Neler yeni

Welcome to Cidar - Hak Yolunda... Hak üzere...

Forumumuza hoş geldiniz, burada birçok faydalı içerik ve aktif bir topluluk sizi bekliyor, ancak tüm özelliklerden yararlanabilmek ve paylaşımlara katılabilmek için kayıt olmanız gerekmektedir.

Hicr Suresi Tefsiri

Admin

Yönetici
Katılım
19 Şub 2025
Mesajlar
180
Tepkime puanı
0
Puanları
16
1- الَرَ “Elif, Lâm, Râ.”



تِلْكَ آيَاتُ الْكِتَابِ وَقُرْآنٍ مُّبِينٍ “İşte bunlar, Kitabın ve apaçık birKur’ân’ın âyetleridir.”



“İşte bunlar”
ifadesi ile bu sûreye veya Kur’anın tamamına işaret edilmiştir.



“Kur’an” kelimesinin elif – lâmsız gelmesi, büyüklüğünü göstermek içindir. Yani, kâmil bir kitap ve dikkat çekici bir beyanla hakkı batıldan ayıran bir Kur’an olmasıyla, bu ayetler her şeyi içine alan ayetlerdir.







2- رُّبَمَا يَوَدُّ الَّذِينَ كَفَرُواْ لَوْ كَانُواْ مُسْلِمِينَ “Bir zaman gelecek ki inkâr edenler, ‘keşke müslüman olsaydık’ temennisinde bulunacaklar.”



O inkarcılar,



-Müslümanlar galip geldiğinde,



-Veya ölüm anında,



-Veya kıyamet günü Müslümanların hâlini gördüklerinde “keşke biz de Müslüman olsaydık” diyecekler.



Denildi ki: Kıyametin korkunç hâlleri onları dehşete düşürür, zaman zaman ayıldıklarında “keşke Müslüman olsaydık” diye temennide bulunurlar.







3- ذَرْهُمْ “Bırak onları!”



يَأْكُلُواْ وَيَتَمَتَّعُواْ “Yesinler, zevk alsınlar.”Bırak onları, yesinler, dünyalarıyla keyiflensinler.



وَيُلْهِهِمُ الأَمَلُ “Arzu onları oyalasın.”



Çokça yaşamak, dünyalarını mamur etmek gibi beklentileri, onları ahirete hazırlanmaktan alıkoysun.



فَسَوْفَ يَعْلَمُونَ “İlerde bilecekler.”Yaptıklarının karşılığını gördüklerinde, yaptıklarının ne kötü olduğunu bilecekler.



Ayetten maksat, onların batıldan dönmeyeceklerini Hz. Peygambere bildirmek ve onların ilâhî inayetten mahrum kalacaklarını ifade etmektir. Onlar, boş işlere daldıkları için, Hz. Peygamber onlara nasihatte de bulunsa bir faydası olmayacaktır.



Ayette,



-O inatçı inkârcılara karşı susturucu bir delil,



-Ve lezzet peşinde koşmaktan, tul-i emelin yol açacağı hallerden bir sakındırma vardır.







4- وَمَا أَهْلَكْنَا مِن قَرْيَةٍ إِلاَّ وَلَهَا كِتَابٌ مَّعْلُومٌ “Biz hiçbir beldeyi belli bir yazı olmadan helak etmedik.”Ayetteki “belli bir yazı”dan murat, onların levh-i mahfuzda belirlenmiş olan ecelleridir.







5- مَّا تَسْبِقُ مِنْ أُمَّةٍ أَجَلَهَا وَمَا يَسْتَأْخِرُونَ “Hiçbir millet, ne ecelini öne alabilir ve ne de ondan geri kalırlar.”







6-
وَقَالُواْ يَا أَيُّهَا الَّذِي نُزِّلَ عَلَيْهِ الذِّكْرُ إِنَّكَ لَمَجْنُونٌ “Ve dediler ki: Ey kendisine zikir indirilen! Şüphesiz Sen bir mecnunsun!”Hz. Peygambere onların “Ey kendisine zikir indirilen!” diye seslenmeleri, dalga geçmek içindir. Ayetin devamında “Şüphesiz Sen bir mecnunsun!” demeleri, bunu açıkça gösterir. Bunun bir benzerini, Firavunun Hz. Musa hakkında söylediği şu sözde görürüz:



“Şüphesiz size gönderilen peygamberiniz! bir mecnun (deli).” (Şuara, 27)



Yani, şöyle demektedirler: “Ya Muhammed! Sen kendine zikir (Kur’an) indirildiğini iddia etmekle, mecnunların sözünü söylüyorsun.”







7- لَّوْ مَا تَأْتِينَا بِالْمَلائِكَةِ إِن كُنتَ مِنَ الصَّادِقِينَ “Eğer doğru kimselerden sen, bize melekleri getir de görelim.”Yani, “Keşke bize meleklerle gelsen, onlar Seni tasdik etse ve destekleseler.”



Benzeri bir mana, şu ayette nazara verilir:“Dediler: Bu nasıl peygamber! Yemek yiyor ve çarşılarda geziyor.



Ona, beraberinde bulunup uyaran bir melek indirilseydi ya!”
(Furkan, 7)



Veya yalanlayan ümmetlere meleklerin gelip cezalandırmaları gibi, bizim de Seni yalanlamamıza karşılık azap melekleri gelse, bizi cezalandırsa.







8-
مَا نُنَزِّلُ الْمَلائِكَةَ إِلاَّ بِالحَقِّ “Hâlbuki, biz o melekleri ancak hak ileindiririz.”



Melekler, ancak Allahın takdir ettiği vecihle ve hikmetinin iktizası üzerine gönderilirler. Onların sizin göreceğiniz şekilde gelmelerinde bir hikmet yoktur. Çünkü bu, sizin şüphelerinizi artırır. Sizin cezalandırılmanız için hemen gelmeleri de uygun değildir, çünkü sizden ve nesillerinizden iman edecek kimseler vardır.



“Biz melekleri ancak hak ile indiririz” ifadesindeki “hak” kelimesi vahiy veya azap şeklinde de açıklanmıştır.



وَمَا كَانُواْ إِذًا مُّنظَرِينَ “Ve o zaman o inkârcılara hiç mühlet verilmez.”



Yani, melekleri göndersek artık iş biter, kendilerine süre tanınmaz.







9- إِنَّا نَحْنُ نَزَّلْنَا الذِّكْرَ “Hiç şüphe yok ki, o zikri (Kur’ân’ı) biz indirdik.”



Ayet, onların inkâr ve istihzalarına bir reddir. Bundan dolayı çok cihetlerle te’kid edilmiştir.



وَإِنَّا لَهُ لَحَافِظُونَ “Ve elbette onu koruyacak olan da biziz.”



Biz O Kur’anı insan kelâmından farklı kılarak tahriften, ziyade ve noksandan korumaktayız. Öyle ki dile vakıf olanlara, o Kur’anın nazmındaki bir değişiklik asla gizli kalmaz.



Veya bu ifadeyle Cenab-ı Hak, Kur’anın devamı hususunda arız olabilecek hallerden korunmuş olduğunu taahhüd etmiştir. Nitekim, bu ayetin evvelinde de, Kur’anın indirildiği Hz. Peygamberi ithamlardan korumuştur.



Denildi ki “O’nu koruyacak olan da Biziz” ifadesinde ki “O” zamiri Hz. Peygambere râcidir. Bu durumda mana şöyle olur:



“Bir öğüt olan Kur’anı Biz indirdik. Onun indirildiği Peygamberi koruyacak olan da Biziz.”







10- وَلَقَدْ أَرْسَلْنَا مِن قَبْلِكَ فِي شِيَعِ الأَوَّلِينَ “Andolsun ki, senden önceki milletler arasında da peygamberler gönderdik.”Ayette geçen “şiya” kelimesi “şîa” kelimesinin çoğuludur. Şia, bir metod ve mezhep üzerinde ittifak eden insan topluluğudur. Yani, “Önceki topluluklar içinde de peygamberler gönderdik, onları o topluluklara elçiler kıldık.”







11- وَمَا يَأْتِيهِم مِّن رَّسُولٍ إِلاَّ كَانُواْ بِهِ يَسْتَهْزِؤُونَ “Onlara hiçbir peygamber gelmiyordu ki, onunla alay etmiş olmasınlar.”Ey Peygamber! Senin kavminin Sana yaptıkları gibi, önceki kavimler de kendilerine gönderilen peygamberlerle dalga geçtiler, alay ettiler.



Ayet, Hz. Peygambere bir tesellidir.







12- كَذَلِكَ نَسْلُكُهُ فِي قُلُوبِ الْمُجْرِمِينَ “Biz onu mücrimlerin kalbine işte böyle sokarız.”



Biz o istihzayı suçluların kalplerine sokarız.



Bunda, Allahu Teâlânın onların kalplerinde bâtılı yaratmasına bir delil vardır.







13- لاَ يُؤْمِنُونَ بِهِ “Ona iman etmezler.”



وَقَدْ خَلَتْ سُنَّةُ الأَوَّلِينَ “Hâlbuki öncekilerin başlarına gelenler gözler önündedir.”



Allahın önceki ümmetlerin mücrimleri hakkındaki kanunu,



-Onları muvaffak kılmamak,



-Kalplerine küfrü sokmaktır.



-Veya onlardan Peygamberleri yalanlayanları helâk etmektir.



Bu son manaya göre ayet, Mekke halkına bir tehdit ifade eder.







14-
وَلَوْ فَتَحْنَا عَلَيْهِم بَابًا مِّنَ السَّمَاء فَظَلُّواْ فِيهِ يَعْرُجُونَ “Şayet onlara gök ten bir kapı açsak da oradan yukarı çıksalar…”



“Bize melekleri getirsen” diyen bu kimselere semadan bir kapı açsak da oraya kadar yükselseler ve gün boyunca net bir şekilde oradaki hayret verici halleri görseler veya açtığımız o kapıdan meleklerin yükselişlerini görseler, aşırı inatlarından ve şüpheler içinde olmalarından şöyle derler:







15- لَقَالُواْ إِنَّمَا سُكِّرَتْ أَبْصَارُنَا “Şöyle derler: Gözlerimiz döndürüldü…”



بَلْ نَحْنُ قَوْمٌ مَّسْحُورُونَ “Daha doğrusu biz, büyülenmiş bir kavimiz.”



Başka mu’cizeleri gördüklerinde “Muhammed bize sihir yaptı” dedikleri gibi, bunu da bir sihir olarak değerlendirirler.



Demek ki böyle harika şeyler bile görseler, gördüklerini gerçek olarak kabul etmeyecekler, bir çeşit sihir ile büyülendiklerini düşünecekler.







16- وَلَقَدْ جَعَلْنَا فِي السَّمَاء بُرُوجًا “Andolsun biz, gökte bir takım burçlar kıldık.”



Semanın besateti ile beraber, rasat ve tecrübenin delâlet ettiği üzere, biz onda çeşitli görünüm ve özelliklerde olan on iki burç meydana getirdik.



وَزَيَّنَّاهَا لِلنَّاظِرِينَ “Ve temaşa edenler için onu süsledik.”



Ve o semayı güzel şekiller ve manzaralarla süsledik. Tefekkür ehli olanlar o semaya nazar ederler, O’nu yoktan yaratanın kudretine ve sanatkârının bir olduğuna istidlalde bulunurlar, ibret alırlar.







17- وَحَفِظْنَاهَا مِن كُلِّ شَيْطَانٍ رَّجِيمٍ “Ve onu kovulmuş her şeytandan koruduk.”



Böyle olunca, hiçbir şeytan semaya yükselmeye, oranın ehli olanlara vesvese vermeye, orada bir tasarrufta bulunmaya ve oranın hallerine muttali olmaya güç yetiremez.







18- إِلاَّ مَنِ اسْتَرَقَ السَّمْعَ “Ancak kulak hırsızlığı eden hariç.”



Ancak, kendileri de ruhanî olmaları sebebiyle, semavat ehlinden çok az bir kulak hırsızlığı yapabilirler veya yıldızların vaziyetlerinden ve hâllerinden yola çıkarak yeryüzünde olabilecek bazı olaylara istidlâlde bulunurlar.



İbnu Abbas’tan şöyle nakledilir: Onlar önceleri semavattan perdeli değillerdi. Hz. İsa doğduğunda üç sema tabakasından menedildiler. Hz. Muhammed (asm) doğduğunda ise, şihaplarla bütün semalardan alıkondular.



فَأَتْبَعَهُ شِهَابٌ مُّبِينٌ “Onu da apaçık bir şihab takip eder.” Şihab, parlak ateş parçasıdır. Kendilerinde bulunan parlaklık sebebiyle yıldız ve mızrak ucuna da “şihab” denildiği olur.







19- وَالأَرْضَ مَدَدْنَاهَا “Yeryüzünü de yayıp döşedik.”



وَأَلْقَيْنَا فِيهَا رَوَاسِيَ “Ve oraya sağlam dağlar yerleştirdik.”



وَأَنبَتْنَا فِيهَا مِن كُلِّ شَيْءٍ مَّوْزُونٍ “Orada her ölçülü şeyden bitkiler bitirdik.”



“Orada”
derken, bununla “yeryüzünde” veya “yeryüzünde ve dağlarda” manası kastedilebilir.



Buralarda bitirilen çeşitli bitkiler, Cenab-ı Hakkın hikmetine uygun bir şekilde belirli bir ölçü ile takdir edilmiştir. Bunlar, hem gayet güzel, hem gayet münasiptir. Her biri birer nimet olup nice faydalar vermektedir.







20- وَجَعَلْنَا لَكُمْ فِيهَا مَعَايِشَ “Orada sizin için geçim yolları yarattık.”



Sizler, yemenizde ve giymenizde bunlardan istifade edersiniz.



وَمَن لَّسْتُمْ لَهُ بِرَازِقِينَ “Kendilerine rızıklarını vermediğiniz kimseler için de…”



Ayetten murat, insanların yanlış bir zanla kendilerine rızık verdiklerini zannettikleri çoluk-çocukları, hizmetçileri ve köleleridir. Çünkü onlara da, onların nezaret ettiklerine de rızk veren Allahtır.



Ayetin özü şudur:



Arzın belirli bir miktar ve şekille yayılması, muhtelif cüz’lerden meydana gelmesi, başka şekillerde olması mümkün ve muhtemel iken belli bir yaratılış ve tabiatla çeşitli bitki ve hayvanların yaratılması, Cenab-ı Hakkın



-Kudretinin kemâline,



-Hikmetinin tam oluşuna,



-Uluhiyette şeriki olmadığına,



-Kendisini bir olarak bilmeleri ve sadece O’na ibadet etmelerinin kullarına bir görev olduğuna delâlet eder.



Cenab-ı Hak, ardından bu konuda te’kidli bir şekilde şöyle bildirdi:







21-
وَإِن مِّن شَيْءٍ إِلاَّ عِندَنَا خَزَائِنُهُ “Her şeyin hazineleri bizim yanımızdadır.”Yaratılmış her ne varsa, biz onların çok daha fazlasını vücuda getirmeye ve yaratmaya kâdiriz.



“Her şeyin hazinesi bizim yanımızdadır” ifadesi, Cenab-ı Hakkın her şeye güç yetirmesine bir meseldir.Veya, hazinede (depoda-mahzende) var olanı çıkarmak zor olmadığı gibi, her şeyin hazinesi yanında olan Allaha, bunları vücud sahasına çıkarmanın zor olmadığını anlatan bir teşbihtir.



وَمَا نُنَزِّلُهُ إِلاَّ بِقَدَرٍ مَّعْلُومٍ “Fakat biz onu ancak belli ölçüyle indiririz.”



Her şeyin hazinesi O’nun yanında olmakla beraber, bunları sınırlayan



hikmet ve meşiettir. Dolayısıyla, Allahın ilmi her şeyi kuşatmış iken, eşyanın belli bir vakitte belli özellikler ve hallerle vücuda gelmesi, hikmet sahibi bir muhassısın tercihiyledir.







22- وَأَرْسَلْنَا الرِّيَاحَ لَوَاقِحَ “Aşılayıcı rüzgârlar gönderdik.”Bundan murat



-Ya, bu rüzgarların yağmur yüklü olmasıdır. Nitekim, yağmur getirmeyen bulut için “akîm” yani “kısır” ifadesi kullanılmaktadır.



-Veya ağaçları, çiçekleri aşılamalarıdır.



فَأَنزَلْنَا مِنَ السَّمَاء مَاء “Ardından gökten bir su indirdik.”



فَأَسْقَيْنَاكُمُوهُ “Sizi onunla suladık.”



وَمَا أَنتُمْ لَهُ بِخَازِنِينَ “O suyu depolayan siz değilsiniz.”



O suyun hazineleri sizin kudretinizde değildir. Her şeyin hazinesi bizim nezdimizde olduğu gibi, suyun hazineleri de bizim nezdimizdedir.



Veya bundan murat şu olabilir: Semadan indirdiğimiz suyu göllerde, pınarlarda, kuyularda muhafaza eden siz değilsiniz, Biz onu oralarda muhafaza ederiz.



Havanın bazı vakitlerde insanlara faydalı olacak şekilde bazı cihetlere hareketi, hikmet sahibi bir Müdebbire delâlet ettiği gibi, suyun bu şekilde muhafazası da o hikmetli Müdebbire delâlet eder. Çünkü suyun tabiatında yerin derinliklerine çekilmek vardır. Bu şekilde depolanması tahsîs edici bir sebebi gerekli kılar.







23- وَإنَّا لَنَحْنُ نُحْيِي وَنُمِيتُ “Elbette biz diriltiriz ve biz öldürürüz!”



Biz, onu kabule uygun bazı cisimlerde hayatı icad ederiz ve onlardan hayatı izâle ile ölümü yaratırız.



Ayette “biz” ifadesinin tekrarı, hasr içindir. Yani, “ancak biz hayat veririz ve biz öldürürüz.”



وَنَحْنُ الْوَارِثُونَ “Ve hepsinin varisleri de biziz.”



Bütün mahlûklar öldüğünde, biz onlara varis oluruz, hepsi ölür, biz kalırız.







24- وَلَقَدْ عَلِمْنَا الْمُسْتَقْدِمِينَ مِنكُمْ وَلَقَدْ عَلِمْنَا الْمُسْتَأْخِرِين “Andolsun ki, biz içinizden önce gelenleri de biliriz, geri kalanları da biliriz.”Sizin hâllerinizden hiçbiri bize gizli kalmaz.



Önce gelenler ve geri kalanlardan murat şunlar olabilir:



-Doğum ve ölüm itibariyle önce olanlar ve sonra gelenler.



-Babaların sulbünden çıkanlar ve henüz çıkmamış olanlar.



-İslama girişte, cihadda, Allaha itaatte önde olanlar ve geri kalanlar.



Üstteki ayetlerde Cenab-ı Hakkın kudretinin kemâline delil getirilmişti, bununla da O’nun ilminin kemâli beyan edildi. Çünkü kudretine delil olan şeyler, ilmine de birer delildir.



Sebeb-i Nüzûl



Denildi ki: Hz. Peygamber, namazda ilk saf için teşvikte bulununca, sahabeler ön safa geçmek için izdiham yaptılar, bunun üzerine ayet nâzil oldu.







25- وَإِنَّ رَبَّكَ هُوَ يَحْشُرُهُمْ “Ve şüphesiz Rabbindir ki, onları haşreder.”



Senin Rabbin, onların amellerinin karşılığını vermek üzere hiç şüphesiz onları haşredecek, bir araya toplayacaktır.Ayette “O haşreder” denilmesi, buna kâdir olan ve yapacak olanın sadece Allah olduğuna, başkasının yapamayacağına delâlet içindir.



Cümlenin başında اِنَّ “inne” edatının yer alması, yapılan vaadin gerçek



olduğunu bildirmek ve öncesinde Cenab-ı Hakkın kudretinin kemâline ve eşyayı ayrıntılarıyla bilmesine delâlet eden durumların, bu hükmün sıhhatine delâlet ettiklerine tenbihte bulunmak içindir. Ayetin devamı bunu açıktan ifade etmektedir:



إِنَّهُ حَكِيمٌ عَلِيمٌ “Gerçekten O, Hakîm’dir – Alîm’dir.”



O Hakîm’dir, hikmeti apaçıktır, bütün fiillerinde mükemmellik vardır. Alîm’dir; ilmi her şeyi içine almıştır.

26- وَلَقَدْ خَلَقْنَا الإِنسَانَ مِن صَلْصَالٍ مِّنْ حَمَإٍ مَّسْنُونٍ “Andolsun ki biz insanı balçıktan şekil verilmiş kuru bir çamurdan yarattık.”Ayet metnindeki salsal, üfürüldüğünde ses veren kuru çamurdur. “Hame” ise, içindeki su sebebiyle değişen ve kararan çamur, yani balçıktır. “Hame” ifadesi, salsal için bir sıfattır. Yani, insanı balçıktan yapılmış, sonra kurutulmuş bir çamurdan yarattık.



Ayetteki “mesnun” kelimesi “şekil verilmiş anlamına gelebileceği gibi, kalıba sokulmuş anlamına da gelebilir. Nasıl ki mücevherler eritilir, bir kalıba sokulur, ardından kurutulur sanki insanın cevheri de önce balçık haline getirilmiş, buradan kendisine içi boş insan timsali (heykeli) verilmiştir. Bu balçık kuruduğunda, kendisine üflenince ses verir bir vaziyet kazanmıştır. Sonra Allahu Teâlâ bunu tavırdan tavra değiştirmiş, onu düzgün bir insan yapmış ve kendisinden ruh üflemiştir.







27- وَالْجَآنَّ خَلَقْنَاهُ مِن قَبْلُ مِن نَّارِ السَّمُومِ “Cinleri de daha önce nar-ı semum’dan yaratmıştık.”Ayette “cân”dan murat, cinlerin atasıdır. Bunun İblis olduğu da söylenir. Bundan muradın “cins” olması da caizdir. Nitekim üstteki ayette “insan” ifadesi ile insan cinsi kastedilmişti. Çünkü bir cinsin fertleri bir maddeden yaratılmış bir şahıstan olduğundan, o cinsin tamamı o maddeden yaratılmış olur.



Cin taifesi, insandan önce nar-ı semum’dan yani, mesamata nüfuz eden harareti şiddetli ateşten yaratılmıştır.



Mücerred cevherlerde hayatın yaratılması imkânsız olmadığı gibi, basit cirimlerde yaratılması da akıldan uzak bir şey değildir. Bu durumda, kendisinde ateş unsurunun çoğunlukta olduğu şeylerde hayatın yaratılması gayet makuldür. Çünkü ateş unsuru, toprak unsuruna nispetle hayatı kabule daha elverişlidir.



Ayette “ateşten” denilmesi, kendisinde ateş unsurunun ziyade olduğu cevherden yaratılmasını ifade eder. İnsanın topraktan yaratılmasında da benzeri bir durum vardır. Yani, insanda da hâkim unsur topraktır.



Ayet, Allahın kudretinin kemâline delâlet ve sekaleynin yani ins ve cinnin yaratılışlarının başlangıcına bir beyan olduğu gibi, yeniden dirilmenin kendisine tevakkuf ettiği ikinci mukaddimeye de bir tenbihtir. O da, bunları meydana getiren maddelerin bir araya getirilmeye ve hayatı kabule elverişli olmalarıdır.







28- وَإِذْ قَالَ رَبُّكَ لِلْمَلاَئِكَةِ إِنِّي خَالِقٌ بَشَرًا مِّن صَلْصَالٍ مِّنْ حَمَإٍ مَّسْنُونٍ “Rabbin meleklere şöyle demişti: Ben, balçıktan şekil verilmiş kuru bir çamurdan bir insan yaratacağım.”







29- فَإِذَا سَوَّيْتُهُ وَنَفَخْتُ فِيهِ مِن رُّوحِي فَقَعُواْ لَهُ سَاجِدِينَ “Ben, onun yaratılışını tamamladığım ve ona ruhumdan üflediğim zaman, hemen onun için secdeye kapanın.”



Yaratılışını ve hey’etini kendisine ruh üflenmeye müsait bir hale getirip ruhumdan üfleyerek o ruhun etkisinin azalarının her tarafında hissedilmesiyle hayat bulduğunda, hepiniz ona secdeye kapanın.



Ruhun Allaha nisbet ile “ruhumdan” denilmesi, Nisa sûresinde anlatılmıştı.[1>







30- فَسَجَدَ الْمَلآئِكَةُ كُلُّهُمْ أَجْمَعُونَ “Bunun üzerine meleklerin hepsi toptan secde ettiler.”



Ayette meleklerin secdesi iki te’kid ile kuvvetlendirilmiştir. Bunlar da “Küllühüm” ve “ecmaun” kelimeleridir. Bu te’kidden murat, tamamının secde ettiğini kuvvetli bir şekilde anlatmak ve bazılarının bu genel ifadeden tahsisini men etmektir.



Denildi ki: “Hepsi” ifadesiyle bu secdenin bütün melekleri içine aldığına, “ecmaun” ifadesiyle de secdeyi bir defada toplu halde yaptıklarına dikkat çekildi. Ancak bu görüş çok da isabetli değildir. Çünkü şayet böyle olsaydı, ikincisi te’kid olmazdı, onların hâlini beyan ederdi.







31- إِلاَّ إِبْلِيسَ “Ancak İblis hariç.”



أَبَى أَن يَكُونَ مَعَ السَّاجِدِينَ “O secde edenlerle beraber olmaktan kaçındı.”







32-
قَالَ يَا إِبْلِيسُ مَا لَكَ أَلاَّ تَكُونَ مَعَ السَّاجِدِينَ “Allah dedi: Ey İblis! Ne oluyor sana da, secde edenlerle beraber olmuyorsun?”







33-
قَالَ لَمْ أَكُن لِّأَسْجُدَ لِبَشَرٍ خَلَقْتَهُ مِن صَلْصَالٍ مِّنْ حَمَإٍ مَّسْنُونٍ “İblis dedi: Balçıktan şekil verilmiş kuru bir çamurdan yarattığın insana secde edemezdim.”



Böyle bir şey benim için uygun olmaz, benim konumum secde etmeme aykırıdır. Çünkü o cismanî, kesif bir beşerdir, ben ise ruhanî bir varlığım.



Böyle bir madde, en kıymetsiz bir unsurdur. Beni ise ateşten yarattın, ateş de unsurların en şereflisidir.İblis böyle diyerek tür ve asıl itibariyle Hz. Âdemi noksan gördü.



Bunun cevabı A’raf sûresinde verilmişti.[2>







34- قَالَ فَاخْرُجْ مِنْهَا “Allah dedi: Öyle ise çık oradan!”



“Çık oradan”
ifadesiyle



-Semadan,



-Cennetten,



-Melekler zümresinden çıkması kastedilebilir.



فَإِنَّكَ رَجِيمٌ “Çünkü sen, artık kovulmuş birisin.”



Çünkü sen, hayır ve şereften mahrum bırakıldın, kovuldun.



Veya bundan murat, şeytanın sihaplarla recmedilmesidir.



Ayetin bu ifadesi, şeytanın şüphesine cevabı tazammun eden bir tehdittir.







35- وَإِنَّ عَلَيْكَ اللَّعْنَةَ إِلَى يَوْمِ الدِّينِ “Hesap gününe kadar lanet senin üzerindedir.”



Lanetten murat, şeytanın kovulması ve İlahî rahmetten uzaklaştırılmasıdır.



Yani, şeytan şu âlemde imtihan sürdüğü müddetçe kovulmuş, ilâhî rahmetten uzak kılınmıştır. “Allah’ın laneti zalimler üzerine olsun!” (A’raf, 44) ayetinde bahsi geçen lanet ise, başka bir manadadır, o gündeki lanet, şu dünya hayatındaki laneti unutturur.



Denildi ki: Cenab-ı Hakkın şeytana laneti “hesap gününe kadar” diyerek sınırlaması, insanlara zarar verebileceği nihaî zamanı göstermek içindir.



Veya hesap günü geldiğinde Allah şeytana öyle azap verir ki, şeytana o lanetli olduğu zaman dilimini unutturur. Böyle olunca da, o lanetli dönem ortadan kalkmış gibi olur.







36- قَالَ رَبِّ فَأَنظِرْنِي إِلَى يَوْمِ يُبْعَثُونَ “İblis dedi: Ya Rabbi! Öyle ise insanların diriltilecekleri güne kadar bana mühlet ver.”Şeytan, böyle diyerek insanları yoldan çıkarmak için geniş bir zamana sahip olmak veya ölümden kurtulmak istedi. Çünkü yeniden dirilme sonrasında ölüm yoktur.







37- قَالَ فَإِنَّكَ مِنَ الْمُنظَرِينَ “Allah buyurdu: Sana mühlet verilmiştir.”



Cenab-ı Hak, birinciye cevap verdi, ikincisine ise temas etmeden şöyle bildirdi:







38- إِلَى يَومِ الْوَقْتِ الْمَعْلُومِ “Vakti malum güne kadar.”Bundan murat, İblisin ecelinin Allah nezdinde belirlendiği vakittir.Veya “vakti malum günden” murat, bütün insanların ölecekleri vakittir. Bu da, cumhura (ekser âlimlere) göre sura ilk üfürüldüğü zamandır.



Üstteki ayetlerde üç ayrı gün ifadesine yer verildi:



1-Din (hesap) günü.



2-İnsanların diriltilecekleri gün.



3-Malum vaktin günü.



Bu üç günden muradın kıyamet günü olması caizdir. İbarelerin ihtilafı, aynı şeye farklı yönlerden bakmaktan kaynaklanmaktadır. Bunlardan birincisi ile, senin de bildiğin gibi ceza günü anlatıldı. İkincisi ile insanların haşri nazara verildi. Çünkü haşir ile beraber insanların imtihanının bittiği bilinir ve onları yoldan çıkarma hususunda İblisin ümidi artık biter. Üçüncüsü ile, daha önce bahsi geçen iki ayrı gün ifadesinden bu günün belli bir gün olduğu bilinir.



Bundan, İblisin ölmemesi lazım gelmez. Muhtemelen kıyametin kopmasıyla o da ölür, sonra da diğer mahlûkat ile beraber diriltilir.



Cenab-ı Hakkın İblisle konuşması her ne kadar bir vasıta ile olmayıp doğrudan ise de, onun makam sahibi olduğuna delâlet etmez. Çünkü Allahın ona olan hitabı, onu zelil kılmak, küçük düşürmek içindir.







39- قَالَ رَبِّ بِمَآ أَغْوَيْتَنِي لأُزَيِّنَنَّ لَهُمْ فِي الأَرْضِ “İblis dedi: Ya Rabbi!Beni azdırmana yemin ederim ki, mutlaka ben de yeryüzünde onlara günahları süsleyeceğim.”



وَلأُغْوِيَنَّهُمْ أَجْمَعِينَ “Ve onların hepsini mutlaka azdıracağım!”



Ayette بِ “ba” harfi yemin içindir.Yani, “Beni azdırmana yemin ederim ki, aldanma diyarı olan şu dünyada günahları onlara süslendireceğim.”



Ayette “arzda” (yeryüzünde) denilmesi, “Fakat o arza meyletti.” (A’raf, 176) ayetinde olduğu gibidir.İblisin kendi azgınlığını Allaha nisbet etmesi, farklı şekillerde yorumlanmıştır:



Denildi ki: İblisin bu ifadesi, sebebiyet yönündendir.[3>



Mu’tezile, “beni azdırmana…” manasını “yoldan çıkışımı” şeklinde te’vil ettiler.



Veya Cenab-ı Hakkın Âdeme secde etmeyi emretmekle İblisin azmasına sebep olması şeklinde değerlendirdiler.



Veya cennet yolundan saptırmak şeklinde açıkladılar. Cenab-ı Hakkın İblise mühlet verişini de, onun azmasının ve yoldan çıkmasının artmasına sebep olması yönüyle ele aldılar, “Allahu Teâlâ İblis ve ona uyanların küfür üzere öleceklerini ve İblise mühlet verse de vermese de onların cehenneme gideceklerini bildi, İblisi onlara musallat kıldı” dediler.



Bunların zayıf görüşler olduğu, akıl sahiplerine gizli değildir.







40- إِلاَّ عِبَادَكَ مِنْهُمُ الْمُخْلَصِينَ “Ancak onlardan muhlas kulların müstesna.”



Kendine taat için seçtiğin ve şaibeli hâllerden tertemiz kıldığın kimselere benim hilem etki etmez.







41- } قَالَ هَذَا صِرَاطٌ عَلَيَّ مُسْتَقِيمٌ “Allah dedi: İşte bu, bana ulaşan dosdoğru yol budur.”



İşte bu,
benim gözetmem gereken bir haktır. Bunda bir eğrilik yoktur.



“İşte bu” ifadesiyle, “muhlas kulların şeytanın iğvasından kurtulmalarına” işaret edilmiştir.



Veya doğrudan ihlâsa işarettir. Yani, “ihlâs, hiçbir eğri büğrüsü, dalaleti olmayan ve bana ulaşmaya sevkeden bir yoldur.”







42- إِنَّ عِبَادِي لَيْسَ لَكَ عَلَيْهِمْ سُلْطَانٌ إِلاَّ مَنِ اتَّبَعَكَ مِنَ الْغَاوِينَ “Sana uyan azgınlardan başka, kullarım üzerinde senin hiçbir nüfuzun yoktur.”



Burada, İblisin yaptığı istisnayı bir tasdik vardır. İblis, “muhlas kulların müstesna” demişti. Cenab-ı Hakkın cevabında “kullarım” şeklinde söylemesinde muhlas olanların şanını yüceltmek vardır.[4> Ayrıca, onların masumiyetini ve şeytanın pençelerinin onlara ulaşamayacağını beyan söz konusudur.



Veya ayet, bu üslûb ile Allahın kullarından muhlas olmayanlara İblisin bir otoritesi olduğunu zannettirmesine bir yalanlama vardır. Çünkü İblisin günahları süslü göstermesinin son sınırı, günahlara teşvik ve hile yapmaktır. Nitekim diğer âlemde İblis de bunu itiraf etmekte ve şöyle demektedir:



“Zaten benim size karşı bir gücüm yoktu. Ancak ben sizi çağırdım, siz de geldiniz.” (İbrahim, 22)



Bu açıklamaya göre, ayette yapılan istisna, munkatı bir istisnadır.



Birinci yoruma, yani Cenab-ı Hakkın İblisi bu sözünde tasdikine göre bakıldığında, “istisna edilenin diğer taraftan daha az olması şarttır” diyenlerin görüşüne bir cevap vardır. Çünkü böyle bir görüş, iki istisnanın birbirini nakzetmesine yol açar.







43- وَإِنَّ جَهَنَّمَ لَمَوْعِدُهُمْ أَجْمَعِينَ “Şüphesiz ki cehennem, onların hepsine vaat edilen yerdir.”Cehennem, o azgınlara veya sana tâbi olanlara vaat edilen yerdir.







44- لَهَا سَبْعَةُ أَبْوَابٍ “Onun yedi kapısı vardır.”Cehenneme girecekler sayıca çok olduğu için tek kapıdan değil, yedi ayrı kapıdan gireceklerdir.



Veya bundan murat cehennemin tabakalarıdır. Cehennem ehli şeytana uymaktaki mertebelerine göre buralara alınacaklardır. Bu yedi mertebe şunlardır:



1-Cehennem



2-Lazâ



3-Hutame



4-Saîr



5-Sakar



6-Cahîm



7-Hâviye



Belki de yedi rakamıyla bunun tahsisi, bütün helâk edici şeylerin beş duyu organına meyletmek, şehvet ve gadap kuvvelerinin peşine takılmakta toplanmasındandır.



Veya bu yediden murat, cehennem ehlinin yedi fırka hâlinde olmasıdır.



لِّكُلِّ بَابٍ مِّنْهُمْ جُزْءٌ مَّقْسُومٌ “O kapıların her biri için ayrılmış bir kısım vardır.”



Cehennemin en üst kısmında yer alacak olanlar, tevhid ehli olduğu hâlde isyanı fazla olanlardır.



İkinci tabakada Yahudiler,



Üçüncüde Hristiyanlar,



Dördüncüde Sabi’ler,



Beşincide Mecusiler,



Altıncıda Müşrikler,



Yedincide münafıklar yer alacaklardır.








[1> Bkz. Nisa, 171. Ayrıca şu ayetlere de bakılabilir: Meryem 17, Secde 9, Sad 72.



[2> Bkz. A’raf, 12.



[3> Yani, benim azmama, yoldan çıkmama Sen sebep oldun



[4>Yani, gerçek anlamda Hakka kul olanlar onlardır.

45- إِنَّ الْمُتَّقِينَ فِي جَنَّاتٍ وَعُيُونٍ “Müttakiler elbette cennetlerde ve pınarlardadır.”



Müttakilerden murat, küfürde ve fuhşiyatta şeytana tâbi olmaktan sakınanlardır.



Bunlardan her biri için bir cennet bahçesi ve pınar vardır. Bu cennetler, insanların mertebelerine göre olacaktır:



“Rabbinin makamından korkan kimseye iki cennet vardır.” (Rahmân, 46)



“Bu ikisinden başka iki cennet daha vardır.” (Rahmân, 62)



“Müttakilere vaat edilen cennetin meseli şöyledir: Orada bozulmayan temiz sudan nehirler, tadı değişmeyen sütten nehirler, içenlere zevk veren şaraptan nehirler ve süzme baldan nehirler var.” (Muhammed, 15)







46- ادْخُلُوهَا بِسَلاَمٍ آمِنِينَ “Güven içinde selametle oraya girin.”



Yani, “afet ve zevâlden emin bir şekilde selâmetle girin o cennetlere!” denilir.



Ayet metninde geçen selâmdan murat, cennete girerken kendilerine selâm verilmesi de olabilir.







47- وَنَزَعْنَا مَا فِي صُدُورِهِم مِّنْ غِلٍّ “Biz onların kalplerindeki her türlü kini çıkarıp attık.”



Biz onların sadırlarında olan her türlü kini söküp aldık.



Bundan murat, dünyada cennet ehlinin kalben birbirine ülfet etmeleri olabilir.



Veya cennete alındıklarında meydana gelecek bir durumu ifade eder, öyle ki dünyada aralarında problem de olsa cennette birbirlerine muhabbet edeceklerdir.



Hz. Ali (r.a.) şöyle der: “Ben, Osman, Talha ve Zübeyrin ayette anlatılanlardan olmamızı ümit ederim.”



Ayette bildirilen durum, cennetteki derecelerine ve Allaha yakınlık mertebelerine mukabil, onların kalplerinden birbirlerine haset etmelerinin ortadan kaldırılması da olabilir.



إِخْوَانًا عَلَى سُرُرٍ مُّتَقَابِلِينَ “Hepsi kardeşler olarak karşılıklı koltuklara otururlar.”



48-
لاَ يَمَسُّهُمْ فِيهَا نَصَبٌ “Orada kendilerine hiçbir yorgunluk dokunmaz.”



وَمَا هُم مِّنْهَا بِمُخْرَجِينَ “Onlar oradan çıkarılacak da değillerdir.”



Çünkü, onlara verilen cennet nimetinin tam olması, orada daimî olmalarıyla gerçekleşir.







49- نَبِّىءْ عِبَادِي أَنِّي أَنَا الْغَفُورُ الرَّحِيمُ “Kullarıma haber ver ki, ben gerçekten Ğafur – Rahîm’im (çok bağışlayıcı ve çok merhamet ediciyim.)







50-
وَ أَنَّ عَذَابِي هُوَ الْعَذَابُ الأَلِيمَ “Bununla beraber azabım da çok elem verici bir azaptır.”



Ayetin bu kısmı, daha önce bahsi geçen vaad ve vaîdin bir özetidir ve öncekilerin bir takrîridir.



Ayette mağfiretin zikri, Cenab-ı Hakkın “müttakiler” derken her türlü günahtan, büyüğünden ve küçüğünden kaçınanları murat etmediğine bir delildir. Zâtını azap verici olmakla değil de bağışlamak ve merhametle vasfetmesinde vaad cihetinin üstün gelmesi ve vaadin te’kidi söz konusudur.



Bundan sonraki ayette öncesine atıfta bulunulmasında, ibret alacakları bir durumu anlatarak bu bağışlama ve mağfiretin bir tezahürü gösterilmektedir:







51- وَنَبِّئْهُمْ عَن ضَيْفِ إِ بْراَهِيمَ “Ve onlara, İbrahim’in misafirlerinden de haber ver.”







52- إِذْ دَخَلُواْ عَلَيْهِ فَقَالُواْ سَلامًا “Hani onlar, İbrahim’in yanına girmişler, “selam” demişlerdi.”



قَالَ إِنَّا مِنكُمْ وَجِلُونَ “İbrahim onlara: “Biz sizden korkuyoruz” demişti.”



Hz. İbrahimin böyle demesi, gelenlerin izinsiz ve vakitsiz girmelerindendi.



Ayrıca, önlerine konan yemekten de yememişlerdi.







53- قَالُواْ لاَ تَوْجَلْ “Melekler dediler: Korkma!”



إِنَّا نُبَشِّرُكَ بِغُلامٍ عَلِيمٍ “Gerçekten biz sana bilge bir oğul müjdeliyoruz.”



“Seni müjdeliyoruz” demelerinde “korkma!” deyişlerinin sebebini bildirmek vardır. Çünkü müjde veren kimseden korkulmaz.



İlerde büyük bir ilme sahip olacağı müjdelenen bu çocuk, “Ve Ona salihlerden bir peygamber olmak üzere İshak’ı müjdeledik.” (Sâffat, 112) ayetinden anlaşılacağı üzere Hz. İshaktır.







54- قَالَ أَبَشَّرْتُمُونِي عَلَى أَن مَّسَّنِيَ الْكِبَرُ “İbrahim dedi: Şu ihtiyar halimle mi beni müjdeliyorsunuz?”



Hz. İbrahim hayli yaşlıydı. Bu ileri yaşına rağmen çocukla müjdelenmekten dolayı hayret içinde kaldı.



Veya bu ifadeden maksat, kendisi bu durumda iken çocuğu olmasını inkâr da olabilir.



فَبِمَ تُبَشِّرُونَ “Ne ile beni müjdeliyorsunuz?”



“Hangi ucube ile beni müjdeliyorsunuz?”



Veya “hangi şey ile müjdeliyorsunuz?” Çünkü âdeten meydana gelmesi tasavvur edilmeyen bir şeyle müjdelemek, aslında müjde vermemek gibidir.







55- قَالُواْ بَشَّرْنَاكَ بِالْحَقِّ “Melekler dediler: Seni gerçekten müjdeliyoruz.”



Biz seni, vukuu muhakkak bir şeyle müjdelemekteyiz.



Veya, kendisinde asla şüphe olmayan gerçek bir durumla müjdelemekteyiz.



Veya hak bir metotla müjdelemekteyiz. O da Allahın sözü ve emridir.



فَلاَ تَكُن مِّنَ الْقَانِطِينَ “Sakın Allah’ın rahmetinden ümidini kesenlerden olma!”



Çünkü Allahu Teâlâ anne-baba olmadan da bir insan yaratmaya kâdirdir. Bir pîr-i faniden ve hayızdan kesilmiş yaşlı bir kadından çocuk yaratmak elbette O’na zor gelmez.



Hz. İbrahimin bu müjdeyi hayretle karşılaması, âdet yönünden idi, yoksa Allahın kudretinden şüphesi olmasından kaynaklanmıyordu. Bundan dolayı şöyle dedi:







56- قَالَ وَمَن يَقْنَطُ مِن رَّحْمَةِ رَبِّهِ إِلاَّ الضَّآلُّونَ “İbrahim dedi: Rabbinin rahmetinden, yoldan sapanlardan başka kim ümit keser?”



Allahın rahmetinden ümit kesenler, ancak ve ancak marifet yolunu şaşırıp da Allahın rahmetinin genişliğini, ilminin ve kudretinin kemâlini bilmeyenlerdir. Nitekim Cenab-ı Hak bir başka ayette şöyle buyurur:



“Çünkü Allah’ın rahmetinden kâfirlerden başkası ümit kesmez.” (Yusuf, 87)







57- قَالَ فَمَا خَطْبُكُمْ أَيُّهَا الْمُرْسَلُونَ “Ey elçiler! Başka ne işiniz var?”dedi.”



Yani, “Bu müjde dışında hangi şey için gönderildiniz?”



Muhtemelen, onların gönderilmesinden asıl maksadın müjde vermek olmadığını bildi. Çünkü, sayıları fazla idi, müjde vermek için bu kadar meleğe ihtiyaç yoktu. Nitekim Hz. Zekeriyaya oğul müjdesini bir melek getirmişti.



Hz. İbrahim onların başka bir maksatla gönderildiklerini şundan da anlamış olabilir: Onlar, gelişen konuşma seyri içinde O’na müjdeyi verdiler. Şayet sırf müjde için gönderilmiş olsalar, gelir gelmez müjdeyi verirlerdi.







58- قَالُواْ إِنَّا أُرْسِلْنَا إِلَى قَوْمٍ مُّجْرِمِينَ “Melekler dediler: Biz mücrim bir kavme gönderildik.”



Mücrim kavimden murat, Hz. Lûtun kavmidir.







59- إِلاَّ آلَ لُوطٍ “Ancak âl-i Lût müstesna.”



Âl-i Lût
, O’na iman edenlerdir.



إِنَّا لَمُنَجُّوهُمْ أَجْمَعِينَ “Biz, gerçekten onların hepsini kurtaracağız.”



Sanki mana şöyledir. Biz, Âl-i Lût dışında tamamı mücrim bir kavme gönderildik. O kavimden mücrim olanları helâk edeceğiz, Âl-i Lûtu ise kurtaracağız.







60- إِلاَّ امْرَأَتَهُ قَدَّرْنَا إِنَّهَا لَمِنَ الْغَابِرِينَ “Yalnız Lût’un karısı müstesna,çünkü onu geride kalanlar arasında belirledik.”O, helâk olmak için kâfirlerle beraber olacak.







61-
فَلَمَّا جَاء آلَ لُوطٍ الْمُرْسَلُونَ “Elçiler, Lût kavmine gelince.”







62-
قَالَ إِنَّكُمْ قَوْمٌ مُّنكَرُونَ “Lût dedi: Doğrusu siz bilinmez bir kavimsiniz.”



Nefsim sizi tanımıyor ve bana bir şer getirmeniz korkusuyla sizden ürküyor.







63- قَالُواْ بَلْ جِئْنَاكَ بِمَا كَانُواْ فِيهِ يَمْتَرُونَ “Dediler: Bilakis biz sana onların şüphe ettikleri şeyi getirdik.”



Biz Sana, korktuğun sebepten gelmedik, bilakis Sana sürur verecek, düşmanına karşı Seni rahatlatacak bir görevle gönderildik.



Lûtun kavminin şüpheyle baktığı şey, Hz. Lûtun onları uyarmış olduğu azaptır.







64- وَأَتَيْنَاكَ بَالْحَقِّ “Sana gerçeği getirdik.”



Onların azabıyla ilgili, kendisinde şüphe olmayan gerçeği Sana getirdik.



وَإِنَّا لَصَادِقُونَ “Ve biz elbette doğru söylüyoruz.”



Ve bizler, hiç şüphesiz Sana verdiğimiz haberde doğru söyleyen kimseleriz.







65- فَأَسْرِ بِأَهْلِكَ بِقِطْعٍ مِّنَ اللَّيْلِ “Gecenin bir bölümünde ehlini yola çıkar.”



Sana iman edenleri gecenin bir kısmında buradan götür.



Denildi ki: Bildirilen vakit, gecenin son kısmıdır.



وَاتَّبِعْ أَدْبَارَهُمْ “Sen de arkalarından yürü.”



Sen onların arkasından git. Onları yönlendirirsin, hızlı gitmelerini sağlarsın, hallerine muttali olursun.



وَلاَ يَلْتَفِتْ مِنكُمْ أَحَدٌ “Ve sizden kimse ardına bakmasın.”



Sizden hiç kimse neler olup bittiğini görmek için geriye bakmasın, yoksa güç yetiremeyeceği dehşetli hâller görür.



Veya geriye dönüp baktığında, onlara isabet eden kendisine de isabet eder.



Veya sizden hiç biri bir maksatla ayrılmasın, geri kalmasın, yoksa azab kendisine isabet eder.



Denildi ki: Geriye bakmaktan nehyedilmeleri, nefislerini hicrete alıştırmak içindir.



وَامْضُواْ حَيْثُ تُؤْمَرُونَ “Emredildiğiniz yere gidin.”



Onlara emredilen yerden murat Şam veya Mısır olabilir.







66- وَقَضَيْنَا إِلَيْهِ ذَلِكَ الأَمْرَ “Biz, Ona şu emri bildirdik:”



“Biz O’na şu emri bildirdik”
denilmesinde emri veren Âmirin (yani Cenab-ı Hakkın) büyüklüğünü nazara vermek vardır.



أَنَّ دَابِرَ هَؤُلاء مَقْطُوعٌ مُّصْبِحِينَ “Bu kimselerin kökü sabaha çıkarken kesilmiş olacaktır.”



Ayetten öyle anlaşılıyor ki, bu kavim toptan helâk edilecek, geriye o zalimlerden kimse kalmayacaktır.Bu ifade, onların helâk zamanlarını bildirir.







67- وَجَاء أَهْلُ الْمَدِينَةِ يَسْتَبْشِرُونَ “Derken şehir halkı sevinçle geldiler.”



Bahsi geçen şehir Sedom’dur.



Hz. Lûtun misafirlerini duymuşlar, onlarla eğlenmek için sevinçle gelmişlerdi.







68- قَالَ إِنَّ هَؤُلاء ضَيْفِي “Lût dedi: Bunlar benim misafirlerimdir.”



فَلاَ تَفْضَحُونِ “Beni utandırmayın.”



Çünkü misafire yapılan eziyet, ev sahibine yapılmış demektir.







6ّ9- وَاتَّقُوا اللّهَ وَلاَ تُخْزُونِ “Allah’tan korkun! Beni rezil etmeyin!”



Onlar sebebiyle beni zillete düşürmeyin.



Veya onlar içinde beni utandırmayın.







70- قَالُوا أَوَلَمْ نَنْهَكَ عَنِ الْعَالَمِينَ “Onlar dediler: Seni başkalarının işine karışmaktan men etmemiş miydik?”



Çünkü onlar herkese sarkıntılık yapıyorlar, Hz. Lût da kendi güç ve imkânı ölçüsünde onları engellemeye çalışıyordu.



Veya onların bu sözlerinden murat, insanları misafir etmesinden, ikramda bulunmasından men etmeleri de olabilir.







71- قَالَ هَؤُلاء بَنَاتِي إِن كُنتُمْ فَاعِلِينَ “Lût dedi: Eğer yapacaksanız, işte şunlar kızlarım! (onlarla evlenin).”



Hz. Lûtun “kızlarım” ifadesinden murat, kavminin kızlarıdır. Çünkü her ümmetin Peygamberi, onların babası yerindedir. Bununla alakalı çeşitli cihetler vardır, bunlar Hûd sûresinde zikredilmiştir.



“Eğer yapacaksanız” ifadesi



-“Eğer şehvetinizi tatmin edecekseniz”,



-Veya “eğer dediğimi yapacaksanız” manasındadır.







72- لَعَمْرُكَ إِنَّهُمْ لَفِي سَكْرَتِهِمْ يَعْمَهُونَ “Ömrüne yemin olsun ki, gerçekten onlar sarhoşlukları içinde bocalayıp duruyorlardı.”



Cenab-ı Hak, sözün burasında muhatabın hayatına yemin etti. Bu yeminde muhatap ise Hz. Peygamberdir. (asm)



Denildi ki: Muhatap, Hz. Lût’tur, Melekler kendisine bunu söylemişlerdir.



Onlar azgınlıklarında veya akıllarını başlarından alan, doğruyu ve yanlışı ayırt etmeyi ortadan kaldıran eşcinselliklerinde ne yapacaklarını bilmez bir halde şaşkın idiler. Nasıl senin nasihatini duyabilsinler!







73- فَأَخَذَتْهُمُ الصَّيْحَةُ مُشْرِقِينَ “Derken güneş doğarken o dehşetli sayha onları yakaladı.”



Dehşetli, helâk edici sayha (şiddetli ses) onları yakaladı.



Denildi ki: Bu, Cebrailin sayhasıydı.







74- فَجَعَلْنَا عَالِيَهَا سَافِلَهَا “Biz, onların şehirlerinin üstünü altına getirdik.”



وَأَمْطَرْنَا عَلَيْهِمْ حِجَارَةً مِّن سِجِّيلٍ “Ve üzerlerine de ateşte pişmiş taşları yağmur gibi yağdırdık.”



Taşlaşmış çamurdan veya üzeri yazılı taşlardan onlara yağmur gibi yağdırdık.



Hûd sûresinde bu kıssa hakkında daha ayrıntılı beyanda bulunuldu.







75-
إِنَّ فِي ذَلِكَ لآيَاتٍ لِّلْمُتَوَسِّمِينَ “Gerçekten bunda, işaretten anlayanlar için ibretler vardır.”



Ayet metninde geçen mütevessimîn, “mütefekkir olanlar” demektir. İşaretten yola çıkıp bir şeyin hakikatini/ gerçeğini bilenler için kullanılır.







76- وَإِنَّهَا لَبِسَبِيلٍ مُّقيمٍ “O belde, hâlâ yol üzerindedir.”



Lût kavminin yaşadığı yerler yol üzeri olup insanların uğradığı ve eserlerini gördüğü yerlerdir.











77- إِنَّ فِي ذَلِكَ لآيَةً لِّلْمُؤمِنِينَ “Şüphesiz ki bunda iman edenler için bir ayet/alâmet vardır.”
78-
وَإِن كَانَ أَصْحَابُ الأَيْكَةِ لَظَالِمِينَ “Eyke halkı da gerçekten zalimlerdi.”

Eyke halkı,
(Ashabu’l-Eyke), Hz. Şuaybın kavmi olup ormanlık bir bölgede yaşıyorlardı. Allah Hz. Şuaybı onlara elçi olarak gönderdi, ama onlar yalanladılar, her tarafı kuşatan bulutlardan yağdırılan ateşle helâk edildiler.

Eyke, sık ağaçlı yer demektir.



79- فَانتَقَمْنَا مِنْهُمْ “Biz onlardan intikam aldık.”Onları helak ederek kendilerinden intikam aldık.

وَإِنَّهُمَا لَبِإِمَامٍ مُّبِينٍ “O ikisi hâlâ yol üzerindedir.”

“O ikisi”
nden murat

-Sedom ve Eyke olabileceği gibi,

-Eyke ve Medyen de olabilir. Çünkü Hz. Şuayb hem Eyke, hem de Medyen’e gönderilmişti. Bu durumda bunlardan birinin zikri, diğerini de hatıra getirir.

O ikisi, apaçık yol güzergâhındadırlar.

Ayette yol “imam” kelimesiyle ifade edilmiştir. İmam, kendisine uyulan demektir. İnsan da yola çıktığında o yola uymuş olur. Bina şakülü ve krokisine de “imam” denilir, çünkü bina yapımında bunlara uyulur.



80- وَلَقَدْ كَذَّبَ أَصْحَابُ الحِجْرِ الْمُرْسَلِينَ “Şüphesiz Ashab-ı Hicr de peygamberleri yalanladılar.”

Ashab-ı Hicr’dan murat Semud kavmidir, Hz. Salihi yalanlamışlardı.

Ayette “mürselin” şeklinde çoğul ifade edilmesi, bir peygamberi yalanlayanın sanki hepsini yalanlamış olduğunu bildirmek içindir.

Bundan muradın, Hz. Salih ve yanında bulunan mü’minler olması da caizdir.

Hicr, Medine ile Şam arasında onların yaşamış oldukları vadinin adıdır.



81- وَآتَيْنَاهُمْ آيَاتِنَا فَكَانُواْ عَنْهَا مُعْرِضِينَ “Biz onlara âyetlerimizi vermiştik de, onlar yüz çeviriyorlardı.”

Ayetlerden murat,

-Peygamberlerine indirilen kitabın ayetleridir.

-Veya kayadan çıkan deve ve bununla alakalı anlatılan bir defada çokça su içmesi, bol süt vermesi, sonunda boğazlanması gibi durumlardır.

-Veya tevhid delilleri olarak nasbedilen tekvînî ayetlerdir.



82- وَكَانُواْ يَنْحِتُونَ مِنَ الْجِبَالِ بُيُوتًا آمِنِينَ “Ve onlar, güven içinde dağlardan evler yontuyorlardı.”

Bunlar, dağlardan oydukları evlerde, bu evlerin sağlamlığı sebebiyle yıkılmasından, hırsızların delip içeri girmesinden, düşmanların tahribi gibi durumlardan emin bir şekilde yaşıyorlardı.

Veya onların emin bir şekilde yaşamaları, başlarına gelecek azap yönündendi. Aşırı gafletleri ve dağların kendilerini azaptan koruyacağı zannıyla günün birinde azapla karşılaşacaklarını hesaba katmıyorlardı.





83- فَأَخَذَتْهُمُ الصَّيْحَةُ مُصْبِحِينَ “Derken sabahleyin korkunç bir ses onları yakaladı.”



84- فَمَا أَغْنَى عَنْهُم مَّا كَانُواْ يَكْسِبُونَ “Kazanmakta oldukları şeyler, onlardan hiçbir zararı savmadı.”Sağlam binalar yapmaları, mal ve sayılarını çoğaltmaları onlara bir fayda sağlamadı.



85-
وَمَا خَلَقْنَا السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا إِلاَّ بِالْحَقِّ “Biz gökleri, yerive aralarındakileri ancak hak ile yarattık.”

Biz gökleri ve yeri ve bunların arasında olanları hak olarak yarattık. Bu yaratılış, fesadın sürmesine ve şerlerin devamına uygun değildir. Bundan dolayı ilâhî hikmet böyle zâlimlerin helakini ve fesatlarını yeryüzünden kaldırmayı gerekli kılar.

وَإِنَّ السَّاعَةَ لآتِيَةٌ “Ve elbette kıyamet gelecektir.”

Kıyamet muhakkak gelecek ve Allah Seni yalanlayanlardan Senin için intikam alacaktır.

فَاصْفَحِ الصَّفْحَ الْجَمِيلَ “Şimdi sen onlara güzel bir hoşgörüyle muamele et.”

Öyleyse onlardan intikam almada acele etme. Onlara, affeden ve hilm ile karşılık veren kimsenin muamelesiyle karşılık ver.

Denildi ki: Bu ayet, seyf ayetiyle neshedilmiştir.



86- إِنَّ رَبَّكَ هُوَ الْخَلاَّقُ الْعَلِيمُ “Şüphesiz Rabbin Hallâk – Alîm’dir.”

Seni terbiye eden Allah, hem Seni yarattı, hem de onları. Senin ve onların durumu, O’nun elindedir.

O, Alîm’dir; Senin ve onların hâlini bilir. Dolayısıyla aranızda hükmetmesi için kendisine tevekkül etmene layık olan O’dur.

Veya sizi yaratan ve size en uygun olanı bilen O’dur. Bugün için en uygun olanın onlarla uğraşmamak olduğunu bilmiştir.

Hâlık, azı da çoğu da yaratan demektir.

Hallâk ise, çokça yaratan anlamında kullanılır.



87- وَلَقَدْ آتَيْنَاكَ سَبْعًا مِّنَ الْمَثَانِي “Andolsun ki, biz sana seb’ul- mesani’yi

(tekrarlanan yediyi) verdik.”

“Seb’ul-Mesanî”


Bundan murat, yedi ayeti olan Fatihadır.

Ayrıca şu manalara da dikkat çekilmiştir:

-Yedi uzun sûre. Bunlar, Bakaradan itibaren olup, yedincisi Enfal ve Tevbe sûreleridir. Çünkü bu ikisi bir sûre hükmündedir. Bundan dolayı aralarında besmele ile ayırma olmamıştır.

-Ha-mim ile başlayan yedi sure.[1>

-Yedi sahife, yani Kur’an’ın başlıca yedi bölüm hâlinde olmasıdır.

Mesanî, tesniye veya sena kelimesinden gelir. Çünkü bunların her biri medhedilmiştir ve tekrar be tekrar okunur.

Veya Kur’anın lafızları, kıssaları, öğütleri tekrar edilir.

Veya o Kur’an, Allahu Teâlâyı layık olduğu yüce sıfatlar ve en güzel isimlerle sena eder.

Mesanîden murat Kur’an olabileceği gibi, Allah’ın bütün kitapları da kastedilebilir. Bu durumda “Sana Mesaniden yedi verdik” ifadesi baziyet bildirir.

وَالْقُرْآنَ الْعَظِيمَ “Ve bir de Kur’ân-ı Azîmi.”

Eğer önceki ayette geçen “yedi” ile ayetler veya sûreler murat edilmişse, bu durumda yapılan atıf, bütünün parçasına veya âmm olanın has olana atfı kabilinden olur. Eğer Kur’an’ın yedi bölümü murat edilmişse, bir vasfın bir diğer vasfa atfedilmesi söz konusudur.



88- لاَ تَمُدَّنَّ عَيْنَيْكَ إِلَى مَا مَتَّعْنَا بِهِ أَزْوَاجًا مِّنْهُمْ “Sakın onların bir kısmına verdiğimiz geçici şeylere heveslenip göz dikeyim deme.”

Çünkü, onlara verilenler, Sana verilenlere nisbetle küçük şeylerdir. Sana verilenler bizzat matlup olan kemâldir ve lezzetlerin devamına yol açan şeylerdir.

Hz. Ebubekirden şöyle nakledilir:

“Kendisine Kur’an ilmi verilen kimse, bir başkasına verilen dünya nimetlerini kendine verilen ilimden daha efdal görürse, büyük olanı küçültmüş, küçük olanı da büyütmüş olur.”

Rivayete göre Hz. Peygamber (asm) ashabıyla beraber Beni Kurayza ve Beni Nadir Yahudilerine ait yedi kafileye rastladı. Bu kervanda her türlü kumaş, koku, mücevher ve diğer çeşit mallar bulunmaktaydı. Müslümanlar bunu görünce şöyle dediler: “Bu mallar bizim olsaydı, bunlarla kuvvetlenirdik ve Allah yolunda da infak ederdik.”

Bunun üzerine Hz. Peygamber şöyle buyurdu: “Andolsun ki, size yedi ayet verildi. Bu yedi ayet, bu yedi kafileden daha hayırlıdır.”

وَلاَ تَحْزَنْ عَلَيْهِمْ “Ve onlara üzülme.”

Onlar iman etmiyorlar diye sakın üzülme.

Şu manaya da dikkat çekildi: Onlar böyle imkânlar içindeler diye sakın üzülme!

وَاخْفِضْ جَنَاحَكَ لِلْمُؤْمِنِينَ “Ve mü’minlere şefkat kanatlarını ger.”

Onlara tevazu göster, rıfk ile muamele et.



89- وَقُلْ إِنِّي أَنَا النَّذِيرُ الْمُبِينُ “De ki: Şüphesiz ben apaçık uyarıcıyım.”

Açık bir beyan ve delille sizi şöyle uyarıyorum ki: Şayet iman etmezseniz Allahın azabı başınıza gelecektir.



90- كَمَا أَنزَلْنَا عَلَى المُقْتَسِمِينَ “Nitekim o o muktesim olanlara da azap indirmiştik.”

Nitekim daha önce de benzeri bir azabı “muktesim” olanlara indirmiştik.

“Muktesim olanlar”dan murat, değişik yönlerden açıklanmıştır:

-Bunlar on iki kişi idi. Hac mevsiminde Mekke girişlerini paylaşmış, insanları Hz. Peygambere imandan ürkütmeye çalışmışlardı. Allah bunları Bedir savaşında helâk etti.

-Bunlar, Hz. Salihe gece komplo kurup öldürmeye yemin etmiş bir gruptur.

-Veya bunlardan murat, bu ayetin devamının da işaret ettiği gibi, inatlarından Kur’anı kabul etmeyip “Kur’anın bazısı haktır, Tevrat ve İncile uygundur. Bazısı da bâtıldır, onlara muhaliftir” diyerek O’nu parça parça değerlendirenlerdir.

-Veya bunlar Kur’an hakkında, onu “şiir, sihir, kehanet ve öncekilerin masalları” şeklinde parçalara bölerek değerlendirenlerdir.

-Veya bunlardan murat ehl-i kitaptır. Kitaplarının bir kısmına inanmış, bir kısmını inkâr etmişlerdir. Bu manaya göre (sonraki ayetteki) “Kur’an” kelimesi, kıraat anlamında kullanılmış olur, onların kendi kitaplarından okuduklarını parça parça değerlendirmelerini ifade eder.

Hz. Peygambere bunun hatırlatılması, O’na bir tesellidir.



91- الَّذِينَ جَعَلُوا الْقُرْآنَ عِضِينَ “Onlar, Kur’ân’ı parçalara böldüler.”

Denildi ki: Ayetteki “ıdîn” kelimesi “sihir” anlamına da gelir. Nitekim Hz. Peygamber (asm) “Allah sihir yapan ve yaptırana lanet etmiştir” derken bu kelimeyi kullanmıştır.



92- فَوَرَبِّكَ لَنَسْأَلَنَّهُمْ أَجْمَعِيْنَ “Rabbin hakkı için, biz onların hepsini

hesaba çekeceğiz.”



93-
عَمَّا كَانُوا يَعْمَلُونَ “Yaptıklarından soracağız.”

Rabbine yemin ederim ki, biz onların hepsine Kur’anı parça parça değerlendirmek veya ona “sihir” demek gibi yaptıklarını birer birer soracağız.

Denildi ki: Ayet sadece Kur’anla ilgili yaptıkları şeyler olmayıp, her türlü küfür ve isyanlarıyla alakalıdır.



94- فَاصْدَعْ بِمَا تُؤْمَرُ “Öyleyse Sen Sana emrolunanı çekinmeden anlat.”

Sana emrolunanı açıkça söyle.

Veya Sana emrolunanla hak ve batılı birbirinden ayır.

وَأَعْرِضْ عَنِ الْمُشْرِكِينَ “Ve müşriklerden yüz çevir.”

Onların sözlerine iltifat etme!



95- إِنَّا كَفَيْنَاكَ الْمُسْتَهْزِئِينَ “Muhakkak ki biz o alay edenlere karşı sana yeteriz.”

Biz, o istihza edenlere karşı, onlara hükmederek ve helâk ederek Sana yeteriz.

Sebeb-i Nüzûl

Denildi ki: Ayette nazara verilenler Kureyşin eşrafından şu beş kişidir: Velid Bin Muğire, As Bin Vail, Adiyy Bin Kays, Esved Bin Abd-i Yeğus ve Esved Bin Muttalip. Bunlar Hz. Peygambere eza vermede ve O’nunla istihza etmede çok aşırı gidiyorlardı. Birgün Hz. Cebrail Hz. Peygambere şöyle dedi: “Bana, onlara karşı Sana yardım etmem emredildi.”

Hz. Cebrail Velidin bacağına işaret etti, Velid bir ok torbasına bastı, oklardan biri elbisesine yapıştı, ama o, kibrinden onu almak için eğilmedi. Ok, arkasında bir damara isabet etti, onu kesti, Velidin ölümüne sebep oldu.

As Bin Vâilin ayağına işaret etti, ayağına bir diken battı, ayağı şişti, değirmentaşına döndü, bu yüzden öldü.

Adiyy Bin Kaysın burnuna işaret etti. Burnundan irin sümkürdü, öldü.

Esved Bin Abd-i Yeğus bir ağacın dibinde oturuyordu. Başıyla ağaca toslamaya başladı. Dikenler yüzüne vuruyordu. Bu şekilde vura vura öldü.

Esved Bin Muttalibin iki gözüne işaret etti, gözleri kör oldu.



9ّ6- الَّذِينَ يَجْعَلُونَ مَعَ اللّهِ إِلهًا آخَرَ “Onlar Allah ile birlikte başka birilâh ediniyorlar.”

فَسَوْفَ يَعْلَمُونَ “Ama yakında bileceklerdir.”

Sonra onlar yaptıkları şeylerin dünya ve ahirette akıbetinin ne olduğunu bilecekler.



97- وَلَقَدْ نَعْلَمُ أَنَّكَ يَضِيقُ صَدْرُكَ بِمَا يَقُولُونَ “Gerçekten biliyoruz ki,onların söylediklerine göğsün daralıyor.”

Biz biliyoruz ki, onların şirki, Kur’anı tenkidleri ve Seninle dalga geçmek için söyledikleri Senin kalbinde sıkıntı meydana getiriyor.



98- فَسَبِّحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ “O halde Rabbini hamd ile tesbih et.”

Sen Allahın Sana tevdi etmiş olduğu tesbih – tahmid görevlerini yap, bunlar Sana yetecektir ve Senin hüznünü giderecektir.

Veya onların söylediklerine mukabil, Seni hakka ilettiğinden dolayı Ona hamdederek, Allahı bunlardan tenzih et.

وَكُن مِّنَ السَّاجِدِينَ “Ve secde edenlerden ol.”

Namaz kılanlardan ol.

Rivayete göre Hz. Peygamber daraldığı vakit namaza sığınırdı.



99- وَاعْبُدْ رَبَّكَ حَتَّى يَأْتِيَكَ الْيَقِينُ “Ve sana yakîn gelinceye kadar Rabbine ibadet et.”

Ayette “yakîn”den murat ölümdür. Çünkü her canlı mahlûka ölümün gelmesi, kaçınılmazdır.

Mana şöyledir: Hayatta olduğun sürece Allaha ibadet et, bir lahza bile ibadetten boş kalma!

Hz. Peygamber şöyle buyurur:

“Hicr sûresini okuyana, Muhacirler, Ensar ve Muhammed (asm) ile istihza edenler sayısınca mükâfat verilir.”



Vallahu A’lem (Doğrusunu en iyi Allah bilir.)




[1> Bunlar ardarda gelen Mü’min, Fussilet, Şûra, Zuhruf, Duhan, Casiye ve Ahkaf sûreleridir.
Yazar:
Prof.Dr. Şadi Eren
 
Üst Alt