinden en ziyade hoşlanmadığı kimselerdir. Çünkü onlar aldatmak ve dalga geçmek için küfrü sulandırdılar ve karıştırdılar. Bundan dolayı onların habisliği ve cehlini beyan için söz uzatıldı ve kendileriyle istihza edildi. Onların fiilleriyle inceden inceye alay edildi (tehekküm), şaşkınlıkları ve tuğyanları tescillendi. Onlarla ilgili darb-ı meseller getirildi ve haklarında “Şüphesiz ki münafıklar, cehennem ateşinin en aşağı tabakasındadırlar.” (Nisa, 145) gibi durumlarını anlatan ayetler indirildi.
Burada münafıkların kıssası, bir önceki bölümde anlatılan ısrarcı kâfirlerin kıssasına atfedilmiştir.
Nâs kelimesi “insanlar” demektir. “İnsan” kelimesi ise “üns” kökünden gelir, “kendisiyle ünsiyet edilen” demektir.
Ayette bildirilen “bir kısım insanlardan” murat İbnü Übeyy, onun arkadaşları ve emsali kimselerdir. Bunlar aslında nifakta samimi olmalarıyla, kalbi mühürlenmiş olan kâfirler sınıfına dâhildirler. Küfre ilâve olarak başka kötü sıfatlar taşımaları, onlardan sayılmalarına engel değildir. Çünkü aynı cins altında farklı özellikler sebebiyle, farklı kısımlar ortaya çıkar. Buna göre, münafıkları anlatan bu ayet, insanların ikinci kısmını meydana getiren kâfirlerin bir taksimi gibi olur.1
Onların “Allaha ve ahiret gününe iman ettik” ifadelerinde imanın bu iki esasının geçmesi, imandan en büyük maksadın bu iki esas olmasındandır. Onlar açısından da imanı her iki canipten ve taraftan elde etme iddiaları söz konusudur. Aynı zamanda, samimi olduklarını zannettikleri bu iki esasta da münafık olduklarını bildirir. Çünkü ayette anlatılan kimseler Yahudilerdendi ve bunlar Allaha ve ahiret gününe inanmış kimselerdi.
Ama bu imanları,
-Allahı mahlûkatına benzetmek,
-O’na çocuk nisbet etmek,
-Cennete onlardan başkasının giremeyeceğini söylemek,
-Cehenneme girseler bile ancak sayılı günlerde kalacaklarını iddia etmek ve benzeri kabullerle dolu olduğundan, sanki bir iman değildi.
Ayet, onların kat kat habis olduklarını ve küfürde taşkınlıklarını beyan eder. Çünkü, “Allaha ve ahiret gününe iman ettik” sözleri, şayet aldatma ve nifak yoluyla değil de samimi bile olsa, onların bu akideleri iman değildir. Kaldı ki, bu ifadeyi Müslümanları aldatmak ve onlarla dalga geçmek için söylemişlerdir.
“Allah ve ahiret gününe” şeklinde değil de, “Allaha ve ahiret gününe” şeklinde söylemeleri, her bir iman rüknüne tek tek inandıklarını iddia ettiklerini anlatır.
Ahiret gününden murat, haşirden ebede kadar olan süredir veya cennet ehlinin cennete, cehennem ehlinin de cehenneme girecekleri zamana kadar olan süredir. Çünkü o gün, belirlenmiş vakitlerin sonudur.
وَمَا هُم بِمُؤْمِنِينَ “Hâlbuki onlar asla mü’min değillerdir.”
Ayet, onların iman iddialarını inkârdır ve isbatını esas aldıkları şeyi nefiydir. Onların “iman ettik” demelerine mukabil, “hayır, onlar iman etmediler” demek yerine “onlar, asla mü’min değillerdir” denilmesi, onları yalanlamada daha ziyade etkili bir anlatımdır. Çünkü onları mü’minler sınıfından çıkarmak, geçmiş zamanda onların iman etmelerini inkârdan daha etkindir. Ayrıca, “onlar asla mü’min değillerdir” derken, inandıkları esaslara burada yer verilmemesi, imandan hiçbir nasibi olmadıklarına işaret etmekle beraber, manayı daha da kuvvetlendirir. Ancak, onlara cevap olması açısından “biz Allaha ve ahiret gününe iman ettik” şeklinde kayıtlı olarak söyledikleri söze mukabil, “hayır, siz o ikisine de iman etmiş kimseler değilsiniz” şeklinde kayıtlı bir cevap olması da muhtemeldir.
Ayet, “ben iman ettim” diyen birisinin, şayet kalbi diline inançta muhalefet ediyorsa, mü’min olmadığına delalet eder.
Çünkü, kelime-i şehadeti, kalbi ona muvafık veya ona aykırı şeylerden bomboş bir şekilde söyleyen kimse, iman etmiş sayılmaz.2
9- يُخَادِعُونَ اللّهَ وَالَّذِينَ آمَنُوا “Allah’ı ve iman edenleri aldatmaya çalışırlar.”
Ayet metninde geçen hud’a, başkasını aldatmak için, içten gizlenen kötü niyetin tersini muhataba tevehhüm ettirmektir.
Hud’a, muhatabını aldatmak isteyen kimsenin, kendini onun iyiliğini istiyormuş gibi zannettirmesidir. Kelimenin aslında “gizlemek” manası vardır.
Ayette hud’a, “müfaale” vezninde gelmiştir. Bu ise karşılıklı aldatmayı ifade eder. Onların Allah ile böyle bir muamelede olmaları, zâhirine göre değildir. Çünkü, Allah için gizli bir şey olamaz, ayrıca onlar Allahı aldatmayı da kastetmemişlerdir. Bu durumda bundan murat, ya Hz. Peygamberi aldatmak isteyişleri olabilir, ya da “Kim peygambere itaat ederse Allah’a itaat etmiş olur.” (Nisa, 80) ve “Sana bîat edenler ancak Allah’a bîat etmiş olurlar.” (Fetih, 10) gibi ayetlerde de görüldüğü üzere, Hz. Peygamberin Allahın halifesi olması hasebiyle, O’nunla olan bu muamele, sanki Allah ile bir muamele gibi değerlendirilmiştir.
Veya, onların Allaha karşı aslında küfrü gizlemekle beraber iman izhar etmeleri, Allahın da onlara Müslümanlarla alakalı hükümleri icra etmesi, böyle ifade edilmiş olabilir. Aslında onlar Allah nezdinde kâfirlerin en habisleridir ve cehennem ehlinin de en alt tabakasında yer alacaklardır. Allahın onlara Müslüman muamelesini devam ettirmesi bir istidraçtır.3
Münafıkların mü’min gibi görülmekten maksatları,
-Kâfirlere yapılan muameleden kendilerini korumak,
-İkram, bağış ganimet gibi mü’minlere yönelik hallerden yararlanmak
-Ve mü’minlerle içli dışlı olup onların sırlarına muttali olmak, bunları kendi yandaşlarına aktarmak gibi durumlardır.
وَمَا يَخْدَعُونَ إِلاَّ أَنفُسَهُم “Hâlbuki ancak kendilerini aldatırlar.”
Aldatma emelleri, döner dolaşır kendilerine zarar verir, başlarına bela olur.
Veya bununla sırf kendilerini aldatırlar. Kendilerini aldatmaları, nefislerinin onlara boş kuruntular vermesi ve hiçbir şey kendisine gizli kalmayan Zâta karşı aldatma teşebbüsüne sevk etmesidir.
Nefis, bir şeyin zâtı ve hakikatıdır.
Ruha da nefis denildiği olur, çünkü canlılar ruh sayesinde canlıdırlar.
Kalbe de nefis denildiği olur, çünkü ruhun mahalli ve alakadar olduğu yerdir.
Kan için de nefis tabiri kullanılır, çünkü nefsin ayakta durması onunladır.
Suya da nefis denilmiştir, çünkü nefsin ona şiddetli ihtiyacı vardır.
وَمَا يَشْعُرُونَ “Ama şuurunda değiller.”
Devam edegelen gafletleri yüzünden, kendilerini aldattıklarının farkında değillerdir. Aldatmanın vebali ve zararın kendilerine dönmesinin son derece açık olması, ancak duyularını kaybetmiş olanlara gizli kalacak hissî bir durum gibi kılınmıştır.
Şuur, hissetmektir. “İnsanın meşairi” dediğimizde onun duyuları anlaşılır.
10-فِي قُلُوبِهِم مَّرَضٌ “Kalplerinde bir maraz vardır.”
Maraz, hakikat olarak bedene arız olan ve onu kendine has dengeli halden çıkarıp, insanın fiillerinde bozukluğa sebep olan şeyler için kullanılır. Mecaz olarak ise nefse arız olup onun kemâlini ihlâl eden cehalet, kötü inanç, hased, kin, günah sevgisi gibi durumları ifade eder. Ayet, her ikisine de hamledilebilir. Çünkü o münafıkların kalpleri ellerinden uçup giden riyaset sebebiyle elem içindedir, yanmaktadır. Öte yandan günbegün Hz. Peygamberin dininin yerleştiğini, şanının yüceldiğini görmekle de hasetten kıvranmaktadırlar. Allah, Peygamberin dinini güçlendirip zikrini kuvvetlendirmekle de onların gam ve kederini ziyadeleştirmiştir. Onların nefislerinde küfür, kötü itikad, Peygambere düşmanlık gibi özellikler vardır. Allah bu özelliklerine ilâve olarak kalplerini mühürledi.
فَزَادَهُمُ اللّهُ مَرَضاً “Allah da onların marazını arttırmıştır.”
Allahın onların hastalığını daha da ziyade etmesi,
-Yeni yeni mükellefiyetler bildirmekle,
-Vahyin ardı ardına gelmesiyle,
-Müslümanlara gelen yardımın gittikçe artmasıyla da olabilir.
Bu ayette, onların marazlarının artmasının Allaha nisbet edilmesi, fiilin müsebbibi olması açısındandır. Başka bir ayette, indirilen sûre sebebiyle murdarlıklarının artması ise, sûrenin buna sebep olmasındandır.4
Buradaki ayette bahsedilen hastalıktan murat, kalplerine gelen korku ve zaaf hâli olabilir. Bunun da sebebi,
-Müslümanların şevketi,
-Allahın meleklerle onlara yardım etmesi,
-Münafıkların kalplerine korku salması,
-Düşmanlarına karşı, Allahın Hz. Peygambere nusret vermesi,
-Fetihlerle İslâm coğrafyasının gittikçe genişlemesi gibi durumlardır.
وَلَهُم عَذَابٌ أَلِيمٌ بِمَا كَانُوا يَكْذِبُونَ “Yalan söylemelerine karşılık onlara elem verici bir azab vardır.”
“Amenna” yani “iman ettik” demelerinde yalan söylemeleri sebebiyle onlar için elem verici bir azap vardır.
Ayet, “tekzipleri sebebiyle” şeklinde de okunmuştur. Çünkü onlar, kalpleriyle Hz. Peygamberi yalanlıyorlardı.
Kizb, bir şey hakkında, onu olduğundan farklı haber vermektir. Yalanın hepsi haramdır, çünkü bu ayette onların azaba müstehak olmaları, yalanlarına terettüp ettirilmiştir.
Hadiste Hz. İbrahimle ilgili olarak onun üç yalanından bahis vardır, ama bunlar gerçekte yalan olmayıp tarizdir. Ancak şeklen yalana benzediğinden bu şekilde isimlendirilmiştir.5
Bu, münafıkların bir başka özelliğini nazara vermektedir. Selman-ı Farisi, “bu ayette bahsedilenler henüz gelmediler” demesi, muhtemelen “ayette bahsedilenler sadece Hz. Peygamber devrindeki münafıklar değildir, asıl münafıklar ilerde gelecek” anlamındadır.
11- وَإِذَا قِيلَ لَهُمْ لاَ تُفْسِدُواْ فِي الأَرْضِ قَالُواْ إِنَّمَا نَحْنُ مُصْلِحُونَ “Onlara, “Yeryüzünde fesat çıkarmayın” denildiğinde, “Biz ancak ıslah edicileriz” derler.”
Fesad, bir şeyin mu’tedil hâlden çıkışıdır. Bunun zıddı, salah’tır. Bu iki kelime, zararlı ve faydalı ne varsa, hepsini içine alır.
-Müslümanları aldatarak savaş ve fitneleri körüklemek,
-Müslümanların sırlarını ifşa ederek kâfirleri onlara karşı savaşa meylettirmek gibi durumlar, onların arzda fesat çıkarmalarının görüntülerindendir.
-Keza, günahları izhar etmek, dini küçük düşürmeye çalışmak da buna dahildir. Çünkü İlahi hükümleri ihlâl etmek ve onlardan yüz çevirmek herc ü merce sebebiyet verir ve nizam-ı âlemi bozar.
Onlara “yeryüzünde fırsat çıkarmayın!” diyen Cenab-ı Haktır veya Peygamberdir veya bazı ehl-i imandır.
Onların “Biz ancak ıslah edicileriz” demeleri, mübalağalı bir tarzda nasihatçiye cevaplarıdır. Yani, “bize böyle hitap etmeniz uygun değil. Çünkü bizim yaptığımız ıslahtan başka bir şey değildir. Ve bizim hâlimiz her türlü şaibelerden uzaktır.”
Onların böyle demeleri, kalplerinde olan maraz sebebiyle fesadı salah şeklinde tasavvur etmelerindendir. Nitekim Allah şöyle buyurur: “Kötü ameli kendisine süslü gösterilip de onu güzel gören kimse (ameli iyi olan kimse gibi midir?)” (Fatır, 8)
12- أَلا إِنَّهُمْ هُمُ الْمُفْسِدُونَ “Dikkat edin, gerçekten asıl müfsitler onlardır.”
وَلَكِن لاَّ يَشْعُرُونَ “Lakin şuurunda değillerdir.”
Ayet, en beliğ bir şekilde onların iddialarına bir cevaptır. Onlar, “biz ancak ıslah edicileriz” derken tariz yoluyla mü’minlerin müfsid olduğuna ima etmişlerdi. “Dikkat edin” denilerek ve “gerçekten” ifadesiyle te’kidli bir sûrette o münafıklardan başkasının müfsit olmadığı anlatıldı.
13- وَإِذَا قِيلَ لَهُمْ آمِنُواْ كَمَا آمَنَ النَّاسُ قَالُواْ أَنُؤْمِنُ كَمَا آمَنَ السُّفَهَاء “Onlara, “insanların iman ettiği gibi iman edin” denilince, “Biz o sefihlerin iman ettiği gibi mi iman edeceğiz?” derler.”
Bu ayet de, onlara yapılan nasihatten bir bölümdür. İmanın kemâli iki şeyle olur:
1-Yapılmaması gerekenlerden yüz çevirmek
2-Yapılması gerekenleri yapmak
Bundan önceki ayet birinciye, bu ayet ise ikinciye bir misaldir.
Buradaki “insanlar” ifadesinden murat, aklın gereğini yapan, insanlıkta kemâle ermiş kimselerdir. Çünkü cins isim, müsemmasını ifadede mutlak olarak kullanıldığı gibi, ona mahsus ve ondan maksud olan manaları cem eden için de kullanılır. Bunun için bunları cem etmeyenden selbedilir. Mesela “Zeyd, insan değildir” denilir. Cenab-ı Hakkın kâfirlerle alakalı şu hükmü ve benzerleri de bu türdendir:
“Onlar sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler.” (Bakara 18)
Şair, “insanlar insan, zaman da zaman olduğunda” derken cins ismin iki şeklini de kullanmıştır.
Keza, ayetteki elif – lamlı “insanlar” ifadesi belli insanları ifade için de olabilir. O zaman bundan murat Hz. Peygamber ve onunla beraber olanlardır.
Veya Abdullah İbni Selâm ve onun gibi iman eden ehl-i kitaptır. Mana şöyle olur: “Siz de onlar gibi ihlâslı, nifak şaibelerinden uzak bir şekilde samimane iman edin.”
Bu ayetle, zındıkın tevbesinin kabulüne delil getirilmiştir.
“Biz o sefihlerin iman ettiği gibi mi iman edeceğiz?”
Buradaki soru, öğrenmek için değil, inkâr içindir.6
Münafıkların ehl-i imanı sefih görmeleri, onların görüşlerinin fesadına inandıkları için veya onların şanını tahkir içindir. Çünkü o zaman mü’minlerin çoğu fakir, hatta bir kısmı Süheyb ve Bilâl gibi, köle idi.
Şayet bir önceki ayetten muradın Abdullah İbni Selâm gibi kitap ehlinden iman edenler olduğu nazara alınırsa, münafıklar “Biz o sefihlerin iman ettiği gibi mi iman edeceğiz?” demekle onlara karşı sertliklerini ve onlara aldırmadıklarını ifade içindir.
Sefeh, akıl noksanlığından kaynaklanan düşük fikirlilik ve bunaklıktır. Bunun mukabili, hilmdir.
أَلا إِنَّهُمْ هُمُ السُّفَهَاء “Dikkat edin, asıl sefihler onlardır.”
وَلَكِن لاَّ يَعْلَمُونَ “Lakin bilmezler.”
Ayet, onların cehaletini etkili bir üslûbla reddeder. Çünkü cehaletini bilmeyen, gerçeğe uymayan şeyi kesin doğru gibi kabul eden kimse; cehaletini itiraf eden, o konuda tevakkuf eden kimseden daha büyük bir dalalet ve cehalet içindedir. Çünkü cahilliğini bilen kimse belki de mazur sayılır, ayetler ve uyarılar kendisine fayda verir.
Önceki iki ayette münafıklarla alakalı “Lakin şuurunda değiller” denilmişti. Burada ise “Lakin bilmezler” denildi. Çünkü onlar için kullanılan sefih kelimesine, bu ifade daha uygun olur.
Ayrıca, dine vakıf olmak için; hak ve batılı birbirinden ayırmaya, nazara (sıhhatli bir bakışa) ve tefekküre ihtiyaç vardır.
Ama nifak ve nifak içinde bulunan fitne ve fesat, onların söz ve davranışları hakkında yapılacak en küçük bir akıl yürütme ve teemmülle idrak edilir.
14- وَإِذَا لَقُواْ الَّذِينَ آمَنُواْ قَالُواْ آمَنَّا “Onlar iman edenlere rastladıklarında, “âmenna” (iman ettik) derler.”
Ayet, onların mü’minler ve kâfirlerle muamelesini beyan eder.
Sebeb-i nüzûl
Rivayet edilir ki, münafıkların reisi İbnu Übey ve yandaşlarının önlerine sahabeden bir grup çıktı. İbnu Übey, arkadaşlarına dedi: “Bakın, bu sefih insanları sizden nasıl çevireceğim?”
Ardından Hz. Ebu Bekrin elini tutup şöyle dedi: “Merhaba ey Teym oğullarının efendisi, şeyhül-İslâm, Rasulallahın hicrette mağara arkadaşı, canını ve malını Allah Rasulü için feda eden zat!”
Sonra Hz. Ömer’in elini tutup şöyle dedi: “Merhaba ey Adiy oğullarının efendisi, hak ile batılı ayıran, dininde kuvvetli, nefis ve malını Allah Rasulü için feda eden zat!”
Daha sonra Hz. Ali’nin elini tutup şöyle dedi: “Merhaba ey peygamberin amca oğlu ve damadı, Rasulullah müstesna Haşim oğullarının efendisi.”
وَإِذَا خَلَوْاْ إِلَى شَيَاطِينِهِمْ قَالُواْ إِنَّا مَعَكْمْ إِنَّمَا نَحْنُ مُسْتَهْزِؤُونَ “Şeytanlarıyla yalnız kaldıklarında ise, “Biz, gerçekten sizinle beraberiz, biz (onlarla) ancak alay eden kimseleriz” derler.”
Bu münasebetle üstteki ayet nazil oldu.
Halvet, biriyle baş başa kalmaktır. Ayette, ifade edilen şeytanlar, hakkı kabul etmemekte şeytan gibi direnen kimselerdir. Bunlar, küfürlerini gizlemeyip izhar edenlerdir. “Şeytanlarıyla” şeklinde izafetle gelmesi, küfürde ortak olmalarından dolayıdır.
Veya bu şeytanlardan murat, münafıkların reisleridir. Onların yanında “Biz gerçekten sizinle beraberiz” diyenler ise, onlara tabi kimselerdir.
Şeytan Ş-T-N kökünden gelir ve uzaklığı ifade eder. Şeytan da, salah halinden uzak kalmıştır. “Şeytanlaştı” anlamındaki fiil de aynı kökten türetilmiştir.
Bu münafıklar, küfrün önderlerine vardıklarında ise, “din ve itikatta biz gerçekten sizinleyiz” derler.
Münafıklar, mü’minlerle karşılaştıklarında fiil cümlesiyle “Amenna” dediler. Şeytanlarına vardıklarında ise, te’kidli bir şekilde isim cümlesi kullanarak “Biz gerçekten sizinle beraberiz” dediler. Çünkü onlar birinci durumda imana girdikleri iddiasında bulundular, ikinci durumda ise, bulundukları hâl üzere sebatlarını murat ettiler.
Öte yandan, mü’minlere olan hitaplarında, kendilerini buna sevkeden bir inanç, doğru bir rağbet, imanla mü’minlere karşı mükemmellik iddiasına revac verecek bir beklentileri yoktu. Ama, kendi reislerine hitap ederken kendi gerçek hallerini beyan ediyor, şevkle anlatıyorlardı.
“Biz (onlarla) ancak alay eden kimseleriz”
Bu ifade, öncesini te’kiddir. Çünkü bir şeyi küçük görüp onunla alay eden kimse, onun hilafında ısrarcıdır.
Veya bu ifade, önceki cümleden bedeldir. Çünkü İslamı küçük gören kimse, küfrü büyük kabul etmektedir.
Veya, yeni bir cümledir, mukadder bir suale cevaptır. Sanki onların şeytanlaşmış reisleri, onların “Biz gerçekten sizinle beraberiz” ifadelerinden sonra şöyle sordu: “Eğer bu doğruysa, öyleyse niye mü’minlerle beraber oluyorsunuz, “iman ettik” deyip iman davasında bulunuyorsunuz?” Onlar da “Biz (onlarla) sadece alay eden kimseleriz” diye cevap verdi.
15- اللّهُ يَسْتَهْزِىءُ بِهِمْ “Allah onlarla alay eder.”
Allah, onların mü’minlerle istihza etmelerini cezalandırır.
Burada, istihzaya verilen ceza da istihza şeklinde ifade edildi. Benzeri bir durum, seyyienin cezasına da seyyie denilmesidir. Bu tarz üslûb,
-Ya lafza aynıyla mukabele etmek için,
-Ya kıymette ona mümasil olduğu için,
-Ya, istihzanın vebali kendi aleyhlerine döndüğünden,
-Ya, istihzanın lâzımı ve gayesi olan hakaret ve zillet başlarına geldiğinden, 7
-Veya Allahu Teâlânın kendilerine istihza eder bir muamelede bulunmasından dolayıdır. Bu ise ya dünyada, ya da ahirette olur.
Dünyada onlara Müslüman muamelesi yapar, onlar tuğyanlarında ne kadar ileri gitseler de, onlara mühlet vererek ve nimetlerini artırarak istidraçta bulunur.
Ahirette ise, mesela onlar cehennemde iken kendilerine cennete bir kapı açar, onlar da o tarafa koşuşurlar, vardıklarında kapı üzerlerine kapanır. Şu ayette buna işaret edilmiştir:
“İşte bugün de iman edenler kâfirlere gülecek.” (Mutaffifin, 34)
Allahın o münafıklara istihzasını anlatan ayet, müstakil cümle olarak getirildi, öncesine atfedilmedi. Bunda, onlara ceza vermeyi Allahın üstlendiğine, mü’minleri onlara muarazaya muhtaç kılmadığına bir delalet vardır. Öte yandan şunu da gösterir: Allahın onlara yapacağı muamele yanında onların istihza etmelerinin pek de önemi yoktur.
Allahın onlara istihzası, isim olarak değil geniş zaman ifade eden fiille gelmesi, bu istihzanın çeşitli hallerde ve değişik zamanlarda yenileneceğini bildirir. Zaten Allahın onlara muamelesi de böyle olmuştur. Şu ayet, bunu gösterir:
“Görmüyorlar mı ki, onlar her yıl bir veya iki kere belâya çarptırılıp imtihan ediliyorlar.” (Tevbe, 126)
َوَيَمُدُّهُمْ فِي طُغْيَانِهِمْ يَعْمَهُونَ “Ve tuğyanları içinde onların şaşkın bir halde dolaşmalarına medet verir.”
Mutezile, bu ilâhî kelamı zahirine göre anlamayı problemli gördüğünden şöyle dedi: “Allah, mü’minlere ihsan ettiği lütuflarını bunlardan men etti. Küfürleri ve bu küfürde ısrarları sebebiyle onları ortada bıraktı, kendilerine tevfik yollarını kapattı. Bu sebeple kalpleri pasla ve zulmetle doldu, mü’minlerin kalpleri ise inşirah ve nurla doldu. Ve Allah şeytana bunların aldatılması noktasında imkân verdi, o da onların tuğyanını artırdı. Böylece fiilin müsebbibine isnadı kabilinden mecazi olarak bu durum Allaha nisbet edildi.
“Ve tuğyanları içinde” derken tuğyan’ın onlara isnadı, fiilin Allaha isnadının hakikat tevehhüm edilmemesi içindir.
Bunu te’yid eden bir ayette şöyle bildirilir:
“Onların kardeşlerine gelince, şeytanlar onları azgınlığa sürüklerler.” (A’raf, 202)
Allahın onlara meded vermesi, onlara müddet vermesi anlamında da olabilir. Yani, Allah onlara uyanmaları ve itaat etmeleri için uzun bir ömür verir, ama bu onların tuğyanını ve şaşkınlığını artırmaktan başka bir şeye yaramaz.
Tuğyan, azgınlıkta haddi aşmak, küfürde taşkınlık yapmaktır. Bunun aslı, bir şeyin bulunduğu yerden başka yere tecavüzüdür. Allahu Teâlâ şöyle buyurur:
“Kuşkusuz, sular kabarınca sizi gemide taşıdık.” (Hâkka, 11)53
Ayet metnindeki “ameh”, gözdeki görme kusuru gibi, basiret körlüğüdür. Kelime anlamı itibariyle, bir işte ne yapacağını bilememek, şaşırıp kalmak manasına gelir.
53 Burada suyun tuğyanı, yani taşması ve kabarması nazara verilmiştir. Demek ki, tuğyana sapan kimselerde küfür, küfran, öfke ve taşkınlık gibi haller kabarmakta, böylece kendine ve çevresine zarar vermektedir.
16- أُوْلَئِكَ الَّذِينَ اشْتَرُوُاْ الضَّلاَلَةَ بِالْهُدَى “İşte onlar, hidayet karşılığında dalaleti satın aldılar.”
Bunlar, dalaleti hidayete tercih ettiler, hidayeti verip bedel olarak dalaleti satın aldılar. Bir yönüyle mana şöyle olur: Onlar, Allahın insanlarda yarattığı fıtrî hidayeti değerlendiremediler, onu verip onun yerine yönelmiş oldukları dalaleti satın aldılar.
Veya dalaleti seçtiler, onu hidayete tercih ettiler.
فَمَا رَبِحَت تِّجَارَتُهُمْ “Böylece, onların ticaretleri kâr etmedi.”
Ayet, onların hidayete bedel dalalete sahip çıkmalarını alış-veriş üslûbuyla anlatınca, devamında da onların zararını temsil için aynı üslûbla, bu ticaretlerinde kârlı çıkmadıklarını nazara verdi.
Ticaret, alış-veriş yoluyla kâr kazanma arayışıdır. Kâr, sermayeden fazla olana denir. Ayette “onlar ticaretlerinde kâr etmediler” denilmesi yerine “onların ticareti kâr etmedi” denilmesi, hiçbir cihetle kârlı çıkmadıklarını anlatır.
وَمَا كَانُواْ مُهْتَدِينَ “Doğru yolu da bulamadılar.”
Ve onlar ticaret yollarına da varamadılar. Çünkü ticaretten maksat, sermayeyi korumakla beraber kâr elde etmektir. Bunlar ise her ikisini de zayi ettiler. Çünkü bunların sermayesi “fıtrat-ı selime” ve akıl idi. Haktan uzaklaştıran inançları kabul edince, kabiliyetleri bozuldu, akılları çalışmaz oldu, kendileri için hakka ulaşmaya ve kemal elde etmeye vesile olacak bir sermaye kalmadı. Böylece kâr elde etmekten ümitsiz, hüsranda kaldıkları gibi, sermayelerini de kaybettiler.
17- مَثَلُهُمْ كَمَثَلِ الَّذِي اسْتَوْقَدَ نَاراً “Onların durumu, (geceleyin) bir ateş yakan kimsenin durumu gibidir.”
Allahu Teâlâ münafıkların gerçek hâlini ifadeden sonra, konuyu daha açmak ve vuzuha kavuşturmak için temsil getirdi. Çünkü temsil,
-Kalpte çok daha etkili,
-İnatçı hasmı susturmada çok daha müessirdir.
Zira temsil, hayalen bilinen bir şeyi gerçek kılar, ilmen bilinen bir meseleyi de gözle görülür hâle getirir. Bundan dolayı Allah gönderdiği semavî kitaplarda çokça temsiller vermiştir. Keza temsil enbiya ve hükema kitaplarında çokça yer almıştır.
Mesel, asıl itibariyle “nazîr” yani benzer demektir. Sonra kendisinde bulunan bir garabet (dikkat çekici bir yön) sebebiyle insanlar arasında dolaşan söz için denildi. Sonra kendisinde garabet olan her hal, kıssa veya sıfat için istiare yoluyla kullanıldı. Mesela şu ayetlere bakalım:
“Müttakilere vaad olunan cennetin misali şöyledir:” (Ra’d, 35 ve Muhammed, 15)
“Ahirete iman etmeyenler için kötü mesel vardır.” (Nahl, 60)
فَلَمَّا أَضَاءتْ مَا حَوْلَهُ ذَهَبَ اللّهُ بِنُورِهِمْ “Ateş, çevresini aydınlatır aydınlatmaz Allah onların nurunu giderdi.”
Ayetin öncesinde ateş yakmalarından söz edilmişti, burada “Allah onların ateşini giderdi” denilmek yerine “onların nurunu giderdi” denilmesi, ateş yakmalarının aydınlanmak gayesiyle yapılmasındandır.
Nurun giderilmesinin Allaha isnadı,
-Ya her şeyin netice itibariyle Allahın fiili olmasından,
-Ya ateşin sönmesinin gizli bir sebeple meydana gelmesinden,
-Ya rüzgar veya yağmur gibi semavi bir sebeple olmasındandır.
-Veya mübalağa içindir. Yani, Allah onların bütün nurlarını giderdi, geriye karanlıktan başka bir şey kalmadı. Zaten devamından da bu anlaşılmaktadır.
وَتَرَكَهُمْ فِي ظُلُمَاتٍ “Ve onları karanlıklar içinde bıraktı.”
لاَّ يُبْصِرُونَ “(Bir şey) görmezler.”
Zulmet, nurun olmayışıdır. Ayette, bütün nurlarının ellerinden alındığı ve kendilerinin sadece bir zulmet içinde değil çok zulmetler (zulümat) içinde kaldıkları nazara verilmiştir. ظُلُمَاتٍ Zulümat kelimesinin nekra (elif lâmsız) gelişi de tasvir edilen karanlık tabloyu daha da kuvvetlendirmektedir.
Ayette anlatılan münafıkların zulmetleri,
-Küfür karanlığı,
-Nifak karanlığı,
-Kıyamet gününün karanlığı. Onların o gündeki hâli şöyle anlatılır:
“O gün münafık erkekler ve münafık kadınlar, iman edenlere şöyle diyecekler: Bize bakın da sizin nurunuzdan alalım. Onlara: “Arkanıza dönün de nur arayın!” denilir.” (Hadid, 13)
-Dalalet karanlığı,
-Allahın gadabına maruz kalma karanlığı,
-Ebedi azap karanlığı gibi zulmetlerdir.
“Görmezler” derken neyi görmedikleri beyan edilmemiştir. Sanki karanlık bir zindana atılıp kendi haline terk edilen kimse gibi, bunlar da hiçbir şey görmez hâle gelmişlerdir.
Ayet, kendisine hidayet gelip de onu zayi eden kimse hakkında Allahın getirdiği bir meseldir. Bu kimse o hidayet ile daimî nimetler elde edebilecek iken yararlanmamış, şaşkın bir vaziyette kala kalmıştır.
Bu temsil, bir önceki ayette o münafıkların hidayete bedel dalaleti satın almak şeklindeki zararlı ticaretlerini takrir eder, daha da vuzuha kavuşturur. Münafıklar da temsilin genel anlatımına girerler.
Onlar, dilleriyle imanı telaffuz ettiler, ama kalplerinde küfrü izhar ettiler. Yaratılıştan gelen fıtrî hidayeti bozdular, dalaleti tercih ettiler.8 Bir kısmı da imana girdikten sonra irtidad ile dinden döndü. Tasavvufi yönden bakıldığında şu manaya da bir işareti düşünülebilir. Bir kimse henüz irade hallerinde iken muhabbet hallerinde olduğunu iddia etse, Allah ona parlattığı irade nurlarını da alıverir.
Şayet iman etseler canlarını koruyacak, malları ve çocukları selâmette kalacak, Müslümanlarla ganimette ortak olacaklardı. Ayette bu, yakılan ve nurundan faydalanılan ateş ile gösterilmiştir. Ateşin sönmesi ve nurlarının gitmesi, bu nimetlerden mahrum kalmalarına işaret etmektedir.
18- صُمٌّ بُكْمٌ عُمْيٌ “Onlar sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler.”
Onlar, kulaklarını hakka kapadılar, dilleriyle hakkı söylemekten kaçındılar, gözleriyle ilâhî ayetleri görmediler, ceza olarak sanki bu duyuları silindi, kuvveleri ellerinden alındı.
Şair şöyle der:
“Şayet hayır söylesem hep sağır kesilirler.
Eğer şerri söylesem hemen kulak verirler.”
Onların sağır, dilsiz ve kör olduklarının ifadesi, bir temsildir, istiare değildir.
Onların sağır, dilsiz ve kör olmalarını temsile göre değerlendirdiğimizde ise şöyle olur: Onlar bir ateş yaktıklarında, Allah onların nurunu giderdi ve kendilerini dehşete düşüren korkunç karanlıklar içinde bıraktı. Öyle ki, kulak, dil, göz gibi azaları çalışmaz oldu.
فَهُمْ لاَ يَرْجِعُونَ “Artık dönmezler.”
Onlar, sattıkları ve zayi ettikleri hidayete artık dönemezler.
Veya satın aldıkları dalaletten dönemezler.
Veya, onlar şaşkın bir haldedirler, ileri mi geri mi gidecekler, geldikleri yere nasıl dönecekler bilemezler.
Ayetteki َف “fe” harfi sebebiyet bildirir. Yani, onların önceki hükümlerle nitelendirilmeleri ne yapacaklarını bilememelerinden ve karanlıkta hapsolmalarındandır.
19- أَوْ كَصَيِّبٍ مِّنَ السَّمَاء “Veya onların hali, semadan sağanak hâlinde boşanan yağmura tutulmuş kimselerin durumu gibidir.”
“Veya” ifadesi, aslında tereddütlü hallerde eşitliği ifade eder. Zamanla tereddütlü hallere bakmaksızın eşitlik ifadesinde kullanıldı. Mesela ayette “Onlardan hiçbir günahkâra veya hiçbir kâfire itaat etme.” (İnsan, 24) deniliyor. Ayet, her ikisine de isyanın vücubunu ifade eder.
Konumuz olan ayetteki “veya” ifadesi şunu anlatır: Münafıkların kıssası, bu iki temsilde anlatılan duruma benzer. Münafıkların bunların her ikisiyle de teşbihi yapılabilir. Sen hangisiyle istersen onların halini anlatabilirsin.
Ayette “yağmur” anlamındaki “sayyib” kelimesi elif – lamsız gelmesiyle, bu yağmurun şiddetli bir yağmur olduğunu bildirir.
“Sema” kelimesinin elif – lamlı gelişi, bulutların semanın her tarafını kuşattığına delalet içindir. Çünkü, semanın her ufkuna ve her tabakasına da sema denilir.
فِيهِ ظُلُمَاتٌ وَرَعْدٌ وَبَرْقٌ “Onda karanlıklar, gök gürültüsü ve şimşek var.”
Yağmurun zulümatı, yoğun bir şekilde ardı ardına sağnak şekilde gelmesidir, gecenin karanlığıyla beraber bulutların zulmetidir, ayrıca gök gürültüsü ve şimşeğe mekân olmasıdır. Çünkü bu ikisi, yağmurla alakalıdır.
Ra’d, (gök gürültüsü) buluttan duyulan sestir. Meşhur görüşe göre bunun sebebi bulutu meydana getiren unsurların sıkışması ve birbirine sürtünmesidir.
Berk, buluttan parıldayan şimşeğin adıdır.
Hem ra’d, hem de berk (gök gürültüsü ve şimşek) masdar oldukları için çoğul yapılmamışlardır, ama mana itibariyle çoğulu da içine alırlar.
يَجْعَلُونَ أَصْابِعَهُمْ فِي آذَانِهِم مِّنَ الصَّوَاعِقِ حَذَرَ الْمَوْتِ “Ölüm korkusuyla, yıldırımlara karşı parmaklarını kulaklarına tıkarlar.”
Bu cümle, mukadder bir suale cevap gibidir. Onların şiddetli– dehşetli halleri anlatılınca, muhatap sanki şöyle sormaktadır: “Bütün bu dehşetli haller içinde onlar ne yapıyorlar?”
Ayette, “parmak uçlarını” yerine “parmaklarını kulaklarına tıkarlar” denilmesi mübalağa içindir.
Ayetteki “savaik” kelimesi “saika” (yıldırım) kelimesinin çoğuludur. Şiddetli bir sesle beraber gelir, uğradığı her şeyi yakar. İşitilen veya görülen dehşetli durumlar için de kullanılır.
Ölüm, hayatın son bulmasıdır. “O, hanginizin amelce en güzel olduğunu denemek için ölümü ve hayatı yarattı.” (Mülk, 2) ayetinden hareketle, “hayatın zıddı olan bir arazdır” diyenler de olmuştur.”
“Ayetteki ‘yarattı’ ifadesi ‘takdir etti’ anlamına gelir, ademî şeyler de mukadderdir” şeklinde buna cevap verilmiştir.9
واللّهُ مُحِيطٌ بِالْكافِرِينَ “Oysa Allah, kâfirleri kuşatmıştır.”
Her taraftan kuşatılan biri nereye kaçsa kurtulamadığı gibi, bunlar da kaçmakla Allahtan kurtulamazlar. Her türlü hile ve hud’a bunlara bir fayda vermez.
Bu cümle “-ki Allah kâfirleri kuşatmıştır-“ şeklinde bir ara cümledir.
20-يَكَادُ الْبَرْقُ يَخْطَفُ أَبْصَارَهُمْ “O şimşek nerdeyse gözlerini kapıverecek.”
“Acaba onlar bu yıldırımlarla beraber ne yapıyorlar?” şeklinde bir soruya cevap gibidir.
“Neredeyse” ifadesi bir işin olmaya yakınlığıyla beraber meydana gelmediğini anlatır. Bu, ya şartın olmayışından veya herhangi bir engel dolayısıyla olabilir.
كُلَّمَا أَضَاء لَهُم مَّشَوْاْ فِيهِ “Her ne zaman aydınlatsa ışığında yürürler.”
وَإِذَا أَظْلَمَ عَلَيْهِمْ قَامُواْ “Karanlık yapınca da dikilip kalırlar.”
Bu da mukadder bir suale cevaptır. Sanki şöyle denilmiştir: “Onlar, şimşek çakıp sönerken ne yapıyorlar?” Onlar, bulundukları şartlar gereği yürümeye çok hırslıdırlar.
Şimşeğin her çakışında bunu fırsat bilerek yürümüşler, söndüğünde ise yerlerinde kalakalmışlardır.
وَلَوْ شَاء اللّهُ لَذَهَبَ بِسَمْعِهِمْ وَأَبْصَارِهِمْ “Şayet Allah dileseydi işitmelerini, gözlerini alıverirdi.”
Şayet Allah dileseydi o şiddetli gök gürültüsüyle duymalarını ve şimşeğin parıltısıyla da gözlerini alıverirdi.
Ayette “şayet Allah dileseydi” denilip “neyi dileseydi?” kısmı ise hazfedilmiştir. Cümlenin devamından bu anlaşıldığından ayrıca ifade edilmemiştir. “Dinlemek” ve “irade etmek” fiillerinde mefulün zikredilmemesi sıkça olmaktadır. Hatta, şairin şu sözünde olduğu gibi, garip hallerde bu fiillerin mefulü söylenmemektedir:
“Şayet kan ağlamak istesem, ağlardım”
“Şayet” kelimesi, şart ifade eder. İkincisi olmadığından, birincinin de olmadığını anlatır.
Bu şartiyetin faydası, aslında onların işitme ve gözlerinin giderilmesini gerektiren durum olmakla beraber, bir mani yüzünden bunun gerçekleşmediğini ortaya koyar. Ayrıca, sebeplerle meydana gelen işlerde sebeplerin tesirinin Allahın dilemesi şartına ve o neticelerin vücuda gelmesinin kendi sebepleriyle bağlı olduğuna tenbihte bulunur. Allah kudreti ile o sebepler vasıtasıyla neticelere vücud vermektedir.
إِنَّ اللَّه عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ “Şüphesiz Allah her şeye kâdirdir.”
Şey, var olanlar için kullanılır. Çünkü şey kelimesi “diledi” fiilinin masdarıdır. Şu ayette Cenab-ı Hak hakkında da “şey” kullanıldığını görürüz:
“De ki: Şahitlik yönünden hangi şey daha büyüktür? De ki: Allah! O, benimle sizin aranızda şahittir.” (En’am, 19)
Şey kelimesi, bazen “Allahın vücudunu dilediği” anlamında kullanır.
Onun dilediği şeyin artık vücudu vardır, üstteki ayette bu mana söz konusudur.
Keza şu ayete bakalım: “Allah, her şeyin yaratıcısıdır ve O, her şeye vekildir.” (Zümer, 62)
Bu ayette Allahın her türlü mevcudu yaratmaya kâdir olduğu nazara verilmektedir.
Mutezile, “şeyi” “vücud bulması sahih olan” şeklinde tarif ederler. Bu, vacip ve mümkünü, yani hem Allahı hem de mahlûkatı içine alır.
Veya tarifinde “bilinmesi ve kendisinden haber verilmesi sahih olan” demişlerdir. Bu ise, vücudu mümteni (imkânsız) olanı da içine alır. Onların bu tarifleri bazı sıkıntılar meydana getirdiğinden her iki tarifte de, aklın delâletiyle “imkan dairesinde olanlar” diye bir tahsis kendilerine lâzım oldu.
Kudret, bir şeyi vücuda getirebilmeye güç yetirebilmektir. “Güç yetirebilmeyi gerektiren bir sıfattır” da denilmiştir.
İnsanın kudreti, fiili gerçekleştirmeye imkân veren durumdur. Allahın kudreti ise, O’ndan aczi nefyetmekten ibarettir.
Kâdir, isterse yapan, istemezse de yapmayandır.
Kadîr ise, dilediğine dilediğini yapabilendir. Bundan dolayı “Kadîr” şeklinde bir nitelemenin Allahtan başkası için yapılması çok çok azdır.
“Kudret” kelimesi “kader” kelimesiyle aynı kökten gelir. Çünkü kâdir olan, kudreti mikdarınca veya meşietinin gerektirdiği mikdar üzere fiili meydana getirir. Bunda, “sonradan olan bir şeyin hudus hali ve mümkün olan bir şeyin imkân hâlinde bulunması da kudretle alakalıdır. Keza, kulun kudretiyle meydana gelen şeyler de Allahın kudretiyle meydana gelmiştir” manasına bir delil vardır. Çünkü bunların her biri de “şey”dir ve her şey Allahın kudretiyle meydana gelmiştir.
Zahir olan odur ki, münafıklarla ilgili getirilen her iki temsil, müellef temsillerdendir. Müellef temsil, cüzleri birbirine katılmış, birbiriyle kaynaşmış, hatta bir şey haline gelmiş heyet-i mecmuadan elde edilen bir durumun, benzeri bir başkasına benzetilmesidir. Mesela, şu ayete bakalım:
“Tevrat’la yükümlü olup da onunla amel etmeyenlerin durumu, ciltlerle kitap taşıyan eşeğin durumu gibidir.” (Cum’a, 5)
Bu ayette, yanlarındaki Tevratta ne olduğunu bilmeyen Yahudilerin hâli, hikmetli kitapları yüklenmiş bir eşeğin hâline benzetilmiştir.
Konumuz olan iki temsilden murat ise, münafıkların ne yapacağını bilmez ve dehşette kalmış hâlleri, karanlıkta bir ateş yakıp da ateşi sönen kimselerle, ya da karanlık bir gecede kulakları sağır eden gök gürültüsü, gözleri kapıveren bir şimşek ve korku veren yıldırımlara muhatap olan kimselernin karşı karşıya kaldığı zorluklarla anlatılmalarıdır.
Her iki temsil, “müfred temsil” kabîlinden de değerlendirilebilir. Bu ise, eşyayı birer birer ele alıp, bunların emsali ile benzetme yapılmasıdır. Mesela şu ayette böyledir:
“Âma ile (görmeyenle) gören bir olmaz.”
“Karanlıklar ile aydınlık da.”
“Gölge ile sıcaklık da…” (Fatır, 19-21)10
Bu durumda, konumuz olan ayetle ilgili şöyle denilebilir:
Ateş yakan kimseler, münafıklardır.
Ateşin yanması, iman izhar etmeleridir.
Ateşten fayda görmeleri, bu münafıkların izhar ettikleri iman ile canlarını, mallarını, evlatlarını korumaları gibi faydalardır.
Çok geçmeden ateşin sönmesi helâk olmaları, sırlarının ifşası, daimi zarar ve bitmez bir azap içinde kalmalarıdır.
İkinci temsilde ise, karanlık bir gecede çölde yağmura yakalananlardan murat, münafıklardır. Küfür ve hud’a ile karışık imanları, kendisinde karanlıklar, gökgürültüsü ve şimşek olan şiddetli yağmur gibidir. Şöyle ki:
Yağmur aslında faydalı iken, bu durumda olanlara zarar vermektedir.
Mü’minlerden gelecek cezalardan ve mü’min olmayanlardan kendilerine gelebilen sözlerden sakınmak niyetiyle münafıklık yapmaları, ölüm korkusundan yıldırımlara karşı parmağını tıkayan kimselerle anlatılmıştır. Çünkü parmak tıkamakla yıldırımdan kurtulunmadığı gibi, münafıklık yapmakla da mukadder cezadan kurtulamazlar. Zira, Allahın takdir ettiğinden hiçbir şey geri çevrilmez, onlar için murat ettiği hiçbir zarardan kurtuluş olamaz.
Onların çöldeki şaşkınlıkları, münafıkların hallerinin şiddetine ve ne yapacaklarını ve neyi terk edeceklerini bilemediklerine bakar. Çünkü ne zaman şimşek çaksa gözlerini kapıp alıverme korkusu olmakla beraber, onun ışığında birkaç adım atıyorlar. Şimşek gizlenip parıltıları kesildiğinde hareketsiz bir şekilde yerlerinde dikilip kalıyorlar.
Denildi ki: İman, Kur’an ve ebedi hayata sebep olan marifetler gibi insana verilen şeyler, yeryüzünün kendisiyle hayatlandığı yağmura benzetildi. Batıl şüpheler, tereddüt verici itirazlar zulümat (karanlıklar) ile gösterildi. Bunlarda olan vaad ve vaîd gök gürültüsüne, apaçık ayetler ise şimşeğe benzetildi. Duydukları ilâhî tehditler karşısında duymazdan gelmeleri, gök gürültüsünden korkan ve ondan gelen yıldırımdan dehşete kapılıp kulağını tıkayan kimse ile anlatıldı. Hâlbuki böyle kulak tıkamakla kurtulamayacaktır. “Allah o kâfirleri kuşatmıştır” ifadesi bunu nazara verir.
Farkına vardıkları bir fayda veya gözlerinin tamah ettiği bir nasibi görüp kıpırdanmaları, şimşeğin ışığında yol almalarına benzetilmiştir. Kendilerine bir şüphe arız olduğunda veya bir musibet geldiğinde şaşkınlıkları ve ne yapacaklarını bilememeleri, şimşek söndüğünde yerinde durup kalan kimselerle anlatılmıştır.
Allahu Teâlâ, “Şayet Allah dileseydi işitmelerini, gözlerini alıverirdi.” (Bakara, 20) diyerek şunu hatırlatmaktadır: Allah, hidayet ve felaha ulaşsınlar diye onlara göz ve kulak vermiştir. Ancak onlar bunları, dünyevî hazlara sarfettiler, ahiretteki paylardan alıkoydular. Şayet Allah dileseydi onları kendileri için kıldıkları halde bırakırdı. Çünkü O, dilediğini yapmaya kadîrdir.
1 Yani, insanlar inanç yönüyle iki kısımdır. Ya mü’min ya da kâfir. Kâfirler de iki kısımdır: Küfürde açık ve net olanlar, küfrünü gizleyenler, yani münafıklar.
2 İmanda esas olan kalbin tasdikidir. Bir teybin kelime-i şehadeti tekrarlaması iman sayılmadığı gibi, boş bir kalple söylenen kelime-i şehadet imanın tercümanı olamaz.
3 Yani bu görünüşte onların lehine gibi görülürken gerçekte aleyhlerinedir. Çünkü bu şekilde günahları artmaktadır, dolayısıyla azapları da ona göre fazla olacaktır.
4 Bkz. Tevbe, 124-125.
5 Bu üç durum, şunlardır:
-Putperest kavminin bayramına katılmamak için “ben hastayım” demesi. . (Bununla ilgili bkz. Saffat, 85-98)
- Büyük put dışında onların putlarını parça parça ettiğinde, “sen mi yaptın?” diye sorulduğunda “konuşabilirse büyük puta sorun” demesi. (Bununla ilgili bkz. Enbiya, 51-68)
-Hanımı hakkında Mısır hükümdarının “bu hanımın mı?” sorusuna, “kız kardeşim” diyerek hükümdarın kötü niyetine engel olması.
6 Yani, “biz o sefihlerin iman ettiği gibi mi iman edeceğiz!” demeleri, “acaba öyle mi iman edeceğiz?” anlamında olmayıp “hayır, biz o sefihler gibi olmayız!” anlamındadır.
7 Hükümdar, huzuruna davet ettiği ilim adamına “biz senin gayretlerini biliyoruz” dediğinde, bilmenin lazımı olan ödüllendirmek hatıra gelir. Aynı hükümdar huzuruna getirilen vatan hainine “biz senin neler çevirdiğini biliyoruz” dediğinde ise, bilmenin lazımı olan cezalandırmak hatıra gelir. Onun gibi, bu ayette de nazara verilen Allahın istihzası, o münafıkları hakir ve zelil kılmasıdır.
8 İnsan fıtratı, hak ve hakikati kabul edecek şekilde proğramlanmıştır. Küfür ve nifak gibi haller, fıtrata aykırıdır.
9 Ölüme, “hayatın zevalidir” dediğimizde müstakil bir varlığı söz konusu olmaz. Bu durumda “Allah ölümü ve hayatı yarattı” ayetini anlamada bir problemle karşılaşırız. Buradaki “yarattı” ifadesine “takdir etti” manası verilerek problem ortadan kalkar. Yokların vücudu olmadığından, yaratılmaları da söz konusu olmayabilir, ama hepsinin bir kader proğramından çıktığından, bir takdirle meydana geldiğinden şüphe yoktur.
10 Âma ve görenden murat, kâfir ve mü’mindir. Karanlık ve aydınlıktan murat, batıl ve haktır. Gölge ve sıcaklıktan murat, sevap ve cezadır.
Allahu Teâlâ, mükellef olan insanların gruplarını saydı, özelliklerini ve durumlarını zikretti, iltifat yoluyla onlara hitaba yöneldi.
Bu şekilde hitapta,
-Muhatabın dikkatini çekmek,
-Onu daha dinamik kılmak,
-İbadet emrine önem vermesini sağlamak,
-İbadetin şanını yüceltmek,
-Hitap lezzetiyle ibadetin külfetini azaltmak vardır.
“Ey” ifadesi uzakta olana nida için vaz edilmiş bir harftir. Bazen yakında olana da uzaktaymış gibi bu ifadeyle hitap edildiği olur. Bu ise,
-Ya dua ederken “Ya Rab”, “Allahım” deyişimiz gibi azametinden dolayı olur. Zira O, bize şah damarımızdan daha yakındır.
-Veya gaflet ve kötü anlayıştan olur.
-Veya çağrılan şeye itina ve ona daha ziyade teşvik için olur.
Bu tarz nida Kur’anda çokça yer almıştır. Çünkü bunda pek çok te’kid bulunmaktadır. Allahın böyle hitap ettiği yerlerde büyük meseleler nazara verilmiştir. Hitaba muhatap olanlar bunları bilmeye çalışmalı ve kalpleriyle bunlara yönelmelidirler. Hâlbuki onların çoğu bunlardan gafildirler. Bunun için en etkili ve en kuvvetli bir şekilde kendilerine seslenilmesi gerekir.
Ayette “nas” yani “insanlar” ifadesi umum ifade eder. Bazılarının bunu sahabe için hitap olarak anlamaları şüyu bulmuştur. Gerçekte ise, “nas” ifadesi Kur’anın nüzulü zamanında olanları ve gelecektekileri lafzan içine alır. Çünkü Allahın hitabının ve dinin ins ve cinne şümulü vardır ve kıyamete kadar da sabittir. Genel olan bir ifade, ancak onu tahsis eden bir delille özel manada kabul edilebilir.
Alkame ve Hasan-ı Basri, içinde “Ey insanlar” ifadesi geçen bütün ayetleri Mekkî, “Ey iman edenler” geçen bütün ayetleri ise Medenî kabul ederler. Şayet bunun Hz. Peygambere isnadı sahihse, bundan yola çıkarak, “konumuz olan ayetteki “ey insanlar” ifadesinden murat kâfirlerdir” şeklinde bir tahsis manası gerekmez. Çünkü kendisiyle emredilen ibadet,
-İbadete başlamak,
-İbadette daha ileriye gitmek,
-Ona devam etmek gibi durumları içine alan bir kadr-i müşterektir.1
Bu durumda kâfirlerden istenen, önce gerekli olan bilgileri öğrenmeleri ve Allahı ikrar ettikten sonra ibadete de başlamalarıdır. Çünkü bir şeyin vacip olması, onunla ilgili diğer şeyleri de beraberinde getirir.2
Hades, namazın vücubuna mani olmadığı gibi, küfür de ibadetin vücubuna mani değildir. Aksine, küfür halini ortadan kaldırması ve ardından ibadetle meşgul olması gerekir.
Mü’minler ise daha ziyade kılmaya gayret göstermeli ve namazda sebat etmelidirler.
Ayette “Rabbinize ibadet edin” denilmesi, ibadeti gerektiren durumun Cenab-ı Hakkın rububiyeti olduğuna uyarıda bulunur. Yani, Allah sizi terbiye ettiği için Ona ibadet edin.
الَّذِي خَلَقَكُمْ وَالَّذِينَ مِن قَبْلِكُمْ “O ki hem sizi, hem de sizden öncekileri yarattı.”
Ayet, Cenab-ı Hakkı tazim ve ibadetin illetini beyan için sevk edilmiştir. Eğer “Ey insanlar! Rabb’inize ibadet ediniz” ayetindeki hitap müşrikler için kabul edilirse, bir kayıt ve vuzuha kavuşturma manası taşır.3
Halk, bir şeyi takdir yoluyla ve düzgün bir şekilde vücuda getirmek demektir.
“Sizden öncekileri yarattı.”
Bu ifade, zât ve zaman itibariyle önceki bütün insanları içine alır.
Cümle, o insanlar nezdinde kabul görmüş bir durumu ortaya koyar. Bu ise,
-Ya Allahu Teâlânın şu ayette bildirdiği gibi bunu itiraf etmelerindendir:
“Andolsun, onlara kendilerini kimin yarattığını sorsan elbette, “Allah” derler.” (Zuhruf, 87)
-Ya da en edna bir nazarla bunu bilmeye imkânları olmasındandır.
لَعَلَّكُمْ تَتَّقُونَ “Ola ki takvaya erersiniz.”
Ayet, “ibadet ediniz” emrinin muhataplarına ne halde ibadet etmeleri gerektiğini bildirir. Sanki şöyle demiştir: “Müttakiler halkasına mensup, hidayet ve felahı elde eden, Allahın lütfuna mazhar olmuş kimseler olmayı ümit ederek Rabbinize ibadet edin.”
Allahu Teâlâ, ayetin bu kısmı ile, hak yolda süluk edenler için takvanın en ileri bir derece olduğuna tenbihte bulunmuştur.
Takva, Allah dışında her şeyden Allaha teberridir.
Kulun, ibadetiyle mağrur olmaması, havf ve reca arasında olması uygundur. Allahu Teâlâ şöyle bildirir:
“Onlar yataklarından kalkarlar, korkarak ve ümid ederek Rablerine dua ederler.” (Secde, 16)
“Ve O’nun rahmetini umarlar, azabından korkarlar.” (İsra, 57)
Ayetin bu kısmı, “sizi yarattı” ifadesinden mef’ul da olabilir. Yani, O Allah sizi ve sizden öncekileri kendilerinden takva beklenir kimseler olarak yarattı. Bunun için gerekli sebepleri bir araya getirdi, buna pek çok dâiler yarattı.
Ayetin manası yaratılışın illetini beyan şeklinde de yorumlanmıştır. Yani, Allah sizi takva sahibi kimseler olmanız için yarattı. Nitekim ayette “Ben cinleri ve insanları ancak bana ibadet etsinler diye yarattım.” (Zariyat, 56) buyrulmaktadır. Ancak ayeti bu tarz ele almak zayıf bir bakış açısıdır. Çünkü lüğatta bunun bir örneği sabit değildir.
Ayet, Allahın marifetine O’nun birliğine ve ibadete layık olduğuna giden yolun O’nun san’atına bakmaktan ve fiilleriyle istidlalde bulunmaktan geçtiğine,
Keza, kulun ibadet ile Allaha vacip olacak şekilde sevaba istihkak kazanmadığına delâlet eder. Çünkü ibadet, Allahın önceki nimetlerine bir şükür şeklinde vacip olduğundan, abd amelden önce ücretini alan işçi gibi olur.
22- الَّذِي جَعَلَ لَكُمُ الأَرْضَ فِرَاشاً “O ki yeri sizin için bir döşek kıldı.”
Allahın yeri bir döşek kılması, insanların onun üzerinde serilmiş bir döşek misali rahat bir şekilde oturmalarını, yatmalarını ifade eder. Allah, arzın bazı yerlerini, suyun tabiatında kuşatmak olduğu halde onun içinden ortaya çıkardı ve arzı katılık ve yumuşaklıkta vasat şekilde meydana getirdi.4
Arzın bu şekilde müheyya kılınması, onun düz olmasını gerektirmez. Şeklen küre gibi olması, hacminin çok büyük ve cirminin çok geniş olması sebebiyle, üzerinde istirahata engel değildir.5
وَالسَّمَاء بِنَاء “Semayı da bir bina yaptı.”
Allah semayı üzerinize bir kubbe, bir tavan kıldı.
وَأَنزَلَ مِنَ السَّمَاء مَاء “Semadan bir su indirdi.”
فَأَخْرَجَ بِهِ مِنَ الثَّمَرَاتِ رِزْقاً لَّكُمْ “Ardından size rızık olarak onunla çeşitli ürünler çıkardı.”
Meyvelerin çıkışı Allahın kudret ve meşieti iledir. Lakin toprakla karışık olan suyu, o meyvelerin çıkışına bir sebep yaptı. Canlı için nutfe (zigot) ne ise, suyu da bitkilere bir madde kıldı. Bu ikisiyle karışık bitkilere, bunların sûret ve keyfiyetlerini ifaza etti.
Veya suya fail bir kuvvet, toprağa da kabul eden bir kuvvet vererek, bu ikisinin imtizacından çeşitli mahsuller meydana getirdi.
Allah bütün eşyaya, sebeplerin zât ve maddelerini yoktan yaratması gibi yoktan vücut vermeye kadirdir. Lakin onları inşa ederken halden hale çevirerek tedricen yaratır. Basiret sahiplerinin ibret alacakları şekilde nice sanatlar ve hikmetlerle onları sürekli yeniler, yoksa onları birden yaratmasında O’nun azîm kudretine bir zorluk söz konusu değildir.
Ayette “semadan bir su indirdi” denilmekte. İnsanın üzerinde olan her şeye “sema” denilir. Bu durumda, bulutlar da semaya dâhildir. Yağmurun başlangıcı semada olur, orada bulut şeklini alır, yağmur olarak arza iner.
Veya şöyle de denilebilir: Allah, semavî sebeplerle arzın derinlerinden kuru eczaları atmosfere doğru harekete geçirir, bunlar yağmur yüklü bulutlar haline gelirler.
Ayette “…Onunla çeşitli ürünler çıkardı” denilmesi şunu anlatır: “Semadan bir su indirdi, bununla size rızık olsun diye bir kısım mahsulleri çıkardı.”
Vaki’de de bunun böyle olduğunu görürüz. Çünkü suyun tamamı semadan inmez. Mahsullerin tamamı yağmur ile çıkmaz. Rızık olarak sunulan şeylerin tamamı bu mahsuller değildir, başka rızıklar da vardır.
فَلاَ تَجْعَلُواْ لِلّهِ أَندَاداً وَأَنتُمْ تَعْلَمُونَ “Öyleyse siz de bildiğiniz halde Allah’a ortaklar koşmayın.”
Daha evvelinde “Ola ki takvaya erersiniz” denilmişti. Onunla alakalı olarak “eğer sakınır, takva sahibi olursanız, Allaha bir kısım şerikler edinmeyin” manası verilebilir.
Ayette şu mesaj da vardır:
Bu cesametli nimetleri ve azametli ayetleri size has kılan zâta, hiçbir şeyi şerik koşmamak lâzım gelir.
“Endad” kelimesi “nid” kelimesinin çoğuludur. Nid ise, misil demektir. Kıymette denk olana müsavî kelimesi kullanılır, zâtta denk olanın zıddına da bu kelime kullanılır. Bu, müşriklerin Allahın dışında ona denk sayıp ibadet ettikle şeylerin genel ismidir.
Müşriklerin Allahtan başka taptıklarına “endad” denilmesi,
-Onların bu batıl mabutları zât ve sıfatında Allaha denk saymaları,
-Ve bunları “ilahlar” şeklinde isimlendirmeleri,
-Onları vacibu’l-vücut, Allahın ceza vermesinden kendilerini korumaya kâdir olan ve Allahın murat etmediğini onlara verebilecek zâtlar olarak itikad etmeleri yüzündendir.
Bu durumda “endad” kelimesi, bir tek misli bile olmayan Allaha pek çok misiller kabul etmeleri sebebiyle onlarla ince bir alaydır ve şiddetli bir kınamadır.
“Bildiğiniz halde”
Ayetin bu kısmı, “o halde Allaha ortaklar koşmayın” ifadesinden hâldir. Yani, “Siz ilim, nazar ve doğru görüş sahibi kimseler olduğunuz halde O’na emsal kılmayın. En küçük bir teemmülde bile bulunsanız şu eşyayı yoktan var eden, zâtında münferid, yaratılanlara benzemekten müteal olan bir Allahı kabulde aklınız muzdar kalacaktır.
Veya şöyle de mana verilebilir:
“Siz de bilirsiniz ki, Ona misil olacak ve O’nun yaptığının mislini yapmaya güç yetirecek biri yoktur.”
Şu ayet, bu manayı te’yid eder:
“Hiç sizin ortak koştuklarınızdan, bunlardan birini yapacak olan var mı?” (Rum, 40)
Bu durumda ayetin bu kısmından maksat onları kınama ve ayıplamadır, yoksa hükmü kayıtlama değildir.6 Çünkü teklif noktasında, bilen kimse ile bilme imkanı olan kimse aynı şekilde mükellef sayılırlar.
Bil ki, bu iki ayetin mazmunu, Allaha ibadeti emretmek ve O’na şerik koşmayı da yasaklamaktır. Ayrıca, illet ve muktaziye işarettir.
Bunun açıklaması:
Allahu Teâlâ ibadet emrini rububiyet sıfatına terettüp ettirdi. Bununla, rububiyetin ibadet etmenin vücubuna illet olduğuna işarette bulundu. Sonra da rububiyetini nazara verdi. Hem onları, hem onlardan öncekileri yarattığını, maişetleri için muhtaç oldukları mekân, yiyecek ve libası verdiğini anlattı. Çünkü rızık kelimesi de yeme-içmeden daha umumi olduğu gibi, “semere” ifadesi de sadece yenilen şeyleri ifade etmekten daha geneldir.
Sonra, Allahtan başkasının güç yetiremiyeceği bu haller O’nun birliğine şahit olunca, Allahu Teâlâ kendisine şerik koşulması yasağını buna terettüp ettirdi.
Allahu Teâlâ son ayetle, zahirin delalet ettiği ve kelamın da sevkinin delaletiyle temsil metodu ile insanın yaratılışının tafsiline ve ona ifaza ettiği manalar ve sıfatlara işarette bulunmayı murat etmiş de olabilir.
Böylece,
-İnsan bedenini arza,
-Nefsini semaya,
-Aklını suya benzetti.
-Aklı duyularla kullanmak ve ruhî ve bedenî kuvveleri eşleştirmek vasıtasıyla insana vermiş olduğu nazarî ve amelî (teorik ve pratik) faziletleri de, Fail-i muhtar olan Allahın kudretiyle fail semavî kuvvelerin münfail arzî kuvvelerle eşleşmesinden meydana gelen mahsullerle anlattı.
Çünkü her ayetin bir zahir ve batını ve bunların da her birinin haddi ve muttalaı vardır.7
23-وَإِن كُنتُمْ فِي رَيْبٍ مِّمَّا نَزَّلْنَا عَلَى عَبْدِنَا فَأْتُواْ بِسُورَةٍ مِّن مِّثْلِهِ “Eğer kulumuza indirdiğimizden bir şüphe içinde iseniz, haydi onun mislinden bir sûre getirin.”
Allahu Teâlâ, vahdaniyetini (birliğini) bildirdi ve bunu bilmenin yolunu beyan ettikten sonra Hz. Muhammedin Peygamberliğinin delilini zikretti. Bu ise, fesahatiyle mu’cize olan Kur’an-ı Kerîmdir. Onun fesahati, düşmanlarının çok olmasına, muhalefette ifratlarına, her türlü tehlikeyi göze almalarına rağmen, kendisine muhalif ne kadar fasih söz varsa hepsini susturdu, halis Arabların meşhur hatiplerinin hitabelerini geçersiz kıldı.
Cenab-ı Hak “Eğer kulumuza indirdiğimizden bir şüphe içinde iseniz” derken “indirmek” manasını “tenzil” ile ifade etmiştir. Tenzil, Kur’an-ı Kerîmin olaylara göre parça parça nüzulüdür. Bu tarz inişi, Allahu Teâlânın “Ve inkâr edenler dediler: Kur’ân Ona, toptan bir defada indirilseydi ya!” (Furkan, 32) hikâye ettiği gibi, şiir ve hitabet ehlini şüpheye sevketmiştir. Dolayısıyla, onlara yapılacak bir tahaddinin (meydan okumanın) şüpheleri izale etmesi ve sağlam bir delil olabilmesi için, bu cihetten olması gerekirdi.8
Cenab-ı Hakkın, Peygamberimizi kendisine izafetle “kulumuz” şeklinde nitelemesi hem O’nun şanını yüceltmektir, hem de Hz. Peygamberin sadece Allaha kul olduğuna ve hükmüne boyun eğdiğine tenbihte bulunmaktır.
Sûre, Kur’an-ı Kerimden en azı üç ayet olan kısımlardır. Bu kelime ya “sur” kelimesinden gelir, veya rütbe anlamında “sevre”den gelir. Nasıl ki, bir şehrin onu kuşatan suru olur, onun gibi Kur’anın da sûreleri vardır. Bu sûreler bölümler halinde Kur’an şehrini kuşatmışlardır.
Veya, şehrin surlarının, şehirde olanları ihtiva etmesi gibi, bu sûreler de çeşit çeşit ilimleri ihtiva etmektedir.
Sûre kelimesinin “rütbe” anlamı ise şu cihetlerden olabilir:
Kur’anın sûreleri menziller ve mertebeler gibidir, onları okuyan bunlarda terakki eder.
Veya sûrelerin uzunluk, kısalık, fazilet, şeref ve okuma sevabında mertebeleri vardır.
Sûre kelimesi “su’re” kelimesinden de gelebilir. Su’re, bir şeyin parçası demektir.
Kur’anın sûrelere bölünme hikmeti:
-Çeşitli kısımları birer bölüm halinde sunmak,
-Muhtelif şekillerin telahuku,
-Nazmın birbirine cevap vermesi,
-Okuyucuyu dinamik tutmak,
-Ezberi kolaylaştırmak,
-Kur’an’a rağbeti artırmak, gibi inceliklerdir. Çünkü kişi bir sûreyi bitirdiğinde, yolcunun katettiği mesafeyi görüp rahatlaması gibi rahatlar. Keza Kur’anı ezberlemeye çalışan bir kimse, bir sûre daha ezberlediğinde Kur’andan tam bir haz aldığına inanır ve müstakil bir bölümü elde etmiş olur, bu onun nazarında büyük bir başarı olarak görülür ve bununla sevinç duyar. Daha başka faydalar da sayılabilir.
“Onun mislinden” derken iki şekilde düşünülebilir:
1-Kulumuza indirdiğimiz Kur’anın sûrelerinden herhangi birisinin mislinden…
2-Hz. Muhammed gibi ümmî, kitap okumamış, ilimleri taallüm etmemiş birisinden herhangi bir sûrenin benzerini getiriniz.
Bize göre, birinci mana tercihe şayandır. Çünkü, hem bu ayete, hem de diğer tahaddî ayetlerine daha uygundur.9 Ayrıca, kelâm, Kur’an hakkındadır, Kur’anın indiği zât hakkında değildir. Dolayısıyla onun hakkı, tertip ve nazmla uyumlu olabilmesi için evvelinde bahsedilenden ayrılmamasıdır.
Ayrıca, Kur’an Peygambere nisbetle değil, kendi zâtında bir mu’cizedir. Cenab-ı Hak şöyle bildirir:
“De ki: Eğer bütün ins ve cin bu Kur’ân’ın benzerini getirmek üzere toplansalar yine onun bir benzerini meydana getiremezler.” (İsra, 88)
Bir de, “Hz. Muhammed gibi ümmî bir zattan bir sûrenin benzerini getirin” demek, O’nun özelliğinde olmayan birinden böyle bir şeyin suduru imkânını vehmettirir. Bu ise, Allahu Teâlâ’nın sözüne uygun düşmez.
وَادْعُواْ شُهَدَاءكُم مِّن دُونِ اللّهِ “Allah’ın dûnunda şahitlerinizi de çağırın.”
Ayetin bu kısmı, onlara yardım edebilecek herkesten yardım istemelerini emreder.
Ayetteki “şüheda” ifadesi, şehîd kelimesinin çoğuludur. Bu ise, “hazır, şahitlik yapan, yardım eden veya önderlik yapan” gibi anlamlara gelir.
Allah yolunda öldürülene “şehid” denilmesi de umduğuna varması veya meleklerin onun yanına varması yönündendir.
“Dûn” kelimesi, bir şeyin aşağı konumuna denilir. Sonra istiare yoluyla rütbeleri ifadede kullanıldı. Mesela “falanca filancanın dûnunda, yani şerefçe aşağısındadır” denildi. Ardından kelime daha da genişlik kazanarak her türlü sınırdan diğer sınıra aşmakta kullanılır oldu. Allahu Teâlâ şöyle bildirir:
“Mü’minler, mü’minlerin dûnunda kâfirleri dost edinmesin.” (Âl-i İmran, 28) Yani, mü’minler mü’minlerin dostluğundan kâfirlerin dostluğuna tecavüzde bulunmasınlar, belirlenen sınırı aşmasınlar. Şair Ümeyye şöyle der:
“Ey nefis, sana Allahın dûnunda koruyucu yoktur!”
Yani, ey nefis, sen Allahın korumasını aştığında şunu bil ki, seni Ondan başka koruyacak yoktur.
Ayet, “Allahın dûnunda şahitlerinizi çağırın!” derken şunları bildirir:
“Muaraza için davetinize icabet edebilecek herkesi çağırın.”
Veya, Allahın dışında kendisinden yardım umduğunuz insinizi, cinninizi, ilahlarınızı davet edin, size yardıma gelsinler. Ama, Allahtan başka onun mislini getirmeye kimsenin gücü yetmez.
Veya, onun mislini getirdiğinize dair Allahtan başka şahitler bulun, Allahı şahit kılmayın. Çünkü, delil getirmekten aciz, mağlup kişi “Allah şahidimdir” şeklinde söylemesi bazılarında âdet olmuştur.
Veya, Allahın dûnunda veliler ve ilahlar edindiğiniz ve kıyamet günü size şahit olacaklarına inandığınız şahitlerinizi davet ediniz.
Veya, batıl itikadınız gereği Allahın huzurunda size şahitlik yapacağına inandığınız putlarınızı çağırın, size yardım etsinler.
Kur’ana karşı muarazada onlara “cansız putlarınızdan yardım alın” denilmesi, tam bir susturmadır ve onlarla ince bir alaydır.
إِنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ “Eğer doğru iseniz (bunu yapın).”
“Kur’an beşer sözüdür” iddianızda sadık iseniz, onun bir sûresinin mislini getiriniz.
Sıdk, gerçeğe uygun ihbardır. Sıdkın tarifinde şöyle de denildi: Sıdk, haber verenin bir delâlet veya bir emareden hareketle gerçekten inanmış olduğu vakıa mutabık haberdir.
Böyle bir kaydın getirilmesi şu açıdan mühimdir: Münafıklar Hz. Peygamber hakkında “sen gerçekten Allahın rasulüsün” dediler. Ama Allahu Teâlâ onların yalan söylediğini bildirdi, çünkü bu sözleri, inançlarına uygun değildi. Ve tekzibi onların “şehadet ederiz ki…” sözüne çevirdi, çünkü şehadet, kişinin bildiğinden ihbarda bulunmasıdır. Hâlbuki onlar Hz. Peygamberi peygamber olarak bilmiyorlardı.10
24- فَإِن لَّمْ تَفْعَلُواْ وَلَن تَفْعَلُواْ فَاتَّقُواْ النَّارَ الَّتِي وَقُودُهَا النَّاسُ وَالْحِجَارَةُ “Eğer yapamadıysanız -ki asla yapamayacaksınız-, o hâlde yakıtı insanlarla taşlar olan ateşten sakının.”
Allahu Teâlâ Hz. Peygamberin durumunu ve O’nun getirdiğinin hak olduğunu tanıyabilecekleri hali beyan etti ve onlara hakkı batıldan ayırdıktan sonra, buna fezleke kabilinden şunu terettüp ettirdi:
Sizler Kur’ana muarazaya çalışıp da hepiniz ona denk veya ona yakın olanı getirmekten aciz olduğunuzda, onun mu’cize olduğu ortaya çıkar ve bunu tasdik etmek de vacip olur. Öyleyse ona iman ediniz ve onu yalanlayanlar için hazırlanan azaptan sakınınız.
Ayette, “eğer yapamadıysanız” derken, “eğer” kelimesinin kullanımında bir incelik vardır. Şöyle ki: Normalde “yapamadığınızda” denilmesi beklenirdi. Çünkü bunu bildiren Allahu Teâlâ, onların bunu yapamayacağından bir tereddüt içinde değildir. Böyle olunca, şek bildiren “eğer” kelimesinin kullanımı hem kendileriyle ince bir alaydır, hem de onların zannına göre bir hitaptır. Çünkü onlar aczlerini bilmiyorlardı.
Ayette geçen ve cehennem çırası olduğu bildirilen taşlardan murat, putlardır. Onlar bu putları yontuyor, şefaatçi olacaklarını, fayda vereceklerini ve kendilerini zararlardan koruyacaklarını umarak onlara tapıyorlardı.
Bu taşlardan muradın putlar olduğuna şu ayet delalet eder:
“Gerçekten siz ve Allah’dan başka ibadet ettikleriniz cehennem yakıtısınız!” (Enbiya, 98)
Başka bir ayette, altını ve gümüşü biriktirip de Allah yolunda vermeyenlerin diğer âlemde bunlarla azap göreceği anlatılır. Onun gibi, bu müşrikler de cürümlerinin menşei olan putlarla azap görecekler, o putlar cehennem çırası olarak kendi azaplarında kullanılacaktır. Hâlbuki onlar tam tersini bekliyorlar ve bunların Allah nezdinde şefaatçileri olduklarını söylüyorlardı.
Ayette geçen “taşların”, onların yığdıkları ve kendileriyle mağrur oldukları altın ve gümüş olduğu da söylenmiştir.11 Bu yoruma göre, altın ve gümüşle azabın bunu biriktirip de hayırda kullanmayanlara tahsis edilmesinin bir anlamı kalmaz, genel bir azap şekli karşımıza çıkar.
Ayette bahsedilen taşın, kibrit taşı olduğu da söylenmiştir. Ancak bu görüş, delile dayanmadan genel bir ifadeyi hususi manaya yormaktır ve asıl maksadın da ibtalidir. Çünkü ayette taşların da cehennem çırası olduğunun bildirilmesi, cehennemin dehşetini gösterir. Öyle bir ateş ki, normalde yanmayacak taş gibi maddeler bile o ateşte çıra gibi alev alıyor. Kibrit ise, en hafif bir ateşte bile hemen tutuşur.
İbnu Abbas’a dayandırılan ve cehennemdeki yanacak taşların kibrit taşı olduğunu bildiren rivayet şayet sahihse, bundan murat şu olabilir: Cehennemdeki bütün taşlar, kibrit taşının herhangi bir ateşle hemen tutuşması gibi kolayca yanacaklardır.
Cehennem ateşini elif-lâmlı olarak (bilinen bir ateş) şeklinde anlatan bu ayet, Medenî ayetlerden olup, Mekkî ayetlerden olan “Ey iman edenler! Kendinizi ve ehlinizi yakıtı insanlar ve taşlar olan bir ateşten koruyun.” (Tahrîm, 6) ayetinden sonra nazil olmuştur. Tahrîm sûresindeki ayette cehennem ateşi elif-lamsız yani bilinmez ve belirsiz bir şekilde ifade edilmişti. Böyle bir ateşten bahsedilmesini daha önce duyduklarından, burada elif-lâmlı olarak ifade edilmesi münasip oldu.
أُعِدَّتْ لِلْكَافِرِينَ “O (ateş), kâfirler için hazırlanmıştır.”
Bunda ve bundan önceki “Eğer yapamadıysanız -ki asla yapamayacaksınız-, o hâlde yakıtı insanlarla taşlar olan ateşten sakının” cümlesinde, çok cihetlerden nübüvvetin delilleri vardır:
1-Her ikisinde başa vurmak ve tehdid şeklinde Kur’anın muarazası için meydan okuma ve teşvik bulunması.
-Bu tehdidin, Kur’an sûrelerinin en kısasına bile muaraza edilemeyeceğine dayandırılması.
-Sonra onlar sayıca kalabalık olmaları, fesahatte şöhret bulmaları, İslâm aleyhinde nice tehlikeleri göze almalarına rağmen Kur’ana muaraza edemeyip sürgüne ve savaşa mecbur kalmaları.
2-Ayet, gaybtan haber verir. Çünkü şayet Kur’ana mukabele edebilselerdi bunun gizli kalması mümkün değildi. Çünkü, her asırda onu kabul edenlerin yanında, onu tenkid edenlerin sayısı daha fazladır.
3-Şayet Hz. Peygamberin, dininde bir tereddüdü olsaydı “Biri muaraza eder de, aleyhime olur” diye bu kadar mübalağalı bir şekilde onları muarazaya davet etmezdi.
Ayette geçmiş zaman sığasıyla “O ateş, kâfirler için hazırlanmıştır” denilmesi, cehennemin yaratıldığına ve şimdi de onlar için hazır olduğuna delalet eder.
25- وَبَشِّرِ الَّذِين آمَنُواْ وَعَمِلُواْ الصَّالِحَاتِ “İman eden ve salih ameller işleyenleri müjdele!”
أَنَّ لَهُمْ جَنَّاتٍ “Onlar için cennetler var.”
تَجْرِي مِن تَحْتِهَا الأَنْهَارُ “Altlarından nehirler akar.”
Bu ayet, önceki cümleye atıftır ve bundan maksad, Kur’ana inananların halini ve bunun karşılığının vasfını, onu inkâr edenlere ve cezalandırılmasına atfetmektir. Zaten Kur’andaki ilâhî üslûbta terğip ve terhip (rağbet uyandırma ve korkutma) beraber zikredilmektedir. Bu üslûbta, kurtarıcı amelleri kazanmaya bir teşvik ve helak edici işlerden bir sakındırma vardır.
Veya ayet, önceki ayetteki “o ateşten sakının” kısmına atfedilebilir. Çünkü Kur’anın meydan okumasından sonra onun bir sûresinin mislini getiremediklerinde Kur’anın i’cazı anlaşıldı. Bu ortaya çıktıktan sonra, elbette onu inkâr eden cezaya, inanan da sevaba layık olur. Bu ise enkâr edenleri uyarmayı, inananları müjdelemeyi gerektirir.
Ayetteki “müjdele!” emri Hz. Peygamberedir. Her asırdaki âlimlere, hatta bu müjdeyi vermeye gücü yeten herkese de dolayısıyla bir emirdir.
Burada, biraz önce kâfirlere olan hitaptan farklı bir şekilde bu üslûbla cennetin müjdelenmesi, hem mü’minlerin şanını göstermektir, hem de onların müjdelenmeye ve tebrik edilmeye layık olduklarını bildirmektir.
Ayetteki müjde (beşaret) kelimesi, sürur verici haber demektir. Fukaha, beşareti “ilk haber” şeklinde değerlendirirler. Mesela, birisi kölelerine “oğlumun gelişini kim bana müjdelese, onu azat ederim” dese, onların her biri gelip tek tek buna haber verdiklerinde haberi ilk getiren azat edilir. Ama aynı adam “müjde” tabiriyle değil de “kim bana haber verse” şeklinde ifade etse, haber verenlerin hepsi hürriyetine kavuşur.
“Onları elem verici bir azapla müjdele!” (Âl-i İmran, 21) gibi ayetlerdeki müjde tabiri ise ya bir tehekkümdür12 veya “onların birbirlerine selamı tokattır” ifadesinde olduğu gibi müşakele yoluyla anlatmaktır.13
الصَّالِحَاتِ Salihat, dinin emrettiği ve güzel gördüğü amellerdir. Bunun elif – lâmlı gelişi, her türlü salih amel cinsini içine alması içindir.
Ayette salih amelin imana atfedilmesi ve hükmün bunlara terettüp ettirilmesi bu müjdeye hak kazanmak için ikisinin de gerektiğini ve bu iki özelliği cem etmek lüzumunu hissettirmek içindir. Çünkü tahkîk ve tasdikten ibaret olan iman, bir temeldir, Salih amel ise bunun üzerine yapılan bina gibidir. Üzerinde bina olmayan temelin bir faydası olmaz. Bunun içindir ki bunların birbirinden ayrı zikredilmeleri çok çok azdır.
Bunda, salih amellerin imanın müsemmasından hariç olduğuna bir delil vardır. Çünkü bir şeyin kendine ve dahil olduğu şeye atfedilmemesi bir asıldır.
Cennet kelimesi C-N-N kökünden gelir. Bu kelimeden türeyen kelimelerde “örtmek” manası ön plandadır. Mesela, dalları birbirine girmiş gölge veren ağaç, bu kelimeyle ifade edilir. Sık ve gölge yapan ağaçlarla dolu bostana “cennet” denilir. Sevap yurdu olan yere de “cennet” denilmesi, kendisinde bulunan bahçeler, ağaçlar dolayısıyladır.
Cennete “cennet” denilmesi şöyle de değerlendirilmiştir: Beşer için orada hazırlanan çeşit çeşit nimetler, dünyadaki gözlerden örtülüdür. Nitekim Allahu Teâlâ şöyle bildirir:
“Şimdi hiç kimse kendileri için, yaptıklarına karşılık göz aydınlığı olacak şeylerden neler gizlenmiş olduğunu bilemez.” (Secde, 17)
Ayette “cennetler” şeklinde çoğul ve elif – lâmsız gelmesi, yedi tane olmasındandır. İbnu Abbas, bunları şöyle sayar:
- Firdevs cenneti,
- Adn cenneti,
- Naîm cenneti,
- Dâru’l-huld,
- Me’vâ cenneti,
- Dâru’s-selâm
- İlliyyun.
Bu cennetlerin her birinde amellerin ve ameli işleyenlerin farklılığına göre farklı farklı mertebe ve dereceler vardır.
Ayette “onlar için” denilmesi, onların iman ve salih amelleri sebebiyle bu cennetlere layık görüldüklerini ifade eder. Ama bu liyakat bizatihi değildir, çünkü onların sevapları kendilerine verilen önceki nimetlere bile mukabil gelemez, nerede kaldı müstakbelde sevap ve mükâfat iktiza etsin? Bu mükâfat, Cenab-ı Hakkın vaadi gereğidir ve mutlak da değildir. Cenneti netice veren hâl üzere devam etmek ve mü’min olarak ölmek şartı söz konusudur. Cenab-ı Hak şöyle bildirir:
“Sizden her kim dininden döner ve kâfir olarak can verirse, artık onların bütün amelleri, dünyada ve ahirette boşa gitmiştir.” (Bakara, 217)
Keza, peygamberine şöyle der: “Eğer Allah’a şirk koşarsan elbette amelin boşa gider ve elbette ziyana uğrayanlardan olursun.” (Zümer, 65) ve hakeza benzeri ayetler…
Allahu Teâlâ, başka yerlerde bu şartları bildirdiğinden belki de burada kayıtlamadı.
“Altlarından nehirler akar.”
O cennet bahçelerinde, tıpkı dünyada su kenarlarındaki ağaçların altından nehirler aktığı gibi ağaçların altından nehirler akar.
Mesruk’tan şöyle rivayet edilir: Cennet nehirleri, nehir yatakları olmadan akar.
Ayette “nehirler” ifadesi elif – lâmlı olarak “el-enhar” şeklinde gelir. Bu, ya cins ifade eder, ya da Muhammed sûresinde bu nehirler anlatıldığından, belirlilik manası verir:
“Müttakilere vaat edilen cennetin meseli şöyledir: Orada bozulmayan temiz sudan nehirler var. Tadı değişmeyen sütten nehirler, içenlere zevk veren şaraptan nehirler ve süzme baldan nehirler var.” (Muhammed, 15)
“Nehirler akar” derken mecaz vardır, Maksat nehirlerin bizzat kendileri değil, o nehirlerdeki sulardır.
Bu akışın nehirlere isnadı da “Ve arz, içindeki ağırlıkları çıkarıp dışarı attığında.” (Zilzal, 2) ayetinde olduğu şekliyle mecazdır.14
كُلَّمَا رُزِقُواْ مِنْهَا مِن ثَمَرَةٍ رِّزْقاً قَالُواْ هَذَا الَّذِي رُزِقْنَا مِن قَبْلُ “Her ne zaman oradan herhangi bir meyve kendilerine rızık olarak verilse, ‘bu, daha önce rızıklandırıldığımız şey’ derler.”
Ayetin bu kısmı, cennetler için ikinci bir sıfattır.
Veya mahzuf bir mübtedanın haberi, veya mukadder bir suale cevap olmak üzere isti’naf cümlesidir. Sanki, “onlar için cennetler vardır” denildiğinde, muhatabın zihnine şöyle bir sual gelmiştir:
Acaba, onun meyveleri dünya meyveleri gibi midir, yoksa başka bir cins midir?
İşte, ayetin üstteki kısmıyla bu sual, muhatabın zihninden izale edilmiştir.
Öyle anlaşılıyor ki, cennet meyveleri akan nehrin sularının yerine aynı özellikte suların peşinden gelmesi misali, daimi olacak, daldan koparılan bir meyvenin yeri boş kalmayacak. “Ebu Yusuf Ebu Hanifedir” dediğinde zat itibariyle değil, özellik itibariyle söylersin, yani “Ebu Hanife gibidir” manasını kastedersin. Onun gibi, cennet ehli o cennetten bir meyve ile rızıklandırıldığında “bu daha önce rızıklandırıldığımız şey” yani “bu da önceki gibi” diyecekler.
Yani, “bu cennette yediklerimiz, dünyada yediklerimiz gibi” diyecekler. Cennet meyvelerinin dünya meyveleri cinsinden olması, insanların onları ilk gördüğünde meyletmeleri içindir. Çünkü insan tabiatı, ülfet ettiğine meyleder, böyle olmayandan ise uzak kalır.
Veya, onlar “bu yediklerimiz cennette daha önce yediklerimiz gibi” diyecekler. Çünkü İbnu Kesîrin Hasan-ı Basri’den naklen hikâye ettiği gibi, cennetin yiyecekleri sûrette birbirine benzerdir:
“Cennet ehlinden biri kendisine meyve dolu bir tabak getirildiğinde, o meyvelerden yer. Sonra bir başka tabak getirildiğinde, bunu da birincisi gibi görür ve “bu bize daha önce rızık olarak verilen şey” der. Melek ise şöyle hatırlatır: Sen ye, renk birdir, ama tat farklıdır.”
Veya Hz. Peygamberden rivayet edildiği üzere şöyle olabilir:
“Muhammedin nefsi elinde olan Allaha yemin ederim ki, cennet ehlinden biri, yemek için elini bir meyveye uzattığında, o meyve daha ağzına ulaşmadan Allah o meyveye bedel bir başkasını yaratır.”
Onların ilk hâl üzerine böyle demeleri daha kuvvetli bir ihtimaldir. Çünkü “her ne zaman” ifadesi, onların her rızıklandırılmada böyle dediklerine delalet eder. Onları böyle demeye sevkeden sebep, şeklen bu nimetlerin öncekilere benzemekle beraber lezzetlerinin çok farklı olmasından duydukları aşırı hayret ve ziyadesiyle memnuniyettir.
وَأُتُواْ بِهِ مُتَشَابِهاً “Rızıkları onlara benzer olarak verilmiştir.”
Eğer denilse: Ayette geçen teşabüh (birbirine benzerlik) sıfatta birbirine misil olmaktır. Bu ise, İbnu Abbasın “Dünya yiyeceklerinin cennette ancak isimleri vardır” ifadesinden anlaşıldığına göre, dünya ve ahiret meyvelerinin birbirine benzemesi söz konusu olamaz.
Elcevap: Ayette bildirilen teşabüh (birbirine benzerlik) sûrettedir, mikdar ve tatda değildir. Bu da teşabüh ifadesinin kullanılmasına kâfidir.
Bununla beraber ayet-i kerimenin şöyle bir manası da olabilir:
Dünyada rızıklandırıldıkları maarif ve taatler mukabilinde cennet ehlinin alacakları keyif ve lezzetler, bu maarif ve taatlerin birbirinden farklı olması gibi farklı farklı olacaktır.
Böylece “bu, daha önce rızıklandırıldığımız şey” ifadesinden murat, onun sevabı olması muhtemeldir.
Keza, bunların teşabühü; şeref, meziyet ve yüksek tabaka şeklinde de olabilir. Nitekim tehdid ifade ayetlerde de bunun bir benzerini görmekteyiz. Meselâ, şu ayete bakalım:
“O günde azap, onları hem üstlerinden, hem ayaklarının altından bürür. Der: Tadın yaptıklarınızın cezasını!” (Ankebut, 55)15
وَلَهُمْ فِيهَا أَزْوَاجٌ مُّطَهَّرَةٌ “Onlar için orada tertemiz eşler vardır.”
Cennet kadınları, dünyada iken kendilerine arız olan hayız, kir, mizaç bozukluğu, kötü ahlak gibi istenmeyen hallerden tertemiz olacaklardır. Çünkü “temizlemek” ifadesi maddi şeyler için kullanıldığı gibi, ahlak ve davranışlar için de kullanılır.
Onları tertemiz kılan ise, Aziz ve Celil olan Allahtır.
“Ezvac” kelimesi “zevc” yani “eş” kelimesinin çoğuludur. Zevc kelimesi, hem erkek hem de kadın için kullanılır.
Eğer denilse: Yemeğin faydası gıda almak ve açlığı yatıştırmaktır. Evliliğin faydası, yeni nesillerin gelmesini sağlamak ve neslin devamıdır. Hâlbuki bunlara cennette ihtiyaç yoktur.
Elcevap: Cennetin yemekleri, aile hayatı ve diğer halleri, dünyadaki emsallerine ancak bazı sıfat ve cihetlerle benzerler, istiare ve temsil yoluyla aynı isimlerle isimlendirilirler. Hakikatlarının tamamında benzemedikleri için onların bütün gereklerini gerektirmeleri ve aynı faydaları vermeleri lazım değildir.
وَهُمْ فِيهَا خَالِدُونَ “Ve onlar orada daimî kalacaklardır.”
Onlar, o cennetlerde daimidirler. Ayette bu devam “Hâlidun” kelimesiyle ifade edilmiştir. Bu kelime, hulûd kökünden gelir.
Hulûd ise, asıl olarak, devam etsin veya etmesin uzun süren sebatı ifade eder. Şayet bu ifadeden daimilik kastedilirse, “ebeden” kelimesi ile te’kid edilir. Şu ayette olduğu gibi,
“(Allah onları) içinde ebedî kalacakları cehennem yoluna iletir.” (Nisa, 169)
Eğer denilse: Bedenler birbirine zıd keyfiyette cüzlerden terkip edilmiştir. Çözülme ve dağılmayı netice veren hallere maruzdurlar. Bunların cennetlerde daimi olmasını akıl nasıl kabul eder?
Elcevap: Allahu Teâlâ onları bir daha dağılma arız olmayacak şekilde iade eder. Mesela, onların cüzlerini keyfiyette birbiriyle mukavemet edecek şekilde bir araya getirir, o cüzleri kuvvette birbirine muhtaç olmayacak şekilde kuvvetli yapar, bazı madenlerde görüldüğü üzere, birbirine kenetlenmiş, birbirinden ayrılmaz bir durum verir.
Ayrıca, bulduğumuz ve gözlemlediğimiz şekliyle bu alemi ve hallerini cennete kıyas etmek, akıl noksanlığından ve basiret eksikliğindendir.
Bil ki: Duyulara hitap eden lezzetlerin çoğu, istikra ile (tüme varım yoluyla) bakıldığında görüleceği üzere, mesken, yiyecek ve aile hayatıdır. Bunlara da kıymet kazandıran, bunların devamlı olmalarıdır. Hangi büyük nimet olursa olsun, elden çıkma korkusu söz konusu olduğunda insana ızdırap verir, elem şaibelerinden safi kalamaz.
İşte, Allahu Telala mü’minlere bunları ve kendileriyle lezzet alacakları en güzel şeyleri müjde olarak haber verdi. Ayrıca, nimet ve sürurda kemâli göstermesi için, cennetin ebedi olduğunu da bildirerek kaybetme korkusunu onlardan izale etti.
26- إِنَّ اللَّهَ لاَ يَسْتَحْيِي أَن يَضْرِبَ مَثَلاً مَّا بَعُوضَةً فَمَا فَوْقَهَا “Şüphesiz Allah, bir sivrisinekle hatta onun fevkinde olanla bir misal getirmekten hayâ etmez.”
Önceki ayetler çeşitli temsilleri ihtiva ettiği için, burada da bu şekilde temsil getirmenin güzelliğini ve temsilde hak ve şart olan şeyi beyan etti. O da, temsil hangi maksatla getirilmişse, temsil getirilen şeyin büyüklük ve küçüklük, düşüklük ve şerefte ona uygun olmasıdır. Çünkü temsil, hangi konuda getirilmişse o manayı açığa çıkarmak, ondaki perdeyi kaldırmak ve onu gözle görülür, elle tutulur bir şekilde ortaya koymak için getirilir, ta ki bu konuda vehim kuvveti akla yardım etsin ve onunla hemfikir olsun. Çünkü insan aklı soyut bir manayı tamamen vehimden uzak bir şekilde kavrayamaz. Zira vehmin tabiatında hissiliğe temayül ve taklide muhabbet meyli vardır. Bundan dolayı ilâhî kitaplarda temsiller çokça yer almış, beliğ zâtların ibarelerinde sıkça bulunmuştur. Bunun sonucu olarak, hakîr bir mana hakir bir temsille, azametli bir durum ona yaraşır bir temsille anlatılır olmuştur. Mesela İncilde kalplerin kini köpek ile, katı kalpler taş ile, seviyesiz insanlara muhatap olmak yabanî arıları ürkütmekle temsil olunmuştur.
Arab dilinde ise şöyle mesellerle karşılaşırız:
“Kelebekten daha telaşlı”
“Maymundan daha hassas kulaklı”
“Sivrisineğin beyninden daha kıymetli!”
Yoksa durum, cahil kâfirlerin “Allah neden münafıklarla alakalı, o ateş yakanların ve çölde yağmura tutulanların hâlini anlatan temsili getirdi? Putlara ibadet yapmanın zafiyetini niye örümceğin evine sığınmak misaliyle anlattı? Böyle bir ibadeti niye sinekten daha düşük ve kıymetsiz tarzında nazara verdi? Allahu Teâlâ, temsiller getirmekten, sinek ve örümceği anmaktan çok yüce ve münezzehtir” tarzındaki ifadelerindeki gibi değildir.
Bu ayetin öncesiyle irtibatına şu açıdan da bakılabilir:
Allahu Teâlâ, kendisiyle meydan okunan Kur’an’ın taraf-ı İlahiden indirilmiş bir vahiy olduğuna delil olan duruma irşat etti. Ve onun mu’cize olduğu ortaya çıktığında bunu inkar edene tehdid ve iman edene vaatte bulundu. Ardından da Kur’anı tenkit ettikleri durumlardan birini açıklamaya başladı. “Allah böyle misal getirmekten haya etmez, yani böyle misal getirmeyi terk etmez, sivrisineği küçük görerek onunla misal getirmekten haya eden kimse gibi yapmaz” dedi.
Hayâ, çirkin bir şeyden kınanma korkusuyla arız olan ruh darlığıdır. Bu, vekahat ve hacalet (utanmazlık ve utangaçlık) arasında bir denge halidir. Kişi, vekahat durumunda çirkin işleri yapmaya cür’et eder ve bunlardan dolayı duyacağı şeylere aldırmaz. Hacalet durumunda ise, mutlak olarak fiili yapmaktan kaçınır.
Hayâ ve hayat aynı kökten gelir. Çünkü hayâ, insandaki hayatî kuvveye arız olup, onu bazı fiillerden alıkoyan bir kırılma hâlidir. Haya kelimesi Allah hakkında kullanıldığında, hayâ’nın lazımı, yani fiili terk manası söz konusudur. Mesela şu hadislere bakalım:
“Şüphesiz Allah yaşlı Müslüman kimseye azap etmekten haya eder.”
“Şüphesiz Allah haya ve kerem sahibidir. Kul ellerini kaldırıp dua ettiğinde ona bir ikramda bulunmadan elleri boş döndürmekten haya eder.”
Benzeri bir durum Allahın rahmeti ve gadabında söz konusudur. O’nun rahmetinden murad, iyi şeyler ikramda bulunması, gadabından murat ise istenmeyen şeyleri musibet olarak vermesidir. Bunlar, rahmet ve gadap manalarının lazımıdırlar.
Ayette doğrudan “Allah terk etmez” denilmesi yerine, “hayâ etmez…” denilmesi, kendisinde temsil ve mübalağa olduğu içindir. Ayrıca “Allah böyle misal getirmekten haya etmez mi?” şeklinde kâfirlerin kelamında gelen bir cümle için özel olarak bu ifade seçilmiş olması da muhtemeldir.
Ayetin metninde geçen اَم “Ma” kelimesi mübhemlik ifade etmek içindir, elif – lamsız kelimedeki bilinmez oluşu daha ziyade yapar ve onu kayıtlayacak yolları seddeder.
Veya manayı te’kid için “Allah’ın rahmeti sayesinde sen onlara karşı yumuşak davrandın.” (Al-i İmran, 159) da olduğu gibi ziyade olarak gelir.16
Zâid Kelimesinin Anlamı
Biz “ziyade” (zâid) derken anlamsız, boş bir şey manasını kastetmiyoruz. Çünkü Kur’anın tamamı hidayet ve beyandır. Ancak bizim bununla kastettiğimiz “kendisinden murat olunan bir mana için vaz edilmemesidir.” Vaz edilmesi, başkasıyla beraber zikredilmek içindir. Bu durumda diğerine bağ ve kuvvet olur. Böyle olunca, bu zâid kelimeler de hidayette bir ziyadeliktir ve tenkide mahal olamaz.
Sivrisineğin fevkinde olan
“Onun fevkinde olanla misal getirmekten haya etmez” derken, bunun manası sinek ve örümcek gibi daha cüsseli olanlardır. Sanki bununla onların garip gördükleri şeyi reddetmek kastedilmiştir. Yani, “şüphesiz Allah sivrisinekle misal vermekten çekinmez, nerede kaldı ondan daha büyük olanla misal vermekten çekinsin?”
Veya “onun fevkinde olan”dan murat, küçüklük ve hakirlikte daha küçük ve hakir olanla misal getirilmesi de olabilir. Sivrisineğin kanadı gibi. Nitekim Hz. Peygamber (asm) onu dünya için bir misal olarak getirmiştir.17
“Fevkinde olan” kelâmı için bu tarz iki mana söz konusudur. Benzeri bir durumu şu rivayette görebiliriz:
“Minada bir adam çadırın ipine takılıp düştü ve bayıldı. Hz. Aişe, bu münasebetle şöyle dedi: Rasulullahın şöyle dediğini duydum: Kendisine bir diken veya bunun fevkinde bir şey batan hiçbir Müslüman yoktur ki, bu münasebetle kendisine bir derece yazılmasın ve bir hatası silinmesin.”
Hadisteki ifade, yere düşmek gibi dikene nisbetle daha ziyade elem vereni anlatabildiği gibi, karıncanın ısırması gibi azlıkta daha ziyade olanı da anlatabilir. Çünkü Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur:
“Mü’mine musibet olarak ne gelirse, onun hatalarına kefarettir, hatta karınca ısırması bile.”
فَأَمَّا الَّذِينَ آمَنُواْ فَيَعْلَمُونَ أَنَّهُ الْحَقُّ مِن رَّبِّهِمْ “İman edenler onun, Rablerinden bir hak olduğunu bilirler.”
Ayetteki اَّمَأ “Amma” tafsil harfidir, mücmel olanı tafsil eder, başında bulunduğu şeyi te’kid eder ve aynı zamanda şart manası taşır. Bundan dolayı “Amma”nın cevabında “fe” harfi gelir. Sibeveyh şöyle der: “Amma Zeyde gelince, O gidicidir” dediğimizde mana şöyledir: “Zeyd her hâl ü kârda gidicidir, bunda bir şüphe yoktur.”
Amma kelimesi getirilen temsillere karşı hem mü’minlerin, hem de kâfirlerin tavırlarını ifadede cümle başlarında yer almıştır. Bunda mü’minler için bir teskin ve onların ilminin kayda değer olduğunu bildirmek, kâfirler için ise, sözlerine karşılık beliğ bir zem (kınamak) vardır.
Ayetteki “hak” kelimesi, inkârı mümkün olmayan sabit şey için kullanılır. Sabit eşyaya, doğru fiillere ve sadık fiillere şümulü vardır.
وَأَمَّا الَّذِينَ كَفَرُواْ فَيَقُولُونَ مَاذَا أَرَادَ اللَّهُ بِهَذَا مَثَلاً “İnkar edenler ise, “Allah, mesel olarak bununla neyi kastetmiştir?” derler.”
Bundan önceki cümlede “İman edenler onun, Rablerinden bir hak olduğunu bilirler” denilmişti. Buna mukabil kelamın hakkı “inkâr edenler ise bunun Rab’lerinden bir hak olduğunu bilmezler” denilmesiydi. Lakin “Allah bununla ne murat etti?” demeleri cehaletlerinin kemâlini gösterdiği için, buna delil olmak üzere kinaye yoluyla bu cümle tercih edildi.
İrade, nefsin teşebbüsü netice verecek şekilde bir fiile yönelmesi ve meyletmesidir.
Yönelmenin başlangıcı olan kuvve için de kulanılır. Birinci tarifte irade fiille beraberdir, ikincide ise fiilden öncedir.
“Allahın iradesi” dediğimizde, iradenin üstte belirtilen her iki mana ile de tasavvuru uygun değildir. Bundan dolayı O’nun iradesi hakkında ihtilaf edildi.
Denildi ki: Allahın kendi fiilleri için iradesi, bir sehivde bulunmaması ve o fiillere bir zorlama olmamasıdır. Başkalarının fiilleri için iradesi, onlara emretmesidir.
Buna göre, masiyetler (günah fiiller) O’nun iradesi ile değildir.
İlahî irade ile ilgili şöyle de denildi: Onun iradesi, işin şümulünü en mükemmel nizam ve en uygun vecih üzere bilmesidir.
Elhak, Allahın iradesi yapabileceği iki şeyden birini diğerine tercihi ve onu başka vecihle değil, belli bir vecihle tahsisidir, veya bu tercihi gerektiren bir manadır.
İrade, ihtiyar’dan daha geneldir. Çünkü ihtiyarda hayırlı olanı diğer şekle üstün kılmak vardır, iradede ise hakîr ve rezil kılmayı istemek de söz konusudur.
يُضِلُّ بِهِ كَثِيراً “(Allah) onunla birçoğunu saptırır.”
وَيَهْدِي بِهِ كَثِيراً “Birçoğuna da hidayet eder.”
Ayetin bu kısmı “Allah, mesel olarak bununla neyi kastetmiştir?” demelerine cevaptır. Cevapta geniş zaman kipiyle “saptırır – hidayet eder” denilmesi yeniden yeniye bu fiillerin tezahürünü hissettirmek içindir.
Ayette “Allah onunla birçoğunu saptırır. Birçoğuna da hidayet eder.” denilirken her iki taraf için de “çoğunu” denilmesi onların kendi nefislerine nazarladır, yoksa mukabiline göre değildir. Çünkü dalalette olanlara nisbetle hidayette olan, Cenab-ı Hakkın ayetlerde bildirdiği gibi daha azdır.
-“…Ancak iman edip salih ameller işleyenler başka. Onlar da pek azdır.” (Sad, 24)
- “Ama kullarım içinde çok şükredenler, azdır.” (Sebe, 13)
Dalalette olanların çokluğu sayı itibarıyla, hidayette olanların çokluğu ise fazilet ve şeref itibarıyla olması da muhtemeldir. Şair şöyle der:
“Onlar, sayıldıklarında azdırlar, ama harp meydanında çokturlar.”
“Beldelerde seçkin insanlar sayıca az da olsalar çok sayılırlar. Başkaları ise, çok da olsa azdırlar.”
وَمَا يُضِلُّ بِهِ إِلاَّ الْفَاسِقِينَ “Onunla saptırdıkları, ancak fasıklardır.”
Allahu Teâlâ’nın “Şüphesiz münafıklar, fasıkların ta kendileridir.” (Tevbe, 67) kavli gibi, fasık olanlar iman hududundan çıkan kimselerdir.
Fısk ve Dereceleri
Fıskın aslı, dengeli halden çıkıştır.
Şeriatta fasık, büyük günahları işlemek sûretiyle Allahın emrinden çıkan kimsedir.
Fıskın üç derecesi vardır:
1- Teğabî. Kişinin zaman zaman o günahları çirkin görmesine rağmen işlemesi.
2-İnhimak. Yani, onlara hiç aldırmadan işlemeyi âdet edinmesi.
3-Cuhud. Yani onları tasvip ederek (günah olduğunu inkâr ile) işlemesidir. Kişi bu hâle gelince iman bağını boynundan çıkarır, küfür libasını giyer. Teğabî veya inhimak derecesinde kaldığı sürece imanın hakikatı olan tasdikle muttasıf olduğundan, mü’min ismi kendisinden alınmaz. Çünkü Cenab-ı Hak şöyle buyurur:
“Ey iman edenler! Eğer bir fasık size bir haber getirirse, doğruluğunu araştırın.” (Hucurat, 9)
Mu’tezile mezhebinden olanlar “iman tasdik, ikrar ve amelin mecmuundan ibarettir” dediklerinden ve küfrü hakkı yalanlamak ve inkâr şeklinde değerlendirdiklerinden fasıkı üçüncü kısımdaki tarif çerçevesinde ele aldılar. Ancak “el menzile – beyne’l-menzileteyn” diyerek mü’min– kâfir ortasında bir konuma yerleştirdiler. Çünkü fasık kimsenin bazı hükümlerde hem mü’mine, hem de kâfire benzer ortak yönleri bulunmaktadır.
Allahu Teâlânın ancak fasık olanları saptıracağını fısk sıfatına dayandırarak söylemesi onları idlal için hazırlayan ve onları dalalete sevk edenin fısk olduğuna delalet eder. Çünkü, onların küfrü, haktan yüz çevirmeleri ve batılda ısrarları, onların fikirlerinin yüzlerini meselin hikmetinden temsil getirilen şeyin hakir oluşuna çevirdi. Böylece cehaletleri kökleşti ve dalaletleri ziyadeleşti, bunun sonucu olarak o meseleyi inkâr ettiler ve onunla dalga geçtiler.
27- الَّذِينَ يَنقُضُونَ عَهْدَ اللَّهِ مِن بَعْدِ مِيثَاقِهِ “Onlar, kuvvetli söz alınmasından sonra, Allahın ahdini bozarlar.”
Ayetin bu kısmı zem için fasıkların bir sıfatıdır ve fıskın takriridir.
Ayet metninde geçen nakz, terkibi bozmaktır. Bu kelimenin aslı ipin bükümlerini çözmek manasını ifade eder. Ahdi bozmakta bunun kullanılması bir istiaredir. Birbirine ahid ipiyle bağlı iki kimse vardır ve bunlardan biri o bağı çözmektedir.
Ahd, sözleşmedir. Vasiyet ve yemin gibi gözetilmesi gereken durumlar için kullanılır.
Ayette bahsedilen ahd, ya akılla alınan ahddir. O da kendisinin bir olduğuna, vücub-u vücuduna ve rasullerinin doğruluğuna delalet eden Allahın kulları üzerindeki hüccetidir. Şu ayet bu manada yorumlanmıştır:
“Hani Rabbin Âdemoğullarından bellerindeki zürriyetlerini aldı. Onları kendi nefislerine şahit yaptı “Ben Rabbiniz değil miyim?” Onlar da “Evet, Rabbimizsin, buna şahid olduk” dediler.” (A’raf, 172)
Veya bu ahd, ümmetlerden peygamberlerle alınan ahddir. Çünkü o ümmetler kendilerine mu’cizelerle musaddak bir elçi geldiğinde onu tasdik ettiler ve ona tabi oldular. Onun davasını gizlemediler, hükmüne muhalefet etmediler. Cenab-ı Hak şu ayet ve emsali ile buna işarette bulundu:
“Hani Allah, kendilerine kitap verilenlerden, “Onu (Kitabı) mutlaka insanlara açıklayacaksınız ve onu gizlemeyeceksiniz” diye sağlam söz almıştı.” (Âl-i İmran, 187)
Denildi ki: Allahın ahitleri üçtür:
1-Âdemin bütün nesillerine rububiyetini (Rab olduğunu) ikrar ettirerek almış olduğu ahd.
2-Dini kaim kılmaları ve onda ihtilaf etmemeleri üzere peygamberlerden almış olduğu ahd.
3-Hakkı açıklamaları ve gizlememeleri üzere âlimlerden almış olduğu ahd.18
Misak, bağlamak, sağlam bağlanan şeydir. Bundan murat, Allahın ayetler ve kitaplarla ahdini bağlamasıdır. Veya, insanların iltizam ve kabulle kendilerini bağladıkları şeydir.
وَيَقْطَعُونَ مَا أَمَرَ اللَّهُ بِهِ أَن يُوصَلَ “Allah’ın emrettiği bağları keserler.”
Bundan murat, Allahın razı olmayacağı şekilde her türlü ilişkiyi kesmek olabilir. Mesela,
-Yakınlar arasında sıla-i rahmi kesmek,
-Mü’minlere dostluktan yüz çevirmek,
-Peygamberler ve kitaplar arasında ayırım yapmak,
-Cemaatle beraber olmayı terk etmek
-Ve diğer bütün hayrı terk ve şerri alıp –vermek tarzındaki durumlar.
Çünkü bunların hepsi her türlü vasıl ve fasılda (bir araya getirme ve ayırmada) maksud-u bizzat olan Allahla kul arasındaki bağı kesmek hükmündedir.
وَيُفْسِدُونَ فِي الأَرْضِ “Ve yeryüzünde bozgunculuk yaparlar.”
Arzda imandan men ederek ve hakla dalga geçerek ve nizam-ı âlemi meydana getiren şeyleri keserek arzda fesat çıkarırlar.
أُولَئِكَ هُمُ الْخَاسِرُونَ “İşte onlar hüsrana uğrayanların ta kendileridir.”
Onlar,
-Aklı tefekkürde kullanmayarak ve ebedi hayatta kendilerine lazım şeyleri elde etmeyerek
-Ayetlere iman etmek ve onların hakikatlerini düşünmek, nurlarından feyiz almak yerine onları inkâr ve onları tenkide çalışarak,
-Ahde vefa yerine onu bozmak, salah yerine fesadı almak, sevaba bedel ikabı seçmekle hüsranda kaldılar, zarar ettiler.
28- كَيْفَ تَكْفُرُونَ بِاللَّهِ “Nasıl Allah’ı inkâr edersiniz?”
Ayette onların küfrüne inkâr ve hayret vardır. Bu üslûb, küfrün inkârında “yoksa siz inkâr mı ediyorsunuz” demekten daha baliğ ve daha kuvvetlidir ve sonrasında hal olarak gelen kısma daha muvafıktır. Hitap, inkâr edenleredir. Önceki ayette onların küfürle vasfı, kötü sözleri ve çirkin fiilleri nazara verildikten sonra, burada gaybtan hitaba iltifat yoluyla Cenab-ı Hak onlara hitap etti ve küfürleri sebebiyle onları kınadı.
وَكُنتُمْ أَمْوَاتاً فَأَحْيَاكُمْ “Hâlbuki siz ölüler idiniz de O size hayat verdi.”
Sizler bir zamanlar kendisinde hayat olmayan cisimler, bir takım unsurlar, gıda maddeleri, karışık maddeler, nutfeler, mudğalar idiniz.
O, ruhları yaratarak ve size üfleyerek size hayat verdi.
Burada atıf diğerlerinin hilafına olarak ف “fe” harfiyle yapıldı. Çünkü arada bir süre olmaksızın, atfedildiği şeye muttasıldır.
ثُمَّ يُمِيتُكُمْ “Sonra sizi öldürecek.”
ثُمَّ يُحْيِيكُمْ “Sonra diriltecek.”
Allahın insanları diriltmesi, sura üfürülecek günde onları neşridir. Kabirde sual için diriltmeye de ayrıca işaret edebilir.
ثُمَّ إِلَيْهِ تُرْجَعُون “Sonra da Ona döndürüleceksiniz.”
Haşirden sonra O’na döndürüleceksiniz. O da yaptıklarınızın karşılığını size verecek.
Veya hesap için kabirlerinizden O’na sevk edileceksiniz.
İşte bu halinizi bilmekle beraber Allahı inkârınız ne kadar da hayret vericidir?
Eğer denilse: Eğer onlar bir zamanlar ölü iken Allahın kendilerine hayat verdiğini ve sonra öldüreceğini bilseler bile, Allahın yeniden onları dirilteceğini ve O’na döneceklerini bilemezler!?
Elcevap: Kendileri için nasbedilen delillerle o ikisini bilmek, onların özürlerini kaldırmak noktasında diğerlerini de bilir bir konum imkanı verir.
Kaldı ki, ayette her ikisinin de sıhhatine delalet eden bir uyarı vardır. Şöyle ki: Allahu Teâlâ başlangıçta onları ihyaya kadir olduğu gibi, ikinci defa onlara hayat vermeye de elbette kâdirdir. Çünkü bidayeten yaratmak, O’na iadeden daha kolay değildir.
Veya hitap Allahı kabul edenleredir. Allahu Teâlâ önce tevhid ve nübüvvet delillerini beyan etti, iman edenlere vaatte, inkâr edenlere tehditte bulundu, onlara olan genel ve özel nimetleri kendilerine sayarak bunu te’kid etti, onlardan küfrün sudurunu çirkin buldu, bu kadar büyük nimetler varken inkâr etmelerini akıldan uzak gördü. Çünkü, nimetler büyük olduğunda, o nimetlere karşı işlenecek günahlar da büyük olur.
Eğer denilse: Ölümün de şükrü gerektiren nimetlerden sayılması nasıl olur?
Elcevap: “Ahiret yurduna gelince, işte asıl hayat odur.” (Ankebut, 64) ayetinde Allahu Telalanın bildirdiği üzere, hakiki hayat ahiret hayatıdır. Buna ulaşmak da ölümle olduğundan o da büyük nimetlerden sayılmıştır. Ayrıca, onlara sayılan nimet, kıssanın tümünden ortaya çıkan bir nimettir.
Ayet, hassaten mü’minlere yönelik düşünüldüğünde, onlara olan nimeti ikrar ettirmek ve küfrü de onlardan uzak kılmak için şöyle bir mana ifade eder:
“Sizden nasıl küfür tasavvur olunabilir, hâlbuki siz bir zamanlar cehalet içinde ölüler idiniz, Allah size ilim ve imanla hayat verdi. Sonra, malum ölüm ile sizi öldürecek, sonra size hakiki hayatla daimi hayat verecek, sonra O’na döndürüleceksiniz. O size, hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın duymadığı, hiçbir insanın kalbine gelmeyen şeylerle mükafat verecek.
Bitkilerde hayatın öncüleri ve mukaddemeleri vardır. İnsanda ise; akıl, ilim, iman gibi hasletlerle hayat kemâlini bulur. Ölüm ise, hayata mukabil olarak kullanılır. Mesela şu ayetlere bakalım:
“De ki: “Allah sizi yaşatıyor. Sonra sizi öldürecek, sonra da kendisinde şüphe olmayan Kıyamet gününde sizi bir araya getirecek.” (Casiye, 26)
“Bilin ki Allah, yeryüzünü ölümünden sonra diriltir.” (Hadîd, 17)
“Ölü iken hayat verdiğimiz ve kendisine, insanlar içinde yürüyeceği bir nur ihsan ettiğimiz kimsenin durumu, karanlıklar içinde kalmış ve bir türlü ondan çıkamayan kimsenin durumu gibi midir?” (En’am, 122)
Hayat, aynı zamanda Allahın sıfatlarındandır. Allahın hayat sahibi olması, bizde ilim ve kudret olması için hayatın lüzumu kabilindendir. Veya istiare yoluyla, bunu gerektiren Zatıyla kaim bir manadır.
29- هُوَ الَّذِي خَلَقَ لَكُم مَّا فِي الأَرْضِ جَمِيعاً “O, yeryüzünde ne varsa hepsini sizin için yarattı.”
Ayet, birinciye terettüp eden başka bir nimeti beyan etmektedir. Birinci nimet onların hayat sahibi olarak yaratılmaları idi, bu ayet ise hayatlarının devamını sağlayan ve geçimlerini temin eden nimetlerin yaratılmasıdır.
Ayette “sizin için yarattı” denilmesi “sizden dolayı” manasınadır. Bu nimetler, insanların hem dünyaları, hem de dinleri için gereken şeylerdir. İnsanlar, doğrudan veya dolaylı olarak her şeyden maişetleri için istifade ederler. Ayrıca, yaratılanları tefekkür ile dinin bildirdiği meselelere istidlalde bulunurlar, ibret alırlar. Dünyada yaratılanlardan yola çıkarak, ahirete uygun lezzet ve elemleri bir derece anlarlar.
İşte, arzda olanların hepsinin insan için olması bu açıdandır. Yoksa, hepsinden maksad sadece insan olarak anlaşılmamalıdır.
ثُمَّ اسْتَوَى إِلَى السَّمَاء “Sonra semaya yöneldi.”
Yani, iradesiyle semaya müteveccih oldu.
Ayet metninde geçen istiva, atılan okun belli bir hedefe yönelik olması misali, başka bir şeye iltifat etmeden bir hedefe doğru yönelmektir.
Bu kelime, “hükmetmek, mâlik olmak” anlamında da kullanılır.
Semadan murat, yukarı âlemdeki ecramdır veya yukarı cihetlerdir.
Ayette arzın yaratılışı nazara verildikten sonra, “sonra semaya yöneldi” cümlesinde yer alan “sonra”, “…Sonra da iman edip sabrı tavsiye eden ve merhamet tavsiye edenlerden olmaktır.” (Beled, 17) ayetinde olduğu gibi vakitte tertip tarzında değil, gök ve yerin yaratılışındaki farklılık ve semanın yaratılışının arzın yaratılışına üstünlüğünü ifade içindir.
“Sonra” ifadesini zahirine göre anlamak, “Arzı da bundan sonra düzenleyip döşedi.” (Naziat, 30) ayetinin zâhirine muhalif düşer. Çünkü bu ayet arzın üzerinde olanların yaratılışına tekaddüm eder, yuvarlak hâle getirilişi, semanın yaratılışı ve tanziminden sonra olduğuna delâlet eder.
فَسَوَّاهُنَّ سَبْعَ سَمَاوَاتٍ “Onları yedi sema hâlinde tanzim etti.”
Semayı ta’dil etti, eğrilik ve kusurlardan korunmuş bir şekilde yarattı.
Eğer denilse: Rasat ehli dokuz felek şeklinde tesbit etmediler mi?
Elcevap: Onların zikrettiklerinde çok tereddütlü şeyler vardır. Faraza doğru da olsa, ayette daha ziyadesini reddetmek yoktur. Bununla beraber arş ve kürsi’yi de bu yediye ilave ettiğimizde, herhangi bir ihtilaf kalmaz.
وَهُوَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ “O, her şeyi hakkıyla bilendir.”
Ayette, illet beyan etmek vardır. Şöyle ki: Sanki şöyle demiştir: Allah, her şeyin künhünü bildiği için, yarattığı her şeyi en mükemmel ve en faydalı bir şekilde yarattı.
Ayrıca, ayette öncesiyle de bir istidlal vardır. Yani, fiili bu tarzda gayet acip ve zarif bir tertip üzere olan Zât, elbette her şeyi bilendir. Çünkü, fiillerdeki mükemmellik ve sağlamlık, en güzel ve en faydalı cihet seçilerek yapılması, ancak Âlîm, Hakîm, Rahîm olan bir zattan tasavvur edilebilir.
Ayette, aynı zamanda onların şöyle bir şüpheyi izale etmek vardır: “Bedenler çözülüp onları meydana getiren cüzler dağılacak. Dağılan bu cüzler, benzeri başka elementlerle birleşecek. Bu durumda her bedenin cüzleri, ondan olanlardan hiçbir şey hariç kalmadan ve kendi dışlarından hiçbir şey onlara katılmadan aynen olduğu gibi ikinci defa nasıl bir araya getirilir?”
Bu mananın bir benzeri şu ayettir:
“De ki: İlk defa yaratan onları diriltecek.” (Yasin, 79)
Bil ki: Haşrin sıhhati üç mukaddeme üzere bina edilir, ilki bunlara bu iki ayetle delil getirilmiştir:
Birinci Mukaddeme
Bedenin maddeleri bir araya gelmeye ve hayata kâbildir. Buna “Hâlbuki siz ölüler idiniz de O size hayat verdi. Sonra sizi öldürecek” ifadesiyle delil getirildi. Çünkü ayrılma ve birleşme, ölüm ve hayatın peşpeşe gelmesi, bedenlerin zâtı itibarıyla buna kâbil olduğuna delalet eder. Zatî olan bir özellik ise, zeval ve tagayyürü kabul etmez.19
İkinci ve üçüncü mukaddemeler ise, Allahu Teâlânın onları ve onların yerlerini bilmesi, onları bir araya getirmeye ve hayatlandırmaya kâdir olmasıdır.
Bunları isbata şöyle işarette bulundu:
Allahu Teâlâ hem onları, hem de onlardan yaratılışca daha büyük, sanatça daha hayret verici olanları bidayeten yaratmaya kâdir olduğuna göre, elbette iade ve ihyaya da kâdirdir.
Allahu Teâlâ, yarattıklarını herhangi bir kusur ve ayıp olmaksızın düzgün ve sağlam olarak yarattı. Bu yaratılışta insanların maslahatları nazara alındı, ihtiyaçları karşılandı. Bu ise, O’nun sonsuz ilmine, mükemmel hikmetine bir delildir.
Dipnotlar:
1 Yani, ibadet emri sadece henüz ibadet etmeyenlere yönelik bir emir değildir; zaten ibadet yapanlara da ibadette devam etmek, gittikçe daha kaliteli ibadet yapmak gibi hükümleri beraberinde getirir. Böyle olunca, ayetin muhatabı belli bir kesim değil, kıyamete kadar bütün insanlardır.
2 “Bir şey sabit olduğunda, levazımatıyla sabit olur.”
3 Yani, Rab kabul ettiğiniz putlara değil, sizi yaratan Rabbinize ibadet ediniz.
4 Yani, arzın aslı su olmakla beraber Allah onun bir kısmını insanların yaşamasına uygun hâle getirdi. Kaya gibi çok sert ve su gibi çok yumuşak yapmayıp beşiğin çocuk için hazırlanması gibi, arzı insanlara bir beşik tarzında müheyya kıldı.
5 Avrupa’da ilim adamları 16. yüzyıla kadar dünyayı düz kabul ederlerken, Beydavi’nin onun küre oluşunu anlatması gerçekten dikkat çekicidir.
6 Yani, “bilirseniz Allaha emsal kılmayın, bilmezseniz kılabilirsiniz” denilmez.
7 Yani İlahî kelam nice sırlarla doludur. Onda zahir mananın ötesinde nice işarî manalar vardır.
8 Yani, tamamının benzerini getirmelerini istemek yerine, bir defada indirilen herhangi bir sûrenin nazirini getirmeleri onlardan istenmiştir.
9 Diğer meydan okuma ayetleri için bkz: İsra 88, Hud 13, Tur 33-34.
10 Bkz. Münafikun, 1
11 Bu yorum, Tevbe sûresinin 34 ve 35. ayetlerinden mülhem görülmektedir.
12 Tehekküm: Görünüşte ciddi, gerçekte alaydan ibaret olan eğlenmektir. Ta’rizin acı ve ağır kısmıdır. Cimri insana, “Maşallah, Hâtem-i Tâi gibi...”; korkak insana, “Ne kadar da arslana benziyor!”; kötü ahlâklı birisi hakkında, ”Rezalette onunla yarışılmaz” şeklinde ifadeler, birer tehekküm örneğidir.
13 Müşakele, aynı ifadenin birbirinden farklı anlamda kullanılmasıdır. Mesela ayette “kötülüğün karşılığı benzeri bir kötülüktür” denilir (Şura, 40). Buradaki ikinci “kötülük” kelimesinin birincisi gibi olmadığı aşikârdır.
14Yani, kıyamet koptuğunda, yeryüzü içinde ne varsa dışarı atacaktır. Ama bu, kendisinden bir irade ve kudretle değil, Allahın emriyle ve kudretiyle gerçekleşecektir. “Nehirler akar” derken de benzeri bir mecaz vardır. Şu alemde her şey Allahın izniyle olduğu gibi, nehirlerin akması da Onun izniyledir.
15 Yani, ehl-i iman olanlar yaptıkları güzel amellerin karşılığı olarak cennette en güzel bir hayatı yaşarken, ehl- küfür ve ehl-i isyan, kötü amellerinin karşılığı olarak gayet kötü bir azapla cezalandırılacaklardır.
16 Ayet metninde geçen اَم “ma” kelimesi te’kid içindir. Hz. Peygamberin savaş sonrası onlara yumuşak davranmasının ancak Allahtan bir rahmetle olduğuna tenbih ve delalette bulunur.
17 İlgili rivayette şöyle bildirilir: “Şayet Allah nezdinde dünyanın sinek kanadı kadar kıymeti olsaydı, kâfire ondan bir yudum su içirmezdi.”
18 Bu üç ahit, sırasıyla şu ayetlerde nazara verilmektedir: A’raf 172, Şûra 13 ve Âl-i İmran 187.
19Yani, madem ki bedenlerde böyle bir özellik var ve bu özellik zâtî bir özelliktir. Öyleyse, bu özellikte bir son bulma veya değişiklik olması düşünülemez.
30-وَإِذْ قَالَ رَبُّكَ لِلْمَلاَئِكَةِ إِنِّي جَاعِلٌ فِي الأَرْضِ خَلِيفَةً “Hani Rabb’in meleklere: “Ben yeryüzünde bir halife kılacağım” demişti.”
Ayet, bütün insanları içine alan üçüncü bir nimeti saymaktadır. Çünkü Âdemin yaratılması ve mükerrem kılınması, Allahın Onu meleklere üstün kılıp O’na secde etmelerini emretmesi, O’nun neslini de içine alan nimetlerdir.
Melaike, melek kelimesinin çoğuludur. Bu kelimenin manalarından biri, elçiliktir. Melekler Allah ile insanlar arasında vasıtalardır. Bu durumda, onlar Allahın elçileridir veya insanlara gönderilen elçiler gibidir.
Akıl sahipleri, onların bizzat mevcut varlıklar olduğunda ittifak etmekle beraber, hakikatlerinde ihtilaf etmişlerdir.
Ekser Müslümanlar, onların latîf cisimler olup muhtelif şekillerde teşekküle kâdir olduklarını kabul ederler. Buna delil olarak da, peygamberlerin onları görmesini nazara verirler.
Hristiyanlardan bir taife şöyle der: Onlar, bedenlerden ayrılan beşerî, faziletli ruhlardır.
Felsefeciler ise, onların hakikatte nüfus-u natıkaya muhalif olarak mücerret cevherler olduğunu iddia ederler.
Meleklerin Kısımları
Melekler iki kısımdır.
Bir kısmı, Cenab-ı Hakkın marifetinde müsteğrak, başkasıyla meşguliyetten münezzeh olanlar. Cenab-ı Hak bunları muhkem kitabı olan Kur’anda şöyle vasfeder:
“Onun nezdinde olanlar O’na ibadetten ne çekinirler ve ne de yorulurlar.” (Enbiya, 20)
Bunlar “illiyyûn” ve “mukarrebûn”dur.1
Bir kısım melekler ise, belirlenmiş olan kader ve ilâhî kalemin yazdığı üzere, semadan arza tedbir-i umurda bulunurlar. “Onlar, Allah’ın verdiği emirlere karşı gelmezler ve ne emredilse onu yaparlar.” (Tahrîm, 3) Bunlar, işlerin tedbirini gören meleklerdir. Tevalî isimli kitabımda2 ayrıntılarıyla ele aldığım şekliyle, bunların semavî olanları vardır, arzî olanları vardır.
Lafzın genel oluşu ve tahsis edici bir durum olmadığına göre, Cenab-ı Hakkın insanı yeryüzüne halife olarak göndereceğini bildirmesi, bütün melekleredir. Ancak, “arzdaki melekler” şeklinde görüşler de vardır.
Bundan muradın, “İblis ve onunla cinlerle muharebede beraber bulunanlar” olduğu da söylenmiştir. Bu görüşe göre, Allahu Teâlâ evvela cinleri arzda yerleştirdi, onlar ise orada fesat çıkardılar. Bunun üzerine Allah onların üzerine İblisi ve maiyetinde bazı melekleri gönderdi. Onlar da cinleri dağıttılar, adalara ve dağlara sürdüler.
Halife, başkasına halef olan ve onun yerine geçen demektir. Bundan murat Hz. Âdemdir. Çünkü O, yeryüzünde Allahın bir halifesi idi. Benzeri bir şekilde arzın imareti, insanların idaresi, nefislerinin kemâle ermesi ve onlarda emrinin uygulanması için Allahu Teâlâ her bir peygamberi halife kılmıştır. Bu, -haşa- Allahın bir vekile ihtiyacı olduğundan değil, yeryüzündeki insanların ilâhî feyzi kabul ve bir vasıta olmadan emri almakta noksanlıkları sebebiyledir. Bundan dolayıdır ki, Allahu Teâlânın “Eğer onu (Peygamberi) bir melek kılsaydık yine onu bir adam (sûretinde) yapardık ve onları düştükleri kuşkuya yine düşürürdük.” (En’am, 9) buyurduğu gibi, insanlara peygamber olarak melek gönderilmemiştir.
Görmez misin, ateş değmese bile neredeyse yağı alev alacak tarzda kuvvetleri artıp idrak kabiliyetleri tutuştuğunda, Allah peygamberlere melekleri gönderdi. Onlardan mertebesi daha âlî olanlarla, Hz. Musa ile Turda ve Hz. Muhammed ile (aleyhime’s selam) miraçta olduğu gibi vasıtasız konuştu.
Bunun bir nazîrini tabiatta görürüz. Mesela, kemik, aralarında olan farklılık sebebiyle etten gıdasını alamadığı için Allahu Teâlâ hikmetiyle ikisi arasında her ikisine de münasip olan kıkırdağı koydu, ta ki bundan alıp diğerine verebilsin.
Hz. Âdemin halife olması, ondan önce yeryüzünde olanlara nispetledir.
Veya O ve zürriyetinin öncekilere halef olmaları tarzındadır.
Veya bazısı bazısına halef olmaktadır.
Ayette “yeryüzünde halifeler kılacağım” denilmesi yerine, tekil olarak “halife” denilmesi,
-Ya Âdemin zikri, diğerlerini ifadeye ihtiyaç bırakmadığı içindir. Nitekim bir kabileden bahsederken, “Mudar ve Haşim” şeklinde atalarının ismini vermek yeterlidir.
-Veya bunun manası, “sizin yerinize geçecek olan”dır.
Allahu Teâlânın bunu meleklere söylemesinin faydası,
-Müşavereyi öğretmek,
-Halife kılınanın şanını yüceltmektir.
Allahu Teâlâ bu yüceltmeyi, melekûtunun sakinlerine varlığını müjdeleyerek ve yaratmazdan önce onu halife lakabıyla yad ederek yapmıştır. O insan nevinde bir kısım mefasid olmakla beraber, faziletli yönünün galip geldiğini, hayrı galip olanın vücudunu hikmeti iktiza ettiğini ortaya koymuştur. Çünkü, şer-i kalil gelmesin diye hayr-ı kesiri terk etmek şerr-i kesir olur.3
قَالُواْ أَتَجْعَلُ فِيهَا مَن يُفْسِدُ فِيهَا وَيَسْفِكُ الدِّمَاء “Melekler dediler: “Orada bozgunculuk yapacak ve kan dökecek birisini mi (halife) kılacaksın?”
Bu, meleklerin taacübünü ifade eder. Orada fesat çıkaracak bir varlığın, arzın imareti ve ıslahı için halife olarak gönderilmesini hayretle karşılamışlardır.
Veya, taat ehli olanlar varken masiyet ehlinin halife gönderilmesine şaşmışlar ve bu mefasidin hayrete düşürdüğü ve ortadan kaldırdığı kendilerine gizli kalan hikmetin açıklanmasını istemişlerdir.
Onların bu tavrı, -haşa- Allahu Teâlâ’ya bir itiraz değildir, gıybet şeklinde Âdem oğullarının ardından onları tenkid de değildir, muallimden ders alan birinin gönlü tam yatmadığı şeyleri muallimine sorması gibi, kendilerini irşad edecek ve şüphelerini ortadan kaldıracak şeyleri Allahtan haber almak tarzındadır. Allahu Teâlâ melekler hakkında “Doğrusu onlar ikrama mazhar kullardır. Onlar Onun (Allah’ın) sözünün önüne geçmezler ve sadece O’nun emriyle hareket ederler.” (Enbiya, 26-27) buyurduğu gibi, onlar böyle su-i zanla bakılmaktan yüce varlıklardır.
Meleklerin, yeryüzüne halife olarak gönderilecek varlıkların orada fesat çıkaracak ve kan dökecek varlıklar olacağını bilmeleri,
-Ya Allahın onlara haber vermesiyle,
-Ya levh-i mahfuzdan alarak,
-Ya akıllarında yerleşmiş olan “ismet sıfatı meleklerin özelliklerindendir” esasından yola çıkarak,
-Ya insanları, daha önce yerde fesat çıkarmış olan cinlere kıyas ederek olmuştur.
وَنَحْنُ نُسَبِّحُ بِحَمْدِكَ وَنُقَدِّسُ لَكَ “Oysa biz hamdin ile seni tesbih ve takdis ediyoruz.”
قَالَ إِنِّي أَعْلَمُ مَا لاَ تَعْلَمُونَ “Dedi: Ben sizin bilmediklerinizi bilirim”
“Ben senin yardıma muhtaç kadîm dostun iken, tutup da düşmanlarına mı yardım ediyorsun” cümlesinde olduğu gibi, işkâl cihetini ortaya koyan bir hâl cümlesidir. Mana şöyledir: “Biz masum varlıklar olarak buna daha layık iken, isyancı varlıkları mı halife yapıyorsun?”
Bundan maksad, ucb ve övünme olmayıp sürpriz bir tarzda insanların masum meleklere tercih edilmesinin hikmetini sormalarıdır. Sanki onlar, halife kılınan insanoğlunda, halifeliğe medar olmak üzere üç kuvve olduğunu bildiler. Bunlar, şehvet, gadap ve akıl kuvveleridir. Bunlardan ilk ikisi fesada ve haksız kan dökmeye yol açar. Akıl kuvvesi ise marifet ve taate sevkeder. Melekler onlara tek tek bakıp şöyle dediler:
“İnsanın halife kılınmasında hikmet nedir? İlk iki kuvve yönüyle bakılsa, bırakın halife olmalarını, hikmet onların varlığını bile gerektirmez. Şayet akıl kuvvesi ile halife olacaklarsa, o akıldan bekleneni biz de ortaya koyarız. Hem de diğer iki kuvveden meydana gelen mefasid olmadan.”
Böylece melekler her iki kuvvenin akla itaat etme ve onunla terbiye edilmeleri durumunda her birinin ortaya koyacakları faziletten gafil oldular. Çünkü bunlar terbiye edildiklerinde iffet, şecaat, hevâya karşı cihad, insaf gibi hayırlı özellikler kazanırlar.
Ayrıca melekler, bu tarz üç farklı kuvve ile terkibin, tek tek bunların verilmesinden elde edilemeyecek faydalar meydana getireceğini bilemediler. Mesela, cüziyyatı ihata etmek, değişik san’atlar ortaya koymak, varlıkların menfaatlerini kuvveden fiile çıkarmak gibi durumlar bu faydalardan bazılarıdır ve insanın halife kılınması bu gibi kabiliyetleri sebebiyledir.
Allahu Teâlâ, şöyle diyerek buna mücmel bir şekilde işaret etti:
“Ben sizin bilmediklerinizi bilirim.”
Tesbih ve takdis, Allahı kötü şeylerden münezzeh kılmaktır.
Ayette “hamdin ile” ifadesi hâl konumundadır. “Biz Seni tesbih ve takdis ediyoruz” ifadelerinde bunu kendilerine nisbet etme durumu anlaşılmasın diye “Bize marifetini ilham etmen ve Sana tesbihe muvaffak kılmanla hamdederek bunları yapıyoruz” dediler.
Allaha takdiste bulunmaları, “Senin için nefislerimizi günahlardan temizliyoruz” anlamındadır.
Böylece onlar, bazı müfessirlerin fesadı şirkle açıklamaları da düşünülürse insanın fesadına mukabil kendilerinin tesbih etmelerini; kötü fiillerin en ziyade kınanmışı olan haksız yere kan akıtmaya mukabil nefislerini günahlardan tertemiz kılmalarını nazara verdiler.
31- وَعَلَّمَ آدَمَ الأَسْمَاء كُلَّهَا “Ve Âdem’e bütün isimleri öğretti.”
Allahu Teâlâ’nın Hz. Âdeme bütün isimleri öğretmesi,
-Ya Âdemde o isimlerle ilgili zarurî bilgi yaratması,
-Veya kalbine bunları ilka etmesi şeklindedir. Böyle olunca teselsül tarzında önceki bir ıstılaha Hz. Âdem muhtaç olmamıştır.
Talim, ilmin kendisine terettüp ettiği fiildir. Ama bu, her talimde ilim meydana geleceği anlamına gelmez. Mesela şöyle dersin: “Ona öğrettim, ama öğrenmedi.”
Âdem, Arabça olmayan bir isimdir. Bu kelimenin toprakla alakası vardır. Rivayete göre Hz. Peygamber şöyle der: “Allahu Teâlâ arzın düz ve engebeli bütün topraklarından aldı ve Âdemi onlardan yarattı.” Bundan dolayıdır ki O’nun evladı farklı farklı olur.
Âdem kelimesi, ülfet anlamında “edm” ve “edme” kelimelerinden de gelebilir. İdris kelimesinin D-R-S den, Yakubun A-G-B den, İblisin İblas’dan gelmesi gibi.
İsim
Türeme noktasında “isim” kelimesi bir şeye alamet olan; lafızlar, sıfatlar ve fiillerle o şeyi zihne yükselten delile denilir.
İsim kelimesi örfen bir manayı ifade için vaz edilen lafızdır. Bu lafız,
-Müfret,
-Mürekkep,
-Kendisinden haber verilen,
-Haber,
-Veya bu ikisi arasında bağlaç görevi görebilir.
Istılahta ise isim, üç zamanın biriyle alakası olmadan kendi nefsinde manaya delalet eden müfret kelime için kullanılır.
Ayetteki isim ya birinci manadadır veya birinciyi de tazammun eden bu ikinci manadadır. Çünkü, delalet yönünden bir kısım lafızlarla ilim, manaları bilmeye bağlıdır.
Allahu Teâlâ Âdemi muhtelif cüzlerden ve farklı kuvvelerden yarattı. Onu, makulat, mahsusat, mütehayyelat ve mevhumat şeklinde değişik şeyleri idrak etmeye kabiliyetli kıldı.4 Ona eşyanın zat, havas (özellik) ve isimlerini, ilimlerin usulünü, san’atın kanunlarını, gerekli aletlerin keyfiyetini ilham etti.
ثُمَّ عَرَضَهُمْ عَلَى الْمَلاَئِكَةِ “Sonra onları meleklere arzetti.”
“Onları” derken buradaki zamir “müsemmeyat” yani “eşyanın isimlerine” râcidir. Çünkü evvelinde zımnen buna bir delalet vardır. Mesela, Hz. Zekeriya “Ve baş ihtiyarlıkla tutuştu.” (Meryem, 4) derken “başım” manası anlaşıldığı gibi, Cenab-ı Hak “Âdeme bütün isimleri öğretti” derken de “eşyanın isimlerini” manası anlaşılır.
فَقَالَ أَنبِئُونِي بِأَسْمَاء هَؤُلاء إِن كُنتُمْ صَادِقِينَ “Haydi davanızda sadıksanız bana şunların isimlerini bana haber verin” dedi.”
Ayet, melekler için bir tebkît ve hilafet meselesinde aczlerini tenbihtir. Çünkü adaleti yerine getirmek için bilgi tahakkuk etmeden, kabiliyet mertebelerine ve hakların miktarına vâkıf olmak imkânsızdır.
Allahu Teâlânın bu emri, onları mükellef yapmak tarzında olmadığından “muhali teklif” kabilinden sayılmaz.
“Davanızda sadıksanız.”
“Masumiyetiniz için hilafete daha layık olduğunuzu düşünüyorsanız, haydi bana bunların isimlerini haber verin.”
“Kendinizde böyle özellikler varken, insanın yaratılması ve halife olarak gönderilmesi Hakîm olana yakışmaz” şeklinde düşünüyorsanız, haydi bana bunların isimlerini haber verin.”
Onlar her ne kadar böyle bir şeyi telaffuz etmedilerse de, sözlerinin lâzımı budur. Kelamın doğruluğu söylenen söz itibariyle olabildiği gibi, bazen da sözün delâletinin lazımı olan haberleri farzetmek tarzında da olabilir. Bu itibarla inşaî manalar ortaya çıkar.
32-قَالُواْ سُبْحَانَكَ “Dediler: “Seni tenzih ederiz.”
لاَ عِلْمَ لَنَا إِلاَّ مَا عَلَّمْتَنَا “Senin bize öğrettiklerinden başka bizim hiçbir bilgimiz yoktur.”
Bu, meleklerden acz ve kusurlarını bir itiraftır. Suallerinin itiraz için değil, öğrenme amaçlı olduğunu, keza, insanın üstünlüğü ve yaratılış hikmetiyle ilgili olarak, daha öce kendilerine gizli olan durumun vuzuha kavuştuğunu hissettirmektir. Onlara daha önce düğümlü olan bir durumu bildirmesine ve açmasına mukabil nimetine şükür izhar etmektir. Ayrıca, bütün ilmin Allaha ait olduğunu ifade ile edebe müraattir.
“Sübhane” kelimesi “Ğufrane” gibi mastardır. Neredeyse tamamen muzaf ve mansup olarak gelir, fiili gizlidir. Tenzih manasında olan tesbih için alem olarak kullanılır.
Meleklerin, kelâmlarının başında bu kelimeyi kullanmaları, hikmetini sualden ve hakîkat-i hâli bilmemekten dolayı özür beyan etmektir. Bundan dolayı bu kelâm, tevbenin anahtarı kılındı. Mesela Hz. Musa, Allahtan rüyet talebi sonrası bayıldı. “Ayılıp kendine gelince, “Sen sübhansın, Sana döndüm” dedi.” (A’raf, 143).
Hz. Yunus da balığın karnında, “Senden başka ilâh yoktur. Sen Sübhansın (münezzehsin). Ben gerçekten zalimlerden oldum.” (Enbiya, 87) dedi.
إِنَّكَ أَنتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ “Şüphesiz sen Alîm’sin – Hakîm’sin.”
Yani Sen Alîm’sin, Sana gizli bir şey yoktur.
Hakîm’si, her yaptığını tam bir hikmetle yaparsın.
33- قَالَ يَا آدَمُ أَنبِئْهُم بِأَسْمَآئِهِمْ “Dedi: Ey Âdem! Bunlara onların isimlerini haber ver.”
فَلَمَّا أَنبَأَهُمْ بِأَسْمَآئِهِمْ قَالَ “Bunun üzerine Âdem onlara (meleklere) onların isimlerini haber verince, (Allah) dedi: أَلَمْ أَقُل لَّكُمْ إِنِّي أَعْلَمُ غَيْبَ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ “Ben size demedim mi, gerçekten ben göklerin ve yerin gaybını bilirim.”
وَأَعْلَمُ مَا تُبْدُونَ وَمَا كُنتُمْ تَكْتُمُونَ “Ve sizin açıkladığınızı da bilirim, içinizde gizlediğinizi de.”
Ayetin bu kısmı, daha önce geçen “Ben sizin bilmediklerinizi bilirim” (Bakara, 30) ifadesini hatırlatmaktır. Lakin daha ayrıntılı bir şekilde geldi, ta ki ona bir hüccet olsun. Çünkü Allahu Teâlâ onlara gizli olan göklerin ve yerin işlerini ve onlara zahir olan zâhiri ve batinî hallerini bildiğine göre, onların bilmediklerini biliyor demektir.
Ayette, daha evlâ olanı terk etmeleri sebebiyle meleklere kınama tarzında bir tariz vardır. Daha evlâ olanı ise, bekleyip ta ki kendilerine açıklanıncaya kadar hüküm beyan etmemeleri idi.
Şöyle de denildi:
Allahu Teâlânın, “sizin açıkladığınızı bilirim” demesi, onların “yeryüzünde fesat” sözleridir. “İçinizde gizlediğinizi de” demesi ise, onların kendilerini hilafete daha layık görmeleri, Allahın kendilerinden daha efdal bir varlık yaratmayacağını sanmalarıdır.
Şöyle de denildi:
“Sizin izhar ettiğiniz taatı da, İblisin gizlediği masiyeti de bilirim.”
Bil ki, bu ayetler,
-İnsanın şerefine,
-İlmin meziyetine ve ibadete üstün olmasına
-İlmin hilafet için şart, hatta temel umde olduğuna
- Onu meslek edinenlere hususiyeti olduğundan, Allah için her ne ka dar “Muallim” denilmesi uygun olmasa bile, talimin Allaha isnadının sahih olduğuna.
-Dillerin tevkifî olduğuna, delalet vardır.5 Çünkü isimler özel veya genel lafızlara delalet eder. Bunları öğretmek, öğrenen kimseye bunların manalarını beyan etmek tarzındadır. Bu ise, bunların önceden vaz edilmesini gerektirir. Hz. Âdemden önce bunların vaz edilmesi söz konusu olamaz. Bu durumda bunları belli isimlerle vaz edenin Allah olduğu anlaşılır.
Keza, bu ayetlerden hikmet mefhumunun ilim mefhumundan artı manalar taşıdığı da anlaşılır. Yoksa melekler “Şüphesiz Sen, Alîm’sin - Hakîm’sin” derken tekrara düşmüş olurlardı.6
Keza, meleklerin ilimleri ve kemalâtlarının ziyadeyi kabul ettikleri ortaya çıkar. Hükema, en yüksek tabakada olan melekler için bunun söz konusu olmayacağını söylediler. Şu ayeti de bu manada yorumladılar:
“Bizden her birimizin belli bir makamı vardır.” (Saffat, 164)
Ayetlerden Hz. Âdemin bu meleklerden daha efdal olduğu anlaşılır. Çünkü onlardan daha ziyade ilim sahibidir. Daha çok bilen, “De ki: Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” (Zümer, 9) ayeti hükmünce daha efdaldir.
Keza, şu da anlaşılır: Allahu Teâlâ, eşyayı yaratılmalarından önce de bilir.
34- وَإِذْ قُلْنَا لِلْمَلاَئِكَةِ اسْجُدُواْ لآدَمَ “Hani meleklere: “Âdem için secdeye varın!” demiştik.”
Hz. Âdem onların bilemediklerini bilip eşyayı isimleriyle onlara haber verince, Allahu Teâlâ
- Âdem’in üstünlüğünü itiraf etmeleri,
-Hakkını vermeleri,
-O’nun hakkında dediklerinden dolayı özür beyan etmeleri için Âdeme secde etmelerini emretti.
Bazıları “Onu (Âdemi) şekillendirip içine ruhumdan üflediğim zaman ona secdeye kapanın.” (Sad, 72) ayetine dayanarak bu emrin, onları imtihan ve Âdemin faziletini izhar için, henüz daha O’nun yaratılışı tamamlanmadan olduğunu söylemişlerdir.
Dinen “secde”, ibadet kastıyla alnı yere koymaktır.
Meleklere Emredilen Secde
1-Ya şer’î manadadır. Çünkü gerçekte secde edilen Allahu Teâlâdır. Bu durumda Âdem, şanını yüceltme noktasından meleklerin secdesi için kıble kılınmıştır.
2-Veya secdenin vücubuna sebep olduğu için onlara bu emir verilmiştir.
Çünkü Allahu Teâlâ Hz. Âdemi,
- Bütün harika şeylere, hatta bütün varlıklara bir nümune,
-Ruhanî ve cismanî âlemde olanlara bir nüsha,
-Melekler için mukadder olan kemalata ulaşmaya bir vesile,
-Uzak kaldıkları mertebe ve derecelerin zuhuruna bir vuslat olarak yarattı.
Bunun için, onda gördükleri ilâhî kudretin azameti ve apaçık ayetler sebebiyle hem bir tezellül ve hem de Onun vasıtası ile kendilerine verilen nimetlere sebebi bir şükür olarak meleklere Âdeme secde etmelerini emretti.
3-Veya bu secde emri lügat manasında Hz. Âdem için bir selâm ve tazim şeklinde saygıyla eğilmeleri şeklinde de olabilir. Hz. Yusufun kardeşlerinin Yusufa secdeleri gibi.7
فَسَجَدُواْ “Onlar da hemen secde ettiler.”
إِلاَّ إِبْلِيسَ “Ancak İblis etmedi.”
أَبَى “O, dayattı.”
وَاسْتَكْبَرَ “Büyüklük tasladı.”
İblis, kendisine emredileni yapmaktan kaçındı. Rabbine ibadette Âdemi vuslat edinmeyi veya O’na saygı gösterip selamla karşılamayı veya O’na hizmet edip kendisinin hayrı ve salahı olan şeye çalışmayı kibrine yediremedi.
Tekebbür, kişinin kendini başkasından daha büyük görmesidir. İstikbar ise, bunu haksız bir şekilde talep etmektir.
وَكَانَ مِنَ الْكَافِرِينَ “Ve kafirlerden oldu.”
Yani, Allahın ilminde O, kâfirlerden idi.
Veya kendisinin daha efdal olduğu inancıyla Allahın Âdeme secde emrini çirkin bularak kâfirlerden oldu. Ona göre kendisi efdal olduğu için, daha aşağıda olan birine secde etmek ve onunla tevessülde bulunmak uygun değildir. Nitekim İblis, Cenab-ı Hakkın “Ey İblis! İki elimle yarattığıma secde etmekten seni ne alıkoydu? Büyüklük mü tasladın? Yoksa üstünlerden mi oldun?” (Sad 75) sözüne cevap olarak “Ben, ondan hayırlıyım. Beni ateşten yarattın, onu ise çamurdan yarattın.” (A’raf, 12) derken bunu ihsas etmiştir..
Ayet, velev bir vecihle de olsa, Hz. Âdemin kendisine secde etmekle emredilen meleklerden daha efdal olduğuna delalet eder.8
İblis Meleklerden miydi?9
Keza, İblisin meleklerden olduğu da anlaşılır. Yoksa meleklere verilen emir, onu kapsamazdı ve kendisinin meleklerden istisna edilmesi sahih olmazdı. Buna mukabil “O, cinlerdendi. Rabbinin emrinden dışarı çıktı.” (Kehf, 50) ayetiyle bu reddedilemez. Çünkü İblisin nev’ olarak meleklerden, fiilen ise cinlerden olması caizdir.
Ayrıca, İbnu Abbastan şöyle bir rivayet vardır: “Meleklerden üreme yoluyla çoğalan bir kısım vardır, bunlara “cin” denilir. İblis de onlardandır.”
İblisin meleklerden olmadığını iddia eden kimse, şöyle diyebilir: İblis, bir cin idi, melekler arasında bulunmuştu. Onlardan binlercesinin arasında olmasından dolayı tağlîb yoluyla onlardan biri gibi sayıldı.10
Veya şöyle diyebilir: Cinler de melekler gibi secde ile emredilmişlerdi. Lakin meleklerle ilgili emir zikredildiğinden, onlara olan emir ayrıca yer almadı. Çünkü büyükler birisine tezellülle ve onu vesile yapmakla emredilince, küçüklerin de bununla mükellef oldukları bilinir.
Veya şunu söyleyebilir: Her ne kadar meleklerde galip olan durum masumiyet ise de, onlardan masum olmayanlar da vardır. Nasıl ki her ne kadar insanlarda masumiyetin olmayışı asıl ise de, onlar içinde masumlar da vardır. Belki de meleklerden bir kısmı şeytanlara bizzat muhalif olmayıp, ins ve cinden bir kısmının iyi veya fasık olması gibi, arızî haller ve sıfatlarda muhaliftirler. İblis, İbnu Abbasın da dediği gibi, bu sınıftandı. Böyle olunca halinin değişmesi ve makamından düşmesi sahih oldu. Nitekim şu ayet buna işaret eder:
“O, cinlerdendi. Rabbinin emrinden dışarı çıktı.” (Kehf, 50)
Şöyle denilemez: Bu nasıl sahih olur, melekler nurdan yaratıldı, cin ise nârdan? Çünkü Hz. Aişenin naklettiği üzere Hz. Peygamber şöyle demiştir: “Melekler nurdan yaratıldı Cinler ise, dumansız ateşten.”
Bu rivayetle delil getirmek yeterli değildir. Çünkü burada anlatılan, zikrettiğimiz şeye temsil gibidir. Çünkü nurdan murat ziya veren cevherdir, ateş de bunun gibidir. Ancak ateşin ziyası bulanıktır, dumanla örtülüdür, hararetinin fazlalığı ve yakma özelliği sebebiyle sakınılması gerekir. Bu ateş arıtılıp süzüldüğünde tamamen nur olur. Tersi olduğunda ise ilk haline döner. Nuru sönünceye kadar bu hâl gittikçe artarak devam eder, tamamen duman kesilir.
Bu bakış doğruya daha uygun ve nass’lar arasını cem etmeye daha muvafıktır.
Bununla beraber gerçek ilim Allah katındadır.
Ayetin ifade ettiği pek çok manalar vardır:
-Kibirlenmek çok çirkindir. Öyle ki kibir, sahibini küfre kadar götürebilir.
-Allahın emri hemen yerine getirmeli ve sırrı olan şeyleri ise terk edilmelidir.
-Emir, vücub ifade eder.
-Allahın hâlinden küfür üzere öleceğini bildiği kimse, hakikatte kâfirdir. Çünkü her ne kadar şimdi mü’min de olsa, itibar sona göredir.
35-وَقُلْنَا يَا آدَمُ اسْكُنْ أَنتَ وَزَوْجُكَ الْجَنَّةَ “Dedik: Ey Âdem, sen ve eşin cennete yerleşin.”
وَكُلاَ مِنْهَا رَغَداً حَيْثُ شِئْتُمَا “Ondan dilediğiniz yerde bol bol yiyin.”
Ayette hitabın Hz. Âdeme yapılması, hükümden maksudun O olduğunu, O’na atıfla muhatap olanın ise, O’na tâbi bulunduğuna bir tenbihtir.
Ayette bahsedilen cennet, sevap yurdu olan ahiretteki cennettir. Çünkü elif-lâm, belirlilik ifade eder, bundan başka da bilinen cennet yoktur.
“Cennet henüz yaratılmamıştır” diyenler, ayetteki cennetin Filistin topraklarında veya Faris-Kırmen arasında bir bostan olup, Allahın Hz. Âdemi imtihan için burayı yarattığını söylediler. Cennetten inişi ise, oradan Hind diyarına intikal olarak değerlendirdiler. Şu ayetle de delil getirdiler:
“Bir şehre inin, istedikleriniz orada var.” (Bakara, 61)11
وَلاَ تَقْرَبَا هَذِهِ الشَّجَرَةَ “Fakat şu ağaca yaklaşmayın.”
فَتَكُونَا مِنَ الْظَّالِمِينَ “Yoksa zalimlerden olursunuz.”
Ayette gayet etkili anlatımlar vardır:
-Yasağın “yaklaşmayın” şeklinde gelmesi. Yaklaşmak, yemenin sebeplerindendir. Harama yaklaşan kimsede, aklın ve dinin gereğinden alıkoyacak şekilde, bütün kalbiyle harama doğru bir meyil meydana gelir. Nitekim hadiste, “bir şeyi sevmen, seni kör ve sağır yapar” denilmiştir. Dolayısıyla, Âdem ve Havva’nın, harama düşme korkusuyla, Allahın haram kıldığının çevresinde dolaşmamaları gerekir.
-Haramdan yemeyi zalimlerden olmaya bir sebep kıldı. Buradaki zulüm, günah işleyerek veya itibar zedeleyici bir iş yaparak nasiplerini azaltmak sûretiyle nefse zulmetmektir.
Ayette geçen ağaç; buğday, incir, üzüm veya yiyenin def-i hacete mecbur olduğu bir ağaçtır.
Evlâ olan, ayette hangi ağaç olduğu belirtilmediği için, katî bir delile dayanmadan belirlememektir. Çünkü, asıl maksat bu değildir.
36- فَأَزَلَّهُمَا الشَّيْطَانُ عَنْهَا “Bunun üzerine şeytan onların ayağını oradan kaydırdı.”
Başka ayetlerde, şeytanın nasıl onların ayaklarını sürçtürdüğü şöyle anlatılır:
“Sonunda şeytan ona vesvese verdi. Dedi ki: Ey Âdem! Sana sonsuzluk ağacını ve bitmeyen bir saltanatı göstereyim mi?” (Taha, 120)
“Derken İblis onların birbirlerinden gizli kalan mahrem yerlerini kendilerine göstermek için onlara vesvese verdi. “Rabbiniz, başka bir sebepten dolayı değil, sırf ikiniz de birer melek ya da ebedî kalanlardan olursunuz diye sizi şu ağaçtan men etti” dedi.” (A’raf, 20)
“Ve onlara, “Elbette ben sizin iyiliğinizi isteyenlerdenim” diye yemin etti. Böylece hile ile onları aldattı.” (A’raf, 21)
Şeytan,
-Onlara temessül etmiş olabilir.
-Uzaktan vesvese yoluyla kandırmış olabilir.
Şeytana “Allah, şöyle dedi: Haydi, çık oradan. Çünkü sen kovuldun.” (Sad, 77) denildikten sonra Âdem ve Havvaya nasıl gelebildiği farklı şekillerde açıklanmıştır:
-Daha önce meleklerle beraber itibarlı bir şekilde girerdi, bu tarz girişten men edildi, ancak Âdem ve Havvanın imtihanı için vesvese vermeye girmesine engel olunmadı.
-Cennetin kapısının önünde durdu, onlara uzaktan seslendi.
-Bir hayvan sûretinde temessül etti girdi, kapıdaki görevliler onu tanımadı.
-Yılanın ağzına girerek, onun vasıtasıyla cennete girdi.
-Bazı etbaını gönderdi, onlar vasıtasıyla Âdem ve Havvayı kandırdı.
“De ki: İlim ancak Allah katındadır.” (Mülk, 26)
فَأَخْرَجَهُمَا مِمَّا كَانَا فِيهِ “İçinde bulundukları yerden onları çıkardı.”
İçinde bulundukları itibarlı ve nimetli durumdan onları çıkardı.
وَقُلْنَا اهْبِطُواْ بَعْضُكُمْ لِبَعْضٍ عَدُوٌّ “Biz de dedik: Birbirinize düşman olarak inin.”
وَلَكُمْ فِي الأَرْضِ مُسْتَقَرٌّ وَمَتَاعٌ إِلَى حِينٍ “Sizin için arzda belli bir vakte kadar yerleşmek ve yararlanmak vardır.”
Hitap, Âdem ve Havva’yadır. Çünkü başka ayette hitap açık ifadeyle ikisine yönelik yapılmıştır.
Burada çoğul sığasıyla gelmesi, Âdem ve Havva’nın insan nevinin aslı olmalarındandır. Sanki o ikisi, insanların tamamıdır.
Veya çoğul gelmesi, İblisin de aynı hitaba dahil edilmesindendir. Vesvese için cennete girdikten sonra, bu şekilde kendisine ikinci defa “çık” emri vâkî olmuştur.
Veya onun da semadan yere inmesini ifade eder.
37-فَتَلَقَّى آدَمُ مِن رَّبِّهِ كَلِمَاتٍ “Derken Âdem Rabb’inden birtakım kelimeler aldı.”
Âdem, o kelimeleri almaya kabule ve öğrendiğinde amel etmeye yöneldi. Bundan murat, “O ikisi şöyle dediler: Ey Rabbimiz! Biz nefislerimize zulmettik. Eğer bizi bağışlamaz ve bize merhamet etmezsen muhakkak hüsrana düşenlerden oluruz!” (A’raf, 23) ayetidir.
Ayrıca şu da rivayet edilir: “Allahım, seni hamdinle tesbih ederim. Senin ismin mübarektir, şânın yücedir. Senden başka ilah yok. Ben nefsime zulmettim, beni bağışla. Çünkü, günahları ancak sen bağışlarsın.”
İbnu Abbastan şöyle rivayet edilir:
Âdem ile Allah arasında şu muhavere geçer:
-Ya Rabbi, Sen beni kendi elinle yaratmadın mı?
-Evet, yarattım.
-Ya Rabbi, ruhundan bana üflemedin mi?
-Evet, üfledim.
-Ya Rabbi, Senin rahmetin gadabını geçmedi mi?
-Evet, geçti.
-Beni cennetine yerleştirmedin mi?
-Evet, yerleştirdim.
-Ya Rabbi, eğer tevbe eder, durumumu düzeltirsem beni cennete döndürür müsün?
-Evet, döndürürüm.”
فَتَابَ عَلَيْهِ “O da tevbesini kabul etti.”
Allah ona rahmetle ve tevbesini kabulle döndü. Tevbenin kabulû, Hz. Âdemin o kelimeleri almasından sonra olmuştur. Çünkü o kelimeler, tevbeyi de tazammun etmektedir.
Tevbe, günahı itiraf etmek, ona pişman olmak ve bir daha dönmemeye azmetmektir.
Burada sadece Hz. Âdemin tevbesi nazara verilmekle yetinildi, çünkü Havva hükümde ona tabidir. Genel olarak da gerek Kur’anda gerek hadislerde hitap erkeklere yapılmış, onlara yapılan hitaba kadınlar da dahil sayılmışlardır.
عَلَيْهِ إِنَّهُ هُوَ التَّوَّابُ الرَّحِيمُ “Muhakkak O, Tevvab – Rahîm’dir.”
O, kullarını tekrar ve tekrar bağışlar, onları tevbeye muvaffak kılar.
Tevbe kelimesinin aslı, dönmektir. Kul bununla vasfedildiğinde günahtan dönmesi anlaşılır. Allahu Teâlâ tevbe ile vasfedildiğinde ise, ceza vermekten bağışlamaya dönmesi murat edilir.
Allahın tevbeleri kabul edici ve son derece merhamet sahibi olduğunu beraber söylemekte, tevbe eden kimseye affedilmekle beraber ihsana da nail olacağını vaat etmek vardır.
38- قُلْنَا اهْبِطُواْ مِنْهَا جَمِيعاً “Onlara dedik ki: Hepiniz oradan inin.”
“İnin” emri te’kid olarak veya maksadın farklı olması sebebiyle tekrar edildi. Çünkü, birincisi, onların inişinin bir ibtila diyarına olmasına, orada birbirlerine düşman olacaklarına ve daimi kalmayacaklarına delalet etti. İkinci “inin” emri ise, mükellef olmak için gönderildiklerini hissettirdi. Artık her kim hidayete ererse kurtulur, kim de ondan saparsa helak olur. Bunda, şu manaya da bir tenbih vardır: Basiretli kişi için iki ihtimalden sadece biri bile, tek başına Allahın hükmüne muhalefetten alıkoymaya yeterli bir durumdur.
Her ikisi beraber olunca hayli hayli yeterli olacaktır.12
Lakin insan unutur, tam bir azim göstermez.
Bu iki “inin” emrinden birincisi cennetten dünya semasına, ikincisi ise arza olduğu da söylendi.
فَإِمَّا يَأْتِيَنَّكُم مِّنِّي هُدًى فَمَن تَبِعَ هُدَايَ فَلاَ خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلاَ هُمْ يَحْزَنُونَ “Eğer tarafımdan size bir yol gösterici gelir de kim hidayetime uyarsa, onlar için herhangi bir korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir.”
Yani, şayet kitap indirerek ve rasul göndererek benden size bir hidayet gelirse, sizden de her kim ona tâbi olursa, kurtulur.
Burada ilâhî hidayetin gelmesinin “eğer” kelimesiyle ifadesi –gelmesi muhakkak olduğu halde- bunun zâtında ihtimal dâhilinde olması ve aklen de vacip olmamasındandır.
Hidayetin iki defa zikredilmesi, ikincinin birinciden daha genel olmasındandır. Bunda, hem peygamberlerin getirdiği, hem de aklın iktiza ettiği hidayet beraberdir. Yani, her kim aklın şehadet ettiğini nazara alarak ona gelen ilâhî hidayete tâbi olursa, böyle kimselere bırakın can sıkıcı hallerin gelmesini, kendilerine hiçbir korku olmaz, sevdikleri hiçbir şeyden mahrum kalmazlar ve üzülmezler.
Korku, başa gelmesi muhtemel durumlar içindir.
Hüzün ise, başa gelenlerde söz konusudur.
Ayet, “onlar için herhangi bir korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir.” derken, en beliğ ve te’kidli bir şekilde onlardan cezayı nefyetmiş, sevaba nail olacaklarını da bildirmiştir.
39- وَالَّذِينَ كَفَرواْ وَكَذَّبُواْ بِآيَاتِنَا أُولَئِكَ أَصْحَابُ النَّارِ “İnkâr edip âyetlerimizi yalanlayanlara gelince, onlar cehennem ehlidirler.”
هُمْ فِيهَا خَالِدُونَ “Onlar orada daimîdirler.”
Ayet, ilâhî hidayet karşısında insanların ikinci kısmının durumu anlatmaktadır. Sanki şöyle demiştir: Kim de ilâhî hidayete uymazsa, aksine Allahı inkâr edip ayetlerini yalanlarsa veya ilâhî ayetleri kalp ile inkâr eder, diliyle de yalanlarsa işte onlar cehennem ehlidirler.
Ayet, asıl olarak “zahir alâmet” demektir. İlahî san’at eserlerine; O’nun varlığına, ilmine ve kudretine delalet etmeleri cihetinden “ayet” denilir.
Keza, birbirinden fasıl ile ile ayrılan Kur’an cümlelerine de “ayet” denilir.
Burada “ayetlerimiz” ifadesinden murat, münzel ayetlerdir.
Veya hem onları, hem de akla hitap eden ayetleri içine alır.
Haşeviy,13 bu kıssa ile, çok cihetlerle peygamberlerin masum olmadığına hükmetti:
1-Hz. Âdem bir peygamberdi, yasaklanan bir şeyi işledi. Bunu yapan ise, asi olur.
2-Suçu işlemekle zâlimlerden oldu. Zalim ise mel’undur. Allahu Teâlâ şöyle bildirir: “Ve Allah’a yalan iftira edenden daha zalim kim olabilir?” (Hûd, 18)
3-Allahu Teâlâ Hz. Âdem isyanı nisbet etmiştir:
“Âdem Rabbine isyan etti, böylece zarara uğradı.” (Taha, 121)
4-Allah Âdeme tevbeyi telkin etti. Tevbe ise, günahtan dönmek ve ondan pişman olmaktır.
5-Hz. Âdem, şayet Allah onu bağışlamazsa hüsrana düşenlerden olacağını itiraf etmiştir. “O ikisi şöyle dediler: Ey Rabbimiz! Biz nefislerimize zulmettik. Eğer bizi bağışlamaz ve bize merhamet etmezsen muhakkak hüsrana düşenlerden oluruz!” (Araf, 23) Hüsranda olan kimse ise, büyük günah işleyen kimsedir.
6-Şayet günaha girmeseydi, başına gelen bu durumlar olmazdı.
Bunlarla alakalı şu cihetlere dikkat çekmek isteriz:
1-Hz. Âdem yasak ağaçtan yediğinde peygamber değildi. “Peygamberdi” diyenin delil getirmesi gerekir.
2-Buradaki nehiy, tenzih içindir. Hz. Âdemin “zalim ve hüsranda” şeklinde nitelendirilmesi, nefsine zulmetmesi ve daha evla olanı terk ile kârdan zarar etmesi yönündendir. Ama ona “taşkınlık ve isyan” nisbeti, bunun cevabı inşallah ilgili ayetlerin açıklamasında gelecektir.14
Tevbe ile emredilmesi, kaçırdıklarını telafi etmesi içindir.
Başına gelenler ise, daha evlâ olanı terki sebebiyledir.
Ve ayrıca, Hz. Âdemin yaratılışından önce meleklere söylediğine vefa için olmuştur.15
3-“Andolsun bundan önce Âdem’den söz almıştık, fakat unuttu.” (Taha, 115) ayetinde de dikkat çekildiği gibi, Hz. Âdemin yasak ağaçtan yemesi unutarak oldu. Lakin unutma sebeplerinden tam kaçınmaması sebebi ile ilâhî itaba maruz kaldı. Belki de böyle bir hal ümmetten sadır olsa ceza verilmez. Ama peygamberlerin şanı yüce olduğundan, böyle bir hata onlardan bağışlanmaz. Hz. Peygamber şöyle bildirir:
“En şiddetli belaya maruz kalanlar peygamberlerdir, sonra velilerdir. Sonra bunların emsalleridir.”
Veya nasıl ki zehir nedir bilmeyen biri zehiri aldığında bunun cezasını çekerse, Hz. Âdemin fiili de yemesine ceza tarzında olmaksızın böyle mukadder bir sonucu netice vermiştir.
Buna mukabil “Derken İblis onların birbirlerinden gizli kalan mahrem yerlerini kendilerine göstermek için onlara vesvese verdi. “Rabbiniz, başka bir sebepten dolayı değil, sırf ikiniz de birer melek ya da ebedî kalanlardan olursunuz diye sizi şu ağaçtan men etti” dedi.” (A’raf, 20)
“Ve onlara, “Elbette ben sizin iyiliğinizi isteyenlerdenim” diye yemin etti. Böylece hile ile onları aldattı.” (A’raf, 21) ayetleri delil getirilerek bu görüşün doğru olmadığı söylenemez. Çünkü İblis bunları söyleyip yemin ettiğinde, Hz. Âdemin hemen yediğine bunlarda bir delalet yoktur. Belki de İblisin sözü Âdemde fıtrî bir meyil meydana getirdi, sonra Allahın hükmünü gözeterek nefsini bundan uzak tuttu, ama sonunda unuttu ve mani zail oldu. Onun tabiatı kendisini buna sevketti.
5-Hz. Âdem, hatalı bir içtihat sebebiyle yasak ağaçtan yemeye cesaret etti. Çünkü O, bu nehyin tahrim için değil, tenzih için olduğunu zannetti.
Veya, aslında murat bir nev iken, Hz. Âdem bizzat işaret edilen ağacın haram kılındığını sanıp o nevden bir başka ağaçtan yedi.
Şu rivayette de benzeri bir üslûbla yasaklama görürüz. Rivayete göre Hz. Peygamber (a.s.m) ipek ve altını eline alıp şöyle dedi: “Bu ikisi, ümmetimin erkeklerine haram, kadınlarına ise helal kılındı.”
Ayette şu manalara delalet vardır:
-Cennet mahlûktur.
-Cennet yukarı cihettedir.
-Tevbe makbuldür.
-Hüdaya tâbi olan, âkibetinden emin olur.
-Cehennem azabı daimidir.
-Kâfir, cehennemde ebedi kalır.
“Onlar orada daimîdirler” ayetinden mefhum-u muhalif ile, kâfir olmayanların orada ebedi kalmayacakları anlaşılır.
Dipnotlar:
1 “İlliyyûn” ifadesi, onların makamlarının yüksekliğini, “mukarrebûn” ifadesi ise, sultana yakın olan kimseler misali Allah nezdinde seçkin konumda olmalarını anlatır.
2 Tevâliu’l-Envâr min Metâlii’l- Enzâr. Müellifin Kelâm ilmine dair bir eseridir.
3Yani az bir şer gelmesin diye büyük bir hayrı terk etmek büyük bir şer hükmüne geçer. Mesela, yangın olmasın diye ateş tümüyle ortadan kaldırılsa, insanlar yangından kurtulurlar ama nice külli hayırlardan mahrum kalırlar.
4 Makulat ve mahsusat, birbirine mukabil iki kavramdır. Makulat, akla hitap eden şeyler, mahsusat ise duyulara hitap eden şeylerdir. Mesela melekler duyuların alanına girmemekle beraber aklın araştırma alanına dahildirler. Mütehayyelat hayale hitap eder. Her insanın hayali, nice şekillerle doludur. Mevhumat ise insandaki vehim kuvvesine hitap eder. Mesela, Allahın şeriki olmamakla beraber bazılarının vehminde şerikler bulunur. Masallarda geçen zümrüd-ü anka kuşu, bazı vehimlerde kendine yer bulabilir.
5 Bir şeyin tevkifî olması, içtihadla değil, nakle dayalı olarak bilinmesidir. Üstteki yoruma göre, dillerin aslı Allah tarafından vaz edilmiş olup, ana hatlarıyla Hz. Âdeme bildirilmiştir.
6 İlim ayrı bir değer, hikmet de ayrı bir değerdir. Biri ilim sahibi olsa bile, şayet hikmet sahibi değilse o ilimle abes şeyler yapabilir. Bu durumda hikmet, ilmin mütemmimi gibidir.
7 Bkz. Yusuf, 100.
8 Mesela, hafız olan biri, velev alim olmasa bile, sırf bu cihetle hafız olmayan bir alime üstün sayılır.
9 Bu konu âlimler arasında hayli tartışmalıdır. Beydâvî, onun meleklerden olduğu kanaatindedir. Bu gibi gaybî konularda son sözü söylemek çok da kolay değildir. Diğer âlemde bunlar gibi tartışmalı konular netleşecek, gaybı ve şehadeti bilen Allah, böyle meselelerin hakikatini ortaya koyacaktır.
10 Bu durum, bir topluluk içinde olan bir yabancının onlardan sayılması gibidir.
11Bu ifade, Hz. Musanın kendi kavmine söylediği bir ifade olarak geçer. Ayet metninde geçen “ihbitu”, yukarıdan aşağıya inmeyi ifade eder. Aynı kelime, cennetten dünyaya gönderilmede de kullanıldığından, “cennet henüz yaratılmadı” diyenler bu ayetle delil getirmişlerdir.
12 Yani, sadece cenneti elde etmek veya sadece cehennemden kurtulmak hedefi bile, insanın ilâhî hükümlere karşı gelmekten sakınmasına yeterlidir. Hâlbuki, cenneti kazanan aynı zamanda cehennemden kurtulmuş olacaktır. Cehenneme düşen ise, aynı zamanda cenneti kaybetmiş olacaktır.
13 Haşeviye, ayet ve hadislerin zahirinde aşırı gidip Allah’ın sıfatlarını insanın sıfatlarına benzeten bir ekoldür. “Allahın eli” ve “Allahın yüzü” gibi nassları mecaz olarak görmeyip te’vil etmeden kabul ederler. Bu ekolün görüşlerinden biri de, peygamberlerin masum olmadığını söylemeleridir.
14 Bkz. Taha, 121
15 Cenab-ı Hak, “ben yeryüzünde bir halife kılacağım” demişti.
Bil ki: Allahu Teâlâ, bundan önceki ayetlerde tevhid, nübüvvet ve haşrin delillerini zikretti. Akabinde, bunları takrîr ve te’kid için nimetleri saydı. Çünkü bu nimetler sonradan meydana gelen şeylerdir. Yaratma ve emir elinde, şeriki olmayan hikmet sahibi bir yaratıcıya delalet ederler. Bunların eğitim görmemiş bir Zat (Peygamber) vasıtasıyla geçmiş kitaplarda sabit olduğu şekilde ihbarı, gaybtan haber vermektir ve mu’cizedir, haber veren zâtın nübüvvetine delâlet eder.
Bunlar insanın yaratılışına ve asıllarına ve bundan daha büyük olana şümulü cihetiyle ise, bunları yaratanın, ilk defa yaratmaya olduğu gibi, yeniden yaratmaya da kâdir olduğuna delalet eder.
Bu kısımda Allahu Teâlâ onlardan ehl-i ilim ve ehl-i kitap olanlara seslendi. Allahın kendilerine olan nimetlerini yad etmelerini, hakka uymakta ve delillere tâbi olmakta ahde vefa göstermelerini emretti, ta ki Hz. Muhammed’e ve O’na indirilene ilk iman edenler olsunlar.
Ve şöyle buyurdu:
40- يَا بَنِي إِسْرَائِيلَ “Ey Benî İsrail!”
Beni İsrail, Hz. Yakub’un evlatlarıdır. “Oğullar” anlamında “benî” kelimesi “bina” kökünden gelir. Çünkü evlat, babasının binasıdır. Bunun için san’at, ustasına nisbet edilir ve mesela “Ebu’l-harb”, “Bintü’l-fikr” denilir.1
İsrail, Hz. Yakubun lakabıdır, manası İbranicede “safvetullah” demektir. “Abdullah” manasında olduğu da söylenir.
ْاذْكُرُواْ نِعْمَتِيَ الَّتِي أَنْعَمْتُ عَلَيْكُمْ “Size verdiğim nimetimi hatırlayın.”
Nimetlerimi, tefekkürle ve şükrüne çalışarak yad edin.
Nimetin onlarla kayıtlı ifade edilmesi, insanın fıtraten kıskanç ve hasetçi olması itibariyledir. Bu tabiattaki insan, Allahın başkalarına verdiği nimetlere baktığında, kıskançlık ve haset onu nankörlüğe ve öfkeye sevkeder. Ama Allahın kendisine özel olan nimetlerine bakarsa, nimet sevgisi kendisini rıza ve şükre sevk eder.
Bu nimetlerden murat, Allahın onların ecdadını Firavundan ve boğulmaktan kurtarması, buzağıyı ilah edinmelerini affetmesi ve kendileri için de Hz. Muhammed zamanında olmaları gibi durumlardır.
وَأَوْفُواْ بِعَهْدِي أُوفِ بِعَهْدِكُمْ “Ahdimi (sözümü) tutun ki, ben de ahdinizi tutayım.”
İman ve taatle ahdime vefa gösterin.
Ben de size güzelce sevap vererek ahdimi yerine getireyim.
Ahid, hem ahid yapana, hem de yapılana nisbet edilir. Belki de ayette geçen birinci ahid faile, ikinci ahid ise mefule muzaftır. Çünkü Allahu Teâlâ, deliller nasbederek ve kitaplar indirerek iman ve salih amel hususunda onlardan ahid aldı. Ve onlara hasenelerine karşılık sevap vaadinde bulundu.
Her iki ahde vefa için derince bir arzediş vardır.
İşte, bize bakan yönüyle vefanın ilk mertebesi kelime-i şehadettir. Allah için ilk vefa ise, can ve malın korunmasıdır.
Vefanın bizim için son mertebesi sadece başkasını değil, kendini bile unutacak şekilde tevhid denizinde müsteğrak olmaktır. Vefanın Allah için son mertebesi ise, kulunu daimi bir likâya ulaştırmaktır.
İbnu Abbas ayeti şöyle açıklar:
“Ey İsrailoğulları! Hz. Muhammede tâbi olmanızla ilgili bana verdiğiniz ahde vefa gösterin, ben de esaret zincirlerinden kurtarma hususunda size verdiğim ahdimi tutayım.”
Keza, şöyle açıklayanlar da olmuştur:
“Farzları eda ve büyük günahları terk ile ahdime vefa gösterin, ben de size mağfiret ve sevapla ahdimi tutayım.”
“Siz istikametle doğru yolda giderek ahdime vefa gösterin, ben de sizi itibarlı kılarak ve size daimi nimetler vererek ahdimi yerine getireyim.”
Ayette geçen her iki ahdin de mef’ule muzaf olduğu da nazara verilmiştir. Yani, “siz bana ahit olarak verdiğiniz iman ve itaate vefa gösterin, ben de size güzelce karşılık vermeye vefa göstereyim.
Her iki ahdin tafsili, Maide sûresinde şu ayette yer alır:
“Allah, şöyle demişti: Şüphesiz ben sizinle beraberim. Andolsun eğer namazı kılar, zekâtı verir ve elçilerime inanır, onları desteklerseniz, (fakirlere yardımda bulunarak) Allah’a güzel bir borç verirseniz, elbette sizin kötülüklerinizi örterim ve sizi, altlarından ırmaklar akan cennetlere koyarım.” (Maide, 12)
وَإِيَّايَ فَارْهَبُونِ “Ve sadece benden korkun!”
Yaptığınız, terk ettiğiniz şeylerde ve özellikle de ahdi bozduğunuz durumlarda sadece ve sadece Ben’den korkun.
Ayette geçen korku “rahbe” kökünden gelir. Bu kelime, sakınmakla beraber korkuyu ifade eder.
Ayet, vaad ve vaîdi tazammun eder. Şükrün ve ahde vefanın vücubunu gösterir. Mü’minin Allahtan başkasından korkmaması gerektiğini bildirir.
41- وَآمِنُواْ بِمَا أَنزَلْتُ مُصَدِّقاً لِّمَا مَعَكُمْ “Yanınızdakini (Tevrat’ı) tasdik edici olarak indirdiğime iman edin.”
Ayette sadece imanın nazara verilmesi ve buna teşvikte bulunulması, imanın asıl maksat olmasından ve ahde vefanın da esasını teşkil etmesindendir.
İndirilen Kur’anın onlardaki ilâhî kitapları tasdik edici olmakla kayıtlanması,
-Onlarda vasfedildiği şekilde nazil olması,
-Veya kıssa, vaatler, tevhide davet, ibadetle ve insanlar arasında adaletle emretmek, günahlardan ve çirkin işlerden sakındırmak gibi hususlarda onlara mutabık olmasındandır.
Kur’anın, ahkâmın ayrıntılarında o semavî kitaplara muhalif kısımları olması, her asrın mashalatlarının kendi zamanına nisbetle farklı olmasındandır. Her ilâhî kitapta, hitap ettiği kimselerin maslahatları gözetilmiştir. Öyle ki, önce nazil olan bir kitap sonra gelseydi, sonraki gibi inerdi. Bundan dolayı Hz. Peygamber şöyle der:
“Musa şayet hayatta olsaydı, bana tâbî olmaktan başka bir durumu olmazdı.”
Ayet, aynı zamanda Kur’andan önceki kitaplara tâbi olmanın, Kur’ana inanmaya aykırı olmadığına bir tenbihtir. Hatta onlara ittiba, Kur’ana inanmayı icap etmektedir. Bundan dolayı şöyle diyerek tarizde bulundu:
وَلاَ تَكُونُواْ أَوَّلَ كَافِرٍ بِهِ “O’nu inkar edenlerin ilki olmayın.”
Çünkü, o ehl-i kitaba vacip olan, Kur’ana ilk inananlar olmalarıdır. Ayrıca onlar Kur’anın mu’cizelerine nazar edebilen, durumunu bilen, O’nun gelmesini gözleyen ve zamanını müjdeleyen kimselerdi.
Eğer denilse: Arab müşrikleri onlardan önce Kur’anı inkâr etmişken, bunlara nasıl “O’nu inkar edenlerin ilki olmayın” denilir?
Elcevap: Bundan murat tarizdir, yoksa zahirin söylediğine delalet değildir. Mesela kişi “Ama bana gelince, ben bir cahil değilim” dediğinde bundan muradı onu cahil sanan muhatab tarizde bulunmaktır. Onun gibi, burada da kelâm zâhirine göre değildir.
Veya mana şöyle olabilir: “Sakın siz ehli kitaptan onu ilk inkâr eden kimseler olmayın.”
Veya “Sakın siz Kur’anla beraber gelenleri inkâr edenlerden olmayın.” Çünkü Kur’anı inkar eden, O’nun tasdik ettiklerini de inkâr etmiş demektir.
Veya şöyle takdir edilebilir: “Sakın siz Mekke müşrikleri gibi inkâr edenlerden olmayın.”
وَلاَ تَشْتَرُواْ بِآيَاتِي ثَمَناً قَلِيلاً “Âyetlerimi az bir karşılığa değişmeyin.”
Ayetlerime iman etmeyi ve onlara tâbi olmayı dünya lezzetlerine değişmeyin. Çünkü onlar ne kadar büyük de olsa imanı terk ile elinizden kaçan ahiret lezzetlerine nisbetle azdır, değersizdir.
Denildi ki: Ayetin muhatabı olan Yahudilerin kavimleri içinde riyasetleri vardı, vergi alıyorlar, ayrıca kendilerine hediyeler geliyordu. Peygambere tâbi olduklarında bunları kaybetmekten korktular, böylece bu fani lezzetleri Kur’ana tercih ettiler.
Rüşvet alarak hakkı tahrif etmek ve gizlemek gibi durumlar da ayetin şümulüne dâhildir.
وَإِيَّايَ فَاتَّقُونِ “Ve ancak benden sakının (takva sahibi olun).”
İman etmek, hakka tâbi olmak ve dünyadan yüz çevirmekte takva ile sadece ve sadece Benden sakının.
Önceki ayet bu ikinci ayette olanlara ön esaslar gibi olunca, takvanın öncesi olan “rahbet” ile bitirildi. Keza, onunla hitap âlim ve mukallidi içine aldığı için, sülûkun başlangıcı olan “rahbet”i onlara emretti.
İkinci ayetle olan hitap, özellikle ilim ehline olunca, onlara da sülûkun nihaî mertebesi olan takvayı emretti.
42- وَلاَ تَلْبِسُواْ الْحَقَّ بِالْبَاطِلِ “Hakk’ı batıla karıştırmayın.”
“Size indirilen hakkı, uydurduğunuz ve gizlediğiniz batılla karıştırmayın, ta ki bunlar birbirinden temyiz edilmez hâle gelmesin.”
Veya “Ya batıl bir şey yazarak veya te’vili esnasında yanlış bir yorum yaparak hakkı şüphe edilir bir hâle getirmeyin.”
وَتَكْتُمُواْ الْحَقَّ وَأَنتُمْ تَعْلَمُونَ “Bildiğiniz halde hakkı gizlemeyin.”
Ayetin bu ifadesiyle sanki onlar, iman etmekle ve delaleti terk etmekle emrolundular, hakkı işitenlere onu karıştırarak, işitmeyenlere de gizlemek sûretiyle yoldan çıkarmaktan nehyedildiler.
Şu mana da verilebilir:
“Hakkı karıştırmak ve onu gizlemekten kaçının.”
“Bildiğiniz halde” denilmesinde şöyle bir incelik vardır:
Bile bile hakkı batıla karıştırmak ve hakkı gizlemek çok daha çirkin bir durumdur. Çünkü cahil, bazen mazur sayılabilir.2
43- وَأَقِيمُواْ الصَّلاَةَ “Ve namazı dosdoğru kılın.”
وَآتُواْ الزَّكَاةَ “Zekatı verin.”
Müslümanların namazı ve zekâtı gibi, siz de namaz kılın, zekât verin. Başka türlü olanlar, sanki namaz ve zekât değillerdir.
Önceki ayette İslâmın usulünü onlara emretmişti, burada da füruunu onlara emretti. Bunda, kâfirlerin İslâmın füruatına muhatap kılındıklarına bir delil vardır.
Zekât kelimesi, nema’yı ifade eder. Çünkü zekâtı vermek malda bereketi celbeder, nefse cömertlik meyvesi kazandırır.
Zekât, temizlenmek manasında da kullanılır. Çünkü o, malı habis olmaktan, nefsi de cimrilikten kurtarır.
وَارْكَعُواْ مَعَ الرَّاكِعِينَ “Rükû edenlerle birlikte siz de rükû edin.”
Müslümanların cemaati içinde, rükû’a varanlarla beraber siz de rükû edin. Çünkü cemaatle kılınan namaz, onda bulunan dayanışma ruhu sebebiyle tek başına kılınan namazdan yirmiyedi kat daha faziletlidir.
Ayette, namaz yerine rükû’nun ifade edilmesi, Yahudilerin namazından ihtiraz içindir.3
Rükû, Cenab-ı Hakkın bildirdiklerine boyun eğmek manasını da ifade edebilir.
44- أَتَأْمُرُونَ النَّاسَ بِالْبِرِّ وَتَنسَوْنَ أَنفُسَكُمْ “İnsanlara iyiliği emreder de kendinizi unutur musunuz!”
Ayette onları kınama ve “nasıl yaparsınız?” şeklinde hallerine hayret ettirme vardır.
İyilik Mertebeleri
Ayette iyilik “birr” kelimesiyle ifade edilmiştir. Bunun üç kısım olduğu söylenir.
1-Allaha ibadette iyilik.
2-Akrabaları gözetmede iyilik.
3-Yabancılarla muamelede iyilik.
İbnu Abbas, ayetin Medinedeki hahamlar hakkında indiğini söyler. Nasihat ettikleri kimselere gizlice Hz. Muhammed’e tâbi olmalarını öğütlüyorlar, ama kendileri tâbi olmuyorlardı.
Şöyle de denildi: İnsanlara “sadaka verin” diyorlar, ama kendileri vermiyorlardı.
وَأَنتُمْ تَتْلُونَ الْكِتَابَ “Hâlbuki kitabı okuyorsunuz.”
Bu, onları susturmaktır. Yani, “bu nasıl kitap okumak. Kitap böyle mi okunur?”
Okumuş oldukları Tevratta inat, iyiliği terk, sözün amelden farklı olması gibi hallerine bir tehdit vardır.
أَفَلاَ تَعْقِلُونَ “Hiç aklınızı kullanmaz mısınız?”
Yaptığınız şeyin çirkinliğini akletmiyor musunuz? Aklınız böyle şeylerden sizi men etmiyor mu?
Veya, sizin aklınız yok mu, ta ki böyle akıbetinin vahim olduğunu bildiğiniz şeylerden sizi men etsin!
Akıl, asıl olarak “habs” anlamındadır. İnsan idrakine “akıl” denilmesi, onu çirkin işlerden alıkoyması, güzel işlere ise sevketmesi sebebiyledir.
Ayet, başkasına öğüt verip, kendisi bundan etkilenmeyen kimsenin hâlinin çirkinliğini ve nefsinin habisliğini ilan eder. Böyle hareket, olsa olsa dini bilmeyen veya aklı olmayan ahmak kimsenin yapacağı bir durumdur.
Çünkü hem iyiliği emretmek, hem de kendisi yapmamak, insan tabiatına aykırıdır.
Demek ki, başkalarına öğüt veren kimse kendini unutmamalı, nefsini arıtıp kemâle ermeli, ta ki başkasına da faydalı olabilsin. Ayetten murat buna teşviktir, yoksa günahkâr biri başkasına öğüt veremez manasına gelmez. Çünkü, emredilen iki şeyden birini ihlal, diğerini ihlali de gerektirmez.4
45- وَاسْتَعِينُواْ بِالصَّبْرِ وَالصَّلاَةِ “Sabrederek ve namaz kılarak yardım dileyin.”
Ayet, mana itibariyle öncesiyle muttasıldır. Ehl-i Kitaptan olan Yahudilere riyaseti terk etmek ve maldan yüz çevirmek gibi kendilerine zor gelen şeyler emredilince, bunun tedavisine dikkat çekildi.
Mana şöyledir: İhtiyaçlarınıza karşı Allaha tevekkül ederek başarı ve genişlik isteyiniz veya kendisinde şehveti kırmak ve nefsi arıtmak özelliği olan oruçla yardım dileyiniz. Keza namaza tevessül ve ona iltica ile yardım isteyiniz.
Çünkü namazda,
- Temizlik,
- Avret yerleri örtmek,
- Bu ikisi için masraf yapmak,
- Ka’beye yönelmek,
- İbadete kendini vermek,
- Azalarla huşu izhar etmek,
- Kalp ile samimi niyet,
- Şeytanla mücahede,
- Hakka yakarış,
- Kur’an kıraati,
- Kelime-i şehadeti söylemek,
- Nefsi yeme-içmeden uzak tutmak gibi ruhî ve bedeni bütün ibadetler bulunmaktadır.
İşte, böyle özellikler taşıyan namazı vesile ediniz, ta ki ihtiyaçlarınız size verilsin, musibetlere karşı durabilesiniz.
Rivayete göre Hz. Peygamber herhangi bir işte daraldığında namaza dururdu.
“Namaz” şeklinde mealini verdiğimiz “salât” kelimesi “dua” anlamına da gelebildiğinden, burada da dua murat edilmesi caizdir. O zaman meali şöyle olur: “Sabrederek ve dua ederek yardım dileyin.”
وَإِنَّهَا لَكَبِيرَةٌ إِلاَّ عَلَى الْخَاشِعِينَ “Şüphesiz o, huşu sahiplerinden başkasına ağır gelir.”
Ayette “şüphesiz o” ifadesindeki zamir,
-Namaz ve sabır ile yardım istemek,
-Namaz,
-Veya kendilerine emredilen ve nehyedilenlerin tümü olabilir.
Huşu ve hudu’, manada birbirine yakındır. Huşu azalarda görülen, hudu’ kalp ile olandır.
46-الَّذِينَ يَظُنُّونَ أَنَّهُم مُّلاَقُوا رَبِّهِمْ وَأَنَّهُمْ إِلَيْهِ رَاجِعُونَ “Onlar, Rablerine kavuşacaklarını ve gerçekten O’na döneceklerini zannederler.”
Ayette geçen zan, zann-ı galip olup ilmi ifade eder. İbnu Mes’ud mushafında bu ifade “bilirler” şeklinde yer almıştır.
Onlar, Allaha kavuşacaklarını ve O’nun nezdinde olana nail olacaklarını ümit ederler.
Başkalarına ağır gelen durumların bunlara ağır gelmemesi şu cihetlerdendir:
-Çünkü onların nefisleri böyle şeylere razıdırlar.
-Bu yolda karşılaşacakları zorluklar mukabilinde, bunları küçük gösterecek, yorgunluktan lezzet alacak şeyleri beklerler. Bundandır ki Hz. Peygamber şöyle demiştir: “Namaz, gözümün nuru kılındı.”
47-يَا بَنِي إِسْرَائِيلَ “Ey Benî İsrail!”
اذْكُرُواْ نِعْمَتِيَ الَّتِي أَنْعَمْتُ عَلَيْكُمْ “Size verdiğim nimetimi hatırlayın.”
Ayetin tekrarı te’kid içindir. Ve özellikle en büyük nimet olarak onların üstün kılınmasını yeniden bir hatırlatmadır. Peşinde şiddetli bir tehdidin gelmesi ise, bundan gafil olan ve hukukunu ihlâl edenlere bir korkutmadır.
وَأَنِّي فَضَّلْتُكُمْ عَلَى الْعَالَمِينَ “Sizi âlemlere üstün kıldığımı da.”
Âlemlere üstün kılınmaları, kendi zamanlarındaki insanlara üstün kılınmalarını ifade eder. Bundan murat, Hz. Musa ve sonrasındaki ecdatlarıdır. Ecdatları ilim, iman ve salih amelle devam ettikleri sürece iltifata mazhar oldular. Allah, onlardan pek çok peygamber ve âdil hükümdar getirdi. Ancak nankörlük yaptıklarında zillete düştüler.
Bu ayetle, insanın meleğe üstün olmasına delil getirildi. Ama böyle bir istidlal, zayıftır.
48- وَاتَّقُواْ يَوْماً لاَّ تَجْزِي نَفْسٌ عَن نَّفْسٍ شَيْئاً “Ve öyle bir günden sakının ki, o gün hiç kimse bir başkası adına bir şey ödeyemez.”
O gün, kendisinde hesaba çekilmek ve azap görmek olan bir gündür.
وَلاَ يُقْبَلُ مِنْهَا شَفَاعَةٌ “Hiç kimseden herhangi bir şefaat kabul olunmaz.”
وَلاَ يُؤْخَذُ مِنْهَا عَدْلٌ “Kimseden fidye de alınmaz.”
Bununla sanki akla gelebilecek bütün ihtimallerle hiç kimsenin bir başkasından azabı kaldırmaya gücü yetmeyeceği anlatılmıştır.
Çünkü, birinden azabı def etmek ya galebe ile veya başka şekilde olur.
Birincisi yardım etmektir. İkincisi ise ya meccanen veya başka şekilde olur.
Birincisi ona şefaat etmektir.
İkincisi ise, ya başkası adına ödeme yapmak veya onun yerine fidye ödemek şeklinde olur.
Şefaat, “şef’” kökünden gelir. Sanki, şefaat edilen kimse münferit kalmıştı, şefaat eden kimse kendini ona katarak yalnız kalmaktan kurtarmış olur.
Ayette geçen “adl” fidyedir. “Bedel” manasına geldiği de söylenmiştir.
وَلاَ هُمْ يُنصَرُونَ “Onlara yardım da edilmez.”
Allahın azabı onlardan men edilmez.
Mu’tezile, bu ayete dayanarak kebair ehli için şefaati reddetmek istediler. Buna, ayetin kâfirlere mahsus olduğu ifade edilerek cevap verildi. Çünkü, şefaati isbat eden çok ayetler ve hadisler vardır.
Sebeb-i Nüzûl
Hitabın gayr-i müslimlere yönelik olması bunu te’yid eder. Yahudiler, ecdatlarının kendilerine şefaatçi olacaklarını iddia ediyorlardı, ayet bunun üzerine nazil oldu.
49-وَإِذْ نَجَّيْنَاكُم مِّنْ آلِ فِرْعَوْنَ “Hani sizi Âl-i Firavundan kurtarmıştık.”
Fars ve Rum hükümdarlarına Kisra ve Kayser denilmesi gibi, Amalika hükümdarlarına da Firavun denir. Birisi azıp zorbalık yaptığında “tefer’ane” yani “firavunlaştı” ifadesi kullanılır.
Hz. Yusuf zamanındaki Mısır hükümdarıyla, Hz. Musa zamanındaki Firavun arasında dört yüz seneden fazla zaman vardır.
Ayet, daha önce geçen “Ey Benî İsrail! Size verdiğim nimetimi hatırlayın.” (Bakara, 40) ayetinde mücmel olarak nazara verilen nimetlerin tafsilidir.
يَسُومُونَكُمْ سُوَءَ الْعَذَاب “Onlar size azabın en kötüsüne uğratıyorlardı.”
يُذَبِّحُونَ أَبْنَاءكُمْ “Oğullarınızı boğazlıyorlar.”
Ayetin bu kısmı, hemen evvelindeki kötü azabın ne olduğunu beyan ettiğinden atfedilmemiştir.
وَيَسْتَحْيُونَ نِسَاءكُمْ “Kadınlarınızı ise sağ bırakıyorlardı.”
İsrailoğullarının erkek çocuklarını öldürmeleri şundandı: “Onlardan bir çocuk doğacak, firavunun saltanatına son verecek” şeklinde Firavun rüyada gördü veya kâhinler ona söyledi. Ancak, onların gayreti, Allahın kaderini geri çevirmedi.
وَفِي ذَلِكُم بَلاء مِّن رَّبِّكُمْ عَظِيمٌ “Bunda, size Rabbinizden büyük bir imtihan vardı.”
Ayet metnindeki belâ, hem mihnet hem de nimet anlamında olabilir. Firavun hanedanın yaptıkları mihnettir, Allahın onları kurtarması ise nimettir. Kelimenin aslı “denemek, mübtela kılmaktır.” Allahın denemesi kâh mihnetle, kâh nimetle olduğundan, kelime her iki manada da kullanılır olmuştur. Burada “Bunda…” derken kelimenin her iki manasına da bakar şekilde imtihana işaret edilmesi caizdir.
Onları size musallat etmesinde veya Hz. Musayı gönderip sizi kurtarmada muvaffak kılmasında veya her ikisinde Rabbinizden büyük bir imtihan vardı.
Öyle anlaşılıyor ki kula hayır ve şerden ne isabet ederse Allahtan bir denemedir, kula düşen görev, sürur verici hâllere şükretmek, üzücü durumlara ise sabretmektir, ta ki bu sınamaları en hayırlı şekilde geçirebilsin.
50- وَإِذْ فَرَقْنَا بِكُمُ الْبَحْرَ فَأَنجَيْنَاكُمْ “Hani sizin için denizi yarıp, sizi kurtardık.”
Onda gidebilmeniz için yollar açmış, denizi sizin için yarmıştık.
وَأَغْرَقْنَا آلَ فِرْعَوْنَ وَأَنتُمْ تَنظُرُونَ “Âl-i Firavn’ı ise gözlerinizin önünde suda boğduk.”
Ayette “Âl-i Firavun” ile Firavun ve kavmi murat edilmiştir.
“Gözlerinizin önünde” denilmesinde şunlara işaret olabilir:
-Siz onların boğulmalarını, denizin üzerlerine kapanmasını görüyordunuz.
-Veya denizin yarılmasını, içinde emrinize amâde kuru yollar açılmasını veya denizin sahile attığı onlara ait cesetleri görüyorsunuz.
-Veya siz onlara, onlar size bakıyorlardı.
Rivayete göre Allahu Teâlâ Hz. Musaya İsrailoğullarını Mısırdan çıkarmasını istedi. O da onları çıkardı. Sabah olup durum anlaşılınca Firavun ve askerleri onların peşine takıldı. Deniz kenarında onlara rastladılar. Allahu Teâlâ Hz. Musaya asasını denize vurmasını emretti. Hz. Musa emredileni yaptığında deniz içinde kupkuru oniki yol açıldı, onlar da yürüdüler. Dediler ki, “ya Musa, bazımız boğulsa fark edememekten korkuyoruz.” Derken Allah o yollarda delikler açtı, birbirlerini gördüler, seslerini duydular, böylece denizi geçtiler. Sonra Firavun gelip denizi yarılmış görünce, o ve ordusu da aynı yollara girdi, ama deniz üzerlerine kapandı, hepsi boğulup gitti.
Bil ki, bu olay Allahu Teâlânın onlara en büyük nimetlerindendir ve Sani-i Hakîmin varlığına ve Hz. Musanın tasdikine sevkeden en büyük ayetlerdendir. Ama onlar, bu olaydan sonra buzağıyı ilah edindiler, “Ey Musa, biz Allah’ı açıkça görmedikçe sana asla inanmayacağız” (Bakara, 55) ve benzeri şeyleri dediler.
Görüldüğü gibi onlar anlayış, zekâ, nefis selâmeti ve güzelce peygambere tâbi olmak gibi meselelerde ümmet-i Muhammedden çok uzaktırlar. Çünkü Hz. Muhammedin mu’cizeleri olan Kur’an ve onunla meydan okuma, Hz. Peygamberin nübüvvetine şahit olan kendisinde toplanmış faziletler gibi durumlar zeki kimselerin idrak edebileceği nazarî (teorik) durumlardır.
Hz. Peygamberin Kur’an vasıtasıyla bu tarihi olaylardan bahsetmesi de, daha önce anlatıldığı gibi, O’nun mu’cizelerindendir.
51- وَإِذْ وَاعَدْنَا مُوسَى أَرْبَعِينَ لَيْلَةً “Hani, Mûsâ ile kırk gece için sözleşmiştik.”
İsrailoğulları Firavunun helakinden sonra Mısıra döndüklerinde Allahu Teâlâ Hz. Musaya Tevratı vermeyi vaat etti. Zilkade ayının tamamı ve Zilhicce’den de on gün olmak üzere kırk günlük bir süre belirledi. Ayette, “kırk gece” denilmesi, yeni ayların geceden başlamasındandır.
ثُمَّ اتَّخَذْتُمُ الْعِجْلَ مِن بَعْدِهِ وَأَنتُمْ ظَالِمُونَ “Sizler ise onun ardından (kendinize) zulmederek bir buzağıyı ilah edinmiştiniz.”
Sonra sizler buzağıyı ilah veya mabud edinerek Allaha şirk koşmak sûretiyle zâlimler oldunuz.
52-ثُمَّ عَفَوْنَا عَنكُمِ مِّن بَعْدِ ذَلِكَ لَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ “Sonra bunun ardından şükredesiniz diye sizi affetmiştik.”
Buzağıyı ilah edinmenizden sonra, sizler tevbe edince biz de sizleri affettik.
53- وَإِذْ آتَيْنَا مُوسَى الْكِتَابَ وَالْفُرْقَانَ لَعَلَّكُمْ تَهْتَدُونَ “Hani, doğru yolu tutasınız diye Mûsâ’ya Kitab’ı ve Furkan’ı vermiştik.”
Tevrat, münzel bir kitaptır ve hak ile batılı ayıran bir hüccettir.
Furkan’dan murat
-Hak yolda olanla batıl yolda olanı, küfür ve imanı ayırt eden Hz. Musa’nın mu’cizeleri olabilir.
-Veya furkandan murat helal ve haramın arasını ayırt eden dindir.
-Veya, Cenab-ı Hakkın Bedir savaşına “Furkan günü” demesi gibi (Enfal, 41) Hz. Musanın hak dava üzere olduğuna alâmet olarak, düşmanlarına karşı kendisine gelen ilâhî yardım da anlaşılabilir.
54- وَإِذْ قَالَ مُوسَى لِقَوْمِهِ “Hani Musa kavmine şöyle demişti:”
يَا قَوْمِ إِنَّكُمْ ظَلَمْتُمْ أَنفُسَكُمْ بِاتِّخَاذِكُمُ الْعِجْلَ “Ey kavmim! Sizler, buzağıyı ilâh edinmekle nefsinize zulmettiniz.”
فَتُوبُواْ إِلَى بَارِئِكُمْ “Gelin yaratıcınıza tevbe edin.”
O halde, hemen tevbeye azmedin ve sizi yaratana dönün.
Ayette geçen Bârî’, Cenab-ı Hakkın isimlerinden olup çarpıklıktan uzak, muhtelif şekil ve heyetlerde birbirinden ayırt edilecek tarzda yaratan demektir.
فَاقْتُلُواْ أَنفُسَكُمْ “Nefislerinizi öldürün.”
Tevbenizi tamamlamak için nefislerinizi öldürün.
Veya şehvanî şeylerden uzak tutarak onu terbiye edin.
Bu mana, “nefsine azap vermeyen onu nimete kavuşturamaz, nefsini öldürmeyen onu diriltemez” denilmesi kabilindendir.
“Birbirinizi öldürün” manası da verilmiştir.
“Buzağıya tapmayanların, buzağıyı ilah edinenleri öldürmesini emretmektedir” şeklinde mana verenler de olmuştur. Rivayet edildiğine göre, kişi yakınlarından veya diğerlerinden buzağıya tapmış kişileri görüyor, ama Allahın emrini yerine getiremiyordu. Derken Allah sis ve kara bir bulut gönderdi de, sabahtan akşama kadar onları öldürmeye başladılar. Sonunda Hz. Musa ve Hz. Harun dua ettiler, bulut açıldı, tevbe ile ilgili hüküm indi. Öldürülenlerin sayısı yetmiş bin idi.5
ذَلِكُمْ خَيْرٌ لَّكُمْ عِندَ بَارِئِكُمْ “Bu, Yaratıcınız katında sizin için daha hayırlıdır.”
Çünkü bu, şirkten bir temizliktir, ebedi hayata ve daimi sürura kavuşmaktır.
فَتَابَ عَلَيْكُمْ “Böylece tevbenizi kabul buyurdu.”
Şayet ayetin bu kısmı Hz. Musanın kelâmına dâhil ise, mana şöyle olur: Eğer size emredileni yaparsanız, Allah da tevbenizi kabul eder.
Allahtan onlara bir hitap olarak düşünülürse şu anlamı ifade eder: Siz, size emredileni yaptınız, Allah da tevbenizi kabul etti.
Ayette Cenab-ı Hakkın Bârî isminin zikredilmesi ve hükmün buna terettüp ettirilmesi, onların cehalet ve gabavette son derece ileri gittiklerini hissettirmek içindir. Öyle ki, hikmetli yaratıcıyı bırakıp, anlayışsızlıkta darb-ı mesel olan öküze tapmışlardır. Kendisine nimette bulunanı tanımayan kimse, nimetin kendisinden geri alınmasını hak etmiştir. Bundan dolayı öldürülmeleri emredilmiştir.
إِنَّهُ هُوَ التَّوَّابُ الرَّحِيمُ “Şüphesiz O, Tevvab – Rahîm’dir.”
55-وَإِذْ قُلْتُمْ يَا مُوسَى لَن نُّؤْمِنَ لَكَ حَتَّى نَرَى اللَّهَ جَهْرَةً “Hani “Ey Musa, biz Allah’ı açıkça görmedikçe sana asla inanmayacağız” demiştiniz.”
Böyle diyenler, Hz. Musanın Tur’a giderken yanına seçip aldığı yetmiş kişilik bir gruptur. Kavminden onbin kişi olduğu da söylenir.
فَأَخَذَتْكُمُ الصَّاعِقَةُ وَأَنتُمْ تَنظُرُونَ “Bunun üzerine sizi saika çarpmıştı ve siz de bakakalmıştınız.”
Aşırı inat, işi yokuşa sürmek ve olmayacak bir şeyi istemek sebebiyle yıldırım sizi yakalayıverdi.
Çünkü onlar Allahu Teâlânın cisimlere benzediğini zannettiler ve bakan kimsenin karşısında belli bir cihet ve mekânda cisimlerin görülmesi gibi, O’nu görmeyi talep ettiler. Bu ise, muhali taleptir. Mümkün olan rü’yet, Cenab-ı Hakkın keyfiyetten münezzeh bir şekilde görülmesidir. Bu ise ahirette mü’minler içindir ve dünyada dahi bazı durumlarda bazı peygamberler içindir.
Saikayla alakalı şöyle denildi: Semadan bir ateş geldi ve onları yaktı.
Saika hakkında “şiddetli bir gürültü”de denilmiştir.
Saikanın Allahın bazı askerleri olduğu, olaya muhatap olan İsrailoğullarının bunların hışıltısını duyup baygın yere düştükleri, bir gün bir gece ölü vaziyette kaldıkları da söylenmiştir.
56- ثُمَّ بَعَثْنَاكُم مِّن بَعْدِ مَوْتِكُمْ لَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ “Sonra, şükredesiniz diye ölümünüzün ardından sizi tekrar dirilttik.”
Saika ile Allahın cezalandırmasını görünce, olur ki daha önceden nankörlük ettiğiniz şeylere veya yeniden diriltilmenize şükredersiniz diye sizi dirilttik.
57- وَظَلَّلْنَا عَلَيْكُمُ الْغَمَامَ “Ve üstünüze bulutu gölge yaptık.”
Onlar çölde iken Allah onlara bulutu musahhar kıldı, bulut güneşin hararetine karşı onlara gölgelik yapıyordu.
وَأَنزَلْنَا عَلَيْكُمُ الْمَنَّ وَالسَّلْوَى “Üzerinize kudret helvası ve bıldırcın indirdik.”
كُلُواْ مِن طَيِّبَاتِ مَا رَزَقْنَاكُمْ “Size ihsan ettiğimiz hoş rızıklardan yiyin” (dedik.)”
Denildiğine göre, kudret helvası sabah namazı vaktinden güneşin doğuşuna kadar kar gibi iniyordu. Güney rüzgarı ile de bıldırcın geliyordu. Ayrıca gece bir ateş sütunu iniyor, onun ışığında yol alıyorlardı. Elbiseleri kirlenmiyor ve eskimiyordu.
وَمَا ظَلَمُونَا “Onlar, bize zulmetmediler.”
Ayette ihtisar vardır, bazı manalar açıktan ifade edilmeyip zihne havale edilmiştir. Yani, onlar bu nimetlere mukabil nankörlük yaparak zulmettiler. Ama aslında bize zulmetmediler.
وَلَكِن كَانُواْ أَنفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ “Lakin kendi nefislerine zulmediyorlardı.”
Yani, onlar nankörlük yaparak ancak kendilerine zulmetmiş oldular. Çünkü bunun zararı kendilerinedir.
58- وَإِذْ قُلْنَا ادْخُلُواْ هَذِهِ الْقَرْيَةَ “Hani şöyle demiştik: Şu şehre girin.”
فَكُلُواْ مِنْهَا حَيْثُ شِئْتُمْ رَغَداً “Onun nimetlerinden dilediğiniz şekilde bol bol yiyin.”
Çöldeki şaşkın şaşkın dolaşmalarından sonra bu beldeye girmeleri emredildi. Bu beldeden murat, Kudüs veya Eriha olabilir.
وَادْخُلُواْ الْبَابَ سُجَّداً “Kapıdan secde ederek girin.”
Sizi çölden çıkarmasına mukabil, şükür secdesine varın.
وَقُولُواْ حِطَّةٌ “Ve “hıtta” (bizi bağışla!) deyin.”
نَّغْفِرْ لَكُمْ خَطَايَاكُمْ “Biz de hatalarınızı bağışlayalım.”
Secde ve dualarınıza karşılık biz de sizi bağışlayalım.
وَسَنَزِيدُ الْمُحْسِنِينَ “İyilik yapanlara arttıracağız.”
İhsan sahiplerinin sevabını ziyade kılacağız.
Allahın emirlerine uymak; günahkâr kişi için bir tevbe, iyi işler yapan kişi için ise ziyade sevaba bir sebep kılındı.
59- فَبَدَّلَ الَّذِينَ ظَلَمُواْ قَوْلاً غَيْرَ الَّذِي قِيلَ لَهُمْ “Derken, zalim olanlar, sözü kendilerine söylenenden başka şekle soktular.”
Kendilerine emredilen tevbe ve istiğfarı, geçici dünya malı arzusuyla değiştirdiler.
فَأَنزَلْنَا عَلَى الَّذِينَ ظَلَمُواْ رِجْزاً مِّنَ السَّمَاء بِمَا كَانُواْ يَفْسُقُونَ “Biz de haktan ayrılmaları sebebiyle, o zalimlere gökten bir azap indirdik.”
Onların zulmü, ya emredilenler yerine başka şeyleri koymaları veya kendilerini kurtaracak şeyler yapmak yerine, helâke sürükleyenleri yapmalarıdır.
Bir önceki ayette onların zulmü ifade edilmişken bu ayette de “zulüm” kelimesinin kullanılması hem mübalağa ifade eder, hem de başlarına gelen azabın zulümleri sebebiyle olduğunu anlatır.
Rivayete göre tauna mübtela kılındılar. Bir saat içinde yirmidört bin kişi hayatını kaybetti.
Dipnotlar:
1 “Ebu’l-harb”, savaşın babası ve “Bintü’l-fikr” ise fikrin kızı demektir.
2 Mesela, peygamber gönderilmeyen devirlerde yaşayanlar, dini bilme imkânları olmadığından dolayı daha az sorumluluk sahibidirler.
3 Onların namazında rükû yoktu. Sadece “Namaz kılın” denilse “biz zaten kılıyoruz” diyebilirlerdi.
4 Çünkü, bir şey bütünüyle elde edilmezse, tamamen terk edilmesi de uygun değildir. “Ya hep ya hiç” demek çoğu hallerde isabetli olmayabilir.
5 Bu gibi rivayetler genelde İsrailiyattan gelme olup o derece sıhhatli değildir. Dolayısıyla belli bir ihtiyat kaydıyla değerlendirmek daha isabetli olur kanaatindeyiz. Böyle muteber bir tefsirde de yer alması onun sıhhatine delil sayılmaz. “Rivayet edildiğine göre” denilmesi Beydâvînin de meseleye ihtiyatlı yaklaşmasının bir delilidir. Zira bu tarz anlatım, onun zaafına bir işarettir.
60- وَإِذِ اسْتَسْقَى مُوسَى لِقَوْمِهِ “Hani Musa kavmi için su istemişti.”
فَقُلْنَا اضْرِب بِّعَصَاكَ الْحَجَرَ “Biz de “asanla taşa vur!” demiştik.”
Rivayete göre, bu taş Hz. Musanın Tur dağından getirdiği bir taştı. Dört köşeli bu taşın her yüzünün üç ayrı yerinden su akıyordu. Böylece on iki kabilenin her birine ayrı bir cedvelden su geliyordu. Çöldeki İsrailoğullarının sayısı 600.000 idi ve oniki millik bir mesafede kamp kurmuşlardı.
Veya bu taş Hz. Âdemin cennetten getirdiği bir taş idi. Hz. Şuayba kadar elden ele gelmiş, O da asa ile beraber bunu Hz. Musa’ya vermişti.
Veya şu olaydaki taş olabilir: Hz. Musanın kavminden bazıları, iftira yoluyla O’nun haya organlarının şişkin olduğunu söylemişlerdi. Birgün Hz. Musa yıkanmak için elbiselerini çıkardı, bir taşın altına koydu. Yıkanırken taş harekete geçti, elbiseleriyle beraber yukardan aşağıya doğru yuvarlanmaya başladı. Hz. Musa, elbiselerini yakalamak için koşarken, kavmi O’nda böyle bir rahatsızlık olmadığını görmüş oldu. Cebrail (a.s.) Hz. Musaya bu taşı yanına almasını söyledi.
Veya ayetteki taş, özel bir taş olmayıp cins ifade eder. Böyle olması delil yönünden en zâhir olandır.
Şöyle de denildi: Allahu Teâlâ aslında belli bir taşa asa ile vurmasını emretmedi. Lakin İsrailoğulları “Hiç taş olmayan bir yere vardığımızda halimiz nice olur?” dediklerinde torbasına bir taş koydu. Bir yerde konakladıklarında asası ile ona vuruyor, ondan su fışkırıyordu. Yola koyulduklarında tekrar vuruyor, taş kuru hale geliyordu. Derken İsrailoğullarından bazısı şöyle demeye başladı: “Musa asasını kaybederse, susuzluktan ölürüz.” Allahu Teâlâ bunun üzerine Hz. Musaya vahiy ile şöyle bildirdi: “Asayı taşa vurma, taş ile konuş, taş sana itaat edecektir. Bunu görünce belki ibret alırlar.”
فَانفَجَرَتْ مِنْهُ اثْنَتَا عَشْرَةَ عَيْناً “Bunun üzerine o taştan on iki pınar fışkırmıştı.”
قَدْ عَلِمَ كُلُّ أُنَاسٍ مَّشْرَبَهُمْ “Her grup insan kendi su alacağı yeri bildi.”
Ayette hazıf vardır. Bu, “eğer vurursan ondan su fışkırır” veya “Hz. Musa, bu emir üzerine asasını taşa vurdu, ondan su fışkırdı” şeklinde takdir edilebilir.
كُلُواْ وَاشْرَبُواْ مِن رِّزْقِ اللَّهِ “Allah’ın rızkından yiyin ve için.”
Bundan murat, önceki kudret helvası ve bıldırcın nimetleriyle beraber, sonraki su nimeti olabilir.
Veya, murat sadece su nimetidir, bundan içmişler ve bu su ile yiyecekleri şeyleri de yetiştirmişlerdir.
وَلاَ تَعْثَوْاْ فِي الأَرْضِ مُفْسِدِينَ “Ama bozguncu kimseler olarak yeryüzünde aşırılık yapmayın.”
Ayetteki “bozguncu kimseler olarak yeryüzünde aşırılık yapmayın” ifadesinde bu kaydın getirilmesi, her ne kadar aşırılık daha çok fesatta kullanılsa da, haddi aşan bir zâlime mukabelede bulunmak gibi kendisinde fesat olmayan aşırılıklar da vardır. Hz. Hızırın çocuğu öldürmesi ve gemiyi yaralı hâle getirmesi gibi, sonuç itibariyle salah ciheti galip gelen aşırılıklar da vardır.
Taştan su çıkması mu’cizesi gibi olayları inkâr eden kimseler, Allahı bilmede son derece cahil oluşlarından ve O’nun hayret verici sanatını düşünmemelerinden böyle yaparlar. Allahu Teâlânın taşlara saçı traş etmek, gıda maddelerini bozulmaktan korumak ve demiri çekmek gibi özellikler verdiğini görmekte iken, Allahın özel bir taşı da yerin altındaki suları cezp etmekte musahhar kılmasına, veya etraftan havayı cezp edip soğutma kuvveti veya başka şekilde bunu sıkıp su haline getirmesine bir engel yoktur.
61-وَإِذْ قُلْتُمْ “Hani şöyle demiştiniz:”
يَا مُوسَى لَن نَّصْبِرَ عَلَىَ طَعَامٍ وَاحِدٍ “Ey Musa, biz tek çeşit yemeğe asla katlanamayız.”
İsrailoğullarının “tek çeşit yiyecek” deyişlerinden murat, çölde rızıklandırıldıkları kudret helvası, bıldırcın eti ve su’dur. Buna “tek çeşit yemek” demeleri değişmez bir menü olmasındandır. Mesela, “hükümdar sofrasının yiyeceği birdir” denildiğinde çeşitlerinin değişmediği anlaşılır.
İsrailoğulları çiftçilikle meşgullerdi. Bundan dolayı eski karışık yemek düzenlerini özlediler, alışmış oldukları yemekleri arzuladılar.
“Bizim için Rabbine dua et de bize yerin bitirdiği şeylerden; sebzesinden, kabağından, sarmısağından, mercimeğinden ve soğanından çıkarsın.”
“Yerin bitirdiği şeylerden” ifadesinde bitirme fiilinin arza nisbeti mecazîdir, bitirmeye kabil oluşu, fail makamına konulmuştur, gerçekte ise bitiren Allahtır.
قَالَ أَتَسْتَبْدِلُونَ الَّذِي هُوَ أَدْنَى بِالَّذِي هُوَ خَيْرٌ “O da dedi: Daha hayırlı olanı daha aşağı olanla değiştirmek mi istiyorsunuz?”
Bunu söyleyen Cenab-ı Hak olabileceği gibi, Hz. Musa da olabilir.
Daha hayırlı olan, kudret helvası ve bıldırcın etidir. Çünkü bu ikisi daha lezzetli ve daha faydalıdır, ayrıca çalışmaya da ihtiyaç bırakmaz
اهْبِطُواْ مِصْراً فَإِنَّ لَكُم مَّا سَأَلْتُمْ “Bir şehre inin, istedikleriniz orada var.”
“Çölden çıkın, bir şehre varın.”
Bundan “Mısır’a gidin” manası da murat edilmiş olabilir. Nitekim İbnu Mes’udun mushafında özel isim olarak tenvinsiz gelmiştir.
وَضُرِبَتْ عَلَيْهِمُ الذِّلَّةُ وَالْمَسْكَنَةُ “Üzerlerine zillet ve meskenet damgası vuruldu.”
Nasıl ki bir kubbe, üzerinde bulunduğu her şeyi kuşatır, zillet ve meskenet de bunları aynı şekilde her taraftan sarmıştır.
Veya çamurun duvara yapışması kabilinden, nankörlüklerine bir ceza olarak zillet ve meskenet bunların ayrılmaz bir parçası olmuştur.
Yahudiler çoğu hallerde zelil ve miskindirler. Bu zillet ve meskenet ya hakikat olarak zaten kendilerinde vardır veya cizyelerinin artırılmasından korkmaları gibi hallerle kendini gösterir.
وَبَآؤُوْاْ بِغَضَبٍ مِّنَ اللَّهِ “Ve Allah’tan bir gazaba uğradılar.”
ذَلِكَ بِأَنَّهُمْ كَانُواْ يَكْفُرُونَ بِآيَاتِ اللَّهِ وَيَقْتُلُونَ النَّبِيِّينَ بِغَيْرِ الْحَقِّ “Bunun sebebi şu idi: Allah’ın âyetlerini inkâr ediyorlar ve haksız yere peygamberleri öldürüyorlardı.”
Yani, zillet ve meskenete maruz kalmaları, Allahın gadabını celbetmek Allahın ayetlerini yalanlamak ve haksız yere peygamberleri öldürmek gibi hallerindendir.
“Allah’ın Âyetleri”
Denizin yarılması, bulutun kendilerine gölgelik yapması, kudret helvası ve bıldırcın eti gönderilmesi, taştan her kabile için ayrı bir yerden su çıkması gibi durumlar Allahın onlara izhar ettiği bazı mu’cizelerdir, onlar bu ilâhî ayetleri yalanlamışlardır.
Allahın ayetlerinden murat, Tevrat ve İncil gibi semavî kitaplar da olabilir.
Keza, Tevratta yer alan recm ayetini ve Hz. Peygamberin vasfını inkâr etmeleri şeklinde kitabın bir kısmını yalanlamak da olabilir.
Peygamberleri öldürmeleri ise, Hz. Şiaya, Hz. Zekeriya ve Hz. Yahya gibi kendilerine gönderilen bazı peygamberleri katletmeleridir. Aslında onları öldürmek için hiçbir haklı nedenleri yoktu. Onları buna sevkeden, ancak hevâ’ya uymaları ve dünyayı sevmeleri gibi durumlar oldu. Nitekim, ayet buna şöyle işaret eder:
ذَلِكَ بِمَا عَصَواْ وَّكَانُواْ يَعْتَدُونَ “Çünkü isyan ettiler ve aşırı gidiyorlardı.”
İsyan, inat, haddi aşmak onları ayetleri inkâra ve peygamberleri öldürmeye sevk etti. Çünkü küçük günahlar, büyük günahları işlemeye bir sebeptir. Benzeri bir şekilde küçük taatleri yapmak, büyüklerini de araştırmaya yol açar.
Bu son kısmın, onların peygamberleri öldürme sebebini beyan ettiği de söylenmiştir. Yani, onlar küfürleri sebebiyle böyle bir cezaya maruz kaldılar. Peygamberleri öldürmelerine gelince, bunun sebebi günahları işlemeleri ve Allahın koyduğu sınırları aşmalarıydı.
62-إِنَّ الَّذِينَ آمَنُواْ وَالَّذِينَ هَادُواْ وَالنَّصَارَى وَالصَّابِئِينَ مَنْ آمَنَ بِاللَّهِ وَالْيَوْمِ الآخِرِ وَعَمِلَ صَالِحاً فَلَهُمْ أَجْرُهُمْ عِندَ رَبِّهِمْ “Şüphe yok ki, iman edenler (Müslümanlar), Yahudiler, Hristiyanlar ve Sabiîler, bunlardan her kim Allah’a ve ahiret gününe gerçekten iman eder ve salih amel işlerse, elbette Rabbleri katında ecirleri vardır.”
إِنَّ الَّذِينَ آمَنُوا Bundan murat, samimi Müslümanlar yanında, dilleriyle iman ettiğini, Hz. Muhammedin dininden olduğunu söyleyenlerdir. Münafıklar da buna dâhildirler.
وَالَّذِينَ هَادُواْ Bundan murat Yahudilerdir.
Buzağıya tapmaktan tevbe ettiklerinde “Sana döndük” demişler, bundan dolayı kendilerine “yahudî” denilmiştir.1
Veya onlara Yahudi denilmesi, Hz. Yakubun en büyük evladının ismi Yahuzaya nisbetledir. Bu kelime muarreb yapılarak “Yahudî” denilmiştir.
وَالنَّصَارَى Bundan murat Hristiyanlardır.
Hz. İsaya yardımlarından dolayı kendilerine “Nasranî” denilir, bunun çoğulu “Nasâra” gelir.
Veya onlara “Nasranî” denilmesi Hz. İsa ile beraber “Nasran” veya “Nasıra” beldesinden olmalarındandır.
وَالصَّابِئِينَ Sabiler, Hristiyanlarla Mecusiler arasında bir kavimdir.
Denildi ki, bunların dininin aslı Hz. Nûhun dinidir.
Bunların meleklere veya yıldızlara taptığı da söylenmiştir.
Kelimenin kökü S-B-E dendir. Bu kelime çıkmak, meyletmek anlamlarına gelir. Bunlar da başka dinlerden kendi dinlerine veya haktan batıla meyledip çıkmışlardır.
“İşte bu din mensuplarından her kim, kendi dini neshedilmeden önce Allahı ve ahireti kalben tasdik eder, kendi dininin gereği üzere yaşarsa…”
Veya anlam şöyle de olabilir: “Bu kâfirlerden her kim hâlis bir imanla inanır, sadık bir şekilde İslâma girerse, iman ve amellerine mukabil vaat edilen mükâfatları kendilerine verilecektir.”
وَلاَ خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلاَ هُمْ يَحْزَنُونَ “Onlara bir korku yoktur, onlar mahzun olacak da değillerdir.”
Kâfirler cezadan korktukları zamanda bunlar korkmazlar, amelde noksanı olanlar ömrü zayi etmelerine, sevabı kaçırmalarına üzülürken, bunlar üzülmezler.
63-وَإِذْ أَخَذْنَا مِيثَاقَكُمْ “Hani sizden mîsakınızı (sağlam bir sözü) almıştık.”
Hz. Musa’ya tâbi olmak ve Tevratla amel etmek hususunda sizden kuvvetli söz aldık.
َوَرَفَعْنَا فَوْقَكُمُ الطُّورَ “Ve üstünüze Tur’u kaldırmıştık.”
Tur’u kaldırınca siz söz verdiniz. Rivayete göre, Hz. Musa İsrailoğullarına Tevratı getirdiğinde, içindeki mükellefiyetleri görünce bunu gözlerinde büyüttüler, kabule yanaşmadılar. Bunun üzerine Allahu Teâlâ Cebraile Tur dağını yerinden söküp bunların üzerine kaldırmasını emretti. Hz. Cebrail, emredileni yapınca kabul etmek zorunda kaldılar.
خُذُواْ مَا آتَيْنَاكُم بِقُوَّةٍ “Size verdiğimizi kuvvetle alın.”
وَاذْكُرُواْ مَا فِيهِ “Ve onun içindekileri düşünün.”
Ve onlara şöyle dedik: “Kitapta size verilenleri tam bir ciddiyet ve kararlılıkla alın, onda olanları kendinize ders edinin, asla unutmayın.”
Veya “onda size bildirilenleri tefekkür edin.” Çünkü tefekkür, kalben hatırlamaktır.
Veya “onunla amel edin!”
لَعَلَّكُمْ تَتَّقُونَ “Ola ki, korunursunuz.”
Bunları böyle yapın ki, günahlardan sakınabilesiniz.
Veya “bunları yaparak müttakilerden olmayı umabilirsiniz.”
Mu’tezileye göre ise mana şöyle olabilir: “Biz onlara dedik: Muttakilerden olmak için size verilenlere sımsıkı sarılın ve onda olanları tezekkür edin.”
64- ثُمَّ تَوَلَّيْتُم مِّن بَعْدِ ذَلِكَ “Sonra bunun ardından yüz çevirdiniz.”
Sizden söz alındıktan sonra, verilen söze vefa göstermekten yüz çevirdiniz.
فَلَوْلاَ فَضْلُ اللَّهِ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَتُهُ لَكُنتُم مِّنَ الْخَاسِرِينَ “Şayet üzerinizde Allah’ın lütfu ve rahmeti olmasa idi, elbette hüsrana uğrayanlardan olurdunuz.”
Allahın onlara lütfu,
-Tevbeye muvaffak kılarak,
-Hz. Muhammedi göndererek olmuştur.
Hz. Peygamber onları hakka çağırmış ve rehberlik yapmıştır.
“Elbette zarara uğrayanlardan olurdunuz.”
Şayet Allahın bu şekilde bir lütfu olmasaydı,
-Ya günahlara büsbütün dalarak,
-Veya peygamberlerin gönderilmediği fetret döneminde ne yapacağınızı bilmeden yoldan çıkarak hüsrana düşenlerden olacaktınız.
65- وَلَقَدْ عَلِمْتُمُ الَّذِينَ اعْتَدَواْ مِنكُمْ فِي السَّبْتِ “İçinizden cumartesi yasağını çiğneyenleri elbette bildiniz.”
Yahudilere Cumartesi günü sadece ve sadece ibadetle meşgul olmaları emredilmişti. Hz. Davud zamanında içlerinden bir kısmı bunu çiğnedi, av ile meşgul oldu. Bunlar Eyle isminde deniz kenarında bir beldede yaşıyorlardı. Cumartesi günü olduğunda denizdeki bütün balıklar orada toplanıyor, gün bittiğinde ise dağılıyorlardı. Bunun üzerine buranın ahalisi havuzlar kazdılar, buralara su yolları yaptılar. Böylece balıklar Cumartesi buralara geldiler, onlar da Pazar günü avladılar.
فَقُلْنَا لَهُمْ كُونُواْ قِرَدَةً خَاسِئِينَ “Onlara “sefil maymunlar olun!” demiştik.”
Tefsir âlimlerinden Mücahid, onların sûretlerinin değil, kalplerinin maymuna çevrildiğini söyler. Ona göre, Tevratı uygulamayan Yahudiler, kitap yüklü merkeple temsil edildiği gibi, haddi aşanlar da maymun ile temsil edilmişlerdir.2
Ayetteki “olun” ifadesi onlara bir emir değildir, çünkü bunu yapmaya kudretleri yoktur. Bundan murat, tekvindeki sürattir. Allah böyle olmalarını murat ettiğinde, onlar öyle olmuşlardır.
66-فَجَعَلْنَاهَا نَكَالاً لِّمَا بَيْنَ يَدَيْهَا وَمَا خَلْفَهَا وَمَوْعِظَةً لِّلْمُتَّقِينَ “Biz bunu, hem öncekilere, hem de sonrakilere bir ibret ve müttakilere de bir öğüt kıldık.”
Böylece maymuna çevrilmelerini veya böyle cezalandırılmalarını, duyanın benzerini yapmaktan kaçınacağı bir ders kıldık. Bunu, hem öncekilere, hem sonrakilere bir ibret yaptık. Çünkü onların kıssası önceki kitaplarda da yer aldı, sonraki devirlerde de kıssaları şöhret buldu.
Veya hem yakındakilere, hem uzaktakilere, hem o şehirde olanlara, hem de çevrede bulunanlara bir uyarı hükmüne geçti.
Veya önceki ve sonraki günahlarına ceza olarak böyle bir akıbete maruz kaldılar.
Hem kendi kavimlerinden hem de olayı duyan her müttaki için bir öğüt kıldık.
Dipnotlar:
1 “Sana döndük” demeleri A’raf sûresi 156. ayette geçer. Kelimenin orijinali “Yahudi” kelimesini çağrıştırmaktadır.
2 İlgili ayette şöyle denilmektedir: “Tevrat’la yükümlü olup da onunla amel etmeyenlerin durumu, ciltlerle kitap taşıyan eşeğin durumu gibidir.” (Cum’a, 5)
67- وَإِذْ قَالَ مُوسَى لِقَوْمِهِ “Hani Musa kavmine şöyle demişti:”
إِنَّ اللّهَ يَأْمُرُكُمْ أَنْ تَذْبَحُواْ بَقَرَةً “Şüphesiz Allah, size bir bakara (sığır) boğazlamanızı emrediyor.”
Bu kıssanın evveli, “Hani birini öldürmüştünüz de suçu birbirinize atmıştınız.” (Bakara, 72) ayetidir.
Burada, İsrailoğullarının,
-Emir ile dalga geçmek,
-Sualde aşırıya kaçmak,
-Emri hemen yerine getirmemek gibi seyyielerinden bir kısmı nazara verilmek için kıssaya bu şekilde başlanmıştır.
Kıssa şöyledir: İçlerinde yaşlı bir zengin vardı. Mirasına konmak için, kardeşinin çocukları bunun oğlunu öldürdüler ve cesedini şehrin kapısına attılar. Ardından “amca oğlumuz öldürüldü, kısasını isteriz” diye yalandan konuşmaya başladılar. Bunun üzerine Allahu Teâlâ bir sığır boğazlayıp bunun bir parçasıyla maktûle vurmalarını, o zaman maktûlün katilini haber vereceğini bildirdi.
قَالُواْ أَتَتَّخِذُنَا هُزُواً “Onlar da, “bizimle eğleniyor musun?” dediler.”
قَالَ أَعُوذُ بِاللّهِ أَنْ أَكُونَ مِنَ الْجَاهِلِينَ “Mûsâ, “cahillerden olmaktan Allah’a sığınırım” dedi.”
Çünkü böyle bir durumda alay etmek, cehalet ve sefahettir.
Hz. Musa, itham edildiği şeyi delil göstererek kendisinden nefyetti ve böyle bir fiilin Allaha sığınılacak kadar çirkin olduğunu nazara verdi.
68-قَالُواْ ادْعُ لَنَا رَبَّكَ يُبَيِّن لّنَا مَا هِيَ “Onlar dediler: Bizim için Rabbine dua et, onun mahiyetini bize açıklasın.”
“Onun hali sıfatı nedir?” diye sordular. Hâlbuki “Hangi sığır? “O nasıl bir şey?” diye sormaları gerekirdi. Lakin onlar kendilerine emredilenin şimdiye kadar olmayan bir türden olduğunu düşündüklerinden hakikatini bilmemiş, mislini görmemiş bir şey tarzında sordular.
قَالَ إِنَّهُ يَقُولُ إِنَّهَا بَقَرَةٌ لاَّ فَارِضٌ وَلاَ بِكْرٌ عَوَانٌ بَيْنَ ذَلِكَ “Musa dedi: (Rabbim) diyor ki: O ne ileri yaşlı, ne de pek tazedir, ikisi arası dinç bir sığırdır.”
Acaba onlara kesmeleri emredilen sığır herhangi bir sığır mı idi, yoksa belli özellikleri olan bir sığır mı idi? Burada bu sıfatların sayılması, onun belli bir sığır olmasına delâlet eder. Ancak işin başında “Allah size bir sığır boğazlamanızı emrediyor” denilmiş ve herhangi bir özellik sayılmamıştı. Bundan hareketle, işin başında onlara emredilenin muayyen bir sığır olmadığı anlaşılır. Hz. Peygamberden gelen şu rivayet de bunu te’yid eder: “Şayet onlar istedikleri herhangi bir sığırı kesselerdi, onlara yeterdi.”
فَافْعَلُواْ مَا تُؤْمَرونَ “Haydi emrolunduğunuz işi yapınız.”
Hz. Musa böyle diyerek onların inadını kırmaya çalıştı ve işi yokuşa sürmelerinden sakındırdı.
69- قَالُواْ ادْعُ لَنَا رَبَّكَ يُبَيِّن لَّنَا مَا لَوْنُهَا “ Onlar, “Bizim için Rabbine dua et, onun renginin ne olduğunu bize açıklasın” dediler.”
قَالَ إِنَّهُ يَقُولُ إِنّهَا بَقَرَةٌ صَفْرَاء فَاقِعٌ لَّوْنُهَا تَسُرُّ النَّاظِرِينَ “Musa dedi: (Rabbim) diyor ki, o bakanlara sürur veren, sapsarı bir sığırdır.”
Sürur, bir fayda meydana geldiğinde kalpte husule gelen lezzettir.
70- قَالُواْ ادْعُ لَنَا رَبَّكَ يُبَيِّن لَّنَا مَا هِيَ “Onlar dediler: Bizim için Rabbine dua et, onun mahiyetini bize açıklasın.”
إِنَّ البَقَرَ تَشَابَهَ عَلَيْنَا “Çünkü sığırın durumu bize karışık geldi.”
Yani, “ne çok yaşlı ne çok genç, rengi sapsarı olan pek çok sığır vardır. Dolayısıyla işi tam anlayamadık” dediler.
وَإِنَّآ إِن شَاء اللَّهُ لَمُهْتَدُونَ “Biz, inşaallah biz onu buluruz.”
“İnşaallah, boğazlanması murat olana veya kâtilin kim olduğuna ulaşırız”
Hadiste şöyle bildirilir: “Şayet ‘inşaallah’ demeselerdi ebediyen kendilerine açıklanmayacaktı.”
Ehl-i sünnet âlimleri, ayette geçen “inşaallah” ifadesinden şuna delil getirdiler:
- Olaylar Allahu Teâlânın iradesiyledir.
- Bazan emir, iradeden ayrılabilir. Yoksa emirden sonra şart getirilmesi bir anlam ifade etmez.
Mutezile ve Keramiye ise, iradenin sonradan meydana geldiğine bu ayetle delil getirdiler. Buna cevap olarak, talîkın taalluk itibarıyla olduğu nazara verildi.1
71- قَالَ إِنَّهُ يَقُولُ إِنَّهَا بَقَرَةٌ لاَّ ذَلُولٌ تُثِيرُ الأَرْضَ وَلاَ تَسْقِي الْحَرْثَ مُسَلَّمَةٌ لاَّ شِيَةَ فِيهَا “Musa dedi: (Rabbim) diyor ki: O, çift sürmek ve ekin sulamak için boyunduruğa vurulmamış, kusursuz, hiç alacası olmayan bir sığırdır.”
قَالُواْ الآنَ جِئْتَ بِالْحَقِّ Onlar da: “İşte şimdi gerçeği ortaya koydun” dediler.”
فَذَبَحُوهَا “Nihayet onu boğazladılar.”
Ayette ihtisar vardır. Yani, özellikleri bildirilen sığırı buldular ve onu boğazladılar.
وَمَا كَادُواْ يَفْعَلُونَ “Az kalsın yapmayacaklardı.”
İşi uzatmaları ve yokuşa sürmelerinden dolayı veya kâtilin ortaya çıkmasıyla rezil olacaklarını bildiklerinden veya sığırın fiyatının pahalı oluşundan az kalsın yapamayacaklardı.
Rivayete göre, o zamanda salih bir adamın dişi bir buzağısı vardı. Onu ağaçlık bir bölgeye getirdi “Ya Rabbi, onu oğlum için büyüyünceye kadar sana emanet ediyorum” dedi. Ayette belirtilen bütün özellikler sadece bunda vardı.
Sığır boğazlamakla emrolunanlar gittiler, normalde o günün şartlarında sığır üç dinar iken, bunu ağırlığınca altın ödeyerek o salih zâtın oğlundan ve annesinden satın aldılar.
72- وَإِذْ قَتَلْتُمْ نَفْساً فَادَّارَأْتُمْ فِيهَا “Hani birini öldürmüştünüz de suçu birbirinize atmıştınız.”
Hitabın hepsine olması, öldürme olayının onların içinde olmasındandır.
Onunla alakalı ihtilafa düşmüştünüz. Birbirine hasım olanlar, suçu birbirlerine atıyorlardı.
وَاللّهُ مُخْرِجٌ مَّا كُنتُمْ تَكْتُمُونَ “Hâlbuki Allah, saklamış olduğunuzu açığa çıkaracaktı.”
73- فَقُلْنَا اضْرِبُوهُ بِبَعْضِهَا “O sığırın bir parçası ile o ölüye vurun, dedik.”
“Ondan bir parçayı ölenin cesedine vurun.”
Ayette bu parçanın hangi aza olduğu belirtilmemiştir. “Kalp ve dil, sadece dil, sağ kol, kulak, kuyruk sokumu” şeklinde rivayetler vardır.
كَذَلِكَ يُحْيِي اللّهُ الْمَوْتَى “Allah ölüleri işte böyle diriltir.”
Onlar da denileni yaptılar, maktûl dirildi.
Ayetteki hitap, maktûlün dirilişine şahit olanlaradır. Ayetin nüzûlüne şahit olanlara da olabilir.
وَيُرِيكُمْ آيَاتِهِ “Ve size âyetlerini gösterir.”
Kemâl-i kudretinin delillerini size gösterir.
لَعَلَّكُمْ تَعْقِلُونَ “Ola ki aklınızı kullanasınız.”
Ta ki aklınız kemâl bulsun ve bir nefse hayat verenin bütün nefislere hayat vermeye kâdir olacağını bilin, hükmüne göre amel işleyin.
Allahu Teâlâ dileseydi böyle bir şart olmadan da maktûlü diriltir, kâtilini haber verdirirdi. Ama böyle yapması, şu gibi faideleri sonuç vermiştir:
-Bu tarzda olmasında, Allaha yakınlık ve vacibin edası vardır.
-Yetimin faydası olmuştur.
-Tevekkülün bereketine bir tenbih vardır.
-Evlada şefkate dikkat çekilmiştir.
-Bir şeyi talep eden, bunun bedeline de katlanmalıdır.
-Herşeyin en iyisini aramak lazımdır.
-Gerçekte müessir ancak Allah’tır, sebepler ise birer perdedir, tesirleri yoktur.
Bakara Kıssasının İşarî Manası
Tasavvufî yönden bakıldığında ise, kıssadan şu manalara işaretler görülebilir:
En zararlı düşman olan nefsini tanımak ve onu gerçek ölümle öldürmek isteyen kimse, o nefis sığırını boğazlamalıdır.
Bunun yapılmasında nefsin şu özellikleri nazara alınmalıdır:
-Nefsin şehvetini öldürmek ne çok erken yaşta yapılmalı ne de çok ileri yaşa bırakılmalıdır.
-Nefis dünya talebinde zillete düşmeden, gayet zinde, hoş görünümlü iken yapılmalıdır.
-Nefis, dünya kirlerinden uzak kalmalı, üzerinde çirkin kaçacak bir alâmeti olmamalı.
O zaman, bunun etkisi nefiste görülür, güzel bir hayatla hayatlanır, kendisiyle hâlin inkişaf edeceği bir duruma gelir. Akılla vehim arasında bulunan engel ve çekişme ortadan kalkar.
Dipnotlar:
1 Kerramiye, Allah’a el -ayak gibi azalar nisbet ederek O’nu insana benzeten batıl bir mezheptir.
74- ثُمَّ قَسَتْ قُلُوبُكُم مِّن بَعْدِ ذَلِكَ فَهِيَ كَالْحِجَارَةِ أَوْ أَشَدُّ قَسْوَةً “Sonra bunun ardından kalpleriniz katılaştı, o kalpler taş gibi, hatta taştan daha katıdır.”
Kalp katılığı, taş misali kalbin sert ve kaba oluşunu ifade eder, kalbin ders ve ibret almamasına bir meseldir.
Ayette “bunun arkasından” ifadesi maktûlün diriltilmesi olayına bakar. “Sayılan bütün bu mu’cizelerden sonra” manasına da gelebilir. Çünkü, bütün bu ayetler, kalbin yumuşamasını gerektirmektedir.
وَإِنَّ مِنَ الْحِجَارَةِ لَمَا يَتَفَجَّرُ مِنْهُ الأَنْهَارُ “Çünkü taşlardan öylesi var ki; içinden nehirler kaynıyor.”
وَإِنَّ مِنْهَا لَمَا يَشَّقَّقُ فَيَخْرُجُ مِنْهُ الْمَاء “Ve öylesi var ki, çatlıyor da bağrından sular fışkırıyor.”
وَإِنَّ مِنْهَا لَمَا يَهْبِطُ مِنْ خَشْيَةِ اللّهِ “Öylesi de var ki, Allah korkusundan aşağılara yuvarlanıyor.”
وَمَا اللّهُ بِغَافِلٍ عَمَّا تَعْمَلُونَ “Ve Allah sizin neler yaptığınızdan gafil değildir.”
Taş bile etki altında kalır. İşte o taşların bir kısmı parçalanır, kendisinden su nebean eder, bu sular nehir halini alır. O taşların bir kısmı Allahın muradına boyun eğerek dağların tepesinden aşağılara yuvarlanır. Ama bunların kalbi ise, Allahın emri karşısında etkilenmiyor, emre boyun eğmiyor!
75-أَفَتَطْمَعُونَ أَن يُؤْمِنُواْ لَكُمْ “Şimdi, bunların size inanacaklarını mı umuyorsunuz?”
Hitap, Hz. Peygambere ve mü’minleredir. Yani, siz o Yahudilerin sizin davanıza inanmalarını mı bekliyorsunuz?
وَقَدْ كَانَ فَرِيقٌ مِّنْهُمْ يَسْمَعُونَ كَلاَمَ اللّهِ ثُمَّ يُحَرِّفُونَهُ مِن بَعْدِ مَا عَقَلُوهُ وَهُمْ يَعْلَمُونَ “Oysa içlerinden bir kısmı, Allah’ın kelamını dinler, iyice anladıktan sonra, onu bile bile tahrif ederlerdi.”
Onların selefi olanlardan bir taife, Tevrat’ı duyuyor, ardından onda olan recm ayeti ve Hz. Muhammedin vasıfları gibi ayetleri tahrif ediyorlardı.
Tevrat’ı tahrifleri, onu keyiflerine göre te’vil ve tefsir etmeleri de olabilir.
Burada bahsi geçen Yahudilerin, Hz. Musa’nın seçip Tur’a götürdüğü yetmiş kişi olduğu da söylendi. Bunlar, Cenab-ı Hakkın Hz. Musa ile konuşmasını duydular, döndüklerinde kavimlerine duyduklarını anlattılar, ama sonunu şöyle bitirdiler: Allahu Teâlâ bildiriyor ki: Bunları yapmaya gücünüz yeterse yapın, ama isterseniz de yapmayın!”
“Onu, bile bile tahrif ederlerdi.”
Onlar, Allahın kelamını hiçbir şüphe kalmayacak şekilde anladıktan sonra, bile bile böyle yapıyorlardı.
Ayet şu manayı ifade eder: Bunların âlimleri ve öncüleri bu durumda iken, avam ve cahil olanlardan ne beklersin? Onlar da inkâr etse ve tahrifte bulunsalar çok da garip karşılamamak gerekir, onların bu konuda sabıkası vardır.
76- وَإِذَا لَقُواْ الَّذِينَ آمَنُواْ قَالُواْ آمَنَّا “Onlar iman edenlerle karşılaşınca, “Amenna” derler.”
O Yahudilerden münafık olanlar ehl-i imanla karşılaştıklarında “iman ettik” yani “siz hak üzeresiniz, peygamberiniz de Tevratta geleceği müjdelenen zattır” derler.
وَإِذَا خَلاَ بَعْضُهُمْ إِلَىَ بَعْضٍ قَالُواْ“ Birbirleriyle baş başa kaldıklarında da şöyle derler:”
أَتُحَدِّثُونَهُم بِمَا فَتَحَ اللّهُ عَلَيْكُمْ لِيُحَآجُّوكُم بِهِ عِندَ رَبِّكُمْ “Rabbinizin huzurunda delil olarak kullanıp sizi sustursunlar diye mi, Allah’ın (Tevrat’ta) size bildirdiklerini onlara söylüyorsunuz?”
Kendi aralarında baş başa kaldıklarında ise, münafıklık yapmayanları münafıklık yapanlara “Tevratta beyan edilen Muhammedin vasıflarını niye bunlara söylüyorsunuz?” derler.
Onlardan münafık olanlar, kendilerini suçlayanlara karşı Yahudilikte tavizsiz olduklarını ifade etmek, Tevrat’ta bulduklarını açıklamaktan sakındırmak için böyle söylemiş de olabilirler. Böylece hem mü’minlere, hem de kendi dindaşlarına münafıklık yapmış olurlar.
Bu durumda soru şeklinde gelen bu cümle, birinciye göre şiddetli bir uyarı, ikinciye göre ise bir inkâr ve nehiydir.
أَفَلاَ تَعْقِلُونَ “Aklınızı kullanmaz mısınız?”
Ayetin bu kısmı, onların sözlerinin devamı olabilir.
Veya Allahu Teâlâdan mü’minlere bir hitap olabilir. Bu ikinci durumda, “Yoksa siz onların size inanmasını mı beklersiniz?” ifadesiyle muttasıl olur. Yani, onların hâlini ve size inanmalarında bir ümit olmadığını hâlâ akletmez misiniz?
77- أَوَلاَ يَعْلَمُونَ أَنَّ اللّهَ يَعْلَمُ مَا يُسِرُّونَ وَمَا يُعْلِنُونَ “Onlar bilmiyorlar mı ki, Allah onların gizlediklerini de bilir, açığa vurduklarını da.”
Ayetin muhatabı, münafıklar, onları kınayan Yahudiler veya her iki grup, veya onlarla beraber Allahın kitabını tahrif edenler olabilir.
Yani, Allah onların gizlediklerini de bilir, açıkladıklarını da… Böyle olunca Allah onların küfrü gizleyip imanı ilan etmelerini, Allahın kendilerine açtığı bilgileri gizlemelerini, diğerlerini açıklamalarını, ilâhî kelamı lafız ve mana olarak tahrif etmelerini de bilir.
78-وَمِنْهُمْ أُمِّيُّونَ “Onların bir kısmı ümmîlerdir.”
لاَ يَعْلَمُونَ الْكِتَابَ “(Bunlar), kitabı bilmezler.”
إِلاَّ أَمَانِيَّ “Ancak bazı kuruntular bilirler.”
Onlardan bir kısmı okuma-yazma bilmezler, dolayısıyla Tevratı mütalaa edemezler, onda olanları tahkik edemezler.
Ayette geçen “kitap” kelimesi “Tevrat” anlamında olabilir.
Emanî, ümniye kelimesinin çoğuludur. Ümniye, insanın kendi nefsinde kurduğu hayallerdir.
Yani, o ümmiler Tevratı tahrif edenlerden taklit yoluyla öğrendikleri yanlış inançlara, boş vaatlere inanırlar. Mesela, “Cennete ancak Yahudiler girecek.” “Cehenneme girseler bile ancak sayılı günlerde orada kalacaklar” gibi kuruntulara kapılırlar.
وَإِنْ هُمْ إِلاَّ يَظُنُّونَ “Onlar sadece zanda bulunurlar.”
Onlar, bilgiye ulaşamamış, zan içinde olan kimselerdir. Zanda her ne kadar sahibi kesin inansa da katî olmayan bir itikad ve görüş söz konusudur. Mukallidin itikadı ve bir şüpheden dolayı haktan sapan birinin inancı böyledir.
79- فَوَيْلٌ لِّلَّذِينَ يَكْتُبُونَ الْكِتَابَ بِأَيْدِيهِمْ ثُمَّ يَقُولُونَ هَذَا مِنْ عِندِ اللّهِ لِيَشْتَرُواْ بِهِ “Elleriyle Kitab’ı yazıp sonra da onu az bir karşılığa değişmek için, “Bu, Allah’ın katındandır” diyenlerin vay onların hâline!”
فَوَيْلٌ لَّهُم مِّمَّا كَتَبَتْ أَيْدِيهِمْ “Ellerinin yazdıklarından ötürü vay onların hâline!”
وَوَيْلٌ لَّهُمْ مِّمَّا يَكْسِبُونَ “Kazandıklarından dolayı vay onların hâline!”
Onlar, kitabı ya doğrudan tahrif veya manasını yanlış te’villerle te’vil etmek sûretiyle dünya malını elde etmek istiyorlar. Bu şekilde elde ettikleri her ne kadar çok da olsa, bunun sonucu olarak kendilerine gelecek olan daimi azaba nisbetle az bir şey sayılır.
80- وَقَالُواْ لَن تَمَسَّنَا النَّارُ إِلاَّ أَيَّاماً مَّعْدُودَةً “Bir de dediler ki: Sayılı günler dışında cehennem ateşi bize asla dokunmaz.”
Rivayete göre onların bir kısmı şöyle dedi: Ancak buzağıya taptığımız kırk gün sayısınca bize azap verilecek.
Bir kısmı da şöyle dedi: Dünyada insanların yaşayacağı müddet yedi bin senedir. Biz, her bin seneye mukabil bir gün azap göreceğiz.
قُلْ أَتَّخَذْتُمْ عِندَ اللّهِ عَهْدًا “De ki: Siz Allah nezdinde bir ahit mi aldınız?”
فَلَن يُخْلِفَ اللّهُ عَهْدَهُ “Böyle ise, Allah sözünden dönmez.”
Eğer Allahtan bu konuda bir söz aldınızsa, Allah elbette sözünde duracaktır.
Ayette, Allah için haber verdiği şeylerin hilafını yapmanın muhal olduğuna bir delil vardır.
أَمْ تَقُولُونَ عَلَى اللّهِ مَا لاَ تَعْلَمُونَ “Yoksa Allah’a karşı bilemeyeceğiniz şeyleri mi söylüyorsunuz?”
81- بَلَى مَن كَسَبَ سَيِّئَةً وَأَحَاطَتْ بِهِ خَطِيئَتُهُ فَأُوْلَئِكَ أَصْحَابُ النَّارِ “Evet, kötülük işleyip günahı her yandan kendisini kuşatmış olan kimseler var ya, işte onlar cehennem ashabıdır.”
Onlar, cehennem azabının uzun süre kendilerine dokunmayacağını iddia etmişlerdi. Ayetin bu kısmı, onların sözünün batıl olduğuna genel bir cihetle isbat eder.
Seyyie, bilerek işlenen çirkin iştir. Kesb ise aslında faydalı şeyi celbe çalışmaktır. Onların seyyie işlemelerinin “kesb” fiili ile ifade edilmesi, “Onları elem verici bir azapla müjdele!” (Âl-i İmran, 21) üslûbu üzeredir.
Böyle biri, hataların her yönden kendisini kuşattığı, bütün hallerini içine aldığı bir kimsedir.
Böyle bir durum kâfir için söz konusudur. Çünkü kâfir olmayan birisi için kalben tasdik ve lisanen ikrardan başka bir hasenesi olmasa bile, hatalar her taraftan onu sarmış olamaz. Bundan dolayı selef âlimleri ayeti “küfür” ile tefsir ettiler.
Bunun tahkiki şöyledir:
Kişi günah işlediğinde, buna son vermezse benzerini yapmaya alışır, gittikçe onu işlemek meyli kendisinde kuvvetlenir. Zamanla hem onu, hem daha büyüğünü işlemeye başlar. Öyle ki, günahlar onu istila eder ve kalbinin bütün latifelerine bulaşır. Kişi sonunda bozulmuş tabiatı ile günahlara meyilli bir hâle gelir, onları istihsan eder, bunlardan başkasında lezzet olmadığına inanır, engel olmaya çalışana buğzeder, o konuda nasihat edeni yalanlar. Şu ayet, bu manaya işaret etmektedir:
“Sonra, Allah’ın âyetlerini yalanladıkları ve onlarla alay etmekte oldukları için, kötülük işleyenlerin akıbeti çok kötü oldu.” (Rum, 10)
Onlar dünyada cehennem ateşini netice verecek işlerle hemhâl oldukları gibi, ahirette de ateşle iç içe olacaklardır.
هُمْ فِيهَا خَالِدُونَ “Onlar orada ebedî kalacaklardır.”
Onlar orada daimîdirler.
Veya, çok uzun zaman orada kalacaklardır.
Gördüğün gibi, ayette büyük günah işleyenin cehennemde ebedi kalacağına bir delil yoktur, keza önceki ayette de yoktur.
82 - وَالَّذِينَ آمَنُواْ وَعَمِلُواْ الصَّالِحَاتِ أُولَئِكَ أَصْحَابُ الْجَنَّةِ “İman edip salih ameller işleyenler ise, işte onlar cennet ashabıdır.”
هُمْ فِيهَا خَالِدُونَ “Onlar orada ebedî kalacaklardır.”
Cenab-ı Hak burada da âdeti üzere cehennemle tehditten hemen sonra cennet ile vaatte bulundu, ta ki rahmeti ümit edilsin, azabından da korkulsun.
Amelin imana atfedilmesi, onun imanla aynı şey olmadığına delalet eder.
83- وَإِذْ أَخَذْنَا مِيثَاقَ بَنِي إِسْرَائِيلَ “Hani, biz İsrailoğulları’ndan şöyle söz almıştık:”
لاَ تَعْبُدُونَ إِلاَّ اللّهَ “Allah’tan başkasına ibadet etmezsiniz.”
Ayette “Ne kâtip zarar görür, ne de şahit (Kâtip de, şahit de bir zarar görmesin.)” (Bakara, 282) ayetinde olduğu gibi nehiy manasında ihbar vardır. Yani, “Allahtan başkasına ibadet etmeyin!” Bu şekilde yasaklamak, açık yasaklamaktan çok daha etkili ve beliğdir. Çünkü bu üslûbta, sanki yasaklanan şey artık işlenmemekte ve sona ermiş bulunmaktadır.
وَبِالْوَالِدَيْنِ إِحْسَاناً وَذِي الْقُرْبَى وَالْيَتَامَى وَالْمَسَاكِينِ “Anne- babaya, yakınlara, yetimlere, miskinlere iyilik edersiniz.”
Mesakî, miskîn kelimesinin çoğuludur. Bu ise “sükûn” kökünden gelir. Sanki fakirlik onu yerinden kıpırdayamaz hâle getirmiştir.
وَقُولُواْ لِلنَّاسِ حُسْناً “İnsanlara güzel sözler söyleyin.”
وَأَقِيمُواْ الصَّلاَةَ “Namazı dosdoğru kılın.”
وَآتُواْ الزَّكَاةَ “Zekâtı verin.”
ثُمَّ تَوَلَّيْتُمْ إِلاَّ قَلِيلاً مِّنكُمْ وَأَنتُم مِّعْرِضُونَ “Sonra pek azınız hariç, yüz çevirerek sözünüzden döndünüz.”
Ayetteki hitap Hz. Peygamber devrindeki Yahudileredir. Onlardan öncekiler de bu hitaba dâhil olabilirler.
“Sonra pek azınız hariç...”
Bu az grup, neshedilmezden (yürürlükten kaldırılmazdan) önce Yahudiliğin şartlarını yerine getirenler ve bir de onlardan İslâma girenlerdir.
Yüz çevirmelerinin ayette ism-i fail sığasıyla nazara verilmesi, “Siz, vefadan ve taatten yüz çevirmeyi âdet haline getirmiş bir kavimsiniz” manasına işaret eder.
84 -وَإِذْ أَخَذْنَا مِيثَاقَكُمْ “Hani, sizden şöyle söz almıştık:”
لاَ تَسْفِكُونَ دِمَاءكُمْ “Birbirinizin kanını dökmezsiniz.”
وَلاَ تُخْرِجُونَ أَنفُسَكُم مِّن دِيَارِكُمْ “Birbirinizi yurtlarınızdan çıkarmazsınız.”
Burada “şöyle şöyle yapmayınız” manası beliğ bir şekilde ifade edilmektedir. Bundan murat birbirlerini öldürmemeleri ve vatandan sürüp çıkarmamalarıdır.
Bununla beraber şu manaya da dikkat çekilmiştir:
“Birbirinizin kanını akıtmayı ve birbirinizi vatanınızdan çıkarmayı mubah kılan şeyleri yapmayınız”
Ayrıca, tasavvufi yönden şöyle de anlaşılabilir:
“Sizi küçük düşürecek ve ebedi hayatınıza zarar verecek şeyleri yapmayın. Çünkü gerçek katl, işte böyle bir durumdur. Keza, asıl vatan olan cennetten sizi alıkoyacak hallerden uzak kalın. Çünkü hakiki sürgün, cennetten uzak kalmaktır.”
ثُمَّ أَقْرَرْتُمْ وَأَنتُمْ تَشْهَدُونَ “Sonra görerek, bunu böylece kabul etmiştiniz.”
85- ثُمَّ أَنتُمْ هَؤُلاء تَقْتُلُونَ أَنفُسَكُمْ “Sonra siz o kimselersiniz ki, birbirinizi öldürüyorsunuz.”
وَتُخْرِجُونَ فَرِيقاً مِّنكُم مِّن دِيَارِهِمْ “Sizden olan bir grubu diyarlarından çıkarıyorsunuz.”
Onlar bu konularda söz vermiş, bunu ikrar etmiş ve şehadette bulunmuşlardı.
Böyle iken bunu bozmaları bu şekilde yadırganmıştır.
تَظَاهَرُونَ عَلَيْهِم بِالإِثْمِ وَالْعُدْوَانِ “Onlar aleyhinde kötülük ve düşmanlık yapmada birbirinize arka çıkıyorsunuz.”
وَإِن يَأتُوكُمْ أُسَارَى تُفَادُوهُمْ وَهُوَ مُحَرَّمٌ عَلَيْكُمْ إِخْرَاجُهُمْ “Yurtlarından çıkarılmaları size haram kılınmış iken, size esir olarak gelirlerse fidyeleşmeye kalkıyorsunuz.”
Rivayete göre Yahudilerin Benî Kurayza kabilesi Medinedeki Evs kabilesiyle, Benî Nadîr de Hazrec’le dostluk anlaşması yapmıştı. Savaş olduğunda, öldürmek diğer tarafın diyarını harap etmek ve onları sürgüne göndermek hususunda anlaşmış oldukları kabileye yardım ediyorlardı. İki fırkadan esir olanlar olduğunda, toplanıp fidye ile kurtarmaya çalışıyorlardı.
Tasavvufî yönden, ayetten şöyle işarî bir mana nazara verilir:
“Onlar şeytanların elinde esir olduğunda, irşad ve vaazla onları kurtarmaya çalışıyorsunuz. Hâlbuki sizler kendinizi daha irşat edememişsiniz!” Bu, “İnsanlara iyiliği emreder de kendinizi unutur musunuz!” (Bakara, 44) ayetinde olduğu gibi, irşad edenlerin önce bunları kendilerinin uygulaması gerektiğini anlatır.
أَفَتُؤْمِنُونَ بِبَعْضِ الْكِتَابِ وَتَكْفُرُونَ بِبَعْضٍ “Yoksa siz Kitab’ın (Tevrat’ın) bir kısmına inanıp, bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz?”
Fidye ile kurtarmak gibi kitabın bazı hükümlerine inanıyor, birbirinizle savaşmak ve birbirinizi yurdundan etmek gibi hükümleri inkâr mı ediyorsunuz?
فَمَا جَزَاء مَن يَفْعَلُ ذَلِكَ مِنكُمْ إِلاَّ خِزْيٌ فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا “Artık sizden bunu yapanın cezası, dünya hayatında rezil olmaktan başka bir şey değildir.”
Benî Kurayzanın bir kısmının öldürülmesi ve diğerlerinin de esir edilmesi, Benî Nadirin sürgüne gönderilmesi, diğerlerinin de cizyeye mahkum olmaları ayetin manasının bazı tezahürleridir.
وَيَوْمَ الْقِيَامَةِ يُرَدُّونَ إِلَى أَشَدِّ الْعَذَابِ “Kıyamet gününde ise onlar azabın en şiddetlisine uğratılırlar.”
İsyanları şiddetli olduğu için cezaları da şiddetli olacaktır.
وَمَا اللّهُ بِغَافِلٍ عَمَّا تَعْمَلُونَ “Allah, yaptıklarınızdan asla gafil değildir.”
Ayetin bu kısmı, onlara yönelik ilâhî tehdidi te’kid eder. Yani Allahu Teâlâ daima onların hâlini tarassut eder, onların yaptıklarından gafil kalmaz.
86- أُولَئِكَ الَّذِينَ اشْتَرَوُاْ الْحَيَاةَ الدُّنْيَا بِالآَخِرَةِ “İşte onlar, ahireti verip dünya hayatını satın alan kimselerdir.”
Yani, onlar dünya hayatını ahirete tercih ettiler.
فَلاَ يُخَفَّفُ عَنْهُمُ الْعَذَابُ “Artık bunlardan azap hiç hafifletilmez.”
Ne dünyadaki cizye ödemeleri azaltılır, ne de ahiretteki azapları hafifletilir.
وَلاَ هُمْ يُنصَرُونَ “Ve onlara yardım da edilmez.”
87- وَلَقَدْ آتَيْنَا مُوسَى الْكِتَابَ “Andolsun, Mûsâ’ya Kitab’ı verdik.”
وَقَفَّيْنَا مِن بَعْدِهِ بِالرُّسُلِ “Ondan sonra ard arda peygamberler gönderdik.”
وَآتَيْنَا عِيسَى ابْنَ مَرْيَمَ الْبَيِّنَاتِ “Meryem oğlu İsa’ya beyyinat verdik.”
Hz. İsa’ya verilen beyyina, ya ölüleri diriltmek, anadan doğma körlerin gözünü açmak, cüzzamlı hastaları iyileştirmek, gaybî şeylerden haber vermektir veya Ona verilen İncildir.
وَأَيَّدْنَاهُ بِرُوحِ الْقُدُسِ “Onu Ruhu’l-Kudüs ile destekledik.”
Ruhu’l-Kudüs,
-Bundan murat, Hz. Cebrail’dir.
-Bundan muradın Hz. İsanın kendi ruhu olduğu da söylenmiştir. Onun ruhunun böyle vasfedilmesi, şeytanın dokunmasından temiz kalması sebebi iledir.
-Veya Allah nezdinde kıymetini ifade etmek içindir. Bundan dolayı Allah onu kendine izafetle söylemiştir.
-Veya Hz. İsa’nın bir erkek sulbünde veya hayızlı kadın rahminde bulunmaması yönüyledir.
-Ruhu’l-Kudüs’ten murat İncil de olabilir. Keza, Allahın ism-i azamı da olabilir. Hz. İsa o isimle ölüleri diriltiyordu.
أَفَكُلَّمَا جَاءكُمْ رَسُولٌ بِمَا لاَ تَهْوَى أَنفُسُكُمُ اسْتَكْبَرْتُمْ “Ama siz, her peygamber nefislerinizin hoşunuza gitmeyen şeyleri getirdikçe, kibirlendiniz?!”
Her gelen peygamber nefsinizin hoşuna gitmeyen şeyleri getirdiğinde imandan ve peygamberlere tâbi olmaktan kaçındınız.
فَفَرِيقاً كَذَّبْتُمْ “Onların bir kısmını yalanladınız.”
Hz. Musa ve Hz. İsa gibi bir kısım peygamberleri yalanladınız.
وَفَرِيقاً تَقْتُلُونَ “Bir kısmını da öldürüyorsunuz.”
Hz. Zekeriya ve Hz. Yahya gibi bir kısım peygamberleri de öldürüyordunuz.
Peygamberleri öldürmeleri aslında mazide olup bitmiş bir durum iken, geniş zaman sığası ile bunu ifade etmek, o şeni’ manzarayı nefislerde hazır etmek içindir. Çünkü, yapılan iş, çok korkunçtur.
Veya ayet sonlarına uyum noktasında böyle getirilmiştir.
Veya ayetin nâzil olduğu dönemdeki Yahudilerin de Hz. Peygamberi öldürmek peşinde olduklarına delalet etmek içindir.
Nitekim Hz. Peygambere sihir yapmışlar, zehirli bir koyunla öldürmeye çalışmışlardır. Ancak Allahu Teâlâ özel lütfuyla peygamberini korumuştur.
88- وَقَالُواْ قُلُوبُنَا غُلْفٌ “Bir de, “Kalplerimiz örtülüdür” dediler.
Bundan murat, kalplerinin yaratılıştan örtülü olduğu, bundan dolayı Hz. Peygamberin getirdiklerinin buralara varmadığı ve kendileri tarafından anlaşılmadığını anlatmaktır.
Veya “kalplerimiz ilim kaplarıdır, ne duysa anlar, ama senin dediklerini anlamıyor.”
Veya “kalplerimiz ilimle dolu olduğundan, onlarda olanlar bize yetiyor, başkasına ihtiyaç bırakmıyor” manası da kastedilmiş olabilir.
بَل لَّعَنَهُمُ اللَّه بِكُفْرِهِمْ “Öyle değil, inkârları sebebiyle Allah onları lânetlemiştir.”
Ayet, onların sözlerini reddeder. Mana şöyledir:
“Hayır, durum sizin dediğiniz gibi olamaz. Kalpler fıtrat üzere ve hakkı kabule müheyya bir şekilde yaratılmıştır. Lakin Allah, onların inkârı sebebiyle kalplerini anlayışsız hâle getirmiş, kabiliyetlerini ibtal etmiştir.”
“Veya, o kalpler senin söylediğini kendilerinde bulunan bir arızadan dolayı değil, onların küfrü sebebiyle Allah o kalpleri anlayıştan mahrum bir hale getirmiştir. Nitekim Allah şöyle buyurur:
“İşte bunlar, Allah’ın lânetleyip, kulaklarını sağır ve gözlerini kör ettiği kimselerdir.” (Muhammed, 23)
“Veya, onlar mel’un kâfirlerdir. Onlar için ilim iddiasında bulunmak, sana ihtiyaçları olmadığını zannetmek ne kadar da uzaktır.”
فَقَلِيلاً مَّا يُؤْمِنُونَ “Bu yüzden pek az iman ederler.”
Yani, onların imanı çok çok az bir imandır. Mesela sadece bazı kitaplara inanırlar.
Bundan murat, iman etmemeleri de olabilir.
89- وَلَمَّا جَاءهُمْ كِتَابٌ مِّنْ عِندِ اللّهِ مُصَدِّقٌ لِّمَا مَعَهُمْ “Kendilerine ellerindekini (Tevrat’ı) tasdik eden bir kitap (Kur’an) gelince (onu inkâr ettiler).”
Allah katından gelen Kur’an, onların kitaplarında olanı tasdik etmektedir.
وَكَانُواْ مِن قَبْلُ يَسْتَفْتِحُونَ عَلَى الَّذِينَ كَفَرُواْ “Hâlbuki, daha önce (bu kitabı getirecek peygamber ile) inkârcılara karşı yardım istiyorlardı.”
Yahudiler, müşriklere galip gelmek için böyle bir kitabın gelmesini bekliyor ve “Allahım, Tevratta bildirilen ahir zaman peygamberiyle bize yardım et” diyorlardı.
Veya bundan murat, Yahudilerin onlara “sizden bir peygamber çıkacak, zamanı yaklaştı” diye haber vermeleri de olabilir.
فَلَمَّا جَاءهُم مَّا عَرَفُواْ كَفَرُواْ بِهِ “(Tevrat’tan) tanıyıp bildikleri (bu peygamber) kendilerine gelince, onu inkâr ettiler.”
Önceden bilmiş oldukları hak geldiğinde, hasetleri sebebiyle ve riyasetlerinin ellerinden kaçma korkusuyla onu inkâr ettiler.
فَلَعْنَةُ اللَّه عَلَى الْكَافِرِينَ “Artık Allah’ın lâneti kafirlerin üzerine olsun.”
“Onların üzerine olsun” yerine “kâfirlerin üzerine olsun” denilmesi, küfürleri sebebiyle böyle bir lanete müstahak olduklarını gösterir. Bu durumda, ayette ifade edilen kâfirler belli kâfirlerdir.
Ancak, ayet bütün kâfirleri içine alan bir laneti ifade ediyor da olabilir. Onlar da evleviyetle bu hükme tâbi olurlar. Çünkü kelâm onlar hakkındadır.
90- بِئْسَمَا اشْتَرَوْاْ بِهِ أَنفُسَهُمْ أَن يَكْفُرُواْ بِمَا أنَزَلَ اللّهُ بَغْياً أَن يُنَزِّلُ اللّهُ مِن فَضْلِهِ عَلَى مَن يَشَاء مِنْ عِبَادِهِ “Allah’ın kendi lütfundan kullarından dilediğine vahiy indirmesine hased ederek, Onun indirdiklerini inkâr etmek yüzünden kendileri için ne kötü şey satın aldılar!”
Onlar, bu yaptıklarıyla kendilerini cezadan kurtarmış sanıyorlardı.
فَبَآؤُواْ بِغَضَبٍ عَلَى غَضَبٍ “İşte bu yüzden de gadap üstüne gadaba uğradılar.”
Mahlûkatın en efdali olan Hz. Muhammedi inkâr etmeleri ve Ona hasetleri sebebiyle Allahın gadabına maruz kaldılar.
Veya bundan murat, önce Hz. İsayı, ardından da Hz. Muhammedi (asm) inkârları olabilir.
وَلِلْكَافِرِينَ عَذَابٌ مُّهِينٌ “Kâfirler için zillet verici bir azap vardır.”
Günahkâr kimselerin azabı, onları temizleyicidir. Ama kâfirlerin azabı daimidir ve zillet vericidir.
91- وَإِذَا قِيلَ لَهُمْ آمِنُواْ بِمَا أَنزَلَ اللّهُ قَالُواْ نُؤْمِنُ بِمَآ أُنزِلَ عَلَيْنَا “Onlara, “Allahın indirdiğine iman edin” denildiğinde, “Biz kendimize indirilene iman ederiz” dediler.”
Ayetin ifadesi, Allahın indirdiği bütün kitaplara imanı içine alır.
وَيَكْفُرونَ بِمَا وَرَاءهُ “Ve ondan başkasını inkâr ederler.”
وَهُوَ الْحَقُّ مُصَدِّقاً لِّمَا مَعَهُمْ “Hâlbuki o, yanlarındakini (Tevrat’ı) tasdik eden hak bir kitaptır.”
Ayetin bu kısmı, onların sözünü reddi tazammun eder. Çünkü onlar Tevrata uygun olanı inkâr edince, aslında onu da inkâr etmiş olurlar.
قُلْ فَلِمَ تَقْتُلُونَ أَنبِيَاء اللّهِ مِن قَبْلُ إِن كُنتُم مُّؤْمِنِينَ “De ki: Eğer gerçekten mü’min kimseler iseniz, niçin daha önce Allah’ın peygamberlerini öldürüyordunuz?”
Tevrata iman iddiasıyla peygamberleri öldürmek bir arada olamaz. Çünkü Tevrat, böyle bir şeye izin vermez.
Ayetin ilk muhatapları Hz. Peygamber devrindeki Yahudilerdir ve onlar herhangi bir peygamber öldürmemişken, bunun kendilerine isnadı, bunların ecdadının fiili olup, onların da bu hâle razı bulunmalarından ve ellerinden gelse Hz. Peygamberi öldürmek istemelerindendir.
92-وَلَقَدْ جَاءكُم مُّوسَى بِالْبَيِّنَاتِ “Andolsun, Mûsâ size beyyinat ile gelmişti.
Beyyinattan murat, başka ayette anlatılan dokuz mu’cizedir.1
ثُمَّ اتَّخَذْتُمُ الْعِجْلَ مِن بَعْدِهِ وَأَنتُمْ ظَالِمُونَ “Arkasından sizler zalimler olarak buzağıyı ilâh edinmiştiniz.”
Yani, Musa’nın Tura gitmesinden sonra buzağıyı ilah edinerek ona ibadetle kendinize zulmettiniz.
Veya Allahu Tela’nın ayetlerini ihlal ile zalimler oldunuz.
Veya bu bir ara cümlesi olabilir. Yani, “ve siz, zulüm işlemeyi âdet edinmiş bir kavimsiniz.”
Ayetin sevki, onların biraz önce nazara verilen “Biz kendimize indirilene iman ederiz” demelerine bir reddir. Yani, bunlar aslında kendilerine indirilene de tam iman etmemişlerdir.
Ayette, onların Hz. Peygamberle olan ilişkilerinin, sebeblerinin Hz. Musa ile olan ilişkisi gibi olduğuna bir tenbih vardır.
93- وَإِذْ أَخَذْنَا مِيثَاقَكُمْ وَرَفَعْنَا فَوْقَكُمُ الطُّورَ “Hani, Tûr’u üstünüze kaldırıp sizden kesin söz almıştık:”
خُذُواْ مَا آتَيْنَاكُم بِقُوَّةٍ “Size verdiğimize (Kitab’a) sımsıkı sarılın.”
وَاسْمَعُواْ “Ve ona kulak verin.”
“Onlara şöyle dedik: Tevratta size emredilenleri ciddiyetle yapın, uygulamak niyetiyle kulak verin”
قَالُواْ سَمِعْنَا وَعَصَيْنَا “Onlar ise, “işittik ve isyan ettik” dediler.”
“Sözünü işittik, emrine isyan ettik” dediler.
وَأُشْرِبُواْ فِي قُلُوبِهِمُ الْعِجْلَ بِكُفْرِهِمْ “İnkârları yüzünden buzağı sevgisi onların kalplerine sindirildi.”
Nasıl ki boya, kumaşa sinerse, içilen şey bedenin her tarafına yayılırsa, buzağı muhabbeti onların dem ve damarlarına kadar işledi.
Böyle yapmaları küfürleri sebebi iledir. Çünkü onlar Mücessime veya Hulûliye görüşünde idiler.2 İlah edindikleri o buzağı heykelinden daha hayret verici bir cisim görmemişlerdi. Böylece Samirinin onları sevkettiği şey kalplerinde yerleşmişti.
قُلْ بِئْسَمَا يَأْمُرُكُمْ بِهِ إِيمَانُكُمْ إِن كُنتُمْ مُّؤْمِنِينَ “Onlara de ki: Eğer mü’min kimseler iseniz, imanınız size ne çirkin şeyler emrediyor!”
Yani, Tevrata olan imanınız mı sizi buzağıya tapmayı veya daha genel bir şekilde üstteki ayetlerde sayılan kusurları işlemeyi emrediyor?
Ayetin bu kısmı, onların Tevrata olan imanının da geçerli bir iman olmadığını ortaya koyar. Yani, “Eğer Tevrata inanmış kimselerseniz, o size bu çirkin işleri yapmayı emretmedi, ona olan imanınız bunları yapmaya size ruhsat vermez.”
Veya “Eğer ona inanmış kimselerseniz, bu imanınız size ne kötü şeyler emrediyor! Çünkü mü’minin, ancak imanının gerektirdiği şeyleri yapması uygun olur. Lakin Tevrata olan iman bunu emretmiyorsa, o zaman siz gerçekte mü’min değilsiniz.”
94- قُلْ إِن كَانَتْ لَكُمُ الدَّارُ الآَخِرَةُ عِندَ اللّهِ خَالِصَةً مِّن دُونِ النَّاسِ فَتَمَنَّوُاْ الْمَوْتَ إِن كُنتُمْ صَادِقِينَ “De ki: Eğer Allah katında ahiret yurdu diğer insanlar için değil de, yalnız sizin içinse ve doğru söyleyenler iseniz, haydi ölümü temenni edin!”
Onlar “Cennete ancak Yahudiler girecek” diyorlardı.
“Haydi ölümü temenni edin!”
Çünkü kendisinin cennet ehli olduğuna yakînen inanan, elbette oraya iştiyak duyar ve şâibelerle dolu şu dünyadan bir an önce kurtulmak ister. Mesela Hz. Ali şöyle demiştir:
“Ölümün üzerine düşsem veya ölüm benim üzerime düşse hiç aldırmam.”
Ammar Bin Yasir de Sıffînde şöyle demişti:
“Şimdi dostlara, Hz. Muhammede ve O’nun hizbinden olanlara kavuşuyorum.”
Hz. Huzeyfe de ölüm anında şöyle demişti: “Özlenen bir dost geldi. Pişman olan felah bulmasın!”
İşte, ölümü bilenler böyle söylemişler. Yahudiler de ahirette cenneti umuyorlarsa, ölümü temennî etmeleri gerekir.
95-وَلَن يَتَمَنَّوْهُ أَبَدًا بِمَا قَدَّمَتْ أَيْدِيهِمْ “Fakat ellerinin yaptıkları yüzünden onu hiçbir zaman temenni etmeyecekler.”
Onlar, Peygamberimizi ve Kur’anı inkâr ve Tevratı tahrif etmeleri gibi cehennemi netice verecek çok işler yaptıklarından, ölümü asla istemeyeceklerdir.
Ayette “ellerinin yaptıkları yüzünden” denilmesi,
-Çünkü, iş yapan el, özellikle insanın elidir.
-İnsan, bütün sanatlarını el ile yapar ve ekser menfaatlerini el ile elde eder.
Bundan dolayı “yed = el” kelimesiyle bazen nefis, bazen da kudret manası kastedilir.
Yahudilerin asla ölümü istemiyecekleri, gaybtan bir haberdir, haber verildiği gibi gerçekleşmiştir. Çünkü “evet, biz ölümü temennî ediyoruz” deseler elbette nakledilir ve şöhret bulurdu. Çünkü temennî kalbin ameli değildir ki gizli kalsın! Aksine temennî “keşke şöyle olsa” tarzında konuşmakla olur. Temenni kalple olsaydı “biz bunu temennî ettik” derlerdi.
Hz. Peygamberden şöyle rivayet edilir: “Şayet temenni etselerdi, bunların her biri yutkunamaz, olduğu yerde ölürdü. Yeryüzünde bir tek yahudî kalmazdı.”
وَاللّهُ عَلِيمٌ بِالظَّالِمينَ “Allah zâlimleri çok iyi bilendir.”
Ayet, Yahudiler için bir tehdittir ve onların zâlim olduklarına bir tenbihtir. Çünkü kendilerinde olmayan bir hâli dava etmekte ve olan bir hâli ise nefyetmektedirler.
96-وَلَتَجِدَنَّهُمْ أَحْرَصَ النَّاسِ عَلَى حَيَاةٍ وَمِنَ الَّذِينَ أَشْرَكُواْ “Andolsun, sen onları hayata, bütün insanlardan hatta Allah’a ortak koşanlardan bile daha hırslı olduklarını görürsün.”
Ayette hayatın elif – lâmsız gelmesi, bununla onun fertlerinden bir fert olan “uzun hayat” murat edilmesindendir.
Ayet, onların ancak dünya hayatını bildiklerini, buna da tüm hırslarıyla yöneldiklerini anlatır, onları şiddetle kınar, başlarına vurur. Çünkü onlar ahirette cezayı ikrar etmekle beraber, inkâr edenlerden çok daha fazla hırs göstermeleri, kendilerinin ateşe gideceklerini bilmelerine delâlet eder.
يَوَدُّ أَحَدُهُمْ لَوْ يُعَمَّرُ أَلْفَ سَنَةٍ “Onların her biri bin yıl yaşamak ister.”
وَمَا هُوَ بِمُزَحْزِحِهِ مِنَ الْعَذَابِ أَن يُعَمَّرَ “Hâlbuki uzun yaşamak, onu azaptan kurtaracak değildir.”
وَاللّهُ بَصِيرٌ بِمَا يَعْمَلُونَ “Allah, onların bütün yaptıklarını görendir.”
Allah, onların ne yaptıklarını elbette görür ve onları cezalandırır.
Dipnotlar:
1 Bkz. İsra, 101.
2 Mücessime, Allah’a el -ayak gibi azalar nisbet ederek O’nu insana benzeten batıl bir mezheptir. Hulûliye ise, Allahı alemin içinde münderiç görür. Hâlbuki Allah, alemin yaratıcısıdır, -haşa- ondan bir cüz değildir.
97- قُلْ مَن كَانَ عَدُوًّا لِّجِبْرِيلَ فَإِنَّهُ نَزَّلَهُ عَلَى قَلْبِكَ بِإِذْنِ اللّهِ مُصَدِّقاً لِّمَا بَيْنَ يَدَيْهِ وَهُدًى وَبُشْرَى لِلْمُؤْمِنِينَ “De ki: Her kim Cebrail’e düşman ise, bilsin ki: O, Allah’ın izni ile onu (Kur’an’ı); önceki kitapları doğrulayıcı, mü’minler için de bir hidayet rehberi ve müjde verici olarak senin kalbine indirmiştir.”
Sebeb-i Nüzûl
Ayet, Abdullah Bin Suriya hakkında indi. Bu, Hz. Peygambere kendisine kimin vahiy getirdiğini sordu. Hz. Peygamber “Cibril” deyince, İbnu Suriya “O bizim düşmanımızdır, defalarca bize düşmanlık yaptı. O, bizim Peygamberimize Buhtunnasr’ın Beytü’l-Makdisi harap edeceği haberini indirdi. Bunun üzerine biz Buhtunnasrı öldürecek birini gönderdik, onu Babilde gördü, ama Cibril onu öldürmesine engel oldu ve şöyle dedi: “Eğer Rabbiniz ona sizi helak etmeyi emretmişse, sizi ona saldırtmaz. Değilse de neye dayanarak öldüreceksiniz?”
Denildi ki, Hz. Ömer bir gün Yahudilerin medreselerine vardı ve onlara Cibrille alakalı sordu. Dediler ki: “O bizim düşmanımızdır, sırlarımızı Muhammed’e aktarıyor. Çöküntü ve azaplar da O’nun eliyle geliyor. Mikail ise, bolluk ve selâmet getirir.”
Bunun üzerine Hz. Ömer “peki, bu iki meleğin Allah yanında konumları nedir?” dedi.
Dediler: “Cibril sağında, Mikail ise solunda yer alır. Ama aralarında düşmanlık vardır.”
Hz. Ömer şöyle dedi: “Eğer dediğiniz gibi ise, onlar birbirine düşman olamaz ve siz de eşekten daha nankör varlıklarsınız. Her kim onlardan birine düşman olursa, o Allahın düşmanıdır.”
Sonra Hz. Ömer döndü. Hz. Cebrailin bu ayetleri Peygambere vahyetmiş olduğunu gördü. Hz. Peygamber şöyle buyurdu: “Ya Ömer, Rabbin sana muvafakat etti.”
“O, Allah’ın izni ile onu .… indirmiştir” derken, zamirin Kur’ana râci olduğu anlaşılıyor. Normalde zamir göndermek için önceden zikredilmesi bir esastır. Ama bu şekilde gelmesi, O’nun şanının büyüklüğüne delalet eder. Sanki belli oluşu ve son derece iştihar etmesiyle, önceden zikrine ihtiyaç olmamıştır.
“Senin kalbine” derken, kalbin nazara verilmesi şundandır:
Vahyin ilk kabul yeri ve mahalli Hz. Peygamberin kalbidir.
“O, önceki kitapları doğrulayıcı, mü’minler için de bir hidayet rehberi ve müjde vericidir.” Böyle olunca, onlardan her kim Cebrail’e düşmanlık yaparsa, insafsızlık etmiş olur veya o düşmanlık sebebiyle kendisine gelen kitabın vahiyle sana indiğini inkâr etmiş olur. Çünkü o, önceki kitapları tasdik eden bir kitap olarak nazil olmuştur.
“Her kim Cebrail’e düşmansa…” ifadesinin cevabı hazfedilmiş de olabilir. Mesela “…öfkesinden ölsün” veya “o bana düşmandır, ben de ona düşmanım.”
Nitekim sonraki ayette şöyle denilmiştir:
98- مَن كَانَ عَدُوًّا لِّلّهِ وَمَلآئِكَتِهِ وَرُسُلِهِ وَجِبْرِيلَ وَمِيكَالَ فَإِنَّ اللّهَ عَدُوٌّ لِّلْكَافِرِينَ “Her kim Allah’a, Onun meleklerine, peygamberlerine, Cebrail ve Mîkâil’e düşman olursa, iyi bilsin ki, Allah da kâfirlere düşmandır.”
Allaha düşmanlık, inadına O’na muhalefettir veya seçkin kullarına düşman olmaktır. Ayette önce Allaha düşmanlığın nazara verilmesi, diğerlerinin şanını büyütmek içindir. Tıpkı şu ayette olduğu gibi:
“(O münafıklar) Sizi razı etmek için, Allah’a yemin ederler. Eğer mü’min iseler, Allah ve Resûlü’nü razı etmeleri daha layıktır.” (Tevbe, 62)
Ayette Cebrail ve Mikail aslında meleklere dâhilken ayrıca sayılmaları, onların üstünlüğünü gösterir. Öyle ki, bu ikisi sanki ayrı birer cinstir.
Bu ikisinin müstakil olarak zikri, bir tek meleğe bile düşman olmakla hepsine düşman olmanın inkârda ve Allahın düşmanlığını celbetmede eşit olduğuna tenbihtir. Onların birine düşmanlık eden, hepsine düşmanlık yapmış gibi olur. Çünkü onların düşmanlığını veya sevgisini gerektiren şey, gerçekte birdir.
Bu iki meleğin ismen yer alması, aynı zamanda tartışmanın bu ikisi hakkında olmasındandır.
Ayette “Allah onlara düşmandır” yerine “Allah kâfirlere düşmandır” denilmesi Allahın onlara olan düşmanlığının küfürleri sebebiyle olduğuna delalet etmesi içindir. Meleklere ve peygamberlere düşman olmak küfürdür.
99- وَلَقَدْ أَنزَلْنَآ إِلَيْكَ آيَاتٍ بَيِّنَاتٍ “Andolsun, biz sana apaçık âyetler indirdik.”
وَمَا يَكْفُرُ بِهَا إِلاَّ الْفَاسِقُونَ “Bunları ancak fasıklar inkâr eder.”
Ayette fasıklardan murat, kâfirlerin inatçı olanlarıdır. Fısk, günahların bir kısmında kullanıldığında, onun büyüklüğüne delâlet eder. Sanki onun sınırından aşılmıştır.
Sebeb-i Nüzûl
Ayet, İbnu Suriya’nın Hz. Peygambere: “Sen bize tanıdığımız bir şey getirmedin. Sana bir ayet indirilmedi ki, sana tâbi olalım” demesi üzerine nâzil oldu.
100- أَوَكُلَّمَا عَاهَدُواْ عَهْداً نَّبَذَهُ فَرِيقٌ مِّنْهُم “Onlar ne zaman bir antlaşma yaptılarsa, onlardan bir fırka o antlaşmayı bozmadı mı?”
Ayette, “onlardan bir fırka” denmesi, bazısının ilâhî ahdi bozmadığını gösterir.
بَلْ أَكْثَرُهُمْ لاَ يُؤْمِنُونَ “Doğrusu onların çoğu iman etmezler.”
Ayet, “acaba ahdi bozanlar az bir grup mu?” şeklindeki tevehhümü reddeder.
101- وَلَمَّا جَاءهُمْ رَسُولٌ مِّنْ عِندِ اللّهِ مُصَدِّقٌ لِّمَا مَعَهُمْ نَبَذَ فَرِيقٌ مِّنَ الَّذِينَ أُوتُواْ الْكِتَابَ كِتَابَ اللّهِ وَرَاء ظُهُورِهِمْ كَأَنَّهُمْ لاَ يَعْلَمُونَ “Onlara, Allah katından ellerinde bulunan Kitab’ı (Tevrat’ı) doğrulayıcı bir peygamber gelince, kendilerine kitap verilenlerden bir fırka, sanki bilmiyorlarmış gibi Allah’ın Kitab’ını (Tevrat’ı) arkalarına attılar.”
Onlarda olanı tasdik eden Hz. İsa ve Hz. Muhammed gibi bir peygamber geldiğinde kitap ehlinden bir kısmı, Allahın kitabını, yani Tevratı arkalarına attılar. Çünkü, Tevratı tasdik eden bir peygamberi inkar etmeleri, Peygamberin tasdik ettiği şeyi inkâr, ve Tevratta bulunan ve mu’cizelerle teyit edilmiş olan peygamberlere imanı bir tarafa atmak anlamına gelir.
“Allahın kitabını arkalarına atmaları”, ondan tümüyle yüz çevirmelerini anlatan bir meseldir. Çünkü, kendisine önem verilmeyen şey, bu tarzda arkaya atılır.
“Sanki bilmiyorlarmış gibi.”
Sanki onlar, onun Allahın kitabı olduğunu bilmiyorlar. Yani, aslında sağlam bir şekilde O’nun Allahın kitabı olduğunu bilirler, lakin inatlarından bilmezden gelirler.
Bil ki, Allahu Teâlâ bu iki ayetle Yahudilerin dört fırka olduğuna dikkat çekti.
1- Tevrata inanan ve onun hakkını vermeye çalışanlar.
Bunlar ehl-i kitaptan samimi iman edenlerdir ve sayıları azdır. Biraz önceki “Onların çoğu iman etmezler” ayeti, bu tarz iman edenlerin sayıca az olduğuna delâlet eder.
2- Açıktan açığa ahitlerini bozduklarını, inat ve fısk ile sınırları çiğnediklerini ilan edenler.
“Onlar ne zaman bir antlaşma yaptılarsa, onlardan bir fırka o antlaşmayı bozmadı mı?” (Bakara, 100) ayeti bunları anlatır.
3- Açıktan değil, ama yine de cehaletlerinden dolayı Allaha verdikleri sözü bozanlar.
Bunlar, çoğunluktur.
4-Zahiren Tevrata sarılan, ama gizlice onu terk edenler.
Bunlar, aslında durumu bilmektedirler, ama haset ve inatlarından böyle yaparlar. Bunlar, bildiği halde bilmez gibi hareket edenlerdir.
102- وَاتَّبَعُواْ مَا تَتْلُواْ الشَّيَاطِينُ عَلَى مُلْكِ سُلَيْمَانَ “Süleyman’ın saltanatı hakkında şeytanların uydurduklarının ardına düştüler.”
Ayet, bundan önceki “Onlardan bir fırka Allahın kitabını arkalarına attı” cümlesine atıftır. Yani, “Allahın kitabını attılar, okudukları sihir kitaplarına tâbi oldular.”
Denildi ki: Şeytanlar kulak hırsızlığı yapıyor ve duyduklarına çok yalanlar katarak kâhinlere bunları bildiriyorlardı. Kâhinler, bunları toplayıp insanlara öğretiyorlardı. Bu durum, Hz. Süleyman devrinde çok yaygınlaştı, öyle ki “cinler gaybı bilir. Süleyman’ın saltanatı bu ilimle meydana geldi. O, bu ilimle cin ve insi ve rüzgârı kendine itaat ettiriyor” denilmeye başlandı.
وَمَا كَفَرَ سُلَيْمَانُ “Oysa Süleyman (sihir yaparak) küfre girmedi.”
Bu ifade, onların yanlış iddialarını yalanlamadır. Ayette sihirden küfür kelimesiyle bahsedilmesi onun küfür olduğuna ve nebi olan birinin bundan masumiyetine delâlet etmesi içindir.
وَلَكِنَّ الشَّيْاطِينَ كَفَرُواْ “Fakat şeytanlar, küfre girdiler.”
Şeytanlar azdırmak ve yoldan çıkarmak için insanlara sihir öğretiyorlardı.
Sihirden murat, insanın tek başına yapamayacağı şeylerde, ona ulaşmak için şeytana yaklaşmakla yardım istemesidir. Böyle bir işe ise, şerlilik ve habis nefis sahibi olmada şeytana münasip olanlar teşebbüs eder. Çünkü birbirine katılma ve birbirine yardımcı olmada tenasüp bir şarttır. Bu ölçü ile, sihirle uğraşan kimse nebî ve veliden ayrılır. Ama, bir kısım insanların bazı âlet ve ilaçlar yardımıyla veya el çabukluğu ile yaptıkları hayret verici durumlar, sihir gibi mezmum, kötü değildir. Bunlara da “sihir” denmesi mecazendir veya bunlarda bulunan incelik sebebiyledir. Çünkü sihir kelimesi, asıl olarak sebebi gizli şeyler için kullanılır.
يُعَلِّمُونَ النَّاسَ السِّحْرَ وَمَا أُنزِلَ عَلَى الْمَلَكَيْنِ بِبَابِلَ هَارُوتَ وَمَارُوتَ “İnsanlara sihri öğretiyorlardı ve (özellikle de) Babil’deki Hârût ve Mârût adlı iki meleğe indirileni.”
“Ve (özellikle de) Babil’deki Hârût ve Mârût adlı iki meleğe indirileni.”
Ayetin bu kısmı, “sihir” üzerine atıftır, ikisinden de murat birdir.
Atıf, itibarın değişmesi sebebiyledir.
Veya bunlar vasıtasıyla gelen sihrin daha kuvvetli olduğunu ifade eder.
Ayette bahsi geçen iki melek Allahtan bir imtihan olmak üzere sihir öğretmek ve sihirle mu’cizenin birbirinden ayrılmasını sağlamak için indirildiler.
Onlarla alakalı şöyle anlatılır:
“Bu iki melek insan sûretinde gönderildi ve kendilerine şehvet verildi. Derken “Zühre” isimli bir kadınla karşılaştılar, kadın bunları şirke ve günahlara sevketti, sonra onlardan öğrendikleri ile semaya yükseldi.”
Bu kıssa, İsrailiyattandır ve belki de öncekilerin şifreli anlatımlarından biridir. Basîret sahipleri bu şifreyi çözmek gizli bir şey değildir.
Bu iki meleğin aslında iki adam olduğu, salahatleri sebebiyle kendilerine “melek” denildiği de söylenir. “Melik” şeklinde bir kıraat olması, bunu teyid etmektedir.
Bazıları ise, ayetin bu kısmını “Süleyman küfre girmedi…” kısmına atıfla “iki meleğe de bir şey indirilmedi” şeklinde değerlendirirler. Bu yorumda, Yahudilerin anlattığı kıssayı yalanlama vardır.
Harut ve Marut, gönderilen iki meleğin ismidir. Ancak, “iki meleğe de bir şey indirilmedi” şeklinde mana verenler, bunu şeytanlardan bedel olarak ve aradaki cümleleri ise cümle-i muteriza olarak kabul ederler.
وَمَا يُعَلِّمَانِ مِنْ أَحَدٍ حَتَّى يَقُولاَ إِنَّمَا نَحْنُ فِتْنَةٌ فَلاَ تَكْفُرْ “Hâlbuki o ikisi, “Biz ancak imtihan için gönderildik, (sihri caiz görüp de) sakın küfre girme” demedikçe kimseye (sihir) öğretmiyorlardı.”
Ayet, birinciye göre şu manayı anlatır: Bu iki melek “biz Allahtan imtihan için gönderildik. Bunu bizden öğrenip onunla amel eden küfre düşer. Kim de öğrenir, amelden kaçınırsa iman üzere sabit kalır. Öyleyse bunu ve bununla ameli aziz görerek küfre düşme” şeklinde nasihat etmeden kimseye öğretmezlerdi.
Bunda sihri ve tâbi olunması caiz olmayan şeyleri öğrenmenin yasak olmadığına bir delil vardır. Yasaklanan, buna tâbi olmak ve bununla amel etmektir.
İkinciye göre ise mana şöyledir: O ikisi “biz fitneye maruz kalmış iki kimseyiz, sakın bizim gibi olma” demedikçe kimseye sihir öğretmezlerdi.
فَيَتَعَلَّمُونَ مِنْهُمَا مَا يُفَرِّقُونَ بِهِ بَيْنَ الْمَرْءِ وَزَوْجِهِ “İşte bunlardan karı ile kocanın arasını ayıracak şeyler öğreniyorlardı.”
وَمَا هُم بِضَآرِّينَ بِهِ مِنْ أَحَدٍ إِلاَّ بِإِذْنِ اللّهِ “Hâlbuki onlar, Allah’ın izni olmadıkça o sihirle hiç kimseye zarar veremezlerdi.”
Çünkü gerek sihir ve gerekse başka sebepler bizzat müessir değillerdir, Allahın emri ve izni ile etkili olurlar.
وَيَتَعَلَّمُونَ مَا يَضُرُّهُمْ وَلاَ يَنفَعُهُمْ “Onlar, kendilerine zarar veren, fayda getirmeyen şeyleri öğreniyorlardı.”
Sihirle ilgili bilgide zarar görmeleri, onu uygulamak için öğrenmelerinden veya sırf ilim olarak öğrenseler bile zamanla uygulamalarındandır. Çünkü ilim, çoğu kere uygulamaya da yol açar.
Sadece ilim olarak öğrenmek, dünyada ve ahirette fayda vermeyecek bir durumdur. Bunda, sihirden kaçınmanın evlâ olduğuna bir delil vardır.
وَلَقَدْ عَلِمُواْ لَمَنِ اشْتَرَاهُ مَا لَهُ فِي الآخِرَةِ مِنْ خَلاَقٍ “Andolsun, onu satın alanın ahirette bir nasibi olmadığını biliyorlardı.”
وَلَبِئْسَ مَا شَرَوْاْ بِهِ أَنفُسَهُمْ “Kendilerini karşılığında sattıkları şey ne kötüdür!”
لَوْ كَانُواْ يَعْلَمُونَ “Keşke bilselerdi!”
Keşke o konuda düşünselerdi…
Keşke o işin çirkinliğini bilselerdi…
Keşke sihri uygulayanın azabı hak ettiğini bilselerdi…
Keşke ilimlerinin mahiyetini bilselerdi… Çünkü bildiğini uygulamayan biri, bilmeyen kimse gibidir.
103- وَلَوْ أَنَّهُمْ آمَنُواْ واتَّقَوْا لَمَثُوبَةٌ مِّنْ عِندِ اللَّه خَيْرٌ “Şayet onlar iman etseler ve günahlardan sakınmış olsalardı, Allah katında kazanacakları sevap kendileri için daha hayırlı olacaktı.”
Şayet onlar Peygambere ve kitaba iman etseler; Allahın kitabını atmak, sihre uymak gibi günahları terk ile Allahtan korksalardı, işte o zaman kendilerini sattıkları şeyden daha hayırlı bir şekilde Allah tarafından mükâfatlandırılırlardı.
لَّوْ كَانُواْ يَعْلَمُونَ “Keşke bilselerdi!”
“Keşke Allahın sevabının, onların içinde bulunduğu hâlden daha hayırlı olduğunu bilselerdi…”
Veya “keşke ilimle amel etmeyi bilselerdi…”
104- يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ لاَ تَقُولُواْ رَاعِنَا وَقُولُواْ انظُرْنَا “Ey iman edenler! “Râina” demeyin, “unzurna” deyin.”
Sahabiler, Hz. Peygambere “râina” yani “bizi kolla, bizi gözet, bize telkin ettiğin şeyleri teenni ile anlat, ta ki anlayalım” diyorlardı. Yahudiler bunu işitince dillerine doladılar ve Hz. Peygambere bununla hitap ettiler. Ancak bununla Ona hakaret etmeyi esas almışlardı. Veya “Raîna” şeklinde biraz uzatarak İbranice bir kelime ile küfretmeye kalktılar. Bunun üzerine mü’minler “raina” kelimesini kullanmaktan men edildiler ve buna bedel yanlış kullanıma yol açmayacak ve “râina”nın normalde verdiği manayı verecek olanı kullanmakla emrolundular.
وَاسْمَعُوا ْ “Ve iyi dinleyin.”
“Güzelce dinleyin, ta ki “bizi gözet, bizim durumumuzu nazara al, ağır ağır anlat” demeye muhtaç olmayın.”
Veya “Yahudiler gibi değil, kabul etmek için dinleyin!”
Veya “size emredilenleri ciddiyetle dinleyin, ta ki size yasaklanan şeylere bir daha dönmeyin!”
وَلِلكَافِرِينَ عَذَابٌ أَلِيمٌ “Kâfirler için elem verici bir azap vardır.”
105- مَّا يَوَدُّ الَّذِينَ كَفَرُواْ مِنْ أَهْلِ الْكِتَابِ وَلاَ الْمُشْرِكِينَ أَن يُنَزَّلَ عَلَيْكُم مِّنْ خَيْرٍ مِّن رَّبِّكُمْ “Kitab ehlinden inkâr edenler ve de müşrikler, Rabbinizden size bir hayır indirilmesini istemezler.”
Sebeb-i Nüzûl
Ayet, mü’minleri sevdiğini, onlar için hayır dilediklerini iddia eden Yahudilerden bir topluluk hakkında nazil oldu.
Yani, onlar size gelen vahyi kıskanırlar, nail olacağınız ilim ve yardım gibi her türlü hayırlı şeyleri sevmezler.
وَاللّهُ يَخْتَصُّ بِرَحْمَتِهِ مَن يَشَاء “Oysa Allah, rahmetini dilediğine tahsis eder.”
Allah dilediğine nübüvvet verir, hikmet öğretir, ona yardım eder. Ona vâcip bir şey yoktur, kimsenin Allahtan hak talep etme hakkı söz konusu değildir.
وَاللّهُ ذُو الْفَضْلِ الْعَظِيمِ “Allah, büyük lütuf sahibidir.”
Ayetin bu kısmı, nübüvvetin Allahın lütfundan olduğunu hissettirir. Allahın bazı kullarını mahrum bırakması, lütfunun darlığından olmayıp meşietinden ve onunla ilgili hikmetindendir.
106- مَا نَنسَخْ مِنْ آيَةٍ أَوْ نُنسِهَا نَأْتِ بِخَيْرٍ مِّنْهَا أَوْ مِثْلِهَا “Herhangi bir âyeti nesheder veya onu unutturur (ya da ertelersek), yerine daha hayırlısını veya mislini getiririz.”
Sebeb-i Nüzûl
Müşrikler veya Yahudiler “Muhammedin hâline bakmaz mısınız, ashabına bir emir veriyor, sonra ondan yasaklıyor ve tam tersini emrediyor!” demeleri üzerine ayet nâzil oldu.
Nesh, kelime itibariyle bir şeyin şeklini izale edip başkasında bunu sabit kılmaktır. Tenasüh de aynı kökten gelir.
Ayetin neshi ise, kıraatinin veya ondan çıkarılan hükmün veya her birinin sona erdiğini beyandır.
Ayette geçen “insa” unutturmak anlamındadır. Şayet bu “Nesie” kökünden gelirse “tehir etmek” anlamına gelir. Yani “…biz bir ayeti sana unutturur veya tehir edersek…” şeklinde mana verilir.
“Yerine daha hayırlısını veya mislini getiririz.”
Getirilen yeni ayet insanlara fayda ve sevapta ya daha hayırlı olur veya sevapta misli olur.
أَلَمْ تَعْلَمْ أَنَّ اللّهَ عَلَىَ كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ “Bilmedin mi Allah her şeye kadîrdir.”
Her şeye kadir olduğu için elbette ayetlerin bir kısmını yürürlükten kaldırmaya ve kaldırılanların bir mislini veya daha hayırlısını getirmeye de gücü yeter.
Ayetler, Allahtan bir lütuf ve rahmet olarak, insanların maslahatlarını gözetmek ve nefislerini kemâle erdirmek için iner. Bu ise, geçim sebepleri gibi asırlara ve şahıslara göre farklılık arzeder. Çünkü bir asırda faydalı olan, başka bir asırda zarar verebilir.
Bazıları ayete dayanarak
-“Yerine bir hüküm gelmeden eskisi kaldırılmaz.”
-“Yeni hüküm eskisinden daha ağır olamaz.”
-“Sünnet ile kitabın hükmü kaldırılamaz” şeklinde genel kurallara delil getirdiler.
Bunların hepsi zayıftır. Çünkü bazen hüküm getirilmemesi veya daha ağır bir hüküm getirilmesi daha uygun olabilir. Ayrıca, sünnet de Allahın getirdiklerindendir. Ayette geçen “Yerine daha hayırlısını veya mislini getiririz.” kısmına dayanarak “Hz. Peygamberin sünneti ayetin hükmünü kaldıramaz” denilemez. Çünkü “daha hayırlı veya misil” olmaktan murat, lafız yönünden değildir.1
Mu’tezile, bu ayete dayanak Kur’anın hâdis olduğuna delil getirmek istediler, değişiklik ve farklılığı hudusun gereklerinden olarak gördüler.
Buna cevaben şunu derim: Değişiklik ve farklılık, ârizî hallerden olup, bu arızî haller kadîm zâtla alakalıdır.
107-أَلَمْ تَعْلَمْ أَنَّ اللّهَ لَهُ مُلْكُ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِأ “Bilmedin mi, göklerin ve yerin hükümranlığı Allah’ındır.”
Hitap, Hz. Peygamberedir, murat ise O ve ümmetidir. Çünkü devamında doğrudan çoğul sığasıyla ümmete hitap vardır. Peygambere yönelik gelmesi, O’nun en ziyade bilen kişi olması ve ümmetin ilminin de ona dayanmasındandır.
Dilediğini yapar, dilediği şekilde hüküm verir. Ayetin bu kısmı, biraz önce geçen “Bilmez misin, Allah her şeye kâdirdir” cümlesine veya neshin câiz oluşuna delil gibidir, bundan dolayı atıf terk edilmiştir.
وَمَا لَكُم مِّن دُونِ اللّهِ مِن وَلِيٍّ وَلاَ نَصِيرٍ “Sizin için Allah’tan başka ne bir veli, ne de bir yardımcı vardır.”
Sizin işlerinize mâlik olan ve bunları maslahatınıza göre icra eden ancak O’dur.
Velî ve nasîr (yardımcı) arasında şöyle fark vardır: Veli, bazen yardımdan aciz kalabilir, nasîr ise, bazen yardım edilene yabancı olabilir. Böylece bu ikisi manada yakın olmakla beraber, bir cihette farklıdırlar.
108-وَمَا لَكُم مِّن دُونِ اللّهِ مِن وَلِيٍّ وَلاَ نَصِيرٍ “Yoksa siz, daha önce Mûsâ’ya sorulduğu gibi peygamberinize sormak mı istiyorsunuz?”
Yoksa siz Yahudilerin Hz. Musa’ya sordukları türden peygambere gereksiz sorular sormak mı istiyorsunuz?
Veya evveliyle bağlı olmadan, onların Hz. Peygambere güvenmelerini, ona uygunsuz şeyler sormamalarını bildirir.
Sebeb-i Nüzûl
İniş sebebi hakkında farklı rivayetler vardır:
1-Ehl-i kitabın bir kısmı gelip Hz. Peygamberin semadan kendilerine bir kitap indirmesini istediler.
2-Hz. Peygambere gelip mu’cize talebinde bulunan müşrikler hakkında indi:
“Dediler: Sen, bizim için yerden bir pınar akıtmadıkça sana asla inanmayacağız.”
“Veyahut hurma ve üzümlerden senin bir bahçen olsun, bunların ortasından şarıl şarıl nehirler akıt.”
“Yahut iddia ettiğin gibi, göğü başımıza parça parça düşür veya Allah’ı ve melekleri şahit getir.”
“Yahut altından bir evin olsun ya da göğe yüksel. Oradan bize okuyacağımız bir kitap indirmeden oraya çıktığına da asla inanmayız.” (İsra, 90-93)
وَمَن يَتَبَدَّلِ الْكُفْرَ بِالإِيمَانِ فَقَدْ ضَلَّ سَوَاء السَّبِيلِ “Her kim imanı küfre değişirse, o artık doğru yoldan sapmış olur.”
Her kim apaçık ayetlere güveni terk eder ve onlarda şüpheye düşer, bunların yerine başka ayetler talep ederse, dosdoğru yoldan çıkmış olur, imandan sonra küfre düşer.
Ayetin manası şöyledir: Bu tarz şeyler talep etmeyin, yoksa istikametli yoldan saparsınız. Bu yoldan çıkmak sizi maksattan uzaklaştırır ve imanın yerine küfrü netice verecek bir duruma getirir.
109- وَدَّ كَثِيرٌ مِّنْ أَهْلِ الْكِتَابِ لَوْ يَرُدُّونَكُم مِّن بَعْدِ إِيمَانِكُمْ كُفَّاراً حَسَدًا مِّنْ عِندِ أَنفُسِهِم مِّن بَعْدِ مَا تَبَيَّنَ لَهُمُ الْحَقُّ “Kitap ehlinden birçoğu, hak kendilerine açıkça görüldükten sonra, içlerindeki kıskançlıktan ötürü sizi, imanınızdan sonra küfre döndürmek isterler.”
Ehl-i kitabın bazı âlimleri, sizler iman ettikten sonra mürted hâle gelmenizi isterler. Dindarlık namına, hakka meyil adına değil, sırf nefislerinden yola çıkarak size haset etmelerinden bunu böyle yaparlar. Hâlbuki mu’cizelerle ve Hz. Peygamberin Tevratta geçen sıfatlarıyla gerçek kendilerine açıkça görülmüştür.
فَاعْفُواْ وَاصْفَحُواْ حَتَّى يَأْتِيَ اللّهُ بِأَمْرِهِ “Ama siz, Allahın emri gelinceye kadar onları affedin, hoşgörün.”
Onları cezalandırmayın, kınamayın.
Allahın emrinin gelmesinden murat,
-Onlara savaş izni ve cizyeye mahkum edilmeleri hakkında emir olabileceği gibi,
-Benî Kurayzanın öldürülmesi, Benî Nadîrin de sürgüne gönderilmesi olabilir.
İbnu Abbas, bu ayetin “seyf ayeti” ile mensuh olduğunu söylese de, bu kesin olmaktan uzak bir kanaattir. Çünkü emir gayr-ı mutlaktır.
إِنَّ اللّهَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ “Şüphesiz Allah, her kadîrdir.”
Onlardan intikam almaya da kâdirdir.
110-وَأَقِيمُواْ الصَّلاَةَ وَآتُواْ الزَّكَاةَ “Ve namazı dosdoğru kılın, zekâtı verin.”
Ayet, önceki ayette geçen “Onları affedin…” hükmüne atıf ile gelmiştir. Sanki onlara sabrı, onlardan farklı olmayı, ibadet ve iyilikle Allaha sığınmayı emretmektedir.
وَمَا تُقَدِّمُواْ لأَنفُسِكُم مِّنْ خَيْرٍ تَجِدُوهُ عِندَ اللّهِ “Kendiniz için hayır olarak önden ne gönderirseniz, Allah katında onu bulursunuz.”
إِنَّ اللّهَ بِمَا تَعْمَلُونَ بَصِيرٌ “Şüphesiz Allah bütün yaptıklarınızı görendir.”
Hiçbir amel O’nun yanında zâyi olmaz.
111- وَقَالُواْ لَن يَدْخُلَ الْجَنَّةَ إِلاَّ مَن كَانَ هُوداً أَوْ نَصَارَى “Bir de “Yahudi veya Hristiyanlardan başkası asla cennete giremeyecek” dediler.”
Ayet, kitap ehli olan Yahudi ve Hristiyanları anlatır. Nasıl ki “Yahudi veya Hristiyan olun ki, hidayet bulasınız” dediler.” (Bakara, 135) ayetinde mana şöyledir: Yahudiler dediler ki “Yahudi olun”, Hristiyanlar da dediler ki “Hristiyan olun.”
Benzeri bir şekilde burada da mana şöyle olur:
“Yahudiler dediler: Cennete ancak Yahudiler girecek. Hristiyanlar da dediler: Cennete ancak Hristiyanlar girecek.”
Ayetin bu üslûbta gelmesi, muhatabın fehmine güvendendir.
تِلْكَ أَمَانِيُّهُمْ “Bu onların kendi kuruntularıdır.”
Ayetin bu kısmı, mezkûr kuruntularına bir işarettir: Onlar,
-Mü’minlere Rablerinden hiçbir hayır inmeyeceğini umarlar.
-Mü’minleri dinlerinden döndüreceklerini hayal ederler.
-Cennete kendilerinden başka kimsenin giremeyeceğini zannederler.
قُلْ هَاتُواْ بُرْهَانَكُمْ إِن كُنتُمْ صَادِقِينَ “Onlara de ki: Eğer doğru iseniz, haydi bakalım delilinizi getirin.”
Eğer cennete sadece kendinizin gireceği davanızda sadık iseniz, bunun delilini getiriniz. Çünkü, delili olmayan bir sözün kıymeti yoktur.
112- بَلَى “Hayır, öyle değil!”
Hayır, iş sizin zannettiğiniz gibi değil.
مَنْ أَسْلَمَ وَجْهَهُ لِلّهِ وَهُوَ مُحْسِنٌ فَلَهُ أَجْرُهُ عِندَ رَبِّهِ “Kim muhsin olarak yüzünü Allah’a teslim ederse, onun mükâfatı Rabbinin katındadır.”
Her kim güzel amel işlese ve amelinde ihlaslı olsa, Rabbi nezdinde ameline va’dedilen sevabı alacaktır. Ona va’adedilen bu sevap, ne zâyi olur, ne de noksanlaşır.
وَلاَ خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلاَ هُمْ يَحْزَنُونَ “Ve onlara bir korku yoktur ve onlar üzülmezler.”
113-وَقَالَتِ الْيَهُودُ لَيْسَتِ النَّصَارَى عَلَىَ شَيْءٍ “Yahudiler dediler ki, “Hristiyanlar birşey üzere değiller.”
وَقَالَتِ النَّصَارَى لَيْسَتِ الْيَهُودُ عَلَى شَيْءٍ “Hristiyanlar da “Yahudiler bir şey üzere değiller” dediler.”
وَهُمْ يَتْلُونَ الْكِتَابَ “Oysa hepsi de kitabı okuyorlar.”
Sebeb-i Nüzûl
Rivayete göre Hristiyanlardan Necran kafilesi Hz. Peygamberin yanına geldiğinde, Yahudi âlimleri de onların yanına geldiler, münazara yaptılar, karşılıklı olarak bu şekilde konuştular.
كَذَلِكَ قَالَ الَّذِينَ لاَ يَعْلَمُونَ مِثْلَ قَوْلِهِمْ “Hiçbir bilgisi olmayanlar da onların dedikleri gibi dediler.”
Kitabı okuyan Yahudi ve Hristiyanlar böyle dediği gibi, puta tapan, Allahı inkar eden kimseler gibi ilimden ve kitaptan nasibi olmayanlar da aynı şeyi söylediler.
Allahu Teâlâ, bu ayetle onların birbirlerine karşı kibirlenmelerini ve cahil kimselere benzemelerini kınadı.
Eğer desen: Niye kınadı ki, aslında doğruyu söylediler? Her iki dinin de neshedildikten sonra hükmü kalmadı.
Elcevap: Onlar bunu kastetmediler. Onlardan her birinin maksadı, diğer dini kökünden batıl görmek, Peygamberini ve kitabını inkâr etmektir. Hâlbuki her iki dinden de neshedilmeyenleri haktır, kabul edilmesi ve kendisiyle amel edilmesi gerekir.
فَاللّهُ يَحْكُمُ بَيْنَهُمْ يَوْمَ الْقِيَامَةِ فِيمَا كَانُواْ فِيهِ يَخْتَلِفُونَ “İşte Allah kıyamet günü, ihtilafa düştükleri meselelerde, onlar arasında hüküm verecektir.”
Allah her bir fırka için uygun olan cezayı verir.
Denildi ki: Allahın onlar arasında hükmetmesi, onları yalanlaması ve ateşe atmasıdır.
Dipnotlar:
1 Hadisin lafzı elbette Kur’an ayetinden daha hayırlı olmadığı gibi, ona misil de olamaz. Ama sünnet ile getirilen yeni hüküm, insanlara faydalılık ve maslahat açısından daha hayırlı olabilir.
114- وَمَنْ أَظْلَمُ مِمَّن مَّنَعَ مَسَاجِدَ اللّهِ أَن يُذْكَرَ فِيهَا اسْمُهُ وَسَعَى فِي خَرَابِهَا “Allah’ın mescitlerinde, Onun isminin anılmasından meneden ve onların harap olmalarına çalışandan daha zâlim kim olabilir!”
Ayet, her ne kadar Beyt-i Makdise saldıran, onu harap edip ahalisini öldüren Rumlar hakkında veya Hudeybiye senesi Rasulullahı Mescid-i Harama girmekten men eden müşrikler hakkında inmişse de, mescidi harap eden veya namaz için tahsis edilen mekanı ibtal etmek için çalışan herkesi içine alır.
أُوْلَئِكَ مَا كَانَ لَهُمْ أَن يَدْخُلُوهَا إِلاَّ خَآئِفِينَ “İşte bunlar, oralara ancak korka korka girebilmelidirler.”
Bırakın tahribine cüret etmek, onlara uygun olanı haşyet ve huşu’ ile buralara girmekti.
Veya, hak olan durum şudur: Mü’minleri değil buralardan alıkoymak, bu engel olanlar oralara mü’minlerin kendilerini yakalayıp cezalandırmasından korkar bir şekilde girmeleridir.
Veya ayet “Allahın ilminde ve kazasında onlar için böyle bir şey yoktur” manasını da ifade edebilir. Bu durumda ayet, Allahtan mü’minlere yardımının ve mescitleri onlara has kılmasının bir vaadi olur. Nitekim vaadini yerine getirmiştir de.
Şöyle de denildi: Ayet, onların mescide girmelerine fırsat verilmesini yasaklar. Mezhep imamları bu konuda farklı yaklaşımlarda bulundular. Mesela Ebu Hanife, onların mescide girmelerini caiz gördü. İmam Malik ise men etti. İmam Şafi ise, Mescid-i Haramla diğer mescitlerin statülerinin farklı oluşuna dikkat çekti.
لهُمْ فِي الدُّنْيَا خِزْيٌ “Bunlara dünyada bir rezillik vardır.”
Öldürülürler ve sürgüne gönderilirler veya kendilerinden cizye alınır.
وَلَهُمْ فِي الآخِرَةِ عَذَابٌ عَظِيمٌ “Bunlara ahirette de çok büyük bir azap vardır.”
Küfürleri ve zulümleri sebebiyle onlar için ahirette çok büyük bir azap vardır.
115- وَلِلّهِ الْمَشْرِقُ وَالْمَغْرِبُ “Doğu da, Batı da Allah’ındır.”
Yani, arzın tamamı Allahındır, bazısı O’nun, bazısı başkasının değildir. Şayet siz Mescid-i Haram veya Mescid-i Aksa’da namaz kılmaktan men edildinizse, merak etmeyin, arzın tamamını size mescid kıldım.
فَأَيْنَمَا تُوَلُّواْ فَثَمَّ وَجْهُ اللّهِ “Nereye dönerseniz Allah’ın yüzü işte oradadır.”
Yani, Allah orada ne yapıldığını bilir, her şeye muttalidir.
إِنَّ اللّهَ وَاسِعٌ عَلِيمٌ “Şüphesiz Allah, Vasi’ – Alîm’dir.”
Allah, rahmetiyle her şeyi kuşatmıştır, kullarına genişlik verir. Alîm’dir, onların maslahatlarını ve bütün mekanlardaki amellerini bilir.
Hz. Ömerin oğlu Abdullah, ayetin binek üzerindeki yolcunun namazı ile ilgili olarak indiğini söyler.
Sebeb-i Nüzûl
Denildi ki, ayet şöyle bir topluluk hakkında indi: Karanlıkta kıbleyi bilemediler, her biri değişik yönlere durarak namazlarını kıldılar.
Sabah olduğunda kıbleyi fark edip hatalarını anladılar.
Bu rivayete göre, müçtehid hata etse ve sonra da hatasını anlasa, eskisiyle yaptığı ameli iade etmesi lâzım gelmez.
Denildi ki, ayet kıblenin neshine bir hazırlıktır ve Mabud olan Allahın bir mekan ve bir cihette olmasını tenzihtir.
116- وَقَالُواْ اتَّخَذَ اللّهُ وَلَدًا “Allah çocuk edindi” dediler.”
Yahudilerin bir kısmı “Üzeyr, Allahın oğludur”, Hristiyanların bir kısmı “İsa, Allahın oğludur.”, Arab müşrikleri de “Melekler Allahın kızlarıdır” derler. Ayet, bu gibi inançlara cevap olarak inmiştir.
سُبْحَانَهُ “Hâşâ, O bundan münezzehtir.”
Allah bundan münezzeh ve yücedir. Çünkü çocuk sahibi olmak, mahluka benzemeyi, ihtiyaç sahibi olmayı ve faniliği iktiza eder.
بَل لَّهُ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ “Doğrusu, göklerde ve yerde ne varsa O’nundur.”
Onların sözlerini reddir ve fesadına delil getirmektir. Yani, Allahu Teâlâ gökte ve yerde olanların yaratıcısıdır, Melekler, Hz. Üzeyir ve Hz. İsa da bu yaratılanlardandır.
كُلٌّ لَّهُ قَانِتُونَ “Hepsi O’na boyun eğmiştir.”
Hepsi O’na boyun eğer, O’nun meşiet ve yaratmasına karşı gelmezler. Bu özellikte olan her şey, Vacibu’l-vücud olan yaratıcıyla elbette aynı cinsten değildir.
Öyleyse O’na veled de olmaz, çünkü çocuğun babasının cinsinden olması hakkıdır.
“Hepsi” ifadesi, göklerde ve yerde olanların hepsi manasına anlaşılabileceği gibi, Allaha veled olarak nisbet edilen melekler, Hz. Üzeyir ve Hz. İsa’ya işaret de olabilir. Yani, sizin Allaha veled gördükleriniz O’na itaat eden, boyun eğen kullardır.
Görüldüğü gibi, ayet-i kerime üç cihetle onların sözlerinin fasid olduğunu hissettirmektedir.
117- بَدِيعُ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ “O, göklerin ve yerin Bedi’idir.”
Bedi’, yoktan yaratandır.
Bu da onların sözlerinin fesadına dördüncü bir delildir. Şöyle ki:
Baba, çocuğun bir unsurudur. Çünkü, çocuğun maddesi babadan ayrılır. Allahu Teâlâ ise bütün eşyayı yoktan yaratandır, mutlak fâildir, infialden (bir fiilin etkisi altında kalmaktan) münezzehtir. Öyleyse baba olamaz.
İbda’, bir şeye defaten yoktan yaratmaktır.
وَإِذَا قَضَى أَمْراً فَإِنَّمَا يَقُولُ لَهُ كُن فَيَكُونُ “Ve O, bir işin olmasını murad edince, ona yalnızca “ol!” der, o da hemen oluverir.”
Bir şeyi yaratmayı murat ettiğinde, iradesinin taalluk etmesi yeterlidir.
Ayetten murat Allahın “ol” diye emir vermesi ve o şeyin de buna imtisali olmayıp, itaatkâr bir memurun duraklamadan emre uyması gibi, O’nun iradesinin taalluk ettiği şeyin beklemeden meydana geldiğini anlatan bir temsildir.
Ayette ibda’, yani yoktan yaratma manası biraz daha açılmıştır. Allah için çocuğun söz konusu olamayacağına dair beşinci bir delile ima eder. Şöyle ki: Çocuk bir kısım tavırlardan geçerek büyür ve bu büyüme belli bir zamanı gerektirir. Allahın fiili ise, bundan müstağnidir, zamana ve tavırlara ihtiyacı yoktur.
Allah’a –haşa- “Baba” Denilmesinin Tahlili
Bil ki: İnsanları Allaha veled nisbetine sevkeden dalaletin sebebi şudur: Önceki din mensupları, ilk sebep olması itibariyle Allahu Teâlâya mecaz yoluyla “baba” diyorlardı. Hatta şöyle demekteydiler: “Baba, küçük rab’tir, Allah ise en büyük Rab’tir.” Zamanla cahil insanlar bundan muradın baba-oğul münasebeti olduğunu zannettiler, taklid yoluyla bir itikada saplandılar. Bundan dolayı İslâmda Allaha baba denilmesi yasaklandı, diyenin küfrüne hükmedildi.
118- وَقَالَ الَّذِينَ لاَ يَعْلَمُونَ لَوْلاَ يُكَلِّمُنَا اللّهُ أَوْ تَأْتِينَا آيَةٌ “Bilmeyenler, “keşke Allah bizimle konuşsa, ya da bize bir ayet gelse ya!” dediler.”
Böyle söyleyenler cahil müşrikler veya ehl-i kitaptan tecahülde bulunanlardır.
“Keşke Allah bizimle konuşsa” demeleri
-“Keşke meleklerle konuştuğu gibi bizimle de konuşsa”
-“Keşke O’nun rasulü olduğunu bize vahiyle bildirse” manalarını bildirir.
“Ya da bize bir ayet gelse ya!”
Burada “ayet” hüccet – delil anlamındadır. “Keşke Allah bizimle konuşsa” demeleri küstah bir şekilde kendilerini büyük görmelerindendir. “Bize senin doğru olduğunu gösteren bir delil gelsin” demeleri ise, tam bir inkârdır.
كَذَلِكَ قَالَ الَّذِينَ مِن قَبْلِهِم مِّثْلَ قَوْلِهِمْ “Onlardan öncekiler de onların dedikleri gibi demişti.”
Onlardan önceki milletlerde de böyle şeyler diyenler olmuştu. Mesela: “Ehl-i Kitap, senden kendilerine gökten bir kitap indirmeni istiyorlar. Musa’dan bundan daha büyüğünü istemiş, “Allah’ı bize açıkça göster” demişlerdi.” (Nisa, 153)
“Hani havariler şöyle demişti: Ey Meryem oğlu İsa! Rabbin bize gökten bir sofra indirebilir mi?” (Maide, 112)
تَشَابَهَتْ قُلُوبُهُمْ “Onların kalpleri birbirine benzedi.”
Hem bunların, hem de öncekilerin kalpleri, körlük ve inatta birbirine benzedi.
قَدْ بَيَّنَّا الآيَاتِ لِقَوْمٍ يُوقِنُونَ “Kesin olarak inanacak bir toplum için âyetleri beyan ettik.”
Yakine ulaşmak isteyenlere veya hakikatlere yakinen inanan, kendilerine bir şüphe ve inad arız olmayanlara biz ayetleri açıkça beyan ettik.
Onların böyle demelerinin ayetlerde bir kapalılık olmasından veya kendilerinin ziyade yakine ulaşmak istemelerinden olmayıp sırf bir taşkınlık ve inattan geldiğine, ayette bir işaret vardır.
119- إِنَّا أَرْسَلْنَاكَ بِالْحَقِّ بَشِيرًا وَنَذِيرًا “Şüphesiz biz seni hak ile; müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik.”
Eğer küfürde ısrar eder, bile bile inkârda inat gösterirlerse bunun sana bir vebali yoktur.
وَلاَ تُسْأَلُ عَنْ أَصْحَابِ الْجَحِيمِ “Sen cehennem ashabından sorulmazsın.”
Sen onlara tebliğde bulunduktan sonra şayet iman etmezlerse, o cehennem ehlinden sen sorumlu değilsin.
Nâfi’ ve Yakup kıraatlerinde “sorulmazsın” şeklinde değil de, “sorma” şeklinde okunmuştur. Bu kıraate göre ayet, Hz. Peygamberi cehennem ehli hakkında sualden nehyetmektedir.
Veya kâfirlerin ahiretteki cezalarının dehşetini anlatır. Öyle ki, tavsif edilemeyecek kadar korkunçtur.
Veya muhatap o azabın haberini dinlemeye dayanamayacağından, onlarla ilgili sualden nehyedilmiştir.
120 - وَلَن تَرْضَى عَنكَ الْيَهُودُ وَلاَ النَّصَارَى حَتَّى تَتَّبِعَ مِلَّتَهُمْ “Dinlerine uymadıkça, Yahudiler de Hristiyanlar da asla senden razı olmazlar.”
Ayet, onların İslâma girmeleri hususunda bir ümit olmadığını Hz. Peygambere etkin bir tarzda anlatır. Çünkü, onlar Hz. Peygamber onların dinine girmedikçe O’ndan râzı olmayacaklarsa, nasıl O’nun dinine tâbi olurlar. Belki de onlar böyle şeyleri kendi aralarında konuştular, Allahu Teâlâ da onların hâlini hikaye etti. Bundan dolayı, ayetin devamında şöyle buyurdu:
قُلْ إِنَّ هُدَى اللّهِ هُوَ الْهُدَى “De ki: “Allah’ın yolu, işte asıl doğru yol odur.”
De ki: “Allahın hidayeti olan İslâm, hakka götüren yol işte o yoldur, yoksa sizin çağırdıklarınız değil”
وَلَئِنِ اتَّبَعْتَ أَهْوَاءهُم بَعْدَ الَّذِي جَاءكَ مِنَ الْعِلْمِ مَا لَكَ مِنَ اللّهِ مِن وَلِيٍّ وَلاَ نَصِيرٍ “Sana gelen ilimden sonra, eğer onların hevâ’sına uyacak olursan, bilmiş ol ki, Allah’tan sana ne bir dost, ne bir yardımcı vardır.”
Eğer sana gelen vahiyden, sıhhati malum dinden sonra onların bozuk görüşlerine tâbi olursan, Allahın cezalandırmasını senden def edecek bir veli ve bir yardımcı yoktur.
Ayet metnindeki “millet”, (din) kelimesi Allahu Teâlânın peygamberleri diliyle kullarına bildirdiği hükümlerdir.
Hevâ, şehvete tâbi olan görüştür.
121- الَّذِينَ آتَيْنَاهُمُ الْكِتَابَ يَتْلُونَهُ حَقَّ تِلاَوَتِهِ “Kendilerine kitab verdiğimiz kimseler, onu gereği gibi okurlar.”
Ayette anlatılanlar kitap ehlinden gerçekten iman eden kimselerdir. Bunlar okudukları kitabın lafzını tahrif etmezler, manasını güzelce düşünürler ve muktezasıyla da amel ederler.
أُوْلَئِكَ يُؤْمِنُونَ بِهِ “İşte bunlar ona inanırlar.”
Tahrif edenler değil işte bunlar kendi kitaplarına gerçekten iman etmişlerdir.
وَمن يَكْفُرْ بِهِ فَأُوْلَئِكَ هُمُ الْخَاسِرُونَ “Onu inkâr edenlere gelince, işte onlar hüsrana uğrayanların ta kendileridir.”
Kim tahrifle ve tasdik ettiklerini inkâr ile küfre varırsa, işte onlar iman bedeline küfrü satın almakla zarar edenlerin ta kendileridir.
122- يَا بَنِي إِسْرَائِيلَ “Ey Benî İsrail!”
اذْكُرُواْ نِعْمَتِيَ الَّتِي أَنْعَمْتُ عَلَيْكُمْ “Size verdiğim nimetimi hatırlayın.”
وَأَنِّي فَضَّلْتُكُمْ عَلَى الْعَالَمِينَ “Sizi âlemlere üstün kıldığımı da.”
123- وَاتَّقُواْ يَوْماً لاَّ تَجْزِي نَفْسٌ عَن نَّفْسٍ شَيْئاً “Ve öyle bir günden sakının ki, o gün hiç kimse bir başkası adına bir şey ödeyemez.”
وَلاَ يُقْبَلُ مِنْهَا عَدْلٌ “Kimseden fidye alınmaz.”
وَلاَ تَنفَعُهَا شَفَاعَةٌ “Ona herhangi bir şefaat fayda vermez.”
وَلاَ هُمْ يُنصَرُونَ “Onlara yardım da edilmez.”
Allahu Teâlâ İsrailoğullarının kıssasına bu iki ayetle başlamıştı. Bunlarda
-Nimetlerini hatırlamalarını söylemiş,
-Bunların hakkını vermelerini bildirmiş,
-Bunları zayi etmelerinden sakındırmış,
-Kıyametin dehşetini hatırlatmıştı.
Burada kıssayı bitirirken de aynı iki ayeti tekrar etti ve onlarla ilgili kelamı bu şekilde noktaladı.
Bunda,
-Hem onlara yapılan nasihatı etkili olarak anlatmak
-Hem de meselenin özünün ve kıssadan maksadın bunları bilip uygulamaları olduğunu haber vermek vardır.
124 - وَإِذِ ابْتَلَى إِبْرَاهِيمَ رَبُّهُ بِكَلِمَاتٍ “Hani Rabbi İbrahim’i birtakım kelimelerle denemişti.”
Rabbi, İbrahim’i bir kısım emirler ve yasaklarla mükellef kıldı.
Ayet metnindeki ibtila kelimesi belâ kökünden gelir, meşakkatli şeyle mükellef kılmak anlamındadır.
Denemek, imtihan etmek anlamına yakın bir mana ifade eder.
Kelimat (kelimeler) bazan manalara da kullanıldığından, Hz. İbrahim’in aldığı bu kelimeler, çeşitli ayetlerde zikredilen otuz güzel hasletle tefsir edilmiştir. Şöyle ki:
“(Bunlar), tevbe edenler, ibâdet edenler, hamdedenler, saihun (Allah yolunda seyahat edenler.), rükû’ edenler, secde edenler, iyiliği emredip kötülükten alıkoyanlar ve Allah’ın koyduğu sınırları hakkıyla koruyanlardır.” (Tevbe, 112)
“Şüphe yok ki müslüman erkeklerle müslüman kadınlar,
Mü’min erkeklerle mü’min kadınlar,
İtaat eden erkeklerle itaat eden kadınlar,
Sadık erkeklerle sadık kadınlar,
Sabreden erkeklerle sabreden kadınlar,
Allah’a derinden saygı duyan erkeklerle Allah’a derinden saygı duyan kadınlar,
Sadaka veren erkeklerle sadaka veren kadınlar
Oruç tutan erkeklerle oruç tutan kadınlar
Irzlarını koruyan erkeklerle ırzlarını koruyan kadınlar
Allah’ı çok zikreden erkeklerle Allah’ı çok zikreden kadınlar var ya
İşte Allah onlar için bir mağfiret ve çok büyük bir mükâfat hazırlamıştır.” (Ahzab, 35)
“Mü’minler, gerçekten kurtuldu.”
“Onlar ki, namazlarında huşû içindedirler.”
“Onlar ki, boş işlerden yüz çevirirler.”
“Onlar ki, zekât (vazifelerini) yaparlar.”
“Ve onlar ki, iffetlerini korurlar.”
“Onlar ki, emanetlerine ve ahidlerine riayet ederler.”
“Onlar ki, namazlarını muhafaza ederler.” (Mü’minun, 1-9)
Hz. Âdemin Cenab-ı Hak’tan aldığı kelimeler de benzeri bir şekilde tefsir edilmiştir.
Ayrıca, Hz. İbrahime ait on sünnet de bu kelimeler zımnında değerlendirilmiştir.[1>
Keza,
-Haccın menasiki,
-Kendisine göklerin ve yerin melekûtunun gösterilmesi,
-Sünnet olması,
-Oğlu İsmail’i kurban etmekle imtihanı,
-Nemrut tarafından ateşe atılması,
-Hicret etmesi de bu meyanda sayılabilir.
Yani, Allahu Teâlâ, Hz. İbrahime bunlarla imtihana tâbi kılınan kimse muamelesi yaptı.
Ayete “İbrahim Rabbini bir kısım kelimelerle mübtela kıldı.” Yani “Ya Rabbi! Ölüleri nasıl diriltirsin, bana göster.” (Bakara, 260) ve “Hani İbrahim şöyle demişti: Rabbim! Bu şehri güvenli kıl…” (İbrahim, 35) de
Başta olan beş sünnet,
1-Saçını ortadan iki yana ayırmak.
2- Bıyıklarını kesmek (makas ile kırparak).
3- Misvak kullanmak.
4- Mazmaza ( Abdestte ağza bol su vermek, ağız temizliği yapmak.)
5- İstınşak ( Abdestte burna su vermek, burun temizliği yapmak.)
Bedende olan beş sünnet,
1- Tırnak kesmek.
2- Koltuk altlarındaki kılları temizlemek.
3- Etek traşı.
4- Su ile taharet.
5- Sünnet olmak.
olduğu gibi bazı kelimelerle Rabbine dua etti, duasına icabet edip etmeyeceğine baktı” manası da verilmiştir.
فَأَتَمَّهُنَّ “O da onların hepsini tamamladı.”
O da bunların hepsini mükemmel bir şekilde tamamladı, hepsinin hakkını verdi. Nitekim Cenab-ı Hak O’nu “Ve çok vefakâr olan İbrahim” (Necm, 37) diyerek vefakârlığıyla methetmiştir.
Eğer “İbrahim Rabbini bir kısım kelimelerle mübtela kıldı” manası esas alınırsa, “O da istediklerinin hepsini verdi” tarzında tefsir edilir.
قَالَ إِنِّي جَاعِلُكَ لِلنَّاسِ إِمَامًا “Rabbi dedi: Ben seni insanlara bir önder kılacağım.”
Sanki mukadder bir sualin cevabıdır. Yani, “İbrahim o kelimeleri tamamladığında Rabbi ne dedi?” sualine böyle cevap verilmiştir.
Veya ayetin bu kısmı, Allahu Teâlânın imtihanını beyan etmektedir. Bu durumda
-İnsanlara önder kılınması,
-Ka’beyi tertemiz yapması,
-O’nu temelleri üzerine yükseltmesi.
-Allaha tam bir teslimiyetle teslim olması.
İşte bütün bunlar Allahu Teâlânın O’nu imtihan etmesiyle alakalı durumlardır.
İmam, kendisine uyulan, peşinden gidilen anlamındadır. Hz. İbrahim’in imameti geneldir ve daimîdir. Çünkü kendisinden sonra gelen nice peygamber, O’nun neslindendir ve O’na ittiba ile mükelleftir.
قَالَ وَمِن ذُرِّيَّتِي İbrahim, “neslimden de (önderler yap, ya Rabbi!)” dedi.”
قَالَ لاَ يَنَالُ عَهْدِي الظَّالِمِينَ “(Allah) dedi Benim ahdim (verdiğim söz) zalimleri kapsamaz.”
Ayet, hem isteğinin kabul gördüğünü anlatır, hem de neslinden bir kısım zâlimler de çıkacağını ve bunların imamete nâil olamayacaklarına tenbihte bulunur. Çünkü imamet, Allahtan bir emanet ve ahittir.
Zalim kişi ise buna elverişli değildir. Hz. İbrahim’in neslinden gelen iyi ve müttaki kimseler ise, böyle bir pâyeye nail olacaklardır.
Ayette peygamberlerin bi’set öncesi büyük günahlardan masum olduklarına ve fasıkın imamete ehil olmadığına bir delil vardır.
125-وَإِذْ جَعَلْنَا الْبَيْتَ مَثَابَةً لِّلنَّاسِ وَأَمْناً “Hani, biz Beyt’i insanlara bir sevap kazanma ve güven yeri kılmıştık.”
Beyt’ten murat Ka’bedir. Ka’be, hac ve umre vesilesiyle ziyaret edilir, bu niyetle gelenler büyük sevaplar kazanırlar.
Orası bir emniyet yeridir. Orada olanlara saldırılmaz. “Biz onları emin bir hareme yerleştirmedik mi?” (Kasas, 57) ayetinde ifade edildiği gibi, onun etrafında yer alan bölgelerdeki insanlar saldırıya maruz iken, Ka’beye gelenler emniyet içinde olurlar.
Keza, hac için oraya gelenler ahiret azabından güven içinde olurlar. Çünkü hac, önceki günahları siler, temizler.
Hatta, Ebu Hanifenin görüşüne göre, oraya sığınan cânî, oradan çıkmadıkça yakalanıp cezalandırılmaz.
وَاتَّخِذُواْ مِن مَّقَامِ إِبْرَاهِيمَ مُصَلًّى “Siz de Makam-ı İbrahim’den kendinize bir namaz yeri edinin.”
Ayetin evvelinde mukadder bir “Ve biz şöyle dedik” ifadesi düşünülebilir.
Veya “Ona yönelin…” düşünülebilir. Bu takdirde hitap Hz. Peygamberin ümmetinedir ve buradaki makam-ı İbrahimi musalla edinmek, farz bir emir olmayıp, müstehaptır. (emr-i istihbabî)[2>
Makam-ı İbrahim hakkında farklı mütalaalar vardır. Şöyle ki:
-Burası Hz. İbrahimin ayağının izi olan bir taştır.
-Veya kalkıp insanları hacca davet ettiğinde üzerine bastığı taştır.
-Veya Ka’beyi yaparken üzerine bastığı, bugün makam-ı İbrahim diye bilinen yerdeki taştır.
Sebeb-i Nüzûl
Rivayete göre Hz. Peygamber (asm) Hz. Ömerin elinden tutup “işte makam-ı İbrahim burası” dedi. Bunun üzerine Hz. Ömer “Orayı bir namazgah yapacak mıyız?” diye sordu. Hz. Peygamber “Bana böyle bir emir gelmedi” dedi. Ve o gün güneş batmadan makam-ı İbrahim’in namazgâh yapılmasını bildiren ayet geldi.
Buranın namazgâh kılınmasından muradın iki rek’at tavaf namazı olduğu söylenir. Hz. Cabirden rivayet edildiğine göre Hz. Peygamber (asm) tavafı bitirdiğinde makam-ı İbrahime yöneldi ve onun arkasında iki rekat namaz kılıp bu ayeti okudu. İmam-ı Şafiîden bu namazın vücubuyla ilgili iki farklı görüş nakledilir.
Makam-ı İbrahim’in haremin tamamı olduğu da söylendi. Ayrıca haccın değişik yerleri (mevakıfı) olduğu, musalla edinilmesi ise buralarda Allaha dua edilmesi olduğu nazara verildi.
Kıraat imamlarından Nâfi ve İbnu Amir, ayetteki emir sığasını mazi olarak okudular. Bu durumda mana şöyle olur: “İnsanlar makam-ı İbrahimi musalla (namazgâh) edindiler, yani Ka’beyi kıble yaptılar, ona yönelip namazlarını kıldılar.”
وَعَهِدْنَا إِلَى إِبْرَاهِيمَ وَإِسْمَاعِيلَ أَن طَهِّرَا بَيْتِيَ لِلطَّائِفِينَ وَالْعَاكِفِينَ وَالرُّكَّعِالسُّجُودِ “İbrahim ve İsmail’e şöyle emretmiştik: Tavaf edenler, kendini ibadete verenler, rükû ve secde edenler için evimi (Kâbe’yi) tertemiz tutun.”
İbrahim’e ve İsmail’e Ka’beyi putlardan, pisliklerden ve ona layık olmayan şeylerden temizlemelerini emrettik.
126- وَإِذْ قَالَ إِبْرَاهِيمُ “Hani İbrahim şöyle demişti:”
رَبِّ اجْعَلْ هَذَا بَلَدًا آمِنًا “Rabbim! Bunu emin bir belde kıl.”
وَارْزُقْ أَهْلَهُ مِنَ الثَّمَرَاتِ مَنْ آمَنَ مِنْهُم بِاللّهِ وَالْيَوْمِ الآخِرِ “Halkından Allah’a ve ahiret gününe iman edenleri her türlü ürünle rızıklandır.”
قَالَ وَمَن كَفَرَ فَأُمَتِّعُهُ قَلِيلاً “Allah dedi: İnkâr edeni de az bir süre rızıklandırırım.”
Hz. İbrahim daha önce neslinden önderler gelmesini isteyince, Cenab-ı Hak “zalimler için imamet olmayacağını” bildirmişti. Hz. İbrahim buna kıyas ile rızık noktasında “Halkından Allah’a ve ahiret gününe iman edenleri her türlü ürünle rızıklandır” diye dua etti. Cenab-ı Hak “İnkâr edeni de az bir süre rızıklandırırım.” diye bildirdi.
Rızık dünyevî bir rahmettir, mü’mine de kâfire de şümullüdür, ama imamet ve dinde önderlik öyle değildir.
Öyle anlaşılıyor ki, küfür her ne kadar nimetlerden faydalanmaya bir sebep değilse de, bunların azaltılmasına bir sebeptir. Kafir, sadece dünyevî nimetlerden yararlanır, ama bunlarla sevap elde edemez.
ثُمَّ أَضْطَرُّهُ إِلَى عَذَابِ النَّارِ “Sonra onu cehennem azabına uğratırım.”
Küfründen ve verdiğim nimetleri zayi etmesinden dolayı onu cehennem ateşine gönderirim.
وَبِئْسَ الْمَصِيرُ “O, ne kötü bir varılacak yerdir!”
127- وَإِذْ يَرْفَعُ إِبْرَاهِيمُ الْقَوَاعِدَ مِنَ الْبَيْتِ وَإِسْمَاعِيلُ “Hani İbrahim, İsmail ile birlikte Beyt’in (Kâbe’nin) temellerini yükseltiyordu.”
Ayet, geçmişteki olayı hikâye eder. Bundan muradın, Hz. İbrahimin Ka’benin konumunu yüceltmesi, ona tazim ve insanlara hacca davet ile şerefini ortaya koyması olduğu da söylenir.
رَبَّنَا تَقَبَّلْ مِنَّا “Ey Rabbimiz! Bizden kabul buyur!”
إِنَّكَ أَنتَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ “Şüphesiz sen Semi’ – Alîm’sin.”
Sen duamızı işitir, niyetlerimizi bilirsin.
128- رَبَّنَا وَاجْعَلْنَا مُسْلِمَيْنِ لَكَ “Rabbimiz! Bizi sana teslim olmuş iki kimse kıl.”
“Bizi ihlâslı kullarından eyle.” Bundan murat daha ziyade ihlas ve iz’an taleb etmeleridir.
وَمِن ذُرِّيَّتِنَا أُمَّةً مُّسْلِمَةً لَّكَ “Neslimizden de sana teslim olmuş bir ümmet kıl.”
Kendi nesillerine dua etmeleri, onların şefkate en ziyade layık olmalarındandır. Ayrıca, onlar salih olduklarında, onlara tâbi olanlar da salih olacaklardır.
Dualarında “neslimizden…” diye bir kısmına dua etmeleri, kendilerine daha önce nesillerinden bir kısmının zalim olacağının bildirilmesindendir.
Ayrıca, hikmet-i ilâhîyenin herkesi içine alacak tam bir ihlâsı ve küllî bir yönelişi iktiza etmediğini biliyorlardı. Çünkü böyle bir durum dünyayı teşviş eder. Bu sebeple şöyle denilmiştir:
“Ahmaklar olmasa, dünya harap olurdu.”
Bazı âlimler, Hz. İbrahim ve Hz. İsmailin duasında kastedilen ümmetin, ümmet-i Muhammed olduğunu söylerler.
“Neslimizden” demeleri, bütün nesillerini içine alacak şümullü bir dua da olabilir. O zaman ayetteki “den” takısı beyaniye olur. Bunun bir benzerini şu ayette görebiliriz:
“Allah, içinizden iman edip de salih ameller işleyenlere şunu vaat etti:” (Nur, 55)
وَأَرِنَا مَنَاسِكَنَا “Ve bize menasikimizi göster.”
“Bize, hacda yapacağımız ibadetlerimizi göster.”
Menasik, nüsuk kelimesinden gelir. Bu kelime esas olarak ibadetin kemâlini ifade eder. Ancak, hacc ibadetlerini ifade etmede kullanımı daha yaygındır. Çünkü hacda ziyadesiyle külfet ve günlük hayatın alışkanlıklarından uzak kalmak vardır.
وَتُبْ عَلَيْنَآ “Tevbemizi kabul et.”
Allahtan tevbelerinin kabul edilmelerini istemeleri, nesilleri hesabına olabileceği gibi kendilerinden yanlışlıkla sadır olan durumlar için de olabilir. Belki de hem nefis terbiyesi yapmak, hem de bu şekilde nesillerini irşad etmek için bunu istediler.
إِنَّكَ أَنتَ التَّوَّابُ الرَّحِيمُ “Çünkü sen, Tevvab – Rahîm’sin.”
129- رَبَّنَا وَابْعَثْ فِيهِمْ رَسُولاً مِّنْهُمْ “Rabbimiz! İçlerinden onlara bir peygamber gönder.”
Duaları kabul edilmiştir. Hz. Peygamber (asm) şöyle bildirir: “Ben İbrahimin duası, İsanın müjdesi ve annemin rüyasıyım.”
يَتْلُو عَلَيْهِمْ آيَاتِكَ “Onlara âyetlerini okusun.”
“Senin vahyettiğin tevhid ve nübüvvet delillerini onlara okusun ve tebliğ etsin.”
وَيُعَلِّمُهُمُ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ “Kitabı ve hikmeti öğretsin.”
“Onlara Kur’anı ve nefislerini kemale erdirecek marifetleri ve hükümleri öğretsin.”
وَيُزَكِّيهِمْ “Ve onların nefislerini arındırsın.”
Şirk ve günahlardan onları temizlesin.
إِنَّكَ أَنتَ العَزِيزُ الحَكِيمُ “Şüphesiz Sen Azîz – Hakîm’sin.”
Şüphesiz Sen Azîz’sin, Senin murat ettiğine karşı çıkılamaz, galip gelinemez.
Hakîm’sin, murat ettiğini muhkem kılarsın.
130- وَمَن يَرْغَبُ عَن مِّلَّةِ إِبْرَاهِيمَ إِلاَّ مَن سَفِهَ نَفْسَهُ “Kendini bilmeyenden başka İbrahim’in dininden kim yüz çevirir?”
Ayetin bu kısmı, Hz. İbrahim’in o açık ve parlak dininden kimsenin yüz çevirmemesi gerektiğini anlatır.
Aklı başında bir kimse O’nun dininden yüz çevirmez. Ama nefsini küçük düşüren, zillete düçar eden, akılsızlık yapanlar müstesna.
وَلَقَدِ اصْطَفَيْنَاهُ فِي الدُّنْيَا “Andolsun, biz Onu (İbrahim’i) bu dünyada seçkin kıldık.”
وَإِنَّهُ فِي الآخِرَةِ لَمِنَ الصَّالِحِينَ “Şüphesiz o, ahirette de salihlerdendir.”
Ayet, önceki ayette nazara verilen Hz. İbrahime tâbi olmanın delili ve beyanıdır. Çünkü dünyada seçilmiş bir kul olan, kıyamet gününde de kendisine istikamet ve salah üzere olduğuna şehadet edilen kimse, elbette tâbi olunmaya layıktır, kıt akıllıdan veya aklını kullanmayandan başkası O’ndan yüz çevirmez.
131- إِذْ قَالَ لَهُ رَبُّهُ أَسْلِمْ “Rabbi ona “teslim ol” demişti.”
قَالَ أَسْلَمْتُ لِرَبِّ الْعَالَمِينَ “O da, “Âlemlerin Rabbine teslim oldum” dedi.”
Sanki şöyle denilmiştir: Hz. İbrahim imamet ve önderliğe layık, seçilmiş, salih bir kuldur. Bütün bunlara, iz’an ile, ihlâs ile nail olmuştur. Rabbi O’nu davet edip hakka teslim olmayı netice veren marifet delillerini kalbine bıraktığında, tam bir teslimiyetle mukabelede bulunmuştur.
Sebeb-i Nüzûl
Rivayete göre ayetler Abdullah Bin Selâm ve kardeşinin iki oğlu münasebeti ile inmiştir. Abdullah Bin Selâm, yeğenleri Seleme ve Muhaciri İslâma davet ettiğinde Seleme Müslüman olmuş, Muhacir ise reddetmiştir.
132-وَوَصَّى بِهَا إِبْرَاهِيمُ بَنِيهِ وَيَعْقُوبُ “İbrahim, bunu kendi oğullarına tavsiye etti, Yakub da:”
Tavsiye, başkasını kendisinde fayda olan fiile teşvik etmektir. Ayetteki zamir, millete (İbrahimin dinine) râcidir.
Veya “Âlemlerin Rabbine teslim oldum” cümlesidir.
Hz. İbrahimin dört, sekiz veya ondört oğlu olduğu rivayet edilir. Hz. Yakubun ise oniki oğlu vardı.
يَا بَنِيَّ إِنَّ اللّهَ اصْطَفَى لَكُمُ الدِّينَ “Oğullarım! Allah, sizin için bu dini seçti.”
Burada bahsedilen din, bütün dinlerin özü olan İslam’dır. Ayetin devamı bunu gösterir:
فَلاَ تَمُوتُنَّ إَلاَّ وَأَنتُم مُّسْلِمُونَ “Artık ancak Allaha teslim kimseler olarak ölün.”
Ayetin zahiri, İslâm hâline aykırı bir ölümden nehiydir. Bundan maksad, öldüklerinde bu hâlin hilafına bir durumda olmalarından sakındırmaktır ve İslam üzere sebat göstermelerini emretmektir. İbarede, onların İslâm üzere olmayan ölümlerinin kendisinde hayır olmayan bir ölüm olduğuna ve böyle bir hale maruz kalmamaları gerektiğine delalet vardır.
Sebeb-i Nüzûl
Rivayete göre Yahudiler Hz. Peygambere “bilmiyor musun, Hz. Yakub öldüğü gün evlatlarına Yahudiliği tavsiye etmişti” dediler, ayet bu münasebetle nazil oldu.
133- أَمْ كُنتُمْ شُهَدَاء إِذْ حَضَرَ يَعْقُوبَ الْمَوْتُ “Yoksa siz Yakub’a ölüm geldiğinde orada hazır mı bulunuyordunuz?”
إِذْ قَالَ لِبَنِيهِ “Hani çocuklarına şöyle demişti:”
مَا تَعْبُدُونَ مِن بَعْدِي "Benden sonra neye ibadet edeceksiniz?”
Buradaki soru, durumun böyle olmadığını ifade içindir. Yani, “Yakuba ölüm geldiğinde ve evlatlarına dediğini dediğinde siz orada hazır değildiniz. Öyle ise, niye “Yahudilik tavsiyesinde bulundu” diye iddia ediyorsunuz?”
Hitap bir yönüyle mü’minlere de olabilir. Yani, “Siz bu olayı müşahede etmediniz. Bunu ancak vahiy yoluyla öğrendiniz.”
Hz. Yakup bununla onların İslâm ve tevhid üzere karar kılmalarını murat etti ve bunlar üzerine sebat göstereceklerine dair kendilerinden söz aldı.
Ayette “benden sonra neye ibadet edeceksiniz?” ifadesinde soru edatı olarak مَا “Ma” kullanılmıştır. Bu edatla, bilinmeyen her şeyden sual edilebilir. Bilinen şeylerde ise, şahıstan sorulursa “Men” yani “kim” edatı kullanılır. Ama şahsın vasfından sorarken “Ma” yani “ne” ile sorulur. Mesela, “Zeyd nedir, hoca mı yoksa doktor mu?” denilir.
قَالُواْ نَعْبُدُ إِلَهَكَ وَإِلَهَ آبَائِكَ إِبْرَاهِيمَ وَإِسْمَاعِيلَ وَإِسْحَقَ إِلَهًا وَاحِدًا “Onlar da şöyle dediler: Senin ilâhına ve ataların İbrahim, İsmail ve İshak’ın ilâhı olan bir tek ilâha ibadet edeceğiz.”
Hz. İsmail, Hz. Yakubun amcası iken ayette Hz. Yakubun ecdadı arasında sayılması ya tağlîb şeklindedir.
Veya hadiste “amca, babanın bir parçası gibidir” denilmesi gibi baba menzilesinde olmasındandır. Hz. Peygamber (asm) amcası Abbas hakkında “amcam, ecdadımdan geriye kalandır” demiştir.
“Bir tek ilaha” demeleri hem tevhidi açıktan ifade etmeleridir, hem de “Senin ilahına ve atalarının ilahına ibadet edeceğiz” ifadelerinde birden fazla ilaha ibadet etmek tevehhümü olmasın diye daha açık ifadeyle söylemeleridir.
وَنَحْنُ لَهُ مُسْلِمُونَ “Ve biz O’na teslim olmuş kimseleriz.”
134- تِلْكَ أُمَّةٌ قَدْ خَلَتْ “Onlar bir ümmetti, geldi geçti.”
Yani, Hz. İbrahim, Hz. Yakub ve bunların oğulları bir ümmettir.
Ümmet, cemaat, topluluk anlamındadır. Aynı ümmet içinde değişik fırkalar çıktığından, yani fırkaların esası ümmete dayandığından bu şekilde isimlendirilmiştir.
لَهَا مَا كَسَبَتْ وَلَكُم مَّا كَسَبْتُمْ “Onların kazandıkları onlara, sizin kazandığınız da size.”
Her biriniz amelinizin karşılığını göreceksiniz. Yani, “sizin onlara mensup olmanız, onların amellerinden faydalanmanızı gerektirmez. Ancak onlara benzerseniz ve onların gittiği yoldan giderseniz fayda görürsünüz.” Nitekim Hz. Peygamber (asm) şöyle buyurur:
“İnsanlar amelleriyle benim yanıma geldiklerinde, sakın siz neseblerinizle gelmeyin!”
وَلاَ تُسْأَلُونَ عَمَّا كَانُوا يَعْمَلُونَ “Ve siz onların yaptıklarından sorguya çekilecek değilsiniz.”
Yani, onların seyyieleriyle hesaba çekilmeyeceğiniz gibi, haseneleriyle de sevap almazsınız.”
135- اوَقَالُواْ كُونُواْ هُودًا أَوْ نَصَارَى تَهْتَدُواْ “Bir de: “Yahudi veya Hristiyan olun ki, hidayet bulasınız” dediler.”
Böyle diyenler, kitap ehlinden olan Yahudiler ve Hristiyanlardır. Yahudiler “Yahudi olun hidayete erin” derken, Hristiyanlar da “Hristiyan olun hidayete erin” demişlerdi.
قُلْ بَلْ مِلَّةَ إِبْرَاهِيمَ حَنِيفًا “De ki: “Hayır! Hanif olarak İbrahim’in dinine uyarız.”
De ki: “Hayır, biz İbrahimin dinindeniz. Hanif olarak, yani batıla değil hakka meylederek O’na tâbiyiz.”
وَمَا كَانَ مِنَ الْمُشْرِكِينَ “O, müşriklerden değildi.”
Ayet, kitap ehline ve başkalarına bir tarizdir. Çünkü onlar müşrik oldukları hâlde, Hz. İbrahime tâbi olduklarını iddia etmektedirler.
136- قُولُواْ آمَنَّا بِاللّهِ وَمَآ أُنزِلَ إِلَيْنَا وَمَا أُنزِلَ إِلَى إِبْرَاهِيمَ وَإِسْمَاعِيلَ وَإِسْحَقَ وَيَعْقُوبَ وَالأسْبَاطِ وَمَا أُوتِيَ مُوسَى وَعِيسَى وَمَا أُوتِيَ النَّبِيُّونَ مِن رَّبِّهِمْ “Deyin ki: Biz Allah’a, bize indirilene, İbrahim, İsmail, İshak, Yakub ve esbat’a (Yakubun neslinden gelenlere) indirilene, Mûsâ ve İsa’ya verilene ve bütün diğer peygamberlere Rab’lerinden verilene iman ettik.”
Bir sonraki ayetten de anlaşılacağı üzere, hitap mü’minleredir.
Hz. İbrahime indirilen sahifeler her ne kadar O’na inmişse de, O’nun evlatları ve nesli bu sahifelere göre ibadet ediyorlardı, aynı hükümlere tâbi idiler. Böyle olunca, Kur’anın da hepimize indirilmesi gibi, o sahifeler bunlara da inmiş gibi oldu.
Esbat, sıbt kelimesinin çoğulu olup “torunlar” anlamındadır. Ayetteki “esbat”tan murat, Hz. Yakubun torunlarıdır veya oğulları ve onlardan meydana gelen nesillerdir. Çünkü onların hepsi Hz. İbrahim ve İshakın torunları idiler.
“Mûsâ ve İsa’ya verilene”
Hz. Musa ve Hz. İsaya indirilen, Tevrat ve İncildir. Bu iki peygamberin müstakillen gelmesi, bunların önce sayılanlardan farklılığıdır.[3>
Ayrıca, bu iki peygamber hakkında Yahudilerle Hristiyanlar arasında tartışma vardır.[4>
“Ve bütün diğer peygamberlere Rab’lerinden verilene iman ettik.”
Bu sayılanlara ve sayılmayanlara, hepsine iman ettik.
لاَ نُفَرِّقُ بَيْنَ أَحَدٍ مِّنْهُمْ “Onlardan hiçbirini diğerinden ayırt etmeyiz.”
Biz, Yahudilerin yaptığı gibi bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr etmeyiz.
وَنَحْنُ لَهُ مُسْلِمُونَ “Ve biz ona teslim olmuş kimseleriz.”
137- فَإِنْ آمَنُواْ بِمِثْلِ مَا آمَنتُم بِهِ فَقَدِ اهْتَدَواْ “Artık eğer onlar da sizin iman ettiğiniz gibi iman ederlerse, gerçekten doğru yolu bulmuş olurlar.”
-“Eğer kulumuza indirdiğimizden bir şüphe içinde iseniz, haydi onun mislinden bir sûre getirin.” (Bakara, 23) ayetinde olduğu gibi burada da onları acze düşürmek ve susturmak vardır. Çünkü, Müslümanların iman etmesinin bir misli olmadığı gibi, İslâm gibi de başka bir din yoktur.
Ayrıca şu mana da düşünülebilir:
“Eğer onlar sizin metodunuz tarzında hakka ulaştıran bir metot, bir yol ararlarsa, o zaman hidayete ererler.” Çünkü maksadın bir oluşu, yolların çeşitli olmasına engel değildir.
وَّإِن تَوَلَّوْاْ فَإِنَّمَا هُمْ فِي شِقَاقٍ “Eğer yüz çevirirlerse, elbette derin bir ayrılığa düşmüş olurlar.”
Eğer imandan veya sizin onlara söylediklerinizden yüz çevirirlerse, onlar ancak haktan sapmış ve muhalefet etmiş olacaklardır.
Ayetin metninde “muhalefet” anlamında “şikak” kelimesi geçer. Çünkü birbirine muhalif olanların her biri diğer şık’ta yer almaktadır.
فَسَيَكْفِيكَهُمُ اللّه “Allah, onlara karşı sana yetecektir.”
Ayetin bu kısmı mü’minlere bir teselli ve onları teskîndir, muhalefet edenlere karşı da korunacaklarını ve yardım göreceklerini vaat etmektir.
وَهُوَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ “O, Semi’ – Alîm’dir.”
Ayetin bu kısmı, hem vaat, hem de tehdîd olarak anlaşılabilir. Mü’minlere vaad, karşı şıkta yer alanlara ise tehdittir. Yani “ey ehl-i iman! Allah sizin sözlerinizi işitir, ihlâsınızı bilir ve hiç şüphe yok ona göre karşılık verir.”
Haktan yüz çevirenler için ise, “Allah onların izhar ettiklerini işitir, gizlediklerini de bilir, ona göre cezalandırır.”
138- صِبْغَةَ اللّهِ “(Sen) Allah’ın boyasına (bak).”
“Allahın boyası” Allahın insanları yaratmış olduğu fıtratı ifade eder. Nasıl ki boya, boyandığı şeyin süsü ise, fıtrat da insanın süsüdür.
“Allahın boyasından” murat, ilâhî hidayet de olabilir. Yani, “Allah bize hidayet etti ve bunun deliline de irşad etti.”
Veya “Kalplerimizi imanla tertemiz yaptı.”
İlahi hidayete “boya” denilmesi, boyanın boyalı cisimde görülmesi gibi, hidayet eserinin mü’minlerde görülmesi, boyanın elbiseye girmesi gibi onların kalplerine girmesindendir.
Veya müşakele içindir. Çünkü Hristiyanlar çocuklarını mamudiye dedikleri sarı bir suya batırıyor ve ”bu onları tertemiz yapar ve bununla Hristiyanlıkları gerçekleşir” diyorlardı. (Vaftiz olayı)
“Sıbğatullah: Allahın boyası” ifadesi teşvik manası da taşıyabilir. Yani, “siz Allahın boyasına bakın, başkasına değil.”
Veya daha önce geçen “İbrahim milleti (dininden) bedel olabilir.
وَمَنْ أَحْسَنُ مِنَ اللّهِ صِبْغَةً “Allah’ın boyasından daha güzel boya kimin olabilir?”
Onun boyasından daha güzel bir boya yoktur.
وَنَحْنُ لَهُ عَابِدونَ “Biz Ona ibadet edenleriz.”
Bu ifadede onlara bir tariz vardır. Yani “Biz sizin şirk koşmanız gibi O’na şirk koşmayız.”
139- قُلْ أَتُحَآجُّونَنَا فِي اللّهِ “De ki: Allah hakkında bizimle mücadele mi ediyorsunuz?”
Yoksa siz Allah hakkında, sizden değil de Arablardan bir peygamber seçti diye bizimle mücadele mi ediyorsunuz?
Sebeb-i Nüzûl
Rivayete göre kitap ehli Hz. Peygambere şöyle dediler: “Bütün peygamberler bizdendir. Şayet bir peygamber olsan bizden olurdun.” Bu münasebetle bu ayet nazil oldu.
وَهُوَ رَبُّنَا وَرَبُّكُمْ “Hâlbuki O, Rabbimiz ve Rabbinizdir.”
Allah için bir kavmin Rabbi olmak gibi bir şey asla söz konusu olamaz. Rahmetini kullarından dilediğine nasip eder.
وَلَنَا أَعْمَالُنَا وَلَكُمْ أَعْمَالُكُمْ “Bizim işlediklerimiz bize, sizin işledikleriniz sizedir.”
Amellerimizden dolayı bize ikramda bulunması O’na uzak değildir. Sanki Cenab-ı Hak onların iddia edebilecekleri her görüşü ele almış, onları susturmuştur. Şöyle ki:
Nübüvvet ikramı,
-Ya Allahtan bir lütuftur, dilediğine nasip eder. Bunda bütün kavimler eşittir.
-Veya devamlı taat ve tam bir ihlâsla buna liyakat kesbedenlere verilen bir haktır. Sizin belki de Allahın nübüvveti vermede itibar edeceği bazı amelleriniz olabilir, ama aynı şey bizim için de geçerlidir, bizim de amellerimiz var.
وَنَحْنُ لَهُ مُخْلِصُونَ “Biz O’na gönülden bağlanmış kimseleriz.”
Sizden farklı olarak biz, tevhid ehli kimseleriz, iman ve taatle sırf Allah için amelde bulunmaya gayret ederiz.
140- أَمْ تَقُولُونَ إِنَّ إِبْرَاهِيمَ وَإِسْمَاعِيلَ وَإِسْحَقَ وَيَعْقُوبَ وَالأسْبَاطَ كَانُواْ هُودًا أَوْ نَصَارَى “Yoksa siz, “İbrahim, İsmail, İshak, Yakub ve esbat (Yakuboğulları) Yahudi idiler veya Hristiyan idiler” mi diyorsunuz?”
قُلْ أَأَنتُمْ أَعْلَمُ أَمِ اللّهُ “De ki: Siz mi daha iyi bilirsiniz, yoksa Allah mı?”
Elbette Allah daha iyi bilmektedir ve “İbrahim, ne Yahudi idi, ne de Hristiyandı. Fakat O, hanif bir müslimdi.” (Âl-i İmran, 67) diyerek Yahudi veya Hristiyan olmayı Hz. İbrahimden nefyetmiştir.
Buna şöyle diyerek delil getirmiştir: “Ey kitap ehli! İbrahim hakkında niçin tartışıyorsunuz? Oysa Tevrat da, İncil de ondan sonra indirilmiştir.” (Âl-i İmran 65)
وَمَنْ أَظْلَمُ مِمَّن كَتَمَ شَهَادَةً عِندَهُ مِنَ اللّهِ “Allah tarafından kendisine ulaşan bir gerçeği gizleyenden daha zalim kim olabilir?”
Allahu Teâlâ Hz. İbrahimin hanif oluşuna, Yahudilik ve Hristiyanlıktan uzaklığına şehadet ederken, elbette bu şehadeti gizleyen kitap ehlinden daha zâlimi olamaz. Çünkü onlar bu şehadeti gizlemişlerdir.
Ayet şuna da işaret edebilir: “Şayet bu şehadeti gizlesek, bizden daha zâlimi var mıdır?”
Ayette, onların kendi kitaplarında ve başkasında Allahu Teâlânın Hz. Muhammede (asm) şehadetini gizlemelerine bir tariz vardır.
وَمَا اللّهُ بِغَافِلٍ عَمَّا تَعْمَلُونَ “Allah, yaptıklarınızdan gafil değildir.”
141- تِلْكَ أُمَّةٌ قَدْ خَلَتْ “Onlar bir ümmetti, geldi geçti.”
لَهَا مَا كَسَبَتْ وَلَكُم مَّا كَسَبْتُمْ “Onların kazandıkları onlara, sizin kazandığınız da size.”
وَلاَ تُسْأَلُونَ عَمَّا كَانُواْ يَعْمَلُونَ “Ve siz onların yaptıklarından sorguya çekilecek değilsiniz.”
Ayet, aynı ibareyle daha önce geçmişti.[5> Bu şekilde tekrarı, onları sakındırmada mübalağa ve tabiatlerinde yerleşen ecdatlarıyla iftihar etmekten ve onlara güvenmekten zecr içindir.
Denildi ki: Tekrarlanan bu ayetin ilki onlara bakar, buradaki ise onlara uymaktan bizi sakındırmak için bize bakar.
Keza, şöyle de değerlendirildi: Birinci ayetteki ümmet peygamberlerdir. Burada ise ümmetten murat Yahudi ve Hristiyanların selefleridir.
[1> İbnu Abbas şöyle der: On şey vardır ki, onlar Hz. İbrahim’in sünnetindendir. O on şeyin beşi baş ile beşi de beden ile ilgilidir.
[2> Emir sığası normal şartlarda vücup ifade eder, yani emredilenin yapılmasını gerektirir. Ama bazan da burada olduğu gibi mubahlık bildirir, “yapabilirsiniz” şeklinde genişlik gösterir.
[3>Yani, her ikisine müstakil birer kitap inmiştir.
[4>Yahudiler Hz. İsayı kabul etmezler.
[5> Bkz. Bakara, 134.
142-سَيَقُولُ السُّفَهَاء مِنَ النَّاسِ “İnsanlardan birtakım sefihler şöyle diyecekler:”
Ayet metninde geçen süfeha, aklı kıt olanlar demektir. Bunlar, taklidle ve tefekkürü terk ile akıllarını cılız hale getirmişlerdir.
Ayette bahsi geçen sefihler, kıblenin Kudüs’ten Mekke’deki Ka’beye değişmesini inkâr eden münafıklar, Yahudiler ve müşriklerdir.
Ayetin gelecek zaman sığasıyla bunu haber vermesi,
-Nefsi buna hazırlamak,
-Onların sözlerine cevap aramak,
-Ve aynı zamanda ilerde söylenecek bir sözü önceden haber vererek gaybtan haber vermektir, bu ise bir mu’cizedir.
مَا وَلاَّهُمْ عَن قِبْلَتِهِمُ الَّتِي كَانُواْ عَلَيْهَا “Yönelmekte oldukları kıbleden onları çeviren nedir?”
Kıble, aslında yönelmekle ilgili insanın bulunduğu bir haldir. Sonra namaz için yönelinen mekana bir alem (özel isim) oldu.
قُل لِّلّهِ الْمَشْرِقُ وَالْمَغْرِبُ “De ki: Doğu da, Batı da Allah’ındır.”
Bir mekânın zâtî bir özelliğe sahip olup ta, kendisinin yerine başka bir mekanın ikâme edilmesine engel olması söz konusu olmadığından, Allah için şurası değil de burası olması söz konusu olamaz. Önemli olan belli bir mekân değil, emrin yerine getirilmesidir.
يَهْدِي مَن يَشَاء إِلَى صِرَاطٍ مُّسْتَقِيمٍ “Allah, dilediği kimseyi doğru bir yola iletir.”
Bu doğru yol, bir zaman Beyt-i Makdise, başka bir zaman da Ka’beye yönelmeyi gerektiren hikmet ve maslahattır.
143- وَكَذَلِكَ جَعَلْنَاكُمْ أُمَّةً وَسَطًا “Böylece, sizi istikametli bir ümmet yaptık.”
“Böylece”
Yani, “sizi sırat-ı müstakime yol bulmuş kimseler kıldığımız gibi”
Veya “kıblenizi, kıblelerin en efdali yaptığımız gibi, sizi hayırlı, ilim ve amelle mutedil bir ümmet kıldık.”
Vasat kelimesi aslında kendine doğru her taraftan mesafenin eşit olduğu “orta yer” anlamındadır. Sonra istiare yolu ile ifrat ve tefritin iki ucu arasında yer alan güzel hasletlere kullanılır oldu. Mesela, israf ve cimriliğin ortası cömertliktir. Tehevvür ve korkunun ortası şecaattir. Sonra bu kelime bu itidal haliyle muttasıf kişi ve kişilerde kullanıldı.
Ayet ile icmanın hüccet oluşuna delil getirildi. Çünkü, ümmetin ittifak ettiği şey batıl olsa, adalet özelliklerinde gedik açılmış olurdu.
لِّتَكُونُواْ شُهَدَاء عَلَى النَّاسِ وَيَكُونَ الرَّسُولُ عَلَيْكُمْ شَهِيدًا “Ta ki sizler insanlara birer şahit olasınız ve Peygamber de size bir şahit olsun.”
Ayetin bu kısmı, ümmet-i Muhammedin istikametli bir ümmet kılınmasının illetini beyan eder. Yani, sizin için ortaya koyduğu delillere ve indirdiği Kitaba dikkatle bakarak bilesiniz ki: Allahu Teâlâ hiç kimseye cimrilik yapmamıştır ve zulmetmemiştir, aksine yolları apaçık beyan edip peygamberler göndermiştir. Onlar da tebliğ etmişler nasihatta bulunmuşlardır. Lakin kafir olanların şekaveti kendilerini şehevata tâbi olmaya, ayetlerden yüz çevirmeye sevk etmiştir. İşte, ey ümmet-i Muhammed, siz bunları bilip hem kendi zamanınızda yaşayanlara hem öncekilere, hem de sonrakilere bu konuda şehadette bulunursunuz.
Rivayete göre, kıyamet günü ümmetler muhasebe için getirildiğinde peygamberlerin tebliğini inkâr ederler. Bunun üzerine Allahu Teâlâ – onların hâlini en iyi bilen olduğu halde – onlara tebliğde bulunulduğunu delilli bir şekilde göstermek ister, ümmet-i Muhammed getirilir, onlar da peygamberlerin tebliğde bulunduklarına şehadet ederler. O zaman diğer ümmetler “Bunu nereden bildiniz?” diye sorarlar. Onlar da “biz bunu Allahın sadık elçisinin diliyle bize bildirilen nâtık Kitabında Allahın ihbarıyla bildik” diye cevap verirler. Bunun üzerine Hz. Muhammed getirilir, ümmetinin hâlinden sorulur, o da âdil olduklarına şehadet eder.
وَمَا جَعَلْنَا الْقِبْلَةَ الَّتِي كُنتَ عَلَيْهَا إِلاَّ لِنَعْلَمَ مَن يَتَّبِعُ الرَّسُولَ مِمَّن يَنقَلِبُ عَلَى عَقِبَيْهِ “Biz, yönelmekte olduğun kıbleyi ancak; Peygamber’e tabi olanla, gerisin geriye dönecek olanı bilelim diye böyle yaptık.”
Ayette bahsi geçen Kıble, Ka’bedir, çünkü Hz. Peygamber Mekke’de oraya yönelip namaz kılıyordu. Sonra Medineye hicret ettiğinde Yahudilere ülfet olsun diye Mescid-i Aksaya doğru yönelmekle emrolundu.
Buradaki kıble, Mescid-i Aksa da olabilir. İbnu Abbas şöyle der: Hz. Peygamberin Mekkedeki kıblesi Mescid-i Aksa idi. Ancak o, namaza yönelirken Mescid-i Aksa ile kendi arasına Ka’beyi alırdı. Her ikisine göre mana şöyle olur: “Senin için asıl olan Ka’beye yönelmektir. Biz senin kıbleni Mescid-i Aksa kılmadık.”
“Peygamber’e tabi olanla, gerisin geriye dönecek olanı bilelim diye böyle yaptık.”
Biz bu kıble meselesini ancak insanları imtihan için yaptık, ta ki namazda oraya doğru sana uyanla, ecdadının kıblesine alıştığından dolayı Senin dininden döneni ayırt edelim.
Veya “şimdi peygambere uyanla uymayanı bilelim diye böyle yaptık.”
Hz. Peygamberin ilk kıblesinin Ka’be olması rivayetine göre mana şöyle olur:
Seni daha önceki kıblene çevirmemiz, İslâm dini üzere sebat gösterenle, endişesi ve iman zaafı sebebiyle gerisin geriye döneni ayırt edelim diyedir.
Eğer denilse: Ayette “bilelim diye böyle yaptık” deniliyor, hâlbuki Allah zaten biliyor?”
Elcevap: Bu ve emsali ibareler, mevcut duruma taalluk itibariyledir. Yani, “ilmimiz mevcut hâliyle ona taalluk etsin diye böyle yaptık.”
İkinci bir bakış açısıyla şöyle denildi: “Allahın böyle yapması, Hz. Peygamberin ve mü’minlerin durumu bilmeleri içindir. Lakin gerek Hz. Peygamber ve gerekse mü’minler Cenab-ı Hakkın has kulları olduğundan kendisine nisbet etmiştir.
Veya bir başka ayette “Böylece Allah, pis olanı temizden ayıracak.” (Enfal, 37) denildiği gibi Allahın bilmesi, onların birbirinden temyiz edilip ayrılması anlamına gelir. Nitekim ayetteki “bilelim diye” ibaresi “bilinsin diye böyle yaptık” şeklinde de okunmuştur.
وَإِن كَانَتْ لَكَبِيرَةً إِلاَّ عَلَى الَّذِينَ هَدَى اللّهُ “Bu, Allah’ın hidayet ettiği kimselerin dışındakilere elbette çok ağır gelecektir.”
Burada medar-ı bahs olan durum,
-Cenab-ı Hakkın böyle bir tasarrufta bulunması,
-Ka’benin çevrilmesi,
-Dinden gerisin geriye dönmek,
-Veya kıble olabilir.
Normal şartlarda böyle bir durum nefislere zor gelir ve Allahın hidayet edip de ahkâmın hikmetine muttali kıldığı kimseler, imanda ve peygambere ittibada sebat gösterirler, yeni durum kendilerine zor gelmez.
وَمَا كَانَ اللّهُ لِيُضِيعَ إِيمَانَكُمْ “Allah, imanınızı boşa çıkaracak değildir.”
“Allah, iman üzere sebatınızı zâyi etmez.”
Şöyle de mana verildi: “Allah, neshedilen kıbleye imanınızı zâyi etmez.”
Veya “Allah eski kıbleye yönelik kıldığınız namazları zâyi etmez.”
Sebeb-i Nüzûl
Rivayete göre Hz. Peygamber (asm) Ka’beye yöneldiğinde “Ya Rasulallah, kıblenin değişmesinden önce vefat eden kardeşlerimizin durumu nedir?” diye sordular. Bu münasebetle ayet nâzil oldu.
إِنَّ اللّهَ بِالنَّاسِ لَرَؤُوفٌ رَّحِيمٌ “Şüphesiz Allah, bütün insanlara Rauf – Rahîm’dir (çok şefkatlidir, çok merhametlidir.)”
Onların mükâfatlarını zayi etmez, maslahatları olan şeyi terketmez.
144- قَدْ نَرَى تَقَلُّبَ وَجْهِكَ فِي السَّمَاء “Senin yüzünü göğe doğru çevirip durduğunu görmekteyiz.”
“Vahyin gelmesi özlemiyle zaman zaman yüzünü semaya çevirdiğini görmekteyiz.”
Hz. Peygamberin kalbi kıblenin Kabeye çevrilmesini arzuluyor, Rabbinden bunu bekliyordu. Çünkü Ka’be ceddi İbrahimin kıblesi ve iki kıbleden birincisiydi. Ayrıca Arabları imana daha ziyade sevkedici olabilirdi. Bir de Yahudilere muhalefet için bunu arzuluyordu.
Ayetin tasvir ettiği durum Hz. Peygamberin kemal-i edebine delâlet eder. Çünkü böyle bir şeyi beklemiş, ama doğrudan istememişti.
فَلَنُوَلِّيَنَّكَ قِبْلَةً تَرْضَاهَا “Artık elbette seni razı olacağın kıbleye çevireceğiz.”
Elbette ve elbette, dinî maksatlar Allahın meşiet ve hikmetine muvafık düştüğü için, sevdiğin ve iştiyakla arzuladığın kıbleye seni çevireceğiz.
فَوَلِّ وَجْهَكَ شَطْرَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ “Bundan böyle, yüzünü Mescid-i Haram yönüne çevir.”
Mescid-i Harama terkibindeki “haram” ifadesi orada savaşın haram kılınmasından gelir.
Veya zâlim insanların taarruzundan men edilmesi cihetiyle böyle denilmiştir.
Ayette Ka’be değil de Mescid ifadesi gelmesi,. Hz. Peygamberin Medinede olması açısındandır. Uzakta olan birinin ciheti nazara alması yeterlidir. Çünkü, yakında olan doğrudan Ka’beye yönelebilse bile, uzakta olan için bu zordur.
Rivayete göre Hz. Peygamber (asm) Medineye geldiğinde onaltı ay Beyt-i Makdise doğru namaz kıldı. Sonra Bedir savaşından iki ay önce Recep ayında öğle namazında Ka’beye yöneldi. Benî Seleme mescidinde ashabına öğle namazının iki rekatını kıldırmıştı. Namaz esnasında Kabe tarafına yöneldi, erkekler ve kadınlar saflarını değiştirdiler, bu mescide “mescid-i kıbleteyn” (iki kıbleli mescid) denildi.
وَحَيْثُ مَا كُنتُمْ فَوَلُّواْ وُجُوِهَكُمْ شَطْرَهُ “(Ey Müslümanlar!) Siz de nerede olursanız olun, (namazda) yüzünüzü hep onun yönüne çevirin.”
Cenab-ı Hak,
-Şanına bir tazim
-Ve rağbetine bir cevap olmak üzere önce hususî olarak Peygamberine Ka’beye yönelmesini emretti. Ardından da
-Hükmün umumî olduğunu göstermek,
-Kıble emrini te’kid etmek
-Ve ümmeti ona tâbi olmaya teşvik için genel bir şekilde açık bir hüküm olarak beyan etti.
وَإِنَّ الَّذِينَ أُوْتُواْ الْكِتَابَ لَيَعْلَمُونَ أَنَّهُ الْحَقُّ مِن رَّبِّهِمْ “Şüphesiz kendilerine kitap verilenler, bunun Rabblerinden bir hak olduğunu elbette bilirler.”
Kitap ehli, hem genel anlamda Allahu Teâlânın her din için bir kıble tahsisi ettiğini, hem de bir ayrıntı olmak üzere ahir zaman peygamberinin iki kıbleye yönelik namaz kılacağını biliyorlardı.
وَمَا اللّهُ بِغَافِلٍ عَمَّا يَعْمَلُونَ “Allah, onların yaptıklarından gafil değildir.”
Ayet, her iki fırkaya nisbetle hem vaad, hem de tehdid ifade eder.
145- وَلَئِنْ أَتَيْتَ الَّذِينَ أُوْتُواْ الْكِتَابَ بِكُلِّ آيَةٍ مَّا تَبِعُواْ قِبْلَتَكَ "andolsun, kendilerine kitap verilenlere her türlü ayeti getirsen de, onlar yine senin kıblene uymazlar.”
Ka’benin kıble olmasıyla alakalı olarak Sen onlara her türlü delili getirsen de Senin kıblene tâbi olmazlar.
وَمَا أَنتَ بِتَابِعٍ قِبْلَتَهُمْ “Sen de onların kıblesine uyacak değilsin.”
Ayet, onların beklentilerini keser. Çünkü onlar şöyle demişlerdi: “Eğer bizim kıblemizde sebat etseydin, beklediğimiz kurtarıcımızın Sen olduğunu umardık.”
Onlar “acaba döner mi?” diye bir beklentiyle ve aldatmak için böyle söylemişlerdi.
Ayette “onların kıblesi” ifadesinin müfret (tekil) olarak gelmesi, her ne kadar kıbleleri birden fazla olsa da bâtıl olmakta ve hakka muhalefette bir olmasındandır.
وَمَا بَعْضُهُم بِتَابِعٍ قِبْلَةَ بَعْضٍ “Onlar birbirlerinin kıblesine de uymazlar.”
Çünkü Yahudiler Mescid-i Aksaya, Hristiyanlar ise güneşin doğduğu cihete yöneliyorlardı. Seninle aynı kıbleyi paylaşmaları ümit edilmediği gibi, kendi aralarında ortak bir kıblede birleşmeleri de düşünülemez. Çünkü her grup kendi içinde bulunduğu duruma memnundur, taassupla bağlıdır.
وَلَئِنِ اتَّبَعْتَ أَهْوَاءهُم مِّن بَعْدِ مَا جَاءكَ مِنَ الْعِلْمِ إِنَّكَ إِذَاً لَّمِنَ الظَّالِمِينَ “Andolsun, sana ilim geldikten sonra, eğer onların hevâ’larına uyarsan, o takdirde sen de zalimlerden olursun.”
Ayetteki “eğer uyarsan” ifadesi, “faraza uyarsan” anlamındadır.
Ayette yedi vecihle te’kid edilmiş bir tehdid vardır.
1-Yemin için kullanılan “lam” harfinin başta yer alması.
2-Gizli yemin olması.
3-Tahkik ifade eden “inne” edatı kullanılması
4-Fiil ve isim cümlesinden meydana gelmesi.
5-Haberde “lam” harfinin gelmesi.
6-“(Faraza, onlara uysan) Sen zâlimlerden olursun” denilmesi. “Sen zâlimsin” yerine “zalimlerden olursun” denilmesi onlarla beraber olmanın zulmün her çeşidini içine alabilmesidir.
7-“Sana ilim geldikten sonra” denilmesinde,
-Bilinen hakka bir tazim,
-Onunla yetinmeye bir teşvik,
-Hevâ’ya uymaktan bir sakındırma,
-Peygamberlerden günah sudurunun son derece çirkin olduğu göstermek vardır.
146- الَّذِينَ آتَيْنَاهُمُ الْكِتَابَ يَعْرِفُونَهُ كَمَا يَعْرِفُونَ أَبْنَاءهُمْ “Kendilerine kitap verdiklerimiz onu oğullarını tanıdıkları gibi tanırlar.”
Her ne kadar evvelinde kendisinden bahsedilmese de, buradaki zamir Hz. Peygamber içindir, kelâm buna delalet etmektedir. Ehl-i kitaptan murat, onların âlimleridir.
Zamirin “ilme” “Kur’an veya “kıblenin çevrilmesine” râci olduğu da söylenir.
“Onu oğullarını tanıdıkları gibi tanırlar.”
Ayetin bu kısmı, zamirin Hz. Peygambere râci olduğuna şehadet eder. Yani, onlar nasıl ki kendi çocuklarını tanırlar, başkaları ile iltibas etmezler. Onun gibi Hz. Peygamberi de vasıflarıyla tanırlar.
Sebeb-i Nüzûl
Hz. Ömer’den nakledilir ki, kendisi Abdullah İbnu Selâm’a Rasulullah ile ilgili sorar. İbnu Selam şöyle der: “Onu oğlumu tanıdığımdan daha iyi tanırım.” Hz. Ömer “niye?” diye sorunca şöyle cevap verir: “Ben Hz. Muhammedin nebî oluşunda asla şüpheye düşmedim. Çocuğuma gelince, ne bileyim belki de hanımım hıyanet etmiş olabilir.”
وَإِنَّ فَرِيقاً مِّنْهُمْ لَيَكْتُمُونَ الْحَقَّ وَهُمْ يَعْلَمُونَ “Böyle iken, içlerinden bir kısmı bile bile hakkı gizlerler.
Ayette hakkı gizlemek onlardan inatçı olanlara tahsis edilmiş, iman edenler ise bu hükümden müstesna tutulmuştur.
147 - الْحَقُّ مِن رَّبِّكَ “Rabbinden gelen haktır.”
Bu bir isti’naf cümlesidir.
Ayete “Hak Rabbindendir” şeklinde de mana verilebilir. Bu, ya belli bir haktır ki, Hz. Peygamberin üzerinde bulunduğu hâli veya kitap ehlinin gizlediği gerçeği ifade eder.
Bakara Sûresi b 213
Veya buradaki hak, cins ifade eder. Yani, Hak, Senin üzerinde bulunduğun hâl gibi Allahtan olduğu sâbit olandır, yoksa kitap ehlinin hâli gibi sabit olmayan değil.
فَلاَ تَكُونَنَّ مِنَ الْمُمْتَرِينَ “Artık, sakın şüpheye düşenlerden olma!”
“Onun Rabbinden olduğuna sakın şüpheyle bakanlardan olma!”
Veya “bildikleri halde hakkı gizleyenlerden olma!”
Ayetten murat Hz. Peygamberi hakka şüpheyle bakmaktan nehiy değildir. Çünkü O’ndan böyle bir şey beklenmez.
Bu durumda böyle bir nehiy,
-Ya emri tahkik içindir. Yani o hak, bakan kimsenin şüpheleneceği bir konumda değildir.
-Veya şekki ortadan kaldıracak bilgileri elde etmeyi ümmete en beliğ bir şekilde emretmektir.
148- وَلِكُلٍّ وِجْهَةٌ “Herkes için bir cihet vardır.”
Her ümmetin bir kıblesi vardır.
Veya Müslümanlardan her bir kavmin Ka’be tarafına yöneldiği bir cihet vardır.
هُوَ مُوَلِّيهَا “O, ona yönelir.”
Buna iki şekilde mana verilebilir:
-Onların her biri o cihete yönelir.
-Allahu Teâlâ o cihete onları yöneltir.
فَاسْتَبِقُواْ الْخَيْرَاتِ “Haydi, hayratta yarışın!”
Gerek kıble meselesinde, gerekse diğer meselelerde dünya ve ahiret saadetini kazandıran şeylerde yarışınız.
أَيْنَ مَا تَكُونُواْ يَأْتِ بِكُمُ اللّهُ جَمِيعًا “ Nerede olsanız Allah hepinizi bir araya getirir.”
Muvafık veya muhalif olarak nerede olursanız olunuz, parçalarınız ister toplu ister dağınık olsun, Allah amellerinizin karşılığını vermek üzere sizi mahşere sevk eder.
Veya “arzın derinlerinde veya dağların tepelerinde de olsanız, Allah ruhlarınızı kabzeder.”
Veya “birbirine mukabil cihetlerde olsanız da Allah sizi bir araya getirir, namazlarınızı sanki bir cihete kılınmış gibi yapar.”
إِنَّ اللّهَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ “Şüphesiz Allah her şeye kadirdir.”
Her şeye kâdir olduğu için sizi öldürmeye ve diriltmeye, keza bir arada toplamaya da kâdirdir.
149- وَمِنْ حَيْثُ خَرَجْتَ فَوَلِّ وَجْهَكَ شَطْرَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ “Nereden yola çıkarsan çık, (namazda) yüzünü Mescid-i Haram’a çevir.”
وَإِنَّهُ لَلْحَقُّ مِن رَّبِّكَ Bu, elbette Rabbinden gelen bir gerçektir.”
وَمَا اللّهُ بِغَافِلٍ عَمَّا تَعْمَلُونَ “Allah, yaptıklarınızdan gafil değildir.”
150-وَمِنْ حَيْثُ خَرَجْتَ فَوَلِّ وَجْهَكَ شَطْرَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ “Nereden yola çıkarsan çık, (namazda) yüzünü Mescid-i Haram’a çevir.”
وَحَيْثُ مَا كُنتُمْ فَوَلُّواْ وُجُوهَكُمْ شَطْرَهُ “Siz de nerede olursanız olun, yüzünüzü ona (Mescid-i Haram’a) çevirin.”
İlletlerinin müteaddit oluşundan dolayı, Cenab-ı Hak kıbleye yönelme emrini tekrar etti. Çünkü Allahu Teâlâ, kıblenin değişmesiyle alakalı üç illet zikretti:
1-Rızasını nazara alarak Peygamberi tazim.
2-Her din ehli ve her davet sahibinin diğerlerinden farklılığını sağlayacak şekilde bir kıbleye yöneltilmesi ve bunun ilâhî bir âdet olarak uygulanması.
3-Beyan edeceğimiz şekilde, buna muhalif olanların delillerini ibtal etmek.
Öyle anlaşılıyor ki:
-Kıble çok önemli bir meseledir.
-Nesh, fitne ve şüpheye sebep olabilmesinden, kıblenin değiştirilmesi emri te’kid ile anlatılmalı ve tekrar be tekrar nazara verilmelidir.
لِئَلاَّ يَكُونَ لِلنَّاسِ عَلَيْكُمْ حُجَّةٌ “Ta ki, insanların elinde (size karşı) bir delil olmasın.”
Yani, Mescid-i Aksayı bırakıp Ka’beye yönelmek Yahudilerin “Tevratta geleceği anlatılan peygamberi kıble olarak Ka’beye yönelecektir. “Muhammed dinimizi inkâr ediyor, ama kıblemize yöneliyor” demelerinin; müşriklerin ise “hem İbrahim dininden olduğunu söylüyor hem de O’nun kıblesine muhalefet ediyor” demelerinin önünü kesecektir.
إِلاَّ الَّذِينَ ظَلَمُواْ مِنْهُمْ “Onlardan zalim olanlar başka.”
Burada istisna, ayetin öncesinde geçen “insanlar”dandır. Yani, “Sen Ka’beye yönel, ta ki insanlardan hiçbirinin bu konuda tutunacağı bir delil kalmasın. Ancak inatçı olanlar yine de laf etmeye devam edecekler ve şöyle söyleyeceklerdir: “O’nun Ka’beye yönelmesi ancak kavminin dinine meylinden ve vatanı olan Mekkeye muhabbetindendir.” Veya “Kendisine bir şey görüldü, atalarının kıblesine döndü, onların dinine de dönmesi yakındır.”
Ayette onların bahanelerine “hüccet” yani “delil” denilmesi, delil gibi kullanmalarındandır. Ayette “Allah’ın çağrısına uyulduktan sonra O’nun hakkında tartışmaya girenlerin delili Rableri katında batıldır.” (Şûra, 16) denilmesi kabilindendir. Çünkü zâlimin gerçek anlamda delili olamaz.
فَلاَ تَخْشَوْهُمْ “Onlardan korkmayın.”
وَاخْشَوْنِي “Benden korkun.”
Onlardan korkmayın, onların tenkidi size bir zarar vermez. Benden korkun da, size emrettiklerime muhalefet etmeyin!
وَلأُتِمَّ نِعْمَتِي عَلَيْكُمْ “Böylece size nimetimi tamamlayayım.”
وَلَعَلَّكُمْ تَهْتَدُونَ “Ve ola ki doğru yolu bulasınız.”
Yani, benim size kıbleyi tahvil emrim size olan nimetimi tamamlamak ve sizin hidayetinizi istememden dolayıdır.
Veya şöyle de mana verilebilir: “Benden korkun ki sizi onlardan koruyayım ve size olan nimetimi tamamlayayım.”
Hadiste şöyle geçer: “Nimetin tamamı, İslâm üzere ölmektir.”
151-كَمَا أَرْسَلْنَا فِيكُمْ رَسُولاً مِّنكُمْ “Nitekim kendi aranızdan bir peygamber gönderdik.”
Ayet, öncesiyle muttasıldır. Yani içinizden peygamber göndererek daha önce nimetimi tamamladığım gibi, kıble meselesinde veya ahirette de size olan nimetimi tamamlayayım.
يَتْلُو عَلَيْكُمْ آيَاتِنَا “O size âyetlerimizi okuyor.”
وَيُزَكِّيكُمْ “Nefislerinizi arıtıyor.”
O sizi kendisiyle tertemiz kimseler hâline geleceğiniz şeylere sevk ediyor.
Daha önce Hz. İbrahimin duasında, Hz. Peygamberin insanları manevi kirlerden arındırması, Kitap ve hikmeti öğretmesinden sonra nazara verilmişti. (Bakara, 129) Burada ise kitap ve hikmeti öğretmesinden önce nazara verildi. Orada fiil itibariyle sonra olması esas alındı, burada ise maksat itibarıyla önce zikredildi.
وَيُعَلِّمُكُمُ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ “Size kitabı ve hikmeti öğretiyor.”
وَيُعَلِّمُكُم مَّا لَمْ تَكُونُواْ تَعْلَمُونَ “Size bilmediğiniz şeyleri öğretiyor.”
O size, fikir ve nazarla öğrenemeyeceğiniz şeyleri öğretiyor. Çünkü Cenab-ı Hakkın marifetine vahiyden başka bir yol yoktur.
Ayette “size öğretiyor” ifadesinin tekrarı her birinin başka cinsten öğreti olduğuna delalet içindir.
152- فَاذْكُرُونِي أَذْكُرْكُمْ “O halde beni zikredin, ben de sizi zikredeyim.”
Beni taat ile zikredin, ben de sizi sevap ile zikredeyim.
وَاشْكُرُواْ لِي وَلاَ تَكْفُرُونِ “Bana şükredin, bana nankörlük etmeyin.”
Size verdiğim nimetle şükredin, nimetleri inkârla ve emre isyanla bana nankörlükte bulunmayın.
153-يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ اسْتَعِينُواْ بِالصَّبْرِ وَالصَّلاَةِ “Ey iman edenler! Sabır ve namazla yardım isteyin.”
Ey iman edenler! Günahlara ve nefsin hazlarına karşı sabırla ve namazla yardım isteyin. Çünkü namaz,
-İbadetlerin esasıdır.
-Mü’minin miracıdır.
-Alemlerin Rabbine bir münacattır.
إِنَّ اللّهَ مَعَ الصَّابِرِينَ “Şüphe yok ki Allah, sabredenlerle beraberdir.”
Allah, yardım ederek ve dualarına cevap vererek sabredenlerle beraberdir.
154- وَلاَ تَقُولُواْ لِمَنْ يُقْتَلُ فِي سَبيلِ اللّهِ أَمْوَاتٌ “Allah yolunda öldürülenlere “ölüler” demeyin.”
بَلْ أَحْيَاء “Hayır, onlar diridirler.”
وَلَكِن لاَّ تَشْعُرُونَ “Fakat siz farkında değilsiniz.”
Ayet, şehitlerin hayatının cesetle ve canlılarda gördüğümüz cinsten olmadığına, onların hayatlarının akılla değil, ancak vahiyle anlaşılacağına bir tenbihtir.
Hasan-ı Basriden şöyle rivayet edilir:
“Şehitler Rabb’leri nezdinde hayattadırlar, rızıkları ruhlarına sunulur, kendilerini bir rahatlık ve ferah kaplar. Öte yandan Firavun hanedanın ruhları da sabah-akşam ateşe arzedilir, onlar da elem ve ızdırap duyarlar.”
Sebeb-i Nüzûl
Ayet, Bedir şehitleri hakkında nâzil oldu. Bunların sayısı ondört idi.
Öyle anlaşılıyor ki, ruhlar müstakil bir varlığa sahiptirler. Mahiyet olarak bedenden farklıdırlar. Ölümden sonra da idrak sahibidirler. Sahabe ve tabi’nin ekserisi bu görüştedir. Ayetler ve hadisler de bunu söylemektedir.
Bu durumda “şehitler hayattadır” diye ayette anlatılması, Allaha yakınlıkları ve ziyadesiyle sürur ve ikrama mazhar olmalarındandır.[1>
155- وَلَنَبْلُوَنَّكُمْ بِشَيْءٍ مِّنَ الْخَوفِ وَالْجُوعِ وَنَقْصٍ مِّنَ الأَمَوَالِ وَالأنفُسِ وَالثَّمَرَاتِ “Andolsun ki sizi biraz korku ve açlıkla, bir de mallar, canlar ve ürünlerden eksiltmekle denemekteyiz.”
Muhakkak ve muhakkak sizin tavırlarınızı denemek için musibetlerle imtihan edeceğiz. Belaya sabredip kazaya teslim olup olmadığınıza bakacağız.
Ayette “biraz” denilmesi, daha büyüklerinden Allahın korumasındandır. Ayet, bunun azlığını nazara vererek, gelen musibetlerin derecesini onlardan hafifletir ve ilâhî rahmetin onlardan ayrılmadığını gösterir.
Veya buna “biraz” denilmesi, din düşmanlarına ahirette isabet edecek musibete nisbetledir.
Cenab-ı Hakkın vukuundan evvel böyle musibetleri insanlara haber vermesi, nefislerinin buna hazır olmasını sağlamak içindir.
İmam-ı Şafiî, korkuyu Allah korkusu, açlığı da Ramazan orucu olarak açıklar.
Maldan noksanlaştırmak, sadaka ve zekâtlarla,
Nefislerden noksanlaştırmak, hastalıklarla,
Üründen noksanlaştırmak, evladın ölümüyle olur.
Hadiste şöyle bildirilir:
İnsanın çocuğu öldüğünde, Allah meleklere şöyle der: Kulumun çocuğunun ruhunu kabzettiniz mi?
Onlar “evet” derler.
Cenab-ı Hak “kalbinin meyvesini kabzettiniz, öyle mi?” der.
Onlar da “evet” derler.
Cenab-ı Hak şöyle sorar: “Kulum ne dedi?”
Melekler “Ya Rabbi, Sana hamdetti, İnna lillahi ve inna ileyhi raciun” diyerek karşıladı.”
Bunun üzerine Allahu Teâlâ şöyle der: “Kulum için cennette bir ev yapın ve bu eve “hamd evi” adını verin.”
وَبَشِّرِ الصَّابِرِينَ “Sabredenleri müjdele.
Hitap, Hz. Peygamberedir veya müjde verebilecek herkesi içine alır.
156- الَّذِينَ إِذَا أَصَابَتْهُم مُّصِيبَةٌ قَالُواْ إِنَّا لِلّهِ وَإِنَّا إِلَيْهِ رَاجِعونَ “Onlar başlarına bir musibet geldiği zaman: “İnna lillahi ve inna ileyhi raciun” (Biz Allah’a aidiz ve O’na döneceğiz) derler.”
Musibet, insana gelen bütün istenmeyen durumları içine alır.
Hz. Peygamber şöyle bildirir: “Mü’mine eziyet veren herşey, onun için bir musibettir.”
Musibetlere karşı sabır, sadece dil ile “İnna lillahi ve inna ileyhi raciun” demekle olmaz. Dil bunu söylemeli, kalp de bunu tasdik etmeli. Bu da kalbin yaratılış gayesini düşünmesi ile, Rabbine döneceğini bilmekle, Allahın kendisi üzerindeki nimetlerini hatırlamakla olur. O zaman kişi kendisinde kalan nimetlerin ondan alınanlardan kat kat fazla olduğunu görür ve musibetler nefsine hafif gelir, Allaha teslim olur.
Ayette sabredenlere yapılanın müjdenin ne olduğu zikredilmemiştir. Diğer ayet bu müjdeyi beyan eder:
157- أُولَئِكَ عَلَيْهِمْ صَلَوَاتٌ مِّن رَّبِّهِمْ وَرَحْمَةٌ “İşte onlara Rableri katından mağfiretler ve bir rahmet vardır.”
Ayette geçen salâvatın müfredi, salât kelimesidir. Salât, aslında duadır. Allaha nisbet edildiğinde tezkiye (manen temizlemek) ve mağfiret anlamına gelir. Ayette bunun “salâvat” şeklinde çoğul gelmesi, ilâhî tezkiye ve mağfiretin hem çok, hem de çeşit çeşit olduğuna tenbih içindir.
Rahmetten murat, lütuf ve ihsandır. Hz. Peygamber şöyle der: “Musibet anında “İnna lillahi ve inna ileyhi raciun” diyen kimseye Allah musibeti hafifletir, akıbetini güzel kılar ve razı olacağı bir durum meydana getirir.”
وَأُولَئِكَ هُمُ الْمُهْتَدُونَ “Hidayete erenler de işte onlardır.”
Bunlar, hak ve doğru olana sevkedilirler, çünkü “inna lillahi ve inna ileyhi raciun” dediler ve Allahın hükmüne teslim oldular.
158- إِنَّ الصَّفَا وَالْمَرْوَةَ مِن شَعَآئِرِ اللّهِ “Şüphesiz Safa ve Merve, Allah’ın şeairindendir.”
Bu ikisi Mekkede iki tepedir ve bunlar haccın alâmetlerindendir.
Şeair kelimesi “şeîra” kelimesinin çoğulu olup “alâmetler” demektir.
فَمَنْ حَجَّ الْبَيْتَ أَوِ اعْتَمَرَ فَلاَ جُنَاحَ عَلَيْهِ أَن يَطَّوَّفَ بِهِمَا “Artık her kim hac ve umre niyetiyle Kâbe’yi ziyaret ederse, bu ikisini tavaf etmesinde bir günah yoktur.”
Hacc, lügat itibarıyla “kasdetmek”, umre ise “ziyaret” anlamındadır. Şer’an özel iki şekilde Beytullaha yönelmek ve ziyaret etmek demektir.[2>
Sebeb-i Nüzûl
Safa üzerinde İsaf, Merve üzerinde ise Naile adıyla iki put vardı. Cahiliye insanları hacc için sa’y yaptıklarında bunları meshederlerdi. İslâm dini gelip de putları kırdığında, bu sebepten Müslümanlar Safa ve Merve arasında tavaf etmekten çekindiler, bunun üzerine ayet nâzil oldu.
İcma ile sabit olduğu üzere, hacc ve umrede bu ikisi arasında tavaf, dinen meşrudur, ancak vacip olup olmadığında ihtilaf vardır. Ahmed Bin Hanbel, sünnet olduğunu kabul eder. Hz. Enes ve İbnu Abbas, ayette “bu ikisini tavaf etmesinde bir günah yoktur” demesinden hareketle sünnet olduğunu söylerler. Ebu Hanife vacip olduğunu hükmeder. İmam-ı Malik ve İmam-ı Şafii, bunu bir rükün olarak görürler. Çünkü Hz. Peygamber (asm) “Bu ikisi arasında sa’y yapın. Çünkü Allah size sa’y yapmayı farz kılmıştır” der.
وَمَن تَطَوَّعَ خَيْرًا فَإِنَّ اللّهَ شَاكِرٌ عَلِيمٌ “Her kim de gönlünden koparak bir hayır işlerse, şüphesiz Allah Şakir – Alîm’dir.”
Her kim ister farz, ister nafile olarak veya Allahın bildirdiği hacc, umre ve tavafa ilave olarak yaparsa, şüphesiz Allah onun taatine sevap verir ve hiçbir şey O’na gizli değildir.
159- إِنَّ الَّذِينَ يَكْتُمُونَ مَا أَنزَلْنَا مِنَ الْبَيِّنَاتِ وَالْهُدَى مِن بَعْدِ مَا بَيَّنَّاهُ لِلنَّاسِ فِي الْكِتَابِ أُولَئِكَ يَلعَنُهُمُ اللّهُ وَيَلْعَنُهُمُ اللَّاعِنُونَ “İndirdiğimiz apaçık delilleri ve hidayeti Kitap’ta insanlar için beyan etmemizden sonra onları gizleyenler var ya, işte onlara hem Allah lânet eder, hem de bütün lânet edebilecek olanlar lanet eder.”
Biz Tevratta, Hz. Muhammedin durumuna şehadet eden ayetler gibi, insanlar için apaçık deliller ve O’na ittibaya ve imana sevkeden hidayet nurları indirdik, açıkladık. Bundan sonra, Yahudi âlimlerinin gizlemesi gibi böyle gerçekleri gizleyenlere, hem Allah lanet eder, hem de meleklerden, ins ve cinden kendilerine lanet gelir.
160- إِلاَّ الَّذِينَ تَابُواْ وَأَصْلَحُواْ وَبَيَّنُواْ “Ancak tevbe eden, halini düzelten ve gerçeği söyleyenler başka.”
فَأُوْلَئِكَ أَتُوبُ عَلَيْهِمْ “İşte ben, onları bağışlarım.”
Ancak,
-Gizlediklerinden ve diğer hatalarından tevbe edenler,
-Bozduklarını düzeltenler,
-Allahın kendi kitaplarında beyan ettiklerini, tevbelerinin tamam olması için beyan edenler bu lanetten kurtulurlar.
وَأَنَا التَّوَّابُ الرَّحِيمُ “Ben Tevvab – Rahîm’im.”
Tevbelerini kabul eder, kendilerine merhamet ederim.
161- إِنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا وَمَاتُوا وَهُمْ كُفَّارٌ أُولَئِكَ عَلَيْهِمْ لَعْنَةُ اللّهِ وَالْمَلآئِكَةِ وَالنَّاسِ أَجْمَعِينَ “Fakat inkâr edip kâfir olarak ölenlere gelince, işte Allah’ın, meleklerin ve bütün insanların lâneti onların üzerinedir.”
Bundan murat, tevbe etmeden ölenlerdir.
Denildi ki: Birinci ayette bahsedilen lanet onlar hayatta iken, bu ayette bahsedilen lanet ise öldükten sonraki lanettir.
162- خَالِدِينَ فِيهَا “Onlar onda daimi kalırlar.”
Onlar o lanette veya cehennem ateşinde daimidirler.
Bunu cehennem olarak açıkladığımızda, öncesinde cehennemden bahis yokken ona zamir gönderilmesi söz konusu olur. Bu ise, ya cehennemin azametini ve dehşetini göstermek içindir veya lanetin kendisine delaleti sebebiyle ayrıca zikredilmemiştir.
لاَ يُخَفَّفُ عَنْهُمُ الْعَذَابُ “Ne kendilerinden azap hafifletilir.”
وَلاَ هُمْ يُنظَرُون “Ne de yüzlerine bakılır.”
Onlara mühlet verilmez, özür beyan etmeleri için fırsat tanınmaz veya rahmet nazarıyla onlara bakılmaz.
163-وَإِلَهُكُمْ إِلَهٌ وَاحِدٌ “İlâhınız, bir tek ilâhtır.”
Bu, genel bir hitaptır. Yani, mabudunuz birdir. İbadet edilmeye veya kendisine ilah denilmeye layık bir şeriki yoktur.
لاَّ إِلَهَ إِلاَّ هُوَ “Ondan başka bir ilâh yoktur.”
Bu ifade, vahdaniyeti bildirir. Ayrıca “vücut sahasında başka ilah olabilir, ama ibadete layık değildir” şeklindeki bir vehmi ortadan kaldırır.
الرَّحْمَنُ الرَّحِيمُ “O, Rahmân ve Rahîm’dir.”
Buna bir hüccet (delil) gibidir. Çünkü bütün asıl ve füru’ nimetlerin sahibi O’dur. O’ndan başkası ya nimettir, veya nimetin sunulduğu varlıklardır. Böyle olunca O’ndan başkası ibadete layık olamaz.
Sebeb-i Nüzûl
Müşrikler bu ayetleri duyduklarında şaşırdılar ve “Eğer sadık isen bize bir ayet/ delil getir, onunla doğru söylediğini bilelim” dediler. Bu münasebetle aşağıdaki ayet nazil oldu:
164 - إِنَّ فِي خَلْقِ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ “Şüphesiz göklerin ve yerin yaratılışında.”
Ayette dünya tekil olarak gelirken, semanın “semavat” şeklinde çoğul gelmesi, arzın hilafına bizzat birbirinden ayrı tabakalar halinde olmasındandır.
وَاخْتِلاَفِ اللَّيْلِ وَالنَّهَارِ “Gece ve gündüzün ihtilafında.”
“O ki, ibret almak veya şükretmek dileyen kimseler için gece ile gündüzü birbiri ardınca getirdi.” (Furkan, 62) ayetinde de nazara verildiği gibi, gece ve gündüzün peşpeşe gelmesinde,
وَالْفُلْكِ الَّتِي تَجْرِي فِي الْبَحْرِ بِمَا يَنفَعُ النَّاسَ “İnsanlara yarar verir şeylerle denizde akıp giden gemilerde.”
Bundan murat denizle ve denizin halleriyle istidlalde bulunmaktır. Ayette denizle ilgili olarak geminin nazara verilmesi, denize açılmak ve sırlarına muttali olmak gemi ile olduğundandır. Ayette denizin yağmur ve buluttan önce anlatılması, bu ikisinin menşeinin çoğu hallerde deniz olmasındandır.
وَمَا أَنزَلَ اللّهُ مِنَ السَّمَاء مِن مَّاء فَأَحْيَا بِهِ الأرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا وَبَثَّ فِيهَا مِن كُلِّ دَآبَّةٍ “Allah’ın yukarıdan bir su indirip de onunla yeri ölümünden sonra diriltmesinde ve onda hareket eden her canlıyı yaymasında...”
Semadan murat, hem bulut, hem de yüksek cihet olabilir.
Görürüz ki bulut yer ile gök arasında durur. Allahın emri gelinceye kadar ne yağmur olarak iner, ne de dağılır. Hâlbuki tabiatı bu ikisinden birini gerektirir.
وَتَصْرِيفِ الرِّيَاحِ وَالسَّحَابِ الْمُسَخِّرِ بَيْنَ السَّمَاء وَالأَرْضِ لآيَاتٍ لِّقَوْمٍ يَعْقِلُونَ “Rüzgarları çevirmesinde ve gök ile yer arasında emre hazır olan bulutta aklını kullananlar için elbette ayetler vardır.”
Rüzgârların musahhar kılınmasından murat, Allahın dilediği şekilde havada çevrilmesi olabilir.
İşte bütün bunlarda tefekkür edenler, akıl gözüyle bunlara bakanlar için ayetler, ibretler vardır.
Hz. Peygamberden şöyle rivayet edilir: “Bu ayetleri okuyup da, onlar hakkında düşünmeyene yazıklar olsun!”
Bil ki, bu ayetlerin Allahın varlığına ve birliğine delaleti çok cihetlerdendir, bunları uzunca açıklamak zaman alır. Kısaca deriz ki:
Bunların her biri imkân dairesinde iken, pek çok ihtimaller içinde özel bir şekilde vücuda geldiler. Mesela, göklerin hareket etmemesi caizdir. Veya -arz gibi bazısı- şimdiki hareketinden daha farklı hareket edebilirdi. Arzın tavanı ve tabanı olmayabilirdi. İşte bütün bunları icad eden bir Kadir-i Hakîmin olması zorunludur. Ta ki hikmetinin gereği ve meşietinin iktizasına göre eşyaya vücut versin. Ve o Zat, başkasının kendisine muhalif icraatından azade olsun. Çünkü şayet kendisi gibi bunlara güç getiren başka bir ilah olsa şu ihtimaller karşımıza çıkar: Eğer her ikisinin iradesi tevafuk etse ve fiil ikisinin olsa, aynı eser üzerinde iki müessirin bir arada olması lazım gelir.
Eğer fiil ikisinden birine ait olsa üstün kılıcı bir özellik olmadan fail olanın diğerine üstün olması ve diğerinin de ilahlığa aykırı bir şekilde aczi lazım gelir. Eğer iradeleri farklı tercihlerde bulunsa, o zaman birbirini engelleme ve birbirini tardetme gerekir. Nitekim şu ayet bu manaya işaret eder:
“Şayet göklerde ve yerde Allah’tan başka ilâhlar olsaydı, bunların düzeni bozulurdu.” (Enbiya, 22)
Ayette Kelam ilminin ve bu ilimle uğraşanların şerefine bir tenbih ve onu araştırmak ve onunla meşgul olmaya bir teşvik vardır.
[1> Yani, aslında Hz. Âdemden bu güne kadar ölenlerin hepsi, ruh itibariyle hayattadırlar. Çünkü ölüm, ruhun bedenden ayrılması olayıdır. Ölümle dünya hayatı biter “berzah âlemi” denilen âlemde hayat devam eder. Şehitler bu âlemde özel bir konumda olduklarından, onların hayatı münhasıran ayette nazara verilmiştir.
[2> Hacc, Zilhicce ayında yapılır. Umre ise, bunun dışında kalan zamanlarda da ifa edilir.
165- وَمِنَ النَّاسِ مَن يَتَّخِذُ مِن دُونِ اللّهِ أَندَاداً “İnsanlardan kimi de Allah’tan başka şeyleri O’na emsal tutuyorlar.”
Allaha misil edinmekten murat putlar olabilir. Ayrıca bir sonraki ayette dikkat çekildiği üzere, insanların itaat ettikleri zâlim önderler olabilir. Belki de bundan murat daha genel bir şekilde “Allahtan alıkoyan şeyler”in hepsidir.
يُحِبُّونَهُمْ كَحُبِّ اللّهِ “Onları, Allah sever gibi seviyorlar.”
İnsanlar bunları Allaha tazim eder gibi saygıyla anar, Allaha itaat eder gibi bunlara itaat eder. Yani, muhabbet ve taatte bunları Allaha müsavi kılarlar.
Kulun Allaha muhabbeti, O’na itaati murat etmesi ve razı olacağı şeyleri yapmak için itina göstermesidir.
Allahın kulunu sevmesi, ona ikram etmeyi dilemesi, taatte onu muvaffak kılması ve günahlardan korumasıdır.
وَالَّذِينَ آمَنُواْ أَشَدُّ حُبًّا لِّلّهِ “İman edenlerin Allah sevgisi daha kuvvetlidir.”
Çünkü onların Allaha olan muhabbeti hiç kesilmez. Ama Allaha şerik koşulan şeylere muhabbet böyle değildir. Bu tür muhabbet fasid, vehmî maksatlar için yapılır ve en edna bir sebeple zail olur, gider. Bundan dolayı bu kimseler zor zamanlarda kendi ilahlarından udûl edip Allaha yönelirlerdi. Keza, bir zaman puta taparlar, sonra onu inkâr ile bir başkasına müteveccih olurlardı.
وَلَوْ يَرَى الَّذِينَ ظَلَمُواْ إِذْ يَرَوْنَ الْعَذَابَ أَنَّ الْقُوَّةَ لِلّهِ جَمِيعاً وَأَنَّ اللّهَ شَدِيدُ الْعَذَابِ “Zulmedenler, azabı görecekleri zaman bütün kuvvetin Allah’ın olduğunu ve Allah’ın azabının pek şiddetli olduğunu keşke görselerdi!”
Allaha şerikler edinmek sûretiyle zulmeden bu kimseler, kıyamet günü azabı gördüklerinde bütün kuvvetin Allahın olduğunu anlayacaklar, şimdiden bunu bilseler elbette yaptıklarına pişman olurlardı.
Mana şöyle de olabilir: O zalimler, ortak koştukları batıl mabutların bir fayda vermediğini görseler, elbette bütün kuvvetin Allahın olduğunu O’ndan başkasının zarar ve fayda vermediğini bilirlerdi.
İbnu Amir, Nâfi ve Yakub kıraatlerinde “ey Peygamber, Sen onları bu halde görsen…” şeklinde mana verilmiştir.
166-إِذْ تَبَرَّأَ الَّذِينَ اتُّبِعُواْ مِنَ الَّذِينَ اتَّبَعُواْ “O zaman, kendilerine uyulanlar kendilerine uyanlardan uzaklaşırlar.”
وَرَأَوُاْ الْعَذَابَ وَتَقَطَّعَتْ بِهِمُ الأَسْبَابُ “Ve azabı görürler, aralarındaki bütün bağlar kopar.”
Ayet, bundan önceki ayetin bir açılımıdır.
Esbab, sebep kelimesinin çoğuludur. Sebep kelimesi esas olarak kendisiyle ağaca tırmanılan ip demektir. Ayette geçen esbab, onların aynı inanç üzerinde ittiba ve ittifaktan kendi aralarında meydana gelen bağ ve buna netice veren maksatlardır.
167- وَقَالَ الَّذِينَ اتَّبَعُواْ “(Batıl yolda gidenlere) uyanlar şöyle derler:”
لَوْ أَنَّ لَنَا كَرَّةً فَنَتَبَرَّأَ مِنْهُمْ كَمَا تَبَرَّؤُواْ مِنَّا “Keşke bizim için dünyaya bir dönüş olsaydı da, onların bizden uzaklaştıkları gibi, biz de onlardan uzaklaşsaydık.”
كَذَلِكَ يُرِيهِمُ اللّهُ أَعْمَالَهُمْ حَسَرَاتٍ عَلَيْهِمْ “Böylece Allah, onlara amellerini pişmanlıklar olarak gösterir.”
وَمَا هُم بِخَارِجِينَ مِنَ النَّارِ “Ve onlar ateşten çıkacak da değillerdir.”
“Onlar çıkamazlar” yerine böyle bir üslûbla ifade edilmesi, orada daimi kalmayı daha etkili bir şekilde anlatmak, kurtulmaktan ve dünyaya dönmekten ümitlerini büsbütün kesmek içindir.
168- يَا أَيُّهَا النَّاسُ كُلُواْ مِمَّا فِي الأَرْضِ حَلاَلاً طَيِّباً “Ey insanlar! Yeryüzündeki şeylerin helâl ve temiz olanlarından yiyin!”
Sebeb-i Nüzûl
Bir topluluk pahalı yiyecek ve giyecekleri kendilerine haram kılmışlardı, ayet onlar hakkında nazil oldu.
Ayette “helâl ve temiz olanlarından” denilmesi baziyet ifade eder. Yani, arzda yenilmeyecek şeyler de vardır.
Ayetteki “tayyip” yani temiz olanlar, gerek dinin gerekse istikametli fıtratın temiz olduğuna hükmettikleri şeylerdir. Dinin bildirdikleri birinci kelime olan “helal” ifadesiyle zaten belirtilmişti, bu ikincisi de selim fıtratın temiz gördükleridir.
وَلاَ تَتَّبِعُواْ خُطُوَاتِ الشَّيْطَانِ “Şeytanın adımlarına tabi olmayın.”
Hevâ’ya tâbi olmada şeytana uyup ta helali haram, haramı helal kılmayın.
إِنَّهُ لَكُمْ عَدُوٌّ مُّبِينٌ “Çünkü o, sizin için apaçık bir düşmandır.”
Her ne kadar o, aldattığı kimselere kendisini dost olarak gösterse de, basiret ehli kimseler nezdinde onun düşmanlığı ayan beyandır.
169- إِنَّمَا يَأْمُرُكُمْ بِالسُّوءِ وَالْفَحْشَاء وَأَن تَقُولُواْ عَلَى اللّهِ مَا لاَ تَعْلَمُونَ “O, size ancak kötülüğü, hayâsızlığı ve Allah’a karşı bilmediğiniz şeyleri söylemenizi emreder.”
Ayet, şeytanın düşmanlığını beyan eder ve ona uymaktan kaçınmanın zorunluluğunu anlatır. Şeytanın kötülüğü süslemesi ve onları şerre sevketmesi, “size emreder” şeklinde anlatıldı. Bu anlatımda, onların görüşlerinin kıymetsizliğini göstermek ve durumlarını tahkir vardır.[1>
Ayette geçen kötülük ve fahşa (çirkin işler) aklın kabul etmediği ve dinin çirkin saydığı şeylerdir. Bunların birbirine atfı, farklı şeyler olmasındandır.
Kötü şey olması, akıllı insanın bundan üzüntü duyması yönünden, çirkin iş olması ise, onu çirkin bulmasındandır.
Denildi ki: Kötülük, bütün çirkin işleri de içine alır. Çirkin iş ise, büyük günahlar olup haddi aşan günahlarda kullanılır.
Şöyle de denildi: Birincisi, had cezasını gerektirmeyenler, ikincisi ise had cezasını gerektirenlerdir.
“Ve Allah’a karşı bilmediğiniz şeyleri söylemenizi emreder.”
Ve şeytan size şerikler edinmeniz, haramları helâl kılmanız, temiz şeyleri haram saymanız gibi şeyleri söylemenizi emreder.
Ayette, delilsiz bir şekilde zanna uymanın men edilmesine bir delil vardır. Ama müctehide uymak böyle değildir. Çünkü müçtehidin dayandığı şer’î bir dayanak vardır ve dayanağın vücubu katîdir, zannî değildir. Usul kitaplarında beyan ettiğimiz gibi, zan müçtehidin metodunda söz konusudur, yoksa dayandığı esaslarda değil.
170- وَإِذَا قِيلَ لَهُمُ اتَّبِعُوا مَا أَنزَلَ اللّهُ قَالُواْ بَلْ نَتَّبِعُ مَا أَلْفَيْنَا عَلَيْهِ آبَاءنَا “Onlara, “Allah’ın indirdiğine uyun!” denildiğinde, “Yok, atalarımızı neyin üzerinde bulduysak ona uyarız” dediler.”
Ayetin evvelinde “ey insanlar” şeklinde umuma hitap edilmişti. Burada ise doğrudan hitap edilmeyip, yoldan çıkmaları sebebiyle bazı insanlar hitap makamından düşürüldü. Sanki Cenab-ı Hak sadece akıl sahiplerine seslenip onlara şöyle dedi: “Şu ahmakların nasıl cevap verdiğine bakın!”
Sebeb-i Nüzûl
Ayet müşrikler hakkında nazil oldu. Kur’ana ve Allahın indirdiği diğer delillere ve ayetlere uymaları emredilince, körü körüne taklîde yöneldiler.
Ayrıca, şöyle bir rivayet de anlatılır: Hz. Peygamber (asm) Yahudilerden bir topluluğu İslâma davet etti. Onlar ise şöyle dediler: Hayır, biz atalarımızı ne yolda bulduksa ona uyarız. Çünkü onlar bizden daha hayırlı ve daha bilgili idiler.”
Bu rivayete göre ayette geçen “Allahın indirdiğine uyun” ifadesi Tevratı da içine alır. Çünkü Tevrat da İslâma davet eder.
أَوَلَوْ كَانَ آبَاؤُهُمْ لاَ يَعْقِلُونَ شَيْئاً وَلاَ يَهْتَدُونَ “Ya ataları bir şeye akıl erdiremez, doğru yolu bulamaz kimseler olsalar da mı (onların yoluna uyacaklar)?”
Ayette tefekkür ve içtihada güç yetiren birinin taklid etmemesi gerektiğine bir delil vardır. Ama dinde başkasına tâbi olmak, eğer herhangi bir delille bunun verdiği hükümlerde hak üzere olduğu bilinirse –peygamberler ve müçtehitler gibi- bu gerçekte onu taklid değildir, Allahın indirdiğine tâbi olmaktır.
171- وَمَثَلُ الَّذِينَ كَفَرُواْ كَمَثَلِ الَّذِي يَنْعِقُ بِمَا لاَ يَسْمَعُ إِلاَّ دُعَاء وَنِدَاء “O kâfirlerin hali, sadece bir çağırma veya bağırmadan başkasını işitmeyerek haykıranın haline benzer.”
Yani, kâfirler taklide saplanıp kaldıklarından, zihinlerini kendilerine okunan ayetlere veremezler, bunlar hakkında düşünmezler. Onlar bu hususta kendilerine haykırılan hayvanlara benzerler, bu hayvanlar sesi duyarlar, ama manasını bilmezler, nidayı hissederler ama ne anlama geldiğinden habersizdirler.
Şöyle de denildi: Ayet, ecdadının yaptıklarının gerçeğini bilmeyip sadece zahirine göre taklid edenleri anlatan bir temsildir. Bunlar hayvanlara benzerler, hayvanlar sesi duyar, ama bunun altında ne olduğunu anlamazlar.
صُمٌّ بُكْمٌ عُمْيٌ “Onlar sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler.”
فَهُمْ لاَ يَعْقِلُونَ “Akıl da etmezler.”
172- يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ كُلُواْ مِن طَيِّبَاتِ مَا رَزَقْنَاكُمْ “Ey iman edenler! Size verdiğimiz rızıkların temizlerinden yiyin.”
Daha önce bütün insanlara hitap ile arzda olanlardan helal-hoş olanlarından yemeleri bildirilmişti. Burada ise özellikle mü’minlere rızık olarak verilenlerden temiz olanları aramaları ve bunların hakkını vermeleri emredildi ve şöyle denildi:
وَاشْكُرُواْ لِلّهِ “Ve Allah’a şükredin.”
Size verdiği rızıklar ve bunları size helâl kılmasından dolayı Allaha şükredin.
إِن كُنتُمْ إِيَّاهُ تَعْبُدُونَ “Eğer siz ancak On’a ibadet ediyorsanız, (böyle yapın.)”
Eğer sırf O’na ibadet ediyor, nimetlerin sahibinin O olduğunu ikrar ediyorsanız, sadece O’na şükredin, başkasını şükre şerik yapmayın. Çünkü Allaha ibadet ancak şükürle tamam olur. Şükür yoksa, ibadet de yok demektir.
Hz. Peygamberden şöyle rivayet edilir: Allahu Teâlâ şöyle der: “Benimle ins ve cin arasında büyük bir hesaplaşma var. Ben yaratıyorum, benden başkasına ibadet ediliyor. Ben rızık veriyorum, benden başkasına şükrediliyor.”
173- إِنَّمَا حَرَّمَ عَلَيْكُمُ الْمَيْتَةَ وَالدَّمَ وَلَحْمَ الْخِنزِيرِ وَمَا أُهِلَّ بِهِ لِغَيْرِ اللّهِ “O, size ancak şunları haram kıldı:
Meyte, kan, domuz eti, bir de Allah’tan başkası adına kesilen hayvanlar.”
Meyte, boğazlanmadan ölen hayvandır. Bunun yenilmesi haramdır. Ancak balık ve çekirge bundan müstesna kılınmıştır. Bir şeyin bizatihi haram kılındığının bildirilmesi, mutlak manada örfen onda tasarrufun da haram olduğunu ifade eder. Ancak, tabaklanmış deride tasarruf gibi, tahsis edici bir delil varsa, tasarruf yapılabilir.
Ayette “domuz eti” denilmesi, başka şekilde istifade edilebilir anlamına gelmez. Eti haram olduğu gibi diğer azalarından istifade de haramdır.
“Bir de Allah’tan başkası adına kesilen hayvanlar.”
Hayvan boğazlanırken put namına kesilmesi gibi Allah dışında biri namıyla kesilmişse, yenilmesi haramdır.
Ayetin metninde Allahtan başkası adına söylenmesi “ühille” kelimesiyle ifade edilmiştir. Bu kelime hilal’den gelir. Eskiden hilali görünce yüksek sesle bağırırlarmış. Hayvanı kesme esnasında da yüksek ses çıkarıldığından, kelime bu anlamda kullanılır olmuştur.
فَمَنِ اضْطُرَّ غَيْرَ بَاغٍ وَلاَ عَادٍ فَلا إِثْمَ عَلَيْهِ “Ama kim mecbur olur da, istismar etmeksizin ve zaruret ölçüsünü aşmaksızın yerse, ona günah yoktur."[2>
إِنَّ اللّهَ غَفُورٌ رَّحِيمٌ “Çünkü Allah Ğafur – Rahîm’dir.”
Bu durumda Allah, onun fiilini affeder, ona ruhsat vererek rahmetiyle muamele eder.
Eğer desen: Ayet, “O, size ancak şunları haram kıldı: Meyte, kan, domuz eti, bir de Allah’tan başkası adına kesilen hayvanlar” diyerek hükmü, zikrolunan dört duruma münhasır bırakıyor. Hâlbuki bunlar dışında daha nice haramlar var!?
Elcevap: Ayetten murat mutlak olarak haramlığın bunlarla sınırlanması olmayıp, onların helâl saydığı dört şeyin aslında haram olduğunu bildirmektir.
Veya iradî durumda bunların haram olmasını anlatmaktır. Sanki şöyle denilmiştir: Muzdar kalmadığınız sürece Allah bunları size haram kılmıştır.
174- إِنَّ الَّذِينَ يَكْتُمُونَ مَا أَنزَلَ اللّهُ مِنَ الْكِتَابِ وَيَشْتَرُونَ بِهِ ثَمَنًا قَلِيلاً أُولَئِكَ مَا يَأْكُلُونَ فِي بُطُونِهِمْ إِلاَّ النَّارَ “Allah’ın indirdiği kitaptan bir kısmını gizleyip onu az bir bedele satanlar var ya; işte onlar karınlarına ancak ateş yemiş olurlar.”
Onların karınlarında ateş yemeleri, haram yemeleri anlamındadır, haramın sonu da ateştir. “Karınlarına” denilmesi, karınları dolusunca” anlamındadır.
وَلاَ يُكَلِّمُهُمُ اللّهُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ “Kıyamet günü Allah, onlarla konuşmaz.”
Allahın onlarla konuşmaması, onlara gadap etmesinden ibarettir. Allahu Teâlâ, onların mukabilinde bulunan ehl-i imanla konuşacak, onları kurbiyetine mazhar kılacaktır. Bu ibareyle onların bu nimetlerden mahrum bırakılmaları tariz yollu anlatılmıştır.
وَلاَ يُزَكِّيهِمْ “Onları temize de çıkarmaz.”
Onları sena etmez.
وَلَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ “Onlar için elem dolu bir azap vardır.”
175- أُولَئِكَ الَّذِينَ اشْتَرَوُاْ الضَّلاَلَةَ بِالْهُدَى وَالْعَذَابَ بِالْمَغْفِرَةِ “İşte bunlar hidayeti verip dalaleti, mağfireti verip azabı satın alan kimselerdir.”
Onlar dünyada hidayeti verip dalaleti, ahirette de mağfirete bedel azabı satın aldılar. Onlar bu zararlı alışverişi, dünyevi bir kısım maksatlarla hakkı gizlemek şeklinde yaptılar.
فَمَآ أَصْبَرَهُمْ عَلَى النَّارِ “Onlar ateşe ne kadar da dayanıklıdırlar!”
Ayet, onların haline hayret ettirir: Yani nasıl da hiç aldırmadan ateşi gerektiren işleri yapıyorlar!
176- ِّ ذَلِكَ بِأَنَّ اللّهَ نَزَّلَ الْكِتَابَ بِالْحَقِّ “Çünkü Allah Kitab’ı hak olarak indirdi, (onlar ise bunu yalanladı).”
Bu azabın sebebi şu: Allah, Kitabı hak olarak indirdi, onlar ise yalanlayarak gizleyerek inkâr ettiler.
وَإِنَّ الَّذِينَ اخْتَلَفُواْ فِي الْكِتَابِ لَفِي شِقَاقٍ بَعِيدٍ “Kitap’ta ihtilafa düşenler, gerçekten çok derin bir ayrılık içindedirler.”
Kitap’tan murat, ya Allahın indirdiği bütün kitaplardır. Onların ihtilafı, ilâhî kitapların bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr etmeleridir.
Kitaptan murat Tevrat da olabilir. Yani, Tevratın muhatapları Onun te’vilinde istikametli bir metot uygulayamadılar veya Allahın Tevrat yerine indirdiği önem vermediler.
Kitaptan murat Kur’an da olabilir. Kur’anda ihtilafa düşmeleri, “o bir sihirdir” “Muhammed, bunları kendi söyledi”, “birisi ona bunları öğretti” “eskilerin hurafeleri” demeleri gibi durumlardır.
[1>Yani, kendi istediklerini yapamıyorlar, şeytandan emir alıyorlar, onun memurları hâline geliyorlar.
[2> Burada haram kılındığı bildirilen bu dört şey, ancak ızdırar halinde yenilebilir. Ancak ızrırar halinde de “bâgi ve âdî” olmamak, yani doğrudan bunları talep etmemek ve haddi aşmamak lazımdır. Zira, zaruretler kendi mikdarınca takdir olunur. Muzdar adam murdar etten doyuncaya kadar yiyemez, ancak ölmeyecek kadar yiyebilir.
177- لَّيْسَ الْبِرَّ أَن تُوَلُّواْ وُجُوهَكُمْ قِبَلَ الْمَشْرِقِ وَالْمَغْرِبِ “İyilik, yüzlerinizi doğu ve batı taraflarına çevirmeniz değildir.”
Ayetteki hitap, kitap ehlinedir. Çünkü onlar kıble Kudüs’ten Ka’beye çevrilince, bu konuda ileri geri hayli konuşmuşlardı. Ve her bir taife, iyiliğin ölçüsünü kendi kıblesine yönelmek olarak görüyordu. Allah onları reddedip şunu bildirdi: İyilik, sizin şu an mensup olduğunuz dinde sebat etmeniz değildir, çünkü mensuhtur, hükmü kaldırılmıştır. Lakin iyilik Allahın beyan ettiği ve mü’minlerin de tâbi olduğu durumdur.
Ayetteki hitap, hem kitap ehline, hem de Müslümanlara yönelik olabilir. Yani, iyilik kıble meselesiyle sınırlı değildir.
Veya kendisi yüzünden başka şeyleri unutup tümüyle ona yönelmeniz gereken büyük iyilik, kıble meselesi değildir.
وَلَكِنَّ الْبِرَّ “Asıl iyilik (şu özelliklere sahip olmaktır):”
مَنْ آمَنَ بِاللّهِ وَالْيَوْمِ الآخِرِ وَالْمَلآئِكَةِ وَالْكِتَابِ وَالنَّبِيِّينَ “Allah’a, ahiret gününe, meleklere, kitaba ve bütün peygamberlere iman eden (kimsenin iyiliğidir).”
Lakin kendisine önem verilmesi gereken iyilik, şu kimsenin iyiliğidir ki Allaha, ahiret gününe, meleklere, kitaba ve peygamberlere iman eder.
Ayette kitap müfred olarak geldi, bundan murat kitap cinsidir.
Veya bundan murat doğrudan Kur’an da olabilir.
وَآتَى الْمَالَ عَلَى حُبِّهِ ذَوِي الْقُرْبَى وَالْيَتَامَى وَالْمَسَاكِينَ وَابْنَ السَّبِيلِ وَالسَّآئِلِينَ وَفِي الرِّقَابِ “Malı sevmesine rağmen, onu yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışa, ihtiyacından dolayı isteyene ve kölelere veren.”
İyi insan, malı sevmesine rağmen verebilendir.
Hz. Peygambere “hangi sadaka daha efdaldir?” diye sorulur. Hz. Peygamber şöyle cevap verir: Vücudun sıhhatli, mala hırslı, yaşamayı umar, fakirlikten de korkar bir halde iken verebildiğin sadaka.”
Ayetteki zamirin Allaha raci olduğu da söylendi.
Yani, iyi insan Allahı sever bir şekilde malından sadaka verebilendir.
Veya şöyle de mana verilebilir:
“İyi insan, malından severek verebilen kimsedir.”
“Yakınlara” derken, “muhtaç olan yakınlara” anlamındadır. Ayette bunun kayıtlı söylenmemesi, iltibas edilme durumu olmadığındandır.
Ayette önce yakınlara vermek söylendi, çünkü onlara vermek en efdaldir. Hz. Peygamber şöyle buyurur: “Miskine vermen sadakadır. Yakınına vermen iki sevaptır: Hem sadaka, hem sıla-ı rahim sevabı.”
Yolcuya “İbnu’s-sebil” yani “yolun oğlu” denilmesi yolla iç içe olmasındandır.
Bundan murat, eve gelen misafire ikram da olabilir.
Sail, ihtiyacından dolayı dilenen kimsedir. Hz. Peygamber şöyle buyurur: “Atıyla bile gelse, dilencinin bir hakkı vardır.”
Köleye vermek, değişik şekillerde olabilir:
-Efendisiyle belli bir bedel ödeme üzerine anlaşan köleye yardım ederek hürriyetini elde etmesine yardım etmek. (Mükatebe)
-Esirleri salıvermek.
-Köleleri, azat etmek için satın almak.
وَأَقَامَ الصَّلاةَ وَآتَى الزَّكَاةَ “Namazı dosdoğru kılan, zekatı veren.”
“Zekâtı veren” derken hem burada, hem ayetin evvelinde “severek malından veren”den murat farz olan zekât olabilir. Lakin birinciden murat malın verileceği yerleri beyandır, ikinciden murat ise bunu eda etmektir ve yerine getirilmesi için teşvikte bulunmaktır.
Bununla beraber birinciden murat nafile sadakalar veya maldan zekât dışında olan bir takım haklar olabilir. Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur:
“Zekât, sadakanın hepsini neshetmiştir.”
وَالْمُوفُونَ بِعَهْدِهِمْ إِذَا عَاهَدُواْ “Bir de andlaştıkları zaman sözlerini yerine getirenler.”
وَالصَّابِرِينَ فِي الْبَأْسَاء والضَّرَّاء وَحِينَ الْبَأْسِ “Ve zorda, hastalıkta ve savaşın kızıştığı zamanlarda sabredenler.”
Ayette, “be’se ve darra” halinde sabır methediliyor.
Ezherînin yorumunda birincisi malla ilgili, ikincisi ise canla ilgilidir. Mesela, fakirlik malla ilgili, hastalık canla ilgili bir imtihan vesilesidir ve bunlar sabrı gerektirirler.
أُولَئِكَ الَّذِينَ صَدَقُوا “İşte bunlar, doğru olanlardır.”
İşte bunlar dinde, hakka tâbi olmada ve iyilik talebinde sadık kimselerdir.
وَأُولَئِكَ هُمُ الْمُتَّقُونَ “İşte bunlar, müttakilerin ta kendileridir.”
Ve bunlar küfürden ve diğer rezil hallerden sakınmış müttaki kimselerdir.
Gördüğün gibi ayet tek başına bütün insanî kemalâtı kendinde toplamıştır. Bunlara açıktan veya zımnî olarak delalet eder. Çünkü kemâlât-ı insaniye, her ne kadar çok ve şubelere ayrılmış olsa da, üç şeyle sınırlandırılabilir:
1-Sahîh bir itikad.
2-Hüsn-ü muaşeret (başkalarıyla iyi geçinmek)
3-Nefsi süslemek.
Bunlardan birincisine ayetin “Allah’a, ahiret gününe, meleklere, kitaba ve bütün peygamberlere iman eden.” kısmı,
İkincisine “Malı sevmesine rağmen, onu yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışa, ihtiyacından dolayı isteyene ve kölelere veren.” kısmı,
Üçüncüsüne de,
“Namazı kılan, zekatı veren.”
“Ve zorda, hastalıkta ve savaşın kızıştığı zamanlarda sabredenler.”
“Bir de andlaştıkları zaman sözlerini yerine getirenler” kısmı ile işaret edilmiştir.
Bundan dolayı bunları cem eden kimse imanına ve itikadına nazaran sıdk ile, halk ile muaşereti ve Hak ile muamelesi açısından ise takva ile vasfedilmiştir. Hz. Peygamber (asm) buna şöyle işaret eder:
“Kim bu ayetle amel etse, imanını kemâle erdirmiş olur.”
178- يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ كُتِبَ عَلَيْكُمُ الْقِصَاصُ فِي الْقَتْلَى “Ey iman edenler! Öldürülenler hakkında size kısas farz kılındı.”
الْحُرُّ بِالْحُرِّ وَالْعَبْدُ بِالْعَبْدِ وَالأُنثَى بِالأُنثَى “Hüre karşı hür, köleye karşı köle, kadına karşı kadın (kısas edilir.)”
Sebeb-i Nüzûl
Cahiliye döneminde Arab kabilelerinden ikisi arasında kan davası vardı. Bunlardan biri diğerine nisbetle daha itibarlı konumda idi. Bunlar yemin ederek şöyle dediler: “Bizden köleye mukabil sizden hür, kadına mukabil erkek öldüreceğiz.” İslâm geldiğinde muhakeme olmak üzere Rasulullaha geldiler, bu münasebetle üstteki ayet nazil oldu, Hz. Peygamber kısasta denklik üzere muamele etmelerini emretti.
Ayet, köleye mukabil hür, kadına mukabil erkek öldürülmez anlamına delalet etmediği gibi, aksine de delâlet etmez.
Ancak imam-ı Malik ve İmam-ı Şafiî, köleye mukabil hür insanın öldürülmesini –köle ister kendinin olsun, ister başkasının- Hz. Aliden gelen şu rivayete dayanarak men ettiler:
“Bir adam kölesini öldürdü. Hz. Peygamber ona sopa cezası (celd) uyguladı ve bir seneliğine sürgüne gönderdi, kısas yapmadı.”
Yine Hz. Aliden şöyle rivayet edilir:
“Zimmiye mukabil müslümanın, köleye mukabil hürün öldürülmemesi sünnettendir.”
Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer köleyi öldüren hür insana kısas uygulamazlardı. Sahabe bunu gördüğü halde reddeden de çıkmadı.
Bir de bu durum azalardaki kısasa kıyas edildi. Bir nassın manaya delaletinde problem yoksa hükmünün mensuh olduğu söylenemez. Dolayısıyla “Onda (Tevrat’ta) kendilerine şunu yazdık: Cana can, göze göz, buruna burun, kulağa kulak, dişe diş kısas edilir. Yaralar da kısasa tabidir.” (Maide, 45) ayetine dayanarak bu hükmün neshedildiği söylenemez. Çünkü esasen Maide sûresindeki bu ibare, Tevratta yer alan bir hükmü hikâye yollu anlatmaktadır.
Dolayısıyla bu, Kur’andaki bir hükmü neshedemez. Hanefi mezhebi bu konuda “kasden öldürmenin cezası sadece kısasdır” diye delil getirdi.
فَمَنْ عُفِيَ لَهُ مِنْ أَخِيهِ شَيْءٌ فَاتِّبَاعٌ بِالْمَعْرُوفِ وَأَدَاء إِلَيْهِ بِإِحْسَانٍ “Ancak öldüren kimse, kardeşi (öldürülenin velisi) tarafından affedilirse, marûf (aklın ve dinin gereklerine uygun) bir yol izlemek ve güzellikle diyet ödemek gerekir.”
Buradaki “şey” ifadesi, en ufak bir affı da içine alır. Çünkü affın az bir kısmı da, kısasın düşmesinde tam affetmek gibidir. Buradaki af, öldürülenin velisi tarafından yapılan aftır. “kardeşi (öldürülenin velisi) tarafından” diye ifade edilmesi, iki tarafın insan cinsinden ve İslam dininden olmasını nazara vererek kalbi rikkate getirmek, şefkate sevk etmek içindir.
“…Marûf bir yol izlemek ve güzellikle diyet ödemek gerekir.”
Ölenin velisi affetme durumunda, diyeti kaba bir tavra girmeden istemeli, öldüren de güzel bir şekilde bunu ödemelidir, yani geciktirmemeli ve miktarı azaltmamalıdır.
ذَلِكَ تَخْفِيفٌ مِّن رَّبِّكُمْ وَرَحْمَةٌ “Bu, Rabbinizden bir hafifletme ve rahmettir.”
Af ve diyetle ilgili bu mezkur hüküm, kendisinde bulunan kolaylaştırma ve fayda ile, Rabbinizden bir tahfîf ve rahmettir.
Denildi ki: Yahudilere sadece kısas, Hristiyanlara ise mutlak af emredildi. Ümmet-i Muhammed ise bu ikisiyle diyet arasında muhayyer bırakıldı. Bunda onlar için hem bir kolaylık, hem de mertebeleri hasebiyle hüküm için bir takdir hakkı vardır.
فَمَنِاعْتَدَى بَعْدَ ذَلِكَ فَلَهُ عَذَابٌ أَلِيمٌ “Bundan sonra haddi aşana elem dolu bir azap vardır.”
Kim affetme ve diyeti aldıktan sonra kâtili öldürürse ahirette ona elem verici bir azap vardır.
Denildi ki: Dünyada da elîm bir azap vardır, çünkü yakalandığında başka alternatif olmaksızın kısasen öldürülecektir. Çünkü Hz. Peygamber şöyle der: “Her kim diyet aldıktan sonra öldürürse, onu affetmem.”
179- وَلَكُمْ فِي الْقِصَاصِ حَيَاةٌ “Kısasta sizin için hayat vardır.”
Ayet, son derece fasih ve beliğdir.
Çünkü:
-Ayette bir şey zıddı yerine konulmuştur.[1>
-Kısas elif-lâmlı, hayat elif-lâmsız getirilmiştir. Yani, bu cins bir hükümde hayatın azim bir nev’î vardır. Şöyle ki: Katilin kasten öldürme durumunda ceza olarak kendisinin öldürüleceğini bilmesi, onu öldürmekten alıkor, bu da her iki canın hayatına sebep olur.
Ayrıca cahiliye döneminde insanlar, katili bulamadıklarında yakınlarından öldürüyor, hatta bir kişiye mukabil bir topluluğu katlediyorlardı. Bu da aralarında fitneyi daha da alevlendiriyordu. Dolayısıyla katil kısas yoluyla öldürülünce kan davası olmaz, diğerleri selâmette kalırlar, bu da onların hayatına sebep olur.
Bir de kısas yoluyla dünyada cezasını çeken birisi, ahirette bundan dolayı muaheze edilmez, bu da uhrevî hayatında kendisine fayda sağlar.
يَاْ أُولِيْ الأَلْبَابِ “Ey akıl sahipleri!”
“Ey kâmil akıl sahipleri!” Allahu Teâlâ kısasta bulunan ruhların bekası ve nefislerin korunması hikmetini düşünmeleri için akıl sahiplerine nida etti.
لَعَلَّكُمْ تَتَّقُونَ “Ümit edilir ki, korunursunuz.”
Ta ki kısası muhafazada, onunla hüküm vermede ve onu anlamada dikkat edesiniz. Veya kısastan korkup ta başkasını öldürmekten sakınasınız.
180-كُتِبَ عَلَيْكُمْ إِذَا حَضَرَ أَحَدَكُمُ الْمَوْتُ إِن تَرَكَ خَيْرًا الْوَصِيَّةُ لِلْوَالِدَيْنِ وَالأقْرَبِينَ بِالْمَعْرُوفِ “Sizden birinize ölüm geldiğinde, eğer geride bir hayır (mal) bırakırsa, ana- babaya ve yakın akrabaya marûf bir tarzda vasiyette bulunması size farz kılındı.”
“Ölüm geldiğinde” ibaresi “ölümün sebepleri geldiğinde ve emareleri ortaya çıktığında” demektir.
“Eğer geride bir hayır bırakmışsa”
Hayırdan murat, maldır.
Denildi ki: Çok mal bırakıyorsa.
Rivayete göre Hz. Alinin kölesi, serveti olan yedi yüz dirhemle ilgili Hz. Aliye vasiyette bulunmak istedi. Hz. Ali “Allahu Teâlâ “Eğer geride bir hayır bırakırsa” diyor. Hayır ise çok mal demektir” diyerek vasiyete lüzum olmadığını söyledi.
Hz. Aişe ile ilgili şöyle nakledilir: “Adamın biri malı ile ilgili vasiyette bulunmak ister. Ne kadar malı olduğunu sorar. Üçbin dirhem olduğunu söyler. Kaç evladı olduğunu sorar dört tane olduğunu söyleyince Hz. Aişe şöyle der: Allahu Teâlâ vasiyet hususunda “Eğer geride bir hayır bırakırsa” diyor. Senin malın ise az bir şeydir. Dolayısıyla onu evladına bırak.”
Bazıları vasiyetle ilgili bu hükmün İslâmın ilk devirlerinde olup miras ayetleriyle ve şu hadisle neshedildiğini söylediler.
“Şüphesiz Allah her hak sahibine hakkını vermiştir. Dikkat edin, varis için vasiyet yoktur.”
Bu, inandırıcı olmaktan uzaktır. Çünkü miras ayetleri buna muhalif olmadığı gibi, bilakis vasiyeti te’kid eder. Çünkü ilgili ayetlerde miras taksiminin vasiyetten sonra yapılması vardır. Hadis ise haber-i vahiddir. Ümmet nezdinde kabul görmesi, onu mütevatir hadis mertebesine yükseltmez.
Vasiyetin Marûf Bir Tarzda Olması
Yapılacak vasiyet âdil olmalı, zengine fazla vermek ve üçte biri aşmak gibi ölçüsüzlükler yapılmamalıdır.
حَقًّا عَلَى الْمُتَّقِينَ “Bu, müttakiler üzerinde bir haktır.”
181- فَمَن بَدَّلَهُ بَعْدَمَا سَمِعَهُ فَإِنَّمَا إِثْمُهُ عَلَى الَّذِينَ يُبَدِّلُونَهُ “Şimdi her kim, duyduktan sonra onu değiştirirse, bunun vebali, sırf o değiştirenlerin boynunadır.”
Vasiyet edilenlerden veya şahitlerden her kim vasiyet kendine ulaştıktan ve kendisi nezdinde tahakkuk ettikten sonra vasiyeti değiştirirse, bunun günahı tümüyle kendine aittir.
إِنَّ اللّهَ سَمِيعٌ عَلِيمٌ “Şüphe yok ki Allah, Semi’ – Alîm’dir.”
O, iştir ve bilir.
Ayetin bu kısmı, haksız yere değişiklik yapan için şiddetli bir tehdittir.
182- فَمَنْ خَافَ مِن مُّوصٍ جَنَفًا أَوْ إِثْمًا فَأَصْلَحَ بَيْنَهُمْ فَلاَ إِثْمَ عَلَيْهِ “Her kim de vasiyet edenin, hataya meyletmesinden veya bir günaha girmesinden endişe eder de tarafların arasını düzeltirse, ona bir vebal yoktur.”
Her kim vasiyet edenin hata ile vasiyette bir meylinden veya bilerek bazılarını mahrum etmek gibi bir haksızlık yapmasından korksa da, vasiyet edilen kişiler arasında dinin kurallarına göre hüküm icra etse, bu tebdilde kendisine bir günah yoktur. Çünkü bu, öncekinin tam tersine batılı hakka çevirmektir.
إِنَّ اللّهَ غَفُورٌ رَّحِيمٌ “Şüphesiz ki, Allah Ğafur – Rahîm’dir.”
Ayetin bu kısmı, ıslah eden kimse için bir vaattir. Mağfiret zikri, günah ifadesine mutabık olması ve fiilin normalde kendisiyle günah kazanılan bir fiil olması sebebiyledir.
[1>Kısas, kasten öldürenin ceza olarak öldürülmesidir. Hayat ve ölüm birbirine zıd iken, “böyle öldürmede size hayat var” denilmiştir.
183- يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ كُتِبَ عَلَيْكُمُ الصِّيَامُ كَمَا كُتِبَ عَلَى الَّذِينَ مِن قَبْلِكُمْ “Ey iman edenler! Oruç, sizden öncekilere yazıldığı gibi size de yazıldı (farz kılındı).”
Oruç, Hz. Âdemden itibaren peygamberlere ve ümmetlerine farz kılındı. Oruç emrinin öncekilere de yazılmasının nazara verilmesinde
-Hükmü te’kid etmek,
-Oruca teşvikte bulunmak,
-Nefse daha kolay ve hoş gelmesini sağlamak vardır.
Savm, (oruç), lügatte “nefsin arzuladığı şeylerden alıkonması” anlamına gelir, Şer’an ise, gün boyunca yeme-içmeden uzak kalmaktır.
لَعَلَّكُمْ تَتَّقُونَ “Umulur ki korunursunuz.”
Oruç tutunuz ki, günahlardan korunasınız. Çünkü oruç, günahların başlangıcı olan şehveti kırar.
Hz. Peygamber (asm) gençlere tavsiyesinde şöyle buyurur: “…Evlenemeyen oruç tutsun. Çünkü oruç onu korur."[1>
184 - أَيَّامًا مَّعْدُودَاتٍ “Sayılı günlerde.”
Geçici, sayılı günlerde oruç size farz kılındı. Mesela az mal tek tek sayılır. Ama çok mal, say say bitmez. İşte oruç, sayılı az günlerde farz kılındı. Bu sayılı günlerden murat, Ramazan ayıdır.
Veya Ramazan orucundan önce emredilen sayılı günlerdir. Bu, aşura veya her ayın ortasındaki üç gündür.
فَمَن كَانَ مِنكُم مَّرِيضًا أَوْ عَلَى سَفَرٍ فَعِدَّةٌ مِّنْ أَيَّامٍ أُخَرَ “İçinizden hasta olan veya yolculukta bulunan ise, tutamadığı günler sayısınca diğer günlerde tutar.”
Buradaki hastalıktan murat, oruç tutma halinde kişiye zarar veren veya onun oruç tutmasını zorlaştıran hastalıktır.
Bu ifadede, gün ortasında yola çıkanın orucuna devam etmesine bir îma vardır.
Seferde iken oruç tutmamak, bir ruhsattır, ama isteyen tutabilir. Ancak Zahiriye mezhebi, seferde oruç tutmamayı esas olarak gördü. Ebu Hüreyre’den de benzeri bir görüş nakledilir.
وَعَلَى الَّذِينَ يُطِيقُونَهُ فِدْيَةٌ طَعَامُ مِسْكِينٍ “Oruca gücü yetmeyenler ise, bir yoksulu doyuracak kadar fidye verir." [2>
Oruç tutabilecek kimseler eğer tutmayıp yerlerse, oruç yerine bir fakiri doyurma fidyesiyle mükelleftirler.
Oruç emri geldiğinde bazılarına bu zor geldi, çünkü alışmamışlardı. Bu yüzden kendilerine önceleri böyle bir ruhsat tanındı, ama sonra yürürlükten kaldırıldı.
Ancak ayete “orucu zorlukla takat getiren yaşlı ve aciz kimseler, bir fakiri doyurma fidyesiyle mükelleftirler” manası verilebilir.
فَمَن تَطَوَّعَ خَيْرًا فَهُوَ خَيْرٌ لَّهُ “Her kim de hayrına fidyeyi artırırsa, hakkında daha hayırlıdır.”
Kim gönüllü olarak hayır yapar da fidyeyi artırırsa, bu onun için daha hayırlıdır.
وَأَن تَصُومُواْ خَيْرٌ لَّكُمْ إِن كُنتُمْ تَعْلَمُونَ “Eğer bilirseniz oruç tutmanız sizin için daha hayırlıdır.”
Zorlukla tutabildiğinizden dolayı size tutmama izni verilmişken, oruç tutmanız fidye vermenizden çok daha hayırlıdır.
Eğer oruçta olan fazileti ve görevi hakkıyla yapmak gereğini bilirseniz, elbette fidyeyi değil, oruç tutmayı tercih edersiniz.
Denildi ki, mana şöyle de olabilir: “Eğer ilim ve tefekkür ehlinden iseniz, orucun fidyeden daha hayırlı olduğunu elbette bilirsiniz.”
185- شَهْرُ رَمَضَانَ الَّذِيَ أُنزِلَ فِيهِ الْقُرْآنُ “ (O sayılı günler), Kur’an’ın kendisinde indirildiği Ramazan ayıdır.”
Ramazan, R-M-D (yanmak) kökünden masdardır. Oruç ayına bu ismin verilmesi:
-İnsanların bu ayda açlık ve susuzlukla yanması
-Günahların bu ayda yanması,
-Veya eski lügatten senenin ayların isimleerini naklettikleri zaman, bu ayın şiddetli sıcaklık zamanına rastlaması sebebiyle olabilir.
Kur’anın nüzulü bu ayda, kadir gecesinde başladı.
Veya bu ayda bir bütün olarak dünya semasına indirildi, oradan da parça parça arza gönderildi.
Şöyle de mana verilebilir: “Ramazan öyle bir aydır ki, bu ayla alakalı Kur’an ayetleri indirildi, “oruç size farz kılındı…” denildi.
Ayette, o ayda Kur’anın indirilmesinin, orucun o ayda tutulmasının sebebi olduğunu hissettirmek vardır.
هُدًى لِّلنَّاسِ وَبَيِّنَاتٍ مِّنَ الْهُدَى وَالْفُرْقَانِ “Kur’an, insanlar için bir hidayet rehberi, doğru yolun ve hak ile batılı birbirinden ayırmanın apaçık delilleridir.”
Bu ifadeler Kur’anın iki özelliğini anlatır:
1-Kur’an, i’cazı ile insanlar için bir hidayettir, onlara yol gösterir.
2-Ve hakka sevkeden apaçık ayetlerdir, kendisinde bulunan hikmet ve hükümlerle hak ile batılın arasını birbirinden ayırt eder.
فَمَن شَهِدَ مِنكُمُ الشَّهْرَ فَلْيَصُمْهُ “Öyle ise içinizden kim bu aya yetişirse, onda oruç tutsun.”
Bu aya yetişen kimse, -şayet yolcu değilse- onda oruç tutsun. “Sizden ona yetişen” demek yerine, hemen evvelinde “Ramazan ayı” ifadesi geçmesine rağmen “kim bu aya yetişirse…” denilmesi, bu ayın büyüklüğünü gösterir.
“Kim bu aya yetişirse” ifadesi “Cum’aya yetiştim” denildiğinde “Cum’a namazına yetiştim” manası anlaşıldığı gibi, “Sizden o ayın hilâline yetişen oruç tutsun” anlamına da gelebilir.
وَمَن كَانَ مَرِيضًا أَوْ عَلَى سَفَرٍ فَعِدَّةٌ مِّنْ أَيَّامٍ أُخَرَ “Kim de hasta, yahut yolculukta ise, tutamadığı günler sayısınca diğer günlerde tutar.”
Ayet üstteki genel hükümden bir tahsistir. Çünkü hasta ve yolcu da bu aya yetişen kimselerdendir.
Belki de bu kaydın tekraren ifade edilmesi, bunun içindir.
Veya yakındaki hüküm nesholduğu gibi, bunun da neshi tevehhüm edilmesin diye böyle gelmiştir.
يُرِيدُ اللّهُ بِكُمُ الْيُسْرَ وَلاَ يُرِيدُ بِكُمُ الْعُسْرَ “Allah size kolaylık diler, zorluk dilemez.”
Bundan dolayı yolculukta ve hastalık halinde oruç tutmamayı mubah kıldı.
وَلِتُكْمِلُواْ الْعِدَّةَ وَلِتُكَبِّرُواْ اللّهَ عَلَى مَا هَدَاكُمْ “Sayıyı tamamlamanızı, size doğru yolu gösterdiğinden dolayı Allah’ı tekbir etmenizi ister.”
وَلَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ “Umulur ki şükredersiniz.”
Burada üç ayrı illet sayılmıştır ve bunların her biri sıra ile önceki ifadelerle alakalıdır. Şöyle ki:
1-“Sayıyı tamamlamanızı.” Bu ifade, daha evvelinde “tutamadığı günler sayısınca sonra tutar” diye anlatılmıştı.
2-“Size doğru yolu gösterdiğinden dolayı Allah’ı tekbir etmenizi” ifadesi, böyle bir emrin verilmesi ve keyfiyetinin anlatılmasına bakar.
3-“Umulur ki şükredersiniz” ifadesi, oruçta ruhsat ve kolaylaştırma olmasına bakar.
“Allahı tekbir etmek” ifadesi, Ramazan Bayramı tekbirlerine de bakabilir.
Keza, Ramazan hilali görüldüğünde “Allahu Ekber”, yeni ay göründü, Ramazana girdik” şeklinde bir coşkuya da işaret edebilir.
186-وَإِذَا سَأَلَكَ عِبَادِي عَنِّي فَإِنِّي قَرِيبٌ “Kullarım, sana benden sorduklarında, gerçekten ben çok yakınımdır.”
“Onlara benim yakın olduğumu söyle!”
Ayet, Allahu Teâlânın kulların fiillerini ve sözlerini en mükemmel bir şekilde bilmesini ve onların hallerine muttali oluşunu, onlara mekânca yakın olanın hâli ile temsil ederek anlatır.
Sebeb-i Nüzûl
Rivayete göre bir bedevi Hz. Peygambere “Rabbimiz bize yakın mı, ta ki gizlice yalvaralım, yoksa uzak mı, ta ki Ona nida edelim?” deyince ayet nazil oldu.
أُجِيبُ دَعْوَةَ الدَّاعِ إِذَا دَعَانِأ “Bana dua ettiğinde, dua edene cevap veririm.”
Ayetin bu kısmı, Allahın yakınlığını anlatır ve dua edene icabeti vaat eder.
فَلْيَسْتَجِيبُواْ لِي “O halde onlar da bana icabet etsinler.”
وَلْيُؤْمِنُواْ بِي “Ve bana inansınlar.”
Öyleyse, nasıl ki onlar bana istekleri için dua ettiklerinde kendilerine icabet ediyorum, onlar da ben onları iman ve taate çağırdığımda bana icabet etsinler, bana olan imanlarında sebat ve devam göstersinler.
لَعَلَّهُمْ يَرْشُدُونَ “Ola ki muratlarına ersinler.”
Böylece hakka isabet etmeyi umsunlar.
Bil ki: Allahu Teâlâ insanlara Ramazan orucunu ve bunu tam ay tutmalarını emretti, tekbir ve şükür vazifelerini yapmaya teşvikte bulundu, peşinden de bunu te’kid ve teşvik olarak kendisinin onların hâllerini bildiğini, sözlerini işittiğini, amellerinin karşılığını vereceğini nazara verdi. Sonra da orucun hükümlerini beyan ile şöyle dedi:
187- أُحِلَّ لَكُمْ لَيْلَةَ الصِّيَامِ الرَّفَثُ إِلَى نِسَآئِكُمْ “Oruç gecesinde kadınlarınıza yaklaşmak size helâl kılındı.”
Sebeb-i Nüzûl
Rivayete göre, oruç emrinin ilk zamanlarında Müslümanlar akşam vaktinden yatsıya veya yatıncaya kadar yemek-içmek ve ailevi münasebette bulunmakta serbest idiler. Sonra Hz. Ömer yatsıdan sonra hanımıyla beraber oldu. Pişman olup Hz. Peygamberin yanına geldi, özür beyan etti.
Bunun üzerine başkaları kalkıp kendilerinin de benzeri durumları olduğunu itiraf edince, bu ayet nazil oldu.
Ayette geçen rafes kinayeli olarak söylenmesi gereken müstehcen sözü açıktan söylemektir, cinsel ilişkiden kinayedir, çünkü onun bir parçası gibidir. Burada bu kelimenin tercih edilmesi, onların yaptığı bu ihlâlin çirkinliğini göstermek içindir. Bundan dolayıdır ki, gizliden bu yasağı çiğnemeyi, sonraki ayette “hıyanet” olarak isimlendirdi.
هُنَّ لِبَاسٌ لَّكُمْ وَأَنتُمْ لِبَاسٌ لَّهُنَّ “Onlar, sizin için elbisedir, siz de onlar için elbisesiniz.”
Bu yeni bir cümle olup, yasağı ihlâl etmelerinin sebebini beyan eder. Bu da, erkeklerin onların ayrılığına dayanamaması, sıkça beraberlik ve içli dışlı olmak sebebiyle onlardan kaçınmanın zorluğu yüzündendir. Kadın ve erkek bir elbise misali birbirlerini sarıp sarmaladıklarından, bu halleri “Onlar, sizin için elbisedir, siz de onlar için elbisesiniz” şeklinde ifade edilmiştir.
Veya birbirlerine elbise olmaları, her birinin hayat arkadaşının hâlini setretmesi ve onu harama düşmekten koruması yönündendir.
عَلِمَ اللّهُ أَنَّكُمْ كُنتُمْ تَخْتانُونَ أَنفُسَكُمْ فَتَابَ عَلَيْكُمْ وَعَفَا عَنكُمْ “Allah, (Ramazan gecelerinde hanımlarınıza yaklaşarak) kendinize hıyanet ettiğinizi bildi de tevbenizi kabul etti ve sizi bağışladı.”
Azaba maruz bırakacak, sevaptan payını azaltacak şeyler yapmakla nefislerinize zulmediyordunuz. Yaptıklarınızdan tevbe ettiğinizde, Allah tevbenizi kabul etti.
فَالآنَ بَاشِرُوهُنَّ “Artık eşlerinize beraber olun.”
Gelen ayetler bu konudaki haramlığı neshettiğinden, artık sabah namazı vakti girinceye kadarki zamanda, hanımlarınızla beraber olabilirsiniz.
Bunda, sünnetin Kur’anla neshi caiz olduğuna bir delil vardır.
Ayette geçen mübaşeret, temas halinde olmak, cildi cilde yapıştırmaktır. Cinsi münasebetten kinayedir.
وَابْتَغُواْ مَا كَتَبَ اللّهُ لَكُمْ “Ve Allah’ın sizin için yazıp takdir etmiş olduğu şeyi arayın.”
Allahın sizin için takdir ettiği ve levh-i mahfuzda sabit kıldığı çocuklara sahip olmayı talep edin.
Yani, cinsi münasebetten maksat, evlat sahibi olmaktır. Çünkü şehvetin yaratılması ve nikahın meşru kılınmasının hikmeti, sadece cinsi ihtiyacını karşılamak değildir.
Ayet azilden yasaklar, arkadan temastan nehyeder. Yani, “Allahın sizin için çocuk yazdığı yerden ilişkiye girin” demektir.
وَكُلُواْ وَاشْرَبُواْ حَتَّى يَتَبَيَّنَ لَكُمُ الْخَيْطُ الأَبْيَضُ مِنَ الْخَيْطِ الأَسْوَدِ مِنَ الْفَجْرِ
“Fecir vakti, beyaz iplik siyah iplikten ayırt edilinceye (tan yeri ağarıncaya) kadar yiyin ve için.”
Ayette, fecir vakti ufukta görülen aydınlıkla gecenin koyu karanlığından onunla birlikte uzanan çizgi beyaz ve siyah iki ipe benzetilmiştir.
Bazı rivayetlerde, başlangıçta “fecir vakti” kaydı yok iken, bazı zatların ellerinde beyaz ve siyah iki ip bulundurup bunlar birbirinden ayrılıncaya kadar sahura devam etmeleri anlatılır. Bunun üzerine “fecir vakti” kaydıyla bu beyazlık ve siyahlığın gündüzün aydınlığıyla gecenin karanlığını temsil ettiği nazara verilir. Şayet bu rivayetler sahihse, ilgili olay muhtemelen ramazandan önce idi. Beyanın (açıklamanın) ihtiyaç vaktine kadar tehiri caizdir.
Veya, önce beyaz ve siyah ipliğin bu manaya delaleti meşhur olduğundan böyle ifade edilmekle yetinildi, ama bazıları bunu iltibas edince açıktan beyan edildi.
Cinsel ilişkinin sabah vaktine kadar caiz kılınmasında, guslü sabah namazına kadar tehir etmeye ve sabaha cünüp giren oruçlunun orucu sahih olduğuna delâlet vardır.
ثُمَّ أَتِمُّواْ الصِّيَامَ إِلَى الَّليْلِ “Sonra da akşama kadar orucu tam tutun.”
Ayetin bu kısmı, orucun son vaktini anlatır ve gecenin oruçtan hariç olduğunu beyan eder. Böylece savm-ı visali yasaklar.[3>
وَلاَ تُبَاشِرُوهُنَّ وَأَنتُمْ عَاكِفُونَ فِي الْمَسَاجِدِ “Mescitlerde itikâfta iken ise, eşlerinizle beraber olmayın.”
İtikâf, Allahın yakınlığını ve rızasını talep ederek mescidde kalmaktır.
Katade’den nakledildiğine göre, mescitte itikâfa giren kişi hanımının yanına varır, onunla birlikte olur, sonra tekrar mescide dönerdi. Bu ayetle, bu tarz hareketten nehyedildiler.
Ayette itikâfın mescitte yapılacağına ve bunun için belli bir mescit söz konusu olmadığına, ayrıca, mescitte ilişkiye girmenin haram olduğuna, bunun itikâfı bozduğuna bir delil vardır. Çünkü ibadetlerde nehiy, fesadı gerektirir.
تِلْكَ حُدُودُ اللّهِ فَلاَ تَقْرَبُوهَا “Bunlar, Allah’ın koyduğu sınırlardır, bunlara yaklaşmayın.”
Ayet, değil onu işlemek, batıla düşmemek için hak ile batıl arasındaki engel olan sınıra yaklaşmaktan bile yasaklar. Nitekim Hz. Peygamber şöyle buyurur: “Her hükümdarın yasak arazisi vardır. Allahın yasak arazisi, haram kıldığı şeylerdir. Dolayısıyla yasak arazi çevresinde hayvanını otlatan, her an yasak araziye düşebilir.”
Ayette “Allahın sınırlarına yaklaşmayın” denilmesi “Allahın sınırlarını aşmayın” denilmesinden daha beliğdir.
Allahın hududundan murat, haram ve yasak kıldığı şeyler olabilir.
كَذَلِكَ يُبَيِّنُ اللّهُ آيَاتِهِ لِلنَّاسِ “Allah, âyetlerini insanlara işte böyle açıklar.”
لَعَلَّهُمْ يَتَّقُونَ “Ola ki sakınırlar.”
Olur ki emirlere ve yasaklara muhalefetten sakınırlar.
188-وَلاَ تَأْكُلُواْ أَمْوَالَكُم بَيْنَكُم بِالْبَاطِلِ “Mallarınızı aranızda batıl sebeplerle yemeyin.”
Bir kısmınız bir kısmınızın malını, Allahın mubah kılmadığı şekilde yemesin.
وَتُدْلُواْ بِهَا إِلَى الْحُكَّامِ لِتَأْكُلُواْ فَرِيقًا مِّنْ أَمْوَالِ النَّاسِ بِالإِثْمِ وَأَنتُمْ تَعْلَمُونَ “İnsanların mallarından bir kısmını bile bile günah ile yemek için, o malları hakimlere rüşvet olarak vermeyin.”
Yalancı şahitlik ve yalan yemin gibi günah yollarla hâkimlerden yararlanarak insanların mallarını elde etmeye çalışmayın.
“Bile bile”
Bunun bâtıl olduğunu bile bile, böyle bir günahı işlemeyin. Çünkü bilerek günah işlemek daha çirkin bir davranıştır.
Sebeb-i Nüzûl
Rivayete göre Abdan Hadramî, İmru’l-Kays El-Kindiye ait bir arazinin kendine ait olduğunu iddia etti, ama bir delili de yoktu. Rasulullah (asm) İmru’l-Kaysın yemin etmesine hükmetti. Yemin etmeye niyetlendiğinde Rasulullah şu ayeti kendisine okudu: (Âl-i İmran, 77) Bunun üzerine İmru’l-Kays yeminden vazgeçti, Rasulullah da araziye Abdan’a teslim etti. Ayet, bu münasebetle nazil oldu.
Bunda, hâkimin hükmünün bâtına nüfuz etmediğine bir delil vardır. Hz. Peygamberin şu hadisi de bunu teyit eder:
“Ben ancak bir insanım. Benim yanıma davacı – davalı olarak gelirsiniz, olur ki bazınız davasını anlatmakta daha müdellel olur da, ben de duyduğuma göre onun lehinde hüküm veririm. Ama kime bu şekilde kardeşinin hakkından bir şey vermişsem, ancak bir ateş parçası vermiş olurum.”
189- يَسْأَلُونَكَ عَنِ الأهِلَّةِ “Sana, hilâlleri soruyorlar.”
Sebeb-i Nüzûl
Muaz Bin Cebel ve Salebe Bin Ganem şöyle sordular: “Ya Rasulallah, bu hilalin durumu nedir? Önce ince bir ip gibi görülüyor, sonra gittikçe büyüyor, yuvarlak hâle geliyor? Sonra gittikçe küçülüyor, ilk hâline dönüyor?”
قُلْ هِيَ مَوَاقِيتُ لِلنَّاسِ وَالْحَجِّ “De ki: Onlar insanlar için ve hac için vakit ölçüleridir.”
Onlar ayın halinin ve durumunun değişmesinin hikmetini sormuşlardı. Allahu Teâlâ peygamberine, bundaki görülen hikmetin insanlar için vakitlere bir alâmet olması, ibadet vakitlerinin ve özelikle hac ibadetinin vaktinin bu şekilde bilinmesi olduğunu bildirdi.
Çünkü eda ve kazada vakit son derece önemlidir.
Mevakit kelimesi mikat kelimesinin çoğuludur, “vakit” kökünden gelir.
Zaman ile vakit arasında şöyle bir fark vardır:
Zaman, kısımlara ayrılmış müddettir.
Vakit ise, bir iş için belirlenmiş zamandır.[4>
وَلَيْسَ الْبِرُّ بِأَنْ تَأْتُوْاْ الْبُيُوتَ مِن ظُهُورِهَا “İyilik, evlere arkalarından girmeniz değildir.”
وَلَكِنَّ الْبِرَّ مَنِ اتَّقَى "Ama iyilik, takva sahibi kimsenin davranışıdır.”
Ensar, ihrama girdiklerinde ev ve çadırlara kapılarından girmezler, ancak arkadan bir delik ve yarıktan girerlerdi ve bunu da bir iyilik sayarlardı. Bu şekilde kendilerine bildirildi ki, bu bir iyilik değildir. İyilik ancak haramlardan ve şehevanî şeylerden sakınmakla olur.
Bunun öncesiyle irtibatı, şu cihetledir:
Kendilerine ayın hallerinin aynı zamanda hac vaktini belirlemek için olduğu zikredilmişti, onların bu hâli de hacla alakalı olduğundan istidradî olarak temas edildi.
Veya şu cihetten bakılabilir: Onlar aslında kendilerini o derece ilgilendirmeyen ve cevabı nübüvvet ilmini alakadar etmeyen bir meseleyi sordular, kendilerini ilgilendiren ve nübüvvet ilmiyle bilinecek suali ise terk ettiler. Cenab-ı Hak, suallerinin cevabından sonra, onlara layık olan aslında bu tarz sormaları ve bu ilme önem vermeleri gerektiğini uyarıda bulunmak için bu üslûbu kullandı.
Veya bundan murat şu olabilir: Onların tersinden sual sormaları, evin kapısını bırakıp da bacasından girmeye çalışan kimseye benzer. Yani, sorularınızı tersinden sormak bir iyilik değildir. Lakin iyilik, bu tür suallerden kaçınmak ve benzerine tekrar cür’et etmemektir.
وَأْتُواْ الْبُيُوتَ مِنْ أَبْوَابِهَا “Evlere kapılarından gelin.”
Çünkü işi normal seyrinden çıkarmak bir iyilik değildir. Öyleyse her işi olması gerektiği şekilde yapın!
وَاتَّقُواْ اللّهَ “Allah’tan korkun.”
Allahın hükümlerini değiştirmekten ve fiillerine itiraz etmekten sakının.
لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ “Umulur ki kurtuluşa eresiniz.”
Ta ki hidayet ve iyiliğe kavuşun.
[1> Hadisin evvelinde şöyle denilmektedir: “Ey gençler! Sizden durumu müsait olan evlensin.”
[2> Fidye, fıtır sadakasında olduğu gibi, bir fakiri bir gün doyurmak ya da bunun bedelini vermektir.
[3> Savm-ı visal, iftar yapmadan oruca devam edilmesidir.
[4> Mesela, zamanın mazi, hâl ve istikbal olmak üzere üç dilimi vardır. Namaz kılınacağında “şimdi namaz vakti, vakit geldi” gibi ifadeler kullanırız.
190-وَقَاتِلُواْ فِي سَبِيلِ اللّهِ الَّذِينَ يُقَاتِلُونَكُمْ “Sizinle savaşanlarla siz de Allah yolunda savaşın.”
İ’lay-ı kelimetullah ve Allahın dinini aziz kılmak için savaşın.[1>
Denildi ki: “Sizinle savaşanlarla siz de Allah yolunda savaşın” hükmü, “Onların sizinle topyekûn savaşması gibi, siz de müşriklerle topyekûn savaşın.” (Tevbe, 36) ayetinden önce indi.
Bunun manası “sizinle savaşanlarla siz de savaşın, ama yaşlı, çocuk, ruhban ve kadın gibi savaşmayanlarla savaşmayın” olabilir.
Ayrıca bundan “bütün kâfirlerle savaşın” manası da anlaşılabilir. Çünkü onlar mü’minlerle zaten savaş halindedirler.
Sebeb-i Nüzûl
Birinci manayı şu rivayet teyid eder: Müşrikler Hudeybiye senesi Hz. Peygamberi ve Müslümanları Mekke’ye umre için girmekten engellediler. Hz. Peygamber de gelecek yıl üç günlüğüne Mekke’ye girmeyi serbest bırakmaları karşılığında barış imzaladı. Diğer yıl umrenin kazası için dönüldü. Müslümanlar haremde veya haram ayda kendilerine bir saldırı olursa karşılık vermenin haram olmasından korktular. Bu münasebetle, üstteki ayet nazil oldu.
وَلاَ تَعْتَدُواْ “Fakat haddi aşmayın.”
Savaşta haddi aşmak şu gibi tarzlarda olur:
-Savaşı başlatan taraf olmak.
-Ortada barış anlaşması varken saldırmak.
-Baskın düzenlemek.
-Savaş esnasında düşmanın burnunu, kulağını kesmek tarzında taşkınlıklar.
-Öldürülmesi yasak olanları öldürmek.
إِنَّ اللّهَ لاَ يُحِبِّ الْمُعْتَدِينَ “Çünkü Allah, haddi aşanları sevmez.”
“Allahın sevmemesi”, “Allah onlara hayır murat etmez” demektir.
191-وَاقْتُلُوهُمْ حَيْثُ ثَقِفْتُمُوهُمْ “Onları nerede yakalarsanız öldürün.”
وَأَخْرِجُوهُم مِّنْ حَيْثُ أَخْرَجُوكُمْ “Sizi çıkardıkları yerden siz de onları çıkarın.”
Bu, Mekkenin fethinde yapılmıştır. Teslim olmayanlar Mekkeden çıkarılmıştır.
وَالْفِتْنَةُ أَشَدُّ مِنَ الْقَتْلِ “Fitne, öldürmeden daha şiddetlidir.”
Vatanından çıkarılmak gibi insanı mihnete atan durumlar, etkisinin devamlı olması ve nefse daima elem vermesiyle, öldürmekten daha zor durumlardır.
Şu manaya da dikkat çekilmiştir: O mübarek Ka’be çevresinde yaşamakla beraber Allaha şirk koşmaları ve sizi oraya girmekten alıkoymaları, sizin orada onları öldürmenizden daha kötü bir durumdur.[2>
وَلاَ تُقَاتِلُوهُمْ عِندَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ حَتَّى يُقَاتِلُوكُمْ فِيهِ “Mescid-i Haram yanında onlar sizinle savaşmadıkça siz de onlarla savaşmayın.”
Mescid-i Haram dahilinde savaşı başlatan siz olmayın, oranın hürmetini ihlal etmeyin.
فَإِن قَاتَلُوكُمْ فَاقْتُلُوهُمْ “Sizinle savaşırlarsa onları öldürün.”
Oranın hürmetini ihlal edip savaşı onlar başlatmışlarsa, onlarla savaşın, “acaba caiz mi?” demeyin.
كَذَلِكَ جَزَاء الْكَافِرِينَ “Kâfirlerin cezası işte böyledir.”
192- فَإِنِ انتَهَوْاْ فَإِنَّ اللّهَ غَفُورٌ رَّحِيمٌ “Eğer onlar (savaştan ve küfürden) vazgeçerlerse, (şunu iyi bilin ki) Allah Ğafur – Rahîm’dir.”
Savaşa ve küfre son verirlerse, Allah onların eski hallerini bağışlar, kendilerine merhamet eder.
193- وَقَاتِلُوهُمْ حَتَّى لاَ تَكُونَ فِتْنَةٌ وَيَكُونَ الدِّينُ لِلّهِ “Bir fitne kalmayıp, din yalnız Allah’ın oluncaya kadar onlarla savaşın.”
Şirk kalmayıncaya, din tümüyle Allahın olup şeytanın dinde bir nasibi olmayıncaya kadar onlarla savaşın.
فَإِنِ انتَهَواْ فَلاَ عُدْوَانَ إِلاَّ عَلَى الظَّالِمِينَ “Vazgeçerlerse, saldırı ancak zalimlere karşıdır.”
Eğer şirke son verirlerse, bunlara saldırmayın. Çünkü, sert davranmak ancak zalim olana karşı güzel olur.
Ayette “onlar” demek yerine “zalimler” şeklinde ifade edilmesi, onlara yapılması gereken sert muamelenin illetini gösterir.
Zulmün cezasının ayette “udvan” olarak ifade edilmesi, müşakele üslûbudur. Şu ayette de benzeri bir durum görürüz:
“O hâlde kim size haddi aşarsa (saldırırsa), siz de size yaptığının aynıyla ona haddi aşın (saldırın.)” (Bakara, 194)
Ayette şu mana da olabilir: Şirke son verenlere saldırırsanız, zâlimlerden olursunuz ve durum aleyhinize döner.
194- الشَّهْرُ الْحَرَامُ بِالشَّهْرِ الْحَرَامِ “Haram ay, haram aya karşılıktır.”
Sebeb-i Nüzûl
Hudeybiye senesinde müşrikler onlarla Zilkade ayında savaşmıştı. Müslümanların kaza umresi için çıkmaları da aynı aya rastladı. Haram aylardan olduğu için onlarla savaşmaktan hoşlanmadılar. Bununla kendilerine şu mesaj verildi: “Bu ay, öteki aya mukabildir, hürmetinin çiğnenmesi de diğerine mukabil olacaktır, dolayısı ile aldırmayın!"[3>
وَالْحُرُمَاتُ قِصَاصٌ “Hürmetler (saygı gösterilmesi gereken şeyler) kısas kuralına tabidir.”
Korunması gereken her hürmette kısas vardır. Onlar haram ayın hürmetini çiğneyerek sizi Mescid-i Harama girmekten alıkoydular, siz de onlara misilleme yapın. Şiddet kullanarak içeri girin, savaşırlarsa da onları öldürün.
فَمَنِ اعْتَدَى عَلَيْكُمْ فَاعْتَدُواْ عَلَيْهِ بِمِثْلِ مَا اعْتَدَى عَلَيْكُمْ “O hâlde kim size haddi aşarsa (saldırırsa), siz de size yaptığının aynıyla ona haddi aşın (saldırın.)”
Bu, yukarıda ifade edilenlerin özeti gibidir.
وَاتَّقُواْ اللّهَ “Allah’a karşı gelmekten sakının.”
Allahtan korkun da, size izin verilmeyen hususlarda taşkınlık yapmayın.
وَاعْلَمُواْ أَنَّ اللّهَ مَعَ الْمُتَّقِينَ “Ve bilin ki, Allah müttakilerle beraberdir.”
Bilin ki, Allah müttakilerle beraberdir, onları korur, durumlarını düzeltir.
195- وَأَنفِقُواْ فِي سَبِيلِ اللّهِ “Allah yolunda infak edin.”
Cimrilik yapmayın, Allah yolunda harcayın.
وَلاَ تُلْقُواْ بِأَيْدِيكُمْ إِلَى التَّهْلُكَةِ “Kendinizi ellerinizle tehlikeye atmayın.”
İsrafla, geçim cihetini zayi ederek veya savaştan ve savaş için harcamaktan geri durarak kendinizi tehlikeye atmayın. Çünkü böyle yapmanız düşmanı kuvvetlendirir, sizi helak etmek için üzerinize gelmelerine yol açar.
Sebeb-i Nüzûl
Bu manayı Ebu Eyyûb el-Ensar’den rivayet edilen şu olay teyid eder:
“Allah İslamı galip kılıp Müslümanların da sayısı artınca ailelerimize ve mallarımıza döndük. Evlerimizde durup kendi işlerimizi takibe başlayınca bu ayet nazil oldu.”
Ayetin şu yönü de olabilir: Cimrilikle ve mal sevgisiyle kendinizi tehlikeye atmayın. Çünkü bunlar, daimî helâke yol açar.
وَأَحْسِنُوَاْ “Ve iyilik edin.”
“Amellerinizi ve ahlakınızı güzelleştirin.”
Veya “Muhtaç olanlara ikramda bulunun.”
إِنَّ اللّهَ يُحِبُّ الْمُحْسِنِينَ “Çünkü Allah iyilik edenleri sever"
[1> İ’lay-ı kelimetullah, Allahın dinini yüceltmektir.
[2> Birisini öldürmek elbette çok büyük bir olaydır. Ama dininden dolayı insanları yurtlarından etmek veya onları işkence içinde bırakmak âdeta hergün öldürmek hükmünde olduğundan, katl’den daha şedid durumlardır.
[3> Yani, gerekirse savaşın.
196- وَأَتِمُّواْ الْحَجَّ وَالْعُمْرَةَ لِلّهِ “Hacc ve umreyi Allah için tamamlayın.”
“Hacc ve umreyi eksiksiz yapın, yapılması gerekenlerin hepsini yaparak ifa edin.”
Bu manaya göre, her ikisinin de vücubu anlaşılır.
Hz. Cabirden ise şöyle bir rivayet vardır: Hz. Peygambere “Ya Rasulllah, umre de hac gibi vacip midir?” diye soruldu. “Hayır, dedi. Lakin umre yapman senin için bir hayırdır.”
Bir başka rivayette ise şöyle anlatılır: Bir adam Hz. Ömere “ben hac ve umrenin bana yazıldığını (farz kılındığını) gördüm, ikisini de eda ettim.” Dedi. Hz. Ömer “peygamberinin sünnetine muvaffak kılındın” diye cevap verdi.
Hac ve umrenin tam yapılmasından murat, “her biri için ayrı bir sefer düzenlemek, bunlara dünyevi bir maksat bulaştırmamak, helalinden kazançla bunları yapmak” gibi durumlara işaret de olabilir.
فَإِنْ أُحْصِرْتُمْ فَمَا اسْتَيْسَرَ مِنَ الْهَدْيِ “Eğer bunlardan alıkonursanız, artık size kolay gelen kurbanı gönderin.”
Yani “düşman tarafından kuşatılır, engellenirseniz...”
İmam-ı Malik ve İmam-ı Şafii, ayetin bu ifadesini “düşman tarafından kuşatılma” olarak anlarlar. Çünkü ayetin devamında “emniyette olduğunuzda…” ibaresi geçmektedir.
Ayrıca bu olay Hudeybiyede gerçekleşmiş, Müslümanlar orada fiilî bir kuşatma yaşamışlardı. Ayrıca İbnu Abbas şöyle der: “Kuşatma, ancak düşmanın kuşatmasıdır.”
Ebu Hanife ise ayetteki kuşatmayı sadece düşman tarafından kuşatılma olarak görmez, düşman tarafından olan her türlü engelleme, hastalık ve benzeri durumlar olarak açıklar. Hz. Peygamberden şöyle rivayet edilir: “Kim hacca niyetlenmiş iken bir yeri kırılır veya ayağı topal olursa, diğer yıl haccını yapsın.”
“Artık size kolay gelen kurbanı gönderin.”
O zaman size düşen, kolaylıkla yapabileceğiniz şeydir. Yani, ihrama giren kimse kuşatma altında olduğunda kurbanını kesmek isterse; deve, sığır ve koyundan hac kurbanı olarak kesebileceği yerde keser. Ekser âlimler bu görüştedirler. Nitekim Hz. Peygamber Hudeybiye senesinde bu şekilde kesmişti.
وَلاَ تَحْلِقُواْ رُؤُوسَكُمْ حَتَّى يَبْلُغَ الْهَدْيُ مَحِلَّهُ “Kurban, yerine varıncaya kadar başlarınızı tıraş etmeyin.”
فَمَن كَانَ مِنكُم مَّرِيضاً أَوْ بِهِ أَذًى مِّن رَّأْسِهِ فَفِدْيَةٌ مِّن صِيَامٍ أَوْ صَدَقَةٍ أَوْ نُسُكٍ “İçinizden her kim hastalanır veya başından rahatsız olur (da tıraş olmak zorunda kalır)sa fidye olarak ya oruç tutması, ya sadaka vermesi, ya da kurban kesmesi gerekir.”
Şayet biri rahatsızlığı veya başında bulunan bir yara veya bit sebebiyle daha kurban kesilmeden başını tıraş ederse, fidye vermesi gerekir. Bu da, oruç, sadaka veya kurban şeklinde olur. Bunun mikdarı hakkında hadiste şöyle geçer:
Hz. Peygamber, kurban kesilmeden başını tıraş eden Ka’b Bin Aceze’ye “herhalde haşerelerin seni rahatsız ediyor” dedi. Ka’b da “evet ya Rasulallah” deyince şöyle buyurdu: “Başını tıraş et, üç gün oruç tut, veya altı miskini doyuracak şekilde tasaddukta bulun veya bir koyun kurban et.”
فَإِذَا أَمِنتُمْ فَمَن تَمَتَّعَ بِالْعُمْرَةِ إِلَى الْحَجِّ فَمَا اسْتَيْسَرَ مِنَ الْهَدْيِ “Emniyette olduğunuzda, hacca kadar umreyle sevab kazanmak isteyen kimse,
kolayına gelen kurbanı keser.”
Düşman kuşatması kalktığında veya genişlik ve emniyet içinde olduğunuzda…
فَمَن لَّمْ يَجِدْ فَصِيَامُ ثَلاثَةِ أَيَّامٍ فِي الْحَجِّ وَسَبْعَةٍ إِذَا رَجَعْتُمْ “(Kurban) bulamayan kimse, üçü hacda, yedisi de döndüğünüz zaman oruç tutar.”
Bu, hacc ibadetiyle meşgul olduğu günlerde ihrama girdikten sonra yapılır. En güzeli Zilhiccenin yedi, sekiz ve dokuzunda tutmaktır.
Ekser alimlere göre kurban bayramında ve teşrık tekbirleri günlerinde caiz olmaz.
“Yedisi de döndüğünüz zaman”
Ailenize döndüğünüzde veya hacc görevinizi eda ettikten sonra yola çıktığınızda.
تِلْكَ عَشَرَةٌ كَامِلَةٌ “Hepsi, tam on.”
Ayette “hepsi, tam on” denilmesi, hesabın fezlekesidir. Bunun faydası, bazılarının “ister hacda üç gün tutun, isterseniz de döndüğünüzde yedi gün tutun” şeklinde bir vehme kapılmamaları içindir. Ayrıca, muhatapların ilgili rakamları ayrı ayrı bilmelerinin yanında, toplamını da öğrenmelerini sağlamak içindir. Çünkü Kur’anın ilk muhataplarının çoğu hesabı iyi bilmiyorlardı.
Ayrıca bu şekilde toplamın verilmesi, yedi rakamından kesret değil, adet murat edildiğini göstermek içindir. Çünkü yedi kelimesi aynı zamanda çokluktan kinaye de kullanılabilmektedir.
“Hepsi tam on” denilmesi adedi muhafazada mübalağa ifade eder. Bunda on sayısının kemâlini göstermek de vardır. Çünkü on, ilk kâmil sayıdır. Bir haneli sayılar onda son bulur.
ذَلِكَ لِمَن لَّمْ يَكُنْ أَهْلُهُ حَاضِرِي الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ “Bu durum, ailesi Mescid-i Haram civarında olmayanlar içindir.”
وَاتَّقُواْ اللّهَ “Allah’tan korkun.”
Emirlerini ve nehiylerini kollayıp gözetlemede ve özellikle hac ibadetinde Allahtan korkun
وَاعْلَمُواْ أَنَّ اللّهَ شَدِيدُ الْعِقَابِ “Bilin ki, Allah’ın azabı gerçekten çok şiddetlidir.”
197-الْحَجُّ أَشْهُرٌ مَّعْلُومَاتٌ “Hac (ayları), bilinen aylardır.”
Bu aylar Şevval, Zilkade, Zilhicceden de dokuz gün ve bir de Kurban Bayramı gecesi, (İmam-ı Şâfiye göre) Ebu Hanifeye göre Zilhicceden on gün, İmam-ı Malike göre ise, Zilhiccenin tamamıdır. Bu zaman dilimi, ihrama girme veya haccın amel ve menasikini yapma veya başka menasikin yapılmasının uygun olmadığı zamanı içine alır. Mesela İmam-ı Malik, Zilhicce ayının hac bittikten sonraki zamanında umre yapılmasını mekruh görür.
Hac mevsimi iki ay küsur iken “bilinen aylardır” denilmesi, eksik olan ayın da tam gibi kabul edilmesindendir.
Veya birden fazla olanlara cem (çoğul) denilebilmesindendir.
فَمَن فَرَضَ فِيهِنَّ الْحَجَّ فَلاَ رَفَثَ وَلاَ فُسُوقَ وَلاَ جِدَالَ فِي الْحَجِّ “Kim o aylarda hacca başlarsa, artık ona hacda rafes, füsuk ve cidal yoktur.”
Kişiye hac hükümlerinin başlaması, İmam-ı Şafiye göre ihrama girmekle, İmam-ı Azama göre ise telbiye veya kurbanlığı sevk etmekle gerçekleşir.
“Rafes”
Ayetteki “rafes” kelimesi müstehcen söz anlamındadır.
Cinsel ilişkiden kinaye olarak da kullanılır. Hac yapan kimse, müstehcen söz söylemekten kaçınmalıdır.
“Füsuk”
Günah işlemek ve yasakları çiğnemek sûretiyle, dinin koyduğu ölçülerden çıkmamalıdır.
“Cidal”
Hizmetçilerle ve yol arkadaşlarıyla kavga yapmamalıdır.
Ayette “Kim o aylarda hacca başlarsa, artık ona hacda rafes, füsuk ve cidal yoktur” derken, gayet beliğ bir şekilde bunları yapmayı yasaklamıştır.
Bunlar aslında sadece hacda yasak şeyler değildir. Ama ayette “hacda” kaydının da getirilmesi şunu ifade eder: Bunlar her ne kadar hadd-i zatında çirkin işler ise de, bunları hacda yapmak daha da çirkindir. Tıpkı bir erkeğin ipek elbiseyi namazda giymesi gibi.
وَمَا تَفْعَلُواْ مِنْ خَيْرٍ يَعْلَمْهُ اللّهُ “Siz ne hayır yaparsanız, Allah onu bilir.”
Ayetin bu kısmı hayra teşviktir. Evvelinde şer olan bazı durumlar yasaklanmıştı. Bunların peşinde hayırdan bahsedilmesi, alternatif göstermektir.
وَتَزَوَّدُواْ “Azık edinin.”
فَإِنَّ خَيْرَ الزَّادِ التَّقْوَى “Şüphesiz en hayırlı azık, takvadır.”
Sebeb-i Nüzûl
Denildi ki: Ayet Yemenliler hakkında indi. Hacca geldiklerinde yanlarında azık getirmiyorlardı. “Biz mütevekkil insanlarız” diyorlar, ama insanlara yük oluyorlardı. Bunun üzerine azık edinmeleri, başkalarından istemekten ve onlara yük olmaktan kaçınmaları kendilerine emredildi.
وَاتَّقُونِ يَا أُوْلِي الأَلْبَابِ “Benden korkun! Ey akıl sahipleri!”
Çünkü meselenin özü Allahtan korkmak ve O’ndan sakınmaktır. Ayet, onları takvaya teşvik etti, sonra bundan maksadın Allah olması ve O’nun dışında her şeyden teberri etmek gerektiğini bildirdi. Bu, hevâ şaibelerinden sıyrılabilmiş aklın gereğidir. Bundan dolayı, bu hitap “ulu’l- elbab” olanlara has kılındı.
198-لَيْسَ عَلَيْكُمْ جُنَاحٌ أَن تَبْتَغُواْ فَضْلاً مِّن رَّبِّكُمْ “(Hac mevsiminde ticaret yaparak) Rabbinizden lütuf istemenizde size bir günah yoktur.”
Ayetten murat ticarî kazançtır.
Sebeb-i Nüzûl
Denildi ki: Cahiliye döneminde Arabların Ukaz, Zülmecaz gibi hac mevsiminde kurulan pazarları vardı, bunlarla geçinirlerdi. İslâm dini geldiğinde hac mevsiminde pazar kurulmasını günah zannedenler olunca, bu ayet nazil oldu.
فَإِذَا أَفَضْتُم مِّنْ عَرَفَاتٍ فَاذْكُرُواْ اللّهَ عِندَ الْمَشْعَرِ الْحَرَامِ “Arafat’tan ayrılıp sel gibi akın ettiğinizde, Meş’ar-i Haram’da Allah’ı zikredin.”
“Arafattan sel gibi akın ettiğinizde…”
Arafat, Arafe kelimesinin çoğuludur. Hacıların Kurban Bayramından bir gün önce durdukları mekânın adıdır.
Buna Arafat denilmesi, şu gibi cihetlerdendir:
Hz. İbrahim oraya varmadan kendisine özellikleri söylenmişti. Orayı görünce hemen tanıdı.
Veya Cebrail (as) Hz. İbrahime haccın alametleri olan yerleri gösteriyordu. Arafatı gösterince “tamam tanıdım” dedi, “Arafat” ismi buradan geldi,
Veya Hz. Âdem ve Hz. Havva burada buluştular, birbirlerini tanıdılar.
Veya insanlar burada birbirleriyle tanışırlar, ondan “Arafat” denildi.
Ayette Arafatta vakfeye durmanın vücubuna bir delil vardır. Çünkü ayette nazara verilen “sel gibi akmak” ancak orada toplandıktan sonra olur.
“Meş’ar-i Haram’da Allah’ı zikredin”
Arafattan Müzdelifeye doğru sel gibi akarken telbiye, tehlil ve dua ile, vardığınızda da akşam ve yatsı namazını kılarak Allahı zikredin.[1>
Meş’ari’l-Haram, Kuzeh denilen bir dağdır, imam bunun üzerinde durur.
Arafat ile Muhsir Vadisi arasında bir yer olduğu da söylenmiştir.
Birinci yorumu şu rivayet teyid eder: Hz. Peygamber Müzdelifede sabah namazını erkenden kıldı, devesine bindi, Meş’ar-i Harama geldi, dua etti, tekbir ve tehlilde bulundu, sabah aydınlığına kadar orada durdu.
Buna “meş’ar” denilmesi, ibadet mahalli olması yönündendir, “haram” denilmesi ise hürmetinden dolayıdır. Ayette “Meş’ar-ı Haramda Allahı zikredin” denilmesi o civarda zikretmenin efdaliyetindendir, yoksa “Muhsir Vadisi” dışında Müzdelife’nin tamamı mevkıftır.
وَاذْكُرُوهُ كَمَا هَدَاكُمْ “Onu, size gösterdiği gibi zikredin.”
“Allahın size öğrettiği şekilde O’nu zikredin.”
Veya “O size haccın bütün menasikini ve diğer ibadetleri güzel bir şekilde gösterdiği gibi, siz de güzel bir şekilde O’nu anın.”
وَإِن كُنتُم مِّن قَبْلِهِ لَمِنَ الضَّآلِّينَ “Doğrusu siz daha önce yolunu şaşırmışlardan idiniz.”
O hidayet etmeden önce sizler iman ve taatin ne olduğunu bilmeyen kimselerdiniz.
199-ثُمَّ أَفِيضُواْ مِنْ حَيْثُ أَفَاضَ النَّاسُ “Sonra insanların akıp geldiği yerden siz de akıp gelin.”
Sonra insanların sel gibi akıp gittiği Arafattan siz de akın edin.
Ayetteki hitap Kureyşedir. Diğer insanlar Arafatta iken onlar topluca bir yerde dururlardı. Bunu, diğer insanlara karşı bir üstünlük gibi görürlerdi. Cenab-ı Hak bu ayetle onların da diğer insanlar gibi hareket etmelerini, onlarla aynı şartlarda bulunmalarını emretti.
Şöyle de denildi: Ayet, Arafattan indikten sonra Müzdelifeden Mina’ya gitmekle alakalıdır. Bu durumda hitap geneldir.
“Nas” (insanlar) ifadesi “Nasi” yani unutan anlamında da okundu. Bu durumda Hz. Âdeme bir işaret vardır. “Andolsun bundan önce Âdem’den söz almıştık, fakat unuttu.” (Taha, 115) de Hz. Âdemin Allaha verdiği sözü unutması nazara verilir. Yani ahdini unutan Âdemin Arafattan gelişi gibi, siz de oradan aşağıya akın edin.
Bunda şu manaya işaret vardır: “Arafat’tan geliş kadîm bir âdettir, onu değiştirmeyin.”
وَاسْتَغْفِرُواْ اللّهَ “Allah’tan mağfiret isteyin.”
Cahiliye döneminde hac ibadetinde ve benzeri şeylerde yaptığınız değişikliklerden dolayı Allahtan bağışlanma isteyin.
إِنَّ اللّهَ غَفُورٌ رَّحِيمٌ “Çünkü Allah Ğafur – Rahîm’dir.”
Allah, istiğfar edeni bağışlar ve Ona nimette bulunur.
200- فَإِذَا قَضَيْتُم مَّنَاسِكَكُمْ فَاذْكُرُواْ اللّهَ كَذِكْرِكُمْ آبَاءكُمْ أَوْ أَشَدَّ ذِكْرًا “Nihayet hac ibadetlerinizi bitirdiğiniz zaman, atalarınızı andığınız gibi, hatta daha kuvvetli bir anışla Allah’ı zikredin.”
Ecdadınızla gururlanıp onlardan çokça bahsettiğiniz gibi, hac ibadetlerinizi tamamlayıp bitirdiğinizde, Allahı çokça zikredin.
İslâm öncesi Arablar haccı bitirdiklerinde Mescid ile dağ arasında Mina’da oturur, atalarının mefahirini ve tarihlerindeki önemli zaman dilimlerinin güzelliklerini yâd ederlerdi.
فَمِنَ النَّاسِ مَن يَقُولُ رَبَّنَا آتِنَا فِي الدُّنْيَا “İnsanlardan kimisi: “Ey Rabbimiz! Bize dünyada ver!” der.”
وَمَا لَهُ فِي الآخِرَةِ مِنْ خَلاَقٍ “Onun için ahirette hiçbir kısmet yoktur.”
201- وِمِنْهُم مَّن يَقُولُ “Onlardan bir kısmı da şöyle der:”
رَبَّنَا آتِنَا فِي الدُّنْيَا حَسَنَةً وَفِي الآخِرَةِ حَسَنَةً “Rabbimiz! Bize dünyada bir iyilik ver, ahirette de bir iyilik ver.”
وَقِنَا عَذَابَ النَّارِ “Ve ateş (cehennem) azabından bizi koru.”
Ayet, zikredenleri iki kısma ayırıyor: Mukill ve müksir. (Yani aza ve çoğa talip olan.)
Bunlardan birincisi, Allahı zikirden sadece dünyaya talep eder.
İkincisi ise, dünya ve ahiretin her ikisine de taliptir. Ayetin bunu nazara vermesinden murat, ikinci kısımdan olmaya teşvik ve irşada bulunmaktır.
Dünyada iyilik, sıhhat, geçim, hayra muvaffak olmak gibi durumlardır.
Ahiretin iyiliği ise, sevap ve rahmete mazhariyet gibi durumlardır.
“Ve ateş (cehennem) azabından bizi koru.”
Af ve mağfiret ile bizi cehennem ateşi azabından koru.
Hz. Ali şöyle der: “Dünyada iyilik saliha bir kadın, ahirette hasene ise hurilerdir. Ateş (cehennem) azabı ise, kötü kadındır.”
Hasan-ı Basri ise şöyle der: “Dünyadaki iyilik ilim ve ibadet, ahiretteki iyilik ise cennettir. “Bizi ateş azabından koru” kısmı ise, ateşi netice verecek şehevat (istekler) ve günahlardan bizi koru” anlamına gelir.
Gerek Hz. Ali’nin, gerekse Hasan-ı Basrinin sözleri, bazı misallerle ayetin manasını anlatmaktır.
202- أُولَئِكَ لَهُمْ نَصِيبٌ مِّمَّا كَسَبُواْ “İşte bunlar için, kazandıklarından bir nasib vardır.”
“İşte bunlar” ifadesi ikinci fırkaya işarettir. Ama her ikisine işaret olarak da düşünülebilir.
Yani, kesbettikleri şey cinsinden her birinin nasibi olacaktır.
Veya dua ettikleri şeylerden takdir ettiğimizi onlara veririz. Bu yoruma göre dua, kesb olarak isimlendirildi. Çünkü, dua da insanın amellerindendir.
وَاللّهُ سَرِيعُ الْحِسَابِ “Allah, hesabı çok çabuk görendir.”
Kulları ne kadar çok, amelleri ne kadar fazla da olsa bir anda Allah onları hesaba çeker.
“Veya kıyameti her an getirebilir ve insanları hesaba çekebilir. Öyleyse taate ve iyi şeyler kazanmaya koşuşun.”
203-وَاذْكُرُواْ اللّهَ فِي أَيَّامٍ مَّعْدُودَاتٍ “Sayılı günlerde Allah’ı zikredin.”
Teşrık tekbirleri günlerinde namazların peşinde ve kurbanları keserken, şeytan taşlarken ve benzeri hallerde Allah’a tekbir getirin.[2>
فَمَن تَعَجَّلَ فِي يَوْمَيْنِ فَلاَ إِثْمَ عَلَيْهِ “Kim iki gün içinde acele edip (Mina’dan Mekke’ye) dönerse, ona bir günah yoktur.”
Şafiî mezhebine göre teşrık günlerinin ikincisinde şeytan taşlamadan sonra, Hanefi mezhebine göre ise güneş doğmadan yola çıkarsa, ona bir günah yoktur.
وَمَن تَأَخَّرَ فَلا إِثْمَ عَلَيْهِ “Kim de geri kalırsa, ona da bir günah yoktur.”
Üçüncü gün zevalden sonra şeytan taşlayıp yola çıksa, bu gecikmeden dolayı bir günah yoktur. İmam-ı Azama göre şeytan taşlamayı zevâle takdimi caiz olur. Ayet, ta’cil ve tehirde günah olmadığını, ikisi arasında muhayyerlik bulunduğunu ifade eder, aynı zamanda cahiliye ahalisine de bir reddir. Çünkü onların bir kısmı önce yapmayı, bir kısmı da sonra yapmayı günah sayıyordu.
لِمَنِ اتَّقَى “Bu, Allah’a karşı gelmekten sakınanlar içindir.”
Belirtilen bu muhayyerlik veya genel anlamda bu hükümler müttaki olan kimse içindir. Çünkü gerçek anlamda haccı yapan ve bundan istifade edenler, müttakî olanlardır.
وَاتَّقُواْ اللّهَ “Allah’tan korkun.”
Bütün işlerinizde Allahtan sakının ki, size kıymet versin.
وَاعْلَمُوا أَنَّكُمْ إِلَيْهِ تُحْشَرُونَ “Ve bilin ki, siz ancak O’nun huzuruna varıp toplanacaksınız.”
Yeniden hayat verildikten sonra, amellerinizin karşılığını görmek üzere O’na götürüleceksiniz.
[1> Telbiye, “lebbeyk, Allahümme lebbeyk…” demektir. Tehlil ise, “La ilahe illallah” zikrinin adıdır.
[2> "Sayılı günler”, teşrık günleridir. Teşrık günleri ise, Zilhicce ayının, 9- 13. günleri, yani Arefe ve Kurban Bayramı günleridir.
204- وَمِنَ النَّاسِ مَن يُعْجِبُكَ قَوْلُهُ فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا “İnsanlardan öylesi de vardır ki, dünya hayatına dair sözleri senin hoşuna gider.”
İnsanların bir kısmı vardır ki, sözü seni cezp eder, sende büyük bir tesir uyandırır.
Onun dünya hayatı ve geçim yolları hakkında söyledikleri hoşuna gider.
Veya, bu tür kimseler münafıklardır, dünya hayatının manası hakkında -her ne kadar kalbi tasdik etmese de- güzel şeyler söyler.
Veya dünyadaki tatlı – fasih konuşması hoşuna gider, ama ahirette karşılaşacağı dehşet ve hapisten dolayı oradaki sözü hoşuna gitmez.
Veya orada zaten konuşmaya kendisine izin verilmez.
وَيُشْهِدُ اللّهَ عَلَى مَا فِي قَلْبِهِ “Ve kalbindekine Allah’ı şahit tutar.”
Yemin eder, kalbinde olanın kelâmına uygun olduğu hususunda Allahı şahit tutar.
وَهُوَ أَلَدُّ الْخِصَامِ “Hâlbuki o, düşmanların en yamanıdır.”
Hâlbuki gerçekte Müslümanlara karşı son derece şedid bir düşmandır, onlarla mücadele etmektedir.
Ayetteki “eleddü’l-hısam”, “hasımların en zorlusu.” veya “düşmanlığı en şedid” anlamına gelebilir.
Rivayete göre ayet-i kerime Sakîf kabilesinden Ahnes Bin Şüreyk hakkında indi. Endamı güzel, sözü tatlı idi, Rasulallaha dost görünür, Müslüman olduğunu iddia ederdi.
Bütün münafıklar hakkında indiği de söylenir.
205- وَإِذَا تَوَلَّى سَعَى فِي الأَرْضِ لِيُفْسِدَ فِيِهَا وَيُهْلِكَ الْحَرْثَ وَالنَّسْلَ “İş başına geçti mi yeryüzünde bozgunculuk çıkarmak, harsı (mahsulü) ve nesli helak etmek için çalışır.”
Ayet metnindeki “tevella” kelimesi, yüz çevirmek ve idareci olmak anlamına gelir. Buna göre “Senin yanından ayrıldığında” veya “iş başına geçtiğinde” manası verilir.
Ahnes B. Şüreykin Sakîf kabilesine böyle yaptığı anlatılır. Onlar uykuda iken mahsullerini yakmış, davarlarını helâk etmişti.
Veya kötü idareciler, itlaf ve katl ile yeryüzünü fesada verirler…
Veya onların zulmü yüzünden Allah yağmuru men eder, kuraklık olur, böylece mahsul ve nesil helâk olur.
وَاللّهُ لاَ يُحِبُّ الفَسَادَ “Allah ise bozgunculuğu sevmez.”
Allah fesada rıza göstermez, öyle ise fesaddan dolayı Allahın gadabını celbetmekten sakınınız.
206- وَإِذَا قِيلَ لَهُ اتَّقِ اللّهَ أَخَذَتْهُ الْعِزَّةُ بِالإِثْمِ “Ona “Allah’tan kork” denildiği zaman, gururu onu günaha sürükler.”
Bu, damarına dokunur da, kibir ve cahiliye hamiyeti, onu günaha sevkeder.
فَحَسْبُهُ جَهَنَّمُ “Artık böylesine cehennem ateşi yeter.”
Ceza ve azap olarak cehennem ona yeter.
Cehennem, ceza yurdunun özel ismidir. Asıl olarak “ateş” ile eş anlamlıdır. Muarreb olduğu da söylenir.
وَلَبِئْسَ الْمِهَادُ “O, ne kötü yataktır!”
207- وَمِنَ النَّاسِ مَن يَشْرِي نَفْسَهُ ابْتِغَاء مَرْضَاتِ اللّهِ “İnsanlardan kimi de Allah’ın rızasını kazanmak için hayatını ortaya koyar.”
Cihada nefsini öne atar, büyük fedakârlıkta bulunur.
Veya ölünceye kadar emr-i bil-marûf ve nehy-i anil-münker’de bulunur.
Sebeb-i Nüzûl
Ayetin Suheyb-i Rûmî münasebetiyle indiği söylenir. Mekke’de müşrikler kendisini yakalayıp dininden dönmesi için işkence yaparlar. O kendilerine şöyle der: Ben yaşlı bir insanım, sizinle beraber olsam size bir faydam olmaz, karşınızda olsam size bir zararım olmaz. Malımı alın, beni kendi hâlime bırakın.” Onlar da kabul ederler. Bunun üzerine Mekkeden hicret ile Medineye gelir.
وَاللّهُ رَؤُوفٌ بِالْعِبَادِ “Allah, kullarına çok şefkatlidir.”
Allah,
-Onları böyle bir alış-verişe irşad ederek,
-Cihadla mükellef kılıp gazilik ve şehitlik sevabına mazhar yapmakla, onlara merhametini gösterir.
208- يَاأَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ ادْخُلُواْ فِي السِّلْمِ كَآفَّةً “Ey iman edenler! Hepiniz topluca silm’e girin.”
Silm veya selm, teslim olmak ve itaat etmektir. Bundan dolayı sulh ve İslam anlamında da kullanılır.
Ayetin manası şöyledir: “Allaha teslim olun, zahiren ve batınen bir bütün olarak O’na itaat edin.” Bu mana ile hitap münafıklaradır.
Veya “Her şeyinizle İslâma dâhil olun, ona başka şeyleri karıştırmayın!” Bu mana ile de hitap, ehl-i kitabtan iman edenleredir. Çünkü onların bir kısmı Müslüman olduktan sonra da Cumartesiye tazim etti, deve etini ve sütünü haram saydı.
Veya ehl-i kitaba yönelik bir şekilde “Allahın bütün şeriatlerine, bütün peygamberlerine ve kitaplarına iman etmelerini” bildirir.
Veya hitap Müslümanlaradır: Yani, “İslâmın bütün şube ve hükümlerine bakın, onlardan herhangi birini ihlal etmeyin.”
وَلاَ تَتَّبِعُواْ خُطُوَاتِ الشَّيْطَانِ “Ve şeytanın adımlarına tabi olmayın.”
Ayrılarak ve ayırarak şeytanın adımlarına uymayın!
إِنَّهُ لَكُمْ عَدُوٌّ مُّبِينٌ “Çünkü o, size apaçık bir düşmandır.”
209- فَإِن زَلَلْتُمْ مِّن بَعْدِ مَا جَاءتْكُمُ الْبَيِّنَاتُ فَاعْلَمُواْ أَنَّ اللّهَ عَزِيزٌ حَكِيمٌ “Size apaçık deliller geldikten sonra eğer kayarsanız, bilin ki Allah, Azîz’dir – Hakîm’dir.”
Silme girmekten eğer ayağınız kayarsa, Onun hak olduğuna şehadet eden ayetler ve deliller geldikten sonra Aziz’dir, intikam ona zor gelmez.
Hakîm’dir, ancak hak edenden intikam alır.
210- هَلْ يَنظُرُونَ إِلاَّ أَن يَأْتِيَهُمُ اللّهُ فِي ظُلَلٍ مِّنَ الْغَمَامِ وَالْمَلآئِكَةُ وَقُضِيَ الأَمْرُ “Onlar bulut gölgeleri içinde Allah’ın ve meleklerin kendilerine gelmesini ve işin bitirilmesini mi bekliyorlar?”
“Allahın gelmesi”nden murat, emrinin gelmesi veya azabının gelmesidir. Başka ayetlerde şöyle ifade edilir:
Bakara Sûresi b 265
“Onlar ancak meleklerin veya Rabbinin emrinin gelmesini bekliyorlar!” (Nahl, 33)
“Nice beldeleri helâk ettik. Azabımız gece vakti onlara geldi.” (A’raf, 4)
Onlar buluttan Allahın gelmesini bekleyedursun, oradan kendilerine azap gelecektir.
Ve buluttan azap gelmesi onlar açısından daha korkunç bir durumdur. Çünkü, umulmadık yerden şer geldiğinde daha çetin olur. Hele hele hayır beklenen yerden şer gelirse büsbütün çetin olur.
Melekler, Allahın emrinin gelmesinde vasıtadırlar.
Veya gerçek anlamda Allahın azabını getiren varlıklardır.
Böylece onların helâk edilmeleri tamamlanmış, iş bitirilmiş olur.
Ayette ilerde olacak bir durumun geçmiş zaman sığasıyla anlatılması, bunun yakın olduğunu ve mutlaka gerçekleşeceğini ifade eder.
وَإِلَى اللّهِ تُرْجَعُ الامُورُ “Hâlbuki bütün işler Allah’a döndürülür.”
211- سَلْ بَنِي إِسْرَائِيلَ كَمْ آتَيْنَاهُم مِّنْ آيَةٍ بَيِّنَةٍ “İsrailoğullarına sor: Biz onlara ne kadar açık âyetler vermiştik!”
Emir, Hz. Peygambere veya Kur’ana muhatap olan herkesedir.
Bu sualden maksat, durumu öğrenmek olmayıp, onları kınamaktır.
“Ayet-i beyyine”, gözle görülür mu’cize anlamındadır. Veya ilâhî kitaplarda yer alan ve peygamberlerin eliyle gelen hak ve doğruya şehadet eden kelâmî ayetlerdir.
وَمَن يُبَدِّلْ نِعْمَةَ اللّهِ مِن بَعْدِ مَا جَاءتْهُ فَإِنَّ اللّهَ شَدِيدُ الْعِقَابِ “Her kim kendisine geldikten sonra Allah’ın nimetini değiştirirse, şüphe yok ki, Allah’ın azabı çok şiddetlidir.”
Ayette geçen “Allahın nimeti”, Allahın ayetleridir. Çünkü bu ayetler en büyük nimet olan hidayete sebeptirler. Bunları tebdil etmek ise, bunlarla dalalete ve küfre düşmek veya onları tahrif etmek veya yanlış te’vilde bulunmaktır.
Her kim kendisine bunlar ulaşıp, öğrenmeye imkân bulduktan sonra Allahın nimetini değiştirirse, Allah böyle bir suçu en şiddetli bir şekilde cezalandırır. Çünkü en kötü bir cürm işlenmiştir.
Ayette, onların bu nimeti aklettikten sonra değiştirmelerine bir tariz vardır.
212- زُيِّنَ لِلَّذِينَ كَفَرُواْ الْحَيَاةُ الدُّنْيَا “İnkâr edenlere dünya hayatı süslü gösterildi.”
Onların gözünde dünya kendilerine süslü kılınmış, dünya sevgisi dem ve damarlarına işlemiş, öyle ki dünya için kendilerini helâke atar duruma gelmişler, başka şeylerden yüz çevirmişlerdir.
Gerçekte dünya hayatını süslü kılan Allahu Teâlâ’dır. Çünkü her şeyin fâili odur. Şeytan, hayvanî kuvve, Allahın yaratmış olduğu güzel durumlar ve iştah açıcı şeyler arızî olarak dünyayı süslü kılan şeylerdir.
وَيَسْخَرُونَ مِنَ الَّذِينَ آمَنُواْ “Ve onlar iman edenlerle alay ediyorlar.”
Ayetten murat, kâfirlerin alay ettikleri Bilal, Ammar ve Suheyb gibi fakir mü’minlerdir. O kafirler, bu zâtların dünyayı bırakıp ahirete yönelmeleriyle istihza etmekteydiler.
Ayette geçen مِنَ "den” anlamına gelir. Burada bu edat başlangıç ifade eder. Sanki o kâfirler bunlardan başlayarak dalga geçmeye başlamışlardır.
وَالَّذِينَ اتَّقَواْ فَوْقَهُمْ يَوْمَ الْقِيَامَةِ “Müttaki olanlar ise, kıyamet günü bunların üstündedir.”
Çünkü bunlar esfel-i safilinde iken, ehl-i iman âlây-ı illiyyinde olacaklardır.
Veya, o inkarcılar zillet içinde iken, ehl-i iman nice ikramlara mazhar olacaklardır.
Veya dünyada o kâfirler ehl-i imanla dalga geçerken, o gün ehl-i iman o kâfirlerle dalga geçeceklerdir.
Ayette “iman edenler” ifadesinden sonra “müttaki olanlar” ifadesinin gelmesi, o iman edenlerin müttaki mü’minler olduğuna ve onların fevkinde olmalarının takvalarından dolayı olduğuna dalalet eder.
وَاللّهُ يَرْزُقُ مَن يَشَاء بِغَيْرِحِسَابٍ “Allah, dilediğine hesapsız rızık verir.”
Allah dünya ve ahirette dilediğine hesapsız rızık verir. Dünyada bazan istidrac,[1> bazan da imtihan olarak bir kısım insanlara geniş geniş rızık verir.
213- كَانَ النَّاسُ أُمَّةً وَاحِدَةً “İnsanlar bir tek ümmet idi.”
İnsanların bir zaman bir tek ümmet olması çeşitli yönlerden yoruma müsaittir. Bunlardan bazıları:
-Hz. Âdemle Hz. İdris veya Hz. Nûh arasında, veya tufandan sonra hak üzere ittifak etmiş kimselerdi.
-Veya Hz. İdris veya Hz. Nûh döneminde cehalet ve küfürde müttefiklerdi.
فَبَعَثَ اللّهُ النَّبِيِّينَ مُبَشِّرِينَ وَمُنذِرِينَ “Derken Allah, müjdeci ve uyarıcı olarak peygamberler gönderdi.”
Derken bu insanlar ihtilaf ettiler,. Allah da peygamberler gönderdi.
Ka’bu’l- Ahbardan şöyle nakledilir:
“Peygamberlerin sayısı hakkında bildiğim şudur: Yüz yirmidört bin. Onlardan Rasul olan üçyüz onüç, Kur’anda adı geçen peygamberler yirmisekiz tanedir.”
وَأَنزَلَ مَعَهُمُ الْكِتَابَ بِالْحَقِّ لِيَحْكُمَ بَيْنَ النَّاسِ فِيمَا اخْتَلَفُواْ فِيهِ “Ve insanların ihtilaf ettikleri meselelerde aralarında hükmetsin diye, onlarla beraber hak olarak kitap indirdi.”
“Onlarla beraber Kitap indirdi” derken buradaki “Kitap”, cins ifade eder. Yoksa her peygamberle beraber bir de kitap indirildiğini anlatmaz. Çünkü çoğu peygambere, ona has bir kitap indirilmemiştir. Kendilerine kitap gönderilmeyenler, önceki peygamberlere indirilenleri esas alıyorlardı.
Burada “insanlar arasında hükmetsin diye” ibaresi hem Cenab-ı Hakka, hem de gönderdiği nebiye veya indirdiği kitaba bakabilir.
وَمَا اخْتَلَفَ فِيهِ إِلاَّ الَّذِينَ أُوتُوهُ مِن بَعْدِ مَا جَاءتْهُمُ الْبَيِّنَاتُ بَغْيًا بَيْنَهُمْ “Ama kendilerine apaçık âyetler geldikten sonra onda (kitapta) ihtilafa düşenler, ancak aralarındaki (haset ve rekabet gibi) tecavüzler yüzünden ona muhatap olan kimseler oldu.”
Yani, kitap onların arasında ihtilafları ortadan kaldırsın diye indirilmişken, onlar tersini yaptılar, aralarındaki ihtilafları daha da artırdılar.
Onlar dünyaya hırsları sebebiyle aralarında bir haset ve zulümle ihtilafa düştüler.
فَهَدَى اللّهُ الَّذِينَ آمَنُواْ لِمَا اخْتَلَفُواْ فِيهِ مِنَ الْحَقِّ بِإِذْنِهِ “ Bunun üzerine Allah, iman edenleri, kendi izniyle, ihtilaf ettikleri meselelerde hakka sevketti.”
وَاللّهُ يَهْدِي مَن يَشَاء إِلَى صِرَاطٍ مُّسْتَقِيمٍ “Allah, dilediğini bir sırat-ı müstakime hidayet eder.”
214- أَمْ حَسِبْتُمْ أَن تَدْخُلُواْ الْجَنَّةَ وَلَمَّا يَأْتِكُم مَّثَلُ الَّذِينَ خَلَوْاْ مِن قَبْلِكُم “Yoksa siz, kendinizden önceki hali başınıza gelmeden cennete girivereceğinizi mi sandınız?”
İlahi ayetler gelip ümmetlerin peygamberler ile ilgili ihtilafını zikrettikten sonra, Cenab-ı Hak Hz. Peygambere ve mü’minlere hitap etti. Bu hitapta, onlar gibi olmamalarına, hakta sebat etmelerine bir teşvik vardır.
قَبْلِكُم مَّسَّتْهُمُ الْبَأْسَاء وَالضَّرَّاء وَزُلْزِلُواْ حَتَّى يَقُولَ الرَّسُولُ وَالَّذِينَ آمَنُواْ مَعَهُ مَتَى نَصْرُ اللّهِ “ Onlara öyle darlıklar, öyle sıkıntılar dokundu ve öyle sarsıldılar ki, peygamber ve beraberinde iman edenler, “Allah’ın yardımı ne zaman?” diyecek hale geldiler.”
Kendilerine isabet eden zorluklardan, şiddetli bir şekilde sarsıldılar.
Zorluk o derece fazla oldu, yardım süresi o kadar uzadı ki, sabır ipi koptu.
أَلا إِنَّ نَصْرَ اللّهِ قَرِيبٌ “ İyi bilin ki, Allah’ın yardımı pek yakındır.”
Bunda, Allaha ulaşmak ve O’nun nezdinde ikrama nail olmanın,
-Hevâyı ve lezzetleri terk ederek,
-Ve zorluklara ve nefsin isteklerine göğüs gererek gerçekleşeceğine bir işaret vardır.
Hz. Peygamber şöyle buyurur: “Cennet hoşa gitmeyen şeylerle, Cehennem ise şehevat ile kuşatıldı.”
215- يَسْأَلُونَكَ مَاذَا يُنفِقُونَ “Sana neyi infak edeceklerini soruyorlar.
Sebeb-i Nüzûl
İbnu Abbas şöyle der: Ensar’dan Amr Bin Camuh, çok malı olan yaşlı
bir zât idi. “Ya Rasulallah, dedi. Mallarımızdan neyi infak edelim ve nereye verelim?” Ayet bu münasebetle nâzil oldu.
قُلْ مَا أَنفَقْتُم مِّنْ خَيْرٍ فَلِلْوَالِدَيْنِ وَالأَقْرَبِينَ وَالْيَتَامَى وَالْمَسَاكِينِ وَابْنِ السَّبِيلِ “De ki: Hayır olarak ne infak ederseniz, ana-baba, akraba, yetimler, miskinler ve yolda kalmışlar içindir.”
Sualde nelerin infak edileceği sorulmuştu, gelen ayette ise daha önemli olduğu için kimlere infak edileceği anlatıldı. Çünkü nafakanın kıymet kazanması bu itibarladır.
Ayrıca, her ne kadar ayette zikredilmese de, bu da sorulmuştu. Ayrıca “hayır olarak ne infak ederseniz” ifadesiyle, kısaca infak edilecek olanlara da temas edilmiştir.
وَمَا تَفْعَلُواْ مِنْ خَيْرٍ فَإِنَّ اللّهَ بِهِ عَلِيمٌ “ Hayır olarak ne yaparsanız, gerçekten Allah onu hakkıyla bilir.”
Ayette farz olan zekâta mûnafi bir şey yoktur, dolayısıyla zekâtı emreden ayetlerle bunun neshi söz konusu olamaz.
216- كُتِبَ عَلَيْكُمُ الْقِتَالُ وَهُوَ كُرْهٌ لَّكُمْ “Hoşunuza gitmese de, savaş size farz kılındı.”
Her ne kadar size zor gelse, fıtraten hoşlanmasanız da Allah yolunda savaş size farz kılındı.
وَعَسَى أَن تَكْرَهُواْ شَيْئًا وَهُوَ خَيْرٌ لَّكُمْ “Hoşlanmadığınız bir şey, sizin için hayırlı olabilir.”
Burada medar-ı bahs olan durum, insanların mükellef oldukları şeylerin tamamıdır. Bunlar, insanların salahına ve felahına vesile iken, insan tabiatı bunlardan hoşlanmaz.
وَعَسَى أَن تُحِبُّواْ شَيْئًا وَهُوَ شَرٌّلَّكُمْ “Hoşlandığınız bir şey de sizin için şer olabilir.”
Bu da, insanlara yasaklanan şeylerin tamamıdır. Bu yasak şeyler insanı uçuruma yuvarlar iken, insan nefsi bunları sever, bunları arzular.
Ayette geçen عَسَى (olur ki) ifadesinin zikrinde şöyle bir incelik vardır: İnsan nefsi bir şeye razı olduğunda, durum kendisi hakkında tersine döner.[1>
وَاللّهُ يَعْلَمُ وَأَنتُمْ لاَ تَعْلَمُونَ “Allah bilir, siz bilmezsiniz.”
“Allah sizin için neyin daha hayırlı olduğunu bilir, ama siz bunu bilemezsiniz.”
Bunda hükümlerin –her ne kadar bizzat bilinmese bile- tercih ettirici maslahatlara tâbi olduğuna bir delil vardır.
217- يَسْأَلُونَكَ عَنِ الشَّهْرِ الْحَرَامِ قِتَالٍ فِيهِ “Sana haram aydan, o ayda savaşmaktan soruyorlar.”
Sebeb-i Nüzûl
Rivayete göre, Hz. Peygamber (asm) Abdullah Bin Cahş’ı Bedir Savaşından iki ay önce Cemadil-Âhire ayında Kureyş’e ait bir kervanı gözetlemek üzere seriye komutanı olarak gönderdi. Kervanda Amr Bin Abdullah ve yanında üç kişi vardı. Gözcü birlik Amr Bin Abdullahı öldürdü ve iki kişiyi de esir aldı. Kervanı da önlerine kattılar. Kervanda Taif ticaret malları vardı. Bu olay Recep ayının başında olmuştu, onlar ise Cemadi’l-âhire ayı sanıyorlardı. Bu olay üzerine Kureyş yaygara yapıp şöyle dediler: “Muhammed, korkan kişinin bile emniyet duyduğu, herkesin işiyle gücüyle meşgul olduğu şehr-i haramı helal saydı.”
Bu söylentiler seriyyeye katılanlara ağır geldi, “tevbemiz kabul oluncaya kadar tevbeye devam edeceğiz” dediler.
Hz. Peygamber, kervan mallarını ve esirleri reddetti. İbnu Abbasın rivayetine göre ise, bu ayetler indiğinde Hz. Peygamber ganimeti aldı. Bu, İslâmda ilk ganimet idi.
Haram ayda savaşın hükmünü soranlar müşriklerdir, mektup yazıp sordular. Bunu sormaları, hükmünü öğrenmek için olmayıp, çirkin bulduklarını ve ayıpladıklarını bildirmek içindir.
Soranların seriyyede bulunanlar olduğu da söylenir.
قُلْ قِتَالٌ فِيهِ كَبِيرٌ “De ki: O ayda savaşmak, büyük bir şeydir.”
Onda savaş, büyük bir günahtır.
Çoğu âlimler bu ayetin (Tevbe, 5) ayetiyle mensuh olduğunu söylerler. Atâ ise mensuh olmadığını söyler. Çünkü “hükmü kaldırılmıştır” dediğimizde genel bir ifade ile hususî bir hükmün neshine hükmetmiş oluruz, bu ise ihtilaflı, tartışmalı bir meseledir. Evlâ olan, ayetin haram ayda savaşın haramlığına delaletini mutlak olarak men etmektir. Çünkü ayette geçen “onda olan savaş” ifadesi isbat edici yerde elif-lâmsız olarak gelmiştir. Bu durumda, onda meydana gelecek bütün savaşları içine almaz.[2>
وَصَدٌّ عَن سَبِيلِ اللّهِ وَكُفْرٌ بِهِ وَالْمَسْجِدِ الْحَرَامِ وَإِخْرَاجُ أَهْلِهِ مِنْهُ أَكْبَرُ عِندَ اللّهِ “Bununla beraber, Allah yolundan alıkoymak, O’nu inkar etmek, insanları Mescid-i Haram’dan menetmek ve ehlini oradan çıkarmak, Allah yanında daha büyük bir durumdur.”
Mescid-i Haramın ehli, Hz. Peygamber ve mü’minlerdir.
Müşriklerin yaptıkları bu menfi özellikler, seriyyenin hataen ve zanna dayalı olarak yaptığından Allah katında daha kötü durumlardır.
وَالْفِتْنَةُ أَكْبَرُ مِنَ الْقَتْلِ “Ve fitne, öldürmekten daha büyüktür.”
Ey müşrikler! Hz. Peygamberi ve mü’minleri Mescid-i Haramdan çıkarmanız, Allaha şirk koşmanız, seriyyenin yaptığı Amr Bin Abdullahı öldürme fiilinden daha çirkindir.
وَلاَ يَزَالُونَ يُقَاتِلُونَكُمْ حَتَّىَ يَرُدُّوكُمْ عَن دِينِكُمْ إِنِ اسْتَطَاعُواْ “Onlar, eğer güçleri yetse, dininizden döndürünceye kadar sizinle savaşmaya devam ederler.”
Ayet, kâfirlerin onlara olan düşmanlığını devam ettirmelerini ve Müslümanları dinlerinden döndürünceye kadar bu düşmanlıklarından vazgeçmeyeceklerini haber vermektedir.
Ayette “eğer güçleri yetse” denilmesi, onların buna güçlerinin yetmeyeceğini bildirir.
وَمَن يَرْتَدِدْ مِنكُمْ عَن دِينِهِ فَيَمُتْ وَهُوَ كَافِرٌ فَأُوْلَئِكَ حَبِطَتْ أَعْمَالُهُمْ فِي الدُّنْيَا وَالآخِرَةِ “Sizden her kim dininden döner ve kâfir olarak can verirse, artık onların bütün amelleri, dünyada ve ahirette boşa gitmiştir.”
Ayette, amellerin boşa gitmesi, dinden dönüp kâfir olarak ölme şartına bağlanmıştır.
Ayette bahsi geçen ameller faydalı amellerdir. Dünyada amellerinin boşa gitmesi, hayallerini kurdukları dünyevî faidelere kavuşamamalarıdır.
Ahirette ise, irtidad sebebiyle sevapları sakıt olacak, bir fayda göremeyeceklerdir.
وَأُوْلَئِكَ أَصْحَابُ النَّارِ “İşte onlar, cehennem ashabıdır.”
هُمْ فِيهَا خَالِدُونَ “Onlar orada ebedi olarak kalacaklardır.”
218 - إِنَّ الَّذِينَ آمَنُواْ وَالَّذِينَ هَاجَرُواْ وَجَاهَدُواْ فِي سَبِيلِ اللّهِ أُوْلَئِكَ يَرْجُونَ رَحْمَتَ اللّهِ “Şüphesiz iman edenler, hicret edenler ve Allah yolunda cihad edenler; işte onlar Allah’ın rahmetini umarlar.”
Bu ayet de önceki ayette nazara verilen seriyye olayıyla alakalı inmiştir. Önceki ayetle her ne kadar bunların günaha girmedikleri anlaşılmışsa da, kendilerine bir mükafat da olmadığı zannedilmişti.
Ayette, aslında söylenmese mana tamam olduğu halde “onlar ki” anlamında الَّذِينَ “ellezîne”nin tekrarı, hicret ve cihadın büyüklüğünü gösterir. Sanki bu ikisi, Allahın rahmetini elde etmeyi ummada, müstakil birer haslettirler.
İşte onlar, Allahın sevabını umarlar. Ayette, bu güzel amelleri işleyenler için bir garanti verilmeyip “İşte onlar Allahın rahmetini umarlar” denilmesi, amelin bunları vacib kılmadığını, delalette katî olmadığını hissettirir. Özellikle de asıl itibar işlerin sonuna göredir.
وَاللّهُ غَفُورٌ رَّحِيمٌ “Allah, Ğafur – Rahîm’dir.”
Allah onların hata ile ve ihtiyatsızlıkla yaptıklarını bağışlar, bolca mükâfat ve sevap vererek onlara merhamet eder.
219- يَسْأَلُونَكَ عَنِ الْخَمْرِ وَالْمَيْسِرِ “Sana içki ve kumardan soruyorlar.”
Sebeb-i Nüzûl
Rivayete göre Mekkede “Hurma ve üzüm ağaçlarının meyvelerinden de hem içki, hem de güzel bir rızk edinirsiniz.” (Nahl, 67) ayeti nazil olunca, Müslümanlardan içki içenler de çıkar. Sonra Hz. Ömer, Hz. Muaz ve bir kısım sahabe şöyle derler: “Ya Rasulllah, içkinin hükmünü bize bildirir misin? Çünkü o aklı gideriyor, malı tüketiyor.”
Bunun üzerine bu ayet nazil olur, içenlerin bir kısmı içkiyi bırakır. Sonra AbdurRahmân Bin Avf, içen bir grubu davet eder, beraber içer, sarhoş olurlar. AbdurRahmân, onlara imamlık yapar. Kafirun sûresini okurken “Ben sizin taptıklarınıza tapmam” mealindeki ayeti “ben sizin taptıklarınıza taparım” şeklinde okuyunca, bu münasebetle “Ey iman edenler! Sarhoş iken, ne söylediğinizi bilinceye kadar namaza yaklaşmayın.” (Nisa, 43) ayeti nazil olur. Bunun üzerine içki içenler iyice azalır.
Sonra Utban Bin Malik, Sa’d Bin Ebi Vakkası ve bazılarını davet eder. İçip sarhoş olduklarında eski kabilecilik duygularıyla iftihara, şiirler söylemeye başlarlar. Sa’d, Ensarı hicveden bir şiir söyleyince orada bulunan Ensardan biri deve bir kemiği ile Sa’da vurur, başından yaralar. Sa’d, durumu Hz. Peygambere şikâyet eder. Hz. Ömer bu durumu görünce “Allahım, içkinin hükmünü bize açıktan beyan et” diye dua eder. Bu münasebetle şu ayetler nâzil olur:
“Ey iman edenler! İçki, kumar, dikili taşlar ve fal okları ancak şeytanın amelinden bir pisliktir. Ondan (o pislikten) kaçının ki kurtuluşa eresiniz.”
“Şeytan, içki ve kumarla, ancak aranıza düşmanlık ve kin sokmak, sizi Allah’ı anmaktan ve namazdan alıkoymak ister. Artık vazgeçtiniz, değil mi?” (Maide, 90-91)
Ayetin sonunda “Artık vazgeçtiniz, değil mi?” kısmına gelindiğinde, Hz. Ömer “Vaz geçtik ya Rabbi” der.
Hamr, kelime olarak “örtmek” anlamına gelir. Üzüm, hurma gibi gıdalardan yapılan içkiye bu ismin verilmesi, aklı örtmesindendir.
İçki mutlak olarak haramdır.
Meysir, kumara verilen bir isimdir, Kumara bu ismin verilmesi, başkasının malını kolaydan ele geçirme olduğundandır.
قُلْ فِيهِمَا إِثْمٌ كَبِيرٌ “De ki: Bu ikisinde büyük bir günah vardır.”
Çünkü içki ve kumar, emredilenlerden uzak durmaya, yasaklananları da işlemeye sevkeder.
وَمَنَافِعُ لِلنَّاسِ “Bir de insanlar için bazı menfaatler.”
Bu ikisinde,
-Mal kazanmak,
-Neşeli vakit geçirmek,
-Lezzet almak,
-Gençlerin birbiriyle dost olması vardır.
Ve özellikle içkide:
-Korkaklara cesaret,
-Birbirine ikram,
-Tabiatın kuvvetlenmesi vardır.
وَإِثْمُهُمَآ أَكْبَرُ مِن نَّفْعِهِمَا “Fakat bunların günahı, menfaatinden daha büyüktür.”
Bunlardan kaynaklanan arızalar, bunlardan beklenen faydalardan çok daha fazladır.
وَيَسْأَلُونَكَ مَاذَا يُنفِقُونَ “Ve sana neyi infak edeceklerini soruyorlar.”
Sebeb-i Nüzûl
Denildi ki: Bunu da soran Amr Bin Camuhtur. Önce nelerin infak edileceğini sormuştu. Sonra da infakın keyfiyetinden sordu.
قُلِ الْعَفْوَ “De ki: İhtiyaçtan fazlasını.”
Ayette geçen “afv” ifadesi zorluğun tersidir, kişinin fazla zorlanmadan infakta bulunmasıdır.
Rivayete göre bir adam yumurta büyüklüğünde bir altını Hz. Peygambere getirdi. Bu, ganimetlerden hissesine düşmüştü. “Ya Rasulllah, bunu benden sadaka olarak al” dedi. Hz. Peygamber ondan yüz çevirdi, adam ise defalarca ısrar etti. Bunun üzerine Hz. Peygamber kızgın bir şekilde “getir” dedi. Eline aldı ve fırlattı, öyle ki adama gelse yaralardı. Ardından şöyle buyurdu: “Sizden biri gelir, bütün malını getirir, sadaka olarak verir, ardından oturur, insanlara el açar. Sadaka, ancak zengin olandan alınır.”
كَذَلِكَ يُبيِّنُ اللّهُ لَكُمُ الآيَاتِ “Allah, size âyetleri böyle açıklıyor.”
لَعَلَّكُمْ تَتَفَكَّرُونَ “Umulur ki düşünesiniz.”
Makul ölçüde vermenin, şartları zorlayarak vermekten daha uygun olduğunu bildirmek veya daha önce nazara verilen hükümleri beyan etmek gibi ayetleri böyle açıklıyoruz, ta ki delilleri ve hükümleri tefekkür edesiniz.
220- ِفِي الدُّنْيَا وَالآخِرَةِ “Dünya ve ahiret hakkında (düşünesiniz diye böyle yapıyor.)”
Hem dünya hem de ahiret işlerinde tefekkür edip, her ikisinde de size en uygun ve en faydalı olanı alasınız, zarar verip fayda vermeyenlerden de kaçınasınız.
وَيَسْأَلُونَكَ عَنِ الْيَتَامَى “Sana bir de yetimlerden soruyorlar.”
“Zulmen yetimlerin mallarını yiyenler, muhakkak ki karınlarını ateşle doldurmuş olurlar.” (Nisa, 10) ayeti indiğinde yetimlerden ayrı kaldılar, onlarla içli dışlı olmaktan, işleriyle ilgilenmekten kaçındılar. Bu da kendilerine zor geldi. Durum Hz. Peygambere iletilince bu ayet nazil oldu.
قُلْ إِصْلاَحٌ لَّهُمْ خَيْرٌ “De ki: Onların durumlarını düzeltmek hayırlıdır.”
Onları ıslah için kendilerine müdahil olmak veya mallarını onların lehine kullanmak, onlardan ayrı kalmaktan daha hayırlıdır.
وَإِنْ تُخَالِطُوهُمْ فَإِخْوَانُكُمْ “Eğer onlara karışıp birlikte yaşarsanız (sakıncası yok), Onlar sizin kardeşlerinizdir.”
Ayet, onlarla içli-dışlı olmaya teşvik eder. Yani, “onlar sizin din kardeşlerinizdir. Kardeşin kardeşle kaynaşması lazımdır.”
Bu kaynaşmadan muradın akrabalık olduğu da söylenmiştir.
وَاللّهُ يَعْلَمُ الْمُفْسِدَ مِنَ الْمُصْلِحِ “Allah, bozguncuyla ıslah ediciyi bilir.”
Ayet, kötü niyetle onlarla kaynaşanlar için bir tehdid, iyi niyetle kaynaşanlara ise bir vaaddir. Yani, Allah kimin ne niyetle onlarla kaynaştığını bilir, ona göre karşılık verir.
وَلَوْ شَاء اللّهُ لأعْنَتَكُمْ “Şayet Allah dileseydi, sizi zora sokardı.”
Allah dilese, size zor gelecek şeyler teklif ederdi ve sizin onlara müdahelenize cevaz vermezdi.
إِنَّ اللّهَ عَزِيزٌ حَكِيمٌ “Şüphesiz Allah Azîz – Hakîm’dir.”
Allah Aziz’dir, zor şeylere de kadirdir. Hakîm’dir, hikmetin iktiza ettiği şekilde hükmeder.
[1> Yani, mesela, razı olduğunda meşakkatler sıkıntı vermekten çıkar, lezzet vermeye başlar. Daha önce sevdiği günahların gerçek yüzünü gördüğünde tiksinir, onlardan nefret eder.
[2> Yani, normal şartlarda şehr-i haramda yapılan savaş caiz değildir. Ama bunu “o ayda yapılan hiçbir savaş caiz değildir” şeklinde genelleme yaparak söylemek uygun olmaz.
221 - وَلاَ تَنكِحُواْ الْمُشْرِكَاتِ حَتَّى يُؤْمِنَّ “İman etmedikleri sürece müşrik kadınlarla evlenmeyin.”
“Müşrik kadınlar” ifadesi ehl-i kitap kadınları da içine alır. Çünkü ehl-i kitap, “Yahudiler, “Üzeyir Allah’ın oğludur” dediler. Hristiyanlar da “Mesih Allah’ın oğludur” dediler.”
“(Yahudiler) Allah’ı bırakıp hahamlarını; (Hristiyanlar ise) rahiplerini ve Meryem oğlu Mesih’i rab edindiler.” (Tevbe, 30-31) ayetlerinde nazara verildiği gibi, müşriktirler. Lakin (Maide, 5) “…(Ehl-i kitab’tan) muhsanat olan kadınlar da, kendilerine mehirlerini vermeniz, onlarla evlenip zina etmemeniz ve gizli dost tutmamanız kaydıyla size helâldir” ayeti ehl-i kitap kadınlarla evliliğin caiz olduğunu beyanla hükmü tahsis etti.
Sebeb-i Nüzûl
Rivayete göre Hz. Peygamber (asm) Mekkede bulunan bazı Müslümanları çıkarması için Mirsed’i Mekkeye gönderdi. Mirsed’in orada cahiliye döneminde iken sevdiği Anak isimli bir kız vardı. Anak, Mirsedin yanına geldi, yalnız kalmak istedi. Mirsed, “ben Müslümanım, böyle başbaşa kalamayız” dedi.
Bunun üzerine Anak, “öyleyse benimle evlenir misin?” diye sordu. Mirsed “evet, ama peygambere sormam gerekir” dedi. Hz. Peygambere sorunca, üstteki ayet nâzil oldu.
وَلأَمَةٌ مُّؤْمِنَةٌ خَيْرٌ مِّن مُّشْرِكَةٍ وَلَوْ أَعْجَبَتْكُمْ “Mü’min bir cariye, -sizin hoşunuza gitse bile- müşrik bir kadından daha hayırlıdır.”
Hür veya köle bir mü’min kadın, bir müşrik kadından daha hayırlıdır.
Ayetin metnindeki “eme”, “köle kadın” anlamında olmakla beraber, hüküm hür- mü’min kadınları da evleviyetle içine alır. Zaten bütün insanlar bir yönüyle Allahın kölesi hükmündedir.
وَلاَ تُنكِحُواْ الْمُشِرِكِينَ حَتَّى يُؤْمِنُواْ “İman etmedikleri sürece, müşrik erkeklerle, kadınlarınızı evlendirmeyin.”
وَلَعَبْدٌ مُّؤْمِنٌ خَيْرٌ مِّن مُّشْرِكٍ وَلَوْ أَعْجَبَكُمْ “Mü’min bir köle -sizin hoşunuza gitse bile- müşrik bir erkekten daha hayırlıdır.”
Ayet, genel bir ifade ile gelmiştir, hükmü geneldir.
أُوْلَئِكَ يَدْعُونَ إِلَى النَّارِ “İşte onlar ateşe davet ederler.”
“İşte onlar” derken, müşrik kadın ve erkeklere işaret edilmiştir. Bunlar, cehennem ateşini netice verecek küfre çağırırlar. Dolayısıyla bunlarla beraber olmak ve akrabalık bağı kurmak mü’minlere yakışmaz.
يَدْعُوَ إِلَى الْجَنَّةِ وَالْمَغْفِرَةِ بِإِذْنِهِ “Allah ise, kendi izniyle cennete ve mağfirete davet ediyor.”
“İzni ile” derken,
-Allahın tevfiki ve kolaylaştırması,
-Veya kaza ve iradesi anlaşılabilir.
وَيُبَيِّنُ آيَاتِهِ لِلنَّاسِ لَعَلَّهُمْ يَتَذَكَّرُونَ “ Ve âyetlerini insanlara açıklıyor, umulur ki öğüt alırlar.”
222- وَيَسْأَلُونَكَ عَنِ الْمَحِيضِ “Sana kadınların ay başı halinden soruyorlar.”
Sebeb-i Nüzûl
Cahiliye ehli (İslam öncesi Arablar), Yahudî ve Mecusilerin yaptığı gibi hayızlı kadınla beraber yatmıyor, beraber yemek yemiyorlardı. Bu durum Ebu’d-Dehdah’ın bir grup sahabe içinde onların durumunu sormasına kadar devam etti. Bu sual üzerine, ayet nâzil oldu.
Buraya kadarki ayetlerde ardı ardına “Sana soruyorlar” şeklinde altı ayet vardır. Bunlardan ilk üçünde atıf vav’ı yoktur, sonrakilerde ise vardır. Belki de bu, ilk üç soru farklı vakitlerde, son üç soru ise bir vakitte sorulmasındandır. Böyle olunca atıf vav’ı ile bunlar birbirine bağlanmıştır.
قُلْ هُوَ أَذًى “De ki: O bir ezadır (rahatsızlıktır).”
Hayız, nahoş, eza verici bir şeydir, uzaklaştırıcı bir özellik gösterir.
فَاعْتَزِلُواْ النِّسَاء فِي الْمَحِيضِ “Onun için ay başı halinde oldukları zaman kadınlardan uzak durun.”
Öyleyse, hayız hallerinde iken onlarla cinsel ilişkiye girmeyiniz. Hz. Peygamber şöyle buyurur: “Size emredilen, hayız hallerinde cinsel ilişkiye girmemektir. Yoksa acemlerin yaptığı gibi, onları evlerden çıkarmak değildir.”
Ayette hayızın eza verici olduğu nazara verildikten sonra, onlarla cinsel beraberliğin yasaklanması atıf harflerinden (fe) ile yapıldı. Bu ise, hükmün illetini hissettirmektir.
وَلاَ تَقْرَبُوهُنَّ حَتَّىَ يَطْهُرْنَ “Ve temizleninceye kadar onlara yaklaşmayın.”
Ayetin bu kısmı, hükmü te’kid ve hududunu beyandır.
فَإِذَا تَطَهَّرْنَ فَأْتُوهُنَّ مِنْ حَيْثُ أَمَرَكُمُ اللّهُ “Temizlendikleri vakit, Allah’ın size emrettiği yerden onlara yaklaşın.”
Ayetten, onlarla beraberlik için yıkanmaları gerektiği anlaşılır. Ebu Hanife, hayızdan kurtulduklarında yıkanmadan da beraber olunabileceğini söyler.
إِنَّ اللّهَ يُحِبُّ التَّوَّابِينَ وَيُحِبُّ الْمُتَطَهِّرِينَ “Şüphesiz ki Allah çok tevbe edenleri sever, çok temizlenenleri de sever.”
Şüphesiz Allah günahlardan tevbe edenleri ve hayızlı kadınla ilişkiye girmek ve ters yönden ilişkiye girmek gibi çirkin işlerden uzak kalan temiz insanları sever.
223- نِسَآؤُكُمْ حَرْثٌ لَّكُمْ “Kadınlarınız, sizin için bir tarladır.”
Ayet, tarlaya bırakılan tohumların sünbüllenmesi misali, kadının rahminin de doğacak çocuk için bir tarla gibi olduğunu teşbih yoluyla ifade eder.
فَأْتُواْ حَرْثَكُمْ أَنَّى شِئْتُمْ “O halde tarlanıza dilediğiniz gibi varın.”
Ayetin bu kısmı, bir önceki ayette yer alan “Allah’ın size emrettiği yerden onlara yaklaşın” ifadesini beyan gibidir.
وَقَدِّمُواْ لأَنفُسِكُمْ “Ve kendiniz için hazırlık yapın.”
Sizin için sevap olarak biriktirilecek şeyleri, önden gönderin.
Bundan murat, çocuk talebinde ön hazırlık veya cinsel ilişki öncesi Besmeleye işaret de olabilir.
وَاتَّقُواْ اللّهَ “Allah’tan korkun.”
Günahlardan kaçınarak Allahtan korkun.
وَاعْلَمُواْ أَنَّكُم مُّلاَقُوهُ “Ve bilin ki O’na mülaki olacaksınız.”
Öyleyse, ilerde sizi mahcup etmeyecek işler yapın.
وَبَشِّرِ الْمُؤْمِنِينَ “Mü’minleri müjdele!”
Kâmil mü’minleri ikrama mazhariyet ve daimî nimetlerle müjdele.
224- وَلاَ تَجْعَلُواْ اللّهَ عُرْضَةً لِّأَيْمَانِكُمْ أَن تَبَرُّواْ وَتَتَّقُواْ وَتُصْلِحُواْ بَيْنَ النَّاسِ “İyilik etmek, takvaya sarılmak ve insanlar arasını ıslah etmek hususunda Allah’ı yeminlerinize siper yapmayın.”
Mistah, ifk olayında Hz. Aişeye iftira atmıştı.[1> Hâlbuki Hz. Ebubekir kendisine maddi yardımda bulunuyordu. Hz. Ebubekirin artık ona bir şey vermeyeceği hususunda yemin etmesi üzerine, ayet nazil oldu.
Veya Abdullah Bin Raveha, eniştesi Beşîr Bin Numanla konuşmayacağı ve onunla kız kardeşinin arasını düzeltmeyeceği hususunda yemin etti. Bu münasebetle ayet nazil oldu.
Ayetin manası: “Hayırlı şeylerle alakalı olarak yaptığınız yeminlere Allahı bir siper/ engel yapmayın” demektir.
Hz. Peygamber İbnu Semure’ye şöyle der: “Bir şeye yemin edip, ama yemin ettiğinden başkasını yapmak daha hayırlı ise, o işi yap, yeminin için de kefaret ver.”
Ayete “iyi biri olmanız, takvaya erişmeniz ve insanlar arasını düzeltmeniz için, sıkça yemin ederek Allahı engel yapmayın” şeklinde de mana verilebilir. Nitekim böyle bir manaya “Yemin edip duran aşağılık kimseye itaat etme!” (Kalem, 10) ayetinde işaret edilmekte, çokça yemin eden kınanmaktadır. Çünkü çokça yemin eden Allaha karşı gelmede de cesur olur. Böyle olunca iyi, müttaki ve insanlar arasını düzelten güvenilir biri olamaz.
وَاللّهُ سَمِيعٌ عَلِيمٌ “Allah, Semi’dir - Alîm’dir.”
Allah yeminlerinizi işitir, niyetlerinizi bilir.
225- لاَّ يُؤَاخِذُكُمُ اللّهُ بِاللَّغْوِ فِيَ أَيْمَانِكُمْ “Allah, sizi kasıtsız yeminlerinizden dolayı sorumlu tutmaz.”
Ayette, “vallahi evet, vallahi yapmam” gibi sırf te’kid için dil alışkanlığı olarak söylenen ifadelerin tam anlamıyla yemin sayılmadığı anlatılmıştır. (Buna yemin-i lağv denilir.)
وَلَكِن يُؤَاخِذُكُم بِمَا كَسَبَتْ قُلُوبُكُمْ “Fakat kalplerinizin kazandığından (bile bile yaptığınız yeminlerden) sizi sorumlu tutar.”
Yani, Allah yemin kasdı olmaksızın yemin tarzında söylediklerinizi ukubet ve kefaretle cezalandırmaz. Lakin doğrudan yemin kasdıyla söylediklerinizi bunların her ikisi veya biriyle cezalandırır.
Ebu Hanifeye göre yemin-i lağv, kişinin yanlış zan üzere yemin etmesidir. Yani “Allah, hata ile yapmış olduğunuz yeminlerde sizi cezalandırmaz. Lakin bile bile yalan yere yemin etmenizi cezalandırır.”
وَاللّهُ غَفُورٌ حَلِيمٌ “Allah, Ğafur – Halîm’dir.”
Allah Ğafur’dur, yemin-i lağvı cezalandırmaz. Halîm’dir, ciddi olarak yapılan yeminde de hemen ceza vermez, tevbe için fırsat tanır.
[1> Bu olay, ayrıntılı bir şekilde Nur sûresi 11-20 ayetlerinde anlatılmaktadır.
226- لِّلَّذِينَ يُؤْلُونَ مِن نِّسَآئِهِمْ تَرَبُّصُ أَرْبَعَةِ أَشْهُرٍ “Kadınlarından îlâ edenler (onlara yaklaşmamaya yemin edenler) için dört ay beklemek vardır.”
Îlâ, yemin demektir, kişinin hanımıyla cinsel ilişkiye girmeyeceği hususunda yeminine denir.
Erkek bu müddet içinde bekleme hakkına sahiptir, bu müddet içinde kendisinden dönmesi veya boşaması istenmez. Bundan dolayı İmam-ı Şafii şöyle der: “Îlâ, ancak dört aydan fazla olan süre içindir.”
فَإِنْ فَآؤُوا فَإِنَّ اللّهَ غَفُورٌ رَّحِيمٌ “Eğer (bu süre içinde) yeminlerinden dönerlerse, şüphesiz ki Allah Ğafur – Rahîm’dir.”
Kişi, hanımıyla ilişkiye girmeyeceğini yeminle söyleyip sözünden döndüğünde yemin kefareti öder. Ama yeminine sadık kalmamak, hanımını zarara uğratmak gibi günahlara girmiş olur. Bunlara mukabil Allah, bağışlayıcıdır, merhametlidir.
227- وَإِنْ عَزَمُواْ الطَّلاَقَ فَإِنَّ اللّهَ سَمِيعٌ عَلِيمٌ “Eğer boşanmaya karar vermişlerse, şüphesiz ki Allah Semi’ – Alîm’ dir.”
Ama yemininde sebat eder ve boşamayı isterlerse, Allah onların boşama ifadelerini elbette işitir, bundan maksatları ne olduğunu elbette bilir.
İmam-ı Azama göre îlâ, dört ay ve fazlası içindir. Bunun hükmü, îlâ yoluyla yemin eden kimse eğer gücü varsa bilfiil ilişkide bulunarak, veya acizse vaad ederek yemininden dönerse evlilikleri devam eder, ilişkiye girenin kefaret vermesi gerekir. Yoksa bir talakla bâin talak vâki’ olur. İmam-ı Şafiye göre ise, müddet bitince hanımına dönmesi istenir, kabul etmezse hâkim onları boşar.
228- وَالْمُطَلَّقَاتُ يَتَرَبَّصْنَ بِأَنفُسِهِنَّ ثَلاَثَةَ قُرُوَءٍ “Boşanmış kadınlar kendi kendilerine üç ay hâli beklerler.”
Burada kastedilen boşanmış kadınlar, kendileriyle cinsel ilişkiye girilmiş hayız gören kadınlardır. Ayetler ve hadisler, buna delâlet eder. Çünkü bu şartlarda olmayanlar için başka hükümler vardır.
“Beklerler” ifadesi “beklesinler” anlamında kullanılmıştır. Böyle gelmesi hem te’kid, hem de bunun yerine getirilmesinde özen göstermek gerektiğini hissettirmek içindir.
“Kendi kendilerine beklerler” ifadesi, bekleme hakkında onlara bir tenbihtir. Çünkü kadınların nefisleri erkeklere isteklidir. Böylece nefislerini beklemeye ikna ve razı etmekle emrolundular.
Ayette geçen قُرُوَء “kuru” kelimesi hayız anlamında kullanılır. Hz. Peygamber bir hanıma şöyle demiştir: “Hayız günlerinde namazı bırak.”
Bu kelime iki hayız arasını ayıran temiz hâl için de kullanılır.
وَلاَ يَحِلُّ لَهُنَّ أَن يَكْتُمْنَ مَا خَلَقَ اللّهُ فِي أَرْحَامِهِنَّ إِن كُنَّ يُؤْمِنَّ بِاللّهِ وَالْيَوْمِ الآخِرِ “Eğer Allah’a ve ahiret gününe inanıyorlarsa, Allah’ın kendi rahimlerinde yarattığını gizlemeleri onlara helâl olmaz.”
Allahın rahimlerde yarattığı, çocuktur. Boşanmış kadın hamile ise, bunu gizlemesi uygun değildir.
Veya bundan murat iddetini bir an önce tamamlamak arzusuyla veya erkeğin dönüş hakkını ibtal için hayızı henüz bitmediği hâlde bitmiş gibi göstermenin yasaklanması da olabilir.
Ayette, iddetin bitimi hususunda kadının sözünün kabulüne bir delil vardır.
Ayetten murat “eğer Allaha ve ahiret gününe inanmıyorlarsa, Allahın rahimlerinde yarattığını gizlemeleri helâl olur” manası olmayıp, böyle bir hareketin imana aykırı olduğuna tenbihte bulunmaktır. Mü’min böyle bir şeye cüret etmez ve böyle yapması uygun da olmaz.
وَبُعُولَتُهُنَّ أَحَقُّ بِرَدِّهِنَّ فِي ذَلِكَ إِنْ أَرَادُواْ إِصْلاَحًا “Kocaları, bu süre içinde barışmak isterlerse, onları geri almağa daha çok hak sahibidirler.”
Kocaları onları nikâhlamakta ve kendilerine dönmekte en hak sahibi kimselerdir. Lakin bu durum, sonraki ayetten de anlaşıldığı üzere, boşamanın “ricî talak” yani tekrar hanımına dönülebilir bir boşama olması gerekir.
“Barışmak isterlerse”
Kocalar bu şekilde hanımlarına dönmekte hanımlarının zararını değil, iyiliğini isterlerse, evliliği devam ettirirler.
Bundan murat, dönmek için ıslah kasdının şart olması olmayıp, böyle olması gerektiğine bir teşvik ve zarar kasdından da men etmektir.
وَلَهُنَّ مِثْلُ الَّذِي عَلَيْهِنَّ بِالْمَعْرُوفِ “Kadınların, (eşlerine karşı) sorumlulukları olduğu kadar, marûf bir şekilde hakları vardır.”
Erkeklerin kadınlar üzerinde hakları olduğu gibi, kadınların da erkekler üzerinde hakları vardır.
وَلِلرِّجَالِ عَلَيْهِنَّ دَرَجَةٌ “Yalnız erkeklerin kadınlar üzerinde bir derece farkı vardır.”
Erkeklerin kadınlar üzerinde hakta ziyadelik ve üstünlükleri vardır. Çünkü erkeklerin hukuku, zâtları ile ilgili iken kadınların hukuku, onlarla ilgili mehir, onlara yetecek şekilde giyim ve yiyecek, günlerine riayet ve infaktır.
وَاللّهُ عَزِيزٌ حَكُيمٌ “Allah, Azîz – Hakîm’dir.”
Allah Aziz’dir, hükümlerine muhalefet edenden intikam almaya kâdirdir. Hakîm’dir; böyle hükümleri nice hikmet ve maslahatlar için koyar.
229- الطَّلاَقُ مَرَّتَانِ “Boşama iki defadır.”
Tekrar dönülebilen boşama (ric’î talak) iki defadır. Hz. Peygambere ayetle ilgili “üçüncü boşama nerede?” diye soruldu. O da, ayetin devamındaki “…ya da güzellikle salıvermektir” kısmını okudu.
Denildi ki: Ayetin manası, şer’î boşama bir defada bütün bağları koparmak değil, bunları birer birer kullanmaktır. Bundan dolayı Hanefiler iki veya üç boşamayı birden yapmayı “bid’a” olarak değerlendirdiler.[1>
فَإِمْسَاكٌ بِمَعْرُوفٍ أَوْ تَسْرِيحٌ بِإِحْسَانٍ “Sonrası, ya iyilikle geçinmek, ya da güzellikle salıvermektir.”
“Güzellikle salıvermek”, erkeğin üçüncü boşama hakkını da kullanmasıdır. Bunu, ya boşadığını ifade ile veya süresi içinde hanımına dönmemekle yapar.
وَلاَ يَحِلُّ لَكُمْ أَن تَأْخُذُواْ مِمَّا آتَيْتُمُوهُنَّ شَيْئًا إِلاَّ أَن يَخَافَا أَلاَّ يُقِيمَا حُدُودَ اللّهِ “(Evlilikte) tarafların Allah’ın belirlediği ölçüleri koruyamama endişeleri dışında, kadınlara verdiklerinizden (boşama esnasında) bir şeyi geri almanız, sizin için helâl olmaz.”
Sebeb-i Nüzûl
Rivayete göre, Abdullah Bin Übey Bin Selûl’ün kızı Cemîle, kocası Sabit Bin Kays ile problem yaşıyordu.. Hz. Peygambere gelip şöyle dedi: “Ben ve Sabitin başını hiçbir şey bir araya getiremiyor. (Onunla baş başa olamıyoruz.) Vallahi O’nu dininde ve ahlâkında ayıplamıyorum. Lakin, İslâmda iken küfre düşmekten korkuyorum, Ona buğzetmekten kendimi alamıyorum. Ben dışarıya baktığımda onu bir grup adamla beraber gördüm. Baktım ki, onların içinde en siyah, en kısa ve en çirkin olanı benim kocam.”
Bunun üzerine, üstteki ayet nazil oldu. Sabit’in mehir olarak verdiği bahçeyi, boşanma karşılığı olarak geri verdi.
Ayetteki hitap hâkimleredir, alma ve vermenin isnadı onlaradır. Çünkü onlar, kadın ve erkeğin müracaatı durumunda âmir konumundadırlar.
Hitabın eşlere olduğu, bundan sonrasının hâkimlere baktığı da söylenmiştir. Ama bu, meşhur kıraate göre olan nazmı (ayetin dizilişini) teşviş eder.
فَإِنْ خِفْتُمْ أَلاَّ يُقِيمَا حُدُودَ اللّهِ فَلاَ جُنَاحَ عَلَيْهِمَا فِيمَا افْتَدَتْ بِهِ “Eğer onlar Allah’ın belirlediği ölçüleri gözetmeyecekler diye endişe ederseniz, o zaman kadının (boşanmak için) bedel vermesinde ikisine de günah yoktur.”
Ey hâkimler, onların Allah’ın hududunu koruyamayacaklarından korkarsanız, bu durumda erkeğin kadından fidye olarak aldığında ve kadının da bunu vermesinde onlara bir günah yoktur, yapabilirler.
تِلْكَ حُدُودُ اللّهِ “Bunlar Allah’ın sınırlarıdır.”
فَلاَ تَعْتَدُوهَا “Sakın bunları aşmayın.”
وَمَن يَتَعَدَّ حُدُودَ اللّهِ فَأُوْلَئِكَ هُمُ الظَّالِمُونَ “Kim Allah’ın sınırlarını aşarsa, onlar zalimlerin ta kendileridir.”
Yasaktan sonra tehdidin gelmesi, tehdidi daha etkili hâle getirir.
Bil ki, ayetin zâhiri, bu şekilde bir bedel vererek kadının boşanma durumunun ancak bir hoşnutsuzluk ve aralarında şiddetli bir geçimsizlik durumunda caiz olduğuna delâlet eder. Yoksa, kocasının verdiklerinin tamamını geri verse ve hatta ilâvede de bulunsa, yine olmaz. Hz. Peygamberin sözü bunu teyid eder: “Hangi kadın bir zor görmeden kocasından boşanmak isterse, ona cennetin kokusu haram olsun”
Biraz önce bahsi geçen sahabî kadın Cemîlenin, kocasından boşanma talebi olayında, rivayette şunlar da yer alır: Hz. Peygamber Cemileye sorar: “Kocana, sana mehir olarak verdiği bahçeyi geri iade eder misin?”
Kadın şöyle cevap verir: “Evet, fazlasını bile veririm.” Hz. Peygamber şöyle buyurur: “Fazlasına lüzum yok, ama bahçeyi iade et.”
Ekser âlimler, kadının boşanma karşılığında bedel vermesini kerih gördüler, lakin hüküm olarak da uygulanır olduğunu ifade ettiler. Çünkü akitten men etmek, onun fesadına delâlet etmez.
Ve bu şekilde boşanmada, kocaya iade edilene “fidye” lafzı kullanılır.
230- فَإِن طَلَّقَهَا فَلاَ تَحِلُّ لَهُ مِن بَعْدُ حَتَّىَ تَنكِحَ زَوْجًا غَيْرَهُ “Eğer erkek karısını (üçüncü defa) boşarsa, onun dışında bir başka kocayla nikâhlanmadıkça kadın ona helâl olmaz.”
Yani, koca iki defa boşama hakkını kullandıktan sonra son hakkını da kullanarak hanımını boşasa, artık hanımı ona yabancı olur.
Acaba kocanın eski hanımına dönebilmesi için, onun bir başkasıyla sadece akit yapıp boşaması yeterli midir, yoksa aile hayatı yaşamaları şart mıdır?
İbnu Müseyyib gibi, ayetin zâhirine göre sadece akdin yeterli olduğunu söyleyenler olmuşsa da, cumhur (âlimlerin çoğu) aile hayatı yaşamadan bunun yeterli olmadığında ittifak etmişlerdir. Çünkü, şöyle rivayet vardır:
Rufae’nin hanımı ile Hz. Peygamber arasında şöyle bir muhavere olur:
-Rufae beni boşadı, AbdurRahmân Bin Zübeyr benimle evlendi. Ancak onunki elbise püskülü gibi (iktidarsız).
-Rufae’ye dönmek ister misin?
-Evet, isterim.
-Olur ama, sen şimdiki kocanın balcığını, o da senin balcığını tatmadan bu iş olmaz.”
Bu durumda ayet mutlaktır, hadis onu kayıtlamıştır.
Bu hükmün hikmeti, insanların boşanmaya heveslenmelerini ve üç defa boşadığı hanımına kolayca dönmelerini önlemektir. Ekser âlimler nezdinde, eski kocasına dönmek isteyen hanımın göstermelik bir evlilik yapıp boşanması ve bu şekilde eski kocasına helâl hâle gelmesi (hulle), fasiddir. Ebu Hanife, kerih görmekle beraber caiz olduğuna hükmetti. Hz. Peygamber, bu şekilde hulle yaptıran eski kocayı ve ona âlet olan erkeği lânetlemiştir.
فَإِن طَلَّقَهَا فَلاَ جُنَاحَ عَلَيْهِمَا أَن يَتَرَاجَعَا إِن ظَنَّا أَن يُقِيمَا حُدُودَ اللّهِ “(Bu koca da) onu boşadığı takdirde, onlar (kadın ile ilk kocası) Allah’ın koyduğu ölçüleri gözetebileceklerini zannederlerse tekrar birbirlerine dönüp evlenmelerinde bir günah yoktur.”
Eğer Allahın sınırlarını belirlediği aile hukukuna riayet edebileceklerini zann-ı galiple sanırlarsa, tekrar birbirleriyle evlenmelerinde bir beis yoktur.
Ayette geçen “zan” kelimesini “eğer bilirlerse” şeklinde açıklamak doğru değildir. Çünkü işlerin akıbeti gayptır; zannedilir, ama bilinmez.
وَتِلْكَ حُدُودُ اللّهِ “İşte bunlar Allah’ın sınırlarıdır.”
يُبَيِّنُهَا لِقَوْمٍ يَعْلَمُونَ “Bilen bir kavim için onları beyan ediyor.”
231- وَإِذَا طَلَّقْتُمُ النَّسَاء فَبَلَغْنَ أَجَلَهُنَّ فَأَمْسِكُوهُنَّ بِمَعْرُوفٍ أَوْ سَرِّحُوهُنَّ بِمَعْرُوفٍ “Kadınları boşadığınız ve onlar da bekleme sürelerini bitirdikleri zaman, ya onları marûf bir şekilde tutun yahut güzellikle boşayın.”
Ayet metninde geçen ecel’den murat, iddettir. Ecel kelimesi hem müddet, hem de bunun sonu anlamında kullanılır. Böylece hem insan ömrü için, hem de ömrün sonu olan ölüm için kullanılır.
Çünkü iddet müddeti bittikten sonra, kişi artık hanımını tutma yetkisine sahip değildir, birbirlerine yabancı olurlar. Ayetin manası şöyledir:
Kadınlarınızı boşayıp da iddetleri dolduğunda ya onlara zarar vermeden evliliğe geri dönün, veya onları bırakın, uzatma olmadan iddetleri sona ersin.
Görüldüğü gibi burada daha önce geçen bir hüküm yeniden ifade edilmiştir. Bunda, hükme ihtimam göstermek vardır.
وَلاَ تُمْسِكُوهُنَّ ضِرَارًا لَّتَعْتَدُواْ “Haklarına tecavüz edip zarar vermek için onları tutmayın.”
Zarar vermek, hayatı işkenceye çevirmek için onlara geri dönmeyin.
Bu, şu şekilde olabilir: Hanımını boşayan koca, hanımın iddeti biteceği zaman onunla beraber olur, böylece onun bekleyeceği süreyi uzatır. Niyeti ise geçinmek değil, sırf zarar vermektir, zulmetmektir veya onu mehri iade etmeye zorlamaktır.
وَمَن يَفْعَلْ ذَلِكَ فَقَدْ ظَلَمَ نَفْسَهُ “Kim böyle yaparsa kendine zulmetmiş olur.”
Böyle yapan kimse, kendini azaba maruz bırakmakla nefsine zulmetmiş olur.
وَلاَ تَتَّخِذُوَاْ آيَاتِ اللّهِ هُزُوًا “Allah’ın âyetlerini eğlenceye almayın.”
Allahın ayetlerini yüz çevirerek ve onlardaki hükümlere karşı gevşeklik göstererek hafife almayın.
Bunda, zıddıyla bir emir vardır: Yani, “Allahın ayetlerini ciddiye alın.”
Sebeb-i Nüzûl
Rivayete göre, bazıları evleniyor, boşuyor, köleyi azat ediyor, ardından da “şaka yaptım” diyordu. Bunun üzerine ayet nazil oldu.
Hz. Peygamber şöyle buyurur:
“Üç şey vardır ki, bunların ciddisi de ciddi, şakası da ciddidir:
-Boşama.
-Evlenme.
-Köle azat etme.”
وَاذْكُرُواْ نِعْمَتَ اللّهِ عَلَيْكُمْ وَمَا أَنزَلَ عَلَيْكُمْ مِّنَ الْكِتَابِ وَالْحِكْمَةِ يَعِظُكُم بِهِ “Allah’ın üzerinizdeki nimetini, size öğüt vermek için indirdiği Kitab’ı ve hikmeti hatırlayın.”
Bu nimetlerden biri hidayet, bir başkası Hz. Peygamberin gönderilmesidir. Bunlara mukabil şükürle ve hakkını vermekle mukabelede bulunun.
“İndirdiği Kitab’ı ve hikmeti hatırlayın.”
Bunlar da Allahın nimetinden olmakla beraber, Kur’an ve sünnetin ayrıca belirtilmesi, bunların şerefini izhar etmek içindir.
وَاتَّقُواْ اللّهَ “Allah’tan korkun.”
وَاعْلَمُواْ أَنَّ اللّهَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ “Ve bilin ki, Allah her şeyi hakkıyla bilendir.”
Ayetin bu kısmı, hem te’kid, hem de tehdittir.
232- وَإِذَا طَلَّقْتُمُ النِّسَاء فَبَلَغْنَ أَجَلَهُنَّ فَلاَ تَعْضُلُوهُنَّ أَن يَنكِحْنَ أَزْوَاجَهُنَّ إِذَا تَرَاضَوْاْ بَيْنَهُم بِالْمَعْرُوفِ “Kadınları boşadığınız ve onlar da bekleme sürelerini bitirdikleri zaman, kendi aralarında marûf bir şekilde karşılıklı rıza ile anlaştıkları takdirde, (eski eşleriyle) evlenmelerine engel olmayın.”
Ayette kendilerine hitap edilenler, kadının velileridir.
Sebeb-i Nüzûl
Rivayete göre, Ma’kil Bin Yesar, kız kardeşi eski kocasına dönmek isteyip, o da engel olduğunda bu ayet nazil oldu.
Buna göre, kadın evliliğe tek başına karar vermeye yetkili olamaz. Çünkü bunu yapabilseydi, velisinin engel olmasının bir manası kalmazdı. Ayette nikâhın kadınlara nispet edilmesi buna engel değildir. Çünkü nikâh, neticede onların da iznine bağlı bir olaydır.
Ayette eski kocalarının hanımlarına artık karışmaması gerektiği, taşkınlık yaparak ve zor kullanarak başkalarıyla evlenmelerine engel olmamaları da nazara verildiği söylenmiştir.
Ayette “marûf bir şekilde” denilmesi, “dinin uygun gördüğü ve mürüvvetin istihsan ettiği şekilde” anlamına gelir. Bunda, erkeğin kadına küfüv, yani denk olmadığı durumda, kadının velisinin engel olmasının yasak olmadığına bir delâlet vardır.
ذَلِكَ يُوعَظُ بِهِ مَن كَانَ مِنكُمْ يُؤْمِنُ بِاللّهِ وَالْيَوْمِ الآخِرِ “İşte bununla içinizden Allah’a ve ahiret gününe iman edenlere öğüt verilmektedir.”
Burada “işte bununla” ile işaret edilen, zikri geçen hükümlerdir.
Hitap ise herkesedir.
Veya “Ey Peygamber! Kadınları boşadığınızda onları iddetleri içinde boşayın.” (Talak, 1) ayetinde olduğu gibi Hz. Peygamberedir. Bu durumda, işaret edilen bu durumun herkesin kolayca tasavvur edemeyeceği bir durum olduğuna delâlet olur.
“İçinizden Allah’a ve ahiret gününe iman edenlere öğüt verilmektedir.”
Çünkü bundan öğüt alan ve fayda bulan, iman eden kimselerdir.
ذَلِكُمْ أَزْكَى لَكُمْ وَأَطْهَرُ “Bu, sizin için daha hayırlı ve daha temizdir.”
Bunları uygulamak sizin için daha faydalı ve günah kirlerinden daha temizdir.
وَاللّهُ يَعْلَمُ وَأَنتُمْ لاَ تَعْلَمُونَ “Allah bilir, siz bilmezsiniz.”
Allah, kendisinde fayda ve salah olanları bilir, siz ise ilminizin azlığı sebebiyle bilmezsiniz.
233-وَالْوَالِدَاتُ يُرْضِعْنَ أَوْلاَدَهُنَّ حَوْلَيْنِ كَامِلَيْنِ “Anneler çocuklarını tam iki yıl emzirirler.”
Ayette “emzirirler” derken “emzirsinler” manası kastedilmiştir. Buradaki emir, vücub değil, mendubiyet ifade eder.
Ancak,
-Çocuğu annesinden başkası emzirmiyorsa,
-Süt anne bulunmamışsa,
-Baba, süt masrafını karşılayamıyorsa, o zaman “emzirsinler” emri vücub ifade eder.
Ayetteki “anneler” ifadesi, hem boşanmış hanımları, hem de evli hanımları içine alır.
Bazıları, daha evvelinde boşanmış hanımlardan söz edildiği için, ayetin bunlarla alâkalı olduğunu söyler.
“Tam İki Yıl”
Bu konuda bazıları gevşeklik gösterebileceklerinden “tam iki yıl” denilerek te’kid yapıldı.
لِمَنْ أَرَادَ أَن يُتِمَّ الرَّضَاعَةَ “Bu, emzirmeyi tamamlamak isteyenler içindir.”
Bu hüküm, çocuğun süt emmesini tam yapmak isteyen kimseler içindir.
Ayetin bu kısmı babalara bakıyor da olabilir. Çünkü çocuğun nafakası gibi, süt emmesini temin de babaya aittir. Anne, bunu baba namına yapar.
Ayet, emzirmenin nihaî süresinin iki yıl olduğuna, bu iki yıldan sonrasına itibar edilmediğine ve bu süreden daha az süt emzirtmenin de caiz olduğuna bir delildir.
وَعلَى الْمَوْلُودِ لَهُ رِزْقُهُنَّ وَكِسْوَتُهُنَّ بِالْمَعْرُوفِ “Onların (annelerin) yiyeceği, giyeceği, marûf bir şekilde babaya aittir.”
Ayet metninde doğrudan “babaya” demek yerine “çocuk kendisine ait olana” denilmesi, çocuğun babaya ait olmasından ve ona nispet edilmesindendir. İbarenin böyle kullanılması, çocuğun süt meselesinin babaya ait olduğunu ve emzirme masraflarını onun üstlenmesi gerektiğine bir işarettir.
Boşanmış olan kadınlar, bebeklerini iki yıl emzirirler. Bu kadınların rızkı ve elbise masrafları, bu süre içinde babaya aittir. Bu, hâkimin görüşüne ve babanın da imkânlarına göre marûf bir şekilde belirlenir.
Acaba anneye çocuğu emzirmekten dolayı ücret verilir mi? İmam-ı Şafiî bunu caiz görür. Ebu Hanife ise, evli oldukları sürece veya nikâh bağı tam bitmemiş iddet bekleme süresinde bunu caiz görmez.
لاَ تُكَلَّفُ نَفْسٌ إِلاَّ وُسْعَهَا “Hiç kimseye gücünün üstünde bir sorumluluk yüklenmez.”
Ayetin bu kısmı, babaya düşen nafaka masrafının illetini gösterir ve ayetin öncesinde yer alan “marûf bir şekilde” ibaresini kayıtlar. Yani, babaya düşen görev, imkânları nispetinde olacaktır.
Bu, aynı zamanda Allahu Teâlânın kimseye gücünün fevkinde teklifte bulunmadığına da bir delildir. Ama bu, böyle bir teklifin mümkün oluşuna engel değildir.
لاَ تُضَآرَّ وَالِدَةٌ بِوَلَدِهَا “Çocuğu sebebiyle hiç bir anne zarara sokulmasın.”
وَلاَ مَوْلُودٌ لَّهُ بِوَلَدِهِ “Çocuğu sebebiyle hiç bir baba da.”
Ayetin önceki kısmını tafsil eder ve o manayı yerleştirir. Yani, iki taraf da birbirine gücünün üstünde bir mükellefiyet yüklemesin, çocuk sebebiyle birbirini zarara sokmasın.
Ayetlerde çocuğun bazan anneye, bazan da babaya nisbet edilmesi, anne-babanın çocuğa şefkatini celb içindir. Onun faydasını düşünmek ve ona acımak hususunda ortak hareket etmeleri gerektiğine, birinin veya her ikisinin çocuktan dolayı zarar görmemesinin lüzumuna bir uyarıdır.
وَعَلَى الْوَارِثِ مِثْلُ ذَلِكَ “(Baba ölmüşse) mirasçı da aynı şeyle sorumludur.”
Babanın ölümü durumunda, boşanmış hanımın süt emzirme masrafı, rızkı ve elbisesi, babanın varisine aittir.
فَإِنْ أَرَادَا فِصَالاً عَن تَرَاضٍ مِّنْهُمَا وَتَشَاوُرٍ فَلاَ جُنَاحَ عَلَيْهِمَا “Eğer (anne ve baba) kendi aralarında karşılıklı rıza ve danışma sonucu (iki yıl dolmadan) çocuğu sütten kesmek isterlerse, onlara günah yoktur.”
Anne-baba, karşılıklı rıza ile isterlerse iki yıl tamam olmadan çocuğu sütten kesebilirler. Ancak bu, karşılıklı rıza ile olmalı, tek taraflı yapılmamalıdır.
وَإِنْ أَرَدتُّمْ أَن تَسْتَرْضِعُواْ أَوْلاَدَكُمْ فَلاَ جُنَاحَ عَلَيْكُمْ إِذَا سَلَّمْتُم مَّآ آتَيْتُم بِالْمَعْرُوفِ “Eğer çocuklarınızı (bir sütanneye) emzirtmek isterseniz, marûf bir şekilde vereceğiniz ücreti güzelce ödediğiniz takdirde size bir günah yoktur.”
وَاتَّقُواْ اللّهَ “Allah’tan korkun.”
Çocuklar ve süt annelerle ilgili Allahın koyduğu bu esasları korumada hassas olun.
وَاعْلَمُواْ أَنَّ اللّهَ بِمَا تَعْمَلُونَ بَصِيرٌ “Ve bilin ki, Allah, yapmakta olduklarınızı hakkıyla görendir.”
Ayet, hem ilâhî emirleri yerine getirmeye bir teşvik, hem de bu emirlere muhalefet edenlere bir tehdittir.
234- وَالَّذِينَ يُتَوَفَّوْنَ مِنكُمْ وَيَذَرُونَ أَزْوَاجًا يَتَرَبَّصْنَ بِأَنفُسِهِنَّ أَرْبَعَةَ أَشْهُرٍ وَعَشْرًا “İçinizden ölenlerin geride bıraktıkları eşleri, kendi kendilerine dört ay on gün (iddet) beklerler.”
Kocası ölen kadının dört ay on gün beklemesi, hamile olup olmadığının netleşmesi içindir. Ana rahmindeki cenin eğer erkekse üç ayda kıpırdamaya başlar, kız ise bu süre dört aya çıkar. Böylece ayette en uzun süre nazar-ı itibara alınmıştır. Ayrıca on gün de ilave edilmesi, hareketin ilk günlerinin tam hissedilmeme ihtimalini kaldırmak içindir.
Ayette lafzın genel gelişi, İmam-ı Şafiînin dediği gibi Müslüman hanımla ehl-i kitap hanımın, Asamm’ın dediği gibi de hür ile köle hanımın, hamile ile hamile olmayanın bu meselede eşit olmasını iktiza eder. Lakin içtihad, köle hanım için bu müddetin dört ay on gün olmayıp yarısı olduğu şeklindedir.
Hamile olan için bekleme müddeti ise, “Hamile olanların bekleme süresi ise, doğum yapmalarıdır.” (Talak, 4) de ifade edildiği üzere, çocuklarını dünyaya getirmektir.
Hz. Ali ve İbnu Abbas, hamile kadın için çocuğunu dünyaya getirmek veya dört ay on gün beklemek şıklarından hangisi daha uzunsa ihtiyaten onun esas alınması gerektiğini söylerler.
فَإِذَا بَلَغْنَ أَجَلَهُنَّ فَلاَ جُنَاحَ عَلَيْكُمْ فِيمَا فَعَلْنَ فِي أَنفُسِهِنَّ بِالْمَعْرُوفِ “Sürelerini bitirince, kendi başlarına marûf bir şekilde yaptıklarında size bir günah yoktur.”
Ayette hitap, hem idarecilere, hem de bütün Müslümanlaradır. Kadın iddet müddeti bittiğinde, başkasıyla evlenmek için görüşmek gibi iddet süresince kendisine yasak olan durumlardan sıyrılır.
Ancak bunu yaparken dinin ölçüleri çerçevesinde hareket etmesi lazımdır. Ölçüleri aştığında, idarecilerin ve çevresinin onu yanlış tavırlardan alıkoymaları gerekir, bunu yapmazlarsa vebal altında kalırlar.
وَاللّهُ بِمَا تَعْمَلُونَ خَبِيرٌ “Allah, yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.”
Allah yaptıklarınızdan haberdardır ve ona göre karşılığını verir.
235- وَلاَ جُنَاحَ عَلَيْكُمْ فِيمَا عَرَّضْتُم بِهِ مِنْ خِطْبَةِ النِّسَاء أَوْ أَكْنَنتُمْ فِي أَنفُسِكُمْ “(Vefat iddeti beklemekte olan) kadınlara kendileri ile evlenmek istediğinizi tariz ile (üstü kapalı olarak) söylemenizde veya bu isteğinizi içinizde saklamanızda sizin için bir günah yoktur.”
Burada ifade edilen tariz, hakikat ve mecaz olmadan maksada işarette bulunmak, hafiften hissettirmektir. “Sana bir selam vereyim diye geldim” demek gibi.
Kinaye ise, bir şeyin levazımını ve tevabiini zikrederek delalette bulunmaktır. Mesela, uzun boylu kimseye “kılıcının kını uzun”, misafirperver insana “külü çok” denilmesi gibi.
Ayette durumu ifade edilen kadınlar, kocasının vefatı dolayısıyla iddet bekleyen kadınlardır. Ona talip olduğunu tariz yollu söylemek ise “güzelsin, cömertsin” gibi ifadeler kullanmaktır.
Kalbinizde gizleyip açıktan veya tariz yollu bir şey dememenizde de bir günah yoktur.
عَلِمَ اللّهُ أَنَّكُمْ سَتَذْكُرُونَهُنَّ “Allah biliyor ki, siz onlara bunu söyleyeceksiniz.”
Allah biliyor ki, onlarla ilgili olarak sükût etmeye ve istekli olduğunuzu gizlemeye sabredemeyeceksiniz. Bu ifadede, onları bir nevi kınama vardır.
وَلَكِن لاَّ تُوَاعِدُوهُنَّ سِرًّا إِلاَّ أَن تَقُولُواْ قَوْلاً مَّعْرُوفًا “Marûf bir söz söylemeniz dışında, sakın onlarla gizliden gizliye buluşma yönünde sözleşmeyin.”
Onlardan söz edebilirsiniz, ama evlilik veya ilişki hususunda birbirinize randevu vermeyin.
Burada ifade edilen “marûf söz” açıktan değil, üstü kapalı bir şekilde evlenme arzusunu çıtlatmaktır. Ayette, kocası ölmüş kadına henüz iddet hâli devam ederken açıktan talip olmanın haramlığına, üstü kapalı hissettirmenin ise caiz olduğuna bir delil vardır. Kocasından bain talakla ayrılmış olan kadına, iddet hâli devam ederken talip olduğunu hissettirmenin caiz olup olmaması ise ihtilaflıdır. Ama daha zâhir olan durum, bunun caiz olmasıdır.
وَلاَ تَعْزِمُواْ عُقْدَةَ النِّكَاحِ حَتَّىَ يَبْلُغَ الْكِتَابُ أَجَلَهُ “Bekleme müddeti bitinceye kadar da nikâh yapmaya kalkışmayın.”
وَاعْلَمُواْ أَنَّ اللّهَ يَعْلَمُ مَا فِي أَنفُسِكُمْ “Bilin ki, Allah içinizden geçeni hakkıyla bilir.”
فَاحْذَرُوهُ “Onun için (Allah’a karşı gelmekten) sakının” وَاعْلَمُواْ أَنَّ اللّهَ غَفُورٌ حَلِيمٌ “Ve bilin ki Allah gerçekten Ğafur – Halîm’dir.”
Allah, Gafur’dur boşanmış hanımla evlenmeye azmetmiş, ama Allah korkusundan bir şey dememiş olanı bağışlar, Halîm’dir, ceza vermekte acele etmez.
236- لاَّ جُنَاحَ عَلَيْكُمْ إِن طَلَّقْتُمُ النِّسَاء مَا لَمْ تَمَسُّوهُنُّ أَوْ تَفْرِضُواْ لَهُنَّ فَرِيضَةً “Kendilerine el sürmeden ya da mehir belirlemeden kadınları boşarsanız size bir günah yoktur.”
َّنُهوُعِّتَمَو “(Bu durumda) onlara mal verip faydalandırın.”
Kişi, hanımıyla teması olmadan onu boşarsa, mehir olarak bir şey kararlaştırılmamış ise, boşadığı hanımına bir miktar mal verir.
وَمَتِّعُوهُنَّ عَلَى الْمُوسِعِ قَدَرُهُ وَعَلَى الْمُقْتِرِ قَدْرُهُ مَتَاعًا بِالْمَعْرُوفِ “Geniş imkanı olan hâline göre, eli dar olan da haline göre marûf bir şekilde faydalandırmalıdır.”
Bunun miktarını hâkim belirler. Hanımını, ona el sürmeden boşayan bir sahabiye Hz. Peygamber şöyle demiştir: “Ona bir miktar ikramda bulun.”
حَقًّا عَلَى الْمُحْسِنِينَ “Bu, muhsin olanlar üzerinde bir borçtur.”
Cenab-ı Hakkın, bu hükmü uygulayacaklara, daha yapmadan “muhsinler, yani “iyi iş yapanlar” ünvanı vermesi, onları böyle olmaya teşvik içindir.
237- وَإِن طَلَّقْتُمُوهُنَّ مِن قَبْلِ أَن تَمَسُّوهُنَّ وَقَدْ فَرَضْتُمْ لَهُنَّ فَرِيضَةً فَنِصْفُ مَا فَرَضْتُمْ “Eğer onlara mehir belirlemiş olarak kendilerine el sürmeden onları boşarsanız, tespit ettiğiniz mehrin yarısı onlarındır.”
Önceki ayette mehri belirlenmemiş kadını cinsî beraberlik olmadan boşama durumu ele alınmıştı. Bu ayette de mehri belirlenmiş kadını boşama durumu ele alındı. Bu durumda, belirlenmiş olan mehrin yarısı verilir.
إَلاَّ أَن يَعْفُونَ أَوْ يَعْفُوَ الَّذِي بِيَدِهِ عُقْدَةُ النِّكَاحِ “Ancak kadının, ya da nikâh bağı elinde bulunanın (kocanın) paylarından vazgeçmesi başka.”
وَأَن تَعْفُواْ أَقْرَبُ لِلتَّقْوَى “Bununla birlikte (ey erkekler), sizin vazgeçmeniz takvaya daha yakındır.”
وَلاَ تَنسَوُاْ الْفَضْلَ بَيْنَكُمْ “Aranızdaki fazileti unutmayın.”
Hanımına el sürmeden boşayan kimse, mehrin yarısını geri alma hakkına sahip iken bunu almazsa, hakkını bağışlamış olur. Cübeyr Bin Mut’im bir hanımla evlenir, ama ilişkiye girmeden onu boşar. Belirledikleri mehrin tamamını verir ve “ayette bildirilen hakkından vazgeçmeye ben daha layıkım” der.
إِنَّ اللّهَ بِمَا تَعْمَلُونَ بَصِيرٌ “Şüphesiz Allah, yaptıklarınızı hakkıyla görendir.”
Sizin onlara ikramınızı ve ihsanınızı elbette zâyi etmez.
238- حَافِظُواْ عَلَى الصَّلَوَاتِ “Namazlara devam edin.”
Namazlarını vaktinde kılın ve aksatmayın.
Bu ayetin evlat ve aile hayatı ile ilgili ayetler arasında ele alınması, insanların bu işlerle uğraşırken namazdan geri kalmamaları içindir.
والصَّلاَةِ الْوُسْطَى “Özellikle de salat-ı vustaya (orta namaza).”
Salat-ı Vusta
Bir rivayette, salât-ı vusta ikindi namazı olarak ifade edilir. Şöyle ki:
Müslümanlar Hendek savaşında ikindi namazı kılacak vakit bulamayınca Hz. Peygamber şöyle der: “Bizi salât-ı vusta olan ikindiden alıkoydular. Allah evlerini ateşle doldursun.”
İkindi namazının salât-ı vusta olarak ifade edilişi, insanların o vakitte genelde işlerine dalmaları ve bir de gündüz ve gece meleklerinin o vakitte nöbeti birbirlerinden devralmaları sebebiyledir.
Denildi ki: Salât-ı vusta öğle namazıdır. Çünkü gündüzün ortasındadır ve insanlara da çok meşakkatli gelir. Hz. Peygamber (asm) “işlerin en hayırlısı, en zahmetli olandır” buyurmuştur.
Salât-ı vustanın sabah namazı olduğu da söylenir. Çünkü iki gündüz ve iki gece namazının ortasında yer alır. Ayrıca, ayette sabah namazının meşhud olduğu ifade edilmiştir.
Salât-ı vustanın akşam namazı olduğu da söylenmiştir. Çünkü farz olan rekat sayısı iki ile dört arasında olan üç rekattır.
Yatsı olduğu da söylenmiştir. Çünkü gecenin iki ucunda yer alan ve cehri okunan akşam ile yatsı ortasında yer almıştır.
Hz. Aişe, Hz. Peygamberin salât-ı vustayı ikindi namazı olarak ifade ettiğini söyler.
وَقُومُواْ لِلّهِ قَانِتِينَ “Allah için kıyama durun.”
Kıyamda iken Allahı zikredin.
Bunun huşu’ manası ifade ettiği de söylenmiştir. İbnu Müseyyib, bundan muradın sabah namazında kunut olduğunu söyler.
239- فَإنْ خِفْتُمْ فَرِجَالاً أَوْ رُكْبَانًا “Eğer (bir tehlikeden) korkarsanız, namazı yaya olarak veya binek üzerinde kılın.”
Düşmandan veya başka bir şeyden korkarsanız yürüyerek veya oturduğunuz yerden namaz kılınız.
Ayette, düşmanla savaş esnasında da göğüs göğüse mücadelede namazın vücubuna bir delil vardır. İmam-ı Şafiî bu görüştedir. İmam-ı Azam ise, yürürken ve göğüs göğüse çarpışmada namaz kılınmayacağını söyler.
فَإِذَا أَمِنتُمْ فَاذْكُرُواْ اللّهَ كَمَا عَلَّمَكُم مَّا لَمْ تَكُونُواْ تَعْلَمُونَ “Emin olduğunuzda ise, bilmediklerinizi size öğrettiği şekilde Allah’ı zikredin.”
Emin olduğunuzda ise, namazlarınızı normal kılınız.
Veya “Allahı zikredin” ifadesinden murat, “size verdiği emniyet nimetine mukabil Allaha şükrediniz” manası da olabilir.
240 - وَالَّذِينَ يُتَوَفَّوْنَ مِنكُمْ وَيَذَرُونَ أَزْوَاجًا وَصِيَّةً لِّأَزْوَاجِهِم مَّتَاعًا إِلَى الْحَوْلِ غَيْرَ إِخْرَاجٍ “İçinizden ölüp geriye dul eşler bırakan erkekler, eşleri için, evden çıkarılmaksızın bir yıla kadar geçimlerinin sağlanmasını vasiyet etsinler.”
Bu, İslamın ilk devrinde idi. Sonra (Bakara, 234) ile neshedildi. Nesheden bu ayet her ne kadar tertip itibariyle bu sûrede daha önce yer aldıysa da, nüzul itibariyle sonradır. Onlarla ilgili nafaka hükmü de, Kadına kocasının mirasından düşen miktarla da, onlarla ilgili nafaka hükmü kaldırılmıştır.[2>
فَإِنْ خَرَجْنَ فَلاَ جُنَاحَ عَلَيْكُمْ فِي مَا فَعَلْنَ فِيَ أَنفُسِهِنَّ مِن مَّعْرُوفٍ “Ama onlar kendileri çıkarlarsa, artık onların marûf bir şekilde kendileri ile ilgili olarak işlediklerinden dolayı size bir günah yoktur.”
Bu süre geçtikten sonra, kadın güzel koku sürünebilir, yas tutmayı terk edebilir.
Ayet, kocası ölen kadının devamlı onun evinde kalmak ve ona yas tutmakla mükellef olmadığına, isterse kalıp nafaka alabileceğine, isterse de çıkıp gidebileceğine delalet eder.
وَاللّهُ عَزِيزٌ حَكِيمٌ “Allah Azîz’dir – Hakîm’dir.”
Allah, emrine muhalefet edenlere karşı Azîz’dir, kulların maslahatlarını gözetmede de Hakîm’dir.
241- وَلِلْمُطَلَّقَاتِ مَتَاعٌ بِالْمَعْرُوفِ “Boşanmış kadınların marûf bir şekilde geçimlerinin sağlanması onların hakkıdır.”
حَقًّا عَلَى الْمُتَّقِينَ “Bu, müttakiler üzerinde bir borçtur.”
Cenab-ı Hak, daha önce ilişkiye girmeden boşanan hanımlara imkan nisbetinde mal verilmesini istemişti. Burada ise, ayırım yapmadan bütün boşanmış hanımlara marûf bir şekilde mal verilmesini müttakilere düşen bir görev olarak ifade etti.
Buradaki emir bazı âlimlere göre boşanan her hanıma verilmesi gereken bir hakkı ifade eder. Bazıları da bu malın verilmesinin vacip ve müstehap olduğu durumlara dikkat çeker. Bir kısmı da, bundan muradın, iddet süresince kadına verilmesi gereken nafaka olduğunu söyler.
242- كَذَلِكَ يُبَيِّنُ اللّهُ لَكُمْ آيَاتِهِ لَعَلَّكُمْ تَعْقِلُونَ “Düşünesiniz diye, Allah size âyetlerini böyle açıklar.”
Ayet, Allahu Teâlâ canibinden insanların dünya ve ahirette ihtiyaç duyacakları delil ve hükümlerin beyan edileceğine dair bir vaattir. Bunların beyan edilmesi, insanların bunları düşünüp, akıllarını bunları anlamada kullanmaları içindir.
[1> İslam dininde, erkekle kadın arasındaki nikâh bağının birden koparılması yerine üç hak verilmiştir. Bunun üçünü birden kullanmak aradaki bütün bağları kopardığından, artık karı-koca birbirine yabancıdırlar. Kadının bir başkasıyla evlenip ayrılması hâlinde yeni bir nikâhla evlenebilirler. Ama bu üç bağ, birer birer çözülürse, arada geçen sürede iki taraf hatalarını anlayabilirler ve birbirlerini özleyip nikâha ihtiyaç olmaksızın yeniden beraber olurlar.
[2> Nesh konusu, hayli tartışmalı bir konudur. Aynı sûre içinde yer alan bu iki hükmün birini nasih diğerini mensuh görmek yerine her biri kendi sınırları içinde ele alınabilir. Mesela, koca vefat ederken hanımına bir yıl yetecek şekilde nafaka verilmesini vasiyet edip, bir yıl boyunca, gelinin bulunduğu evden anne evine gönderilmemesini söyleyebilir. Hanımı ise, ya bu vasiyete göre bir yıl bekler veya isterse dört ay on gün geçtikten sonra evlenebilir.
243- أَلَمْ تَرَ إِلَى الَّذِينَ خَرَجُواْ مِن دِيَارِهِمْ وَهُمْ أُلُوفٌ حَذَرَ الْمَوْتِ “Binlerce kişi oldukları hâlde, ölüm korkusuyla yurtlarını terk edenleri görmedin mi?”
“Görmedin mi?” şeklindeki bir ifade, anlatılacak olan kıssayı bilen ehl-i kitap ve erbab-ı tarih için bir hayret uyandırma ve takrirdir. Buna muhatap olan kimse, bunu duymamış ve görmemiş ise, “görmedin mi?” diye hitap edilmesi, olayın dillere destan olacak şekilde hayret verici olduğunu gösterir.
Rivayete göre Daverdan beldesinde taun felaketi olmuş, kaçarak oradan çıkmışlardır. Allah bunları öldürmüş, sonra da Allahın kaza ve kaderinden kaçış olmadığını yakînen anlamaları için diriltmiştir.
Bir başka rivayete göre ise, bunlar İsrailoğullarından bir kavimdir. Hükümdarları bunları cihada davet etmiş, onlar ise ölüm korkusuyla kaçmışlardır. Allah bunları sekiz gün öldürdü, sonra da diriltti.
Bunların sayısı hakkında onbin, otuzbin, yetmişbin gibi farklı rivayetler vardır.
فَقَالَ لَهُمُ اللّهُ مُوتُواْ ثُمَّ أَحْيَاهُمْ “Allah, onlara “ölün” dedi, sonra da onları diriltti.”
Allahın onlara “ölün” demesi “kün feyekun” tarzındadır. Yani, hepsi bir anda Allahın emri ve dilemesiyle bir kişinin ölümü gibi sebepsiz, toplu halde öldüler.
Onlara “ölün” emrinin melek aracılığı ile olduğu söylendi. Bunun Allaha isnadı, onları korkutmak ve dehşete düşürmek içindir.
Denildi ki: Huzakyıl Peygamber Daverdan beldesine uğradı. Buradaki toptan ölen insanların kemikleri çürümüş, vücutları dağılmıştı. Onların bu haline şaştı. Allahu Teâlâ kendisine “onlara Allahın izniyle hepiniz kalkın! diye nida et” dedi. Nida edince, ölüler hep birden “Sübhanekellahümme ve bihamdike, Lailahe illa ente” yani “Allahım, Seni hamd ile tenzih ederiz. Senden başka ilah yok” diyerek ayağa kalktılar.
Bu kıssanın faydası, Müslümanları cihada teşvik ve şehit olmaya yöneltmektir. Ve onları tevekküle ve kadere teslime sevk etmektir.
إِنَّ اللّهَ لَذُو فَضْلٍ عَلَى النَّاسِ “Şüphesiz Allah, insanlara karşı lütuf sahibidir.”
Allah, ibret almaları ve kurtulmaları için onlara hayat vermekle ve bu gerçekleri görmeleri için bu kıssayı Kur’anda anlatmakla insanlara karşı büyük lütuf sahibidir.
وَلَكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لاَ يَشْكُرُونَ “Ama insanların çoğu şükretmezler.”
Lakin insanların çoğu, gerektiği gibi şükretmezler. Şükürden murat, ibret ve ders almak olması da caizdir.
244- وَقَاتِلُواْ فِي سَبِيلِ اللّهِ “Allah yolunda savaşın.”
Allahu Teâlâ, ölümden kaçışın bir çare olmadığını ve kaderin mutlaka gerçekleşeceğini beyan ettikten sonra, onlara Allah yolunda savaşı emretti. Ta ki ölüm gelecekse de Allah yolunda savaşırken gelsin, veya zafer elde etsinler, sevap kazansınlar.
وَاعْلَمُواْ أَنَّ اللّهَ سَمِيعٌ عَلِيمٌ “Ve bilin ki, şüphesiz Allah Semi’dir – Alîm’dir.”
Allah hem geri duranların hem de ileri atılanların dediklerini işitir, onların neleri gizlediklerini de bilir.
245- مَّن ذَا الَّذِي يُقْرِضُ اللّهَ قَرْضًا حَسَنًا فَيُضَاعِفَهُ لَهُ أَضْعَافًا كَثِيرَةً “Var mı Allah’a güzel bir borç verecek kimse ki, O da ona kat kat ödesin, karşılığını versin.”
“Allaha borç vermek”ten murat, kendisinden sevap beklenen ameli takdim etmeyi anlatan bir meseldir.
Bunu yaparken de ihlâsla, içinden gelerek güzel bir şekilde yapmak lazımdır. Bunun da en güzeli, cihadla ve Allah yolunda vermekte kendini gösterir.
Bunun ne kadar kat kat verileceğini Allah bilir. Bire yedi yüz şeklinde diyenler olmuştur.
وَاللّهُ يَقْبِضُ وَيَبْسُطُ “Allah daraltır ve genişletir.”
Allah, hikmeti muktezasınca bazılarına daraltır, bazılarına da genişletir.
Öyleyse size genişlik verdiği durumda cimrilik yapmayın ki, halinizi değiştirmesin.
وَإِلَيْهِ تُرْجَعُونَ “Ancak O’na döndürüleceksiniz.”
Orada size yaptıklarınıza göre karşılık verir.
246- أَلَمْ تَرَ إِلَى الْمَلإِ مِن بَنِي إِسْرَائِيلَ مِن بَعْدِ مُوسَى “Mûsâ’dan sonra İsrailoğullarından ileri gelenleri görmedin mi (ne yaptılar)?”
Ayet metninde geçen mele’, kendileriyle meşveret yapılan seçkin topluluk demektir.
إِذْ قَالُواْ لِنَبِيٍّ لَّهُمُ “Hani, peygamberlerinden birine şöyle demişlerdi:”
Bu Peygamber Hz. Yuşa’dır. Şem’un veya Samuel olduğu da söylenir.
ابْعَثْ لَنَا مَلِكًا نُّقَاتِلْ فِي سَبِيلِ اللّهِ “Bize bir melik gönder de Allah yolunda savaşalım”
Bizim için bir emîr tayin et de, onunla Allah yolunda savaşabilecek bir canlılığa kavuşalım.
قَالَ هَلْ عَسَيْتُمْ إِن كُتِبَ عَلَيْكُمُ الْقِتَالُ أَلاَّ تُقَاتِلُواْ “O da dedi: Üzerinize savaş farz kılınır da, ya savaşmayacak olursanız?”
قَالُواْ وَمَا لَنَا أَلاَّ نُقَاتِلَ فِي سَبِيلِ اللّهِ وَقَدْ أُخْرِجْنَا مِن دِيَارِنَا وَأَبْنَآئِنَا “Onlar dediler: Yurdumuzdan, çocuklarımızdan uzaklaştırılmış olduğumuz hâlde Allah yolunda niye savaşmayalım?”
Vatanımızdan çıkarılmış, çoluk çocuktan ayrı kalmış bir durumumuz varken, Allah yolunda savaştan niye korkalım, niye geri kalalım ki..?
Câlut ve onunla beraber olan Amalika, Rum Denizi sahiliyle, Mısır ve Filistin arasında yaşıyorlardı. Bunlar İsrailoğullarına galip gelmiş, yurtlarını ellerinden alıp çocuklarını köle yapmışlardı. Krallar neslinden gelen kırkdört kişi de ellerinde esir durumda idi.
فَلَمَّا كُتِبَ عَلَيْهِمُ الْقِتَالُ تَوَلَّوْاْ إِلاَّ قَلِيلاً مِّنْهُمْ “Ama onlara savaş farz kılınınca, içlerinden pek azı hariç, yüz çevirdiler.”
Bunların, Bedir ashabının sayısı kadar, yani üçyüz onüç kişi olduğu söylenir.
وَاللّهُ عَلِيمٌ بِالظَّالِمِينَ “Allah, zalimleri hakkıyla bilendir.”
Ayet, cihadı terk şeklindeki zulümlerine karşılık taraf-ı ilâhîden bir tehdittir.
247- وَقَالَ لَهُمْ نَبِيُّهُمْ “Peygamberleri onlara şöyle dedi:”
إِنَّ اللّهَ قَدْ بَعَثَ لَكُمْ طَالُوتَ مَلِكًا “Allah, size Tâlût’u hükümdar olarak gönderdi”
Tâlut, İbranice özel bir isimdir. Bunu “tûl” kelimesinden bu vezne sokmak bir zorlamadır. Sonuna tenvin almayışı, bunu gösterir.
Rivayete göre, onların peygamberi Allaha kendilerine bir emîr göndermesi için dua etti. Kendisine verilen bir asa ile emîrin belirleneceği bildirildi. Yapılan ölçümlerde bu boyda ancak Tâlut çıktı.
قَالُوَاْ أَنَّى يَكُونُ لَهُ الْمُلْكُ عَلَيْنَا “Onlar dediler: O bizim üzerimize nasıl hükümdar olabilir?”
وَنَحْنُ أَحَقُّ بِالْمُلْكِ مِنْهُ “Biz hükümdarlığa ondan daha lâyığız.”
وَلَمْ يُؤْتَ سَعَةً مِّنَ الْمَالِ “Ona maldan bir genişlik de verilmemiştir.”
Bu kavim, hem nesep hem de imkân yönüyle kendilerini emîr olmaya daha layık gördüler. Tâlut, fakir bir çiftçi veya bir işçi veya derici idi. Bünyaminin neslinden geliyordu, o nesilde peygamber gelmemişti.
قَالَ إِنَّ اللّهَ اصْطَفَاهُ عَلَيْكُمْ “Peygamberleri dedi: Şüphesiz Allah, onu sizin üzerinize seçti.”
Onlar, fakirliği ve nesebinin düşük olması sebebiyle itiraz edince, peygamberleri böyle cevap verdi:
Her şeyden önce Onun emîr olmasında temel sebep, Allahın onu seçmiş olması ve size tercih etmesidir, Allah maslahatları sizden daha iyi bilir.
وَزَادَهُ بَسْطَةً فِي الْعِلْمِ وَالْجِسْمِ “Onu bilgide ve cisimde üstün kıldı.”
İkinci olarak da ilmen seçkin ve bedenen güçlü kıldı. İlmiyle idarî işlerde başarı sağlar, bedenen göz doldurmasıyla da kalpler üzerinde daha iyi bir otorite, düşmana karşı koymada daha kuvvetli ve savaşın zorluklarında daha cesaretli olur.
وَاللّهُ يُؤْتِي مُلْكَهُ مَن يَشَاء “Allah, mülkünü dilediğine verir.”
Üçüncü olarak da, Allah mutlak manada mülkün sahibidir, dilediğine nasip eder.
وَاللّهُ وَاسِعٌ عَلِيمٌ “Allah, Vasi’ – Alîm’dir (lütfu geniştir, her şeyi bilendir).”
Dördüncü olarak ise, O’nun lütfu boldur, fakire genişlik verir, zengin kılar. O, her şeyi bilendir, görevlere kimin daha ehil olduğunu bilir.
248- وَقَالَ لَهُمْ نِبِيُّهُمْ “Peygamberleri, onlara şöyle dedi:”
Bu topluluk, Allahu Teâlânın Tâlutu seçmiş olduğuna ve onu kendilerine emîr yaptığına dair bir alâmet isteyince, peygamberleri şöyle dedi:
إِنَّ آيَةَ مُلْكِهِ أَن يَأْتِيَكُمُ التَّابُوتُ “Onun hükümdarlığının alameti, size sandığın gelmesidir.”
Onun emir oluşunun alâmeti, Tevrat sandığının size gelmesidir. Rivayete göre bu Tevrat sandığının boyu üç zira’, eni iki zira’ idi. Tahtadan olup altın yaldızlıydı.
فِيهِ سَكِينَةٌ مِّن رَّبِّكُمْ “Onda Rabbinizden bir sekine vardır.”
“Onda” derken zamir Tevrat sandığın gelmesine râci’dir. Yani, o Tevrat sandığının gelmesinde size sükûn ve itminan vardır.
Veya Tevrat sandığına da râci olabilir. Yani, o sandıkta kendisiyle sükûnet bulacağınız Tevrat bırakılmıştır. Hz. Musa savaşta bu sandığı önlerine alıyor, onu gören İsrailoğullarının nefsi sükunet buluyor, savaştan kaçmıyorlardı.
Bununla alakalı şöyle denildi: Bu sandıkta zeberced veya yakuttan bir sûret vardı. Bunun başı ve kuyruğu kedi gibi idi, ayrıca iki kanadı vardı. Ses çıkarınca sandık düşman tarafına yönelir, onlar da bunu takip ederlerdi. Durduğunda onlar da durur, sükûnet bulurlar, kendilerine ilâhî yardım gelirdi.
Yine denildi ki, bu sandıkta Hz. Âdemden Hz. Muhammede kadar (aleyhimüs-selâm) peygamberlerin sûreti vardı.
Şöyle de denildi: Sandık, kalptir. Onda olan sekîne, ilim ve ihlâs gibi değerlerdir. Sandığın gelmesi, kalpte daha önce olmayan ilim ve vakarın oraya yerleşmesidir.
وَبَقِيَّةٌ مِّمَّا تَرَكَ آلُ مُوسَى وَآلُ هَارُونَ “Âl-i Musa ve Âl-i Harunun bıraktıklarından bir bakiyye vardır.”
Bunların Tevrat levhaları, Hz. Musanın asası ve elbisesi, Hz. Harunun sarığı olduğu söylenir.
Hz. Musanın ve Hz. Harunun âli, onların çocuklarıdır veya bizzat kendileridir.
Veya Benî İsrailin peygamberleridir. Çünkü onlar, bu iki peygamberin çocukları hükmündedir.
تَحْمِلُهُ الْمَلآئِكَةُ “Onu melekler getirecektir.”
Denildi ki: Allahu Teâlâ bu sandığı Hz. Musadan sonra semaya kaldırmıştı. Melekler bunu onların bakışları altında yere indirdi.
Şöyle de denildi: Bu sandık Hz. Musadan sonra İsrailoğullarının diğer peygamberlerinin yanında bulundu, bununla Allahtan fetih istiyorlardı. İsrailoğulları bozulunca kâfirler onlara galip geldi, bu sandığı aldılar. Tâlut, İsrailoğullarının başına geçince, o kâfirlere belâ isabet etti, öyle ki beş tane şehirleri helâk oldu. Bunun üzerine, bu sandıktan dolayı bu belânın başlarına geldiğini düşündüler, onu iki öküzün sırtına koydular. Melekler de o ikisini Tâlut’a doğru sevkettiler.
إِنَّ فِي ذَلِكَ لآيَةً لَّكُمْ إِن كُنتُم مُّؤْمِنِينَ “Eğer mü’min kimseler iseniz, bunda sizin için kesin bir alâmet vardır.”
Ayetin bu kısmı, onların peygamberinin sözünün devamı olabileceği gibi, Cenab-ı Hakkın onlara yönelik bir hitabı da olabilir.
249- فَلَمَّا فَصَلَ طَالُوتُ بِالْجُنُودِ قَالَ “Tâlût, ordu ile hareket edince, şöyle dedi:”
Tâlut, düşman Amalika kavmiyle savaş için ordusuyla beraber yola çıktı. Rivayete göre onlara şöyle dedi: “Benimle beraber ancak genç, dinç, kendini sırf bu işe adayanlar gelsin.” Onun seçtiklerinden seksen bin kişi gelip toplandı. Hava gayet sıcaktı. Çölde yol aldılar, Tâlut’tan, Allahın karşılarına bir nehir çıkarmasını istediler.
إِنَّ اللّهَ مُبْتَلِيكُم بِنَهَرٍ “Şüphesiz Allah, sizi bir nehirle imtihan edecektir.”
Sizin bu talebinizden dolayı, Allah sizi imtihana tâbi tutacak.
فَمَن شَرِبَ مِنْهُ فَلَيْسَ مِنِّي “Kim ondan içerse benden değildir.”
Benim safımda, benimle müttehit değildir.
وَمَن لَّمْ يَطْعَمْهُ فَإِنَّهُ مِنِّي “Kim onu tatmazsa, işte o bendendir.”
Tâlutun Allahın onları nehirle imtihan edeceğini bilmesi, ya bazı âlimlerin dediği gibi nebi olduğu için vahiyledir. Veya nebi değilse, nebînin kendisine haber vermesiyle olmuştur.
إِلاَّ مَنِ اغْتَرَفَ غُرْفَةً بِيَدِهِ “Ancak eliyle bir avuç alabilir.”
Yani, nehrin suyundan çokça almaya izin yoktur, ama bir avuç alınabilir.
فَشَرِبُواْ مِنْهُ إِلاَّ قَلِيلاً مِّنْهُمْ “İçlerinden pek azı hariç, hepsi ırmaktan içtiler.”
Bunların sayısının üçyüz onüç, üçbin, bin olduğu hakkında farklı rakamlar söylenir.
Bir avuç su ile yetinenlere o su yetti. Ama fazla içenler o suya kanmadı, nefsine mağlup olup içtikçe içtiler, yürümeye takatleri kalmayacak hâle geldiler.
Ahirete talip olan kimse için de dünya böyledir.[1>
فَلَمَّا جَاوَزَهُ هُوَ وَالَّذِينَ آمَنُواْ مَعَهُ قَالُواْ “Tâlût ve onunla beraber iman edenler ırmağı geçince, (geride kalanlar) şöyle dediler:”
لاَ طَاقَةَ لَنَا الْيَوْمَ بِجَالُوتَ وَجُنودِهِ “Bugün bizim Câlût’a ve askerlerine karşı koyacak gücümüz yok.”
Çünkü Câlutun ordusu sayıca fazla ve kuvvetli idi.
قَالَ الَّذِينَ يَظُنُّونَ أَنَّهُم مُّلاَقُوا اللّهِ “Allah’a kavuşacaklarını bilenler (ırmağı geçenler), şöyle dediler:”
Bunlardan murat,
-İçlerinden Allaha kavuşacaklarını yakînen bilen ve O’nun sevabını bekleyen ihlaslı kimseler,
-Veya yakında şehid olup Allaha kavuşacaklarını bilenler,
Veya Tâlutla beraber sebat eden o azınlıktır. Ayetin tasvirinden öyle anlaşılıyor ki, sudan bolca içenler nehri geçemediler, diğerleri ise geçti. Aralarında nehir olduğu halde bu şekilde karşılıklı konuştular.
كَم مِّن فِئَةٍ قَلِيلَةٍ غَلَبَتْ فِئَةً كَثِيرَةً بِإِذْنِ اللّهِ “Nice az topluluklar, -Allah’ın izniyle- nice çok topluluklara galip gelmişlerdir.”
وَاللّهُ مَعَ الصَّابِرِينَ “Allah, sabredenlerle beraberdir.”
Allah, yardımıyla ve sevap vermesiyle sabredenlerle beraberdir.
250- وَلَمَّا بَرَزُواْ لِجَالُوتَ وَجُنُودِهِ قَالُواْ “Câlut ve ordusuna karşı savaş meydanına çıktıkları zaman da şöyle dediler:”
رَبَّنَا أَفْرِغْ عَلَيْنَا صَبْرًا “Ey Rabbimiz! Üzerimize sabır yağdır.”
وَثَبِّتْ أَقْدَامَنَا “Ve ayaklarımızı sabit kıl.”
وَانصُرْنَا عَلَى الْقَوْمِ الْكَافِرِينَ “Ve kâfirler topluluğuna karşı bize yardım et (bize zafer ver!)”
Düşman ordusuyla karşı karşıya geldiklerinde Allaha iltica ettiler.
Onların duasında beliğ bir tertip vardır.
1-Evvela, işin esası olan, kalplerinin sabırla dopdolu olmasını istediler.
2-Ardından harpte karşılaşılabilecek ayak sürçmelerine karşı sebat istediler.
3-Sonra da genelde bu ikisine terettüp eden zaferi talep ettiler.
251- فَهَزَمُوهُم بِإِذْنِ اللّهِ “Derken, Allah’ın izniyle onları bozguna uğrattılar.”
وَقَتَلَ دَاوُدُ جَالُوتَ “Ve Davud, Câlût’u öldürdü.”
Denildi ki Îşa peygamber de altı oğluyla beraber Tâlutun askerleri içindeydi. Hz. Davud, onların yedincisi idi ve henüz çok küçüktü, çobanlık yapardı. Allahu Teâlâ peygambere Câlutu Davudun öldüreceğini vahyetti. O da Davudu babasından istedi. Böylece Davud da orduya katıldı.
Yolda üç tane taş Hz. Davuda konuştu: “Câlutu bizimle öldüreceksin” dediler. O da onları torbasına koydu, savaş esnasında kullandı ve Câlutu öldürdü. Sonra Tâlut, Onu kızıyla evlendirdi.
وَآتَاهُ اللّهُ الْمُلْكَ وَالْحِكْمَةَ “Allah, ona (Davud’a) hükümdarlık ve hikmet verdi.”
Allah O’nu İsrailoğullarına kral yaptı. Daha önce böyle bir hükümdar etrafında bir araya gelememişlerdi.
وَعَلَّمَهُ مِمَّا يَشَاء “Ve ona dilediklerinden öğretti.”
Zırh yapmak, hayvanların ve kuşların dillerini bilmek gibi şeyler öğretti.
وَلَوْلاَ دَفْعُ اللّهِ النَّاسَ بَعْضَهُمْ بِبَعْضٍ لَّفَسَدَتِ الأَرْضُ “Eğer Allah’ın; insanların bir kısmıyla diğerlerini savması olmasaydı, yeryüzü bozulurdu.”
وَلَكِنَّ اللّهَ ذُو فَضْلٍ عَلَى الْعَالَمِينَ “Ancak Allah, bütün âlemlere karşı büyük bir lütuf sahibidir.”
252- تِلْكَ آيَاتُ اللّهِ “İşte bunlar Allah’ın âyetleridir.”
Burada “İşte” ifadesiyle işaret edilen, yurtlarından çıkan ve ölüp dirilen binlerce kimse, Tâlutun emîr olması, Tevrat sandığının gelmesi, Câlutun ve ordusunun bozguna uğraması, Davudun Câlutu öldürmesi gibi olaylardır.
نَتْلُوهَا عَلَيْكَ بِالْحَقِّ “Biz onları sana hak olarak okuyoruz.”
Biz bu olayları ehl-i kitabın ve erbab-ı tarihin şüphe etmeyecekleri şekilde gerçeğe uygun olarak sana okuyoruz.
وَإِنَّكَ لَمِنَ الْمُرْسَلِينَ “Şüphesiz sen, Allah tarafından gönderilmiş peygamberlerdensin.”
Sen bunları bilmediğin, duymadığın halde, vahiy ile onlara haber veriyorsun. Bu da delalet eder ki, Sen Allahın gönderdiği ekçilerdensin.
[1> Az miktarla kanaat etse rahat eder, ama daldıkça dalanlar, deniz suyundan içenlerin içtikçe susuzluklarının artması gibi, bir türlü dünyaya doymazlar.
253-بَعْضٍ تِلْكَ الرُّسُلُ فَضَّلْنَا بَعْضَهُمْ عَلَى “İşte bu peygamberler! Biz, onların bir kısmını bir kısmına üstün kıldık.”
“İşte bu peygamberler” ifadesi, sûrede kıssası anlatılan peygamberler topluluğuna bakar.
Veya Hz. Muhammed için malum olan peygamberlerdir. (Aleyhimüsselam)
Veya “peygamberler topluluğu” anlamındadır. Bu son durumda elif-lâm takısı istiğrak ifade eder, yani bütün peygamberleri içine alır.
Her birinin diğerinden farklı mertebesi vardır.
مِّنْهُم مَّن كَلَّمَ اللّهُ “İçlerinden kimiyle Allah konuştu.”
Bundan murat Hz. Musadır. Veya Hz. Musa ve Hz. Muhammeddir. (Aleyhimes selâm) Hz. Musa gece vakti yolunu kaybetmiş iken, Allahu Teâlâ Onunla Turda konuştu, Hz. Muhammed ile de miraç gecesinde “Kab-ı kavseyn ev edna”da iken konuştu.[1> Elbette ikisi arasında büyük bir mesafe vardır.
Hz. Musa, ilâhî kelama mazhariyeti sebebiyle “Kelîmullah” olarak anılır.
وَرَفَعَ بَعْضَهُمْ دَرَجَاتٍ “Bir kısmının da derecelerini yükseltti.”
Allah bazısını da diğerlerine çok cihetlerden veya birbirinden uzak mertebelerle üstün kıldı.
Bundan murat Hz. Muhammeddir. (asm) Çünkü Cenab-ı Hak O’na şunlar gibi özellikler verdi:
-Onun davetini umumi, cihanşümûl yaptı.
-Kendisine pek çok hüccetler ve daimî mu’cizeler verdi.
-Sayıya gelmeyecek şekilde ilmî ve amelî (teorik ve uygulamalı) faziletlerle donattı.
Ayette isim verilmeden peygamberimize işaret edilmesi, O’nun şanının
yüceliğini gösterir. Sanki O, belirlemeye ihtiyaç kalmayacak şekilde belirtilen vasfı kendinde göstermektedir.[2>
Bundan murat Hz. İbrahimin olabileceği de söylenmiştir. Cenab-ı Hak O’nu kendisine Halil, yani dost olmak özelliğiyle yâd etmiştir, bu da en yüce bir mertebedir.
Veya Hz. İdris olabilir. Cenab-ı Hak O’nun hakkında “Biz onu yüce bir konuma yükselttik.” (Meryem, 57) buyurur.
Veya bundan murat, ulu’l-azm peygamberlerin tamamı olabilir.
وَآتَيْنَا عِيسَى ابْنَ مَرْيَمَ الْبَيِّنَاتِ “Meryem oğlu İsa’ya apaçık deliller verdik.”
وَأَيَّدْنَاهُ بِرُوحِ الْقُدُسِ “Ve onu Ruhu’l-Kudüs ile destekledik.”
Cenab-ı Hak Hz. İsayı ismen belirtti. Çünkü Onunla ilgili tahkîr ve tazimde aşırı bir tutum sergilenmektedir. Allahu Teâlâ Hz. İsanın mu’cizelerini üstünlük sebebi kıldı. Çünkü bunlar başkasında cem olmayacak şekilde apaçık ayetler ve büyük mu’cizelerdir.
وَلَوْ شَاء اللّهُ مَا اقْتَتَلَ الَّذِينَ مِن بَعْدِهِم مِّن بَعْدِ مَا جَاءتْهُمُ الْبَيِّنَاتُ “Eğer Allah dileseydi, bunların arkasından gelenler, kendilerine apaçık deliller geldikten sonra, birbirleriyle savaşmazlardı.”
وَلَكِنِ اخْتَلَفُواْ “Fakat ayrılığa düştüler.”
Peygamberler sonrasında insanlar dinde ihtilaf etmişler, birbirlerini dalaletle suçlamışlar ve bu yüzden çatışmalar meydana gelmiştir.
فَمِنْهُم مَّنْ آمَنَ وَمِنْهُم مَّن كَفَرَ “Böylece kimi iman etti, kimi de inkâr etti.”
Bu ihtilaf sonunda Allah bir lütuf olarak bir kısmını peygamberlerin dinine sarılmaya muvaffak kılmış ve bunlar iman etmiş; bir kısmını da dinden yüz çevirmeleri sonucu yardımsız bırakmış ve bunlar da kâfir olmuştur.
وَلَوْ شَاء اللّهُ مَا اقْتَتَلُواْ “Allah dileseydi, birbirleriyle savaşmazlardı.”
Bunun tekrarı, manayı kuvvetlendirmek içindir.
وَلَكِنَّ اللّهَ يَفْعَلُ مَا يُرِيدُ “Lâkin Allah dilediğini yapar.”
Bir lütuf olarak dilediğini muvaffak kılar, bir adalet olarak da dilediğini perişan eder.
Ayet, peygamberlerin derecelerinin farklı ve bazısının bazısına üstünlüğünün caiz olmasına bir delildir.
Keza, hadiseler Allahın elindedir, ister hayır ister şer, ister iman ister küfür hepsi Allahın dilemesine tâbidir.
254- يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ أَنفِقُواْ مِمَّا رَزَقْنَاكُم مِّن قَبْلِ أَن يَأْتِيَ يَوْمٌ لاَّ بَيْعٌ فِيهِ وَلاَ خُلَّةٌ وَلاَ شَفَاعَةٌ “Ey iman edenler! Hiçbir alışverişin, hiçbir dostluğun ve hiçbir şefaatin olmadığı bir gün gelmeden önce, size rızık olarak verdiklerimizden Allah yolunda harcayın.”
Öyle bir gün gelecek ki, o gün dünyada ihmal ettiklerinizi telâfi imkânı ve ilâhî azaptan kurtuluş olmayacak. Çünkü o günde harcadıklarınızı tahsil edebileceğiniz alışveriş yoktur, azaptan fidye vererek kurtulmak yoktur, dostluk da o gün bir fayda vermeyecektir. Şefaatle de kurtulamazsınız:
“O gün, Rahmân’ın kendisine izin verdiği ve sözünden hoşnud olduğundan başkasının şefaati fayda vermez.” (Taha, 109)
Dolayısıyla yapmış olduğunuz şeylerin vebalinden kurtulmak için size şefaat edeceklere de dayanıp güvenemezsiniz.
Ayet, “acaba o hesap günü alış-veriş var mı? Dostluk bir fayda verir mi? Şefaat olur mu?” sorularına gayet net bir cevaptır. Yani, o gün hiçbir alış veriş, hiçbir dostluk ve hiçbir şefaat olmayacak, bunların hiçbiriyle kurtulamayacaklardır.
وَالْكَافِرُونَ هُمُ الظَّالِمُونَ “Kâfirler, zalimlerin ta kendileridir.”
Ayetin evvelinde başkalarına infak emredilmişti. İşte, zekâtı, infakı terk edenler, nefislerine zulmedenlerin ta kendileridir. Veya bunlar malı uygunsuz yere harcamalarıyla zulmetmiş, nimete nankörlük yapmışlardır.
“Onlar” demek yerine “kâfirler” denilmesi onlar için bir sertlik ve tehdittir. Benzeri bir durumu “Ona bir yol bulabilenlerin Beyt’i haccetmesi Allah’ın insanlar üzerinde bir hakkıdır. Kim de inkâr ederse, şüphesiz Allah bütün âlemlerden müstağnidir.” (Âl-i İmran, 97) de görürüz. “Kim haccetmezse” yerine “kim de inkâr ederse” denilmiştir.
Ayrıca ayette zekâtı ve infakı terk etmenin kâfirlerin özelliklerinden olduğunu hatırlatmak vardır. Şu ayette de benzeri bir mana ifade edilmiştir:
“Müşriklerin vay hâline!”
“Onlar zekâtı vermeyen kimselerdir.” (Fussılet, 6-7)
255- اللّهُ لاَ إِلَهَ إِلاَّ هُوَ “Allah’tan başka hiçbir ilâh yoktur.”
Yani, ibadete layık olan ancak O’dur, başkası değil.
الْحَيُّ الْقَيُّومُ ا “O, Hayy – Kayyum’dur.”
Allah Hayy’dır, bilmesi ve güç yetirmesi ve daha diğer sıfatları O’nun Hayy olmasıyla alakalıdır.[3>
Kayyum, dâimî olandır. Kıyam, mahlûkatın tedbiri ve muhafazası, Kayyum ise bütün varlıkların tedbirini gören, onları kollayıp gözeten demektir.
لاَ تَأْخُذُهُ سِنَةٌ وَلاَ نَوْمٌ “O’nu ne bir uyuklama tutar, ne de bir uyku.”
Ayette geçen “sine” (uyuklamak), uyku öncesi görülen gevşekliktir.
Nevm, uyku anlamındadır. Uykuda beyin kasları gevşer. Ayette “O’nu ne bir uyuklama tutabilir, ne de bir uyku” derken, normalde “O’nu ne bir uyku tutabilir, ne de bir uyuklama” denmesi gerekirken önce uyuklamanın geçmesi, bunların tertibine göredir. Yani, önce uyuklama olur, ardından uykuya geçilir.
Bu cümle, Allahın mahlûkata benzemesini nefyeder. Ayrıca O’nun Hayy ve Kayyum oluşunu da te’kid eder. Çünkü uyuklayan veya uyuyan yarı ölü gibidir, koruma ve tedbirini görmede noksandır. Bundan dolayı hem burada, hem bundan sonraki cümlelerde atıf kullanılmamıştır.
لَّهُ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الأَرْضِ “Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O’nundur.”
Bu ifade Allahın Kayyum oluşunu ortaya koyar ve bununla ulûhiyette tek olduğuna bir delil getirir.
“Göklerde ve yerde ne varsa” ifadesi bunların hakikatine dâhil veya hariç bunlarda ne varsa hepsini içine alır.
مَن ذَا الَّذِي يَشْفَعُ عِنْدَهُ إِلاَّ بِإِذْنِهِ “İzni olmadan Onun huzurunda şefaat edecek olan kimdir?”
Bu ifade Cenab-ı Hakkın şanının büyüklüğünü beyan eder. Hiçbir şey O’na müsavi veya O’na yakın bir kuvvette değildir. O’nun dilediğini yapmasına hiçbir şey engel olamaz. Bırakın hasım olarak karşısına çıkıp iradesine engel olmak, şefaat ve talep yoluyla da dilediğini yapmasına engel olmak söz konusu değildir.
يَعْلَمُ مَا بَيْنَ أَيْدِيهِمْ وَمَا خَلْفَهُمْ “O, onların önlerinde ve arkalarında ne varsa hepsini bilir.”
Allah onların hem öncelerini, hem sonralarını bilir. Hem dünya, hem ahiret işlerini bilir. Onların hem hissettiklerini, hem de akıllarından geçenleri bilir. Hem idrak ettiklerini, hem de idrak etmedikleri şeyleri bilir.
وَلاَ يُحِيطُونَ بِشَيْءٍ مِّنْ عِلْمِهِ إِلاَّ بِمَا شَاء “Onlar ise, O’nun ilminden, kendisinin dilediği kadarından başka bir şey kavrayamazlar.”
Onlar, Allahın malumatından, Onun insanların bilmesini istediğinden daha fazlasını bilemezler. Bu ifadenin öncesine atfedilmesi şundandır: Allahu Teâlânın insanların hem önlerindeki hem arkalarındaki her şeyi bilmesi, O’nun birliğine delâlet eden zâtî- tam ilmine delalet eder.
وَسِعَ كُرْسِيُّهُ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضَ “O’nun kürsisi, bütün gökleri ve yeri kuşatmıştır.”
Bu ifade, Allahu Teâlânın azametini bir tasvîrdir ve “Allah’ı hakkıyla takdir edemediler. Hâlbuki yeryüzü kıyamet gününde bütünüyle O’nun kabzasındadır. Gökler de O’nun sağ eliyle dürülmüştür.” (Zümer 67) ayeti gibi mücerred bir temsildir. Gerçekte bir kürsî yoktur, o kürsiye oturan da yoktur.
Allahın kürsisi, O’nun ilim ve saltanatından bir mecaz olduğunu da söylenmiştir. Bu, âlim ve hükümdarın kürsisi olmasından hareketledir.
Kürsînin arşın önünde bir cisim olduğunu söyleyen de olmuştur. Bu kürsî, yedi semayı kuşatmıştır. Hz. Peygamberin şöyle dediği rivayet edilir: “Yedi kat sema ve yedi arz, kürsiye nisbetle çöldeki bir halka gibidir. Arşın kürsiye üstünlüğü ise, çölün bu halkaya üstünlüğü gibidir.”
Belki de kürsî, burçlar feleki diye meşhur olan felektir.
Kürsî kelimesi aslında, üzerine oturulan şeydir.
وَلاَ يَؤُودُهُ حِفْظُهُمَا “Onların her ikisini de korumak O’na güç gelmez.”
Göklerin ve yerin korunması Allaha ağır gelmez.
وَهُوَ الْعَلِيُّ الْعَظِيمُ “O, Aliyy – Azîm’dir.”
O, Aliyy’dir, benzeri ve şeriki olmaktan yücedir. Azîm’dir, O’na nisbetle masivası (Allah dışında herşey) hakirdir, küçüktür.
Bu ayet, başlıca ilâhîyat meselelerine şümullüdür.
O, Allahu Teâlâ vardır ve ulûhiyette birdir.
-Hayat ile muttasıftır.
-Bizâtihi var olup başkası için de mucittir. Çünkü Kayyum, bizâtihi kâim, başkası için de mukîm olandır.
-Bir mekânda bulunmaktan ve âleme hulûl etmekten münezzehtir.
-Değişme ve yorulmadan müberradır.
-Ruhlara arız olan durumlar O’na arız olamaz.
-Mülk ve melekûtun sahibidir.
-Asıl ve füru’nun, yani hem kök, hem de bundan dallananların yoktan yaratıcısıdır. Şiddetli bir yakalayış sahibidir.
- İzin vermediği O’nun huzurunda şefaat edemez.
-O, her şeyi bilir, açık olanı da bilir, gizli olanı da. Küllî olanı da bilir, cüzî olanı da…
-Saltanat ve kudreti geniştir.
-Hiçbir meşakkatli şey O’na zor gelmez, hiçbir durum O’nu meşgul etmez.
-İdrak edilmekten yücedir.
-O, hiçbir fehmin ihata edemiyeceği tarzda azîmdir.
Bundan dolayı Hz. Peygamber şöyle buyurur: “Kur’anda en büyük ayet, ayete’l- kürsidir. Kim onu okusa, Allah bir meleğe diğer gün aynı saate kadar bir o kimse için hasenat yazmasını, seyyiatını ise silmesini emreder.”
Keza şöyle demiştir: “Her farz namazın sonunda ayete’l-kürsiyi okuyan kimsenin cennete girmesine ölümden başka engel kalmaz. Sıddık ve âbid olanlar buna devam eder. Her kim yatağına girdiğinde bunu okursa, Allah onu kendine, komşusuna, komşusunun komşusuna ve çevresindeki evlere karşı emin kılar.”
256- لاَ إِكْرَاهَ فِي الدِّينِ “Dinde zorlama yoktur.”
Gerçekte bir başkasını, hayır görmediği bir şeyi yapması için zorlamak, zorla o işe sevketmek yoktur.
قَد تَّبَيَّنَ الرُّشْدُ مِنَ الْغَيِّ “Çünkü doğru yol sapık yoldan iyice ayrılmıştır.”
Lakin apaçık ayetlerle iman küfürden ayrılmıştır. Deliller, imanın ebedi saadete ulaştıran doğru bir yol olduğunu ve küfrün de yoldan sapmak olup daimî azaba götürdüğünü ortaya koymuştur.
Akıllı insan, bunu anladığında elbette mutluluğu ve kurtuluşu elde etmek için kendini imana yöneltecektir, bunu yapmak için zorlamaya ihtiyaç olmayacaktır.
Ayet nehiy manasında bir ihbar da olabilir. Yani “dinde zorlama yoktur”, “dinde ikrah yapmayınız, kimseyi zorlamayınız” anlamına gelir.
Bu ayet ya genel bir hüküm olup, “Ey Peygamber! Kâfirlere ve münafıklara karşı cihad et ve onlara karşı sert davran.” (Tahrîm, 9) ayetiyle mensuhtur.[4>
Veya şu rivayete göre, ehl-i kitap hakkındadır:
Sebeb-i Nüzûl
Medineli Müslümanlardan birinin hicret öncesi Hristiyan olmuş iki oğlu vardı. Bunlar Medineye geldiklerinde “ikiniz de Müslüman olmadıkça sizi bırakmam” dedi. Onlarda reddettiler. Sonunda Hz. Peygambere müracaat ettiler. Bu zat dedi: “Ya Rasulallah, bu iki oğlum gözümün önünde ateşe mi girecekler?”
Bu münasebetle ayet nazil oldu. Bunun üzerine onları kendi hallerine bıraktı.
فَمَنْ يَكْفُرْ بِالطَّاغُوتِ وَيُؤْمِن بِاللّهِ فَقَدِ اسْتَمْسَكَ بِالْعُرْوَةِ الْوُثْقَىَ لاَ انفِصَامَ لَهَا “O hâlde, kim tâğûtu inkar eder ve Allah’a iman ederse, hiç kopmayan sağlam bir kulpa yapışmıştır.”
Tağuttan murat,
-Şeytan,
-Putlar,
-Allahtan başka kendisine ibadet edilen veya Allaha ibadetten alıkoyan her şeydir.
“Ve Allah’a iman ederse”
Bakara Sûresi b 315
Bundan murat, “kim tevhid ile ve peygamberleri tasdik ile Allaha inanırsa” manasıdır.
“Hiç kopmayan sağlam bir kulpa yapışmıştır.”
Ayetin bu kısmı, hakka yapışan kimsenin sahih nazar ve isabetli görüşünü istiare yoluyla anlatmaktadır.
وَاللّهُ سَمِيعٌ عَلِيمٌ “Allah, Semi’ – Alîm’dir.”
Allah söylenenleri işitir, niyetleri bilir.
Ayette nifak için bir tehdid de söz konusu olabilir.
257- اللّهُ وَلِيُّ الَّذِينَ آمَنُواْ “Allah, iman edenlerin dostudur.”
Allah, ehl-i imanın muhibbidir, onların işlerini üstlenir.
Ayetteki ehl-i imandan murat, Allahın iman etmelerini irade ettiği ve ilminde iman edeceği sabit olan kimselerdir.
يُخْرِجُهُم مِّنَ الظُّلُمَاتِ إِلَى النُّوُرِ “Onları zulümattan nura çıkarır.”
Onları, hidayet ve tevfikiyle,
-Cehalet,
-Hevâya uymak,
-Vesveseleri kabul etmek
-Küfre yol açan şüpheler gibi karanlıklardan iman nuruna çıkarır.
وَالَّذِينَ كَفَرُواْ أَوْلِيَآؤُهُمُ الطَّاغُوتُ “Kâfirlerin velileri ise tâğûttur.”
İnkâr edenlerin dostları ise, şeytan, hevâ ve benzeri yoldan çıkaran şeylerdir.
يُخْرِجُونَهُم مِّنَ النُّورِ إِلَى الظُّلُمَاتِ “(Onlar da) onları nurdan zulümata çıkarırlar.”
Bu tağutlar, kendi dostlarını, onlara yaratılıştan verilmiş olan nurdan küfre, kabiliyetlerinin bozulmasına ve şehevî şeylere dalmaya sevkederler.
Veya onları beyyinelerin nurundan şek ve şüphe karanlıklarına çıkarırlar.
Ayetin, İslâm’dan dönen bir kavim hakkında indiği rivayet edilir.
Ayette “nurdan karanlıklara çıkarmanın” tağuta isnad edilmesi, sebebiyet vermesi itibarıyladır. Allahın kudret ve iradesinin ona taallukuna mâni değildir.
أُوْلَئِكَ أَصْحَابُ النَّارِ “İşte onlar cehennem ashabıdır.”
هُمْ فِيهَا خَالِدُونَ “Onlar orada daimidirler.”
Ayetin bu kısmı tehdid ve sakındırmadır. Mü’minlere bir vaadde bulunulmayıp inkârcılara böyle bir tehdidin gelmesi, mü’minlerin şanını yüceltmek içindir.
[1> Bkz. Necm, 9.
[2> Yani, belirtilen şablona uyan ancak O olduğundan, ayrıca isim tasrihine ihtiyaç duyulmamıştır.
[3> Yani, hayat sahibi olmayan birinin ne ilim sıfatından, ne kudret sıfatından, ne de şefkat etmek, konuşmak gibi sıfatlarından söz edilemez.
[4> Bir hükmün mensuh olması, onun yürürlülükten kaldırılmasıdır. Mevsimlere göre yiyecek ve giyeceklerin değişmesi gibi, toplumların özelliklerine ve bulundukları hallere göre bazı hükümlerde değişiklik yapılmıştır. Mevzuumuz olan ayeti ise, mensuh kabul etmek yerine küllî bir kaide olarak ele almak daha isabetli olur kanaatindeyiz. Çünkü savaş halinde de zorla Müslüman yapmak yoktur.
258- تَرَ إِلَى الَّذِي حَآجَّ إِبْرَاهِيمَ فِي رِبِّهِ أَنْ آتَاهُ اللّهُ الْمُلْكَ أَلَمْ “Allah kendisine hükümdarlık verdi diye (şımarıp) Rabbi hakkında İbrahim ile tartışanı görmedin mi?”
Ayet, Nemrudun Hz. İbrahimle münazaraya girişmesine hayret ettirir ve onun ahmaklığını gözler önüne serer.
Allahın mülk ve saltanat vermesi kendisini şımarttı ve münazaraya sevketti. “Sana iyilik yaptım diye bana düşmanlık yaptın” sözünde olduğu gibi, burada da aksiyle göstermek vardır. Yani, “Allahın ona mülk vermesinin sonu bu mu olmalıydı?”
Ayette Allahın kâfire saltanat vermesini caiz görmeyen Mu’tezile aleyhine bir delil de vardır.
إِذْ قَالَ إِبْرَاهِيمُ رَبِّيَ الَّذِي يُحْيِي وَيُمِيتُ “Hani İbrahim, “Benim Rabbim diriltir ve öldürür” demişti.”
Rabbim, cesedlerde hayatı ve ölümü yaratarak hayatı verir, hayatı alır.
قَالَ أَنَا أُحْيِي وَأُمِيتُ “O da, “Ben de diriltir ve öldürürüm” dedi.”
Ben de öldürmeyerek ve öldürerek hayatı verir, hayatı alırım.
قَالَ إِبْرَاهِيمُ فَإِنَّ اللّهَ يَأْتِي بِالشَّمْسِ مِنَ الْمَشْرِقِ فَأْتِ بِهَا مِنَ الْمَغْرِبِ “İbrahim dedi: “Şüphesiz Allah güneşi doğudan getirir, haydi sen de onu batıdan getir!”
Aslında Nemrudun “Ben de diriltir ve öldürürüm” ifadesi fasit bir mukabeledir, gerçekte delil olmaktan uzaktır. Ancak Hz. İbrahim, birini affetmek veya öldürmekle hayat vermiş veya öldürmüş olamayacağını tartışmak yerine, Allahtan başkasının güç yetiremeyeceği şeylerden kapalı misali bırakıp açık misale geçti. Yoksa bir delili bırakıp başka delile intikal etmedi.[1>
Ayrıca Nemrud, Allahın yaptığı her şeyi kendisinin de yapabileceğini iddia etmiş olabilir. Hz. İbrahim böyle diyerek onun davasını çürütmüştür.
Nemrudu böyle bir iddiaya sevkeden durum, saltanatın kendisini şımartması ve ahmaklığı olabileceği gibi, hulûl inancı da olabilir.[2>
Denildi ki: Hz. İbrahim putları kırınca Nemrut O’nu günlerce hapiste tuttu, sonra yakmak için oradan çıkarttı. Ona “Senin davet ettiğin Rab kimdir?” diye sual etti ve bu konuda O’nunla tartıştı.
فَبُهِتَ الَّذِي كَفَرَ “O kâfir şaşırıp kaldı.”
وَاللّهُ لاَ يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِمِينَ “Allah, zalimler topluluğunu hidayete erdirmez.”
Hidayeti kabulden kaçınarak nefsine zulmeden kimselere Allah hidayet etmez.
Veya onları münazarada galip kılacak delil getirmeyi nasip etmez.
Veya onları kıyamet günü cennet yoluna sevketmez.
259- أَوْ كَالَّذِي مَرَّ عَلَى قَرْيَةٍ وَهِيَ خَاوِيَةٌ عَلَى عُرُوشِهَا “Yahut altı üstüne gelmiş bir şehre uğrayan kimseyi (görmedin mi?)”
Bunun Hz. İbrahimin kelâmının devamı olduğu da söylenmiştir. Yani, “eğer diriltebiliyorsan Allahu Teâlânın şu olayda dirilttiği gibi sen de dirilt!”
Burada bahsi geçen şahsın Hz. Üzeyr veya Hz. Hızır olduğu söylenir. Üstteki kıssayla bağlantılı olarak düşünüldüğünde ise, öldükten sonra dirilmeyi inkâr eden kimsenin hâli olarak değerlendirilebilir.
Bahsi geçen karye (belde) Buhtunnasrın harap ettiği zamanda Beytu’l-Makdis veya daha önce bahsi geçen ve kendisinden binlerce kişinin çıktığı belde olduğu söylenir. Başka bir belde olması da mümkündür.
قَالَ أَنَّىَ يُحْيِي هََذِهِ اللّهُ بَعْدَ مَوْتِهَا “Şöyle dedi: Allah, burayı ölümünden sonra nasıl diriltir?”
Bunu diyen mü’min ise, böyle deyişinde ihya yolunu tam bilmeyişini itiraf etmek ve buna hayat verecek Allahın kudretini büyük görmek vardır.
Ama kâfir ise, “nasıl diriltir?” derken “hayır, diriltemez” şeklinde akıldan uzak görmek vardır.
فَأَمَاتَهُ اللّهُ مِئَةَ عَامٍ ثُمَّ بَعَثَهُ “Bunun üzerine, Allah onu öldürüp yüzyıl ölü bıraktı, sonra diriltti.”
قَالَ كَمْ لَبِثْتَ “Ve ona dedi: Ne kadar (ölü) kaldın?”
Bu soruyu soran Allahu Teâlâ’dır. Muhatabı kâfir de olsa bu şekilde konuşması uygundur. Çünkü, o inkarcı diriltildikten sonra iman etmiştir veya iman etmeye yaklaşmıştır.
Böyle soran melek veya peygamber de olabilir.
قَالَ لَبِثْتُ يَوْمًا أَوْ بَعْضَ يَوْمٍ “O dedi: Bir gün veya bir günden daha az kaldım.”
Denildi ki, kuşluk vakti ölmüştü, yüz yıl sonra güneşin batımına yakın bir vakitte diriltildi. Güneşe bakmadan “birgün” dedi, ama baktıktan sonra “günün bir kısmı” diye düzeltti.
قَالَ بَل لَّبِثْتَ مِئَةَ عَامٍ “Allah dedi: Hayır, yüz yıl kaldın.”
فَانظُرْ إِلَى طَعَامِكَ وَشَرَابِكَ لَمْ يَتَسَنَّهْ “Böyle iken yiyeceğine ve içeceğine bak, henüz bozulmamış.”
Denildi ki, yiyeceği incir ve üzüm idi, içeceği ise meyve suyu veya süt idi. Tamamı bıraktığı gibi duruyordu.
وَانظُرْ إِلَى حِمَارِكَ “Bir de eşeğine bak!”
“Şimdi eşeğine bak, kemikleri nasıl da dağılmış?” Veya “ona bak, nasıl da bağladığın gibi sâlimen yerinde duruyor? Biz, yiyecek ve içeceği bozulmaktan koruduğumuz gibi, su ve gıda olmadan onu da koruduk.”
Ancak birinci mana hâle daha ziyade delil olur ve sonrasına daha uygundur.
وَلِنَجْعَلَكَ آيَةً لِّلنَّاسِ “(Böyle yapmamız), seni insanlara ibret kılmamız içindir.”
Bizim bunu yapışımız, seni insanlara bir delil yapmak içindir. Rivayete göre eşeğine biner, kavmine gider “ben Üzeyirim” der, onlar ise yalanlar
lar. Bunun üzerine ezbere Tevratı okur. Ondan önce kimse Tevrat’ı ezberlememişti. Bunu görünce O’nu tanırlar ve “O, Allahın oğlu” derler.
Denildi ki: Evine vardığında kendisi genç idi, ama evladı ihtiyarlamıştı. Onlarla konuştuğunda “bu, yüzyıl öncesinin dili” dediler.
وَانظُرْ إِلَى العِظَامِ “Ve kemiklere bak.”
Burada bahsi geçen kemikler, o eşeğinin kemikleri veya “Allah bunları nasıl diriltir?” diye taaccüp ettiği ölülerin kemikleridir.
كَيْفَ نُنشِزُهَا “Nasıl onları bir araya getiriyoruz?”
“Onları nasıl diriltiyoruz.”
Veya “bazısını bazısına yükseltiyor, orayı onunla örtüyoruz.”
ثُمَّ نَكْسُوهَا لَحْمًا “Sonra onlara et giydiriyoruz?”
فَلَمَّا تَبَيَّنَ لَهُ قَالَ أَعْلَمُ أَنَّ اللّهَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ “Bunlar kendisine apaçık belli olunca, şöyle dedi: Biliyorum ki Allah her şeye kadirdir.”
260- وَإِذْ قَالَ إِبْرَاهِيمُ “Hani İbrahim şöyle demişti:”
رَبِّ أَرِنِي كَيْفَ تُحْيِي الْمَوْتَى “Ya Rabbi! Ölüleri nasıl diriltirsin, bana göster.”
Hz. İbrahimin bunu istemesi, ilminin ayne’l-yakine çıkması, yani doğrudan gözüyle de dirilme olayını görmek içindir.
Şöyle de anlatılır: Nemrut “Ben de diriltir ve öldürürüm” deyince Hz. İbrahim “Allahın diriltmesi ruhu bedene geri döndürmesiyledir” dedi. Bunun üzerine Nemrud “gözünle gördün mü?” diye sordu. Hz. İbrahim “evet” diyemedi. Başka bir ciheti anlatmaya intikal etti. Sonra da Cenab-ı Haktan ölüleri dirilttiğini göstermesini istedi. Ta ki, kendisine tekrar sorulursa kalbi mutmain bir şekilde “evet, gördüm” diyebilsin.
قَالَ أَوَلَمْ تُؤْمِن “Allah: İnanmadın mı?” dedi.”
Cenab-ı Hak, elbette Hz. İbrahim’in imanda en üst kimselerden olduğunu biliyordu. Bunu sorması, kıssayı işitenlerin O’nun sorma maksadını bilmeleri içindir.
بَلَى وَلَكِن لِّيَطْمَئِنَّ قَلْبِي “Evet, (inandım), ancak kalbimin mutmain olması için” dedi.”
“Evet ya Rabbi inandım, lakin bunu isteyişim basiretimin ve kalbimin sükûnetinin artması içindir.”
قَالَ فَخُذْ أَرْبَعَةً مِّنَ الطَّيْرِ “Allah dedi: Öyleyse, dört kuş al.”
Bu dört kuşun tavus, horoz, karga ve güvercin olduğu söylenir. Bazıları güvercin yerine kartalı söyler.
Bunda şöyle bir işarî mana vardır:
-Tavus, şehevani isteklerin ve süslü şeylerin sembolüdür.
-Horoz saldırgandır.
-Karga hısset-i nefs ve tul-u emelle meşhurdur.
-Güvercin hevâsının peşinden koşar.
Nefsi ebedi hayatla ihya etmek için, bütün bu özellikleri terk etmek gerekir.
Ayette kuşların nazara verilmesi, bunların insana daha yakın olmasından ve canlı özelliklerini kendilerinde daha çok toplamalarındandır.
فَصُرْهُنَّ إِلَيْكَ “Onları kendine alıştır.”
Onları kendine meylettir, onlarla beraber ol, ta ki onları dikkatle izleyesin, alâmetlerini bilip diriltildikten sonra başkalarıyla karıştırmayasın.
ثُمَّ اجْعَلْ عَلَى كُلِّ جَبَلٍ مِّنْهُنَّ جُزْءًا “Sonra onlardan her bir parçayı bir dağa bırak.”
Sonra onları parçala ve parçalarını yakınındaki dağlara dağıt.
ثُمَّ ادْعُهُنَّ يَأْتِينَكَ سَعْيًا “Sonra da onları çağır, sana uçarak gelirler.”
Sonra “Allahın izniyle gelin” diye çağır, koşarak veya uçarak sana geleceklerdir.
Rivayete göre Hz. İbrahim onları boğazlamak, tüylerini yolmak ve başlarını yanında alıkoymakla emrolundu. Emre göre bu kuşların parçalarını birbirine kattı, karışık bir şekilde dağlara bıraktı. Sonra da onları çağırdı. Çağırdığında her bir parça diğer parçalarla birleşerek cüsse haline geldiler, başlarına doğru yönelip bütünleştiler.
Ayette şöyle bir işarî mana vardır:
Nefsini ebedi hayatla hayatlandırmak isteyen kimse bedenî kuvvelerine yönelip onları öldürmesi ve bunları birbiriyle mezcetmesi gerekir, ta ki bunların şiddeti kırılsın ve ne zaman aklın veya dinin davetiyle onları çağırdığında hemen itaat etsinler.
Ayette Hz. İbrahim’in üstünlüğüne açık bir alâmet de vardır. Allahu Teâlâ Hz. Üzeyre ölüleri nasıl dirilttiğini yüzyıl sonra göstermişken, Hz. İbrahim’e hemen göstermiştir.
Ayrıca mukayese noktasında, birincide “Allah burayı nasıl diriltir” denilmişken, Hz. İbrahim “Ya Rabbi! Ölüleri nasıl diriltirsin, bana göster” diyerek gayet güzel bir edep nümunesi göstermiştir.
وَاعْلَمْ أَنَّ اللّهَ عَزِيزٌ حَكِيمٌ “Ve bil ki, şüphesiz Allah Azîz – Hakîm’dir.”
Bil ki Allah Azîz’dir, dilediğini yapmada aciz değildir. Hakîm’dir, yaptığı ve terk ettiği her şeyde tam bir hikmet sahibidir.
[1> Yani, aslında Hz. İbrahim “Şüphesiz Allah güneşi doğudan getirir, haydi sen de onu batıdan getir!” derken, birinci defa söylemiş olduğu “Benim Rabbim diriltir ve öldürür” cümlesini biraz daha açmış, daha kolay anlaşılır bir misal getirmiştir. Hayatı vermek ve almak güneşe söz geçirir bir kuvveti gerektirir. Güneşe fermanı geçmeyen biri, diriltme ve öldürme iddiasında bulunamaz. Dolayısıyla Hz. İbrahim’in bu ikinci cümlesi, “haydi tamam hayatı verdin ve aldın, ama bunu da yapabilir misin?” şeklinde anlaşılmamalıdır.
[2> Hulûl inancı, Allahın insanın içinde olduğunu kabul etmektir. Hz. İsa’yı ilah kabul etmek de böyle bir inancın neticesidir.
261-مَّثَلُ الَّذِينَ يُنفِقُونَ أَمْوَالَهُمْ فِي سَبِيلِ اللّهِ كَمَثَلِ حَبَّةٍ أَنبَتَتْ سَبْعَ سَنَابِلَ فِي كُلِّ سُنبُلَةٍ مِّئَةُ حَبَّةٍ “Mallarını Allah yolunda harcayanların durumu, yedi başak bitiren ve her başakta yüz tane bulunan bir tohum gibidir.”
Bitirmek, bazan toprağa ve suya nisbet edildiği gibi, burada da sebep olması açısından daneye nisbet edilmiştir. Gerçekte ise bitiren Allahtır. Bu bir meseldir, aynen vâki olması gerekmez. Ancak verimli arazide bire yediyüz almak mümkün de olabilir.
وَاللّهُ يُضَاعِفُ لِمَن يَشَاء “Allah, dilediğine kat kat verir.”
Allah infakta bulunanın ihlâsına ve yorulmasına göre dilediğine daha da kat kat verir. Bundan dolayı da, sevabın miktarı yönünden ameller birbirinden çok farklı olur.
وَاللّهُ وَاسِعٌ عَلِيمٌ “Allah, Vasi’ - Alîm’dir.”
Lütfuyla kat kat vermek, Allaha zor değildir.
Ve Allah Alîm’dir, infak edenin niyetini, ne kadar infak ettiğini bilir.
262- الَّذِينَ يُنفِقُونَ أَمْوَالَهُمْ فِي سَبِيلِ اللّهِ ثُمَّ لاَ يُتْبِعُونَ مَا أَنفَقُواُ مَنًّا وَلاَ أَذًى لَّهُمْ أَجْرُهُمْ عِندَ رَبِّهِمْ “Mallarını Allah yolunda harcayan, sonra da harcadıklarının peşinden minnet etmeyen ve eza vermeyenlerin, Rab’leri katında mükâfatları vardır.”
Sebeb-i Nüzûl
Ayet, Hz. Osman hakkında indi. Tebük seferine giden orduya bin deveyi yükleriyle beraber donatarak yardım etti.
AbdurRahmân Bin Avf da Peygambere gelip dört bin dirhemi sadaka olarak vermişti.
Minnet, iyilik yaptığı kişiye bunu nazara vermek, eza ise yaptığı iyilikten dolayı iyilik yaptığı kişiye üstten bakmaktır.
وَلاَ خَوْفٌ عَلَيْهِمْ “Onlara bir korku yoktur.”
وَلاَ هُمْ يَحْزَنُونَ “Onlar üzülmeyeceklerdir de.”
263- قَوْلٌ مَّعْرُوفٌ وَمَغْفِرَةٌ خَيْرٌ مِّن صَدَقَةٍ يَتْبَعُهَآ أَذًى “Güzel bir söz ve bağışlama, peşinden eza gelen bir sadakadan daha hayırlıdır.”
Birisine tasaddukta bulunup ardından ona üstten bakarak ezada bulunmaktansa, güzel bir söz ve “kusura bakma, verecek durumda değilim” şeklinde mazeret beyan ederek bir şey vermemek daha hayırlıdır.
وَاللّهُ غَنِيٌّ حَلِيمٌ “Allah, Ğani’dir – Halîm’dir.”
Allah Ğani’dir, minnet ve eziyet ile tasaddukta bulunulmasına ihtiyacı yoktur; Halîm’dir, minnet ve eziyetle tasaddukta bulunana hemen ceza vermez.
264- يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ لاَ تُبْطِلُواْ صَدَقَاتِكُم بِالْمَنِّ وَالأذَى Ey iman edenler! Minnet ve eza ile sadakalarınızı boşa çıkarmayın.”
Sadaka verdiğiniz kimselere minnet ederek ve onları inciterek amellerinizin mükâfatını boşa çıkarmayın.
كَالَّذِي يُنفِقُ مَالَهُ رِئَاء النَّاسِ وَلاَ يُؤْمِنُ بِاللّهِ وَالْيَوْمِ الآخِرِ “O kimse gibi ki, Allah’a ve ahiret gününe inanmadığı hâlde, insanlara gösteriş olsun diye malını harcar.”
İnfak ederken riya ile veren, bununla Allahın rızasını ve ahiret sevabını murat etmeyen münafığın yaptığı gibi yapmayın.
Veya genel anlamda münafıklara has olmadan bazılarının yaptığı gibi riyakârane infakta bulunmayın.
فَمَثَلُهُ كَمَثَلِ صَفْوَانٍ عَلَيْهِ تُرَابٌ فَأَصَابَهُ وَابِلٌ فَتَرَكَهُ صَلْدًا “Böylesinin durumu, üzerinde biraz toprak bulunan ve maruz kaldığı şiddetli yağmurun kendisini çıplak bıraktığı bir kayanın durumu gibidir.”
لاَّ يَقْدِرُونَ عَلَى شَيْءٍ مِّمَّا كَسَبُوا “Onlar kazandıklarından hiçbir şeyi tutmaya güç yetiremezler.”
Böyle yapanlar, riya ile yaptıklarından faydalanamazlar, bir sevap elde edemezler.
وَاللّهُ لاَ يَهْدِي الْقَوْمَ الْكَافِرِينَ “Allah, kâfirler topluluğunu hidayete erdirmez.”
Allah kâfirleri hayra ve doğruya iletmez.
Ayette riyanın, minnet ve eza ile infakta bulunmanın kâfirlerin özelliklerinden olduğuna bir tariz vardır. Dolayısıyla, mü’minin bunlardan uzak kalması gerekir.
265- وَمَثَلُ الَّذِينَ يُنفِقُونَ أَمْوَالَهُمُ ابْتِغَاء مَرْضَاتِ اللّهِ وَتَثْبِيتًا مِّنْ أَنفُسِهِمْ كَمَثَلِ جَنَّةٍ بِرَبْوَةٍ أَصَابَهَا وَابِلٌ فَآتَتْ أُكُلَهَا ضِعْفَيْنِ “Allah’ın rızasını kazanmak arzusuyla ve kalben mutmain olarak mallarını Allah yolunda harcayanların durumu, yüksekçe bir yerdeki güzel bir bahçenin durumu gibidir ki, bol yağmur alınca iki kat ürün verir.”
Kişi, malını Allah yolunda infak etmekle, kalbindeki imanı daha sabit hâle getirir, yerleştirir. Çünkü mal, ruhun bir parçasıdır. Malını Allah yolunda harcayan kimse, nefsinin bir kısmına sebat kazandırmış olur. Malını ve ruhunu Allah yoluna adadığında ise, nefsinin tamamına sebat kazandırmış olur.
Veya ayet “mallarını İslâmı tasdik ederek ve amellerin karşılığının verileceğine inanarak infak edenler” anlamına da gelebilir.
Bunda, malını infak etmenin hikmeti, nefsi cimrilikten ve mal sevgisinden kurtarmak olduğuna bir tenbih vardır.
Böyle bir yerdeki ağacın manzarası daha güzel ve meyvesi daha hoş olur. Kuvvetli yağmur sebebiyle meyvesini iki kat verir.
فَإِن لَّمْ يُصِبْهَا وَابِلٌ فَطَلٌّ “Bol yağmur almasa bile, bir çiseleme ona yeter.”
Yani kuvvetli yağmur gelmese bile, bir çisenti (hafif bir yağmur) ona yeter. Çünkü verimli bir arazidir ve yüksek yerde olduğundan havası serindir.
Ayetin manası şöyledir: Her ne kadar durumları itibarıyla artışta farklılıklar olsa da, bunların harcamaları Allah nezdinde mutlaka artar, hiçbir şekilde zâyi olmaz.
Onların Allah nezdindeki hâli, yüksek bir yerdeki bahçeye benzer. Bu bahçeye kuvvetli yağmur da yağsa, hafif bir çisenti de olsa her hâl u kârda durumu hoştur, güzeldir.
Allah yolunda çokça harcayanların hâli, o tepedeki bahçeye bolca yağmur yağmasına benzer, bolca sevap elde ederler. Daha az harcayanların ise, aynı bahçeye az bir çisenti gelmesi hâline benzer, diğeri kadar olmasa da, bu durumda da bahçe yine verimlidir.
وَاللّهُ بِمَا تَعْمَلُونَ بَصِيرٌ Allah, yaptıklarınızı hakkıyla görendir.”
Bu ifade, riyadan bir sakındırma ve ihlâsa bir teşviktir.
266- أَيَوَدُّ أَحَدُكُمْ “Sizden biri hiç şunu ister mi? ”
أَن تَكُونَ لَهُ جَنَّةٌ مِّن نَّخِيلٍ وَأَعْنَابٍ تَجْرِي مِن تَحْتِهَا الأَنْهَارُ “Kendisinin hurma ve üzümlerden bir bahçesi olsun, bunların altından ırmaklar aksın.”
لَهُ فِيهَا مِن كُلِّ الثَّمَرَاتِ “O kimseye, orada her türlü semerat (mahsuller) var.”
Bir bahçe var. Bu bahçede diğer ağaçlar da bulunmakla beraber asıl olarak hurma ve üzümden meydana gelmiş. Bu ikisinin ismen zikri, bunların ayrıcalıklı olmaları ve menfaatlerinin çok olması sebebiyledir. “O kimseye, orada her türlü semerat (mahsuller) var” ifadesi, diğer ağaçları da ihtiva ettiğine delalet etmek içindir.
Bundan murat, menfaatler de olabilir.
وَأَصَابَهُ الْكِبَرُ وَلَهُ ذُرِّيَّةٌ ضُعَفَاء “Himayeye muhtaç çocukları var iken, ihtiyarlık gelip kendisine çatsın.”
Ayette yaşlılığın nazara verilmesi, yaşlılık dönemindeki muhtaç olmanın ve geçim sıkıntısının daha zor olmasındandır.
Ve bu yaşlı insanın bakıma muhtaç, çalışmaya gücü yetmeyen küçük çocukları var.
فَأَصَابَهَا إِعْصَارٌ فِيهِ نَارٌ فَاحْتَرَقَتْ “Derken bahçeye ateşli bir bora (kasırga ) isabet etsin de orası yanıversin?”
Ayet, iyi işler yapan bir kimsenin, bu işleri boşa çıkaracak riya ve eza ile infak etmek gibi durumlarını anlatan bir temsildir. Böyle birinin pişmanlığı ve üzüntüsü çok fazla olacaktır. Kıyamet günü gelip bu güzel işlere son derece muhtaç iken, bunlardan yararlanamayacaktır.
İşarî mana olarak ise şöyle denilebilir:
Sırrı ile melekût âleminde cevelan eden, fikri ile Cenab-ı Ceberuta yükselen biri, ardından şu yalancı âleme dönüp Hakkın masivasına iltifat etse, elbette bütün sa’yini hebaen mensur hâle getirecektir.
كَذَلِكَ يُبَيِّنُ اللّهُ لَكُمُ الآيَاتِ لَعَلَّكُمْ تَتَفَكَّرُونَ “Allah, düşünesiniz diye âyetlerini size böyle açıklıyor.”
Bunları tefekkür edip de ibret alasınız diye Allah ayetlerini işte size böyle beyan ediyor.
267- يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ أَنفِقُواْ مِن طَيِّبَاتِ مَا كَسَبْتُمْ وَمِمَّا أَخْرَجْنَا لَكُم مِّنَ الأَرْضِ “Ey iman edenler! Kazandıklarınızın ve yerden sizin için çıkardıklarımızın temiz ve hoş olanlarından infak edin.”
Kazancınızın helâl ve kaliteli kısmından başkalarına verin.
Yerden insanlar için çıkarılanlar, hububat, meyveler, madenler gibi şeylerdir.
وَلاَ تَيَمَّمُواْ الْخَبِيثَ مِنْهُ تُنفِقُونَ وَلَسْتُم بِآخِذِيهِ إِلاَّ أَن تُغْمِضُواْ فِيهِ “Kendinizin göz yummadan alıcısı olmayacağınız bayağı şeyleri vermeye kalkışmayın.”
Bunlardan düşük kaliteli olanları vermeye çalışmayın.
İbnu Abbas, bazılarının hurmadan infak ederken kalitesiz olanları verdiğini, bu ayetle böyle yapmaktan men edildiklerini söyler.
وَاعْلَمُواْ أَنَّ اللّهَ غَنِيٌّ حَمِيدٌ “Ve bilin ki Allah, Ğani’dir – Hamîd’dir.”
Allah Ğanî’dir, sizin infakınıza ihtiyacı yoktur. Size infakı emretmesi, bunun size olan faydasındandır. O, Hamîd’dir, infakınızı kabul eder, sevab olarak karşılığını verir.
268- الشَّيْطَانُ يَعِدُكُمُ الْفَقْرَ “Şeytan size fakirlik vaat eder.”
وَيَأْمُرُكُم بِالْفَحْشَاء “Ve size çirkin işleri emreder.”
Şeytanın çirkin şeyleri emretmesi, cimrilik gibi çirkin fiillere teşvikte bulunmasıdır. Arablar, cimri kimseye “fâhiş” derler. Bununla beraber, “çirkin şeylerden” murat, genel anlamda günahlar da olabilir.
لْ وَاللّهُ يَعِدُكُم مَّغْفِرَةً مِّنْهُ وَفَضْلاً “Allah ise, size kendisinden bir mağfiret ve bir lütuf vaat eder.”
Allah infakınıza karşılık günahlarınızı bağışlamayı ve infak ettiğinizden daha efdalini dünyada veya ahirette onun yerine vermeyi size vaad eder.
وَاللّهُ وَاسِعٌ عَلِيمٌ “Allah, Vasi’ – Alîm’dir.”
Allah, infak edene fazlasıyla genişlik verir, onun infakını da bilir.
269- يُؤتِي الْحِكْمَةَ مَن يَشَاء “Dilediğine hikmet verir.”
Hikmet, bir yönüyle gerçeğe mutabık bilgi ve düzgün ameldir.
وَمَن يُؤْتَ الْحِكْمَةَ فَقَدْ أُوتِيَ خَيْرًا كَثِيرًا “Kime hikmet verilmişse, şüphesiz ona çokça hayır verilmiş demektir.”
Bu şekilde kendisine hikmet verilen kimseye dünya ve ahiretin hayrı verilmiştir. Bundan daha büyük hayır olabilir mi?
وَمَا يَذَّكَّرُ إِلاَّ أُوْلُواْ الأَلْبَابِ “Bunu ancak akıl sahipleri tezekkür eder.”
Anlatılan bu ayetlerden öğüt alan veya bunları tefekkür edenler, ancak vehimden ve hevâya tâbi olmaya meyletmek şaibelerinden kurtulan hâlis akıl sahibi kimselerdir.
Tefekkür ve tezekkür birbirine yakındır. Tefekkür eden kimse, Allahın kalbine bilkuvve koyduğu bilgileri tezekkür eden, hatırlayan kimse gibidir.
270- وَمَا أَنفَقْتُم مِّن نَّفَقَةٍ أَوْ نَذَرْتُم مِّن نَّذْرٍ فَإِنَّ اللّهَ يَعْلَمُهُ “Allah yolunda her ne harcar veya her ne adarsanız, şüphesiz Allah onu bilir.”
Nafaka olarak az veya çok, gizli ve açıktan, hak yolda veya batıl yolda ne harcarsanız; veya şarta bağlı veya şartsız, taatte veya masiyette her ne adakta bulunursanız bulunun Allah onu bilir ve ona göre size karşılık verir.
وَمَا لِلظَّالِمِينَ مِنْ أَنصَارٍ “Zulmedenlere hiç bir yardımcı yoktur.”
Günah için harcayan ve günaha adakta bulunan veya sadaka vermeyen ve adağını yerine getirmeyen zâlimleri Allah bilir. Allaha karşı bunlara yardım edecek ve O’nun cezasından kurtaracak hiçbir yardımcı da yoktur.
271- إِن تُبْدُواْ الصَّدَقَاتِ فَنِعِمَّا هِيَ “Sadakaları açıktan verirseniz ne güzel!”
وَإِن تُخْفُوهَا وَتُؤْتُوهَا الْفُقَرَاء فَهُوَ خَيْرٌ لُّكُمْ “Fakat onları gizleyerek fakirlere verirseniz bu, sizin için daha hayırlıdır.”
Nafile sadakalarda gizliden vermek daha iyidir. Ayrıca, serveti bilinmeyen birinin de gizliden vermesi daha efdaldir. Ancak serveti bilinen kimse sadakayı açıktan verirse, töhmetten kurtulması açısından daha uygun olur.
İbnu Abbastan şöyle rivayet edilir:
“Nafile sadakayı gizliden vermek, açıktan vermekten yetmiş defa daha üstündür.”
“Zekatı alenî vermek ise, gizli vermekten yirmibeş kere daha efdaldir.”
وَيُكَفِّرُ عَنكُم مِّن سَيِّئَاتِكُمْ “Ve günahlarınızdan bir kısmına kefaret yapar.”
وَاللّهُ بِمَا تَعْمَلُونَ خَبِيرٌ “Allah, yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.”
Bu ifade, gizlice vermeye bir teşviktir.
272- لَّيْسَ عَلَيْكَ هُدَاهُمْ “Onları hidayete erdirmek sana ait değildir.”
İnsanları hidayet üzere kılmak senin üzerine bir görev değildir.
Sana düşen,
-Ancak irşattır.
-Ve güzel şeylere teşvik etmektir.
-Minnet ve eziyetle infakta bulunmak ve verirken düşük şeylerden vermek gibi çirkin işlerden de yasaklamaktır.
وَلَكِنَّ اللّهَ يَهْدِي مَن يَشَاء “Fakat Allah, dilediğini hidayete erdirir.”
Ayet, hidayetin Allahtan ve O’nun dilemesiyle olduğunu ifade etmekte gayet açıktır. Bu hidayet ehil olanlaradır, layık olmayanlara değil.
وَمَا تُنفِقُواْ مِنْ خَيْرٍ فَلأنفُسِكُمْ “Hayır olarak ne harcarsanız, kendiniz içindir.”
Hayır olarak neyi infak edersiniz kendiniz içindir, bunun faydası sizedir. Öyleyse yaptığınız infaka mukabil minnette bulunmayın, düşük maldan infak etmeye kalkışmayın.
وَمَا تُنفِقُونَ إِلاَّ ابْتِغَاء وَجْهِ اللّهِ “Zaten siz ancak Allah’ın rızasını kazanmak için harcarsınız.”
“Zaten siz Allahın rızasını talep etmek dışında bir gayeyle infakta bulunmazsınız.”
“Harcarsınız” ifadesi, aslında “harcayınız” mesajını verir.
وَمَا تُنفِقُواْ مِنْ خَيْرٍ يُوَفَّ إِلَيْكُمْ “Hayır olarak her ne harcarsanız, karşılığı size tastamam ödenir.”
Hayır olarak ne infak ettinizse, bunun sevabı kat be kat size verilir.
Hz. Peygamberden (asm) şöyle şöyle rivayet edilir: “Allahım, infak edenin malının yerini doldur. Cimrilik edenin malını ise telef et!”
Sebeb-i Nüzûl
Rivayet edilir ki, Müslümanların bir kısmının Yahudiler içinde evlilikten veya süt emmeden dolayı akrabaları vardı ve bu akrabalarına infakta bulunuyorlardı. Bunlar, kendileri İslâma girdiklerinde, gayr-i Müslim olan bu yakınlarına fayda vermeyi kerih gördüler, bu münasebetle üstteki ayet nazil oldu.
Bu, farz olmayan nafile sadakalardadır. Farz olan zekâtın gayr-i Müslimlere verilmesi ise caiz değildir.
وَأَنتُمْ لاَ تُظْلَمُونَ “Ve haksızlığa maruz kalmazsınız.”
Yani, nafakalarınızın sevabı size noksan olarak verilmez.
273- لِلْفُقَرَاء الَّذِينَ أُحصِرُواْ فِي سَبِيلِ اللّهِ “(Sadakalar) kendilerini Allah yoluna adayan kimseleredir.”
لاَ يَسْتَطِيعُونَ ضَرْبًا فِي الأَرْضِ “Onlar, yeryüzünde çalışmaya güç yetiremezler.”
Bunların suffe ehli olduğu söylenir. Sayıları dört yüz kadardı, fakir muhacirlerden idiler. Mescidin suffesinde (çardağında) kalırlardı. Vakitlerini devamlı ilim ve ibadetle geçirirlerdi. Hz. Peygamberin gönderdiği seriyyelere de iştirak ederlerdi.
يَحْسَبُهُمُ الْجَاهِلُ أَغْنِيَاء مِنَ التَّعَفُّفِ “İffetlerinden dolayı (dilenmedikleri için), bilmeyen onları zengin zanneder.”
Onların hâlini bilmeyen, istemekten çekinmeleri sebebiyle onları zengin zanneder.
تَعْرِفُهُم بِسِيمَاهُمْ “Sen onları yüzlerinden tanırsın.”
“Sen ise onları zafiyetlerinden, hâllerindeki bitkinlikten tanırsın.”
Burada hitap Hz. Peygamberedir. (asm)
Veya muhatap olan herkesedir.
لاَ يَسْأَلُونَ النَّاسَ إِلْحَافًا “Yüzsüzlük yapıp kimseden bir şey istemezler.”
Onlar başkalarından sadaka istemezler. Şayet bir zaruretten dolayı isteseler, ısrarcı olmazlar.
وَمَا تُنفِقُواْ مِنْ خَيْرٍ فَإِنَّ اللّهَ بِهِ عَلِيمٌ “Hayır olarak ne verirseniz, şüphesiz Allah onu bilendir.”
Ayet, infaka ve özellikle de üstteki ayette hâlleri anlatılan kimselere vermeye teşvik eder.
274- الَّذِينَ يُنفِقُونَ أَمْوَالَهُم بِاللَّيْلِ وَالنَّهَارِ سِرًّا وَعَلاَنِيَةً “Mallarını gece gündüz; gizli ve açık Allah yolunda harcayanlar var ya.”
Yani, onlar bütün vakitlerde ve bütün hallerde hayır yaparlar.
Sebeb-i Nüzûl
Ayetin Ebu Bekir (r.a) hakkında indiği söylenir. Rivayete göre kırkbin dirhem tasaddukta bulunur. Bunun onbinini gece, onbinini gündüz, onbinini gizlice, onbinini açıktan verir.
Hz. Ali hakkında indiği de söylenir. Rivayete göre sadece dört dirhemi vardı, bir dirhemini gece, bir dirhemini gündüz, bir dirhemini gizlice, bir dirhemini de açıktan sadaka olarak verdi.
Denildi ki: Ayet, Allah yolunda akıncı olmak ve bunun masraflarını karşılamak hakkındadır.”
فَلَهُمْ أَجْرُهُمْ عِندَ رَبِّهِمْ “İşte onların mükâfatı Rab’leri katındadır.”
وَلاَ خَوْفٌ عَلَيْهِمْ Onlara bir korku yoktur.”
وَلاَ هُمْ يَحْزَنُونَ “Onlar üzülmeyeceklerdir de...
275- الَّذِينَ يَأْكُلُونَ الرِّبَا لاَ يَقُومُونَ إِلاَّ كَمَا يَقُومُ الَّذِي يَتَخَبَّطُهُ الشَّيْطَانُ مِنَ الْمَسِّ “Faiz yiyenler, ancak şeytanın çarptığı kimsenin kalktığı gibi kalkarlar.”
“Faiz alanlar” yerine “faiz yiyenler” denilmesi, maldan faydalanma daha çok yeme yönüyle olmasındandır.
Faiz yiyenler, kabirlerinden, şeytan çarpmış kimsenin kalkışı gibi kalkarlar. Yemiş oldukları faiz karınlarını şişirmiş, ağırlaştırmış olduğundan doğru kalkamazlar, doğru oturamazlar, sağa sola yalpalayan çarpılmış insanlar gibi kalkarlar.
ذَلِكَ بِأَنَّهُمْ قَالُواْ إِنَّمَا الْبَيْعُ مِثْلُ الرِّبَا “Bu, onların “Alışveriş de faiz gibidir” demelerinden dolayıdır.”
Onlara bu cezanın verilmesi, faizi ve alışverişi aynı tarzda görmelerindendir. Her ikisi de kâr getirebildiği için, alışverişi helâl saymaları gibi, faizi de helâl saydılar.
Normalde “faiz de alış-veriş gibidir” demeleri düşünülürken “Alış-veriş de faiz gibidir” demeleri mübalağa ifade eder. Sanki onlar faizi asıl yaptılar ve alış-verişi de ona kıyas ettiler. Hâlbuki aralarındaki fark açıktır. Çünkü bir dirheme mukabil iki dirhem veren kimse, bir dirhem zarardadır.
وَأَحَلَّ اللّهُ الْبَيْعَ وَحَرَّمَ الرِّبَا “Oysa Allah, alışverişi helâl, faizi haram kılmıştır.”
Ayette onların bu ikisini eşit görmelerini reddetmek ve yaptıkları kıyas nassa muhalif olduğu cihetle, bu kıyasın ibtali vardır.
فَمَن جَاءهُ مَوْعِظَةٌ مِّن رَّبِّهِ فَانتَهَىَ فَلَهُ مَا سَلَفَ “Artık kime Rabbinden bir öğüt gelir de faize son verirse, artık önceden aldığı geride kalır.”
Kime Allahtan faizin yasaklığı gibi bir öğüt ve bundan bir sakındırma gelir de, öğüt alır sakınırsa, eskiden aldıklarının iadesi istenmez.[1>
وَأَمْرُهُ إِلَى اللّهِ “Durumu da Allah’a kalmıştır.”
Şayet gelen öğüdü kabul etmiş, iyi bir niyetle bu işten vazgeçmişse, Allah bunun karşılığını verir.
Şöyle de denildi: Allah, onun durumu hakkında hüküm verir. Sizin için buna itiraz hakkı yoktur.
وَمَنْ عَادَ فَأُوْلَئِكَ أَصْحَابُ النَّارِ “Kim de dönerse, işte onlar cehennem ashabıdır.”
Faiz haram kılındıktan sonra kim onu yine helâl sayarsa, ateş ehlinden olur.
هُمْ فِيهَا خَالِدُونَ “Onlar orada ebedî kalacaklardır.”
Çünkü onlar, faizin haramlığını inkâr etmişlerdir.
276- يَمْحَقُ اللّهُ الْرِّبَا وَيُرْبِي الصَّدَقَاتِ “Allah faizi mahveder, sadakaları ise bereketlendirir.”
Allah, faizin bereketini giderir, faizin girdiği malı helâk eder.
Allah, sadakaların sevabını kat kat verir, kendisinden sadaka verilen malı bereketlendirir.
Hz. Peygamber (asm) şöyle der:
“Şüphesiz Allah sadakayı kabul eder ve sizden birinin mehrini çoğaltması gibi onu çoğaltır.”
“Zekât, asla maldan bir şey eksiltmez.”
وَاللّهُ لاَ يُحِبُّ كُلَّ كَفَّارٍ أَثِيمٍ “Allah inkârda ve günahta direnenleri sevmez.”
Allah, haramları helâl saymakta ısrar eden ve günah işlemeye düşkün olan kimselerden razı olmaz. Tevbe edenleri sever, ama böyle inatçı günahkârları sevmez.
277- إِنَّ الَّذِينَ آمَنُواْ وَعَمِلُواْ الصَّالِحَاتِ وَأَقَامُواْ الصَّلاَةَ وَآتَوُاْ الزَّكَاةَ لَهُمْ أَجْرُهُمْ عِندَ رَبِّهِمْ “Şüphesiz iman edip salih ameller işleyen, namazı dosdoğru kılan ve zekâtı verenler için Rableri katında mükâfatları vardır.”
Aslında namaz ve zekât da salih amellere dâhildir. Bunların ayrıca beyan edilmesi, diğer salîh amellerin fevkinde olmalarındandır.
وَلاَ خَوْفٌ عَلَيْهِمْ “Onlara bir korku yoktur.”
وَلاَ هُمْ يَحْزَنُونَ “Onlar üzülmeyeceklerdir de.”
Onlar için gelecekten bir korku yoktur, ellerinden kaçana da üzülmezler.
278- يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ اتَّقُواْ اللّهَ “Ey iman edenler! Allah’tan korkun.”
وَذَرُواْ مَا بَقِيَ مِنَ الرِّبَا إِن كُنتُم مُّؤْمِنِينَ “Ve eğer gerçekten iman etmiş kimselerseniz, faizden geriye kalanı bırakın.”
Gerçekten kalben iman etmişseniz, Allahtan korkun da insanlara şart koştuğunuz faizden arta kalanı bırakın. Çünkü kalbinizde iman olmasının delili, size emredilenleri yapmanızdır.
279- فَإِن لَّمْ تَفْعَلُواْ فَأْذَنُواْ بِحَرْبٍ مِّنَ اللّهِ وَرَسُولِهِ “Eğer böyle yapmazsanız, Allah ve Resûlüyle bir harbe girdiğinizi bilin.”
Ayette harb / savaş kelimesinin elif-lâmsız gelişi bu harbin büyüklüğünü gösterir. Ayet, şunu iktiza eder: Meşru idareye savaş açan kimseye (bâği olana) Allahın emrine gelinceye kadar savaş ilan edilmesi gibi, faizi bırakmayan kimseye de önce tevbe teklifi yapılır, kabul etmezse de ilâhî hükme gelinceye kadar savaş ilan edilir.
Bâği insan büyük bir suç işlemekle beraber kâfir sayılmadığı gibi, faiz de bir kimsenin kâfir olmasını gerektirmez.
Sebeb-i Nüzûl
Rivayete göre, Sakîf kabilesinin Kureyşten bazı kimselerde faiz alacakları vardı, faiz yasaklandığı halde eski faiz alacaklarını tahsil etmek istediler. Üstteki ayet nâzil olunca “Biz Allah ve Rasulüne karşı savaş açamayız, buna gücümüz yetmez” dediler, almaktan vazgeçtiler.
وَإِن تُبْتُمْ فَلَكُمْ رُؤُوسُ أَمْوَالِكُمْ “Eğer tevbe ederseniz, anaparalarınız sizindir.”
Eğer faizden ve onu helâl sayma cürmünden vazgeçerseniz, anaparanız sizindir.
لاَ تَظْلِمُونَ وَلاَ تُظْلَمُونَ “Haksızlık etmezsiniz, haksızlığa da uğramazsınız.”
Böylece ne fazla alarak zulmetmiş, ne de geciktirilerek veya noksan verilerek zulmedilmiş olursunuz.
Ayetten, eğer tevbe edip dönmezlerse, anaparanın da kendilerine verilmeyeceği anlaşılır. Çünkü haram bir şeyi helâl olarak gören ve bunda ısrar eden kimse mürteddir, malı da ganimettir.
280- وَإِن كَانَ ذُو عُسْرَةٍ فَنَظِرَةٌ إِلَى مَيْسَرَةٍ “Eğer borçlu darlık içindeyse, ona eli genişleyinceye kadar mühlet verin.”
وَأَن تَصَدَّقُواْ خَيْرٌ لَّكُمْ إِن كُنتُمْ تَعْلَمُونَ “Eğer bilirseniz, (borcu) sadaka olarak bağışlamanız, sizin için daha hayırlıdır.”
Alacağınızı sadakaya saymanız, mühlet tanıma sevabından daha çok sevap getirir.
Hz. Peygamber şöyle buyurur: “Birisinin alacağı olduğunda borçlu kişi vaktinde ödeyemez de alacaklı ona süre tanırsa, her gününe sadaka yazılır.”
“Eğer bilirseniz”
Bunda olan güzel öğüdü ve büyük sevabı eğer bilirseniz, ona göre hareket edersiniz.
281- وَاتَّقُواْ يَوْمًا تُرْجَعُونَ فِيهِ إِلَى اللّهِ “Allah’a döndürülüp götürüleceğiniz bir günden sakının.”
Allaha döndürülme gününden murat, kıyamet günü olabildiği gibi, kişinin öleceği gün de olabilir.
İşte böyle bir günden korkunuz ve Allaha dönüşünüz için hazırlık yapınız.
ثُمَّ تُوَفَّى كُلُّ نَفْسٍ مَّا كَسَبَتْ “Sonra herkese kazandığı amellerin karşılığı eksiksiz verilir.”
Her nefis, hayır ve şerden ne yapmışsa, o gün karşılığı kendisine eksiksiz verilir.
وَهُمْ لاَ يُظْلَمُونَ “Ve onlara asla haksızlık yapılmaz.”
Sevapları eksiltilerek veya cezaları katlanarak onlara zulmedilmez. İbnu Abbastan şöyle rivayet edilir: “Bu, Hz. Cebrailin getirdiği son ayettir.”
Hz. Peygamber bu ayet indikten sonra bir rivayette yirmibir gün, bir rivayette ise seksenbir gün yaşamıştır. “Yedi gün” veya “üç saat” şeklinde rivayet edenler de olmuştur.
[1> “Kanun, makabline şâmil değildir” denilir. Yeni çıkarılan bir kanunla, bir şey yasaklanmışsa, bu hüküm yasak öncesini içine almaz.
282- يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ إِذَا تَدَايَنتُم بِدَيْنٍ إِلَى أَجَلٍ مُّسَمًّى فَاكْتُبُوهُ “Ey iman edenler! Belli bir süre için birbirinize borçlandığınız zaman bunu yazın.”
Ecel-i müsemma, ayı, günü belli olan süredir. Yoksa “hacdan dönünce” veya “tarladan mahsul alınca” şeklinde olmamalıdır.[1>
Böyle borç muamelelerinde yazın. Çünkü yazmak söze nisbetle daha kuvvetlidir ve meydana gelebilecek nizaı defetmeye daha uygundur.
Âlimlerin çoğuna (cumhura) göre, ayetteki emir yazmanın müstehap olduğunu gösterir.
وَلْيَكْتُب بَّيْنَكُمْ كَاتِبٌ بِالْعَدْلِ “Bir kâtip aranızda adaletle yazsın.”
Bir kâtip, aranızdaki bu muameleyi artırıp eksiltmeden düzgün bir şekilde yazsın. Bu, aslında borçlu ve alacaklıya bir emirdir.
وَلاَ يَأْبَ كَاتِبٌ أَنْ يَكْتُبَ كَمَا عَلَّمَهُ اللّهُ فَلْيَكْتُبْ “Kâtip, Allah’ın kendisine öğrettiği şekilde yazmaktan kaçınmasın, (her şeyi olduğu gibi dosdoğru) yazsın.”
Kâtip, Allahın kendisine nasip ettiği yazabilme nimetinin hakkını versin, kitabetiyle insanlara faydalı olmaktan kaçınmasın.
Ayetteki bu ifade tarzı, Karun’a “Allah sana ihsanda bulunduğu gibi sen de ihsanda bulun.” (Kasas, 77) denilmesi türündendir.
وَلْيُمْلِلِ الَّذِي عَلَيْهِ الْحَقُّ “Üzerinde hak olan (borçlu) da yazdırsın.”
وَلْيَتَّقِ اللّهَ رَبَّهُ “Ve Rabbi olan Allah’tan korksun.”
وَلاَ يَبْخَسْ مِنْهُ شَيْئًا “Ve borçtan hiçbir şeyi eksik etmesin.” ْ فَإن كَانَ الَّذِي عَلَيْهِ الْحَقُّ سَفِيهًا أَوْ ضَعِيفًا أَوْ لاَ يَسْتَطِيعُ أَن يُمِلَّ هُوَ فَلْيُمْلِلْ وَلِيُّهُ بِالْعَدْلِ “Eğer borçlu, aklı ermeyen, veya zayıf bir kimse ise, ya da yazdıramıyorsa, velisi adaletle yazdırsın.”
Şayet borçlu kimse kıt akıllı veya çocuk ve yaşlı gibi aklı tam hizmet etmez halde ise, veya dilsiz olmak veya dili bilmemek gibi bir sebeple yazdırabilecek durumda değilse, velisi, vekîli veya mütercim düzgün bir şekilde yazdırsın.
وَاسْتَشْهِدُواْ شَهِيدَيْنِ من رِّجَالِكُمْ “Erkeklerinizden iki kişiyi şahit tutun.”
“Erkeklerinizden” denilmesi “Müslüman erkeklerden” demektir. Bu ifade, şahitlikte Müslüman olma şartının bir delilidir. Bütün âlimler bu kanaattedirler. Ebu Hanife, kâfirlerin birbirlerine yapacakları şahitliğin kabul edileceğini söyler.
فَإِن لَّمْ يَكُونَا رَجُلَيْنِ فَرَجُلٌ وَامْرَأَتَانِ مِمَّن تَرْضَوْنَ مِنَ الشُّهَدَاء “Şayet iki erkek yoksa, o zaman doğruluğuna güvendiğiniz şahitlerden bir erkekle iki kadını (şahit tutun).”
İmam-ı Şafiye göre bu şart, mallarla ilgili durumlarda söz konusudur.
Ebu Hanife buna ilave olarak had ve kısas şahitliği dışındaki durumlarda da aynı şartın olduğunu söyler.
أَن تَضِلَّ إْحْدَاهُمَا فَتُذَكِّرَ إِحْدَاهُمَا الأُخْرَى “Bu, onlardan biri unutacak olursa, diğerinin ona hatırlatması içindir.”
Ayetin bu kısmı, bir erkeğin yerine neden iki kadın şahit getirildiğinin illetini beyan eder. Bu da, kadınlardaki duygusallık ve zabıtlarının azlığındandır.
وَلاَ يَأْبَ الشُّهَدَاء إِذَا مَا دُعُواْ “Şahitler çağırıldıkları zaman kaçınmasınlar.”
وَلاَ تَسْأَمُوْاْ أَن تَكْتُبُوْهُ صَغِيرًا أَو كَبِيرًا إِلَى أَجَلِهِ “Az olsun, çok olsun, borcu süresine kadar yazmaktan usanmayın.”
“Yazmaktan usanmayın” ifadesi “tembellik etmesinler” anlamındadır. Tembellik, münafıklık alâmetlerindendir.
Bundan dolayı Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur:
“Mü’min kimse ‘üşendim’ demez.”
ذَلِكُمْ أَقْسَطُ عِندَ اللّهِ وَأَقْومُ لِلشَّهَادَةِ وَأَدْنَى أَلاَّ تَرْتَابُوا “Bu, Allah katında
adalete daha uygun, şahitlik için daha sağlam, şüpheye düşmemeniz için daha elverişlidir.”
Bu şekilde büyük küçük her borç net bir şekilde yazılınca iki taraf birbirinden şüphelenmez, borcun cinsi, miktarı, süresi, şahitleri ve benzeri durumlar için gönülleri rahat olur.
أَن تَكُونَ تِجَارَةً حَاضِرَةً تُدِيرُونَهَا بَيْنَكُمْ فَلَيْسَ عَلَيْكُمْ جُنَاحٌ أَلاَّ تَكْتُبُوهَا “Yalnız, aranızda hemen alıp verdiğiniz peşin ticaret olursa, onu yazmamanızdan ötürü üzerinize bir günah yoktur.”
Peşin alış-verişlerde yazmayabilirsiniz. Çünkü peşin alış-verişte karşılıklı niza ve unutma daha az ihtimallidir.[2>
وَأَشْهِدُوْاْ إِذَا تَبَايَعْتُمْ “Alışveriş yaptığınız zaman da şahit tutun.”
Alış-verişlerde şahit de olması ihtiyata daha uygundur.
Bu ayetteki emirler, ekser âlimlere göre vücup değil müstehaplık ifade eder.[3>
وَلاَ يُضَآرَّ كَاتِبٌ وَلاَ شَهِيدٌ “Ne kâtip zarar görür, ne de şahit (Kâtip de, şahit de bir zarar görmesin.)”
وَإِن تَفْعَلُواْ فَإِنَّهُ فُسُوقٌ بِكُمْ “Eğer aksini yaparsanız, bu sizin için günahkârca bir davranış olur.”
وَاتَّقُواْ اللّهَ “Allah’tan korkun.”
Allahın emir ve yasağına karşı gelmekten sakının.
وَيُعَلِّمُكُمُ اللّهُ “Allah, size öğretiyor.”
Allah size maslahatlarınızı tazammun eden hükümlerini öğretiyor.
وَاللّهُ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ “Allah, her şeyi hakkıyla bilendir.”
Bu üç cümlenin her birinde “Allah” lafza-i celâli tekrarlandı, çünkü her bir cümle müstakildir.
-Birincisi takvaya teşvik eder.
-İkincisi Allahın nimetlerini vaad eder.
-Üçüncüsü O’nun şanına bir tazimdir.
Bu tekrarın bir sebebi de, bu şekilde sarihan “Allah” demenin tazimde daha etkili olmasındandır.
283- وَإِن كُنتُمْ عَلَى سَفَرٍ وَلَمْ تَجِدُواْ كَاتِبًا فَرِهَانٌ مَّقْبُوضَةٌ “Eğer yolculukta olur ve bir kâtip bulamazsanız, o zaman alınmış bir rehin yeterlidir.”
Kâtip bulamama durumunda bir şeyi rehin olarak tutmak, Mücahid ve Dahhakın zannettiği gibi sefer hâline münhasır değildir, sefer dışında da rehin alınabilir. Çünkü Hz. Peygamber Medine’de bir Yahudi’ye olan borcu karşılığında zırhını rehin olarak bırakmıştı.
فَإِنْ أَمِنَ بَعْضُكُم بَعْضًا فَلْيُؤَدِّ الَّذِي اؤْتُمِنَ أَمَانَتَهُ “Yok eğer birbirinize güveniyorsanız (rehin almayabilirsiniz), ama kendisine güvenilen adam üzerindeki emaneti ödesin.”
Burada borç “emanet” kelimesiyle ifade edilmiştir. Alacaklı kimse rehinden vazgeçmişse, borçlu kimse de bunu su-i istimal etmemeli, borcunu düzgün bir şekilde ödemelidir.
وَلْيَتَّقِ اللّهَ رَبَّهُ “Ve Rabbi olan Allah’dan korksun.”
وَلاَ تَكْتُمُواْ الشَّهَادَةَ “Bir de şahitliği gizlemeyin.”
وَمَن يَكْتُمْهَا فَإِنَّهُ آثِمٌ قَلْبُهُ “Kim şahitliği gizlerse, şüphesiz onun kalbi günahkârdır.”
Günahın kalbe isnadı, şahitliği gizleme fiilinin kalple ilgili olmasındandır. Bunun bir benzerini “göz zina eder, kulak zina eder” hadisinde görürüz.
Veya bunun kalbe isnadı mübalağa içindir. Çünkü kalp azaların reisidir ve onun fiilleri en büyük fiillerdir.
Sanki şöyle denilmiştir: Günah, onun nefsinde yerleşti ve onun en şerefli parçasını aldı ve bu, onun diğer günahlarının fevkinde oldu.
وَاللّهُ بِمَا تَعْمَلُونَ عَلِيمٌ “Allah, yaptıklarınızı hakkıyla bilendir.”
Ayetin bu kısmı, bir tehdittir.
[1> Çünkü böyle ifadeler mazbut değildir. Mesela hacdan dönme süresi çok uzayabilir veya o yıl tarladan mahsul alamayabilir.
[2> Ayetin ifadesi yazmanın ihtiyata daha uygun olduğunu gösterir. Günümüzde yazar kasa veya fatura sistemi, tarafların ihtilafa düşmemeleri noktasından önemli kolaylık sağlamaktadır.
[3> Yani, alış – verişte iki şahit tutmak ve yazı ile kaydetmek gibi emirler, yapılmasında nice maslahatlar olmakla beraber, farz derecesinde olmayıp yapılmasının daha üstün olmasına delalet ederler.
284- لِّلَّهِ ما فِي السَّمَاواتِ وَمَا فِي الأَرْضِ “Göklerde ne var, yerde ne varsa hepsi Allah’ındır.”
Yaratma ve mülk olarak göklerde ve yerde olanların hepsi Allah’ındır.
وَإِن تُبْدُواْ مَا فِي أَنفُسِكُمْ أَوْ تُخْفُوهُ يُحَاسِبْكُم بِهِ اللّهُ “İçinizdekileri açığa vursanız da gizli tutsanız da Allah onunla sizi hesaba çeker.”
Ayet, Mu’tezile ve Rafızîler gibi Allahın hesaba çekmesini inkâr edenlere karşı bir delildir.
فَيَغْفِرُ لِمَن يَشَاء وَيُعَذِّبُ مَن يَشَاء “Sonra dilediğini bağışlar, dilediğine de azap eder.”
Ayet, azaplandırmanın vücubunu nefyetmede gayet açıktır.[1>
وَاللّهُ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ “Allah her şeye kadirdir.”
Dolayısıyla ölüleri diriltmeye ve onları hesaba çekmeye de gücü yeter.
285- آمَنَ الرَّسُولُ بِمَا أُنزِلَ إِلَيْهِ مِن رَّبِّهِ وَالْمُؤْمِنُونَ “Peygamber, Rabbi’nden kendisine ne indirildiyse ona iman etti, mü’minler de.”
كُلٌّ آمَنَ بِاللّهِ وَمَلآئِكَتِهِ وَكُتُبِهِ وَرُسُلِهِ “Hepsi Allah’a, meleklerine, kitaplarına ve peygamberlerine iman ettiler.”
Ayet, Allahu Teâlâdan Hz. Peygamberin imanının sıhhatine ve kayda değer oluşuna bir şehadettir, bunu nass olarak ifade etmektir. Keza, O’nun nübüvvet işinde gayet kararlı olduğunu ve onda şüphe etmediğini gösterir.
Ayette Hz. Peygamberin imanının ayrıca nazara verilmesi,
-O’nun büyüklüğünü bildirir.
-Ayrıca O’nun imanı müşahede ve ayan mertebesinde olmasındandır. Mü’minlerin imanı ise tefekkür ve istidlalledir.
لاَ نُفَرِّقُ بَيْنَ أَحَدٍ مِّن رُّسُلِهِ “Onun peygamberleri arasında ayrım yapmayız.”
Ayetten murat, tasdik ve tekzip yönünden onlar arasında bir ayrım yapılmamasıdır.[2>
وَقَالُواْ سَمِعْنَا وَأَطَعْنَا “Dediler: İşittik ve itaat ettik.”
غُفْرَانَكَ رَبَّنَا “Ey Rabbimiz! Senden bağışlama dileriz.”
وَإِلَيْكَ الْمَصِيرُ “Dönüş yalnız sanadır.”
286- لاَ يُكَلِّفُ اللّهُ نَفْسًا إِلاَّ وُسْعَهَا “Allah hiçbir nefse gücünün üstünde bir yük yüklemez.”
Bu, Allahtan bir lütuf ve rahmettir. “Allah size kolaylık diler, zorluk dilemez.” (Bakara, 185)
Allahın teklif ettiği şeyler, insanın güç yetirebileceği, yapabileceği şeylerdir. Bu, yapılması imkânsız bir şeyin insana teklif edilmediğine delâlet eder, ama bunun imtinaına delil olamaz.[3>
لَهَا مَا كَسَبَتْ وَعَلَيْهَا مَا اكْتَسَبَتْ “Onun kazandığı iyilik kendi yararına, kötülük de kendi zararınadır.”
Hayır olarak ne yaparsa kendi lehine ve şer olarak da ne işlerse kendi aleyhinedir. İtaat etmesinden başkası faydalanmaz, günahlara dalmasından da zarar görmez.
رَبَّنَا لاَ تُؤَاخِذْنَا إِن نَّسِينَا أَوْ أَخْطَأْنَا “Ya Rabbena! Unutur ya da hata edersek bizi cezalandırma!”
Allahın unutmak ve hata ile cezalandırması, zâtında imkânsız bir şey değildir. Çünkü günahlar zehirlere benzer. Kişi, velev hataen de zehir alsa helake yol açtığı gibi, azmederek yapmasa bile günahların da ilâhî cezaya yol açması akıldan uzak değildir. Lakin Allah, rahmet ve lütuf olarak bunlarla cezalandırmayacağını vaad etmiştir. Dolayısıyla insanın bu lütfun devamı ve kendisine olan nimeti itiraf şeklinde böyle dua etmesi uygundur.
Hz. Peygamberin şu sözü de, ayetin manasını açıklar:
“Ümmetimden hata ve unutma tarzındaki günahlar kaldırıldı.”
رَبَّنَا وَلاَ تَحْمِلْ عَلَيْنَا إِصْرًا كَمَا حَمَلْتَهُ عَلَى الَّذِينَ مِن قَبْلِنَا “Ya Rabbena! Bizden öncekilere yüklediğin gibi, ağır bir yük bize yükleme!”
Bundan murat, İsrailoğullarının mükellef olduğu,
-Kendilerini öldürmek,[4>
-Necaset bulaşan yeri kesmek,
-Bir günde elli defa namaz kılmak,
-Malın dörtte birini zekât vermek gibi durumlardır.
Veya onlara isabet eden şiddetli haller, çetin imtihanlardır.
رَبَّنَا وَلاَ تُحَمِّلْنَا مَا لاَ طَاقَةَ لَنَا بِهِ “Ya Rabbena! Bize gücümüzün yetmediği şeyleri de yükleme!”
Ayetin bu kısmı, teklif-i mala yutakın (güç yetirilmez şeyle mükellef kılmanın) caiz olduğuna delâlet eder. Yoksa bundan halas olmak, kurtulmak için dua edilmezdi.
وَاعْفُ عَنَّا “Bizi affet.”
Günahlarımızı sil.
وَاغْفِرْ لَنَا “Bize mağfiret et.”
Ayıplarımızı ört, bizi onlarla cezalandırıp perişan etme.
وَارْحَمْنَآ “Bize merhamet et.”
Bize şefkat et, lütufla muamelede bulun.
أَنتَ مَوْلاَنَا “Sen bizim Mevlâmızsın.”
Çünkü efendi, düşmanlara karşı kölelerine yardım eder.
فَانصُرْنَا عَلَى الْقَوْمِ الْكَافِرِينَ “Kâfir kavme karşı bize yardım et.”
Ayetten murat, sırf düşman kâfirler değil, bütün inkârcılar da olabilir.
Rivayete göre, peygamber efendimiz bu duaların her bir cümlesini okuduğunda, Cenab-ı Hak “kabul ettim, istediğini yaptım” demiştir.
Hz. Peygamber şöyle buyurur:
“Allah-u Teâlâ cennet hazinelerinden iki ayet indirdi. Rahman, mahlûkatı yaratmazdan iki bin sene önce kendi eliyle bu iki ayeti yazdı. Kim bunları yatsıdan sonra okursa, gece kıyam yerine geçer.”
Yine Hz. Peygamberden şöyle nakledilir:
“Her kim Bakara suresinden bu iki ayeti gecede okusa, bu ona yeter.”
Hz. Peygamberin hadisinde geçen “Bakara sûresi” ifadesi, “Bakara sûresi” denilmesi mekruh görüp “kendisinde Bakaranın bahsi geçen sûre” demek gerekir diyenlerin görüşünü reddeder. Bunlar, şu rivayeti esas almışlardır:
“Kendisinde Bakaranın bahsi geçen sûre, Kur’anın otağlarındandır, onu öğreniniz. Çünkü onu öğrenmek berekettir, onu terk etmek ise pişmanlıktır, Kâhinler ona güç yetiremezler.”
[1> Mülk sahibi mülkünde dilediği gibi tasarruf eder. Allah, kâfirleri cezalandıracağını haber vermiştir, ama onları cezalandırması Allah için zorunlu değildir.
[2> Yahudiler ve Hıristiyanlar peygamberlerinin hepsine değil, bir kısmına inanırlar, bir kısmını ise peygamber olarak kabul etmezler. Bir Müslüman ise ayrım yapmadan bütün peygamberlere iman eder.
[3> Yani Allah dilerse insanın takatinin üstünde bir teklifte de bulunur, buna engel bir şey yoktur. Çünkü mülkün maliki Odur. Mülk sahibi kendi mülkünde dilediği gibi tasarruf eder. Ama Allah bir lütuf ve rahmet olarak insanlara kaldıramayacakları yükleri yüklememeyi bir düstur edinmiştir.
[4> Bkz. Bakara, 54. İlgili ayetin tefsirinde görüldüğü üzere, ayetin farklı yorumları da vardır.
Huruf-u Mukattaa
“Elif, Lâm, Mîm.” Bu ve emsali lafızlar, kendileriyle kelimelerin meydana geldiği harflerin isimleridirler.
İbnu Mes’ud, Hz. Peygamberden şöyle rivayet eder:
“Kim Allahın kitabından bir harf okursa, ona bir hasene verilir. Hasene ise, on katıyladır. “Elif lâm-mim” bir harftir demiyorum. Lakin elif bir harftir, lâm bir harftir, mim bir harftir.”
Bu harflerle, Kur’ana muaraza etmek isteyenlere meydan okunmuştur.1
Eğer Kur’an Allahın kelâmı değil insan sözü olsaydı, ona muaraza edenler birbirlerine yardım da etmelerine rağmen buna yakın şeyler söylemekten elbette âciz kalmazlardı.
Böylece, bu ifadeler Kur’anın bir nevi i’cazını gösterir. Daha ilk ifadelerinde, muhataplarının kulaklarına bu i’cazı duyurur. Çünkü harfleri isimleriyle söylemek okuma yazma bilen ve öğreten kimselere hastır. Kur’anı kendisinden dinledikleri Hz. Peygamber ise, okuma yazması olmayan bir ümmîdir. Ondan kitabet ve tilavetin meydana gelmesi, doğrusu hiç beklenmeyen garip bir durumdur, harikulâdedir.
Hem de sûre başlarında geçen bu harfler, öyle dizilmişlerdir ki, büyük edipler de bunu yapmaktan aciz kalır. Şöyle ki:
Sûre başlarında yer alan bu harfler (huruf-u mukattaa) on dört tanedir.
Bu ise, -şayet lâm elif doğrudan bir harf sayılmazsa- harflerin yarısıdır.
Bu harfler, yirmidokuz defa sûre başlarında yer alır, bu ise, hece harflerinin sayısıdır.
Kur’an-ı Kerimde huruf-u mukataa bir, iki, üç, dört ve beş harfli olarak zikredilir.2
Huruf-u mukataanın, sûrelerin isimleri olduğu da söylenmiştir.
Ayrıca, bu harflerin, kendilerinin de içinde bulundukları bazı kelimelere bir işaret olduğuna dikkat çekilmiştir.
İbnu Abbasın şöyle dediği rivayet edilir: “Elif, Allahın ihsanlarına, lâm harfi lütfuna, mim harfi de mülkünü işarettir.”
Yine O’ndan şöyle bir rivayet vardır:
“Elif – lâm – mim’in manası: Ben Allahım, bilirim, demektir.”
İbnu Abbasa göre, elif harfi Allaha, lâm harfi Cibrile, mim harfi Muhammede işaret eder. Yani, “Kur’an, Cibrilin lisanı ile Allah tarafından Hz. Muhammede (asm) indirilmiştir.”
Bu harflerin, ebced ve cifir yoluyla kavimlerin müddet ve ecellerine işaret olduğunu söyleyenler de vardır. Rivayete göre, Yahudilerden bir grup Hz. Peygambere geldiğinde, onlara Bakaranın başından “Elif – lâm – mim’i” okudu. Onlar, ebced yoluyla bunu hesaplayıp dediler: Müddeti yetmiş bir yıl olan bir dine nasıl girelim?
Rasulallah (asm) onlara tebessüm etti. Bunun üzerine, “başka da var mı?” dediler. Hz. Peygamber onlara “elif – lâm – mim – sad”, “elif - lâm – ra” ve “elif – lâm – mim – ra”yı okudu. Bunun üzerine, “bize iş karıştı. Hangisini esas alacağımızı bilmiyoruz” dediler.
Bu harflerin Kur’anın isimleri olduğu da söylenmiştir.
Keza, bunların Allahın isimleri olduğuna da dikkat çeken olmuştur.
“Elif – lâm – mim”le alâkalı şöyle bir nükteye dikkat çekilir:
Elif, harfi boğazın gerisinden çıkar. Burası, harflerin çıkış yerlerinin başlangıcıdır.
Lâm harfi dilden çıkar, bu da harflerin mahrecinin ortasıdır.
Mim harfi ise dudaktan çıkar, bu da harflerin mahrecinin sonudur. Demek ki, kulun kelâmının hem evveli, hem ortası, hem de sonu Allahı zikir olmalıdır.
Bu harflerle ilgili olarak, “bunlar sadece Allahın bildiği birer sırdır” görüşüne de yer verilir. Buna yakın bir görüş, dört halifeden ve sahabeden rivayet edilir. Belki de onlar “bu harfler Allah ile Rasulü arasında birer sırdır, hem birer rumuzdur, diğer insanlar bunlara muhatap değillerdir” manasını murat ettiler. Çünkü bir mana ifade etmeyen şeyle hitap etmek, uygun
bir şey değildir.
2- ذَلِكَ الْكِتَابُ “İşte o kitap.”
“İşte o kitap” ifadesi, indirilmesi vaad edilen Kur’ana işarettir. Cenab-ı Hak şöyle bildirir:
“Doğrusu biz sana ağır bir söz ilka edeceğiz.” (Müzzemmil, 5) Mukaddes kitaplarda da Kur’andan bahsedilmiştir.3
لاَ رَيْبَ فِيهِ “Onda hiç bir şüphe yoktur.”
Bunun manası “açık ayetleri, parlak delilleri sebebiyle, akıllı kişi düzgün bir bakışla ona baktığında, onun mu’cize seviyesinde ilâhî bir vahiy olduğundan şüphelenmez” anlamına gelir. Yoksa “kimsenin onun hakkında bir şüphesi yoktur” demek değildir. Görmez misin, Allahu Teâlâ şöyle bildirir: “Eğer kulumuza indirdiğimizden bir şüphe içinde iseniz, haydi onun mislinden bir sûre getirin.” (Bakara, 23)
Bu ayet, onlardan şüpheyi uzak görmedi, ama onlara, kendilerini rahatlatacak yolu gösterdi.
O da, onun herhangi bir sûresine muaraza için ellerinden geleni yapmalarıdır.
Bunu yapamadıklarında şu tahakkuk eder: Demek ki, Kur’anda şüpheye mecal yok, onda tereddüde mahal olacak bir yer bulunmamaktadır.
Şu manaya geldiğine de dikkat çekilmiştir: “O Kur’anda müttakiler için asla bir şüphe yoktur.”
Rayb, (şüphe) kelimesi, nefsin bir şeye mutmain olmayıp tereddütte kalması hâlidir. Şek de aynı manayı bildirir. Çünkü şek, nefsi tereddüde sevkeder, itminana engel olur. Hadiste şöyle bildirilmiştir: “Şüpheli şeyi bırak, şüpheli olmayana bak.”
Çünkü şek, tereddüde sevkeder, sıdk ise itminana sebeptir.
هُدًى لِّلْمُتَّقِينَ “Müttakiler için yol göstericidir.”
Kur’an, onları hakka sevkeder. Hidayetin manası, delâlet, yani rehberlik yapmaktır.
Bu rehberliğin, maksada ulaştıran bir rehberlik olduğuna dikkat çekilmiştir.
“Herhalde ya biz, ya da siz mutlak bir hidayet üzereyiz veya açık bir dalalet içindeyiz.” (Sebe, 24) ayetinde hidayet kelimesi dalalet kelimesine mukabil olarak kullanılmıştır.
Kur’an hidayetinin müttakilere has kılınması, bu rehberlikten onların istifade etmeleri ve O’nun ayetlerinden yararlanmaları sebebiyledir. Yoksa Kur’anın yol göstermesi umum insanlaradır. Bir başka ayette “O, insanlara bir rehberdir” (Bakara, 185) denilmesi bunu gösterir.
Kur’an hidayetinden özellikle takva ehlinin istifade etmesi şuna da işaret eder: Ona dikkatle bakanlardan, ancak aklını keskin kılan ve o aklı ayetleri tefekkürde ve mu’cizelere bakmakta kullanan kimse faydalanabilir. Çünkü Kur’an, sıhhati korumak için gereken faydalı gıdalar gibidir. Eğer bünye sağlıklı değilse, o faydalı gıdalar bir işe yaramaz. Şu ayet, bu manaya işaret eder:
“Biz Kur’ân’dan, mü’minler için bir şifa ve rahmet indiririz.” (İsra, 82)
Kur’an ayetleri içinde mücmel – müteşabih ayetlerin olması, O’nun yol gösterici olmasına zarar vermez.
Müttaki kelimesi vikaye kelimesinden gelir. Kişinin zararlı şeylerden kendini korumasını ifade eder. Şeriat örfünde “kendini ahirette zarar verecek şeylerden koruyan kimseye verilen isimdir.”
Takvanın üç mertebesi vardır:
1-Şirkten sakınmak.
Bu, ebedi azaptan kurtulmayı netice verir.
“…Ve onları takva kelimesi üzerinde durdurdu.” (Fetih, 26) ayeti bu manaya bakar.4
2-Günah fiillerden kaçınmak.
Bazı âlimler küçük günahları terk etmeyi de buna dâhil etmişlerdir.
Şeriatta bu, “takva” namıyla meşhurdur. Şu ayet, bu mertebeye bakar: “O beldelerin halkı iman etseler ve günahlardan korunsalardı, elbette üzerlerine gökten ve yerden bereketler açardık.” (A’raf, 96)
3-Kalbinin derinliklerini (sırrını) Hak’tan meşgul edecek şeylerden uzak kılmak ve bütün benliğiyle Allaha yönelmektir.
Bu, hakiki takvadır. Şu ayetten matlup olan da budur: “Ey iman edenler! Allah’tan hakkıyla korkun.” (Âl-i İmran, 102)
Konumuz olan, “Müttakiler için yol göstericidir” ayeti üç cihetle de tefsir edilmiştir.
Bakara sûresinin başında yer alan bu dört cümle, birbiriyle son derece kuvvetli irtibatlı olduğundan, ayrıca atıf kullanılmamıştır. Her bir sonraki cümle, öncekini isbat eder.
الم Şuna delalet eder: Kendisiyle meydan okunan Kitap, onların da kullandıkları
böyle harflerden meydana gelmiştir.
ذَلِكَ الْكِتَابُ İkinci cümle olup meydan okuma cihetini ortaya koyar.
لاَ رَيْبَ فِيهِ Üçüncü cümle olup kitabın kemâline şehadet eder. Yani, ilâhî kitap olan Kur’an son derece kemâldedir. Bütün hükümlerinin hak ve yakînî olması bunu gösterir.
هُدًى لِّلْمُتَّقِينَ Dördüncü cümledir. Bu da Kur’anın hak olduğunu, çevresinde şek ve tereddüde mahal olmadığını te’kid eder.
Veya öncekilerden yola çıkılarak sonrakiler isbat edilebilir. Şöyle ki:
Evvela, kendisiyle meydan okunan ve benzerini getirmekten aciz kaldıkları kitabın, onların da bildiği harflerden müteşekkil olduğu nazara verildi.
Buradan şu sonuç ortaya çıktı: Demek ki, o kitap, en mükemmel bir kitaptır. Öyleyse ona asla bir şüphe arız olamaz. Çünkü, kendisi hakkında şek ve şüphenin olması, mükemmelliğe aykırıdır ve en büyük noksandır. Böyle bir kitap, hiç şüphesiz müttakilere rehberdir.
Bu dört cümlenin her birinde, cezaletli bir nükte vardır.5 Şöyle ki:
Birinci cümlede hazf ve hükmün illetiyle beraber maksada bir remiz vardır.
İkinci cümlede elif – lâm – ile (“el kitab” şeklinde gelmesiyle) azametini bildirme vardır.
Üçüncü cümlede, batıl bir manayı vehmettirmemek için zarfın te’hiri vardır.6
Dördüncü cümlede hem hazf, hem daha etkili anlatım için masdar ile tavsif etmek, azametini beyan için elif – lâmsız getirilmesi ve hidayetin müttakilere has olduğunu beyan etmek vardır.
3- ِالَّذِينَ يُؤْمِنُونَ بِالْغَيْبِ “Onlar gayba iman ederler.”
Önceki ayette geçen “müttakîn” kelimesi, “takva sahipleri” anlamındadır.
Takva ise, lüzumsuz şeyleri terk etmek anlamına gelir. Kur’anın müttakilere yol gösterici olduğunu beyandan sonra, “onlar gayba iman ederler…” denilmesi, o müttakileri belli kayıtlarla beyan eder.7
Bu durumda, onların takva sahibi olmalarını bildirerek kötülüklerden uzak olmalarına, devamında bildirilen özelliklerle de güzel vasıflarla süslenmelerine işaret edilmiştir. Bu, önce demirin paslarını alıp, ardından da istenilen bir şekil verilmesine benzer.
Veya takva kelimesi bütün iyilikleri yapmak ve her türlü kötülükten kaçmak şeklinde de değerlendirilebilir. Buna göre, müttakiler burada belli vasıflarla anılmıştır. Bunlar da, amellerin aslı ve hasenatın esası olan iman etmek, namaz kılmak ve Allah yolunda vermektir. Çünkü bunlar kalp, beden ve malla ilgili amellerin başlıcalarıdır. Bunları yapanlar genelde diğer hayırlı amelleri de yaparlar, günahlardan da uzak kalırlar. Cenab-ı Hakkın şu sözüne bakmaz mısın: “Çünkü namaz, insanı hayâsızlıktan ve kötülükten alıkor.” (Ankebut, 45)
Hz. Peygamber de şöyle der:
“Namaz dinin direğidir.”
“Zekât, İslâmın köprüsüdür.”
Ameller içinde “gayba iman, namazı düzgün kılmak ve zekâtı vermek” özelliklerinin nazara verilmesi, bunların “takva” ismi altına giren diğer amellere üstünlüğünü ortaya koyar.
“İman”, “emn” kelimesinden alınmış olup, lügatte “tasdik etmek” anlamındadır.
Istılah olarak ise iman; tevhid, nübüvvet, yeniden diriliş ve ahirette amellerin karşılığını görmek gibi Hz. Muhammedin dininden olduğu kati olarak bilinen esasları tasdik etmektir.
Hadisçilerin ekserisi, Mu’tezile ve Hariciler nezdinde, iman üç şeyden meydana gelir:
1-Hak bir itikad.
2-Bunu tasdik etmek.
3-Muktezasıyla amel etmek.
İtikatta problemi olan münafıktır, ikrarda (tasdikte) problemi olan kâfirdir, amelde problemi olan fasıktır, Hariciler nezdinde ise, amelde problemi olan da kâfirdir. Mu’tezile ise, amelde problemi olanı küfre dâhil etmez, ama mü’min de saymaz.8
Gerçekte ise iman, tasdikten ibarettir. Buna delalet eden durumlardan biri, Cenab-ı Hakkın imanı kalbe nisbet etmesidir. Mesela:
-“İşte onlar o kimselerdir ki, Allah onların kalplerine imanı yazdı.” (Mücadile, 22)
-“Kalbi iman ile mutmain olduğu halde küfre zorlananlar dışında, her kim imanından sonra küfre kalbini açarsa, işte onlara Allah’tan bir gadab vardır.” (Nahl, 106)
-“Onlar öyle kimselerdir ki, Allah, onların kalplerini temizlemek istememiştir.” (Maide, 41)9
-“İman henüz kalplerinize girmedi.” (Hucurat, 14)10
Cenab-ı Hakkın Kur’anın nice yerinde sahih ameli imana atfetmesi de iman ve amelin farklı şeyler olduğunu gösterir.
Ayrıca Cenab-ı Hak, mü’minlerin günahlarına da dikkat çekmiştir. (Yani, günah sahibi olmak mü’mini kâfir yapmaz) Mesela:
-“Ancak öldüren kimse, kardeşi (öldürülenin velisi) tarafından affedilirse,
marûf (aklın ve dinin gereklerine uygun) bir yol izlemek ve güzellikle diyet ödemek gerekir.” (Bakara, 178)
-“Eğer mü’minlerden iki grup birbirleriyle vuruşurlarsa aralarında sulh yapın.” (Hucurat, 9)11
-“İman edip de imanlarına bir zulüm bulaştırmayanlar var ya; işte güven onların hakkıdır.” (En’am, 82)12
İmandan maksad kalp ile tasdik olduğuna göre, acaba mücerret tasdik yeter mi? Yoksa ona imkânı olan kimsenin dil ile ikrarda da bulunması gerekir mi? Bu konuda ihtilaf edilmiştir. İkincinin esas alınması daha doğru görülmektedir. Çünkü Allahu Teâlâ, ihmâli olan cahilden ziyade onu söylemekten kaçınanı kınamıştır.
Gayb, masdardır. “Sonra hepiniz, gaybı da görülen âlemi de bilene döndürüleceksiniz.” (Tevbe, 94) Bu ayette, “şehadet” kelimesi gibi “gayb” kelimesinin de masdar olarak gelişi, mübalağa ifade eder. Gaybtan murat, hissin idrak etmediği ve aklın bedihî olarak gerekli görmediği gizli şeydir.13
Gayb, iki kısımdır:
1-Delili olmayan gayb.
2-Delili olan gayb.
Birinciye misal, şu ayettir:
“Gaybın anahtarları O’nun katındadır.” (En’am, 59)
İkinciye misal ise, Allahın varlığı ve sıfatları, ahiret günü ve halleri gibi durumlardır. Konumuz olan ayetteki gayb, bu ikinci kısımdandır.
Ancak, ayetteki “gayb” kelimesi, cümle içinde hâl olarak da düşünülebilir.
O zaman mana şöyle olur: “Onlar, sizin gıyabınızda da iman ederler. Münafıklar gibi yapmazlar. Çünkü münafıklar, iman edenlerle karşılaştıklarında “Âmenna” derler. Şeytanlarıyla baş başa kaldıklarında ise “biz gerçekten sizinleyiz. Biz ancak mü’minlerle alay eden kimseleriz” derler. Veya iman edilen şeylerin gaybta olması açısından da bakılabilir.
Şöyle rivayet edilir:
“Kendisinden başka ilah olmayan Allaha yemin ederim ki, hiçbir kimse gayba imandan daha efdal bir imanda bulunmadı.” İbnu Mes’ud, bunu rivayetten sonra “Onlar gayba iman ederler” ayetini okur.
Gaybtan muradın kalp olduğu da söylenmiştir, çünkü kalp de gözden ıraktır. Yani, “Onlar kalpleriyle iman ederler. Yoksa dilleriyle kalplerinde olmayanı söyleyen kimseler gibi yapmazlar.”
وَيُقِيمُونَ الصَّلاةَ “Ve namazı ikâme ederler.”
Onlar, namazın rükünlerini mu’tedil bir şekilde yaparlar, namazın fiillerine gölge düşürecek durumlardan namazı korurlar.
Keza, onu eda etmek için ciddi bir gayret içinde olurlar, fütur getirmezler, gevşeklik göstermezler.
“Namazı kılarlar” demek yerine, kıyam kökünden gelen “ikâme ederler” denilmesi, namazda aynı zamanda kıyam da bulunduğundandır. Nitekim namazdan diğer rükünleriyle de bahsedilmiştir. Kunut, rükû, sücud, tesbih gibi.14
Ancak, ilk nazara verilen mana daha zâhirdir. Çünkü daha meşhurdur ve hakikate daha yakındır. Böyle ifade edilmesi, medhedilmeye layık olan namazın farz ve sünnet şeklindeki zahiri hududlarına ve huşu ve kalben Allaha yönelmek gibi batınî hukuklarına riayet edilen namaz olduğuna uyarıda bulunur. Yoksa namazında gafil olanların namazı medhe layık değildir.
Bundan dolayı Kur’anda “salat” kelimesiyle ifade edilmiştir. Bu kelime “dua” anlamına da gelir. Zaten, namazda dua da bulunmaktadır.
وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنفِقُونَ “Ve onlara rızık olarak verdiklerimizden (Allah yolunda) infak ederler.”
Rızık, lügatte “pay” anlamındadır. Allahu Teâlâ şöyle bildirir:
“Ve rızkınızı, yalanlamanızdan ibaret mi kılıyorsunuz?” (Vakıa, 82)
Mu’tezile mezhebi, Allah haramdan faydalanmayı men etmiş ve ondan sakınmayı emretmiş iken, haramdan imkân vermesini muhal görerek “haram, rızık değildir” dediler. Bu ayetle de delil getirip “görmez misin, Allahu Teâlâ burada rızkı nefsine isnat ederek, onların mutlak helalden infak ettiklerine dikkat çekti. Çünkü haramdan vermek, medhi icap ettirmez. Ve Allah şu ayette de rızık olarak verdiklerinden bir kısmını haram kılan müşrikleri
kınadı:
“De ki: Allah’ın sizin için indirdiği; sizin de, bir kısmını helâl, bir kısmını haram kıldığınız rızıklar hakkında ne dersiniz? De ki: Allah mı size izin verdi? Yoksa Allah’a iftira mı ediyorsunuz?” (Yunus, 59)
Ehl-i Sünnet ise, üstteki ayette Allahın rızkı nefsine isnad etmesini tazim ve infaka teşvîk olarak anladılar. Diğer ayetteki zemmi (kınamayı) da haram olmayan bir şeyin haram kabul edilmesi yönünden değerlendirdiler. Ayrıca rızkın harama da şümulüne şu hadisten delil getirdiler:
Hz. Peygamber Amr Bin Gurre’ye şöyle der: “Allah seni temiz bir rızıkla rızıklandırmıştı. Ama sen, Allahın sana helâl kıldığına bedel, Allahın sana haram kıldığı rızkı seçtin.”
Ayrıca, şu nokta da önemlidir: Şayet haram rızık rızık değilse, ömrü boyunca haram yiyen birisi rızıklanmamış sayılacaktır. Hâlbuki şu ayette de görüldüğü gibi durum böyle değildir:
“Yeryüzünde hiçbir canlı yoktur ki, rızkı Allah’a ait olmasın.” (Hûd, 6)
Bir şeyi infak etmek, onu elden çıkarmaktır. Şayet Arabçada ilk iki harfi sırasıyla N-F olan kelimeleri tek tek incelesen, hepsinde gitmek ve çıkmak manasına bir delâlet bulursun.
Bu infaktan anlaşılan, malı farz ve nafile olarak hayır yolunda sarfetmektir.
Ayetteki infakı, “zekâtlarını verirler” şeklinde açıklayan, infakın en efdal şeklini zikretmiş olur veya kardeşi hükmünde olan sadakaya yakınlığı sebebiyle, burada tahsis etmiş olur.
Ayette, mefulün öne alınması, yapılacak infakın başkasının malından değil, bizzat Allahın verdiğinden yapılmasına özen gösterilmesi içindir.15
Ayette “onlara rızık olarak verdiklerimizi” denilmeyip “rızık olarak verdiklerimizden infak ederler” denilmesi yasaklanmış olan israftan mükellefi men etmek içindir.16
Ayette, Allahın ikram ettiği bütün zahirî ve batınî nimetlerden başkalarına infak etmekte belli bir kayıt olması da muhtemeldir. Hz. Peygamber şöyle buyurur:
“Bir kısım ilim vardır ki, bazı hazineden infak edilmediği gibi, başkasına söylenmez.”
Bazıları da şöyle diyerek, Allahın rızık olarak verdiklerinin sırf maddî rızık olmadığına dikkat çekmişlerdir: “Onlar, kendilerine özel olarak verdiğimiz marifet nurlarından başkalarına da feyz olarak verirler.”
4- َ والَّذِينَ يُؤْمِنُونَ بِمَا أُنزِلَ إِلَيْكَ وَمَا أُنزِلَ مِن قَبْلِكَ “Ve onlar hem sana indirilene iman ederler, hem de senden önce indirilenlere.”
Ayette, Abdullah Bin Selâm gibi ehl-i kitaptan iman edenler nazara verilmektedir.
Bu ayet, önceki “Onlar gayba iman ederler” ayetine atfedilmiştir. Bunlar da onlarla beraber medhedilen müttakilere, özel olanların genel içinde dâhil olması şeklinde, dâhildirler. Çünkü biraz sonra iki defa َأُوْلَئِكَ “işte onlar” ifadesi gelecektir. Bunlardan birincisi şirk ve inkârdan kurtulup iman edenlerdir.
İkincisi ise, önceden iman etmiş olan kitap ehlinden İslâma girenlerdir. Böylece her iki ayet, müttakileri iki kısmıyla tafsil etmektedir. Bu atıf, İbnu Abbasın görüşüdür.
Veya ayet “müttakiler” ifadesine atıftır, müttaki mü’minleri beyan eder. Sanki şöyle ifade etmiş olur: “Kur’an, şirkten sakınanlara ve diğer dinlerden iman edenlere bir rehberdir.” Burada “Ve onlar hem sana indirilene iman ederler, hem de senden önce indirilenlere” ayetinden murat, doğrudan doğruya önceki iman ettiği bildirilen kimseler olması da muhtemeldir.17
Yani, onlar, aklın idrak ettiklerine toptan iman ettikleri gibi, bu imanı tasdik eden bedenî ve mâlî ibadetleri de yaparlar. Aynı zamanda ancak haber yoluyla bilinebilenlere de iman ederler.
Ayette والَّذِينَ “onlar ki…” ifadesinin iki defa tekrar edilmesi her iki yolun farklılığına bir tenbihtir.
Veya onlardan bir taife, ehl-i kitaptan İslama girenlerdir. Bu durumda onların ayette bahsi, genel içinde özelin yer alması kabilinden olur. Mesela, “Melekler geldi” dedikten sonra ayrıca Cebrail ve Mikaili de söylememiz gibi. Bu tarzda, genel içinde kitap ehlinden bazılarına dikkat çekilmesi, şanlarının yüceliğini göstermek ve emsallerine teşvikte bulunmak içindir.
İnzal, bir şeyi yüksekten aşağıya indirmektir. İlahi kitapların nüzülü, meleğin ruhanî bir alışla Allahtan alması veya levh-i mahfuzdan hıfz şeklinde alıp indirmesi ve peygambere bildirmesi şeklinde olabilir.
Ayette “onlar sana indirilene iman ederler” denilmiştir. Bundan murat, Kur’anın tamamı ve şerîatın (dinin) tümüdür.
Ayette her ne kadar bir kısmı indirilmemiş ise de inzal fiilinin geçmiş zaman kipiyle ifadesi, henüz inmemiş olanlar da tağlip yoluyla inmiş gösterilmesindendir veya inmesi beklenenleri, sanki inmiş gibi olmasındandır. Bunun bir nazirini şu ayette görürüz: (Ahkaf, 30) Çünkü Cinler Kur’anın tamamını dinlememişlerdi ve o vakitte Kur’anın tamamı henüz inmemişti.
Ayette “hem de senden önce indirilenlere iman ederler” ifadesinden maksat; Tevrat, İncil ve önceki semavi diğer kitaplardır. Onların hepsine toplu olarak iman etmek farz-ı ayndır. Peygamber efendimize indirilene ise, onunla ibadet ettiğimiz için ayrıntılarıyla iman etmek farz olur. Ancak bu herkese tek tek farz olmayıp, farz-ı kifaye yoluyladır. Çünkü herkesin Kur’anı ayrıntılarıyla bilmesi vacip olsa, bu sıkıntıya ve maişette problemlere
yol açar.
وَبِالآخِرَةِ هُمْ يُوقِنُونَ “Ahirete de kesin olarak onlar iman ederler.”
Ahirete de öyle tereddütsüz inanırlar ki, “cennete ancak Yahudiler ve Hristiyanlar girecek”, ve “cehennem ateşi bize sayılı günler dışında dokunmayacak” gibi batıl inanışlar, bu imanla ortadan kalkar.
Keza, bu yakînî imanla,
-“Cennet nimetleri dünya nimetleri cinsinden mi olacak, yoksa farklı
mı olacak?
-Cennet devam edecek mi?” şeklindeki tereddütlerden kurtulurlar.
Ayette “Ahirete de kesin olarak onlar iman ederler” denilmesi, ehl-i kitaptan İslâma girmeyenlere bir tarizdir. Yani, onların ahiret hakkındaki itikadı, gerçeğe mutabık değildir ve bir yakînden sadır olmamıştır.
Yakîn, tefekkür ve istidlal yoluyla bir şeyi şek ve şüpheden uzak bir şekilde bilmektir. Bundan dolayı Allahu Teâlânın ilmi ve zarurî bilgiler yakîn ile nitelendirilmez.
Ahiret kelimesi “ahir”, yani “diğer” kelimesinin müennesidir. “İşte şu ahiret yurdu! Biz onu yeryüzünde büyüklenmeyi ve bozgunculuğu istemeyen kimselere veririz.” (Kasas, 83) ayetinde geçtiği gibi, “dâr” (yurt) kelimesinin sıfatıdır. “Dünya yurdu” yerine kısaca “dünya” denilmesi gibi, “ahiret yurdu” yerine de kısaca “ahiret” denilmektedir.18
5- أُوْلَئِكَ عَلَى هُدًى مِّن رَّبِّهِمْ “İşte onlardır Rab’lerinden bir hidayet üzere olanlar.”
Bu ifade, sûrenin başında bildirilen müttakilerin durumunu bildirir. “(Kur’an), müttakiler için yol göstericidir” denilince, sanki “onları buna ehil kılan özellikler nelerdir?” denilmiş, buraya kadar sayılan özelliklerle buna cevap verilmiştir.
Bu ifade, evveline bağlı olmadan müstakil bir cümle de olabilir. Sanki bu, önceki hükümlerin ve özelliklerin bir sonucu olmuştur.
“İşte onlardır Rab’lerinden bir hidayet üzere olanlar” ifadesinde, onların sanki bir şeye yükselip binmelerine işaret eden bir temsil vardır.
Böyle bir şeyi elde etmek, ancak:
-Fikri ön kabullerden boşaltmak,
-Yapılan amelle ilgili devamlı nefis muhasebesi yapmakla gerçekleşir.
Ayette hidayet kökünden gelen ىًدُه “hüden” ifadesinin elif-lâmsız gelişi, o hidayetin büyüklüğünü gösterir. Öyle ki künhüne ulaşılamaz, kadri tam bilinemez.
Bu hidayetin Allah tarafından verildiğinin ve muvaffak edenin O olduğunun ayrıca bildirilmesi, bu hidayetin büyüklüğünü te’kid eder.
وَأُوْلَئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ “Ve işte onlardır felaha erenler.”
Ayette,أُوْلَئِكَ “İşte onlar” ifadesinin tekrarı, onların bu sıfatlarla muttasıf olmalarının, her ne kadar her bir netice onların diğerlerinden ayrılmalarına kâfi ise de, her iki neticeyi de gerekli kıldığına bir tenbihtir.
Bir başka ayette, kâfirler anlatılırken “İşte onlar hayvanlar gibidirler, hatta daha da aşağıdırlar. İşte onlar gafillerin ta kendileridir.” (A’raf, 179) iki defa أُوْلَئِكَ “işte onlar” ifadesinin geçmesi, mevzumuz olan ayetten farklıdır. Çünkü gafletlerinin tescil edilmesi ve hayvanlara benzetilmeleri bir şey olduğundan, ikinci cümle birinci cümleyi ikrar etmektedir. Bundan dolayı atıf münasip olmadığından atıf vavı kullanılmamıştır.
Ama burada ise, her iki cümlenin mefhumu farklı olduğundan atıf vavı ile birbirlerine bağlanmışlardır. Ayette geçen ْهُمُ “hüm” zamiri haberi sıfattan ayırır ve nisbeti kuvvetlendirir.
Ayrıca, isnad edilen durumun isnad edilene özel olduğunu ifade eder.19
Müflih, matlubunu elde eden demektir. Sanki o, kendisine zafer cihetleri açılan kimsedir.
Bu kelimenin elif – lâm ile “el– müflihun” şeklinde gelmesi, onların ma’lum ve marûf olmalarına delalet eder. Yani, ahirette felaha erecekleri sana anlatılan müttakiler, işte bu kimselerdir.
Veya herkesin felaha erenlerin hakikati ve özelliklerinden bildiğine işaret
eder.20
Tenbih: Dikkat et, Allahu Teâlâ müttakilerin nail olacakları şeyleri nasıl da değişik cihetlerden nazara verdi. Bunlar, başka hiç kimsenin nail olamıyacağı hallerdir.
Kelâmın
وَأُوْلَئِكَ
“işte onlar…” şeklinde ifadesi, hükmün illetini beyan
eder. Yani, onların önceden sayılan vasıfları, bu mükâfatlarına sebep olmuştur.
وَأُوْلَئِكَ “İşte onlar” ifadesinin tekrarı, manayı kuvvetlendirmekte, yeni bir mazhariyetlerini ifade etmektedir. Haberin elif – lâmlı gelmesi, arada “hüm” zamirinin bulunması, hepsi birer belağat inceliğidir. Bunlar, o müttakilerin kıymetini ortaya koyar, onların peşinden gitmeye insanları teşvik eder.
Mu’tezile, bu ayette “işte onlardır felaha erenler” ifadesinden yola çıkarak ehl-i kıbleden olan fasıkların azapta ebedi kalacaklarına delil getirmek istemiştir. Bu iddiaya şöyle cevap verilir: Ayette anlatılan felaha erenlerden murat, kâmil manada felaha erenlerdir. Buradan, bu özelliğe sahip olmayanların felahın kemaline ulaşamadıkları anlaşılır, yoksa doğrudan doğruya felaha ermeyecekleri manası anlaşılmaz.21
6- إِنَّ الَّذِينَ كَفَرُواْ سَوَاءٌ عَلَيْهِمْ أَأَنذَرْتَهُمْ أَمْ لَمْ تُنذِرْهُمْ لاَ يُؤْمِنُونَ “Şüphesiz o inkâr edenleri uyarsan da, uyarmasan da onlar için birdir, iman etmezler.”
Allahu Teâlâ, has kullarını, seçkin velilerini onları hidayet ve felaha ehil kılan sıfatlarıyla anlattıktan sonra, onların zıddı olan inatçı münkirleri nazara verdi. Bunlara ilâhî hidayet (yol gösterme) fayda vermemekte, ayetler ve uyarılar bir işe yaramamaktadır.
“Şüphesiz iyiler naim (cennetin)dedirler ve facirler ise cehennemdedirler.” (İnfitar, 13-14) ayetinde iyiler ve facirlerin akibeti anlatılırken atıf vavı ile birbirine bağlanmışken, burada kâfirlerin kıssası, mü’minlerin kıssasına atıf yoluyla bağlanmamıştır. Çünkü her ikisinde maksat aynı değildir. Orası Kitabın (Kur’anın) zikri ve şanını beyan için iken, burası kâfirlerin inadını ve dalalette ısrarını açıklamak içindir.
Ayette geçen إِنَّ “İnne”, te’kid ve tahkik ifade eder. Şu ayette olduğu gibi, tereddüt olan yerlerde kullanılır:
“Şüphesiz biz onu yeryüzünde kudret sahibi kıldık.” (Kehf, 83 – 84)
“Ve Musa dedi: “Ey Firavun! Şüphesiz ben âlemlerin Rabbinden bir elçiyim.” (A’raf, 104)22
Müberred, bu konuda şöyle der:
“Abdullah ayakta” dediğinde, bu sadece onun ayakta olduğunu haber vermektir.
“Abdullah gerçekten ayakta” dediğinde ise, onun ayakta olup olmadığını sorana cevap verirsin, “Abdullah, hiç şüphesiz gerçekten ayaktadır” dediğinde ise, onun ayakta olduğunu inkâr edene cevap verirsin.
Ayette geçen َالَّذِينَ “Ellezine” belirlilik ifade eder. Bu açıdan bakıldığında Ebu Cehil, Ebu Leheb, Velid Bin Muğire ve Yahudilerin bazı âlimleri gibi kimselere bakar, onların iman etmeyeceklerini haber verir.
Veya cins ifade eder, genel anlamda küfürde inat edenlerin durumunu anlatır.
Küfür, kelime itibariyle örtmek anlamındadır. Çiftçiye ve geceye de “kafir” denilir, çünkü çiftçi tohumları örter, gece de her şeyi.
Istılah olarak küfür, Peygamberden geldiği zaruri olarak bilinen bir şeyi inkâr etmektir.
Gayr-i müslimlerin kıyafetine girmek, papaz kuşağı kuşanmak gibi hallerin küfürden sayılması, İslamı yalanlamaya delalet ettikleri cihetten küfür sayılmıştır. Aslında bunlar hadd-i zatında küfür değillerdir. Ancak Hz. Peygamberi tasdik eden birinin böyle şeylere cür’et etmemesi gerekir.
“Kur’an mahlûktur” diyen Mu’tezile, bu ayette küfür fiilinin geçmiş zaman sığasıyla gelmesini de delil olarak kullanır. Hâlbuki, böyle bir durum, ilimde olduğu gibi kelâmda sonradan meydana gelmeyi gerektirmez.23
İnzar, korkutmaktır. Burada murat, Allahın azabından korkutulmalarıdır.
Hz. Peygamber hem müjdeleyici hem de uyarıcı olarak gönderilmişken, burada sadece uyarmakla alakalı durum nazara verildi. Çünkü azap ile uyarmak kalpte daha etkili ve nefiste daha müessirdir. Zira zararı def etmek, menfaat celbetmekten daha önce gelir. Durum böyleyken uyarı bunlara fayda vermiyorsa, müjdelemenin fayda vermeyeceği hayli hayli aşikârdır.
“Onlar iman etmezler.”
Bu ifade, önceki ayette mücmel olarak anlatılan durumu açıklığa kavuşturmaktadır.
Yani, onlar uyarılsa da uyarılmasa da bir şey değişmeyecek, imana girmeyeceklerdir.
Bu ayet, “teklif-i ma lâ yutak” yani “altından kalkılamayacak bir şeyle Allahın insanları mükellef kılması caizdir” diyenlerin delil olarak kullandıkları ayetlerden biridir. Onlara göre, Allah onlara imanı emretmekle beraber iman etmeyeceklerini de haber vermiştir. Şayet iman etseler, O’nun haberi yalan olacaktır ve onların imanının şümülü, kendilerinin iman etmeyeceklerini de içine alacaktır. Bu ise iki zıddın içtimaı demektir.
Meselenin hakikati şudur: Her ne kadar zâtında yapılamayacak bir şeyle mükellef kılmak aklen caiz olsa bile, yapılacak araştırma neticesinde fiilen böyle bir durumun olmadığı ortadadır. Öte yandan bir şeyin vukuunu ve veya olmamasını haber vermek, ona olan kudreti ortadan kaldırmaz. Kulun kendi iradesiyle yaptığı fiillerde, kaderin bir zorlaması söz konusu değildir.
Uyarmanın bazı kâfirlere fayda vermeyeceği bildirildikten sonra yine de uyarmanın yapılması, onların Allah nezdinde bir delilleri kalmaması içindir.24
Aynı zamanda bu durum, Hz. Peygamber için tebliğin efdaliyetini gösterir.
Çünkü ayette “onlar için birdir” denilmiş, “senin için uyarmakla uyarmamak birdir” denilmemiştir. Nitekim bir başka ayette, putlara tapanlara hitaben, “Eğer siz onları yola çağırsanız, size uymazlar. Onları ha çağırmışsınız, ha çağırmayıp susmuşsunuz, sizin için fark etmez.” (A’raf, 193) denilmiştir.
Ayetin belli şahısların iman etmeyeceklerini bildirmesi, gaybtan haber vermektir ve bu da Kur’an mu’cizelerinden biridir.
7- ْ خَتَمَ اللّهُ عَلَى قُلُوبِهمْ وَعَلَى سَمْعِهِمْ “Allah onların kalplerini de kulaklarını da mühürledi.”
Ayet, önceki ayette bildirilen belli kâfirlerin iman etmemelerinin sebebini ve onu gerektiren durumu beyan eder.
Aslında kalplerinde bir mühür ve gözlerinde bir perde yoktur. Bundan murat, küfür ve günahı hoş gösteren, iman ve taatı da çirkin gösteren bir durumun nefislerinde meydana gelmesidir. Bu durum,
-Yoldan sapmaları,
-Taklidde kalmaları,
-Sağlıklı bir bakıştan yüz çevirmeleri sebebiyledir. Böylece artık onların kalplerine hak nüfuz etmez, kulakları mühürlenir, öğüt alamazlar. Afak ve enfüste dikilen ayetler,25 bunlardan ibret alanlara çok manalar ifade ederken,
bunlara fayda vermez. Böylece sanki perdelenmiş gibi olur, görmeleri
engellenir.
Cenab-ı Hakkın böyle mühür ve perde ile anlatması, istiare yoluyla bir anlatımdır.26
Allahu Teâlâ, bu tarzda Kur’anda değişik yerlerde onların inkârını nazara vermiştir. Mesela,
“İşte onlar, o kimselerdir ki; Allah kalplerini, kulaklarını ve gözlerini mühürlemiştir.” (Nahl, 108) Bu ayette onların inkârı, Allahın kalplerini mühürlemesi ile ifade edilmiştir.
“Kalbini, bizi anmaktan gafil kıldığımız kimseye uyma.” (Kehf, 28) Bu ayette onların küfrü, Allahın onları gafil kılmasıyla anlatılmıştır.
“…Ve kalplerini kaskatı kıldık.” (Maide, 13) Bu ayette, onların kalplerinin
katı kılındığı nazara verilmiştir.
Bütün bunlarda temel nokta şudur: Bütün mümkinat (varlıklar) Allaha dayanır, onun kudretiyle meydana gelir. Bu açıdan bunlar Allaha isnad edilir.
Yaptıkları fiillere sebep olma noktasından ise kendilerine isnad edilirler. Mesela şu ayetlere bakalım:
“Verdikleri sağlam sözü bozmalarından, Allah’ın âyetlerini inkâr etmelerinden, peygamberleri haksız yere öldürmelerinden ve “kalplerimiz kılıflıdır” demelerinden dolayı (başlarına türlü belâlar verdik.)
Aksine, inkârları sebebiyle Allah onların kalplerini mühürlemiştir.” (Nisa, 155)27
“İşte bu, şu sebepledir: Onlar iman ettiler, sonra inkâr ettiler. Bu yüzden kalpleri mühürlendi. Artık onlar anlamazlar.” (Münafikun, 3)28
Ayet, onlara sıfatlarının çirkinliğini ve akıbetlerinin vehametini şiddetle
beyan etmektedir.
Mu’tezile mezhebi mensupları, bu gibi ayetlerde hayli zorlandılar ve bunları te’vil için bazı vecihler zikrettiler:
1-Onlara göre, , haktan yüz çevirmeleri ve bunun kalplerinde yerleşmesi sonucu olarak, küfür onların tabiatı haline gelince, kalplerinin tab’ı yaratılışla alakalı fıtrî bir vasfa benzetildi.
2-Bu gibi ayetlerden murat, onların kalplerinin halini, Allahın anlayıştan boş olarak yarattığı hayvanların kalpleri ile temsil etmektir. Nasıl ki ölen biri için “vadi onu alıp götürdü” denilir. Uzun süre görülmeyen biri hakkında,
“Anka kuşu onu uçurdu” ifadesi kullanılır. Bunların temsilî bir anlatım olması gibi, bu ayetler de öyledir, zahirine göre anlaşılmamalıdır.
3-Ayetlerde medar-ı bahs olan durumlar gerçekte şeytanın veya kâfirin fiilidir. Ama, Allahın onlara verdiği güçle bunu yaptıklarından fiilin müsebbibine isnadı şeklinde Allaha nisbet edilmiştir.
4-Onların kalpleri küfürde kökleşti ve sağlamlaştı. Zorla onlara imanı kabul ettirmekten başka bir yol kalmadı, ama mükellef olabilmeleri için de böyle bir yol söz konusu olmadı. Dolayısıyla, onların imanı terki, kalplerinin mühürlenmesiyle ifade edildi. Çünkü bu onların imanına bir engeldir. Bunda, onların azgınlıkta haddi aşmalarını ve dalalete sapmakta çok ileri gittiklerini hissettirmek vardır.
5-Kâfirlerin kalplerinin mühürlenmesi gibi ifadeler, onların hâlini hikâye etmek tarzında onlarla ince bir alay (tehekküm) ve istihza da olabilir. Mesela Kur’an onların şöyle dediğini nakleder:
“Dediler: Senin bizi davet ettiğin şeye karşı kalplerimiz kapalıdır.
“Kulaklarımızda da bir ağırlık var. Seninle bizim aramızda bir de perde var.” (Fussılet, 5)
6-Onların kalplerinin mühürlenmesi ahirette olabilir. Geçmiş zaman
üslûbuyla söylenmesi, bunun muhakak olacağını bildirmek içindir. Şu ayet de buna şehadet eder:
“Ve biz, o kâfirleri kıyamet günü yüzleri üstü sürünür bir şekilde kör, dilsiz ve sağır oldukları halde haşredeceğiz.” (İsra, 97)
7-Kalbin mühürlenmesinden murat, meleklerin bildiği nişanla kalplerinin işaretlenmesi de olabilir. Melekler bu nişanı görür ve onlara buğzederler, onlardan uzak kalırlar.
İşte, kalplerin mühürlenmesi veya insanların dalalete sevkinin Allaha nisbet edilmesi gibi meselelerde bizimle Mu’tezilenin meseleye yaklaşımları bu şekildedir.
“… kulaklarını da mühürledi.”
Onların kulaklarının da mühürlü olduğunu anlatan bu ayet, kalplerin mühürlendiğini anlatan kısma atfedilmiştir. Başka bir ayette ise, kulak daha geçer, kalbin mühürlenmesi ona atıfla söylenir:
“Hevâsını ilâhı edineni gördün mü? Allah onu bir ilim üzere saptırdı. Kulağını ve kalbini mühürledi ve gözüne de perde çekti.” (Casiye, 23)
Kalp ve kulak, bütün cihetlerden idrak etmekte ortaktırlar. Bundan dolayı, her cihetten gelebilen idrake engel olan mühürlenme cezasına maruz kaldılar. Gözün idraki ise sadece ön cihetten olduğundan, bu cihete mani olan perde ile iktifa edildi. “Allah onların kalplerini ve kulaklarını mühürledi” demek yerine “Allah onların kalplerini de kulaklarını da mühürledi” denilmesi yapılan mühürlemenin şiddetine ve her iki mührün farklı farklı olduğuna daha ziyade delâlet etmesi içindir.
وَعَلَى أَبْصَارِهِمْ غِشَاوَةٌ “Gözlerinin üzerinde de bir perde vardır.”
Ayetteki “ebsar” kelimesi “basar” kelimesinin çoğuludur, “gözün idrak etmesidir.” Mecazen görme kuvveti ve göz için de kullanılır. Benzeri bir durum “sem” kelimesi için söz konusudur. Muhtemelen ayette işitme ve görme uzuvları kastedilmektedir. Çünkü mühürleme ve perdeleme olayının azalarla münasebeti gayet açıktır. Kalp, ilmin mahallidir. Bazen “kalp” denildiğinde bununla akıl ve marifetin murat edildiği de olur. Mesela şu ayette olduğu gibi:
“Şüphesiz bunda, kendisinde bir kalp olan yahut gafletten uzak bir halde kulak veren kimseler için bir öğüt vardır.” (Kâf, 37)
وَلَهُمْ عَذَابٌ عظِيمٌ “Ve onlar için çok azim (büyük) bir azap vardır.”
Ayet, kâfirler için bir tehdid ve onların layık oldukları akibeti beyandır.
“Azîm” ve “kebir” kelimeleri ikisi de büyüklüğü ifade eder. “Azîm” kelimesinin zıddı “hakîr” iken “kebir” kelimesinin zıddı “sağîr” (küçük) kelimesidir. Hakîr kelimesi sağirden daha aşağıyı ifade ettiği gibi, azîm kelimesi de kebir kelimesinden daha üstte olanı ifade eder. Buradaki ayette, azabın “azîm” kelimesiyle vasıflandırılması, diğer azaplarla mukayese edildiğinde, diğer azapların buna nisbetle küçük kaldığını anlatır.
“Azim” kelimesinin bilinmezlik ifade eden elif-lamsız gelişi, bu azabın künhünün Allah dışında kimsenin bilemeyeceği kadar büyük olduğunu bildirir.
1 Yani, “ey insanlar, size okunan Kur’an, işte böyle harflerden meydana gelmiştir.
Haydi, böyle harfleri kullanarak Kur’anın nazirini yapınız.”
2 Mesela, Nun bir harf, Ha-Mîm iki harf, Elif-Lâm-Mîm üç harf, Elif-Lâm-Mîm-Ra dört harf ve Kef-He-Ye-Ayn-Sad ise beş harftir.
3 “İşte o kitap” ifadesi “hani önceki semavî kitaplarda indirileceği bildirilen kitap
var ya, Kur’an işte o kitaptır” manasına işaret eder.
4 Ayette anlatılanlar, Hudeybiye seferine katılan mü’minlerdir.
5 Cezalet: Kelamı meydana getiren kelimelerin özenle ve hassasiyetle seçilmesi ve bunun sonucu olarak kelamın hem parça parça, hem de bir bütün olarak ihtişamlı olmasıdır. Yani, cezalet nazımla alakalı bir durumdur. Kur’anın mu’cizelik yönlerinden biri de “nazmındaki cezalet”tir. Kur’anın lafzında fesafat, manasında belağat ve nazmında ise cezalet vardır.
6 Yoksa “ama diğer ilâhî kitaplarda bir şüphe var” manası tevehhüm edilebilir.
7 Yani, o müttakiler, “gayba inanan, namazı düzgün kılan, Allah yolunda infakta bulunan” kimselerdir.
8 Buna “el-menzile beyne’l- menzileteyn” denir.
9 Ayet, Tevratın hükmünü uygulamak istemeyen bazı Yahudiler hakkında inmiştir.
10 Ayet, İslama yeni girmiş bazı bedeviler münasebetiyle inmiştir. İmanın hakikatının
henüz kalplerine yerleşmediğini anlatır. Sadece “iman ettik” demekle imanın hakikatına ulaşılmış olmaz.
11 Mü’minlerin birbiriyle dövüşmesi ve savaşması elbette gayet nahoş bir durumdur.
Ama hasbe’l-beşer böyle bir hata işlediğinde de küfre girmiş olmaz. Ayette mü’minlerden iki grup denilmesi, bunun bir delilidir.
12 Ayette geçen “zulüm”den murat şirktir. Bu konuda şöyle rivayet edilir: Ayet nazil olduğunda, bu hüküm sahabilere ağır geldi ve “hangimiz nefsine zulmetmiyor
ki?” dediler. Bunun üzerine Hz. Peygamber şöyle buyurdu: “Ayetin manası sizin
zannettiğiniz gibi değil. O ancak Hz. Lokmanın, oğluna “Çünkü şirk, elbette
çok büyük bir zulümdür.” demesi tarzındadır.” (Lokman, 13)
13 Mesela, melekler bize nisbetle gaybî varlıklardır, biz bunları duyu organlarımızla
idrak edemeyiz. Ayrıca bunların varlığı akıl açısından zorunlu da değildir, ama akıl onların varlığını red de edemez. Eğer varlıkları aklen bedihî olsaydı, kimsenin
melekleri inkâr etmemesi gerekirdi.
14 Mesela bkz. Zümer 9, Mürselat 48, Hicr 98 ve A’lâ 1. ayetlere bakılabilir. Bu ayetlerde, sırasıyla kunut, rükû, secde ve tesbih ifadeleri namazı da tazammun eder.
15 Yani, Ali’den alıp Veli’ye vermek tarzında olmamalı, Allahın kendisine nasip ettiğinden vermelidir.
16 Yani, mallarının hepsini vermezler, bir kısmını verirler. Bir başka ayette, eldeki malın tamamının verilmemesi, açıktan ifade edilmiştir. (İsra, 29)
17 Yani, o müttaki mü’minlerin bir özelliği de, sadece Kur’ana iman etmekle kalmayıp,
önceki semavî kitaplara ve sahifelere de iman etmeleridir.
18 Yani, dünya bu gördüğümüz âlem, ahiret ise, diğer âlemdir.
19 Yani, işte onlardır felaha erenler, başkası değil. Felâha erenleri görmek istiyorsanız
onlara bakınız, çünkü onlar felâha erenlerin ta kendileridir.
20 Yani, bazıları “falanca felaha erdi” deyince, mesela onun zengin olduğunu anlar,
veya büyük bir beladan kurtulduğunu anlar… İşte, ayette müttaki mü’minlerin felaha erdiklerinin anlatılması, felah kelimesinin çağrıştırdığı bütün güzelliklere bunların sahip olduklarını ifade eder. Mesela, bu cümleden olmak üzere şunlar hatırlanabilir:
“İşte onlardır cehennemden kurtulanlar.”
“İşte onlardır Cenab-ı Hakkın rü’yetine nail olanlar…”
“İşte onlardır cennete alınanlar.”
21 Mesela, “bugün çarşıda kazanan falanca kimse oldu” dediğimizde en ziyade onun kazandığı anlaşılır. Bu cümleden yola çıkarak başkalarının hiçbir şey kazanamadıkları
söylenemez. Demek ki, kâmil manada kurtulan, felaha eren kimseler müttaki mü’minlerdir. Ama bundan hareketle fasık – günahkâr mü’minlerin asla kurtulamayacakları, cehennemde ebedi kalacakları söylenemez.
22 Muhatap, söylenen meselede tereddüt içindeyse, “şüphesiz, gerçekten…” gibi ifadelerle mana kuvvetlendirilir. İnsanlar Zülkarneynin saltanatı konusunda şüpheyle bakabildiğinden ve Firavun, Hz. Musa’nın peygamberliğini şüpheyle karşıladığından, “inne” ile anlatılmıştır.
23 Allahın her şeyi kuşatan bir ilmi vardır. O, neyin ne şekilde olacağını önceden de bilir. Bizler ise, bir şey meydana geldiğinde biliriz. Kendi bilmemizi Allahın bilmesiyle
karşılaştırmak, çok yanlış bir kıyas olur. Allahın kelâmı da ilmi gibi bir sıfatıdır
ve ezelidir.
24 Yoksa, “bize bir uyarıcı gelmedi, gelseydi dinlerdik” diyebilirler.
25 Âfak ve enfüs, birbirine mukabil olarak kullanılan iki kelimedir. Âfak, insanın
dışındaki âlemi, enfüs ise insanın kendisini ifade eder. Bu iki kelime, “Âfakta ve kendi nefislerinde ayetlerimizi onlara göstereceğiz.” ayetinden alınmıştır (Fussılet, 53).
26 İstiare, bir kelimenin mânasını geçici olarak başka mânada kullanmak veya herhangi bir varlığa, ya da mefhuma asıl adını değil de, benzediği başka bir varlığın
adını verme san’atıdır. “Adam sevinçten uçuyordu” dediğimizde, “uçuyordu” kelimesinde istiare vardır. Kuşa ait olan bu özellik, mecazi anlamda çok sevinçli kimse hakkında kullanılmıştır. Onun gibi, kâfirlerin kalplerinde bir mühür ve gözlerinde
bir perde olmamakla beraber, bu kelimeler kullanılmak sûretiyle iman etmemeleri
ve gerçekleri görmemeleri çok daha etkili bir şekilde anlatılmıştır.
27 Burada küfür o müşriklere, kalplerinin tab’ı ise Allaha nisbet edilmiştir.
28 Burada iman ve küfür o münafıklara nisbet edilirken, kalplerinin tab’ı inkârlarına bir ceza olarak anlatılmıştır.
Münafıklar
8-وَمِنَ النَّاسِ مَن يَقُولُ آمَنَّا بِاللّهِ وَبِالْيَوْمِ الآخِرِ “İnsanlardan öylesi de vardır ki, “Allah’a ve ahiret gününe iman ettik” der.”
Allahu Teâlâ önce Kitabın (Kur’anın) durumunu anlattı, ardından dinde samimi, kalpleri dilleriyle uyumlu olan mü’minleri zikretti, peşinde bunların zıddı olan ve içleriyle dışlarıyla tam bir inkâr içinde olan kâfirlerden söz etti. Bu ayetle de, bu ikisi arasında gidip gelen üçüncü kısmı anlatmaya başladı. Bunlar, dilleriyle iman ettiklerini söyleyen, ama kalpleri iman etmemiş olan münafıklardır. Böylece, itikad yönüyle insanların kısımları ardı ardına anlatılmış oldu.
Münafıklar, kâfirlerin en habisleri ve Allahın kendilerinden en ziyade hoşlanmadığı kimselerdir. Çünkü onlar aldatmak ve dalga geçmek için küfrü sulandırdılar ve karıştırdılar. Bundan dolayı onların habisliği ve cehlini beyan için söz uzatıldı ve kendileriyle istihza edildi. Onların fiilleriyle inceden inceye alay edildi (tehekküm), şaşkınlıkları ve tuğyanları tescillendi. Onlarla ilgili darb-ı meseller getirildi ve haklarında “Şüphesiz ki münafıklar, cehennem ateşinin en aşağı tabakasındadırlar.” (Nisa, 145) gibi durumlarını anlatan ayetler indirildi.
Burada münafıkların kıssası, bir önceki bölümde anlatılan ısrarcı kâfirlerin kıssasına atfedilmiştir.
Nâs kelimesi “insanlar” demektir. “İnsan” kelimesi ise “üns” kökünden gelir, “kendisiyle ünsiyet edilen” demektir.
Ayette bildirilen “bir kısım insanlardan” murat İbnü Übeyy, onun arkadaşları ve emsali kimselerdir. Bunlar aslında nifakta samimi olmalarıyla, kalbi mühürlenmiş olan kâfirler sınıfına dâhildirler. Küfre ilâve olarak başka kötü sıfatlar taşımaları, onlardan sayılmalarına engel değildir. Çünkü aynı cins altında farklı özellikler sebebiyle, farklı kısımlar ortaya çıkar. Buna göre, münafıkları anlatan bu ayet, insanların ikinci kısmını meydana getiren kâfirlerin bir taksimi gibi olur.1
Onların “Allaha ve ahiret gününe iman ettik” ifadelerinde imanın bu iki esasının geçmesi, imandan en büyük maksadın bu iki esas olmasındandır. Onlar açısından da imanı her iki canipten ve taraftan elde etme iddiaları söz konusudur. Aynı zamanda, samimi olduklarını zannettikleri bu iki esasta da münafık olduklarını bildirir. Çünkü ayette anlatılan kimseler Yahudilerdendi ve bunlar Allaha ve ahiret gününe inanmış kimselerdi.
Ama bu imanları,
-Allahı mahlûkatına benzetmek,
-O’na çocuk nisbet etmek,
-Cennete onlardan başkasının giremeyeceğini söylemek,
-Cehenneme girseler bile ancak sayılı günlerde kalacaklarını iddia etmek ve benzeri kabullerle dolu olduğundan, sanki bir iman değildi.
Ayet, onların kat kat habis olduklarını ve küfürde taşkınlıklarını beyan eder. Çünkü, “Allaha ve ahiret gününe iman ettik” sözleri, şayet aldatma ve nifak yoluyla değil de samimi bile olsa, onların bu akideleri iman değildir. Kaldı ki, bu ifadeyi Müslümanları aldatmak ve onlarla dalga geçmek için söylemişlerdir.
“Allah ve ahiret gününe” şeklinde değil de, “Allaha ve ahiret gününe” şeklinde söylemeleri, her bir iman rüknüne tek tek inandıklarını iddia ettiklerini anlatır.
Ahiret gününden murat, haşirden ebede kadar olan süredir veya cennet ehlinin cennete, cehennem ehlinin de cehenneme girecekleri zamana kadar olan süredir. Çünkü o gün, belirlenmiş vakitlerin sonudur.
وَمَا هُم بِمُؤْمِنِينَ “Hâlbuki onlar asla mü’min değillerdir.”
Ayet, onların iman iddialarını inkârdır ve isbatını esas aldıkları şeyi nefiydir. Onların “iman ettik” demelerine mukabil, “hayır, onlar iman etmediler” demek yerine “onlar, asla mü’min değillerdir” denilmesi, onları yalanlamada daha ziyade etkili bir anlatımdır. Çünkü onları mü’minler sınıfından çıkarmak, geçmiş zamanda onların iman etmelerini inkârdan daha etkindir. Ayrıca, “onlar asla mü’min değillerdir” derken, inandıkları esaslara burada yer verilmemesi, imandan hiçbir nasibi olmadıklarına işaret etmekle beraber, manayı daha da kuvvetlendirir. Ancak, onlara cevap olması açısından “biz Allaha ve ahiret gününe iman ettik” şeklinde kayıtlı olarak söyledikleri söze mukabil, “hayır, siz o ikisine de iman etmiş kimseler değilsiniz” şeklinde kayıtlı bir cevap olması da muhtemeldir.
Ayet, “ben iman ettim” diyen birisinin, şayet kalbi diline inançta muhalefet ediyorsa, mü’min olmadığına delalet eder.
Çünkü, kelime-i şehadeti, kalbi ona muvafık veya ona aykırı şeylerden bomboş bir şekilde söyleyen kimse, iman etmiş sayılmaz.2
9- يُخَادِعُونَ اللّهَ وَالَّذِينَ آمَنُوا “Allah’ı ve iman edenleri aldatmaya çalışırlar.”
Ayet metninde geçen hud’a, başkasını aldatmak için, içten gizlenen kötü niyetin tersini muhataba tevehhüm ettirmektir.
Hud’a, muhatabını aldatmak isteyen kimsenin, kendini onun iyiliğini istiyormuş gibi zannettirmesidir. Kelimenin aslında “gizlemek” manası vardır.
Ayette hud’a, “müfaale” vezninde gelmiştir. Bu ise karşılıklı aldatmayı ifade eder. Onların Allah ile böyle bir muamelede olmaları, zâhirine göre değildir. Çünkü, Allah için gizli bir şey olamaz, ayrıca onlar Allahı aldatmayı da kastetmemişlerdir. Bu durumda bundan murat, ya Hz. Peygamberi aldatmak isteyişleri olabilir, ya da “Kim peygambere itaat ederse Allah’a itaat etmiş olur.” (Nisa, 80) ve “Sana bîat edenler ancak Allah’a bîat etmiş olurlar.” (Fetih, 10) gibi ayetlerde de görüldüğü üzere, Hz. Peygamberin Allahın halifesi olması hasebiyle, O’nunla olan bu muamele, sanki Allah ile bir muamele gibi değerlendirilmiştir.
Veya, onların Allaha karşı aslında küfrü gizlemekle beraber iman izhar etmeleri, Allahın da onlara Müslümanlarla alakalı hükümleri icra etmesi, böyle ifade edilmiş olabilir. Aslında onlar Allah nezdinde kâfirlerin en habisleridir ve cehennem ehlinin de en alt tabakasında yer alacaklardır. Allahın onlara Müslüman muamelesini devam ettirmesi bir istidraçtır.3
Münafıkların mü’min gibi görülmekten maksatları,
-Kâfirlere yapılan muameleden kendilerini korumak,
-İkram, bağış ganimet gibi mü’minlere yönelik hallerden yararlanmak
-Ve mü’minlerle içli dışlı olup onların sırlarına muttali olmak, bunları kendi yandaşlarına aktarmak gibi durumlardır.
وَمَا يَخْدَعُونَ إِلاَّ أَنفُسَهُم “Hâlbuki ancak kendilerini aldatırlar.”
Aldatma emelleri, döner dolaşır kendilerine zarar verir, başlarına bela olur.
Veya bununla sırf kendilerini aldatırlar. Kendilerini aldatmaları, nefislerinin onlara boş kuruntular vermesi ve hiçbir şey kendisine gizli kalmayan Zâta karşı aldatma teşebbüsüne sevk etmesidir.
Nefis, bir şeyin zâtı ve hakikatıdır.
Ruha da nefis denildiği olur, çünkü canlılar ruh sayesinde canlıdırlar.
Kalbe de nefis denildiği olur, çünkü ruhun mahalli ve alakadar olduğu yerdir.
Kan için de nefis tabiri kullanılır, çünkü nefsin ayakta durması onunladır.
Suya da nefis denilmiştir, çünkü nefsin ona şiddetli ihtiyacı vardır.
وَمَا يَشْعُرُونَ “Ama şuurunda değiller.”
Devam edegelen gafletleri yüzünden, kendilerini aldattıklarının farkında değillerdir. Aldatmanın vebali ve zararın kendilerine dönmesinin son derece açık olması, ancak duyularını kaybetmiş olanlara gizli kalacak hissî bir durum gibi kılınmıştır.
Şuur, hissetmektir. “İnsanın meşairi” dediğimizde onun duyuları anlaşılır.
10-فِي قُلُوبِهِم مَّرَضٌ “Kalplerinde bir maraz vardır.”
Maraz, hakikat olarak bedene arız olan ve onu kendine has dengeli halden çıkarıp, insanın fiillerinde bozukluğa sebep olan şeyler için kullanılır. Mecaz olarak ise nefse arız olup onun kemâlini ihlâl eden cehalet, kötü inanç, hased, kin, günah sevgisi gibi durumları ifade eder. Ayet, her ikisine de hamledilebilir. Çünkü o münafıkların kalpleri ellerinden uçup giden riyaset sebebiyle elem içindedir, yanmaktadır. Öte yandan günbegün Hz. Peygamberin dininin yerleştiğini, şanının yüceldiğini görmekle de hasetten kıvranmaktadırlar. Allah, Peygamberin dinini güçlendirip zikrini kuvvetlendirmekle de onların gam ve kederini ziyadeleştirmiştir. Onların nefislerinde küfür, kötü itikad, Peygambere düşmanlık gibi özellikler vardır. Allah bu özelliklerine ilâve olarak kalplerini mühürledi.
فَزَادَهُمُ اللّهُ مَرَضاً “Allah da onların marazını arttırmıştır.”
Allahın onların hastalığını daha da ziyade etmesi,
-Yeni yeni mükellefiyetler bildirmekle,
-Vahyin ardı ardına gelmesiyle,
-Müslümanlara gelen yardımın gittikçe artmasıyla da olabilir.
Bu ayette, onların marazlarının artmasının Allaha nisbet edilmesi, fiilin müsebbibi olması açısındandır. Başka bir ayette, indirilen sûre sebebiyle murdarlıklarının artması ise, sûrenin buna sebep olmasındandır.4
Buradaki ayette bahsedilen hastalıktan murat, kalplerine gelen korku ve zaaf hâli olabilir. Bunun da sebebi,
-Müslümanların şevketi,
-Allahın meleklerle onlara yardım etmesi,
-Münafıkların kalplerine korku salması,
-Düşmanlarına karşı, Allahın Hz. Peygambere nusret vermesi,
-Fetihlerle İslâm coğrafyasının gittikçe genişlemesi gibi durumlardır.
وَلَهُم عَذَابٌ أَلِيمٌ بِمَا كَانُوا يَكْذِبُونَ “Yalan söylemelerine karşılık onlara elem verici bir azab vardır.”
“Amenna” yani “iman ettik” demelerinde yalan söylemeleri sebebiyle onlar için elem verici bir azap vardır.
Ayet, “tekzipleri sebebiyle” şeklinde de okunmuştur. Çünkü onlar, kalpleriyle Hz. Peygamberi yalanlıyorlardı.
Kizb, bir şey hakkında, onu olduğundan farklı haber vermektir. Yalanın hepsi haramdır, çünkü bu ayette onların azaba müstehak olmaları, yalanlarına terettüp ettirilmiştir.
Hadiste Hz. İbrahimle ilgili olarak onun üç yalanından bahis vardır, ama bunlar gerçekte yalan olmayıp tarizdir. Ancak şeklen yalana benzediğinden bu şekilde isimlendirilmiştir.5
Bu, münafıkların bir başka özelliğini nazara vermektedir. Selman-ı Farisi, “bu ayette bahsedilenler henüz gelmediler” demesi, muhtemelen “ayette bahsedilenler sadece Hz. Peygamber devrindeki münafıklar değildir, asıl münafıklar ilerde gelecek” anlamındadır.
11- وَإِذَا قِيلَ لَهُمْ لاَ تُفْسِدُواْ فِي الأَرْضِ قَالُواْ إِنَّمَا نَحْنُ مُصْلِحُونَ “Onlara, “Yeryüzünde fesat çıkarmayın” denildiğinde, “Biz ancak ıslah edicileriz” derler.”
Fesad, bir şeyin mu’tedil hâlden çıkışıdır. Bunun zıddı, salah’tır. Bu iki kelime, zararlı ve faydalı ne varsa, hepsini içine alır.
-Müslümanları aldatarak savaş ve fitneleri körüklemek,
-Müslümanların sırlarını ifşa ederek kâfirleri onlara karşı savaşa meylettirmek gibi durumlar, onların arzda fesat çıkarmalarının görüntülerindendir.
-Keza, günahları izhar etmek, dini küçük düşürmeye çalışmak da buna dahildir. Çünkü İlahi hükümleri ihlâl etmek ve onlardan yüz çevirmek herc ü merce sebebiyet verir ve nizam-ı âlemi bozar.
Onlara “yeryüzünde fırsat çıkarmayın!” diyen Cenab-ı Haktır veya Peygamberdir veya bazı ehl-i imandır.
Onların “Biz ancak ıslah edicileriz” demeleri, mübalağalı bir tarzda nasihatçiye cevaplarıdır. Yani, “bize böyle hitap etmeniz uygun değil. Çünkü bizim yaptığımız ıslahtan başka bir şey değildir. Ve bizim hâlimiz her türlü şaibelerden uzaktır.”
Onların böyle demeleri, kalplerinde olan maraz sebebiyle fesadı salah şeklinde tasavvur etmelerindendir. Nitekim Allah şöyle buyurur: “Kötü ameli kendisine süslü gösterilip de onu güzel gören kimse (ameli iyi olan kimse gibi midir?)” (Fatır, 8)
12- أَلا إِنَّهُمْ هُمُ الْمُفْسِدُونَ “Dikkat edin, gerçekten asıl müfsitler onlardır.”
وَلَكِن لاَّ يَشْعُرُونَ “Lakin şuurunda değillerdir.”
Ayet, en beliğ bir şekilde onların iddialarına bir cevaptır. Onlar, “biz ancak ıslah edicileriz” derken tariz yoluyla mü’minlerin müfsid olduğuna ima etmişlerdi. “Dikkat edin” denilerek ve “gerçekten” ifadesiyle te’kidli bir sûrette o münafıklardan başkasının müfsit olmadığı anlatıldı.
13- وَإِذَا قِيلَ لَهُمْ آمِنُواْ كَمَا آمَنَ النَّاسُ قَالُواْ أَنُؤْمِنُ كَمَا آمَنَ السُّفَهَاء “Onlara, “insanların iman ettiği gibi iman edin” denilince, “Biz o sefihlerin iman ettiği gibi mi iman edeceğiz?” derler.”
Bu ayet de, onlara yapılan nasihatten bir bölümdür. İmanın kemâli iki şeyle olur:
1-Yapılmaması gerekenlerden yüz çevirmek
2-Yapılması gerekenleri yapmak
Bundan önceki ayet birinciye, bu ayet ise ikinciye bir misaldir.
Buradaki “insanlar” ifadesinden murat, aklın gereğini yapan, insanlıkta kemâle ermiş kimselerdir. Çünkü cins isim, müsemmasını ifadede mutlak olarak kullanıldığı gibi, ona mahsus ve ondan maksud olan manaları cem eden için de kullanılır. Bunun için bunları cem etmeyenden selbedilir. Mesela “Zeyd, insan değildir” denilir. Cenab-ı Hakkın kâfirlerle alakalı şu hükmü ve benzerleri de bu türdendir:
“Onlar sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler.” (Bakara 18)
Şair, “insanlar insan, zaman da zaman olduğunda” derken cins ismin iki şeklini de kullanmıştır.
Keza, ayetteki elif – lamlı “insanlar” ifadesi belli insanları ifade için de olabilir. O zaman bundan murat Hz. Peygamber ve onunla beraber olanlardır.
Veya Abdullah İbni Selâm ve onun gibi iman eden ehl-i kitaptır. Mana şöyle olur: “Siz de onlar gibi ihlâslı, nifak şaibelerinden uzak bir şekilde samimane iman edin.”
Bu ayetle, zındıkın tevbesinin kabulüne delil getirilmiştir.
“Biz o sefihlerin iman ettiği gibi mi iman edeceğiz?”
Buradaki soru, öğrenmek için değil, inkâr içindir.6
Münafıkların ehl-i imanı sefih görmeleri, onların görüşlerinin fesadına inandıkları için veya onların şanını tahkir içindir. Çünkü o zaman mü’minlerin çoğu fakir, hatta bir kısmı Süheyb ve Bilâl gibi, köle idi.
Şayet bir önceki ayetten muradın Abdullah İbni Selâm gibi kitap ehlinden iman edenler olduğu nazara alınırsa, münafıklar “Biz o sefihlerin iman ettiği gibi mi iman edeceğiz?” demekle onlara karşı sertliklerini ve onlara aldırmadıklarını ifade içindir.
Sefeh, akıl noksanlığından kaynaklanan düşük fikirlilik ve bunaklıktır. Bunun mukabili, hilmdir.
أَلا إِنَّهُمْ هُمُ السُّفَهَاء “Dikkat edin, asıl sefihler onlardır.”
وَلَكِن لاَّ يَعْلَمُونَ “Lakin bilmezler.”
Ayet, onların cehaletini etkili bir üslûbla reddeder. Çünkü cehaletini bilmeyen, gerçeğe uymayan şeyi kesin doğru gibi kabul eden kimse; cehaletini itiraf eden, o konuda tevakkuf eden kimseden daha büyük bir dalalet ve cehalet içindedir. Çünkü cahilliğini bilen kimse belki de mazur sayılır, ayetler ve uyarılar kendisine fayda verir.
Önceki iki ayette münafıklarla alakalı “Lakin şuurunda değiller” denilmişti. Burada ise “Lakin bilmezler” denildi. Çünkü onlar için kullanılan sefih kelimesine, bu ifade daha uygun olur.
Ayrıca, dine vakıf olmak için; hak ve batılı birbirinden ayırmaya, nazara (sıhhatli bir bakışa) ve tefekküre ihtiyaç vardır.
Ama nifak ve nifak içinde bulunan fitne ve fesat, onların söz ve davranışları hakkında yapılacak en küçük bir akıl yürütme ve teemmülle idrak edilir.
14- وَإِذَا لَقُواْ الَّذِينَ آمَنُواْ قَالُواْ آمَنَّا “Onlar iman edenlere rastladıklarında, “âmenna” (iman ettik) derler.”
Ayet, onların mü’minler ve kâfirlerle muamelesini beyan eder.
Sebeb-i nüzûl
Rivayet edilir ki, münafıkların reisi İbnu Übey ve yandaşlarının önlerine sahabeden bir grup çıktı. İbnu Übey, arkadaşlarına dedi: “Bakın, bu sefih insanları sizden nasıl çevireceğim?”
Ardından Hz. Ebu Bekrin elini tutup şöyle dedi: “Merhaba ey Teym oğullarının efendisi, şeyhül-İslâm, Rasulallahın hicrette mağara arkadaşı, canını ve malını Allah Rasulü için feda eden zat!”
Sonra Hz. Ömer’in elini tutup şöyle dedi: “Merhaba ey Adiy oğullarının efendisi, hak ile batılı ayıran, dininde kuvvetli, nefis ve malını Allah Rasulü için feda eden zat!”
Daha sonra Hz. Ali’nin elini tutup şöyle dedi: “Merhaba ey peygamberin amca oğlu ve damadı, Rasulullah müstesna Haşim oğullarının efendisi.”
وَإِذَا خَلَوْاْ إِلَى شَيَاطِينِهِمْ قَالُواْ إِنَّا مَعَكْمْ إِنَّمَا نَحْنُ مُسْتَهْزِؤُونَ “Şeytanlarıyla yalnız kaldıklarında ise, “Biz, gerçekten sizinle beraberiz, biz (onlarla) ancak alay eden kimseleriz” derler.”
Bu münasebetle üstteki ayet nazil oldu.
Halvet, biriyle baş başa kalmaktır. Ayette, ifade edilen şeytanlar, hakkı kabul etmemekte şeytan gibi direnen kimselerdir. Bunlar, küfürlerini gizlemeyip izhar edenlerdir. “Şeytanlarıyla” şeklinde izafetle gelmesi, küfürde ortak olmalarından dolayıdır.
Veya bu şeytanlardan murat, münafıkların reisleridir. Onların yanında “Biz gerçekten sizinle beraberiz” diyenler ise, onlara tabi kimselerdir.
Şeytan Ş-T-N kökünden gelir ve uzaklığı ifade eder. Şeytan da, salah halinden uzak kalmıştır. “Şeytanlaştı” anlamındaki fiil de aynı kökten türetilmiştir.
Bu münafıklar, küfrün önderlerine vardıklarında ise, “din ve itikatta biz gerçekten sizinleyiz” derler.
Münafıklar, mü’minlerle karşılaştıklarında fiil cümlesiyle “Amenna” dediler. Şeytanlarına vardıklarında ise, te’kidli bir şekilde isim cümlesi kullanarak “Biz gerçekten sizinle beraberiz” dediler. Çünkü onlar birinci durumda imana girdikleri iddiasında bulundular, ikinci durumda ise, bulundukları hâl üzere sebatlarını murat ettiler.
Öte yandan, mü’minlere olan hitaplarında, kendilerini buna sevkeden bir inanç, doğru bir rağbet, imanla mü’minlere karşı mükemmellik iddiasına revac verecek bir beklentileri yoktu. Ama, kendi reislerine hitap ederken kendi gerçek hallerini beyan ediyor, şevkle anlatıyorlardı.
“Biz (onlarla) ancak alay eden kimseleriz”
Bu ifade, öncesini te’kiddir. Çünkü bir şeyi küçük görüp onunla alay eden kimse, onun hilafında ısrarcıdır.
Veya bu ifade, önceki cümleden bedeldir. Çünkü İslamı küçük gören kimse, küfrü büyük kabul etmektedir.
Veya, yeni bir cümledir, mukadder bir suale cevaptır. Sanki onların şeytanlaşmış reisleri, onların “Biz gerçekten sizinle beraberiz” ifadelerinden sonra şöyle sordu: “Eğer bu doğruysa, öyleyse niye mü’minlerle beraber oluyorsunuz, “iman ettik” deyip iman davasında bulunuyorsunuz?” Onlar da “Biz (onlarla) sadece alay eden kimseleriz” diye cevap verdi.
15- اللّهُ يَسْتَهْزِىءُ بِهِمْ “Allah onlarla alay eder.”
Allah, onların mü’minlerle istihza etmelerini cezalandırır.
Burada, istihzaya verilen ceza da istihza şeklinde ifade edildi. Benzeri bir durum, seyyienin cezasına da seyyie denilmesidir. Bu tarz üslûb,
-Ya lafza aynıyla mukabele etmek için,
-Ya kıymette ona mümasil olduğu için,
-Ya, istihzanın vebali kendi aleyhlerine döndüğünden,
-Ya, istihzanın lâzımı ve gayesi olan hakaret ve zillet başlarına geldiğinden, 7
-Veya Allahu Teâlânın kendilerine istihza eder bir muamelede bulunmasından dolayıdır. Bu ise ya dünyada, ya da ahirette olur.
Dünyada onlara Müslüman muamelesi yapar, onlar tuğyanlarında ne kadar ileri gitseler de, onlara mühlet vererek ve nimetlerini artırarak istidraçta bulunur.
Ahirette ise, mesela onlar cehennemde iken kendilerine cennete bir kapı açar, onlar da o tarafa koşuşurlar, vardıklarında kapı üzerlerine kapanır. Şu ayette buna işaret edilmiştir:
“İşte bugün de iman edenler kâfirlere gülecek.” (Mutaffifin, 34)
Allahın o münafıklara istihzasını anlatan ayet, müstakil cümle olarak getirildi, öncesine atfedilmedi. Bunda, onlara ceza vermeyi Allahın üstlendiğine, mü’minleri onlara muarazaya muhtaç kılmadığına bir delalet vardır. Öte yandan şunu da gösterir: Allahın onlara yapacağı muamele yanında onların istihza etmelerinin pek de önemi yoktur.
Allahın onlara istihzası, isim olarak değil geniş zaman ifade eden fiille gelmesi, bu istihzanın çeşitli hallerde ve değişik zamanlarda yenileneceğini bildirir. Zaten Allahın onlara muamelesi de böyle olmuştur. Şu ayet, bunu gösterir:
“Görmüyorlar mı ki, onlar her yıl bir veya iki kere belâya çarptırılıp imtihan ediliyorlar.” (Tevbe, 126)
َوَيَمُدُّهُمْ فِي طُغْيَانِهِمْ يَعْمَهُونَ “Ve tuğyanları içinde onların şaşkın bir halde dolaşmalarına medet verir.”
Mutezile, bu ilâhî kelamı zahirine göre anlamayı problemli gördüğünden şöyle dedi: “Allah, mü’minlere ihsan ettiği lütuflarını bunlardan men etti. Küfürleri ve bu küfürde ısrarları sebebiyle onları ortada bıraktı, kendilerine tevfik yollarını kapattı. Bu sebeple kalpleri pasla ve zulmetle doldu, mü’minlerin kalpleri ise inşirah ve nurla doldu. Ve Allah şeytana bunların aldatılması noktasında imkân verdi, o da onların tuğyanını artırdı. Böylece fiilin müsebbibine isnadı kabilinden mecazi olarak bu durum Allaha nisbet edildi.
“Ve tuğyanları içinde” derken tuğyan’ın onlara isnadı, fiilin Allaha isnadının hakikat tevehhüm edilmemesi içindir.
Bunu te’yid eden bir ayette şöyle bildirilir:
“Onların kardeşlerine gelince, şeytanlar onları azgınlığa sürüklerler.” (A’raf, 202)
Allahın onlara meded vermesi, onlara müddet vermesi anlamında da olabilir. Yani, Allah onlara uyanmaları ve itaat etmeleri için uzun bir ömür verir, ama bu onların tuğyanını ve şaşkınlığını artırmaktan başka bir şeye yaramaz.
Tuğyan, azgınlıkta haddi aşmak, küfürde taşkınlık yapmaktır. Bunun aslı, bir şeyin bulunduğu yerden başka yere tecavüzüdür. Allahu Teâlâ şöyle buyurur:
“Kuşkusuz, sular kabarınca sizi gemide taşıdık.” (Hâkka, 11)53
Ayet metnindeki “ameh”, gözdeki görme kusuru gibi, basiret körlüğüdür. Kelime anlamı itibariyle, bir işte ne yapacağını bilememek, şaşırıp kalmak manasına gelir.
53 Burada suyun tuğyanı, yani taşması ve kabarması nazara verilmiştir. Demek ki, tuğyana sapan kimselerde küfür, küfran, öfke ve taşkınlık gibi haller kabarmakta, böylece kendine ve çevresine zarar vermektedir.
16- أُوْلَئِكَ الَّذِينَ اشْتَرُوُاْ الضَّلاَلَةَ بِالْهُدَى “İşte onlar, hidayet karşılığında dalaleti satın aldılar.”
Bunlar, dalaleti hidayete tercih ettiler, hidayeti verip bedel olarak dalaleti satın aldılar. Bir yönüyle mana şöyle olur: Onlar, Allahın insanlarda yarattığı fıtrî hidayeti değerlendiremediler, onu verip onun yerine yönelmiş oldukları dalaleti satın aldılar.
Veya dalaleti seçtiler, onu hidayete tercih ettiler.
فَمَا رَبِحَت تِّجَارَتُهُمْ “Böylece, onların ticaretleri kâr etmedi.”
Ayet, onların hidayete bedel dalalete sahip çıkmalarını alış-veriş üslûbuyla anlatınca, devamında da onların zararını temsil için aynı üslûbla, bu ticaretlerinde kârlı çıkmadıklarını nazara verdi.
Ticaret, alış-veriş yoluyla kâr kazanma arayışıdır. Kâr, sermayeden fazla olana denir. Ayette “onlar ticaretlerinde kâr etmediler” denilmesi yerine “onların ticareti kâr etmedi” denilmesi, hiçbir cihetle kârlı çıkmadıklarını anlatır.
وَمَا كَانُواْ مُهْتَدِينَ “Doğru yolu da bulamadılar.”
Ve onlar ticaret yollarına da varamadılar. Çünkü ticaretten maksat, sermayeyi korumakla beraber kâr elde etmektir. Bunlar ise her ikisini de zayi ettiler. Çünkü bunların sermayesi “fıtrat-ı selime” ve akıl idi. Haktan uzaklaştıran inançları kabul edince, kabiliyetleri bozuldu, akılları çalışmaz oldu, kendileri için hakka ulaşmaya ve kemal elde etmeye vesile olacak bir sermaye kalmadı. Böylece kâr elde etmekten ümitsiz, hüsranda kaldıkları gibi, sermayelerini de kaybettiler.
17- مَثَلُهُمْ كَمَثَلِ الَّذِي اسْتَوْقَدَ نَاراً “Onların durumu, (geceleyin) bir ateş yakan kimsenin durumu gibidir.”
Allahu Teâlâ münafıkların gerçek hâlini ifadeden sonra, konuyu daha açmak ve vuzuha kavuşturmak için temsil getirdi. Çünkü temsil,
-Kalpte çok daha etkili,
-İnatçı hasmı susturmada çok daha müessirdir.
Zira temsil, hayalen bilinen bir şeyi gerçek kılar, ilmen bilinen bir meseleyi de gözle görülür hâle getirir. Bundan dolayı Allah gönderdiği semavî kitaplarda çokça temsiller vermiştir. Keza temsil enbiya ve hükema kitaplarında çokça yer almıştır.
Mesel, asıl itibariyle “nazîr” yani benzer demektir. Sonra kendisinde bulunan bir garabet (dikkat çekici bir yön) sebebiyle insanlar arasında dolaşan söz için denildi. Sonra kendisinde garabet olan her hal, kıssa veya sıfat için istiare yoluyla kullanıldı. Mesela şu ayetlere bakalım:
“Müttakilere vaad olunan cennetin misali şöyledir:” (Ra’d, 35 ve Muhammed, 15)
“Ahirete iman etmeyenler için kötü mesel vardır.” (Nahl, 60)
فَلَمَّا أَضَاءتْ مَا حَوْلَهُ ذَهَبَ اللّهُ بِنُورِهِمْ “Ateş, çevresini aydınlatır aydınlatmaz Allah onların nurunu giderdi.”
Ayetin öncesinde ateş yakmalarından söz edilmişti, burada “Allah onların ateşini giderdi” denilmek yerine “onların nurunu giderdi” denilmesi, ateş yakmalarının aydınlanmak gayesiyle yapılmasındandır.
Nurun giderilmesinin Allaha isnadı,
-Ya her şeyin netice itibariyle Allahın fiili olmasından,
-Ya ateşin sönmesinin gizli bir sebeple meydana gelmesinden,
-Ya rüzgar veya yağmur gibi semavi bir sebeple olmasındandır.
-Veya mübalağa içindir. Yani, Allah onların bütün nurlarını giderdi, geriye karanlıktan başka bir şey kalmadı. Zaten devamından da bu anlaşılmaktadır.
وَتَرَكَهُمْ فِي ظُلُمَاتٍ “Ve onları karanlıklar içinde bıraktı.”
لاَّ يُبْصِرُونَ “(Bir şey) görmezler.”
Zulmet, nurun olmayışıdır. Ayette, bütün nurlarının ellerinden alındığı ve kendilerinin sadece bir zulmet içinde değil çok zulmetler (zulümat) içinde kaldıkları nazara verilmiştir. ظُلُمَاتٍ Zulümat kelimesinin nekra (elif lâmsız) gelişi de tasvir edilen karanlık tabloyu daha da kuvvetlendirmektedir.
Ayette anlatılan münafıkların zulmetleri,
-Küfür karanlığı,
-Nifak karanlığı,
-Kıyamet gününün karanlığı. Onların o gündeki hâli şöyle anlatılır:
“O gün münafık erkekler ve münafık kadınlar, iman edenlere şöyle diyecekler: Bize bakın da sizin nurunuzdan alalım. Onlara: “Arkanıza dönün de nur arayın!” denilir.” (Hadid, 13)
-Dalalet karanlığı,
-Allahın gadabına maruz kalma karanlığı,
-Ebedi azap karanlığı gibi zulmetlerdir.
“Görmezler” derken neyi görmedikleri beyan edilmemiştir. Sanki karanlık bir zindana atılıp kendi haline terk edilen kimse gibi, bunlar da hiçbir şey görmez hâle gelmişlerdir.
Ayet, kendisine hidayet gelip de onu zayi eden kimse hakkında Allahın getirdiği bir meseldir. Bu kimse o hidayet ile daimî nimetler elde edebilecek iken yararlanmamış, şaşkın bir vaziyette kala kalmıştır.
Bu temsil, bir önceki ayette o münafıkların hidayete bedel dalaleti satın almak şeklindeki zararlı ticaretlerini takrir eder, daha da vuzuha kavuşturur. Münafıklar da temsilin genel anlatımına girerler.
Onlar, dilleriyle imanı telaffuz ettiler, ama kalplerinde küfrü izhar ettiler. Yaratılıştan gelen fıtrî hidayeti bozdular, dalaleti tercih ettiler.8 Bir kısmı da imana girdikten sonra irtidad ile dinden döndü. Tasavvufi yönden bakıldığında şu manaya da bir işareti düşünülebilir. Bir kimse henüz irade hallerinde iken muhabbet hallerinde olduğunu iddia etse, Allah ona parlattığı irade nurlarını da alıverir.
Şayet iman etseler canlarını koruyacak, malları ve çocukları selâmette kalacak, Müslümanlarla ganimette ortak olacaklardı. Ayette bu, yakılan ve nurundan faydalanılan ateş ile gösterilmiştir. Ateşin sönmesi ve nurlarının gitmesi, bu nimetlerden mahrum kalmalarına işaret etmektedir.
18- صُمٌّ بُكْمٌ عُمْيٌ “Onlar sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler.”
Onlar, kulaklarını hakka kapadılar, dilleriyle hakkı söylemekten kaçındılar, gözleriyle ilâhî ayetleri görmediler, ceza olarak sanki bu duyuları silindi, kuvveleri ellerinden alındı.
Şair şöyle der:
“Şayet hayır söylesem hep sağır kesilirler.
Eğer şerri söylesem hemen kulak verirler.”
Onların sağır, dilsiz ve kör olduklarının ifadesi, bir temsildir, istiare değildir.
Onların sağır, dilsiz ve kör olmalarını temsile göre değerlendirdiğimizde ise şöyle olur: Onlar bir ateş yaktıklarında, Allah onların nurunu giderdi ve kendilerini dehşete düşüren korkunç karanlıklar içinde bıraktı. Öyle ki, kulak, dil, göz gibi azaları çalışmaz oldu.
فَهُمْ لاَ يَرْجِعُونَ “Artık dönmezler.”
Onlar, sattıkları ve zayi ettikleri hidayete artık dönemezler.
Veya satın aldıkları dalaletten dönemezler.
Veya, onlar şaşkın bir haldedirler, ileri mi geri mi gidecekler, geldikleri yere nasıl dönecekler bilemezler.
Ayetteki َف “fe” harfi sebebiyet bildirir. Yani, onların önceki hükümlerle nitelendirilmeleri ne yapacaklarını bilememelerinden ve karanlıkta hapsolmalarındandır.
19- أَوْ كَصَيِّبٍ مِّنَ السَّمَاء “Veya onların hali, semadan sağanak hâlinde boşanan yağmura tutulmuş kimselerin durumu gibidir.”
“Veya” ifadesi, aslında tereddütlü hallerde eşitliği ifade eder. Zamanla tereddütlü hallere bakmaksızın eşitlik ifadesinde kullanıldı. Mesela ayette “Onlardan hiçbir günahkâra veya hiçbir kâfire itaat etme.” (İnsan, 24) deniliyor. Ayet, her ikisine de isyanın vücubunu ifade eder.
Konumuz olan ayetteki “veya” ifadesi şunu anlatır: Münafıkların kıssası, bu iki temsilde anlatılan duruma benzer. Münafıkların bunların her ikisiyle de teşbihi yapılabilir. Sen hangisiyle istersen onların halini anlatabilirsin.
Ayette “yağmur” anlamındaki “sayyib” kelimesi elif – lamsız gelmesiyle, bu yağmurun şiddetli bir yağmur olduğunu bildirir.
“Sema” kelimesinin elif – lamlı gelişi, bulutların semanın her tarafını kuşattığına delalet içindir. Çünkü, semanın her ufkuna ve her tabakasına da sema denilir.
فِيهِ ظُلُمَاتٌ وَرَعْدٌ وَبَرْقٌ “Onda karanlıklar, gök gürültüsü ve şimşek var.”
Yağmurun zulümatı, yoğun bir şekilde ardı ardına sağnak şekilde gelmesidir, gecenin karanlığıyla beraber bulutların zulmetidir, ayrıca gök gürültüsü ve şimşeğe mekân olmasıdır. Çünkü bu ikisi, yağmurla alakalıdır.
Ra’d, (gök gürültüsü) buluttan duyulan sestir. Meşhur görüşe göre bunun sebebi bulutu meydana getiren unsurların sıkışması ve birbirine sürtünmesidir.
Berk, buluttan parıldayan şimşeğin adıdır.
Hem ra’d, hem de berk (gök gürültüsü ve şimşek) masdar oldukları için çoğul yapılmamışlardır, ama mana itibariyle çoğulu da içine alırlar.
يَجْعَلُونَ أَصْابِعَهُمْ فِي آذَانِهِم مِّنَ الصَّوَاعِقِ حَذَرَ الْمَوْتِ “Ölüm korkusuyla, yıldırımlara karşı parmaklarını kulaklarına tıkarlar.”
Bu cümle, mukadder bir suale cevap gibidir. Onların şiddetli– dehşetli halleri anlatılınca, muhatap sanki şöyle sormaktadır: “Bütün bu dehşetli haller içinde onlar ne yapıyorlar?”
Ayette, “parmak uçlarını” yerine “parmaklarını kulaklarına tıkarlar” denilmesi mübalağa içindir.
Ayetteki “savaik” kelimesi “saika” (yıldırım) kelimesinin çoğuludur. Şiddetli bir sesle beraber gelir, uğradığı her şeyi yakar. İşitilen veya görülen dehşetli durumlar için de kullanılır.
Ölüm, hayatın son bulmasıdır. “O, hanginizin amelce en güzel olduğunu denemek için ölümü ve hayatı yarattı.” (Mülk, 2) ayetinden hareketle, “hayatın zıddı olan bir arazdır” diyenler de olmuştur.”
“Ayetteki ‘yarattı’ ifadesi ‘takdir etti’ anlamına gelir, ademî şeyler de mukadderdir” şeklinde buna cevap verilmiştir.9
واللّهُ مُحِيطٌ بِالْكافِرِينَ “Oysa Allah, kâfirleri kuşatmıştır.”
Her taraftan kuşatılan biri nereye kaçsa kurtulamadığı gibi, bunlar da kaçmakla Allahtan kurtulamazlar. Her türlü hile ve hud’a bunlara bir fayda vermez.
Bu cümle “-ki Allah kâfirleri kuşatmıştır-“ şeklinde bir ara cümledir.
20-يَكَادُ الْبَرْقُ يَخْطَفُ أَبْصَارَهُمْ “O şimşek nerdeyse gözlerini kapıverecek.”
“Acaba onlar bu yıldırımlarla beraber ne yapıyorlar?” şeklinde bir soruya cevap gibidir.
“Neredeyse” ifadesi bir işin olmaya yakınlığıyla beraber meydana gelmediğini anlatır. Bu, ya şartın olmayışından veya herhangi bir engel dolayısıyla olabilir.
كُلَّمَا أَضَاء لَهُم مَّشَوْاْ فِيهِ “Her ne zaman aydınlatsa ışığında yürürler.”
وَإِذَا أَظْلَمَ عَلَيْهِمْ قَامُواْ “Karanlık yapınca da dikilip kalırlar.”
Bu da mukadder bir suale cevaptır. Sanki şöyle denilmiştir: “Onlar, şimşek çakıp sönerken ne yapıyorlar?” Onlar, bulundukları şartlar gereği yürümeye çok hırslıdırlar.
Şimşeğin her çakışında bunu fırsat bilerek yürümüşler, söndüğünde ise yerlerinde kalakalmışlardır.
وَلَوْ شَاء اللّهُ لَذَهَبَ بِسَمْعِهِمْ وَأَبْصَارِهِمْ “Şayet Allah dileseydi işitmelerini, gözlerini alıverirdi.”
Şayet Allah dileseydi o şiddetli gök gürültüsüyle duymalarını ve şimşeğin parıltısıyla da gözlerini alıverirdi.
Ayette “şayet Allah dileseydi” denilip “neyi dileseydi?” kısmı ise hazfedilmiştir. Cümlenin devamından bu anlaşıldığından ayrıca ifade edilmemiştir. “Dinlemek” ve “irade etmek” fiillerinde mefulün zikredilmemesi sıkça olmaktadır. Hatta, şairin şu sözünde olduğu gibi, garip hallerde bu fiillerin mefulü söylenmemektedir:
“Şayet kan ağlamak istesem, ağlardım”
“Şayet” kelimesi, şart ifade eder. İkincisi olmadığından, birincinin de olmadığını anlatır.
Bu şartiyetin faydası, aslında onların işitme ve gözlerinin giderilmesini gerektiren durum olmakla beraber, bir mani yüzünden bunun gerçekleşmediğini ortaya koyar. Ayrıca, sebeplerle meydana gelen işlerde sebeplerin tesirinin Allahın dilemesi şartına ve o neticelerin vücuda gelmesinin kendi sebepleriyle bağlı olduğuna tenbihte bulunur. Allah kudreti ile o sebepler vasıtasıyla neticelere vücud vermektedir.
إِنَّ اللَّه عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ “Şüphesiz Allah her şeye kâdirdir.”
Şey, var olanlar için kullanılır. Çünkü şey kelimesi “diledi” fiilinin masdarıdır. Şu ayette Cenab-ı Hak hakkında da “şey” kullanıldığını görürüz:
“De ki: Şahitlik yönünden hangi şey daha büyüktür? De ki: Allah! O, benimle sizin aranızda şahittir.” (En’am, 19)
Şey kelimesi, bazen “Allahın vücudunu dilediği” anlamında kullanır.
Onun dilediği şeyin artık vücudu vardır, üstteki ayette bu mana söz konusudur.
Keza şu ayete bakalım: “Allah, her şeyin yaratıcısıdır ve O, her şeye vekildir.” (Zümer, 62)
Bu ayette Allahın her türlü mevcudu yaratmaya kâdir olduğu nazara verilmektedir.
Mutezile, “şeyi” “vücud bulması sahih olan” şeklinde tarif ederler. Bu, vacip ve mümkünü, yani hem Allahı hem de mahlûkatı içine alır.
Veya tarifinde “bilinmesi ve kendisinden haber verilmesi sahih olan” demişlerdir. Bu ise, vücudu mümteni (imkânsız) olanı da içine alır. Onların bu tarifleri bazı sıkıntılar meydana getirdiğinden her iki tarifte de, aklın delâletiyle “imkan dairesinde olanlar” diye bir tahsis kendilerine lâzım oldu.
Kudret, bir şeyi vücuda getirebilmeye güç yetirebilmektir. “Güç yetirebilmeyi gerektiren bir sıfattır” da denilmiştir.
İnsanın kudreti, fiili gerçekleştirmeye imkân veren durumdur. Allahın kudreti ise, O’ndan aczi nefyetmekten ibarettir.
Kâdir, isterse yapan, istemezse de yapmayandır.
Kadîr ise, dilediğine dilediğini yapabilendir. Bundan dolayı “Kadîr” şeklinde bir nitelemenin Allahtan başkası için yapılması çok çok azdır.
“Kudret” kelimesi “kader” kelimesiyle aynı kökten gelir. Çünkü kâdir olan, kudreti mikdarınca veya meşietinin gerektirdiği mikdar üzere fiili meydana getirir. Bunda, “sonradan olan bir şeyin hudus hali ve mümkün olan bir şeyin imkân hâlinde bulunması da kudretle alakalıdır. Keza, kulun kudretiyle meydana gelen şeyler de Allahın kudretiyle meydana gelmiştir” manasına bir delil vardır. Çünkü bunların her biri de “şey”dir ve her şey Allahın kudretiyle meydana gelmiştir.
Zahir olan odur ki, münafıklarla ilgili getirilen her iki temsil, müellef temsillerdendir. Müellef temsil, cüzleri birbirine katılmış, birbiriyle kaynaşmış, hatta bir şey haline gelmiş heyet-i mecmuadan elde edilen bir durumun, benzeri bir başkasına benzetilmesidir. Mesela, şu ayete bakalım:
“Tevrat’la yükümlü olup da onunla amel etmeyenlerin durumu, ciltlerle kitap taşıyan eşeğin durumu gibidir.” (Cum’a, 5)
Bu ayette, yanlarındaki Tevratta ne olduğunu bilmeyen Yahudilerin hâli, hikmetli kitapları yüklenmiş bir eşeğin hâline benzetilmiştir.
Konumuz olan iki temsilden murat ise, münafıkların ne yapacağını bilmez ve dehşette kalmış hâlleri, karanlıkta bir ateş yakıp da ateşi sönen kimselerle, ya da karanlık bir gecede kulakları sağır eden gök gürültüsü, gözleri kapıveren bir şimşek ve korku veren yıldırımlara muhatap olan kimselernin karşı karşıya kaldığı zorluklarla anlatılmalarıdır.
Her iki temsil, “müfred temsil” kabîlinden de değerlendirilebilir. Bu ise, eşyayı birer birer ele alıp, bunların emsali ile benzetme yapılmasıdır. Mesela şu ayette böyledir:
“Âma ile (görmeyenle) gören bir olmaz.”
“Karanlıklar ile aydınlık da.”
“Gölge ile sıcaklık da…” (Fatır, 19-21)10
Bu durumda, konumuz olan ayetle ilgili şöyle denilebilir:
Ateş yakan kimseler, münafıklardır.
Ateşin yanması, iman izhar etmeleridir.
Ateşten fayda görmeleri, bu münafıkların izhar ettikleri iman ile canlarını, mallarını, evlatlarını korumaları gibi faydalardır.
Çok geçmeden ateşin sönmesi helâk olmaları, sırlarının ifşası, daimi zarar ve bitmez bir azap içinde kalmalarıdır.
İkinci temsilde ise, karanlık bir gecede çölde yağmura yakalananlardan murat, münafıklardır. Küfür ve hud’a ile karışık imanları, kendisinde karanlıklar, gökgürültüsü ve şimşek olan şiddetli yağmur gibidir. Şöyle ki:
Yağmur aslında faydalı iken, bu durumda olanlara zarar vermektedir.
Mü’minlerden gelecek cezalardan ve mü’min olmayanlardan kendilerine gelebilen sözlerden sakınmak niyetiyle münafıklık yapmaları, ölüm korkusundan yıldırımlara karşı parmağını tıkayan kimselerle anlatılmıştır. Çünkü parmak tıkamakla yıldırımdan kurtulunmadığı gibi, münafıklık yapmakla da mukadder cezadan kurtulamazlar. Zira, Allahın takdir ettiğinden hiçbir şey geri çevrilmez, onlar için murat ettiği hiçbir zarardan kurtuluş olamaz.
Onların çöldeki şaşkınlıkları, münafıkların hallerinin şiddetine ve ne yapacaklarını ve neyi terk edeceklerini bilemediklerine bakar. Çünkü ne zaman şimşek çaksa gözlerini kapıp alıverme korkusu olmakla beraber, onun ışığında birkaç adım atıyorlar. Şimşek gizlenip parıltıları kesildiğinde hareketsiz bir şekilde yerlerinde dikilip kalıyorlar.
Denildi ki: İman, Kur’an ve ebedi hayata sebep olan marifetler gibi insana verilen şeyler, yeryüzünün kendisiyle hayatlandığı yağmura benzetildi. Batıl şüpheler, tereddüt verici itirazlar zulümat (karanlıklar) ile gösterildi. Bunlarda olan vaad ve vaîd gök gürültüsüne, apaçık ayetler ise şimşeğe benzetildi. Duydukları ilâhî tehditler karşısında duymazdan gelmeleri, gök gürültüsünden korkan ve ondan gelen yıldırımdan dehşete kapılıp kulağını tıkayan kimse ile anlatıldı. Hâlbuki böyle kulak tıkamakla kurtulamayacaktır. “Allah o kâfirleri kuşatmıştır” ifadesi bunu nazara verir.
Farkına vardıkları bir fayda veya gözlerinin tamah ettiği bir nasibi görüp kıpırdanmaları, şimşeğin ışığında yol almalarına benzetilmiştir. Kendilerine bir şüphe arız olduğunda veya bir musibet geldiğinde şaşkınlıkları ve ne yapacaklarını bilememeleri, şimşek söndüğünde yerinde durup kalan kimselerle anlatılmıştır.
Allahu Teâlâ, “Şayet Allah dileseydi işitmelerini, gözlerini alıverirdi.” (Bakara, 20) diyerek şunu hatırlatmaktadır: Allah, hidayet ve felaha ulaşsınlar diye onlara göz ve kulak vermiştir. Ancak onlar bunları, dünyevî hazlara sarfettiler, ahiretteki paylardan alıkoydular. Şayet Allah dileseydi onları kendileri için kıldıkları halde bırakırdı. Çünkü O, dilediğini yapmaya kadîrdir.
1 Yani, insanlar inanç yönüyle iki kısımdır. Ya mü’min ya da kâfir. Kâfirler de iki kısımdır: Küfürde açık ve net olanlar, küfrünü gizleyenler, yani münafıklar.
2 İmanda esas olan kalbin tasdikidir. Bir teybin kelime-i şehadeti tekrarlaması iman sayılmadığı gibi, boş bir kalple söylenen kelime-i şehadet imanın tercümanı olamaz.
3 Yani bu görünüşte onların lehine gibi görülürken gerçekte aleyhlerinedir. Çünkü bu şekilde günahları artmaktadır, dolayısıyla azapları da ona göre fazla olacaktır.
4 Bkz. Tevbe, 124-125.
5 Bu üç durum, şunlardır:
-Putperest kavminin bayramına katılmamak için “ben hastayım” demesi. . (Bununla ilgili bkz. Saffat, 85-98)
- Büyük put dışında onların putlarını parça parça ettiğinde, “sen mi yaptın?” diye sorulduğunda “konuşabilirse büyük puta sorun” demesi. (Bununla ilgili bkz. Enbiya, 51-68)
-Hanımı hakkında Mısır hükümdarının “bu hanımın mı?” sorusuna, “kız kardeşim” diyerek hükümdarın kötü niyetine engel olması.
6 Yani, “biz o sefihlerin iman ettiği gibi mi iman edeceğiz!” demeleri, “acaba öyle mi iman edeceğiz?” anlamında olmayıp “hayır, biz o sefihler gibi olmayız!” anlamındadır.
7 Hükümdar, huzuruna davet ettiği ilim adamına “biz senin gayretlerini biliyoruz” dediğinde, bilmenin lazımı olan ödüllendirmek hatıra gelir. Aynı hükümdar huzuruna getirilen vatan hainine “biz senin neler çevirdiğini biliyoruz” dediğinde ise, bilmenin lazımı olan cezalandırmak hatıra gelir. Onun gibi, bu ayette de nazara verilen Allahın istihzası, o münafıkları hakir ve zelil kılmasıdır.
8 İnsan fıtratı, hak ve hakikati kabul edecek şekilde proğramlanmıştır. Küfür ve nifak gibi haller, fıtrata aykırıdır.
9 Ölüme, “hayatın zevalidir” dediğimizde müstakil bir varlığı söz konusu olmaz. Bu durumda “Allah ölümü ve hayatı yarattı” ayetini anlamada bir problemle karşılaşırız. Buradaki “yarattı” ifadesine “takdir etti” manası verilerek problem ortadan kalkar. Yokların vücudu olmadığından, yaratılmaları da söz konusu olmayabilir, ama hepsinin bir kader proğramından çıktığından, bir takdirle meydana geldiğinden şüphe yoktur.
10 Âma ve görenden murat, kâfir ve mü’mindir. Karanlık ve aydınlıktan murat, batıl ve haktır. Gölge ve sıcaklıktan murat, sevap ve cezadır.
21- يَا أَيُّهَا النَّاسُ اعْبُدُواْ رَبَّكُمُ “Ey insanlar! Rabb’inize ibadet ediniz.”
Allahu Teâlâ, mükellef olan insanların gruplarını saydı, özelliklerini ve durumlarını zikretti, iltifat yoluyla onlara hitaba yöneldi.
Bu şekilde hitapta,
-Muhatabın dikkatini çekmek,
-Onu daha dinamik kılmak,
-İbadet emrine önem vermesini sağlamak,
-İbadetin şanını yüceltmek,
-Hitap lezzetiyle ibadetin külfetini azaltmak vardır.
“Ey” ifadesi uzakta olana nida için vaz edilmiş bir harftir. Bazen yakında olana da uzaktaymış gibi bu ifadeyle hitap edildiği olur. Bu ise,
-Ya dua ederken “Ya Rab”, “Allahım” deyişimiz gibi azametinden dolayı olur. Zira O, bize şah damarımızdan daha yakındır.
-Veya gaflet ve kötü anlayıştan olur.
-Veya çağrılan şeye itina ve ona daha ziyade teşvik için olur.
Bu tarz nida Kur’anda çokça yer almıştır. Çünkü bunda pek çok te’kid bulunmaktadır. Allahın böyle hitap ettiği yerlerde büyük meseleler nazara verilmiştir. Hitaba muhatap olanlar bunları bilmeye çalışmalı ve kalpleriyle bunlara yönelmelidirler. Hâlbuki onların çoğu bunlardan gafildirler. Bunun için en etkili ve en kuvvetli bir şekilde kendilerine seslenilmesi gerekir.
Ayette “nas” yani “insanlar” ifadesi umum ifade eder. Bazılarının bunu sahabe için hitap olarak anlamaları şüyu bulmuştur. Gerçekte ise, “nas” ifadesi Kur’anın nüzulü zamanında olanları ve gelecektekileri lafzan içine alır. Çünkü Allahın hitabının ve dinin ins ve cinne şümulü vardır ve kıyamete kadar da sabittir. Genel olan bir ifade, ancak onu tahsis eden bir delille özel manada kabul edilebilir.
Alkame ve Hasan-ı Basri, içinde “Ey insanlar” ifadesi geçen bütün ayetleri Mekkî, “Ey iman edenler” geçen bütün ayetleri ise Medenî kabul ederler. Şayet bunun Hz. Peygambere isnadı sahihse, bundan yola çıkarak, “konumuz olan ayetteki “ey insanlar” ifadesinden murat kâfirlerdir” şeklinde bir tahsis manası gerekmez. Çünkü kendisiyle emredilen ibadet,
-İbadete başlamak,
-İbadette daha ileriye gitmek,
-Ona devam etmek gibi durumları içine alan bir kadr-i müşterektir.1
Bu durumda kâfirlerden istenen, önce gerekli olan bilgileri öğrenmeleri ve Allahı ikrar ettikten sonra ibadete de başlamalarıdır. Çünkü bir şeyin vacip olması, onunla ilgili diğer şeyleri de beraberinde getirir.2
Hades, namazın vücubuna mani olmadığı gibi, küfür de ibadetin vücubuna mani değildir. Aksine, küfür halini ortadan kaldırması ve ardından ibadetle meşgul olması gerekir.
Mü’minler ise daha ziyade kılmaya gayret göstermeli ve namazda sebat etmelidirler.
Ayette “Rabbinize ibadet edin” denilmesi, ibadeti gerektiren durumun Cenab-ı Hakkın rububiyeti olduğuna uyarıda bulunur. Yani, Allah sizi terbiye ettiği için Ona ibadet edin.
الَّذِي خَلَقَكُمْ وَالَّذِينَ مِن قَبْلِكُمْ “O ki hem sizi, hem de sizden öncekileri yarattı.”
Ayet, Cenab-ı Hakkı tazim ve ibadetin illetini beyan için sevk edilmiştir. Eğer “Ey insanlar! Rabb’inize ibadet ediniz” ayetindeki hitap müşrikler için kabul edilirse, bir kayıt ve vuzuha kavuşturma manası taşır.3
Halk, bir şeyi takdir yoluyla ve düzgün bir şekilde vücuda getirmek demektir.
“Sizden öncekileri yarattı.”
Bu ifade, zât ve zaman itibariyle önceki bütün insanları içine alır.
Cümle, o insanlar nezdinde kabul görmüş bir durumu ortaya koyar. Bu ise,
-Ya Allahu Teâlânın şu ayette bildirdiği gibi bunu itiraf etmelerindendir:
“Andolsun, onlara kendilerini kimin yarattığını sorsan elbette, “Allah” derler.” (Zuhruf, 87)
-Ya da en edna bir nazarla bunu bilmeye imkânları olmasındandır.
لَعَلَّكُمْ تَتَّقُونَ “Ola ki takvaya erersiniz.”
Ayet, “ibadet ediniz” emrinin muhataplarına ne halde ibadet etmeleri gerektiğini bildirir. Sanki şöyle demiştir: “Müttakiler halkasına mensup, hidayet ve felahı elde eden, Allahın lütfuna mazhar olmuş kimseler olmayı ümit ederek Rabbinize ibadet edin.”
Allahu Teâlâ, ayetin bu kısmı ile, hak yolda süluk edenler için takvanın en ileri bir derece olduğuna tenbihte bulunmuştur.
Takva, Allah dışında her şeyden Allaha teberridir.
Kulun, ibadetiyle mağrur olmaması, havf ve reca arasında olması uygundur. Allahu Teâlâ şöyle bildirir:
“Onlar yataklarından kalkarlar, korkarak ve ümid ederek Rablerine dua ederler.” (Secde, 16)
“Ve O’nun rahmetini umarlar, azabından korkarlar.” (İsra, 57)
Ayetin bu kısmı, “sizi yarattı” ifadesinden mef’ul da olabilir. Yani, O Allah sizi ve sizden öncekileri kendilerinden takva beklenir kimseler olarak yarattı. Bunun için gerekli sebepleri bir araya getirdi, buna pek çok dâiler yarattı.
Ayetin manası yaratılışın illetini beyan şeklinde de yorumlanmıştır. Yani, Allah sizi takva sahibi kimseler olmanız için yarattı. Nitekim ayette “Ben cinleri ve insanları ancak bana ibadet etsinler diye yarattım.” (Zariyat, 56) buyrulmaktadır. Ancak ayeti bu tarz ele almak zayıf bir bakış açısıdır. Çünkü lüğatta bunun bir örneği sabit değildir.
Ayet, Allahın marifetine O’nun birliğine ve ibadete layık olduğuna giden yolun O’nun san’atına bakmaktan ve fiilleriyle istidlalde bulunmaktan geçtiğine,
Keza, kulun ibadet ile Allaha vacip olacak şekilde sevaba istihkak kazanmadığına delâlet eder. Çünkü ibadet, Allahın önceki nimetlerine bir şükür şeklinde vacip olduğundan, abd amelden önce ücretini alan işçi gibi olur.
22- الَّذِي جَعَلَ لَكُمُ الأَرْضَ فِرَاشاً “O ki yeri sizin için bir döşek kıldı.”
Allahın yeri bir döşek kılması, insanların onun üzerinde serilmiş bir döşek misali rahat bir şekilde oturmalarını, yatmalarını ifade eder. Allah, arzın bazı yerlerini, suyun tabiatında kuşatmak olduğu halde onun içinden ortaya çıkardı ve arzı katılık ve yumuşaklıkta vasat şekilde meydana getirdi.4
Arzın bu şekilde müheyya kılınması, onun düz olmasını gerektirmez. Şeklen küre gibi olması, hacminin çok büyük ve cirminin çok geniş olması sebebiyle, üzerinde istirahata engel değildir.5
وَالسَّمَاء بِنَاء “Semayı da bir bina yaptı.”
Allah semayı üzerinize bir kubbe, bir tavan kıldı.
وَأَنزَلَ مِنَ السَّمَاء مَاء “Semadan bir su indirdi.”
فَأَخْرَجَ بِهِ مِنَ الثَّمَرَاتِ رِزْقاً لَّكُمْ “Ardından size rızık olarak onunla çeşitli ürünler çıkardı.”
Meyvelerin çıkışı Allahın kudret ve meşieti iledir. Lakin toprakla karışık olan suyu, o meyvelerin çıkışına bir sebep yaptı. Canlı için nutfe (zigot) ne ise, suyu da bitkilere bir madde kıldı. Bu ikisiyle karışık bitkilere, bunların sûret ve keyfiyetlerini ifaza etti.
Veya suya fail bir kuvvet, toprağa da kabul eden bir kuvvet vererek, bu ikisinin imtizacından çeşitli mahsuller meydana getirdi.
Allah bütün eşyaya, sebeplerin zât ve maddelerini yoktan yaratması gibi yoktan vücut vermeye kadirdir. Lakin onları inşa ederken halden hale çevirerek tedricen yaratır. Basiret sahiplerinin ibret alacakları şekilde nice sanatlar ve hikmetlerle onları sürekli yeniler, yoksa onları birden yaratmasında O’nun azîm kudretine bir zorluk söz konusu değildir.
Ayette “semadan bir su indirdi” denilmekte. İnsanın üzerinde olan her şeye “sema” denilir. Bu durumda, bulutlar da semaya dâhildir. Yağmurun başlangıcı semada olur, orada bulut şeklini alır, yağmur olarak arza iner.
Veya şöyle de denilebilir: Allah, semavî sebeplerle arzın derinlerinden kuru eczaları atmosfere doğru harekete geçirir, bunlar yağmur yüklü bulutlar haline gelirler.
Ayette “…Onunla çeşitli ürünler çıkardı” denilmesi şunu anlatır: “Semadan bir su indirdi, bununla size rızık olsun diye bir kısım mahsulleri çıkardı.”
Vaki’de de bunun böyle olduğunu görürüz. Çünkü suyun tamamı semadan inmez. Mahsullerin tamamı yağmur ile çıkmaz. Rızık olarak sunulan şeylerin tamamı bu mahsuller değildir, başka rızıklar da vardır.
فَلاَ تَجْعَلُواْ لِلّهِ أَندَاداً وَأَنتُمْ تَعْلَمُونَ “Öyleyse siz de bildiğiniz halde Allah’a ortaklar koşmayın.”
Daha evvelinde “Ola ki takvaya erersiniz” denilmişti. Onunla alakalı olarak “eğer sakınır, takva sahibi olursanız, Allaha bir kısım şerikler edinmeyin” manası verilebilir.
Ayette şu mesaj da vardır:
Bu cesametli nimetleri ve azametli ayetleri size has kılan zâta, hiçbir şeyi şerik koşmamak lâzım gelir.
“Endad” kelimesi “nid” kelimesinin çoğuludur. Nid ise, misil demektir. Kıymette denk olana müsavî kelimesi kullanılır, zâtta denk olanın zıddına da bu kelime kullanılır. Bu, müşriklerin Allahın dışında ona denk sayıp ibadet ettikle şeylerin genel ismidir.
Müşriklerin Allahtan başka taptıklarına “endad” denilmesi,
-Onların bu batıl mabutları zât ve sıfatında Allaha denk saymaları,
-Ve bunları “ilahlar” şeklinde isimlendirmeleri,
-Onları vacibu’l-vücut, Allahın ceza vermesinden kendilerini korumaya kâdir olan ve Allahın murat etmediğini onlara verebilecek zâtlar olarak itikad etmeleri yüzündendir.
Bu durumda “endad” kelimesi, bir tek misli bile olmayan Allaha pek çok misiller kabul etmeleri sebebiyle onlarla ince bir alaydır ve şiddetli bir kınamadır.
“Bildiğiniz halde”
Ayetin bu kısmı, “o halde Allaha ortaklar koşmayın” ifadesinden hâldir. Yani, “Siz ilim, nazar ve doğru görüş sahibi kimseler olduğunuz halde O’na emsal kılmayın. En küçük bir teemmülde bile bulunsanız şu eşyayı yoktan var eden, zâtında münferid, yaratılanlara benzemekten müteal olan bir Allahı kabulde aklınız muzdar kalacaktır.
Veya şöyle de mana verilebilir:
“Siz de bilirsiniz ki, Ona misil olacak ve O’nun yaptığının mislini yapmaya güç yetirecek biri yoktur.”
Şu ayet, bu manayı te’yid eder:
“Hiç sizin ortak koştuklarınızdan, bunlardan birini yapacak olan var mı?” (Rum, 40)
Bu durumda ayetin bu kısmından maksat onları kınama ve ayıplamadır, yoksa hükmü kayıtlama değildir.6 Çünkü teklif noktasında, bilen kimse ile bilme imkanı olan kimse aynı şekilde mükellef sayılırlar.
Bil ki, bu iki ayetin mazmunu, Allaha ibadeti emretmek ve O’na şerik koşmayı da yasaklamaktır. Ayrıca, illet ve muktaziye işarettir.
Bunun açıklaması:
Allahu Teâlâ ibadet emrini rububiyet sıfatına terettüp ettirdi. Bununla, rububiyetin ibadet etmenin vücubuna illet olduğuna işarette bulundu. Sonra da rububiyetini nazara verdi. Hem onları, hem onlardan öncekileri yarattığını, maişetleri için muhtaç oldukları mekân, yiyecek ve libası verdiğini anlattı. Çünkü rızık kelimesi de yeme-içmeden daha umumi olduğu gibi, “semere” ifadesi de sadece yenilen şeyleri ifade etmekten daha geneldir.
Sonra, Allahtan başkasının güç yetiremiyeceği bu haller O’nun birliğine şahit olunca, Allahu Teâlâ kendisine şerik koşulması yasağını buna terettüp ettirdi.
Allahu Teâlâ son ayetle, zahirin delalet ettiği ve kelamın da sevkinin delaletiyle temsil metodu ile insanın yaratılışının tafsiline ve ona ifaza ettiği manalar ve sıfatlara işarette bulunmayı murat etmiş de olabilir.
Böylece,
-İnsan bedenini arza,
-Nefsini semaya,
-Aklını suya benzetti.
-Aklı duyularla kullanmak ve ruhî ve bedenî kuvveleri eşleştirmek vasıtasıyla insana vermiş olduğu nazarî ve amelî (teorik ve pratik) faziletleri de, Fail-i muhtar olan Allahın kudretiyle fail semavî kuvvelerin münfail arzî kuvvelerle eşleşmesinden meydana gelen mahsullerle anlattı.
Çünkü her ayetin bir zahir ve batını ve bunların da her birinin haddi ve muttalaı vardır.7
23-وَإِن كُنتُمْ فِي رَيْبٍ مِّمَّا نَزَّلْنَا عَلَى عَبْدِنَا فَأْتُواْ بِسُورَةٍ مِّن مِّثْلِهِ “Eğer kulumuza indirdiğimizden bir şüphe içinde iseniz, haydi onun mislinden bir sûre getirin.”
Allahu Teâlâ, vahdaniyetini (birliğini) bildirdi ve bunu bilmenin yolunu beyan ettikten sonra Hz. Muhammedin Peygamberliğinin delilini zikretti. Bu ise, fesahatiyle mu’cize olan Kur’an-ı Kerîmdir. Onun fesahati, düşmanlarının çok olmasına, muhalefette ifratlarına, her türlü tehlikeyi göze almalarına rağmen, kendisine muhalif ne kadar fasih söz varsa hepsini susturdu, halis Arabların meşhur hatiplerinin hitabelerini geçersiz kıldı.
Cenab-ı Hak “Eğer kulumuza indirdiğimizden bir şüphe içinde iseniz” derken “indirmek” manasını “tenzil” ile ifade etmiştir. Tenzil, Kur’an-ı Kerîmin olaylara göre parça parça nüzulüdür. Bu tarz inişi, Allahu Teâlânın “Ve inkâr edenler dediler: Kur’ân Ona, toptan bir defada indirilseydi ya!” (Furkan, 32) hikâye ettiği gibi, şiir ve hitabet ehlini şüpheye sevketmiştir. Dolayısıyla, onlara yapılacak bir tahaddinin (meydan okumanın) şüpheleri izale etmesi ve sağlam bir delil olabilmesi için, bu cihetten olması gerekirdi.8
Cenab-ı Hakkın, Peygamberimizi kendisine izafetle “kulumuz” şeklinde nitelemesi hem O’nun şanını yüceltmektir, hem de Hz. Peygamberin sadece Allaha kul olduğuna ve hükmüne boyun eğdiğine tenbihte bulunmaktır.
Sûre, Kur’an-ı Kerimden en azı üç ayet olan kısımlardır. Bu kelime ya “sur” kelimesinden gelir, veya rütbe anlamında “sevre”den gelir. Nasıl ki, bir şehrin onu kuşatan suru olur, onun gibi Kur’anın da sûreleri vardır. Bu sûreler bölümler halinde Kur’an şehrini kuşatmışlardır.
Veya, şehrin surlarının, şehirde olanları ihtiva etmesi gibi, bu sûreler de çeşit çeşit ilimleri ihtiva etmektedir.
Sûre kelimesinin “rütbe” anlamı ise şu cihetlerden olabilir:
Kur’anın sûreleri menziller ve mertebeler gibidir, onları okuyan bunlarda terakki eder.
Veya sûrelerin uzunluk, kısalık, fazilet, şeref ve okuma sevabında mertebeleri vardır.
Sûre kelimesi “su’re” kelimesinden de gelebilir. Su’re, bir şeyin parçası demektir.
Kur’anın sûrelere bölünme hikmeti:
-Çeşitli kısımları birer bölüm halinde sunmak,
-Muhtelif şekillerin telahuku,
-Nazmın birbirine cevap vermesi,
-Okuyucuyu dinamik tutmak,
-Ezberi kolaylaştırmak,
-Kur’an’a rağbeti artırmak, gibi inceliklerdir. Çünkü kişi bir sûreyi bitirdiğinde, yolcunun katettiği mesafeyi görüp rahatlaması gibi rahatlar. Keza Kur’anı ezberlemeye çalışan bir kimse, bir sûre daha ezberlediğinde Kur’andan tam bir haz aldığına inanır ve müstakil bir bölümü elde etmiş olur, bu onun nazarında büyük bir başarı olarak görülür ve bununla sevinç duyar. Daha başka faydalar da sayılabilir.
“Onun mislinden” derken iki şekilde düşünülebilir:
1-Kulumuza indirdiğimiz Kur’anın sûrelerinden herhangi birisinin mislinden…
2-Hz. Muhammed gibi ümmî, kitap okumamış, ilimleri taallüm etmemiş birisinden herhangi bir sûrenin benzerini getiriniz.
Bize göre, birinci mana tercihe şayandır. Çünkü, hem bu ayete, hem de diğer tahaddî ayetlerine daha uygundur.9 Ayrıca, kelâm, Kur’an hakkındadır, Kur’anın indiği zât hakkında değildir. Dolayısıyla onun hakkı, tertip ve nazmla uyumlu olabilmesi için evvelinde bahsedilenden ayrılmamasıdır.
Ayrıca, Kur’an Peygambere nisbetle değil, kendi zâtında bir mu’cizedir. Cenab-ı Hak şöyle bildirir:
“De ki: Eğer bütün ins ve cin bu Kur’ân’ın benzerini getirmek üzere toplansalar yine onun bir benzerini meydana getiremezler.” (İsra, 88)
Bir de, “Hz. Muhammed gibi ümmî bir zattan bir sûrenin benzerini getirin” demek, O’nun özelliğinde olmayan birinden böyle bir şeyin suduru imkânını vehmettirir. Bu ise, Allahu Teâlâ’nın sözüne uygun düşmez.
وَادْعُواْ شُهَدَاءكُم مِّن دُونِ اللّهِ “Allah’ın dûnunda şahitlerinizi de çağırın.”
Ayetin bu kısmı, onlara yardım edebilecek herkesten yardım istemelerini emreder.
Ayetteki “şüheda” ifadesi, şehîd kelimesinin çoğuludur. Bu ise, “hazır, şahitlik yapan, yardım eden veya önderlik yapan” gibi anlamlara gelir.
Allah yolunda öldürülene “şehid” denilmesi de umduğuna varması veya meleklerin onun yanına varması yönündendir.
“Dûn” kelimesi, bir şeyin aşağı konumuna denilir. Sonra istiare yoluyla rütbeleri ifadede kullanıldı. Mesela “falanca filancanın dûnunda, yani şerefçe aşağısındadır” denildi. Ardından kelime daha da genişlik kazanarak her türlü sınırdan diğer sınıra aşmakta kullanılır oldu. Allahu Teâlâ şöyle bildirir:
“Mü’minler, mü’minlerin dûnunda kâfirleri dost edinmesin.” (Âl-i İmran, 28) Yani, mü’minler mü’minlerin dostluğundan kâfirlerin dostluğuna tecavüzde bulunmasınlar, belirlenen sınırı aşmasınlar. Şair Ümeyye şöyle der:
“Ey nefis, sana Allahın dûnunda koruyucu yoktur!”
Yani, ey nefis, sen Allahın korumasını aştığında şunu bil ki, seni Ondan başka koruyacak yoktur.
Ayet, “Allahın dûnunda şahitlerinizi çağırın!” derken şunları bildirir:
“Muaraza için davetinize icabet edebilecek herkesi çağırın.”
Veya, Allahın dışında kendisinden yardım umduğunuz insinizi, cinninizi, ilahlarınızı davet edin, size yardıma gelsinler. Ama, Allahtan başka onun mislini getirmeye kimsenin gücü yetmez.
Veya, onun mislini getirdiğinize dair Allahtan başka şahitler bulun, Allahı şahit kılmayın. Çünkü, delil getirmekten aciz, mağlup kişi “Allah şahidimdir” şeklinde söylemesi bazılarında âdet olmuştur.
Veya, Allahın dûnunda veliler ve ilahlar edindiğiniz ve kıyamet günü size şahit olacaklarına inandığınız şahitlerinizi davet ediniz.
Veya, batıl itikadınız gereği Allahın huzurunda size şahitlik yapacağına inandığınız putlarınızı çağırın, size yardım etsinler.
Kur’ana karşı muarazada onlara “cansız putlarınızdan yardım alın” denilmesi, tam bir susturmadır ve onlarla ince bir alaydır.
إِنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ “Eğer doğru iseniz (bunu yapın).”
“Kur’an beşer sözüdür” iddianızda sadık iseniz, onun bir sûresinin mislini getiriniz.
Sıdk, gerçeğe uygun ihbardır. Sıdkın tarifinde şöyle de denildi: Sıdk, haber verenin bir delâlet veya bir emareden hareketle gerçekten inanmış olduğu vakıa mutabık haberdir.
Böyle bir kaydın getirilmesi şu açıdan mühimdir: Münafıklar Hz. Peygamber hakkında “sen gerçekten Allahın rasulüsün” dediler. Ama Allahu Teâlâ onların yalan söylediğini bildirdi, çünkü bu sözleri, inançlarına uygun değildi. Ve tekzibi onların “şehadet ederiz ki…” sözüne çevirdi, çünkü şehadet, kişinin bildiğinden ihbarda bulunmasıdır. Hâlbuki onlar Hz. Peygamberi peygamber olarak bilmiyorlardı.10
24- فَإِن لَّمْ تَفْعَلُواْ وَلَن تَفْعَلُواْ فَاتَّقُواْ النَّارَ الَّتِي وَقُودُهَا النَّاسُ وَالْحِجَارَةُ “Eğer yapamadıysanız -ki asla yapamayacaksınız-, o hâlde yakıtı insanlarla taşlar olan ateşten sakının.”
Allahu Teâlâ Hz. Peygamberin durumunu ve O’nun getirdiğinin hak olduğunu tanıyabilecekleri hali beyan etti ve onlara hakkı batıldan ayırdıktan sonra, buna fezleke kabilinden şunu terettüp ettirdi:
Sizler Kur’ana muarazaya çalışıp da hepiniz ona denk veya ona yakın olanı getirmekten aciz olduğunuzda, onun mu’cize olduğu ortaya çıkar ve bunu tasdik etmek de vacip olur. Öyleyse ona iman ediniz ve onu yalanlayanlar için hazırlanan azaptan sakınınız.
Ayette, “eğer yapamadıysanız” derken, “eğer” kelimesinin kullanımında bir incelik vardır. Şöyle ki: Normalde “yapamadığınızda” denilmesi beklenirdi. Çünkü bunu bildiren Allahu Teâlâ, onların bunu yapamayacağından bir tereddüt içinde değildir. Böyle olunca, şek bildiren “eğer” kelimesinin kullanımı hem kendileriyle ince bir alaydır, hem de onların zannına göre bir hitaptır. Çünkü onlar aczlerini bilmiyorlardı.
Ayette geçen ve cehennem çırası olduğu bildirilen taşlardan murat, putlardır. Onlar bu putları yontuyor, şefaatçi olacaklarını, fayda vereceklerini ve kendilerini zararlardan koruyacaklarını umarak onlara tapıyorlardı.
Bu taşlardan muradın putlar olduğuna şu ayet delalet eder:
“Gerçekten siz ve Allah’dan başka ibadet ettikleriniz cehennem yakıtısınız!” (Enbiya, 98)
Başka bir ayette, altını ve gümüşü biriktirip de Allah yolunda vermeyenlerin diğer âlemde bunlarla azap göreceği anlatılır. Onun gibi, bu müşrikler de cürümlerinin menşei olan putlarla azap görecekler, o putlar cehennem çırası olarak kendi azaplarında kullanılacaktır. Hâlbuki onlar tam tersini bekliyorlar ve bunların Allah nezdinde şefaatçileri olduklarını söylüyorlardı.
Ayette geçen “taşların”, onların yığdıkları ve kendileriyle mağrur oldukları altın ve gümüş olduğu da söylenmiştir.11 Bu yoruma göre, altın ve gümüşle azabın bunu biriktirip de hayırda kullanmayanlara tahsis edilmesinin bir anlamı kalmaz, genel bir azap şekli karşımıza çıkar.
Ayette bahsedilen taşın, kibrit taşı olduğu da söylenmiştir. Ancak bu görüş, delile dayanmadan genel bir ifadeyi hususi manaya yormaktır ve asıl maksadın da ibtalidir. Çünkü ayette taşların da cehennem çırası olduğunun bildirilmesi, cehennemin dehşetini gösterir. Öyle bir ateş ki, normalde yanmayacak taş gibi maddeler bile o ateşte çıra gibi alev alıyor. Kibrit ise, en hafif bir ateşte bile hemen tutuşur.
İbnu Abbas’a dayandırılan ve cehennemdeki yanacak taşların kibrit taşı olduğunu bildiren rivayet şayet sahihse, bundan murat şu olabilir: Cehennemdeki bütün taşlar, kibrit taşının herhangi bir ateşle hemen tutuşması gibi kolayca yanacaklardır.
Cehennem ateşini elif-lâmlı olarak (bilinen bir ateş) şeklinde anlatan bu ayet, Medenî ayetlerden olup, Mekkî ayetlerden olan “Ey iman edenler! Kendinizi ve ehlinizi yakıtı insanlar ve taşlar olan bir ateşten koruyun.” (Tahrîm, 6) ayetinden sonra nazil olmuştur. Tahrîm sûresindeki ayette cehennem ateşi elif-lamsız yani bilinmez ve belirsiz bir şekilde ifade edilmişti. Böyle bir ateşten bahsedilmesini daha önce duyduklarından, burada elif-lâmlı olarak ifade edilmesi münasip oldu.
أُعِدَّتْ لِلْكَافِرِينَ “O (ateş), kâfirler için hazırlanmıştır.”
Bunda ve bundan önceki “Eğer yapamadıysanız -ki asla yapamayacaksınız-, o hâlde yakıtı insanlarla taşlar olan ateşten sakının” cümlesinde, çok cihetlerden nübüvvetin delilleri vardır:
1-Her ikisinde başa vurmak ve tehdid şeklinde Kur’anın muarazası için meydan okuma ve teşvik bulunması.
-Bu tehdidin, Kur’an sûrelerinin en kısasına bile muaraza edilemeyeceğine dayandırılması.
-Sonra onlar sayıca kalabalık olmaları, fesahatte şöhret bulmaları, İslâm aleyhinde nice tehlikeleri göze almalarına rağmen Kur’ana muaraza edemeyip sürgüne ve savaşa mecbur kalmaları.
2-Ayet, gaybtan haber verir. Çünkü şayet Kur’ana mukabele edebilselerdi bunun gizli kalması mümkün değildi. Çünkü, her asırda onu kabul edenlerin yanında, onu tenkid edenlerin sayısı daha fazladır.
3-Şayet Hz. Peygamberin, dininde bir tereddüdü olsaydı “Biri muaraza eder de, aleyhime olur” diye bu kadar mübalağalı bir şekilde onları muarazaya davet etmezdi.
Ayette geçmiş zaman sığasıyla “O ateş, kâfirler için hazırlanmıştır” denilmesi, cehennemin yaratıldığına ve şimdi de onlar için hazır olduğuna delalet eder.
25- وَبَشِّرِ الَّذِين آمَنُواْ وَعَمِلُواْ الصَّالِحَاتِ “İman eden ve salih ameller işleyenleri müjdele!”
أَنَّ لَهُمْ جَنَّاتٍ “Onlar için cennetler var.”
تَجْرِي مِن تَحْتِهَا الأَنْهَارُ “Altlarından nehirler akar.”
Bu ayet, önceki cümleye atıftır ve bundan maksad, Kur’ana inananların halini ve bunun karşılığının vasfını, onu inkâr edenlere ve cezalandırılmasına atfetmektir. Zaten Kur’andaki ilâhî üslûbta terğip ve terhip (rağbet uyandırma ve korkutma) beraber zikredilmektedir. Bu üslûbta, kurtarıcı amelleri kazanmaya bir teşvik ve helak edici işlerden bir sakındırma vardır.
Veya ayet, önceki ayetteki “o ateşten sakının” kısmına atfedilebilir. Çünkü Kur’anın meydan okumasından sonra onun bir sûresinin mislini getiremediklerinde Kur’anın i’cazı anlaşıldı. Bu ortaya çıktıktan sonra, elbette onu inkâr eden cezaya, inanan da sevaba layık olur. Bu ise enkâr edenleri uyarmayı, inananları müjdelemeyi gerektirir.
Ayetteki “müjdele!” emri Hz. Peygamberedir. Her asırdaki âlimlere, hatta bu müjdeyi vermeye gücü yeten herkese de dolayısıyla bir emirdir.
Burada, biraz önce kâfirlere olan hitaptan farklı bir şekilde bu üslûbla cennetin müjdelenmesi, hem mü’minlerin şanını göstermektir, hem de onların müjdelenmeye ve tebrik edilmeye layık olduklarını bildirmektir.
Ayetteki müjde (beşaret) kelimesi, sürur verici haber demektir. Fukaha, beşareti “ilk haber” şeklinde değerlendirirler. Mesela, birisi kölelerine “oğlumun gelişini kim bana müjdelese, onu azat ederim” dese, onların her biri gelip tek tek buna haber verdiklerinde haberi ilk getiren azat edilir. Ama aynı adam “müjde” tabiriyle değil de “kim bana haber verse” şeklinde ifade etse, haber verenlerin hepsi hürriyetine kavuşur.
“Onları elem verici bir azapla müjdele!” (Âl-i İmran, 21) gibi ayetlerdeki müjde tabiri ise ya bir tehekkümdür12 veya “onların birbirlerine selamı tokattır” ifadesinde olduğu gibi müşakele yoluyla anlatmaktır.13
الصَّالِحَاتِ Salihat, dinin emrettiği ve güzel gördüğü amellerdir. Bunun elif – lâmlı gelişi, her türlü salih amel cinsini içine alması içindir.
Ayette salih amelin imana atfedilmesi ve hükmün bunlara terettüp ettirilmesi bu müjdeye hak kazanmak için ikisinin de gerektiğini ve bu iki özelliği cem etmek lüzumunu hissettirmek içindir. Çünkü tahkîk ve tasdikten ibaret olan iman, bir temeldir, Salih amel ise bunun üzerine yapılan bina gibidir. Üzerinde bina olmayan temelin bir faydası olmaz. Bunun içindir ki bunların birbirinden ayrı zikredilmeleri çok çok azdır.
Bunda, salih amellerin imanın müsemmasından hariç olduğuna bir delil vardır. Çünkü bir şeyin kendine ve dahil olduğu şeye atfedilmemesi bir asıldır.
Cennet kelimesi C-N-N kökünden gelir. Bu kelimeden türeyen kelimelerde “örtmek” manası ön plandadır. Mesela, dalları birbirine girmiş gölge veren ağaç, bu kelimeyle ifade edilir. Sık ve gölge yapan ağaçlarla dolu bostana “cennet” denilir. Sevap yurdu olan yere de “cennet” denilmesi, kendisinde bulunan bahçeler, ağaçlar dolayısıyladır.
Cennete “cennet” denilmesi şöyle de değerlendirilmiştir: Beşer için orada hazırlanan çeşit çeşit nimetler, dünyadaki gözlerden örtülüdür. Nitekim Allahu Teâlâ şöyle bildirir:
“Şimdi hiç kimse kendileri için, yaptıklarına karşılık göz aydınlığı olacak şeylerden neler gizlenmiş olduğunu bilemez.” (Secde, 17)
Ayette “cennetler” şeklinde çoğul ve elif – lâmsız gelmesi, yedi tane olmasındandır. İbnu Abbas, bunları şöyle sayar:
- Firdevs cenneti,
- Adn cenneti,
- Naîm cenneti,
- Dâru’l-huld,
- Me’vâ cenneti,
- Dâru’s-selâm
- İlliyyun.
Bu cennetlerin her birinde amellerin ve ameli işleyenlerin farklılığına göre farklı farklı mertebe ve dereceler vardır.
Ayette “onlar için” denilmesi, onların iman ve salih amelleri sebebiyle bu cennetlere layık görüldüklerini ifade eder. Ama bu liyakat bizatihi değildir, çünkü onların sevapları kendilerine verilen önceki nimetlere bile mukabil gelemez, nerede kaldı müstakbelde sevap ve mükâfat iktiza etsin? Bu mükâfat, Cenab-ı Hakkın vaadi gereğidir ve mutlak da değildir. Cenneti netice veren hâl üzere devam etmek ve mü’min olarak ölmek şartı söz konusudur. Cenab-ı Hak şöyle bildirir:
“Sizden her kim dininden döner ve kâfir olarak can verirse, artık onların bütün amelleri, dünyada ve ahirette boşa gitmiştir.” (Bakara, 217)
Keza, peygamberine şöyle der: “Eğer Allah’a şirk koşarsan elbette amelin boşa gider ve elbette ziyana uğrayanlardan olursun.” (Zümer, 65) ve hakeza benzeri ayetler…
Allahu Teâlâ, başka yerlerde bu şartları bildirdiğinden belki de burada kayıtlamadı.
“Altlarından nehirler akar.”
O cennet bahçelerinde, tıpkı dünyada su kenarlarındaki ağaçların altından nehirler aktığı gibi ağaçların altından nehirler akar.
Mesruk’tan şöyle rivayet edilir: Cennet nehirleri, nehir yatakları olmadan akar.
Ayette “nehirler” ifadesi elif – lâmlı olarak “el-enhar” şeklinde gelir. Bu, ya cins ifade eder, ya da Muhammed sûresinde bu nehirler anlatıldığından, belirlilik manası verir:
“Müttakilere vaat edilen cennetin meseli şöyledir: Orada bozulmayan temiz sudan nehirler var. Tadı değişmeyen sütten nehirler, içenlere zevk veren şaraptan nehirler ve süzme baldan nehirler var.” (Muhammed, 15)
“Nehirler akar” derken mecaz vardır, Maksat nehirlerin bizzat kendileri değil, o nehirlerdeki sulardır.
Bu akışın nehirlere isnadı da “Ve arz, içindeki ağırlıkları çıkarıp dışarı attığında.” (Zilzal, 2) ayetinde olduğu şekliyle mecazdır.14
كُلَّمَا رُزِقُواْ مِنْهَا مِن ثَمَرَةٍ رِّزْقاً قَالُواْ هَذَا الَّذِي رُزِقْنَا مِن قَبْلُ “Her ne zaman oradan herhangi bir meyve kendilerine rızık olarak verilse, ‘bu, daha önce rızıklandırıldığımız şey’ derler.”
Ayetin bu kısmı, cennetler için ikinci bir sıfattır.
Veya mahzuf bir mübtedanın haberi, veya mukadder bir suale cevap olmak üzere isti’naf cümlesidir. Sanki, “onlar için cennetler vardır” denildiğinde, muhatabın zihnine şöyle bir sual gelmiştir:
Acaba, onun meyveleri dünya meyveleri gibi midir, yoksa başka bir cins midir?
İşte, ayetin üstteki kısmıyla bu sual, muhatabın zihninden izale edilmiştir.
Öyle anlaşılıyor ki, cennet meyveleri akan nehrin sularının yerine aynı özellikte suların peşinden gelmesi misali, daimi olacak, daldan koparılan bir meyvenin yeri boş kalmayacak. “Ebu Yusuf Ebu Hanifedir” dediğinde zat itibariyle değil, özellik itibariyle söylersin, yani “Ebu Hanife gibidir” manasını kastedersin. Onun gibi, cennet ehli o cennetten bir meyve ile rızıklandırıldığında “bu daha önce rızıklandırıldığımız şey” yani “bu da önceki gibi” diyecekler.
Yani, “bu cennette yediklerimiz, dünyada yediklerimiz gibi” diyecekler. Cennet meyvelerinin dünya meyveleri cinsinden olması, insanların onları ilk gördüğünde meyletmeleri içindir. Çünkü insan tabiatı, ülfet ettiğine meyleder, böyle olmayandan ise uzak kalır.
Veya, onlar “bu yediklerimiz cennette daha önce yediklerimiz gibi” diyecekler. Çünkü İbnu Kesîrin Hasan-ı Basri’den naklen hikâye ettiği gibi, cennetin yiyecekleri sûrette birbirine benzerdir:
“Cennet ehlinden biri kendisine meyve dolu bir tabak getirildiğinde, o meyvelerden yer. Sonra bir başka tabak getirildiğinde, bunu da birincisi gibi görür ve “bu bize daha önce rızık olarak verilen şey” der. Melek ise şöyle hatırlatır: Sen ye, renk birdir, ama tat farklıdır.”
Veya Hz. Peygamberden rivayet edildiği üzere şöyle olabilir:
“Muhammedin nefsi elinde olan Allaha yemin ederim ki, cennet ehlinden biri, yemek için elini bir meyveye uzattığında, o meyve daha ağzına ulaşmadan Allah o meyveye bedel bir başkasını yaratır.”
Onların ilk hâl üzerine böyle demeleri daha kuvvetli bir ihtimaldir. Çünkü “her ne zaman” ifadesi, onların her rızıklandırılmada böyle dediklerine delalet eder. Onları böyle demeye sevkeden sebep, şeklen bu nimetlerin öncekilere benzemekle beraber lezzetlerinin çok farklı olmasından duydukları aşırı hayret ve ziyadesiyle memnuniyettir.
وَأُتُواْ بِهِ مُتَشَابِهاً “Rızıkları onlara benzer olarak verilmiştir.”
Eğer denilse: Ayette geçen teşabüh (birbirine benzerlik) sıfatta birbirine misil olmaktır. Bu ise, İbnu Abbasın “Dünya yiyeceklerinin cennette ancak isimleri vardır” ifadesinden anlaşıldığına göre, dünya ve ahiret meyvelerinin birbirine benzemesi söz konusu olamaz.
Elcevap: Ayette bildirilen teşabüh (birbirine benzerlik) sûrettedir, mikdar ve tatda değildir. Bu da teşabüh ifadesinin kullanılmasına kâfidir.
Bununla beraber ayet-i kerimenin şöyle bir manası da olabilir:
Dünyada rızıklandırıldıkları maarif ve taatler mukabilinde cennet ehlinin alacakları keyif ve lezzetler, bu maarif ve taatlerin birbirinden farklı olması gibi farklı farklı olacaktır.
Böylece “bu, daha önce rızıklandırıldığımız şey” ifadesinden murat, onun sevabı olması muhtemeldir.
Keza, bunların teşabühü; şeref, meziyet ve yüksek tabaka şeklinde de olabilir. Nitekim tehdid ifade ayetlerde de bunun bir benzerini görmekteyiz. Meselâ, şu ayete bakalım:
“O günde azap, onları hem üstlerinden, hem ayaklarının altından bürür. Der: Tadın yaptıklarınızın cezasını!” (Ankebut, 55)15
وَلَهُمْ فِيهَا أَزْوَاجٌ مُّطَهَّرَةٌ “Onlar için orada tertemiz eşler vardır.”
Cennet kadınları, dünyada iken kendilerine arız olan hayız, kir, mizaç bozukluğu, kötü ahlak gibi istenmeyen hallerden tertemiz olacaklardır. Çünkü “temizlemek” ifadesi maddi şeyler için kullanıldığı gibi, ahlak ve davranışlar için de kullanılır.
Onları tertemiz kılan ise, Aziz ve Celil olan Allahtır.
“Ezvac” kelimesi “zevc” yani “eş” kelimesinin çoğuludur. Zevc kelimesi, hem erkek hem de kadın için kullanılır.
Eğer denilse: Yemeğin faydası gıda almak ve açlığı yatıştırmaktır. Evliliğin faydası, yeni nesillerin gelmesini sağlamak ve neslin devamıdır. Hâlbuki bunlara cennette ihtiyaç yoktur.
Elcevap: Cennetin yemekleri, aile hayatı ve diğer halleri, dünyadaki emsallerine ancak bazı sıfat ve cihetlerle benzerler, istiare ve temsil yoluyla aynı isimlerle isimlendirilirler. Hakikatlarının tamamında benzemedikleri için onların bütün gereklerini gerektirmeleri ve aynı faydaları vermeleri lazım değildir.
وَهُمْ فِيهَا خَالِدُونَ “Ve onlar orada daimî kalacaklardır.”
Onlar, o cennetlerde daimidirler. Ayette bu devam “Hâlidun” kelimesiyle ifade edilmiştir. Bu kelime, hulûd kökünden gelir.
Hulûd ise, asıl olarak, devam etsin veya etmesin uzun süren sebatı ifade eder. Şayet bu ifadeden daimilik kastedilirse, “ebeden” kelimesi ile te’kid edilir. Şu ayette olduğu gibi,
“(Allah onları) içinde ebedî kalacakları cehennem yoluna iletir.” (Nisa, 169)
Eğer denilse: Bedenler birbirine zıd keyfiyette cüzlerden terkip edilmiştir. Çözülme ve dağılmayı netice veren hallere maruzdurlar. Bunların cennetlerde daimi olmasını akıl nasıl kabul eder?
Elcevap: Allahu Teâlâ onları bir daha dağılma arız olmayacak şekilde iade eder. Mesela, onların cüzlerini keyfiyette birbiriyle mukavemet edecek şekilde bir araya getirir, o cüzleri kuvvette birbirine muhtaç olmayacak şekilde kuvvetli yapar, bazı madenlerde görüldüğü üzere, birbirine kenetlenmiş, birbirinden ayrılmaz bir durum verir.
Ayrıca, bulduğumuz ve gözlemlediğimiz şekliyle bu alemi ve hallerini cennete kıyas etmek, akıl noksanlığından ve basiret eksikliğindendir.
Bil ki: Duyulara hitap eden lezzetlerin çoğu, istikra ile (tüme varım yoluyla) bakıldığında görüleceği üzere, mesken, yiyecek ve aile hayatıdır. Bunlara da kıymet kazandıran, bunların devamlı olmalarıdır. Hangi büyük nimet olursa olsun, elden çıkma korkusu söz konusu olduğunda insana ızdırap verir, elem şaibelerinden safi kalamaz.
İşte, Allahu Telala mü’minlere bunları ve kendileriyle lezzet alacakları en güzel şeyleri müjde olarak haber verdi. Ayrıca, nimet ve sürurda kemâli göstermesi için, cennetin ebedi olduğunu da bildirerek kaybetme korkusunu onlardan izale etti.
26- إِنَّ اللَّهَ لاَ يَسْتَحْيِي أَن يَضْرِبَ مَثَلاً مَّا بَعُوضَةً فَمَا فَوْقَهَا “Şüphesiz Allah, bir sivrisinekle hatta onun fevkinde olanla bir misal getirmekten hayâ etmez.”
Önceki ayetler çeşitli temsilleri ihtiva ettiği için, burada da bu şekilde temsil getirmenin güzelliğini ve temsilde hak ve şart olan şeyi beyan etti. O da, temsil hangi maksatla getirilmişse, temsil getirilen şeyin büyüklük ve küçüklük, düşüklük ve şerefte ona uygun olmasıdır. Çünkü temsil, hangi konuda getirilmişse o manayı açığa çıkarmak, ondaki perdeyi kaldırmak ve onu gözle görülür, elle tutulur bir şekilde ortaya koymak için getirilir, ta ki bu konuda vehim kuvveti akla yardım etsin ve onunla hemfikir olsun. Çünkü insan aklı soyut bir manayı tamamen vehimden uzak bir şekilde kavrayamaz. Zira vehmin tabiatında hissiliğe temayül ve taklide muhabbet meyli vardır. Bundan dolayı ilâhî kitaplarda temsiller çokça yer almış, beliğ zâtların ibarelerinde sıkça bulunmuştur. Bunun sonucu olarak, hakîr bir mana hakir bir temsille, azametli bir durum ona yaraşır bir temsille anlatılır olmuştur. Mesela İncilde kalplerin kini köpek ile, katı kalpler taş ile, seviyesiz insanlara muhatap olmak yabanî arıları ürkütmekle temsil olunmuştur.
Arab dilinde ise şöyle mesellerle karşılaşırız:
“Kelebekten daha telaşlı”
“Maymundan daha hassas kulaklı”
“Sivrisineğin beyninden daha kıymetli!”
Yoksa durum, cahil kâfirlerin “Allah neden münafıklarla alakalı, o ateş yakanların ve çölde yağmura tutulanların hâlini anlatan temsili getirdi? Putlara ibadet yapmanın zafiyetini niye örümceğin evine sığınmak misaliyle anlattı? Böyle bir ibadeti niye sinekten daha düşük ve kıymetsiz tarzında nazara verdi? Allahu Teâlâ, temsiller getirmekten, sinek ve örümceği anmaktan çok yüce ve münezzehtir” tarzındaki ifadelerindeki gibi değildir.
Bu ayetin öncesiyle irtibatına şu açıdan da bakılabilir:
Allahu Teâlâ, kendisiyle meydan okunan Kur’an’ın taraf-ı İlahiden indirilmiş bir vahiy olduğuna delil olan duruma irşat etti. Ve onun mu’cize olduğu ortaya çıktığında bunu inkar edene tehdid ve iman edene vaatte bulundu. Ardından da Kur’anı tenkit ettikleri durumlardan birini açıklamaya başladı. “Allah böyle misal getirmekten haya etmez, yani böyle misal getirmeyi terk etmez, sivrisineği küçük görerek onunla misal getirmekten haya eden kimse gibi yapmaz” dedi.
Hayâ, çirkin bir şeyden kınanma korkusuyla arız olan ruh darlığıdır. Bu, vekahat ve hacalet (utanmazlık ve utangaçlık) arasında bir denge halidir. Kişi, vekahat durumunda çirkin işleri yapmaya cür’et eder ve bunlardan dolayı duyacağı şeylere aldırmaz. Hacalet durumunda ise, mutlak olarak fiili yapmaktan kaçınır.
Hayâ ve hayat aynı kökten gelir. Çünkü hayâ, insandaki hayatî kuvveye arız olup, onu bazı fiillerden alıkoyan bir kırılma hâlidir. Haya kelimesi Allah hakkında kullanıldığında, hayâ’nın lazımı, yani fiili terk manası söz konusudur. Mesela şu hadislere bakalım:
“Şüphesiz Allah yaşlı Müslüman kimseye azap etmekten haya eder.”
“Şüphesiz Allah haya ve kerem sahibidir. Kul ellerini kaldırıp dua ettiğinde ona bir ikramda bulunmadan elleri boş döndürmekten haya eder.”
Benzeri bir durum Allahın rahmeti ve gadabında söz konusudur. O’nun rahmetinden murad, iyi şeyler ikramda bulunması, gadabından murat ise istenmeyen şeyleri musibet olarak vermesidir. Bunlar, rahmet ve gadap manalarının lazımıdırlar.
Ayette doğrudan “Allah terk etmez” denilmesi yerine, “hayâ etmez…” denilmesi, kendisinde temsil ve mübalağa olduğu içindir. Ayrıca “Allah böyle misal getirmekten haya etmez mi?” şeklinde kâfirlerin kelamında gelen bir cümle için özel olarak bu ifade seçilmiş olması da muhtemeldir.
Ayetin metninde geçen اَم “Ma” kelimesi mübhemlik ifade etmek içindir, elif – lamsız kelimedeki bilinmez oluşu daha ziyade yapar ve onu kayıtlayacak yolları seddeder.
Veya manayı te’kid için “Allah’ın rahmeti sayesinde sen onlara karşı yumuşak davrandın.” (Al-i İmran, 159) da olduğu gibi ziyade olarak gelir.16
Zâid Kelimesinin Anlamı
Biz “ziyade” (zâid) derken anlamsız, boş bir şey manasını kastetmiyoruz. Çünkü Kur’anın tamamı hidayet ve beyandır. Ancak bizim bununla kastettiğimiz “kendisinden murat olunan bir mana için vaz edilmemesidir.” Vaz edilmesi, başkasıyla beraber zikredilmek içindir. Bu durumda diğerine bağ ve kuvvet olur. Böyle olunca, bu zâid kelimeler de hidayette bir ziyadeliktir ve tenkide mahal olamaz.
Sivrisineğin fevkinde olan
“Onun fevkinde olanla misal getirmekten haya etmez” derken, bunun manası sinek ve örümcek gibi daha cüsseli olanlardır. Sanki bununla onların garip gördükleri şeyi reddetmek kastedilmiştir. Yani, “şüphesiz Allah sivrisinekle misal vermekten çekinmez, nerede kaldı ondan daha büyük olanla misal vermekten çekinsin?”
Veya “onun fevkinde olan”dan murat, küçüklük ve hakirlikte daha küçük ve hakir olanla misal getirilmesi de olabilir. Sivrisineğin kanadı gibi. Nitekim Hz. Peygamber (asm) onu dünya için bir misal olarak getirmiştir.17
“Fevkinde olan” kelâmı için bu tarz iki mana söz konusudur. Benzeri bir durumu şu rivayette görebiliriz:
“Minada bir adam çadırın ipine takılıp düştü ve bayıldı. Hz. Aişe, bu münasebetle şöyle dedi: Rasulullahın şöyle dediğini duydum: Kendisine bir diken veya bunun fevkinde bir şey batan hiçbir Müslüman yoktur ki, bu münasebetle kendisine bir derece yazılmasın ve bir hatası silinmesin.”
Hadisteki ifade, yere düşmek gibi dikene nisbetle daha ziyade elem vereni anlatabildiği gibi, karıncanın ısırması gibi azlıkta daha ziyade olanı da anlatabilir. Çünkü Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur:
“Mü’mine musibet olarak ne gelirse, onun hatalarına kefarettir, hatta karınca ısırması bile.”
فَأَمَّا الَّذِينَ آمَنُواْ فَيَعْلَمُونَ أَنَّهُ الْحَقُّ مِن رَّبِّهِمْ “İman edenler onun, Rablerinden bir hak olduğunu bilirler.”
Ayetteki اَّمَأ “Amma” tafsil harfidir, mücmel olanı tafsil eder, başında bulunduğu şeyi te’kid eder ve aynı zamanda şart manası taşır. Bundan dolayı “Amma”nın cevabında “fe” harfi gelir. Sibeveyh şöyle der: “Amma Zeyde gelince, O gidicidir” dediğimizde mana şöyledir: “Zeyd her hâl ü kârda gidicidir, bunda bir şüphe yoktur.”
Amma kelimesi getirilen temsillere karşı hem mü’minlerin, hem de kâfirlerin tavırlarını ifadede cümle başlarında yer almıştır. Bunda mü’minler için bir teskin ve onların ilminin kayda değer olduğunu bildirmek, kâfirler için ise, sözlerine karşılık beliğ bir zem (kınamak) vardır.
Ayetteki “hak” kelimesi, inkârı mümkün olmayan sabit şey için kullanılır. Sabit eşyaya, doğru fiillere ve sadık fiillere şümulü vardır.
وَأَمَّا الَّذِينَ كَفَرُواْ فَيَقُولُونَ مَاذَا أَرَادَ اللَّهُ بِهَذَا مَثَلاً “İnkar edenler ise, “Allah, mesel olarak bununla neyi kastetmiştir?” derler.”
Bundan önceki cümlede “İman edenler onun, Rablerinden bir hak olduğunu bilirler” denilmişti. Buna mukabil kelamın hakkı “inkâr edenler ise bunun Rab’lerinden bir hak olduğunu bilmezler” denilmesiydi. Lakin “Allah bununla ne murat etti?” demeleri cehaletlerinin kemâlini gösterdiği için, buna delil olmak üzere kinaye yoluyla bu cümle tercih edildi.
İrade, nefsin teşebbüsü netice verecek şekilde bir fiile yönelmesi ve meyletmesidir.
Yönelmenin başlangıcı olan kuvve için de kulanılır. Birinci tarifte irade fiille beraberdir, ikincide ise fiilden öncedir.
“Allahın iradesi” dediğimizde, iradenin üstte belirtilen her iki mana ile de tasavvuru uygun değildir. Bundan dolayı O’nun iradesi hakkında ihtilaf edildi.
Denildi ki: Allahın kendi fiilleri için iradesi, bir sehivde bulunmaması ve o fiillere bir zorlama olmamasıdır. Başkalarının fiilleri için iradesi, onlara emretmesidir.
Buna göre, masiyetler (günah fiiller) O’nun iradesi ile değildir.
İlahî irade ile ilgili şöyle de denildi: Onun iradesi, işin şümulünü en mükemmel nizam ve en uygun vecih üzere bilmesidir.
Elhak, Allahın iradesi yapabileceği iki şeyden birini diğerine tercihi ve onu başka vecihle değil, belli bir vecihle tahsisidir, veya bu tercihi gerektiren bir manadır.
İrade, ihtiyar’dan daha geneldir. Çünkü ihtiyarda hayırlı olanı diğer şekle üstün kılmak vardır, iradede ise hakîr ve rezil kılmayı istemek de söz konusudur.
يُضِلُّ بِهِ كَثِيراً “(Allah) onunla birçoğunu saptırır.”
وَيَهْدِي بِهِ كَثِيراً “Birçoğuna da hidayet eder.”
Ayetin bu kısmı “Allah, mesel olarak bununla neyi kastetmiştir?” demelerine cevaptır. Cevapta geniş zaman kipiyle “saptırır – hidayet eder” denilmesi yeniden yeniye bu fiillerin tezahürünü hissettirmek içindir.
Ayette “Allah onunla birçoğunu saptırır. Birçoğuna da hidayet eder.” denilirken her iki taraf için de “çoğunu” denilmesi onların kendi nefislerine nazarladır, yoksa mukabiline göre değildir. Çünkü dalalette olanlara nisbetle hidayette olan, Cenab-ı Hakkın ayetlerde bildirdiği gibi daha azdır.
-“…Ancak iman edip salih ameller işleyenler başka. Onlar da pek azdır.” (Sad, 24)
- “Ama kullarım içinde çok şükredenler, azdır.” (Sebe, 13)
Dalalette olanların çokluğu sayı itibarıyla, hidayette olanların çokluğu ise fazilet ve şeref itibarıyla olması da muhtemeldir. Şair şöyle der:
“Onlar, sayıldıklarında azdırlar, ama harp meydanında çokturlar.”
“Beldelerde seçkin insanlar sayıca az da olsalar çok sayılırlar. Başkaları ise, çok da olsa azdırlar.”
وَمَا يُضِلُّ بِهِ إِلاَّ الْفَاسِقِينَ “Onunla saptırdıkları, ancak fasıklardır.”
Allahu Teâlâ’nın “Şüphesiz münafıklar, fasıkların ta kendileridir.” (Tevbe, 67) kavli gibi, fasık olanlar iman hududundan çıkan kimselerdir.
Fısk ve Dereceleri
Fıskın aslı, dengeli halden çıkıştır.
Şeriatta fasık, büyük günahları işlemek sûretiyle Allahın emrinden çıkan kimsedir.
Fıskın üç derecesi vardır:
1- Teğabî. Kişinin zaman zaman o günahları çirkin görmesine rağmen işlemesi.
2-İnhimak. Yani, onlara hiç aldırmadan işlemeyi âdet edinmesi.
3-Cuhud. Yani onları tasvip ederek (günah olduğunu inkâr ile) işlemesidir. Kişi bu hâle gelince iman bağını boynundan çıkarır, küfür libasını giyer. Teğabî veya inhimak derecesinde kaldığı sürece imanın hakikatı olan tasdikle muttasıf olduğundan, mü’min ismi kendisinden alınmaz. Çünkü Cenab-ı Hak şöyle buyurur:
“Ey iman edenler! Eğer bir fasık size bir haber getirirse, doğruluğunu araştırın.” (Hucurat, 9)
Mu’tezile mezhebinden olanlar “iman tasdik, ikrar ve amelin mecmuundan ibarettir” dediklerinden ve küfrü hakkı yalanlamak ve inkâr şeklinde değerlendirdiklerinden fasıkı üçüncü kısımdaki tarif çerçevesinde ele aldılar. Ancak “el menzile – beyne’l-menzileteyn” diyerek mü’min– kâfir ortasında bir konuma yerleştirdiler. Çünkü fasık kimsenin bazı hükümlerde hem mü’mine, hem de kâfire benzer ortak yönleri bulunmaktadır.
Allahu Teâlânın ancak fasık olanları saptıracağını fısk sıfatına dayandırarak söylemesi onları idlal için hazırlayan ve onları dalalete sevk edenin fısk olduğuna delalet eder. Çünkü, onların küfrü, haktan yüz çevirmeleri ve batılda ısrarları, onların fikirlerinin yüzlerini meselin hikmetinden temsil getirilen şeyin hakir oluşuna çevirdi. Böylece cehaletleri kökleşti ve dalaletleri ziyadeleşti, bunun sonucu olarak o meseleyi inkâr ettiler ve onunla dalga geçtiler.
27- الَّذِينَ يَنقُضُونَ عَهْدَ اللَّهِ مِن بَعْدِ مِيثَاقِهِ “Onlar, kuvvetli söz alınmasından sonra, Allahın ahdini bozarlar.”
Ayetin bu kısmı zem için fasıkların bir sıfatıdır ve fıskın takriridir.
Ayet metninde geçen nakz, terkibi bozmaktır. Bu kelimenin aslı ipin bükümlerini çözmek manasını ifade eder. Ahdi bozmakta bunun kullanılması bir istiaredir. Birbirine ahid ipiyle bağlı iki kimse vardır ve bunlardan biri o bağı çözmektedir.
Ahd, sözleşmedir. Vasiyet ve yemin gibi gözetilmesi gereken durumlar için kullanılır.
Ayette bahsedilen ahd, ya akılla alınan ahddir. O da kendisinin bir olduğuna, vücub-u vücuduna ve rasullerinin doğruluğuna delalet eden Allahın kulları üzerindeki hüccetidir. Şu ayet bu manada yorumlanmıştır:
“Hani Rabbin Âdemoğullarından bellerindeki zürriyetlerini aldı. Onları kendi nefislerine şahit yaptı “Ben Rabbiniz değil miyim?” Onlar da “Evet, Rabbimizsin, buna şahid olduk” dediler.” (A’raf, 172)
Veya bu ahd, ümmetlerden peygamberlerle alınan ahddir. Çünkü o ümmetler kendilerine mu’cizelerle musaddak bir elçi geldiğinde onu tasdik ettiler ve ona tabi oldular. Onun davasını gizlemediler, hükmüne muhalefet etmediler. Cenab-ı Hak şu ayet ve emsali ile buna işarette bulundu:
“Hani Allah, kendilerine kitap verilenlerden, “Onu (Kitabı) mutlaka insanlara açıklayacaksınız ve onu gizlemeyeceksiniz” diye sağlam söz almıştı.” (Âl-i İmran, 187)
Denildi ki: Allahın ahitleri üçtür:
1-Âdemin bütün nesillerine rububiyetini (Rab olduğunu) ikrar ettirerek almış olduğu ahd.
2-Dini kaim kılmaları ve onda ihtilaf etmemeleri üzere peygamberlerden almış olduğu ahd.
3-Hakkı açıklamaları ve gizlememeleri üzere âlimlerden almış olduğu ahd.18
Misak, bağlamak, sağlam bağlanan şeydir. Bundan murat, Allahın ayetler ve kitaplarla ahdini bağlamasıdır. Veya, insanların iltizam ve kabulle kendilerini bağladıkları şeydir.
وَيَقْطَعُونَ مَا أَمَرَ اللَّهُ بِهِ أَن يُوصَلَ “Allah’ın emrettiği bağları keserler.”
Bundan murat, Allahın razı olmayacağı şekilde her türlü ilişkiyi kesmek olabilir. Mesela,
-Yakınlar arasında sıla-i rahmi kesmek,
-Mü’minlere dostluktan yüz çevirmek,
-Peygamberler ve kitaplar arasında ayırım yapmak,
-Cemaatle beraber olmayı terk etmek
-Ve diğer bütün hayrı terk ve şerri alıp –vermek tarzındaki durumlar.
Çünkü bunların hepsi her türlü vasıl ve fasılda (bir araya getirme ve ayırmada) maksud-u bizzat olan Allahla kul arasındaki bağı kesmek hükmündedir.
وَيُفْسِدُونَ فِي الأَرْضِ “Ve yeryüzünde bozgunculuk yaparlar.”
Arzda imandan men ederek ve hakla dalga geçerek ve nizam-ı âlemi meydana getiren şeyleri keserek arzda fesat çıkarırlar.
أُولَئِكَ هُمُ الْخَاسِرُونَ “İşte onlar hüsrana uğrayanların ta kendileridir.”
Onlar,
-Aklı tefekkürde kullanmayarak ve ebedi hayatta kendilerine lazım şeyleri elde etmeyerek
-Ayetlere iman etmek ve onların hakikatlerini düşünmek, nurlarından feyiz almak yerine onları inkâr ve onları tenkide çalışarak,
-Ahde vefa yerine onu bozmak, salah yerine fesadı almak, sevaba bedel ikabı seçmekle hüsranda kaldılar, zarar ettiler.
28- كَيْفَ تَكْفُرُونَ بِاللَّهِ “Nasıl Allah’ı inkâr edersiniz?”
Ayette onların küfrüne inkâr ve hayret vardır. Bu üslûb, küfrün inkârında “yoksa siz inkâr mı ediyorsunuz” demekten daha baliğ ve daha kuvvetlidir ve sonrasında hal olarak gelen kısma daha muvafıktır. Hitap, inkâr edenleredir. Önceki ayette onların küfürle vasfı, kötü sözleri ve çirkin fiilleri nazara verildikten sonra, burada gaybtan hitaba iltifat yoluyla Cenab-ı Hak onlara hitap etti ve küfürleri sebebiyle onları kınadı.
وَكُنتُمْ أَمْوَاتاً فَأَحْيَاكُمْ “Hâlbuki siz ölüler idiniz de O size hayat verdi.”
Sizler bir zamanlar kendisinde hayat olmayan cisimler, bir takım unsurlar, gıda maddeleri, karışık maddeler, nutfeler, mudğalar idiniz.
O, ruhları yaratarak ve size üfleyerek size hayat verdi.
Burada atıf diğerlerinin hilafına olarak ف “fe” harfiyle yapıldı. Çünkü arada bir süre olmaksızın, atfedildiği şeye muttasıldır.
ثُمَّ يُمِيتُكُمْ “Sonra sizi öldürecek.”
ثُمَّ يُحْيِيكُمْ “Sonra diriltecek.”
Allahın insanları diriltmesi, sura üfürülecek günde onları neşridir. Kabirde sual için diriltmeye de ayrıca işaret edebilir.
ثُمَّ إِلَيْهِ تُرْجَعُون “Sonra da Ona döndürüleceksiniz.”
Haşirden sonra O’na döndürüleceksiniz. O da yaptıklarınızın karşılığını size verecek.
Veya hesap için kabirlerinizden O’na sevk edileceksiniz.
İşte bu halinizi bilmekle beraber Allahı inkârınız ne kadar da hayret vericidir?
Eğer denilse: Eğer onlar bir zamanlar ölü iken Allahın kendilerine hayat verdiğini ve sonra öldüreceğini bilseler bile, Allahın yeniden onları dirilteceğini ve O’na döneceklerini bilemezler!?
Elcevap: Kendileri için nasbedilen delillerle o ikisini bilmek, onların özürlerini kaldırmak noktasında diğerlerini de bilir bir konum imkanı verir.
Kaldı ki, ayette her ikisinin de sıhhatine delalet eden bir uyarı vardır. Şöyle ki: Allahu Teâlâ başlangıçta onları ihyaya kadir olduğu gibi, ikinci defa onlara hayat vermeye de elbette kâdirdir. Çünkü bidayeten yaratmak, O’na iadeden daha kolay değildir.
Veya hitap Allahı kabul edenleredir. Allahu Teâlâ önce tevhid ve nübüvvet delillerini beyan etti, iman edenlere vaatte, inkâr edenlere tehditte bulundu, onlara olan genel ve özel nimetleri kendilerine sayarak bunu te’kid etti, onlardan küfrün sudurunu çirkin buldu, bu kadar büyük nimetler varken inkâr etmelerini akıldan uzak gördü. Çünkü, nimetler büyük olduğunda, o nimetlere karşı işlenecek günahlar da büyük olur.
Eğer denilse: Ölümün de şükrü gerektiren nimetlerden sayılması nasıl olur?
Elcevap: “Ahiret yurduna gelince, işte asıl hayat odur.” (Ankebut, 64) ayetinde Allahu Telalanın bildirdiği üzere, hakiki hayat ahiret hayatıdır. Buna ulaşmak da ölümle olduğundan o da büyük nimetlerden sayılmıştır. Ayrıca, onlara sayılan nimet, kıssanın tümünden ortaya çıkan bir nimettir.
Ayet, hassaten mü’minlere yönelik düşünüldüğünde, onlara olan nimeti ikrar ettirmek ve küfrü de onlardan uzak kılmak için şöyle bir mana ifade eder:
“Sizden nasıl küfür tasavvur olunabilir, hâlbuki siz bir zamanlar cehalet içinde ölüler idiniz, Allah size ilim ve imanla hayat verdi. Sonra, malum ölüm ile sizi öldürecek, sonra size hakiki hayatla daimi hayat verecek, sonra O’na döndürüleceksiniz. O size, hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın duymadığı, hiçbir insanın kalbine gelmeyen şeylerle mükafat verecek.
Bitkilerde hayatın öncüleri ve mukaddemeleri vardır. İnsanda ise; akıl, ilim, iman gibi hasletlerle hayat kemâlini bulur. Ölüm ise, hayata mukabil olarak kullanılır. Mesela şu ayetlere bakalım:
“De ki: “Allah sizi yaşatıyor. Sonra sizi öldürecek, sonra da kendisinde şüphe olmayan Kıyamet gününde sizi bir araya getirecek.” (Casiye, 26)
“Bilin ki Allah, yeryüzünü ölümünden sonra diriltir.” (Hadîd, 17)
“Ölü iken hayat verdiğimiz ve kendisine, insanlar içinde yürüyeceği bir nur ihsan ettiğimiz kimsenin durumu, karanlıklar içinde kalmış ve bir türlü ondan çıkamayan kimsenin durumu gibi midir?” (En’am, 122)
Hayat, aynı zamanda Allahın sıfatlarındandır. Allahın hayat sahibi olması, bizde ilim ve kudret olması için hayatın lüzumu kabilindendir. Veya istiare yoluyla, bunu gerektiren Zatıyla kaim bir manadır.
29- هُوَ الَّذِي خَلَقَ لَكُم مَّا فِي الأَرْضِ جَمِيعاً “O, yeryüzünde ne varsa hepsini sizin için yarattı.”
Ayet, birinciye terettüp eden başka bir nimeti beyan etmektedir. Birinci nimet onların hayat sahibi olarak yaratılmaları idi, bu ayet ise hayatlarının devamını sağlayan ve geçimlerini temin eden nimetlerin yaratılmasıdır.
Ayette “sizin için yarattı” denilmesi “sizden dolayı” manasınadır. Bu nimetler, insanların hem dünyaları, hem de dinleri için gereken şeylerdir. İnsanlar, doğrudan veya dolaylı olarak her şeyden maişetleri için istifade ederler. Ayrıca, yaratılanları tefekkür ile dinin bildirdiği meselelere istidlalde bulunurlar, ibret alırlar. Dünyada yaratılanlardan yola çıkarak, ahirete uygun lezzet ve elemleri bir derece anlarlar.
İşte, arzda olanların hepsinin insan için olması bu açıdandır. Yoksa, hepsinden maksad sadece insan olarak anlaşılmamalıdır.
ثُمَّ اسْتَوَى إِلَى السَّمَاء “Sonra semaya yöneldi.”
Yani, iradesiyle semaya müteveccih oldu.
Ayet metninde geçen istiva, atılan okun belli bir hedefe yönelik olması misali, başka bir şeye iltifat etmeden bir hedefe doğru yönelmektir.
Bu kelime, “hükmetmek, mâlik olmak” anlamında da kullanılır.
Semadan murat, yukarı âlemdeki ecramdır veya yukarı cihetlerdir.
Ayette arzın yaratılışı nazara verildikten sonra, “sonra semaya yöneldi” cümlesinde yer alan “sonra”, “…Sonra da iman edip sabrı tavsiye eden ve merhamet tavsiye edenlerden olmaktır.” (Beled, 17) ayetinde olduğu gibi vakitte tertip tarzında değil, gök ve yerin yaratılışındaki farklılık ve semanın yaratılışının arzın yaratılışına üstünlüğünü ifade içindir.
“Sonra” ifadesini zahirine göre anlamak, “Arzı da bundan sonra düzenleyip döşedi.” (Naziat, 30) ayetinin zâhirine muhalif düşer. Çünkü bu ayet arzın üzerinde olanların yaratılışına tekaddüm eder, yuvarlak hâle getirilişi, semanın yaratılışı ve tanziminden sonra olduğuna delâlet eder.
فَسَوَّاهُنَّ سَبْعَ سَمَاوَاتٍ “Onları yedi sema hâlinde tanzim etti.”
Semayı ta’dil etti, eğrilik ve kusurlardan korunmuş bir şekilde yarattı.
Eğer denilse: Rasat ehli dokuz felek şeklinde tesbit etmediler mi?
Elcevap: Onların zikrettiklerinde çok tereddütlü şeyler vardır. Faraza doğru da olsa, ayette daha ziyadesini reddetmek yoktur. Bununla beraber arş ve kürsi’yi de bu yediye ilave ettiğimizde, herhangi bir ihtilaf kalmaz.
وَهُوَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ “O, her şeyi hakkıyla bilendir.”
Ayette, illet beyan etmek vardır. Şöyle ki: Sanki şöyle demiştir: Allah, her şeyin künhünü bildiği için, yarattığı her şeyi en mükemmel ve en faydalı bir şekilde yarattı.
Ayrıca, ayette öncesiyle de bir istidlal vardır. Yani, fiili bu tarzda gayet acip ve zarif bir tertip üzere olan Zât, elbette her şeyi bilendir. Çünkü, fiillerdeki mükemmellik ve sağlamlık, en güzel ve en faydalı cihet seçilerek yapılması, ancak Âlîm, Hakîm, Rahîm olan bir zattan tasavvur edilebilir.
Ayette, aynı zamanda onların şöyle bir şüpheyi izale etmek vardır: “Bedenler çözülüp onları meydana getiren cüzler dağılacak. Dağılan bu cüzler, benzeri başka elementlerle birleşecek. Bu durumda her bedenin cüzleri, ondan olanlardan hiçbir şey hariç kalmadan ve kendi dışlarından hiçbir şey onlara katılmadan aynen olduğu gibi ikinci defa nasıl bir araya getirilir?”
Bu mananın bir benzeri şu ayettir:
“De ki: İlk defa yaratan onları diriltecek.” (Yasin, 79)
Bil ki: Haşrin sıhhati üç mukaddeme üzere bina edilir, ilki bunlara bu iki ayetle delil getirilmiştir:
Birinci Mukaddeme
Bedenin maddeleri bir araya gelmeye ve hayata kâbildir. Buna “Hâlbuki siz ölüler idiniz de O size hayat verdi. Sonra sizi öldürecek” ifadesiyle delil getirildi. Çünkü ayrılma ve birleşme, ölüm ve hayatın peşpeşe gelmesi, bedenlerin zâtı itibarıyla buna kâbil olduğuna delalet eder. Zatî olan bir özellik ise, zeval ve tagayyürü kabul etmez.19
İkinci ve üçüncü mukaddemeler ise, Allahu Teâlânın onları ve onların yerlerini bilmesi, onları bir araya getirmeye ve hayatlandırmaya kâdir olmasıdır.
Bunları isbata şöyle işarette bulundu:
Allahu Teâlâ hem onları, hem de onlardan yaratılışca daha büyük, sanatça daha hayret verici olanları bidayeten yaratmaya kâdir olduğuna göre, elbette iade ve ihyaya da kâdirdir.
Allahu Teâlâ, yarattıklarını herhangi bir kusur ve ayıp olmaksızın düzgün ve sağlam olarak yarattı. Bu yaratılışta insanların maslahatları nazara alındı, ihtiyaçları karşılandı. Bu ise, O’nun sonsuz ilmine, mükemmel hikmetine bir delildir.
Dipnotlar:
1 Yani, ibadet emri sadece henüz ibadet etmeyenlere yönelik bir emir değildir; zaten ibadet yapanlara da ibadette devam etmek, gittikçe daha kaliteli ibadet yapmak gibi hükümleri beraberinde getirir. Böyle olunca, ayetin muhatabı belli bir kesim değil, kıyamete kadar bütün insanlardır.
2 “Bir şey sabit olduğunda, levazımatıyla sabit olur.”
3 Yani, Rab kabul ettiğiniz putlara değil, sizi yaratan Rabbinize ibadet ediniz.
4 Yani, arzın aslı su olmakla beraber Allah onun bir kısmını insanların yaşamasına uygun hâle getirdi. Kaya gibi çok sert ve su gibi çok yumuşak yapmayıp beşiğin çocuk için hazırlanması gibi, arzı insanlara bir beşik tarzında müheyya kıldı.
5 Avrupa’da ilim adamları 16. yüzyıla kadar dünyayı düz kabul ederlerken, Beydavi’nin onun küre oluşunu anlatması gerçekten dikkat çekicidir.
6 Yani, “bilirseniz Allaha emsal kılmayın, bilmezseniz kılabilirsiniz” denilmez.
7 Yani İlahî kelam nice sırlarla doludur. Onda zahir mananın ötesinde nice işarî manalar vardır.
8 Yani, tamamının benzerini getirmelerini istemek yerine, bir defada indirilen herhangi bir sûrenin nazirini getirmeleri onlardan istenmiştir.
9 Diğer meydan okuma ayetleri için bkz: İsra 88, Hud 13, Tur 33-34.
10 Bkz. Münafikun, 1
11 Bu yorum, Tevbe sûresinin 34 ve 35. ayetlerinden mülhem görülmektedir.
12 Tehekküm: Görünüşte ciddi, gerçekte alaydan ibaret olan eğlenmektir. Ta’rizin acı ve ağır kısmıdır. Cimri insana, “Maşallah, Hâtem-i Tâi gibi...”; korkak insana, “Ne kadar da arslana benziyor!”; kötü ahlâklı birisi hakkında, ”Rezalette onunla yarışılmaz” şeklinde ifadeler, birer tehekküm örneğidir.
13 Müşakele, aynı ifadenin birbirinden farklı anlamda kullanılmasıdır. Mesela ayette “kötülüğün karşılığı benzeri bir kötülüktür” denilir (Şura, 40). Buradaki ikinci “kötülük” kelimesinin birincisi gibi olmadığı aşikârdır.
14Yani, kıyamet koptuğunda, yeryüzü içinde ne varsa dışarı atacaktır. Ama bu, kendisinden bir irade ve kudretle değil, Allahın emriyle ve kudretiyle gerçekleşecektir. “Nehirler akar” derken de benzeri bir mecaz vardır. Şu alemde her şey Allahın izniyle olduğu gibi, nehirlerin akması da Onun izniyledir.
15 Yani, ehl-i iman olanlar yaptıkları güzel amellerin karşılığı olarak cennette en güzel bir hayatı yaşarken, ehl- küfür ve ehl-i isyan, kötü amellerinin karşılığı olarak gayet kötü bir azapla cezalandırılacaklardır.
16 Ayet metninde geçen اَم “ma” kelimesi te’kid içindir. Hz. Peygamberin savaş sonrası onlara yumuşak davranmasının ancak Allahtan bir rahmetle olduğuna tenbih ve delalette bulunur.
17 İlgili rivayette şöyle bildirilir: “Şayet Allah nezdinde dünyanın sinek kanadı kadar kıymeti olsaydı, kâfire ondan bir yudum su içirmezdi.”
18 Bu üç ahit, sırasıyla şu ayetlerde nazara verilmektedir: A’raf 172, Şûra 13 ve Âl-i İmran 187.
19Yani, madem ki bedenlerde böyle bir özellik var ve bu özellik zâtî bir özelliktir. Öyleyse, bu özellikte bir son bulma veya değişiklik olması düşünülemez.
30-وَإِذْ قَالَ رَبُّكَ لِلْمَلاَئِكَةِ إِنِّي جَاعِلٌ فِي الأَرْضِ خَلِيفَةً “Hani Rabb’in meleklere: “Ben yeryüzünde bir halife kılacağım” demişti.”
Ayet, bütün insanları içine alan üçüncü bir nimeti saymaktadır. Çünkü Âdemin yaratılması ve mükerrem kılınması, Allahın Onu meleklere üstün kılıp O’na secde etmelerini emretmesi, O’nun neslini de içine alan nimetlerdir.
Melaike, melek kelimesinin çoğuludur. Bu kelimenin manalarından biri, elçiliktir. Melekler Allah ile insanlar arasında vasıtalardır. Bu durumda, onlar Allahın elçileridir veya insanlara gönderilen elçiler gibidir.
Akıl sahipleri, onların bizzat mevcut varlıklar olduğunda ittifak etmekle beraber, hakikatlerinde ihtilaf etmişlerdir.
Ekser Müslümanlar, onların latîf cisimler olup muhtelif şekillerde teşekküle kâdir olduklarını kabul ederler. Buna delil olarak da, peygamberlerin onları görmesini nazara verirler.
Hristiyanlardan bir taife şöyle der: Onlar, bedenlerden ayrılan beşerî, faziletli ruhlardır.
Felsefeciler ise, onların hakikatte nüfus-u natıkaya muhalif olarak mücerret cevherler olduğunu iddia ederler.
Meleklerin Kısımları
Melekler iki kısımdır.
Bir kısmı, Cenab-ı Hakkın marifetinde müsteğrak, başkasıyla meşguliyetten münezzeh olanlar. Cenab-ı Hak bunları muhkem kitabı olan Kur’anda şöyle vasfeder:
“Onun nezdinde olanlar O’na ibadetten ne çekinirler ve ne de yorulurlar.” (Enbiya, 20)
Bunlar “illiyyûn” ve “mukarrebûn”dur.1
Bir kısım melekler ise, belirlenmiş olan kader ve ilâhî kalemin yazdığı üzere, semadan arza tedbir-i umurda bulunurlar. “Onlar, Allah’ın verdiği emirlere karşı gelmezler ve ne emredilse onu yaparlar.” (Tahrîm, 3) Bunlar, işlerin tedbirini gören meleklerdir. Tevalî isimli kitabımda2 ayrıntılarıyla ele aldığım şekliyle, bunların semavî olanları vardır, arzî olanları vardır.
Lafzın genel oluşu ve tahsis edici bir durum olmadığına göre, Cenab-ı Hakkın insanı yeryüzüne halife olarak göndereceğini bildirmesi, bütün melekleredir. Ancak, “arzdaki melekler” şeklinde görüşler de vardır.
Bundan muradın, “İblis ve onunla cinlerle muharebede beraber bulunanlar” olduğu da söylenmiştir. Bu görüşe göre, Allahu Teâlâ evvela cinleri arzda yerleştirdi, onlar ise orada fesat çıkardılar. Bunun üzerine Allah onların üzerine İblisi ve maiyetinde bazı melekleri gönderdi. Onlar da cinleri dağıttılar, adalara ve dağlara sürdüler.
Halife, başkasına halef olan ve onun yerine geçen demektir. Bundan murat Hz. Âdemdir. Çünkü O, yeryüzünde Allahın bir halifesi idi. Benzeri bir şekilde arzın imareti, insanların idaresi, nefislerinin kemâle ermesi ve onlarda emrinin uygulanması için Allahu Teâlâ her bir peygamberi halife kılmıştır. Bu, -haşa- Allahın bir vekile ihtiyacı olduğundan değil, yeryüzündeki insanların ilâhî feyzi kabul ve bir vasıta olmadan emri almakta noksanlıkları sebebiyledir. Bundan dolayıdır ki, Allahu Teâlânın “Eğer onu (Peygamberi) bir melek kılsaydık yine onu bir adam (sûretinde) yapardık ve onları düştükleri kuşkuya yine düşürürdük.” (En’am, 9) buyurduğu gibi, insanlara peygamber olarak melek gönderilmemiştir.
Görmez misin, ateş değmese bile neredeyse yağı alev alacak tarzda kuvvetleri artıp idrak kabiliyetleri tutuştuğunda, Allah peygamberlere melekleri gönderdi. Onlardan mertebesi daha âlî olanlarla, Hz. Musa ile Turda ve Hz. Muhammed ile (aleyhime’s selam) miraçta olduğu gibi vasıtasız konuştu.
Bunun bir nazîrini tabiatta görürüz. Mesela, kemik, aralarında olan farklılık sebebiyle etten gıdasını alamadığı için Allahu Teâlâ hikmetiyle ikisi arasında her ikisine de münasip olan kıkırdağı koydu, ta ki bundan alıp diğerine verebilsin.
Hz. Âdemin halife olması, ondan önce yeryüzünde olanlara nispetledir.
Veya O ve zürriyetinin öncekilere halef olmaları tarzındadır.
Veya bazısı bazısına halef olmaktadır.
Ayette “yeryüzünde halifeler kılacağım” denilmesi yerine, tekil olarak “halife” denilmesi,
-Ya Âdemin zikri, diğerlerini ifadeye ihtiyaç bırakmadığı içindir. Nitekim bir kabileden bahsederken, “Mudar ve Haşim” şeklinde atalarının ismini vermek yeterlidir.
-Veya bunun manası, “sizin yerinize geçecek olan”dır.
Allahu Teâlânın bunu meleklere söylemesinin faydası,
-Müşavereyi öğretmek,
-Halife kılınanın şanını yüceltmektir.
Allahu Teâlâ bu yüceltmeyi, melekûtunun sakinlerine varlığını müjdeleyerek ve yaratmazdan önce onu halife lakabıyla yad ederek yapmıştır. O insan nevinde bir kısım mefasid olmakla beraber, faziletli yönünün galip geldiğini, hayrı galip olanın vücudunu hikmeti iktiza ettiğini ortaya koymuştur. Çünkü, şer-i kalil gelmesin diye hayr-ı kesiri terk etmek şerr-i kesir olur.3
قَالُواْ أَتَجْعَلُ فِيهَا مَن يُفْسِدُ فِيهَا وَيَسْفِكُ الدِّمَاء “Melekler dediler: “Orada bozgunculuk yapacak ve kan dökecek birisini mi (halife) kılacaksın?”
Bu, meleklerin taacübünü ifade eder. Orada fesat çıkaracak bir varlığın, arzın imareti ve ıslahı için halife olarak gönderilmesini hayretle karşılamışlardır.
Veya, taat ehli olanlar varken masiyet ehlinin halife gönderilmesine şaşmışlar ve bu mefasidin hayrete düşürdüğü ve ortadan kaldırdığı kendilerine gizli kalan hikmetin açıklanmasını istemişlerdir.
Onların bu tavrı, -haşa- Allahu Teâlâ’ya bir itiraz değildir, gıybet şeklinde Âdem oğullarının ardından onları tenkid de değildir, muallimden ders alan birinin gönlü tam yatmadığı şeyleri muallimine sorması gibi, kendilerini irşad edecek ve şüphelerini ortadan kaldıracak şeyleri Allahtan haber almak tarzındadır. Allahu Teâlâ melekler hakkında “Doğrusu onlar ikrama mazhar kullardır. Onlar Onun (Allah’ın) sözünün önüne geçmezler ve sadece O’nun emriyle hareket ederler.” (Enbiya, 26-27) buyurduğu gibi, onlar böyle su-i zanla bakılmaktan yüce varlıklardır.
Meleklerin, yeryüzüne halife olarak gönderilecek varlıkların orada fesat çıkaracak ve kan dökecek varlıklar olacağını bilmeleri,
-Ya Allahın onlara haber vermesiyle,
-Ya levh-i mahfuzdan alarak,
-Ya akıllarında yerleşmiş olan “ismet sıfatı meleklerin özelliklerindendir” esasından yola çıkarak,
-Ya insanları, daha önce yerde fesat çıkarmış olan cinlere kıyas ederek olmuştur.
وَنَحْنُ نُسَبِّحُ بِحَمْدِكَ وَنُقَدِّسُ لَكَ “Oysa biz hamdin ile seni tesbih ve takdis ediyoruz.”
قَالَ إِنِّي أَعْلَمُ مَا لاَ تَعْلَمُونَ “Dedi: Ben sizin bilmediklerinizi bilirim”
“Ben senin yardıma muhtaç kadîm dostun iken, tutup da düşmanlarına mı yardım ediyorsun” cümlesinde olduğu gibi, işkâl cihetini ortaya koyan bir hâl cümlesidir. Mana şöyledir: “Biz masum varlıklar olarak buna daha layık iken, isyancı varlıkları mı halife yapıyorsun?”
Bundan maksad, ucb ve övünme olmayıp sürpriz bir tarzda insanların masum meleklere tercih edilmesinin hikmetini sormalarıdır. Sanki onlar, halife kılınan insanoğlunda, halifeliğe medar olmak üzere üç kuvve olduğunu bildiler. Bunlar, şehvet, gadap ve akıl kuvveleridir. Bunlardan ilk ikisi fesada ve haksız kan dökmeye yol açar. Akıl kuvvesi ise marifet ve taate sevkeder. Melekler onlara tek tek bakıp şöyle dediler:
“İnsanın halife kılınmasında hikmet nedir? İlk iki kuvve yönüyle bakılsa, bırakın halife olmalarını, hikmet onların varlığını bile gerektirmez. Şayet akıl kuvvesi ile halife olacaklarsa, o akıldan bekleneni biz de ortaya koyarız. Hem de diğer iki kuvveden meydana gelen mefasid olmadan.”
Böylece melekler her iki kuvvenin akla itaat etme ve onunla terbiye edilmeleri durumunda her birinin ortaya koyacakları faziletten gafil oldular. Çünkü bunlar terbiye edildiklerinde iffet, şecaat, hevâya karşı cihad, insaf gibi hayırlı özellikler kazanırlar.
Ayrıca melekler, bu tarz üç farklı kuvve ile terkibin, tek tek bunların verilmesinden elde edilemeyecek faydalar meydana getireceğini bilemediler. Mesela, cüziyyatı ihata etmek, değişik san’atlar ortaya koymak, varlıkların menfaatlerini kuvveden fiile çıkarmak gibi durumlar bu faydalardan bazılarıdır ve insanın halife kılınması bu gibi kabiliyetleri sebebiyledir.
Allahu Teâlâ, şöyle diyerek buna mücmel bir şekilde işaret etti:
“Ben sizin bilmediklerinizi bilirim.”
Tesbih ve takdis, Allahı kötü şeylerden münezzeh kılmaktır.
Ayette “hamdin ile” ifadesi hâl konumundadır. “Biz Seni tesbih ve takdis ediyoruz” ifadelerinde bunu kendilerine nisbet etme durumu anlaşılmasın diye “Bize marifetini ilham etmen ve Sana tesbihe muvaffak kılmanla hamdederek bunları yapıyoruz” dediler.
Allaha takdiste bulunmaları, “Senin için nefislerimizi günahlardan temizliyoruz” anlamındadır.
Böylece onlar, bazı müfessirlerin fesadı şirkle açıklamaları da düşünülürse insanın fesadına mukabil kendilerinin tesbih etmelerini; kötü fiillerin en ziyade kınanmışı olan haksız yere kan akıtmaya mukabil nefislerini günahlardan tertemiz kılmalarını nazara verdiler.
31- وَعَلَّمَ آدَمَ الأَسْمَاء كُلَّهَا “Ve Âdem’e bütün isimleri öğretti.”
Allahu Teâlâ’nın Hz. Âdeme bütün isimleri öğretmesi,
-Ya Âdemde o isimlerle ilgili zarurî bilgi yaratması,
-Veya kalbine bunları ilka etmesi şeklindedir. Böyle olunca teselsül tarzında önceki bir ıstılaha Hz. Âdem muhtaç olmamıştır.
Talim, ilmin kendisine terettüp ettiği fiildir. Ama bu, her talimde ilim meydana geleceği anlamına gelmez. Mesela şöyle dersin: “Ona öğrettim, ama öğrenmedi.”
Âdem, Arabça olmayan bir isimdir. Bu kelimenin toprakla alakası vardır. Rivayete göre Hz. Peygamber şöyle der: “Allahu Teâlâ arzın düz ve engebeli bütün topraklarından aldı ve Âdemi onlardan yarattı.” Bundan dolayıdır ki O’nun evladı farklı farklı olur.
Âdem kelimesi, ülfet anlamında “edm” ve “edme” kelimelerinden de gelebilir. İdris kelimesinin D-R-S den, Yakubun A-G-B den, İblisin İblas’dan gelmesi gibi.
İsim
Türeme noktasında “isim” kelimesi bir şeye alamet olan; lafızlar, sıfatlar ve fiillerle o şeyi zihne yükselten delile denilir.
İsim kelimesi örfen bir manayı ifade için vaz edilen lafızdır. Bu lafız,
-Müfret,
-Mürekkep,
-Kendisinden haber verilen,
-Haber,
-Veya bu ikisi arasında bağlaç görevi görebilir.
Istılahta ise isim, üç zamanın biriyle alakası olmadan kendi nefsinde manaya delalet eden müfret kelime için kullanılır.
Ayetteki isim ya birinci manadadır veya birinciyi de tazammun eden bu ikinci manadadır. Çünkü, delalet yönünden bir kısım lafızlarla ilim, manaları bilmeye bağlıdır.
Allahu Teâlâ Âdemi muhtelif cüzlerden ve farklı kuvvelerden yarattı. Onu, makulat, mahsusat, mütehayyelat ve mevhumat şeklinde değişik şeyleri idrak etmeye kabiliyetli kıldı.4 Ona eşyanın zat, havas (özellik) ve isimlerini, ilimlerin usulünü, san’atın kanunlarını, gerekli aletlerin keyfiyetini ilham etti.
ثُمَّ عَرَضَهُمْ عَلَى الْمَلاَئِكَةِ “Sonra onları meleklere arzetti.”
“Onları” derken buradaki zamir “müsemmeyat” yani “eşyanın isimlerine” râcidir. Çünkü evvelinde zımnen buna bir delalet vardır. Mesela, Hz. Zekeriya “Ve baş ihtiyarlıkla tutuştu.” (Meryem, 4) derken “başım” manası anlaşıldığı gibi, Cenab-ı Hak “Âdeme bütün isimleri öğretti” derken de “eşyanın isimlerini” manası anlaşılır.
فَقَالَ أَنبِئُونِي بِأَسْمَاء هَؤُلاء إِن كُنتُمْ صَادِقِينَ “Haydi davanızda sadıksanız bana şunların isimlerini bana haber verin” dedi.”
Ayet, melekler için bir tebkît ve hilafet meselesinde aczlerini tenbihtir. Çünkü adaleti yerine getirmek için bilgi tahakkuk etmeden, kabiliyet mertebelerine ve hakların miktarına vâkıf olmak imkânsızdır.
Allahu Teâlânın bu emri, onları mükellef yapmak tarzında olmadığından “muhali teklif” kabilinden sayılmaz.
“Davanızda sadıksanız.”
“Masumiyetiniz için hilafete daha layık olduğunuzu düşünüyorsanız, haydi bana bunların isimlerini haber verin.”
“Kendinizde böyle özellikler varken, insanın yaratılması ve halife olarak gönderilmesi Hakîm olana yakışmaz” şeklinde düşünüyorsanız, haydi bana bunların isimlerini haber verin.”
Onlar her ne kadar böyle bir şeyi telaffuz etmedilerse de, sözlerinin lâzımı budur. Kelamın doğruluğu söylenen söz itibariyle olabildiği gibi, bazen da sözün delâletinin lazımı olan haberleri farzetmek tarzında da olabilir. Bu itibarla inşaî manalar ortaya çıkar.
32-قَالُواْ سُبْحَانَكَ “Dediler: “Seni tenzih ederiz.”
لاَ عِلْمَ لَنَا إِلاَّ مَا عَلَّمْتَنَا “Senin bize öğrettiklerinden başka bizim hiçbir bilgimiz yoktur.”
Bu, meleklerden acz ve kusurlarını bir itiraftır. Suallerinin itiraz için değil, öğrenme amaçlı olduğunu, keza, insanın üstünlüğü ve yaratılış hikmetiyle ilgili olarak, daha öce kendilerine gizli olan durumun vuzuha kavuştuğunu hissettirmektir. Onlara daha önce düğümlü olan bir durumu bildirmesine ve açmasına mukabil nimetine şükür izhar etmektir. Ayrıca, bütün ilmin Allaha ait olduğunu ifade ile edebe müraattir.
“Sübhane” kelimesi “Ğufrane” gibi mastardır. Neredeyse tamamen muzaf ve mansup olarak gelir, fiili gizlidir. Tenzih manasında olan tesbih için alem olarak kullanılır.
Meleklerin, kelâmlarının başında bu kelimeyi kullanmaları, hikmetini sualden ve hakîkat-i hâli bilmemekten dolayı özür beyan etmektir. Bundan dolayı bu kelâm, tevbenin anahtarı kılındı. Mesela Hz. Musa, Allahtan rüyet talebi sonrası bayıldı. “Ayılıp kendine gelince, “Sen sübhansın, Sana döndüm” dedi.” (A’raf, 143).
Hz. Yunus da balığın karnında, “Senden başka ilâh yoktur. Sen Sübhansın (münezzehsin). Ben gerçekten zalimlerden oldum.” (Enbiya, 87) dedi.
إِنَّكَ أَنتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ “Şüphesiz sen Alîm’sin – Hakîm’sin.”
Yani Sen Alîm’sin, Sana gizli bir şey yoktur.
Hakîm’si, her yaptığını tam bir hikmetle yaparsın.
33- قَالَ يَا آدَمُ أَنبِئْهُم بِأَسْمَآئِهِمْ “Dedi: Ey Âdem! Bunlara onların isimlerini haber ver.”
فَلَمَّا أَنبَأَهُمْ بِأَسْمَآئِهِمْ قَالَ “Bunun üzerine Âdem onlara (meleklere) onların isimlerini haber verince, (Allah) dedi: أَلَمْ أَقُل لَّكُمْ إِنِّي أَعْلَمُ غَيْبَ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ “Ben size demedim mi, gerçekten ben göklerin ve yerin gaybını bilirim.”
وَأَعْلَمُ مَا تُبْدُونَ وَمَا كُنتُمْ تَكْتُمُونَ “Ve sizin açıkladığınızı da bilirim, içinizde gizlediğinizi de.”
Ayetin bu kısmı, daha önce geçen “Ben sizin bilmediklerinizi bilirim” (Bakara, 30) ifadesini hatırlatmaktır. Lakin daha ayrıntılı bir şekilde geldi, ta ki ona bir hüccet olsun. Çünkü Allahu Teâlâ onlara gizli olan göklerin ve yerin işlerini ve onlara zahir olan zâhiri ve batinî hallerini bildiğine göre, onların bilmediklerini biliyor demektir.
Ayette, daha evlâ olanı terk etmeleri sebebiyle meleklere kınama tarzında bir tariz vardır. Daha evlâ olanı ise, bekleyip ta ki kendilerine açıklanıncaya kadar hüküm beyan etmemeleri idi.
Şöyle de denildi:
Allahu Teâlânın, “sizin açıkladığınızı bilirim” demesi, onların “yeryüzünde fesat” sözleridir. “İçinizde gizlediğinizi de” demesi ise, onların kendilerini hilafete daha layık görmeleri, Allahın kendilerinden daha efdal bir varlık yaratmayacağını sanmalarıdır.
Şöyle de denildi:
“Sizin izhar ettiğiniz taatı da, İblisin gizlediği masiyeti de bilirim.”
Bil ki, bu ayetler,
-İnsanın şerefine,
-İlmin meziyetine ve ibadete üstün olmasına
-İlmin hilafet için şart, hatta temel umde olduğuna
- Onu meslek edinenlere hususiyeti olduğundan, Allah için her ne ka dar “Muallim” denilmesi uygun olmasa bile, talimin Allaha isnadının sahih olduğuna.
-Dillerin tevkifî olduğuna, delalet vardır.5 Çünkü isimler özel veya genel lafızlara delalet eder. Bunları öğretmek, öğrenen kimseye bunların manalarını beyan etmek tarzındadır. Bu ise, bunların önceden vaz edilmesini gerektirir. Hz. Âdemden önce bunların vaz edilmesi söz konusu olamaz. Bu durumda bunları belli isimlerle vaz edenin Allah olduğu anlaşılır.
Keza, bu ayetlerden hikmet mefhumunun ilim mefhumundan artı manalar taşıdığı da anlaşılır. Yoksa melekler “Şüphesiz Sen, Alîm’sin - Hakîm’sin” derken tekrara düşmüş olurlardı.6
Keza, meleklerin ilimleri ve kemalâtlarının ziyadeyi kabul ettikleri ortaya çıkar. Hükema, en yüksek tabakada olan melekler için bunun söz konusu olmayacağını söylediler. Şu ayeti de bu manada yorumladılar:
“Bizden her birimizin belli bir makamı vardır.” (Saffat, 164)
Ayetlerden Hz. Âdemin bu meleklerden daha efdal olduğu anlaşılır. Çünkü onlardan daha ziyade ilim sahibidir. Daha çok bilen, “De ki: Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” (Zümer, 9) ayeti hükmünce daha efdaldir.
Keza, şu da anlaşılır: Allahu Teâlâ, eşyayı yaratılmalarından önce de bilir.
34- وَإِذْ قُلْنَا لِلْمَلاَئِكَةِ اسْجُدُواْ لآدَمَ “Hani meleklere: “Âdem için secdeye varın!” demiştik.”
Hz. Âdem onların bilemediklerini bilip eşyayı isimleriyle onlara haber verince, Allahu Teâlâ
- Âdem’in üstünlüğünü itiraf etmeleri,
-Hakkını vermeleri,
-O’nun hakkında dediklerinden dolayı özür beyan etmeleri için Âdeme secde etmelerini emretti.
Bazıları “Onu (Âdemi) şekillendirip içine ruhumdan üflediğim zaman ona secdeye kapanın.” (Sad, 72) ayetine dayanarak bu emrin, onları imtihan ve Âdemin faziletini izhar için, henüz daha O’nun yaratılışı tamamlanmadan olduğunu söylemişlerdir.
Dinen “secde”, ibadet kastıyla alnı yere koymaktır.
Meleklere Emredilen Secde
1-Ya şer’î manadadır. Çünkü gerçekte secde edilen Allahu Teâlâdır. Bu durumda Âdem, şanını yüceltme noktasından meleklerin secdesi için kıble kılınmıştır.
2-Veya secdenin vücubuna sebep olduğu için onlara bu emir verilmiştir.
Çünkü Allahu Teâlâ Hz. Âdemi,
- Bütün harika şeylere, hatta bütün varlıklara bir nümune,
-Ruhanî ve cismanî âlemde olanlara bir nüsha,
-Melekler için mukadder olan kemalata ulaşmaya bir vesile,
-Uzak kaldıkları mertebe ve derecelerin zuhuruna bir vuslat olarak yarattı.
Bunun için, onda gördükleri ilâhî kudretin azameti ve apaçık ayetler sebebiyle hem bir tezellül ve hem de Onun vasıtası ile kendilerine verilen nimetlere sebebi bir şükür olarak meleklere Âdeme secde etmelerini emretti.
3-Veya bu secde emri lügat manasında Hz. Âdem için bir selâm ve tazim şeklinde saygıyla eğilmeleri şeklinde de olabilir. Hz. Yusufun kardeşlerinin Yusufa secdeleri gibi.7
فَسَجَدُواْ “Onlar da hemen secde ettiler.”
إِلاَّ إِبْلِيسَ “Ancak İblis etmedi.”
أَبَى “O, dayattı.”
وَاسْتَكْبَرَ “Büyüklük tasladı.”
İblis, kendisine emredileni yapmaktan kaçındı. Rabbine ibadette Âdemi vuslat edinmeyi veya O’na saygı gösterip selamla karşılamayı veya O’na hizmet edip kendisinin hayrı ve salahı olan şeye çalışmayı kibrine yediremedi.
Tekebbür, kişinin kendini başkasından daha büyük görmesidir. İstikbar ise, bunu haksız bir şekilde talep etmektir.
وَكَانَ مِنَ الْكَافِرِينَ “Ve kafirlerden oldu.”
Yani, Allahın ilminde O, kâfirlerden idi.
Veya kendisinin daha efdal olduğu inancıyla Allahın Âdeme secde emrini çirkin bularak kâfirlerden oldu. Ona göre kendisi efdal olduğu için, daha aşağıda olan birine secde etmek ve onunla tevessülde bulunmak uygun değildir. Nitekim İblis, Cenab-ı Hakkın “Ey İblis! İki elimle yarattığıma secde etmekten seni ne alıkoydu? Büyüklük mü tasladın? Yoksa üstünlerden mi oldun?” (Sad 75) sözüne cevap olarak “Ben, ondan hayırlıyım. Beni ateşten yarattın, onu ise çamurdan yarattın.” (A’raf, 12) derken bunu ihsas etmiştir..
Ayet, velev bir vecihle de olsa, Hz. Âdemin kendisine secde etmekle emredilen meleklerden daha efdal olduğuna delalet eder.8
İblis Meleklerden miydi?9
Keza, İblisin meleklerden olduğu da anlaşılır. Yoksa meleklere verilen emir, onu kapsamazdı ve kendisinin meleklerden istisna edilmesi sahih olmazdı. Buna mukabil “O, cinlerdendi. Rabbinin emrinden dışarı çıktı.” (Kehf, 50) ayetiyle bu reddedilemez. Çünkü İblisin nev’ olarak meleklerden, fiilen ise cinlerden olması caizdir.
Ayrıca, İbnu Abbastan şöyle bir rivayet vardır: “Meleklerden üreme yoluyla çoğalan bir kısım vardır, bunlara “cin” denilir. İblis de onlardandır.”
İblisin meleklerden olmadığını iddia eden kimse, şöyle diyebilir: İblis, bir cin idi, melekler arasında bulunmuştu. Onlardan binlercesinin arasında olmasından dolayı tağlîb yoluyla onlardan biri gibi sayıldı.10
Veya şöyle diyebilir: Cinler de melekler gibi secde ile emredilmişlerdi. Lakin meleklerle ilgili emir zikredildiğinden, onlara olan emir ayrıca yer almadı. Çünkü büyükler birisine tezellülle ve onu vesile yapmakla emredilince, küçüklerin de bununla mükellef oldukları bilinir.
Veya şunu söyleyebilir: Her ne kadar meleklerde galip olan durum masumiyet ise de, onlardan masum olmayanlar da vardır. Nasıl ki her ne kadar insanlarda masumiyetin olmayışı asıl ise de, onlar içinde masumlar da vardır. Belki de meleklerden bir kısmı şeytanlara bizzat muhalif olmayıp, ins ve cinden bir kısmının iyi veya fasık olması gibi, arızî haller ve sıfatlarda muhaliftirler. İblis, İbnu Abbasın da dediği gibi, bu sınıftandı. Böyle olunca halinin değişmesi ve makamından düşmesi sahih oldu. Nitekim şu ayet buna işaret eder:
“O, cinlerdendi. Rabbinin emrinden dışarı çıktı.” (Kehf, 50)
Şöyle denilemez: Bu nasıl sahih olur, melekler nurdan yaratıldı, cin ise nârdan? Çünkü Hz. Aişenin naklettiği üzere Hz. Peygamber şöyle demiştir: “Melekler nurdan yaratıldı Cinler ise, dumansız ateşten.”
Bu rivayetle delil getirmek yeterli değildir. Çünkü burada anlatılan, zikrettiğimiz şeye temsil gibidir. Çünkü nurdan murat ziya veren cevherdir, ateş de bunun gibidir. Ancak ateşin ziyası bulanıktır, dumanla örtülüdür, hararetinin fazlalığı ve yakma özelliği sebebiyle sakınılması gerekir. Bu ateş arıtılıp süzüldüğünde tamamen nur olur. Tersi olduğunda ise ilk haline döner. Nuru sönünceye kadar bu hâl gittikçe artarak devam eder, tamamen duman kesilir.
Bu bakış doğruya daha uygun ve nass’lar arasını cem etmeye daha muvafıktır.
Bununla beraber gerçek ilim Allah katındadır.
Ayetin ifade ettiği pek çok manalar vardır:
-Kibirlenmek çok çirkindir. Öyle ki kibir, sahibini küfre kadar götürebilir.
-Allahın emri hemen yerine getirmeli ve sırrı olan şeyleri ise terk edilmelidir.
-Emir, vücub ifade eder.
-Allahın hâlinden küfür üzere öleceğini bildiği kimse, hakikatte kâfirdir. Çünkü her ne kadar şimdi mü’min de olsa, itibar sona göredir.
35-وَقُلْنَا يَا آدَمُ اسْكُنْ أَنتَ وَزَوْجُكَ الْجَنَّةَ “Dedik: Ey Âdem, sen ve eşin cennete yerleşin.”
وَكُلاَ مِنْهَا رَغَداً حَيْثُ شِئْتُمَا “Ondan dilediğiniz yerde bol bol yiyin.”
Ayette hitabın Hz. Âdeme yapılması, hükümden maksudun O olduğunu, O’na atıfla muhatap olanın ise, O’na tâbi bulunduğuna bir tenbihtir.
Ayette bahsedilen cennet, sevap yurdu olan ahiretteki cennettir. Çünkü elif-lâm, belirlilik ifade eder, bundan başka da bilinen cennet yoktur.
“Cennet henüz yaratılmamıştır” diyenler, ayetteki cennetin Filistin topraklarında veya Faris-Kırmen arasında bir bostan olup, Allahın Hz. Âdemi imtihan için burayı yarattığını söylediler. Cennetten inişi ise, oradan Hind diyarına intikal olarak değerlendirdiler. Şu ayetle de delil getirdiler:
“Bir şehre inin, istedikleriniz orada var.” (Bakara, 61)11
وَلاَ تَقْرَبَا هَذِهِ الشَّجَرَةَ “Fakat şu ağaca yaklaşmayın.”
فَتَكُونَا مِنَ الْظَّالِمِينَ “Yoksa zalimlerden olursunuz.”
Ayette gayet etkili anlatımlar vardır:
-Yasağın “yaklaşmayın” şeklinde gelmesi. Yaklaşmak, yemenin sebeplerindendir. Harama yaklaşan kimsede, aklın ve dinin gereğinden alıkoyacak şekilde, bütün kalbiyle harama doğru bir meyil meydana gelir. Nitekim hadiste, “bir şeyi sevmen, seni kör ve sağır yapar” denilmiştir. Dolayısıyla, Âdem ve Havva’nın, harama düşme korkusuyla, Allahın haram kıldığının çevresinde dolaşmamaları gerekir.
-Haramdan yemeyi zalimlerden olmaya bir sebep kıldı. Buradaki zulüm, günah işleyerek veya itibar zedeleyici bir iş yaparak nasiplerini azaltmak sûretiyle nefse zulmetmektir.
Ayette geçen ağaç; buğday, incir, üzüm veya yiyenin def-i hacete mecbur olduğu bir ağaçtır.
Evlâ olan, ayette hangi ağaç olduğu belirtilmediği için, katî bir delile dayanmadan belirlememektir. Çünkü, asıl maksat bu değildir.
36- فَأَزَلَّهُمَا الشَّيْطَانُ عَنْهَا “Bunun üzerine şeytan onların ayağını oradan kaydırdı.”
Başka ayetlerde, şeytanın nasıl onların ayaklarını sürçtürdüğü şöyle anlatılır:
“Sonunda şeytan ona vesvese verdi. Dedi ki: Ey Âdem! Sana sonsuzluk ağacını ve bitmeyen bir saltanatı göstereyim mi?” (Taha, 120)
“Derken İblis onların birbirlerinden gizli kalan mahrem yerlerini kendilerine göstermek için onlara vesvese verdi. “Rabbiniz, başka bir sebepten dolayı değil, sırf ikiniz de birer melek ya da ebedî kalanlardan olursunuz diye sizi şu ağaçtan men etti” dedi.” (A’raf, 20)
“Ve onlara, “Elbette ben sizin iyiliğinizi isteyenlerdenim” diye yemin etti. Böylece hile ile onları aldattı.” (A’raf, 21)
Şeytan,
-Onlara temessül etmiş olabilir.
-Uzaktan vesvese yoluyla kandırmış olabilir.
Şeytana “Allah, şöyle dedi: Haydi, çık oradan. Çünkü sen kovuldun.” (Sad, 77) denildikten sonra Âdem ve Havvaya nasıl gelebildiği farklı şekillerde açıklanmıştır:
-Daha önce meleklerle beraber itibarlı bir şekilde girerdi, bu tarz girişten men edildi, ancak Âdem ve Havvanın imtihanı için vesvese vermeye girmesine engel olunmadı.
-Cennetin kapısının önünde durdu, onlara uzaktan seslendi.
-Bir hayvan sûretinde temessül etti girdi, kapıdaki görevliler onu tanımadı.
-Yılanın ağzına girerek, onun vasıtasıyla cennete girdi.
-Bazı etbaını gönderdi, onlar vasıtasıyla Âdem ve Havvayı kandırdı.
“De ki: İlim ancak Allah katındadır.” (Mülk, 26)
فَأَخْرَجَهُمَا مِمَّا كَانَا فِيهِ “İçinde bulundukları yerden onları çıkardı.”
İçinde bulundukları itibarlı ve nimetli durumdan onları çıkardı.
وَقُلْنَا اهْبِطُواْ بَعْضُكُمْ لِبَعْضٍ عَدُوٌّ “Biz de dedik: Birbirinize düşman olarak inin.”
وَلَكُمْ فِي الأَرْضِ مُسْتَقَرٌّ وَمَتَاعٌ إِلَى حِينٍ “Sizin için arzda belli bir vakte kadar yerleşmek ve yararlanmak vardır.”
Hitap, Âdem ve Havva’yadır. Çünkü başka ayette hitap açık ifadeyle ikisine yönelik yapılmıştır.
Burada çoğul sığasıyla gelmesi, Âdem ve Havva’nın insan nevinin aslı olmalarındandır. Sanki o ikisi, insanların tamamıdır.
Veya çoğul gelmesi, İblisin de aynı hitaba dahil edilmesindendir. Vesvese için cennete girdikten sonra, bu şekilde kendisine ikinci defa “çık” emri vâkî olmuştur.
Veya onun da semadan yere inmesini ifade eder.
37-فَتَلَقَّى آدَمُ مِن رَّبِّهِ كَلِمَاتٍ “Derken Âdem Rabb’inden birtakım kelimeler aldı.”
Âdem, o kelimeleri almaya kabule ve öğrendiğinde amel etmeye yöneldi. Bundan murat, “O ikisi şöyle dediler: Ey Rabbimiz! Biz nefislerimize zulmettik. Eğer bizi bağışlamaz ve bize merhamet etmezsen muhakkak hüsrana düşenlerden oluruz!” (A’raf, 23) ayetidir.
Ayrıca şu da rivayet edilir: “Allahım, seni hamdinle tesbih ederim. Senin ismin mübarektir, şânın yücedir. Senden başka ilah yok. Ben nefsime zulmettim, beni bağışla. Çünkü, günahları ancak sen bağışlarsın.”
İbnu Abbastan şöyle rivayet edilir:
Âdem ile Allah arasında şu muhavere geçer:
-Ya Rabbi, Sen beni kendi elinle yaratmadın mı?
-Evet, yarattım.
-Ya Rabbi, ruhundan bana üflemedin mi?
-Evet, üfledim.
-Ya Rabbi, Senin rahmetin gadabını geçmedi mi?
-Evet, geçti.
-Beni cennetine yerleştirmedin mi?
-Evet, yerleştirdim.
-Ya Rabbi, eğer tevbe eder, durumumu düzeltirsem beni cennete döndürür müsün?
-Evet, döndürürüm.”
فَتَابَ عَلَيْهِ “O da tevbesini kabul etti.”
Allah ona rahmetle ve tevbesini kabulle döndü. Tevbenin kabulû, Hz. Âdemin o kelimeleri almasından sonra olmuştur. Çünkü o kelimeler, tevbeyi de tazammun etmektedir.
Tevbe, günahı itiraf etmek, ona pişman olmak ve bir daha dönmemeye azmetmektir.
Burada sadece Hz. Âdemin tevbesi nazara verilmekle yetinildi, çünkü Havva hükümde ona tabidir. Genel olarak da gerek Kur’anda gerek hadislerde hitap erkeklere yapılmış, onlara yapılan hitaba kadınlar da dahil sayılmışlardır.
عَلَيْهِ إِنَّهُ هُوَ التَّوَّابُ الرَّحِيمُ “Muhakkak O, Tevvab – Rahîm’dir.”
O, kullarını tekrar ve tekrar bağışlar, onları tevbeye muvaffak kılar.
Tevbe kelimesinin aslı, dönmektir. Kul bununla vasfedildiğinde günahtan dönmesi anlaşılır. Allahu Teâlâ tevbe ile vasfedildiğinde ise, ceza vermekten bağışlamaya dönmesi murat edilir.
Allahın tevbeleri kabul edici ve son derece merhamet sahibi olduğunu beraber söylemekte, tevbe eden kimseye affedilmekle beraber ihsana da nail olacağını vaat etmek vardır.
38- قُلْنَا اهْبِطُواْ مِنْهَا جَمِيعاً “Onlara dedik ki: Hepiniz oradan inin.”
“İnin” emri te’kid olarak veya maksadın farklı olması sebebiyle tekrar edildi. Çünkü, birincisi, onların inişinin bir ibtila diyarına olmasına, orada birbirlerine düşman olacaklarına ve daimi kalmayacaklarına delalet etti. İkinci “inin” emri ise, mükellef olmak için gönderildiklerini hissettirdi. Artık her kim hidayete ererse kurtulur, kim de ondan saparsa helak olur. Bunda, şu manaya da bir tenbih vardır: Basiretli kişi için iki ihtimalden sadece biri bile, tek başına Allahın hükmüne muhalefetten alıkoymaya yeterli bir durumdur.
Her ikisi beraber olunca hayli hayli yeterli olacaktır.12
Lakin insan unutur, tam bir azim göstermez.
Bu iki “inin” emrinden birincisi cennetten dünya semasına, ikincisi ise arza olduğu da söylendi.
فَإِمَّا يَأْتِيَنَّكُم مِّنِّي هُدًى فَمَن تَبِعَ هُدَايَ فَلاَ خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلاَ هُمْ يَحْزَنُونَ “Eğer tarafımdan size bir yol gösterici gelir de kim hidayetime uyarsa, onlar için herhangi bir korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir.”
Yani, şayet kitap indirerek ve rasul göndererek benden size bir hidayet gelirse, sizden de her kim ona tâbi olursa, kurtulur.
Burada ilâhî hidayetin gelmesinin “eğer” kelimesiyle ifadesi –gelmesi muhakkak olduğu halde- bunun zâtında ihtimal dâhilinde olması ve aklen de vacip olmamasındandır.
Hidayetin iki defa zikredilmesi, ikincinin birinciden daha genel olmasındandır. Bunda, hem peygamberlerin getirdiği, hem de aklın iktiza ettiği hidayet beraberdir. Yani, her kim aklın şehadet ettiğini nazara alarak ona gelen ilâhî hidayete tâbi olursa, böyle kimselere bırakın can sıkıcı hallerin gelmesini, kendilerine hiçbir korku olmaz, sevdikleri hiçbir şeyden mahrum kalmazlar ve üzülmezler.
Korku, başa gelmesi muhtemel durumlar içindir.
Hüzün ise, başa gelenlerde söz konusudur.
Ayet, “onlar için herhangi bir korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir.” derken, en beliğ ve te’kidli bir şekilde onlardan cezayı nefyetmiş, sevaba nail olacaklarını da bildirmiştir.
39- وَالَّذِينَ كَفَرواْ وَكَذَّبُواْ بِآيَاتِنَا أُولَئِكَ أَصْحَابُ النَّارِ “İnkâr edip âyetlerimizi yalanlayanlara gelince, onlar cehennem ehlidirler.”
هُمْ فِيهَا خَالِدُونَ “Onlar orada daimîdirler.”
Ayet, ilâhî hidayet karşısında insanların ikinci kısmının durumu anlatmaktadır. Sanki şöyle demiştir: Kim de ilâhî hidayete uymazsa, aksine Allahı inkâr edip ayetlerini yalanlarsa veya ilâhî ayetleri kalp ile inkâr eder, diliyle de yalanlarsa işte onlar cehennem ehlidirler.
Ayet, asıl olarak “zahir alâmet” demektir. İlahî san’at eserlerine; O’nun varlığına, ilmine ve kudretine delalet etmeleri cihetinden “ayet” denilir.
Keza, birbirinden fasıl ile ile ayrılan Kur’an cümlelerine de “ayet” denilir.
Burada “ayetlerimiz” ifadesinden murat, münzel ayetlerdir.
Veya hem onları, hem de akla hitap eden ayetleri içine alır.
Haşeviy,13 bu kıssa ile, çok cihetlerle peygamberlerin masum olmadığına hükmetti:
1-Hz. Âdem bir peygamberdi, yasaklanan bir şeyi işledi. Bunu yapan ise, asi olur.
2-Suçu işlemekle zâlimlerden oldu. Zalim ise mel’undur. Allahu Teâlâ şöyle bildirir: “Ve Allah’a yalan iftira edenden daha zalim kim olabilir?” (Hûd, 18)
3-Allahu Teâlâ Hz. Âdem isyanı nisbet etmiştir:
“Âdem Rabbine isyan etti, böylece zarara uğradı.” (Taha, 121)
4-Allah Âdeme tevbeyi telkin etti. Tevbe ise, günahtan dönmek ve ondan pişman olmaktır.
5-Hz. Âdem, şayet Allah onu bağışlamazsa hüsrana düşenlerden olacağını itiraf etmiştir. “O ikisi şöyle dediler: Ey Rabbimiz! Biz nefislerimize zulmettik. Eğer bizi bağışlamaz ve bize merhamet etmezsen muhakkak hüsrana düşenlerden oluruz!” (Araf, 23) Hüsranda olan kimse ise, büyük günah işleyen kimsedir.
6-Şayet günaha girmeseydi, başına gelen bu durumlar olmazdı.
Bunlarla alakalı şu cihetlere dikkat çekmek isteriz:
1-Hz. Âdem yasak ağaçtan yediğinde peygamber değildi. “Peygamberdi” diyenin delil getirmesi gerekir.
2-Buradaki nehiy, tenzih içindir. Hz. Âdemin “zalim ve hüsranda” şeklinde nitelendirilmesi, nefsine zulmetmesi ve daha evla olanı terk ile kârdan zarar etmesi yönündendir. Ama ona “taşkınlık ve isyan” nisbeti, bunun cevabı inşallah ilgili ayetlerin açıklamasında gelecektir.14
Tevbe ile emredilmesi, kaçırdıklarını telafi etmesi içindir.
Başına gelenler ise, daha evlâ olanı terki sebebiyledir.
Ve ayrıca, Hz. Âdemin yaratılışından önce meleklere söylediğine vefa için olmuştur.15
3-“Andolsun bundan önce Âdem’den söz almıştık, fakat unuttu.” (Taha, 115) ayetinde de dikkat çekildiği gibi, Hz. Âdemin yasak ağaçtan yemesi unutarak oldu. Lakin unutma sebeplerinden tam kaçınmaması sebebi ile ilâhî itaba maruz kaldı. Belki de böyle bir hal ümmetten sadır olsa ceza verilmez. Ama peygamberlerin şanı yüce olduğundan, böyle bir hata onlardan bağışlanmaz. Hz. Peygamber şöyle bildirir:
“En şiddetli belaya maruz kalanlar peygamberlerdir, sonra velilerdir. Sonra bunların emsalleridir.”
Veya nasıl ki zehir nedir bilmeyen biri zehiri aldığında bunun cezasını çekerse, Hz. Âdemin fiili de yemesine ceza tarzında olmaksızın böyle mukadder bir sonucu netice vermiştir.
Buna mukabil “Derken İblis onların birbirlerinden gizli kalan mahrem yerlerini kendilerine göstermek için onlara vesvese verdi. “Rabbiniz, başka bir sebepten dolayı değil, sırf ikiniz de birer melek ya da ebedî kalanlardan olursunuz diye sizi şu ağaçtan men etti” dedi.” (A’raf, 20)
“Ve onlara, “Elbette ben sizin iyiliğinizi isteyenlerdenim” diye yemin etti. Böylece hile ile onları aldattı.” (A’raf, 21) ayetleri delil getirilerek bu görüşün doğru olmadığı söylenemez. Çünkü İblis bunları söyleyip yemin ettiğinde, Hz. Âdemin hemen yediğine bunlarda bir delalet yoktur. Belki de İblisin sözü Âdemde fıtrî bir meyil meydana getirdi, sonra Allahın hükmünü gözeterek nefsini bundan uzak tuttu, ama sonunda unuttu ve mani zail oldu. Onun tabiatı kendisini buna sevketti.
5-Hz. Âdem, hatalı bir içtihat sebebiyle yasak ağaçtan yemeye cesaret etti. Çünkü O, bu nehyin tahrim için değil, tenzih için olduğunu zannetti.
Veya, aslında murat bir nev iken, Hz. Âdem bizzat işaret edilen ağacın haram kılındığını sanıp o nevden bir başka ağaçtan yedi.
Şu rivayette de benzeri bir üslûbla yasaklama görürüz. Rivayete göre Hz. Peygamber (a.s.m) ipek ve altını eline alıp şöyle dedi: “Bu ikisi, ümmetimin erkeklerine haram, kadınlarına ise helal kılındı.”
Ayette şu manalara delalet vardır:
-Cennet mahlûktur.
-Cennet yukarı cihettedir.
-Tevbe makbuldür.
-Hüdaya tâbi olan, âkibetinden emin olur.
-Cehennem azabı daimidir.
-Kâfir, cehennemde ebedi kalır.
“Onlar orada daimîdirler” ayetinden mefhum-u muhalif ile, kâfir olmayanların orada ebedi kalmayacakları anlaşılır.
Dipnotlar:
1 “İlliyyûn” ifadesi, onların makamlarının yüksekliğini, “mukarrebûn” ifadesi ise, sultana yakın olan kimseler misali Allah nezdinde seçkin konumda olmalarını anlatır.
2 Tevâliu’l-Envâr min Metâlii’l- Enzâr. Müellifin Kelâm ilmine dair bir eseridir.
3Yani az bir şer gelmesin diye büyük bir hayrı terk etmek büyük bir şer hükmüne geçer. Mesela, yangın olmasın diye ateş tümüyle ortadan kaldırılsa, insanlar yangından kurtulurlar ama nice külli hayırlardan mahrum kalırlar.
4 Makulat ve mahsusat, birbirine mukabil iki kavramdır. Makulat, akla hitap eden şeyler, mahsusat ise duyulara hitap eden şeylerdir. Mesela melekler duyuların alanına girmemekle beraber aklın araştırma alanına dahildirler. Mütehayyelat hayale hitap eder. Her insanın hayali, nice şekillerle doludur. Mevhumat ise insandaki vehim kuvvesine hitap eder. Mesela, Allahın şeriki olmamakla beraber bazılarının vehminde şerikler bulunur. Masallarda geçen zümrüd-ü anka kuşu, bazı vehimlerde kendine yer bulabilir.
5 Bir şeyin tevkifî olması, içtihadla değil, nakle dayalı olarak bilinmesidir. Üstteki yoruma göre, dillerin aslı Allah tarafından vaz edilmiş olup, ana hatlarıyla Hz. Âdeme bildirilmiştir.
6 İlim ayrı bir değer, hikmet de ayrı bir değerdir. Biri ilim sahibi olsa bile, şayet hikmet sahibi değilse o ilimle abes şeyler yapabilir. Bu durumda hikmet, ilmin mütemmimi gibidir.
7 Bkz. Yusuf, 100.
8 Mesela, hafız olan biri, velev alim olmasa bile, sırf bu cihetle hafız olmayan bir alime üstün sayılır.
9 Bu konu âlimler arasında hayli tartışmalıdır. Beydâvî, onun meleklerden olduğu kanaatindedir. Bu gibi gaybî konularda son sözü söylemek çok da kolay değildir. Diğer âlemde bunlar gibi tartışmalı konular netleşecek, gaybı ve şehadeti bilen Allah, böyle meselelerin hakikatini ortaya koyacaktır.
10 Bu durum, bir topluluk içinde olan bir yabancının onlardan sayılması gibidir.
11Bu ifade, Hz. Musanın kendi kavmine söylediği bir ifade olarak geçer. Ayet metninde geçen “ihbitu”, yukarıdan aşağıya inmeyi ifade eder. Aynı kelime, cennetten dünyaya gönderilmede de kullanıldığından, “cennet henüz yaratılmadı” diyenler bu ayetle delil getirmişlerdir.
12 Yani, sadece cenneti elde etmek veya sadece cehennemden kurtulmak hedefi bile, insanın ilâhî hükümlere karşı gelmekten sakınmasına yeterlidir. Hâlbuki, cenneti kazanan aynı zamanda cehennemden kurtulmuş olacaktır. Cehenneme düşen ise, aynı zamanda cenneti kaybetmiş olacaktır.
13 Haşeviye, ayet ve hadislerin zahirinde aşırı gidip Allah’ın sıfatlarını insanın sıfatlarına benzeten bir ekoldür. “Allahın eli” ve “Allahın yüzü” gibi nassları mecaz olarak görmeyip te’vil etmeden kabul ederler. Bu ekolün görüşlerinden biri de, peygamberlerin masum olmadığını söylemeleridir.
14 Bkz. Taha, 121
15 Cenab-ı Hak, “ben yeryüzünde bir halife kılacağım” demişti.
Bil ki: Allahu Teâlâ, bundan önceki ayetlerde tevhid, nübüvvet ve haşrin delillerini zikretti. Akabinde, bunları takrîr ve te’kid için nimetleri saydı. Çünkü bu nimetler sonradan meydana gelen şeylerdir. Yaratma ve emir elinde, şeriki olmayan hikmet sahibi bir yaratıcıya delalet ederler. Bunların eğitim görmemiş bir Zat (Peygamber) vasıtasıyla geçmiş kitaplarda sabit olduğu şekilde ihbarı, gaybtan haber vermektir ve mu’cizedir, haber veren zâtın nübüvvetine delâlet eder.
Bunlar insanın yaratılışına ve asıllarına ve bundan daha büyük olana şümulü cihetiyle ise, bunları yaratanın, ilk defa yaratmaya olduğu gibi, yeniden yaratmaya da kâdir olduğuna delalet eder.
Bu kısımda Allahu Teâlâ onlardan ehl-i ilim ve ehl-i kitap olanlara seslendi. Allahın kendilerine olan nimetlerini yad etmelerini, hakka uymakta ve delillere tâbi olmakta ahde vefa göstermelerini emretti, ta ki Hz. Muhammed’e ve O’na indirilene ilk iman edenler olsunlar.
Ve şöyle buyurdu:
40- يَا بَنِي إِسْرَائِيلَ “Ey Benî İsrail!”
Beni İsrail, Hz. Yakub’un evlatlarıdır. “Oğullar” anlamında “benî” kelimesi “bina” kökünden gelir. Çünkü evlat, babasının binasıdır. Bunun için san’at, ustasına nisbet edilir ve mesela “Ebu’l-harb”, “Bintü’l-fikr” denilir.1
İsrail, Hz. Yakubun lakabıdır, manası İbranicede “safvetullah” demektir. “Abdullah” manasında olduğu da söylenir.
ْاذْكُرُواْ نِعْمَتِيَ الَّتِي أَنْعَمْتُ عَلَيْكُمْ “Size verdiğim nimetimi hatırlayın.”
Nimetlerimi, tefekkürle ve şükrüne çalışarak yad edin.
Nimetin onlarla kayıtlı ifade edilmesi, insanın fıtraten kıskanç ve hasetçi olması itibariyledir. Bu tabiattaki insan, Allahın başkalarına verdiği nimetlere baktığında, kıskançlık ve haset onu nankörlüğe ve öfkeye sevkeder. Ama Allahın kendisine özel olan nimetlerine bakarsa, nimet sevgisi kendisini rıza ve şükre sevk eder.
Bu nimetlerden murat, Allahın onların ecdadını Firavundan ve boğulmaktan kurtarması, buzağıyı ilah edinmelerini affetmesi ve kendileri için de Hz. Muhammed zamanında olmaları gibi durumlardır.
وَأَوْفُواْ بِعَهْدِي أُوفِ بِعَهْدِكُمْ “Ahdimi (sözümü) tutun ki, ben de ahdinizi tutayım.”
İman ve taatle ahdime vefa gösterin.
Ben de size güzelce sevap vererek ahdimi yerine getireyim.
Ahid, hem ahid yapana, hem de yapılana nisbet edilir. Belki de ayette geçen birinci ahid faile, ikinci ahid ise mefule muzaftır. Çünkü Allahu Teâlâ, deliller nasbederek ve kitaplar indirerek iman ve salih amel hususunda onlardan ahid aldı. Ve onlara hasenelerine karşılık sevap vaadinde bulundu.
Her iki ahde vefa için derince bir arzediş vardır.
İşte, bize bakan yönüyle vefanın ilk mertebesi kelime-i şehadettir. Allah için ilk vefa ise, can ve malın korunmasıdır.
Vefanın bizim için son mertebesi sadece başkasını değil, kendini bile unutacak şekilde tevhid denizinde müsteğrak olmaktır. Vefanın Allah için son mertebesi ise, kulunu daimi bir likâya ulaştırmaktır.
İbnu Abbas ayeti şöyle açıklar:
“Ey İsrailoğulları! Hz. Muhammede tâbi olmanızla ilgili bana verdiğiniz ahde vefa gösterin, ben de esaret zincirlerinden kurtarma hususunda size verdiğim ahdimi tutayım.”
Keza, şöyle açıklayanlar da olmuştur:
“Farzları eda ve büyük günahları terk ile ahdime vefa gösterin, ben de size mağfiret ve sevapla ahdimi tutayım.”
“Siz istikametle doğru yolda giderek ahdime vefa gösterin, ben de sizi itibarlı kılarak ve size daimi nimetler vererek ahdimi yerine getireyim.”
Ayette geçen her iki ahdin de mef’ule muzaf olduğu da nazara verilmiştir. Yani, “siz bana ahit olarak verdiğiniz iman ve itaate vefa gösterin, ben de size güzelce karşılık vermeye vefa göstereyim.
Her iki ahdin tafsili, Maide sûresinde şu ayette yer alır:
“Allah, şöyle demişti: Şüphesiz ben sizinle beraberim. Andolsun eğer namazı kılar, zekâtı verir ve elçilerime inanır, onları desteklerseniz, (fakirlere yardımda bulunarak) Allah’a güzel bir borç verirseniz, elbette sizin kötülüklerinizi örterim ve sizi, altlarından ırmaklar akan cennetlere koyarım.” (Maide, 12)
وَإِيَّايَ فَارْهَبُونِ “Ve sadece benden korkun!”
Yaptığınız, terk ettiğiniz şeylerde ve özellikle de ahdi bozduğunuz durumlarda sadece ve sadece Ben’den korkun.
Ayette geçen korku “rahbe” kökünden gelir. Bu kelime, sakınmakla beraber korkuyu ifade eder.
Ayet, vaad ve vaîdi tazammun eder. Şükrün ve ahde vefanın vücubunu gösterir. Mü’minin Allahtan başkasından korkmaması gerektiğini bildirir.
41- وَآمِنُواْ بِمَا أَنزَلْتُ مُصَدِّقاً لِّمَا مَعَكُمْ “Yanınızdakini (Tevrat’ı) tasdik edici olarak indirdiğime iman edin.”
Ayette sadece imanın nazara verilmesi ve buna teşvikte bulunulması, imanın asıl maksat olmasından ve ahde vefanın da esasını teşkil etmesindendir.
İndirilen Kur’anın onlardaki ilâhî kitapları tasdik edici olmakla kayıtlanması,
-Onlarda vasfedildiği şekilde nazil olması,
-Veya kıssa, vaatler, tevhide davet, ibadetle ve insanlar arasında adaletle emretmek, günahlardan ve çirkin işlerden sakındırmak gibi hususlarda onlara mutabık olmasındandır.
Kur’anın, ahkâmın ayrıntılarında o semavî kitaplara muhalif kısımları olması, her asrın mashalatlarının kendi zamanına nisbetle farklı olmasındandır. Her ilâhî kitapta, hitap ettiği kimselerin maslahatları gözetilmiştir. Öyle ki, önce nazil olan bir kitap sonra gelseydi, sonraki gibi inerdi. Bundan dolayı Hz. Peygamber şöyle der:
“Musa şayet hayatta olsaydı, bana tâbî olmaktan başka bir durumu olmazdı.”
Ayet, aynı zamanda Kur’andan önceki kitaplara tâbi olmanın, Kur’ana inanmaya aykırı olmadığına bir tenbihtir. Hatta onlara ittiba, Kur’ana inanmayı icap etmektedir. Bundan dolayı şöyle diyerek tarizde bulundu:
وَلاَ تَكُونُواْ أَوَّلَ كَافِرٍ بِهِ “O’nu inkar edenlerin ilki olmayın.”
Çünkü, o ehl-i kitaba vacip olan, Kur’ana ilk inananlar olmalarıdır. Ayrıca onlar Kur’anın mu’cizelerine nazar edebilen, durumunu bilen, O’nun gelmesini gözleyen ve zamanını müjdeleyen kimselerdi.
Eğer denilse: Arab müşrikleri onlardan önce Kur’anı inkâr etmişken, bunlara nasıl “O’nu inkar edenlerin ilki olmayın” denilir?
Elcevap: Bundan murat tarizdir, yoksa zahirin söylediğine delalet değildir. Mesela kişi “Ama bana gelince, ben bir cahil değilim” dediğinde bundan muradı onu cahil sanan muhatab tarizde bulunmaktır. Onun gibi, burada da kelâm zâhirine göre değildir.
Veya mana şöyle olabilir: “Sakın siz ehli kitaptan onu ilk inkâr eden kimseler olmayın.”
Veya “Sakın siz Kur’anla beraber gelenleri inkâr edenlerden olmayın.” Çünkü Kur’anı inkar eden, O’nun tasdik ettiklerini de inkâr etmiş demektir.
Veya şöyle takdir edilebilir: “Sakın siz Mekke müşrikleri gibi inkâr edenlerden olmayın.”
وَلاَ تَشْتَرُواْ بِآيَاتِي ثَمَناً قَلِيلاً “Âyetlerimi az bir karşılığa değişmeyin.”
Ayetlerime iman etmeyi ve onlara tâbi olmayı dünya lezzetlerine değişmeyin. Çünkü onlar ne kadar büyük de olsa imanı terk ile elinizden kaçan ahiret lezzetlerine nisbetle azdır, değersizdir.
Denildi ki: Ayetin muhatabı olan Yahudilerin kavimleri içinde riyasetleri vardı, vergi alıyorlar, ayrıca kendilerine hediyeler geliyordu. Peygambere tâbi olduklarında bunları kaybetmekten korktular, böylece bu fani lezzetleri Kur’ana tercih ettiler.
Rüşvet alarak hakkı tahrif etmek ve gizlemek gibi durumlar da ayetin şümulüne dâhildir.
وَإِيَّايَ فَاتَّقُونِ “Ve ancak benden sakının (takva sahibi olun).”
İman etmek, hakka tâbi olmak ve dünyadan yüz çevirmekte takva ile sadece ve sadece Benden sakının.
Önceki ayet bu ikinci ayette olanlara ön esaslar gibi olunca, takvanın öncesi olan “rahbet” ile bitirildi. Keza, onunla hitap âlim ve mukallidi içine aldığı için, sülûkun başlangıcı olan “rahbet”i onlara emretti.
İkinci ayetle olan hitap, özellikle ilim ehline olunca, onlara da sülûkun nihaî mertebesi olan takvayı emretti.
42- وَلاَ تَلْبِسُواْ الْحَقَّ بِالْبَاطِلِ “Hakk’ı batıla karıştırmayın.”
“Size indirilen hakkı, uydurduğunuz ve gizlediğiniz batılla karıştırmayın, ta ki bunlar birbirinden temyiz edilmez hâle gelmesin.”
Veya “Ya batıl bir şey yazarak veya te’vili esnasında yanlış bir yorum yaparak hakkı şüphe edilir bir hâle getirmeyin.”
وَتَكْتُمُواْ الْحَقَّ وَأَنتُمْ تَعْلَمُونَ “Bildiğiniz halde hakkı gizlemeyin.”
Ayetin bu ifadesiyle sanki onlar, iman etmekle ve delaleti terk etmekle emrolundular, hakkı işitenlere onu karıştırarak, işitmeyenlere de gizlemek sûretiyle yoldan çıkarmaktan nehyedildiler.
Şu mana da verilebilir:
“Hakkı karıştırmak ve onu gizlemekten kaçının.”
“Bildiğiniz halde” denilmesinde şöyle bir incelik vardır:
Bile bile hakkı batıla karıştırmak ve hakkı gizlemek çok daha çirkin bir durumdur. Çünkü cahil, bazen mazur sayılabilir.2
43- وَأَقِيمُواْ الصَّلاَةَ “Ve namazı dosdoğru kılın.”
وَآتُواْ الزَّكَاةَ “Zekatı verin.”
Müslümanların namazı ve zekâtı gibi, siz de namaz kılın, zekât verin. Başka türlü olanlar, sanki namaz ve zekât değillerdir.
Önceki ayette İslâmın usulünü onlara emretmişti, burada da füruunu onlara emretti. Bunda, kâfirlerin İslâmın füruatına muhatap kılındıklarına bir delil vardır.
Zekât kelimesi, nema’yı ifade eder. Çünkü zekâtı vermek malda bereketi celbeder, nefse cömertlik meyvesi kazandırır.
Zekât, temizlenmek manasında da kullanılır. Çünkü o, malı habis olmaktan, nefsi de cimrilikten kurtarır.
وَارْكَعُواْ مَعَ الرَّاكِعِينَ “Rükû edenlerle birlikte siz de rükû edin.”
Müslümanların cemaati içinde, rükû’a varanlarla beraber siz de rükû edin. Çünkü cemaatle kılınan namaz, onda bulunan dayanışma ruhu sebebiyle tek başına kılınan namazdan yirmiyedi kat daha faziletlidir.
Ayette, namaz yerine rükû’nun ifade edilmesi, Yahudilerin namazından ihtiraz içindir.3
Rükû, Cenab-ı Hakkın bildirdiklerine boyun eğmek manasını da ifade edebilir.
44- أَتَأْمُرُونَ النَّاسَ بِالْبِرِّ وَتَنسَوْنَ أَنفُسَكُمْ “İnsanlara iyiliği emreder de kendinizi unutur musunuz!”
Ayette onları kınama ve “nasıl yaparsınız?” şeklinde hallerine hayret ettirme vardır.
İyilik Mertebeleri
Ayette iyilik “birr” kelimesiyle ifade edilmiştir. Bunun üç kısım olduğu söylenir.
1-Allaha ibadette iyilik.
2-Akrabaları gözetmede iyilik.
3-Yabancılarla muamelede iyilik.
İbnu Abbas, ayetin Medinedeki hahamlar hakkında indiğini söyler. Nasihat ettikleri kimselere gizlice Hz. Muhammed’e tâbi olmalarını öğütlüyorlar, ama kendileri tâbi olmuyorlardı.
Şöyle de denildi: İnsanlara “sadaka verin” diyorlar, ama kendileri vermiyorlardı.
وَأَنتُمْ تَتْلُونَ الْكِتَابَ “Hâlbuki kitabı okuyorsunuz.”
Bu, onları susturmaktır. Yani, “bu nasıl kitap okumak. Kitap böyle mi okunur?”
Okumuş oldukları Tevratta inat, iyiliği terk, sözün amelden farklı olması gibi hallerine bir tehdit vardır.
أَفَلاَ تَعْقِلُونَ “Hiç aklınızı kullanmaz mısınız?”
Yaptığınız şeyin çirkinliğini akletmiyor musunuz? Aklınız böyle şeylerden sizi men etmiyor mu?
Veya, sizin aklınız yok mu, ta ki böyle akıbetinin vahim olduğunu bildiğiniz şeylerden sizi men etsin!
Akıl, asıl olarak “habs” anlamındadır. İnsan idrakine “akıl” denilmesi, onu çirkin işlerden alıkoyması, güzel işlere ise sevketmesi sebebiyledir.
Ayet, başkasına öğüt verip, kendisi bundan etkilenmeyen kimsenin hâlinin çirkinliğini ve nefsinin habisliğini ilan eder. Böyle hareket, olsa olsa dini bilmeyen veya aklı olmayan ahmak kimsenin yapacağı bir durumdur.
Çünkü hem iyiliği emretmek, hem de kendisi yapmamak, insan tabiatına aykırıdır.
Demek ki, başkalarına öğüt veren kimse kendini unutmamalı, nefsini arıtıp kemâle ermeli, ta ki başkasına da faydalı olabilsin. Ayetten murat buna teşviktir, yoksa günahkâr biri başkasına öğüt veremez manasına gelmez. Çünkü, emredilen iki şeyden birini ihlal, diğerini ihlali de gerektirmez.4
45- وَاسْتَعِينُواْ بِالصَّبْرِ وَالصَّلاَةِ “Sabrederek ve namaz kılarak yardım dileyin.”
Ayet, mana itibariyle öncesiyle muttasıldır. Ehl-i Kitaptan olan Yahudilere riyaseti terk etmek ve maldan yüz çevirmek gibi kendilerine zor gelen şeyler emredilince, bunun tedavisine dikkat çekildi.
Mana şöyledir: İhtiyaçlarınıza karşı Allaha tevekkül ederek başarı ve genişlik isteyiniz veya kendisinde şehveti kırmak ve nefsi arıtmak özelliği olan oruçla yardım dileyiniz. Keza namaza tevessül ve ona iltica ile yardım isteyiniz.
Çünkü namazda,
- Temizlik,
- Avret yerleri örtmek,
- Bu ikisi için masraf yapmak,
- Ka’beye yönelmek,
- İbadete kendini vermek,
- Azalarla huşu izhar etmek,
- Kalp ile samimi niyet,
- Şeytanla mücahede,
- Hakka yakarış,
- Kur’an kıraati,
- Kelime-i şehadeti söylemek,
- Nefsi yeme-içmeden uzak tutmak gibi ruhî ve bedeni bütün ibadetler bulunmaktadır.
İşte, böyle özellikler taşıyan namazı vesile ediniz, ta ki ihtiyaçlarınız size verilsin, musibetlere karşı durabilesiniz.
Rivayete göre Hz. Peygamber herhangi bir işte daraldığında namaza dururdu.
“Namaz” şeklinde mealini verdiğimiz “salât” kelimesi “dua” anlamına da gelebildiğinden, burada da dua murat edilmesi caizdir. O zaman meali şöyle olur: “Sabrederek ve dua ederek yardım dileyin.”
وَإِنَّهَا لَكَبِيرَةٌ إِلاَّ عَلَى الْخَاشِعِينَ “Şüphesiz o, huşu sahiplerinden başkasına ağır gelir.”
Ayette “şüphesiz o” ifadesindeki zamir,
-Namaz ve sabır ile yardım istemek,
-Namaz,
-Veya kendilerine emredilen ve nehyedilenlerin tümü olabilir.
Huşu ve hudu’, manada birbirine yakındır. Huşu azalarda görülen, hudu’ kalp ile olandır.
46-الَّذِينَ يَظُنُّونَ أَنَّهُم مُّلاَقُوا رَبِّهِمْ وَأَنَّهُمْ إِلَيْهِ رَاجِعُونَ “Onlar, Rablerine kavuşacaklarını ve gerçekten O’na döneceklerini zannederler.”
Ayette geçen zan, zann-ı galip olup ilmi ifade eder. İbnu Mes’ud mushafında bu ifade “bilirler” şeklinde yer almıştır.
Onlar, Allaha kavuşacaklarını ve O’nun nezdinde olana nail olacaklarını ümit ederler.
Başkalarına ağır gelen durumların bunlara ağır gelmemesi şu cihetlerdendir:
-Çünkü onların nefisleri böyle şeylere razıdırlar.
-Bu yolda karşılaşacakları zorluklar mukabilinde, bunları küçük gösterecek, yorgunluktan lezzet alacak şeyleri beklerler. Bundandır ki Hz. Peygamber şöyle demiştir: “Namaz, gözümün nuru kılındı.”
47-يَا بَنِي إِسْرَائِيلَ “Ey Benî İsrail!”
اذْكُرُواْ نِعْمَتِيَ الَّتِي أَنْعَمْتُ عَلَيْكُمْ “Size verdiğim nimetimi hatırlayın.”
Ayetin tekrarı te’kid içindir. Ve özellikle en büyük nimet olarak onların üstün kılınmasını yeniden bir hatırlatmadır. Peşinde şiddetli bir tehdidin gelmesi ise, bundan gafil olan ve hukukunu ihlâl edenlere bir korkutmadır.
وَأَنِّي فَضَّلْتُكُمْ عَلَى الْعَالَمِينَ “Sizi âlemlere üstün kıldığımı da.”
Âlemlere üstün kılınmaları, kendi zamanlarındaki insanlara üstün kılınmalarını ifade eder. Bundan murat, Hz. Musa ve sonrasındaki ecdatlarıdır. Ecdatları ilim, iman ve salih amelle devam ettikleri sürece iltifata mazhar oldular. Allah, onlardan pek çok peygamber ve âdil hükümdar getirdi. Ancak nankörlük yaptıklarında zillete düştüler.
Bu ayetle, insanın meleğe üstün olmasına delil getirildi. Ama böyle bir istidlal, zayıftır.
48- وَاتَّقُواْ يَوْماً لاَّ تَجْزِي نَفْسٌ عَن نَّفْسٍ شَيْئاً “Ve öyle bir günden sakının ki, o gün hiç kimse bir başkası adına bir şey ödeyemez.”
O gün, kendisinde hesaba çekilmek ve azap görmek olan bir gündür.
وَلاَ يُقْبَلُ مِنْهَا شَفَاعَةٌ “Hiç kimseden herhangi bir şefaat kabul olunmaz.”
وَلاَ يُؤْخَذُ مِنْهَا عَدْلٌ “Kimseden fidye de alınmaz.”
Bununla sanki akla gelebilecek bütün ihtimallerle hiç kimsenin bir başkasından azabı kaldırmaya gücü yetmeyeceği anlatılmıştır.
Çünkü, birinden azabı def etmek ya galebe ile veya başka şekilde olur.
Birincisi yardım etmektir. İkincisi ise ya meccanen veya başka şekilde olur.
Birincisi ona şefaat etmektir.
İkincisi ise, ya başkası adına ödeme yapmak veya onun yerine fidye ödemek şeklinde olur.
Şefaat, “şef’” kökünden gelir. Sanki, şefaat edilen kimse münferit kalmıştı, şefaat eden kimse kendini ona katarak yalnız kalmaktan kurtarmış olur.
Ayette geçen “adl” fidyedir. “Bedel” manasına geldiği de söylenmiştir.
وَلاَ هُمْ يُنصَرُونَ “Onlara yardım da edilmez.”
Allahın azabı onlardan men edilmez.
Mu’tezile, bu ayete dayanarak kebair ehli için şefaati reddetmek istediler. Buna, ayetin kâfirlere mahsus olduğu ifade edilerek cevap verildi. Çünkü, şefaati isbat eden çok ayetler ve hadisler vardır.
Sebeb-i Nüzûl
Hitabın gayr-i müslimlere yönelik olması bunu te’yid eder. Yahudiler, ecdatlarının kendilerine şefaatçi olacaklarını iddia ediyorlardı, ayet bunun üzerine nazil oldu.
49-وَإِذْ نَجَّيْنَاكُم مِّنْ آلِ فِرْعَوْنَ “Hani sizi Âl-i Firavundan kurtarmıştık.”
Fars ve Rum hükümdarlarına Kisra ve Kayser denilmesi gibi, Amalika hükümdarlarına da Firavun denir. Birisi azıp zorbalık yaptığında “tefer’ane” yani “firavunlaştı” ifadesi kullanılır.
Hz. Yusuf zamanındaki Mısır hükümdarıyla, Hz. Musa zamanındaki Firavun arasında dört yüz seneden fazla zaman vardır.
Ayet, daha önce geçen “Ey Benî İsrail! Size verdiğim nimetimi hatırlayın.” (Bakara, 40) ayetinde mücmel olarak nazara verilen nimetlerin tafsilidir.
يَسُومُونَكُمْ سُوَءَ الْعَذَاب “Onlar size azabın en kötüsüne uğratıyorlardı.”
يُذَبِّحُونَ أَبْنَاءكُمْ “Oğullarınızı boğazlıyorlar.”
Ayetin bu kısmı, hemen evvelindeki kötü azabın ne olduğunu beyan ettiğinden atfedilmemiştir.
وَيَسْتَحْيُونَ نِسَاءكُمْ “Kadınlarınızı ise sağ bırakıyorlardı.”
İsrailoğullarının erkek çocuklarını öldürmeleri şundandı: “Onlardan bir çocuk doğacak, firavunun saltanatına son verecek” şeklinde Firavun rüyada gördü veya kâhinler ona söyledi. Ancak, onların gayreti, Allahın kaderini geri çevirmedi.
وَفِي ذَلِكُم بَلاء مِّن رَّبِّكُمْ عَظِيمٌ “Bunda, size Rabbinizden büyük bir imtihan vardı.”
Ayet metnindeki belâ, hem mihnet hem de nimet anlamında olabilir. Firavun hanedanın yaptıkları mihnettir, Allahın onları kurtarması ise nimettir. Kelimenin aslı “denemek, mübtela kılmaktır.” Allahın denemesi kâh mihnetle, kâh nimetle olduğundan, kelime her iki manada da kullanılır olmuştur. Burada “Bunda…” derken kelimenin her iki manasına da bakar şekilde imtihana işaret edilmesi caizdir.
Onları size musallat etmesinde veya Hz. Musayı gönderip sizi kurtarmada muvaffak kılmasında veya her ikisinde Rabbinizden büyük bir imtihan vardı.
Öyle anlaşılıyor ki kula hayır ve şerden ne isabet ederse Allahtan bir denemedir, kula düşen görev, sürur verici hâllere şükretmek, üzücü durumlara ise sabretmektir, ta ki bu sınamaları en hayırlı şekilde geçirebilsin.
50- وَإِذْ فَرَقْنَا بِكُمُ الْبَحْرَ فَأَنجَيْنَاكُمْ “Hani sizin için denizi yarıp, sizi kurtardık.”
Onda gidebilmeniz için yollar açmış, denizi sizin için yarmıştık.
وَأَغْرَقْنَا آلَ فِرْعَوْنَ وَأَنتُمْ تَنظُرُونَ “Âl-i Firavn’ı ise gözlerinizin önünde suda boğduk.”
Ayette “Âl-i Firavun” ile Firavun ve kavmi murat edilmiştir.
“Gözlerinizin önünde” denilmesinde şunlara işaret olabilir:
-Siz onların boğulmalarını, denizin üzerlerine kapanmasını görüyordunuz.
-Veya denizin yarılmasını, içinde emrinize amâde kuru yollar açılmasını veya denizin sahile attığı onlara ait cesetleri görüyorsunuz.
-Veya siz onlara, onlar size bakıyorlardı.
Rivayete göre Allahu Teâlâ Hz. Musaya İsrailoğullarını Mısırdan çıkarmasını istedi. O da onları çıkardı. Sabah olup durum anlaşılınca Firavun ve askerleri onların peşine takıldı. Deniz kenarında onlara rastladılar. Allahu Teâlâ Hz. Musaya asasını denize vurmasını emretti. Hz. Musa emredileni yaptığında deniz içinde kupkuru oniki yol açıldı, onlar da yürüdüler. Dediler ki, “ya Musa, bazımız boğulsa fark edememekten korkuyoruz.” Derken Allah o yollarda delikler açtı, birbirlerini gördüler, seslerini duydular, böylece denizi geçtiler. Sonra Firavun gelip denizi yarılmış görünce, o ve ordusu da aynı yollara girdi, ama deniz üzerlerine kapandı, hepsi boğulup gitti.
Bil ki, bu olay Allahu Teâlânın onlara en büyük nimetlerindendir ve Sani-i Hakîmin varlığına ve Hz. Musanın tasdikine sevkeden en büyük ayetlerdendir. Ama onlar, bu olaydan sonra buzağıyı ilah edindiler, “Ey Musa, biz Allah’ı açıkça görmedikçe sana asla inanmayacağız” (Bakara, 55) ve benzeri şeyleri dediler.
Görüldüğü gibi onlar anlayış, zekâ, nefis selâmeti ve güzelce peygambere tâbi olmak gibi meselelerde ümmet-i Muhammedden çok uzaktırlar. Çünkü Hz. Muhammedin mu’cizeleri olan Kur’an ve onunla meydan okuma, Hz. Peygamberin nübüvvetine şahit olan kendisinde toplanmış faziletler gibi durumlar zeki kimselerin idrak edebileceği nazarî (teorik) durumlardır.
Hz. Peygamberin Kur’an vasıtasıyla bu tarihi olaylardan bahsetmesi de, daha önce anlatıldığı gibi, O’nun mu’cizelerindendir.
51- وَإِذْ وَاعَدْنَا مُوسَى أَرْبَعِينَ لَيْلَةً “Hani, Mûsâ ile kırk gece için sözleşmiştik.”
İsrailoğulları Firavunun helakinden sonra Mısıra döndüklerinde Allahu Teâlâ Hz. Musaya Tevratı vermeyi vaat etti. Zilkade ayının tamamı ve Zilhicce’den de on gün olmak üzere kırk günlük bir süre belirledi. Ayette, “kırk gece” denilmesi, yeni ayların geceden başlamasındandır.
ثُمَّ اتَّخَذْتُمُ الْعِجْلَ مِن بَعْدِهِ وَأَنتُمْ ظَالِمُونَ “Sizler ise onun ardından (kendinize) zulmederek bir buzağıyı ilah edinmiştiniz.”
Sonra sizler buzağıyı ilah veya mabud edinerek Allaha şirk koşmak sûretiyle zâlimler oldunuz.
52-ثُمَّ عَفَوْنَا عَنكُمِ مِّن بَعْدِ ذَلِكَ لَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ “Sonra bunun ardından şükredesiniz diye sizi affetmiştik.”
Buzağıyı ilah edinmenizden sonra, sizler tevbe edince biz de sizleri affettik.
53- وَإِذْ آتَيْنَا مُوسَى الْكِتَابَ وَالْفُرْقَانَ لَعَلَّكُمْ تَهْتَدُونَ “Hani, doğru yolu tutasınız diye Mûsâ’ya Kitab’ı ve Furkan’ı vermiştik.”
Tevrat, münzel bir kitaptır ve hak ile batılı ayıran bir hüccettir.
Furkan’dan murat
-Hak yolda olanla batıl yolda olanı, küfür ve imanı ayırt eden Hz. Musa’nın mu’cizeleri olabilir.
-Veya furkandan murat helal ve haramın arasını ayırt eden dindir.
-Veya, Cenab-ı Hakkın Bedir savaşına “Furkan günü” demesi gibi (Enfal, 41) Hz. Musanın hak dava üzere olduğuna alâmet olarak, düşmanlarına karşı kendisine gelen ilâhî yardım da anlaşılabilir.
54- وَإِذْ قَالَ مُوسَى لِقَوْمِهِ “Hani Musa kavmine şöyle demişti:”
يَا قَوْمِ إِنَّكُمْ ظَلَمْتُمْ أَنفُسَكُمْ بِاتِّخَاذِكُمُ الْعِجْلَ “Ey kavmim! Sizler, buzağıyı ilâh edinmekle nefsinize zulmettiniz.”
فَتُوبُواْ إِلَى بَارِئِكُمْ “Gelin yaratıcınıza tevbe edin.”
O halde, hemen tevbeye azmedin ve sizi yaratana dönün.
Ayette geçen Bârî’, Cenab-ı Hakkın isimlerinden olup çarpıklıktan uzak, muhtelif şekil ve heyetlerde birbirinden ayırt edilecek tarzda yaratan demektir.
فَاقْتُلُواْ أَنفُسَكُمْ “Nefislerinizi öldürün.”
Tevbenizi tamamlamak için nefislerinizi öldürün.
Veya şehvanî şeylerden uzak tutarak onu terbiye edin.
Bu mana, “nefsine azap vermeyen onu nimete kavuşturamaz, nefsini öldürmeyen onu diriltemez” denilmesi kabilindendir.
“Birbirinizi öldürün” manası da verilmiştir.
“Buzağıya tapmayanların, buzağıyı ilah edinenleri öldürmesini emretmektedir” şeklinde mana verenler de olmuştur. Rivayet edildiğine göre, kişi yakınlarından veya diğerlerinden buzağıya tapmış kişileri görüyor, ama Allahın emrini yerine getiremiyordu. Derken Allah sis ve kara bir bulut gönderdi de, sabahtan akşama kadar onları öldürmeye başladılar. Sonunda Hz. Musa ve Hz. Harun dua ettiler, bulut açıldı, tevbe ile ilgili hüküm indi. Öldürülenlerin sayısı yetmiş bin idi.5
ذَلِكُمْ خَيْرٌ لَّكُمْ عِندَ بَارِئِكُمْ “Bu, Yaratıcınız katında sizin için daha hayırlıdır.”
Çünkü bu, şirkten bir temizliktir, ebedi hayata ve daimi sürura kavuşmaktır.
فَتَابَ عَلَيْكُمْ “Böylece tevbenizi kabul buyurdu.”
Şayet ayetin bu kısmı Hz. Musanın kelâmına dâhil ise, mana şöyle olur: Eğer size emredileni yaparsanız, Allah da tevbenizi kabul eder.
Allahtan onlara bir hitap olarak düşünülürse şu anlamı ifade eder: Siz, size emredileni yaptınız, Allah da tevbenizi kabul etti.
Ayette Cenab-ı Hakkın Bârî isminin zikredilmesi ve hükmün buna terettüp ettirilmesi, onların cehalet ve gabavette son derece ileri gittiklerini hissettirmek içindir. Öyle ki, hikmetli yaratıcıyı bırakıp, anlayışsızlıkta darb-ı mesel olan öküze tapmışlardır. Kendisine nimette bulunanı tanımayan kimse, nimetin kendisinden geri alınmasını hak etmiştir. Bundan dolayı öldürülmeleri emredilmiştir.
إِنَّهُ هُوَ التَّوَّابُ الرَّحِيمُ “Şüphesiz O, Tevvab – Rahîm’dir.”
55-وَإِذْ قُلْتُمْ يَا مُوسَى لَن نُّؤْمِنَ لَكَ حَتَّى نَرَى اللَّهَ جَهْرَةً “Hani “Ey Musa, biz Allah’ı açıkça görmedikçe sana asla inanmayacağız” demiştiniz.”
Böyle diyenler, Hz. Musanın Tur’a giderken yanına seçip aldığı yetmiş kişilik bir gruptur. Kavminden onbin kişi olduğu da söylenir.
فَأَخَذَتْكُمُ الصَّاعِقَةُ وَأَنتُمْ تَنظُرُونَ “Bunun üzerine sizi saika çarpmıştı ve siz de bakakalmıştınız.”
Aşırı inat, işi yokuşa sürmek ve olmayacak bir şeyi istemek sebebiyle yıldırım sizi yakalayıverdi.
Çünkü onlar Allahu Teâlânın cisimlere benzediğini zannettiler ve bakan kimsenin karşısında belli bir cihet ve mekânda cisimlerin görülmesi gibi, O’nu görmeyi talep ettiler. Bu ise, muhali taleptir. Mümkün olan rü’yet, Cenab-ı Hakkın keyfiyetten münezzeh bir şekilde görülmesidir. Bu ise ahirette mü’minler içindir ve dünyada dahi bazı durumlarda bazı peygamberler içindir.
Saikayla alakalı şöyle denildi: Semadan bir ateş geldi ve onları yaktı.
Saika hakkında “şiddetli bir gürültü”de denilmiştir.
Saikanın Allahın bazı askerleri olduğu, olaya muhatap olan İsrailoğullarının bunların hışıltısını duyup baygın yere düştükleri, bir gün bir gece ölü vaziyette kaldıkları da söylenmiştir.
56- ثُمَّ بَعَثْنَاكُم مِّن بَعْدِ مَوْتِكُمْ لَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ “Sonra, şükredesiniz diye ölümünüzün ardından sizi tekrar dirilttik.”
Saika ile Allahın cezalandırmasını görünce, olur ki daha önceden nankörlük ettiğiniz şeylere veya yeniden diriltilmenize şükredersiniz diye sizi dirilttik.
57- وَظَلَّلْنَا عَلَيْكُمُ الْغَمَامَ “Ve üstünüze bulutu gölge yaptık.”
Onlar çölde iken Allah onlara bulutu musahhar kıldı, bulut güneşin hararetine karşı onlara gölgelik yapıyordu.
وَأَنزَلْنَا عَلَيْكُمُ الْمَنَّ وَالسَّلْوَى “Üzerinize kudret helvası ve bıldırcın indirdik.”
كُلُواْ مِن طَيِّبَاتِ مَا رَزَقْنَاكُمْ “Size ihsan ettiğimiz hoş rızıklardan yiyin” (dedik.)”
Denildiğine göre, kudret helvası sabah namazı vaktinden güneşin doğuşuna kadar kar gibi iniyordu. Güney rüzgarı ile de bıldırcın geliyordu. Ayrıca gece bir ateş sütunu iniyor, onun ışığında yol alıyorlardı. Elbiseleri kirlenmiyor ve eskimiyordu.
وَمَا ظَلَمُونَا “Onlar, bize zulmetmediler.”
Ayette ihtisar vardır, bazı manalar açıktan ifade edilmeyip zihne havale edilmiştir. Yani, onlar bu nimetlere mukabil nankörlük yaparak zulmettiler. Ama aslında bize zulmetmediler.
وَلَكِن كَانُواْ أَنفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ “Lakin kendi nefislerine zulmediyorlardı.”
Yani, onlar nankörlük yaparak ancak kendilerine zulmetmiş oldular. Çünkü bunun zararı kendilerinedir.
58- وَإِذْ قُلْنَا ادْخُلُواْ هَذِهِ الْقَرْيَةَ “Hani şöyle demiştik: Şu şehre girin.”
فَكُلُواْ مِنْهَا حَيْثُ شِئْتُمْ رَغَداً “Onun nimetlerinden dilediğiniz şekilde bol bol yiyin.”
Çöldeki şaşkın şaşkın dolaşmalarından sonra bu beldeye girmeleri emredildi. Bu beldeden murat, Kudüs veya Eriha olabilir.
وَادْخُلُواْ الْبَابَ سُجَّداً “Kapıdan secde ederek girin.”
Sizi çölden çıkarmasına mukabil, şükür secdesine varın.
وَقُولُواْ حِطَّةٌ “Ve “hıtta” (bizi bağışla!) deyin.”
نَّغْفِرْ لَكُمْ خَطَايَاكُمْ “Biz de hatalarınızı bağışlayalım.”
Secde ve dualarınıza karşılık biz de sizi bağışlayalım.
وَسَنَزِيدُ الْمُحْسِنِينَ “İyilik yapanlara arttıracağız.”
İhsan sahiplerinin sevabını ziyade kılacağız.
Allahın emirlerine uymak; günahkâr kişi için bir tevbe, iyi işler yapan kişi için ise ziyade sevaba bir sebep kılındı.
59- فَبَدَّلَ الَّذِينَ ظَلَمُواْ قَوْلاً غَيْرَ الَّذِي قِيلَ لَهُمْ “Derken, zalim olanlar, sözü kendilerine söylenenden başka şekle soktular.”
Kendilerine emredilen tevbe ve istiğfarı, geçici dünya malı arzusuyla değiştirdiler.
فَأَنزَلْنَا عَلَى الَّذِينَ ظَلَمُواْ رِجْزاً مِّنَ السَّمَاء بِمَا كَانُواْ يَفْسُقُونَ “Biz de haktan ayrılmaları sebebiyle, o zalimlere gökten bir azap indirdik.”
Onların zulmü, ya emredilenler yerine başka şeyleri koymaları veya kendilerini kurtaracak şeyler yapmak yerine, helâke sürükleyenleri yapmalarıdır.
Bir önceki ayette onların zulmü ifade edilmişken bu ayette de “zulüm” kelimesinin kullanılması hem mübalağa ifade eder, hem de başlarına gelen azabın zulümleri sebebiyle olduğunu anlatır.
Rivayete göre tauna mübtela kılındılar. Bir saat içinde yirmidört bin kişi hayatını kaybetti.
Dipnotlar:
1 “Ebu’l-harb”, savaşın babası ve “Bintü’l-fikr” ise fikrin kızı demektir.
2 Mesela, peygamber gönderilmeyen devirlerde yaşayanlar, dini bilme imkânları olmadığından dolayı daha az sorumluluk sahibidirler.
3 Onların namazında rükû yoktu. Sadece “Namaz kılın” denilse “biz zaten kılıyoruz” diyebilirlerdi.
4 Çünkü, bir şey bütünüyle elde edilmezse, tamamen terk edilmesi de uygun değildir. “Ya hep ya hiç” demek çoğu hallerde isabetli olmayabilir.
5 Bu gibi rivayetler genelde İsrailiyattan gelme olup o derece sıhhatli değildir. Dolayısıyla belli bir ihtiyat kaydıyla değerlendirmek daha isabetli olur kanaatindeyiz. Böyle muteber bir tefsirde de yer alması onun sıhhatine delil sayılmaz. “Rivayet edildiğine göre” denilmesi Beydâvînin de meseleye ihtiyatlı yaklaşmasının bir delilidir. Zira bu tarz anlatım, onun zaafına bir işarettir.
60- وَإِذِ اسْتَسْقَى مُوسَى لِقَوْمِهِ “Hani Musa kavmi için su istemişti.”
فَقُلْنَا اضْرِب بِّعَصَاكَ الْحَجَرَ “Biz de “asanla taşa vur!” demiştik.”
Rivayete göre, bu taş Hz. Musanın Tur dağından getirdiği bir taştı. Dört köşeli bu taşın her yüzünün üç ayrı yerinden su akıyordu. Böylece on iki kabilenin her birine ayrı bir cedvelden su geliyordu. Çöldeki İsrailoğullarının sayısı 600.000 idi ve oniki millik bir mesafede kamp kurmuşlardı.
Veya bu taş Hz. Âdemin cennetten getirdiği bir taş idi. Hz. Şuayba kadar elden ele gelmiş, O da asa ile beraber bunu Hz. Musa’ya vermişti.
Veya şu olaydaki taş olabilir: Hz. Musanın kavminden bazıları, iftira yoluyla O’nun haya organlarının şişkin olduğunu söylemişlerdi. Birgün Hz. Musa yıkanmak için elbiselerini çıkardı, bir taşın altına koydu. Yıkanırken taş harekete geçti, elbiseleriyle beraber yukardan aşağıya doğru yuvarlanmaya başladı. Hz. Musa, elbiselerini yakalamak için koşarken, kavmi O’nda böyle bir rahatsızlık olmadığını görmüş oldu. Cebrail (a.s.) Hz. Musaya bu taşı yanına almasını söyledi.
Veya ayetteki taş, özel bir taş olmayıp cins ifade eder. Böyle olması delil yönünden en zâhir olandır.
Şöyle de denildi: Allahu Teâlâ aslında belli bir taşa asa ile vurmasını emretmedi. Lakin İsrailoğulları “Hiç taş olmayan bir yere vardığımızda halimiz nice olur?” dediklerinde torbasına bir taş koydu. Bir yerde konakladıklarında asası ile ona vuruyor, ondan su fışkırıyordu. Yola koyulduklarında tekrar vuruyor, taş kuru hale geliyordu. Derken İsrailoğullarından bazısı şöyle demeye başladı: “Musa asasını kaybederse, susuzluktan ölürüz.” Allahu Teâlâ bunun üzerine Hz. Musaya vahiy ile şöyle bildirdi: “Asayı taşa vurma, taş ile konuş, taş sana itaat edecektir. Bunu görünce belki ibret alırlar.”
فَانفَجَرَتْ مِنْهُ اثْنَتَا عَشْرَةَ عَيْناً “Bunun üzerine o taştan on iki pınar fışkırmıştı.”
قَدْ عَلِمَ كُلُّ أُنَاسٍ مَّشْرَبَهُمْ “Her grup insan kendi su alacağı yeri bildi.”
Ayette hazıf vardır. Bu, “eğer vurursan ondan su fışkırır” veya “Hz. Musa, bu emir üzerine asasını taşa vurdu, ondan su fışkırdı” şeklinde takdir edilebilir.
كُلُواْ وَاشْرَبُواْ مِن رِّزْقِ اللَّهِ “Allah’ın rızkından yiyin ve için.”
Bundan murat, önceki kudret helvası ve bıldırcın nimetleriyle beraber, sonraki su nimeti olabilir.
Veya, murat sadece su nimetidir, bundan içmişler ve bu su ile yiyecekleri şeyleri de yetiştirmişlerdir.
وَلاَ تَعْثَوْاْ فِي الأَرْضِ مُفْسِدِينَ “Ama bozguncu kimseler olarak yeryüzünde aşırılık yapmayın.”
Ayetteki “bozguncu kimseler olarak yeryüzünde aşırılık yapmayın” ifadesinde bu kaydın getirilmesi, her ne kadar aşırılık daha çok fesatta kullanılsa da, haddi aşan bir zâlime mukabelede bulunmak gibi kendisinde fesat olmayan aşırılıklar da vardır. Hz. Hızırın çocuğu öldürmesi ve gemiyi yaralı hâle getirmesi gibi, sonuç itibariyle salah ciheti galip gelen aşırılıklar da vardır.
Taştan su çıkması mu’cizesi gibi olayları inkâr eden kimseler, Allahı bilmede son derece cahil oluşlarından ve O’nun hayret verici sanatını düşünmemelerinden böyle yaparlar. Allahu Teâlânın taşlara saçı traş etmek, gıda maddelerini bozulmaktan korumak ve demiri çekmek gibi özellikler verdiğini görmekte iken, Allahın özel bir taşı da yerin altındaki suları cezp etmekte musahhar kılmasına, veya etraftan havayı cezp edip soğutma kuvveti veya başka şekilde bunu sıkıp su haline getirmesine bir engel yoktur.
61-وَإِذْ قُلْتُمْ “Hani şöyle demiştiniz:”
يَا مُوسَى لَن نَّصْبِرَ عَلَىَ طَعَامٍ وَاحِدٍ “Ey Musa, biz tek çeşit yemeğe asla katlanamayız.”
İsrailoğullarının “tek çeşit yiyecek” deyişlerinden murat, çölde rızıklandırıldıkları kudret helvası, bıldırcın eti ve su’dur. Buna “tek çeşit yemek” demeleri değişmez bir menü olmasındandır. Mesela, “hükümdar sofrasının yiyeceği birdir” denildiğinde çeşitlerinin değişmediği anlaşılır.
İsrailoğulları çiftçilikle meşgullerdi. Bundan dolayı eski karışık yemek düzenlerini özlediler, alışmış oldukları yemekleri arzuladılar.
فَادْعُ لَنَا رَبَّكَ يُخْرِجْ لَنَا مِمَّا تُنبِتُ الأَرْضُ مِن بَقْلِهَا وَقِثَّآئِهَا وَفُومِهَا وَعَدَسِهَا وَبَصَلِهَا
“Bizim için Rabbine dua et de bize yerin bitirdiği şeylerden; sebzesinden, kabağından, sarmısağından, mercimeğinden ve soğanından çıkarsın.”
“Yerin bitirdiği şeylerden” ifadesinde bitirme fiilinin arza nisbeti mecazîdir, bitirmeye kabil oluşu, fail makamına konulmuştur, gerçekte ise bitiren Allahtır.
قَالَ أَتَسْتَبْدِلُونَ الَّذِي هُوَ أَدْنَى بِالَّذِي هُوَ خَيْرٌ “O da dedi: Daha hayırlı olanı daha aşağı olanla değiştirmek mi istiyorsunuz?”
Bunu söyleyen Cenab-ı Hak olabileceği gibi, Hz. Musa da olabilir.
Daha hayırlı olan, kudret helvası ve bıldırcın etidir. Çünkü bu ikisi daha lezzetli ve daha faydalıdır, ayrıca çalışmaya da ihtiyaç bırakmaz
اهْبِطُواْ مِصْراً فَإِنَّ لَكُم مَّا سَأَلْتُمْ “Bir şehre inin, istedikleriniz orada var.”
“Çölden çıkın, bir şehre varın.”
Bundan “Mısır’a gidin” manası da murat edilmiş olabilir. Nitekim İbnu Mes’udun mushafında özel isim olarak tenvinsiz gelmiştir.
وَضُرِبَتْ عَلَيْهِمُ الذِّلَّةُ وَالْمَسْكَنَةُ “Üzerlerine zillet ve meskenet damgası vuruldu.”
Nasıl ki bir kubbe, üzerinde bulunduğu her şeyi kuşatır, zillet ve meskenet de bunları aynı şekilde her taraftan sarmıştır.
Veya çamurun duvara yapışması kabilinden, nankörlüklerine bir ceza olarak zillet ve meskenet bunların ayrılmaz bir parçası olmuştur.
Yahudiler çoğu hallerde zelil ve miskindirler. Bu zillet ve meskenet ya hakikat olarak zaten kendilerinde vardır veya cizyelerinin artırılmasından korkmaları gibi hallerle kendini gösterir.
وَبَآؤُوْاْ بِغَضَبٍ مِّنَ اللَّهِ “Ve Allah’tan bir gazaba uğradılar.”
ذَلِكَ بِأَنَّهُمْ كَانُواْ يَكْفُرُونَ بِآيَاتِ اللَّهِ وَيَقْتُلُونَ النَّبِيِّينَ بِغَيْرِ الْحَقِّ “Bunun sebebi şu idi: Allah’ın âyetlerini inkâr ediyorlar ve haksız yere peygamberleri öldürüyorlardı.”
Yani, zillet ve meskenete maruz kalmaları, Allahın gadabını celbetmek Allahın ayetlerini yalanlamak ve haksız yere peygamberleri öldürmek gibi hallerindendir.
“Allah’ın Âyetleri”
Denizin yarılması, bulutun kendilerine gölgelik yapması, kudret helvası ve bıldırcın eti gönderilmesi, taştan her kabile için ayrı bir yerden su çıkması gibi durumlar Allahın onlara izhar ettiği bazı mu’cizelerdir, onlar bu ilâhî ayetleri yalanlamışlardır.
Allahın ayetlerinden murat, Tevrat ve İncil gibi semavî kitaplar da olabilir.
Keza, Tevratta yer alan recm ayetini ve Hz. Peygamberin vasfını inkâr etmeleri şeklinde kitabın bir kısmını yalanlamak da olabilir.
Peygamberleri öldürmeleri ise, Hz. Şiaya, Hz. Zekeriya ve Hz. Yahya gibi kendilerine gönderilen bazı peygamberleri katletmeleridir. Aslında onları öldürmek için hiçbir haklı nedenleri yoktu. Onları buna sevkeden, ancak hevâ’ya uymaları ve dünyayı sevmeleri gibi durumlar oldu. Nitekim, ayet buna şöyle işaret eder:
ذَلِكَ بِمَا عَصَواْ وَّكَانُواْ يَعْتَدُونَ “Çünkü isyan ettiler ve aşırı gidiyorlardı.”
İsyan, inat, haddi aşmak onları ayetleri inkâra ve peygamberleri öldürmeye sevk etti. Çünkü küçük günahlar, büyük günahları işlemeye bir sebeptir. Benzeri bir şekilde küçük taatleri yapmak, büyüklerini de araştırmaya yol açar.
Bu son kısmın, onların peygamberleri öldürme sebebini beyan ettiği de söylenmiştir. Yani, onlar küfürleri sebebiyle böyle bir cezaya maruz kaldılar. Peygamberleri öldürmelerine gelince, bunun sebebi günahları işlemeleri ve Allahın koyduğu sınırları aşmalarıydı.
62-إِنَّ الَّذِينَ آمَنُواْ وَالَّذِينَ هَادُواْ وَالنَّصَارَى وَالصَّابِئِينَ مَنْ آمَنَ بِاللَّهِ وَالْيَوْمِ الآخِرِ وَعَمِلَ صَالِحاً فَلَهُمْ أَجْرُهُمْ عِندَ رَبِّهِمْ “Şüphe yok ki, iman edenler (Müslümanlar), Yahudiler, Hristiyanlar ve Sabiîler, bunlardan her kim Allah’a ve ahiret gününe gerçekten iman eder ve salih amel işlerse, elbette Rabbleri katında ecirleri vardır.”
إِنَّ الَّذِينَ آمَنُوا Bundan murat, samimi Müslümanlar yanında, dilleriyle iman ettiğini, Hz. Muhammedin dininden olduğunu söyleyenlerdir. Münafıklar da buna dâhildirler.
وَالَّذِينَ هَادُواْ Bundan murat Yahudilerdir.
Buzağıya tapmaktan tevbe ettiklerinde “Sana döndük” demişler, bundan dolayı kendilerine “yahudî” denilmiştir.1
Veya onlara Yahudi denilmesi, Hz. Yakubun en büyük evladının ismi Yahuzaya nisbetledir. Bu kelime muarreb yapılarak “Yahudî” denilmiştir.
وَالنَّصَارَى Bundan murat Hristiyanlardır.
Hz. İsaya yardımlarından dolayı kendilerine “Nasranî” denilir, bunun çoğulu “Nasâra” gelir.
Veya onlara “Nasranî” denilmesi Hz. İsa ile beraber “Nasran” veya “Nasıra” beldesinden olmalarındandır.
وَالصَّابِئِينَ Sabiler, Hristiyanlarla Mecusiler arasında bir kavimdir.
Denildi ki, bunların dininin aslı Hz. Nûhun dinidir.
Bunların meleklere veya yıldızlara taptığı da söylenmiştir.
Kelimenin kökü S-B-E dendir. Bu kelime çıkmak, meyletmek anlamlarına gelir. Bunlar da başka dinlerden kendi dinlerine veya haktan batıla meyledip çıkmışlardır.
“İşte bu din mensuplarından her kim, kendi dini neshedilmeden önce Allahı ve ahireti kalben tasdik eder, kendi dininin gereği üzere yaşarsa…”
Veya anlam şöyle de olabilir: “Bu kâfirlerden her kim hâlis bir imanla inanır, sadık bir şekilde İslâma girerse, iman ve amellerine mukabil vaat edilen mükâfatları kendilerine verilecektir.”
وَلاَ خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلاَ هُمْ يَحْزَنُونَ “Onlara bir korku yoktur, onlar mahzun olacak da değillerdir.”
Kâfirler cezadan korktukları zamanda bunlar korkmazlar, amelde noksanı olanlar ömrü zayi etmelerine, sevabı kaçırmalarına üzülürken, bunlar üzülmezler.
63-وَإِذْ أَخَذْنَا مِيثَاقَكُمْ “Hani sizden mîsakınızı (sağlam bir sözü) almıştık.”
Hz. Musa’ya tâbi olmak ve Tevratla amel etmek hususunda sizden kuvvetli söz aldık.
َوَرَفَعْنَا فَوْقَكُمُ الطُّورَ “Ve üstünüze Tur’u kaldırmıştık.”
Tur’u kaldırınca siz söz verdiniz. Rivayete göre, Hz. Musa İsrailoğullarına Tevratı getirdiğinde, içindeki mükellefiyetleri görünce bunu gözlerinde büyüttüler, kabule yanaşmadılar. Bunun üzerine Allahu Teâlâ Cebraile Tur dağını yerinden söküp bunların üzerine kaldırmasını emretti. Hz. Cebrail, emredileni yapınca kabul etmek zorunda kaldılar.
خُذُواْ مَا آتَيْنَاكُم بِقُوَّةٍ “Size verdiğimizi kuvvetle alın.”
وَاذْكُرُواْ مَا فِيهِ “Ve onun içindekileri düşünün.”
Ve onlara şöyle dedik: “Kitapta size verilenleri tam bir ciddiyet ve kararlılıkla alın, onda olanları kendinize ders edinin, asla unutmayın.”
Veya “onda size bildirilenleri tefekkür edin.” Çünkü tefekkür, kalben hatırlamaktır.
Veya “onunla amel edin!”
لَعَلَّكُمْ تَتَّقُونَ “Ola ki, korunursunuz.”
Bunları böyle yapın ki, günahlardan sakınabilesiniz.
Veya “bunları yaparak müttakilerden olmayı umabilirsiniz.”
Mu’tezileye göre ise mana şöyle olabilir: “Biz onlara dedik: Muttakilerden olmak için size verilenlere sımsıkı sarılın ve onda olanları tezekkür edin.”
64- ثُمَّ تَوَلَّيْتُم مِّن بَعْدِ ذَلِكَ “Sonra bunun ardından yüz çevirdiniz.”
Sizden söz alındıktan sonra, verilen söze vefa göstermekten yüz çevirdiniz.
فَلَوْلاَ فَضْلُ اللَّهِ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَتُهُ لَكُنتُم مِّنَ الْخَاسِرِينَ “Şayet üzerinizde Allah’ın lütfu ve rahmeti olmasa idi, elbette hüsrana uğrayanlardan olurdunuz.”
Allahın onlara lütfu,
-Tevbeye muvaffak kılarak,
-Hz. Muhammedi göndererek olmuştur.
Hz. Peygamber onları hakka çağırmış ve rehberlik yapmıştır.
“Elbette zarara uğrayanlardan olurdunuz.”
Şayet Allahın bu şekilde bir lütfu olmasaydı,
-Ya günahlara büsbütün dalarak,
-Veya peygamberlerin gönderilmediği fetret döneminde ne yapacağınızı bilmeden yoldan çıkarak hüsrana düşenlerden olacaktınız.
65- وَلَقَدْ عَلِمْتُمُ الَّذِينَ اعْتَدَواْ مِنكُمْ فِي السَّبْتِ “İçinizden cumartesi yasağını çiğneyenleri elbette bildiniz.”
Yahudilere Cumartesi günü sadece ve sadece ibadetle meşgul olmaları emredilmişti. Hz. Davud zamanında içlerinden bir kısmı bunu çiğnedi, av ile meşgul oldu. Bunlar Eyle isminde deniz kenarında bir beldede yaşıyorlardı. Cumartesi günü olduğunda denizdeki bütün balıklar orada toplanıyor, gün bittiğinde ise dağılıyorlardı. Bunun üzerine buranın ahalisi havuzlar kazdılar, buralara su yolları yaptılar. Böylece balıklar Cumartesi buralara geldiler, onlar da Pazar günü avladılar.
فَقُلْنَا لَهُمْ كُونُواْ قِرَدَةً خَاسِئِينَ “Onlara “sefil maymunlar olun!” demiştik.”
Tefsir âlimlerinden Mücahid, onların sûretlerinin değil, kalplerinin maymuna çevrildiğini söyler. Ona göre, Tevratı uygulamayan Yahudiler, kitap yüklü merkeple temsil edildiği gibi, haddi aşanlar da maymun ile temsil edilmişlerdir.2
Ayetteki “olun” ifadesi onlara bir emir değildir, çünkü bunu yapmaya kudretleri yoktur. Bundan murat, tekvindeki sürattir. Allah böyle olmalarını murat ettiğinde, onlar öyle olmuşlardır.
66-فَجَعَلْنَاهَا نَكَالاً لِّمَا بَيْنَ يَدَيْهَا وَمَا خَلْفَهَا وَمَوْعِظَةً لِّلْمُتَّقِينَ “Biz bunu, hem öncekilere, hem de sonrakilere bir ibret ve müttakilere de bir öğüt kıldık.”
Böylece maymuna çevrilmelerini veya böyle cezalandırılmalarını, duyanın benzerini yapmaktan kaçınacağı bir ders kıldık. Bunu, hem öncekilere, hem sonrakilere bir ibret yaptık. Çünkü onların kıssası önceki kitaplarda da yer aldı, sonraki devirlerde de kıssaları şöhret buldu.
Veya hem yakındakilere, hem uzaktakilere, hem o şehirde olanlara, hem de çevrede bulunanlara bir uyarı hükmüne geçti.
Veya önceki ve sonraki günahlarına ceza olarak böyle bir akıbete maruz kaldılar.
Hem kendi kavimlerinden hem de olayı duyan her müttaki için bir öğüt kıldık.
Dipnotlar:
1 “Sana döndük” demeleri A’raf sûresi 156. ayette geçer. Kelimenin orijinali “Yahudi” kelimesini çağrıştırmaktadır.
2 İlgili ayette şöyle denilmektedir: “Tevrat’la yükümlü olup da onunla amel etmeyenlerin durumu, ciltlerle kitap taşıyan eşeğin durumu gibidir.” (Cum’a, 5)
67- وَإِذْ قَالَ مُوسَى لِقَوْمِهِ “Hani Musa kavmine şöyle demişti:”
إِنَّ اللّهَ يَأْمُرُكُمْ أَنْ تَذْبَحُواْ بَقَرَةً “Şüphesiz Allah, size bir bakara (sığır) boğazlamanızı emrediyor.”
Bu kıssanın evveli, “Hani birini öldürmüştünüz de suçu birbirinize atmıştınız.” (Bakara, 72) ayetidir.
Burada, İsrailoğullarının,
-Emir ile dalga geçmek,
-Sualde aşırıya kaçmak,
-Emri hemen yerine getirmemek gibi seyyielerinden bir kısmı nazara verilmek için kıssaya bu şekilde başlanmıştır.
Kıssa şöyledir: İçlerinde yaşlı bir zengin vardı. Mirasına konmak için, kardeşinin çocukları bunun oğlunu öldürdüler ve cesedini şehrin kapısına attılar. Ardından “amca oğlumuz öldürüldü, kısasını isteriz” diye yalandan konuşmaya başladılar. Bunun üzerine Allahu Teâlâ bir sığır boğazlayıp bunun bir parçasıyla maktûle vurmalarını, o zaman maktûlün katilini haber vereceğini bildirdi.
قَالُواْ أَتَتَّخِذُنَا هُزُواً “Onlar da, “bizimle eğleniyor musun?” dediler.”
قَالَ أَعُوذُ بِاللّهِ أَنْ أَكُونَ مِنَ الْجَاهِلِينَ “Mûsâ, “cahillerden olmaktan Allah’a sığınırım” dedi.”
Çünkü böyle bir durumda alay etmek, cehalet ve sefahettir.
Hz. Musa, itham edildiği şeyi delil göstererek kendisinden nefyetti ve böyle bir fiilin Allaha sığınılacak kadar çirkin olduğunu nazara verdi.
68-قَالُواْ ادْعُ لَنَا رَبَّكَ يُبَيِّن لّنَا مَا هِيَ “Onlar dediler: Bizim için Rabbine dua et, onun mahiyetini bize açıklasın.”
“Onun hali sıfatı nedir?” diye sordular. Hâlbuki “Hangi sığır? “O nasıl bir şey?” diye sormaları gerekirdi. Lakin onlar kendilerine emredilenin şimdiye kadar olmayan bir türden olduğunu düşündüklerinden hakikatini bilmemiş, mislini görmemiş bir şey tarzında sordular.
قَالَ إِنَّهُ يَقُولُ إِنَّهَا بَقَرَةٌ لاَّ فَارِضٌ وَلاَ بِكْرٌ عَوَانٌ بَيْنَ ذَلِكَ “Musa dedi: (Rabbim) diyor ki: O ne ileri yaşlı, ne de pek tazedir, ikisi arası dinç bir sığırdır.”
Acaba onlara kesmeleri emredilen sığır herhangi bir sığır mı idi, yoksa belli özellikleri olan bir sığır mı idi? Burada bu sıfatların sayılması, onun belli bir sığır olmasına delâlet eder. Ancak işin başında “Allah size bir sığır boğazlamanızı emrediyor” denilmiş ve herhangi bir özellik sayılmamıştı. Bundan hareketle, işin başında onlara emredilenin muayyen bir sığır olmadığı anlaşılır. Hz. Peygamberden gelen şu rivayet de bunu te’yid eder: “Şayet onlar istedikleri herhangi bir sığırı kesselerdi, onlara yeterdi.”
فَافْعَلُواْ مَا تُؤْمَرونَ “Haydi emrolunduğunuz işi yapınız.”
Hz. Musa böyle diyerek onların inadını kırmaya çalıştı ve işi yokuşa sürmelerinden sakındırdı.
69- قَالُواْ ادْعُ لَنَا رَبَّكَ يُبَيِّن لَّنَا مَا لَوْنُهَا “ Onlar, “Bizim için Rabbine dua et, onun renginin ne olduğunu bize açıklasın” dediler.”
قَالَ إِنَّهُ يَقُولُ إِنّهَا بَقَرَةٌ صَفْرَاء فَاقِعٌ لَّوْنُهَا تَسُرُّ النَّاظِرِينَ “Musa dedi: (Rabbim) diyor ki, o bakanlara sürur veren, sapsarı bir sığırdır.”
Sürur, bir fayda meydana geldiğinde kalpte husule gelen lezzettir.
70- قَالُواْ ادْعُ لَنَا رَبَّكَ يُبَيِّن لَّنَا مَا هِيَ “Onlar dediler: Bizim için Rabbine dua et, onun mahiyetini bize açıklasın.”
إِنَّ البَقَرَ تَشَابَهَ عَلَيْنَا “Çünkü sığırın durumu bize karışık geldi.”
Yani, “ne çok yaşlı ne çok genç, rengi sapsarı olan pek çok sığır vardır. Dolayısıyla işi tam anlayamadık” dediler.
وَإِنَّآ إِن شَاء اللَّهُ لَمُهْتَدُونَ “Biz, inşaallah biz onu buluruz.”
“İnşaallah, boğazlanması murat olana veya kâtilin kim olduğuna ulaşırız”
Hadiste şöyle bildirilir: “Şayet ‘inşaallah’ demeselerdi ebediyen kendilerine açıklanmayacaktı.”
Ehl-i sünnet âlimleri, ayette geçen “inşaallah” ifadesinden şuna delil getirdiler:
- Olaylar Allahu Teâlânın iradesiyledir.
- Bazan emir, iradeden ayrılabilir. Yoksa emirden sonra şart getirilmesi bir anlam ifade etmez.
Mutezile ve Keramiye ise, iradenin sonradan meydana geldiğine bu ayetle delil getirdiler. Buna cevap olarak, talîkın taalluk itibarıyla olduğu nazara verildi.1
71- قَالَ إِنَّهُ يَقُولُ إِنَّهَا بَقَرَةٌ لاَّ ذَلُولٌ تُثِيرُ الأَرْضَ وَلاَ تَسْقِي الْحَرْثَ مُسَلَّمَةٌ لاَّ شِيَةَ فِيهَا “Musa dedi: (Rabbim) diyor ki: O, çift sürmek ve ekin sulamak için boyunduruğa vurulmamış, kusursuz, hiç alacası olmayan bir sığırdır.”
قَالُواْ الآنَ جِئْتَ بِالْحَقِّ Onlar da: “İşte şimdi gerçeği ortaya koydun” dediler.”
فَذَبَحُوهَا “Nihayet onu boğazladılar.”
Ayette ihtisar vardır. Yani, özellikleri bildirilen sığırı buldular ve onu boğazladılar.
وَمَا كَادُواْ يَفْعَلُونَ “Az kalsın yapmayacaklardı.”
İşi uzatmaları ve yokuşa sürmelerinden dolayı veya kâtilin ortaya çıkmasıyla rezil olacaklarını bildiklerinden veya sığırın fiyatının pahalı oluşundan az kalsın yapamayacaklardı.
Rivayete göre, o zamanda salih bir adamın dişi bir buzağısı vardı. Onu ağaçlık bir bölgeye getirdi “Ya Rabbi, onu oğlum için büyüyünceye kadar sana emanet ediyorum” dedi. Ayette belirtilen bütün özellikler sadece bunda vardı.
Sığır boğazlamakla emrolunanlar gittiler, normalde o günün şartlarında sığır üç dinar iken, bunu ağırlığınca altın ödeyerek o salih zâtın oğlundan ve annesinden satın aldılar.
72- وَإِذْ قَتَلْتُمْ نَفْساً فَادَّارَأْتُمْ فِيهَا “Hani birini öldürmüştünüz de suçu birbirinize atmıştınız.”
Hitabın hepsine olması, öldürme olayının onların içinde olmasındandır.
Onunla alakalı ihtilafa düşmüştünüz. Birbirine hasım olanlar, suçu birbirlerine atıyorlardı.
وَاللّهُ مُخْرِجٌ مَّا كُنتُمْ تَكْتُمُونَ “Hâlbuki Allah, saklamış olduğunuzu açığa çıkaracaktı.”
73- فَقُلْنَا اضْرِبُوهُ بِبَعْضِهَا “O sığırın bir parçası ile o ölüye vurun, dedik.”
“Ondan bir parçayı ölenin cesedine vurun.”
Ayette bu parçanın hangi aza olduğu belirtilmemiştir. “Kalp ve dil, sadece dil, sağ kol, kulak, kuyruk sokumu” şeklinde rivayetler vardır.
كَذَلِكَ يُحْيِي اللّهُ الْمَوْتَى “Allah ölüleri işte böyle diriltir.”
Onlar da denileni yaptılar, maktûl dirildi.
Ayetteki hitap, maktûlün dirilişine şahit olanlaradır. Ayetin nüzûlüne şahit olanlara da olabilir.
وَيُرِيكُمْ آيَاتِهِ “Ve size âyetlerini gösterir.”
Kemâl-i kudretinin delillerini size gösterir.
لَعَلَّكُمْ تَعْقِلُونَ “Ola ki aklınızı kullanasınız.”
Ta ki aklınız kemâl bulsun ve bir nefse hayat verenin bütün nefislere hayat vermeye kâdir olacağını bilin, hükmüne göre amel işleyin.
Allahu Teâlâ dileseydi böyle bir şart olmadan da maktûlü diriltir, kâtilini haber verdirirdi. Ama böyle yapması, şu gibi faideleri sonuç vermiştir:
-Bu tarzda olmasında, Allaha yakınlık ve vacibin edası vardır.
-Yetimin faydası olmuştur.
-Tevekkülün bereketine bir tenbih vardır.
-Evlada şefkate dikkat çekilmiştir.
-Bir şeyi talep eden, bunun bedeline de katlanmalıdır.
-Herşeyin en iyisini aramak lazımdır.
-Gerçekte müessir ancak Allah’tır, sebepler ise birer perdedir, tesirleri yoktur.
Bakara Kıssasının İşarî Manası
Tasavvufî yönden bakıldığında ise, kıssadan şu manalara işaretler görülebilir:
En zararlı düşman olan nefsini tanımak ve onu gerçek ölümle öldürmek isteyen kimse, o nefis sığırını boğazlamalıdır.
Bunun yapılmasında nefsin şu özellikleri nazara alınmalıdır:
-Nefsin şehvetini öldürmek ne çok erken yaşta yapılmalı ne de çok ileri yaşa bırakılmalıdır.
-Nefis dünya talebinde zillete düşmeden, gayet zinde, hoş görünümlü iken yapılmalıdır.
-Nefis, dünya kirlerinden uzak kalmalı, üzerinde çirkin kaçacak bir alâmeti olmamalı.
O zaman, bunun etkisi nefiste görülür, güzel bir hayatla hayatlanır, kendisiyle hâlin inkişaf edeceği bir duruma gelir. Akılla vehim arasında bulunan engel ve çekişme ortadan kalkar.
Dipnotlar:
1 Kerramiye, Allah’a el -ayak gibi azalar nisbet ederek O’nu insana benzeten batıl bir mezheptir.
74- ثُمَّ قَسَتْ قُلُوبُكُم مِّن بَعْدِ ذَلِكَ فَهِيَ كَالْحِجَارَةِ أَوْ أَشَدُّ قَسْوَةً “Sonra bunun ardından kalpleriniz katılaştı, o kalpler taş gibi, hatta taştan daha katıdır.”
Kalp katılığı, taş misali kalbin sert ve kaba oluşunu ifade eder, kalbin ders ve ibret almamasına bir meseldir.
Ayette “bunun arkasından” ifadesi maktûlün diriltilmesi olayına bakar. “Sayılan bütün bu mu’cizelerden sonra” manasına da gelebilir. Çünkü, bütün bu ayetler, kalbin yumuşamasını gerektirmektedir.
وَإِنَّ مِنَ الْحِجَارَةِ لَمَا يَتَفَجَّرُ مِنْهُ الأَنْهَارُ “Çünkü taşlardan öylesi var ki; içinden nehirler kaynıyor.”
وَإِنَّ مِنْهَا لَمَا يَشَّقَّقُ فَيَخْرُجُ مِنْهُ الْمَاء “Ve öylesi var ki, çatlıyor da bağrından sular fışkırıyor.”
وَإِنَّ مِنْهَا لَمَا يَهْبِطُ مِنْ خَشْيَةِ اللّهِ “Öylesi de var ki, Allah korkusundan aşağılara yuvarlanıyor.”
وَمَا اللّهُ بِغَافِلٍ عَمَّا تَعْمَلُونَ “Ve Allah sizin neler yaptığınızdan gafil değildir.”
Taş bile etki altında kalır. İşte o taşların bir kısmı parçalanır, kendisinden su nebean eder, bu sular nehir halini alır. O taşların bir kısmı Allahın muradına boyun eğerek dağların tepesinden aşağılara yuvarlanır. Ama bunların kalbi ise, Allahın emri karşısında etkilenmiyor, emre boyun eğmiyor!
75-أَفَتَطْمَعُونَ أَن يُؤْمِنُواْ لَكُمْ “Şimdi, bunların size inanacaklarını mı umuyorsunuz?”
Hitap, Hz. Peygambere ve mü’minleredir. Yani, siz o Yahudilerin sizin davanıza inanmalarını mı bekliyorsunuz?
وَقَدْ كَانَ فَرِيقٌ مِّنْهُمْ يَسْمَعُونَ كَلاَمَ اللّهِ ثُمَّ يُحَرِّفُونَهُ مِن بَعْدِ مَا عَقَلُوهُ وَهُمْ يَعْلَمُونَ “Oysa içlerinden bir kısmı, Allah’ın kelamını dinler, iyice anladıktan sonra, onu bile bile tahrif ederlerdi.”
Onların selefi olanlardan bir taife, Tevrat’ı duyuyor, ardından onda olan recm ayeti ve Hz. Muhammedin vasıfları gibi ayetleri tahrif ediyorlardı.
Tevrat’ı tahrifleri, onu keyiflerine göre te’vil ve tefsir etmeleri de olabilir.
Burada bahsi geçen Yahudilerin, Hz. Musa’nın seçip Tur’a götürdüğü yetmiş kişi olduğu da söylendi. Bunlar, Cenab-ı Hakkın Hz. Musa ile konuşmasını duydular, döndüklerinde kavimlerine duyduklarını anlattılar, ama sonunu şöyle bitirdiler: Allahu Teâlâ bildiriyor ki: Bunları yapmaya gücünüz yeterse yapın, ama isterseniz de yapmayın!”
“Onu, bile bile tahrif ederlerdi.”
Onlar, Allahın kelamını hiçbir şüphe kalmayacak şekilde anladıktan sonra, bile bile böyle yapıyorlardı.
Ayet şu manayı ifade eder: Bunların âlimleri ve öncüleri bu durumda iken, avam ve cahil olanlardan ne beklersin? Onlar da inkâr etse ve tahrifte bulunsalar çok da garip karşılamamak gerekir, onların bu konuda sabıkası vardır.
76- وَإِذَا لَقُواْ الَّذِينَ آمَنُواْ قَالُواْ آمَنَّا “Onlar iman edenlerle karşılaşınca, “Amenna” derler.”
O Yahudilerden münafık olanlar ehl-i imanla karşılaştıklarında “iman ettik” yani “siz hak üzeresiniz, peygamberiniz de Tevratta geleceği müjdelenen zattır” derler.
وَإِذَا خَلاَ بَعْضُهُمْ إِلَىَ بَعْضٍ قَالُواْ“ Birbirleriyle baş başa kaldıklarında da şöyle derler:”
أَتُحَدِّثُونَهُم بِمَا فَتَحَ اللّهُ عَلَيْكُمْ لِيُحَآجُّوكُم بِهِ عِندَ رَبِّكُمْ “Rabbinizin huzurunda delil olarak kullanıp sizi sustursunlar diye mi, Allah’ın (Tevrat’ta) size bildirdiklerini onlara söylüyorsunuz?”
Kendi aralarında baş başa kaldıklarında ise, münafıklık yapmayanları münafıklık yapanlara “Tevratta beyan edilen Muhammedin vasıflarını niye bunlara söylüyorsunuz?” derler.
Onlardan münafık olanlar, kendilerini suçlayanlara karşı Yahudilikte tavizsiz olduklarını ifade etmek, Tevrat’ta bulduklarını açıklamaktan sakındırmak için böyle söylemiş de olabilirler. Böylece hem mü’minlere, hem de kendi dindaşlarına münafıklık yapmış olurlar.
Bu durumda soru şeklinde gelen bu cümle, birinciye göre şiddetli bir uyarı, ikinciye göre ise bir inkâr ve nehiydir.
أَفَلاَ تَعْقِلُونَ “Aklınızı kullanmaz mısınız?”
Ayetin bu kısmı, onların sözlerinin devamı olabilir.
Veya Allahu Teâlâdan mü’minlere bir hitap olabilir. Bu ikinci durumda, “Yoksa siz onların size inanmasını mı beklersiniz?” ifadesiyle muttasıl olur. Yani, onların hâlini ve size inanmalarında bir ümit olmadığını hâlâ akletmez misiniz?
77- أَوَلاَ يَعْلَمُونَ أَنَّ اللّهَ يَعْلَمُ مَا يُسِرُّونَ وَمَا يُعْلِنُونَ “Onlar bilmiyorlar mı ki, Allah onların gizlediklerini de bilir, açığa vurduklarını da.”
Ayetin muhatabı, münafıklar, onları kınayan Yahudiler veya her iki grup, veya onlarla beraber Allahın kitabını tahrif edenler olabilir.
Yani, Allah onların gizlediklerini de bilir, açıkladıklarını da… Böyle olunca Allah onların küfrü gizleyip imanı ilan etmelerini, Allahın kendilerine açtığı bilgileri gizlemelerini, diğerlerini açıklamalarını, ilâhî kelamı lafız ve mana olarak tahrif etmelerini de bilir.
78-وَمِنْهُمْ أُمِّيُّونَ “Onların bir kısmı ümmîlerdir.”
لاَ يَعْلَمُونَ الْكِتَابَ “(Bunlar), kitabı bilmezler.”
إِلاَّ أَمَانِيَّ “Ancak bazı kuruntular bilirler.”
Onlardan bir kısmı okuma-yazma bilmezler, dolayısıyla Tevratı mütalaa edemezler, onda olanları tahkik edemezler.
Ayette geçen “kitap” kelimesi “Tevrat” anlamında olabilir.
Emanî, ümniye kelimesinin çoğuludur. Ümniye, insanın kendi nefsinde kurduğu hayallerdir.
Yani, o ümmiler Tevratı tahrif edenlerden taklit yoluyla öğrendikleri yanlış inançlara, boş vaatlere inanırlar. Mesela, “Cennete ancak Yahudiler girecek.” “Cehenneme girseler bile ancak sayılı günlerde orada kalacaklar” gibi kuruntulara kapılırlar.
وَإِنْ هُمْ إِلاَّ يَظُنُّونَ “Onlar sadece zanda bulunurlar.”
Onlar, bilgiye ulaşamamış, zan içinde olan kimselerdir. Zanda her ne kadar sahibi kesin inansa da katî olmayan bir itikad ve görüş söz konusudur. Mukallidin itikadı ve bir şüpheden dolayı haktan sapan birinin inancı böyledir.
79- فَوَيْلٌ لِّلَّذِينَ يَكْتُبُونَ الْكِتَابَ بِأَيْدِيهِمْ ثُمَّ يَقُولُونَ هَذَا مِنْ عِندِ اللّهِ لِيَشْتَرُواْ بِهِ “Elleriyle Kitab’ı yazıp sonra da onu az bir karşılığa değişmek için, “Bu, Allah’ın katındandır” diyenlerin vay onların hâline!”
فَوَيْلٌ لَّهُم مِّمَّا كَتَبَتْ أَيْدِيهِمْ “Ellerinin yazdıklarından ötürü vay onların hâline!”
وَوَيْلٌ لَّهُمْ مِّمَّا يَكْسِبُونَ “Kazandıklarından dolayı vay onların hâline!”
Onlar, kitabı ya doğrudan tahrif veya manasını yanlış te’villerle te’vil etmek sûretiyle dünya malını elde etmek istiyorlar. Bu şekilde elde ettikleri her ne kadar çok da olsa, bunun sonucu olarak kendilerine gelecek olan daimi azaba nisbetle az bir şey sayılır.
80- وَقَالُواْ لَن تَمَسَّنَا النَّارُ إِلاَّ أَيَّاماً مَّعْدُودَةً “Bir de dediler ki: Sayılı günler dışında cehennem ateşi bize asla dokunmaz.”
Rivayete göre onların bir kısmı şöyle dedi: Ancak buzağıya taptığımız kırk gün sayısınca bize azap verilecek.
Bir kısmı da şöyle dedi: Dünyada insanların yaşayacağı müddet yedi bin senedir. Biz, her bin seneye mukabil bir gün azap göreceğiz.
قُلْ أَتَّخَذْتُمْ عِندَ اللّهِ عَهْدًا “De ki: Siz Allah nezdinde bir ahit mi aldınız?”
فَلَن يُخْلِفَ اللّهُ عَهْدَهُ “Böyle ise, Allah sözünden dönmez.”
Eğer Allahtan bu konuda bir söz aldınızsa, Allah elbette sözünde duracaktır.
Ayette, Allah için haber verdiği şeylerin hilafını yapmanın muhal olduğuna bir delil vardır.
أَمْ تَقُولُونَ عَلَى اللّهِ مَا لاَ تَعْلَمُونَ “Yoksa Allah’a karşı bilemeyeceğiniz şeyleri mi söylüyorsunuz?”
81- بَلَى مَن كَسَبَ سَيِّئَةً وَأَحَاطَتْ بِهِ خَطِيئَتُهُ فَأُوْلَئِكَ أَصْحَابُ النَّارِ “Evet, kötülük işleyip günahı her yandan kendisini kuşatmış olan kimseler var ya, işte onlar cehennem ashabıdır.”
Onlar, cehennem azabının uzun süre kendilerine dokunmayacağını iddia etmişlerdi. Ayetin bu kısmı, onların sözünün batıl olduğuna genel bir cihetle isbat eder.
Seyyie, bilerek işlenen çirkin iştir. Kesb ise aslında faydalı şeyi celbe çalışmaktır. Onların seyyie işlemelerinin “kesb” fiili ile ifade edilmesi, “Onları elem verici bir azapla müjdele!” (Âl-i İmran, 21) üslûbu üzeredir.
Böyle biri, hataların her yönden kendisini kuşattığı, bütün hallerini içine aldığı bir kimsedir.
Böyle bir durum kâfir için söz konusudur. Çünkü kâfir olmayan birisi için kalben tasdik ve lisanen ikrardan başka bir hasenesi olmasa bile, hatalar her taraftan onu sarmış olamaz. Bundan dolayı selef âlimleri ayeti “küfür” ile tefsir ettiler.
Bunun tahkiki şöyledir:
Kişi günah işlediğinde, buna son vermezse benzerini yapmaya alışır, gittikçe onu işlemek meyli kendisinde kuvvetlenir. Zamanla hem onu, hem daha büyüğünü işlemeye başlar. Öyle ki, günahlar onu istila eder ve kalbinin bütün latifelerine bulaşır. Kişi sonunda bozulmuş tabiatı ile günahlara meyilli bir hâle gelir, onları istihsan eder, bunlardan başkasında lezzet olmadığına inanır, engel olmaya çalışana buğzeder, o konuda nasihat edeni yalanlar. Şu ayet, bu manaya işaret etmektedir:
“Sonra, Allah’ın âyetlerini yalanladıkları ve onlarla alay etmekte oldukları için, kötülük işleyenlerin akıbeti çok kötü oldu.” (Rum, 10)
Onlar dünyada cehennem ateşini netice verecek işlerle hemhâl oldukları gibi, ahirette de ateşle iç içe olacaklardır.
هُمْ فِيهَا خَالِدُونَ “Onlar orada ebedî kalacaklardır.”
Onlar orada daimîdirler.
Veya, çok uzun zaman orada kalacaklardır.
Gördüğün gibi, ayette büyük günah işleyenin cehennemde ebedi kalacağına bir delil yoktur, keza önceki ayette de yoktur.
82 - وَالَّذِينَ آمَنُواْ وَعَمِلُواْ الصَّالِحَاتِ أُولَئِكَ أَصْحَابُ الْجَنَّةِ “İman edip salih ameller işleyenler ise, işte onlar cennet ashabıdır.”
هُمْ فِيهَا خَالِدُونَ “Onlar orada ebedî kalacaklardır.”
Cenab-ı Hak burada da âdeti üzere cehennemle tehditten hemen sonra cennet ile vaatte bulundu, ta ki rahmeti ümit edilsin, azabından da korkulsun.
Amelin imana atfedilmesi, onun imanla aynı şey olmadığına delalet eder.
83- وَإِذْ أَخَذْنَا مِيثَاقَ بَنِي إِسْرَائِيلَ “Hani, biz İsrailoğulları’ndan şöyle söz almıştık:”
لاَ تَعْبُدُونَ إِلاَّ اللّهَ “Allah’tan başkasına ibadet etmezsiniz.”
Ayette “Ne kâtip zarar görür, ne de şahit (Kâtip de, şahit de bir zarar görmesin.)” (Bakara, 282) ayetinde olduğu gibi nehiy manasında ihbar vardır. Yani, “Allahtan başkasına ibadet etmeyin!” Bu şekilde yasaklamak, açık yasaklamaktan çok daha etkili ve beliğdir. Çünkü bu üslûbta, sanki yasaklanan şey artık işlenmemekte ve sona ermiş bulunmaktadır.
وَبِالْوَالِدَيْنِ إِحْسَاناً وَذِي الْقُرْبَى وَالْيَتَامَى وَالْمَسَاكِينِ “Anne- babaya, yakınlara, yetimlere, miskinlere iyilik edersiniz.”
Mesakî, miskîn kelimesinin çoğuludur. Bu ise “sükûn” kökünden gelir. Sanki fakirlik onu yerinden kıpırdayamaz hâle getirmiştir.
وَقُولُواْ لِلنَّاسِ حُسْناً “İnsanlara güzel sözler söyleyin.”
وَأَقِيمُواْ الصَّلاَةَ “Namazı dosdoğru kılın.”
وَآتُواْ الزَّكَاةَ “Zekâtı verin.”
ثُمَّ تَوَلَّيْتُمْ إِلاَّ قَلِيلاً مِّنكُمْ وَأَنتُم مِّعْرِضُونَ “Sonra pek azınız hariç, yüz çevirerek sözünüzden döndünüz.”
Ayetteki hitap Hz. Peygamber devrindeki Yahudileredir. Onlardan öncekiler de bu hitaba dâhil olabilirler.
“Sonra pek azınız hariç...”
Bu az grup, neshedilmezden (yürürlükten kaldırılmazdan) önce Yahudiliğin şartlarını yerine getirenler ve bir de onlardan İslâma girenlerdir.
Yüz çevirmelerinin ayette ism-i fail sığasıyla nazara verilmesi, “Siz, vefadan ve taatten yüz çevirmeyi âdet haline getirmiş bir kavimsiniz” manasına işaret eder.
84 -وَإِذْ أَخَذْنَا مِيثَاقَكُمْ “Hani, sizden şöyle söz almıştık:”
لاَ تَسْفِكُونَ دِمَاءكُمْ “Birbirinizin kanını dökmezsiniz.”
وَلاَ تُخْرِجُونَ أَنفُسَكُم مِّن دِيَارِكُمْ “Birbirinizi yurtlarınızdan çıkarmazsınız.”
Burada “şöyle şöyle yapmayınız” manası beliğ bir şekilde ifade edilmektedir. Bundan murat birbirlerini öldürmemeleri ve vatandan sürüp çıkarmamalarıdır.
Bununla beraber şu manaya da dikkat çekilmiştir:
“Birbirinizin kanını akıtmayı ve birbirinizi vatanınızdan çıkarmayı mubah kılan şeyleri yapmayınız”
Ayrıca, tasavvufi yönden şöyle de anlaşılabilir:
“Sizi küçük düşürecek ve ebedi hayatınıza zarar verecek şeyleri yapmayın. Çünkü gerçek katl, işte böyle bir durumdur. Keza, asıl vatan olan cennetten sizi alıkoyacak hallerden uzak kalın. Çünkü hakiki sürgün, cennetten uzak kalmaktır.”
ثُمَّ أَقْرَرْتُمْ وَأَنتُمْ تَشْهَدُونَ “Sonra görerek, bunu böylece kabul etmiştiniz.”
85- ثُمَّ أَنتُمْ هَؤُلاء تَقْتُلُونَ أَنفُسَكُمْ “Sonra siz o kimselersiniz ki, birbirinizi öldürüyorsunuz.”
وَتُخْرِجُونَ فَرِيقاً مِّنكُم مِّن دِيَارِهِمْ “Sizden olan bir grubu diyarlarından çıkarıyorsunuz.”
Onlar bu konularda söz vermiş, bunu ikrar etmiş ve şehadette bulunmuşlardı.
Böyle iken bunu bozmaları bu şekilde yadırganmıştır.
تَظَاهَرُونَ عَلَيْهِم بِالإِثْمِ وَالْعُدْوَانِ “Onlar aleyhinde kötülük ve düşmanlık yapmada birbirinize arka çıkıyorsunuz.”
وَإِن يَأتُوكُمْ أُسَارَى تُفَادُوهُمْ وَهُوَ مُحَرَّمٌ عَلَيْكُمْ إِخْرَاجُهُمْ “Yurtlarından çıkarılmaları size haram kılınmış iken, size esir olarak gelirlerse fidyeleşmeye kalkıyorsunuz.”
Rivayete göre Yahudilerin Benî Kurayza kabilesi Medinedeki Evs kabilesiyle, Benî Nadîr de Hazrec’le dostluk anlaşması yapmıştı. Savaş olduğunda, öldürmek diğer tarafın diyarını harap etmek ve onları sürgüne göndermek hususunda anlaşmış oldukları kabileye yardım ediyorlardı. İki fırkadan esir olanlar olduğunda, toplanıp fidye ile kurtarmaya çalışıyorlardı.
Tasavvufî yönden, ayetten şöyle işarî bir mana nazara verilir:
“Onlar şeytanların elinde esir olduğunda, irşad ve vaazla onları kurtarmaya çalışıyorsunuz. Hâlbuki sizler kendinizi daha irşat edememişsiniz!” Bu, “İnsanlara iyiliği emreder de kendinizi unutur musunuz!” (Bakara, 44) ayetinde olduğu gibi, irşad edenlerin önce bunları kendilerinin uygulaması gerektiğini anlatır.
أَفَتُؤْمِنُونَ بِبَعْضِ الْكِتَابِ وَتَكْفُرُونَ بِبَعْضٍ “Yoksa siz Kitab’ın (Tevrat’ın) bir kısmına inanıp, bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz?”
Fidye ile kurtarmak gibi kitabın bazı hükümlerine inanıyor, birbirinizle savaşmak ve birbirinizi yurdundan etmek gibi hükümleri inkâr mı ediyorsunuz?
فَمَا جَزَاء مَن يَفْعَلُ ذَلِكَ مِنكُمْ إِلاَّ خِزْيٌ فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا “Artık sizden bunu yapanın cezası, dünya hayatında rezil olmaktan başka bir şey değildir.”
Benî Kurayzanın bir kısmının öldürülmesi ve diğerlerinin de esir edilmesi, Benî Nadirin sürgüne gönderilmesi, diğerlerinin de cizyeye mahkum olmaları ayetin manasının bazı tezahürleridir.
وَيَوْمَ الْقِيَامَةِ يُرَدُّونَ إِلَى أَشَدِّ الْعَذَابِ “Kıyamet gününde ise onlar azabın en şiddetlisine uğratılırlar.”
İsyanları şiddetli olduğu için cezaları da şiddetli olacaktır.
وَمَا اللّهُ بِغَافِلٍ عَمَّا تَعْمَلُونَ “Allah, yaptıklarınızdan asla gafil değildir.”
Ayetin bu kısmı, onlara yönelik ilâhî tehdidi te’kid eder. Yani Allahu Teâlâ daima onların hâlini tarassut eder, onların yaptıklarından gafil kalmaz.
86- أُولَئِكَ الَّذِينَ اشْتَرَوُاْ الْحَيَاةَ الدُّنْيَا بِالآَخِرَةِ “İşte onlar, ahireti verip dünya hayatını satın alan kimselerdir.”
Yani, onlar dünya hayatını ahirete tercih ettiler.
فَلاَ يُخَفَّفُ عَنْهُمُ الْعَذَابُ “Artık bunlardan azap hiç hafifletilmez.”
Ne dünyadaki cizye ödemeleri azaltılır, ne de ahiretteki azapları hafifletilir.
وَلاَ هُمْ يُنصَرُونَ “Ve onlara yardım da edilmez.”
87- وَلَقَدْ آتَيْنَا مُوسَى الْكِتَابَ “Andolsun, Mûsâ’ya Kitab’ı verdik.”
وَقَفَّيْنَا مِن بَعْدِهِ بِالرُّسُلِ “Ondan sonra ard arda peygamberler gönderdik.”
وَآتَيْنَا عِيسَى ابْنَ مَرْيَمَ الْبَيِّنَاتِ “Meryem oğlu İsa’ya beyyinat verdik.”
Hz. İsa’ya verilen beyyina, ya ölüleri diriltmek, anadan doğma körlerin gözünü açmak, cüzzamlı hastaları iyileştirmek, gaybî şeylerden haber vermektir veya Ona verilen İncildir.
وَأَيَّدْنَاهُ بِرُوحِ الْقُدُسِ “Onu Ruhu’l-Kudüs ile destekledik.”
Ruhu’l-Kudüs,
-Bundan murat, Hz. Cebrail’dir.
-Bundan muradın Hz. İsanın kendi ruhu olduğu da söylenmiştir. Onun ruhunun böyle vasfedilmesi, şeytanın dokunmasından temiz kalması sebebi iledir.
-Veya Allah nezdinde kıymetini ifade etmek içindir. Bundan dolayı Allah onu kendine izafetle söylemiştir.
-Veya Hz. İsa’nın bir erkek sulbünde veya hayızlı kadın rahminde bulunmaması yönüyledir.
-Ruhu’l-Kudüs’ten murat İncil de olabilir. Keza, Allahın ism-i azamı da olabilir. Hz. İsa o isimle ölüleri diriltiyordu.
أَفَكُلَّمَا جَاءكُمْ رَسُولٌ بِمَا لاَ تَهْوَى أَنفُسُكُمُ اسْتَكْبَرْتُمْ “Ama siz, her peygamber nefislerinizin hoşunuza gitmeyen şeyleri getirdikçe, kibirlendiniz?!”
Her gelen peygamber nefsinizin hoşuna gitmeyen şeyleri getirdiğinde imandan ve peygamberlere tâbi olmaktan kaçındınız.
فَفَرِيقاً كَذَّبْتُمْ “Onların bir kısmını yalanladınız.”
Hz. Musa ve Hz. İsa gibi bir kısım peygamberleri yalanladınız.
وَفَرِيقاً تَقْتُلُونَ “Bir kısmını da öldürüyorsunuz.”
Hz. Zekeriya ve Hz. Yahya gibi bir kısım peygamberleri de öldürüyordunuz.
Peygamberleri öldürmeleri aslında mazide olup bitmiş bir durum iken, geniş zaman sığası ile bunu ifade etmek, o şeni’ manzarayı nefislerde hazır etmek içindir. Çünkü, yapılan iş, çok korkunçtur.
Veya ayet sonlarına uyum noktasında böyle getirilmiştir.
Veya ayetin nâzil olduğu dönemdeki Yahudilerin de Hz. Peygamberi öldürmek peşinde olduklarına delalet etmek içindir.
Nitekim Hz. Peygambere sihir yapmışlar, zehirli bir koyunla öldürmeye çalışmışlardır. Ancak Allahu Teâlâ özel lütfuyla peygamberini korumuştur.
88- وَقَالُواْ قُلُوبُنَا غُلْفٌ “Bir de, “Kalplerimiz örtülüdür” dediler.
Bundan murat, kalplerinin yaratılıştan örtülü olduğu, bundan dolayı Hz. Peygamberin getirdiklerinin buralara varmadığı ve kendileri tarafından anlaşılmadığını anlatmaktır.
Veya “kalplerimiz ilim kaplarıdır, ne duysa anlar, ama senin dediklerini anlamıyor.”
Veya “kalplerimiz ilimle dolu olduğundan, onlarda olanlar bize yetiyor, başkasına ihtiyaç bırakmıyor” manası da kastedilmiş olabilir.
بَل لَّعَنَهُمُ اللَّه بِكُفْرِهِمْ “Öyle değil, inkârları sebebiyle Allah onları lânetlemiştir.”
Ayet, onların sözlerini reddeder. Mana şöyledir:
“Hayır, durum sizin dediğiniz gibi olamaz. Kalpler fıtrat üzere ve hakkı kabule müheyya bir şekilde yaratılmıştır. Lakin Allah, onların inkârı sebebiyle kalplerini anlayışsız hâle getirmiş, kabiliyetlerini ibtal etmiştir.”
“Veya, o kalpler senin söylediğini kendilerinde bulunan bir arızadan dolayı değil, onların küfrü sebebiyle Allah o kalpleri anlayıştan mahrum bir hale getirmiştir. Nitekim Allah şöyle buyurur:
“İşte bunlar, Allah’ın lânetleyip, kulaklarını sağır ve gözlerini kör ettiği kimselerdir.” (Muhammed, 23)
“Veya, onlar mel’un kâfirlerdir. Onlar için ilim iddiasında bulunmak, sana ihtiyaçları olmadığını zannetmek ne kadar da uzaktır.”
فَقَلِيلاً مَّا يُؤْمِنُونَ “Bu yüzden pek az iman ederler.”
Yani, onların imanı çok çok az bir imandır. Mesela sadece bazı kitaplara inanırlar.
Bundan murat, iman etmemeleri de olabilir.
89- وَلَمَّا جَاءهُمْ كِتَابٌ مِّنْ عِندِ اللّهِ مُصَدِّقٌ لِّمَا مَعَهُمْ “Kendilerine ellerindekini (Tevrat’ı) tasdik eden bir kitap (Kur’an) gelince (onu inkâr ettiler).”
Allah katından gelen Kur’an, onların kitaplarında olanı tasdik etmektedir.
وَكَانُواْ مِن قَبْلُ يَسْتَفْتِحُونَ عَلَى الَّذِينَ كَفَرُواْ “Hâlbuki, daha önce (bu kitabı getirecek peygamber ile) inkârcılara karşı yardım istiyorlardı.”
Yahudiler, müşriklere galip gelmek için böyle bir kitabın gelmesini bekliyor ve “Allahım, Tevratta bildirilen ahir zaman peygamberiyle bize yardım et” diyorlardı.
Veya bundan murat, Yahudilerin onlara “sizden bir peygamber çıkacak, zamanı yaklaştı” diye haber vermeleri de olabilir.
فَلَمَّا جَاءهُم مَّا عَرَفُواْ كَفَرُواْ بِهِ “(Tevrat’tan) tanıyıp bildikleri (bu peygamber) kendilerine gelince, onu inkâr ettiler.”
Önceden bilmiş oldukları hak geldiğinde, hasetleri sebebiyle ve riyasetlerinin ellerinden kaçma korkusuyla onu inkâr ettiler.
فَلَعْنَةُ اللَّه عَلَى الْكَافِرِينَ “Artık Allah’ın lâneti kafirlerin üzerine olsun.”
“Onların üzerine olsun” yerine “kâfirlerin üzerine olsun” denilmesi, küfürleri sebebiyle böyle bir lanete müstahak olduklarını gösterir. Bu durumda, ayette ifade edilen kâfirler belli kâfirlerdir.
Ancak, ayet bütün kâfirleri içine alan bir laneti ifade ediyor da olabilir. Onlar da evleviyetle bu hükme tâbi olurlar. Çünkü kelâm onlar hakkındadır.
90- بِئْسَمَا اشْتَرَوْاْ بِهِ أَنفُسَهُمْ أَن يَكْفُرُواْ بِمَا أنَزَلَ اللّهُ بَغْياً أَن يُنَزِّلُ اللّهُ مِن فَضْلِهِ عَلَى مَن يَشَاء مِنْ عِبَادِهِ “Allah’ın kendi lütfundan kullarından dilediğine vahiy indirmesine hased ederek, Onun indirdiklerini inkâr etmek yüzünden kendileri için ne kötü şey satın aldılar!”
Onlar, bu yaptıklarıyla kendilerini cezadan kurtarmış sanıyorlardı.
فَبَآؤُواْ بِغَضَبٍ عَلَى غَضَبٍ “İşte bu yüzden de gadap üstüne gadaba uğradılar.”
Mahlûkatın en efdali olan Hz. Muhammedi inkâr etmeleri ve Ona hasetleri sebebiyle Allahın gadabına maruz kaldılar.
Veya bundan murat, önce Hz. İsayı, ardından da Hz. Muhammedi (asm) inkârları olabilir.
وَلِلْكَافِرِينَ عَذَابٌ مُّهِينٌ “Kâfirler için zillet verici bir azap vardır.”
Günahkâr kimselerin azabı, onları temizleyicidir. Ama kâfirlerin azabı daimidir ve zillet vericidir.
91- وَإِذَا قِيلَ لَهُمْ آمِنُواْ بِمَا أَنزَلَ اللّهُ قَالُواْ نُؤْمِنُ بِمَآ أُنزِلَ عَلَيْنَا “Onlara, “Allahın indirdiğine iman edin” denildiğinde, “Biz kendimize indirilene iman ederiz” dediler.”
Ayetin ifadesi, Allahın indirdiği bütün kitaplara imanı içine alır.
وَيَكْفُرونَ بِمَا وَرَاءهُ “Ve ondan başkasını inkâr ederler.”
وَهُوَ الْحَقُّ مُصَدِّقاً لِّمَا مَعَهُمْ “Hâlbuki o, yanlarındakini (Tevrat’ı) tasdik eden hak bir kitaptır.”
Ayetin bu kısmı, onların sözünü reddi tazammun eder. Çünkü onlar Tevrata uygun olanı inkâr edince, aslında onu da inkâr etmiş olurlar.
قُلْ فَلِمَ تَقْتُلُونَ أَنبِيَاء اللّهِ مِن قَبْلُ إِن كُنتُم مُّؤْمِنِينَ “De ki: Eğer gerçekten mü’min kimseler iseniz, niçin daha önce Allah’ın peygamberlerini öldürüyordunuz?”
Tevrata iman iddiasıyla peygamberleri öldürmek bir arada olamaz. Çünkü Tevrat, böyle bir şeye izin vermez.
Ayetin ilk muhatapları Hz. Peygamber devrindeki Yahudilerdir ve onlar herhangi bir peygamber öldürmemişken, bunun kendilerine isnadı, bunların ecdadının fiili olup, onların da bu hâle razı bulunmalarından ve ellerinden gelse Hz. Peygamberi öldürmek istemelerindendir.
92-وَلَقَدْ جَاءكُم مُّوسَى بِالْبَيِّنَاتِ “Andolsun, Mûsâ size beyyinat ile gelmişti.
Beyyinattan murat, başka ayette anlatılan dokuz mu’cizedir.1
ثُمَّ اتَّخَذْتُمُ الْعِجْلَ مِن بَعْدِهِ وَأَنتُمْ ظَالِمُونَ “Arkasından sizler zalimler olarak buzağıyı ilâh edinmiştiniz.”
Yani, Musa’nın Tura gitmesinden sonra buzağıyı ilah edinerek ona ibadetle kendinize zulmettiniz.
Veya Allahu Tela’nın ayetlerini ihlal ile zalimler oldunuz.
Veya bu bir ara cümlesi olabilir. Yani, “ve siz, zulüm işlemeyi âdet edinmiş bir kavimsiniz.”
Ayetin sevki, onların biraz önce nazara verilen “Biz kendimize indirilene iman ederiz” demelerine bir reddir. Yani, bunlar aslında kendilerine indirilene de tam iman etmemişlerdir.
Ayette, onların Hz. Peygamberle olan ilişkilerinin, sebeblerinin Hz. Musa ile olan ilişkisi gibi olduğuna bir tenbih vardır.
93- وَإِذْ أَخَذْنَا مِيثَاقَكُمْ وَرَفَعْنَا فَوْقَكُمُ الطُّورَ “Hani, Tûr’u üstünüze kaldırıp sizden kesin söz almıştık:”
خُذُواْ مَا آتَيْنَاكُم بِقُوَّةٍ “Size verdiğimize (Kitab’a) sımsıkı sarılın.”
وَاسْمَعُواْ “Ve ona kulak verin.”
“Onlara şöyle dedik: Tevratta size emredilenleri ciddiyetle yapın, uygulamak niyetiyle kulak verin”
قَالُواْ سَمِعْنَا وَعَصَيْنَا “Onlar ise, “işittik ve isyan ettik” dediler.”
“Sözünü işittik, emrine isyan ettik” dediler.
وَأُشْرِبُواْ فِي قُلُوبِهِمُ الْعِجْلَ بِكُفْرِهِمْ “İnkârları yüzünden buzağı sevgisi onların kalplerine sindirildi.”
Nasıl ki boya, kumaşa sinerse, içilen şey bedenin her tarafına yayılırsa, buzağı muhabbeti onların dem ve damarlarına kadar işledi.
Böyle yapmaları küfürleri sebebi iledir. Çünkü onlar Mücessime veya Hulûliye görüşünde idiler.2 İlah edindikleri o buzağı heykelinden daha hayret verici bir cisim görmemişlerdi. Böylece Samirinin onları sevkettiği şey kalplerinde yerleşmişti.
قُلْ بِئْسَمَا يَأْمُرُكُمْ بِهِ إِيمَانُكُمْ إِن كُنتُمْ مُّؤْمِنِينَ “Onlara de ki: Eğer mü’min kimseler iseniz, imanınız size ne çirkin şeyler emrediyor!”
Yani, Tevrata olan imanınız mı sizi buzağıya tapmayı veya daha genel bir şekilde üstteki ayetlerde sayılan kusurları işlemeyi emrediyor?
Ayetin bu kısmı, onların Tevrata olan imanının da geçerli bir iman olmadığını ortaya koyar. Yani, “Eğer Tevrata inanmış kimselerseniz, o size bu çirkin işleri yapmayı emretmedi, ona olan imanınız bunları yapmaya size ruhsat vermez.”
Veya “Eğer ona inanmış kimselerseniz, bu imanınız size ne kötü şeyler emrediyor! Çünkü mü’minin, ancak imanının gerektirdiği şeyleri yapması uygun olur. Lakin Tevrata olan iman bunu emretmiyorsa, o zaman siz gerçekte mü’min değilsiniz.”
94- قُلْ إِن كَانَتْ لَكُمُ الدَّارُ الآَخِرَةُ عِندَ اللّهِ خَالِصَةً مِّن دُونِ النَّاسِ فَتَمَنَّوُاْ الْمَوْتَ إِن كُنتُمْ صَادِقِينَ “De ki: Eğer Allah katında ahiret yurdu diğer insanlar için değil de, yalnız sizin içinse ve doğru söyleyenler iseniz, haydi ölümü temenni edin!”
Onlar “Cennete ancak Yahudiler girecek” diyorlardı.
“Haydi ölümü temenni edin!”
Çünkü kendisinin cennet ehli olduğuna yakînen inanan, elbette oraya iştiyak duyar ve şâibelerle dolu şu dünyadan bir an önce kurtulmak ister. Mesela Hz. Ali şöyle demiştir:
“Ölümün üzerine düşsem veya ölüm benim üzerime düşse hiç aldırmam.”
Ammar Bin Yasir de Sıffînde şöyle demişti:
“Şimdi dostlara, Hz. Muhammede ve O’nun hizbinden olanlara kavuşuyorum.”
Hz. Huzeyfe de ölüm anında şöyle demişti: “Özlenen bir dost geldi. Pişman olan felah bulmasın!”
İşte, ölümü bilenler böyle söylemişler. Yahudiler de ahirette cenneti umuyorlarsa, ölümü temennî etmeleri gerekir.
95-وَلَن يَتَمَنَّوْهُ أَبَدًا بِمَا قَدَّمَتْ أَيْدِيهِمْ “Fakat ellerinin yaptıkları yüzünden onu hiçbir zaman temenni etmeyecekler.”
Onlar, Peygamberimizi ve Kur’anı inkâr ve Tevratı tahrif etmeleri gibi cehennemi netice verecek çok işler yaptıklarından, ölümü asla istemeyeceklerdir.
Ayette “ellerinin yaptıkları yüzünden” denilmesi,
-Çünkü, iş yapan el, özellikle insanın elidir.
-İnsan, bütün sanatlarını el ile yapar ve ekser menfaatlerini el ile elde eder.
Bundan dolayı “yed = el” kelimesiyle bazen nefis, bazen da kudret manası kastedilir.
Yahudilerin asla ölümü istemiyecekleri, gaybtan bir haberdir, haber verildiği gibi gerçekleşmiştir. Çünkü “evet, biz ölümü temennî ediyoruz” deseler elbette nakledilir ve şöhret bulurdu. Çünkü temennî kalbin ameli değildir ki gizli kalsın! Aksine temennî “keşke şöyle olsa” tarzında konuşmakla olur. Temenni kalple olsaydı “biz bunu temennî ettik” derlerdi.
Hz. Peygamberden şöyle rivayet edilir: “Şayet temenni etselerdi, bunların her biri yutkunamaz, olduğu yerde ölürdü. Yeryüzünde bir tek yahudî kalmazdı.”
وَاللّهُ عَلِيمٌ بِالظَّالِمينَ “Allah zâlimleri çok iyi bilendir.”
Ayet, Yahudiler için bir tehdittir ve onların zâlim olduklarına bir tenbihtir. Çünkü kendilerinde olmayan bir hâli dava etmekte ve olan bir hâli ise nefyetmektedirler.
96-وَلَتَجِدَنَّهُمْ أَحْرَصَ النَّاسِ عَلَى حَيَاةٍ وَمِنَ الَّذِينَ أَشْرَكُواْ “Andolsun, sen onları hayata, bütün insanlardan hatta Allah’a ortak koşanlardan bile daha hırslı olduklarını görürsün.”
Ayette hayatın elif – lâmsız gelmesi, bununla onun fertlerinden bir fert olan “uzun hayat” murat edilmesindendir.
Ayet, onların ancak dünya hayatını bildiklerini, buna da tüm hırslarıyla yöneldiklerini anlatır, onları şiddetle kınar, başlarına vurur. Çünkü onlar ahirette cezayı ikrar etmekle beraber, inkâr edenlerden çok daha fazla hırs göstermeleri, kendilerinin ateşe gideceklerini bilmelerine delâlet eder.
يَوَدُّ أَحَدُهُمْ لَوْ يُعَمَّرُ أَلْفَ سَنَةٍ “Onların her biri bin yıl yaşamak ister.”
وَمَا هُوَ بِمُزَحْزِحِهِ مِنَ الْعَذَابِ أَن يُعَمَّرَ “Hâlbuki uzun yaşamak, onu azaptan kurtaracak değildir.”
وَاللّهُ بَصِيرٌ بِمَا يَعْمَلُونَ “Allah, onların bütün yaptıklarını görendir.”
Allah, onların ne yaptıklarını elbette görür ve onları cezalandırır.
Dipnotlar:
1 Bkz. İsra, 101.
2 Mücessime, Allah’a el -ayak gibi azalar nisbet ederek O’nu insana benzeten batıl bir mezheptir. Hulûliye ise, Allahı alemin içinde münderiç görür. Hâlbuki Allah, alemin yaratıcısıdır, -haşa- ondan bir cüz değildir.
97- قُلْ مَن كَانَ عَدُوًّا لِّجِبْرِيلَ فَإِنَّهُ نَزَّلَهُ عَلَى قَلْبِكَ بِإِذْنِ اللّهِ مُصَدِّقاً لِّمَا بَيْنَ يَدَيْهِ وَهُدًى وَبُشْرَى لِلْمُؤْمِنِينَ “De ki: Her kim Cebrail’e düşman ise, bilsin ki: O, Allah’ın izni ile onu (Kur’an’ı); önceki kitapları doğrulayıcı, mü’minler için de bir hidayet rehberi ve müjde verici olarak senin kalbine indirmiştir.”
Sebeb-i Nüzûl
Ayet, Abdullah Bin Suriya hakkında indi. Bu, Hz. Peygambere kendisine kimin vahiy getirdiğini sordu. Hz. Peygamber “Cibril” deyince, İbnu Suriya “O bizim düşmanımızdır, defalarca bize düşmanlık yaptı. O, bizim Peygamberimize Buhtunnasr’ın Beytü’l-Makdisi harap edeceği haberini indirdi. Bunun üzerine biz Buhtunnasrı öldürecek birini gönderdik, onu Babilde gördü, ama Cibril onu öldürmesine engel oldu ve şöyle dedi: “Eğer Rabbiniz ona sizi helak etmeyi emretmişse, sizi ona saldırtmaz. Değilse de neye dayanarak öldüreceksiniz?”
Denildi ki, Hz. Ömer bir gün Yahudilerin medreselerine vardı ve onlara Cibrille alakalı sordu. Dediler ki: “O bizim düşmanımızdır, sırlarımızı Muhammed’e aktarıyor. Çöküntü ve azaplar da O’nun eliyle geliyor. Mikail ise, bolluk ve selâmet getirir.”
Bunun üzerine Hz. Ömer “peki, bu iki meleğin Allah yanında konumları nedir?” dedi.
Dediler: “Cibril sağında, Mikail ise solunda yer alır. Ama aralarında düşmanlık vardır.”
Hz. Ömer şöyle dedi: “Eğer dediğiniz gibi ise, onlar birbirine düşman olamaz ve siz de eşekten daha nankör varlıklarsınız. Her kim onlardan birine düşman olursa, o Allahın düşmanıdır.”
Sonra Hz. Ömer döndü. Hz. Cebrailin bu ayetleri Peygambere vahyetmiş olduğunu gördü. Hz. Peygamber şöyle buyurdu: “Ya Ömer, Rabbin sana muvafakat etti.”
“O, Allah’ın izni ile onu .… indirmiştir” derken, zamirin Kur’ana râci olduğu anlaşılıyor. Normalde zamir göndermek için önceden zikredilmesi bir esastır. Ama bu şekilde gelmesi, O’nun şanının büyüklüğüne delalet eder. Sanki belli oluşu ve son derece iştihar etmesiyle, önceden zikrine ihtiyaç olmamıştır.
“Senin kalbine” derken, kalbin nazara verilmesi şundandır:
Vahyin ilk kabul yeri ve mahalli Hz. Peygamberin kalbidir.
“O, önceki kitapları doğrulayıcı, mü’minler için de bir hidayet rehberi ve müjde vericidir.” Böyle olunca, onlardan her kim Cebrail’e düşmanlık yaparsa, insafsızlık etmiş olur veya o düşmanlık sebebiyle kendisine gelen kitabın vahiyle sana indiğini inkâr etmiş olur. Çünkü o, önceki kitapları tasdik eden bir kitap olarak nazil olmuştur.
“Her kim Cebrail’e düşmansa…” ifadesinin cevabı hazfedilmiş de olabilir. Mesela “…öfkesinden ölsün” veya “o bana düşmandır, ben de ona düşmanım.”
Nitekim sonraki ayette şöyle denilmiştir:
98- مَن كَانَ عَدُوًّا لِّلّهِ وَمَلآئِكَتِهِ وَرُسُلِهِ وَجِبْرِيلَ وَمِيكَالَ فَإِنَّ اللّهَ عَدُوٌّ لِّلْكَافِرِينَ “Her kim Allah’a, Onun meleklerine, peygamberlerine, Cebrail ve Mîkâil’e düşman olursa, iyi bilsin ki, Allah da kâfirlere düşmandır.”
Allaha düşmanlık, inadına O’na muhalefettir veya seçkin kullarına düşman olmaktır. Ayette önce Allaha düşmanlığın nazara verilmesi, diğerlerinin şanını büyütmek içindir. Tıpkı şu ayette olduğu gibi:
“(O münafıklar) Sizi razı etmek için, Allah’a yemin ederler. Eğer mü’min iseler, Allah ve Resûlü’nü razı etmeleri daha layıktır.” (Tevbe, 62)
Ayette Cebrail ve Mikail aslında meleklere dâhilken ayrıca sayılmaları, onların üstünlüğünü gösterir. Öyle ki, bu ikisi sanki ayrı birer cinstir.
Bu ikisinin müstakil olarak zikri, bir tek meleğe bile düşman olmakla hepsine düşman olmanın inkârda ve Allahın düşmanlığını celbetmede eşit olduğuna tenbihtir. Onların birine düşmanlık eden, hepsine düşmanlık yapmış gibi olur. Çünkü onların düşmanlığını veya sevgisini gerektiren şey, gerçekte birdir.
Bu iki meleğin ismen yer alması, aynı zamanda tartışmanın bu ikisi hakkında olmasındandır.
Ayette “Allah onlara düşmandır” yerine “Allah kâfirlere düşmandır” denilmesi Allahın onlara olan düşmanlığının küfürleri sebebiyle olduğuna delalet etmesi içindir. Meleklere ve peygamberlere düşman olmak küfürdür.
99- وَلَقَدْ أَنزَلْنَآ إِلَيْكَ آيَاتٍ بَيِّنَاتٍ “Andolsun, biz sana apaçık âyetler indirdik.”
وَمَا يَكْفُرُ بِهَا إِلاَّ الْفَاسِقُونَ “Bunları ancak fasıklar inkâr eder.”
Ayette fasıklardan murat, kâfirlerin inatçı olanlarıdır. Fısk, günahların bir kısmında kullanıldığında, onun büyüklüğüne delâlet eder. Sanki onun sınırından aşılmıştır.
Sebeb-i Nüzûl
Ayet, İbnu Suriya’nın Hz. Peygambere: “Sen bize tanıdığımız bir şey getirmedin. Sana bir ayet indirilmedi ki, sana tâbi olalım” demesi üzerine nâzil oldu.
100- أَوَكُلَّمَا عَاهَدُواْ عَهْداً نَّبَذَهُ فَرِيقٌ مِّنْهُم “Onlar ne zaman bir antlaşma yaptılarsa, onlardan bir fırka o antlaşmayı bozmadı mı?”
Ayette, “onlardan bir fırka” denmesi, bazısının ilâhî ahdi bozmadığını gösterir.
بَلْ أَكْثَرُهُمْ لاَ يُؤْمِنُونَ “Doğrusu onların çoğu iman etmezler.”
Ayet, “acaba ahdi bozanlar az bir grup mu?” şeklindeki tevehhümü reddeder.
101- وَلَمَّا جَاءهُمْ رَسُولٌ مِّنْ عِندِ اللّهِ مُصَدِّقٌ لِّمَا مَعَهُمْ نَبَذَ فَرِيقٌ مِّنَ الَّذِينَ أُوتُواْ الْكِتَابَ كِتَابَ اللّهِ وَرَاء ظُهُورِهِمْ كَأَنَّهُمْ لاَ يَعْلَمُونَ “Onlara, Allah katından ellerinde bulunan Kitab’ı (Tevrat’ı) doğrulayıcı bir peygamber gelince, kendilerine kitap verilenlerden bir fırka, sanki bilmiyorlarmış gibi Allah’ın Kitab’ını (Tevrat’ı) arkalarına attılar.”
Onlarda olanı tasdik eden Hz. İsa ve Hz. Muhammed gibi bir peygamber geldiğinde kitap ehlinden bir kısmı, Allahın kitabını, yani Tevratı arkalarına attılar. Çünkü, Tevratı tasdik eden bir peygamberi inkar etmeleri, Peygamberin tasdik ettiği şeyi inkâr, ve Tevratta bulunan ve mu’cizelerle teyit edilmiş olan peygamberlere imanı bir tarafa atmak anlamına gelir.
“Allahın kitabını arkalarına atmaları”, ondan tümüyle yüz çevirmelerini anlatan bir meseldir. Çünkü, kendisine önem verilmeyen şey, bu tarzda arkaya atılır.
“Sanki bilmiyorlarmış gibi.”
Sanki onlar, onun Allahın kitabı olduğunu bilmiyorlar. Yani, aslında sağlam bir şekilde O’nun Allahın kitabı olduğunu bilirler, lakin inatlarından bilmezden gelirler.
Bil ki, Allahu Teâlâ bu iki ayetle Yahudilerin dört fırka olduğuna dikkat çekti.
1- Tevrata inanan ve onun hakkını vermeye çalışanlar.
Bunlar ehl-i kitaptan samimi iman edenlerdir ve sayıları azdır. Biraz önceki “Onların çoğu iman etmezler” ayeti, bu tarz iman edenlerin sayıca az olduğuna delâlet eder.
2- Açıktan açığa ahitlerini bozduklarını, inat ve fısk ile sınırları çiğnediklerini ilan edenler.
“Onlar ne zaman bir antlaşma yaptılarsa, onlardan bir fırka o antlaşmayı bozmadı mı?” (Bakara, 100) ayeti bunları anlatır.
3- Açıktan değil, ama yine de cehaletlerinden dolayı Allaha verdikleri sözü bozanlar.
Bunlar, çoğunluktur.
4-Zahiren Tevrata sarılan, ama gizlice onu terk edenler.
Bunlar, aslında durumu bilmektedirler, ama haset ve inatlarından böyle yaparlar. Bunlar, bildiği halde bilmez gibi hareket edenlerdir.
102- وَاتَّبَعُواْ مَا تَتْلُواْ الشَّيَاطِينُ عَلَى مُلْكِ سُلَيْمَانَ “Süleyman’ın saltanatı hakkında şeytanların uydurduklarının ardına düştüler.”
Ayet, bundan önceki “Onlardan bir fırka Allahın kitabını arkalarına attı” cümlesine atıftır. Yani, “Allahın kitabını attılar, okudukları sihir kitaplarına tâbi oldular.”
Denildi ki: Şeytanlar kulak hırsızlığı yapıyor ve duyduklarına çok yalanlar katarak kâhinlere bunları bildiriyorlardı. Kâhinler, bunları toplayıp insanlara öğretiyorlardı. Bu durum, Hz. Süleyman devrinde çok yaygınlaştı, öyle ki “cinler gaybı bilir. Süleyman’ın saltanatı bu ilimle meydana geldi. O, bu ilimle cin ve insi ve rüzgârı kendine itaat ettiriyor” denilmeye başlandı.
وَمَا كَفَرَ سُلَيْمَانُ “Oysa Süleyman (sihir yaparak) küfre girmedi.”
Bu ifade, onların yanlış iddialarını yalanlamadır. Ayette sihirden küfür kelimesiyle bahsedilmesi onun küfür olduğuna ve nebi olan birinin bundan masumiyetine delâlet etmesi içindir.
وَلَكِنَّ الشَّيْاطِينَ كَفَرُواْ “Fakat şeytanlar, küfre girdiler.”
Şeytanlar azdırmak ve yoldan çıkarmak için insanlara sihir öğretiyorlardı.
Sihirden murat, insanın tek başına yapamayacağı şeylerde, ona ulaşmak için şeytana yaklaşmakla yardım istemesidir. Böyle bir işe ise, şerlilik ve habis nefis sahibi olmada şeytana münasip olanlar teşebbüs eder. Çünkü birbirine katılma ve birbirine yardımcı olmada tenasüp bir şarttır. Bu ölçü ile, sihirle uğraşan kimse nebî ve veliden ayrılır. Ama, bir kısım insanların bazı âlet ve ilaçlar yardımıyla veya el çabukluğu ile yaptıkları hayret verici durumlar, sihir gibi mezmum, kötü değildir. Bunlara da “sihir” denmesi mecazendir veya bunlarda bulunan incelik sebebiyledir. Çünkü sihir kelimesi, asıl olarak sebebi gizli şeyler için kullanılır.
يُعَلِّمُونَ النَّاسَ السِّحْرَ وَمَا أُنزِلَ عَلَى الْمَلَكَيْنِ بِبَابِلَ هَارُوتَ وَمَارُوتَ “İnsanlara sihri öğretiyorlardı ve (özellikle de) Babil’deki Hârût ve Mârût adlı iki meleğe indirileni.”
“Ve (özellikle de) Babil’deki Hârût ve Mârût adlı iki meleğe indirileni.”
Ayetin bu kısmı, “sihir” üzerine atıftır, ikisinden de murat birdir.
Atıf, itibarın değişmesi sebebiyledir.
Veya bunlar vasıtasıyla gelen sihrin daha kuvvetli olduğunu ifade eder.
Ayette bahsi geçen iki melek Allahtan bir imtihan olmak üzere sihir öğretmek ve sihirle mu’cizenin birbirinden ayrılmasını sağlamak için indirildiler.
Onlarla alakalı şöyle anlatılır:
“Bu iki melek insan sûretinde gönderildi ve kendilerine şehvet verildi. Derken “Zühre” isimli bir kadınla karşılaştılar, kadın bunları şirke ve günahlara sevketti, sonra onlardan öğrendikleri ile semaya yükseldi.”
Bu kıssa, İsrailiyattandır ve belki de öncekilerin şifreli anlatımlarından biridir. Basîret sahipleri bu şifreyi çözmek gizli bir şey değildir.
Bu iki meleğin aslında iki adam olduğu, salahatleri sebebiyle kendilerine “melek” denildiği de söylenir. “Melik” şeklinde bir kıraat olması, bunu teyid etmektedir.
Bazıları ise, ayetin bu kısmını “Süleyman küfre girmedi…” kısmına atıfla “iki meleğe de bir şey indirilmedi” şeklinde değerlendirirler. Bu yorumda, Yahudilerin anlattığı kıssayı yalanlama vardır.
Harut ve Marut, gönderilen iki meleğin ismidir. Ancak, “iki meleğe de bir şey indirilmedi” şeklinde mana verenler, bunu şeytanlardan bedel olarak ve aradaki cümleleri ise cümle-i muteriza olarak kabul ederler.
وَمَا يُعَلِّمَانِ مِنْ أَحَدٍ حَتَّى يَقُولاَ إِنَّمَا نَحْنُ فِتْنَةٌ فَلاَ تَكْفُرْ “Hâlbuki o ikisi, “Biz ancak imtihan için gönderildik, (sihri caiz görüp de) sakın küfre girme” demedikçe kimseye (sihir) öğretmiyorlardı.”
Ayet, birinciye göre şu manayı anlatır: Bu iki melek “biz Allahtan imtihan için gönderildik. Bunu bizden öğrenip onunla amel eden küfre düşer. Kim de öğrenir, amelden kaçınırsa iman üzere sabit kalır. Öyleyse bunu ve bununla ameli aziz görerek küfre düşme” şeklinde nasihat etmeden kimseye öğretmezlerdi.
Bunda sihri ve tâbi olunması caiz olmayan şeyleri öğrenmenin yasak olmadığına bir delil vardır. Yasaklanan, buna tâbi olmak ve bununla amel etmektir.
İkinciye göre ise mana şöyledir: O ikisi “biz fitneye maruz kalmış iki kimseyiz, sakın bizim gibi olma” demedikçe kimseye sihir öğretmezlerdi.
فَيَتَعَلَّمُونَ مِنْهُمَا مَا يُفَرِّقُونَ بِهِ بَيْنَ الْمَرْءِ وَزَوْجِهِ “İşte bunlardan karı ile kocanın arasını ayıracak şeyler öğreniyorlardı.”
وَمَا هُم بِضَآرِّينَ بِهِ مِنْ أَحَدٍ إِلاَّ بِإِذْنِ اللّهِ “Hâlbuki onlar, Allah’ın izni olmadıkça o sihirle hiç kimseye zarar veremezlerdi.”
Çünkü gerek sihir ve gerekse başka sebepler bizzat müessir değillerdir, Allahın emri ve izni ile etkili olurlar.
وَيَتَعَلَّمُونَ مَا يَضُرُّهُمْ وَلاَ يَنفَعُهُمْ “Onlar, kendilerine zarar veren, fayda getirmeyen şeyleri öğreniyorlardı.”
Sihirle ilgili bilgide zarar görmeleri, onu uygulamak için öğrenmelerinden veya sırf ilim olarak öğrenseler bile zamanla uygulamalarındandır. Çünkü ilim, çoğu kere uygulamaya da yol açar.
Sadece ilim olarak öğrenmek, dünyada ve ahirette fayda vermeyecek bir durumdur. Bunda, sihirden kaçınmanın evlâ olduğuna bir delil vardır.
وَلَقَدْ عَلِمُواْ لَمَنِ اشْتَرَاهُ مَا لَهُ فِي الآخِرَةِ مِنْ خَلاَقٍ “Andolsun, onu satın alanın ahirette bir nasibi olmadığını biliyorlardı.”
وَلَبِئْسَ مَا شَرَوْاْ بِهِ أَنفُسَهُمْ “Kendilerini karşılığında sattıkları şey ne kötüdür!”
لَوْ كَانُواْ يَعْلَمُونَ “Keşke bilselerdi!”
Keşke o konuda düşünselerdi…
Keşke o işin çirkinliğini bilselerdi…
Keşke sihri uygulayanın azabı hak ettiğini bilselerdi…
Keşke ilimlerinin mahiyetini bilselerdi… Çünkü bildiğini uygulamayan biri, bilmeyen kimse gibidir.
103- وَلَوْ أَنَّهُمْ آمَنُواْ واتَّقَوْا لَمَثُوبَةٌ مِّنْ عِندِ اللَّه خَيْرٌ “Şayet onlar iman etseler ve günahlardan sakınmış olsalardı, Allah katında kazanacakları sevap kendileri için daha hayırlı olacaktı.”
Şayet onlar Peygambere ve kitaba iman etseler; Allahın kitabını atmak, sihre uymak gibi günahları terk ile Allahtan korksalardı, işte o zaman kendilerini sattıkları şeyden daha hayırlı bir şekilde Allah tarafından mükâfatlandırılırlardı.
لَّوْ كَانُواْ يَعْلَمُونَ “Keşke bilselerdi!”
“Keşke Allahın sevabının, onların içinde bulunduğu hâlden daha hayırlı olduğunu bilselerdi…”
Veya “keşke ilimle amel etmeyi bilselerdi…”
104- يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ لاَ تَقُولُواْ رَاعِنَا وَقُولُواْ انظُرْنَا “Ey iman edenler! “Râina” demeyin, “unzurna” deyin.”
Sahabiler, Hz. Peygambere “râina” yani “bizi kolla, bizi gözet, bize telkin ettiğin şeyleri teenni ile anlat, ta ki anlayalım” diyorlardı. Yahudiler bunu işitince dillerine doladılar ve Hz. Peygambere bununla hitap ettiler. Ancak bununla Ona hakaret etmeyi esas almışlardı. Veya “Raîna” şeklinde biraz uzatarak İbranice bir kelime ile küfretmeye kalktılar. Bunun üzerine mü’minler “raina” kelimesini kullanmaktan men edildiler ve buna bedel yanlış kullanıma yol açmayacak ve “râina”nın normalde verdiği manayı verecek olanı kullanmakla emrolundular.
وَاسْمَعُوا ْ “Ve iyi dinleyin.”
“Güzelce dinleyin, ta ki “bizi gözet, bizim durumumuzu nazara al, ağır ağır anlat” demeye muhtaç olmayın.”
Veya “Yahudiler gibi değil, kabul etmek için dinleyin!”
Veya “size emredilenleri ciddiyetle dinleyin, ta ki size yasaklanan şeylere bir daha dönmeyin!”
وَلِلكَافِرِينَ عَذَابٌ أَلِيمٌ “Kâfirler için elem verici bir azap vardır.”
105- مَّا يَوَدُّ الَّذِينَ كَفَرُواْ مِنْ أَهْلِ الْكِتَابِ وَلاَ الْمُشْرِكِينَ أَن يُنَزَّلَ عَلَيْكُم مِّنْ خَيْرٍ مِّن رَّبِّكُمْ “Kitab ehlinden inkâr edenler ve de müşrikler, Rabbinizden size bir hayır indirilmesini istemezler.”
Sebeb-i Nüzûl
Ayet, mü’minleri sevdiğini, onlar için hayır dilediklerini iddia eden Yahudilerden bir topluluk hakkında nazil oldu.
Yani, onlar size gelen vahyi kıskanırlar, nail olacağınız ilim ve yardım gibi her türlü hayırlı şeyleri sevmezler.
وَاللّهُ يَخْتَصُّ بِرَحْمَتِهِ مَن يَشَاء “Oysa Allah, rahmetini dilediğine tahsis eder.”
Allah dilediğine nübüvvet verir, hikmet öğretir, ona yardım eder. Ona vâcip bir şey yoktur, kimsenin Allahtan hak talep etme hakkı söz konusu değildir.
وَاللّهُ ذُو الْفَضْلِ الْعَظِيمِ “Allah, büyük lütuf sahibidir.”
Ayetin bu kısmı, nübüvvetin Allahın lütfundan olduğunu hissettirir. Allahın bazı kullarını mahrum bırakması, lütfunun darlığından olmayıp meşietinden ve onunla ilgili hikmetindendir.
106- مَا نَنسَخْ مِنْ آيَةٍ أَوْ نُنسِهَا نَأْتِ بِخَيْرٍ مِّنْهَا أَوْ مِثْلِهَا “Herhangi bir âyeti nesheder veya onu unutturur (ya da ertelersek), yerine daha hayırlısını veya mislini getiririz.”
Sebeb-i Nüzûl
Müşrikler veya Yahudiler “Muhammedin hâline bakmaz mısınız, ashabına bir emir veriyor, sonra ondan yasaklıyor ve tam tersini emrediyor!” demeleri üzerine ayet nâzil oldu.
Nesh, kelime itibariyle bir şeyin şeklini izale edip başkasında bunu sabit kılmaktır. Tenasüh de aynı kökten gelir.
Ayetin neshi ise, kıraatinin veya ondan çıkarılan hükmün veya her birinin sona erdiğini beyandır.
Ayette geçen “insa” unutturmak anlamındadır. Şayet bu “Nesie” kökünden gelirse “tehir etmek” anlamına gelir. Yani “…biz bir ayeti sana unutturur veya tehir edersek…” şeklinde mana verilir.
“Yerine daha hayırlısını veya mislini getiririz.”
Getirilen yeni ayet insanlara fayda ve sevapta ya daha hayırlı olur veya sevapta misli olur.
أَلَمْ تَعْلَمْ أَنَّ اللّهَ عَلَىَ كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ “Bilmedin mi Allah her şeye kadîrdir.”
Her şeye kadir olduğu için elbette ayetlerin bir kısmını yürürlükten kaldırmaya ve kaldırılanların bir mislini veya daha hayırlısını getirmeye de gücü yeter.
Ayetler, Allahtan bir lütuf ve rahmet olarak, insanların maslahatlarını gözetmek ve nefislerini kemâle erdirmek için iner. Bu ise, geçim sebepleri gibi asırlara ve şahıslara göre farklılık arzeder. Çünkü bir asırda faydalı olan, başka bir asırda zarar verebilir.
Bazıları ayete dayanarak
-“Yerine bir hüküm gelmeden eskisi kaldırılmaz.”
-“Yeni hüküm eskisinden daha ağır olamaz.”
-“Sünnet ile kitabın hükmü kaldırılamaz” şeklinde genel kurallara delil getirdiler.
Bunların hepsi zayıftır. Çünkü bazen hüküm getirilmemesi veya daha ağır bir hüküm getirilmesi daha uygun olabilir. Ayrıca, sünnet de Allahın getirdiklerindendir. Ayette geçen “Yerine daha hayırlısını veya mislini getiririz.” kısmına dayanarak “Hz. Peygamberin sünneti ayetin hükmünü kaldıramaz” denilemez. Çünkü “daha hayırlı veya misil” olmaktan murat, lafız yönünden değildir.1
Mu’tezile, bu ayete dayanak Kur’anın hâdis olduğuna delil getirmek istediler, değişiklik ve farklılığı hudusun gereklerinden olarak gördüler.
Buna cevaben şunu derim: Değişiklik ve farklılık, ârizî hallerden olup, bu arızî haller kadîm zâtla alakalıdır.
107-أَلَمْ تَعْلَمْ أَنَّ اللّهَ لَهُ مُلْكُ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِأ “Bilmedin mi, göklerin ve yerin hükümranlığı Allah’ındır.”
Hitap, Hz. Peygamberedir, murat ise O ve ümmetidir. Çünkü devamında doğrudan çoğul sığasıyla ümmete hitap vardır. Peygambere yönelik gelmesi, O’nun en ziyade bilen kişi olması ve ümmetin ilminin de ona dayanmasındandır.
Dilediğini yapar, dilediği şekilde hüküm verir. Ayetin bu kısmı, biraz önce geçen “Bilmez misin, Allah her şeye kâdirdir” cümlesine veya neshin câiz oluşuna delil gibidir, bundan dolayı atıf terk edilmiştir.
وَمَا لَكُم مِّن دُونِ اللّهِ مِن وَلِيٍّ وَلاَ نَصِيرٍ “Sizin için Allah’tan başka ne bir veli, ne de bir yardımcı vardır.”
Sizin işlerinize mâlik olan ve bunları maslahatınıza göre icra eden ancak O’dur.
Velî ve nasîr (yardımcı) arasında şöyle fark vardır: Veli, bazen yardımdan aciz kalabilir, nasîr ise, bazen yardım edilene yabancı olabilir. Böylece bu ikisi manada yakın olmakla beraber, bir cihette farklıdırlar.
108-وَمَا لَكُم مِّن دُونِ اللّهِ مِن وَلِيٍّ وَلاَ نَصِيرٍ “Yoksa siz, daha önce Mûsâ’ya sorulduğu gibi peygamberinize sormak mı istiyorsunuz?”
Yoksa siz Yahudilerin Hz. Musa’ya sordukları türden peygambere gereksiz sorular sormak mı istiyorsunuz?
Veya evveliyle bağlı olmadan, onların Hz. Peygambere güvenmelerini, ona uygunsuz şeyler sormamalarını bildirir.
Sebeb-i Nüzûl
İniş sebebi hakkında farklı rivayetler vardır:
1-Ehl-i kitabın bir kısmı gelip Hz. Peygamberin semadan kendilerine bir kitap indirmesini istediler.
2-Hz. Peygambere gelip mu’cize talebinde bulunan müşrikler hakkında indi:
“Dediler: Sen, bizim için yerden bir pınar akıtmadıkça sana asla inanmayacağız.”
“Veyahut hurma ve üzümlerden senin bir bahçen olsun, bunların ortasından şarıl şarıl nehirler akıt.”
“Yahut iddia ettiğin gibi, göğü başımıza parça parça düşür veya Allah’ı ve melekleri şahit getir.”
“Yahut altından bir evin olsun ya da göğe yüksel. Oradan bize okuyacağımız bir kitap indirmeden oraya çıktığına da asla inanmayız.” (İsra, 90-93)
وَمَن يَتَبَدَّلِ الْكُفْرَ بِالإِيمَانِ فَقَدْ ضَلَّ سَوَاء السَّبِيلِ “Her kim imanı küfre değişirse, o artık doğru yoldan sapmış olur.”
Her kim apaçık ayetlere güveni terk eder ve onlarda şüpheye düşer, bunların yerine başka ayetler talep ederse, dosdoğru yoldan çıkmış olur, imandan sonra küfre düşer.
Ayetin manası şöyledir: Bu tarz şeyler talep etmeyin, yoksa istikametli yoldan saparsınız. Bu yoldan çıkmak sizi maksattan uzaklaştırır ve imanın yerine küfrü netice verecek bir duruma getirir.
109- وَدَّ كَثِيرٌ مِّنْ أَهْلِ الْكِتَابِ لَوْ يَرُدُّونَكُم مِّن بَعْدِ إِيمَانِكُمْ كُفَّاراً حَسَدًا مِّنْ عِندِ أَنفُسِهِم مِّن بَعْدِ مَا تَبَيَّنَ لَهُمُ الْحَقُّ “Kitap ehlinden birçoğu, hak kendilerine açıkça görüldükten sonra, içlerindeki kıskançlıktan ötürü sizi, imanınızdan sonra küfre döndürmek isterler.”
Ehl-i kitabın bazı âlimleri, sizler iman ettikten sonra mürted hâle gelmenizi isterler. Dindarlık namına, hakka meyil adına değil, sırf nefislerinden yola çıkarak size haset etmelerinden bunu böyle yaparlar. Hâlbuki mu’cizelerle ve Hz. Peygamberin Tevratta geçen sıfatlarıyla gerçek kendilerine açıkça görülmüştür.
فَاعْفُواْ وَاصْفَحُواْ حَتَّى يَأْتِيَ اللّهُ بِأَمْرِهِ “Ama siz, Allahın emri gelinceye kadar onları affedin, hoşgörün.”
Onları cezalandırmayın, kınamayın.
Allahın emrinin gelmesinden murat,
-Onlara savaş izni ve cizyeye mahkum edilmeleri hakkında emir olabileceği gibi,
-Benî Kurayzanın öldürülmesi, Benî Nadîrin de sürgüne gönderilmesi olabilir.
İbnu Abbas, bu ayetin “seyf ayeti” ile mensuh olduğunu söylese de, bu kesin olmaktan uzak bir kanaattir. Çünkü emir gayr-ı mutlaktır.
إِنَّ اللّهَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ “Şüphesiz Allah, her kadîrdir.”
Onlardan intikam almaya da kâdirdir.
110-وَأَقِيمُواْ الصَّلاَةَ وَآتُواْ الزَّكَاةَ “Ve namazı dosdoğru kılın, zekâtı verin.”
Ayet, önceki ayette geçen “Onları affedin…” hükmüne atıf ile gelmiştir. Sanki onlara sabrı, onlardan farklı olmayı, ibadet ve iyilikle Allaha sığınmayı emretmektedir.
وَمَا تُقَدِّمُواْ لأَنفُسِكُم مِّنْ خَيْرٍ تَجِدُوهُ عِندَ اللّهِ “Kendiniz için hayır olarak önden ne gönderirseniz, Allah katında onu bulursunuz.”
إِنَّ اللّهَ بِمَا تَعْمَلُونَ بَصِيرٌ “Şüphesiz Allah bütün yaptıklarınızı görendir.”
Hiçbir amel O’nun yanında zâyi olmaz.
111- وَقَالُواْ لَن يَدْخُلَ الْجَنَّةَ إِلاَّ مَن كَانَ هُوداً أَوْ نَصَارَى “Bir de “Yahudi veya Hristiyanlardan başkası asla cennete giremeyecek” dediler.”
Ayet, kitap ehli olan Yahudi ve Hristiyanları anlatır. Nasıl ki “Yahudi veya Hristiyan olun ki, hidayet bulasınız” dediler.” (Bakara, 135) ayetinde mana şöyledir: Yahudiler dediler ki “Yahudi olun”, Hristiyanlar da dediler ki “Hristiyan olun.”
Benzeri bir şekilde burada da mana şöyle olur:
“Yahudiler dediler: Cennete ancak Yahudiler girecek. Hristiyanlar da dediler: Cennete ancak Hristiyanlar girecek.”
Ayetin bu üslûbta gelmesi, muhatabın fehmine güvendendir.
تِلْكَ أَمَانِيُّهُمْ “Bu onların kendi kuruntularıdır.”
Ayetin bu kısmı, mezkûr kuruntularına bir işarettir: Onlar,
-Mü’minlere Rablerinden hiçbir hayır inmeyeceğini umarlar.
-Mü’minleri dinlerinden döndüreceklerini hayal ederler.
-Cennete kendilerinden başka kimsenin giremeyeceğini zannederler.
قُلْ هَاتُواْ بُرْهَانَكُمْ إِن كُنتُمْ صَادِقِينَ “Onlara de ki: Eğer doğru iseniz, haydi bakalım delilinizi getirin.”
Eğer cennete sadece kendinizin gireceği davanızda sadık iseniz, bunun delilini getiriniz. Çünkü, delili olmayan bir sözün kıymeti yoktur.
112- بَلَى “Hayır, öyle değil!”
Hayır, iş sizin zannettiğiniz gibi değil.
مَنْ أَسْلَمَ وَجْهَهُ لِلّهِ وَهُوَ مُحْسِنٌ فَلَهُ أَجْرُهُ عِندَ رَبِّهِ “Kim muhsin olarak yüzünü Allah’a teslim ederse, onun mükâfatı Rabbinin katındadır.”
Her kim güzel amel işlese ve amelinde ihlaslı olsa, Rabbi nezdinde ameline va’dedilen sevabı alacaktır. Ona va’adedilen bu sevap, ne zâyi olur, ne de noksanlaşır.
وَلاَ خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلاَ هُمْ يَحْزَنُونَ “Ve onlara bir korku yoktur ve onlar üzülmezler.”
113-وَقَالَتِ الْيَهُودُ لَيْسَتِ النَّصَارَى عَلَىَ شَيْءٍ “Yahudiler dediler ki, “Hristiyanlar birşey üzere değiller.”
وَقَالَتِ النَّصَارَى لَيْسَتِ الْيَهُودُ عَلَى شَيْءٍ “Hristiyanlar da “Yahudiler bir şey üzere değiller” dediler.”
وَهُمْ يَتْلُونَ الْكِتَابَ “Oysa hepsi de kitabı okuyorlar.”
Sebeb-i Nüzûl
Rivayete göre Hristiyanlardan Necran kafilesi Hz. Peygamberin yanına geldiğinde, Yahudi âlimleri de onların yanına geldiler, münazara yaptılar, karşılıklı olarak bu şekilde konuştular.
كَذَلِكَ قَالَ الَّذِينَ لاَ يَعْلَمُونَ مِثْلَ قَوْلِهِمْ “Hiçbir bilgisi olmayanlar da onların dedikleri gibi dediler.”
Kitabı okuyan Yahudi ve Hristiyanlar böyle dediği gibi, puta tapan, Allahı inkar eden kimseler gibi ilimden ve kitaptan nasibi olmayanlar da aynı şeyi söylediler.
Allahu Teâlâ, bu ayetle onların birbirlerine karşı kibirlenmelerini ve cahil kimselere benzemelerini kınadı.
Eğer desen: Niye kınadı ki, aslında doğruyu söylediler? Her iki dinin de neshedildikten sonra hükmü kalmadı.
Elcevap: Onlar bunu kastetmediler. Onlardan her birinin maksadı, diğer dini kökünden batıl görmek, Peygamberini ve kitabını inkâr etmektir. Hâlbuki her iki dinden de neshedilmeyenleri haktır, kabul edilmesi ve kendisiyle amel edilmesi gerekir.
فَاللّهُ يَحْكُمُ بَيْنَهُمْ يَوْمَ الْقِيَامَةِ فِيمَا كَانُواْ فِيهِ يَخْتَلِفُونَ “İşte Allah kıyamet günü, ihtilafa düştükleri meselelerde, onlar arasında hüküm verecektir.”
Allah her bir fırka için uygun olan cezayı verir.
Denildi ki: Allahın onlar arasında hükmetmesi, onları yalanlaması ve ateşe atmasıdır.
Dipnotlar:
1 Hadisin lafzı elbette Kur’an ayetinden daha hayırlı olmadığı gibi, ona misil de olamaz. Ama sünnet ile getirilen yeni hüküm, insanlara faydalılık ve maslahat açısından daha hayırlı olabilir.
114- وَمَنْ أَظْلَمُ مِمَّن مَّنَعَ مَسَاجِدَ اللّهِ أَن يُذْكَرَ فِيهَا اسْمُهُ وَسَعَى فِي خَرَابِهَا “Allah’ın mescitlerinde, Onun isminin anılmasından meneden ve onların harap olmalarına çalışandan daha zâlim kim olabilir!”
Ayet, her ne kadar Beyt-i Makdise saldıran, onu harap edip ahalisini öldüren Rumlar hakkında veya Hudeybiye senesi Rasulullahı Mescid-i Harama girmekten men eden müşrikler hakkında inmişse de, mescidi harap eden veya namaz için tahsis edilen mekanı ibtal etmek için çalışan herkesi içine alır.
أُوْلَئِكَ مَا كَانَ لَهُمْ أَن يَدْخُلُوهَا إِلاَّ خَآئِفِينَ “İşte bunlar, oralara ancak korka korka girebilmelidirler.”
Bırakın tahribine cüret etmek, onlara uygun olanı haşyet ve huşu’ ile buralara girmekti.
Veya, hak olan durum şudur: Mü’minleri değil buralardan alıkoymak, bu engel olanlar oralara mü’minlerin kendilerini yakalayıp cezalandırmasından korkar bir şekilde girmeleridir.
Veya ayet “Allahın ilminde ve kazasında onlar için böyle bir şey yoktur” manasını da ifade edebilir. Bu durumda ayet, Allahtan mü’minlere yardımının ve mescitleri onlara has kılmasının bir vaadi olur. Nitekim vaadini yerine getirmiştir de.
Şöyle de denildi: Ayet, onların mescide girmelerine fırsat verilmesini yasaklar. Mezhep imamları bu konuda farklı yaklaşımlarda bulundular. Mesela Ebu Hanife, onların mescide girmelerini caiz gördü. İmam Malik ise men etti. İmam Şafi ise, Mescid-i Haramla diğer mescitlerin statülerinin farklı oluşuna dikkat çekti.
لهُمْ فِي الدُّنْيَا خِزْيٌ “Bunlara dünyada bir rezillik vardır.”
Öldürülürler ve sürgüne gönderilirler veya kendilerinden cizye alınır.
وَلَهُمْ فِي الآخِرَةِ عَذَابٌ عَظِيمٌ “Bunlara ahirette de çok büyük bir azap vardır.”
Küfürleri ve zulümleri sebebiyle onlar için ahirette çok büyük bir azap vardır.
115- وَلِلّهِ الْمَشْرِقُ وَالْمَغْرِبُ “Doğu da, Batı da Allah’ındır.”
Yani, arzın tamamı Allahındır, bazısı O’nun, bazısı başkasının değildir. Şayet siz Mescid-i Haram veya Mescid-i Aksa’da namaz kılmaktan men edildinizse, merak etmeyin, arzın tamamını size mescid kıldım.
فَأَيْنَمَا تُوَلُّواْ فَثَمَّ وَجْهُ اللّهِ “Nereye dönerseniz Allah’ın yüzü işte oradadır.”
Yani, Allah orada ne yapıldığını bilir, her şeye muttalidir.
إِنَّ اللّهَ وَاسِعٌ عَلِيمٌ “Şüphesiz Allah, Vasi’ – Alîm’dir.”
Allah, rahmetiyle her şeyi kuşatmıştır, kullarına genişlik verir. Alîm’dir, onların maslahatlarını ve bütün mekanlardaki amellerini bilir.
Hz. Ömerin oğlu Abdullah, ayetin binek üzerindeki yolcunun namazı ile ilgili olarak indiğini söyler.
Sebeb-i Nüzûl
Denildi ki, ayet şöyle bir topluluk hakkında indi: Karanlıkta kıbleyi bilemediler, her biri değişik yönlere durarak namazlarını kıldılar.
Sabah olduğunda kıbleyi fark edip hatalarını anladılar.
Bu rivayete göre, müçtehid hata etse ve sonra da hatasını anlasa, eskisiyle yaptığı ameli iade etmesi lâzım gelmez.
Denildi ki, ayet kıblenin neshine bir hazırlıktır ve Mabud olan Allahın bir mekan ve bir cihette olmasını tenzihtir.
116- وَقَالُواْ اتَّخَذَ اللّهُ وَلَدًا “Allah çocuk edindi” dediler.”
Yahudilerin bir kısmı “Üzeyr, Allahın oğludur”, Hristiyanların bir kısmı “İsa, Allahın oğludur.”, Arab müşrikleri de “Melekler Allahın kızlarıdır” derler. Ayet, bu gibi inançlara cevap olarak inmiştir.
سُبْحَانَهُ “Hâşâ, O bundan münezzehtir.”
Allah bundan münezzeh ve yücedir. Çünkü çocuk sahibi olmak, mahluka benzemeyi, ihtiyaç sahibi olmayı ve faniliği iktiza eder.
بَل لَّهُ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ “Doğrusu, göklerde ve yerde ne varsa O’nundur.”
Onların sözlerini reddir ve fesadına delil getirmektir. Yani, Allahu Teâlâ gökte ve yerde olanların yaratıcısıdır, Melekler, Hz. Üzeyir ve Hz. İsa da bu yaratılanlardandır.
كُلٌّ لَّهُ قَانِتُونَ “Hepsi O’na boyun eğmiştir.”
Hepsi O’na boyun eğer, O’nun meşiet ve yaratmasına karşı gelmezler. Bu özellikte olan her şey, Vacibu’l-vücud olan yaratıcıyla elbette aynı cinsten değildir.
Öyleyse O’na veled de olmaz, çünkü çocuğun babasının cinsinden olması hakkıdır.
“Hepsi” ifadesi, göklerde ve yerde olanların hepsi manasına anlaşılabileceği gibi, Allaha veled olarak nisbet edilen melekler, Hz. Üzeyir ve Hz. İsa’ya işaret de olabilir. Yani, sizin Allaha veled gördükleriniz O’na itaat eden, boyun eğen kullardır.
Görüldüğü gibi, ayet-i kerime üç cihetle onların sözlerinin fasid olduğunu hissettirmektedir.
117- بَدِيعُ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ “O, göklerin ve yerin Bedi’idir.”
Bedi’, yoktan yaratandır.
Bu da onların sözlerinin fesadına dördüncü bir delildir. Şöyle ki:
Baba, çocuğun bir unsurudur. Çünkü, çocuğun maddesi babadan ayrılır. Allahu Teâlâ ise bütün eşyayı yoktan yaratandır, mutlak fâildir, infialden (bir fiilin etkisi altında kalmaktan) münezzehtir. Öyleyse baba olamaz.
İbda’, bir şeye defaten yoktan yaratmaktır.
وَإِذَا قَضَى أَمْراً فَإِنَّمَا يَقُولُ لَهُ كُن فَيَكُونُ “Ve O, bir işin olmasını murad edince, ona yalnızca “ol!” der, o da hemen oluverir.”
Bir şeyi yaratmayı murat ettiğinde, iradesinin taalluk etmesi yeterlidir.
Ayetten murat Allahın “ol” diye emir vermesi ve o şeyin de buna imtisali olmayıp, itaatkâr bir memurun duraklamadan emre uyması gibi, O’nun iradesinin taalluk ettiği şeyin beklemeden meydana geldiğini anlatan bir temsildir.
Ayette ibda’, yani yoktan yaratma manası biraz daha açılmıştır. Allah için çocuğun söz konusu olamayacağına dair beşinci bir delile ima eder. Şöyle ki: Çocuk bir kısım tavırlardan geçerek büyür ve bu büyüme belli bir zamanı gerektirir. Allahın fiili ise, bundan müstağnidir, zamana ve tavırlara ihtiyacı yoktur.
Allah’a –haşa- “Baba” Denilmesinin Tahlili
Bil ki: İnsanları Allaha veled nisbetine sevkeden dalaletin sebebi şudur: Önceki din mensupları, ilk sebep olması itibariyle Allahu Teâlâya mecaz yoluyla “baba” diyorlardı. Hatta şöyle demekteydiler: “Baba, küçük rab’tir, Allah ise en büyük Rab’tir.” Zamanla cahil insanlar bundan muradın baba-oğul münasebeti olduğunu zannettiler, taklid yoluyla bir itikada saplandılar. Bundan dolayı İslâmda Allaha baba denilmesi yasaklandı, diyenin küfrüne hükmedildi.
118- وَقَالَ الَّذِينَ لاَ يَعْلَمُونَ لَوْلاَ يُكَلِّمُنَا اللّهُ أَوْ تَأْتِينَا آيَةٌ “Bilmeyenler, “keşke Allah bizimle konuşsa, ya da bize bir ayet gelse ya!” dediler.”
Böyle söyleyenler cahil müşrikler veya ehl-i kitaptan tecahülde bulunanlardır.
“Keşke Allah bizimle konuşsa” demeleri
-“Keşke meleklerle konuştuğu gibi bizimle de konuşsa”
-“Keşke O’nun rasulü olduğunu bize vahiyle bildirse” manalarını bildirir.
“Ya da bize bir ayet gelse ya!”
Burada “ayet” hüccet – delil anlamındadır. “Keşke Allah bizimle konuşsa” demeleri küstah bir şekilde kendilerini büyük görmelerindendir. “Bize senin doğru olduğunu gösteren bir delil gelsin” demeleri ise, tam bir inkârdır.
كَذَلِكَ قَالَ الَّذِينَ مِن قَبْلِهِم مِّثْلَ قَوْلِهِمْ “Onlardan öncekiler de onların dedikleri gibi demişti.”
Onlardan önceki milletlerde de böyle şeyler diyenler olmuştu. Mesela: “Ehl-i Kitap, senden kendilerine gökten bir kitap indirmeni istiyorlar. Musa’dan bundan daha büyüğünü istemiş, “Allah’ı bize açıkça göster” demişlerdi.” (Nisa, 153)
“Hani havariler şöyle demişti: Ey Meryem oğlu İsa! Rabbin bize gökten bir sofra indirebilir mi?” (Maide, 112)
تَشَابَهَتْ قُلُوبُهُمْ “Onların kalpleri birbirine benzedi.”
Hem bunların, hem de öncekilerin kalpleri, körlük ve inatta birbirine benzedi.
قَدْ بَيَّنَّا الآيَاتِ لِقَوْمٍ يُوقِنُونَ “Kesin olarak inanacak bir toplum için âyetleri beyan ettik.”
Yakine ulaşmak isteyenlere veya hakikatlere yakinen inanan, kendilerine bir şüphe ve inad arız olmayanlara biz ayetleri açıkça beyan ettik.
Onların böyle demelerinin ayetlerde bir kapalılık olmasından veya kendilerinin ziyade yakine ulaşmak istemelerinden olmayıp sırf bir taşkınlık ve inattan geldiğine, ayette bir işaret vardır.
119- إِنَّا أَرْسَلْنَاكَ بِالْحَقِّ بَشِيرًا وَنَذِيرًا “Şüphesiz biz seni hak ile; müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik.”
Eğer küfürde ısrar eder, bile bile inkârda inat gösterirlerse bunun sana bir vebali yoktur.
وَلاَ تُسْأَلُ عَنْ أَصْحَابِ الْجَحِيمِ “Sen cehennem ashabından sorulmazsın.”
Sen onlara tebliğde bulunduktan sonra şayet iman etmezlerse, o cehennem ehlinden sen sorumlu değilsin.
Nâfi’ ve Yakup kıraatlerinde “sorulmazsın” şeklinde değil de, “sorma” şeklinde okunmuştur. Bu kıraate göre ayet, Hz. Peygamberi cehennem ehli hakkında sualden nehyetmektedir.
Veya kâfirlerin ahiretteki cezalarının dehşetini anlatır. Öyle ki, tavsif edilemeyecek kadar korkunçtur.
Veya muhatap o azabın haberini dinlemeye dayanamayacağından, onlarla ilgili sualden nehyedilmiştir.
120 - وَلَن تَرْضَى عَنكَ الْيَهُودُ وَلاَ النَّصَارَى حَتَّى تَتَّبِعَ مِلَّتَهُمْ “Dinlerine uymadıkça, Yahudiler de Hristiyanlar da asla senden razı olmazlar.”
Ayet, onların İslâma girmeleri hususunda bir ümit olmadığını Hz. Peygambere etkin bir tarzda anlatır. Çünkü, onlar Hz. Peygamber onların dinine girmedikçe O’ndan râzı olmayacaklarsa, nasıl O’nun dinine tâbi olurlar. Belki de onlar böyle şeyleri kendi aralarında konuştular, Allahu Teâlâ da onların hâlini hikaye etti. Bundan dolayı, ayetin devamında şöyle buyurdu:
قُلْ إِنَّ هُدَى اللّهِ هُوَ الْهُدَى “De ki: “Allah’ın yolu, işte asıl doğru yol odur.”
De ki: “Allahın hidayeti olan İslâm, hakka götüren yol işte o yoldur, yoksa sizin çağırdıklarınız değil”
وَلَئِنِ اتَّبَعْتَ أَهْوَاءهُم بَعْدَ الَّذِي جَاءكَ مِنَ الْعِلْمِ مَا لَكَ مِنَ اللّهِ مِن وَلِيٍّ وَلاَ نَصِيرٍ “Sana gelen ilimden sonra, eğer onların hevâ’sına uyacak olursan, bilmiş ol ki, Allah’tan sana ne bir dost, ne bir yardımcı vardır.”
Eğer sana gelen vahiyden, sıhhati malum dinden sonra onların bozuk görüşlerine tâbi olursan, Allahın cezalandırmasını senden def edecek bir veli ve bir yardımcı yoktur.
Ayet metnindeki “millet”, (din) kelimesi Allahu Teâlânın peygamberleri diliyle kullarına bildirdiği hükümlerdir.
Hevâ, şehvete tâbi olan görüştür.
121- الَّذِينَ آتَيْنَاهُمُ الْكِتَابَ يَتْلُونَهُ حَقَّ تِلاَوَتِهِ “Kendilerine kitab verdiğimiz kimseler, onu gereği gibi okurlar.”
Ayette anlatılanlar kitap ehlinden gerçekten iman eden kimselerdir. Bunlar okudukları kitabın lafzını tahrif etmezler, manasını güzelce düşünürler ve muktezasıyla da amel ederler.
أُوْلَئِكَ يُؤْمِنُونَ بِهِ “İşte bunlar ona inanırlar.”
Tahrif edenler değil işte bunlar kendi kitaplarına gerçekten iman etmişlerdir.
وَمن يَكْفُرْ بِهِ فَأُوْلَئِكَ هُمُ الْخَاسِرُونَ “Onu inkâr edenlere gelince, işte onlar hüsrana uğrayanların ta kendileridir.”
Kim tahrifle ve tasdik ettiklerini inkâr ile küfre varırsa, işte onlar iman bedeline küfrü satın almakla zarar edenlerin ta kendileridir.
122- يَا بَنِي إِسْرَائِيلَ “Ey Benî İsrail!”
اذْكُرُواْ نِعْمَتِيَ الَّتِي أَنْعَمْتُ عَلَيْكُمْ “Size verdiğim nimetimi hatırlayın.”
وَأَنِّي فَضَّلْتُكُمْ عَلَى الْعَالَمِينَ “Sizi âlemlere üstün kıldığımı da.”
123- وَاتَّقُواْ يَوْماً لاَّ تَجْزِي نَفْسٌ عَن نَّفْسٍ شَيْئاً “Ve öyle bir günden sakının ki, o gün hiç kimse bir başkası adına bir şey ödeyemez.”
وَلاَ يُقْبَلُ مِنْهَا عَدْلٌ “Kimseden fidye alınmaz.”
وَلاَ تَنفَعُهَا شَفَاعَةٌ “Ona herhangi bir şefaat fayda vermez.”
وَلاَ هُمْ يُنصَرُونَ “Onlara yardım da edilmez.”
Allahu Teâlâ İsrailoğullarının kıssasına bu iki ayetle başlamıştı. Bunlarda
-Nimetlerini hatırlamalarını söylemiş,
-Bunların hakkını vermelerini bildirmiş,
-Bunları zayi etmelerinden sakındırmış,
-Kıyametin dehşetini hatırlatmıştı.
Burada kıssayı bitirirken de aynı iki ayeti tekrar etti ve onlarla ilgili kelamı bu şekilde noktaladı.
Bunda,
-Hem onlara yapılan nasihatı etkili olarak anlatmak
-Hem de meselenin özünün ve kıssadan maksadın bunları bilip uygulamaları olduğunu haber vermek vardır.
124 - وَإِذِ ابْتَلَى إِبْرَاهِيمَ رَبُّهُ بِكَلِمَاتٍ “Hani Rabbi İbrahim’i birtakım kelimelerle denemişti.”
Rabbi, İbrahim’i bir kısım emirler ve yasaklarla mükellef kıldı.
Ayet metnindeki ibtila kelimesi belâ kökünden gelir, meşakkatli şeyle mükellef kılmak anlamındadır.
Denemek, imtihan etmek anlamına yakın bir mana ifade eder.
Kelimat (kelimeler) bazan manalara da kullanıldığından, Hz. İbrahim’in aldığı bu kelimeler, çeşitli ayetlerde zikredilen otuz güzel hasletle tefsir edilmiştir. Şöyle ki:
“(Bunlar), tevbe edenler, ibâdet edenler, hamdedenler, saihun (Allah yolunda seyahat edenler.), rükû’ edenler, secde edenler, iyiliği emredip kötülükten alıkoyanlar ve Allah’ın koyduğu sınırları hakkıyla koruyanlardır.” (Tevbe, 112)
“Şüphe yok ki müslüman erkeklerle müslüman kadınlar,
Mü’min erkeklerle mü’min kadınlar,
İtaat eden erkeklerle itaat eden kadınlar,
Sadık erkeklerle sadık kadınlar,
Sabreden erkeklerle sabreden kadınlar,
Allah’a derinden saygı duyan erkeklerle Allah’a derinden saygı duyan kadınlar,
Sadaka veren erkeklerle sadaka veren kadınlar
Oruç tutan erkeklerle oruç tutan kadınlar
Irzlarını koruyan erkeklerle ırzlarını koruyan kadınlar
Allah’ı çok zikreden erkeklerle Allah’ı çok zikreden kadınlar var ya
İşte Allah onlar için bir mağfiret ve çok büyük bir mükâfat hazırlamıştır.” (Ahzab, 35)
“Mü’minler, gerçekten kurtuldu.”
“Onlar ki, namazlarında huşû içindedirler.”
“Onlar ki, boş işlerden yüz çevirirler.”
“Onlar ki, zekât (vazifelerini) yaparlar.”
“Ve onlar ki, iffetlerini korurlar.”
“Onlar ki, emanetlerine ve ahidlerine riayet ederler.”
“Onlar ki, namazlarını muhafaza ederler.” (Mü’minun, 1-9)
Hz. Âdemin Cenab-ı Hak’tan aldığı kelimeler de benzeri bir şekilde tefsir edilmiştir.
Ayrıca, Hz. İbrahime ait on sünnet de bu kelimeler zımnında değerlendirilmiştir.[1>
Keza,
-Haccın menasiki,
-Kendisine göklerin ve yerin melekûtunun gösterilmesi,
-Sünnet olması,
-Oğlu İsmail’i kurban etmekle imtihanı,
-Nemrut tarafından ateşe atılması,
-Hicret etmesi de bu meyanda sayılabilir.
Yani, Allahu Teâlâ, Hz. İbrahime bunlarla imtihana tâbi kılınan kimse muamelesi yaptı.
Ayete “İbrahim Rabbini bir kısım kelimelerle mübtela kıldı.” Yani “Ya Rabbi! Ölüleri nasıl diriltirsin, bana göster.” (Bakara, 260) ve “Hani İbrahim şöyle demişti: Rabbim! Bu şehri güvenli kıl…” (İbrahim, 35) de
Başta olan beş sünnet,
1-Saçını ortadan iki yana ayırmak.
2- Bıyıklarını kesmek (makas ile kırparak).
3- Misvak kullanmak.
4- Mazmaza ( Abdestte ağza bol su vermek, ağız temizliği yapmak.)
5- İstınşak ( Abdestte burna su vermek, burun temizliği yapmak.)
Bedende olan beş sünnet,
1- Tırnak kesmek.
2- Koltuk altlarındaki kılları temizlemek.
3- Etek traşı.
4- Su ile taharet.
5- Sünnet olmak.
olduğu gibi bazı kelimelerle Rabbine dua etti, duasına icabet edip etmeyeceğine baktı” manası da verilmiştir.
فَأَتَمَّهُنَّ “O da onların hepsini tamamladı.”
O da bunların hepsini mükemmel bir şekilde tamamladı, hepsinin hakkını verdi. Nitekim Cenab-ı Hak O’nu “Ve çok vefakâr olan İbrahim” (Necm, 37) diyerek vefakârlığıyla methetmiştir.
Eğer “İbrahim Rabbini bir kısım kelimelerle mübtela kıldı” manası esas alınırsa, “O da istediklerinin hepsini verdi” tarzında tefsir edilir.
قَالَ إِنِّي جَاعِلُكَ لِلنَّاسِ إِمَامًا “Rabbi dedi: Ben seni insanlara bir önder kılacağım.”
Sanki mukadder bir sualin cevabıdır. Yani, “İbrahim o kelimeleri tamamladığında Rabbi ne dedi?” sualine böyle cevap verilmiştir.
Veya ayetin bu kısmı, Allahu Teâlânın imtihanını beyan etmektedir. Bu durumda
-İnsanlara önder kılınması,
-Ka’beyi tertemiz yapması,
-O’nu temelleri üzerine yükseltmesi.
-Allaha tam bir teslimiyetle teslim olması.
İşte bütün bunlar Allahu Teâlânın O’nu imtihan etmesiyle alakalı durumlardır.
İmam, kendisine uyulan, peşinden gidilen anlamındadır. Hz. İbrahim’in imameti geneldir ve daimîdir. Çünkü kendisinden sonra gelen nice peygamber, O’nun neslindendir ve O’na ittiba ile mükelleftir.
قَالَ وَمِن ذُرِّيَّتِي İbrahim, “neslimden de (önderler yap, ya Rabbi!)” dedi.”
قَالَ لاَ يَنَالُ عَهْدِي الظَّالِمِينَ “(Allah) dedi Benim ahdim (verdiğim söz) zalimleri kapsamaz.”
Ayet, hem isteğinin kabul gördüğünü anlatır, hem de neslinden bir kısım zâlimler de çıkacağını ve bunların imamete nâil olamayacaklarına tenbihte bulunur. Çünkü imamet, Allahtan bir emanet ve ahittir.
Zalim kişi ise buna elverişli değildir. Hz. İbrahim’in neslinden gelen iyi ve müttaki kimseler ise, böyle bir pâyeye nail olacaklardır.
Ayette peygamberlerin bi’set öncesi büyük günahlardan masum olduklarına ve fasıkın imamete ehil olmadığına bir delil vardır.
125-وَإِذْ جَعَلْنَا الْبَيْتَ مَثَابَةً لِّلنَّاسِ وَأَمْناً “Hani, biz Beyt’i insanlara bir sevap kazanma ve güven yeri kılmıştık.”
Beyt’ten murat Ka’bedir. Ka’be, hac ve umre vesilesiyle ziyaret edilir, bu niyetle gelenler büyük sevaplar kazanırlar.
Orası bir emniyet yeridir. Orada olanlara saldırılmaz. “Biz onları emin bir hareme yerleştirmedik mi?” (Kasas, 57) ayetinde ifade edildiği gibi, onun etrafında yer alan bölgelerdeki insanlar saldırıya maruz iken, Ka’beye gelenler emniyet içinde olurlar.
Keza, hac için oraya gelenler ahiret azabından güven içinde olurlar. Çünkü hac, önceki günahları siler, temizler.
Hatta, Ebu Hanifenin görüşüne göre, oraya sığınan cânî, oradan çıkmadıkça yakalanıp cezalandırılmaz.
وَاتَّخِذُواْ مِن مَّقَامِ إِبْرَاهِيمَ مُصَلًّى “Siz de Makam-ı İbrahim’den kendinize bir namaz yeri edinin.”
Ayetin evvelinde mukadder bir “Ve biz şöyle dedik” ifadesi düşünülebilir.
Veya “Ona yönelin…” düşünülebilir. Bu takdirde hitap Hz. Peygamberin ümmetinedir ve buradaki makam-ı İbrahimi musalla edinmek, farz bir emir olmayıp, müstehaptır. (emr-i istihbabî)[2>
Makam-ı İbrahim hakkında farklı mütalaalar vardır. Şöyle ki:
-Burası Hz. İbrahimin ayağının izi olan bir taştır.
-Veya kalkıp insanları hacca davet ettiğinde üzerine bastığı taştır.
-Veya Ka’beyi yaparken üzerine bastığı, bugün makam-ı İbrahim diye bilinen yerdeki taştır.
Sebeb-i Nüzûl
Rivayete göre Hz. Peygamber (asm) Hz. Ömerin elinden tutup “işte makam-ı İbrahim burası” dedi. Bunun üzerine Hz. Ömer “Orayı bir namazgah yapacak mıyız?” diye sordu. Hz. Peygamber “Bana böyle bir emir gelmedi” dedi. Ve o gün güneş batmadan makam-ı İbrahim’in namazgâh yapılmasını bildiren ayet geldi.
Buranın namazgâh kılınmasından muradın iki rek’at tavaf namazı olduğu söylenir. Hz. Cabirden rivayet edildiğine göre Hz. Peygamber (asm) tavafı bitirdiğinde makam-ı İbrahime yöneldi ve onun arkasında iki rekat namaz kılıp bu ayeti okudu. İmam-ı Şafiîden bu namazın vücubuyla ilgili iki farklı görüş nakledilir.
Makam-ı İbrahim’in haremin tamamı olduğu da söylendi. Ayrıca haccın değişik yerleri (mevakıfı) olduğu, musalla edinilmesi ise buralarda Allaha dua edilmesi olduğu nazara verildi.
Kıraat imamlarından Nâfi ve İbnu Amir, ayetteki emir sığasını mazi olarak okudular. Bu durumda mana şöyle olur: “İnsanlar makam-ı İbrahimi musalla (namazgâh) edindiler, yani Ka’beyi kıble yaptılar, ona yönelip namazlarını kıldılar.”
وَعَهِدْنَا إِلَى إِبْرَاهِيمَ وَإِسْمَاعِيلَ أَن طَهِّرَا بَيْتِيَ لِلطَّائِفِينَ وَالْعَاكِفِينَ وَالرُّكَّعِالسُّجُودِ “İbrahim ve İsmail’e şöyle emretmiştik: Tavaf edenler, kendini ibadete verenler, rükû ve secde edenler için evimi (Kâbe’yi) tertemiz tutun.”
İbrahim’e ve İsmail’e Ka’beyi putlardan, pisliklerden ve ona layık olmayan şeylerden temizlemelerini emrettik.
126- وَإِذْ قَالَ إِبْرَاهِيمُ “Hani İbrahim şöyle demişti:”
رَبِّ اجْعَلْ هَذَا بَلَدًا آمِنًا “Rabbim! Bunu emin bir belde kıl.”
وَارْزُقْ أَهْلَهُ مِنَ الثَّمَرَاتِ مَنْ آمَنَ مِنْهُم بِاللّهِ وَالْيَوْمِ الآخِرِ “Halkından Allah’a ve ahiret gününe iman edenleri her türlü ürünle rızıklandır.”
قَالَ وَمَن كَفَرَ فَأُمَتِّعُهُ قَلِيلاً “Allah dedi: İnkâr edeni de az bir süre rızıklandırırım.”
Hz. İbrahim daha önce neslinden önderler gelmesini isteyince, Cenab-ı Hak “zalimler için imamet olmayacağını” bildirmişti. Hz. İbrahim buna kıyas ile rızık noktasında “Halkından Allah’a ve ahiret gününe iman edenleri her türlü ürünle rızıklandır” diye dua etti. Cenab-ı Hak “İnkâr edeni de az bir süre rızıklandırırım.” diye bildirdi.
Rızık dünyevî bir rahmettir, mü’mine de kâfire de şümullüdür, ama imamet ve dinde önderlik öyle değildir.
Öyle anlaşılıyor ki, küfür her ne kadar nimetlerden faydalanmaya bir sebep değilse de, bunların azaltılmasına bir sebeptir. Kafir, sadece dünyevî nimetlerden yararlanır, ama bunlarla sevap elde edemez.
ثُمَّ أَضْطَرُّهُ إِلَى عَذَابِ النَّارِ “Sonra onu cehennem azabına uğratırım.”
Küfründen ve verdiğim nimetleri zayi etmesinden dolayı onu cehennem ateşine gönderirim.
وَبِئْسَ الْمَصِيرُ “O, ne kötü bir varılacak yerdir!”
127- وَإِذْ يَرْفَعُ إِبْرَاهِيمُ الْقَوَاعِدَ مِنَ الْبَيْتِ وَإِسْمَاعِيلُ “Hani İbrahim, İsmail ile birlikte Beyt’in (Kâbe’nin) temellerini yükseltiyordu.”
Ayet, geçmişteki olayı hikâye eder. Bundan muradın, Hz. İbrahimin Ka’benin konumunu yüceltmesi, ona tazim ve insanlara hacca davet ile şerefini ortaya koyması olduğu da söylenir.
رَبَّنَا تَقَبَّلْ مِنَّا “Ey Rabbimiz! Bizden kabul buyur!”
إِنَّكَ أَنتَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ “Şüphesiz sen Semi’ – Alîm’sin.”
Sen duamızı işitir, niyetlerimizi bilirsin.
128- رَبَّنَا وَاجْعَلْنَا مُسْلِمَيْنِ لَكَ “Rabbimiz! Bizi sana teslim olmuş iki kimse kıl.”
“Bizi ihlâslı kullarından eyle.” Bundan murat daha ziyade ihlas ve iz’an taleb etmeleridir.
وَمِن ذُرِّيَّتِنَا أُمَّةً مُّسْلِمَةً لَّكَ “Neslimizden de sana teslim olmuş bir ümmet kıl.”
Kendi nesillerine dua etmeleri, onların şefkate en ziyade layık olmalarındandır. Ayrıca, onlar salih olduklarında, onlara tâbi olanlar da salih olacaklardır.
Dualarında “neslimizden…” diye bir kısmına dua etmeleri, kendilerine daha önce nesillerinden bir kısmının zalim olacağının bildirilmesindendir.
Ayrıca, hikmet-i ilâhîyenin herkesi içine alacak tam bir ihlâsı ve küllî bir yönelişi iktiza etmediğini biliyorlardı. Çünkü böyle bir durum dünyayı teşviş eder. Bu sebeple şöyle denilmiştir:
“Ahmaklar olmasa, dünya harap olurdu.”
Bazı âlimler, Hz. İbrahim ve Hz. İsmailin duasında kastedilen ümmetin, ümmet-i Muhammed olduğunu söylerler.
“Neslimizden” demeleri, bütün nesillerini içine alacak şümullü bir dua da olabilir. O zaman ayetteki “den” takısı beyaniye olur. Bunun bir benzerini şu ayette görebiliriz:
“Allah, içinizden iman edip de salih ameller işleyenlere şunu vaat etti:” (Nur, 55)
وَأَرِنَا مَنَاسِكَنَا “Ve bize menasikimizi göster.”
“Bize, hacda yapacağımız ibadetlerimizi göster.”
Menasik, nüsuk kelimesinden gelir. Bu kelime esas olarak ibadetin kemâlini ifade eder. Ancak, hacc ibadetlerini ifade etmede kullanımı daha yaygındır. Çünkü hacda ziyadesiyle külfet ve günlük hayatın alışkanlıklarından uzak kalmak vardır.
وَتُبْ عَلَيْنَآ “Tevbemizi kabul et.”
Allahtan tevbelerinin kabul edilmelerini istemeleri, nesilleri hesabına olabileceği gibi kendilerinden yanlışlıkla sadır olan durumlar için de olabilir. Belki de hem nefis terbiyesi yapmak, hem de bu şekilde nesillerini irşad etmek için bunu istediler.
إِنَّكَ أَنتَ التَّوَّابُ الرَّحِيمُ “Çünkü sen, Tevvab – Rahîm’sin.”
129- رَبَّنَا وَابْعَثْ فِيهِمْ رَسُولاً مِّنْهُمْ “Rabbimiz! İçlerinden onlara bir peygamber gönder.”
Duaları kabul edilmiştir. Hz. Peygamber (asm) şöyle bildirir: “Ben İbrahimin duası, İsanın müjdesi ve annemin rüyasıyım.”
يَتْلُو عَلَيْهِمْ آيَاتِكَ “Onlara âyetlerini okusun.”
“Senin vahyettiğin tevhid ve nübüvvet delillerini onlara okusun ve tebliğ etsin.”
وَيُعَلِّمُهُمُ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ “Kitabı ve hikmeti öğretsin.”
“Onlara Kur’anı ve nefislerini kemale erdirecek marifetleri ve hükümleri öğretsin.”
وَيُزَكِّيهِمْ “Ve onların nefislerini arındırsın.”
Şirk ve günahlardan onları temizlesin.
إِنَّكَ أَنتَ العَزِيزُ الحَكِيمُ “Şüphesiz Sen Azîz – Hakîm’sin.”
Şüphesiz Sen Azîz’sin, Senin murat ettiğine karşı çıkılamaz, galip gelinemez.
Hakîm’sin, murat ettiğini muhkem kılarsın.
130- وَمَن يَرْغَبُ عَن مِّلَّةِ إِبْرَاهِيمَ إِلاَّ مَن سَفِهَ نَفْسَهُ “Kendini bilmeyenden başka İbrahim’in dininden kim yüz çevirir?”
Ayetin bu kısmı, Hz. İbrahim’in o açık ve parlak dininden kimsenin yüz çevirmemesi gerektiğini anlatır.
Aklı başında bir kimse O’nun dininden yüz çevirmez. Ama nefsini küçük düşüren, zillete düçar eden, akılsızlık yapanlar müstesna.
وَلَقَدِ اصْطَفَيْنَاهُ فِي الدُّنْيَا “Andolsun, biz Onu (İbrahim’i) bu dünyada seçkin kıldık.”
وَإِنَّهُ فِي الآخِرَةِ لَمِنَ الصَّالِحِينَ “Şüphesiz o, ahirette de salihlerdendir.”
Ayet, önceki ayette nazara verilen Hz. İbrahime tâbi olmanın delili ve beyanıdır. Çünkü dünyada seçilmiş bir kul olan, kıyamet gününde de kendisine istikamet ve salah üzere olduğuna şehadet edilen kimse, elbette tâbi olunmaya layıktır, kıt akıllıdan veya aklını kullanmayandan başkası O’ndan yüz çevirmez.
131- إِذْ قَالَ لَهُ رَبُّهُ أَسْلِمْ “Rabbi ona “teslim ol” demişti.”
قَالَ أَسْلَمْتُ لِرَبِّ الْعَالَمِينَ “O da, “Âlemlerin Rabbine teslim oldum” dedi.”
Sanki şöyle denilmiştir: Hz. İbrahim imamet ve önderliğe layık, seçilmiş, salih bir kuldur. Bütün bunlara, iz’an ile, ihlâs ile nail olmuştur. Rabbi O’nu davet edip hakka teslim olmayı netice veren marifet delillerini kalbine bıraktığında, tam bir teslimiyetle mukabelede bulunmuştur.
Sebeb-i Nüzûl
Rivayete göre ayetler Abdullah Bin Selâm ve kardeşinin iki oğlu münasebeti ile inmiştir. Abdullah Bin Selâm, yeğenleri Seleme ve Muhaciri İslâma davet ettiğinde Seleme Müslüman olmuş, Muhacir ise reddetmiştir.
132-وَوَصَّى بِهَا إِبْرَاهِيمُ بَنِيهِ وَيَعْقُوبُ “İbrahim, bunu kendi oğullarına tavsiye etti, Yakub da:”
Tavsiye, başkasını kendisinde fayda olan fiile teşvik etmektir. Ayetteki zamir, millete (İbrahimin dinine) râcidir.
Veya “Âlemlerin Rabbine teslim oldum” cümlesidir.
Hz. İbrahimin dört, sekiz veya ondört oğlu olduğu rivayet edilir. Hz. Yakubun ise oniki oğlu vardı.
يَا بَنِيَّ إِنَّ اللّهَ اصْطَفَى لَكُمُ الدِّينَ “Oğullarım! Allah, sizin için bu dini seçti.”
Burada bahsedilen din, bütün dinlerin özü olan İslam’dır. Ayetin devamı bunu gösterir:
فَلاَ تَمُوتُنَّ إَلاَّ وَأَنتُم مُّسْلِمُونَ “Artık ancak Allaha teslim kimseler olarak ölün.”
Ayetin zahiri, İslâm hâline aykırı bir ölümden nehiydir. Bundan maksad, öldüklerinde bu hâlin hilafına bir durumda olmalarından sakındırmaktır ve İslam üzere sebat göstermelerini emretmektir. İbarede, onların İslâm üzere olmayan ölümlerinin kendisinde hayır olmayan bir ölüm olduğuna ve böyle bir hale maruz kalmamaları gerektiğine delalet vardır.
Sebeb-i Nüzûl
Rivayete göre Yahudiler Hz. Peygambere “bilmiyor musun, Hz. Yakub öldüğü gün evlatlarına Yahudiliği tavsiye etmişti” dediler, ayet bu münasebetle nazil oldu.
133- أَمْ كُنتُمْ شُهَدَاء إِذْ حَضَرَ يَعْقُوبَ الْمَوْتُ “Yoksa siz Yakub’a ölüm geldiğinde orada hazır mı bulunuyordunuz?”
إِذْ قَالَ لِبَنِيهِ “Hani çocuklarına şöyle demişti:”
مَا تَعْبُدُونَ مِن بَعْدِي "Benden sonra neye ibadet edeceksiniz?”
Buradaki soru, durumun böyle olmadığını ifade içindir. Yani, “Yakuba ölüm geldiğinde ve evlatlarına dediğini dediğinde siz orada hazır değildiniz. Öyle ise, niye “Yahudilik tavsiyesinde bulundu” diye iddia ediyorsunuz?”
Hitap bir yönüyle mü’minlere de olabilir. Yani, “Siz bu olayı müşahede etmediniz. Bunu ancak vahiy yoluyla öğrendiniz.”
Hz. Yakup bununla onların İslâm ve tevhid üzere karar kılmalarını murat etti ve bunlar üzerine sebat göstereceklerine dair kendilerinden söz aldı.
Ayette “benden sonra neye ibadet edeceksiniz?” ifadesinde soru edatı olarak مَا “Ma” kullanılmıştır. Bu edatla, bilinmeyen her şeyden sual edilebilir. Bilinen şeylerde ise, şahıstan sorulursa “Men” yani “kim” edatı kullanılır. Ama şahsın vasfından sorarken “Ma” yani “ne” ile sorulur. Mesela, “Zeyd nedir, hoca mı yoksa doktor mu?” denilir.
قَالُواْ نَعْبُدُ إِلَهَكَ وَإِلَهَ آبَائِكَ إِبْرَاهِيمَ وَإِسْمَاعِيلَ وَإِسْحَقَ إِلَهًا وَاحِدًا “Onlar da şöyle dediler: Senin ilâhına ve ataların İbrahim, İsmail ve İshak’ın ilâhı olan bir tek ilâha ibadet edeceğiz.”
Hz. İsmail, Hz. Yakubun amcası iken ayette Hz. Yakubun ecdadı arasında sayılması ya tağlîb şeklindedir.
Veya hadiste “amca, babanın bir parçası gibidir” denilmesi gibi baba menzilesinde olmasındandır. Hz. Peygamber (asm) amcası Abbas hakkında “amcam, ecdadımdan geriye kalandır” demiştir.
“Bir tek ilaha” demeleri hem tevhidi açıktan ifade etmeleridir, hem de “Senin ilahına ve atalarının ilahına ibadet edeceğiz” ifadelerinde birden fazla ilaha ibadet etmek tevehhümü olmasın diye daha açık ifadeyle söylemeleridir.
وَنَحْنُ لَهُ مُسْلِمُونَ “Ve biz O’na teslim olmuş kimseleriz.”
134- تِلْكَ أُمَّةٌ قَدْ خَلَتْ “Onlar bir ümmetti, geldi geçti.”
Yani, Hz. İbrahim, Hz. Yakub ve bunların oğulları bir ümmettir.
Ümmet, cemaat, topluluk anlamındadır. Aynı ümmet içinde değişik fırkalar çıktığından, yani fırkaların esası ümmete dayandığından bu şekilde isimlendirilmiştir.
لَهَا مَا كَسَبَتْ وَلَكُم مَّا كَسَبْتُمْ “Onların kazandıkları onlara, sizin kazandığınız da size.”
Her biriniz amelinizin karşılığını göreceksiniz. Yani, “sizin onlara mensup olmanız, onların amellerinden faydalanmanızı gerektirmez. Ancak onlara benzerseniz ve onların gittiği yoldan giderseniz fayda görürsünüz.” Nitekim Hz. Peygamber (asm) şöyle buyurur:
“İnsanlar amelleriyle benim yanıma geldiklerinde, sakın siz neseblerinizle gelmeyin!”
وَلاَ تُسْأَلُونَ عَمَّا كَانُوا يَعْمَلُونَ “Ve siz onların yaptıklarından sorguya çekilecek değilsiniz.”
Yani, onların seyyieleriyle hesaba çekilmeyeceğiniz gibi, haseneleriyle de sevap almazsınız.”
135- اوَقَالُواْ كُونُواْ هُودًا أَوْ نَصَارَى تَهْتَدُواْ “Bir de: “Yahudi veya Hristiyan olun ki, hidayet bulasınız” dediler.”
Böyle diyenler, kitap ehlinden olan Yahudiler ve Hristiyanlardır. Yahudiler “Yahudi olun hidayete erin” derken, Hristiyanlar da “Hristiyan olun hidayete erin” demişlerdi.
قُلْ بَلْ مِلَّةَ إِبْرَاهِيمَ حَنِيفًا “De ki: “Hayır! Hanif olarak İbrahim’in dinine uyarız.”
De ki: “Hayır, biz İbrahimin dinindeniz. Hanif olarak, yani batıla değil hakka meylederek O’na tâbiyiz.”
وَمَا كَانَ مِنَ الْمُشْرِكِينَ “O, müşriklerden değildi.”
Ayet, kitap ehline ve başkalarına bir tarizdir. Çünkü onlar müşrik oldukları hâlde, Hz. İbrahime tâbi olduklarını iddia etmektedirler.
136- قُولُواْ آمَنَّا بِاللّهِ وَمَآ أُنزِلَ إِلَيْنَا وَمَا أُنزِلَ إِلَى إِبْرَاهِيمَ وَإِسْمَاعِيلَ وَإِسْحَقَ وَيَعْقُوبَ وَالأسْبَاطِ وَمَا أُوتِيَ مُوسَى وَعِيسَى وَمَا أُوتِيَ النَّبِيُّونَ مِن رَّبِّهِمْ “Deyin ki: Biz Allah’a, bize indirilene, İbrahim, İsmail, İshak, Yakub ve esbat’a (Yakubun neslinden gelenlere) indirilene, Mûsâ ve İsa’ya verilene ve bütün diğer peygamberlere Rab’lerinden verilene iman ettik.”
Bir sonraki ayetten de anlaşılacağı üzere, hitap mü’minleredir.
Hz. İbrahime indirilen sahifeler her ne kadar O’na inmişse de, O’nun evlatları ve nesli bu sahifelere göre ibadet ediyorlardı, aynı hükümlere tâbi idiler. Böyle olunca, Kur’anın da hepimize indirilmesi gibi, o sahifeler bunlara da inmiş gibi oldu.
Esbat, sıbt kelimesinin çoğulu olup “torunlar” anlamındadır. Ayetteki “esbat”tan murat, Hz. Yakubun torunlarıdır veya oğulları ve onlardan meydana gelen nesillerdir. Çünkü onların hepsi Hz. İbrahim ve İshakın torunları idiler.
“Mûsâ ve İsa’ya verilene”
Hz. Musa ve Hz. İsaya indirilen, Tevrat ve İncildir. Bu iki peygamberin müstakillen gelmesi, bunların önce sayılanlardan farklılığıdır.[3>
Ayrıca, bu iki peygamber hakkında Yahudilerle Hristiyanlar arasında tartışma vardır.[4>
“Ve bütün diğer peygamberlere Rab’lerinden verilene iman ettik.”
Bu sayılanlara ve sayılmayanlara, hepsine iman ettik.
لاَ نُفَرِّقُ بَيْنَ أَحَدٍ مِّنْهُمْ “Onlardan hiçbirini diğerinden ayırt etmeyiz.”
Biz, Yahudilerin yaptığı gibi bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr etmeyiz.
وَنَحْنُ لَهُ مُسْلِمُونَ “Ve biz ona teslim olmuş kimseleriz.”
137- فَإِنْ آمَنُواْ بِمِثْلِ مَا آمَنتُم بِهِ فَقَدِ اهْتَدَواْ “Artık eğer onlar da sizin iman ettiğiniz gibi iman ederlerse, gerçekten doğru yolu bulmuş olurlar.”
-“Eğer kulumuza indirdiğimizden bir şüphe içinde iseniz, haydi onun mislinden bir sûre getirin.” (Bakara, 23) ayetinde olduğu gibi burada da onları acze düşürmek ve susturmak vardır. Çünkü, Müslümanların iman etmesinin bir misli olmadığı gibi, İslâm gibi de başka bir din yoktur.
Ayrıca şu mana da düşünülebilir:
“Eğer onlar sizin metodunuz tarzında hakka ulaştıran bir metot, bir yol ararlarsa, o zaman hidayete ererler.” Çünkü maksadın bir oluşu, yolların çeşitli olmasına engel değildir.
وَّإِن تَوَلَّوْاْ فَإِنَّمَا هُمْ فِي شِقَاقٍ “Eğer yüz çevirirlerse, elbette derin bir ayrılığa düşmüş olurlar.”
Eğer imandan veya sizin onlara söylediklerinizden yüz çevirirlerse, onlar ancak haktan sapmış ve muhalefet etmiş olacaklardır.
Ayetin metninde “muhalefet” anlamında “şikak” kelimesi geçer. Çünkü birbirine muhalif olanların her biri diğer şık’ta yer almaktadır.
فَسَيَكْفِيكَهُمُ اللّه “Allah, onlara karşı sana yetecektir.”
Ayetin bu kısmı mü’minlere bir teselli ve onları teskîndir, muhalefet edenlere karşı da korunacaklarını ve yardım göreceklerini vaat etmektir.
وَهُوَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ “O, Semi’ – Alîm’dir.”
Ayetin bu kısmı, hem vaat, hem de tehdîd olarak anlaşılabilir. Mü’minlere vaad, karşı şıkta yer alanlara ise tehdittir. Yani “ey ehl-i iman! Allah sizin sözlerinizi işitir, ihlâsınızı bilir ve hiç şüphe yok ona göre karşılık verir.”
Haktan yüz çevirenler için ise, “Allah onların izhar ettiklerini işitir, gizlediklerini de bilir, ona göre cezalandırır.”
138- صِبْغَةَ اللّهِ “(Sen) Allah’ın boyasına (bak).”
“Allahın boyası” Allahın insanları yaratmış olduğu fıtratı ifade eder. Nasıl ki boya, boyandığı şeyin süsü ise, fıtrat da insanın süsüdür.
“Allahın boyasından” murat, ilâhî hidayet de olabilir. Yani, “Allah bize hidayet etti ve bunun deliline de irşad etti.”
Veya “Kalplerimizi imanla tertemiz yaptı.”
İlahi hidayete “boya” denilmesi, boyanın boyalı cisimde görülmesi gibi, hidayet eserinin mü’minlerde görülmesi, boyanın elbiseye girmesi gibi onların kalplerine girmesindendir.
Veya müşakele içindir. Çünkü Hristiyanlar çocuklarını mamudiye dedikleri sarı bir suya batırıyor ve ”bu onları tertemiz yapar ve bununla Hristiyanlıkları gerçekleşir” diyorlardı. (Vaftiz olayı)
“Sıbğatullah: Allahın boyası” ifadesi teşvik manası da taşıyabilir. Yani, “siz Allahın boyasına bakın, başkasına değil.”
Veya daha önce geçen “İbrahim milleti (dininden) bedel olabilir.
وَمَنْ أَحْسَنُ مِنَ اللّهِ صِبْغَةً “Allah’ın boyasından daha güzel boya kimin olabilir?”
Onun boyasından daha güzel bir boya yoktur.
وَنَحْنُ لَهُ عَابِدونَ “Biz Ona ibadet edenleriz.”
Bu ifadede onlara bir tariz vardır. Yani “Biz sizin şirk koşmanız gibi O’na şirk koşmayız.”
139- قُلْ أَتُحَآجُّونَنَا فِي اللّهِ “De ki: Allah hakkında bizimle mücadele mi ediyorsunuz?”
Yoksa siz Allah hakkında, sizden değil de Arablardan bir peygamber seçti diye bizimle mücadele mi ediyorsunuz?
Sebeb-i Nüzûl
Rivayete göre kitap ehli Hz. Peygambere şöyle dediler: “Bütün peygamberler bizdendir. Şayet bir peygamber olsan bizden olurdun.” Bu münasebetle bu ayet nazil oldu.
وَهُوَ رَبُّنَا وَرَبُّكُمْ “Hâlbuki O, Rabbimiz ve Rabbinizdir.”
Allah için bir kavmin Rabbi olmak gibi bir şey asla söz konusu olamaz. Rahmetini kullarından dilediğine nasip eder.
وَلَنَا أَعْمَالُنَا وَلَكُمْ أَعْمَالُكُمْ “Bizim işlediklerimiz bize, sizin işledikleriniz sizedir.”
Amellerimizden dolayı bize ikramda bulunması O’na uzak değildir. Sanki Cenab-ı Hak onların iddia edebilecekleri her görüşü ele almış, onları susturmuştur. Şöyle ki:
Nübüvvet ikramı,
-Ya Allahtan bir lütuftur, dilediğine nasip eder. Bunda bütün kavimler eşittir.
-Veya devamlı taat ve tam bir ihlâsla buna liyakat kesbedenlere verilen bir haktır. Sizin belki de Allahın nübüvveti vermede itibar edeceği bazı amelleriniz olabilir, ama aynı şey bizim için de geçerlidir, bizim de amellerimiz var.
وَنَحْنُ لَهُ مُخْلِصُونَ “Biz O’na gönülden bağlanmış kimseleriz.”
Sizden farklı olarak biz, tevhid ehli kimseleriz, iman ve taatle sırf Allah için amelde bulunmaya gayret ederiz.
140- أَمْ تَقُولُونَ إِنَّ إِبْرَاهِيمَ وَإِسْمَاعِيلَ وَإِسْحَقَ وَيَعْقُوبَ وَالأسْبَاطَ كَانُواْ هُودًا أَوْ نَصَارَى “Yoksa siz, “İbrahim, İsmail, İshak, Yakub ve esbat (Yakuboğulları) Yahudi idiler veya Hristiyan idiler” mi diyorsunuz?”
قُلْ أَأَنتُمْ أَعْلَمُ أَمِ اللّهُ “De ki: Siz mi daha iyi bilirsiniz, yoksa Allah mı?”
Elbette Allah daha iyi bilmektedir ve “İbrahim, ne Yahudi idi, ne de Hristiyandı. Fakat O, hanif bir müslimdi.” (Âl-i İmran, 67) diyerek Yahudi veya Hristiyan olmayı Hz. İbrahimden nefyetmiştir.
Buna şöyle diyerek delil getirmiştir: “Ey kitap ehli! İbrahim hakkında niçin tartışıyorsunuz? Oysa Tevrat da, İncil de ondan sonra indirilmiştir.” (Âl-i İmran 65)
وَمَنْ أَظْلَمُ مِمَّن كَتَمَ شَهَادَةً عِندَهُ مِنَ اللّهِ “Allah tarafından kendisine ulaşan bir gerçeği gizleyenden daha zalim kim olabilir?”
Allahu Teâlâ Hz. İbrahimin hanif oluşuna, Yahudilik ve Hristiyanlıktan uzaklığına şehadet ederken, elbette bu şehadeti gizleyen kitap ehlinden daha zâlimi olamaz. Çünkü onlar bu şehadeti gizlemişlerdir.
Ayet şuna da işaret edebilir: “Şayet bu şehadeti gizlesek, bizden daha zâlimi var mıdır?”
Ayette, onların kendi kitaplarında ve başkasında Allahu Teâlânın Hz. Muhammede (asm) şehadetini gizlemelerine bir tariz vardır.
وَمَا اللّهُ بِغَافِلٍ عَمَّا تَعْمَلُونَ “Allah, yaptıklarınızdan gafil değildir.”
141- تِلْكَ أُمَّةٌ قَدْ خَلَتْ “Onlar bir ümmetti, geldi geçti.”
لَهَا مَا كَسَبَتْ وَلَكُم مَّا كَسَبْتُمْ “Onların kazandıkları onlara, sizin kazandığınız da size.”
وَلاَ تُسْأَلُونَ عَمَّا كَانُواْ يَعْمَلُونَ “Ve siz onların yaptıklarından sorguya çekilecek değilsiniz.”
Ayet, aynı ibareyle daha önce geçmişti.[5> Bu şekilde tekrarı, onları sakındırmada mübalağa ve tabiatlerinde yerleşen ecdatlarıyla iftihar etmekten ve onlara güvenmekten zecr içindir.
Denildi ki: Tekrarlanan bu ayetin ilki onlara bakar, buradaki ise onlara uymaktan bizi sakındırmak için bize bakar.
Keza, şöyle de değerlendirildi: Birinci ayetteki ümmet peygamberlerdir. Burada ise ümmetten murat Yahudi ve Hristiyanların selefleridir.
[1> İbnu Abbas şöyle der: On şey vardır ki, onlar Hz. İbrahim’in sünnetindendir. O on şeyin beşi baş ile beşi de beden ile ilgilidir.
[2> Emir sığası normal şartlarda vücup ifade eder, yani emredilenin yapılmasını gerektirir. Ama bazan da burada olduğu gibi mubahlık bildirir, “yapabilirsiniz” şeklinde genişlik gösterir.
[3>Yani, her ikisine müstakil birer kitap inmiştir.
[4>Yahudiler Hz. İsayı kabul etmezler.
[5> Bkz. Bakara, 134.
142-سَيَقُولُ السُّفَهَاء مِنَ النَّاسِ “İnsanlardan birtakım sefihler şöyle diyecekler:”
Ayet metninde geçen süfeha, aklı kıt olanlar demektir. Bunlar, taklidle ve tefekkürü terk ile akıllarını cılız hale getirmişlerdir.
Ayette bahsi geçen sefihler, kıblenin Kudüs’ten Mekke’deki Ka’beye değişmesini inkâr eden münafıklar, Yahudiler ve müşriklerdir.
Ayetin gelecek zaman sığasıyla bunu haber vermesi,
-Nefsi buna hazırlamak,
-Onların sözlerine cevap aramak,
-Ve aynı zamanda ilerde söylenecek bir sözü önceden haber vererek gaybtan haber vermektir, bu ise bir mu’cizedir.
مَا وَلاَّهُمْ عَن قِبْلَتِهِمُ الَّتِي كَانُواْ عَلَيْهَا “Yönelmekte oldukları kıbleden onları çeviren nedir?”
Kıble, aslında yönelmekle ilgili insanın bulunduğu bir haldir. Sonra namaz için yönelinen mekana bir alem (özel isim) oldu.
قُل لِّلّهِ الْمَشْرِقُ وَالْمَغْرِبُ “De ki: Doğu da, Batı da Allah’ındır.”
Bir mekânın zâtî bir özelliğe sahip olup ta, kendisinin yerine başka bir mekanın ikâme edilmesine engel olması söz konusu olmadığından, Allah için şurası değil de burası olması söz konusu olamaz. Önemli olan belli bir mekân değil, emrin yerine getirilmesidir.
يَهْدِي مَن يَشَاء إِلَى صِرَاطٍ مُّسْتَقِيمٍ “Allah, dilediği kimseyi doğru bir yola iletir.”
Bu doğru yol, bir zaman Beyt-i Makdise, başka bir zaman da Ka’beye yönelmeyi gerektiren hikmet ve maslahattır.
143- وَكَذَلِكَ جَعَلْنَاكُمْ أُمَّةً وَسَطًا “Böylece, sizi istikametli bir ümmet yaptık.”
“Böylece”
Yani, “sizi sırat-ı müstakime yol bulmuş kimseler kıldığımız gibi”
Veya “kıblenizi, kıblelerin en efdali yaptığımız gibi, sizi hayırlı, ilim ve amelle mutedil bir ümmet kıldık.”
Vasat kelimesi aslında kendine doğru her taraftan mesafenin eşit olduğu “orta yer” anlamındadır. Sonra istiare yolu ile ifrat ve tefritin iki ucu arasında yer alan güzel hasletlere kullanılır oldu. Mesela, israf ve cimriliğin ortası cömertliktir. Tehevvür ve korkunun ortası şecaattir. Sonra bu kelime bu itidal haliyle muttasıf kişi ve kişilerde kullanıldı.
Ayet ile icmanın hüccet oluşuna delil getirildi. Çünkü, ümmetin ittifak ettiği şey batıl olsa, adalet özelliklerinde gedik açılmış olurdu.
لِّتَكُونُواْ شُهَدَاء عَلَى النَّاسِ وَيَكُونَ الرَّسُولُ عَلَيْكُمْ شَهِيدًا “Ta ki sizler insanlara birer şahit olasınız ve Peygamber de size bir şahit olsun.”
Ayetin bu kısmı, ümmet-i Muhammedin istikametli bir ümmet kılınmasının illetini beyan eder. Yani, sizin için ortaya koyduğu delillere ve indirdiği Kitaba dikkatle bakarak bilesiniz ki: Allahu Teâlâ hiç kimseye cimrilik yapmamıştır ve zulmetmemiştir, aksine yolları apaçık beyan edip peygamberler göndermiştir. Onlar da tebliğ etmişler nasihatta bulunmuşlardır. Lakin kafir olanların şekaveti kendilerini şehevata tâbi olmaya, ayetlerden yüz çevirmeye sevk etmiştir. İşte, ey ümmet-i Muhammed, siz bunları bilip hem kendi zamanınızda yaşayanlara hem öncekilere, hem de sonrakilere bu konuda şehadette bulunursunuz.
Rivayete göre, kıyamet günü ümmetler muhasebe için getirildiğinde peygamberlerin tebliğini inkâr ederler. Bunun üzerine Allahu Teâlâ – onların hâlini en iyi bilen olduğu halde – onlara tebliğde bulunulduğunu delilli bir şekilde göstermek ister, ümmet-i Muhammed getirilir, onlar da peygamberlerin tebliğde bulunduklarına şehadet ederler. O zaman diğer ümmetler “Bunu nereden bildiniz?” diye sorarlar. Onlar da “biz bunu Allahın sadık elçisinin diliyle bize bildirilen nâtık Kitabında Allahın ihbarıyla bildik” diye cevap verirler. Bunun üzerine Hz. Muhammed getirilir, ümmetinin hâlinden sorulur, o da âdil olduklarına şehadet eder.
وَمَا جَعَلْنَا الْقِبْلَةَ الَّتِي كُنتَ عَلَيْهَا إِلاَّ لِنَعْلَمَ مَن يَتَّبِعُ الرَّسُولَ مِمَّن يَنقَلِبُ عَلَى عَقِبَيْهِ “Biz, yönelmekte olduğun kıbleyi ancak; Peygamber’e tabi olanla, gerisin geriye dönecek olanı bilelim diye böyle yaptık.”
Ayette bahsi geçen Kıble, Ka’bedir, çünkü Hz. Peygamber Mekke’de oraya yönelip namaz kılıyordu. Sonra Medineye hicret ettiğinde Yahudilere ülfet olsun diye Mescid-i Aksaya doğru yönelmekle emrolundu.
Buradaki kıble, Mescid-i Aksa da olabilir. İbnu Abbas şöyle der: Hz. Peygamberin Mekkedeki kıblesi Mescid-i Aksa idi. Ancak o, namaza yönelirken Mescid-i Aksa ile kendi arasına Ka’beyi alırdı. Her ikisine göre mana şöyle olur: “Senin için asıl olan Ka’beye yönelmektir. Biz senin kıbleni Mescid-i Aksa kılmadık.”
“Peygamber’e tabi olanla, gerisin geriye dönecek olanı bilelim diye böyle yaptık.”
Biz bu kıble meselesini ancak insanları imtihan için yaptık, ta ki namazda oraya doğru sana uyanla, ecdadının kıblesine alıştığından dolayı Senin dininden döneni ayırt edelim.
Veya “şimdi peygambere uyanla uymayanı bilelim diye böyle yaptık.”
Hz. Peygamberin ilk kıblesinin Ka’be olması rivayetine göre mana şöyle olur:
Seni daha önceki kıblene çevirmemiz, İslâm dini üzere sebat gösterenle, endişesi ve iman zaafı sebebiyle gerisin geriye döneni ayırt edelim diyedir.
Eğer denilse: Ayette “bilelim diye böyle yaptık” deniliyor, hâlbuki Allah zaten biliyor?”
Elcevap: Bu ve emsali ibareler, mevcut duruma taalluk itibariyledir. Yani, “ilmimiz mevcut hâliyle ona taalluk etsin diye böyle yaptık.”
İkinci bir bakış açısıyla şöyle denildi: “Allahın böyle yapması, Hz. Peygamberin ve mü’minlerin durumu bilmeleri içindir. Lakin gerek Hz. Peygamber ve gerekse mü’minler Cenab-ı Hakkın has kulları olduğundan kendisine nisbet etmiştir.
Veya bir başka ayette “Böylece Allah, pis olanı temizden ayıracak.” (Enfal, 37) denildiği gibi Allahın bilmesi, onların birbirinden temyiz edilip ayrılması anlamına gelir. Nitekim ayetteki “bilelim diye” ibaresi “bilinsin diye böyle yaptık” şeklinde de okunmuştur.
وَإِن كَانَتْ لَكَبِيرَةً إِلاَّ عَلَى الَّذِينَ هَدَى اللّهُ “Bu, Allah’ın hidayet ettiği kimselerin dışındakilere elbette çok ağır gelecektir.”
Burada medar-ı bahs olan durum,
-Cenab-ı Hakkın böyle bir tasarrufta bulunması,
-Ka’benin çevrilmesi,
-Dinden gerisin geriye dönmek,
-Veya kıble olabilir.
Normal şartlarda böyle bir durum nefislere zor gelir ve Allahın hidayet edip de ahkâmın hikmetine muttali kıldığı kimseler, imanda ve peygambere ittibada sebat gösterirler, yeni durum kendilerine zor gelmez.
وَمَا كَانَ اللّهُ لِيُضِيعَ إِيمَانَكُمْ “Allah, imanınızı boşa çıkaracak değildir.”
“Allah, iman üzere sebatınızı zâyi etmez.”
Şöyle de mana verildi: “Allah, neshedilen kıbleye imanınızı zâyi etmez.”
Veya “Allah eski kıbleye yönelik kıldığınız namazları zâyi etmez.”
Sebeb-i Nüzûl
Rivayete göre Hz. Peygamber (asm) Ka’beye yöneldiğinde “Ya Rasulallah, kıblenin değişmesinden önce vefat eden kardeşlerimizin durumu nedir?” diye sordular. Bu münasebetle ayet nâzil oldu.
إِنَّ اللّهَ بِالنَّاسِ لَرَؤُوفٌ رَّحِيمٌ “Şüphesiz Allah, bütün insanlara Rauf – Rahîm’dir (çok şefkatlidir, çok merhametlidir.)”
Onların mükâfatlarını zayi etmez, maslahatları olan şeyi terketmez.
144- قَدْ نَرَى تَقَلُّبَ وَجْهِكَ فِي السَّمَاء “Senin yüzünü göğe doğru çevirip durduğunu görmekteyiz.”
“Vahyin gelmesi özlemiyle zaman zaman yüzünü semaya çevirdiğini görmekteyiz.”
Hz. Peygamberin kalbi kıblenin Kabeye çevrilmesini arzuluyor, Rabbinden bunu bekliyordu. Çünkü Ka’be ceddi İbrahimin kıblesi ve iki kıbleden birincisiydi. Ayrıca Arabları imana daha ziyade sevkedici olabilirdi. Bir de Yahudilere muhalefet için bunu arzuluyordu.
Ayetin tasvir ettiği durum Hz. Peygamberin kemal-i edebine delâlet eder. Çünkü böyle bir şeyi beklemiş, ama doğrudan istememişti.
فَلَنُوَلِّيَنَّكَ قِبْلَةً تَرْضَاهَا “Artık elbette seni razı olacağın kıbleye çevireceğiz.”
Elbette ve elbette, dinî maksatlar Allahın meşiet ve hikmetine muvafık düştüğü için, sevdiğin ve iştiyakla arzuladığın kıbleye seni çevireceğiz.
فَوَلِّ وَجْهَكَ شَطْرَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ “Bundan böyle, yüzünü Mescid-i Haram yönüne çevir.”
Mescid-i Harama terkibindeki “haram” ifadesi orada savaşın haram kılınmasından gelir.
Veya zâlim insanların taarruzundan men edilmesi cihetiyle böyle denilmiştir.
Ayette Ka’be değil de Mescid ifadesi gelmesi,. Hz. Peygamberin Medinede olması açısındandır. Uzakta olan birinin ciheti nazara alması yeterlidir. Çünkü, yakında olan doğrudan Ka’beye yönelebilse bile, uzakta olan için bu zordur.
Rivayete göre Hz. Peygamber (asm) Medineye geldiğinde onaltı ay Beyt-i Makdise doğru namaz kıldı. Sonra Bedir savaşından iki ay önce Recep ayında öğle namazında Ka’beye yöneldi. Benî Seleme mescidinde ashabına öğle namazının iki rekatını kıldırmıştı. Namaz esnasında Kabe tarafına yöneldi, erkekler ve kadınlar saflarını değiştirdiler, bu mescide “mescid-i kıbleteyn” (iki kıbleli mescid) denildi.
وَحَيْثُ مَا كُنتُمْ فَوَلُّواْ وُجُوِهَكُمْ شَطْرَهُ “(Ey Müslümanlar!) Siz de nerede olursanız olun, (namazda) yüzünüzü hep onun yönüne çevirin.”
Cenab-ı Hak,
-Şanına bir tazim
-Ve rağbetine bir cevap olmak üzere önce hususî olarak Peygamberine Ka’beye yönelmesini emretti. Ardından da
-Hükmün umumî olduğunu göstermek,
-Kıble emrini te’kid etmek
-Ve ümmeti ona tâbi olmaya teşvik için genel bir şekilde açık bir hüküm olarak beyan etti.
وَإِنَّ الَّذِينَ أُوْتُواْ الْكِتَابَ لَيَعْلَمُونَ أَنَّهُ الْحَقُّ مِن رَّبِّهِمْ “Şüphesiz kendilerine kitap verilenler, bunun Rabblerinden bir hak olduğunu elbette bilirler.”
Kitap ehli, hem genel anlamda Allahu Teâlânın her din için bir kıble tahsisi ettiğini, hem de bir ayrıntı olmak üzere ahir zaman peygamberinin iki kıbleye yönelik namaz kılacağını biliyorlardı.
وَمَا اللّهُ بِغَافِلٍ عَمَّا يَعْمَلُونَ “Allah, onların yaptıklarından gafil değildir.”
Ayet, her iki fırkaya nisbetle hem vaad, hem de tehdid ifade eder.
145- وَلَئِنْ أَتَيْتَ الَّذِينَ أُوْتُواْ الْكِتَابَ بِكُلِّ آيَةٍ مَّا تَبِعُواْ قِبْلَتَكَ "andolsun, kendilerine kitap verilenlere her türlü ayeti getirsen de, onlar yine senin kıblene uymazlar.”
Ka’benin kıble olmasıyla alakalı olarak Sen onlara her türlü delili getirsen de Senin kıblene tâbi olmazlar.
وَمَا أَنتَ بِتَابِعٍ قِبْلَتَهُمْ “Sen de onların kıblesine uyacak değilsin.”
Ayet, onların beklentilerini keser. Çünkü onlar şöyle demişlerdi: “Eğer bizim kıblemizde sebat etseydin, beklediğimiz kurtarıcımızın Sen olduğunu umardık.”
Onlar “acaba döner mi?” diye bir beklentiyle ve aldatmak için böyle söylemişlerdi.
Ayette “onların kıblesi” ifadesinin müfret (tekil) olarak gelmesi, her ne kadar kıbleleri birden fazla olsa da bâtıl olmakta ve hakka muhalefette bir olmasındandır.
وَمَا بَعْضُهُم بِتَابِعٍ قِبْلَةَ بَعْضٍ “Onlar birbirlerinin kıblesine de uymazlar.”
Çünkü Yahudiler Mescid-i Aksaya, Hristiyanlar ise güneşin doğduğu cihete yöneliyorlardı. Seninle aynı kıbleyi paylaşmaları ümit edilmediği gibi, kendi aralarında ortak bir kıblede birleşmeleri de düşünülemez. Çünkü her grup kendi içinde bulunduğu duruma memnundur, taassupla bağlıdır.
وَلَئِنِ اتَّبَعْتَ أَهْوَاءهُم مِّن بَعْدِ مَا جَاءكَ مِنَ الْعِلْمِ إِنَّكَ إِذَاً لَّمِنَ الظَّالِمِينَ “Andolsun, sana ilim geldikten sonra, eğer onların hevâ’larına uyarsan, o takdirde sen de zalimlerden olursun.”
Ayetteki “eğer uyarsan” ifadesi, “faraza uyarsan” anlamındadır.
Ayette yedi vecihle te’kid edilmiş bir tehdid vardır.
1-Yemin için kullanılan “lam” harfinin başta yer alması.
2-Gizli yemin olması.
3-Tahkik ifade eden “inne” edatı kullanılması
4-Fiil ve isim cümlesinden meydana gelmesi.
5-Haberde “lam” harfinin gelmesi.
6-“(Faraza, onlara uysan) Sen zâlimlerden olursun” denilmesi. “Sen zâlimsin” yerine “zalimlerden olursun” denilmesi onlarla beraber olmanın zulmün her çeşidini içine alabilmesidir.
7-“Sana ilim geldikten sonra” denilmesinde,
-Bilinen hakka bir tazim,
-Onunla yetinmeye bir teşvik,
-Hevâ’ya uymaktan bir sakındırma,
-Peygamberlerden günah sudurunun son derece çirkin olduğu göstermek vardır.
146- الَّذِينَ آتَيْنَاهُمُ الْكِتَابَ يَعْرِفُونَهُ كَمَا يَعْرِفُونَ أَبْنَاءهُمْ “Kendilerine kitap verdiklerimiz onu oğullarını tanıdıkları gibi tanırlar.”
Her ne kadar evvelinde kendisinden bahsedilmese de, buradaki zamir Hz. Peygamber içindir, kelâm buna delalet etmektedir. Ehl-i kitaptan murat, onların âlimleridir.
Zamirin “ilme” “Kur’an veya “kıblenin çevrilmesine” râci olduğu da söylenir.
“Onu oğullarını tanıdıkları gibi tanırlar.”
Ayetin bu kısmı, zamirin Hz. Peygambere râci olduğuna şehadet eder. Yani, onlar nasıl ki kendi çocuklarını tanırlar, başkaları ile iltibas etmezler. Onun gibi Hz. Peygamberi de vasıflarıyla tanırlar.
Sebeb-i Nüzûl
Hz. Ömer’den nakledilir ki, kendisi Abdullah İbnu Selâm’a Rasulullah ile ilgili sorar. İbnu Selam şöyle der: “Onu oğlumu tanıdığımdan daha iyi tanırım.” Hz. Ömer “niye?” diye sorunca şöyle cevap verir: “Ben Hz. Muhammedin nebî oluşunda asla şüpheye düşmedim. Çocuğuma gelince, ne bileyim belki de hanımım hıyanet etmiş olabilir.”
وَإِنَّ فَرِيقاً مِّنْهُمْ لَيَكْتُمُونَ الْحَقَّ وَهُمْ يَعْلَمُونَ “Böyle iken, içlerinden bir kısmı bile bile hakkı gizlerler.
Ayette hakkı gizlemek onlardan inatçı olanlara tahsis edilmiş, iman edenler ise bu hükümden müstesna tutulmuştur.
147 - الْحَقُّ مِن رَّبِّكَ “Rabbinden gelen haktır.”
Bu bir isti’naf cümlesidir.
Ayete “Hak Rabbindendir” şeklinde de mana verilebilir. Bu, ya belli bir haktır ki, Hz. Peygamberin üzerinde bulunduğu hâli veya kitap ehlinin gizlediği gerçeği ifade eder.
Bakara Sûresi b 213
Veya buradaki hak, cins ifade eder. Yani, Hak, Senin üzerinde bulunduğun hâl gibi Allahtan olduğu sâbit olandır, yoksa kitap ehlinin hâli gibi sabit olmayan değil.
فَلاَ تَكُونَنَّ مِنَ الْمُمْتَرِينَ “Artık, sakın şüpheye düşenlerden olma!”
“Onun Rabbinden olduğuna sakın şüpheyle bakanlardan olma!”
Veya “bildikleri halde hakkı gizleyenlerden olma!”
Ayetten murat Hz. Peygamberi hakka şüpheyle bakmaktan nehiy değildir. Çünkü O’ndan böyle bir şey beklenmez.
Bu durumda böyle bir nehiy,
-Ya emri tahkik içindir. Yani o hak, bakan kimsenin şüpheleneceği bir konumda değildir.
-Veya şekki ortadan kaldıracak bilgileri elde etmeyi ümmete en beliğ bir şekilde emretmektir.
148- وَلِكُلٍّ وِجْهَةٌ “Herkes için bir cihet vardır.”
Her ümmetin bir kıblesi vardır.
Veya Müslümanlardan her bir kavmin Ka’be tarafına yöneldiği bir cihet vardır.
هُوَ مُوَلِّيهَا “O, ona yönelir.”
Buna iki şekilde mana verilebilir:
-Onların her biri o cihete yönelir.
-Allahu Teâlâ o cihete onları yöneltir.
فَاسْتَبِقُواْ الْخَيْرَاتِ “Haydi, hayratta yarışın!”
Gerek kıble meselesinde, gerekse diğer meselelerde dünya ve ahiret saadetini kazandıran şeylerde yarışınız.
أَيْنَ مَا تَكُونُواْ يَأْتِ بِكُمُ اللّهُ جَمِيعًا “ Nerede olsanız Allah hepinizi bir araya getirir.”
Muvafık veya muhalif olarak nerede olursanız olunuz, parçalarınız ister toplu ister dağınık olsun, Allah amellerinizin karşılığını vermek üzere sizi mahşere sevk eder.
Veya “arzın derinlerinde veya dağların tepelerinde de olsanız, Allah ruhlarınızı kabzeder.”
Veya “birbirine mukabil cihetlerde olsanız da Allah sizi bir araya getirir, namazlarınızı sanki bir cihete kılınmış gibi yapar.”
إِنَّ اللّهَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ “Şüphesiz Allah her şeye kadirdir.”
Her şeye kâdir olduğu için sizi öldürmeye ve diriltmeye, keza bir arada toplamaya da kâdirdir.
149- وَمِنْ حَيْثُ خَرَجْتَ فَوَلِّ وَجْهَكَ شَطْرَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ “Nereden yola çıkarsan çık, (namazda) yüzünü Mescid-i Haram’a çevir.”
وَإِنَّهُ لَلْحَقُّ مِن رَّبِّكَ Bu, elbette Rabbinden gelen bir gerçektir.”
وَمَا اللّهُ بِغَافِلٍ عَمَّا تَعْمَلُونَ “Allah, yaptıklarınızdan gafil değildir.”
150-وَمِنْ حَيْثُ خَرَجْتَ فَوَلِّ وَجْهَكَ شَطْرَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ “Nereden yola çıkarsan çık, (namazda) yüzünü Mescid-i Haram’a çevir.”
وَحَيْثُ مَا كُنتُمْ فَوَلُّواْ وُجُوهَكُمْ شَطْرَهُ “Siz de nerede olursanız olun, yüzünüzü ona (Mescid-i Haram’a) çevirin.”
İlletlerinin müteaddit oluşundan dolayı, Cenab-ı Hak kıbleye yönelme emrini tekrar etti. Çünkü Allahu Teâlâ, kıblenin değişmesiyle alakalı üç illet zikretti:
1-Rızasını nazara alarak Peygamberi tazim.
2-Her din ehli ve her davet sahibinin diğerlerinden farklılığını sağlayacak şekilde bir kıbleye yöneltilmesi ve bunun ilâhî bir âdet olarak uygulanması.
3-Beyan edeceğimiz şekilde, buna muhalif olanların delillerini ibtal etmek.
Öyle anlaşılıyor ki:
-Kıble çok önemli bir meseledir.
-Nesh, fitne ve şüpheye sebep olabilmesinden, kıblenin değiştirilmesi emri te’kid ile anlatılmalı ve tekrar be tekrar nazara verilmelidir.
لِئَلاَّ يَكُونَ لِلنَّاسِ عَلَيْكُمْ حُجَّةٌ “Ta ki, insanların elinde (size karşı) bir delil olmasın.”
Yani, Mescid-i Aksayı bırakıp Ka’beye yönelmek Yahudilerin “Tevratta geleceği anlatılan peygamberi kıble olarak Ka’beye yönelecektir. “Muhammed dinimizi inkâr ediyor, ama kıblemize yöneliyor” demelerinin; müşriklerin ise “hem İbrahim dininden olduğunu söylüyor hem de O’nun kıblesine muhalefet ediyor” demelerinin önünü kesecektir.
إِلاَّ الَّذِينَ ظَلَمُواْ مِنْهُمْ “Onlardan zalim olanlar başka.”
Burada istisna, ayetin öncesinde geçen “insanlar”dandır. Yani, “Sen Ka’beye yönel, ta ki insanlardan hiçbirinin bu konuda tutunacağı bir delil kalmasın. Ancak inatçı olanlar yine de laf etmeye devam edecekler ve şöyle söyleyeceklerdir: “O’nun Ka’beye yönelmesi ancak kavminin dinine meylinden ve vatanı olan Mekkeye muhabbetindendir.” Veya “Kendisine bir şey görüldü, atalarının kıblesine döndü, onların dinine de dönmesi yakındır.”
Ayette onların bahanelerine “hüccet” yani “delil” denilmesi, delil gibi kullanmalarındandır. Ayette “Allah’ın çağrısına uyulduktan sonra O’nun hakkında tartışmaya girenlerin delili Rableri katında batıldır.” (Şûra, 16) denilmesi kabilindendir. Çünkü zâlimin gerçek anlamda delili olamaz.
فَلاَ تَخْشَوْهُمْ “Onlardan korkmayın.”
وَاخْشَوْنِي “Benden korkun.”
Onlardan korkmayın, onların tenkidi size bir zarar vermez. Benden korkun da, size emrettiklerime muhalefet etmeyin!
وَلأُتِمَّ نِعْمَتِي عَلَيْكُمْ “Böylece size nimetimi tamamlayayım.”
وَلَعَلَّكُمْ تَهْتَدُونَ “Ve ola ki doğru yolu bulasınız.”
Yani, benim size kıbleyi tahvil emrim size olan nimetimi tamamlamak ve sizin hidayetinizi istememden dolayıdır.
Veya şöyle de mana verilebilir: “Benden korkun ki sizi onlardan koruyayım ve size olan nimetimi tamamlayayım.”
Hadiste şöyle geçer: “Nimetin tamamı, İslâm üzere ölmektir.”
151-كَمَا أَرْسَلْنَا فِيكُمْ رَسُولاً مِّنكُمْ “Nitekim kendi aranızdan bir peygamber gönderdik.”
Ayet, öncesiyle muttasıldır. Yani içinizden peygamber göndererek daha önce nimetimi tamamladığım gibi, kıble meselesinde veya ahirette de size olan nimetimi tamamlayayım.
يَتْلُو عَلَيْكُمْ آيَاتِنَا “O size âyetlerimizi okuyor.”
وَيُزَكِّيكُمْ “Nefislerinizi arıtıyor.”
O sizi kendisiyle tertemiz kimseler hâline geleceğiniz şeylere sevk ediyor.
Daha önce Hz. İbrahimin duasında, Hz. Peygamberin insanları manevi kirlerden arındırması, Kitap ve hikmeti öğretmesinden sonra nazara verilmişti. (Bakara, 129) Burada ise kitap ve hikmeti öğretmesinden önce nazara verildi. Orada fiil itibariyle sonra olması esas alındı, burada ise maksat itibarıyla önce zikredildi.
وَيُعَلِّمُكُمُ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ “Size kitabı ve hikmeti öğretiyor.”
وَيُعَلِّمُكُم مَّا لَمْ تَكُونُواْ تَعْلَمُونَ “Size bilmediğiniz şeyleri öğretiyor.”
O size, fikir ve nazarla öğrenemeyeceğiniz şeyleri öğretiyor. Çünkü Cenab-ı Hakkın marifetine vahiyden başka bir yol yoktur.
Ayette “size öğretiyor” ifadesinin tekrarı her birinin başka cinsten öğreti olduğuna delalet içindir.
152- فَاذْكُرُونِي أَذْكُرْكُمْ “O halde beni zikredin, ben de sizi zikredeyim.”
Beni taat ile zikredin, ben de sizi sevap ile zikredeyim.
وَاشْكُرُواْ لِي وَلاَ تَكْفُرُونِ “Bana şükredin, bana nankörlük etmeyin.”
Size verdiğim nimetle şükredin, nimetleri inkârla ve emre isyanla bana nankörlükte bulunmayın.
153-يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ اسْتَعِينُواْ بِالصَّبْرِ وَالصَّلاَةِ “Ey iman edenler! Sabır ve namazla yardım isteyin.”
Ey iman edenler! Günahlara ve nefsin hazlarına karşı sabırla ve namazla yardım isteyin. Çünkü namaz,
-İbadetlerin esasıdır.
-Mü’minin miracıdır.
-Alemlerin Rabbine bir münacattır.
إِنَّ اللّهَ مَعَ الصَّابِرِينَ “Şüphe yok ki Allah, sabredenlerle beraberdir.”
Allah, yardım ederek ve dualarına cevap vererek sabredenlerle beraberdir.
154- وَلاَ تَقُولُواْ لِمَنْ يُقْتَلُ فِي سَبيلِ اللّهِ أَمْوَاتٌ “Allah yolunda öldürülenlere “ölüler” demeyin.”
بَلْ أَحْيَاء “Hayır, onlar diridirler.”
وَلَكِن لاَّ تَشْعُرُونَ “Fakat siz farkında değilsiniz.”
Ayet, şehitlerin hayatının cesetle ve canlılarda gördüğümüz cinsten olmadığına, onların hayatlarının akılla değil, ancak vahiyle anlaşılacağına bir tenbihtir.
Hasan-ı Basriden şöyle rivayet edilir:
“Şehitler Rabb’leri nezdinde hayattadırlar, rızıkları ruhlarına sunulur, kendilerini bir rahatlık ve ferah kaplar. Öte yandan Firavun hanedanın ruhları da sabah-akşam ateşe arzedilir, onlar da elem ve ızdırap duyarlar.”
Sebeb-i Nüzûl
Ayet, Bedir şehitleri hakkında nâzil oldu. Bunların sayısı ondört idi.
Öyle anlaşılıyor ki, ruhlar müstakil bir varlığa sahiptirler. Mahiyet olarak bedenden farklıdırlar. Ölümden sonra da idrak sahibidirler. Sahabe ve tabi’nin ekserisi bu görüştedir. Ayetler ve hadisler de bunu söylemektedir.
Bu durumda “şehitler hayattadır” diye ayette anlatılması, Allaha yakınlıkları ve ziyadesiyle sürur ve ikrama mazhar olmalarındandır.[1>
155- وَلَنَبْلُوَنَّكُمْ بِشَيْءٍ مِّنَ الْخَوفِ وَالْجُوعِ وَنَقْصٍ مِّنَ الأَمَوَالِ وَالأنفُسِ وَالثَّمَرَاتِ “Andolsun ki sizi biraz korku ve açlıkla, bir de mallar, canlar ve ürünlerden eksiltmekle denemekteyiz.”
Muhakkak ve muhakkak sizin tavırlarınızı denemek için musibetlerle imtihan edeceğiz. Belaya sabredip kazaya teslim olup olmadığınıza bakacağız.
Ayette “biraz” denilmesi, daha büyüklerinden Allahın korumasındandır. Ayet, bunun azlığını nazara vererek, gelen musibetlerin derecesini onlardan hafifletir ve ilâhî rahmetin onlardan ayrılmadığını gösterir.
Veya buna “biraz” denilmesi, din düşmanlarına ahirette isabet edecek musibete nisbetledir.
Cenab-ı Hakkın vukuundan evvel böyle musibetleri insanlara haber vermesi, nefislerinin buna hazır olmasını sağlamak içindir.
İmam-ı Şafiî, korkuyu Allah korkusu, açlığı da Ramazan orucu olarak açıklar.
Maldan noksanlaştırmak, sadaka ve zekâtlarla,
Nefislerden noksanlaştırmak, hastalıklarla,
Üründen noksanlaştırmak, evladın ölümüyle olur.
Hadiste şöyle bildirilir:
İnsanın çocuğu öldüğünde, Allah meleklere şöyle der: Kulumun çocuğunun ruhunu kabzettiniz mi?
Onlar “evet” derler.
Cenab-ı Hak “kalbinin meyvesini kabzettiniz, öyle mi?” der.
Onlar da “evet” derler.
Cenab-ı Hak şöyle sorar: “Kulum ne dedi?”
Melekler “Ya Rabbi, Sana hamdetti, İnna lillahi ve inna ileyhi raciun” diyerek karşıladı.”
Bunun üzerine Allahu Teâlâ şöyle der: “Kulum için cennette bir ev yapın ve bu eve “hamd evi” adını verin.”
وَبَشِّرِ الصَّابِرِينَ “Sabredenleri müjdele.
Hitap, Hz. Peygamberedir veya müjde verebilecek herkesi içine alır.
156- الَّذِينَ إِذَا أَصَابَتْهُم مُّصِيبَةٌ قَالُواْ إِنَّا لِلّهِ وَإِنَّا إِلَيْهِ رَاجِعونَ “Onlar başlarına bir musibet geldiği zaman: “İnna lillahi ve inna ileyhi raciun” (Biz Allah’a aidiz ve O’na döneceğiz) derler.”
Musibet, insana gelen bütün istenmeyen durumları içine alır.
Hz. Peygamber şöyle bildirir: “Mü’mine eziyet veren herşey, onun için bir musibettir.”
Musibetlere karşı sabır, sadece dil ile “İnna lillahi ve inna ileyhi raciun” demekle olmaz. Dil bunu söylemeli, kalp de bunu tasdik etmeli. Bu da kalbin yaratılış gayesini düşünmesi ile, Rabbine döneceğini bilmekle, Allahın kendisi üzerindeki nimetlerini hatırlamakla olur. O zaman kişi kendisinde kalan nimetlerin ondan alınanlardan kat kat fazla olduğunu görür ve musibetler nefsine hafif gelir, Allaha teslim olur.
Ayette sabredenlere yapılanın müjdenin ne olduğu zikredilmemiştir. Diğer ayet bu müjdeyi beyan eder:
157- أُولَئِكَ عَلَيْهِمْ صَلَوَاتٌ مِّن رَّبِّهِمْ وَرَحْمَةٌ “İşte onlara Rableri katından mağfiretler ve bir rahmet vardır.”
Ayette geçen salâvatın müfredi, salât kelimesidir. Salât, aslında duadır. Allaha nisbet edildiğinde tezkiye (manen temizlemek) ve mağfiret anlamına gelir. Ayette bunun “salâvat” şeklinde çoğul gelmesi, ilâhî tezkiye ve mağfiretin hem çok, hem de çeşit çeşit olduğuna tenbih içindir.
Rahmetten murat, lütuf ve ihsandır. Hz. Peygamber şöyle der: “Musibet anında “İnna lillahi ve inna ileyhi raciun” diyen kimseye Allah musibeti hafifletir, akıbetini güzel kılar ve razı olacağı bir durum meydana getirir.”
وَأُولَئِكَ هُمُ الْمُهْتَدُونَ “Hidayete erenler de işte onlardır.”
Bunlar, hak ve doğru olana sevkedilirler, çünkü “inna lillahi ve inna ileyhi raciun” dediler ve Allahın hükmüne teslim oldular.
158- إِنَّ الصَّفَا وَالْمَرْوَةَ مِن شَعَآئِرِ اللّهِ “Şüphesiz Safa ve Merve, Allah’ın şeairindendir.”
Bu ikisi Mekkede iki tepedir ve bunlar haccın alâmetlerindendir.
Şeair kelimesi “şeîra” kelimesinin çoğulu olup “alâmetler” demektir.
فَمَنْ حَجَّ الْبَيْتَ أَوِ اعْتَمَرَ فَلاَ جُنَاحَ عَلَيْهِ أَن يَطَّوَّفَ بِهِمَا “Artık her kim hac ve umre niyetiyle Kâbe’yi ziyaret ederse, bu ikisini tavaf etmesinde bir günah yoktur.”
Hacc, lügat itibarıyla “kasdetmek”, umre ise “ziyaret” anlamındadır. Şer’an özel iki şekilde Beytullaha yönelmek ve ziyaret etmek demektir.[2>
Sebeb-i Nüzûl
Safa üzerinde İsaf, Merve üzerinde ise Naile adıyla iki put vardı. Cahiliye insanları hacc için sa’y yaptıklarında bunları meshederlerdi. İslâm dini gelip de putları kırdığında, bu sebepten Müslümanlar Safa ve Merve arasında tavaf etmekten çekindiler, bunun üzerine ayet nâzil oldu.
İcma ile sabit olduğu üzere, hacc ve umrede bu ikisi arasında tavaf, dinen meşrudur, ancak vacip olup olmadığında ihtilaf vardır. Ahmed Bin Hanbel, sünnet olduğunu kabul eder. Hz. Enes ve İbnu Abbas, ayette “bu ikisini tavaf etmesinde bir günah yoktur” demesinden hareketle sünnet olduğunu söylerler. Ebu Hanife vacip olduğunu hükmeder. İmam-ı Malik ve İmam-ı Şafii, bunu bir rükün olarak görürler. Çünkü Hz. Peygamber (asm) “Bu ikisi arasında sa’y yapın. Çünkü Allah size sa’y yapmayı farz kılmıştır” der.
وَمَن تَطَوَّعَ خَيْرًا فَإِنَّ اللّهَ شَاكِرٌ عَلِيمٌ “Her kim de gönlünden koparak bir hayır işlerse, şüphesiz Allah Şakir – Alîm’dir.”
Her kim ister farz, ister nafile olarak veya Allahın bildirdiği hacc, umre ve tavafa ilave olarak yaparsa, şüphesiz Allah onun taatine sevap verir ve hiçbir şey O’na gizli değildir.
159- إِنَّ الَّذِينَ يَكْتُمُونَ مَا أَنزَلْنَا مِنَ الْبَيِّنَاتِ وَالْهُدَى مِن بَعْدِ مَا بَيَّنَّاهُ لِلنَّاسِ فِي الْكِتَابِ أُولَئِكَ يَلعَنُهُمُ اللّهُ وَيَلْعَنُهُمُ اللَّاعِنُونَ “İndirdiğimiz apaçık delilleri ve hidayeti Kitap’ta insanlar için beyan etmemizden sonra onları gizleyenler var ya, işte onlara hem Allah lânet eder, hem de bütün lânet edebilecek olanlar lanet eder.”
Biz Tevratta, Hz. Muhammedin durumuna şehadet eden ayetler gibi, insanlar için apaçık deliller ve O’na ittibaya ve imana sevkeden hidayet nurları indirdik, açıkladık. Bundan sonra, Yahudi âlimlerinin gizlemesi gibi böyle gerçekleri gizleyenlere, hem Allah lanet eder, hem de meleklerden, ins ve cinden kendilerine lanet gelir.
160- إِلاَّ الَّذِينَ تَابُواْ وَأَصْلَحُواْ وَبَيَّنُواْ “Ancak tevbe eden, halini düzelten ve gerçeği söyleyenler başka.”
فَأُوْلَئِكَ أَتُوبُ عَلَيْهِمْ “İşte ben, onları bağışlarım.”
Ancak,
-Gizlediklerinden ve diğer hatalarından tevbe edenler,
-Bozduklarını düzeltenler,
-Allahın kendi kitaplarında beyan ettiklerini, tevbelerinin tamam olması için beyan edenler bu lanetten kurtulurlar.
وَأَنَا التَّوَّابُ الرَّحِيمُ “Ben Tevvab – Rahîm’im.”
Tevbelerini kabul eder, kendilerine merhamet ederim.
161- إِنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا وَمَاتُوا وَهُمْ كُفَّارٌ أُولَئِكَ عَلَيْهِمْ لَعْنَةُ اللّهِ وَالْمَلآئِكَةِ وَالنَّاسِ أَجْمَعِينَ “Fakat inkâr edip kâfir olarak ölenlere gelince, işte Allah’ın, meleklerin ve bütün insanların lâneti onların üzerinedir.”
Bundan murat, tevbe etmeden ölenlerdir.
Denildi ki: Birinci ayette bahsedilen lanet onlar hayatta iken, bu ayette bahsedilen lanet ise öldükten sonraki lanettir.
162- خَالِدِينَ فِيهَا “Onlar onda daimi kalırlar.”
Onlar o lanette veya cehennem ateşinde daimidirler.
Bunu cehennem olarak açıkladığımızda, öncesinde cehennemden bahis yokken ona zamir gönderilmesi söz konusu olur. Bu ise, ya cehennemin azametini ve dehşetini göstermek içindir veya lanetin kendisine delaleti sebebiyle ayrıca zikredilmemiştir.
لاَ يُخَفَّفُ عَنْهُمُ الْعَذَابُ “Ne kendilerinden azap hafifletilir.”
وَلاَ هُمْ يُنظَرُون “Ne de yüzlerine bakılır.”
Onlara mühlet verilmez, özür beyan etmeleri için fırsat tanınmaz veya rahmet nazarıyla onlara bakılmaz.
163-وَإِلَهُكُمْ إِلَهٌ وَاحِدٌ “İlâhınız, bir tek ilâhtır.”
Bu, genel bir hitaptır. Yani, mabudunuz birdir. İbadet edilmeye veya kendisine ilah denilmeye layık bir şeriki yoktur.
لاَّ إِلَهَ إِلاَّ هُوَ “Ondan başka bir ilâh yoktur.”
Bu ifade, vahdaniyeti bildirir. Ayrıca “vücut sahasında başka ilah olabilir, ama ibadete layık değildir” şeklindeki bir vehmi ortadan kaldırır.
الرَّحْمَنُ الرَّحِيمُ “O, Rahmân ve Rahîm’dir.”
Buna bir hüccet (delil) gibidir. Çünkü bütün asıl ve füru’ nimetlerin sahibi O’dur. O’ndan başkası ya nimettir, veya nimetin sunulduğu varlıklardır. Böyle olunca O’ndan başkası ibadete layık olamaz.
Sebeb-i Nüzûl
Müşrikler bu ayetleri duyduklarında şaşırdılar ve “Eğer sadık isen bize bir ayet/ delil getir, onunla doğru söylediğini bilelim” dediler. Bu münasebetle aşağıdaki ayet nazil oldu:
164 - إِنَّ فِي خَلْقِ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ “Şüphesiz göklerin ve yerin yaratılışında.”
Ayette dünya tekil olarak gelirken, semanın “semavat” şeklinde çoğul gelmesi, arzın hilafına bizzat birbirinden ayrı tabakalar halinde olmasındandır.
وَاخْتِلاَفِ اللَّيْلِ وَالنَّهَارِ “Gece ve gündüzün ihtilafında.”
“O ki, ibret almak veya şükretmek dileyen kimseler için gece ile gündüzü birbiri ardınca getirdi.” (Furkan, 62) ayetinde de nazara verildiği gibi, gece ve gündüzün peşpeşe gelmesinde,
وَالْفُلْكِ الَّتِي تَجْرِي فِي الْبَحْرِ بِمَا يَنفَعُ النَّاسَ “İnsanlara yarar verir şeylerle denizde akıp giden gemilerde.”
Bundan murat denizle ve denizin halleriyle istidlalde bulunmaktır. Ayette denizle ilgili olarak geminin nazara verilmesi, denize açılmak ve sırlarına muttali olmak gemi ile olduğundandır. Ayette denizin yağmur ve buluttan önce anlatılması, bu ikisinin menşeinin çoğu hallerde deniz olmasındandır.
وَمَا أَنزَلَ اللّهُ مِنَ السَّمَاء مِن مَّاء فَأَحْيَا بِهِ الأرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا وَبَثَّ فِيهَا مِن كُلِّ دَآبَّةٍ “Allah’ın yukarıdan bir su indirip de onunla yeri ölümünden sonra diriltmesinde ve onda hareket eden her canlıyı yaymasında...”
Semadan murat, hem bulut, hem de yüksek cihet olabilir.
Görürüz ki bulut yer ile gök arasında durur. Allahın emri gelinceye kadar ne yağmur olarak iner, ne de dağılır. Hâlbuki tabiatı bu ikisinden birini gerektirir.
وَتَصْرِيفِ الرِّيَاحِ وَالسَّحَابِ الْمُسَخِّرِ بَيْنَ السَّمَاء وَالأَرْضِ لآيَاتٍ لِّقَوْمٍ يَعْقِلُونَ “Rüzgarları çevirmesinde ve gök ile yer arasında emre hazır olan bulutta aklını kullananlar için elbette ayetler vardır.”
Rüzgârların musahhar kılınmasından murat, Allahın dilediği şekilde havada çevrilmesi olabilir.
İşte bütün bunlarda tefekkür edenler, akıl gözüyle bunlara bakanlar için ayetler, ibretler vardır.
Hz. Peygamberden şöyle rivayet edilir: “Bu ayetleri okuyup da, onlar hakkında düşünmeyene yazıklar olsun!”
Bil ki, bu ayetlerin Allahın varlığına ve birliğine delaleti çok cihetlerdendir, bunları uzunca açıklamak zaman alır. Kısaca deriz ki:
Bunların her biri imkân dairesinde iken, pek çok ihtimaller içinde özel bir şekilde vücuda geldiler. Mesela, göklerin hareket etmemesi caizdir. Veya -arz gibi bazısı- şimdiki hareketinden daha farklı hareket edebilirdi. Arzın tavanı ve tabanı olmayabilirdi. İşte bütün bunları icad eden bir Kadir-i Hakîmin olması zorunludur. Ta ki hikmetinin gereği ve meşietinin iktizasına göre eşyaya vücut versin. Ve o Zat, başkasının kendisine muhalif icraatından azade olsun. Çünkü şayet kendisi gibi bunlara güç getiren başka bir ilah olsa şu ihtimaller karşımıza çıkar: Eğer her ikisinin iradesi tevafuk etse ve fiil ikisinin olsa, aynı eser üzerinde iki müessirin bir arada olması lazım gelir.
Eğer fiil ikisinden birine ait olsa üstün kılıcı bir özellik olmadan fail olanın diğerine üstün olması ve diğerinin de ilahlığa aykırı bir şekilde aczi lazım gelir. Eğer iradeleri farklı tercihlerde bulunsa, o zaman birbirini engelleme ve birbirini tardetme gerekir. Nitekim şu ayet bu manaya işaret eder:
“Şayet göklerde ve yerde Allah’tan başka ilâhlar olsaydı, bunların düzeni bozulurdu.” (Enbiya, 22)
Ayette Kelam ilminin ve bu ilimle uğraşanların şerefine bir tenbih ve onu araştırmak ve onunla meşgul olmaya bir teşvik vardır.
[1> Yani, aslında Hz. Âdemden bu güne kadar ölenlerin hepsi, ruh itibariyle hayattadırlar. Çünkü ölüm, ruhun bedenden ayrılması olayıdır. Ölümle dünya hayatı biter “berzah âlemi” denilen âlemde hayat devam eder. Şehitler bu âlemde özel bir konumda olduklarından, onların hayatı münhasıran ayette nazara verilmiştir.
[2> Hacc, Zilhicce ayında yapılır. Umre ise, bunun dışında kalan zamanlarda da ifa edilir.
165- وَمِنَ النَّاسِ مَن يَتَّخِذُ مِن دُونِ اللّهِ أَندَاداً “İnsanlardan kimi de Allah’tan başka şeyleri O’na emsal tutuyorlar.”
Allaha misil edinmekten murat putlar olabilir. Ayrıca bir sonraki ayette dikkat çekildiği üzere, insanların itaat ettikleri zâlim önderler olabilir. Belki de bundan murat daha genel bir şekilde “Allahtan alıkoyan şeyler”in hepsidir.
يُحِبُّونَهُمْ كَحُبِّ اللّهِ “Onları, Allah sever gibi seviyorlar.”
İnsanlar bunları Allaha tazim eder gibi saygıyla anar, Allaha itaat eder gibi bunlara itaat eder. Yani, muhabbet ve taatte bunları Allaha müsavi kılarlar.
Kulun Allaha muhabbeti, O’na itaati murat etmesi ve razı olacağı şeyleri yapmak için itina göstermesidir.
Allahın kulunu sevmesi, ona ikram etmeyi dilemesi, taatte onu muvaffak kılması ve günahlardan korumasıdır.
وَالَّذِينَ آمَنُواْ أَشَدُّ حُبًّا لِّلّهِ “İman edenlerin Allah sevgisi daha kuvvetlidir.”
Çünkü onların Allaha olan muhabbeti hiç kesilmez. Ama Allaha şerik koşulan şeylere muhabbet böyle değildir. Bu tür muhabbet fasid, vehmî maksatlar için yapılır ve en edna bir sebeple zail olur, gider. Bundan dolayı bu kimseler zor zamanlarda kendi ilahlarından udûl edip Allaha yönelirlerdi. Keza, bir zaman puta taparlar, sonra onu inkâr ile bir başkasına müteveccih olurlardı.
وَلَوْ يَرَى الَّذِينَ ظَلَمُواْ إِذْ يَرَوْنَ الْعَذَابَ أَنَّ الْقُوَّةَ لِلّهِ جَمِيعاً وَأَنَّ اللّهَ شَدِيدُ الْعَذَابِ “Zulmedenler, azabı görecekleri zaman bütün kuvvetin Allah’ın olduğunu ve Allah’ın azabının pek şiddetli olduğunu keşke görselerdi!”
Allaha şerikler edinmek sûretiyle zulmeden bu kimseler, kıyamet günü azabı gördüklerinde bütün kuvvetin Allahın olduğunu anlayacaklar, şimdiden bunu bilseler elbette yaptıklarına pişman olurlardı.
Mana şöyle de olabilir: O zalimler, ortak koştukları batıl mabutların bir fayda vermediğini görseler, elbette bütün kuvvetin Allahın olduğunu O’ndan başkasının zarar ve fayda vermediğini bilirlerdi.
İbnu Amir, Nâfi ve Yakub kıraatlerinde “ey Peygamber, Sen onları bu halde görsen…” şeklinde mana verilmiştir.
166-إِذْ تَبَرَّأَ الَّذِينَ اتُّبِعُواْ مِنَ الَّذِينَ اتَّبَعُواْ “O zaman, kendilerine uyulanlar kendilerine uyanlardan uzaklaşırlar.”
وَرَأَوُاْ الْعَذَابَ وَتَقَطَّعَتْ بِهِمُ الأَسْبَابُ “Ve azabı görürler, aralarındaki bütün bağlar kopar.”
Ayet, bundan önceki ayetin bir açılımıdır.
Esbab, sebep kelimesinin çoğuludur. Sebep kelimesi esas olarak kendisiyle ağaca tırmanılan ip demektir. Ayette geçen esbab, onların aynı inanç üzerinde ittiba ve ittifaktan kendi aralarında meydana gelen bağ ve buna netice veren maksatlardır.
167- وَقَالَ الَّذِينَ اتَّبَعُواْ “(Batıl yolda gidenlere) uyanlar şöyle derler:”
لَوْ أَنَّ لَنَا كَرَّةً فَنَتَبَرَّأَ مِنْهُمْ كَمَا تَبَرَّؤُواْ مِنَّا “Keşke bizim için dünyaya bir dönüş olsaydı da, onların bizden uzaklaştıkları gibi, biz de onlardan uzaklaşsaydık.”
كَذَلِكَ يُرِيهِمُ اللّهُ أَعْمَالَهُمْ حَسَرَاتٍ عَلَيْهِمْ “Böylece Allah, onlara amellerini pişmanlıklar olarak gösterir.”
وَمَا هُم بِخَارِجِينَ مِنَ النَّارِ “Ve onlar ateşten çıkacak da değillerdir.”
“Onlar çıkamazlar” yerine böyle bir üslûbla ifade edilmesi, orada daimi kalmayı daha etkili bir şekilde anlatmak, kurtulmaktan ve dünyaya dönmekten ümitlerini büsbütün kesmek içindir.
168- يَا أَيُّهَا النَّاسُ كُلُواْ مِمَّا فِي الأَرْضِ حَلاَلاً طَيِّباً “Ey insanlar! Yeryüzündeki şeylerin helâl ve temiz olanlarından yiyin!”
Sebeb-i Nüzûl
Bir topluluk pahalı yiyecek ve giyecekleri kendilerine haram kılmışlardı, ayet onlar hakkında nazil oldu.
Ayette “helâl ve temiz olanlarından” denilmesi baziyet ifade eder. Yani, arzda yenilmeyecek şeyler de vardır.
Ayetteki “tayyip” yani temiz olanlar, gerek dinin gerekse istikametli fıtratın temiz olduğuna hükmettikleri şeylerdir. Dinin bildirdikleri birinci kelime olan “helal” ifadesiyle zaten belirtilmişti, bu ikincisi de selim fıtratın temiz gördükleridir.
وَلاَ تَتَّبِعُواْ خُطُوَاتِ الشَّيْطَانِ “Şeytanın adımlarına tabi olmayın.”
Hevâ’ya tâbi olmada şeytana uyup ta helali haram, haramı helal kılmayın.
إِنَّهُ لَكُمْ عَدُوٌّ مُّبِينٌ “Çünkü o, sizin için apaçık bir düşmandır.”
Her ne kadar o, aldattığı kimselere kendisini dost olarak gösterse de, basiret ehli kimseler nezdinde onun düşmanlığı ayan beyandır.
169- إِنَّمَا يَأْمُرُكُمْ بِالسُّوءِ وَالْفَحْشَاء وَأَن تَقُولُواْ عَلَى اللّهِ مَا لاَ تَعْلَمُونَ “O, size ancak kötülüğü, hayâsızlığı ve Allah’a karşı bilmediğiniz şeyleri söylemenizi emreder.”
Ayet, şeytanın düşmanlığını beyan eder ve ona uymaktan kaçınmanın zorunluluğunu anlatır. Şeytanın kötülüğü süslemesi ve onları şerre sevketmesi, “size emreder” şeklinde anlatıldı. Bu anlatımda, onların görüşlerinin kıymetsizliğini göstermek ve durumlarını tahkir vardır.[1>
Ayette geçen kötülük ve fahşa (çirkin işler) aklın kabul etmediği ve dinin çirkin saydığı şeylerdir. Bunların birbirine atfı, farklı şeyler olmasındandır.
Kötü şey olması, akıllı insanın bundan üzüntü duyması yönünden, çirkin iş olması ise, onu çirkin bulmasındandır.
Denildi ki: Kötülük, bütün çirkin işleri de içine alır. Çirkin iş ise, büyük günahlar olup haddi aşan günahlarda kullanılır.
Şöyle de denildi: Birincisi, had cezasını gerektirmeyenler, ikincisi ise had cezasını gerektirenlerdir.
“Ve Allah’a karşı bilmediğiniz şeyleri söylemenizi emreder.”
Ve şeytan size şerikler edinmeniz, haramları helâl kılmanız, temiz şeyleri haram saymanız gibi şeyleri söylemenizi emreder.
Ayette, delilsiz bir şekilde zanna uymanın men edilmesine bir delil vardır. Ama müctehide uymak böyle değildir. Çünkü müçtehidin dayandığı şer’î bir dayanak vardır ve dayanağın vücubu katîdir, zannî değildir. Usul kitaplarında beyan ettiğimiz gibi, zan müçtehidin metodunda söz konusudur, yoksa dayandığı esaslarda değil.
170- وَإِذَا قِيلَ لَهُمُ اتَّبِعُوا مَا أَنزَلَ اللّهُ قَالُواْ بَلْ نَتَّبِعُ مَا أَلْفَيْنَا عَلَيْهِ آبَاءنَا “Onlara, “Allah’ın indirdiğine uyun!” denildiğinde, “Yok, atalarımızı neyin üzerinde bulduysak ona uyarız” dediler.”
Ayetin evvelinde “ey insanlar” şeklinde umuma hitap edilmişti. Burada ise doğrudan hitap edilmeyip, yoldan çıkmaları sebebiyle bazı insanlar hitap makamından düşürüldü. Sanki Cenab-ı Hak sadece akıl sahiplerine seslenip onlara şöyle dedi: “Şu ahmakların nasıl cevap verdiğine bakın!”
Sebeb-i Nüzûl
Ayet müşrikler hakkında nazil oldu. Kur’ana ve Allahın indirdiği diğer delillere ve ayetlere uymaları emredilince, körü körüne taklîde yöneldiler.
Ayrıca, şöyle bir rivayet de anlatılır: Hz. Peygamber (asm) Yahudilerden bir topluluğu İslâma davet etti. Onlar ise şöyle dediler: Hayır, biz atalarımızı ne yolda bulduksa ona uyarız. Çünkü onlar bizden daha hayırlı ve daha bilgili idiler.”
Bu rivayete göre ayette geçen “Allahın indirdiğine uyun” ifadesi Tevratı da içine alır. Çünkü Tevrat da İslâma davet eder.
أَوَلَوْ كَانَ آبَاؤُهُمْ لاَ يَعْقِلُونَ شَيْئاً وَلاَ يَهْتَدُونَ “Ya ataları bir şeye akıl erdiremez, doğru yolu bulamaz kimseler olsalar da mı (onların yoluna uyacaklar)?”
Ayette tefekkür ve içtihada güç yetiren birinin taklid etmemesi gerektiğine bir delil vardır. Ama dinde başkasına tâbi olmak, eğer herhangi bir delille bunun verdiği hükümlerde hak üzere olduğu bilinirse –peygamberler ve müçtehitler gibi- bu gerçekte onu taklid değildir, Allahın indirdiğine tâbi olmaktır.
171- وَمَثَلُ الَّذِينَ كَفَرُواْ كَمَثَلِ الَّذِي يَنْعِقُ بِمَا لاَ يَسْمَعُ إِلاَّ دُعَاء وَنِدَاء “O kâfirlerin hali, sadece bir çağırma veya bağırmadan başkasını işitmeyerek haykıranın haline benzer.”
Yani, kâfirler taklide saplanıp kaldıklarından, zihinlerini kendilerine okunan ayetlere veremezler, bunlar hakkında düşünmezler. Onlar bu hususta kendilerine haykırılan hayvanlara benzerler, bu hayvanlar sesi duyarlar, ama manasını bilmezler, nidayı hissederler ama ne anlama geldiğinden habersizdirler.
Şöyle de denildi: Ayet, ecdadının yaptıklarının gerçeğini bilmeyip sadece zahirine göre taklid edenleri anlatan bir temsildir. Bunlar hayvanlara benzerler, hayvanlar sesi duyar, ama bunun altında ne olduğunu anlamazlar.
صُمٌّ بُكْمٌ عُمْيٌ “Onlar sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler.”
فَهُمْ لاَ يَعْقِلُونَ “Akıl da etmezler.”
172- يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ كُلُواْ مِن طَيِّبَاتِ مَا رَزَقْنَاكُمْ “Ey iman edenler! Size verdiğimiz rızıkların temizlerinden yiyin.”
Daha önce bütün insanlara hitap ile arzda olanlardan helal-hoş olanlarından yemeleri bildirilmişti. Burada ise özellikle mü’minlere rızık olarak verilenlerden temiz olanları aramaları ve bunların hakkını vermeleri emredildi ve şöyle denildi:
وَاشْكُرُواْ لِلّهِ “Ve Allah’a şükredin.”
Size verdiği rızıklar ve bunları size helâl kılmasından dolayı Allaha şükredin.
إِن كُنتُمْ إِيَّاهُ تَعْبُدُونَ “Eğer siz ancak On’a ibadet ediyorsanız, (böyle yapın.)”
Eğer sırf O’na ibadet ediyor, nimetlerin sahibinin O olduğunu ikrar ediyorsanız, sadece O’na şükredin, başkasını şükre şerik yapmayın. Çünkü Allaha ibadet ancak şükürle tamam olur. Şükür yoksa, ibadet de yok demektir.
Hz. Peygamberden şöyle rivayet edilir: Allahu Teâlâ şöyle der: “Benimle ins ve cin arasında büyük bir hesaplaşma var. Ben yaratıyorum, benden başkasına ibadet ediliyor. Ben rızık veriyorum, benden başkasına şükrediliyor.”
173- إِنَّمَا حَرَّمَ عَلَيْكُمُ الْمَيْتَةَ وَالدَّمَ وَلَحْمَ الْخِنزِيرِ وَمَا أُهِلَّ بِهِ لِغَيْرِ اللّهِ “O, size ancak şunları haram kıldı:
Meyte, kan, domuz eti, bir de Allah’tan başkası adına kesilen hayvanlar.”
Meyte, boğazlanmadan ölen hayvandır. Bunun yenilmesi haramdır. Ancak balık ve çekirge bundan müstesna kılınmıştır. Bir şeyin bizatihi haram kılındığının bildirilmesi, mutlak manada örfen onda tasarrufun da haram olduğunu ifade eder. Ancak, tabaklanmış deride tasarruf gibi, tahsis edici bir delil varsa, tasarruf yapılabilir.
Ayette “domuz eti” denilmesi, başka şekilde istifade edilebilir anlamına gelmez. Eti haram olduğu gibi diğer azalarından istifade de haramdır.
“Bir de Allah’tan başkası adına kesilen hayvanlar.”
Hayvan boğazlanırken put namına kesilmesi gibi Allah dışında biri namıyla kesilmişse, yenilmesi haramdır.
Ayetin metninde Allahtan başkası adına söylenmesi “ühille” kelimesiyle ifade edilmiştir. Bu kelime hilal’den gelir. Eskiden hilali görünce yüksek sesle bağırırlarmış. Hayvanı kesme esnasında da yüksek ses çıkarıldığından, kelime bu anlamda kullanılır olmuştur.
فَمَنِ اضْطُرَّ غَيْرَ بَاغٍ وَلاَ عَادٍ فَلا إِثْمَ عَلَيْهِ “Ama kim mecbur olur da, istismar etmeksizin ve zaruret ölçüsünü aşmaksızın yerse, ona günah yoktur."[2>
إِنَّ اللّهَ غَفُورٌ رَّحِيمٌ “Çünkü Allah Ğafur – Rahîm’dir.”
Bu durumda Allah, onun fiilini affeder, ona ruhsat vererek rahmetiyle muamele eder.
Eğer desen: Ayet, “O, size ancak şunları haram kıldı: Meyte, kan, domuz eti, bir de Allah’tan başkası adına kesilen hayvanlar” diyerek hükmü, zikrolunan dört duruma münhasır bırakıyor. Hâlbuki bunlar dışında daha nice haramlar var!?
Elcevap: Ayetten murat mutlak olarak haramlığın bunlarla sınırlanması olmayıp, onların helâl saydığı dört şeyin aslında haram olduğunu bildirmektir.
Veya iradî durumda bunların haram olmasını anlatmaktır. Sanki şöyle denilmiştir: Muzdar kalmadığınız sürece Allah bunları size haram kılmıştır.
174- إِنَّ الَّذِينَ يَكْتُمُونَ مَا أَنزَلَ اللّهُ مِنَ الْكِتَابِ وَيَشْتَرُونَ بِهِ ثَمَنًا قَلِيلاً أُولَئِكَ مَا يَأْكُلُونَ فِي بُطُونِهِمْ إِلاَّ النَّارَ “Allah’ın indirdiği kitaptan bir kısmını gizleyip onu az bir bedele satanlar var ya; işte onlar karınlarına ancak ateş yemiş olurlar.”
Onların karınlarında ateş yemeleri, haram yemeleri anlamındadır, haramın sonu da ateştir. “Karınlarına” denilmesi, karınları dolusunca” anlamındadır.
وَلاَ يُكَلِّمُهُمُ اللّهُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ “Kıyamet günü Allah, onlarla konuşmaz.”
Allahın onlarla konuşmaması, onlara gadap etmesinden ibarettir. Allahu Teâlâ, onların mukabilinde bulunan ehl-i imanla konuşacak, onları kurbiyetine mazhar kılacaktır. Bu ibareyle onların bu nimetlerden mahrum bırakılmaları tariz yollu anlatılmıştır.
وَلاَ يُزَكِّيهِمْ “Onları temize de çıkarmaz.”
Onları sena etmez.
وَلَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ “Onlar için elem dolu bir azap vardır.”
175- أُولَئِكَ الَّذِينَ اشْتَرَوُاْ الضَّلاَلَةَ بِالْهُدَى وَالْعَذَابَ بِالْمَغْفِرَةِ “İşte bunlar hidayeti verip dalaleti, mağfireti verip azabı satın alan kimselerdir.”
Onlar dünyada hidayeti verip dalaleti, ahirette de mağfirete bedel azabı satın aldılar. Onlar bu zararlı alışverişi, dünyevi bir kısım maksatlarla hakkı gizlemek şeklinde yaptılar.
فَمَآ أَصْبَرَهُمْ عَلَى النَّارِ “Onlar ateşe ne kadar da dayanıklıdırlar!”
Ayet, onların haline hayret ettirir: Yani nasıl da hiç aldırmadan ateşi gerektiren işleri yapıyorlar!
176- ِّ ذَلِكَ بِأَنَّ اللّهَ نَزَّلَ الْكِتَابَ بِالْحَقِّ “Çünkü Allah Kitab’ı hak olarak indirdi, (onlar ise bunu yalanladı).”
Bu azabın sebebi şu: Allah, Kitabı hak olarak indirdi, onlar ise yalanlayarak gizleyerek inkâr ettiler.
وَإِنَّ الَّذِينَ اخْتَلَفُواْ فِي الْكِتَابِ لَفِي شِقَاقٍ بَعِيدٍ “Kitap’ta ihtilafa düşenler, gerçekten çok derin bir ayrılık içindedirler.”
Kitap’tan murat, ya Allahın indirdiği bütün kitaplardır. Onların ihtilafı, ilâhî kitapların bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr etmeleridir.
Kitaptan murat Tevrat da olabilir. Yani, Tevratın muhatapları Onun te’vilinde istikametli bir metot uygulayamadılar veya Allahın Tevrat yerine indirdiği önem vermediler.
Kitaptan murat Kur’an da olabilir. Kur’anda ihtilafa düşmeleri, “o bir sihirdir” “Muhammed, bunları kendi söyledi”, “birisi ona bunları öğretti” “eskilerin hurafeleri” demeleri gibi durumlardır.
[1>Yani, kendi istediklerini yapamıyorlar, şeytandan emir alıyorlar, onun memurları hâline geliyorlar.
[2> Burada haram kılındığı bildirilen bu dört şey, ancak ızdırar halinde yenilebilir. Ancak ızrırar halinde de “bâgi ve âdî” olmamak, yani doğrudan bunları talep etmemek ve haddi aşmamak lazımdır. Zira, zaruretler kendi mikdarınca takdir olunur. Muzdar adam murdar etten doyuncaya kadar yiyemez, ancak ölmeyecek kadar yiyebilir.
177- لَّيْسَ الْبِرَّ أَن تُوَلُّواْ وُجُوهَكُمْ قِبَلَ الْمَشْرِقِ وَالْمَغْرِبِ “İyilik, yüzlerinizi doğu ve batı taraflarına çevirmeniz değildir.”
Ayetteki hitap, kitap ehlinedir. Çünkü onlar kıble Kudüs’ten Ka’beye çevrilince, bu konuda ileri geri hayli konuşmuşlardı. Ve her bir taife, iyiliğin ölçüsünü kendi kıblesine yönelmek olarak görüyordu. Allah onları reddedip şunu bildirdi: İyilik, sizin şu an mensup olduğunuz dinde sebat etmeniz değildir, çünkü mensuhtur, hükmü kaldırılmıştır. Lakin iyilik Allahın beyan ettiği ve mü’minlerin de tâbi olduğu durumdur.
Ayetteki hitap, hem kitap ehline, hem de Müslümanlara yönelik olabilir. Yani, iyilik kıble meselesiyle sınırlı değildir.
Veya kendisi yüzünden başka şeyleri unutup tümüyle ona yönelmeniz gereken büyük iyilik, kıble meselesi değildir.
وَلَكِنَّ الْبِرَّ “Asıl iyilik (şu özelliklere sahip olmaktır):”
مَنْ آمَنَ بِاللّهِ وَالْيَوْمِ الآخِرِ وَالْمَلآئِكَةِ وَالْكِتَابِ وَالنَّبِيِّينَ “Allah’a, ahiret gününe, meleklere, kitaba ve bütün peygamberlere iman eden (kimsenin iyiliğidir).”
Lakin kendisine önem verilmesi gereken iyilik, şu kimsenin iyiliğidir ki Allaha, ahiret gününe, meleklere, kitaba ve peygamberlere iman eder.
Ayette kitap müfred olarak geldi, bundan murat kitap cinsidir.
Veya bundan murat doğrudan Kur’an da olabilir.
وَآتَى الْمَالَ عَلَى حُبِّهِ ذَوِي الْقُرْبَى وَالْيَتَامَى وَالْمَسَاكِينَ وَابْنَ السَّبِيلِ وَالسَّآئِلِينَ وَفِي الرِّقَابِ “Malı sevmesine rağmen, onu yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışa, ihtiyacından dolayı isteyene ve kölelere veren.”
İyi insan, malı sevmesine rağmen verebilendir.
Hz. Peygambere “hangi sadaka daha efdaldir?” diye sorulur. Hz. Peygamber şöyle cevap verir: Vücudun sıhhatli, mala hırslı, yaşamayı umar, fakirlikten de korkar bir halde iken verebildiğin sadaka.”
Ayetteki zamirin Allaha raci olduğu da söylendi.
Yani, iyi insan Allahı sever bir şekilde malından sadaka verebilendir.
Veya şöyle de mana verilebilir:
“İyi insan, malından severek verebilen kimsedir.”
“Yakınlara” derken, “muhtaç olan yakınlara” anlamındadır. Ayette bunun kayıtlı söylenmemesi, iltibas edilme durumu olmadığındandır.
Ayette önce yakınlara vermek söylendi, çünkü onlara vermek en efdaldir. Hz. Peygamber şöyle buyurur: “Miskine vermen sadakadır. Yakınına vermen iki sevaptır: Hem sadaka, hem sıla-ı rahim sevabı.”
Yolcuya “İbnu’s-sebil” yani “yolun oğlu” denilmesi yolla iç içe olmasındandır.
Bundan murat, eve gelen misafire ikram da olabilir.
Sail, ihtiyacından dolayı dilenen kimsedir. Hz. Peygamber şöyle buyurur: “Atıyla bile gelse, dilencinin bir hakkı vardır.”
Köleye vermek, değişik şekillerde olabilir:
-Efendisiyle belli bir bedel ödeme üzerine anlaşan köleye yardım ederek hürriyetini elde etmesine yardım etmek. (Mükatebe)
-Esirleri salıvermek.
-Köleleri, azat etmek için satın almak.
وَأَقَامَ الصَّلاةَ وَآتَى الزَّكَاةَ “Namazı dosdoğru kılan, zekatı veren.”
“Zekâtı veren” derken hem burada, hem ayetin evvelinde “severek malından veren”den murat farz olan zekât olabilir. Lakin birinciden murat malın verileceği yerleri beyandır, ikinciden murat ise bunu eda etmektir ve yerine getirilmesi için teşvikte bulunmaktır.
Bununla beraber birinciden murat nafile sadakalar veya maldan zekât dışında olan bir takım haklar olabilir. Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur:
“Zekât, sadakanın hepsini neshetmiştir.”
وَالْمُوفُونَ بِعَهْدِهِمْ إِذَا عَاهَدُواْ “Bir de andlaştıkları zaman sözlerini yerine getirenler.”
وَالصَّابِرِينَ فِي الْبَأْسَاء والضَّرَّاء وَحِينَ الْبَأْسِ “Ve zorda, hastalıkta ve savaşın kızıştığı zamanlarda sabredenler.”
Ayette, “be’se ve darra” halinde sabır methediliyor.
Ezherînin yorumunda birincisi malla ilgili, ikincisi ise canla ilgilidir. Mesela, fakirlik malla ilgili, hastalık canla ilgili bir imtihan vesilesidir ve bunlar sabrı gerektirirler.
أُولَئِكَ الَّذِينَ صَدَقُوا “İşte bunlar, doğru olanlardır.”
İşte bunlar dinde, hakka tâbi olmada ve iyilik talebinde sadık kimselerdir.
وَأُولَئِكَ هُمُ الْمُتَّقُونَ “İşte bunlar, müttakilerin ta kendileridir.”
Ve bunlar küfürden ve diğer rezil hallerden sakınmış müttaki kimselerdir.
Gördüğün gibi ayet tek başına bütün insanî kemalâtı kendinde toplamıştır. Bunlara açıktan veya zımnî olarak delalet eder. Çünkü kemâlât-ı insaniye, her ne kadar çok ve şubelere ayrılmış olsa da, üç şeyle sınırlandırılabilir:
1-Sahîh bir itikad.
2-Hüsn-ü muaşeret (başkalarıyla iyi geçinmek)
3-Nefsi süslemek.
Bunlardan birincisine ayetin “Allah’a, ahiret gününe, meleklere, kitaba ve bütün peygamberlere iman eden.” kısmı,
İkincisine “Malı sevmesine rağmen, onu yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışa, ihtiyacından dolayı isteyene ve kölelere veren.” kısmı,
Üçüncüsüne de,
“Namazı kılan, zekatı veren.”
“Ve zorda, hastalıkta ve savaşın kızıştığı zamanlarda sabredenler.”
“Bir de andlaştıkları zaman sözlerini yerine getirenler” kısmı ile işaret edilmiştir.
Bundan dolayı bunları cem eden kimse imanına ve itikadına nazaran sıdk ile, halk ile muaşereti ve Hak ile muamelesi açısından ise takva ile vasfedilmiştir. Hz. Peygamber (asm) buna şöyle işaret eder:
“Kim bu ayetle amel etse, imanını kemâle erdirmiş olur.”
178- يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ كُتِبَ عَلَيْكُمُ الْقِصَاصُ فِي الْقَتْلَى “Ey iman edenler! Öldürülenler hakkında size kısas farz kılındı.”
الْحُرُّ بِالْحُرِّ وَالْعَبْدُ بِالْعَبْدِ وَالأُنثَى بِالأُنثَى “Hüre karşı hür, köleye karşı köle, kadına karşı kadın (kısas edilir.)”
Sebeb-i Nüzûl
Cahiliye döneminde Arab kabilelerinden ikisi arasında kan davası vardı. Bunlardan biri diğerine nisbetle daha itibarlı konumda idi. Bunlar yemin ederek şöyle dediler: “Bizden köleye mukabil sizden hür, kadına mukabil erkek öldüreceğiz.” İslâm geldiğinde muhakeme olmak üzere Rasulullaha geldiler, bu münasebetle üstteki ayet nazil oldu, Hz. Peygamber kısasta denklik üzere muamele etmelerini emretti.
Ayet, köleye mukabil hür, kadına mukabil erkek öldürülmez anlamına delalet etmediği gibi, aksine de delâlet etmez.
Ancak imam-ı Malik ve İmam-ı Şafiî, köleye mukabil hür insanın öldürülmesini –köle ister kendinin olsun, ister başkasının- Hz. Aliden gelen şu rivayete dayanarak men ettiler:
“Bir adam kölesini öldürdü. Hz. Peygamber ona sopa cezası (celd) uyguladı ve bir seneliğine sürgüne gönderdi, kısas yapmadı.”
Yine Hz. Aliden şöyle rivayet edilir:
“Zimmiye mukabil müslümanın, köleye mukabil hürün öldürülmemesi sünnettendir.”
Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer köleyi öldüren hür insana kısas uygulamazlardı. Sahabe bunu gördüğü halde reddeden de çıkmadı.
Bir de bu durum azalardaki kısasa kıyas edildi. Bir nassın manaya delaletinde problem yoksa hükmünün mensuh olduğu söylenemez. Dolayısıyla “Onda (Tevrat’ta) kendilerine şunu yazdık: Cana can, göze göz, buruna burun, kulağa kulak, dişe diş kısas edilir. Yaralar da kısasa tabidir.” (Maide, 45) ayetine dayanarak bu hükmün neshedildiği söylenemez. Çünkü esasen Maide sûresindeki bu ibare, Tevratta yer alan bir hükmü hikâye yollu anlatmaktadır.
Dolayısıyla bu, Kur’andaki bir hükmü neshedemez. Hanefi mezhebi bu konuda “kasden öldürmenin cezası sadece kısasdır” diye delil getirdi.
فَمَنْ عُفِيَ لَهُ مِنْ أَخِيهِ شَيْءٌ فَاتِّبَاعٌ بِالْمَعْرُوفِ وَأَدَاء إِلَيْهِ بِإِحْسَانٍ “Ancak öldüren kimse, kardeşi (öldürülenin velisi) tarafından affedilirse, marûf (aklın ve dinin gereklerine uygun) bir yol izlemek ve güzellikle diyet ödemek gerekir.”
Buradaki “şey” ifadesi, en ufak bir affı da içine alır. Çünkü affın az bir kısmı da, kısasın düşmesinde tam affetmek gibidir. Buradaki af, öldürülenin velisi tarafından yapılan aftır. “kardeşi (öldürülenin velisi) tarafından” diye ifade edilmesi, iki tarafın insan cinsinden ve İslam dininden olmasını nazara vererek kalbi rikkate getirmek, şefkate sevk etmek içindir.
“…Marûf bir yol izlemek ve güzellikle diyet ödemek gerekir.”
Ölenin velisi affetme durumunda, diyeti kaba bir tavra girmeden istemeli, öldüren de güzel bir şekilde bunu ödemelidir, yani geciktirmemeli ve miktarı azaltmamalıdır.
ذَلِكَ تَخْفِيفٌ مِّن رَّبِّكُمْ وَرَحْمَةٌ “Bu, Rabbinizden bir hafifletme ve rahmettir.”
Af ve diyetle ilgili bu mezkur hüküm, kendisinde bulunan kolaylaştırma ve fayda ile, Rabbinizden bir tahfîf ve rahmettir.
Denildi ki: Yahudilere sadece kısas, Hristiyanlara ise mutlak af emredildi. Ümmet-i Muhammed ise bu ikisiyle diyet arasında muhayyer bırakıldı. Bunda onlar için hem bir kolaylık, hem de mertebeleri hasebiyle hüküm için bir takdir hakkı vardır.
فَمَنِاعْتَدَى بَعْدَ ذَلِكَ فَلَهُ عَذَابٌ أَلِيمٌ “Bundan sonra haddi aşana elem dolu bir azap vardır.”
Kim affetme ve diyeti aldıktan sonra kâtili öldürürse ahirette ona elem verici bir azap vardır.
Denildi ki: Dünyada da elîm bir azap vardır, çünkü yakalandığında başka alternatif olmaksızın kısasen öldürülecektir. Çünkü Hz. Peygamber şöyle der: “Her kim diyet aldıktan sonra öldürürse, onu affetmem.”
179- وَلَكُمْ فِي الْقِصَاصِ حَيَاةٌ “Kısasta sizin için hayat vardır.”
Ayet, son derece fasih ve beliğdir.
Çünkü:
-Ayette bir şey zıddı yerine konulmuştur.[1>
-Kısas elif-lâmlı, hayat elif-lâmsız getirilmiştir. Yani, bu cins bir hükümde hayatın azim bir nev’î vardır. Şöyle ki: Katilin kasten öldürme durumunda ceza olarak kendisinin öldürüleceğini bilmesi, onu öldürmekten alıkor, bu da her iki canın hayatına sebep olur.
Ayrıca cahiliye döneminde insanlar, katili bulamadıklarında yakınlarından öldürüyor, hatta bir kişiye mukabil bir topluluğu katlediyorlardı. Bu da aralarında fitneyi daha da alevlendiriyordu. Dolayısıyla katil kısas yoluyla öldürülünce kan davası olmaz, diğerleri selâmette kalırlar, bu da onların hayatına sebep olur.
Bir de kısas yoluyla dünyada cezasını çeken birisi, ahirette bundan dolayı muaheze edilmez, bu da uhrevî hayatında kendisine fayda sağlar.
يَاْ أُولِيْ الأَلْبَابِ “Ey akıl sahipleri!”
“Ey kâmil akıl sahipleri!” Allahu Teâlâ kısasta bulunan ruhların bekası ve nefislerin korunması hikmetini düşünmeleri için akıl sahiplerine nida etti.
لَعَلَّكُمْ تَتَّقُونَ “Ümit edilir ki, korunursunuz.”
Ta ki kısası muhafazada, onunla hüküm vermede ve onu anlamada dikkat edesiniz. Veya kısastan korkup ta başkasını öldürmekten sakınasınız.
180-كُتِبَ عَلَيْكُمْ إِذَا حَضَرَ أَحَدَكُمُ الْمَوْتُ إِن تَرَكَ خَيْرًا الْوَصِيَّةُ لِلْوَالِدَيْنِ وَالأقْرَبِينَ بِالْمَعْرُوفِ “Sizden birinize ölüm geldiğinde, eğer geride bir hayır (mal) bırakırsa, ana- babaya ve yakın akrabaya marûf bir tarzda vasiyette bulunması size farz kılındı.”
“Ölüm geldiğinde” ibaresi “ölümün sebepleri geldiğinde ve emareleri ortaya çıktığında” demektir.
“Eğer geride bir hayır bırakmışsa”
Hayırdan murat, maldır.
Denildi ki: Çok mal bırakıyorsa.
Rivayete göre Hz. Alinin kölesi, serveti olan yedi yüz dirhemle ilgili Hz. Aliye vasiyette bulunmak istedi. Hz. Ali “Allahu Teâlâ “Eğer geride bir hayır bırakırsa” diyor. Hayır ise çok mal demektir” diyerek vasiyete lüzum olmadığını söyledi.
Hz. Aişe ile ilgili şöyle nakledilir: “Adamın biri malı ile ilgili vasiyette bulunmak ister. Ne kadar malı olduğunu sorar. Üçbin dirhem olduğunu söyler. Kaç evladı olduğunu sorar dört tane olduğunu söyleyince Hz. Aişe şöyle der: Allahu Teâlâ vasiyet hususunda “Eğer geride bir hayır bırakırsa” diyor. Senin malın ise az bir şeydir. Dolayısıyla onu evladına bırak.”
Bazıları vasiyetle ilgili bu hükmün İslâmın ilk devirlerinde olup miras ayetleriyle ve şu hadisle neshedildiğini söylediler.
“Şüphesiz Allah her hak sahibine hakkını vermiştir. Dikkat edin, varis için vasiyet yoktur.”
Bu, inandırıcı olmaktan uzaktır. Çünkü miras ayetleri buna muhalif olmadığı gibi, bilakis vasiyeti te’kid eder. Çünkü ilgili ayetlerde miras taksiminin vasiyetten sonra yapılması vardır. Hadis ise haber-i vahiddir. Ümmet nezdinde kabul görmesi, onu mütevatir hadis mertebesine yükseltmez.
Vasiyetin Marûf Bir Tarzda Olması
Yapılacak vasiyet âdil olmalı, zengine fazla vermek ve üçte biri aşmak gibi ölçüsüzlükler yapılmamalıdır.
حَقًّا عَلَى الْمُتَّقِينَ “Bu, müttakiler üzerinde bir haktır.”
181- فَمَن بَدَّلَهُ بَعْدَمَا سَمِعَهُ فَإِنَّمَا إِثْمُهُ عَلَى الَّذِينَ يُبَدِّلُونَهُ “Şimdi her kim, duyduktan sonra onu değiştirirse, bunun vebali, sırf o değiştirenlerin boynunadır.”
Vasiyet edilenlerden veya şahitlerden her kim vasiyet kendine ulaştıktan ve kendisi nezdinde tahakkuk ettikten sonra vasiyeti değiştirirse, bunun günahı tümüyle kendine aittir.
إِنَّ اللّهَ سَمِيعٌ عَلِيمٌ “Şüphe yok ki Allah, Semi’ – Alîm’dir.”
O, iştir ve bilir.
Ayetin bu kısmı, haksız yere değişiklik yapan için şiddetli bir tehdittir.
182- فَمَنْ خَافَ مِن مُّوصٍ جَنَفًا أَوْ إِثْمًا فَأَصْلَحَ بَيْنَهُمْ فَلاَ إِثْمَ عَلَيْهِ “Her kim de vasiyet edenin, hataya meyletmesinden veya bir günaha girmesinden endişe eder de tarafların arasını düzeltirse, ona bir vebal yoktur.”
Her kim vasiyet edenin hata ile vasiyette bir meylinden veya bilerek bazılarını mahrum etmek gibi bir haksızlık yapmasından korksa da, vasiyet edilen kişiler arasında dinin kurallarına göre hüküm icra etse, bu tebdilde kendisine bir günah yoktur. Çünkü bu, öncekinin tam tersine batılı hakka çevirmektir.
إِنَّ اللّهَ غَفُورٌ رَّحِيمٌ “Şüphesiz ki, Allah Ğafur – Rahîm’dir.”
Ayetin bu kısmı, ıslah eden kimse için bir vaattir. Mağfiret zikri, günah ifadesine mutabık olması ve fiilin normalde kendisiyle günah kazanılan bir fiil olması sebebiyledir.
[1>Kısas, kasten öldürenin ceza olarak öldürülmesidir. Hayat ve ölüm birbirine zıd iken, “böyle öldürmede size hayat var” denilmiştir.
183- يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ كُتِبَ عَلَيْكُمُ الصِّيَامُ كَمَا كُتِبَ عَلَى الَّذِينَ مِن قَبْلِكُمْ “Ey iman edenler! Oruç, sizden öncekilere yazıldığı gibi size de yazıldı (farz kılındı).”
Oruç, Hz. Âdemden itibaren peygamberlere ve ümmetlerine farz kılındı. Oruç emrinin öncekilere de yazılmasının nazara verilmesinde
-Hükmü te’kid etmek,
-Oruca teşvikte bulunmak,
-Nefse daha kolay ve hoş gelmesini sağlamak vardır.
Savm, (oruç), lügatte “nefsin arzuladığı şeylerden alıkonması” anlamına gelir, Şer’an ise, gün boyunca yeme-içmeden uzak kalmaktır.
لَعَلَّكُمْ تَتَّقُونَ “Umulur ki korunursunuz.”
Oruç tutunuz ki, günahlardan korunasınız. Çünkü oruç, günahların başlangıcı olan şehveti kırar.
Hz. Peygamber (asm) gençlere tavsiyesinde şöyle buyurur: “…Evlenemeyen oruç tutsun. Çünkü oruç onu korur."[1>
184 - أَيَّامًا مَّعْدُودَاتٍ “Sayılı günlerde.”
Geçici, sayılı günlerde oruç size farz kılındı. Mesela az mal tek tek sayılır. Ama çok mal, say say bitmez. İşte oruç, sayılı az günlerde farz kılındı. Bu sayılı günlerden murat, Ramazan ayıdır.
Veya Ramazan orucundan önce emredilen sayılı günlerdir. Bu, aşura veya her ayın ortasındaki üç gündür.
فَمَن كَانَ مِنكُم مَّرِيضًا أَوْ عَلَى سَفَرٍ فَعِدَّةٌ مِّنْ أَيَّامٍ أُخَرَ “İçinizden hasta olan veya yolculukta bulunan ise, tutamadığı günler sayısınca diğer günlerde tutar.”
Buradaki hastalıktan murat, oruç tutma halinde kişiye zarar veren veya onun oruç tutmasını zorlaştıran hastalıktır.
Bu ifadede, gün ortasında yola çıkanın orucuna devam etmesine bir îma vardır.
Seferde iken oruç tutmamak, bir ruhsattır, ama isteyen tutabilir. Ancak Zahiriye mezhebi, seferde oruç tutmamayı esas olarak gördü. Ebu Hüreyre’den de benzeri bir görüş nakledilir.
وَعَلَى الَّذِينَ يُطِيقُونَهُ فِدْيَةٌ طَعَامُ مِسْكِينٍ “Oruca gücü yetmeyenler ise, bir yoksulu doyuracak kadar fidye verir." [2>
Oruç tutabilecek kimseler eğer tutmayıp yerlerse, oruç yerine bir fakiri doyurma fidyesiyle mükelleftirler.
Oruç emri geldiğinde bazılarına bu zor geldi, çünkü alışmamışlardı. Bu yüzden kendilerine önceleri böyle bir ruhsat tanındı, ama sonra yürürlükten kaldırıldı.
Ancak ayete “orucu zorlukla takat getiren yaşlı ve aciz kimseler, bir fakiri doyurma fidyesiyle mükelleftirler” manası verilebilir.
فَمَن تَطَوَّعَ خَيْرًا فَهُوَ خَيْرٌ لَّهُ “Her kim de hayrına fidyeyi artırırsa, hakkında daha hayırlıdır.”
Kim gönüllü olarak hayır yapar da fidyeyi artırırsa, bu onun için daha hayırlıdır.
وَأَن تَصُومُواْ خَيْرٌ لَّكُمْ إِن كُنتُمْ تَعْلَمُونَ “Eğer bilirseniz oruç tutmanız sizin için daha hayırlıdır.”
Zorlukla tutabildiğinizden dolayı size tutmama izni verilmişken, oruç tutmanız fidye vermenizden çok daha hayırlıdır.
Eğer oruçta olan fazileti ve görevi hakkıyla yapmak gereğini bilirseniz, elbette fidyeyi değil, oruç tutmayı tercih edersiniz.
Denildi ki, mana şöyle de olabilir: “Eğer ilim ve tefekkür ehlinden iseniz, orucun fidyeden daha hayırlı olduğunu elbette bilirsiniz.”
185- شَهْرُ رَمَضَانَ الَّذِيَ أُنزِلَ فِيهِ الْقُرْآنُ “ (O sayılı günler), Kur’an’ın kendisinde indirildiği Ramazan ayıdır.”
Ramazan, R-M-D (yanmak) kökünden masdardır. Oruç ayına bu ismin verilmesi:
-İnsanların bu ayda açlık ve susuzlukla yanması
-Günahların bu ayda yanması,
-Veya eski lügatten senenin ayların isimleerini naklettikleri zaman, bu ayın şiddetli sıcaklık zamanına rastlaması sebebiyle olabilir.
Kur’anın nüzulü bu ayda, kadir gecesinde başladı.
Veya bu ayda bir bütün olarak dünya semasına indirildi, oradan da parça parça arza gönderildi.
Şöyle de mana verilebilir: “Ramazan öyle bir aydır ki, bu ayla alakalı Kur’an ayetleri indirildi, “oruç size farz kılındı…” denildi.
Ayette, o ayda Kur’anın indirilmesinin, orucun o ayda tutulmasının sebebi olduğunu hissettirmek vardır.
هُدًى لِّلنَّاسِ وَبَيِّنَاتٍ مِّنَ الْهُدَى وَالْفُرْقَانِ “Kur’an, insanlar için bir hidayet rehberi, doğru yolun ve hak ile batılı birbirinden ayırmanın apaçık delilleridir.”
Bu ifadeler Kur’anın iki özelliğini anlatır:
1-Kur’an, i’cazı ile insanlar için bir hidayettir, onlara yol gösterir.
2-Ve hakka sevkeden apaçık ayetlerdir, kendisinde bulunan hikmet ve hükümlerle hak ile batılın arasını birbirinden ayırt eder.
فَمَن شَهِدَ مِنكُمُ الشَّهْرَ فَلْيَصُمْهُ “Öyle ise içinizden kim bu aya yetişirse, onda oruç tutsun.”
Bu aya yetişen kimse, -şayet yolcu değilse- onda oruç tutsun. “Sizden ona yetişen” demek yerine, hemen evvelinde “Ramazan ayı” ifadesi geçmesine rağmen “kim bu aya yetişirse…” denilmesi, bu ayın büyüklüğünü gösterir.
“Kim bu aya yetişirse” ifadesi “Cum’aya yetiştim” denildiğinde “Cum’a namazına yetiştim” manası anlaşıldığı gibi, “Sizden o ayın hilâline yetişen oruç tutsun” anlamına da gelebilir.
وَمَن كَانَ مَرِيضًا أَوْ عَلَى سَفَرٍ فَعِدَّةٌ مِّنْ أَيَّامٍ أُخَرَ “Kim de hasta, yahut yolculukta ise, tutamadığı günler sayısınca diğer günlerde tutar.”
Ayet üstteki genel hükümden bir tahsistir. Çünkü hasta ve yolcu da bu aya yetişen kimselerdendir.
Belki de bu kaydın tekraren ifade edilmesi, bunun içindir.
Veya yakındaki hüküm nesholduğu gibi, bunun da neshi tevehhüm edilmesin diye böyle gelmiştir.
يُرِيدُ اللّهُ بِكُمُ الْيُسْرَ وَلاَ يُرِيدُ بِكُمُ الْعُسْرَ “Allah size kolaylık diler, zorluk dilemez.”
Bundan dolayı yolculukta ve hastalık halinde oruç tutmamayı mubah kıldı.
وَلِتُكْمِلُواْ الْعِدَّةَ وَلِتُكَبِّرُواْ اللّهَ عَلَى مَا هَدَاكُمْ “Sayıyı tamamlamanızı, size doğru yolu gösterdiğinden dolayı Allah’ı tekbir etmenizi ister.”
وَلَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ “Umulur ki şükredersiniz.”
Burada üç ayrı illet sayılmıştır ve bunların her biri sıra ile önceki ifadelerle alakalıdır. Şöyle ki:
1-“Sayıyı tamamlamanızı.” Bu ifade, daha evvelinde “tutamadığı günler sayısınca sonra tutar” diye anlatılmıştı.
2-“Size doğru yolu gösterdiğinden dolayı Allah’ı tekbir etmenizi” ifadesi, böyle bir emrin verilmesi ve keyfiyetinin anlatılmasına bakar.
3-“Umulur ki şükredersiniz” ifadesi, oruçta ruhsat ve kolaylaştırma olmasına bakar.
“Allahı tekbir etmek” ifadesi, Ramazan Bayramı tekbirlerine de bakabilir.
Keza, Ramazan hilali görüldüğünde “Allahu Ekber”, yeni ay göründü, Ramazana girdik” şeklinde bir coşkuya da işaret edebilir.
186-وَإِذَا سَأَلَكَ عِبَادِي عَنِّي فَإِنِّي قَرِيبٌ “Kullarım, sana benden sorduklarında, gerçekten ben çok yakınımdır.”
“Onlara benim yakın olduğumu söyle!”
Ayet, Allahu Teâlânın kulların fiillerini ve sözlerini en mükemmel bir şekilde bilmesini ve onların hallerine muttali oluşunu, onlara mekânca yakın olanın hâli ile temsil ederek anlatır.
Sebeb-i Nüzûl
Rivayete göre bir bedevi Hz. Peygambere “Rabbimiz bize yakın mı, ta ki gizlice yalvaralım, yoksa uzak mı, ta ki Ona nida edelim?” deyince ayet nazil oldu.
أُجِيبُ دَعْوَةَ الدَّاعِ إِذَا دَعَانِأ “Bana dua ettiğinde, dua edene cevap veririm.”
Ayetin bu kısmı, Allahın yakınlığını anlatır ve dua edene icabeti vaat eder.
فَلْيَسْتَجِيبُواْ لِي “O halde onlar da bana icabet etsinler.”
وَلْيُؤْمِنُواْ بِي “Ve bana inansınlar.”
Öyleyse, nasıl ki onlar bana istekleri için dua ettiklerinde kendilerine icabet ediyorum, onlar da ben onları iman ve taate çağırdığımda bana icabet etsinler, bana olan imanlarında sebat ve devam göstersinler.
لَعَلَّهُمْ يَرْشُدُونَ “Ola ki muratlarına ersinler.”
Böylece hakka isabet etmeyi umsunlar.
Bil ki: Allahu Teâlâ insanlara Ramazan orucunu ve bunu tam ay tutmalarını emretti, tekbir ve şükür vazifelerini yapmaya teşvikte bulundu, peşinden de bunu te’kid ve teşvik olarak kendisinin onların hâllerini bildiğini, sözlerini işittiğini, amellerinin karşılığını vereceğini nazara verdi. Sonra da orucun hükümlerini beyan ile şöyle dedi:
187- أُحِلَّ لَكُمْ لَيْلَةَ الصِّيَامِ الرَّفَثُ إِلَى نِسَآئِكُمْ “Oruç gecesinde kadınlarınıza yaklaşmak size helâl kılındı.”
Sebeb-i Nüzûl
Rivayete göre, oruç emrinin ilk zamanlarında Müslümanlar akşam vaktinden yatsıya veya yatıncaya kadar yemek-içmek ve ailevi münasebette bulunmakta serbest idiler. Sonra Hz. Ömer yatsıdan sonra hanımıyla beraber oldu. Pişman olup Hz. Peygamberin yanına geldi, özür beyan etti.
Bunun üzerine başkaları kalkıp kendilerinin de benzeri durumları olduğunu itiraf edince, bu ayet nazil oldu.
Ayette geçen rafes kinayeli olarak söylenmesi gereken müstehcen sözü açıktan söylemektir, cinsel ilişkiden kinayedir, çünkü onun bir parçası gibidir. Burada bu kelimenin tercih edilmesi, onların yaptığı bu ihlâlin çirkinliğini göstermek içindir. Bundan dolayıdır ki, gizliden bu yasağı çiğnemeyi, sonraki ayette “hıyanet” olarak isimlendirdi.
هُنَّ لِبَاسٌ لَّكُمْ وَأَنتُمْ لِبَاسٌ لَّهُنَّ “Onlar, sizin için elbisedir, siz de onlar için elbisesiniz.”
Bu yeni bir cümle olup, yasağı ihlâl etmelerinin sebebini beyan eder. Bu da, erkeklerin onların ayrılığına dayanamaması, sıkça beraberlik ve içli dışlı olmak sebebiyle onlardan kaçınmanın zorluğu yüzündendir. Kadın ve erkek bir elbise misali birbirlerini sarıp sarmaladıklarından, bu halleri “Onlar, sizin için elbisedir, siz de onlar için elbisesiniz” şeklinde ifade edilmiştir.
Veya birbirlerine elbise olmaları, her birinin hayat arkadaşının hâlini setretmesi ve onu harama düşmekten koruması yönündendir.
عَلِمَ اللّهُ أَنَّكُمْ كُنتُمْ تَخْتانُونَ أَنفُسَكُمْ فَتَابَ عَلَيْكُمْ وَعَفَا عَنكُمْ “Allah, (Ramazan gecelerinde hanımlarınıza yaklaşarak) kendinize hıyanet ettiğinizi bildi de tevbenizi kabul etti ve sizi bağışladı.”
Azaba maruz bırakacak, sevaptan payını azaltacak şeyler yapmakla nefislerinize zulmediyordunuz. Yaptıklarınızdan tevbe ettiğinizde, Allah tevbenizi kabul etti.
فَالآنَ بَاشِرُوهُنَّ “Artık eşlerinize beraber olun.”
Gelen ayetler bu konudaki haramlığı neshettiğinden, artık sabah namazı vakti girinceye kadarki zamanda, hanımlarınızla beraber olabilirsiniz.
Bunda, sünnetin Kur’anla neshi caiz olduğuna bir delil vardır.
Ayette geçen mübaşeret, temas halinde olmak, cildi cilde yapıştırmaktır. Cinsi münasebetten kinayedir.
وَابْتَغُواْ مَا كَتَبَ اللّهُ لَكُمْ “Ve Allah’ın sizin için yazıp takdir etmiş olduğu şeyi arayın.”
Allahın sizin için takdir ettiği ve levh-i mahfuzda sabit kıldığı çocuklara sahip olmayı talep edin.
Yani, cinsi münasebetten maksat, evlat sahibi olmaktır. Çünkü şehvetin yaratılması ve nikahın meşru kılınmasının hikmeti, sadece cinsi ihtiyacını karşılamak değildir.
Ayet azilden yasaklar, arkadan temastan nehyeder. Yani, “Allahın sizin için çocuk yazdığı yerden ilişkiye girin” demektir.
وَكُلُواْ وَاشْرَبُواْ حَتَّى يَتَبَيَّنَ لَكُمُ الْخَيْطُ الأَبْيَضُ مِنَ الْخَيْطِ الأَسْوَدِ مِنَ الْفَجْرِ
“Fecir vakti, beyaz iplik siyah iplikten ayırt edilinceye (tan yeri ağarıncaya) kadar yiyin ve için.”
Ayette, fecir vakti ufukta görülen aydınlıkla gecenin koyu karanlığından onunla birlikte uzanan çizgi beyaz ve siyah iki ipe benzetilmiştir.
Bazı rivayetlerde, başlangıçta “fecir vakti” kaydı yok iken, bazı zatların ellerinde beyaz ve siyah iki ip bulundurup bunlar birbirinden ayrılıncaya kadar sahura devam etmeleri anlatılır. Bunun üzerine “fecir vakti” kaydıyla bu beyazlık ve siyahlığın gündüzün aydınlığıyla gecenin karanlığını temsil ettiği nazara verilir. Şayet bu rivayetler sahihse, ilgili olay muhtemelen ramazandan önce idi. Beyanın (açıklamanın) ihtiyaç vaktine kadar tehiri caizdir.
Veya, önce beyaz ve siyah ipliğin bu manaya delaleti meşhur olduğundan böyle ifade edilmekle yetinildi, ama bazıları bunu iltibas edince açıktan beyan edildi.
Cinsel ilişkinin sabah vaktine kadar caiz kılınmasında, guslü sabah namazına kadar tehir etmeye ve sabaha cünüp giren oruçlunun orucu sahih olduğuna delâlet vardır.
ثُمَّ أَتِمُّواْ الصِّيَامَ إِلَى الَّليْلِ “Sonra da akşama kadar orucu tam tutun.”
Ayetin bu kısmı, orucun son vaktini anlatır ve gecenin oruçtan hariç olduğunu beyan eder. Böylece savm-ı visali yasaklar.[3>
وَلاَ تُبَاشِرُوهُنَّ وَأَنتُمْ عَاكِفُونَ فِي الْمَسَاجِدِ “Mescitlerde itikâfta iken ise, eşlerinizle beraber olmayın.”
İtikâf, Allahın yakınlığını ve rızasını talep ederek mescidde kalmaktır.
Katade’den nakledildiğine göre, mescitte itikâfa giren kişi hanımının yanına varır, onunla birlikte olur, sonra tekrar mescide dönerdi. Bu ayetle, bu tarz hareketten nehyedildiler.
Ayette itikâfın mescitte yapılacağına ve bunun için belli bir mescit söz konusu olmadığına, ayrıca, mescitte ilişkiye girmenin haram olduğuna, bunun itikâfı bozduğuna bir delil vardır. Çünkü ibadetlerde nehiy, fesadı gerektirir.
تِلْكَ حُدُودُ اللّهِ فَلاَ تَقْرَبُوهَا “Bunlar, Allah’ın koyduğu sınırlardır, bunlara yaklaşmayın.”
Ayet, değil onu işlemek, batıla düşmemek için hak ile batıl arasındaki engel olan sınıra yaklaşmaktan bile yasaklar. Nitekim Hz. Peygamber şöyle buyurur: “Her hükümdarın yasak arazisi vardır. Allahın yasak arazisi, haram kıldığı şeylerdir. Dolayısıyla yasak arazi çevresinde hayvanını otlatan, her an yasak araziye düşebilir.”
Ayette “Allahın sınırlarına yaklaşmayın” denilmesi “Allahın sınırlarını aşmayın” denilmesinden daha beliğdir.
Allahın hududundan murat, haram ve yasak kıldığı şeyler olabilir.
كَذَلِكَ يُبَيِّنُ اللّهُ آيَاتِهِ لِلنَّاسِ “Allah, âyetlerini insanlara işte böyle açıklar.”
لَعَلَّهُمْ يَتَّقُونَ “Ola ki sakınırlar.”
Olur ki emirlere ve yasaklara muhalefetten sakınırlar.
188-وَلاَ تَأْكُلُواْ أَمْوَالَكُم بَيْنَكُم بِالْبَاطِلِ “Mallarınızı aranızda batıl sebeplerle yemeyin.”
Bir kısmınız bir kısmınızın malını, Allahın mubah kılmadığı şekilde yemesin.
وَتُدْلُواْ بِهَا إِلَى الْحُكَّامِ لِتَأْكُلُواْ فَرِيقًا مِّنْ أَمْوَالِ النَّاسِ بِالإِثْمِ وَأَنتُمْ تَعْلَمُونَ “İnsanların mallarından bir kısmını bile bile günah ile yemek için, o malları hakimlere rüşvet olarak vermeyin.”
Yalancı şahitlik ve yalan yemin gibi günah yollarla hâkimlerden yararlanarak insanların mallarını elde etmeye çalışmayın.
“Bile bile”
Bunun bâtıl olduğunu bile bile, böyle bir günahı işlemeyin. Çünkü bilerek günah işlemek daha çirkin bir davranıştır.
Sebeb-i Nüzûl
Rivayete göre Abdan Hadramî, İmru’l-Kays El-Kindiye ait bir arazinin kendine ait olduğunu iddia etti, ama bir delili de yoktu. Rasulullah (asm) İmru’l-Kaysın yemin etmesine hükmetti. Yemin etmeye niyetlendiğinde Rasulullah şu ayeti kendisine okudu: (Âl-i İmran, 77) Bunun üzerine İmru’l-Kays yeminden vazgeçti, Rasulullah da araziye Abdan’a teslim etti. Ayet, bu münasebetle nazil oldu.
Bunda, hâkimin hükmünün bâtına nüfuz etmediğine bir delil vardır. Hz. Peygamberin şu hadisi de bunu teyit eder:
“Ben ancak bir insanım. Benim yanıma davacı – davalı olarak gelirsiniz, olur ki bazınız davasını anlatmakta daha müdellel olur da, ben de duyduğuma göre onun lehinde hüküm veririm. Ama kime bu şekilde kardeşinin hakkından bir şey vermişsem, ancak bir ateş parçası vermiş olurum.”
189- يَسْأَلُونَكَ عَنِ الأهِلَّةِ “Sana, hilâlleri soruyorlar.”
Sebeb-i Nüzûl
Muaz Bin Cebel ve Salebe Bin Ganem şöyle sordular: “Ya Rasulallah, bu hilalin durumu nedir? Önce ince bir ip gibi görülüyor, sonra gittikçe büyüyor, yuvarlak hâle geliyor? Sonra gittikçe küçülüyor, ilk hâline dönüyor?”
قُلْ هِيَ مَوَاقِيتُ لِلنَّاسِ وَالْحَجِّ “De ki: Onlar insanlar için ve hac için vakit ölçüleridir.”
Onlar ayın halinin ve durumunun değişmesinin hikmetini sormuşlardı. Allahu Teâlâ peygamberine, bundaki görülen hikmetin insanlar için vakitlere bir alâmet olması, ibadet vakitlerinin ve özelikle hac ibadetinin vaktinin bu şekilde bilinmesi olduğunu bildirdi.
Çünkü eda ve kazada vakit son derece önemlidir.
Mevakit kelimesi mikat kelimesinin çoğuludur, “vakit” kökünden gelir.
Zaman ile vakit arasında şöyle bir fark vardır:
Zaman, kısımlara ayrılmış müddettir.
Vakit ise, bir iş için belirlenmiş zamandır.[4>
وَلَيْسَ الْبِرُّ بِأَنْ تَأْتُوْاْ الْبُيُوتَ مِن ظُهُورِهَا “İyilik, evlere arkalarından girmeniz değildir.”
وَلَكِنَّ الْبِرَّ مَنِ اتَّقَى "Ama iyilik, takva sahibi kimsenin davranışıdır.”
Ensar, ihrama girdiklerinde ev ve çadırlara kapılarından girmezler, ancak arkadan bir delik ve yarıktan girerlerdi ve bunu da bir iyilik sayarlardı. Bu şekilde kendilerine bildirildi ki, bu bir iyilik değildir. İyilik ancak haramlardan ve şehevanî şeylerden sakınmakla olur.
Bunun öncesiyle irtibatı, şu cihetledir:
Kendilerine ayın hallerinin aynı zamanda hac vaktini belirlemek için olduğu zikredilmişti, onların bu hâli de hacla alakalı olduğundan istidradî olarak temas edildi.
Veya şu cihetten bakılabilir: Onlar aslında kendilerini o derece ilgilendirmeyen ve cevabı nübüvvet ilmini alakadar etmeyen bir meseleyi sordular, kendilerini ilgilendiren ve nübüvvet ilmiyle bilinecek suali ise terk ettiler. Cenab-ı Hak, suallerinin cevabından sonra, onlara layık olan aslında bu tarz sormaları ve bu ilme önem vermeleri gerektiğini uyarıda bulunmak için bu üslûbu kullandı.
Veya bundan murat şu olabilir: Onların tersinden sual sormaları, evin kapısını bırakıp da bacasından girmeye çalışan kimseye benzer. Yani, sorularınızı tersinden sormak bir iyilik değildir. Lakin iyilik, bu tür suallerden kaçınmak ve benzerine tekrar cür’et etmemektir.
وَأْتُواْ الْبُيُوتَ مِنْ أَبْوَابِهَا “Evlere kapılarından gelin.”
Çünkü işi normal seyrinden çıkarmak bir iyilik değildir. Öyleyse her işi olması gerektiği şekilde yapın!
وَاتَّقُواْ اللّهَ “Allah’tan korkun.”
Allahın hükümlerini değiştirmekten ve fiillerine itiraz etmekten sakının.
لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ “Umulur ki kurtuluşa eresiniz.”
Ta ki hidayet ve iyiliğe kavuşun.
[1> Hadisin evvelinde şöyle denilmektedir: “Ey gençler! Sizden durumu müsait olan evlensin.”
[2> Fidye, fıtır sadakasında olduğu gibi, bir fakiri bir gün doyurmak ya da bunun bedelini vermektir.
[3> Savm-ı visal, iftar yapmadan oruca devam edilmesidir.
[4> Mesela, zamanın mazi, hâl ve istikbal olmak üzere üç dilimi vardır. Namaz kılınacağında “şimdi namaz vakti, vakit geldi” gibi ifadeler kullanırız.
190-وَقَاتِلُواْ فِي سَبِيلِ اللّهِ الَّذِينَ يُقَاتِلُونَكُمْ “Sizinle savaşanlarla siz de Allah yolunda savaşın.”
İ’lay-ı kelimetullah ve Allahın dinini aziz kılmak için savaşın.[1>
Denildi ki: “Sizinle savaşanlarla siz de Allah yolunda savaşın” hükmü, “Onların sizinle topyekûn savaşması gibi, siz de müşriklerle topyekûn savaşın.” (Tevbe, 36) ayetinden önce indi.
Bunun manası “sizinle savaşanlarla siz de savaşın, ama yaşlı, çocuk, ruhban ve kadın gibi savaşmayanlarla savaşmayın” olabilir.
Ayrıca bundan “bütün kâfirlerle savaşın” manası da anlaşılabilir. Çünkü onlar mü’minlerle zaten savaş halindedirler.
Sebeb-i Nüzûl
Birinci manayı şu rivayet teyid eder: Müşrikler Hudeybiye senesi Hz. Peygamberi ve Müslümanları Mekke’ye umre için girmekten engellediler. Hz. Peygamber de gelecek yıl üç günlüğüne Mekke’ye girmeyi serbest bırakmaları karşılığında barış imzaladı. Diğer yıl umrenin kazası için dönüldü. Müslümanlar haremde veya haram ayda kendilerine bir saldırı olursa karşılık vermenin haram olmasından korktular. Bu münasebetle, üstteki ayet nazil oldu.
وَلاَ تَعْتَدُواْ “Fakat haddi aşmayın.”
Savaşta haddi aşmak şu gibi tarzlarda olur:
-Savaşı başlatan taraf olmak.
-Ortada barış anlaşması varken saldırmak.
-Baskın düzenlemek.
-Savaş esnasında düşmanın burnunu, kulağını kesmek tarzında taşkınlıklar.
-Öldürülmesi yasak olanları öldürmek.
إِنَّ اللّهَ لاَ يُحِبِّ الْمُعْتَدِينَ “Çünkü Allah, haddi aşanları sevmez.”
“Allahın sevmemesi”, “Allah onlara hayır murat etmez” demektir.
191-وَاقْتُلُوهُمْ حَيْثُ ثَقِفْتُمُوهُمْ “Onları nerede yakalarsanız öldürün.”
وَأَخْرِجُوهُم مِّنْ حَيْثُ أَخْرَجُوكُمْ “Sizi çıkardıkları yerden siz de onları çıkarın.”
Bu, Mekkenin fethinde yapılmıştır. Teslim olmayanlar Mekkeden çıkarılmıştır.
وَالْفِتْنَةُ أَشَدُّ مِنَ الْقَتْلِ “Fitne, öldürmeden daha şiddetlidir.”
Vatanından çıkarılmak gibi insanı mihnete atan durumlar, etkisinin devamlı olması ve nefse daima elem vermesiyle, öldürmekten daha zor durumlardır.
Şu manaya da dikkat çekilmiştir: O mübarek Ka’be çevresinde yaşamakla beraber Allaha şirk koşmaları ve sizi oraya girmekten alıkoymaları, sizin orada onları öldürmenizden daha kötü bir durumdur.[2>
وَلاَ تُقَاتِلُوهُمْ عِندَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ حَتَّى يُقَاتِلُوكُمْ فِيهِ “Mescid-i Haram yanında onlar sizinle savaşmadıkça siz de onlarla savaşmayın.”
Mescid-i Haram dahilinde savaşı başlatan siz olmayın, oranın hürmetini ihlal etmeyin.
فَإِن قَاتَلُوكُمْ فَاقْتُلُوهُمْ “Sizinle savaşırlarsa onları öldürün.”
Oranın hürmetini ihlal edip savaşı onlar başlatmışlarsa, onlarla savaşın, “acaba caiz mi?” demeyin.
كَذَلِكَ جَزَاء الْكَافِرِينَ “Kâfirlerin cezası işte böyledir.”
192- فَإِنِ انتَهَوْاْ فَإِنَّ اللّهَ غَفُورٌ رَّحِيمٌ “Eğer onlar (savaştan ve küfürden) vazgeçerlerse, (şunu iyi bilin ki) Allah Ğafur – Rahîm’dir.”
Savaşa ve küfre son verirlerse, Allah onların eski hallerini bağışlar, kendilerine merhamet eder.
193- وَقَاتِلُوهُمْ حَتَّى لاَ تَكُونَ فِتْنَةٌ وَيَكُونَ الدِّينُ لِلّهِ “Bir fitne kalmayıp, din yalnız Allah’ın oluncaya kadar onlarla savaşın.”
Şirk kalmayıncaya, din tümüyle Allahın olup şeytanın dinde bir nasibi olmayıncaya kadar onlarla savaşın.
فَإِنِ انتَهَواْ فَلاَ عُدْوَانَ إِلاَّ عَلَى الظَّالِمِينَ “Vazgeçerlerse, saldırı ancak zalimlere karşıdır.”
Eğer şirke son verirlerse, bunlara saldırmayın. Çünkü, sert davranmak ancak zalim olana karşı güzel olur.
Ayette “onlar” demek yerine “zalimler” şeklinde ifade edilmesi, onlara yapılması gereken sert muamelenin illetini gösterir.
Zulmün cezasının ayette “udvan” olarak ifade edilmesi, müşakele üslûbudur. Şu ayette de benzeri bir durum görürüz:
“O hâlde kim size haddi aşarsa (saldırırsa), siz de size yaptığının aynıyla ona haddi aşın (saldırın.)” (Bakara, 194)
Ayette şu mana da olabilir: Şirke son verenlere saldırırsanız, zâlimlerden olursunuz ve durum aleyhinize döner.
194- الشَّهْرُ الْحَرَامُ بِالشَّهْرِ الْحَرَامِ “Haram ay, haram aya karşılıktır.”
Sebeb-i Nüzûl
Hudeybiye senesinde müşrikler onlarla Zilkade ayında savaşmıştı. Müslümanların kaza umresi için çıkmaları da aynı aya rastladı. Haram aylardan olduğu için onlarla savaşmaktan hoşlanmadılar. Bununla kendilerine şu mesaj verildi: “Bu ay, öteki aya mukabildir, hürmetinin çiğnenmesi de diğerine mukabil olacaktır, dolayısı ile aldırmayın!"[3>
وَالْحُرُمَاتُ قِصَاصٌ “Hürmetler (saygı gösterilmesi gereken şeyler) kısas kuralına tabidir.”
Korunması gereken her hürmette kısas vardır. Onlar haram ayın hürmetini çiğneyerek sizi Mescid-i Harama girmekten alıkoydular, siz de onlara misilleme yapın. Şiddet kullanarak içeri girin, savaşırlarsa da onları öldürün.
فَمَنِ اعْتَدَى عَلَيْكُمْ فَاعْتَدُواْ عَلَيْهِ بِمِثْلِ مَا اعْتَدَى عَلَيْكُمْ “O hâlde kim size haddi aşarsa (saldırırsa), siz de size yaptığının aynıyla ona haddi aşın (saldırın.)”
Bu, yukarıda ifade edilenlerin özeti gibidir.
وَاتَّقُواْ اللّهَ “Allah’a karşı gelmekten sakının.”
Allahtan korkun da, size izin verilmeyen hususlarda taşkınlık yapmayın.
وَاعْلَمُواْ أَنَّ اللّهَ مَعَ الْمُتَّقِينَ “Ve bilin ki, Allah müttakilerle beraberdir.”
Bilin ki, Allah müttakilerle beraberdir, onları korur, durumlarını düzeltir.
195- وَأَنفِقُواْ فِي سَبِيلِ اللّهِ “Allah yolunda infak edin.”
Cimrilik yapmayın, Allah yolunda harcayın.
وَلاَ تُلْقُواْ بِأَيْدِيكُمْ إِلَى التَّهْلُكَةِ “Kendinizi ellerinizle tehlikeye atmayın.”
İsrafla, geçim cihetini zayi ederek veya savaştan ve savaş için harcamaktan geri durarak kendinizi tehlikeye atmayın. Çünkü böyle yapmanız düşmanı kuvvetlendirir, sizi helak etmek için üzerinize gelmelerine yol açar.
Sebeb-i Nüzûl
Bu manayı Ebu Eyyûb el-Ensar’den rivayet edilen şu olay teyid eder:
“Allah İslamı galip kılıp Müslümanların da sayısı artınca ailelerimize ve mallarımıza döndük. Evlerimizde durup kendi işlerimizi takibe başlayınca bu ayet nazil oldu.”
Ayetin şu yönü de olabilir: Cimrilikle ve mal sevgisiyle kendinizi tehlikeye atmayın. Çünkü bunlar, daimî helâke yol açar.
وَأَحْسِنُوَاْ “Ve iyilik edin.”
“Amellerinizi ve ahlakınızı güzelleştirin.”
Veya “Muhtaç olanlara ikramda bulunun.”
إِنَّ اللّهَ يُحِبُّ الْمُحْسِنِينَ “Çünkü Allah iyilik edenleri sever"
[1> İ’lay-ı kelimetullah, Allahın dinini yüceltmektir.
[2> Birisini öldürmek elbette çok büyük bir olaydır. Ama dininden dolayı insanları yurtlarından etmek veya onları işkence içinde bırakmak âdeta hergün öldürmek hükmünde olduğundan, katl’den daha şedid durumlardır.
[3> Yani, gerekirse savaşın.
196- وَأَتِمُّواْ الْحَجَّ وَالْعُمْرَةَ لِلّهِ “Hacc ve umreyi Allah için tamamlayın.”
“Hacc ve umreyi eksiksiz yapın, yapılması gerekenlerin hepsini yaparak ifa edin.”
Bu manaya göre, her ikisinin de vücubu anlaşılır.
Hz. Cabirden ise şöyle bir rivayet vardır: Hz. Peygambere “Ya Rasulllah, umre de hac gibi vacip midir?” diye soruldu. “Hayır, dedi. Lakin umre yapman senin için bir hayırdır.”
Bir başka rivayette ise şöyle anlatılır: Bir adam Hz. Ömere “ben hac ve umrenin bana yazıldığını (farz kılındığını) gördüm, ikisini de eda ettim.” Dedi. Hz. Ömer “peygamberinin sünnetine muvaffak kılındın” diye cevap verdi.
Hac ve umrenin tam yapılmasından murat, “her biri için ayrı bir sefer düzenlemek, bunlara dünyevi bir maksat bulaştırmamak, helalinden kazançla bunları yapmak” gibi durumlara işaret de olabilir.
فَإِنْ أُحْصِرْتُمْ فَمَا اسْتَيْسَرَ مِنَ الْهَدْيِ “Eğer bunlardan alıkonursanız, artık size kolay gelen kurbanı gönderin.”
Yani “düşman tarafından kuşatılır, engellenirseniz...”
İmam-ı Malik ve İmam-ı Şafii, ayetin bu ifadesini “düşman tarafından kuşatılma” olarak anlarlar. Çünkü ayetin devamında “emniyette olduğunuzda…” ibaresi geçmektedir.
Ayrıca bu olay Hudeybiyede gerçekleşmiş, Müslümanlar orada fiilî bir kuşatma yaşamışlardı. Ayrıca İbnu Abbas şöyle der: “Kuşatma, ancak düşmanın kuşatmasıdır.”
Ebu Hanife ise ayetteki kuşatmayı sadece düşman tarafından kuşatılma olarak görmez, düşman tarafından olan her türlü engelleme, hastalık ve benzeri durumlar olarak açıklar. Hz. Peygamberden şöyle rivayet edilir: “Kim hacca niyetlenmiş iken bir yeri kırılır veya ayağı topal olursa, diğer yıl haccını yapsın.”
“Artık size kolay gelen kurbanı gönderin.”
O zaman size düşen, kolaylıkla yapabileceğiniz şeydir. Yani, ihrama giren kimse kuşatma altında olduğunda kurbanını kesmek isterse; deve, sığır ve koyundan hac kurbanı olarak kesebileceği yerde keser. Ekser âlimler bu görüştedirler. Nitekim Hz. Peygamber Hudeybiye senesinde bu şekilde kesmişti.
وَلاَ تَحْلِقُواْ رُؤُوسَكُمْ حَتَّى يَبْلُغَ الْهَدْيُ مَحِلَّهُ “Kurban, yerine varıncaya kadar başlarınızı tıraş etmeyin.”
فَمَن كَانَ مِنكُم مَّرِيضاً أَوْ بِهِ أَذًى مِّن رَّأْسِهِ فَفِدْيَةٌ مِّن صِيَامٍ أَوْ صَدَقَةٍ أَوْ نُسُكٍ “İçinizden her kim hastalanır veya başından rahatsız olur (da tıraş olmak zorunda kalır)sa fidye olarak ya oruç tutması, ya sadaka vermesi, ya da kurban kesmesi gerekir.”
Şayet biri rahatsızlığı veya başında bulunan bir yara veya bit sebebiyle daha kurban kesilmeden başını tıraş ederse, fidye vermesi gerekir. Bu da, oruç, sadaka veya kurban şeklinde olur. Bunun mikdarı hakkında hadiste şöyle geçer:
Hz. Peygamber, kurban kesilmeden başını tıraş eden Ka’b Bin Aceze’ye “herhalde haşerelerin seni rahatsız ediyor” dedi. Ka’b da “evet ya Rasulallah” deyince şöyle buyurdu: “Başını tıraş et, üç gün oruç tut, veya altı miskini doyuracak şekilde tasaddukta bulun veya bir koyun kurban et.”
فَإِذَا أَمِنتُمْ فَمَن تَمَتَّعَ بِالْعُمْرَةِ إِلَى الْحَجِّ فَمَا اسْتَيْسَرَ مِنَ الْهَدْيِ “Emniyette olduğunuzda, hacca kadar umreyle sevab kazanmak isteyen kimse,
kolayına gelen kurbanı keser.”
Düşman kuşatması kalktığında veya genişlik ve emniyet içinde olduğunuzda…
فَمَن لَّمْ يَجِدْ فَصِيَامُ ثَلاثَةِ أَيَّامٍ فِي الْحَجِّ وَسَبْعَةٍ إِذَا رَجَعْتُمْ “(Kurban) bulamayan kimse, üçü hacda, yedisi de döndüğünüz zaman oruç tutar.”
Bu, hacc ibadetiyle meşgul olduğu günlerde ihrama girdikten sonra yapılır. En güzeli Zilhiccenin yedi, sekiz ve dokuzunda tutmaktır.
Ekser alimlere göre kurban bayramında ve teşrık tekbirleri günlerinde caiz olmaz.
“Yedisi de döndüğünüz zaman”
Ailenize döndüğünüzde veya hacc görevinizi eda ettikten sonra yola çıktığınızda.
تِلْكَ عَشَرَةٌ كَامِلَةٌ “Hepsi, tam on.”
Ayette “hepsi, tam on” denilmesi, hesabın fezlekesidir. Bunun faydası, bazılarının “ister hacda üç gün tutun, isterseniz de döndüğünüzde yedi gün tutun” şeklinde bir vehme kapılmamaları içindir. Ayrıca, muhatapların ilgili rakamları ayrı ayrı bilmelerinin yanında, toplamını da öğrenmelerini sağlamak içindir. Çünkü Kur’anın ilk muhataplarının çoğu hesabı iyi bilmiyorlardı.
Ayrıca bu şekilde toplamın verilmesi, yedi rakamından kesret değil, adet murat edildiğini göstermek içindir. Çünkü yedi kelimesi aynı zamanda çokluktan kinaye de kullanılabilmektedir.
“Hepsi tam on” denilmesi adedi muhafazada mübalağa ifade eder. Bunda on sayısının kemâlini göstermek de vardır. Çünkü on, ilk kâmil sayıdır. Bir haneli sayılar onda son bulur.
ذَلِكَ لِمَن لَّمْ يَكُنْ أَهْلُهُ حَاضِرِي الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ “Bu durum, ailesi Mescid-i Haram civarında olmayanlar içindir.”
وَاتَّقُواْ اللّهَ “Allah’tan korkun.”
Emirlerini ve nehiylerini kollayıp gözetlemede ve özellikle hac ibadetinde Allahtan korkun
وَاعْلَمُواْ أَنَّ اللّهَ شَدِيدُ الْعِقَابِ “Bilin ki, Allah’ın azabı gerçekten çok şiddetlidir.”
197-الْحَجُّ أَشْهُرٌ مَّعْلُومَاتٌ “Hac (ayları), bilinen aylardır.”
Bu aylar Şevval, Zilkade, Zilhicceden de dokuz gün ve bir de Kurban Bayramı gecesi, (İmam-ı Şâfiye göre) Ebu Hanifeye göre Zilhicceden on gün, İmam-ı Malike göre ise, Zilhiccenin tamamıdır. Bu zaman dilimi, ihrama girme veya haccın amel ve menasikini yapma veya başka menasikin yapılmasının uygun olmadığı zamanı içine alır. Mesela İmam-ı Malik, Zilhicce ayının hac bittikten sonraki zamanında umre yapılmasını mekruh görür.
Hac mevsimi iki ay küsur iken “bilinen aylardır” denilmesi, eksik olan ayın da tam gibi kabul edilmesindendir.
Veya birden fazla olanlara cem (çoğul) denilebilmesindendir.
فَمَن فَرَضَ فِيهِنَّ الْحَجَّ فَلاَ رَفَثَ وَلاَ فُسُوقَ وَلاَ جِدَالَ فِي الْحَجِّ “Kim o aylarda hacca başlarsa, artık ona hacda rafes, füsuk ve cidal yoktur.”
Kişiye hac hükümlerinin başlaması, İmam-ı Şafiye göre ihrama girmekle, İmam-ı Azama göre ise telbiye veya kurbanlığı sevk etmekle gerçekleşir.
“Rafes”
Ayetteki “rafes” kelimesi müstehcen söz anlamındadır.
Cinsel ilişkiden kinaye olarak da kullanılır. Hac yapan kimse, müstehcen söz söylemekten kaçınmalıdır.
“Füsuk”
Günah işlemek ve yasakları çiğnemek sûretiyle, dinin koyduğu ölçülerden çıkmamalıdır.
“Cidal”
Hizmetçilerle ve yol arkadaşlarıyla kavga yapmamalıdır.
Ayette “Kim o aylarda hacca başlarsa, artık ona hacda rafes, füsuk ve cidal yoktur” derken, gayet beliğ bir şekilde bunları yapmayı yasaklamıştır.
Bunlar aslında sadece hacda yasak şeyler değildir. Ama ayette “hacda” kaydının da getirilmesi şunu ifade eder: Bunlar her ne kadar hadd-i zatında çirkin işler ise de, bunları hacda yapmak daha da çirkindir. Tıpkı bir erkeğin ipek elbiseyi namazda giymesi gibi.
وَمَا تَفْعَلُواْ مِنْ خَيْرٍ يَعْلَمْهُ اللّهُ “Siz ne hayır yaparsanız, Allah onu bilir.”
Ayetin bu kısmı hayra teşviktir. Evvelinde şer olan bazı durumlar yasaklanmıştı. Bunların peşinde hayırdan bahsedilmesi, alternatif göstermektir.
وَتَزَوَّدُواْ “Azık edinin.”
فَإِنَّ خَيْرَ الزَّادِ التَّقْوَى “Şüphesiz en hayırlı azık, takvadır.”
Sebeb-i Nüzûl
Denildi ki: Ayet Yemenliler hakkında indi. Hacca geldiklerinde yanlarında azık getirmiyorlardı. “Biz mütevekkil insanlarız” diyorlar, ama insanlara yük oluyorlardı. Bunun üzerine azık edinmeleri, başkalarından istemekten ve onlara yük olmaktan kaçınmaları kendilerine emredildi.
وَاتَّقُونِ يَا أُوْلِي الأَلْبَابِ “Benden korkun! Ey akıl sahipleri!”
Çünkü meselenin özü Allahtan korkmak ve O’ndan sakınmaktır. Ayet, onları takvaya teşvik etti, sonra bundan maksadın Allah olması ve O’nun dışında her şeyden teberri etmek gerektiğini bildirdi. Bu, hevâ şaibelerinden sıyrılabilmiş aklın gereğidir. Bundan dolayı, bu hitap “ulu’l- elbab” olanlara has kılındı.
198-لَيْسَ عَلَيْكُمْ جُنَاحٌ أَن تَبْتَغُواْ فَضْلاً مِّن رَّبِّكُمْ “(Hac mevsiminde ticaret yaparak) Rabbinizden lütuf istemenizde size bir günah yoktur.”
Ayetten murat ticarî kazançtır.
Sebeb-i Nüzûl
Denildi ki: Cahiliye döneminde Arabların Ukaz, Zülmecaz gibi hac mevsiminde kurulan pazarları vardı, bunlarla geçinirlerdi. İslâm dini geldiğinde hac mevsiminde pazar kurulmasını günah zannedenler olunca, bu ayet nazil oldu.
فَإِذَا أَفَضْتُم مِّنْ عَرَفَاتٍ فَاذْكُرُواْ اللّهَ عِندَ الْمَشْعَرِ الْحَرَامِ “Arafat’tan ayrılıp sel gibi akın ettiğinizde, Meş’ar-i Haram’da Allah’ı zikredin.”
“Arafattan sel gibi akın ettiğinizde…”
Arafat, Arafe kelimesinin çoğuludur. Hacıların Kurban Bayramından bir gün önce durdukları mekânın adıdır.
Buna Arafat denilmesi, şu gibi cihetlerdendir:
Hz. İbrahim oraya varmadan kendisine özellikleri söylenmişti. Orayı görünce hemen tanıdı.
Veya Cebrail (as) Hz. İbrahime haccın alametleri olan yerleri gösteriyordu. Arafatı gösterince “tamam tanıdım” dedi, “Arafat” ismi buradan geldi,
Veya Hz. Âdem ve Hz. Havva burada buluştular, birbirlerini tanıdılar.
Veya insanlar burada birbirleriyle tanışırlar, ondan “Arafat” denildi.
Ayette Arafatta vakfeye durmanın vücubuna bir delil vardır. Çünkü ayette nazara verilen “sel gibi akmak” ancak orada toplandıktan sonra olur.
“Meş’ar-i Haram’da Allah’ı zikredin”
Arafattan Müzdelifeye doğru sel gibi akarken telbiye, tehlil ve dua ile, vardığınızda da akşam ve yatsı namazını kılarak Allahı zikredin.[1>
Meş’ari’l-Haram, Kuzeh denilen bir dağdır, imam bunun üzerinde durur.
Arafat ile Muhsir Vadisi arasında bir yer olduğu da söylenmiştir.
Birinci yorumu şu rivayet teyid eder: Hz. Peygamber Müzdelifede sabah namazını erkenden kıldı, devesine bindi, Meş’ar-i Harama geldi, dua etti, tekbir ve tehlilde bulundu, sabah aydınlığına kadar orada durdu.
Buna “meş’ar” denilmesi, ibadet mahalli olması yönündendir, “haram” denilmesi ise hürmetinden dolayıdır. Ayette “Meş’ar-ı Haramda Allahı zikredin” denilmesi o civarda zikretmenin efdaliyetindendir, yoksa “Muhsir Vadisi” dışında Müzdelife’nin tamamı mevkıftır.
وَاذْكُرُوهُ كَمَا هَدَاكُمْ “Onu, size gösterdiği gibi zikredin.”
“Allahın size öğrettiği şekilde O’nu zikredin.”
Veya “O size haccın bütün menasikini ve diğer ibadetleri güzel bir şekilde gösterdiği gibi, siz de güzel bir şekilde O’nu anın.”
وَإِن كُنتُم مِّن قَبْلِهِ لَمِنَ الضَّآلِّينَ “Doğrusu siz daha önce yolunu şaşırmışlardan idiniz.”
O hidayet etmeden önce sizler iman ve taatin ne olduğunu bilmeyen kimselerdiniz.
199-ثُمَّ أَفِيضُواْ مِنْ حَيْثُ أَفَاضَ النَّاسُ “Sonra insanların akıp geldiği yerden siz de akıp gelin.”
Sonra insanların sel gibi akıp gittiği Arafattan siz de akın edin.
Ayetteki hitap Kureyşedir. Diğer insanlar Arafatta iken onlar topluca bir yerde dururlardı. Bunu, diğer insanlara karşı bir üstünlük gibi görürlerdi. Cenab-ı Hak bu ayetle onların da diğer insanlar gibi hareket etmelerini, onlarla aynı şartlarda bulunmalarını emretti.
Şöyle de denildi: Ayet, Arafattan indikten sonra Müzdelifeden Mina’ya gitmekle alakalıdır. Bu durumda hitap geneldir.
“Nas” (insanlar) ifadesi “Nasi” yani unutan anlamında da okundu. Bu durumda Hz. Âdeme bir işaret vardır. “Andolsun bundan önce Âdem’den söz almıştık, fakat unuttu.” (Taha, 115) de Hz. Âdemin Allaha verdiği sözü unutması nazara verilir. Yani ahdini unutan Âdemin Arafattan gelişi gibi, siz de oradan aşağıya akın edin.
Bunda şu manaya işaret vardır: “Arafat’tan geliş kadîm bir âdettir, onu değiştirmeyin.”
وَاسْتَغْفِرُواْ اللّهَ “Allah’tan mağfiret isteyin.”
Cahiliye döneminde hac ibadetinde ve benzeri şeylerde yaptığınız değişikliklerden dolayı Allahtan bağışlanma isteyin.
إِنَّ اللّهَ غَفُورٌ رَّحِيمٌ “Çünkü Allah Ğafur – Rahîm’dir.”
Allah, istiğfar edeni bağışlar ve Ona nimette bulunur.
200- فَإِذَا قَضَيْتُم مَّنَاسِكَكُمْ فَاذْكُرُواْ اللّهَ كَذِكْرِكُمْ آبَاءكُمْ أَوْ أَشَدَّ ذِكْرًا “Nihayet hac ibadetlerinizi bitirdiğiniz zaman, atalarınızı andığınız gibi, hatta daha kuvvetli bir anışla Allah’ı zikredin.”
Ecdadınızla gururlanıp onlardan çokça bahsettiğiniz gibi, hac ibadetlerinizi tamamlayıp bitirdiğinizde, Allahı çokça zikredin.
İslâm öncesi Arablar haccı bitirdiklerinde Mescid ile dağ arasında Mina’da oturur, atalarının mefahirini ve tarihlerindeki önemli zaman dilimlerinin güzelliklerini yâd ederlerdi.
فَمِنَ النَّاسِ مَن يَقُولُ رَبَّنَا آتِنَا فِي الدُّنْيَا “İnsanlardan kimisi: “Ey Rabbimiz! Bize dünyada ver!” der.”
وَمَا لَهُ فِي الآخِرَةِ مِنْ خَلاَقٍ “Onun için ahirette hiçbir kısmet yoktur.”
201- وِمِنْهُم مَّن يَقُولُ “Onlardan bir kısmı da şöyle der:”
رَبَّنَا آتِنَا فِي الدُّنْيَا حَسَنَةً وَفِي الآخِرَةِ حَسَنَةً “Rabbimiz! Bize dünyada bir iyilik ver, ahirette de bir iyilik ver.”
وَقِنَا عَذَابَ النَّارِ “Ve ateş (cehennem) azabından bizi koru.”
Ayet, zikredenleri iki kısma ayırıyor: Mukill ve müksir. (Yani aza ve çoğa talip olan.)
Bunlardan birincisi, Allahı zikirden sadece dünyaya talep eder.
İkincisi ise, dünya ve ahiretin her ikisine de taliptir. Ayetin bunu nazara vermesinden murat, ikinci kısımdan olmaya teşvik ve irşada bulunmaktır.
Dünyada iyilik, sıhhat, geçim, hayra muvaffak olmak gibi durumlardır.
Ahiretin iyiliği ise, sevap ve rahmete mazhariyet gibi durumlardır.
“Ve ateş (cehennem) azabından bizi koru.”
Af ve mağfiret ile bizi cehennem ateşi azabından koru.
Hz. Ali şöyle der: “Dünyada iyilik saliha bir kadın, ahirette hasene ise hurilerdir. Ateş (cehennem) azabı ise, kötü kadındır.”
Hasan-ı Basri ise şöyle der: “Dünyadaki iyilik ilim ve ibadet, ahiretteki iyilik ise cennettir. “Bizi ateş azabından koru” kısmı ise, ateşi netice verecek şehevat (istekler) ve günahlardan bizi koru” anlamına gelir.
Gerek Hz. Ali’nin, gerekse Hasan-ı Basrinin sözleri, bazı misallerle ayetin manasını anlatmaktır.
202- أُولَئِكَ لَهُمْ نَصِيبٌ مِّمَّا كَسَبُواْ “İşte bunlar için, kazandıklarından bir nasib vardır.”
“İşte bunlar” ifadesi ikinci fırkaya işarettir. Ama her ikisine işaret olarak da düşünülebilir.
Yani, kesbettikleri şey cinsinden her birinin nasibi olacaktır.
Veya dua ettikleri şeylerden takdir ettiğimizi onlara veririz. Bu yoruma göre dua, kesb olarak isimlendirildi. Çünkü, dua da insanın amellerindendir.
وَاللّهُ سَرِيعُ الْحِسَابِ “Allah, hesabı çok çabuk görendir.”
Kulları ne kadar çok, amelleri ne kadar fazla da olsa bir anda Allah onları hesaba çeker.
“Veya kıyameti her an getirebilir ve insanları hesaba çekebilir. Öyleyse taate ve iyi şeyler kazanmaya koşuşun.”
203-وَاذْكُرُواْ اللّهَ فِي أَيَّامٍ مَّعْدُودَاتٍ “Sayılı günlerde Allah’ı zikredin.”
Teşrık tekbirleri günlerinde namazların peşinde ve kurbanları keserken, şeytan taşlarken ve benzeri hallerde Allah’a tekbir getirin.[2>
فَمَن تَعَجَّلَ فِي يَوْمَيْنِ فَلاَ إِثْمَ عَلَيْهِ “Kim iki gün içinde acele edip (Mina’dan Mekke’ye) dönerse, ona bir günah yoktur.”
Şafiî mezhebine göre teşrık günlerinin ikincisinde şeytan taşlamadan sonra, Hanefi mezhebine göre ise güneş doğmadan yola çıkarsa, ona bir günah yoktur.
وَمَن تَأَخَّرَ فَلا إِثْمَ عَلَيْهِ “Kim de geri kalırsa, ona da bir günah yoktur.”
Üçüncü gün zevalden sonra şeytan taşlayıp yola çıksa, bu gecikmeden dolayı bir günah yoktur. İmam-ı Azama göre şeytan taşlamayı zevâle takdimi caiz olur. Ayet, ta’cil ve tehirde günah olmadığını, ikisi arasında muhayyerlik bulunduğunu ifade eder, aynı zamanda cahiliye ahalisine de bir reddir. Çünkü onların bir kısmı önce yapmayı, bir kısmı da sonra yapmayı günah sayıyordu.
لِمَنِ اتَّقَى “Bu, Allah’a karşı gelmekten sakınanlar içindir.”
Belirtilen bu muhayyerlik veya genel anlamda bu hükümler müttaki olan kimse içindir. Çünkü gerçek anlamda haccı yapan ve bundan istifade edenler, müttakî olanlardır.
وَاتَّقُواْ اللّهَ “Allah’tan korkun.”
Bütün işlerinizde Allahtan sakının ki, size kıymet versin.
وَاعْلَمُوا أَنَّكُمْ إِلَيْهِ تُحْشَرُونَ “Ve bilin ki, siz ancak O’nun huzuruna varıp toplanacaksınız.”
Yeniden hayat verildikten sonra, amellerinizin karşılığını görmek üzere O’na götürüleceksiniz.
[1> Telbiye, “lebbeyk, Allahümme lebbeyk…” demektir. Tehlil ise, “La ilahe illallah” zikrinin adıdır.
[2> "Sayılı günler”, teşrık günleridir. Teşrık günleri ise, Zilhicce ayının, 9- 13. günleri, yani Arefe ve Kurban Bayramı günleridir.
204- وَمِنَ النَّاسِ مَن يُعْجِبُكَ قَوْلُهُ فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا “İnsanlardan öylesi de vardır ki, dünya hayatına dair sözleri senin hoşuna gider.”
İnsanların bir kısmı vardır ki, sözü seni cezp eder, sende büyük bir tesir uyandırır.
Onun dünya hayatı ve geçim yolları hakkında söyledikleri hoşuna gider.
Veya, bu tür kimseler münafıklardır, dünya hayatının manası hakkında -her ne kadar kalbi tasdik etmese de- güzel şeyler söyler.
Veya dünyadaki tatlı – fasih konuşması hoşuna gider, ama ahirette karşılaşacağı dehşet ve hapisten dolayı oradaki sözü hoşuna gitmez.
Veya orada zaten konuşmaya kendisine izin verilmez.
وَيُشْهِدُ اللّهَ عَلَى مَا فِي قَلْبِهِ “Ve kalbindekine Allah’ı şahit tutar.”
Yemin eder, kalbinde olanın kelâmına uygun olduğu hususunda Allahı şahit tutar.
وَهُوَ أَلَدُّ الْخِصَامِ “Hâlbuki o, düşmanların en yamanıdır.”
Hâlbuki gerçekte Müslümanlara karşı son derece şedid bir düşmandır, onlarla mücadele etmektedir.
Ayetteki “eleddü’l-hısam”, “hasımların en zorlusu.” veya “düşmanlığı en şedid” anlamına gelebilir.
Sebeb-i Nüzûl
Rivayete göre ayet-i kerime Sakîf kabilesinden Ahnes Bin Şüreyk hakkında indi. Endamı güzel, sözü tatlı idi, Rasulallaha dost görünür, Müslüman olduğunu iddia ederdi.
Bütün münafıklar hakkında indiği de söylenir.
205- وَإِذَا تَوَلَّى سَعَى فِي الأَرْضِ لِيُفْسِدَ فِيِهَا وَيُهْلِكَ الْحَرْثَ وَالنَّسْلَ “İş başına geçti mi yeryüzünde bozgunculuk çıkarmak, harsı (mahsulü) ve nesli helak etmek için çalışır.”
Ayet metnindeki “tevella” kelimesi, yüz çevirmek ve idareci olmak anlamına gelir. Buna göre “Senin yanından ayrıldığında” veya “iş başına geçtiğinde” manası verilir.
Ahnes B. Şüreykin Sakîf kabilesine böyle yaptığı anlatılır. Onlar uykuda iken mahsullerini yakmış, davarlarını helâk etmişti.
Veya kötü idareciler, itlaf ve katl ile yeryüzünü fesada verirler…
Veya onların zulmü yüzünden Allah yağmuru men eder, kuraklık olur, böylece mahsul ve nesil helâk olur.
وَاللّهُ لاَ يُحِبُّ الفَسَادَ “Allah ise bozgunculuğu sevmez.”
Allah fesada rıza göstermez, öyle ise fesaddan dolayı Allahın gadabını celbetmekten sakınınız.
206- وَإِذَا قِيلَ لَهُ اتَّقِ اللّهَ أَخَذَتْهُ الْعِزَّةُ بِالإِثْمِ “Ona “Allah’tan kork” denildiği zaman, gururu onu günaha sürükler.”
Bu, damarına dokunur da, kibir ve cahiliye hamiyeti, onu günaha sevkeder.
فَحَسْبُهُ جَهَنَّمُ “Artık böylesine cehennem ateşi yeter.”
Ceza ve azap olarak cehennem ona yeter.
Cehennem, ceza yurdunun özel ismidir. Asıl olarak “ateş” ile eş anlamlıdır. Muarreb olduğu da söylenir.
وَلَبِئْسَ الْمِهَادُ “O, ne kötü yataktır!”
207- وَمِنَ النَّاسِ مَن يَشْرِي نَفْسَهُ ابْتِغَاء مَرْضَاتِ اللّهِ “İnsanlardan kimi de Allah’ın rızasını kazanmak için hayatını ortaya koyar.”
Cihada nefsini öne atar, büyük fedakârlıkta bulunur.
Veya ölünceye kadar emr-i bil-marûf ve nehy-i anil-münker’de bulunur.
Sebeb-i Nüzûl
Ayetin Suheyb-i Rûmî münasebetiyle indiği söylenir. Mekke’de müşrikler kendisini yakalayıp dininden dönmesi için işkence yaparlar. O kendilerine şöyle der: Ben yaşlı bir insanım, sizinle beraber olsam size bir faydam olmaz, karşınızda olsam size bir zararım olmaz. Malımı alın, beni kendi hâlime bırakın.” Onlar da kabul ederler. Bunun üzerine Mekkeden hicret ile Medineye gelir.
وَاللّهُ رَؤُوفٌ بِالْعِبَادِ “Allah, kullarına çok şefkatlidir.”
Allah,
-Onları böyle bir alış-verişe irşad ederek,
-Cihadla mükellef kılıp gazilik ve şehitlik sevabına mazhar yapmakla, onlara merhametini gösterir.
208- يَاأَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ ادْخُلُواْ فِي السِّلْمِ كَآفَّةً “Ey iman edenler! Hepiniz topluca silm’e girin.”
Silm veya selm, teslim olmak ve itaat etmektir. Bundan dolayı sulh ve İslam anlamında da kullanılır.
Ayetin manası şöyledir: “Allaha teslim olun, zahiren ve batınen bir bütün olarak O’na itaat edin.” Bu mana ile hitap münafıklaradır.
Veya “Her şeyinizle İslâma dâhil olun, ona başka şeyleri karıştırmayın!” Bu mana ile de hitap, ehl-i kitabtan iman edenleredir. Çünkü onların bir kısmı Müslüman olduktan sonra da Cumartesiye tazim etti, deve etini ve sütünü haram saydı.
Veya ehl-i kitaba yönelik bir şekilde “Allahın bütün şeriatlerine, bütün peygamberlerine ve kitaplarına iman etmelerini” bildirir.
Veya hitap Müslümanlaradır: Yani, “İslâmın bütün şube ve hükümlerine bakın, onlardan herhangi birini ihlal etmeyin.”
وَلاَ تَتَّبِعُواْ خُطُوَاتِ الشَّيْطَانِ “Ve şeytanın adımlarına tabi olmayın.”
Ayrılarak ve ayırarak şeytanın adımlarına uymayın!
إِنَّهُ لَكُمْ عَدُوٌّ مُّبِينٌ “Çünkü o, size apaçık bir düşmandır.”
209- فَإِن زَلَلْتُمْ مِّن بَعْدِ مَا جَاءتْكُمُ الْبَيِّنَاتُ فَاعْلَمُواْ أَنَّ اللّهَ عَزِيزٌ حَكِيمٌ “Size apaçık deliller geldikten sonra eğer kayarsanız, bilin ki Allah, Azîz’dir – Hakîm’dir.”
Silme girmekten eğer ayağınız kayarsa, Onun hak olduğuna şehadet eden ayetler ve deliller geldikten sonra Aziz’dir, intikam ona zor gelmez.
Hakîm’dir, ancak hak edenden intikam alır.
210- هَلْ يَنظُرُونَ إِلاَّ أَن يَأْتِيَهُمُ اللّهُ فِي ظُلَلٍ مِّنَ الْغَمَامِ وَالْمَلآئِكَةُ وَقُضِيَ الأَمْرُ “Onlar bulut gölgeleri içinde Allah’ın ve meleklerin kendilerine gelmesini ve işin bitirilmesini mi bekliyorlar?”
“Allahın gelmesi”nden murat, emrinin gelmesi veya azabının gelmesidir. Başka ayetlerde şöyle ifade edilir:
Bakara Sûresi b 265
“Onlar ancak meleklerin veya Rabbinin emrinin gelmesini bekliyorlar!” (Nahl, 33)
“Nice beldeleri helâk ettik. Azabımız gece vakti onlara geldi.” (A’raf, 4)
Onlar buluttan Allahın gelmesini bekleyedursun, oradan kendilerine azap gelecektir.
Ve buluttan azap gelmesi onlar açısından daha korkunç bir durumdur. Çünkü, umulmadık yerden şer geldiğinde daha çetin olur. Hele hele hayır beklenen yerden şer gelirse büsbütün çetin olur.
Melekler, Allahın emrinin gelmesinde vasıtadırlar.
Veya gerçek anlamda Allahın azabını getiren varlıklardır.
Böylece onların helâk edilmeleri tamamlanmış, iş bitirilmiş olur.
Ayette ilerde olacak bir durumun geçmiş zaman sığasıyla anlatılması, bunun yakın olduğunu ve mutlaka gerçekleşeceğini ifade eder.
وَإِلَى اللّهِ تُرْجَعُ الامُورُ “Hâlbuki bütün işler Allah’a döndürülür.”
211- سَلْ بَنِي إِسْرَائِيلَ كَمْ آتَيْنَاهُم مِّنْ آيَةٍ بَيِّنَةٍ “İsrailoğullarına sor: Biz onlara ne kadar açık âyetler vermiştik!”
Emir, Hz. Peygambere veya Kur’ana muhatap olan herkesedir.
Bu sualden maksat, durumu öğrenmek olmayıp, onları kınamaktır.
“Ayet-i beyyine”, gözle görülür mu’cize anlamındadır. Veya ilâhî kitaplarda yer alan ve peygamberlerin eliyle gelen hak ve doğruya şehadet eden kelâmî ayetlerdir.
وَمَن يُبَدِّلْ نِعْمَةَ اللّهِ مِن بَعْدِ مَا جَاءتْهُ فَإِنَّ اللّهَ شَدِيدُ الْعِقَابِ “Her kim kendisine geldikten sonra Allah’ın nimetini değiştirirse, şüphe yok ki, Allah’ın azabı çok şiddetlidir.”
Ayette geçen “Allahın nimeti”, Allahın ayetleridir. Çünkü bu ayetler en büyük nimet olan hidayete sebeptirler. Bunları tebdil etmek ise, bunlarla dalalete ve küfre düşmek veya onları tahrif etmek veya yanlış te’vilde bulunmaktır.
Her kim kendisine bunlar ulaşıp, öğrenmeye imkân bulduktan sonra Allahın nimetini değiştirirse, Allah böyle bir suçu en şiddetli bir şekilde cezalandırır. Çünkü en kötü bir cürm işlenmiştir.
Ayette, onların bu nimeti aklettikten sonra değiştirmelerine bir tariz vardır.
212- زُيِّنَ لِلَّذِينَ كَفَرُواْ الْحَيَاةُ الدُّنْيَا “İnkâr edenlere dünya hayatı süslü gösterildi.”
Onların gözünde dünya kendilerine süslü kılınmış, dünya sevgisi dem ve damarlarına işlemiş, öyle ki dünya için kendilerini helâke atar duruma gelmişler, başka şeylerden yüz çevirmişlerdir.
Gerçekte dünya hayatını süslü kılan Allahu Teâlâ’dır. Çünkü her şeyin fâili odur. Şeytan, hayvanî kuvve, Allahın yaratmış olduğu güzel durumlar ve iştah açıcı şeyler arızî olarak dünyayı süslü kılan şeylerdir.
وَيَسْخَرُونَ مِنَ الَّذِينَ آمَنُواْ “Ve onlar iman edenlerle alay ediyorlar.”
Ayetten murat, kâfirlerin alay ettikleri Bilal, Ammar ve Suheyb gibi fakir mü’minlerdir. O kafirler, bu zâtların dünyayı bırakıp ahirete yönelmeleriyle istihza etmekteydiler.
Ayette geçen مِنَ "den” anlamına gelir. Burada bu edat başlangıç ifade eder. Sanki o kâfirler bunlardan başlayarak dalga geçmeye başlamışlardır.
وَالَّذِينَ اتَّقَواْ فَوْقَهُمْ يَوْمَ الْقِيَامَةِ “Müttaki olanlar ise, kıyamet günü bunların üstündedir.”
Çünkü bunlar esfel-i safilinde iken, ehl-i iman âlây-ı illiyyinde olacaklardır.
Veya, o inkarcılar zillet içinde iken, ehl-i iman nice ikramlara mazhar olacaklardır.
Veya dünyada o kâfirler ehl-i imanla dalga geçerken, o gün ehl-i iman o kâfirlerle dalga geçeceklerdir.
Ayette “iman edenler” ifadesinden sonra “müttaki olanlar” ifadesinin gelmesi, o iman edenlerin müttaki mü’minler olduğuna ve onların fevkinde olmalarının takvalarından dolayı olduğuna dalalet eder.
وَاللّهُ يَرْزُقُ مَن يَشَاء بِغَيْرِحِسَابٍ “Allah, dilediğine hesapsız rızık verir.”
Allah dünya ve ahirette dilediğine hesapsız rızık verir. Dünyada bazan istidrac,[1> bazan da imtihan olarak bir kısım insanlara geniş geniş rızık verir.
213- كَانَ النَّاسُ أُمَّةً وَاحِدَةً “İnsanlar bir tek ümmet idi.”
İnsanların bir zaman bir tek ümmet olması çeşitli yönlerden yoruma müsaittir. Bunlardan bazıları:
-Hz. Âdemle Hz. İdris veya Hz. Nûh arasında, veya tufandan sonra hak üzere ittifak etmiş kimselerdi.
-Veya Hz. İdris veya Hz. Nûh döneminde cehalet ve küfürde müttefiklerdi.
فَبَعَثَ اللّهُ النَّبِيِّينَ مُبَشِّرِينَ وَمُنذِرِينَ “Derken Allah, müjdeci ve uyarıcı olarak peygamberler gönderdi.”
Derken bu insanlar ihtilaf ettiler,. Allah da peygamberler gönderdi.
Ka’bu’l- Ahbardan şöyle nakledilir:
“Peygamberlerin sayısı hakkında bildiğim şudur: Yüz yirmidört bin. Onlardan Rasul olan üçyüz onüç, Kur’anda adı geçen peygamberler yirmisekiz tanedir.”
وَأَنزَلَ مَعَهُمُ الْكِتَابَ بِالْحَقِّ لِيَحْكُمَ بَيْنَ النَّاسِ فِيمَا اخْتَلَفُواْ فِيهِ “Ve insanların ihtilaf ettikleri meselelerde aralarında hükmetsin diye, onlarla beraber hak olarak kitap indirdi.”
“Onlarla beraber Kitap indirdi” derken buradaki “Kitap”, cins ifade eder. Yoksa her peygamberle beraber bir de kitap indirildiğini anlatmaz. Çünkü çoğu peygambere, ona has bir kitap indirilmemiştir. Kendilerine kitap gönderilmeyenler, önceki peygamberlere indirilenleri esas alıyorlardı.
Burada “insanlar arasında hükmetsin diye” ibaresi hem Cenab-ı Hakka, hem de gönderdiği nebiye veya indirdiği kitaba bakabilir.
وَمَا اخْتَلَفَ فِيهِ إِلاَّ الَّذِينَ أُوتُوهُ مِن بَعْدِ مَا جَاءتْهُمُ الْبَيِّنَاتُ بَغْيًا بَيْنَهُمْ “Ama kendilerine apaçık âyetler geldikten sonra onda (kitapta) ihtilafa düşenler, ancak aralarındaki (haset ve rekabet gibi) tecavüzler yüzünden ona muhatap olan kimseler oldu.”
Yani, kitap onların arasında ihtilafları ortadan kaldırsın diye indirilmişken, onlar tersini yaptılar, aralarındaki ihtilafları daha da artırdılar.
Onlar dünyaya hırsları sebebiyle aralarında bir haset ve zulümle ihtilafa düştüler.
فَهَدَى اللّهُ الَّذِينَ آمَنُواْ لِمَا اخْتَلَفُواْ فِيهِ مِنَ الْحَقِّ بِإِذْنِهِ “ Bunun üzerine Allah, iman edenleri, kendi izniyle, ihtilaf ettikleri meselelerde hakka sevketti.”
وَاللّهُ يَهْدِي مَن يَشَاء إِلَى صِرَاطٍ مُّسْتَقِيمٍ “Allah, dilediğini bir sırat-ı müstakime hidayet eder.”
214- أَمْ حَسِبْتُمْ أَن تَدْخُلُواْ الْجَنَّةَ وَلَمَّا يَأْتِكُم مَّثَلُ الَّذِينَ خَلَوْاْ مِن قَبْلِكُم “Yoksa siz, kendinizden önceki hali başınıza gelmeden cennete girivereceğinizi mi sandınız?”
İlahi ayetler gelip ümmetlerin peygamberler ile ilgili ihtilafını zikrettikten sonra, Cenab-ı Hak Hz. Peygambere ve mü’minlere hitap etti. Bu hitapta, onlar gibi olmamalarına, hakta sebat etmelerine bir teşvik vardır.
قَبْلِكُم مَّسَّتْهُمُ الْبَأْسَاء وَالضَّرَّاء وَزُلْزِلُواْ حَتَّى يَقُولَ الرَّسُولُ وَالَّذِينَ آمَنُواْ مَعَهُ مَتَى نَصْرُ اللّهِ “ Onlara öyle darlıklar, öyle sıkıntılar dokundu ve öyle sarsıldılar ki, peygamber ve beraberinde iman edenler, “Allah’ın yardımı ne zaman?” diyecek hale geldiler.”
Kendilerine isabet eden zorluklardan, şiddetli bir şekilde sarsıldılar.
Zorluk o derece fazla oldu, yardım süresi o kadar uzadı ki, sabır ipi koptu.
أَلا إِنَّ نَصْرَ اللّهِ قَرِيبٌ “ İyi bilin ki, Allah’ın yardımı pek yakındır.”
Bunda, Allaha ulaşmak ve O’nun nezdinde ikrama nail olmanın,
-Hevâyı ve lezzetleri terk ederek,
-Ve zorluklara ve nefsin isteklerine göğüs gererek gerçekleşeceğine bir işaret vardır.
Hz. Peygamber şöyle buyurur: “Cennet hoşa gitmeyen şeylerle, Cehennem ise şehevat ile kuşatıldı.”
215- يَسْأَلُونَكَ مَاذَا يُنفِقُونَ “Sana neyi infak edeceklerini soruyorlar.
Sebeb-i Nüzûl
İbnu Abbas şöyle der: Ensar’dan Amr Bin Camuh, çok malı olan yaşlı
bir zât idi. “Ya Rasulallah, dedi. Mallarımızdan neyi infak edelim ve nereye verelim?” Ayet bu münasebetle nâzil oldu.
قُلْ مَا أَنفَقْتُم مِّنْ خَيْرٍ فَلِلْوَالِدَيْنِ وَالأَقْرَبِينَ وَالْيَتَامَى وَالْمَسَاكِينِ وَابْنِ السَّبِيلِ “De ki: Hayır olarak ne infak ederseniz, ana-baba, akraba, yetimler, miskinler ve yolda kalmışlar içindir.”
Sualde nelerin infak edileceği sorulmuştu, gelen ayette ise daha önemli olduğu için kimlere infak edileceği anlatıldı. Çünkü nafakanın kıymet kazanması bu itibarladır.
Ayrıca, her ne kadar ayette zikredilmese de, bu da sorulmuştu. Ayrıca “hayır olarak ne infak ederseniz” ifadesiyle, kısaca infak edilecek olanlara da temas edilmiştir.
وَمَا تَفْعَلُواْ مِنْ خَيْرٍ فَإِنَّ اللّهَ بِهِ عَلِيمٌ “ Hayır olarak ne yaparsanız, gerçekten Allah onu hakkıyla bilir.”
Ayette farz olan zekâta mûnafi bir şey yoktur, dolayısıyla zekâtı emreden ayetlerle bunun neshi söz konusu olamaz.
216- كُتِبَ عَلَيْكُمُ الْقِتَالُ وَهُوَ كُرْهٌ لَّكُمْ “Hoşunuza gitmese de, savaş size farz kılındı.”
Her ne kadar size zor gelse, fıtraten hoşlanmasanız da Allah yolunda savaş size farz kılındı.
وَعَسَى أَن تَكْرَهُواْ شَيْئًا وَهُوَ خَيْرٌ لَّكُمْ “Hoşlanmadığınız bir şey, sizin için hayırlı olabilir.”
Burada medar-ı bahs olan durum, insanların mükellef oldukları şeylerin tamamıdır. Bunlar, insanların salahına ve felahına vesile iken, insan tabiatı bunlardan hoşlanmaz.
وَعَسَى أَن تُحِبُّواْ شَيْئًا وَهُوَ شَرٌّلَّكُمْ “Hoşlandığınız bir şey de sizin için şer olabilir.”
Bu da, insanlara yasaklanan şeylerin tamamıdır. Bu yasak şeyler insanı uçuruma yuvarlar iken, insan nefsi bunları sever, bunları arzular.
Ayette geçen عَسَى (olur ki) ifadesinin zikrinde şöyle bir incelik vardır: İnsan nefsi bir şeye razı olduğunda, durum kendisi hakkında tersine döner.[1>
وَاللّهُ يَعْلَمُ وَأَنتُمْ لاَ تَعْلَمُونَ “Allah bilir, siz bilmezsiniz.”
“Allah sizin için neyin daha hayırlı olduğunu bilir, ama siz bunu bilemezsiniz.”
Bunda hükümlerin –her ne kadar bizzat bilinmese bile- tercih ettirici maslahatlara tâbi olduğuna bir delil vardır.
217- يَسْأَلُونَكَ عَنِ الشَّهْرِ الْحَرَامِ قِتَالٍ فِيهِ “Sana haram aydan, o ayda savaşmaktan soruyorlar.”
Sebeb-i Nüzûl
Rivayete göre, Hz. Peygamber (asm) Abdullah Bin Cahş’ı Bedir Savaşından iki ay önce Cemadil-Âhire ayında Kureyş’e ait bir kervanı gözetlemek üzere seriye komutanı olarak gönderdi. Kervanda Amr Bin Abdullah ve yanında üç kişi vardı. Gözcü birlik Amr Bin Abdullahı öldürdü ve iki kişiyi de esir aldı. Kervanı da önlerine kattılar. Kervanda Taif ticaret malları vardı. Bu olay Recep ayının başında olmuştu, onlar ise Cemadi’l-âhire ayı sanıyorlardı. Bu olay üzerine Kureyş yaygara yapıp şöyle dediler: “Muhammed, korkan kişinin bile emniyet duyduğu, herkesin işiyle gücüyle meşgul olduğu şehr-i haramı helal saydı.”
Bu söylentiler seriyyeye katılanlara ağır geldi, “tevbemiz kabul oluncaya kadar tevbeye devam edeceğiz” dediler.
Hz. Peygamber, kervan mallarını ve esirleri reddetti. İbnu Abbasın rivayetine göre ise, bu ayetler indiğinde Hz. Peygamber ganimeti aldı. Bu, İslâmda ilk ganimet idi.
Haram ayda savaşın hükmünü soranlar müşriklerdir, mektup yazıp sordular. Bunu sormaları, hükmünü öğrenmek için olmayıp, çirkin bulduklarını ve ayıpladıklarını bildirmek içindir.
Soranların seriyyede bulunanlar olduğu da söylenir.
قُلْ قِتَالٌ فِيهِ كَبِيرٌ “De ki: O ayda savaşmak, büyük bir şeydir.”
Onda savaş, büyük bir günahtır.
Çoğu âlimler bu ayetin (Tevbe, 5) ayetiyle mensuh olduğunu söylerler. Atâ ise mensuh olmadığını söyler. Çünkü “hükmü kaldırılmıştır” dediğimizde genel bir ifade ile hususî bir hükmün neshine hükmetmiş oluruz, bu ise ihtilaflı, tartışmalı bir meseledir. Evlâ olan, ayetin haram ayda savaşın haramlığına delaletini mutlak olarak men etmektir. Çünkü ayette geçen “onda olan savaş” ifadesi isbat edici yerde elif-lâmsız olarak gelmiştir. Bu durumda, onda meydana gelecek bütün savaşları içine almaz.[2>
وَصَدٌّ عَن سَبِيلِ اللّهِ وَكُفْرٌ بِهِ وَالْمَسْجِدِ الْحَرَامِ وَإِخْرَاجُ أَهْلِهِ مِنْهُ أَكْبَرُ عِندَ اللّهِ “Bununla beraber, Allah yolundan alıkoymak, O’nu inkar etmek, insanları Mescid-i Haram’dan menetmek ve ehlini oradan çıkarmak, Allah yanında daha büyük bir durumdur.”
Mescid-i Haramın ehli, Hz. Peygamber ve mü’minlerdir.
Müşriklerin yaptıkları bu menfi özellikler, seriyyenin hataen ve zanna dayalı olarak yaptığından Allah katında daha kötü durumlardır.
وَالْفِتْنَةُ أَكْبَرُ مِنَ الْقَتْلِ “Ve fitne, öldürmekten daha büyüktür.”
Ey müşrikler! Hz. Peygamberi ve mü’minleri Mescid-i Haramdan çıkarmanız, Allaha şirk koşmanız, seriyyenin yaptığı Amr Bin Abdullahı öldürme fiilinden daha çirkindir.
وَلاَ يَزَالُونَ يُقَاتِلُونَكُمْ حَتَّىَ يَرُدُّوكُمْ عَن دِينِكُمْ إِنِ اسْتَطَاعُواْ “Onlar, eğer güçleri yetse, dininizden döndürünceye kadar sizinle savaşmaya devam ederler.”
Ayet, kâfirlerin onlara olan düşmanlığını devam ettirmelerini ve Müslümanları dinlerinden döndürünceye kadar bu düşmanlıklarından vazgeçmeyeceklerini haber vermektedir.
Ayette “eğer güçleri yetse” denilmesi, onların buna güçlerinin yetmeyeceğini bildirir.
وَمَن يَرْتَدِدْ مِنكُمْ عَن دِينِهِ فَيَمُتْ وَهُوَ كَافِرٌ فَأُوْلَئِكَ حَبِطَتْ أَعْمَالُهُمْ فِي الدُّنْيَا وَالآخِرَةِ “Sizden her kim dininden döner ve kâfir olarak can verirse, artık onların bütün amelleri, dünyada ve ahirette boşa gitmiştir.”
Ayette, amellerin boşa gitmesi, dinden dönüp kâfir olarak ölme şartına bağlanmıştır.
Ayette bahsi geçen ameller faydalı amellerdir. Dünyada amellerinin boşa gitmesi, hayallerini kurdukları dünyevî faidelere kavuşamamalarıdır.
Ahirette ise, irtidad sebebiyle sevapları sakıt olacak, bir fayda göremeyeceklerdir.
وَأُوْلَئِكَ أَصْحَابُ النَّارِ “İşte onlar, cehennem ashabıdır.”
هُمْ فِيهَا خَالِدُونَ “Onlar orada ebedi olarak kalacaklardır.”
218 - إِنَّ الَّذِينَ آمَنُواْ وَالَّذِينَ هَاجَرُواْ وَجَاهَدُواْ فِي سَبِيلِ اللّهِ أُوْلَئِكَ يَرْجُونَ رَحْمَتَ اللّهِ “Şüphesiz iman edenler, hicret edenler ve Allah yolunda cihad edenler; işte onlar Allah’ın rahmetini umarlar.”
Bu ayet de önceki ayette nazara verilen seriyye olayıyla alakalı inmiştir. Önceki ayetle her ne kadar bunların günaha girmedikleri anlaşılmışsa da, kendilerine bir mükafat da olmadığı zannedilmişti.
Ayette, aslında söylenmese mana tamam olduğu halde “onlar ki” anlamında الَّذِينَ “ellezîne”nin tekrarı, hicret ve cihadın büyüklüğünü gösterir. Sanki bu ikisi, Allahın rahmetini elde etmeyi ummada, müstakil birer haslettirler.
İşte onlar, Allahın sevabını umarlar. Ayette, bu güzel amelleri işleyenler için bir garanti verilmeyip “İşte onlar Allahın rahmetini umarlar” denilmesi, amelin bunları vacib kılmadığını, delalette katî olmadığını hissettirir. Özellikle de asıl itibar işlerin sonuna göredir.
وَاللّهُ غَفُورٌ رَّحِيمٌ “Allah, Ğafur – Rahîm’dir.”
Allah onların hata ile ve ihtiyatsızlıkla yaptıklarını bağışlar, bolca mükâfat ve sevap vererek onlara merhamet eder.
219- يَسْأَلُونَكَ عَنِ الْخَمْرِ وَالْمَيْسِرِ “Sana içki ve kumardan soruyorlar.”
Sebeb-i Nüzûl
Rivayete göre Mekkede “Hurma ve üzüm ağaçlarının meyvelerinden de hem içki, hem de güzel bir rızk edinirsiniz.” (Nahl, 67) ayeti nazil olunca, Müslümanlardan içki içenler de çıkar. Sonra Hz. Ömer, Hz. Muaz ve bir kısım sahabe şöyle derler: “Ya Rasulllah, içkinin hükmünü bize bildirir misin? Çünkü o aklı gideriyor, malı tüketiyor.”
Bunun üzerine bu ayet nazil olur, içenlerin bir kısmı içkiyi bırakır. Sonra AbdurRahmân Bin Avf, içen bir grubu davet eder, beraber içer, sarhoş olurlar. AbdurRahmân, onlara imamlık yapar. Kafirun sûresini okurken “Ben sizin taptıklarınıza tapmam” mealindeki ayeti “ben sizin taptıklarınıza taparım” şeklinde okuyunca, bu münasebetle “Ey iman edenler! Sarhoş iken, ne söylediğinizi bilinceye kadar namaza yaklaşmayın.” (Nisa, 43) ayeti nazil olur. Bunun üzerine içki içenler iyice azalır.
Sonra Utban Bin Malik, Sa’d Bin Ebi Vakkası ve bazılarını davet eder. İçip sarhoş olduklarında eski kabilecilik duygularıyla iftihara, şiirler söylemeye başlarlar. Sa’d, Ensarı hicveden bir şiir söyleyince orada bulunan Ensardan biri deve bir kemiği ile Sa’da vurur, başından yaralar. Sa’d, durumu Hz. Peygambere şikâyet eder. Hz. Ömer bu durumu görünce “Allahım, içkinin hükmünü bize açıktan beyan et” diye dua eder. Bu münasebetle şu ayetler nâzil olur:
“Ey iman edenler! İçki, kumar, dikili taşlar ve fal okları ancak şeytanın amelinden bir pisliktir. Ondan (o pislikten) kaçının ki kurtuluşa eresiniz.”
“Şeytan, içki ve kumarla, ancak aranıza düşmanlık ve kin sokmak, sizi Allah’ı anmaktan ve namazdan alıkoymak ister. Artık vazgeçtiniz, değil mi?” (Maide, 90-91)
Ayetin sonunda “Artık vazgeçtiniz, değil mi?” kısmına gelindiğinde, Hz. Ömer “Vaz geçtik ya Rabbi” der.
Hamr, kelime olarak “örtmek” anlamına gelir. Üzüm, hurma gibi gıdalardan yapılan içkiye bu ismin verilmesi, aklı örtmesindendir.
İçki mutlak olarak haramdır.
Meysir, kumara verilen bir isimdir, Kumara bu ismin verilmesi, başkasının malını kolaydan ele geçirme olduğundandır.
قُلْ فِيهِمَا إِثْمٌ كَبِيرٌ “De ki: Bu ikisinde büyük bir günah vardır.”
Çünkü içki ve kumar, emredilenlerden uzak durmaya, yasaklananları da işlemeye sevkeder.
وَمَنَافِعُ لِلنَّاسِ “Bir de insanlar için bazı menfaatler.”
Bu ikisinde,
-Mal kazanmak,
-Neşeli vakit geçirmek,
-Lezzet almak,
-Gençlerin birbiriyle dost olması vardır.
Ve özellikle içkide:
-Korkaklara cesaret,
-Birbirine ikram,
-Tabiatın kuvvetlenmesi vardır.
وَإِثْمُهُمَآ أَكْبَرُ مِن نَّفْعِهِمَا “Fakat bunların günahı, menfaatinden daha büyüktür.”
Bunlardan kaynaklanan arızalar, bunlardan beklenen faydalardan çok daha fazladır.
وَيَسْأَلُونَكَ مَاذَا يُنفِقُونَ “Ve sana neyi infak edeceklerini soruyorlar.”
Sebeb-i Nüzûl
Denildi ki: Bunu da soran Amr Bin Camuhtur. Önce nelerin infak edileceğini sormuştu. Sonra da infakın keyfiyetinden sordu.
قُلِ الْعَفْوَ “De ki: İhtiyaçtan fazlasını.”
Ayette geçen “afv” ifadesi zorluğun tersidir, kişinin fazla zorlanmadan infakta bulunmasıdır.
Rivayete göre bir adam yumurta büyüklüğünde bir altını Hz. Peygambere getirdi. Bu, ganimetlerden hissesine düşmüştü. “Ya Rasulllah, bunu benden sadaka olarak al” dedi. Hz. Peygamber ondan yüz çevirdi, adam ise defalarca ısrar etti. Bunun üzerine Hz. Peygamber kızgın bir şekilde “getir” dedi. Eline aldı ve fırlattı, öyle ki adama gelse yaralardı. Ardından şöyle buyurdu: “Sizden biri gelir, bütün malını getirir, sadaka olarak verir, ardından oturur, insanlara el açar. Sadaka, ancak zengin olandan alınır.”
كَذَلِكَ يُبيِّنُ اللّهُ لَكُمُ الآيَاتِ “Allah, size âyetleri böyle açıklıyor.”
لَعَلَّكُمْ تَتَفَكَّرُونَ “Umulur ki düşünesiniz.”
Makul ölçüde vermenin, şartları zorlayarak vermekten daha uygun olduğunu bildirmek veya daha önce nazara verilen hükümleri beyan etmek gibi ayetleri böyle açıklıyoruz, ta ki delilleri ve hükümleri tefekkür edesiniz.
220- ِفِي الدُّنْيَا وَالآخِرَةِ “Dünya ve ahiret hakkında (düşünesiniz diye böyle yapıyor.)”
Hem dünya hem de ahiret işlerinde tefekkür edip, her ikisinde de size en uygun ve en faydalı olanı alasınız, zarar verip fayda vermeyenlerden de kaçınasınız.
وَيَسْأَلُونَكَ عَنِ الْيَتَامَى “Sana bir de yetimlerden soruyorlar.”
“Zulmen yetimlerin mallarını yiyenler, muhakkak ki karınlarını ateşle doldurmuş olurlar.” (Nisa, 10) ayeti indiğinde yetimlerden ayrı kaldılar, onlarla içli dışlı olmaktan, işleriyle ilgilenmekten kaçındılar. Bu da kendilerine zor geldi. Durum Hz. Peygambere iletilince bu ayet nazil oldu.
قُلْ إِصْلاَحٌ لَّهُمْ خَيْرٌ “De ki: Onların durumlarını düzeltmek hayırlıdır.”
Onları ıslah için kendilerine müdahil olmak veya mallarını onların lehine kullanmak, onlardan ayrı kalmaktan daha hayırlıdır.
وَإِنْ تُخَالِطُوهُمْ فَإِخْوَانُكُمْ “Eğer onlara karışıp birlikte yaşarsanız (sakıncası yok), Onlar sizin kardeşlerinizdir.”
Ayet, onlarla içli-dışlı olmaya teşvik eder. Yani, “onlar sizin din kardeşlerinizdir. Kardeşin kardeşle kaynaşması lazımdır.”
Bu kaynaşmadan muradın akrabalık olduğu da söylenmiştir.
وَاللّهُ يَعْلَمُ الْمُفْسِدَ مِنَ الْمُصْلِحِ “Allah, bozguncuyla ıslah ediciyi bilir.”
Ayet, kötü niyetle onlarla kaynaşanlar için bir tehdid, iyi niyetle kaynaşanlara ise bir vaaddir. Yani, Allah kimin ne niyetle onlarla kaynaştığını bilir, ona göre karşılık verir.
وَلَوْ شَاء اللّهُ لأعْنَتَكُمْ “Şayet Allah dileseydi, sizi zora sokardı.”
Allah dilese, size zor gelecek şeyler teklif ederdi ve sizin onlara müdahelenize cevaz vermezdi.
إِنَّ اللّهَ عَزِيزٌ حَكِيمٌ “Şüphesiz Allah Azîz – Hakîm’dir.”
Allah Aziz’dir, zor şeylere de kadirdir. Hakîm’dir, hikmetin iktiza ettiği şekilde hükmeder.
[1> Yani, mesela, razı olduğunda meşakkatler sıkıntı vermekten çıkar, lezzet vermeye başlar. Daha önce sevdiği günahların gerçek yüzünü gördüğünde tiksinir, onlardan nefret eder.
[2> Yani, normal şartlarda şehr-i haramda yapılan savaş caiz değildir. Ama bunu “o ayda yapılan hiçbir savaş caiz değildir” şeklinde genelleme yaparak söylemek uygun olmaz.
221 - وَلاَ تَنكِحُواْ الْمُشْرِكَاتِ حَتَّى يُؤْمِنَّ “İman etmedikleri sürece müşrik kadınlarla evlenmeyin.”
“Müşrik kadınlar” ifadesi ehl-i kitap kadınları da içine alır. Çünkü ehl-i kitap, “Yahudiler, “Üzeyir Allah’ın oğludur” dediler. Hristiyanlar da “Mesih Allah’ın oğludur” dediler.”
“(Yahudiler) Allah’ı bırakıp hahamlarını; (Hristiyanlar ise) rahiplerini ve Meryem oğlu Mesih’i rab edindiler.” (Tevbe, 30-31) ayetlerinde nazara verildiği gibi, müşriktirler. Lakin (Maide, 5) “…(Ehl-i kitab’tan) muhsanat olan kadınlar da, kendilerine mehirlerini vermeniz, onlarla evlenip zina etmemeniz ve gizli dost tutmamanız kaydıyla size helâldir” ayeti ehl-i kitap kadınlarla evliliğin caiz olduğunu beyanla hükmü tahsis etti.
Sebeb-i Nüzûl
Rivayete göre Hz. Peygamber (asm) Mekkede bulunan bazı Müslümanları çıkarması için Mirsed’i Mekkeye gönderdi. Mirsed’in orada cahiliye döneminde iken sevdiği Anak isimli bir kız vardı. Anak, Mirsedin yanına geldi, yalnız kalmak istedi. Mirsed, “ben Müslümanım, böyle başbaşa kalamayız” dedi.
Bunun üzerine Anak, “öyleyse benimle evlenir misin?” diye sordu. Mirsed “evet, ama peygambere sormam gerekir” dedi. Hz. Peygambere sorunca, üstteki ayet nâzil oldu.
وَلأَمَةٌ مُّؤْمِنَةٌ خَيْرٌ مِّن مُّشْرِكَةٍ وَلَوْ أَعْجَبَتْكُمْ “Mü’min bir cariye, -sizin hoşunuza gitse bile- müşrik bir kadından daha hayırlıdır.”
Hür veya köle bir mü’min kadın, bir müşrik kadından daha hayırlıdır.
Ayetin metnindeki “eme”, “köle kadın” anlamında olmakla beraber, hüküm hür- mü’min kadınları da evleviyetle içine alır. Zaten bütün insanlar bir yönüyle Allahın kölesi hükmündedir.
وَلاَ تُنكِحُواْ الْمُشِرِكِينَ حَتَّى يُؤْمِنُواْ “İman etmedikleri sürece, müşrik erkeklerle, kadınlarınızı evlendirmeyin.”
وَلَعَبْدٌ مُّؤْمِنٌ خَيْرٌ مِّن مُّشْرِكٍ وَلَوْ أَعْجَبَكُمْ “Mü’min bir köle -sizin hoşunuza gitse bile- müşrik bir erkekten daha hayırlıdır.”
Ayet, genel bir ifade ile gelmiştir, hükmü geneldir.
أُوْلَئِكَ يَدْعُونَ إِلَى النَّارِ “İşte onlar ateşe davet ederler.”
“İşte onlar” derken, müşrik kadın ve erkeklere işaret edilmiştir. Bunlar, cehennem ateşini netice verecek küfre çağırırlar. Dolayısıyla bunlarla beraber olmak ve akrabalık bağı kurmak mü’minlere yakışmaz.
يَدْعُوَ إِلَى الْجَنَّةِ وَالْمَغْفِرَةِ بِإِذْنِهِ “Allah ise, kendi izniyle cennete ve mağfirete davet ediyor.”
“İzni ile” derken,
-Allahın tevfiki ve kolaylaştırması,
-Veya kaza ve iradesi anlaşılabilir.
وَيُبَيِّنُ آيَاتِهِ لِلنَّاسِ لَعَلَّهُمْ يَتَذَكَّرُونَ “ Ve âyetlerini insanlara açıklıyor, umulur ki öğüt alırlar.”
222- وَيَسْأَلُونَكَ عَنِ الْمَحِيضِ “Sana kadınların ay başı halinden soruyorlar.”
Sebeb-i Nüzûl
Cahiliye ehli (İslam öncesi Arablar), Yahudî ve Mecusilerin yaptığı gibi hayızlı kadınla beraber yatmıyor, beraber yemek yemiyorlardı. Bu durum Ebu’d-Dehdah’ın bir grup sahabe içinde onların durumunu sormasına kadar devam etti. Bu sual üzerine, ayet nâzil oldu.
Buraya kadarki ayetlerde ardı ardına “Sana soruyorlar” şeklinde altı ayet vardır. Bunlardan ilk üçünde atıf vav’ı yoktur, sonrakilerde ise vardır. Belki de bu, ilk üç soru farklı vakitlerde, son üç soru ise bir vakitte sorulmasındandır. Böyle olunca atıf vav’ı ile bunlar birbirine bağlanmıştır.
قُلْ هُوَ أَذًى “De ki: O bir ezadır (rahatsızlıktır).”
Hayız, nahoş, eza verici bir şeydir, uzaklaştırıcı bir özellik gösterir.
فَاعْتَزِلُواْ النِّسَاء فِي الْمَحِيضِ “Onun için ay başı halinde oldukları zaman kadınlardan uzak durun.”
Öyleyse, hayız hallerinde iken onlarla cinsel ilişkiye girmeyiniz. Hz. Peygamber şöyle buyurur: “Size emredilen, hayız hallerinde cinsel ilişkiye girmemektir. Yoksa acemlerin yaptığı gibi, onları evlerden çıkarmak değildir.”
Ayette hayızın eza verici olduğu nazara verildikten sonra, onlarla cinsel beraberliğin yasaklanması atıf harflerinden (fe) ile yapıldı. Bu ise, hükmün illetini hissettirmektir.
وَلاَ تَقْرَبُوهُنَّ حَتَّىَ يَطْهُرْنَ “Ve temizleninceye kadar onlara yaklaşmayın.”
Ayetin bu kısmı, hükmü te’kid ve hududunu beyandır.
فَإِذَا تَطَهَّرْنَ فَأْتُوهُنَّ مِنْ حَيْثُ أَمَرَكُمُ اللّهُ “Temizlendikleri vakit, Allah’ın size emrettiği yerden onlara yaklaşın.”
Ayetten, onlarla beraberlik için yıkanmaları gerektiği anlaşılır. Ebu Hanife, hayızdan kurtulduklarında yıkanmadan da beraber olunabileceğini söyler.
إِنَّ اللّهَ يُحِبُّ التَّوَّابِينَ وَيُحِبُّ الْمُتَطَهِّرِينَ “Şüphesiz ki Allah çok tevbe edenleri sever, çok temizlenenleri de sever.”
Şüphesiz Allah günahlardan tevbe edenleri ve hayızlı kadınla ilişkiye girmek ve ters yönden ilişkiye girmek gibi çirkin işlerden uzak kalan temiz insanları sever.
223- نِسَآؤُكُمْ حَرْثٌ لَّكُمْ “Kadınlarınız, sizin için bir tarladır.”
Ayet, tarlaya bırakılan tohumların sünbüllenmesi misali, kadının rahminin de doğacak çocuk için bir tarla gibi olduğunu teşbih yoluyla ifade eder.
فَأْتُواْ حَرْثَكُمْ أَنَّى شِئْتُمْ “O halde tarlanıza dilediğiniz gibi varın.”
Ayetin bu kısmı, bir önceki ayette yer alan “Allah’ın size emrettiği yerden onlara yaklaşın” ifadesini beyan gibidir.
وَقَدِّمُواْ لأَنفُسِكُمْ “Ve kendiniz için hazırlık yapın.”
Sizin için sevap olarak biriktirilecek şeyleri, önden gönderin.
Bundan murat, çocuk talebinde ön hazırlık veya cinsel ilişki öncesi Besmeleye işaret de olabilir.
وَاتَّقُواْ اللّهَ “Allah’tan korkun.”
Günahlardan kaçınarak Allahtan korkun.
وَاعْلَمُواْ أَنَّكُم مُّلاَقُوهُ “Ve bilin ki O’na mülaki olacaksınız.”
Öyleyse, ilerde sizi mahcup etmeyecek işler yapın.
وَبَشِّرِ الْمُؤْمِنِينَ “Mü’minleri müjdele!”
Kâmil mü’minleri ikrama mazhariyet ve daimî nimetlerle müjdele.
224- وَلاَ تَجْعَلُواْ اللّهَ عُرْضَةً لِّأَيْمَانِكُمْ أَن تَبَرُّواْ وَتَتَّقُواْ وَتُصْلِحُواْ بَيْنَ النَّاسِ “İyilik etmek, takvaya sarılmak ve insanlar arasını ıslah etmek hususunda Allah’ı yeminlerinize siper yapmayın.”
Mistah, ifk olayında Hz. Aişeye iftira atmıştı.[1> Hâlbuki Hz. Ebubekir kendisine maddi yardımda bulunuyordu. Hz. Ebubekirin artık ona bir şey vermeyeceği hususunda yemin etmesi üzerine, ayet nazil oldu.
Veya Abdullah Bin Raveha, eniştesi Beşîr Bin Numanla konuşmayacağı ve onunla kız kardeşinin arasını düzeltmeyeceği hususunda yemin etti. Bu münasebetle ayet nazil oldu.
Ayetin manası: “Hayırlı şeylerle alakalı olarak yaptığınız yeminlere Allahı bir siper/ engel yapmayın” demektir.
Hz. Peygamber İbnu Semure’ye şöyle der: “Bir şeye yemin edip, ama yemin ettiğinden başkasını yapmak daha hayırlı ise, o işi yap, yeminin için de kefaret ver.”
Ayete “iyi biri olmanız, takvaya erişmeniz ve insanlar arasını düzeltmeniz için, sıkça yemin ederek Allahı engel yapmayın” şeklinde de mana verilebilir. Nitekim böyle bir manaya “Yemin edip duran aşağılık kimseye itaat etme!” (Kalem, 10) ayetinde işaret edilmekte, çokça yemin eden kınanmaktadır. Çünkü çokça yemin eden Allaha karşı gelmede de cesur olur. Böyle olunca iyi, müttaki ve insanlar arasını düzelten güvenilir biri olamaz.
وَاللّهُ سَمِيعٌ عَلِيمٌ “Allah, Semi’dir - Alîm’dir.”
Allah yeminlerinizi işitir, niyetlerinizi bilir.
225- لاَّ يُؤَاخِذُكُمُ اللّهُ بِاللَّغْوِ فِيَ أَيْمَانِكُمْ “Allah, sizi kasıtsız yeminlerinizden dolayı sorumlu tutmaz.”
Ayette, “vallahi evet, vallahi yapmam” gibi sırf te’kid için dil alışkanlığı olarak söylenen ifadelerin tam anlamıyla yemin sayılmadığı anlatılmıştır. (Buna yemin-i lağv denilir.)
وَلَكِن يُؤَاخِذُكُم بِمَا كَسَبَتْ قُلُوبُكُمْ “Fakat kalplerinizin kazandığından (bile bile yaptığınız yeminlerden) sizi sorumlu tutar.”
Yani, Allah yemin kasdı olmaksızın yemin tarzında söylediklerinizi ukubet ve kefaretle cezalandırmaz. Lakin doğrudan yemin kasdıyla söylediklerinizi bunların her ikisi veya biriyle cezalandırır.
Ebu Hanifeye göre yemin-i lağv, kişinin yanlış zan üzere yemin etmesidir. Yani “Allah, hata ile yapmış olduğunuz yeminlerde sizi cezalandırmaz. Lakin bile bile yalan yere yemin etmenizi cezalandırır.”
وَاللّهُ غَفُورٌ حَلِيمٌ “Allah, Ğafur – Halîm’dir.”
Allah Ğafur’dur, yemin-i lağvı cezalandırmaz. Halîm’dir, ciddi olarak yapılan yeminde de hemen ceza vermez, tevbe için fırsat tanır.
[1> Bu olay, ayrıntılı bir şekilde Nur sûresi 11-20 ayetlerinde anlatılmaktadır.
226- لِّلَّذِينَ يُؤْلُونَ مِن نِّسَآئِهِمْ تَرَبُّصُ أَرْبَعَةِ أَشْهُرٍ “Kadınlarından îlâ edenler (onlara yaklaşmamaya yemin edenler) için dört ay beklemek vardır.”
Îlâ, yemin demektir, kişinin hanımıyla cinsel ilişkiye girmeyeceği hususunda yeminine denir.
Erkek bu müddet içinde bekleme hakkına sahiptir, bu müddet içinde kendisinden dönmesi veya boşaması istenmez. Bundan dolayı İmam-ı Şafii şöyle der: “Îlâ, ancak dört aydan fazla olan süre içindir.”
فَإِنْ فَآؤُوا فَإِنَّ اللّهَ غَفُورٌ رَّحِيمٌ “Eğer (bu süre içinde) yeminlerinden dönerlerse, şüphesiz ki Allah Ğafur – Rahîm’dir.”
Kişi, hanımıyla ilişkiye girmeyeceğini yeminle söyleyip sözünden döndüğünde yemin kefareti öder. Ama yeminine sadık kalmamak, hanımını zarara uğratmak gibi günahlara girmiş olur. Bunlara mukabil Allah, bağışlayıcıdır, merhametlidir.
227- وَإِنْ عَزَمُواْ الطَّلاَقَ فَإِنَّ اللّهَ سَمِيعٌ عَلِيمٌ “Eğer boşanmaya karar vermişlerse, şüphesiz ki Allah Semi’ – Alîm’ dir.”
Ama yemininde sebat eder ve boşamayı isterlerse, Allah onların boşama ifadelerini elbette işitir, bundan maksatları ne olduğunu elbette bilir.
İmam-ı Azama göre îlâ, dört ay ve fazlası içindir. Bunun hükmü, îlâ yoluyla yemin eden kimse eğer gücü varsa bilfiil ilişkide bulunarak, veya acizse vaad ederek yemininden dönerse evlilikleri devam eder, ilişkiye girenin kefaret vermesi gerekir. Yoksa bir talakla bâin talak vâki’ olur. İmam-ı Şafiye göre ise, müddet bitince hanımına dönmesi istenir, kabul etmezse hâkim onları boşar.
228- وَالْمُطَلَّقَاتُ يَتَرَبَّصْنَ بِأَنفُسِهِنَّ ثَلاَثَةَ قُرُوَءٍ “Boşanmış kadınlar kendi kendilerine üç ay hâli beklerler.”
Burada kastedilen boşanmış kadınlar, kendileriyle cinsel ilişkiye girilmiş hayız gören kadınlardır. Ayetler ve hadisler, buna delâlet eder. Çünkü bu şartlarda olmayanlar için başka hükümler vardır.
“Beklerler” ifadesi “beklesinler” anlamında kullanılmıştır. Böyle gelmesi hem te’kid, hem de bunun yerine getirilmesinde özen göstermek gerektiğini hissettirmek içindir.
“Kendi kendilerine beklerler” ifadesi, bekleme hakkında onlara bir tenbihtir. Çünkü kadınların nefisleri erkeklere isteklidir. Böylece nefislerini beklemeye ikna ve razı etmekle emrolundular.
Ayette geçen قُرُوَء “kuru” kelimesi hayız anlamında kullanılır. Hz. Peygamber bir hanıma şöyle demiştir: “Hayız günlerinde namazı bırak.”
Bu kelime iki hayız arasını ayıran temiz hâl için de kullanılır.
وَلاَ يَحِلُّ لَهُنَّ أَن يَكْتُمْنَ مَا خَلَقَ اللّهُ فِي أَرْحَامِهِنَّ إِن كُنَّ يُؤْمِنَّ بِاللّهِ وَالْيَوْمِ الآخِرِ “Eğer Allah’a ve ahiret gününe inanıyorlarsa, Allah’ın kendi rahimlerinde yarattığını gizlemeleri onlara helâl olmaz.”
Allahın rahimlerde yarattığı, çocuktur. Boşanmış kadın hamile ise, bunu gizlemesi uygun değildir.
Veya bundan murat iddetini bir an önce tamamlamak arzusuyla veya erkeğin dönüş hakkını ibtal için hayızı henüz bitmediği hâlde bitmiş gibi göstermenin yasaklanması da olabilir.
Ayette, iddetin bitimi hususunda kadının sözünün kabulüne bir delil vardır.
Ayetten murat “eğer Allaha ve ahiret gününe inanmıyorlarsa, Allahın rahimlerinde yarattığını gizlemeleri helâl olur” manası olmayıp, böyle bir hareketin imana aykırı olduğuna tenbihte bulunmaktır. Mü’min böyle bir şeye cüret etmez ve böyle yapması uygun da olmaz.
وَبُعُولَتُهُنَّ أَحَقُّ بِرَدِّهِنَّ فِي ذَلِكَ إِنْ أَرَادُواْ إِصْلاَحًا “Kocaları, bu süre içinde barışmak isterlerse, onları geri almağa daha çok hak sahibidirler.”
Kocaları onları nikâhlamakta ve kendilerine dönmekte en hak sahibi kimselerdir. Lakin bu durum, sonraki ayetten de anlaşıldığı üzere, boşamanın “ricî talak” yani tekrar hanımına dönülebilir bir boşama olması gerekir.
“Barışmak isterlerse”
Kocalar bu şekilde hanımlarına dönmekte hanımlarının zararını değil, iyiliğini isterlerse, evliliği devam ettirirler.
Bundan murat, dönmek için ıslah kasdının şart olması olmayıp, böyle olması gerektiğine bir teşvik ve zarar kasdından da men etmektir.
وَلَهُنَّ مِثْلُ الَّذِي عَلَيْهِنَّ بِالْمَعْرُوفِ “Kadınların, (eşlerine karşı) sorumlulukları olduğu kadar, marûf bir şekilde hakları vardır.”
Erkeklerin kadınlar üzerinde hakları olduğu gibi, kadınların da erkekler üzerinde hakları vardır.
وَلِلرِّجَالِ عَلَيْهِنَّ دَرَجَةٌ “Yalnız erkeklerin kadınlar üzerinde bir derece farkı vardır.”
Erkeklerin kadınlar üzerinde hakta ziyadelik ve üstünlükleri vardır. Çünkü erkeklerin hukuku, zâtları ile ilgili iken kadınların hukuku, onlarla ilgili mehir, onlara yetecek şekilde giyim ve yiyecek, günlerine riayet ve infaktır.
وَاللّهُ عَزِيزٌ حَكُيمٌ “Allah, Azîz – Hakîm’dir.”
Allah Aziz’dir, hükümlerine muhalefet edenden intikam almaya kâdirdir. Hakîm’dir; böyle hükümleri nice hikmet ve maslahatlar için koyar.
229- الطَّلاَقُ مَرَّتَانِ “Boşama iki defadır.”
Tekrar dönülebilen boşama (ric’î talak) iki defadır. Hz. Peygambere ayetle ilgili “üçüncü boşama nerede?” diye soruldu. O da, ayetin devamındaki “…ya da güzellikle salıvermektir” kısmını okudu.
Denildi ki: Ayetin manası, şer’î boşama bir defada bütün bağları koparmak değil, bunları birer birer kullanmaktır. Bundan dolayı Hanefiler iki veya üç boşamayı birden yapmayı “bid’a” olarak değerlendirdiler.[1>
فَإِمْسَاكٌ بِمَعْرُوفٍ أَوْ تَسْرِيحٌ بِإِحْسَانٍ “Sonrası, ya iyilikle geçinmek, ya da güzellikle salıvermektir.”
“Güzellikle salıvermek”, erkeğin üçüncü boşama hakkını da kullanmasıdır. Bunu, ya boşadığını ifade ile veya süresi içinde hanımına dönmemekle yapar.
وَلاَ يَحِلُّ لَكُمْ أَن تَأْخُذُواْ مِمَّا آتَيْتُمُوهُنَّ شَيْئًا إِلاَّ أَن يَخَافَا أَلاَّ يُقِيمَا حُدُودَ اللّهِ “(Evlilikte) tarafların Allah’ın belirlediği ölçüleri koruyamama endişeleri dışında, kadınlara verdiklerinizden (boşama esnasında) bir şeyi geri almanız, sizin için helâl olmaz.”
Sebeb-i Nüzûl
Rivayete göre, Abdullah Bin Übey Bin Selûl’ün kızı Cemîle, kocası Sabit Bin Kays ile problem yaşıyordu.. Hz. Peygambere gelip şöyle dedi: “Ben ve Sabitin başını hiçbir şey bir araya getiremiyor. (Onunla baş başa olamıyoruz.) Vallahi O’nu dininde ve ahlâkında ayıplamıyorum. Lakin, İslâmda iken küfre düşmekten korkuyorum, Ona buğzetmekten kendimi alamıyorum. Ben dışarıya baktığımda onu bir grup adamla beraber gördüm. Baktım ki, onların içinde en siyah, en kısa ve en çirkin olanı benim kocam.”
Bunun üzerine, üstteki ayet nazil oldu. Sabit’in mehir olarak verdiği bahçeyi, boşanma karşılığı olarak geri verdi.
Ayetteki hitap hâkimleredir, alma ve vermenin isnadı onlaradır. Çünkü onlar, kadın ve erkeğin müracaatı durumunda âmir konumundadırlar.
Hitabın eşlere olduğu, bundan sonrasının hâkimlere baktığı da söylenmiştir. Ama bu, meşhur kıraate göre olan nazmı (ayetin dizilişini) teşviş eder.
فَإِنْ خِفْتُمْ أَلاَّ يُقِيمَا حُدُودَ اللّهِ فَلاَ جُنَاحَ عَلَيْهِمَا فِيمَا افْتَدَتْ بِهِ “Eğer onlar Allah’ın belirlediği ölçüleri gözetmeyecekler diye endişe ederseniz, o zaman kadının (boşanmak için) bedel vermesinde ikisine de günah yoktur.”
Ey hâkimler, onların Allah’ın hududunu koruyamayacaklarından korkarsanız, bu durumda erkeğin kadından fidye olarak aldığında ve kadının da bunu vermesinde onlara bir günah yoktur, yapabilirler.
تِلْكَ حُدُودُ اللّهِ “Bunlar Allah’ın sınırlarıdır.”
فَلاَ تَعْتَدُوهَا “Sakın bunları aşmayın.”
وَمَن يَتَعَدَّ حُدُودَ اللّهِ فَأُوْلَئِكَ هُمُ الظَّالِمُونَ “Kim Allah’ın sınırlarını aşarsa, onlar zalimlerin ta kendileridir.”
Yasaktan sonra tehdidin gelmesi, tehdidi daha etkili hâle getirir.
Bil ki, ayetin zâhiri, bu şekilde bir bedel vererek kadının boşanma durumunun ancak bir hoşnutsuzluk ve aralarında şiddetli bir geçimsizlik durumunda caiz olduğuna delâlet eder. Yoksa, kocasının verdiklerinin tamamını geri verse ve hatta ilâvede de bulunsa, yine olmaz. Hz. Peygamberin sözü bunu teyid eder: “Hangi kadın bir zor görmeden kocasından boşanmak isterse, ona cennetin kokusu haram olsun”
Biraz önce bahsi geçen sahabî kadın Cemîlenin, kocasından boşanma talebi olayında, rivayette şunlar da yer alır: Hz. Peygamber Cemileye sorar: “Kocana, sana mehir olarak verdiği bahçeyi geri iade eder misin?”
Kadın şöyle cevap verir: “Evet, fazlasını bile veririm.” Hz. Peygamber şöyle buyurur: “Fazlasına lüzum yok, ama bahçeyi iade et.”
Ekser âlimler, kadının boşanma karşılığında bedel vermesini kerih gördüler, lakin hüküm olarak da uygulanır olduğunu ifade ettiler. Çünkü akitten men etmek, onun fesadına delâlet etmez.
Ve bu şekilde boşanmada, kocaya iade edilene “fidye” lafzı kullanılır.
230- فَإِن طَلَّقَهَا فَلاَ تَحِلُّ لَهُ مِن بَعْدُ حَتَّىَ تَنكِحَ زَوْجًا غَيْرَهُ “Eğer erkek karısını (üçüncü defa) boşarsa, onun dışında bir başka kocayla nikâhlanmadıkça kadın ona helâl olmaz.”
Yani, koca iki defa boşama hakkını kullandıktan sonra son hakkını da kullanarak hanımını boşasa, artık hanımı ona yabancı olur.
Acaba kocanın eski hanımına dönebilmesi için, onun bir başkasıyla sadece akit yapıp boşaması yeterli midir, yoksa aile hayatı yaşamaları şart mıdır?
İbnu Müseyyib gibi, ayetin zâhirine göre sadece akdin yeterli olduğunu söyleyenler olmuşsa da, cumhur (âlimlerin çoğu) aile hayatı yaşamadan bunun yeterli olmadığında ittifak etmişlerdir. Çünkü, şöyle rivayet vardır:
Rufae’nin hanımı ile Hz. Peygamber arasında şöyle bir muhavere olur:
-Rufae beni boşadı, AbdurRahmân Bin Zübeyr benimle evlendi. Ancak onunki elbise püskülü gibi (iktidarsız).
-Rufae’ye dönmek ister misin?
-Evet, isterim.
-Olur ama, sen şimdiki kocanın balcığını, o da senin balcığını tatmadan bu iş olmaz.”
Bu durumda ayet mutlaktır, hadis onu kayıtlamıştır.
Bu hükmün hikmeti, insanların boşanmaya heveslenmelerini ve üç defa boşadığı hanımına kolayca dönmelerini önlemektir. Ekser âlimler nezdinde, eski kocasına dönmek isteyen hanımın göstermelik bir evlilik yapıp boşanması ve bu şekilde eski kocasına helâl hâle gelmesi (hulle), fasiddir. Ebu Hanife, kerih görmekle beraber caiz olduğuna hükmetti. Hz. Peygamber, bu şekilde hulle yaptıran eski kocayı ve ona âlet olan erkeği lânetlemiştir.
فَإِن طَلَّقَهَا فَلاَ جُنَاحَ عَلَيْهِمَا أَن يَتَرَاجَعَا إِن ظَنَّا أَن يُقِيمَا حُدُودَ اللّهِ “(Bu koca da) onu boşadığı takdirde, onlar (kadın ile ilk kocası) Allah’ın koyduğu ölçüleri gözetebileceklerini zannederlerse tekrar birbirlerine dönüp evlenmelerinde bir günah yoktur.”
Eğer Allahın sınırlarını belirlediği aile hukukuna riayet edebileceklerini zann-ı galiple sanırlarsa, tekrar birbirleriyle evlenmelerinde bir beis yoktur.
Ayette geçen “zan” kelimesini “eğer bilirlerse” şeklinde açıklamak doğru değildir. Çünkü işlerin akıbeti gayptır; zannedilir, ama bilinmez.
وَتِلْكَ حُدُودُ اللّهِ “İşte bunlar Allah’ın sınırlarıdır.”
يُبَيِّنُهَا لِقَوْمٍ يَعْلَمُونَ “Bilen bir kavim için onları beyan ediyor.”
231- وَإِذَا طَلَّقْتُمُ النَّسَاء فَبَلَغْنَ أَجَلَهُنَّ فَأَمْسِكُوهُنَّ بِمَعْرُوفٍ أَوْ سَرِّحُوهُنَّ بِمَعْرُوفٍ “Kadınları boşadığınız ve onlar da bekleme sürelerini bitirdikleri zaman, ya onları marûf bir şekilde tutun yahut güzellikle boşayın.”
Ayet metninde geçen ecel’den murat, iddettir. Ecel kelimesi hem müddet, hem de bunun sonu anlamında kullanılır. Böylece hem insan ömrü için, hem de ömrün sonu olan ölüm için kullanılır.
Çünkü iddet müddeti bittikten sonra, kişi artık hanımını tutma yetkisine sahip değildir, birbirlerine yabancı olurlar. Ayetin manası şöyledir:
Kadınlarınızı boşayıp da iddetleri dolduğunda ya onlara zarar vermeden evliliğe geri dönün, veya onları bırakın, uzatma olmadan iddetleri sona ersin.
Görüldüğü gibi burada daha önce geçen bir hüküm yeniden ifade edilmiştir. Bunda, hükme ihtimam göstermek vardır.
وَلاَ تُمْسِكُوهُنَّ ضِرَارًا لَّتَعْتَدُواْ “Haklarına tecavüz edip zarar vermek için onları tutmayın.”
Zarar vermek, hayatı işkenceye çevirmek için onlara geri dönmeyin.
Bu, şu şekilde olabilir: Hanımını boşayan koca, hanımın iddeti biteceği zaman onunla beraber olur, böylece onun bekleyeceği süreyi uzatır. Niyeti ise geçinmek değil, sırf zarar vermektir, zulmetmektir veya onu mehri iade etmeye zorlamaktır.
وَمَن يَفْعَلْ ذَلِكَ فَقَدْ ظَلَمَ نَفْسَهُ “Kim böyle yaparsa kendine zulmetmiş olur.”
Böyle yapan kimse, kendini azaba maruz bırakmakla nefsine zulmetmiş olur.
وَلاَ تَتَّخِذُوَاْ آيَاتِ اللّهِ هُزُوًا “Allah’ın âyetlerini eğlenceye almayın.”
Allahın ayetlerini yüz çevirerek ve onlardaki hükümlere karşı gevşeklik göstererek hafife almayın.
Bunda, zıddıyla bir emir vardır: Yani, “Allahın ayetlerini ciddiye alın.”
Sebeb-i Nüzûl
Rivayete göre, bazıları evleniyor, boşuyor, köleyi azat ediyor, ardından da “şaka yaptım” diyordu. Bunun üzerine ayet nazil oldu.
Hz. Peygamber şöyle buyurur:
“Üç şey vardır ki, bunların ciddisi de ciddi, şakası da ciddidir:
-Boşama.
-Evlenme.
-Köle azat etme.”
وَاذْكُرُواْ نِعْمَتَ اللّهِ عَلَيْكُمْ وَمَا أَنزَلَ عَلَيْكُمْ مِّنَ الْكِتَابِ وَالْحِكْمَةِ يَعِظُكُم بِهِ “Allah’ın üzerinizdeki nimetini, size öğüt vermek için indirdiği Kitab’ı ve hikmeti hatırlayın.”
Bu nimetlerden biri hidayet, bir başkası Hz. Peygamberin gönderilmesidir. Bunlara mukabil şükürle ve hakkını vermekle mukabelede bulunun.
“İndirdiği Kitab’ı ve hikmeti hatırlayın.”
Bunlar da Allahın nimetinden olmakla beraber, Kur’an ve sünnetin ayrıca belirtilmesi, bunların şerefini izhar etmek içindir.
وَاتَّقُواْ اللّهَ “Allah’tan korkun.”
وَاعْلَمُواْ أَنَّ اللّهَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ “Ve bilin ki, Allah her şeyi hakkıyla bilendir.”
Ayetin bu kısmı, hem te’kid, hem de tehdittir.
232- وَإِذَا طَلَّقْتُمُ النِّسَاء فَبَلَغْنَ أَجَلَهُنَّ فَلاَ تَعْضُلُوهُنَّ أَن يَنكِحْنَ أَزْوَاجَهُنَّ إِذَا تَرَاضَوْاْ بَيْنَهُم بِالْمَعْرُوفِ “Kadınları boşadığınız ve onlar da bekleme sürelerini bitirdikleri zaman, kendi aralarında marûf bir şekilde karşılıklı rıza ile anlaştıkları takdirde, (eski eşleriyle) evlenmelerine engel olmayın.”
Ayette kendilerine hitap edilenler, kadının velileridir.
Sebeb-i Nüzûl
Rivayete göre, Ma’kil Bin Yesar, kız kardeşi eski kocasına dönmek isteyip, o da engel olduğunda bu ayet nazil oldu.
Buna göre, kadın evliliğe tek başına karar vermeye yetkili olamaz. Çünkü bunu yapabilseydi, velisinin engel olmasının bir manası kalmazdı. Ayette nikâhın kadınlara nispet edilmesi buna engel değildir. Çünkü nikâh, neticede onların da iznine bağlı bir olaydır.
Ayette eski kocalarının hanımlarına artık karışmaması gerektiği, taşkınlık yaparak ve zor kullanarak başkalarıyla evlenmelerine engel olmamaları da nazara verildiği söylenmiştir.
Ayette “marûf bir şekilde” denilmesi, “dinin uygun gördüğü ve mürüvvetin istihsan ettiği şekilde” anlamına gelir. Bunda, erkeğin kadına küfüv, yani denk olmadığı durumda, kadının velisinin engel olmasının yasak olmadığına bir delâlet vardır.
ذَلِكَ يُوعَظُ بِهِ مَن كَانَ مِنكُمْ يُؤْمِنُ بِاللّهِ وَالْيَوْمِ الآخِرِ “İşte bununla içinizden Allah’a ve ahiret gününe iman edenlere öğüt verilmektedir.”
Burada “işte bununla” ile işaret edilen, zikri geçen hükümlerdir.
Hitap ise herkesedir.
Veya “Ey Peygamber! Kadınları boşadığınızda onları iddetleri içinde boşayın.” (Talak, 1) ayetinde olduğu gibi Hz. Peygamberedir. Bu durumda, işaret edilen bu durumun herkesin kolayca tasavvur edemeyeceği bir durum olduğuna delâlet olur.
“İçinizden Allah’a ve ahiret gününe iman edenlere öğüt verilmektedir.”
Çünkü bundan öğüt alan ve fayda bulan, iman eden kimselerdir.
ذَلِكُمْ أَزْكَى لَكُمْ وَأَطْهَرُ “Bu, sizin için daha hayırlı ve daha temizdir.”
Bunları uygulamak sizin için daha faydalı ve günah kirlerinden daha temizdir.
وَاللّهُ يَعْلَمُ وَأَنتُمْ لاَ تَعْلَمُونَ “Allah bilir, siz bilmezsiniz.”
Allah, kendisinde fayda ve salah olanları bilir, siz ise ilminizin azlığı sebebiyle bilmezsiniz.
233-وَالْوَالِدَاتُ يُرْضِعْنَ أَوْلاَدَهُنَّ حَوْلَيْنِ كَامِلَيْنِ “Anneler çocuklarını tam iki yıl emzirirler.”
Ayette “emzirirler” derken “emzirsinler” manası kastedilmiştir. Buradaki emir, vücub değil, mendubiyet ifade eder.
Ancak,
-Çocuğu annesinden başkası emzirmiyorsa,
-Süt anne bulunmamışsa,
-Baba, süt masrafını karşılayamıyorsa, o zaman “emzirsinler” emri vücub ifade eder.
Ayetteki “anneler” ifadesi, hem boşanmış hanımları, hem de evli hanımları içine alır.
Bazıları, daha evvelinde boşanmış hanımlardan söz edildiği için, ayetin bunlarla alâkalı olduğunu söyler.
“Tam İki Yıl”
Bu konuda bazıları gevşeklik gösterebileceklerinden “tam iki yıl” denilerek te’kid yapıldı.
لِمَنْ أَرَادَ أَن يُتِمَّ الرَّضَاعَةَ “Bu, emzirmeyi tamamlamak isteyenler içindir.”
Bu hüküm, çocuğun süt emmesini tam yapmak isteyen kimseler içindir.
Ayetin bu kısmı babalara bakıyor da olabilir. Çünkü çocuğun nafakası gibi, süt emmesini temin de babaya aittir. Anne, bunu baba namına yapar.
Ayet, emzirmenin nihaî süresinin iki yıl olduğuna, bu iki yıldan sonrasına itibar edilmediğine ve bu süreden daha az süt emzirtmenin de caiz olduğuna bir delildir.
وَعلَى الْمَوْلُودِ لَهُ رِزْقُهُنَّ وَكِسْوَتُهُنَّ بِالْمَعْرُوفِ “Onların (annelerin) yiyeceği, giyeceği, marûf bir şekilde babaya aittir.”
Ayet metninde doğrudan “babaya” demek yerine “çocuk kendisine ait olana” denilmesi, çocuğun babaya ait olmasından ve ona nispet edilmesindendir. İbarenin böyle kullanılması, çocuğun süt meselesinin babaya ait olduğunu ve emzirme masraflarını onun üstlenmesi gerektiğine bir işarettir.
Boşanmış olan kadınlar, bebeklerini iki yıl emzirirler. Bu kadınların rızkı ve elbise masrafları, bu süre içinde babaya aittir. Bu, hâkimin görüşüne ve babanın da imkânlarına göre marûf bir şekilde belirlenir.
Acaba anneye çocuğu emzirmekten dolayı ücret verilir mi? İmam-ı Şafiî bunu caiz görür. Ebu Hanife ise, evli oldukları sürece veya nikâh bağı tam bitmemiş iddet bekleme süresinde bunu caiz görmez.
لاَ تُكَلَّفُ نَفْسٌ إِلاَّ وُسْعَهَا “Hiç kimseye gücünün üstünde bir sorumluluk yüklenmez.”
Ayetin bu kısmı, babaya düşen nafaka masrafının illetini gösterir ve ayetin öncesinde yer alan “marûf bir şekilde” ibaresini kayıtlar. Yani, babaya düşen görev, imkânları nispetinde olacaktır.
Bu, aynı zamanda Allahu Teâlânın kimseye gücünün fevkinde teklifte bulunmadığına da bir delildir. Ama bu, böyle bir teklifin mümkün oluşuna engel değildir.
لاَ تُضَآرَّ وَالِدَةٌ بِوَلَدِهَا “Çocuğu sebebiyle hiç bir anne zarara sokulmasın.”
وَلاَ مَوْلُودٌ لَّهُ بِوَلَدِهِ “Çocuğu sebebiyle hiç bir baba da.”
Ayetin önceki kısmını tafsil eder ve o manayı yerleştirir. Yani, iki taraf da birbirine gücünün üstünde bir mükellefiyet yüklemesin, çocuk sebebiyle birbirini zarara sokmasın.
Ayetlerde çocuğun bazan anneye, bazan da babaya nisbet edilmesi, anne-babanın çocuğa şefkatini celb içindir. Onun faydasını düşünmek ve ona acımak hususunda ortak hareket etmeleri gerektiğine, birinin veya her ikisinin çocuktan dolayı zarar görmemesinin lüzumuna bir uyarıdır.
وَعَلَى الْوَارِثِ مِثْلُ ذَلِكَ “(Baba ölmüşse) mirasçı da aynı şeyle sorumludur.”
Babanın ölümü durumunda, boşanmış hanımın süt emzirme masrafı, rızkı ve elbisesi, babanın varisine aittir.
فَإِنْ أَرَادَا فِصَالاً عَن تَرَاضٍ مِّنْهُمَا وَتَشَاوُرٍ فَلاَ جُنَاحَ عَلَيْهِمَا “Eğer (anne ve baba) kendi aralarında karşılıklı rıza ve danışma sonucu (iki yıl dolmadan) çocuğu sütten kesmek isterlerse, onlara günah yoktur.”
Anne-baba, karşılıklı rıza ile isterlerse iki yıl tamam olmadan çocuğu sütten kesebilirler. Ancak bu, karşılıklı rıza ile olmalı, tek taraflı yapılmamalıdır.
وَإِنْ أَرَدتُّمْ أَن تَسْتَرْضِعُواْ أَوْلاَدَكُمْ فَلاَ جُنَاحَ عَلَيْكُمْ إِذَا سَلَّمْتُم مَّآ آتَيْتُم بِالْمَعْرُوفِ “Eğer çocuklarınızı (bir sütanneye) emzirtmek isterseniz, marûf bir şekilde vereceğiniz ücreti güzelce ödediğiniz takdirde size bir günah yoktur.”
وَاتَّقُواْ اللّهَ “Allah’tan korkun.”
Çocuklar ve süt annelerle ilgili Allahın koyduğu bu esasları korumada hassas olun.
وَاعْلَمُواْ أَنَّ اللّهَ بِمَا تَعْمَلُونَ بَصِيرٌ “Ve bilin ki, Allah, yapmakta olduklarınızı hakkıyla görendir.”
Ayet, hem ilâhî emirleri yerine getirmeye bir teşvik, hem de bu emirlere muhalefet edenlere bir tehdittir.
234- وَالَّذِينَ يُتَوَفَّوْنَ مِنكُمْ وَيَذَرُونَ أَزْوَاجًا يَتَرَبَّصْنَ بِأَنفُسِهِنَّ أَرْبَعَةَ أَشْهُرٍ وَعَشْرًا “İçinizden ölenlerin geride bıraktıkları eşleri, kendi kendilerine dört ay on gün (iddet) beklerler.”
Kocası ölen kadının dört ay on gün beklemesi, hamile olup olmadığının netleşmesi içindir. Ana rahmindeki cenin eğer erkekse üç ayda kıpırdamaya başlar, kız ise bu süre dört aya çıkar. Böylece ayette en uzun süre nazar-ı itibara alınmıştır. Ayrıca on gün de ilave edilmesi, hareketin ilk günlerinin tam hissedilmeme ihtimalini kaldırmak içindir.
Ayette lafzın genel gelişi, İmam-ı Şafiînin dediği gibi Müslüman hanımla ehl-i kitap hanımın, Asamm’ın dediği gibi de hür ile köle hanımın, hamile ile hamile olmayanın bu meselede eşit olmasını iktiza eder. Lakin içtihad, köle hanım için bu müddetin dört ay on gün olmayıp yarısı olduğu şeklindedir.
Hamile olan için bekleme müddeti ise, “Hamile olanların bekleme süresi ise, doğum yapmalarıdır.” (Talak, 4) de ifade edildiği üzere, çocuklarını dünyaya getirmektir.
Hz. Ali ve İbnu Abbas, hamile kadın için çocuğunu dünyaya getirmek veya dört ay on gün beklemek şıklarından hangisi daha uzunsa ihtiyaten onun esas alınması gerektiğini söylerler.
فَإِذَا بَلَغْنَ أَجَلَهُنَّ فَلاَ جُنَاحَ عَلَيْكُمْ فِيمَا فَعَلْنَ فِي أَنفُسِهِنَّ بِالْمَعْرُوفِ “Sürelerini bitirince, kendi başlarına marûf bir şekilde yaptıklarında size bir günah yoktur.”
Ayette hitap, hem idarecilere, hem de bütün Müslümanlaradır. Kadın iddet müddeti bittiğinde, başkasıyla evlenmek için görüşmek gibi iddet süresince kendisine yasak olan durumlardan sıyrılır.
Ancak bunu yaparken dinin ölçüleri çerçevesinde hareket etmesi lazımdır. Ölçüleri aştığında, idarecilerin ve çevresinin onu yanlış tavırlardan alıkoymaları gerekir, bunu yapmazlarsa vebal altında kalırlar.
وَاللّهُ بِمَا تَعْمَلُونَ خَبِيرٌ “Allah, yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.”
Allah yaptıklarınızdan haberdardır ve ona göre karşılığını verir.
235- وَلاَ جُنَاحَ عَلَيْكُمْ فِيمَا عَرَّضْتُم بِهِ مِنْ خِطْبَةِ النِّسَاء أَوْ أَكْنَنتُمْ فِي أَنفُسِكُمْ “(Vefat iddeti beklemekte olan) kadınlara kendileri ile evlenmek istediğinizi tariz ile (üstü kapalı olarak) söylemenizde veya bu isteğinizi içinizde saklamanızda sizin için bir günah yoktur.”
Burada ifade edilen tariz, hakikat ve mecaz olmadan maksada işarette bulunmak, hafiften hissettirmektir. “Sana bir selam vereyim diye geldim” demek gibi.
Kinaye ise, bir şeyin levazımını ve tevabiini zikrederek delalette bulunmaktır. Mesela, uzun boylu kimseye “kılıcının kını uzun”, misafirperver insana “külü çok” denilmesi gibi.
Ayette durumu ifade edilen kadınlar, kocasının vefatı dolayısıyla iddet bekleyen kadınlardır. Ona talip olduğunu tariz yollu söylemek ise “güzelsin, cömertsin” gibi ifadeler kullanmaktır.
Kalbinizde gizleyip açıktan veya tariz yollu bir şey dememenizde de bir günah yoktur.
عَلِمَ اللّهُ أَنَّكُمْ سَتَذْكُرُونَهُنَّ “Allah biliyor ki, siz onlara bunu söyleyeceksiniz.”
Allah biliyor ki, onlarla ilgili olarak sükût etmeye ve istekli olduğunuzu gizlemeye sabredemeyeceksiniz. Bu ifadede, onları bir nevi kınama vardır.
وَلَكِن لاَّ تُوَاعِدُوهُنَّ سِرًّا إِلاَّ أَن تَقُولُواْ قَوْلاً مَّعْرُوفًا “Marûf bir söz söylemeniz dışında, sakın onlarla gizliden gizliye buluşma yönünde sözleşmeyin.”
Onlardan söz edebilirsiniz, ama evlilik veya ilişki hususunda birbirinize randevu vermeyin.
Burada ifade edilen “marûf söz” açıktan değil, üstü kapalı bir şekilde evlenme arzusunu çıtlatmaktır. Ayette, kocası ölmüş kadına henüz iddet hâli devam ederken açıktan talip olmanın haramlığına, üstü kapalı hissettirmenin ise caiz olduğuna bir delil vardır. Kocasından bain talakla ayrılmış olan kadına, iddet hâli devam ederken talip olduğunu hissettirmenin caiz olup olmaması ise ihtilaflıdır. Ama daha zâhir olan durum, bunun caiz olmasıdır.
وَلاَ تَعْزِمُواْ عُقْدَةَ النِّكَاحِ حَتَّىَ يَبْلُغَ الْكِتَابُ أَجَلَهُ “Bekleme müddeti bitinceye kadar da nikâh yapmaya kalkışmayın.”
وَاعْلَمُواْ أَنَّ اللّهَ يَعْلَمُ مَا فِي أَنفُسِكُمْ “Bilin ki, Allah içinizden geçeni hakkıyla bilir.”
فَاحْذَرُوهُ “Onun için (Allah’a karşı gelmekten) sakının” وَاعْلَمُواْ أَنَّ اللّهَ غَفُورٌ حَلِيمٌ “Ve bilin ki Allah gerçekten Ğafur – Halîm’dir.”
Allah, Gafur’dur boşanmış hanımla evlenmeye azmetmiş, ama Allah korkusundan bir şey dememiş olanı bağışlar, Halîm’dir, ceza vermekte acele etmez.
236- لاَّ جُنَاحَ عَلَيْكُمْ إِن طَلَّقْتُمُ النِّسَاء مَا لَمْ تَمَسُّوهُنُّ أَوْ تَفْرِضُواْ لَهُنَّ فَرِيضَةً “Kendilerine el sürmeden ya da mehir belirlemeden kadınları boşarsanız size bir günah yoktur.”
َّنُهوُعِّتَمَو “(Bu durumda) onlara mal verip faydalandırın.”
Kişi, hanımıyla teması olmadan onu boşarsa, mehir olarak bir şey kararlaştırılmamış ise, boşadığı hanımına bir miktar mal verir.
وَمَتِّعُوهُنَّ عَلَى الْمُوسِعِ قَدَرُهُ وَعَلَى الْمُقْتِرِ قَدْرُهُ مَتَاعًا بِالْمَعْرُوفِ “Geniş imkanı olan hâline göre, eli dar olan da haline göre marûf bir şekilde faydalandırmalıdır.”
Bunun miktarını hâkim belirler. Hanımını, ona el sürmeden boşayan bir sahabiye Hz. Peygamber şöyle demiştir: “Ona bir miktar ikramda bulun.”
حَقًّا عَلَى الْمُحْسِنِينَ “Bu, muhsin olanlar üzerinde bir borçtur.”
Cenab-ı Hakkın, bu hükmü uygulayacaklara, daha yapmadan “muhsinler, yani “iyi iş yapanlar” ünvanı vermesi, onları böyle olmaya teşvik içindir.
237- وَإِن طَلَّقْتُمُوهُنَّ مِن قَبْلِ أَن تَمَسُّوهُنَّ وَقَدْ فَرَضْتُمْ لَهُنَّ فَرِيضَةً فَنِصْفُ مَا فَرَضْتُمْ “Eğer onlara mehir belirlemiş olarak kendilerine el sürmeden onları boşarsanız, tespit ettiğiniz mehrin yarısı onlarındır.”
Önceki ayette mehri belirlenmemiş kadını cinsî beraberlik olmadan boşama durumu ele alınmıştı. Bu ayette de mehri belirlenmiş kadını boşama durumu ele alındı. Bu durumda, belirlenmiş olan mehrin yarısı verilir.
إَلاَّ أَن يَعْفُونَ أَوْ يَعْفُوَ الَّذِي بِيَدِهِ عُقْدَةُ النِّكَاحِ “Ancak kadının, ya da nikâh bağı elinde bulunanın (kocanın) paylarından vazgeçmesi başka.”
وَأَن تَعْفُواْ أَقْرَبُ لِلتَّقْوَى “Bununla birlikte (ey erkekler), sizin vazgeçmeniz takvaya daha yakındır.”
وَلاَ تَنسَوُاْ الْفَضْلَ بَيْنَكُمْ “Aranızdaki fazileti unutmayın.”
Hanımına el sürmeden boşayan kimse, mehrin yarısını geri alma hakkına sahip iken bunu almazsa, hakkını bağışlamış olur. Cübeyr Bin Mut’im bir hanımla evlenir, ama ilişkiye girmeden onu boşar. Belirledikleri mehrin tamamını verir ve “ayette bildirilen hakkından vazgeçmeye ben daha layıkım” der.
إِنَّ اللّهَ بِمَا تَعْمَلُونَ بَصِيرٌ “Şüphesiz Allah, yaptıklarınızı hakkıyla görendir.”
Sizin onlara ikramınızı ve ihsanınızı elbette zâyi etmez.
238- حَافِظُواْ عَلَى الصَّلَوَاتِ “Namazlara devam edin.”
Namazlarını vaktinde kılın ve aksatmayın.
Bu ayetin evlat ve aile hayatı ile ilgili ayetler arasında ele alınması, insanların bu işlerle uğraşırken namazdan geri kalmamaları içindir.
والصَّلاَةِ الْوُسْطَى “Özellikle de salat-ı vustaya (orta namaza).”
Salat-ı Vusta
Bir rivayette, salât-ı vusta ikindi namazı olarak ifade edilir. Şöyle ki:
Müslümanlar Hendek savaşında ikindi namazı kılacak vakit bulamayınca Hz. Peygamber şöyle der: “Bizi salât-ı vusta olan ikindiden alıkoydular. Allah evlerini ateşle doldursun.”
İkindi namazının salât-ı vusta olarak ifade edilişi, insanların o vakitte genelde işlerine dalmaları ve bir de gündüz ve gece meleklerinin o vakitte nöbeti birbirlerinden devralmaları sebebiyledir.
Denildi ki: Salât-ı vusta öğle namazıdır. Çünkü gündüzün ortasındadır ve insanlara da çok meşakkatli gelir. Hz. Peygamber (asm) “işlerin en hayırlısı, en zahmetli olandır” buyurmuştur.
Salât-ı vustanın sabah namazı olduğu da söylenir. Çünkü iki gündüz ve iki gece namazının ortasında yer alır. Ayrıca, ayette sabah namazının meşhud olduğu ifade edilmiştir.
Salât-ı vustanın akşam namazı olduğu da söylenmiştir. Çünkü farz olan rekat sayısı iki ile dört arasında olan üç rekattır.
Yatsı olduğu da söylenmiştir. Çünkü gecenin iki ucunda yer alan ve cehri okunan akşam ile yatsı ortasında yer almıştır.
Hz. Aişe, Hz. Peygamberin salât-ı vustayı ikindi namazı olarak ifade ettiğini söyler.
وَقُومُواْ لِلّهِ قَانِتِينَ “Allah için kıyama durun.”
Kıyamda iken Allahı zikredin.
Bunun huşu’ manası ifade ettiği de söylenmiştir. İbnu Müseyyib, bundan muradın sabah namazında kunut olduğunu söyler.
239- فَإنْ خِفْتُمْ فَرِجَالاً أَوْ رُكْبَانًا “Eğer (bir tehlikeden) korkarsanız, namazı yaya olarak veya binek üzerinde kılın.”
Düşmandan veya başka bir şeyden korkarsanız yürüyerek veya oturduğunuz yerden namaz kılınız.
Ayette, düşmanla savaş esnasında da göğüs göğüse mücadelede namazın vücubuna bir delil vardır. İmam-ı Şafiî bu görüştedir. İmam-ı Azam ise, yürürken ve göğüs göğüse çarpışmada namaz kılınmayacağını söyler.
فَإِذَا أَمِنتُمْ فَاذْكُرُواْ اللّهَ كَمَا عَلَّمَكُم مَّا لَمْ تَكُونُواْ تَعْلَمُونَ “Emin olduğunuzda ise, bilmediklerinizi size öğrettiği şekilde Allah’ı zikredin.”
Emin olduğunuzda ise, namazlarınızı normal kılınız.
Veya “Allahı zikredin” ifadesinden murat, “size verdiği emniyet nimetine mukabil Allaha şükrediniz” manası da olabilir.
240 - وَالَّذِينَ يُتَوَفَّوْنَ مِنكُمْ وَيَذَرُونَ أَزْوَاجًا وَصِيَّةً لِّأَزْوَاجِهِم مَّتَاعًا إِلَى الْحَوْلِ غَيْرَ إِخْرَاجٍ “İçinizden ölüp geriye dul eşler bırakan erkekler, eşleri için, evden çıkarılmaksızın bir yıla kadar geçimlerinin sağlanmasını vasiyet etsinler.”
Bu, İslamın ilk devrinde idi. Sonra (Bakara, 234) ile neshedildi. Nesheden bu ayet her ne kadar tertip itibariyle bu sûrede daha önce yer aldıysa da, nüzul itibariyle sonradır. Onlarla ilgili nafaka hükmü de, Kadına kocasının mirasından düşen miktarla da, onlarla ilgili nafaka hükmü kaldırılmıştır.[2>
فَإِنْ خَرَجْنَ فَلاَ جُنَاحَ عَلَيْكُمْ فِي مَا فَعَلْنَ فِيَ أَنفُسِهِنَّ مِن مَّعْرُوفٍ “Ama onlar kendileri çıkarlarsa, artık onların marûf bir şekilde kendileri ile ilgili olarak işlediklerinden dolayı size bir günah yoktur.”
Bu süre geçtikten sonra, kadın güzel koku sürünebilir, yas tutmayı terk edebilir.
Ayet, kocası ölen kadının devamlı onun evinde kalmak ve ona yas tutmakla mükellef olmadığına, isterse kalıp nafaka alabileceğine, isterse de çıkıp gidebileceğine delalet eder.
وَاللّهُ عَزِيزٌ حَكِيمٌ “Allah Azîz’dir – Hakîm’dir.”
Allah, emrine muhalefet edenlere karşı Azîz’dir, kulların maslahatlarını gözetmede de Hakîm’dir.
241- وَلِلْمُطَلَّقَاتِ مَتَاعٌ بِالْمَعْرُوفِ “Boşanmış kadınların marûf bir şekilde geçimlerinin sağlanması onların hakkıdır.”
حَقًّا عَلَى الْمُتَّقِينَ “Bu, müttakiler üzerinde bir borçtur.”
Cenab-ı Hak, daha önce ilişkiye girmeden boşanan hanımlara imkan nisbetinde mal verilmesini istemişti. Burada ise, ayırım yapmadan bütün boşanmış hanımlara marûf bir şekilde mal verilmesini müttakilere düşen bir görev olarak ifade etti.
Buradaki emir bazı âlimlere göre boşanan her hanıma verilmesi gereken bir hakkı ifade eder. Bazıları da bu malın verilmesinin vacip ve müstehap olduğu durumlara dikkat çeker. Bir kısmı da, bundan muradın, iddet süresince kadına verilmesi gereken nafaka olduğunu söyler.
242- كَذَلِكَ يُبَيِّنُ اللّهُ لَكُمْ آيَاتِهِ لَعَلَّكُمْ تَعْقِلُونَ “Düşünesiniz diye, Allah size âyetlerini böyle açıklar.”
Ayet, Allahu Teâlâ canibinden insanların dünya ve ahirette ihtiyaç duyacakları delil ve hükümlerin beyan edileceğine dair bir vaattir. Bunların beyan edilmesi, insanların bunları düşünüp, akıllarını bunları anlamada kullanmaları içindir.
[1> İslam dininde, erkekle kadın arasındaki nikâh bağının birden koparılması yerine üç hak verilmiştir. Bunun üçünü birden kullanmak aradaki bütün bağları kopardığından, artık karı-koca birbirine yabancıdırlar. Kadının bir başkasıyla evlenip ayrılması hâlinde yeni bir nikâhla evlenebilirler. Ama bu üç bağ, birer birer çözülürse, arada geçen sürede iki taraf hatalarını anlayabilirler ve birbirlerini özleyip nikâha ihtiyaç olmaksızın yeniden beraber olurlar.
[2> Nesh konusu, hayli tartışmalı bir konudur. Aynı sûre içinde yer alan bu iki hükmün birini nasih diğerini mensuh görmek yerine her biri kendi sınırları içinde ele alınabilir. Mesela, koca vefat ederken hanımına bir yıl yetecek şekilde nafaka verilmesini vasiyet edip, bir yıl boyunca, gelinin bulunduğu evden anne evine gönderilmemesini söyleyebilir. Hanımı ise, ya bu vasiyete göre bir yıl bekler veya isterse dört ay on gün geçtikten sonra evlenebilir.
243- أَلَمْ تَرَ إِلَى الَّذِينَ خَرَجُواْ مِن دِيَارِهِمْ وَهُمْ أُلُوفٌ حَذَرَ الْمَوْتِ “Binlerce kişi oldukları hâlde, ölüm korkusuyla yurtlarını terk edenleri görmedin mi?”
“Görmedin mi?” şeklindeki bir ifade, anlatılacak olan kıssayı bilen ehl-i kitap ve erbab-ı tarih için bir hayret uyandırma ve takrirdir. Buna muhatap olan kimse, bunu duymamış ve görmemiş ise, “görmedin mi?” diye hitap edilmesi, olayın dillere destan olacak şekilde hayret verici olduğunu gösterir.
Rivayete göre Daverdan beldesinde taun felaketi olmuş, kaçarak oradan çıkmışlardır. Allah bunları öldürmüş, sonra da Allahın kaza ve kaderinden kaçış olmadığını yakînen anlamaları için diriltmiştir.
Bir başka rivayete göre ise, bunlar İsrailoğullarından bir kavimdir. Hükümdarları bunları cihada davet etmiş, onlar ise ölüm korkusuyla kaçmışlardır. Allah bunları sekiz gün öldürdü, sonra da diriltti.
Bunların sayısı hakkında onbin, otuzbin, yetmişbin gibi farklı rivayetler vardır.
فَقَالَ لَهُمُ اللّهُ مُوتُواْ ثُمَّ أَحْيَاهُمْ “Allah, onlara “ölün” dedi, sonra da onları diriltti.”
Allahın onlara “ölün” demesi “kün feyekun” tarzındadır. Yani, hepsi bir anda Allahın emri ve dilemesiyle bir kişinin ölümü gibi sebepsiz, toplu halde öldüler.
Onlara “ölün” emrinin melek aracılığı ile olduğu söylendi. Bunun Allaha isnadı, onları korkutmak ve dehşete düşürmek içindir.
Denildi ki: Huzakyıl Peygamber Daverdan beldesine uğradı. Buradaki toptan ölen insanların kemikleri çürümüş, vücutları dağılmıştı. Onların bu haline şaştı. Allahu Teâlâ kendisine “onlara Allahın izniyle hepiniz kalkın! diye nida et” dedi. Nida edince, ölüler hep birden “Sübhanekellahümme ve bihamdike, Lailahe illa ente” yani “Allahım, Seni hamd ile tenzih ederiz. Senden başka ilah yok” diyerek ayağa kalktılar.
Bu kıssanın faydası, Müslümanları cihada teşvik ve şehit olmaya yöneltmektir. Ve onları tevekküle ve kadere teslime sevk etmektir.
إِنَّ اللّهَ لَذُو فَضْلٍ عَلَى النَّاسِ “Şüphesiz Allah, insanlara karşı lütuf sahibidir.”
Allah, ibret almaları ve kurtulmaları için onlara hayat vermekle ve bu gerçekleri görmeleri için bu kıssayı Kur’anda anlatmakla insanlara karşı büyük lütuf sahibidir.
وَلَكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لاَ يَشْكُرُونَ “Ama insanların çoğu şükretmezler.”
Lakin insanların çoğu, gerektiği gibi şükretmezler. Şükürden murat, ibret ve ders almak olması da caizdir.
244- وَقَاتِلُواْ فِي سَبِيلِ اللّهِ “Allah yolunda savaşın.”
Allahu Teâlâ, ölümden kaçışın bir çare olmadığını ve kaderin mutlaka gerçekleşeceğini beyan ettikten sonra, onlara Allah yolunda savaşı emretti. Ta ki ölüm gelecekse de Allah yolunda savaşırken gelsin, veya zafer elde etsinler, sevap kazansınlar.
وَاعْلَمُواْ أَنَّ اللّهَ سَمِيعٌ عَلِيمٌ “Ve bilin ki, şüphesiz Allah Semi’dir – Alîm’dir.”
Allah hem geri duranların hem de ileri atılanların dediklerini işitir, onların neleri gizlediklerini de bilir.
245- مَّن ذَا الَّذِي يُقْرِضُ اللّهَ قَرْضًا حَسَنًا فَيُضَاعِفَهُ لَهُ أَضْعَافًا كَثِيرَةً “Var mı Allah’a güzel bir borç verecek kimse ki, O da ona kat kat ödesin, karşılığını versin.”
“Allaha borç vermek”ten murat, kendisinden sevap beklenen ameli takdim etmeyi anlatan bir meseldir.
Bunu yaparken de ihlâsla, içinden gelerek güzel bir şekilde yapmak lazımdır. Bunun da en güzeli, cihadla ve Allah yolunda vermekte kendini gösterir.
Bunun ne kadar kat kat verileceğini Allah bilir. Bire yedi yüz şeklinde diyenler olmuştur.
وَاللّهُ يَقْبِضُ وَيَبْسُطُ “Allah daraltır ve genişletir.”
Allah, hikmeti muktezasınca bazılarına daraltır, bazılarına da genişletir.
Öyleyse size genişlik verdiği durumda cimrilik yapmayın ki, halinizi değiştirmesin.
وَإِلَيْهِ تُرْجَعُونَ “Ancak O’na döndürüleceksiniz.”
Orada size yaptıklarınıza göre karşılık verir.
246- أَلَمْ تَرَ إِلَى الْمَلإِ مِن بَنِي إِسْرَائِيلَ مِن بَعْدِ مُوسَى “Mûsâ’dan sonra İsrailoğullarından ileri gelenleri görmedin mi (ne yaptılar)?”
Ayet metninde geçen mele’, kendileriyle meşveret yapılan seçkin topluluk demektir.
إِذْ قَالُواْ لِنَبِيٍّ لَّهُمُ “Hani, peygamberlerinden birine şöyle demişlerdi:”
Bu Peygamber Hz. Yuşa’dır. Şem’un veya Samuel olduğu da söylenir.
ابْعَثْ لَنَا مَلِكًا نُّقَاتِلْ فِي سَبِيلِ اللّهِ “Bize bir melik gönder de Allah yolunda savaşalım”
Bizim için bir emîr tayin et de, onunla Allah yolunda savaşabilecek bir canlılığa kavuşalım.
قَالَ هَلْ عَسَيْتُمْ إِن كُتِبَ عَلَيْكُمُ الْقِتَالُ أَلاَّ تُقَاتِلُواْ “O da dedi: Üzerinize savaş farz kılınır da, ya savaşmayacak olursanız?”
قَالُواْ وَمَا لَنَا أَلاَّ نُقَاتِلَ فِي سَبِيلِ اللّهِ وَقَدْ أُخْرِجْنَا مِن دِيَارِنَا وَأَبْنَآئِنَا “Onlar dediler: Yurdumuzdan, çocuklarımızdan uzaklaştırılmış olduğumuz hâlde Allah yolunda niye savaşmayalım?”
Vatanımızdan çıkarılmış, çoluk çocuktan ayrı kalmış bir durumumuz varken, Allah yolunda savaştan niye korkalım, niye geri kalalım ki..?
Câlut ve onunla beraber olan Amalika, Rum Denizi sahiliyle, Mısır ve Filistin arasında yaşıyorlardı. Bunlar İsrailoğullarına galip gelmiş, yurtlarını ellerinden alıp çocuklarını köle yapmışlardı. Krallar neslinden gelen kırkdört kişi de ellerinde esir durumda idi.
فَلَمَّا كُتِبَ عَلَيْهِمُ الْقِتَالُ تَوَلَّوْاْ إِلاَّ قَلِيلاً مِّنْهُمْ “Ama onlara savaş farz kılınınca, içlerinden pek azı hariç, yüz çevirdiler.”
Bunların, Bedir ashabının sayısı kadar, yani üçyüz onüç kişi olduğu söylenir.
وَاللّهُ عَلِيمٌ بِالظَّالِمِينَ “Allah, zalimleri hakkıyla bilendir.”
Ayet, cihadı terk şeklindeki zulümlerine karşılık taraf-ı ilâhîden bir tehdittir.
247- وَقَالَ لَهُمْ نَبِيُّهُمْ “Peygamberleri onlara şöyle dedi:”
إِنَّ اللّهَ قَدْ بَعَثَ لَكُمْ طَالُوتَ مَلِكًا “Allah, size Tâlût’u hükümdar olarak gönderdi”
Tâlut, İbranice özel bir isimdir. Bunu “tûl” kelimesinden bu vezne sokmak bir zorlamadır. Sonuna tenvin almayışı, bunu gösterir.
Rivayete göre, onların peygamberi Allaha kendilerine bir emîr göndermesi için dua etti. Kendisine verilen bir asa ile emîrin belirleneceği bildirildi. Yapılan ölçümlerde bu boyda ancak Tâlut çıktı.
قَالُوَاْ أَنَّى يَكُونُ لَهُ الْمُلْكُ عَلَيْنَا “Onlar dediler: O bizim üzerimize nasıl hükümdar olabilir?”
وَنَحْنُ أَحَقُّ بِالْمُلْكِ مِنْهُ “Biz hükümdarlığa ondan daha lâyığız.”
وَلَمْ يُؤْتَ سَعَةً مِّنَ الْمَالِ “Ona maldan bir genişlik de verilmemiştir.”
Bu kavim, hem nesep hem de imkân yönüyle kendilerini emîr olmaya daha layık gördüler. Tâlut, fakir bir çiftçi veya bir işçi veya derici idi. Bünyaminin neslinden geliyordu, o nesilde peygamber gelmemişti.
قَالَ إِنَّ اللّهَ اصْطَفَاهُ عَلَيْكُمْ “Peygamberleri dedi: Şüphesiz Allah, onu sizin üzerinize seçti.”
Onlar, fakirliği ve nesebinin düşük olması sebebiyle itiraz edince, peygamberleri böyle cevap verdi:
Her şeyden önce Onun emîr olmasında temel sebep, Allahın onu seçmiş olması ve size tercih etmesidir, Allah maslahatları sizden daha iyi bilir.
وَزَادَهُ بَسْطَةً فِي الْعِلْمِ وَالْجِسْمِ “Onu bilgide ve cisimde üstün kıldı.”
İkinci olarak da ilmen seçkin ve bedenen güçlü kıldı. İlmiyle idarî işlerde başarı sağlar, bedenen göz doldurmasıyla da kalpler üzerinde daha iyi bir otorite, düşmana karşı koymada daha kuvvetli ve savaşın zorluklarında daha cesaretli olur.
وَاللّهُ يُؤْتِي مُلْكَهُ مَن يَشَاء “Allah, mülkünü dilediğine verir.”
Üçüncü olarak da, Allah mutlak manada mülkün sahibidir, dilediğine nasip eder.
وَاللّهُ وَاسِعٌ عَلِيمٌ “Allah, Vasi’ – Alîm’dir (lütfu geniştir, her şeyi bilendir).”
Dördüncü olarak ise, O’nun lütfu boldur, fakire genişlik verir, zengin kılar. O, her şeyi bilendir, görevlere kimin daha ehil olduğunu bilir.
248- وَقَالَ لَهُمْ نِبِيُّهُمْ “Peygamberleri, onlara şöyle dedi:”
Bu topluluk, Allahu Teâlânın Tâlutu seçmiş olduğuna ve onu kendilerine emîr yaptığına dair bir alâmet isteyince, peygamberleri şöyle dedi:
إِنَّ آيَةَ مُلْكِهِ أَن يَأْتِيَكُمُ التَّابُوتُ “Onun hükümdarlığının alameti, size sandığın gelmesidir.”
Onun emir oluşunun alâmeti, Tevrat sandığının size gelmesidir. Rivayete göre bu Tevrat sandığının boyu üç zira’, eni iki zira’ idi. Tahtadan olup altın yaldızlıydı.
فِيهِ سَكِينَةٌ مِّن رَّبِّكُمْ “Onda Rabbinizden bir sekine vardır.”
“Onda” derken zamir Tevrat sandığın gelmesine râci’dir. Yani, o Tevrat sandığının gelmesinde size sükûn ve itminan vardır.
Veya Tevrat sandığına da râci olabilir. Yani, o sandıkta kendisiyle sükûnet bulacağınız Tevrat bırakılmıştır. Hz. Musa savaşta bu sandığı önlerine alıyor, onu gören İsrailoğullarının nefsi sükunet buluyor, savaştan kaçmıyorlardı.
Bununla alakalı şöyle denildi: Bu sandıkta zeberced veya yakuttan bir sûret vardı. Bunun başı ve kuyruğu kedi gibi idi, ayrıca iki kanadı vardı. Ses çıkarınca sandık düşman tarafına yönelir, onlar da bunu takip ederlerdi. Durduğunda onlar da durur, sükûnet bulurlar, kendilerine ilâhî yardım gelirdi.
Yine denildi ki, bu sandıkta Hz. Âdemden Hz. Muhammede kadar (aleyhimüs-selâm) peygamberlerin sûreti vardı.
Şöyle de denildi: Sandık, kalptir. Onda olan sekîne, ilim ve ihlâs gibi değerlerdir. Sandığın gelmesi, kalpte daha önce olmayan ilim ve vakarın oraya yerleşmesidir.
وَبَقِيَّةٌ مِّمَّا تَرَكَ آلُ مُوسَى وَآلُ هَارُونَ “Âl-i Musa ve Âl-i Harunun bıraktıklarından bir bakiyye vardır.”
Bunların Tevrat levhaları, Hz. Musanın asası ve elbisesi, Hz. Harunun sarığı olduğu söylenir.
Hz. Musanın ve Hz. Harunun âli, onların çocuklarıdır veya bizzat kendileridir.
Veya Benî İsrailin peygamberleridir. Çünkü onlar, bu iki peygamberin çocukları hükmündedir.
تَحْمِلُهُ الْمَلآئِكَةُ “Onu melekler getirecektir.”
Denildi ki: Allahu Teâlâ bu sandığı Hz. Musadan sonra semaya kaldırmıştı. Melekler bunu onların bakışları altında yere indirdi.
Şöyle de denildi: Bu sandık Hz. Musadan sonra İsrailoğullarının diğer peygamberlerinin yanında bulundu, bununla Allahtan fetih istiyorlardı. İsrailoğulları bozulunca kâfirler onlara galip geldi, bu sandığı aldılar. Tâlut, İsrailoğullarının başına geçince, o kâfirlere belâ isabet etti, öyle ki beş tane şehirleri helâk oldu. Bunun üzerine, bu sandıktan dolayı bu belânın başlarına geldiğini düşündüler, onu iki öküzün sırtına koydular. Melekler de o ikisini Tâlut’a doğru sevkettiler.
إِنَّ فِي ذَلِكَ لآيَةً لَّكُمْ إِن كُنتُم مُّؤْمِنِينَ “Eğer mü’min kimseler iseniz, bunda sizin için kesin bir alâmet vardır.”
Ayetin bu kısmı, onların peygamberinin sözünün devamı olabileceği gibi, Cenab-ı Hakkın onlara yönelik bir hitabı da olabilir.
249- فَلَمَّا فَصَلَ طَالُوتُ بِالْجُنُودِ قَالَ “Tâlût, ordu ile hareket edince, şöyle dedi:”
Tâlut, düşman Amalika kavmiyle savaş için ordusuyla beraber yola çıktı. Rivayete göre onlara şöyle dedi: “Benimle beraber ancak genç, dinç, kendini sırf bu işe adayanlar gelsin.” Onun seçtiklerinden seksen bin kişi gelip toplandı. Hava gayet sıcaktı. Çölde yol aldılar, Tâlut’tan, Allahın karşılarına bir nehir çıkarmasını istediler.
إِنَّ اللّهَ مُبْتَلِيكُم بِنَهَرٍ “Şüphesiz Allah, sizi bir nehirle imtihan edecektir.”
Sizin bu talebinizden dolayı, Allah sizi imtihana tâbi tutacak.
فَمَن شَرِبَ مِنْهُ فَلَيْسَ مِنِّي “Kim ondan içerse benden değildir.”
Benim safımda, benimle müttehit değildir.
وَمَن لَّمْ يَطْعَمْهُ فَإِنَّهُ مِنِّي “Kim onu tatmazsa, işte o bendendir.”
Tâlutun Allahın onları nehirle imtihan edeceğini bilmesi, ya bazı âlimlerin dediği gibi nebi olduğu için vahiyledir. Veya nebi değilse, nebînin kendisine haber vermesiyle olmuştur.
إِلاَّ مَنِ اغْتَرَفَ غُرْفَةً بِيَدِهِ “Ancak eliyle bir avuç alabilir.”
Yani, nehrin suyundan çokça almaya izin yoktur, ama bir avuç alınabilir.
فَشَرِبُواْ مِنْهُ إِلاَّ قَلِيلاً مِّنْهُمْ “İçlerinden pek azı hariç, hepsi ırmaktan içtiler.”
Bunların sayısının üçyüz onüç, üçbin, bin olduğu hakkında farklı rakamlar söylenir.
Bir avuç su ile yetinenlere o su yetti. Ama fazla içenler o suya kanmadı, nefsine mağlup olup içtikçe içtiler, yürümeye takatleri kalmayacak hâle geldiler.
Ahirete talip olan kimse için de dünya böyledir.[1>
فَلَمَّا جَاوَزَهُ هُوَ وَالَّذِينَ آمَنُواْ مَعَهُ قَالُواْ “Tâlût ve onunla beraber iman edenler ırmağı geçince, (geride kalanlar) şöyle dediler:”
لاَ طَاقَةَ لَنَا الْيَوْمَ بِجَالُوتَ وَجُنودِهِ “Bugün bizim Câlût’a ve askerlerine karşı koyacak gücümüz yok.”
Çünkü Câlutun ordusu sayıca fazla ve kuvvetli idi.
قَالَ الَّذِينَ يَظُنُّونَ أَنَّهُم مُّلاَقُوا اللّهِ “Allah’a kavuşacaklarını bilenler (ırmağı geçenler), şöyle dediler:”
Bunlardan murat,
-İçlerinden Allaha kavuşacaklarını yakînen bilen ve O’nun sevabını bekleyen ihlaslı kimseler,
-Veya yakında şehid olup Allaha kavuşacaklarını bilenler,
Veya Tâlutla beraber sebat eden o azınlıktır. Ayetin tasvirinden öyle anlaşılıyor ki, sudan bolca içenler nehri geçemediler, diğerleri ise geçti. Aralarında nehir olduğu halde bu şekilde karşılıklı konuştular.
كَم مِّن فِئَةٍ قَلِيلَةٍ غَلَبَتْ فِئَةً كَثِيرَةً بِإِذْنِ اللّهِ “Nice az topluluklar, -Allah’ın izniyle- nice çok topluluklara galip gelmişlerdir.”
وَاللّهُ مَعَ الصَّابِرِينَ “Allah, sabredenlerle beraberdir.”
Allah, yardımıyla ve sevap vermesiyle sabredenlerle beraberdir.
250- وَلَمَّا بَرَزُواْ لِجَالُوتَ وَجُنُودِهِ قَالُواْ “Câlut ve ordusuna karşı savaş meydanına çıktıkları zaman da şöyle dediler:”
رَبَّنَا أَفْرِغْ عَلَيْنَا صَبْرًا “Ey Rabbimiz! Üzerimize sabır yağdır.”
وَثَبِّتْ أَقْدَامَنَا “Ve ayaklarımızı sabit kıl.”
وَانصُرْنَا عَلَى الْقَوْمِ الْكَافِرِينَ “Ve kâfirler topluluğuna karşı bize yardım et (bize zafer ver!)”
Düşman ordusuyla karşı karşıya geldiklerinde Allaha iltica ettiler.
Onların duasında beliğ bir tertip vardır.
1-Evvela, işin esası olan, kalplerinin sabırla dopdolu olmasını istediler.
2-Ardından harpte karşılaşılabilecek ayak sürçmelerine karşı sebat istediler.
3-Sonra da genelde bu ikisine terettüp eden zaferi talep ettiler.
251- فَهَزَمُوهُم بِإِذْنِ اللّهِ “Derken, Allah’ın izniyle onları bozguna uğrattılar.”
وَقَتَلَ دَاوُدُ جَالُوتَ “Ve Davud, Câlût’u öldürdü.”
Denildi ki Îşa peygamber de altı oğluyla beraber Tâlutun askerleri içindeydi. Hz. Davud, onların yedincisi idi ve henüz çok küçüktü, çobanlık yapardı. Allahu Teâlâ peygambere Câlutu Davudun öldüreceğini vahyetti. O da Davudu babasından istedi. Böylece Davud da orduya katıldı.
Yolda üç tane taş Hz. Davuda konuştu: “Câlutu bizimle öldüreceksin” dediler. O da onları torbasına koydu, savaş esnasında kullandı ve Câlutu öldürdü. Sonra Tâlut, Onu kızıyla evlendirdi.
وَآتَاهُ اللّهُ الْمُلْكَ وَالْحِكْمَةَ “Allah, ona (Davud’a) hükümdarlık ve hikmet verdi.”
Allah O’nu İsrailoğullarına kral yaptı. Daha önce böyle bir hükümdar etrafında bir araya gelememişlerdi.
وَعَلَّمَهُ مِمَّا يَشَاء “Ve ona dilediklerinden öğretti.”
Zırh yapmak, hayvanların ve kuşların dillerini bilmek gibi şeyler öğretti.
وَلَوْلاَ دَفْعُ اللّهِ النَّاسَ بَعْضَهُمْ بِبَعْضٍ لَّفَسَدَتِ الأَرْضُ “Eğer Allah’ın; insanların bir kısmıyla diğerlerini savması olmasaydı, yeryüzü bozulurdu.”
وَلَكِنَّ اللّهَ ذُو فَضْلٍ عَلَى الْعَالَمِينَ “Ancak Allah, bütün âlemlere karşı büyük bir lütuf sahibidir.”
252- تِلْكَ آيَاتُ اللّهِ “İşte bunlar Allah’ın âyetleridir.”
Burada “İşte” ifadesiyle işaret edilen, yurtlarından çıkan ve ölüp dirilen binlerce kimse, Tâlutun emîr olması, Tevrat sandığının gelmesi, Câlutun ve ordusunun bozguna uğraması, Davudun Câlutu öldürmesi gibi olaylardır.
نَتْلُوهَا عَلَيْكَ بِالْحَقِّ “Biz onları sana hak olarak okuyoruz.”
Biz bu olayları ehl-i kitabın ve erbab-ı tarihin şüphe etmeyecekleri şekilde gerçeğe uygun olarak sana okuyoruz.
وَإِنَّكَ لَمِنَ الْمُرْسَلِينَ “Şüphesiz sen, Allah tarafından gönderilmiş peygamberlerdensin.”
Sen bunları bilmediğin, duymadığın halde, vahiy ile onlara haber veriyorsun. Bu da delalet eder ki, Sen Allahın gönderdiği ekçilerdensin.
[1> Az miktarla kanaat etse rahat eder, ama daldıkça dalanlar, deniz suyundan içenlerin içtikçe susuzluklarının artması gibi, bir türlü dünyaya doymazlar.
253-بَعْضٍ تِلْكَ الرُّسُلُ فَضَّلْنَا بَعْضَهُمْ عَلَى “İşte bu peygamberler! Biz, onların bir kısmını bir kısmına üstün kıldık.”
“İşte bu peygamberler” ifadesi, sûrede kıssası anlatılan peygamberler topluluğuna bakar.
Veya Hz. Muhammed için malum olan peygamberlerdir. (Aleyhimüsselam)
Veya “peygamberler topluluğu” anlamındadır. Bu son durumda elif-lâm takısı istiğrak ifade eder, yani bütün peygamberleri içine alır.
Her birinin diğerinden farklı mertebesi vardır.
مِّنْهُم مَّن كَلَّمَ اللّهُ “İçlerinden kimiyle Allah konuştu.”
Bundan murat Hz. Musadır. Veya Hz. Musa ve Hz. Muhammeddir. (Aleyhimes selâm) Hz. Musa gece vakti yolunu kaybetmiş iken, Allahu Teâlâ Onunla Turda konuştu, Hz. Muhammed ile de miraç gecesinde “Kab-ı kavseyn ev edna”da iken konuştu.[1> Elbette ikisi arasında büyük bir mesafe vardır.
Hz. Musa, ilâhî kelama mazhariyeti sebebiyle “Kelîmullah” olarak anılır.
وَرَفَعَ بَعْضَهُمْ دَرَجَاتٍ “Bir kısmının da derecelerini yükseltti.”
Allah bazısını da diğerlerine çok cihetlerden veya birbirinden uzak mertebelerle üstün kıldı.
Bundan murat Hz. Muhammeddir. (asm) Çünkü Cenab-ı Hak O’na şunlar gibi özellikler verdi:
-Onun davetini umumi, cihanşümûl yaptı.
-Kendisine pek çok hüccetler ve daimî mu’cizeler verdi.
-Sayıya gelmeyecek şekilde ilmî ve amelî (teorik ve uygulamalı) faziletlerle donattı.
Ayette isim verilmeden peygamberimize işaret edilmesi, O’nun şanının
yüceliğini gösterir. Sanki O, belirlemeye ihtiyaç kalmayacak şekilde belirtilen vasfı kendinde göstermektedir.[2>
Bundan murat Hz. İbrahimin olabileceği de söylenmiştir. Cenab-ı Hak O’nu kendisine Halil, yani dost olmak özelliğiyle yâd etmiştir, bu da en yüce bir mertebedir.
Veya Hz. İdris olabilir. Cenab-ı Hak O’nun hakkında “Biz onu yüce bir konuma yükselttik.” (Meryem, 57) buyurur.
Veya bundan murat, ulu’l-azm peygamberlerin tamamı olabilir.
وَآتَيْنَا عِيسَى ابْنَ مَرْيَمَ الْبَيِّنَاتِ “Meryem oğlu İsa’ya apaçık deliller verdik.”
وَأَيَّدْنَاهُ بِرُوحِ الْقُدُسِ “Ve onu Ruhu’l-Kudüs ile destekledik.”
Cenab-ı Hak Hz. İsayı ismen belirtti. Çünkü Onunla ilgili tahkîr ve tazimde aşırı bir tutum sergilenmektedir. Allahu Teâlâ Hz. İsanın mu’cizelerini üstünlük sebebi kıldı. Çünkü bunlar başkasında cem olmayacak şekilde apaçık ayetler ve büyük mu’cizelerdir.
وَلَوْ شَاء اللّهُ مَا اقْتَتَلَ الَّذِينَ مِن بَعْدِهِم مِّن بَعْدِ مَا جَاءتْهُمُ الْبَيِّنَاتُ “Eğer Allah dileseydi, bunların arkasından gelenler, kendilerine apaçık deliller geldikten sonra, birbirleriyle savaşmazlardı.”
وَلَكِنِ اخْتَلَفُواْ “Fakat ayrılığa düştüler.”
Peygamberler sonrasında insanlar dinde ihtilaf etmişler, birbirlerini dalaletle suçlamışlar ve bu yüzden çatışmalar meydana gelmiştir.
فَمِنْهُم مَّنْ آمَنَ وَمِنْهُم مَّن كَفَرَ “Böylece kimi iman etti, kimi de inkâr etti.”
Bu ihtilaf sonunda Allah bir lütuf olarak bir kısmını peygamberlerin dinine sarılmaya muvaffak kılmış ve bunlar iman etmiş; bir kısmını da dinden yüz çevirmeleri sonucu yardımsız bırakmış ve bunlar da kâfir olmuştur.
وَلَوْ شَاء اللّهُ مَا اقْتَتَلُواْ “Allah dileseydi, birbirleriyle savaşmazlardı.”
Bunun tekrarı, manayı kuvvetlendirmek içindir.
وَلَكِنَّ اللّهَ يَفْعَلُ مَا يُرِيدُ “Lâkin Allah dilediğini yapar.”
Bir lütuf olarak dilediğini muvaffak kılar, bir adalet olarak da dilediğini perişan eder.
Ayet, peygamberlerin derecelerinin farklı ve bazısının bazısına üstünlüğünün caiz olmasına bir delildir.
Keza, hadiseler Allahın elindedir, ister hayır ister şer, ister iman ister küfür hepsi Allahın dilemesine tâbidir.
254- يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ أَنفِقُواْ مِمَّا رَزَقْنَاكُم مِّن قَبْلِ أَن يَأْتِيَ يَوْمٌ لاَّ بَيْعٌ فِيهِ وَلاَ خُلَّةٌ وَلاَ شَفَاعَةٌ “Ey iman edenler! Hiçbir alışverişin, hiçbir dostluğun ve hiçbir şefaatin olmadığı bir gün gelmeden önce, size rızık olarak verdiklerimizden Allah yolunda harcayın.”
Öyle bir gün gelecek ki, o gün dünyada ihmal ettiklerinizi telâfi imkânı ve ilâhî azaptan kurtuluş olmayacak. Çünkü o günde harcadıklarınızı tahsil edebileceğiniz alışveriş yoktur, azaptan fidye vererek kurtulmak yoktur, dostluk da o gün bir fayda vermeyecektir. Şefaatle de kurtulamazsınız:
“O gün, Rahmân’ın kendisine izin verdiği ve sözünden hoşnud olduğundan başkasının şefaati fayda vermez.” (Taha, 109)
Dolayısıyla yapmış olduğunuz şeylerin vebalinden kurtulmak için size şefaat edeceklere de dayanıp güvenemezsiniz.
Ayet, “acaba o hesap günü alış-veriş var mı? Dostluk bir fayda verir mi? Şefaat olur mu?” sorularına gayet net bir cevaptır. Yani, o gün hiçbir alış veriş, hiçbir dostluk ve hiçbir şefaat olmayacak, bunların hiçbiriyle kurtulamayacaklardır.
وَالْكَافِرُونَ هُمُ الظَّالِمُونَ “Kâfirler, zalimlerin ta kendileridir.”
Ayetin evvelinde başkalarına infak emredilmişti. İşte, zekâtı, infakı terk edenler, nefislerine zulmedenlerin ta kendileridir. Veya bunlar malı uygunsuz yere harcamalarıyla zulmetmiş, nimete nankörlük yapmışlardır.
“Onlar” demek yerine “kâfirler” denilmesi onlar için bir sertlik ve tehdittir. Benzeri bir durumu “Ona bir yol bulabilenlerin Beyt’i haccetmesi Allah’ın insanlar üzerinde bir hakkıdır. Kim de inkâr ederse, şüphesiz Allah bütün âlemlerden müstağnidir.” (Âl-i İmran, 97) de görürüz. “Kim haccetmezse” yerine “kim de inkâr ederse” denilmiştir.
Ayrıca ayette zekâtı ve infakı terk etmenin kâfirlerin özelliklerinden olduğunu hatırlatmak vardır. Şu ayette de benzeri bir mana ifade edilmiştir:
“Müşriklerin vay hâline!”
“Onlar zekâtı vermeyen kimselerdir.” (Fussılet, 6-7)
255- اللّهُ لاَ إِلَهَ إِلاَّ هُوَ “Allah’tan başka hiçbir ilâh yoktur.”
Yani, ibadete layık olan ancak O’dur, başkası değil.
الْحَيُّ الْقَيُّومُ ا “O, Hayy – Kayyum’dur.”
Allah Hayy’dır, bilmesi ve güç yetirmesi ve daha diğer sıfatları O’nun Hayy olmasıyla alakalıdır.[3>
Kayyum, dâimî olandır. Kıyam, mahlûkatın tedbiri ve muhafazası, Kayyum ise bütün varlıkların tedbirini gören, onları kollayıp gözeten demektir.
لاَ تَأْخُذُهُ سِنَةٌ وَلاَ نَوْمٌ “O’nu ne bir uyuklama tutar, ne de bir uyku.”
Ayette geçen “sine” (uyuklamak), uyku öncesi görülen gevşekliktir.
Nevm, uyku anlamındadır. Uykuda beyin kasları gevşer. Ayette “O’nu ne bir uyuklama tutabilir, ne de bir uyku” derken, normalde “O’nu ne bir uyku tutabilir, ne de bir uyuklama” denmesi gerekirken önce uyuklamanın geçmesi, bunların tertibine göredir. Yani, önce uyuklama olur, ardından uykuya geçilir.
Bu cümle, Allahın mahlûkata benzemesini nefyeder. Ayrıca O’nun Hayy ve Kayyum oluşunu da te’kid eder. Çünkü uyuklayan veya uyuyan yarı ölü gibidir, koruma ve tedbirini görmede noksandır. Bundan dolayı hem burada, hem bundan sonraki cümlelerde atıf kullanılmamıştır.
لَّهُ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الأَرْضِ “Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O’nundur.”
Bu ifade Allahın Kayyum oluşunu ortaya koyar ve bununla ulûhiyette tek olduğuna bir delil getirir.
“Göklerde ve yerde ne varsa” ifadesi bunların hakikatine dâhil veya hariç bunlarda ne varsa hepsini içine alır.
مَن ذَا الَّذِي يَشْفَعُ عِنْدَهُ إِلاَّ بِإِذْنِهِ “İzni olmadan Onun huzurunda şefaat edecek olan kimdir?”
Bu ifade Cenab-ı Hakkın şanının büyüklüğünü beyan eder. Hiçbir şey O’na müsavi veya O’na yakın bir kuvvette değildir. O’nun dilediğini yapmasına hiçbir şey engel olamaz. Bırakın hasım olarak karşısına çıkıp iradesine engel olmak, şefaat ve talep yoluyla da dilediğini yapmasına engel olmak söz konusu değildir.
يَعْلَمُ مَا بَيْنَ أَيْدِيهِمْ وَمَا خَلْفَهُمْ “O, onların önlerinde ve arkalarında ne varsa hepsini bilir.”
Allah onların hem öncelerini, hem sonralarını bilir. Hem dünya, hem ahiret işlerini bilir. Onların hem hissettiklerini, hem de akıllarından geçenleri bilir. Hem idrak ettiklerini, hem de idrak etmedikleri şeyleri bilir.
وَلاَ يُحِيطُونَ بِشَيْءٍ مِّنْ عِلْمِهِ إِلاَّ بِمَا شَاء “Onlar ise, O’nun ilminden, kendisinin dilediği kadarından başka bir şey kavrayamazlar.”
Onlar, Allahın malumatından, Onun insanların bilmesini istediğinden daha fazlasını bilemezler. Bu ifadenin öncesine atfedilmesi şundandır: Allahu Teâlânın insanların hem önlerindeki hem arkalarındaki her şeyi bilmesi, O’nun birliğine delâlet eden zâtî- tam ilmine delalet eder.
وَسِعَ كُرْسِيُّهُ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضَ “O’nun kürsisi, bütün gökleri ve yeri kuşatmıştır.”
Bu ifade, Allahu Teâlânın azametini bir tasvîrdir ve “Allah’ı hakkıyla takdir edemediler. Hâlbuki yeryüzü kıyamet gününde bütünüyle O’nun kabzasındadır. Gökler de O’nun sağ eliyle dürülmüştür.” (Zümer 67) ayeti gibi mücerred bir temsildir. Gerçekte bir kürsî yoktur, o kürsiye oturan da yoktur.
Allahın kürsisi, O’nun ilim ve saltanatından bir mecaz olduğunu da söylenmiştir. Bu, âlim ve hükümdarın kürsisi olmasından hareketledir.
Kürsînin arşın önünde bir cisim olduğunu söyleyen de olmuştur. Bu kürsî, yedi semayı kuşatmıştır. Hz. Peygamberin şöyle dediği rivayet edilir: “Yedi kat sema ve yedi arz, kürsiye nisbetle çöldeki bir halka gibidir. Arşın kürsiye üstünlüğü ise, çölün bu halkaya üstünlüğü gibidir.”
Belki de kürsî, burçlar feleki diye meşhur olan felektir.
Kürsî kelimesi aslında, üzerine oturulan şeydir.
وَلاَ يَؤُودُهُ حِفْظُهُمَا “Onların her ikisini de korumak O’na güç gelmez.”
Göklerin ve yerin korunması Allaha ağır gelmez.
وَهُوَ الْعَلِيُّ الْعَظِيمُ “O, Aliyy – Azîm’dir.”
O, Aliyy’dir, benzeri ve şeriki olmaktan yücedir. Azîm’dir, O’na nisbetle masivası (Allah dışında herşey) hakirdir, küçüktür.
Bu ayet, başlıca ilâhîyat meselelerine şümullüdür.
O, Allahu Teâlâ vardır ve ulûhiyette birdir.
-Hayat ile muttasıftır.
-Bizâtihi var olup başkası için de mucittir. Çünkü Kayyum, bizâtihi kâim, başkası için de mukîm olandır.
-Bir mekânda bulunmaktan ve âleme hulûl etmekten münezzehtir.
-Değişme ve yorulmadan müberradır.
-Ruhlara arız olan durumlar O’na arız olamaz.
-Mülk ve melekûtun sahibidir.
-Asıl ve füru’nun, yani hem kök, hem de bundan dallananların yoktan yaratıcısıdır. Şiddetli bir yakalayış sahibidir.
- İzin vermediği O’nun huzurunda şefaat edemez.
-O, her şeyi bilir, açık olanı da bilir, gizli olanı da. Küllî olanı da bilir, cüzî olanı da…
-Saltanat ve kudreti geniştir.
-Hiçbir meşakkatli şey O’na zor gelmez, hiçbir durum O’nu meşgul etmez.
-İdrak edilmekten yücedir.
-O, hiçbir fehmin ihata edemiyeceği tarzda azîmdir.
Bundan dolayı Hz. Peygamber şöyle buyurur: “Kur’anda en büyük ayet, ayete’l- kürsidir. Kim onu okusa, Allah bir meleğe diğer gün aynı saate kadar bir o kimse için hasenat yazmasını, seyyiatını ise silmesini emreder.”
Keza şöyle demiştir: “Her farz namazın sonunda ayete’l-kürsiyi okuyan kimsenin cennete girmesine ölümden başka engel kalmaz. Sıddık ve âbid olanlar buna devam eder. Her kim yatağına girdiğinde bunu okursa, Allah onu kendine, komşusuna, komşusunun komşusuna ve çevresindeki evlere karşı emin kılar.”
256- لاَ إِكْرَاهَ فِي الدِّينِ “Dinde zorlama yoktur.”
Gerçekte bir başkasını, hayır görmediği bir şeyi yapması için zorlamak, zorla o işe sevketmek yoktur.
قَد تَّبَيَّنَ الرُّشْدُ مِنَ الْغَيِّ “Çünkü doğru yol sapık yoldan iyice ayrılmıştır.”
Lakin apaçık ayetlerle iman küfürden ayrılmıştır. Deliller, imanın ebedi saadete ulaştıran doğru bir yol olduğunu ve küfrün de yoldan sapmak olup daimî azaba götürdüğünü ortaya koymuştur.
Akıllı insan, bunu anladığında elbette mutluluğu ve kurtuluşu elde etmek için kendini imana yöneltecektir, bunu yapmak için zorlamaya ihtiyaç olmayacaktır.
Ayet nehiy manasında bir ihbar da olabilir. Yani “dinde zorlama yoktur”, “dinde ikrah yapmayınız, kimseyi zorlamayınız” anlamına gelir.
Bu ayet ya genel bir hüküm olup, “Ey Peygamber! Kâfirlere ve münafıklara karşı cihad et ve onlara karşı sert davran.” (Tahrîm, 9) ayetiyle mensuhtur.[4>
Veya şu rivayete göre, ehl-i kitap hakkındadır:
Sebeb-i Nüzûl
Medineli Müslümanlardan birinin hicret öncesi Hristiyan olmuş iki oğlu vardı. Bunlar Medineye geldiklerinde “ikiniz de Müslüman olmadıkça sizi bırakmam” dedi. Onlarda reddettiler. Sonunda Hz. Peygambere müracaat ettiler. Bu zat dedi: “Ya Rasulallah, bu iki oğlum gözümün önünde ateşe mi girecekler?”
Bu münasebetle ayet nazil oldu. Bunun üzerine onları kendi hallerine bıraktı.
فَمَنْ يَكْفُرْ بِالطَّاغُوتِ وَيُؤْمِن بِاللّهِ فَقَدِ اسْتَمْسَكَ بِالْعُرْوَةِ الْوُثْقَىَ لاَ انفِصَامَ لَهَا “O hâlde, kim tâğûtu inkar eder ve Allah’a iman ederse, hiç kopmayan sağlam bir kulpa yapışmıştır.”
Tağuttan murat,
-Şeytan,
-Putlar,
-Allahtan başka kendisine ibadet edilen veya Allaha ibadetten alıkoyan her şeydir.
“Ve Allah’a iman ederse”
Bakara Sûresi b 315
Bundan murat, “kim tevhid ile ve peygamberleri tasdik ile Allaha inanırsa” manasıdır.
“Hiç kopmayan sağlam bir kulpa yapışmıştır.”
Ayetin bu kısmı, hakka yapışan kimsenin sahih nazar ve isabetli görüşünü istiare yoluyla anlatmaktadır.
وَاللّهُ سَمِيعٌ عَلِيمٌ “Allah, Semi’ – Alîm’dir.”
Allah söylenenleri işitir, niyetleri bilir.
Ayette nifak için bir tehdid de söz konusu olabilir.
257- اللّهُ وَلِيُّ الَّذِينَ آمَنُواْ “Allah, iman edenlerin dostudur.”
Allah, ehl-i imanın muhibbidir, onların işlerini üstlenir.
Ayetteki ehl-i imandan murat, Allahın iman etmelerini irade ettiği ve ilminde iman edeceği sabit olan kimselerdir.
يُخْرِجُهُم مِّنَ الظُّلُمَاتِ إِلَى النُّوُرِ “Onları zulümattan nura çıkarır.”
Onları, hidayet ve tevfikiyle,
-Cehalet,
-Hevâya uymak,
-Vesveseleri kabul etmek
-Küfre yol açan şüpheler gibi karanlıklardan iman nuruna çıkarır.
وَالَّذِينَ كَفَرُواْ أَوْلِيَآؤُهُمُ الطَّاغُوتُ “Kâfirlerin velileri ise tâğûttur.”
İnkâr edenlerin dostları ise, şeytan, hevâ ve benzeri yoldan çıkaran şeylerdir.
يُخْرِجُونَهُم مِّنَ النُّورِ إِلَى الظُّلُمَاتِ “(Onlar da) onları nurdan zulümata çıkarırlar.”
Bu tağutlar, kendi dostlarını, onlara yaratılıştan verilmiş olan nurdan küfre, kabiliyetlerinin bozulmasına ve şehevî şeylere dalmaya sevkederler.
Veya onları beyyinelerin nurundan şek ve şüphe karanlıklarına çıkarırlar.
Ayetin, İslâm’dan dönen bir kavim hakkında indiği rivayet edilir.
Ayette “nurdan karanlıklara çıkarmanın” tağuta isnad edilmesi, sebebiyet vermesi itibarıyladır. Allahın kudret ve iradesinin ona taallukuna mâni değildir.
أُوْلَئِكَ أَصْحَابُ النَّارِ “İşte onlar cehennem ashabıdır.”
هُمْ فِيهَا خَالِدُونَ “Onlar orada daimidirler.”
Ayetin bu kısmı tehdid ve sakındırmadır. Mü’minlere bir vaadde bulunulmayıp inkârcılara böyle bir tehdidin gelmesi, mü’minlerin şanını yüceltmek içindir.
[1> Bkz. Necm, 9.
[2> Yani, belirtilen şablona uyan ancak O olduğundan, ayrıca isim tasrihine ihtiyaç duyulmamıştır.
[3> Yani, hayat sahibi olmayan birinin ne ilim sıfatından, ne kudret sıfatından, ne de şefkat etmek, konuşmak gibi sıfatlarından söz edilemez.
[4> Bir hükmün mensuh olması, onun yürürlülükten kaldırılmasıdır. Mevsimlere göre yiyecek ve giyeceklerin değişmesi gibi, toplumların özelliklerine ve bulundukları hallere göre bazı hükümlerde değişiklik yapılmıştır. Mevzuumuz olan ayeti ise, mensuh kabul etmek yerine küllî bir kaide olarak ele almak daha isabetli olur kanaatindeyiz. Çünkü savaş halinde de zorla Müslüman yapmak yoktur.
258- تَرَ إِلَى الَّذِي حَآجَّ إِبْرَاهِيمَ فِي رِبِّهِ أَنْ آتَاهُ اللّهُ الْمُلْكَ أَلَمْ “Allah kendisine hükümdarlık verdi diye (şımarıp) Rabbi hakkında İbrahim ile tartışanı görmedin mi?”
Ayet, Nemrudun Hz. İbrahimle münazaraya girişmesine hayret ettirir ve onun ahmaklığını gözler önüne serer.
Allahın mülk ve saltanat vermesi kendisini şımarttı ve münazaraya sevketti. “Sana iyilik yaptım diye bana düşmanlık yaptın” sözünde olduğu gibi, burada da aksiyle göstermek vardır. Yani, “Allahın ona mülk vermesinin sonu bu mu olmalıydı?”
Ayette Allahın kâfire saltanat vermesini caiz görmeyen Mu’tezile aleyhine bir delil de vardır.
إِذْ قَالَ إِبْرَاهِيمُ رَبِّيَ الَّذِي يُحْيِي وَيُمِيتُ “Hani İbrahim, “Benim Rabbim diriltir ve öldürür” demişti.”
Rabbim, cesedlerde hayatı ve ölümü yaratarak hayatı verir, hayatı alır.
قَالَ أَنَا أُحْيِي وَأُمِيتُ “O da, “Ben de diriltir ve öldürürüm” dedi.”
Ben de öldürmeyerek ve öldürerek hayatı verir, hayatı alırım.
قَالَ إِبْرَاهِيمُ فَإِنَّ اللّهَ يَأْتِي بِالشَّمْسِ مِنَ الْمَشْرِقِ فَأْتِ بِهَا مِنَ الْمَغْرِبِ “İbrahim dedi: “Şüphesiz Allah güneşi doğudan getirir, haydi sen de onu batıdan getir!”
Aslında Nemrudun “Ben de diriltir ve öldürürüm” ifadesi fasit bir mukabeledir, gerçekte delil olmaktan uzaktır. Ancak Hz. İbrahim, birini affetmek veya öldürmekle hayat vermiş veya öldürmüş olamayacağını tartışmak yerine, Allahtan başkasının güç yetiremeyeceği şeylerden kapalı misali bırakıp açık misale geçti. Yoksa bir delili bırakıp başka delile intikal etmedi.[1>
Ayrıca Nemrud, Allahın yaptığı her şeyi kendisinin de yapabileceğini iddia etmiş olabilir. Hz. İbrahim böyle diyerek onun davasını çürütmüştür.
Nemrudu böyle bir iddiaya sevkeden durum, saltanatın kendisini şımartması ve ahmaklığı olabileceği gibi, hulûl inancı da olabilir.[2>
Denildi ki: Hz. İbrahim putları kırınca Nemrut O’nu günlerce hapiste tuttu, sonra yakmak için oradan çıkarttı. Ona “Senin davet ettiğin Rab kimdir?” diye sual etti ve bu konuda O’nunla tartıştı.
فَبُهِتَ الَّذِي كَفَرَ “O kâfir şaşırıp kaldı.”
وَاللّهُ لاَ يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِمِينَ “Allah, zalimler topluluğunu hidayete erdirmez.”
Hidayeti kabulden kaçınarak nefsine zulmeden kimselere Allah hidayet etmez.
Veya onları münazarada galip kılacak delil getirmeyi nasip etmez.
Veya onları kıyamet günü cennet yoluna sevketmez.
259- أَوْ كَالَّذِي مَرَّ عَلَى قَرْيَةٍ وَهِيَ خَاوِيَةٌ عَلَى عُرُوشِهَا “Yahut altı üstüne gelmiş bir şehre uğrayan kimseyi (görmedin mi?)”
Bunun Hz. İbrahimin kelâmının devamı olduğu da söylenmiştir. Yani, “eğer diriltebiliyorsan Allahu Teâlânın şu olayda dirilttiği gibi sen de dirilt!”
Burada bahsi geçen şahsın Hz. Üzeyr veya Hz. Hızır olduğu söylenir. Üstteki kıssayla bağlantılı olarak düşünüldüğünde ise, öldükten sonra dirilmeyi inkâr eden kimsenin hâli olarak değerlendirilebilir.
Bahsi geçen karye (belde) Buhtunnasrın harap ettiği zamanda Beytu’l-Makdis veya daha önce bahsi geçen ve kendisinden binlerce kişinin çıktığı belde olduğu söylenir. Başka bir belde olması da mümkündür.
قَالَ أَنَّىَ يُحْيِي هََذِهِ اللّهُ بَعْدَ مَوْتِهَا “Şöyle dedi: Allah, burayı ölümünden sonra nasıl diriltir?”
Bunu diyen mü’min ise, böyle deyişinde ihya yolunu tam bilmeyişini itiraf etmek ve buna hayat verecek Allahın kudretini büyük görmek vardır.
Ama kâfir ise, “nasıl diriltir?” derken “hayır, diriltemez” şeklinde akıldan uzak görmek vardır.
فَأَمَاتَهُ اللّهُ مِئَةَ عَامٍ ثُمَّ بَعَثَهُ “Bunun üzerine, Allah onu öldürüp yüzyıl ölü bıraktı, sonra diriltti.”
قَالَ كَمْ لَبِثْتَ “Ve ona dedi: Ne kadar (ölü) kaldın?”
Bu soruyu soran Allahu Teâlâ’dır. Muhatabı kâfir de olsa bu şekilde konuşması uygundur. Çünkü, o inkarcı diriltildikten sonra iman etmiştir veya iman etmeye yaklaşmıştır.
Böyle soran melek veya peygamber de olabilir.
قَالَ لَبِثْتُ يَوْمًا أَوْ بَعْضَ يَوْمٍ “O dedi: Bir gün veya bir günden daha az kaldım.”
Denildi ki, kuşluk vakti ölmüştü, yüz yıl sonra güneşin batımına yakın bir vakitte diriltildi. Güneşe bakmadan “birgün” dedi, ama baktıktan sonra “günün bir kısmı” diye düzeltti.
قَالَ بَل لَّبِثْتَ مِئَةَ عَامٍ “Allah dedi: Hayır, yüz yıl kaldın.”
فَانظُرْ إِلَى طَعَامِكَ وَشَرَابِكَ لَمْ يَتَسَنَّهْ “Böyle iken yiyeceğine ve içeceğine bak, henüz bozulmamış.”
Denildi ki, yiyeceği incir ve üzüm idi, içeceği ise meyve suyu veya süt idi. Tamamı bıraktığı gibi duruyordu.
وَانظُرْ إِلَى حِمَارِكَ “Bir de eşeğine bak!”
“Şimdi eşeğine bak, kemikleri nasıl da dağılmış?” Veya “ona bak, nasıl da bağladığın gibi sâlimen yerinde duruyor? Biz, yiyecek ve içeceği bozulmaktan koruduğumuz gibi, su ve gıda olmadan onu da koruduk.”
Ancak birinci mana hâle daha ziyade delil olur ve sonrasına daha uygundur.
وَلِنَجْعَلَكَ آيَةً لِّلنَّاسِ “(Böyle yapmamız), seni insanlara ibret kılmamız içindir.”
Bizim bunu yapışımız, seni insanlara bir delil yapmak içindir. Rivayete göre eşeğine biner, kavmine gider “ben Üzeyirim” der, onlar ise yalanlar
lar. Bunun üzerine ezbere Tevratı okur. Ondan önce kimse Tevrat’ı ezberlememişti. Bunu görünce O’nu tanırlar ve “O, Allahın oğlu” derler.
Denildi ki: Evine vardığında kendisi genç idi, ama evladı ihtiyarlamıştı. Onlarla konuştuğunda “bu, yüzyıl öncesinin dili” dediler.
وَانظُرْ إِلَى العِظَامِ “Ve kemiklere bak.”
Burada bahsi geçen kemikler, o eşeğinin kemikleri veya “Allah bunları nasıl diriltir?” diye taaccüp ettiği ölülerin kemikleridir.
كَيْفَ نُنشِزُهَا “Nasıl onları bir araya getiriyoruz?”
“Onları nasıl diriltiyoruz.”
Veya “bazısını bazısına yükseltiyor, orayı onunla örtüyoruz.”
ثُمَّ نَكْسُوهَا لَحْمًا “Sonra onlara et giydiriyoruz?”
فَلَمَّا تَبَيَّنَ لَهُ قَالَ أَعْلَمُ أَنَّ اللّهَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ “Bunlar kendisine apaçık belli olunca, şöyle dedi: Biliyorum ki Allah her şeye kadirdir.”
260- وَإِذْ قَالَ إِبْرَاهِيمُ “Hani İbrahim şöyle demişti:”
رَبِّ أَرِنِي كَيْفَ تُحْيِي الْمَوْتَى “Ya Rabbi! Ölüleri nasıl diriltirsin, bana göster.”
Hz. İbrahimin bunu istemesi, ilminin ayne’l-yakine çıkması, yani doğrudan gözüyle de dirilme olayını görmek içindir.
Şöyle de anlatılır: Nemrut “Ben de diriltir ve öldürürüm” deyince Hz. İbrahim “Allahın diriltmesi ruhu bedene geri döndürmesiyledir” dedi. Bunun üzerine Nemrud “gözünle gördün mü?” diye sordu. Hz. İbrahim “evet” diyemedi. Başka bir ciheti anlatmaya intikal etti. Sonra da Cenab-ı Haktan ölüleri dirilttiğini göstermesini istedi. Ta ki, kendisine tekrar sorulursa kalbi mutmain bir şekilde “evet, gördüm” diyebilsin.
قَالَ أَوَلَمْ تُؤْمِن “Allah: İnanmadın mı?” dedi.”
Cenab-ı Hak, elbette Hz. İbrahim’in imanda en üst kimselerden olduğunu biliyordu. Bunu sorması, kıssayı işitenlerin O’nun sorma maksadını bilmeleri içindir.
بَلَى وَلَكِن لِّيَطْمَئِنَّ قَلْبِي “Evet, (inandım), ancak kalbimin mutmain olması için” dedi.”
“Evet ya Rabbi inandım, lakin bunu isteyişim basiretimin ve kalbimin sükûnetinin artması içindir.”
قَالَ فَخُذْ أَرْبَعَةً مِّنَ الطَّيْرِ “Allah dedi: Öyleyse, dört kuş al.”
Bu dört kuşun tavus, horoz, karga ve güvercin olduğu söylenir. Bazıları güvercin yerine kartalı söyler.
Bunda şöyle bir işarî mana vardır:
-Tavus, şehevani isteklerin ve süslü şeylerin sembolüdür.
-Horoz saldırgandır.
-Karga hısset-i nefs ve tul-u emelle meşhurdur.
-Güvercin hevâsının peşinden koşar.
Nefsi ebedi hayatla ihya etmek için, bütün bu özellikleri terk etmek gerekir.
Ayette kuşların nazara verilmesi, bunların insana daha yakın olmasından ve canlı özelliklerini kendilerinde daha çok toplamalarındandır.
فَصُرْهُنَّ إِلَيْكَ “Onları kendine alıştır.”
Onları kendine meylettir, onlarla beraber ol, ta ki onları dikkatle izleyesin, alâmetlerini bilip diriltildikten sonra başkalarıyla karıştırmayasın.
ثُمَّ اجْعَلْ عَلَى كُلِّ جَبَلٍ مِّنْهُنَّ جُزْءًا “Sonra onlardan her bir parçayı bir dağa bırak.”
Sonra onları parçala ve parçalarını yakınındaki dağlara dağıt.
ثُمَّ ادْعُهُنَّ يَأْتِينَكَ سَعْيًا “Sonra da onları çağır, sana uçarak gelirler.”
Sonra “Allahın izniyle gelin” diye çağır, koşarak veya uçarak sana geleceklerdir.
Rivayete göre Hz. İbrahim onları boğazlamak, tüylerini yolmak ve başlarını yanında alıkoymakla emrolundu. Emre göre bu kuşların parçalarını birbirine kattı, karışık bir şekilde dağlara bıraktı. Sonra da onları çağırdı. Çağırdığında her bir parça diğer parçalarla birleşerek cüsse haline geldiler, başlarına doğru yönelip bütünleştiler.
Ayette şöyle bir işarî mana vardır:
Nefsini ebedi hayatla hayatlandırmak isteyen kimse bedenî kuvvelerine yönelip onları öldürmesi ve bunları birbiriyle mezcetmesi gerekir, ta ki bunların şiddeti kırılsın ve ne zaman aklın veya dinin davetiyle onları çağırdığında hemen itaat etsinler.
Ayette Hz. İbrahim’in üstünlüğüne açık bir alâmet de vardır. Allahu Teâlâ Hz. Üzeyre ölüleri nasıl dirilttiğini yüzyıl sonra göstermişken, Hz. İbrahim’e hemen göstermiştir.
Ayrıca mukayese noktasında, birincide “Allah burayı nasıl diriltir” denilmişken, Hz. İbrahim “Ya Rabbi! Ölüleri nasıl diriltirsin, bana göster” diyerek gayet güzel bir edep nümunesi göstermiştir.
وَاعْلَمْ أَنَّ اللّهَ عَزِيزٌ حَكِيمٌ “Ve bil ki, şüphesiz Allah Azîz – Hakîm’dir.”
Bil ki Allah Azîz’dir, dilediğini yapmada aciz değildir. Hakîm’dir, yaptığı ve terk ettiği her şeyde tam bir hikmet sahibidir.
[1> Yani, aslında Hz. İbrahim “Şüphesiz Allah güneşi doğudan getirir, haydi sen de onu batıdan getir!” derken, birinci defa söylemiş olduğu “Benim Rabbim diriltir ve öldürür” cümlesini biraz daha açmış, daha kolay anlaşılır bir misal getirmiştir. Hayatı vermek ve almak güneşe söz geçirir bir kuvveti gerektirir. Güneşe fermanı geçmeyen biri, diriltme ve öldürme iddiasında bulunamaz. Dolayısıyla Hz. İbrahim’in bu ikinci cümlesi, “haydi tamam hayatı verdin ve aldın, ama bunu da yapabilir misin?” şeklinde anlaşılmamalıdır.
[2> Hulûl inancı, Allahın insanın içinde olduğunu kabul etmektir. Hz. İsa’yı ilah kabul etmek de böyle bir inancın neticesidir.
261-مَّثَلُ الَّذِينَ يُنفِقُونَ أَمْوَالَهُمْ فِي سَبِيلِ اللّهِ كَمَثَلِ حَبَّةٍ أَنبَتَتْ سَبْعَ سَنَابِلَ فِي كُلِّ سُنبُلَةٍ مِّئَةُ حَبَّةٍ “Mallarını Allah yolunda harcayanların durumu, yedi başak bitiren ve her başakta yüz tane bulunan bir tohum gibidir.”
Bitirmek, bazan toprağa ve suya nisbet edildiği gibi, burada da sebep olması açısından daneye nisbet edilmiştir. Gerçekte ise bitiren Allahtır. Bu bir meseldir, aynen vâki olması gerekmez. Ancak verimli arazide bire yediyüz almak mümkün de olabilir.
وَاللّهُ يُضَاعِفُ لِمَن يَشَاء “Allah, dilediğine kat kat verir.”
Allah infakta bulunanın ihlâsına ve yorulmasına göre dilediğine daha da kat kat verir. Bundan dolayı da, sevabın miktarı yönünden ameller birbirinden çok farklı olur.
وَاللّهُ وَاسِعٌ عَلِيمٌ “Allah, Vasi’ - Alîm’dir.”
Lütfuyla kat kat vermek, Allaha zor değildir.
Ve Allah Alîm’dir, infak edenin niyetini, ne kadar infak ettiğini bilir.
262- الَّذِينَ يُنفِقُونَ أَمْوَالَهُمْ فِي سَبِيلِ اللّهِ ثُمَّ لاَ يُتْبِعُونَ مَا أَنفَقُواُ مَنًّا وَلاَ أَذًى لَّهُمْ أَجْرُهُمْ عِندَ رَبِّهِمْ “Mallarını Allah yolunda harcayan, sonra da harcadıklarının peşinden minnet etmeyen ve eza vermeyenlerin, Rab’leri katında mükâfatları vardır.”
Sebeb-i Nüzûl
Ayet, Hz. Osman hakkında indi. Tebük seferine giden orduya bin deveyi yükleriyle beraber donatarak yardım etti.
AbdurRahmân Bin Avf da Peygambere gelip dört bin dirhemi sadaka olarak vermişti.
Minnet, iyilik yaptığı kişiye bunu nazara vermek, eza ise yaptığı iyilikten dolayı iyilik yaptığı kişiye üstten bakmaktır.
وَلاَ خَوْفٌ عَلَيْهِمْ “Onlara bir korku yoktur.”
وَلاَ هُمْ يَحْزَنُونَ “Onlar üzülmeyeceklerdir de.”
263- قَوْلٌ مَّعْرُوفٌ وَمَغْفِرَةٌ خَيْرٌ مِّن صَدَقَةٍ يَتْبَعُهَآ أَذًى “Güzel bir söz ve bağışlama, peşinden eza gelen bir sadakadan daha hayırlıdır.”
Birisine tasaddukta bulunup ardından ona üstten bakarak ezada bulunmaktansa, güzel bir söz ve “kusura bakma, verecek durumda değilim” şeklinde mazeret beyan ederek bir şey vermemek daha hayırlıdır.
وَاللّهُ غَنِيٌّ حَلِيمٌ “Allah, Ğani’dir – Halîm’dir.”
Allah Ğani’dir, minnet ve eziyet ile tasaddukta bulunulmasına ihtiyacı yoktur; Halîm’dir, minnet ve eziyetle tasaddukta bulunana hemen ceza vermez.
264- يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ لاَ تُبْطِلُواْ صَدَقَاتِكُم بِالْمَنِّ وَالأذَى Ey iman edenler! Minnet ve eza ile sadakalarınızı boşa çıkarmayın.”
Sadaka verdiğiniz kimselere minnet ederek ve onları inciterek amellerinizin mükâfatını boşa çıkarmayın.
كَالَّذِي يُنفِقُ مَالَهُ رِئَاء النَّاسِ وَلاَ يُؤْمِنُ بِاللّهِ وَالْيَوْمِ الآخِرِ “O kimse gibi ki, Allah’a ve ahiret gününe inanmadığı hâlde, insanlara gösteriş olsun diye malını harcar.”
İnfak ederken riya ile veren, bununla Allahın rızasını ve ahiret sevabını murat etmeyen münafığın yaptığı gibi yapmayın.
Veya genel anlamda münafıklara has olmadan bazılarının yaptığı gibi riyakârane infakta bulunmayın.
فَمَثَلُهُ كَمَثَلِ صَفْوَانٍ عَلَيْهِ تُرَابٌ فَأَصَابَهُ وَابِلٌ فَتَرَكَهُ صَلْدًا “Böylesinin durumu, üzerinde biraz toprak bulunan ve maruz kaldığı şiddetli yağmurun kendisini çıplak bıraktığı bir kayanın durumu gibidir.”
لاَّ يَقْدِرُونَ عَلَى شَيْءٍ مِّمَّا كَسَبُوا “Onlar kazandıklarından hiçbir şeyi tutmaya güç yetiremezler.”
Böyle yapanlar, riya ile yaptıklarından faydalanamazlar, bir sevap elde edemezler.
وَاللّهُ لاَ يَهْدِي الْقَوْمَ الْكَافِرِينَ “Allah, kâfirler topluluğunu hidayete erdirmez.”
Allah kâfirleri hayra ve doğruya iletmez.
Ayette riyanın, minnet ve eza ile infakta bulunmanın kâfirlerin özelliklerinden olduğuna bir tariz vardır. Dolayısıyla, mü’minin bunlardan uzak kalması gerekir.
265- وَمَثَلُ الَّذِينَ يُنفِقُونَ أَمْوَالَهُمُ ابْتِغَاء مَرْضَاتِ اللّهِ وَتَثْبِيتًا مِّنْ أَنفُسِهِمْ كَمَثَلِ جَنَّةٍ بِرَبْوَةٍ أَصَابَهَا وَابِلٌ فَآتَتْ أُكُلَهَا ضِعْفَيْنِ “Allah’ın rızasını kazanmak arzusuyla ve kalben mutmain olarak mallarını Allah yolunda harcayanların durumu, yüksekçe bir yerdeki güzel bir bahçenin durumu gibidir ki, bol yağmur alınca iki kat ürün verir.”
Kişi, malını Allah yolunda infak etmekle, kalbindeki imanı daha sabit hâle getirir, yerleştirir. Çünkü mal, ruhun bir parçasıdır. Malını Allah yolunda harcayan kimse, nefsinin bir kısmına sebat kazandırmış olur. Malını ve ruhunu Allah yoluna adadığında ise, nefsinin tamamına sebat kazandırmış olur.
Veya ayet “mallarını İslâmı tasdik ederek ve amellerin karşılığının verileceğine inanarak infak edenler” anlamına da gelebilir.
Bunda, malını infak etmenin hikmeti, nefsi cimrilikten ve mal sevgisinden kurtarmak olduğuna bir tenbih vardır.
Böyle bir yerdeki ağacın manzarası daha güzel ve meyvesi daha hoş olur. Kuvvetli yağmur sebebiyle meyvesini iki kat verir.
فَإِن لَّمْ يُصِبْهَا وَابِلٌ فَطَلٌّ “Bol yağmur almasa bile, bir çiseleme ona yeter.”
Yani kuvvetli yağmur gelmese bile, bir çisenti (hafif bir yağmur) ona yeter. Çünkü verimli bir arazidir ve yüksek yerde olduğundan havası serindir.
Ayetin manası şöyledir: Her ne kadar durumları itibarıyla artışta farklılıklar olsa da, bunların harcamaları Allah nezdinde mutlaka artar, hiçbir şekilde zâyi olmaz.
Onların Allah nezdindeki hâli, yüksek bir yerdeki bahçeye benzer. Bu bahçeye kuvvetli yağmur da yağsa, hafif bir çisenti de olsa her hâl u kârda durumu hoştur, güzeldir.
Allah yolunda çokça harcayanların hâli, o tepedeki bahçeye bolca yağmur yağmasına benzer, bolca sevap elde ederler. Daha az harcayanların ise, aynı bahçeye az bir çisenti gelmesi hâline benzer, diğeri kadar olmasa da, bu durumda da bahçe yine verimlidir.
وَاللّهُ بِمَا تَعْمَلُونَ بَصِيرٌ Allah, yaptıklarınızı hakkıyla görendir.”
Bu ifade, riyadan bir sakındırma ve ihlâsa bir teşviktir.
266- أَيَوَدُّ أَحَدُكُمْ “Sizden biri hiç şunu ister mi? ”
أَن تَكُونَ لَهُ جَنَّةٌ مِّن نَّخِيلٍ وَأَعْنَابٍ تَجْرِي مِن تَحْتِهَا الأَنْهَارُ “Kendisinin hurma ve üzümlerden bir bahçesi olsun, bunların altından ırmaklar aksın.”
لَهُ فِيهَا مِن كُلِّ الثَّمَرَاتِ “O kimseye, orada her türlü semerat (mahsuller) var.”
Bir bahçe var. Bu bahçede diğer ağaçlar da bulunmakla beraber asıl olarak hurma ve üzümden meydana gelmiş. Bu ikisinin ismen zikri, bunların ayrıcalıklı olmaları ve menfaatlerinin çok olması sebebiyledir. “O kimseye, orada her türlü semerat (mahsuller) var” ifadesi, diğer ağaçları da ihtiva ettiğine delalet etmek içindir.
Bundan murat, menfaatler de olabilir.
وَأَصَابَهُ الْكِبَرُ وَلَهُ ذُرِّيَّةٌ ضُعَفَاء “Himayeye muhtaç çocukları var iken, ihtiyarlık gelip kendisine çatsın.”
Ayette yaşlılığın nazara verilmesi, yaşlılık dönemindeki muhtaç olmanın ve geçim sıkıntısının daha zor olmasındandır.
Ve bu yaşlı insanın bakıma muhtaç, çalışmaya gücü yetmeyen küçük çocukları var.
فَأَصَابَهَا إِعْصَارٌ فِيهِ نَارٌ فَاحْتَرَقَتْ “Derken bahçeye ateşli bir bora (kasırga ) isabet etsin de orası yanıversin?”
Ayet, iyi işler yapan bir kimsenin, bu işleri boşa çıkaracak riya ve eza ile infak etmek gibi durumlarını anlatan bir temsildir. Böyle birinin pişmanlığı ve üzüntüsü çok fazla olacaktır. Kıyamet günü gelip bu güzel işlere son derece muhtaç iken, bunlardan yararlanamayacaktır.
İşarî mana olarak ise şöyle denilebilir:
Sırrı ile melekût âleminde cevelan eden, fikri ile Cenab-ı Ceberuta yükselen biri, ardından şu yalancı âleme dönüp Hakkın masivasına iltifat etse, elbette bütün sa’yini hebaen mensur hâle getirecektir.
كَذَلِكَ يُبَيِّنُ اللّهُ لَكُمُ الآيَاتِ لَعَلَّكُمْ تَتَفَكَّرُونَ “Allah, düşünesiniz diye âyetlerini size böyle açıklıyor.”
Bunları tefekkür edip de ibret alasınız diye Allah ayetlerini işte size böyle beyan ediyor.
267- يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ أَنفِقُواْ مِن طَيِّبَاتِ مَا كَسَبْتُمْ وَمِمَّا أَخْرَجْنَا لَكُم مِّنَ الأَرْضِ “Ey iman edenler! Kazandıklarınızın ve yerden sizin için çıkardıklarımızın temiz ve hoş olanlarından infak edin.”
Kazancınızın helâl ve kaliteli kısmından başkalarına verin.
Yerden insanlar için çıkarılanlar, hububat, meyveler, madenler gibi şeylerdir.
وَلاَ تَيَمَّمُواْ الْخَبِيثَ مِنْهُ تُنفِقُونَ وَلَسْتُم بِآخِذِيهِ إِلاَّ أَن تُغْمِضُواْ فِيهِ “Kendinizin göz yummadan alıcısı olmayacağınız bayağı şeyleri vermeye kalkışmayın.”
Bunlardan düşük kaliteli olanları vermeye çalışmayın.
İbnu Abbas, bazılarının hurmadan infak ederken kalitesiz olanları verdiğini, bu ayetle böyle yapmaktan men edildiklerini söyler.
وَاعْلَمُواْ أَنَّ اللّهَ غَنِيٌّ حَمِيدٌ “Ve bilin ki Allah, Ğani’dir – Hamîd’dir.”
Allah Ğanî’dir, sizin infakınıza ihtiyacı yoktur. Size infakı emretmesi, bunun size olan faydasındandır. O, Hamîd’dir, infakınızı kabul eder, sevab olarak karşılığını verir.
268- الشَّيْطَانُ يَعِدُكُمُ الْفَقْرَ “Şeytan size fakirlik vaat eder.”
وَيَأْمُرُكُم بِالْفَحْشَاء “Ve size çirkin işleri emreder.”
Şeytanın çirkin şeyleri emretmesi, cimrilik gibi çirkin fiillere teşvikte bulunmasıdır. Arablar, cimri kimseye “fâhiş” derler. Bununla beraber, “çirkin şeylerden” murat, genel anlamda günahlar da olabilir.
لْ وَاللّهُ يَعِدُكُم مَّغْفِرَةً مِّنْهُ وَفَضْلاً “Allah ise, size kendisinden bir mağfiret ve bir lütuf vaat eder.”
Allah infakınıza karşılık günahlarınızı bağışlamayı ve infak ettiğinizden daha efdalini dünyada veya ahirette onun yerine vermeyi size vaad eder.
وَاللّهُ وَاسِعٌ عَلِيمٌ “Allah, Vasi’ – Alîm’dir.”
Allah, infak edene fazlasıyla genişlik verir, onun infakını da bilir.
269- يُؤتِي الْحِكْمَةَ مَن يَشَاء “Dilediğine hikmet verir.”
Hikmet, bir yönüyle gerçeğe mutabık bilgi ve düzgün ameldir.
وَمَن يُؤْتَ الْحِكْمَةَ فَقَدْ أُوتِيَ خَيْرًا كَثِيرًا “Kime hikmet verilmişse, şüphesiz ona çokça hayır verilmiş demektir.”
Bu şekilde kendisine hikmet verilen kimseye dünya ve ahiretin hayrı verilmiştir. Bundan daha büyük hayır olabilir mi?
وَمَا يَذَّكَّرُ إِلاَّ أُوْلُواْ الأَلْبَابِ “Bunu ancak akıl sahipleri tezekkür eder.”
Anlatılan bu ayetlerden öğüt alan veya bunları tefekkür edenler, ancak vehimden ve hevâya tâbi olmaya meyletmek şaibelerinden kurtulan hâlis akıl sahibi kimselerdir.
Tefekkür ve tezekkür birbirine yakındır. Tefekkür eden kimse, Allahın kalbine bilkuvve koyduğu bilgileri tezekkür eden, hatırlayan kimse gibidir.
270- وَمَا أَنفَقْتُم مِّن نَّفَقَةٍ أَوْ نَذَرْتُم مِّن نَّذْرٍ فَإِنَّ اللّهَ يَعْلَمُهُ “Allah yolunda her ne harcar veya her ne adarsanız, şüphesiz Allah onu bilir.”
Nafaka olarak az veya çok, gizli ve açıktan, hak yolda veya batıl yolda ne harcarsanız; veya şarta bağlı veya şartsız, taatte veya masiyette her ne adakta bulunursanız bulunun Allah onu bilir ve ona göre size karşılık verir.
وَمَا لِلظَّالِمِينَ مِنْ أَنصَارٍ “Zulmedenlere hiç bir yardımcı yoktur.”
Günah için harcayan ve günaha adakta bulunan veya sadaka vermeyen ve adağını yerine getirmeyen zâlimleri Allah bilir. Allaha karşı bunlara yardım edecek ve O’nun cezasından kurtaracak hiçbir yardımcı da yoktur.
271- إِن تُبْدُواْ الصَّدَقَاتِ فَنِعِمَّا هِيَ “Sadakaları açıktan verirseniz ne güzel!”
وَإِن تُخْفُوهَا وَتُؤْتُوهَا الْفُقَرَاء فَهُوَ خَيْرٌ لُّكُمْ “Fakat onları gizleyerek fakirlere verirseniz bu, sizin için daha hayırlıdır.”
Nafile sadakalarda gizliden vermek daha iyidir. Ayrıca, serveti bilinmeyen birinin de gizliden vermesi daha efdaldir. Ancak serveti bilinen kimse sadakayı açıktan verirse, töhmetten kurtulması açısından daha uygun olur.
İbnu Abbastan şöyle rivayet edilir:
“Nafile sadakayı gizliden vermek, açıktan vermekten yetmiş defa daha üstündür.”
“Zekatı alenî vermek ise, gizli vermekten yirmibeş kere daha efdaldir.”
وَيُكَفِّرُ عَنكُم مِّن سَيِّئَاتِكُمْ “Ve günahlarınızdan bir kısmına kefaret yapar.”
وَاللّهُ بِمَا تَعْمَلُونَ خَبِيرٌ “Allah, yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.”
Bu ifade, gizlice vermeye bir teşviktir.
272- لَّيْسَ عَلَيْكَ هُدَاهُمْ “Onları hidayete erdirmek sana ait değildir.”
İnsanları hidayet üzere kılmak senin üzerine bir görev değildir.
Sana düşen,
-Ancak irşattır.
-Ve güzel şeylere teşvik etmektir.
-Minnet ve eziyetle infakta bulunmak ve verirken düşük şeylerden vermek gibi çirkin işlerden de yasaklamaktır.
وَلَكِنَّ اللّهَ يَهْدِي مَن يَشَاء “Fakat Allah, dilediğini hidayete erdirir.”
Ayet, hidayetin Allahtan ve O’nun dilemesiyle olduğunu ifade etmekte gayet açıktır. Bu hidayet ehil olanlaradır, layık olmayanlara değil.
وَمَا تُنفِقُواْ مِنْ خَيْرٍ فَلأنفُسِكُمْ “Hayır olarak ne harcarsanız, kendiniz içindir.”
Hayır olarak neyi infak edersiniz kendiniz içindir, bunun faydası sizedir. Öyleyse yaptığınız infaka mukabil minnette bulunmayın, düşük maldan infak etmeye kalkışmayın.
وَمَا تُنفِقُونَ إِلاَّ ابْتِغَاء وَجْهِ اللّهِ “Zaten siz ancak Allah’ın rızasını kazanmak için harcarsınız.”
“Zaten siz Allahın rızasını talep etmek dışında bir gayeyle infakta bulunmazsınız.”
“Harcarsınız” ifadesi, aslında “harcayınız” mesajını verir.
وَمَا تُنفِقُواْ مِنْ خَيْرٍ يُوَفَّ إِلَيْكُمْ “Hayır olarak her ne harcarsanız, karşılığı size tastamam ödenir.”
Hayır olarak ne infak ettinizse, bunun sevabı kat be kat size verilir.
Hz. Peygamberden (asm) şöyle şöyle rivayet edilir: “Allahım, infak edenin malının yerini doldur. Cimrilik edenin malını ise telef et!”
Sebeb-i Nüzûl
Rivayet edilir ki, Müslümanların bir kısmının Yahudiler içinde evlilikten veya süt emmeden dolayı akrabaları vardı ve bu akrabalarına infakta bulunuyorlardı. Bunlar, kendileri İslâma girdiklerinde, gayr-i Müslim olan bu yakınlarına fayda vermeyi kerih gördüler, bu münasebetle üstteki ayet nazil oldu.
Bu, farz olmayan nafile sadakalardadır. Farz olan zekâtın gayr-i Müslimlere verilmesi ise caiz değildir.
وَأَنتُمْ لاَ تُظْلَمُونَ “Ve haksızlığa maruz kalmazsınız.”
Yani, nafakalarınızın sevabı size noksan olarak verilmez.
273- لِلْفُقَرَاء الَّذِينَ أُحصِرُواْ فِي سَبِيلِ اللّهِ “(Sadakalar) kendilerini Allah yoluna adayan kimseleredir.”
لاَ يَسْتَطِيعُونَ ضَرْبًا فِي الأَرْضِ “Onlar, yeryüzünde çalışmaya güç yetiremezler.”
Bunların suffe ehli olduğu söylenir. Sayıları dört yüz kadardı, fakir muhacirlerden idiler. Mescidin suffesinde (çardağında) kalırlardı. Vakitlerini devamlı ilim ve ibadetle geçirirlerdi. Hz. Peygamberin gönderdiği seriyyelere de iştirak ederlerdi.
يَحْسَبُهُمُ الْجَاهِلُ أَغْنِيَاء مِنَ التَّعَفُّفِ “İffetlerinden dolayı (dilenmedikleri için), bilmeyen onları zengin zanneder.”
Onların hâlini bilmeyen, istemekten çekinmeleri sebebiyle onları zengin zanneder.
تَعْرِفُهُم بِسِيمَاهُمْ “Sen onları yüzlerinden tanırsın.”
“Sen ise onları zafiyetlerinden, hâllerindeki bitkinlikten tanırsın.”
Burada hitap Hz. Peygamberedir. (asm)
Veya muhatap olan herkesedir.
لاَ يَسْأَلُونَ النَّاسَ إِلْحَافًا “Yüzsüzlük yapıp kimseden bir şey istemezler.”
Onlar başkalarından sadaka istemezler. Şayet bir zaruretten dolayı isteseler, ısrarcı olmazlar.
وَمَا تُنفِقُواْ مِنْ خَيْرٍ فَإِنَّ اللّهَ بِهِ عَلِيمٌ “Hayır olarak ne verirseniz, şüphesiz Allah onu bilendir.”
Ayet, infaka ve özellikle de üstteki ayette hâlleri anlatılan kimselere vermeye teşvik eder.
274- الَّذِينَ يُنفِقُونَ أَمْوَالَهُم بِاللَّيْلِ وَالنَّهَارِ سِرًّا وَعَلاَنِيَةً “Mallarını gece gündüz; gizli ve açık Allah yolunda harcayanlar var ya.”
Yani, onlar bütün vakitlerde ve bütün hallerde hayır yaparlar.
Sebeb-i Nüzûl
Ayetin Ebu Bekir (r.a) hakkında indiği söylenir. Rivayete göre kırkbin dirhem tasaddukta bulunur. Bunun onbinini gece, onbinini gündüz, onbinini gizlice, onbinini açıktan verir.
Hz. Ali hakkında indiği de söylenir. Rivayete göre sadece dört dirhemi vardı, bir dirhemini gece, bir dirhemini gündüz, bir dirhemini gizlice, bir dirhemini de açıktan sadaka olarak verdi.
Denildi ki: Ayet, Allah yolunda akıncı olmak ve bunun masraflarını karşılamak hakkındadır.”
فَلَهُمْ أَجْرُهُمْ عِندَ رَبِّهِمْ “İşte onların mükâfatı Rab’leri katındadır.”
وَلاَ خَوْفٌ عَلَيْهِمْ Onlara bir korku yoktur.”
وَلاَ هُمْ يَحْزَنُونَ “Onlar üzülmeyeceklerdir de...
275- الَّذِينَ يَأْكُلُونَ الرِّبَا لاَ يَقُومُونَ إِلاَّ كَمَا يَقُومُ الَّذِي يَتَخَبَّطُهُ الشَّيْطَانُ مِنَ الْمَسِّ “Faiz yiyenler, ancak şeytanın çarptığı kimsenin kalktığı gibi kalkarlar.”
“Faiz alanlar” yerine “faiz yiyenler” denilmesi, maldan faydalanma daha çok yeme yönüyle olmasındandır.
Faiz yiyenler, kabirlerinden, şeytan çarpmış kimsenin kalkışı gibi kalkarlar. Yemiş oldukları faiz karınlarını şişirmiş, ağırlaştırmış olduğundan doğru kalkamazlar, doğru oturamazlar, sağa sola yalpalayan çarpılmış insanlar gibi kalkarlar.
ذَلِكَ بِأَنَّهُمْ قَالُواْ إِنَّمَا الْبَيْعُ مِثْلُ الرِّبَا “Bu, onların “Alışveriş de faiz gibidir” demelerinden dolayıdır.”
Onlara bu cezanın verilmesi, faizi ve alışverişi aynı tarzda görmelerindendir. Her ikisi de kâr getirebildiği için, alışverişi helâl saymaları gibi, faizi de helâl saydılar.
Normalde “faiz de alış-veriş gibidir” demeleri düşünülürken “Alış-veriş de faiz gibidir” demeleri mübalağa ifade eder. Sanki onlar faizi asıl yaptılar ve alış-verişi de ona kıyas ettiler. Hâlbuki aralarındaki fark açıktır. Çünkü bir dirheme mukabil iki dirhem veren kimse, bir dirhem zarardadır.
وَأَحَلَّ اللّهُ الْبَيْعَ وَحَرَّمَ الرِّبَا “Oysa Allah, alışverişi helâl, faizi haram kılmıştır.”
Ayette onların bu ikisini eşit görmelerini reddetmek ve yaptıkları kıyas nassa muhalif olduğu cihetle, bu kıyasın ibtali vardır.
فَمَن جَاءهُ مَوْعِظَةٌ مِّن رَّبِّهِ فَانتَهَىَ فَلَهُ مَا سَلَفَ “Artık kime Rabbinden bir öğüt gelir de faize son verirse, artık önceden aldığı geride kalır.”
Kime Allahtan faizin yasaklığı gibi bir öğüt ve bundan bir sakındırma gelir de, öğüt alır sakınırsa, eskiden aldıklarının iadesi istenmez.[1>
وَأَمْرُهُ إِلَى اللّهِ “Durumu da Allah’a kalmıştır.”
Şayet gelen öğüdü kabul etmiş, iyi bir niyetle bu işten vazgeçmişse, Allah bunun karşılığını verir.
Şöyle de denildi: Allah, onun durumu hakkında hüküm verir. Sizin için buna itiraz hakkı yoktur.
وَمَنْ عَادَ فَأُوْلَئِكَ أَصْحَابُ النَّارِ “Kim de dönerse, işte onlar cehennem ashabıdır.”
Faiz haram kılındıktan sonra kim onu yine helâl sayarsa, ateş ehlinden olur.
هُمْ فِيهَا خَالِدُونَ “Onlar orada ebedî kalacaklardır.”
Çünkü onlar, faizin haramlığını inkâr etmişlerdir.
276- يَمْحَقُ اللّهُ الْرِّبَا وَيُرْبِي الصَّدَقَاتِ “Allah faizi mahveder, sadakaları ise bereketlendirir.”
Allah, faizin bereketini giderir, faizin girdiği malı helâk eder.
Allah, sadakaların sevabını kat kat verir, kendisinden sadaka verilen malı bereketlendirir.
Hz. Peygamber (asm) şöyle der:
“Şüphesiz Allah sadakayı kabul eder ve sizden birinin mehrini çoğaltması gibi onu çoğaltır.”
“Zekât, asla maldan bir şey eksiltmez.”
وَاللّهُ لاَ يُحِبُّ كُلَّ كَفَّارٍ أَثِيمٍ “Allah inkârda ve günahta direnenleri sevmez.”
Allah, haramları helâl saymakta ısrar eden ve günah işlemeye düşkün olan kimselerden razı olmaz. Tevbe edenleri sever, ama böyle inatçı günahkârları sevmez.
277- إِنَّ الَّذِينَ آمَنُواْ وَعَمِلُواْ الصَّالِحَاتِ وَأَقَامُواْ الصَّلاَةَ وَآتَوُاْ الزَّكَاةَ لَهُمْ أَجْرُهُمْ عِندَ رَبِّهِمْ “Şüphesiz iman edip salih ameller işleyen, namazı dosdoğru kılan ve zekâtı verenler için Rableri katında mükâfatları vardır.”
Aslında namaz ve zekât da salih amellere dâhildir. Bunların ayrıca beyan edilmesi, diğer salîh amellerin fevkinde olmalarındandır.
وَلاَ خَوْفٌ عَلَيْهِمْ “Onlara bir korku yoktur.”
وَلاَ هُمْ يَحْزَنُونَ “Onlar üzülmeyeceklerdir de.”
Onlar için gelecekten bir korku yoktur, ellerinden kaçana da üzülmezler.
278- يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ اتَّقُواْ اللّهَ “Ey iman edenler! Allah’tan korkun.”
وَذَرُواْ مَا بَقِيَ مِنَ الرِّبَا إِن كُنتُم مُّؤْمِنِينَ “Ve eğer gerçekten iman etmiş kimselerseniz, faizden geriye kalanı bırakın.”
Gerçekten kalben iman etmişseniz, Allahtan korkun da insanlara şart koştuğunuz faizden arta kalanı bırakın. Çünkü kalbinizde iman olmasının delili, size emredilenleri yapmanızdır.
279- فَإِن لَّمْ تَفْعَلُواْ فَأْذَنُواْ بِحَرْبٍ مِّنَ اللّهِ وَرَسُولِهِ “Eğer böyle yapmazsanız, Allah ve Resûlüyle bir harbe girdiğinizi bilin.”
Ayette harb / savaş kelimesinin elif-lâmsız gelişi bu harbin büyüklüğünü gösterir. Ayet, şunu iktiza eder: Meşru idareye savaş açan kimseye (bâği olana) Allahın emrine gelinceye kadar savaş ilan edilmesi gibi, faizi bırakmayan kimseye de önce tevbe teklifi yapılır, kabul etmezse de ilâhî hükme gelinceye kadar savaş ilan edilir.
Bâği insan büyük bir suç işlemekle beraber kâfir sayılmadığı gibi, faiz de bir kimsenin kâfir olmasını gerektirmez.
Sebeb-i Nüzûl
Rivayete göre, Sakîf kabilesinin Kureyşten bazı kimselerde faiz alacakları vardı, faiz yasaklandığı halde eski faiz alacaklarını tahsil etmek istediler. Üstteki ayet nâzil olunca “Biz Allah ve Rasulüne karşı savaş açamayız, buna gücümüz yetmez” dediler, almaktan vazgeçtiler.
وَإِن تُبْتُمْ فَلَكُمْ رُؤُوسُ أَمْوَالِكُمْ “Eğer tevbe ederseniz, anaparalarınız sizindir.”
Eğer faizden ve onu helâl sayma cürmünden vazgeçerseniz, anaparanız sizindir.
لاَ تَظْلِمُونَ وَلاَ تُظْلَمُونَ “Haksızlık etmezsiniz, haksızlığa da uğramazsınız.”
Böylece ne fazla alarak zulmetmiş, ne de geciktirilerek veya noksan verilerek zulmedilmiş olursunuz.
Ayetten, eğer tevbe edip dönmezlerse, anaparanın da kendilerine verilmeyeceği anlaşılır. Çünkü haram bir şeyi helâl olarak gören ve bunda ısrar eden kimse mürteddir, malı da ganimettir.
280- وَإِن كَانَ ذُو عُسْرَةٍ فَنَظِرَةٌ إِلَى مَيْسَرَةٍ “Eğer borçlu darlık içindeyse, ona eli genişleyinceye kadar mühlet verin.”
وَأَن تَصَدَّقُواْ خَيْرٌ لَّكُمْ إِن كُنتُمْ تَعْلَمُونَ “Eğer bilirseniz, (borcu) sadaka olarak bağışlamanız, sizin için daha hayırlıdır.”
Alacağınızı sadakaya saymanız, mühlet tanıma sevabından daha çok sevap getirir.
Hz. Peygamber şöyle buyurur: “Birisinin alacağı olduğunda borçlu kişi vaktinde ödeyemez de alacaklı ona süre tanırsa, her gününe sadaka yazılır.”
“Eğer bilirseniz”
Bunda olan güzel öğüdü ve büyük sevabı eğer bilirseniz, ona göre hareket edersiniz.
281- وَاتَّقُواْ يَوْمًا تُرْجَعُونَ فِيهِ إِلَى اللّهِ “Allah’a döndürülüp götürüleceğiniz bir günden sakının.”
Allaha döndürülme gününden murat, kıyamet günü olabildiği gibi, kişinin öleceği gün de olabilir.
İşte böyle bir günden korkunuz ve Allaha dönüşünüz için hazırlık yapınız.
ثُمَّ تُوَفَّى كُلُّ نَفْسٍ مَّا كَسَبَتْ “Sonra herkese kazandığı amellerin karşılığı eksiksiz verilir.”
Her nefis, hayır ve şerden ne yapmışsa, o gün karşılığı kendisine eksiksiz verilir.
وَهُمْ لاَ يُظْلَمُونَ “Ve onlara asla haksızlık yapılmaz.”
Sevapları eksiltilerek veya cezaları katlanarak onlara zulmedilmez. İbnu Abbastan şöyle rivayet edilir: “Bu, Hz. Cebrailin getirdiği son ayettir.”
Hz. Peygamber bu ayet indikten sonra bir rivayette yirmibir gün, bir rivayette ise seksenbir gün yaşamıştır. “Yedi gün” veya “üç saat” şeklinde rivayet edenler de olmuştur.
[1> “Kanun, makabline şâmil değildir” denilir. Yeni çıkarılan bir kanunla, bir şey yasaklanmışsa, bu hüküm yasak öncesini içine almaz.
282- يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ إِذَا تَدَايَنتُم بِدَيْنٍ إِلَى أَجَلٍ مُّسَمًّى فَاكْتُبُوهُ “Ey iman edenler! Belli bir süre için birbirinize borçlandığınız zaman bunu yazın.”
Ecel-i müsemma, ayı, günü belli olan süredir. Yoksa “hacdan dönünce” veya “tarladan mahsul alınca” şeklinde olmamalıdır.[1>
Böyle borç muamelelerinde yazın. Çünkü yazmak söze nisbetle daha kuvvetlidir ve meydana gelebilecek nizaı defetmeye daha uygundur.
Âlimlerin çoğuna (cumhura) göre, ayetteki emir yazmanın müstehap olduğunu gösterir.
وَلْيَكْتُب بَّيْنَكُمْ كَاتِبٌ بِالْعَدْلِ “Bir kâtip aranızda adaletle yazsın.”
Bir kâtip, aranızdaki bu muameleyi artırıp eksiltmeden düzgün bir şekilde yazsın. Bu, aslında borçlu ve alacaklıya bir emirdir.
وَلاَ يَأْبَ كَاتِبٌ أَنْ يَكْتُبَ كَمَا عَلَّمَهُ اللّهُ فَلْيَكْتُبْ “Kâtip, Allah’ın kendisine öğrettiği şekilde yazmaktan kaçınmasın, (her şeyi olduğu gibi dosdoğru) yazsın.”
Kâtip, Allahın kendisine nasip ettiği yazabilme nimetinin hakkını versin, kitabetiyle insanlara faydalı olmaktan kaçınmasın.
Ayetteki bu ifade tarzı, Karun’a “Allah sana ihsanda bulunduğu gibi sen de ihsanda bulun.” (Kasas, 77) denilmesi türündendir.
وَلْيُمْلِلِ الَّذِي عَلَيْهِ الْحَقُّ “Üzerinde hak olan (borçlu) da yazdırsın.”
وَلْيَتَّقِ اللّهَ رَبَّهُ “Ve Rabbi olan Allah’tan korksun.”
وَلاَ يَبْخَسْ مِنْهُ شَيْئًا “Ve borçtan hiçbir şeyi eksik etmesin.” ْ فَإن كَانَ الَّذِي عَلَيْهِ الْحَقُّ سَفِيهًا أَوْ ضَعِيفًا أَوْ لاَ يَسْتَطِيعُ أَن يُمِلَّ هُوَ فَلْيُمْلِلْ وَلِيُّهُ بِالْعَدْلِ “Eğer borçlu, aklı ermeyen, veya zayıf bir kimse ise, ya da yazdıramıyorsa, velisi adaletle yazdırsın.”
Şayet borçlu kimse kıt akıllı veya çocuk ve yaşlı gibi aklı tam hizmet etmez halde ise, veya dilsiz olmak veya dili bilmemek gibi bir sebeple yazdırabilecek durumda değilse, velisi, vekîli veya mütercim düzgün bir şekilde yazdırsın.
وَاسْتَشْهِدُواْ شَهِيدَيْنِ من رِّجَالِكُمْ “Erkeklerinizden iki kişiyi şahit tutun.”
“Erkeklerinizden” denilmesi “Müslüman erkeklerden” demektir. Bu ifade, şahitlikte Müslüman olma şartının bir delilidir. Bütün âlimler bu kanaattedirler. Ebu Hanife, kâfirlerin birbirlerine yapacakları şahitliğin kabul edileceğini söyler.
فَإِن لَّمْ يَكُونَا رَجُلَيْنِ فَرَجُلٌ وَامْرَأَتَانِ مِمَّن تَرْضَوْنَ مِنَ الشُّهَدَاء “Şayet iki erkek yoksa, o zaman doğruluğuna güvendiğiniz şahitlerden bir erkekle iki kadını (şahit tutun).”
İmam-ı Şafiye göre bu şart, mallarla ilgili durumlarda söz konusudur.
Ebu Hanife buna ilave olarak had ve kısas şahitliği dışındaki durumlarda da aynı şartın olduğunu söyler.
أَن تَضِلَّ إْحْدَاهُمَا فَتُذَكِّرَ إِحْدَاهُمَا الأُخْرَى “Bu, onlardan biri unutacak olursa, diğerinin ona hatırlatması içindir.”
Ayetin bu kısmı, bir erkeğin yerine neden iki kadın şahit getirildiğinin illetini beyan eder. Bu da, kadınlardaki duygusallık ve zabıtlarının azlığındandır.
وَلاَ يَأْبَ الشُّهَدَاء إِذَا مَا دُعُواْ “Şahitler çağırıldıkları zaman kaçınmasınlar.”
وَلاَ تَسْأَمُوْاْ أَن تَكْتُبُوْهُ صَغِيرًا أَو كَبِيرًا إِلَى أَجَلِهِ “Az olsun, çok olsun, borcu süresine kadar yazmaktan usanmayın.”
“Yazmaktan usanmayın” ifadesi “tembellik etmesinler” anlamındadır. Tembellik, münafıklık alâmetlerindendir.
Bundan dolayı Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur:
“Mü’min kimse ‘üşendim’ demez.”
ذَلِكُمْ أَقْسَطُ عِندَ اللّهِ وَأَقْومُ لِلشَّهَادَةِ وَأَدْنَى أَلاَّ تَرْتَابُوا “Bu, Allah katında
adalete daha uygun, şahitlik için daha sağlam, şüpheye düşmemeniz için daha elverişlidir.”
Bu şekilde büyük küçük her borç net bir şekilde yazılınca iki taraf birbirinden şüphelenmez, borcun cinsi, miktarı, süresi, şahitleri ve benzeri durumlar için gönülleri rahat olur.
أَن تَكُونَ تِجَارَةً حَاضِرَةً تُدِيرُونَهَا بَيْنَكُمْ فَلَيْسَ عَلَيْكُمْ جُنَاحٌ أَلاَّ تَكْتُبُوهَا “Yalnız, aranızda hemen alıp verdiğiniz peşin ticaret olursa, onu yazmamanızdan ötürü üzerinize bir günah yoktur.”
Peşin alış-verişlerde yazmayabilirsiniz. Çünkü peşin alış-verişte karşılıklı niza ve unutma daha az ihtimallidir.[2>
وَأَشْهِدُوْاْ إِذَا تَبَايَعْتُمْ “Alışveriş yaptığınız zaman da şahit tutun.”
Alış-verişlerde şahit de olması ihtiyata daha uygundur.
Bu ayetteki emirler, ekser âlimlere göre vücup değil müstehaplık ifade eder.[3>
وَلاَ يُضَآرَّ كَاتِبٌ وَلاَ شَهِيدٌ “Ne kâtip zarar görür, ne de şahit (Kâtip de, şahit de bir zarar görmesin.)”
وَإِن تَفْعَلُواْ فَإِنَّهُ فُسُوقٌ بِكُمْ “Eğer aksini yaparsanız, bu sizin için günahkârca bir davranış olur.”
وَاتَّقُواْ اللّهَ “Allah’tan korkun.”
Allahın emir ve yasağına karşı gelmekten sakının.
وَيُعَلِّمُكُمُ اللّهُ “Allah, size öğretiyor.”
Allah size maslahatlarınızı tazammun eden hükümlerini öğretiyor.
وَاللّهُ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ “Allah, her şeyi hakkıyla bilendir.”
Bu üç cümlenin her birinde “Allah” lafza-i celâli tekrarlandı, çünkü her bir cümle müstakildir.
-Birincisi takvaya teşvik eder.
-İkincisi Allahın nimetlerini vaad eder.
-Üçüncüsü O’nun şanına bir tazimdir.
Bu tekrarın bir sebebi de, bu şekilde sarihan “Allah” demenin tazimde daha etkili olmasındandır.
283- وَإِن كُنتُمْ عَلَى سَفَرٍ وَلَمْ تَجِدُواْ كَاتِبًا فَرِهَانٌ مَّقْبُوضَةٌ “Eğer yolculukta olur ve bir kâtip bulamazsanız, o zaman alınmış bir rehin yeterlidir.”
Kâtip bulamama durumunda bir şeyi rehin olarak tutmak, Mücahid ve Dahhakın zannettiği gibi sefer hâline münhasır değildir, sefer dışında da rehin alınabilir. Çünkü Hz. Peygamber Medine’de bir Yahudi’ye olan borcu karşılığında zırhını rehin olarak bırakmıştı.
فَإِنْ أَمِنَ بَعْضُكُم بَعْضًا فَلْيُؤَدِّ الَّذِي اؤْتُمِنَ أَمَانَتَهُ “Yok eğer birbirinize güveniyorsanız (rehin almayabilirsiniz), ama kendisine güvenilen adam üzerindeki emaneti ödesin.”
Burada borç “emanet” kelimesiyle ifade edilmiştir. Alacaklı kimse rehinden vazgeçmişse, borçlu kimse de bunu su-i istimal etmemeli, borcunu düzgün bir şekilde ödemelidir.
وَلْيَتَّقِ اللّهَ رَبَّهُ “Ve Rabbi olan Allah’dan korksun.”
وَلاَ تَكْتُمُواْ الشَّهَادَةَ “Bir de şahitliği gizlemeyin.”
وَمَن يَكْتُمْهَا فَإِنَّهُ آثِمٌ قَلْبُهُ “Kim şahitliği gizlerse, şüphesiz onun kalbi günahkârdır.”
Günahın kalbe isnadı, şahitliği gizleme fiilinin kalple ilgili olmasındandır. Bunun bir benzerini “göz zina eder, kulak zina eder” hadisinde görürüz.
Veya bunun kalbe isnadı mübalağa içindir. Çünkü kalp azaların reisidir ve onun fiilleri en büyük fiillerdir.
Sanki şöyle denilmiştir: Günah, onun nefsinde yerleşti ve onun en şerefli parçasını aldı ve bu, onun diğer günahlarının fevkinde oldu.
وَاللّهُ بِمَا تَعْمَلُونَ عَلِيمٌ “Allah, yaptıklarınızı hakkıyla bilendir.”
Ayetin bu kısmı, bir tehdittir.
[1> Çünkü böyle ifadeler mazbut değildir. Mesela hacdan dönme süresi çok uzayabilir veya o yıl tarladan mahsul alamayabilir.
[2> Ayetin ifadesi yazmanın ihtiyata daha uygun olduğunu gösterir. Günümüzde yazar kasa veya fatura sistemi, tarafların ihtilafa düşmemeleri noktasından önemli kolaylık sağlamaktadır.
[3> Yani, alış – verişte iki şahit tutmak ve yazı ile kaydetmek gibi emirler, yapılmasında nice maslahatlar olmakla beraber, farz derecesinde olmayıp yapılmasının daha üstün olmasına delalet ederler.
284- لِّلَّهِ ما فِي السَّمَاواتِ وَمَا فِي الأَرْضِ “Göklerde ne var, yerde ne varsa hepsi Allah’ındır.”
Yaratma ve mülk olarak göklerde ve yerde olanların hepsi Allah’ındır.
وَإِن تُبْدُواْ مَا فِي أَنفُسِكُمْ أَوْ تُخْفُوهُ يُحَاسِبْكُم بِهِ اللّهُ “İçinizdekileri açığa vursanız da gizli tutsanız da Allah onunla sizi hesaba çeker.”
Ayet, Mu’tezile ve Rafızîler gibi Allahın hesaba çekmesini inkâr edenlere karşı bir delildir.
فَيَغْفِرُ لِمَن يَشَاء وَيُعَذِّبُ مَن يَشَاء “Sonra dilediğini bağışlar, dilediğine de azap eder.”
Ayet, azaplandırmanın vücubunu nefyetmede gayet açıktır.[1>
وَاللّهُ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ “Allah her şeye kadirdir.”
Dolayısıyla ölüleri diriltmeye ve onları hesaba çekmeye de gücü yeter.
285- آمَنَ الرَّسُولُ بِمَا أُنزِلَ إِلَيْهِ مِن رَّبِّهِ وَالْمُؤْمِنُونَ “Peygamber, Rabbi’nden kendisine ne indirildiyse ona iman etti, mü’minler de.”
كُلٌّ آمَنَ بِاللّهِ وَمَلآئِكَتِهِ وَكُتُبِهِ وَرُسُلِهِ “Hepsi Allah’a, meleklerine, kitaplarına ve peygamberlerine iman ettiler.”
Ayet, Allahu Teâlâdan Hz. Peygamberin imanının sıhhatine ve kayda değer oluşuna bir şehadettir, bunu nass olarak ifade etmektir. Keza, O’nun nübüvvet işinde gayet kararlı olduğunu ve onda şüphe etmediğini gösterir.
Ayette Hz. Peygamberin imanının ayrıca nazara verilmesi,
-O’nun büyüklüğünü bildirir.
-Ayrıca O’nun imanı müşahede ve ayan mertebesinde olmasındandır. Mü’minlerin imanı ise tefekkür ve istidlalledir.
لاَ نُفَرِّقُ بَيْنَ أَحَدٍ مِّن رُّسُلِهِ “Onun peygamberleri arasında ayrım yapmayız.”
Ayetten murat, tasdik ve tekzip yönünden onlar arasında bir ayrım yapılmamasıdır.[2>
وَقَالُواْ سَمِعْنَا وَأَطَعْنَا “Dediler: İşittik ve itaat ettik.”
غُفْرَانَكَ رَبَّنَا “Ey Rabbimiz! Senden bağışlama dileriz.”
وَإِلَيْكَ الْمَصِيرُ “Dönüş yalnız sanadır.”
286- لاَ يُكَلِّفُ اللّهُ نَفْسًا إِلاَّ وُسْعَهَا “Allah hiçbir nefse gücünün üstünde bir yük yüklemez.”
Bu, Allahtan bir lütuf ve rahmettir. “Allah size kolaylık diler, zorluk dilemez.” (Bakara, 185)
Allahın teklif ettiği şeyler, insanın güç yetirebileceği, yapabileceği şeylerdir. Bu, yapılması imkânsız bir şeyin insana teklif edilmediğine delâlet eder, ama bunun imtinaına delil olamaz.[3>
لَهَا مَا كَسَبَتْ وَعَلَيْهَا مَا اكْتَسَبَتْ “Onun kazandığı iyilik kendi yararına, kötülük de kendi zararınadır.”
Hayır olarak ne yaparsa kendi lehine ve şer olarak da ne işlerse kendi aleyhinedir. İtaat etmesinden başkası faydalanmaz, günahlara dalmasından da zarar görmez.
رَبَّنَا لاَ تُؤَاخِذْنَا إِن نَّسِينَا أَوْ أَخْطَأْنَا “Ya Rabbena! Unutur ya da hata edersek bizi cezalandırma!”
Allahın unutmak ve hata ile cezalandırması, zâtında imkânsız bir şey değildir. Çünkü günahlar zehirlere benzer. Kişi, velev hataen de zehir alsa helake yol açtığı gibi, azmederek yapmasa bile günahların da ilâhî cezaya yol açması akıldan uzak değildir. Lakin Allah, rahmet ve lütuf olarak bunlarla cezalandırmayacağını vaad etmiştir. Dolayısıyla insanın bu lütfun devamı ve kendisine olan nimeti itiraf şeklinde böyle dua etmesi uygundur.
Hz. Peygamberin şu sözü de, ayetin manasını açıklar:
“Ümmetimden hata ve unutma tarzındaki günahlar kaldırıldı.”
رَبَّنَا وَلاَ تَحْمِلْ عَلَيْنَا إِصْرًا كَمَا حَمَلْتَهُ عَلَى الَّذِينَ مِن قَبْلِنَا “Ya Rabbena! Bizden öncekilere yüklediğin gibi, ağır bir yük bize yükleme!”
Bundan murat, İsrailoğullarının mükellef olduğu,
-Kendilerini öldürmek,[4>
-Necaset bulaşan yeri kesmek,
-Bir günde elli defa namaz kılmak,
-Malın dörtte birini zekât vermek gibi durumlardır.
Veya onlara isabet eden şiddetli haller, çetin imtihanlardır.
رَبَّنَا وَلاَ تُحَمِّلْنَا مَا لاَ طَاقَةَ لَنَا بِهِ “Ya Rabbena! Bize gücümüzün yetmediği şeyleri de yükleme!”
Ayetin bu kısmı, teklif-i mala yutakın (güç yetirilmez şeyle mükellef kılmanın) caiz olduğuna delâlet eder. Yoksa bundan halas olmak, kurtulmak için dua edilmezdi.
وَاعْفُ عَنَّا “Bizi affet.”
Günahlarımızı sil.
وَاغْفِرْ لَنَا “Bize mağfiret et.”
Ayıplarımızı ört, bizi onlarla cezalandırıp perişan etme.
وَارْحَمْنَآ “Bize merhamet et.”
Bize şefkat et, lütufla muamelede bulun.
أَنتَ مَوْلاَنَا “Sen bizim Mevlâmızsın.”
Çünkü efendi, düşmanlara karşı kölelerine yardım eder.
فَانصُرْنَا عَلَى الْقَوْمِ الْكَافِرِينَ “Kâfir kavme karşı bize yardım et.”
Ayetten murat, sırf düşman kâfirler değil, bütün inkârcılar da olabilir.
Rivayete göre, peygamber efendimiz bu duaların her bir cümlesini okuduğunda, Cenab-ı Hak “kabul ettim, istediğini yaptım” demiştir.
Hz. Peygamber şöyle buyurur:
“Allah-u Teâlâ cennet hazinelerinden iki ayet indirdi. Rahman, mahlûkatı yaratmazdan iki bin sene önce kendi eliyle bu iki ayeti yazdı. Kim bunları yatsıdan sonra okursa, gece kıyam yerine geçer.”
Yine Hz. Peygamberden şöyle nakledilir:
“Her kim Bakara suresinden bu iki ayeti gecede okusa, bu ona yeter.”
Hz. Peygamberin hadisinde geçen “Bakara sûresi” ifadesi, “Bakara sûresi” denilmesi mekruh görüp “kendisinde Bakaranın bahsi geçen sûre” demek gerekir diyenlerin görüşünü reddeder. Bunlar, şu rivayeti esas almışlardır:
“Kendisinde Bakaranın bahsi geçen sûre, Kur’anın otağlarındandır, onu öğreniniz. Çünkü onu öğrenmek berekettir, onu terk etmek ise pişmanlıktır, Kâhinler ona güç yetiremezler.”
[1> Mülk sahibi mülkünde dilediği gibi tasarruf eder. Allah, kâfirleri cezalandıracağını haber vermiştir, ama onları cezalandırması Allah için zorunlu değildir.
[2> Yahudiler ve Hıristiyanlar peygamberlerinin hepsine değil, bir kısmına inanırlar, bir kısmını ise peygamber olarak kabul etmezler. Bir Müslüman ise ayrım yapmadan bütün peygamberlere iman eder.
[3> Yani Allah dilerse insanın takatinin üstünde bir teklifte de bulunur, buna engel bir şey yoktur. Çünkü mülkün maliki Odur. Mülk sahibi kendi mülkünde dilediği gibi tasarruf eder. Ama Allah bir lütuf ve rahmet olarak insanlara kaldıramayacakları yükleri yüklememeyi bir düstur edinmiştir.
[4> Bkz. Bakara, 54. İlgili ayetin tefsirinde görüldüğü üzere, ayetin farklı yorumları da vardır.