Neler yeni

Welcome to Cidar - Hak Yolunda... Hak üzere...

Forumumuza hoş geldiniz, burada birçok faydalı içerik ve aktif bir topluluk sizi bekliyor, ancak tüm özelliklerden yararlanabilmek ve paylaşımlara katılabilmek için kayıt olmanız gerekmektedir.

Hûd Suresi Tefsiri

Admin

Yönetici
Katılım
19 Şub 2025
Mesajlar
180
Tepkime puanı
0
Puanları
16
1- الَر “Elif-Lâm-Râ.”



كِتَابٌ أُحْكِمَتْ آيَاتُهُ “Bu öyle bir kitaptır ki, âyetleri muhkem kılınmıştır.”



Onun ayetleri sağlam bir nazımla dizilmiştir. Lafız ve mana cihetinden herhangi bir ihlal ona arız olamaz.



Veya Kur’an ayetlerinin muhkem oluşundan murat, bozulma ve neshten uzak oluşudur. Bu durumda muhkem ayetlerden murat, bu sûrenin ayetleridir ve bunlarda neshedilmiş ayet bulunmamaktadır.



Veya onun ayetleri, hüccet ve delillerle sağlam kılınmıştır.



Veya onun ayetleri, hikmetle dolu ayetlerdir. Çünkü teorik ve pratik hikmetin ana meselelerini şümulüne almıştır.



ثُمَّ فُصِّلَتْ مِن لَّدُنْ حَكِيمٍ خَبِيرٍ “Sonra da Hakîm, Habîr (hikmet sahibi ve her şeyden haberdar olan Allah) tarafından ayrıntılı olarak açıklanmıştır.”



Sonra bu muhkem ayetler akaid, hükümler, öğütler ve haberlerle ayrıntılı bir şekilde anlatılmıştır.



Veya sûreler şeklinde fasıl fasıl yapılmıştır.



Veya peyder pey indirilmesiyle ayrıntılar bildirilmiştir.



Veya ihtiyaç olan yerlerde tafsilata girilmiştir.







2-
أَلاَّ تَعْبُدُواْ إِلاَّ اللّهَ “Allah’tan başkasına kulluk etmeyesiniz diye.”



إِنَّنِي لَكُم مِّنْهُ نَذِيرٌ وَبَشِيرٌ “Şüphesiz ben size O’nun tarafından gönderilmiş bir uyarıcı ve müjdeciyim.”



Allahın, şirke karşı cezayla, tevhide karşı sevapla karşılık vereceğini haber veren bir uyarıcı ve bir müjdeciyim.







3-
وَأَنِ اسْتَغْفِرُواْ رَبَّكُمْ “Ve Rabbinizden mağfiret isteyin.”



ثُمَّ تُوبُواْ إِلَيْهِ “Sonra da Ona tevbe edin.”



Sonra matlubunuza tevbe ile ulaşmaya çalışın. Çünkü hak yoldan çıkan birinin, tekrar yola dönmesi lazımdır.



Şöyle de denildi: Şirkten istiğfar edin, sonra taat ile Allaha dönün.



Ayetteki “sonra” ifadesinin iki emir arasında farklılıktan dolayı gelmesi caizdir.



يُمَتِّعْكُم مَّتَاعًا حَسَنًا إِلَى أَجَلٍ مُّسَمًّى “Ta ki bir ecel-i müsemmaya kadar sizi güzel güzel yaşatsın.”



Ta ki sizi huzur ve güven içinde yaşatsın.



Ecel-i müsemma, onlar için belirlenen ömrün sonudur.



Veya bundan murat “sizi toptan bir azapla helak etmesin” manasıdır. Ecel-i müsemma her ne kadar ömürle alakalı ise de, herbir ferde nisbetle belli bir vakittir. Dolayısıyla bir değişiklik söz konusu olamaz.



وَيُؤْتِ كُلَّ ذِي فَضْلٍ فَضْلَهُ “Ve her fazilet sahibine lütfunu versin.”



Ve dininde fazilet sahibi her insana, faziletinin karşılığını dünya ve ahirette versin.



Ayetin bu kısmı, tevbe eden muvahhid kimseye dünya ve ahiretin hayrını vaat etmektedir.



وَإِن تَوَلَّوْاْ فَإِنِّيَ أَخَافُ عَلَيْكُمْ عَذَابَ يَوْمٍ كَبِيرٍ “Eğer yüz çevirirseniz, ben sizin adınıza büyük bir günün azabından korkarım.”



“Büyük bir günün azabından”
murat kıyamet günü olabilir. Dünyadaki felaketler de olabilir. Mesela, Mekke ahalisi kıtlıkla mübtela kılındı, leşleri yiyecek kadar zor günler yaşadılar.







4- إِلَى اللّهِ مَرْجِعُكُمْ “Dönüşünüz yalnızca Allah’adır.”



وَهُوَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ “Ve O her şeye kadirdir.”



Her şeye kadir olduğu için en şiddetli bir azapla size ceza vermeye de gücü yeter.







5- أَلا إِنَّهُمْ يَثْنُونَ صُدُورَهُمْ لِيَسْتَخْفُواْ مِنْهُ “İyi bilin ki onlar, O’ndan gizlenmek için sadırlarını çeviriyorlar.”



Onlar, sadırlarını haktan çeviriyorlar, ondan inhiraf ediyorlar.



Veya küfre ve Hz. Peygambere düşmanlığa yöneliyorlar.



Veya sırtlarını dönüyorlar.



Peygamberi ve mü’minleri o gizli hallerine muttali kılmasın diye, bu şekilde Allahtan bazı hallerini gizlemek istiyorlar.



Sebeb-i Nüzûl



Rivayete göre ayet müşriklerden bir grup hakkında indi. Şöyle demişlerdi: “Perdelerimizi çeksek, elbiselerimize bürünsek, kalplerimizde Muhammede düşmanlığımızı gizlesek, bizim halimizi nasıl bilecek?”



Ayetin münafıklar hakkında indiğini söyleyenler olmuşsa da itibar etmemek gerekir. Çünkü ayet Mekkîdir, münafıklık ise Medine döneminde ortaya çıkmıştır.



أَلا حِينَ يَسْتَغْشُونَ ثِيَابَهُمْ يَعْلَمُ مَا يُسِرُّونَ وَمَا يُعْلِنُونَ “İyi bilin ki, elbiselerine büründükleri zaman, Allah onların gizlediklerini de açığa vurduklarını da bilir.”



Onlar yataklarına girip elbiselerini üzerlerine aldıklarında Allah onların kalplerinde neler gizlediklerini ve ağızlarıyla neler konuştuklarını bilir. Onun ilminde onların hem gizli hem de alenî halleri eşittir.



إِنَّهُ عَلِيمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ “Çünkü O, kalplerde olanı hakkıyla bilendir.”



Allah sinelerde olan sırları, kalpleri ve bunların hallerini bilir.







6- وَمَا مِن دَآبَّةٍ فِي الأَرْضِ إِلاَّ عَلَى اللّهِ رِزْقُهَا “Yeryüzünde hiçbir canlı yoktur ki, rızkı Allah’a ait olmasın.”



Allah, lütuf ve rahmet olarak, her canlının rızkını taahhüt etmiştir.



Ayette bu mananın çok kuvvetli ifade edilişi bunun mutlaka böyle olduğun bildirmek ve bu konuda tevekküle sevk etmek içindir.



وَيَعْلَمُ مُسْتَقَرَّهَا وَمُسْتَوْدَعَهَا “Ve O, her birinin müstekar ve müstevda’ını bilir.”



Müstekar
ve müstevda’, çeşitli yorumlara açıktır. Bu meyanda şunlar düşünülebilir:



-Allah onların yaşadıkları ve öldükleri yerleri bilir.



-Bundan murat erkeklerin sulbu ve kadınların rahmi olabilir.



-Allah o canlılar bilfiil vücut bulduklarında arzın neresinde olduklarını bilir, bilkuvve haline geldiklerinde zerrelerinin nerelere dağıldığını da bilir.



كُلٌّ فِي كِتَابٍ مُّبِينٍ “Bunların hepsi bir kitab-ı mübindedir.”



Canlıların her biri ve bunlarla ilgili haller, levh-i mahfuzda zikrolunmuştur.



Sanki ayet ile Cenab-ı Hakkın bütün malumatı bilmesi murat edilmiştir. Devamında gelen ayette ise, bütün mümkinata kadir olduğu nazara verilmektedir. Bunda tevhidin ve daha önce yapılan vaad ve tehdidin takriri söz konusudur.







7- وَهُوَ الَّذِي خَلَق السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضَ فِي سِتَّةِ أَيَّامٍ “O ki, gökleri ve yeri altı günde yarattı.”



Allah gökleri, yeri ve bunlarda olanları yarattı. Bunun açıklaması A’raf sûresinde geçmişti.1



Gökler ve yerden murat, ulvî ve süfli iki cihet de olabilir.



Arzın tekil gelirken semavatın yani göklerin çoğul gelişi, ulvî şeylerin süfli şeylerden asıl ve zât (cevher) olarak farklı farklı olmasındandır.



وَكَانَ عَرْشُهُ عَلَى الْمَاءِ “Onun arşı su üstündeydi.”



Gökler ve yer yaratılmazdan önce Allahın arşı su üzerinde idi. Arş, suyun sırtına bırakılmış olduğundan, gökler ve yer arasında bir engel yoktu.



Bununla boşluğun mümkün olduğuna ve o suyun bu âlemin ecramından arştan sonra ilk yaratılan şey olduğuna delil getirildi.



Şöyle de denildi: Su da rüzgârın sırtında idi.



Doğrusunu en iyi Allah bilir.



لِيَبْلُوَكُمْ أَيُّكُمْ أَحْسَنُ عَمَلاً(Göklerin ve yerin yaratılması) Hanginizin amelce en güzel olacağını denemesi içindir.”



Allah bütün bunları hallerinizi denemek, nasıl amel edeceğinizi görmek için yaptı. Çünkü bütün bunlar muhtaç olacağınız sebepler ve maddelerdir. Ayrıca kendileriyle istidlalde bulunacağınız, çıkarımlar yapacağınız deliller ve emarelerdir.



Ayette “Hanginizin amelce en güzel olacağını denemesi içindir.” şeklinde en üstünlük derecesiyle ifade edilmesi onları en güzelini araştırmaya ve yapmaya teşvik içindir. Ayrıca ilim ve amel mertebelerinde daima ilerlemeye sevk etmek içindir. Çünkü amelden murat hem azaların, hem de kalbin amelidir. Bundan dolayı Hz. Peygamber şöyle demiştir:



“Allah sizi deneyecek, ta ki hanginizin akılca daha güzel, Allahın haram kıldıklarından kaçınmada daha ziyade vera’ sahibi ve O’na itaatte daha süratli olduğu ortaya çıksın.”



Arş gibi konular, farklı yorumlara açık meselelerdir. Bunlarda nihaî sözü şu dünyada söyleyebilmek kolay değildir.



وَلَئِن قُلْتَ إِنَّكُم مَّبْعُوثُونَ مِن بَعْدِ الْمَوْتِ لَيَقُولَنَّ الَّذِينَ كَفَرُواْ إِنْ هَذَا إِلاَّ سِحْرٌ مُّبِينٌ “Böyle iken “ölümden sonra şüphesiz diriltileceksiniz” desen, inkârcılar “bu, ancak apaçık bir sihirdir” derler.”



Onlara göre, öldükten sonra dirilme veya ondan bahseden Kur’an, aldatıcı bir sihirden ibarettir.







8- وَلَئِنْ أَخَّرْنَا عَنْهُمُ الْعَذَابَ إِلَى أُمَّةٍ مَّعْدُودَةٍ لَّيَقُولُنَّ مَا يَحْبِسُهُ “Ve eğer bunlardan azabı belli bir süreye kadar erteleyecek olursak, o zaman da “onu engelleyen nedir?” diyecekler.”



Şayet vaad olunan azabı belli bir zamana kadar tehir etsek, alaylı alaylı “vukuuna ne engel oluyor” derler.



أَلاَ يَوْمَ يَأْتِيهِمْ لَيْسَ مَصْرُوفًا عَنْهُمْ “İyi bilin ki, o azap onlara geldiği gün kendilerinden geri çevrilecek değildir.”



Ama Bedirde olduğu gibi, azap kendilerine geldiğinde, o azap onlardan çevrilmez.



وَحَاقَ بِهِم مَّا كَانُواْ بِهِ يَسْتَهْزِؤُونَ “Ve o alay ettikleri şey kendilerini kuşatmış olacaktır.”



Ve o zaman alay ederek bir an önce gelmesini istemiş oldukları azap kendilerini kuşatmıştır.



Ayette ileride gelecek bir durum, geçmiş zaman ile ifade edildi. Bu hem tahakkukunun kesinliğini ve hem de tehdidin şiddetini göstermek içindir.







9- وَلَئِنْ أَذَقْنَا الإِنْسَانَ مِنَّا رَحْمَةً ثُمَّ نَزَعْنَاهَا مِنْهُ إِنَّهُ لَيَئُوسٌ كَفُورٌ “Eğer insana tarafımızdan bir rahmet tattırır da, sonra bunu ondan çekip alırsak, şüphesiz o ümitsiz ve nankör oluverir.”



Biz insana lezzetini duyacak şekilde bir nimet versek, sonra da bu nimeti ondan geri alsak, sabrının azlığından ve Allaha güveni olmayışından dolayı, O’nun lütfundan ümidini keser, önceki verilenlere karşı da son derece nankörlük yapar.







10- وَلَئِنْ أَذَقْنَاهُ نَعْمَاءَ بَعْدَ ضَرَّاءَ مَسَّتْهُ لَيَقُولَنَّ ذَهَبَ السَّيِّئَاتُ عَنِّي “Ama kendisine dokunan bir sıkıntıdan sonra, ona bir nimet tattırırsak mutlaka, “Kötülükler benden gitti” diyecektir.”



Eğer ona dokunan musibetten sonra, hastalıktan sonra sıhhat, yokluktan sonra servet gibi nimetler tattırsak, o zaman o, “beni üzen musibetler bitti” der.



إِنَّهُ لَفَرِحٌ فَخُورٌ “Çünkü o, ferih, fahur (şımarık ve böbürlenen) biridir.”



Yani nimetlerle şımarır, onlarla mağrur olur, o nimetlere şükretmek, hakkını eda etmek yerine insanlara karşı iftihar eder.



Ayette geçen “nimeti tattırmak”, “sıkıntının dokunması” gibi ifadelerde şu manaya bir tenbih vardır: İnsanın dünyada muhatap olduğu nimetler ve karşılaştığı sıkıntılar, ahirette karşılaşacaklarının küçük birer numunesidir.



Aynı ifadeler şuna da dikkat çeker: Bu insan en küçük bir şeyde nankörlük veya şımarıklık gösterir. Çünkü tatmak, yiyeceğin idrakidir, dokunmak da işin daha başıdır.







11- إِلاَّ الَّذِينَ صَبَرُواْ وَعَمِلُواْ الصَّالِحَاتِ “Ancak sabredip salih amel işleyenler böyle değildir.”



Ancak musibetlere karşı, Allaha inanarak ve hükmüne teslim olarak sabredenler, geçmiş ve gelecek nimetlere bir şükür olarak salih amel işleyenler müstesnadır.



أُوْلَئِكَ لَهُم مَّغْفِرَةٌ وَأَجْرٌ كَبِيرٌ “İşte onlar için bir mağfiret ve çok büyük bir mükâfat vardır.”



İşte bunlar için günahlarına bir bağışlanma ve çok büyük bir mükâfat vardır.



Bu mükâfatın en azı, cennettir.







12- فَلَعَلَّكَ تَارِكٌ بَعْضَ مَا يُوحَى إِلَيْكَ وَضَآئِقٌ بِهِ صَدْرُكَ أَن يَقُولُواْ لَوْلاَ أُنزِلَ عَلَيْهِ كَنزٌ أَوْ جَاء مَعَهُ مَلَكٌ “Belki de sen, “Ona bir hazine indirilseydi veya beraberinde bir melek gelseydi ya!” demelerinden dolayı sana vahyolunanlardan bir kısmını göz ardı edeceksin ve o yüzden göğsün daralacak.”



Neredeyse sana vahyedilenlerin bir kısmını tebliği terk edeceksin.



Burada bahsedilen kısım, müşriklerin görüşüne muhalif olan meselelerdir. Hz. Peygamber onların bunları reddetmelerinden ve bunlarla dalga geçmelerinden endişe ediyordu.



Böyle bir şeye yol açan bir durumun varlığı, o beklentinin vukuunu gerektirmez.



Çünkü peygamberler için “ismet” sıfatı vardır. Onlar vahye hıyanetten korunmuşlardır.



إِنَّمَا أَنتَ نَذِيرٌ “Fakat sen, ancak bir uyarıcısın.”



Sana düşen Sana vahyedilenlere uymaktır. Onların reddetmesi veya garip şeyler istemesi Seni ilgilendirmez. Öyleyse ne var ki, canını sıkıyorsun?



وَاللّهُ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ وَكِيلٌ “Allah ise her şeye vekildir.”



Sen de O’na tevekkül et. Çünkü O, onların halini bilir, onların sözlerinin ve fiillerinin karşılığını verir.

13- أَمْ يَقُولُونَ افْتَرَاهُ “Yoksa “onu uydurdu” mu diyorlar?”



Yoksa “o vahyi uydurdu” mu diyorlar.



قُلْ فَأْتُواْ بِعَشْرِ سُوَرٍ مِّثْلِهِ مُفْتَرَيَاتٍ “De ki: Haydi siz de onun gibi uydurulmuş on sûre getirin.”



De ki: “Beyanda ve nazım güzelliğinde onun mislinden on sûre getirin!”



Kur’an önce on sûre ile meydan okudu. Bundan aciz kaldıklarında onlara kolaylık olsun diye bir sûrenin benzerini getirmelerini istedi.



“Şayet bu Kur’anı benim uydurduğumu söylüyorsanız, siz de böyle uydurma şeyler yapın, getirin. Çünkü sizler benim gibi fasih Arabsınız. Benim yapabildiğimi siz de yapabilirsiniz. Hatta kıssa ve şiir öğrendiğiniz, edebiyat ve nazımla uğraştığınız için bana nisbetle bu işi daha iyi yaparsınız.”



وَادْعُواْ مَنِ اسْتَطَعْتُم مِّن دُونِ اللّهِ “Allah’tan başka çağırabileceğiniz kim varsa onları da yardıma çağırın.”



Muarazaya yardım için Allahtan başka çağırabileceğiniz kimler varsa çağırın.



إِن كُنتُمْ صَادِقِينَ “Eğer sadık iseniz...”



Onun iftira olduğunda sadık iseniz, bunu yapın.







14-
فَإِن لَّمْ يَسْتَجِيبُواْ لَكُمْ فَاعْلَمُواْ أَنَّمَا أُنزِلِ بِعِلْمِ اللّهِ “Eğer size cevap veremedilerse, bilin ki o (Kur’an) ancak Allah’ın ilmiyle indirilmiştir.”



Ayet, önce peygambere hitap ile başlamıştı. Burada ise “eğer sana icabet etmezlerse yerine “size” şeklinde çoğul zamiriyle geldi. Bu,



-Ya, Hz. Peygambere tazim içindir.



-Veya mü’minlerin de onlara “haydi Kur’anın bir mislini getirin” diye meydan okumaları sebebiyledir. Kur’anda yer alan Hz. Peygambere gelen bir emir, eğer sırf şahsıyla alakalı değilse, mü’minleri de içine alır, onların da bu emre tabi olmaları gerekir. Emrin hususî olması ise, delille bilinir. Mü’minlerin de burada dâhil edilmesi, böyle bir meydan okumanın onların imanını kökleştirmesi ve yakinlerini artırmasındandır.



Dolayısıyla bundan gaflet etmemeleri gerekir. Bunun için devamında şöyle geldi:



“Ancak Allah’ın ilmiyle indirilmiştir”



Böyle bir kitap ancak Allahın ilmiyle olur, bir başkası buna güç yetiremez.



وَأَن لاَّ إِلَهَ إِلاَّ هُوَ “Ve O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur.”



Ve bilin ki, Ondan başka bir ilah yok. Çünkü O, başkasının bilemeyeceği, güç yetiremeyeceği şeyleri de bilendir, her şeye güç yetirendir.



Ayette hem onlara bir tehdit, hem de Allahın onlara ceza vermesinden ilahların koruyamayacağını beyan ile ümitlerini suya düşürmek vardır.



فَهَلْ أَنتُم مُّسْلِمُونَ “Artık müslüman oluyor musunuz?”



Onun mu’cize oluşu mutlak olarak sizin yanınızda tahakkuk ettiğinde, artık İslam üzere sabit, onda kök salmış ihlâslı mü’minler olunuz.



Hitabın tamamının müşriklere yönelik hitap olması da caizdir. Bu durumda “Eğer size cevap veremedilerse” ifadesi “eğer o çağırdığınız ilahlarınız size yardım edemedilerse” manasını anlatır. “Onlar yardımdan aciz kalınca, muaraza yapamayacağınız ortaya çıkar. Öyleyse bilin ki, onun nazmı ancak Allahın bildiği bir nazımdır. Onun nezdinden indirilmedir. Sizi davet etmiş olduğu tevhid, haktır. Böyle olunca, bu kadar kati delillerden sonra siz de İslama giriyor musunuz?”



“Artık müslüman oluyor musunuz?”



Bu gibi sorularda, kendisinde bulunan talep manası, gereğini yapmaya ve özrün kalmadığına tenbih olduğundan, gayet etkili bir davet vardır.







15- مَن كَانَ يُرِيدُ الْحَيَاةَ الدُّنْيَا وَزِينَتَهَا نُوَفِّ إِلَيْهِمْ أَعْمَالَهُمْ فِيهَا “Her kim dünya hayatını ve güzelliklerini isterse biz onlara amellerinin karşılığını orada tamamen öderiz.”



Kim, ihsan ve iyilik ile dünya hayatını ve zînetini murad ederse, onlara sıhhat, makam, bol rızık ve çokça evlad gibi şeylerle amellerinin karşılığını dünyada veririz.



وَهُمْ فِيهَا لاَ يُبْخَسُونَ “Orada onlar bir eksikliğe uğratılmazlar.”



Onlara ücretlerinden bir şey noksan verilmez.



Ayetin, riya ehline, münafıklara ve kâfirlere şümulü olabilir.







16- أُوْلَئِكَ الَّذِينَ لَيْسَ لَهُمْ فِي الآخِرَةِ إِلاَّ النَّارُ “İşte onlar öyle kimselerdir ki, ahirette kendilerine ateşten başka bir şey yoktur.”



Yaptıklarına mukabil, mutlak olarak kendilerine ahirette ateş var. Çünkü onlar güzel amellerinin karşılığını dünyada tamamen aldılar. Geriye ise kötü amellerinin günahları kaldı.



وَحَبِطَ مَا صَنَعُواْ فِيهَا “Sanat haline getirdikleri şeyler, orada hep boşa gitti.”



Çünkü ahirette kendilerine bir sevap kalmadı.



Veya onlara zâten sevap yazılmadı. Çünkü yaptıkları iyi işlerde Allahın rızasını talep etmediler. Amellerin sevabında temel esas ise, ihlâsla yapılmasıdır.



وَبَاطِلٌ مَّا كَانُواْ يَعْمَلُونَ “Ve bütün yaptıkları da batıldır.”



Onların yaptıkları hadd-i zâtında batıl şeylerdir. Çünkü şartlarına uyularak yapılmamıştır.



Sanki bu iki cümleden her biri, üstte bildirilen “ahirette kendilerine ateşten başka bir şey yoktur ” hükmünün sebebini anlatmaktadır.







17- أَفَمَن كَانَ عَلَى بَيِّنَةٍ مِّن رَّبِّهِ(O dünyayı isteyenler), hiç Rabbinden açık bir delil üzere olan kimse gibi midir?”



Ayette, Rabbinden bir delil üzere olanla dünya hayatına talip kimsenin bir olamayacağı ifade edilmiştir.



Rabbinden bir beyyine (delil) üzere olan kimseyi, bu delil yaptığı ve terk ettiği bütün işlerinde hak ve doğruya götürür.



Ayet, ihlâslı her mü’mini içine alacak şekilde genel bir hükümdür. Bununla beraber, “bundan murat Hz. Peygamberdir” veya “ehl-i kitaptan iman edenlerdir” şeklinde yorumlar da vardır.



Bazı âlimlere göre, burada sözü edilen delil, akıldır. Buna göre ayette, aklını gereği gibi kullanan kimse ile, her şeyi dünya hayatından ibaret kabul edip fıtrata aykırı olarak inkâr yoluna sapan kimselerin bir olmadığı vurgulanmıştır. Üstelik insan doğru bir inanca sahip olma yolunda sadece aklıyla baş başa bırakılmayıp, ilâhî vahiyle de desteklenmiştir. Ayetin devamı, bunu nazara verir.



وَيَتْلُوهُ شَاهِدٌ مِّنْهُ “Bu delili, Rabbinden bir şahit izler.”



Bu delile, Allahtan bir şahit vardır ve bunun sıhhatine şehadet eder. Allahtan olan bu şahit ise, Kur’andır.



وَمِن قَبْلِهِ كِتَابُ مُوسَى إَمَامًا وَرَحْمَةً “Ondan önce bir rehber ve rahmet olan Musa’nın kitabı da onu destekler.”



Kur’andan önce Hz. Musanın kitabı aynı şekilde bir şahittir. Bu ise Tevrattır.



Tevrat, dinde kendisine tâbi olunan bir kitaptır, indirildiği insanlara bir rahmettir. Çünkü o, dünya ve ahiret hayrını elde etmeye vesiledir.



Bu açıklama ile beraber, ayette geçen beyyine (delil) ve şahit hakkında farklı cihetlere de dikkat çekilmiştir. Mesela:



-Beyyine, Kur’andır, şahit ise Cebraildir.



-Beyyine Hz. Peygamberin dilidir, şahit de onu koruyan melektir.



أُوْلَئِكَ يُؤْمِنُونَ بِهِ “İşte bunlar ona inanırlar.”



“İşte bunlar”
ifadesi, beyyine yani delil üzere olanlara işarettir.



İşte bunlar, Kur’ana iman ederler.



وَمَن يَكْفُرْ بِهِ مِنَ الأَحْزَابِ فَالنَّارُ مَوْعِدُهُ “İnsan gruplarından kim onu inkâr ederse, varacağı yer ateştir.”



Mekke ehlinden ve onlarla beraber Allah rasûlüne karşı hizip hâline gelenlerden her kim onu inkâr ederse, varacağı yer hiç şüphesiz ateştir.



فَلاَ تَكُ فِي مِرْيَةٍ مِّنْهُ “Ondan hiç şüphen olmasın.”



Ondan, yani bu vaad edilen yerden veya Kur’andan sakın bir şüphe içinde olma.



إِنَّهُ الْحَقُّ مِن رَّبِّكَ “Şüphesiz o, Rabbinden bir gerçektir.”



وَلَكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لاَ يُؤْمِنُونَ “Fakat insanların çoğu iman etmezler.”



Ekser insanların inanmaması, tefekkürlerinin az olması ve fikirlerinin bozulması yüzündendir.







18- وَمَنْ أَظْلَمُ مِمَّنِ افْتَرَى عَلَى اللّهِ كَذِبًا “Ve Allah’a yalan iftira edenden daha zalim kim olabilir?”



Allaha yalan iftira etmek,




-Onun indirmediğini indirmiş gibi ona nisbet etmek,



-Veya onun indirdiğini inkâr etmekle olur.



أُوْلَئِكَ يُعْرَضُونَ عَلَى رَبِّهِمْ “İşte bunlar, Rablerine arz edilirler.”



İşte bu yalancılar mahşerde tutulur, amelleri Allaha arzedilir.



وَيَقُولُ الأَشْهَادُ “Ve şahitler şöyle diyecekler:”



Şahitler,



-Melekler,



-Peygamberler,



-Veya kendi azalarıdır.



هَؤُلاءِ الَّذِينَ كَذَبُواْ عَلَى رَبِّهِمْ “Rablerine karşı yalan söyleyenler işte bunlardır!”



أَلاَ لَعْنَةُ اللّهِ عَلَى الظَّالِمِينَ “Dikkat edin, Allah’ın lâneti zalimler üzeri nedir.”



Ayet, Allaha yalan iftira etmekle zulmeden bu kimselerin başına gelecek felaketi haber veren büyük bir tehdittir.







19- الَّذِينَ يَصُدُّونَ عَن سَبِيلِ اللّهِ وَيَبْغُونَهَا عِوَجًا “Onlar Allah yolundan alıkoyan ve onu eğri göstermek isteyen kimselerdir.”



Onlar, Allahın dininden alıkoyarlar ve onda eğrilikler ararlar, onu haktan inhirafla gerçek dışı bir şekilde vasfederler.



Veya ona tâbi olanları dinden döndürüp eğri yollara sevk etmek isterler.



وَهُم بِالآخِرَةِ هُمْ كَافِرُونَ “Ve onlar, ahireti inkâr edenlerin ta kendileridir.”



Ayette, “Ve onlar, ahireti inkâr edenlerin ta kendileridir” denilmesi, hem onların küfrünü te’kidle anlatır, hem de böyle bir inkarın onlara has olduğunu bildirir.







20- أُولَئِكَ لَمْ يَكُونُواْ مُعْجِزِينَ فِي الأَرْضِ “Onlar yeryüzünde (Allah’ı) âciz bırakabilecek değillerdir.”



Onlar, dünyada Allahın kendilerine ceza vermesine engel olamazlar.



وَمَا كَانَ لَهُم مِّن دُونِ اللّهِ مِنْ أَوْلِيَاءَ “Onların Allah’tan başka sığınabilecekleri bir yardımcıları da yoktur.”



Ve onlara böyle bir ceza gelmesini engelleyebilecek dostları da yoktur. Onların dost edindikleri putlar, işitmez ve görmez şeyler olup, yardımcı olmaya elverişli değillerdir.



Böyle olmakla beraber Allah, daha şiddetli ve devamlı olması için onların cezasını ahirete tehir etmiştir.



يُضَاعَفُ لَهُمُ الْعَذَابُ “Onlar için azap kat kat artırılır.”



مَا كَانُواْ يَسْتَطِيعُونَ السَّمْعَ وَمَا كَانُواْ يُبْصِرُونَ “Onlar (gerçekleri) işitmeğe tahammül edemiyorlar, hem de görmüyorlardı.”



Onlar hakkı duymaktan sağır kimselerdi. Allahın ayetlerine karşı da kör bir halde bulunuyorlardı.



Bu cümle, sanki onlara azabın kat kat olmasının sebebini anlatmaktadır.







21-
أُوْلَئِكَ الَّذِينَ خَسِرُواْ أَنفُسَهُمْ “İşte bunlar, kendilerine yazık eden kimselerdir.”



Bunlar, Allaha ibadet yerine batıl mabutlara ibadet ederek kötü bir alışveriş yaptılar, hüsrana düştüler.



وَضَلَّ عَنْهُم مَّا كَانُواْ يَفْتَرُونَ “Ve uydurmakta oldukları şeyler, kendilerini yüz üstü bırakarak kaybolup gitti.”



Ve iftira edip uydurdukları ilahlar ve onların şefaati kaybolup gitti.



Veya bu tebdil ile zarar ettiler. Ellerinde olanlar zayi olup gitti. Geriye sadece kuru bir pişmanlık kaldı.







22-
لاَ جَرَمَ أَنَّهُمْ فِي الآخِرَةِ هُمُ الأَخْسَرُونَ “Bunlar, kesinlikle ahirette de en ziyade hüsrana uğrayacak olanlardır.”



Ahirette hiç kimse onlardan daha açık ve daha ziyade zarar etmeyecektir.







23- إِنَّ الَّذِينَ آمَنُواْ وَعَمِلُواْ الصَّالِحَاتِ وَأَخْبَتُواْ إِلَى رَبِّهِمْ أُوْلَئِكَ أَصْحَابُ الجَنَّةِ “İman edip, salih ameller işleyen ve Rablerine gönülden bağlananlara gelince, işte onlar cennet ashabıdır.”



هُمْ فِيهَا خَالِدُونَ “Onlar orada ebedî kalacaklardır.”







24- مَثَلُ الْفَرِيقَيْنِ كَالأَعْمَى وَالأَصَمِّ وَالْبَصِيرِ وَالسَّمِيعِ “Bu iki zümrenin durumu, kör ve sağır ile gören ve işiten kimseler gibidir.”



Ayette kâfir ve mü’min bir misalle anlatılmaktadır. Kâfir kör ve sağırdır, mü’min ise gören ve işitendir. Kâfirin kör olması Allahın ayetlerini görmemesinden, sağır olması ise Allahın kelâmını duymazdan gelmesinden ve manalarını düşünmeye yanaşmayışındandır.



Mü’min ise bunun tam zıddıdır.



هَلْ يَسْتَوِيَانِ مَثَلاً “Bunların durumları hiç aynı olur mu?”



أَفَلاَ تَذَكَّرُونَ “Hâlâ tezekkür etmez misiniz?”



Bu darb-ı meselleri tezekkür edip, bunlarla ilgili düşünmez misiniz?

25- وَلَقَدْ أَرْسَلْنَا نُوحًا إِلَى قَوْمِهِ “Andolsun, biz Nûh’u kavmine elçi olarak gönderdik.”



إِنِّي لَكُمْ نَذِيرٌ مُّبِينٌ(Onlara şöyle dedi:) “Ben sizin için apaçık bir uyarıcıyım.”



Size azabı gerektiren halleri ve bunlardan kurtuluş yolunu gösteren apaçık bir uyarıcıyım.







26- أَن لاَّ تَعْبُدُواْ إِلاَّ اللّهَ “Allah’tan başkasına ibadet etmeyin.”



إِنِّيَ أَخَافُ عَلَيْكُمْ عَذَابَ يَوْمٍ أَلِيمٍ “Doğrusu ben sizin adınıza elîm bir günün azabından korkuyorum.”



“Elîm”
kelimesi gerçekte azap görenin bir sıfatıdır. Lakin bununla azap ve azabın zamanı vasfedilir. Bu tarz tavsifte, “onun gündüzü oruçtur” cümlesinde olduğu gibi, mübalağa vardır.







27- فَقَالَ الْمَلأُ الَّذِينَ كَفَرُواْ مِن قِوْمِهِ “Buna karşılık kavminin inkâr eden ileri gelenleri dediler ki:”



مَا نَرَاكَ إِلاَّ بَشَرًا مِّثْلَنَا “Biz, seni ancak bizim gibi bir insan olarak görüyoruz.”



Senin bize karşı nübüvveti ve sana itaati gerektirecek bir meziyetin yok.



وَمَا نَرَاكَ اتَّبَعَكَ إِلاَّ الَّذِينَ هُمْ أَرَاذِلُنَا بَادِيَ الرَّأْيِ “İlk bakışta, sana uyanların ancak basit görüşlü alt tabakamızdan başkası olmadığını görüyoruz.”



Derin araştırmaya lüzum kalmadan ve gayet açık bir şekilde Sana tâbi olan kimselerin düşük seviyeli kimseler olduğu gözler önündedir.



Bunlar fakir kimselerdi. Hz. Nûha inanmayan kavmin önde gelenleri ise, şu dünya hayatından sadece bir dış görünüş biliyorlardı. Onlara göre en ziyade haz ve lezzet içinde olanlar en şerefli, bunlardan mahrum olanlar ise en değersiz kimselerdi.



وَمَا نَرَى لَكُمْ عَلَيْنَا مِن فَضْلٍ “Sizin bize karşı herhangi bir üstünlüğünüzü de görmüyoruz.”



Sende ve sana uyanlarda, nübüvvete ve peygambere tâbi olmaya ehil kılacak bize karşı bir üstünlük görmüyoruz.



بَلْ نَظُنُّكُمْ كَاذِبِينَ “Aksine sizin yalancı kimseler olduğunuzu sanıyoruz.”



Seni nübüvvet iddiasında, onları da senin doğruluğunu bilme iddialarında yalancılardan sanıyoruz.







28- قَالَ يَا قَوْمِ أَرَأَيْتُمْ إِن كُنتُ عَلَى بَيِّنَةٍ مِّن رَّبِّيَ وَآتَانِي رَحْمَةً مِّنْ عِندِهِ فَعُمِّيَتْ عَلَيْكُمْ أَنُلْزِمُكُمُوهَا وَأَنتُمْ لَهَا كَارِهُونَ “Nûh dedi ki: Ey Kavmim! Söyleyin bakalım; şâyet ben Rabbimden gelen apaçık bir delil üzerinde isem ve O, kendi katından bana bir rahmet vermiş de siz ona karşı kör kalmışsanız, istemediğiniz halde onu size zorla mı kabul ettireceğiz?”



Şayet ben Rabbimden davamın sıhhatine şehadet eden bir delil üzereysem, O da bana delil veya nübüvvetle bir rahmet vermişse ve size de bu gizli kalmışsa, onunla hidayet bulmanız için sizi zorlayacak mıyız? Zorla mı kabul ettireceğiz?







29- وَيَا قَوْمِ لا أَسْأَلُكُمْ عَلَيْهِ مَالاً “Ey kavmim! Buna karşı ben sizden herhangi bir mal istemiyorum.”



“Buna karşı”
derken kastedilen, tebliğdir. Her ne kadar zikredilmemişse de, daha önce zikrolunanlardan ne olduğu anlaşılmaktadır.



إِنْ أَجْرِيَ إِلاَّ عَلَى اللّهِ “Benim ecrim ancak Allah’a âittir.”



وَمَآ أَنَاْ بِطَارِدِ الَّذِينَ آمَنُواْ “Ve ben o iman edenleri kovacak değilim.”



Kavmi, “etrafındaki düşük seviyeli kimseleri yanından kov” demişlerdi.



إِنَّهُم مُّلاَقُوا رَبِّهِمْ “Çünkü onlar Rablerine kavuşacaklardır.”



“Rablerine kavuşacaklar, kendilerini tard edeni dava edeceklerdir.”



Veya “onlar Rablerine kavuşacaklar, O’nun kurbüne müşerref olacaklardır. Ben böyle insanları nasıl kovarım?”



وَلَكِنِّيَ أَرَاكُمْ قَوْمًا تَجْهَلُونَ “Fakat ben sizi cahillik eden bir kavim olarak görüyorum.”



Siz ise Rabbinize kavuşacağınızı bilmiyorsunuz.



Veya siz onların kıymetlerini bilmiyorsunuz.



Veya onları kovmamı istemekle cahillik yapıyorsunuz.



Veya onları “seviyesiz kimseler” görmekle seviyesizlik yapıyorsunuz.







30-
وَيَا قَوْمِ مَن يَنصُرُنِي مِنَ اللّهِ إِن طَرَدتُّهُمْ “Ey kavmim, ben onları kovacak olursam, kim beni Allah’tan kurtarabilir?”



Onlar bu özellik ve bu kıymette kimseler iken, ben onları kovarsam Allahın benden intikam almasına karşı kim bana yardım edebilir?



أَفَلاَ تَذَكَّرُونَ “Siz hiç tezekkür etmez misiniz?”



Düşünmez misiniz, ta ki onların kovulmasını benden istemenin ve iman etmeyi buna bağlamanın doğru olmadığını bilesiniz.







31- وَلاَ أَقُولُ لَكُمْ عِندِي خَزَآئِنُ اللّهِ “Ben size “Allah’ın hazineleri benim yanımdadır” demiyorum.”



Ben size “Allahın rızık ve mal hazineleri benim yanımdadır” demedim ki faziletimi inkâr edesiniz.



وَلاَ أَعْلَمُ الْغَيْبَ “Gaybı da bilmiyorum.”



“Ben gaybı biliyorum” demedim ki bunu akıldan uzak görüp beni yalanlayasınız.



Veya “Gaybı da bilmiyorum.” derken ona tâbi olanlar hakkındaki zanlarına cevap vermektedir. Yani, “ben gaybı bilmem ki, bana tâbi olan bu kimselerin basiretsiz, kalben tasdik etmeden bana uyduklarını göreyim, onların seviyesizliğini anlayıp yanımdan kovayım.”



وَلاَ أَقُولُ إِنِّي مَلَكٌ “Ben bir meleğim” de demiyorum.”



Ta ki “sen de bizim gibi bir insansın” diyesiniz.



وَلاَ أَقُولُ لِلَّذِينَ تَزْدَرِي أَعْيُنُكُمْ لَن يُؤْتِيَهُمُ اللّهُ خَيْرًا “Sizin hor gördüğünüz kimseler için, “Allah, onlara asla hayır vermez” de demiyorum.”



Çünkü Allahın ahirette onlara hazırladığı, size dünyada verdiğinden çok daha hayırlıdır.



Ayet metninde “gözlerinizin ayıpladığı kimseler için…” derken bu ayıplamanın göze isnadı, mübalağa ifade eder. Ayrıca onların sadece eskimiş elbiselere ve fakirliklerine bakıp, onlarda olan ve mana ve kemalata nazar etmeden yanlış hükme vardıklarına tenbihte bulunulmuştur.



اللّهُ أَعْلَمُ بِمَا فِي أَنفُسِهِمْ “Allah onların içlerinde olanı en iyi bilendir.”



إِنِّي إِذًا لَّمِنَ الظَّالِمِينَ(Böyle bir şey söylersem veya onları kovarsam), o zaman ben gerçekten zâlimlerden olurum.”







32- قَالُواْ يَا نُوحُ قَدْ جَادَلْتَنَا فَأَكْثَرْتَ جِدَالَنَا فَأْتَنِا بِمَا تَعِدُنَا “Dediler: Ey Nûh! Bizimle mücadele ettin ve bunda da çok ileri gittin.”



إِن كُنتَ مِنَ الصَّادِقِينَ “Eğer doğru söyleyenlerden isen, vaat ettiğini getir de görelim.”



İddia ettiklerinde ve bize geleceğini söylediğin azap vaadinde sadık isen, haydi onu bize getir. Çünkü bizimle münazaran bize etki etmiyor.







33- قَالَ إِنَّمَا يَأْتِيكُم بِهِ اللّهُ إِن شَاء “Nûh dedi: Onu size, dilerse ancak Allah getirir.”



Onu size hemen veya ilerde getirecek olan Allahtır.



وَمَا أَنتُم بِمُعْجِزِينَ “Ve siz âciz bırakamazsınız.”



Siz, azabı men edemezsiniz veya ondan kaçmakla kurtulamazsınız.







34- وَلاَ يَنفَعُكُمْ نُصْحِي إِنْ أَرَدتُّ أَنْ أَنصَحَ لَكُمْ إِن كَانَ اللّهُ يُرِيدُ أَن يُغْوِيَكُمْ “Ben size öğüt vermek istesem de, eğer Allah sizi yoldan çıkarmak istemişse, öğüdüm size fayda vermez.”



Ayet, Allahın iradesinin iğva, yani yoldan çıkarmaya taallukunun sahih olduğuna ve Allahın muradına aykırı bir şeyin imkânsızlığına bir delildir.



İğvaya “helak etmek” manası da verilmiştir.



هُوَ رَبُّكُمْ “O, Rabbinizdir.”



O, sizin Rabbinizdir,



Sizi yaratan, iradesine göre sizde tasarrufta bulunandır.



وَإِلَيْهِ تُرْجَعُونَ “Ve O’na döndürüleceksiniz.”



Dönüşünüz de O’nadır, amellerinize göre size karşılık verecektir.







35- أَمْ يَقُولُونَ افْتَرَاهُ “Yoksa “Onu uydurdu” mu diyorlar?”



قُلْ إِنِ افْتَرَيْتُهُ فَعَلَيَّ إِجْرَامِي “De ki: Eğer uydurdumsa vebali benim boynumadır.”



وَأَنَاْ بَرِيءٌ مِّمَّا تُجْرَمُونَ “Ben sizin işlemekte olduğunuz suçlardan uzağım.”







36- وَأُوحِيَ إِلَى نُوحٍ أَنَّهُ لَن يُؤْمِنَ مِن قَوْمِكَ إِلاَّ مَن قَدْ آمَنَ “Ve Nûh’a şöyle vahyedildi: Bil ki, kavminden şimdiye kadar iman etmiş olanlardan başka artık kimse iman etmeyecektir.”



فَلاَ تَبْتَئِسْ بِمَا كَانُواْ يَفْعَلُونَ “Onun için yaptıkları şeylerden dolayı kederlenme.”



Allahu Teâlâ bununla artık onların iman etmeyeceklerini, dolayısıyla Hz. Nûhun da onların yalanlamaları ve ezalarından dolayı kederlenmemesini bildirdi.







37- وَاصْنَعِ الْفُلْكَ بِأَعْيُنِنَا وَوَحْيِنَا “Bizim gözetimimiz altında ve vahyimize göre gemi yap.”



وَلاَ تُخَاطِبْنِي فِي الَّذِينَ ظَلَمُواْ “Zulüm yapanlar hakkında da bana bir şey söyleme.”



Onlar hakkında bana müracaat etme, azabın onlardan kaldırılması için dua yapma.



إِنَّهُم مُّغْرَقُونَ “Çünkü onlar suda boğulacaklardır.”



Onlar hakkında boğulmak hükmü verilmiştir. Bunun kaldırılması söz konusu değildir.







38- وَيَصْنَعُ الْفُلْكَ(Nûh), gemiyi yapıyordu.”



Ayet, geçmişteki olayı hikâye yoluyla şimdi zamanda ifade etmektedir.



وَكُلَّمَا مَرَّ عَلَيْهِ مَلأٌ مِّن قَوْمِهِ سَخِرُواْ مِنْهُ “Kavminden ileri gelenler her ne zaman yanına uğrasalar, onunla alay ediyorlardı.”



Hz. Nûh gemiyi sudan uzak bir yerde yapıyordu. Bundan dolayı gülüyorlar “bir zamanlar nebi idin, şimdi de marangoz oldun!” diyerek dalga geçiyorlardı.



قَالَ إِن تَسْخَرُواْ مِنَّا فَإِنَّا نَسْخَرُ مِنكُمْ كَمَا تَسْخَرُونَ “Dedi ki: Bizimle alay ediyorsanız, sizin bizimle alay ettiğiniz gibi, biz de sizinle alay edeceğiz.”



Siz şimdi bizimle dalga geçiyorsunuz ama dünyada tufan, ahirette niran (ateş) sizi yakaladığında biz de sizinle dalga geçeceğiz.







39- فَسَوْفَ تَعْلَمُونَ مَن يَأْتِيهِ عَذَابٌ يُخْزِيهِ وَيَحِلُّ عَلَيْهِ عَذَابٌ مُّقِيمٌ “O perişan edici azabın kime geleceğini ve o sürekli azabın kimin başına ineceğini ilerde bileceksiniz.”



Ayette iki azaptan söz edilmiştir.



-Bunlardan birincisi, dünyada onları perişan edecek suda boğulma azabıdır.



-Diğeri ise ahiretteki daimi ateş azabıdır.







40- حَتَّى إِذَا جَاء أَمْرُنَا وَفَارَ التَّنُّورُ قُلْنَا احْمِلْ فِيهَا مِن كُلٍّ زَوْجَيْنِ اثْنَيْنِ وَأَهْلَكَ إِلاَّ مَن سَبَقَ عَلَيْهِ الْقَوْلُ وَمَنْ آمَنَ “Nihayet emrimiz gelip, tandır kaynamaya başlayınca (sular coşup taşınca Nûh’a) dedik ki: Her cins canlıdan (erkekli dişili) birer çift, bir de kendileri hakkında daha önce hüküm verilmiş olanlar dışındaki âilen ile iman edenleri ona yükle.”



Tennur
, kendisinde ekmek pişirilen tandırdır.



Feveran kelimesi, suyun tencerede kaynaması gibi kaynayıp fışkırmasını ifade eder. Suyun fışkırmasının tennurdan başlaması, harikulâde ve sıra dışı bir durumdur.



Gemi Kufe’de, şimdiki Kufe mescidinin orada idi.



Veya Hindde idi.



Tennur’un “yeryüzü” veya yeryüzünde en şerefli yerlerden biri olduğu da söylenir.



Ayette, Hz. Nûhun ailesinden gemiye binmesi yasaklananlar, oğlu Ken’an ve hanımı Vâile’dir. Bu ikisi kâfirlerdendi.



وَمَا آمَنَ مَعَهُ إِلاَّ قَلِيلٌ “Ama, onunla beraber ancak pek az kimse iman etmişti.”



Gemiye binenlerin sayısının Hz. Nûh dışında yetmiş dokuz olduğu söylenir. Bunlar mü’min olan eşi ve üç oğlu, yani Sam, Ham ve Yafes, bir de bunların hanımları, ayrıca erkek ve kadın toplam yetmiş kişi.



Rivayete göre Hz. Nûh gemiyi iki yılda yaptı. Uzunluğu üçyüz, genişliği elli ve yüksekliği otuz arşın idi. Üç kat olarak yaptı. En alt kata hayvanları, orta kata insanları, en üst kata da kuşları yerleştirdi.







41-
وَقَالَ ارْكَبُواْ فِيهَا “Dedi: Binin ona.”



بِسْمِ اللّهِ مَجْرَاهَا وَمُرْسَاهَا “Onun yüzüp gitmesi de, durması da Allah’ın adıyladır.”



Ona Allahın adını söyleyerek binin, hareketinde ve demir almasında “bismillah” deyin.



Rivayete göre Hz. Nûh gemiyi hareket ettirmek istediğinde “bismillah” dedi, gemi hareket etti. Durmasını istediğinde yine “bismillah” dedi, gemi durdu.



إِنَّ رَبِّي لَغَفُورٌ رَّحِيمٌ “Şüphesiz Rabbim Ğafur, Rahîm’dir (çok bağışlayandır, çok merhamet edendir).”



Şayet sizin hatalarınıza karşı mağfireti ve size karşı rahmeti olmasaydı, sizi kurtarmazdı.







42- وَهِيَ تَجْرِي بِهِمْ فِي مَوْجٍ كَالْجِبَالِ “Gemi içindekilerle birlikte, dağlar gibi dalgalar arasında akıp gidiyordu.”



Suların dalgaları her biri büyüklük ve yükseklikte bir dağ gibiydi. “Sular yer gök arasını kaplamıştı. Gemi, suların içinde gidiyordu” şeklinde diyen olmuşsa da, bu sabit bir durum değildir. Meşhur olan durum ise, suların dağların tepelerini de aşmasıdır.



وَنَادَى نُوحٌ ابْنَهُ وَكَانَ فِي مَعْزِلٍ “Nûh, ayrı bir yere çekilmiş olan oğluna nida etti:”



يَا بُنَيَّ ارْكَب مَّعَنَا “Yavrucuğum, gel, bizimle beraber bin!”



Burada medar-ı bahs olan Nûhun oğlu, Ken’andır. Ken’anın Hz. Nûhun üvey oğlu olduğu, hatta Hz. Nûh ve Lûtun hanımlarıyla alakalı “Bu ikisi, kullarımızdan iki salih kulun nikâhı altında idiler. Ama onlara hıyanet ettiler.” (Tahrim, 10) ayetinden hareketle gerçekte Nûhun oğlu olmadığı söyleyenler olmuşsa da, bunlara itibar edilmez. Çünkü peygamberler böyle



çirkin bir halden korunmuşlardır. Ayette nazara verilen hıyanet, din noktasında hıyanettir, kocasını aldatmak değildir.



وَلاَ تَكُن مَّعَ الْكَافِرِينَ “Kâfirlerle beraber olma!”



Dinden ayrı kalmada kâfirlerle beraber olma!







43- قَالَ سَآوِي إِلَى جَبَلٍ يَعْصِمُنِي مِنَ الْمَاء “O,“Ben, kendimi sudan koruyacak bir dağa sığınacağım” dedi.”



قَالَ لاَ عَاصِمَ الْيَوْمَ مِنْ أَمْرِ اللّهِ إِلاَّ مَن رَّحِمَ “Nûh, “Bugün Allah’ın rahmet ettikleri hariç, O’nun azabından korunacak hiç kimse yoktur” dedi.”



وَحَالَ بَيْنَهُمَا الْمَوْجُ فَكَانَ مِنَ الْمُغْرَقِينَ “Derken aralarına dalga girdi de oğlu boğulanlardan oldu.”







44- وَقِيلَ يَا أَرْضُ ابْلَعِي مَاءكِ “Denildi ki: Ey arz! Suyunu yut!”



وَيَا سَمَاء أَقْلِعِي “Ey sema! Suyunu tut.”



Sema ve arza, ilim sahibi olan insanlara nida edildiği gibi nida edildi ve onlara emredildiği gibi emredildi. Bunda Allahın kudretinin kemâli ve onların da Allahın dilediğine boyun eğmeleri, bir temsil üslûbuyla anlatılmaktadır.



Nasıl ki emri nâfiz bir zât, emrine itaat edene emreder, o da o zâtın azametinin heybetinden ve cezasının şiddetinden süratle emrine itaat eder. Onun gibi, gök ve yer Allaha tam bir itaat halindedir.



وَغِيضَ الْمَاء “Ve su çekildi.”



وَقُضِيَ الأَمْرُ “İş bitirildi.”



İş bitirildi, vaad edildiği şekilde kâfirler helâk edildi, mü’minler kurtarıldı.



وَاسْتَوَتْ عَلَى الْجُودِيِّ “Gemi de Cûdî’ye oturdu.”



Cûdînin, Musul veya Şamda bir dağ olduğu söylenir. Rivayete göre Hz. Nûh gemiye Recep ayının onunda binmişti, Muharrem ayının onunda ise indi, o günde oruç tuttu, bu sünnet haline geldi.



وَقِيلَ بُعْداً لِّلْقَوْمِ الظَّالِمِينَ “Zalimler topluluğu, Allah’ın rahmetinden uzak olsun!” denildi.”



Ayet son derece fesahatlidir. Bunları şöyle sayabiliriz:



-Ayette kullanılan lafızlar azametlidir.



-Nazmı gayet güzeldir.



-Manayı ihlal etmeyecek şekilde gayet veciz bir ifadeyle anlatılmıştır.



-“Denildi ki: Ey arz, suyunu yut…” şeklinde fail söylenmeden mefulün anlatılması, bu tasarrufta bulunanın tazimine; ve O’nun hadd-i zâtında bilindiği için ayrıca sarih olarak ifade edilmesine ihtiyaç olmadığına delâlet eder. Çünkü böyle fiilleri Vahid u Kahhâr olandan başkası yapamayacağı bilindiğinden, vehim bu noktada bir başka fail aramaz.







45- وَنَادَى نُوحٌ رَّبَّهُ فَقَالَ “Ve Nûh Rabbine niyaz edip dedi ki:”



رَبِّ إِنَّ ابُنِي مِنْ أَهْلِي “Ey Rabbim! Oğlum benim ehlimdendir.”



وَإِنَّ وَعْدَكَ الْحَقُّ “Senin vaadin de elbette haktır.”



Senin vaat ettiğin her şey haktır, vaadinin olmaması düşünülemez. Benim ehlimi kurtaracağını vaat etmiştin, oğlumun hâli nedir? O niçin kurtulmadı?



وَأَنتَ أَحْكَمُ الْحَاكِمِينَ “Ve sen hakimler hakimisin.”



Çünkü Sen her şeyi bilen ve en âdil olansın.







46- قَالَ يَا نُوحُ إِنَّهُ لَيْسَ مِنْ أَهْلِكَ(Allah) dedi: Ey Nûh! O asla senin ehlinden değildir.”



Çünkü mü’minle kâfir arasında velayet bağı kesilmiştir.



إِنَّهُ عَمَلٌ غَيْرُ صَالِحٍ “Çünkü o, salih olmayan bir ameldir.”



Ayetin bu kısmı, onun ehlinden olmadığının sebebini bildirir: Çünkü senin oğlun fasit bir amelin sahibidir.



Ayetteki anlatımda “o salih olmayan bir ameldir” denilmesi, daha etkin bir ifadedir. Sanki onun şahsı, amelin ta kendisi kılınmıştır.



فَلاَ تَسْأَلْنِ مَا لَيْسَ لَكَ بِهِ عِلْمٌ “Hakkında bilgin olmayan bir şeyi benden isteme!”



Doğru olup olmadığını bilmediğin bir şeyi benden isteme.



Cenabı-ı Hakkın Hz. Nûhun nidasını sual (istemek) olarak ifadesi, Hz.



Nûhun ehlinin kurtuluşu vaadini zikretmesinde, zımnî olarak oğlunun kurtulmasını istemiş olmasındandır.



Veya onun hakkında uygulamaya mâni olan durumu sormasındandır.



Veya onun hakkında, artık olmayacak bir şeyi istemesindendir.



إِنِّي أَعِظُكَ أَن تَكُونَ مِنَ الْجَاهِلِينَ “Ben seni cahillerden olmaktan sakındırırım.”



Cenab-ı Hakkın böyle bir talebi cehalet olarak nitelemesi, aslında daha önce beyan edilen “kendileri hakkında daha önce hüküm verilmiş olanlar dışındaki âilen” ifadesinde buna bir delâlet olması ve suale ihtiyaç bırakmamasıdır. Lakin evlat sevgisi Hz. Nûhu bundan meşgul etmiş, durum kendisine netleşmemiştir.







47- قَالَ رَبِّ إِنِّي أَعُوذُ بِكَ أَنْ أَسْأَلَكَ مَا لَيْسَ لِي بِهِ عِلْمٌ “Nûh dedi: Ya Rabbi! Bilmediğim bir şeyi istemiş olmaktan dolayı sana sığınırım.”



وَإِلاَّ تَغْفِرْ لِي وَتَرْحَمْنِي أَكُن مِّنَ الْخَاسِرِينَ “Beni bağışlamazsan ve bana merhamet etmezsen, hüsrana düşenlerden olurum.”







48- قِيلَ يَا نُوحُ اهْبِطْ بِسَلاَمٍ مِّنَّا وَبَركَاتٍ عَلَيْكَ وَعَلَى أُمَمٍ مِّمَّن مَّعَكَ “Ona denildi ki: Ey Nûh! Sana ve seninle birlikte bulunanlardan birçok ümmete bizden bir selam (esenlik) ve bereketlerle (gemiden) in.”



Hoşa gitmeyen şeylerden sâlim olarak, veya bizden bir selamla ve üzerine bereket inmiş, neslin ziyade olacak şekilde gemiden in. Öyle ki, insanlar için ikinci bir Âdem ol.



Hz. Nûhla beraber olanlara “birçok ümmet” denilmesi, grup grup olmalarından veya ilerde ümmetlerin bu nesillerden gelmesindendir.



Veya “seninle beraber olanlardan meydana gelen ümmetler” demektir. Bu ümmetlerden murat, mü’minlerdir.



Ayetin devamında ehl-i imana mukabil gelenler nazara verilir. Şöyle ki:



وَأُمَمٌ سَنُمَتِّعُهُمْ ثُمَّ يَمَسُّهُم مِّنَّا عَذَابٌ أَلِيمٌ “Daha birtakım ümmetler de olacak ki, biz onları (dünyada) yararlandıracağız, sonra da bizden kendilerine elem dolu bir azap dokunacak.”



Seninle olanlardan bazı ümmetler de olacak ki, biz onları dünyada azıcık nimetlendiririz, sonra ahirette can yakıcı bir azap onlara dokunur.



Bunlardan murat, Hz. Nûh ile beraber olanların neslinden gelen kâfirlerdir.



Denildi ki: Bunlar Hûd, Salih, Lût ve Şuayb aleyhimüsselamın kavimleridir. Azap ise, onların başına gelen azaplardır.







49- تِلْكَ مِنْ أَنبَاء الْغَيْبِ “İşte bunlar gayb haberlerindendir.”



Hz. Nûhun bu kıssası, Sana vahiyle bildirdiğimiz gayb haberlerindendir.



نُوحِيهَا إِلَيْكَ “Bunları sana vahyediyoruz.”



مَا كُنتَ تَعْلَمُهَا أَنتَ وَلاَ قَوْمُكَ مِن قَبْلِ هَذَا “Bundan önce bunları ne sen bilirdin, ne de kavmin.”



Ayette “Bundan önce bunları ne sen bilirdin, ne de kavmin” denilmesi, Hz. Peygamberin bunu başkalarından öğrenmediğini ifade eder.



Hz. Peygamberin kavmi, hayli kalabalık olmalarına rağmen böyle bir şey bilmiyorlardı, duymamışlardı.



فَاصْبِرْ “O halde sabret!”



Öyleyse Nûhun sabrettiği gibi Sen de risalet görevinin zorluklarına ve kavminin eziyetlerine sabret.



إِنَّ الْعَاقِبَةَ لِلْمُتَّقِينَ “Şüphesiz akıbet, müttakilerindir.”



Dünyada ve ahirette akıbet, müttakilerin yani kendini şirkten ve günahlardan koruyanlarındır. Bunlar dünyada zafer ile ahirette de kurtuluş ile muvaffak kılınırlar.

50- وَإِلَى عَادٍ أَخَاهُمْ هُودًا “Âd kavmine de kardeşleri Hûd’u (gönderdik).”



قَالَ يَا قَوْمِ اعْبُدُواْ اللّهَ “Dedi ki: Ey kavmim! Allah’a ibadet edin.”



مَا لَكُم مِّنْ إِلَهٍ غَيْرُهُ “Sizin için O’ndan başka bir ilâh yoktur.”



إِنْ أَنتُمْ إِلاَّ مُفْتَرُونَ “Siz, ancak iftira ediyorsunuz.”



Siz putları şerikler edinmekle ve onları şefaatçiler kılmakla Allaha iftira eden kimselersiniz.







51- يَا قَوْمِ لا أَسْأَلُكُمْ عَلَيْهِ أَجْرًا “Ey kavmim! Ben buna karşı sizden bir ücret istemiyorum.”



إِنْ أَجْرِيَ إِلاَّ عَلَى الَّذِي فَطَرَنِي “Benim ücretim, ancak beni yaratana âittir.”



Her peygamber tebliği esnasında ücretinin Allaha ait olduğunu, muhataplarından bir beklentisi olmadığını ifade etmiştir. Bu, töhmeti ortadan kaldırır, nasihatı daha etkili kılar. Çünkü nasihatte maddi bir beklenti şaibesi olduğunda, fayda vermez.



أَفَلاَ تَعْقِلُونَ “Hâlâ aklınızı kullanmaz mısınız?”



Ta ki hak yolda olanı bâtıl yolda olandan, doğruyu eğriden ayırasınız.







52- وَيَا قَوْمِ اسْتَغْفِرُواْ رَبَّكُمْ ثُمَّ تُوبُواْ إِلَيْهِ “Ey kavmim! Rabbinizden mağfiret isteyin, sonra O’na tevbe edin.”



يُرْسِلِ السَّمَاء عَلَيْكُم مِّدْرَارًا “Ta ki, üzerinize gökten bol bol yağmur indirsin.”



İman ile Allahtan mağfiret talep edin, sonra tevbe ile o mağfirete yol arayın.



Masivadan teberri, ancak imandan ve Allah indinde olana rağbetten sonra olur.



وَيَزِدْكُمْ قُوَّةً إِلَى قُوَّتِكُمْ “Ve kuvvetinize kuvvet katsın.”



Ta ki kuvvetinizi kat kat yapsın.



Hz. Hûd’un onları çokça yağmur ve ziyade kuvvet vaadi ile tevbe ve istiğfara teşviki, onların tarımla uğraşmaları ve kuvvet gerektiren işler yapmaları sebebiyledir.



Denildi ki: Allah otuz yıl onlardan yağmuru kesti, hanımlarının çocuğu olmadı. Bundan dolayı Hz. Hûd onlara iman ve tevbelerine mukabil bolca yağmur ve nesillerinin devamı için kat kat kuvvet vaad etti.



وَلاَ تَتَوَلَّوْاْ مُجْرِمِينَ “Ve mücrimler olarak yüz çevirmeyin.”



Sizi davet ettiğim şeylerden, günahlarınızda ısrar ederek yüz çevirmeyin.







53- قَالُواْ يَا هُودُ مَا جِئْتَنَا بِبَيِّنَةٍ “Dediler ki: Ey Hûd! Sen bize açık bir mu’cize getirmedin.”



Aslında kendilerine bazı mu’cizeler gelmişti. Ama kuvvetli inadları ve bunları bir şey saymamaları nedeniyle, davasına delil istediler.



وَمَا نَحْنُ بِتَارِكِي آلِهَتِنَا عَن قَوْلِكَ “Biz senin sözünle ilâhlarımızı bırakacak değiliz.”



وَمَا نَحْنُ لَكَ بِمُؤْمِنِينَ “Biz sana iman edecek de değiliz.”



Onların bu ifadelerinden icabet ve tasdik etmeyecekleri manası anlaşılmaktadır.







54- إِن نَّقُولُ إِلاَّ اعْتَرَاكَ بَعْضُ آلِهَتِنَا بِسُوَءٍ “Ancak şu kadarını diyebiliriz ki, ilahlarımızdan bazısı seni fena çarpmış!”



Bizim senin hakkındaki sözümüz şudur: İlahlarımızın bir kısmı seni fena çarpmış! Çünkü sen onlar aleyhinde konuşuyor, onlardan alıkoymaya çalışıyorsun. Bundan dolayı hezeyanlar savuruyor, hurafe şeyler söylüyorsun!



قَالَ إِنِّي أُشْهِدُ اللّهِ وَاشْهَدُواْ أَنِّي بَرِيءٌ مِّمَّا تُشْرِكُونَ “O da dedi: Allah’ı şahit tutuyorum, siz de şahid olun ki, ben Allah’a ortak koştuklarınızdan uzağım.”



Masiva, “Allah dışında her şey” demektir.







55- مِن دُونِهِ “O’ndan başka (her şeyden uzağım).”



فَكِيدُونِي جَمِيعًا “Artık hepiniz toplanın, bana tuzak kurun.”



ثُمَّ لاَ تُنظِرُونِ “Sonra bana hiç göz açtırmayın.”



Hz. Hûd, onların bu ahmakça sözlerine mukabil onların ilahlarından beri olduğuna Allahı şahit tutarak cevap verdi ve bunu te’kid ve tesbit olarak onların zararlarından korkmadığını bildirdi. “Siz de şahit olun” demesi ise, onları hafife almaktır.



“Artık hepiniz toplanın, bana tuzak kurun” demesi ise, onların akıllarını başlarına almaya sevketmek içindir. Çünkü böyle bir teşebbüste bulunduklarında kuvvetli, şiddetli kimseler olmakla beraber ona zarar vermekten aciz olduklarını anlayacaklar, ilahlarının ne zarar vermeye ne de fayda vermeye gücü olmayan cansız varlıklar olduğunu göreceklerdir.



Hz. Hûdun bu durumu da onun mu’cizelerinden biridir. Çünkü bir tek kişinin zorba, suikastçı, kanını akıtmaya susamış bir topluluk karşısında böyle söz söylemesi, ancak Allaha olan tam güvenindendir. Onların Hz. Hûd’a zarar vermemeleri ise, ancak Allahın onu koruması iledir. Bundan dolayı, sözünün devamında şöyle dedi:







56- إِنِّي تَوَكَّلْتُ عَلَى اللّهِ رَبِّي وَرَبِّكُم “İşte ben, Rabbim ve Rabbiniz olan Allah’a tevekkül ettim.”



Yani, siz bütün imkânlarınızı kullansanız da bana asla zarar veremezsiniz. Çünkü ben Allaha dayandım, beni koruyacağına güveniyorum. O, benim Malikimdir, sizin de Malikinizdir, Onun dilemediği bir şey bana erişmez. O, takdir etmedikçe, onlar bana bir şey yapamazlar.



Ardından da Hz. Hûd buna şöyle delil getirdi:



مَّا مِن دَآبَّةٍ إِلاَّ هُوَ آخِذٌ بِنَاصِيَتِهَا “Yeryüzünde bulunan hiçbir canlı yoktur ki, (Allah), onun dizgininden tutmuş olmasın.”



Her canlının mâliki O’dur, ona dilediğini yapmaya kadirdir. Dilediği şekilde onu evirir, çevirir.



Ayette anlatılan “her canlının dizgini O’nun elindedir” manası, temsil yoluyla bunu ifade etmektedir.



إِنَّ رَبِّي عَلَى صِرَاطٍ مُّسْتَقِيمٍ “Şüphesiz Rabbim dosdoğru bir yol üzeredir.”



Benim rabbim adalet ve hak üzeredir. O’na sığınan biri asla zayi olmaz, hiçbir zalim de O’ndan kaçıp kurtulamaz.







57- فَإِن تَوَلَّوْاْ فَقَدْ أَبْلَغْتُكُم مَّا أُرْسِلْتُ بِهِ إِلَيْكُمْ “Eğer yüz çevirirseniz; bilin ki ben, benimle gönderileni size tebliğ ettim.”



Ben, benim görevim olan tebliği ve delil getirmeyi edâ ettim. Bu noktada benim bir kusurum yok, artık sizin de bir özrünüz yok. Benimle gönderilen mesajı size ulaştırdım.



وَيَسْتَخْلِفُ رَبِّي قَوْمًا غَيْرَكُمْ “Rabbim sizden başka bir kavmi sizin yerinize getirir.”



وَلاَ تَضُرُّونَهُ شَيْئًا “Ve siz O’na bir zarar veremezsiniz.”



Ayetin bu kısmı, kavmine karşı bir uyardır. Yani, şayet akıllarını başlarına alıp da inkârdan vazgeçmezlerse Allah onları helâk edecek, onların yerine başlarını yurtlarına ve mallarına sahip kılacaktır.



إِنَّ رَبِّي عَلَىَ كُلِّ شَيْءٍ حَفِيظٌ “Şüphesiz Rabbim, her şeyi koruyup gözetendir.”



Benim Rabbim her şeyi görür, gözetir, yaptıklarınız O’na gizli kalmaz, size ceza vermekten gaflet etmez.



58- وَلَمَّا جَاء أَمْرُنَا نَجَّيْنَا هُودًا وَالَّذِينَ آمَنُواْ مَعَهُ بِرَحْمَةٍ مِّنَّا “Emrimiz gelince, Hûd’u ve beraberindeki iman etmiş olanları, tarafımızdan bir rahmetle kurtardık.”



Azabımız, vaya azapla ilgili emrimiz geldiğinde Hûd’u ve beraberinde olan ehl-i imanı bizden bir rahmetle kurtardık.



Rivayete göre, sayıları dört bin idi.



وَنَجَّيْنَاهُم مِّنْ عَذَابٍ غَلِيظٍ “Ve onları bir azab-ı galizden (ağır bir azaptan) kurtardık.”



Önceki ayette “onları kurtardık” denilmişti. Burada da ne tür bir azaptan kurtarıldıkları anlatıldı. Ayette “azab-ı galiz” şeklinde ifade edilen azap, zehirli bir havadır. O kâfirlerin burunlarından girip arkalarından çıkıyor, bu arada azalarını parçalıyordu.



Bu ayette “onları kurtardık” şeklinde tekrar edilmesi, ahiret azabından kurtarılmaları olabilir.



Bu durumda Hûd’un inkârcı kavmi için ahiretteki azaplarına dikkat çekilmiş olur. Yani, onlar şu dünyada zehirli bir hava ile azaplandırıldıkları gibi, ahirette de “ğaliz bir azapla” azap göreceklerdir.







59- وَتِلْكَ عَادٌ “İşte Âd kavmi!”



Ayette “İşte Ad” derken işaret isminin müennes olarak وَتِلْكَ “tilke” ile



gelmesi, ya bununla kabile kastedilmesi veya kabirlerine ve geride bıraktıklarına işaret olması cihetiyledir.



جَحَدُواْ بِآيَاتِ رَبِّهِمْ “Rablerinin âyetlerini bile bile inkâr ettiler.”



وَعَصَوْاْ رُسُلَهُ “Ve Onun peygamberlerine isyan ettiler.”



Ayette peygamber olarak sadece Hz. Hûd’dan bahis varken “Onun peygamberlerine isyan ettiler” denilmesi, bir peygambere isyanın hepsine isyan hükmünde olmasındandır. Çünkü, her peygambere itaatle emrolunmuşlardı.



وَاتَّبَعُواْ أَمْرَ كُلِّ جَبَّارٍ عَنِيدٍ “Ve inatçı her zorbanın emrine tabi oldular!”



Tuğyan içinde olan büyüklerine tâbi oldular. Yani, kendilerini imana ve necat verecek hale çağıran peygambere isyan ettiler, küfre ve alçaltacak duruma çağıranlara ise itaat ettiler.







60- وَأُتْبِعُواْ فِي هَذِهِ الدُّنْيَا لَعْنَةً وَيَوْمَ الْقِيَامَةِ “Onlar, bu dünyada lânete uğratıldılar, kıyamet gününde de.”



أَلا إِنَّ عَادًا كَفَرُواْ رَبَّهُمْ “Dikkat edin! Âd kavmi Rablerini inkâr etti.”



أَلاَ بُعْدًا لِّعَادٍ قَوْمِ هُودٍ(Yine) Dikkat edin! Hûd’un kavmi Âd, Allah’ın



rahmetinden uzak oldu.”




Lanet halkası hem dünya, hem de ahirette onların peşini bırakmayacak, kendilerini azaba sevkedecektir.



Bundan murat, başlarına gelen felaketi hak ettiklerini göstermektir. Onların kıssası açıkça buna delalet eder.



Ayette “dikkat edin” ifadesinin yer alması ve Ad kavminin isminin tekrarı, durumlarının korkunçluğunu göstermek ve hallerinden ibret almaya teşvik içindir.



“Hûd’un kavmi” ibaresi ikinci Ad kavmi denilen İrem’den ayırmak ve bir de böyle bir helake layık olmalarının kendileriyle Hz. Hûd arasında geçen olaylar dolayısıyla olduğuna ima etmek içindir.

61- وَإِلَى ثَمُودَ أَخَاهُمْ صَالِحًا “Semud kavmine de kardeşleri Salih’i (gönderdik).”



قَالَ يَا قَوْمِ اعْبُدُواْ اللّهَ “Dedi ki: Ey kavmim! Allah’a ibadet edin.”



مَا لَكُم مِّنْ إِلَهٍ غَيْرُهُ “Sizin O’ndan başka bir ilâhınız yoktur.”



هُوَ أَنشَأَكُم مِّنَ الأَرْضِ “O sizi arzdan meydana getirdi.”



“Sizi arzdan yaratan Odur, başkası değil.”



Allahu Teâlâ Âdemi topraktan yarattığı gibi, Onun neslini yarattığı nutfeleri de topraktan yaratmıştır.



وَاسْتَعْمَرَكُمْ فِيهَا “Ve sizi orada imara yetkili kıldı.”



O size arzda ömür verdi, hayatınızı devam ettirdi.



Veya sizi arzda imarete muktedir kıldı, onu imar etmenizi emretti.



Veya o arzda yaşadığınız yerleri size hibe olarak verdi, ömürleriniz bittiğinde sizden geri alacak, size varis olacaktır.



فَاسْتَغْفِرُوهُ “Öyle ise O’nun mağfiretini isteyin.”



ثُمَّ تُوبُواْ إِلَيْهِ “Sonra da O’na tevbe edin.”



إِنَّ رَبِّي قَرِيبٌ مُّجِيبٌ “Şüphesiz Rabbim Karîb, Mucîb’dir.”



Şüphesiz benim Rabbimin rahmeti yakındır, dua edene icabet edendir.







62- قَالُواْ يَا صَالِحُ قَدْ كُنتَ فِينَا مَرْجُوًّا قَبْلَ هَذَا “Dediler: “Ey Salih! Bundan önce sen, aramızda ümit beslenen bir kimseydin.”



Sende gördüğümüz rüşd ve kemâl emarelerinden bize bir efendi ve danışılan bir ulu kişi olacağını umuyorduk, din hususunda da bizim gibi düşüneceğini sanıyorduk. Ama senden bunları duyunca doğrusu ümidimiz kesildi.



أَتَنْهَانَا أَن نَّعْبُدَ مَا يَعْبُدُ آبَاؤُنَا “Babalarımızın taptıklarına tapmamızı bize yasak mı kılıyorsun?”



وَإِنَّنَا لَفِي شَكٍّ مِّمَّا تَدْعُونَا إِلَيْهِ مُرِيبٍ “Şüphesiz, biz senin bizi çağırdığın şeyden derin bir şüphe içindeyiz.”



Doğrusu biz, bizi davet ettiğin tevhidden ve putlardan teberri etmekten şüphe içindeyiz.







63- قَالَ يَا قَوْمِ أَرَأَيْتُمْ إِن كُنتُ عَلَى بَيِّنَةً مِّن رَّبِّي وَآتَانِي مِنْهُ رَحْمَةً فَمَن يَنصُرُنِي مِنَ اللّهِ إِنْ عَصَيْتُهُ “Salih, dedi ki: Ey kavmim! Söyleyin bakayım, eğer ben Rabbimden bir beyyine üzere isem ve bana tarafından bir rahmet vermişse, O’na karşı geldiğim takdirde kim beni Allah’tan koruyabilir?”



Ayette geçen “beyyine”, beyan ve basirettir. “Eğer Rabbimden bir beyyine üzere isem” derken kullandığı eğer ifadesi, kendisinden şüphelendiği için olmayıp, muhataplara bakan yönüyledir.



Ve O’ndan bana bir nübüvvet gelmişse, O’nun mesajını tebliğde ve O’na şirk koşulmasını men hususunda kendisine isyan edersem, O’nun azabından kim beni koruyabilir?



فَمَا تَزِيدُونَنِي غَيْرَ تَخْسِيرٍ “O zaman, zarara uğratmaktan başka bana katkınız olmaz.”



Böyle bir durumda siz beni kendinize tâbi kılmak istemenizle, Allahın bana ihsan ettiğini boşa çıkarmakla ve beni azaba maruz bırakmakla ancak benim hüsranımı artırırsınız.



Veya, bana demiş olduklarınızla beni hüsrana düşürmekten başka bir şey yapmazsınız.







64- وَيَا قَوْمِ هَذِهِ نَاقَةُ اللّهِ لَكُمْ آيَةً “Ey kavmim! İşte size mu’cize olarak Allah’ın dişi bir devesi.”



فَذَرُوهَا تَأْكُلْ فِي أَرْضِ اللّهِ “Bırakın onu, Allah’ın arzında yayılıp otlasın.”



وَلاَ تَمَسُّوهَا بِسُوءٍ فَيَأْخُذَكُمْ عَذَابٌ قَرِيبٌ “Ona bir kötülük yapmayın, yoksa yakın bir azap sizi yakalar.”



“Yakın azaptan”
murat, (ayetin devamının delalet ettiği gibi) üç gündür.







65- فَعَقَرُوهَا “Derken, o deveyi kestiler.”



فَقَالَ تَمَتَّعُواْ فِي دَارِكُمْ ثَلاَثَةَ أَيَّامٍ “Bunun üzerine dedi ki: Diyarınızda üç gün daha yaşayın.”



“Diyarınızda”
ifadesi “evlerinizde” anlamında olabildiği gibi “şu dünya diyarınızda” manasını da ifade edebilir.



ذَلِكَ وَعْدٌ غَيْرُ مَكْذُوبٍ “İşte bu, yalan çıkmayacak olan kesin bir vaaddir.”







66- فَلَمَّا جَاء أَمْرُنَا نَجَّيْنَا صَالِحًا وَالَّذِينَ آمَنُواْ مَعَهُ بِرَحْمَةٍ مِّنَّا وَمِنْ خِزْيِ يَوْمِئِذٍ(Helâk) emrimiz geldiğinde Salih’i ve beraberindeki iman etmiş olanları tarafımızdan bir rahmetle helâkten ve o günün zilletinden kurtardık.”



“O günün zilletinden”
murat, sayha (şiddetli bir ses) ile helak edilmeleridir.



Veya kıyamet gününde meydana gelecek zilletleri ve sefil halleridir.



إِنَّ رَبَّكَ هُوَ الْقَوِيُّ الْعَزِيزُ “Şüphesiz Rabbin Kavi’dir – Aziz’dir (kuvvetlidir, izzet sahibidir).”







67- وَأَخَذَ الَّذِينَ ظَلَمُواْ الصَّيْحَةُ فَأَصْبَحُواْ فِي دِيَارِهِمْ جَاثِمِينَ “Ve o zalimleri bir sayha (korkunç bir gürültü) yakalayıverdi de oldukları yerde çöküp kaldılar.”







68- كَأَن لَّمْ يَغْنَوْاْ فِيهَا “Sanki orada hiç yaşamamışlardı.”



أَلاَ إِنَّ ثَمُودَ كَفرُواْ رَبَّهُمْ “Dikkat edin! Semûd, Rablerini inkâr etti.”



أَلاَ بُعْدًا لِّثَمُودَ(Yine) Dikkat edin! Semûd, Allah’ın rahmetinden uzak oldu!”
69-
وَلَقَدْ جَاءتْ رُسُلُنَا إِبْرَاهِيمَ بِالْبُشْرَى “Andolsun ki, İbrahim’e elçilerimiz müjde ile geldiler.”



قَالُواْ سَلاَمًا “Selâm” dediler.”



قَالَ سَلاَمٌ “O da “selâm” dedi.”



فَمَا لَبِثَ أَن جَاء بِعِجْلٍ حَنِيذٍ “Ve çok geçmeden onlara kızartılmış bir buzağı getirdi.”



Bazı rivayetlerde dokuz melek geldiği ifade edilir. Bir rivayette ise Cebrail, Mikail ve İsrafilin geldiği söylenir.



Meleklerin verdiği müjde, çocuğunun olacağını bildirmeleri veya Lût kavminin helâk haberidir.







70- فَلَمَّا رَأَى أَيْدِيَهُمْ لاَ تَصِلُ إِلَيْهِ نَكِرَهُمْ وَأَوْجَسَ مِنْهُمْ خِيفَةً “Fakat onların buzağıya el sürmediklerini görünce, onları garipsedi ve içinde onlara karşı bir korku uyandı.”



Ellerini yemeğe uzatmadıklarını görünce, onların bu hâlini yadırgadı, kendisine nahoş bir şey yapmalarından korktu.



قَالُواْ لاَ تَخَفْ “Dediler: Korkma.”



إِنَّا أُرْسِلْنَا إِلَى قَوْمِ لُوطٍ “Biz Lût’un kavmine gönderildik.”



Onun korktuğunu hissettiklerinde “korkma, dediler, biz melekleriz. Lûtun kavmine azap için gönderildik. Elimizi uzatmayışımız, yemek yemediğimizdendir.”







71- وَامْرَأَتُهُ قَآئِمَةٌ فَضَحِكَتْ(İbrahim’in) hanımı ayaktaydı, bunu duyunca güldü.”



فَبَشَّرْنَاهَا بِإِسْحَقَ وَمِن وَرَاء إِسْحَقَ يَعْقُوبَ “Ona İshak’ı ve İshak’ın arkasından da Ya’kub’u müjdeledik.”



Hz. İbrahimin hanımı da perde arkasından onları duyuyordu veya onlara hizmet için ordaydı.



Hz. İbrahimin hanımının gülmesi şu cihetlerle açıklandı:



-Korkunun son bulmasının sevinciyle güldü.



-Fesat ehlinin helaki sebebiyle güldü.



-Veya kendi görüşünün isabetli olmasına güldü. Çünkü Hz. İbrahime şöyle diyordu: “Lûtu yanına al. Biliyorum ki bu kavme azap gelecek.”



“Ona İshak’ı ve İshak’ın arkasından da Ya’kub’u müjdeledik.”



Melekler, Hz. Zekerriyaya oğlu Yahyanın doğacağını ismen de söylemişlerdi. Burada da öyle olabilir.



Veya doğduktan sonra kendilerine bu isim verildiğinden, Kur’an bize böyle hikâye etmiştir.



Müjdenin Hz. İbrahimin hanımına yapılması, müjdelenen çocuğun Hacerden değil, kendisinden olacağına delalet içindir.



Bir de, daha önceden kısır olması sebebiyle çocuğa çok arzulu olmasındandır.







72- قَالَتْ يَا وَيْلَتَى أَأَلِدُ وَأَنَاْ عَجُوزٌ وَهَذَا بَعْلِي شَيْخًا “Hanımı dedi: Vay başıma gelenler! Ben yaşlı bir kadın ve bu kocam da bir ihtiyar iken çocuk mu doğuracağım?”



Doksan veya doksan dokuz yaşındaydı.



Hz. İbrahim ise yüz veya yüz yirmi yaşındaydı.



إِنَّ هَذَا لَشَيْءٌ عَجِيبٌ “Gerçekten bu, çok şaşılacak bir şey!”



İki ihtiyardan çocuk olması, çok acip bir şey.



O’nun bu durumu hayret verici görmesi Allahın kudreti yönünden değil, âdeti yönündendi.







73- قَالُواْ أَتَعْجَبِينَ مِنْ أَمْرِ اللّهِ “Melekler dediler: Allah’ın emrine mi şaşıyorsun?”



رَحْمَتُ اللّهِ وَبَرَكَاتُهُ عَلَيْكُمْ أَهْلَ الْبَيْتِ “Allah’ın rahmeti ve bereketi size olsun ey (peygamber ocağının) ev halkı!”



Yani, böyle harika olaylar peygamber hanesinde ve mu’cizelerin indiği mahalde garip karşılanmamalı. Peygamber hanesinde olanlara daha ziyade nimetler ve ikramlar olması, ilk defa meydana gelen bir durum değildir.



Aklı başında biri, bu durumu garip karşılamaz. Harika halleri görerek yetişmiş, olgunlaşmış olanların ise hiç garip karşılamamaları gerekir.



إِنَّهُ حَمِيدٌ مَّجِيدٌ “Şüphesiz O, Hamîd’dir, Mecîd’dir.”



Allah Hamîd’dir, hamdi gerektiren tasarrufların sahibidir. Mecîd’dir, hayır ve ihsanı çoktur.







74- فَلَمَّا ذَهَبَ عَنْ إِبْرَاهِيمَ الرَّوْعُ وَجَاءتْهُ الْبُشْرَى يُجَادِلُنَا فِي قَوْمِ لُوطٍ “İbrahim’in korkusu gidip, kendisine müjde gelince Lût kavmi hakkında bizimle tartışmaya başladı.”



Onları tanımanın neticesinde Hz. İbrahimden korku hâli gidip kalbi mutmain oldu, korkuya bedel kendisini müjdenin heyecanı sarınca bizimle mücadeleye başladı.



Bu, Kur’anda başka yerde bildirildiği üzere, “Ama orada Lût var!” (Ankebut, 32) demesidir.







75- إِنَّ إِبْرَاهِيمَ لَحَلِيمٌ أَوَّاهٌ مُّنِيبٌ “Çünkü İbrahim halîm, evvah, münîb idi.”



İbrahim halîmdir, kendisine kötülük yapandan intikam almakta acele etmez; evvâhtır, günahlara karşı çok ah u vah eder, insanların hâline çok üzülür; münibtir, Allaha yönelir.



Ayette Hz. İbrahimin bu özelliklerle anlatılması, O’nu bu mücadeleye sevkeden durumu beyan etmektir. Yani o rikkat-i kalbe mazhardır, (yufka yüreklidir) ve çok çok merhametlidir.







76- يَا إِبْرَاهِيمُ أَعْرِضْ عَنْ هَذَا “Ey İbrahim! Bundan vazgeç.”



Allah onların hâlini en iyi bilendir.



إِنَّهُ قَدْ جَاء أَمْرُ رَبِّكَ “Çünkü Rabbinin emri kesin olarak geldi.”



Ezeli kader gereğince, bunlar hakkında azabı takdir etmiştir.



وَإِنَّهُمْ آتِيهِمْ عَذَابٌ غَيْرُ مَرْدُودٍ “Ve onlara geri çevrilmez bir azap gelecektir.”



Bu azap mücadeleyle, duayla veya başka bir şekilde onlardan çevrilecek değildir.







77- وَلَمَّا جَاءتْ رُسُلُنَا لُوطًا سِيءَ بِهِمْ “Elçilerimiz Lût’a gelince onlar sebebiyle endişelendi.”



Melekler delikanlı suretinde gelmişlerdi. Hz. Lût da onları insan zannetti, kavminin onlara sataşıp da kendisinin onları savunamamasından korktu.



وَضَاقَ بِهِمْ ذَرْعًا “Göğsü daraldı.”



Bu ifade, nahoş bir durumu engelleyememek ve bir çıkış yolu bulmamaktan aciz kalmak sonucu olarak meydana gelen şiddetli inkıbazdan kinayedir.



وَقَالَ هَذَا يَوْمٌ عَصِيبٌ “Ve “bu çok zor bir gün” dedi.”







78- وَجَاءهُ قَوْمُهُ يُهْرَعُونَ إِلَيْهِ “Ve kavmi Ona koşarak geldiler.”



وَمِن قَبْلُ كَانُواْ يَعْمَلُونَ السَّيِّئَاتِ “Daha önceleri çirkin işler yapıyorlardı.”



Kavmi Hz. Lût’a koşarak geldi. Niyetleri onun misafirleriyle eşcinsel beraberlikti. Böyle bir şeyi adet haline getirmişlerdi. Bundan sıkılmıyorlardı. Hatta alenî olarak bunu ilan ediyorlardı.



قَالَ يَا قَوْمِ هَؤُلاء بَنَاتِي هُنَّ أَطْهَرُ لَكُمْ “Dedi: Ey Kavmim! İşte kızlarım, onlar sizin için daha temizdir.”



Kızlarını misafirlerini himaye için feda etti. Yani, “işte bunlar kızlarım, onlarla evlenin!” Daha önceden kızlarını istemişler, ama pis ahlakları ve kızlarına denk olmamaları sebebiyle onlara icabet etmemişti.



Veya bu ifade, onların arzularının ne kadar çirkin olduğunu anlatmak içindir. Öyle ki, aslında istemediği hâlde kızlarını vermek bile bunun yanında basit kalır.



Veya bununla canının ne kadar sıkıldığını gösterip kalplerini yumuşatmak istedi.



Veya “kızlarım” ifadesinden murat, kavminin kadınlarıdır. Çünkü her peygamber şefkat ve terbiye noktasında ümmetinin babasıdır.



فَاتَّقُواْ اللّهَ “Gelin, Allah’tan korkun.”



“Fuhşiyatı terk ile veya kızlarımı misafirlerime tercih ederek Allahtan korkun!



وَلاَ تُخْزُونِ فِي ضَيْفِي “Ve misafirlerime beni rezil rüsvay etmeyin.”



“Beni misafirlerim hususunda rezîl-rüsvay etmeyin.” Çünkü misafirlere yapılan çirkin hareket, ev sahibine yapılmış demektir.



أَلَيْسَ مِنكُمْ رَجُلٌ رَّشِيدٌ “İçinizde hiç aklı başında bir adam yok mu?”







79- قَالُواْ لَقَدْ عَلِمْتَ مَا لَنَا فِي بَنَاتِكَ مِنْ حَقٍّ “Dediler: İyi biliyorsun ki kızlarında bizim gözümüz yok.”



وَإِنَّكَ لَتَعْلَمُ مَا نُرِيدُ “Sen bizim ne istediğimizi çok iyi biliyorsun.”







80- قَالَ لَوْ أَنَّ لِي بِكُمْ قُوَّةً أَوْ آوِي إِلَى رُكْنٍ شَدِيدٍ “Dedi: Keşke size karşı bir gücüm olsaydı, ya da sağlam bir yere dayanabilseydim.”



Hz. Peygamber şöyle der: “Allah kardeşim Lût’a rahmet etsin. Aslında o, sağlam bir yere dayanmıştı.”







81- قَالُواْ يَا لُوطُ إِنَّا رُسُلُ رَبِّكَ “Melekler dediler: Ey Lût! Biz Rabbinin elçileriyiz.”



لَن يَصِلُواْ إِلَيْكَ “Onlar sana asla zarar veremezler.”



Rivayete göre Hz. Lût misafirlerini içeri aldı, kapı arkasından kavmiyle mücadeleye başladı. Bunun üzerine kavmi duvara tırmandılar. Misafirleri Hz. Lûtun başına gelen sıkıntıyı görünce dediler:



“Merak etme, bize zarar vererek seni incitmiş olmayacaklar. Gönlünü ferah tut, onları bize bırak.”



Bunun üzerine Hz. Lût onların girmesine izin verdi. Hz. Cebrail kanadıyla bunların yüzüne vurdu, gözlerini kör etti. Bu durum karşısında “kaçın, kaçın! Lûtun evinde sihirbazlar var!” diyerek evden çıktılar.



فَأَسْرِ بِأَهْلِكَ بِقِطْعٍ مِّنَ اللَّيْلِ “Sen, gecenin bir kısmında ehlinle birlikte hemen buradan ayrıl.”



وَلاَ يَلْتَفِتْ مِنكُمْ أَحَدٌ “İçinizden hiç kimse geri kalmasın.”



Sizden hiçbiri geri kalmasın veya arkasına dönüp bakmasın!



إِلاَّ امْرَأَتَكَ “Hanımın başka.”



Bazıları “Hz. Lût hanımını da yanlarına aldı. Hanımı azap seslerini duyunca geriye döndü “vah kavmime!” dedi. Derken bir taş da kendisine isabet etti, öldü” şeklinde bir rivayete yer vermişlerse de, ayetin bu manaya hamli uygun değildir. Zira, ayetin sarih ifadesiyle çelişmektedir.



إِنَّهُ مُصِيبُهَا مَا أَصَابَهُمْ “Çünkü onlara gelecek musibet ona da gelecektir.”



إِنَّ مَوْعِدَهُمُ الصُّبْحُ “Onların helâk zamanı sabah vaktidir.”



Ayetin bu kısmı, sanki gece yola çıkmalarının illetidir.



أَلَيْسَ الصُّبْحُ بِقَرِيبٍ “Sabah yakın değil mi?”



Böyle demeleri, Hz. Lûtun azabın sabaha kalmasını geç bulup hemen gelmesini istemesine bir cevaptır.







82-
فَلَمَّا جَاء أَمْرُنَا جَعَلْنَا عَالِيَهَا سَافِلَهَا “Emrimiz geldiğinde, o beldelerin üstünü altına getirdik.”



Azabımız veya azapla ilgili emrimiz geldiğinde, görevli melekler onların beldelerinin üstünü altına getirdiler.



Cenab-ı Hakkın bunu kendisine nisbet etmesi ise, asıl faili bildirip meselenin azametini göstermek içindir. Olay, rivayette şöyle anlatılır:



“Cebrail (as) kanadını onların şehirlerinin altına koydu, şehirleri olduğu gibi semaya kaldırdı. Öyle ki gök ehli köpeklerin havlamasını ve horozların ötmesini duydular. Sonra tersyüz edip yere bıraktı.”



وَأَمْطَرْنَا عَلَيْهَا حِجَارَةً مِّن سِجِّيلٍ مَّنضُودٍ “Ve üzerlerine pişmiş balçıktan taş yağdırdık.”(Zariyat, 33) de ifade edildiği gibi, bunlar taşlaşmış çamurdandı.



Ayette geçen “siccil” ifadesi, bunların tarafı-ı ilâhîden bir kayıtla onlara azap için gönderilmesini de ifade etmektedir.







83- مُّسَوَّمَةً عِندَ رَبِّكَ “Rabbinin katında işaretlenmiş olarak.”



Bu taşlar, azap için özeldir. Dünya taşlarından farklıdır. Hangi taşın kime isabet edeceği üzerinde yazılıdır.



وَمَا هِيَ مِنَ الظَّالِمِينَ بِبَعِيدٍ “Bunlar zalimlerden uzak değildir.”



Çünkü onlar, zulümleri sebebiyle üzerlerine taş yağmuru gönderilmesini hak etmişlerdir.



Ayette bütün zalimlere bir uyarı vardır.

Zamirin, Lût kavminin yaşadığı beldeleri ifade ettiği de söylenir. Yani o helak edilen o beldeler Mekke zalimlerine çok da uzak yerde değillerdir. Mekke müşrikleri Şama giderlerken yolları oradan geçiyordu.

84- وَإِلَى مَدْيَنَ أَخَاهُمْ شُعَيْبًا “Medyen’e de kardeşleri Şuayb’ı gönderdik.”



قَالَ يَا قَوْمِ اعْبُدُواْ اللّهَ “Dedi ki: Ey kavmim! Allah’a ibadet edin.”



مَا لَكُم مِّنْ إِلَهٍ غَيْرُهُ “Sizin O’ndan başka ilâhınız yoktur.”



وَلاَ تَنقُصُواْ الْمِكْيَالَ وَالْمِيزَانَ “Ölçüde ve tartıda noksanlık yapmayın.”



Medyen, Hz. İbrahimin torunlarındandır. Ayetten murat, onun evladıdır.



Veya “Medyen” derken “Medyen ahalisi” kastedilmiştir. Medyen, bu beldeyi kurmuş ve kendi ismiyle anılır olmuştur.



Onlara önce tevhidi emretti. Çünkü o, işin esasıdır. Sonra da adalete aykırı bir şekilde âdet haline getirdikleri ölçüde ve tartıda noksanlıktan onları sakındırdı.



إِنِّيَ أَرَاكُم بِخَيْرٍ “Çünkü ben sizi bir refah içinde görüyorum.”



“Ben sizi böyle bir haksızlığa meydan vermeyecek geniş imkânlar içinde görüyorum.”



Veya “ben sizi bir nimet üzere görüyorum. Değil insanların hukukunu çiğnemek, buna şükür olarak fazla fazla vermeniz gerekir.”



Veya, “ben sizi bolluk üzere görüyorum. Sakın şimdi yaptığınız gibi haksızlıklarla bu halinizi ortadan kaldırmayın!”



Ayetin bu kısmı, onlara ticarette haksızlık yasağının illetini bildirir.



وَإِنِّيَ أَخَافُ عَلَيْكُمْ عَذَابَ يَوْمٍ مُّحِيطٍ “Ve gerçekten ben, sizin hakkınızda kuşatıcı bir günün azabından korkuyorum.”



Öyle muhit ki, sizden hiç kimse böyle bir azabın dışında kalamaz.



Bu azaptan murat, kıyamet gününün azabı veya toptan helak edilmeleri olabilir.







85- وَيَا قَوْمِ أَوْفُواْ الْمِكْيَالَ وَالْمِيزَانَ بِالْقِسْطِ “Ey kavmim! Ölçüyü ve tartıyı tam yapın.”



Cenab-ı Hak önceki ayette “ölçüde ve tartıda noksanlık yapmayın” diye nehiyde bulunmuştu. Burada da “ölçü ve tartıyı tam yapın” diye açık emirde bulundu.



Bunda şuna bir tenbih vardır: Ölçüde-tartıda bilerek azaltmaktan el çekmek onlara yetmez, tam yapmaya çalışmaları gerekir.



Ziyade ve noksanda bulunmadan, adaletle ve eksiksiz ölçüp tartmak gerekir. Biraz fazla vermek, emredilen bir şey değildir, ama mendubdur, bazan mahzuru da olabilir.



وَلاَ تَبْخَسُواْ النَّاسَ أَشْيَاءهُمْ “İnsanların hakları olan şeyleri eksiltmeyin.”



Ayet, tahsisten sonra tamimdir. Önceki ayette ölçü ve tartıyı tam yapmak emredilmişti. Burada ise daha genel bir ifadeyle “İnsanların hakları olan şeyleri eksiltmeyin” denildi.



Bu ifade, önceki ayete nisbetle miktarda veya başka bir özellikte tam yapmaktan daha geneldir. Ayetin devamı da, nehiy noktasında daha genel bir yasaklamadır:



وَلاَ تَعْثَوْاْ فِي الأَرْضِ مُفْسِدِينَ “Ve yeryüzünde müfsitler olarak karışıklık çıkarmayın.”



Çünkü burada yasaklanan fesat, sadece ölçü- tartıda fesat olmayıp, her türlü fesadın yasaklanmasıdır.



Denildi ki: “İnsanların eşyasını eksiltmek, alış-verişlerde ondan (haksız) bir vergi almaktır. Yeryüzünde bozgunculuk yapmak ise, hırsızlık, eşkıyalık ve çapulculuktur.”



Ayette, “müfsitler olarak” kaydının getirilmesi, ıslah niyetiyle Hz. Hızırın yaptığı tarzda görünüşte kötü, ama neticesi iyi olan durumları hariç bırakmak içindir.



Ayete şöyle mana verildi: “Dininizle ilgili ve ahiretinize faydası olan işlerde, yeryüzünde müfsitler olarak kötülük yapmayın.”







86- بَقِيَّةُ اللّهِ خَيْرٌ لَّكُمْ إِن كُنتُم مُّؤْمِنِينَ “Eğer mü’minler iseniz, Allah’ın size bıraktığı helal kazanç sizin için daha hayırlıdır.”



Size haram kılınanlardan uzak kaldıktan sonra, Allahın helâlinden size



bıraktığı kâr, ölçüde-tartıda noksanlaştırarak servet edinmenizden sizin için çok daha hayırlıdır.



“Eğer mü’minler iseniz”



Ancak bu, iman etmeniz şartıyla sizin için daha hayırlıdır. İman olmadan sevap olmaz.



وَمَا أَنَاْ عَلَيْكُم بِحَفِيظٍ “Ve ben sizin üzerinize bir muhafız değilim.”



“Ben sizi çirkin işlerden koruyamam.”



Veya “Amellerinizi hıfzedecek ve ona göre karşılık verecek, ben değilim. Ben ancak nasihat eden mübelliğim. Uyarımı yaptığımda Allah nezdinde mazur sayılırım.”



Veya “Eğer siz bu kötü amellerinize son vermezseniz, Allahın size olan nimetlerini koruyabilecek değilim.”







87- قَالُواْ يَا شُعَيْبُ أَصَلاَتُكَ تَأْمُرُكَ أَن نَّتْرُكَ مَا يَعْبُدُ آبَاؤُنَا أَوْ أَن نَّفْعَلَ فِي أَمْوَالِنَا مَا نَشَاء “Dediler: Ey Şuayb! Babalarımızın taptığını terk etmemizi yahut mallarımız hakkında dilediğimizi yapmaktan vazgeçmemizi namazın mı sana emrediyor?”



Puta tapan bu kimseler, kendilerine tevhidi emreden peygambere alay ederek ve namazıyla dalga geçerek böyle cevap verdiler. Bu cevaplarıyla “Senin bizi davet ettiğin şeyin aklî bir gerekçesi yok. Seni buna sevk eden, alıştığın şey cinsinden hayaller, vesveselerdir” manasını hissettirmektedirler.



Hz. Şuayb çok namaz kılardı. Bundan dolayı diğer özellikleri arasında özellikle bunu nazara verdiler, “namazın mı sana emrediyor?” dediler.



Ayetin bu kısmı, Hz. Şuaybın ölçü-tartıda azaltmayı bırakıp da doğru dürüst tartmalarını istemesine onların cevabıdır.



إِنَّكَ لَأَنتَ الْحَلِيمُ الرَّشِيدُ “Gerçekten sen yumuşak huylu ve aklı başında bir adamsın!”



Bu ifadeleriyle, Hz. Şuayb’la alay ettiler, aslında bunun zıddıyla Onu vasfetmeyi kastettiler.



Veya şöyle de olabilir: Böyle diyerek, Ondan duyduklarını inkâr etmelerinin ve akıldan uzak görmelerinin sebebini açıkladılar. Yani, “Sen halîm- selim ve akıllı birisin. Böyle olan biri, bu tarz şeyler söylemez.”







88- قَالَ يَا قَوْمِ أَرَأَيْتُمْ إِن كُنتُ عَلَىَ بَيِّنَةٍ مِّن رَّبِّي وَرَزَقَنِي مِنْهُ رِزْقًا حَسَنًا “Şuayb, şöyle dedi: Ey kavmim! Söyleyin bakayım, ya ben Rabbimden gelen bir beyyine üzere isem ve katından bana güzel bir rızık vermişse!”



Ayetteki beyyine, Allahın ona verdiği ilim ve nübüvvete işarettir.



Güzel bir rızık, Allahın kendisine verdiği helâl mala işarettir.



“Ben bu durumda iken…” dedikten sonra, şartın cevabı hafzedilmiştir. Bu, şöyle takdir edilebilir: “Ruhanî ve cismanî saadetleri cem eden bu kadar nimetlere mazhar iken, benim kalkıp da Allahın vahyine hıyanet etmem, emir ve yasaklarına muhalefette bulunmam hiç uygun olur mu?”



Hz. Şuayb bu ifadelerle, kavmindeki alışılmış olan hâli değiştirmek istemesi ve ecdatlarının dininden onları sakındırmasındaki gerekçeyi anlatmaktadır.



وَمَا أُرِيدُ أَنْ أُخَالِفَكُمْ إِلَى مَا أَنْهَاكُمْ عَنْهُ “Size yasakladığıma muhalif bir şey yapmak istemiyorum.”



إِنْ أُرِيدُ إِلاَّ الإِصْلاَحَ مَا اسْتَطَعْتُ “Ben ancak gücüm yettiğince düzeltmek istiyorum.”



Bu üç cevabın bu şekilde tanziminde şöyle bir tenbih vardır:



“Akıllı insan, yaptığı ve terkettiği her şeyde üç hukuktan birini nazara alması gerekir:



1-En önemlisi ve en yücesi, Allahın hakkı.



2-Nefsin hakkı.



3-İnsanların hakkı.



İşte ey kavmim! Bunların herbirisi size emrettiğim şeyleri emretmemi, sakındırdığım şeyleri de sakındırmamı gerektirmektedir.”



وَمَا تَوْفِيقِي إِلاَّ بِاللّهِ “Muvaffakiyetim ancak Allah’ın yardımı iledir.”



Hakka ve doğruya isabet etmem, ancak Allahın hidayeti ve yardımıyladır.



عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ “Sadece O’na tevekkül ettim.”



Çünkü O, her şeyi yapmaya kâdirdir, O’nun dışındakiler ise hadd-i zâtında acizdirler. Hatta itibara alınmaya değmeyecek madum hükmündedirler.



Bunda, ilim mertebelerinin en ilerisi olan mahz-ı tevhide (tam bir tevhid inancına) bir işaret vardır.



وَإِلَيْهِ أُنِيبُ “Ve sadece O’na dönüyorum.”



Bu da öldükten sonraki hayatın marifetine bir işarettir.



Bu kelimelerde, yaptığı ve terkettiği şeylerde hakka isabet, bütün işlerinde yardım ve bütünüyle ona yönelmek için Allahtan tevfik talebi vardır.



Aynı zamanda,



-Kâfirlerin “acaba bize döner mi?” şeklindeki beklentilerinden tamamen ümit kestirmek,



-Onlardan ayrı olduğunu izhar etmek,



-Sonunda hesap için Allaha dönüleceği gerçeğinden hareketle, onların düşmanlıklarına ve tehditlerine aldırmamak vardır.







89- وَيَا قَوْمِ لاَ يَجْرِمَنَّكُمْ شِقَاقِي أَن يُصِيبَكُم مِّثْلُ مَا أَصَابَ قَوْمَ نُوحٍ أَوْ قَوْمَ هُودٍ أَوْ قَوْمَ صَالِحٍ “Ey kavmim! Bana karşı gelmeniz sakın sizi, Nûhkavminin veya Hûd kavminin veya Salih kavminin başlarına gelen musibetler gibi bir musibete uğratmasın.”



وَمَا قَوْمُ لُوطٍ مِّنكُم بِبَعِيدٍ “Ve Lût kavmi sizden uzak değildir.”



Zaman ve mekân yönüyle Lût kavmi size uzak değildir. Onlardan öncekilerden ibret almıyorsanız, hiç olmazsa onların halinden ibret alınız.



Veya, onlar küfür ve günahta sizden uzak değildi, dolayısıyla onların başına gelenin sizin de başınıza gelmesi hiç de uzak değildir.







90- وَاسْتَغْفِرُواْ رَبَّكُمْ “Rabbinizden mağfiret dileyin.”



ثُمَّ تُوبُواْ إِلَيْهِ “Sonra O’na tevbe ile yönelin.”



إِنَّ رَبِّي رَحِيمٌ وَدُودٌ “Şüphesiz benim Rabbim Rahîm’dir – Vedud’dur.



Rabbim, gerçekten Rahim’dir, tevbe edenlere rahmeti büyüktür. Vedud’dur, çokça sevenin sevdiğine lütuf ve ihsanda bulunması tarzında onlara muamele eder.



Ayetin bu kısmı, küfürde ısrar yerine, bu uyarıdan sonra tevbe etmeleri durumunda kendilerine yapılacak iyi muameleyi vaat etmektir.







91- قَالُواْ يَا شُعَيْبُ مَا نَفْقَهُ كَثِيرًا مِّمَّا تَقُولُ “Dediler ki: Ey Şuayb! Dediklerinin çoğunu anlamıyoruz.”



Sen bize tevhid, ticarette haksızlık yapmamak gibi şeyler anlatıyor, bunlara deliller zikrediyorsun ama, biz bunların çoğunu anlamıyoruz.



Onların anlamamaları, akıllarının kusurundan ve tefekkür etmeyişlerindendir.



Denildi ki: Onlar bu sözü, O’nun kelâmını küçümsemek için söylediler.



Veya O’ndan çok nefret ettikleri için zihinlerini anlamak için yormadılar.



وَإِنَّا لَنَرَاكَ فِينَا ضَعِيفًا “Hem biz seni aramızda zayıf biri olarak görüyoruz.”



Senin bir kuvvetin yok ki, sana bir kötülük dilesek bizden kaçabilesin.



Veya seni koruyup kollayacak kimse yok.



وَلَوْلاَ رَهْطُكَ لَرَجَمْنَاكَ “Eğer kabilen olmasaydı, seni taşa tutardık.”



Gerçi yakınlarının gücünden korkacak değiliz ama, onlar da bizim dinimizden olduğundan onlara saygı duyuyoruz. İşte, onlar olmasaydı seni taşlayarak öldürürdük.



Ayette geçen “raht” ifadesi, üç ile on kişi arasını ifade eder.



Deliller ve ayetler karşısında mağlup olan kıt akıllı kimselerin söverek ve tehdit ile mukabelede bulunmaları, âdetleridir.



وَمَا أَنتَ عَلَيْنَا بِعَزِيزٍ “Ve bizim için sen hiç de önemli değilsin.”







92-
قَالَ يَا قَوْمِ أَرَهْطِي أَعَزُّ عَلَيْكُم مِّنَ اللّهِ وَاتَّخَذْتُمُوهُ وَرَاءكُمْ ظِهْرِيًّا “Şuayb, şöyle dedi: Ey kavmim! Benim kabilem sizce Allah’tan daha itibarlı mı ki, O’na sırt çevirdiniz?”



Şirk koşarak ve peygamberini zelil kılmayı isteyerek, Allahı nazara alınmayan ve arkaya atılan bir şey gibi yaptınız.



Hz. Şuaybın bu ifadesi; inkâr, kınama, red ve tekzip manasına gelebilir.



Yani, “Beş on kişilik yakınlarım size Allahtan daha aziz olamaz, olmamalı! Nasıl olur da Allahı unutur, onları nazara alırsınız?”



إِنَّ رَبِّي بِمَا تَعْمَلُونَ مُحِيطٌ “Şüphesiz Rabbim sizin yaptıklarınızı kuşatmıştır.”



Yaptıklarınızdan hiçbir şey Allaha gizli değildir, o amellerinize göre size muamele eder, cezalandırır.







93- وَيَا قَوْمِ اعْمَلُواْ عَلَى مَكَانَتِكُمْ إِنِّي عَامِلٌ “Ey Kavmim! Elinizden geleni yapın, şüphesiz ben de yapacağım.”



سَوْفَ تَعْلَمُونَ مَن يَأْتِيهِ عَذَابٌ يُخْزِيهِ وَمَنْ هُوَ كَاذِبٌ “Zillet verici azabın kime geleceğini ve kimin yalancı olduğunu sonra bileceksiniz!”



Bunun bir benzeri En’am sûresinde geçmiş idi.[1> Orada “sonra bileceksiniz!”



derken فَ (fe) harfinin de gelmesi, içinde bulundukları halde ısrar etmelerinin buna sebebiyet vereceğini bildirmek içindi. Burada bu harfin gelmemesi, mukadder “bundan sonra ne olacak?” sorusuna cevap olduğu içindir. Bu, işin dehşetini gösterme hususunda daha etkilidir.



Bununla sanki şöyle demiştir:



“Azap gören ve yalancı olanın ben mi, yoksa siz mi olduğunu bileceksiniz.”



Onlar Hz. Şuaybı iddialarında yalancı sayıyorlardı.



O, “azabın kime geleceğini ve kimin yalancı olduğunu yakında bileceksiniz” derken, onların yalancılığına işaret etmektedir.



وَارْتَقِبُواْ إِنِّي مَعَكُمْ رَقِيبٌ “Gözleyin, şüphesiz ben de sizinle beraber gözlüyorum.”







94-
وَلَمَّا جَاء أَمْرُنَا نَجَّيْنَا شُعَيْبًا وَالَّذِينَ آمَنُواْ مَعَهُ بِرَحْمَةٍ مَّنَّا “Ne zaman ki, emrimiz geldi, Şuayb ve beraberindeki mü’minleri tarafımızdan bir rahmetle kurtardık.”



وَأَخَذَتِ الَّذِينَ ظَلَمُواْ الصَّيْحَةُ “Ve o zalimleri korkunç bir gürültü yakaladı.”



فَأَصْبَحُواْ فِي دِيَارِهِمْ جَاثِمِينَ “Böylece diyarlarında çöküp kaldılar.”



Cebrail (as) bir sayha (şiddetli bir ses) ile onlara bağırdı, hepsi helâk oldular.







95- كَأَن لَّمْ يَغْنَوْاْ فِيهَا “Sanki orada hiç yaşamamışlardı.”



أَلاَ بُعْدًا لِّمَدْيَنَ كَمَا بَعِدَتْ ثَمُودُ “Dikkat edin! Semûd Allah’ın rahmetinden uzak olduğu gibi, Medyen de uzak oldu.”







Medyen kavmini Semud kavmine benzetmesi, ikisine de sayha ile azap verilmesindendir. Ancak Semud kavmine gelen sayha altlarından idi. Medyenin sayhası ise üstlerinden geldi.




[1> Bkz. En’am, 135

96- وَلَقَدْ أَرْسَلْنَا مُوسَى بِآيَاتِنَا وَسُلْطَانٍ مُّبِينٍ “Andolsun, biz Mûsâ’yı âyetlerimizle ve sultan-ı mübin ile gönderdik.”



Ayetler
den murat, Tevratın ayetleri veya mu’cizeler olabilir.



Sultan-ı mübin, muhataplarını iknaya sevkeden mu’cizeler veya asa’dır.



Ayetin evvelinde “ayetler” den söz edilmişken ayrıca bunun nazara verilmesi, en ziyade yarar sağlayanın bu olmasındandır. Ayetler ve sultan-ı mübinden aynı şeyin murat edilmesi de caizdir. Yani, biz O’nu, hem ayetlerimizden olan ve hem de nübüvvetine delil olan şeyle gönderdik.



“Ayet” kelimesi emare olan ve katî delil olan şeyleri içine alır. “Sultan” kelimesi ise katî delil için kullanılır. “Mübîn” kelimesi de açık olan delillerde kullanılır.







97- إِلَى فِرْعَوْنَ وَمَلَئِهِ “Firavun’a ve onun ileri gelen adamlarına.”



فَاتَّبَعُواْ أَمْرَ فِرْعَوْنَ “Ama onlar Firavun’un emrine uydular.”



Ama onlar Musayı inkâr edip, Firavunun emrine uydular.



Veya onlar hakka sevk eden, apaçık mu’cizelerle teyid edilen Musa’ya uymadılar da, dalalet ve tuğyana sapan Firavunun yoluna uydular. Hâlbuki azıcık aklı olan biri bile, onun yolunun bozuk olduğunu hemen anlar. Demek onlar aşırı cahillikleri ve basiretsizlikleri sebebiyle böyle yanlış bir yol tuttular.



وَمَا أَمْرُ فِرْعَوْنَ بِرَشِيدٍ “Hâlbuki Firavun’un tuttuğu yol doğru bir yol değildi.”



Hâlbuki Firavun bir mürşid değildi, gittiği yol da makul bir yol değildi, tam bir tuğyan ve açık bir dalaletten ibaretti.







98- يَقْدُمُ قَوْمَهُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ فَأَوْرَدَهُمُ النَّارَ(Firavun), kıyamet gününde kavminin önüne geçer ve onları ateşe götürür.”



O, dünyada kavminin önüne geçip dalalete sevk ettiği gibi, kıyamet günü de onları ateşe götürür.



Ayet metninde “götürdü” şeklinde mazi (geçmiş zaman) sığasıyla gelmesi, tahakkukunda mübalağa içindir.



Ayette, ateşe götürmek suya götürmekle ilgili kelimeyle anlatıldı.[1>



وَبِئْسَ الْوِرْدُ الْمَوْرُودُ “Ne kötü bir su kaynağıdır orası!”



Hâlbuki götürdüğü su kaynağı, ne kötü bir su kaynağıdır.



Çünkü su kaynağına yanan ciğerleri ferahlatmak ve susuzluğu teskin için gidilir. Firavunun götürdüğü ateş ise, bunların tam zıddıdır.



Ayet, biraz önce ifade edilen“Hâlbuki Firavun’un tuttuğu yol doğru bir yol değildi.” (Hûd, 97) ayetine bir delil gibidir. Çünkü akıbeti böyle olan birisi, elbette emrinde rüşd sahibi olmayan birisidir.



Veya ayete bir tefsir gibidir. Yani, bir işin reşid (doğru) olmasından murat, akıbetinin iyi olmasıdır.







99- وَأُتْبِعُواْ فِي هَذِهِ لَعْنَةً وَيَوْمَ الْقِيَامَةِ “Hem burada, hem de kıyamet gününde lanete uğradılar.”



Yani onlar dünya ve ahirette mel’un oldular.



بِئْسَ الرِّفْدُ الْمَرْفُودُ “Onlara verilen bu destek ne fena bir destektir!”



Onlara verilen bu lanet desteği ne kötü bir destek oldu.[2>







100- ذَلِكَ مِنْ أَنبَاء الْقُرَى “İşte bu, helâk olmuş beldelerin haberlerindendir.”



نَقُصُّهُ عَلَيْكَ “Sana onu kıssa olarak anlatıyoruz.”



مِنْهَا قَآئِمٌ وَحَصِيدٌ “Onlardan bir kısmı ayakta, bir kısmı da biçilmiş halde.”



Sana anlattığımız o beldelerden ayakta olanlar da var, biçilmiş ekin gibi olanlar da var.







101- وَمَا ظَلَمْنَاهُمْ “Biz onlara zulmetmedik.”



Biz onları helak etmekle, onlara zulmetmedik.



وَلَكِن ظَلَمُواْ أَنفُسَهُمْ “Lakin onlar kendilerine zulmettiler.”



Lakin onlar, helaki gerektiren şeyleri yaparak kendilerine zulmettiler.



فَمَا أَغْنَتْ عَنْهُمْ آلِهَتُهُمُ الَّتِي يَدْعُونَ مِن دُونِ اللّهِ مِن شَيْءٍ لِّمَّا جَاء أَمْرُ رَبِّكَ “Allah’ı bırakıp da taptıkları ilahlar, Rabbinin emri gelince kendilerine hiçbir fayda sağlamadı.”



Allahtan başka taptıkları o batıl ilahlar azap geldiğinde onlara bir fayda vermedi, kendilerine gelen helaketi def edemedi, hatta onlara zarar verdi.



وَمَا زَادُوهُمْ غَيْرَ تَتْبِيبٍ “İlâhları onların sadece ziyanlarını artırdı.”



Sadece ve sadece onların helâk ve hüsranını artırdılar.







102- وَكَذَلِكَ أَخْذُ رَبِّكَ إِذَا أَخَذَ الْقُرَى وَهِيَ ظَالِمَةٌ “İşte Rabbin, zalim beldeleri cezalandırdığı zaman böyle cezalandırır.”



Beldelerin cezalandırılması, orada yaşayanların cezalandırılmasıdır. O beldeler zâlim iken cezalandırıldığının nazara verilmesi, insanların zulümleri sebebiyle cezalandırıldığını anlatmak ve nefsine zulmeden her zalime veya diğerlerine zulmün akıbetinin vahim olduğunu hatırlatmaktır.



إِنَّ أَخْذَهُ أَلِيمٌ شَدِيدٌ “Çünkü O’nun cezası çok elîm, çok çetindir.”



Allah cezalandırdığında böyle acı cezalandırır, böyle bir ceza geldiğinde kurtuluş yolu söz konusu değildir.



Bu, tehdit ve uyarıda son derece etkili bir anlatımdır.







103- إِنَّ فِي ذَلِكَ لآيَةً لِّمَنْ خَافَ عَذَابَ الآخِرَةِ “Şüphesiz, ahiret azabından korkanlar için bunda bir ibret vardır.”



Helâk olan ümmetler hakkında inen veya Allahın kıssalarını anlattığı bu olaylarda bir ibret vardır.



Ve bu ibret, “onların başına gelen bu olaylar, Allahın ahirette suçlular için hazırladıklarına bir nümunedir” diye intikal edebilenler içindir.



Veya bu ibret, bunları düşünüp de azabı gerektiren hallerden sakınanlar içindir. Çünkü bu cezalar, irade sahibi bir ilahın tasarrufudur, dilediğine azap verir, dilediğine merhamet eder. Zaten ahireti inkâr eden ve bu âlemin faniliğini imkânsız zanneden biri, Fail-i muhtarın (Allahın) varlığını da kabul etmez. Bu olayları, helâk olanların günahlarına vermez, o günlere rastlayan bazı tabiat olaylarına verir.



ذَلِكَ يَوْمٌ مَّجْمُوعٌ لَّهُ النَّاسُ “İşte bu, insanların toplanacakları bir gündür.”



“İşte bu”
ifadesi, kıyamet gününe ve ahiret azabına işaret eder.



O gün insanlar muhasebe ve amellerinin karşılığını görmek üzere bir araya getirilirler.



وَذَلِكَ يَوْمٌ مَّشْهُودٌ “Ve işte bu, şahitli bir gündür.”



Gök ve yer ehli o gün şahit tutulurlar.







104- وَمَا نُؤَخِّرُهُ إِلاَّ لِأَجَلٍ مَّعْدُودٍ “Biz onu sadece belli bir süreye kadar tehir ederiz.”



Biz o günü adedi belli, sayılı, sınırlı bir müddete te’hir ederiz.







105- يَوْمَ يَأْتِ لاَ تَكَلَّمُ نَفْسٌ إِلاَّ بِإِذْنِهِ “O gün geldiği zaman Allah’ın izniolmadan hiçbir kimse konuşamaz.”



O hesap gününde hiçbir nefis Allahın izni olmadan fayda verecek ve kurtaracak bir cevap veya şefaatte bulunamaz. Ayette şöyle bildirilir: “Rahmân’ın izin verdikleri dışında hiç kimse konuşamaz, o da doğruyu söyler.” (Nebe, 38) Bu, kıyamet menzillerinden bir durumu ifade eder.



“Bugün, konuşamayacakları gündür. Kendilerine izin de verilmez ki, özür beyan etsinler.” (Mürselat, 35-36) ayeti ise başka bir menzili anlatır.



Veya kendisine izin verilenler hak cevabı verecek olanlardır. Konuşma izni verilmeyenler ise, batıl özür sahipleridir.



فَمِنْهُمْ شَقِيٌّ وَسَعِيدٌ “Artık onlardan bir kısmı şakîdir, bir kısmı da saîd.”



Onlardan bir kısmı, ilâhî uyarı muktezasınca kendisine cehennem ateşi vacip olan şakîlerdir, bir kısım da ilâhî vaad gereği cenneti hak eden saîdlerdir.







106- فَأَمَّا الَّذِينَ شَقُواْ فَفِي النَّارِ “Şakî olanlara gelince; ateştedirler.”



لَهُمْ فِيهَا زَفِيرٌ وَشَهِيقٌ “Onlar için orada bir zefîr ve şehîk vardır.”



Zefir
, nefes vermek şehîk ise nefesi geri almaktır.



Bu kelimeler, merkebin anırmasının evvel ve ahirinde kullanılır.



Cehennem ehli hakkında bunların kullanımı gam ve kederlerinin şiddetine delâlet içindir. Bunda, onların hallerini kalbini hararet saran ve ruhu orada daralan kimseye benzetmek söz konusudur.



Veya onların feryatlarını merkebin sesine benzetmek için bu kelimeler kullanılmıştır.







107- خَالِدِينَ فِيهَا مَا دَامَتِ السَّمَاوَاتُ وَالأَرْضُ “Onlar, gökler ve yer durdukça orada kalacaklardır.”



Ayetten murat, onların cehennemde kalışlarının gökler ve yerin devamına bağlı olduğunu anlatmak için değildir. Çünkü bu konuda gelen nass’lar (ayetler ve hadisler) onların cehennemde devamına ve göklerin ve yerin de son bulmasına delâlet eder. Bu durumda “Onlar, gökler ve yer durdukça orada kalacaklardır” ibaresinden murat, onların cehennemde devamını teyit ve bunu beliğ bir tarzda anlatmaktır. Çünkü Arablar “gök ve yer devam ettikçe” ifadesini temsil yoluyla ebedilik için kullanırlar.



Faraza, onların cehennemde kalmaları gökler ve yerin devamına bağlı da olsa, gökler ve yerin zeval bulmasından onların azabının da son bulması lazım gelmez.



Veya azabın devamından göklerin ve yerin de devamı gerekmez.



Şöyle de denildi: Ayetteki semavat ve arzdan murat, ahiret semavat ve arzıdır. Cenab-ı Hakkın şu ayeti buna delâlet eder: “O gün yeryüzü başka bir yeryüzüne ve gökler başka göklere çevrilecek.” (İbrahim, 48) Elbette cennet ehli için de bir yerleşim yeri ve üzerlerinde onları gölgeleyen bir sema olacaktır.



Ancak bu yorum çok da isabetli görülmemektedir. Çünkü bunda ekser insanların varlığını ve devamını bilmedikleri bir şeye benzetme vardır. Bilen de ancak onu sevap ve cezanın devamına delalet etmesi manasıyla bilir. Bu durumda teşbih ona yeni bir mana ifade etmez.



إِلاَّ مَا شَاء رَبُّكَ “Ancak Rabbinin dilemesi başka.”



Ayetin bu kısmındaki istisna, cehennemdeki ebediliktendir. Çünkü, tevhid ehli olan fasık (günahkar) insanlar zamanla oradan çıkacaklardır. Bu mana, istisnanın sıhhatinde yeterlidir. Çünkü, küll’den bir hükmün zevalinde bazısının zevâli yeterlidir.[3>



Ve onlar, ayetin devamında gelen cennet ehlinden de istisna edilmişlerdir. Çünkü cehennem azabında kaldıkları süre içinde, cennetten ayrı kalmışlardır. Zira belirli bir başlangıçtan itibaren devam edecek durum, başlangıç itibariyle nakzedilebildiği gibi nihayet itibarıyla da nakzedilebilir. İşte cehennemden cennete gidecek olan bu kimseler her ne kadar isyanlarıyla şakî olsalar da, imanlarıyla da saîdlerden olmuşlardır.



Ancak buna bakıp da “Artık onlardan bir kısmı şakîdir, bir kısmı da saîd” ayeti sahih bir taksim olamaz, zira sahih bir taksimin şartı, her kısmın özelliği diğer kısımdan farklı olmalıdır” denilemez. Çünkü bu şart, hakiki bir ayırım veya cem edilmeye mâni bir durum içindir. Burada ise murat şudur: Ahiretteki insanlar şu iki zümreden birinde yer alırlar ve halleri saadet ve şekavetten hâli değildir. Bu ise bir şahısta farklı iki itibarla her iki hâlin beraber bulunmasına mâni değildir.



Bu istisna ile ilgili bir başka yorum ise şöyledir: Cehennem ehli bazan cehennemden zemherire ve ondan başka bir azaba alınırlar. Benzeri şekilde cennet ehli de Cenab-ı Hakkın rüyetine mazhariyet, rızasına ve likasına nailiyet gibi cennetten daha üst nimetlere mazhar kılınırlar.



Veya ayetteki istisna, hükmün aslındandır. Hesap için mahşerde bekletilmeleri, haklarında verilmiş olan ebedi cehennem hükmünden müstesna kılınmıştır. Çünkü ayetin zahiri, diğer âlem geldiğinde cehennemde olmalarını iktiza eder.



Veya burada yapılan istisna, dünyada ve berzahta kalma süreleridir. Bu, hükmün mutlak olması, o günle kayıtlı olmamasına göredir. Ve bu te’vile göre, senin de bildiğin gibi istisnanın ebedi cehennemden olması ihtimal dâhilinde olur.



Ayrıca, “Onlar için orada bir zefîr ve şehîk vardır” ifadesinden istisna olduğu da söylendi.



إِنَّ رَبَّكَ فَعَّالٌ لِّمَا يُرِيدُ “Şüphesiz Rabbin, istediğini yapandır.”



O, itiraz olmaksızın dilediğini yapandır.







108- وَأَمَّا الَّذِينَ سُعِدُواْ فَفِي الْجَنَّةِ خَالِدِينَ فِيهَا مَا دَامَتِ السَّمَاوَاتُ وَالأَرْضُ “Saîd olanlara gelince, gökler ve yer durdukça kalmak üzere cennettedirler.”



إِلاَّ مَا شَاء رَبُّكَ “Ancak Rabbinin dilemesi başka.”



عَطَاء غَيْرَ مَجْذُوذٍ “Bu, onlara hiç bitmez bir lütuftur.”



Ayet, açık bir şekilde sevabın hiç kesilmeyeceğini bildirir, sevaptaki istisnadan muradın sevabın kesilmesi olmadığına tenbihte bulunur. Bunun için sevap ve cezanın arasında teyid yönüyle bir fark vardır.







109- فَلاَ تَكُ فِي مِرْيَةٍ مِّمَّا يَعْبُدُ هَؤُلاء “Sakın şunların taptıkları şeylerde bir şüpheye düşme.”



İnsanların akıbeti ile ilgili sana indirilenlerden sonra bu müşriklerin ibadetinin yoldan çıkmak olduğunu ve Sana kıssalarını anlattığım önceki ümmetler gibi batıl mabutlara ibadetlerinin sonucu olarak başlarına belâ gelmesine yol açacağına sakın tereddüt etme.



Veya, tapmış oldukları batıl mabutların zarar verecekleri, fayda vermeyecekleri hususunda bir şek içinde olma.



مَا يَعْبُدُونَ إِلاَّ كَمَا يَعْبُدُ آبَاؤُهُم مِّن قَبْلُ “Onlar sadece, daha önce atalarının taptığı gibi tapıyorlar.”



Şüpheden yasaklayan hükmün illetini beyan eder: Yani, onlar ve ecdatları şirkte eşittirler. Onların ibadetleri ancak atalarının ibadetleri gibidir.



Veya onların taptıkları, ancak öncekilerin de taptıkları putlardır. Sana, onların ecdadının başına gelen azap haberleri geldi, bunların da başına bir benzeri gelecektir. Çünkü sebeplerde temasül, neticelerde de temasülü gerektirir.[4>



وَإِنَّا لَمُوَفُّوهُمْ نَصِيبَهُمْ غَيْرَ مَنقُوصٍ “Şüphesiz biz onlara nasiplerini eksiksiz olarak vereceğiz.”



Biz onlara, ecdatlarına yaptığımız gibi, azaptan nasiplerini tam vereceğiz.



Veya onların rızıktan nasiplerini tam vereceğiz.



Bu da azabı gerektiren durum olmakla beraber, bunun tehirindeki hikmeti bildirir.



“Eksiksiz” kaydı, onların nasiplerini tam alacaklarını gösterir. Çünkü mesela sen “hakkını verdim” dediğinde velev mecazen de olsa hakkının bir kısmını verdiğini kastedebilirsin. İşte ayetteki bu kayıt, böyle bir tevehhümü def içindir.




[1> Kavmini ateşe götüren Firavun için bu tabirlerin kullanılması hayale şunu getirir: Su arayan bir kavim var. Firavun bunların önüne geçip “benim peşimden gelin, sizi suya götüreceğim” diyor. Fakat sonunda onları dehşetli bir ateşe teslim ediyor.



[2> İyi insanlar vefat ettiğinde rahmetle anılırlar. Onların her hatırlanışında “Allah rahmet etsin…” şeklinde kullanılan ifadeler onlara manevi bir destektir. Firavun ve adamlarına gelince, tarih boyunca onlar da anıldı. Ama hep lanetle yâd edildiler. Dolayısıyla onlara verilen destek, çok kötü bir destek oldu.



[3> Mesela, “bütün kazlar beyazdır” hükmünün bozulması için bir tek siyah kaz göstermek yeterlidir. Bu durumda ilk cümleyi “kazlar genelde beyazdır” şekline getirmek gerekir.



[4> Aynı sebepler, aynı sonuçları doğurur.

110 -} وَلَقَدْ آتَيْنَا مُوسَى الْكِتَابَ فَاخْتُلِفَ فِيه “Andolsun, biz Mûsâ’ya Kitab’ı vermiştik de onda ihtilaf edilmişti.”

Bunlar Kur’anda ihtilaf ettikleri gibi, Musaya Tevratı verdiğimizde de insanlar ihtilaf etmişti, kimisi iman etti, kimisi de inkâr etti.

وَلَوْلاَ كَلِمَةٌ سَبَقَتْ مِن رَّبِّكَ لَقُضِيَ بَيْنَهُمْ “Eğer daha önce Rabbinin bir sözü geçmemiş olsaydı, elbette aralarında hüküm verilirdi.”

Allahtan olan söz
, kıyamete kadar mühlet verme hükmüdür. Böyle bir hüküm olmasa elbette batıl yoldan gidenin hak yoldan gidenden ayrılması için, hak etmiş olduğunun başına gelmesiyle aralarında hüküm verilirdi.

وَإِنَّهُمْ لَفِي شَكٍّ مِّنْهُ مُرِيبٍ “Ve onlar onun hakkında derin bir şüpheiçindedir.”

Senin kavminin kâfirleri, o Kur’andan şüphe uyandıran bir tereddüt içindeler.



111- وَإِنَّ كُلاًّ لَّمَّا لَيُوَفِّيَنَّهُمْ رَبُّكَ أَعْمَالَهُمْ “Şüphesiz Rabbin onların herbirine, yaptıklarının karşılığını tastamam verecektir.”O mü’minlerden ve kâfirlerden her birine Senin Rabbin elbette yaptıkları amellerin karşılığını eksiksiz verecektir.

إِنَّهُ بِمَا يَعْمَلُونَ خَبِيرٌ “Şüphesiz O, onların yaptıklarından hakkıyla haberdardır.”

Onun için -velev gizlense de- O’ndan hiçbir şey kaçıp kurtulamaz.



112- فَاسْتَقِمْ كَمَا أُمِرْتَ “Öyle ise emrolunduğun gibi dosdoğru ol.”

Allahu Teâlâ tevhid ve nübüvvette ihtilaf edenlerin durumunu beyan etti, vaat ve vaîdin açılımında ayrıntıları anlattı, ardından da peygamberine istikameti emretti.

İstikamet; akaid, ameller ve ibadette dosdoğru olmayı içine alır.

Akaidde istikamet, teşbih ve ta’til arasında ortada yer almaktır.[1>

Amellerde istikamet, vahyi tebliğ etmek ve ilâhî hükümleri nazil olduğu şekilde açıklamaktır.

İbadette istikamet ise, ifrat ve tefrite varmadan hakkını vermektir.

Görüldüğü gibi istikamet gayet zordur. Bundan dolayı Hz. Peygamber (asm) şöyle buyurmuştur:“Hûd sûresi beni ihtiyarlattı.”

وَمَن تَابَ مَعَكَ “Beraberindeki tevbe edenler de (dosdoğru olsunlar). ”

Şirk ve küfürden dönen ve seninle beraber iman edenler de istikamet üzere olsunlar.

وَلاَ تَطْغَوْاْ “Aşırı gitmeyin!”Size belirlenen huduttan çıkmayın.

إِنَّهُ بِمَا تَعْمَلُونَ بَصِيرٌ “Şüphesiz O, yaptıklarınızı hakkıyla görendir.”

O, yaptıklarınızı görür ve ona karşılık verir.

Ayetin bu kısmı, istikamet emrinin ve haddi aşmaktan yasaklamanın illetini anlatır.

Ayette, nass’ları kıyas ve istihsan gibi şeylerle eğip bükmeden, her hangi bir tasarrufta bulunmadan onlara tâbi olmanın vücubuna bir delil vardır.[2>



113- وَلاَ تَرْكَنُواْ إِلَى الَّذِينَ ظَلَمُواْ فَتَمَسَّكُمُ النَّارُ “Zulmedenlere en küçükbir meyil göstermeyin, yoksa ateş size de dokunur.”

O zalimlere en küçük bir meyil bile etmeyin. Mesela onların elbiselerini giymeye özenmek, onlardan bahsedilmesini gözünde büyütmek “ben de onlar gibi olsam” diye temenni etmek…

Zulmeden birine edna bir meyil bile ateşi gerektiren bir durum olursa,

doğrudan zulüm ile muttasıf olan zâlimlere meyletmek ne kadar vebali gerektirir, kıyas edilsin![3>

Az bir meyil bile yasaklanmışken bütün bütün meyletmek, sonra bizzat onu yaparak ve ona dalarak zulmetmek elbette daha ileri derecede veballerdir.

Belki de bu ayet, zulümden nehiy ve zulmü tehditte tasavvur edilebilecek en beliğ bir anlatımdır.

Hz. Peygambere ve beraberindeki mü’minlere olan bu hitap, orta yolu (adaleti) ifade eden istikamette sebat etmeleri içindir. Çünkü ifrat veya tefrite meyil ile istikametten ayrılmak, nefsine veya başkasına zulmetmektir, hatta zulmün ta kendisidir.

وَمَا لَكُم مِّن دُونِ اللّهِ مِنْ أَوْلِيَاء “Sizin için Allah’tan başka dostlar yoktur.”

Hâlbuki sizden azabı men edecek yardımcılarınız yoktur.

ثُمَّ لاَ تُنصَرُونَ “Sonra size yardım da edilmez.”

Ayrıca, Allah da yardım etmez. Çünkü zulmettiğinizde sizi azapla cezalandırması ile ilgili sebkat etmiş hükmü vardır.

Ayette “sonra, size yardım da edilmez” derken, “sonra” ifadesi Allahın onlara yardımının olmayacağını anlatır. Çünkü azap ile uyarmış ve zulüm yapmaları hâlinde azabı onlara vacip kılmıştır.Ayetteki“sonra” ifadesi, sebebiyet bildiren فَ (fe) yerine onlara yar

dım edilmesinin uzaklığını ifade etmesi de caizdir. Çünkü Allahu Teâlâ onlara azap edici olduğunu, başkasının da onlara yardıma güç yetiremeyeceğini beyan edince şu sonuç ortaya çıktı: Demek ki onlar asla yardım göremeyecekler.



114- وَأَقِمِ الصَّلاَةَ طَرَفَيِ النَّهَارِ وَزُلَفًا مِّنَ اللَّيْلِ “Gündüzün iki tarafında ve

gecenin gündüze yakın vakitlerinde namaz kıl.”


Gündüzün iki tarafı, sabahın ilk saatleri ve ikindi sonrasıdır.

Ayette sabah, ikindi, akşam ve yatsıya işaret vardır. Gündüzün iki tarafından ikindi sonrasına işaret eden kelime, güneşin tepe noktasından zevale meylinden itibaren meydana gelen zamana işaret ettiğinden öğleyi de tazammun ettiği söylendi.

إِنَّ الْحَسَنَاتِ يُذْهِبْنَ السَّيِّئَاتِ “Çünkü iyilikler kötülükleri giderir.”

Hz. Peygamber şöyle buyurur: “Her bir namaz, -günahlardan kaçınmak şartıyla-, kendisiyle önceki namaz arasındakilere keffarettir.”

Sebeb-i Nüzûl

Sebeb-i nüzulü hakkında şöyle rivayet edilir: Bir adam Hz. Peygambere gelip “Bir kadınla beraber oldum, ancak ilişkiye girmedim, durumum nedir?” deyince bu ayet nazil oldu.

ذَلِكَ ذِكْرَى لِلذَّاكِرِينَ “İşte bu, öğüt alanlar için bir öğüttür.”

“İşte bu”
ifadesi, “emrolunduğun gibi dosdoğru ol” ayetinden buraya kadar olanlara işarettir.Kur’ana işaret ettiği de söylenmiştir.



115- وَاصْبِرْ “Sabret!”

فَإِنَّ اللّهَ لاَ يُضِيعُ أَجْرَ الْمُحْسِنِينَ “Çünkü, Allah iyilik edenlerin mükâfatınızayi etmez.”

Taat hususunda ve günahlara karşı sabret.

Ayetin evvelinde Hz. Peygambere hitap edilirken, devamında “Allah iyilik edenlerin mükâfatını zayi etmez” denilmesi, maksada bir delil gibidir, namazın ve sabrın birer ihsan (iyilik) olduğunu gösterir ve ihlâs olmadan bunların kıymeti olmadığına ima eder.



116- فَلَوْلاَ كَانَ مِنَ الْقُرُونِ مِن قَبْلِكُمْ أُوْلُواْ بَقِيَّةٍ يَنْهَوْنَ عَنِ الْفَسَادِ فِي الأَرْضِ“Sizden önceki nesillerden aklı başında kimseler yeryüzünde bozgunculuk yapmaktan alıkoysalardı ya!”

Ayet metnindeki “ulû-bakiyye”, rey ve akıl sahipleridir ve faziletli insanlardır.

إِلاَّ قَلِيلاً مِّمَّنْ أَنجَيْنَا مِنْهُمْ “Ancak içlerinden kendilerini kurtardığımız

pek az kimse bunu yapmıştı.”


Lakin onlardan çok azını kurtardık. Çünkü bunlar bu vasıfta kimselerdi.

وَاتَّبَعَ الَّذِينَ ظَلَمُواْ مَا أُتْرِفُواْ فِيهِ “Zulmedenler ise içinde şımartıldıkları

refahın ardına düştüler.”


Zalim olanlar ise kendilerine verilen nimetlerle şehvete tâbi oldular, şehvete sebep olan şeylere ihtimam gösterdiler, bunun dışında olanlardan ise yüz çevirdiler.

وَكَانُواْ مُجْرِمِينَ “Ve mücrim kimseler oldular.”

Ve onlar inkârcı mücrimlerdi.

Cenab-ı Hak, sanki bununla önceki ümmetleri toptan helâk eden sebeplerin neler olduğunu beyan etmek istedi. Bunlar da:

-İçlerinde zulmün yaygın olması,

-Hevâya uymaları,

-Küfür ile beraber, münkerattan alıkoymayı terk etmeleridir.



117- وَمَا كَانَ رَبُّكَ لِيُهْلِكَ الْقُرَى بِظُلْمٍ وَأَهْلُهَا مُصْلِحُونَ “Ahalisi ıslah edici kimseler iken, Rabbin beldeleri bir zulümle helâk etmez.”O beldelerde yaşayanlar, şirk içinde olsalar bile, kendi aralarında ıslaha gayret gösteren kimseler olup şirklerine fesadı ilâve etmemişlerse, Allah onları helâk etmez.

Bunun sebebi, O’nun ziyade rahmeti ve insanların hukukuna müsamahasıdır. Bunun içindir ki, fıkıh âlimleri kul hakkı ve Allah hakkı karşı karşıya geldiğinde, kul haklarını öncelikli görmüşlerdir.Şöyle denilmiştir: Mülk (saltanat) şirk ile devam eder, ama zulüm ile devam etmez.



118- وَلَوْ شَاء رَبُّكَ لَجَعَلَ النَّاسَ أُمَّةً وَاحِدَةً “Rabbin dileseydi, insanlarıbir tek ümmet yapardı.”

Allah dilese, bütün insanları müslüman yapardı.

Ayet, emrin iradeden farklı olduğuna ve Allahu Teâlânın herkesin imanını murat etmediğine ve O’nun irade ettiğinin vukua gelmesinin vacip olduğuna zâhir bir delildir.

وَلاَ يَزَالُونَ مُخْتَلِفِينَ “Onlar ihtilafa devam edeceklerdir.”

Bazısı hak üzere iken bazısı da batıl üzeredir. Öyle ki mutlak manada her yönden ittifak edeni neredeyse bulamazsın.



119- إِلاَّ مَن رَّحِمَ رَبُّكَ “Fakat Rabbinin merhamet ettikleri müstesna.”

Ancak Allahın lütfundan hidayet ettiği insanlar bundan müstesnadır. Onlar, hak dinin usullerinde ve esaslarında ittifak etmişlerdir.

وَلِذَلِكَ خَلَقَهُمْ “İşte bunun için onları yarattı.”

“İşte bunun için onları yarattı”
derken, şayet zamir insanlara râci olsa mana şöyle olur: “Allah onları ihtilaf için yarattı.”

Veya rahmetle alâkalı olabilir: Yani, Allah onları rahmetine mazhar kılmak için yarattı.

وَتَمَّتْ كَلِمَةُ رَبِّكَ لأَمْلأنَّ جَهَنَّمَ مِنَ الْجِنَّةِ وَالنَّاسِ أَجْمَعِينَ “Rabbinin, ‘An

dolsun ki cinlerden ve insanlardan cehennemi dolduracağım’ sözü tamam oldu.”


Bu hüküm, Allahtan bir uyarıdır.Veya meleklere bildirdiği bir sözüdür.

Ayette nazara verilen durum, ins ve cinnin isyankârları ile alakalıdır.



120- وَكُلاًّ نَّقُصُّ عَلَيْكَ مِنْ أَنبَاء الرُّسُلِ مَا نُثَبِّتُ بِهِ فُؤَادَكَ “Peygamberlerin

haberlerinden, kendileriyle senin kalbini pekiştirdiğimiz her bir haberi sana aktarıyoruz.”


Ayet, bu kıssaların anlatılmasından maksadın ne olduğuna tenbihte bulunur. O da:

-Hz. Peygamberin yakînini ziyadeleştirmek,

-Kalbini mutmain kılmak,

-İlahi mesajı edada nefsine sebât vermek,.

-Kafirlerin ezasına tahammülü sağlamaktır.

وَجَاءكَ فِي هَذِهِ الْحَقُّ وَمَوْعِظَةٌ وَذِكْرَى لِلْمُؤْمِنِينَ “Bunlarda sana hak,mü’minlere de bir öğüt ve hatırlatma gelmiştir.”

Bu sûrede veya sana anlatılan bu kıssalarda hak/ gerçek olan sana geldi.

Ve bunlar mü’minlere bir öğüt ve hatırlatmadır.



121- وَقُل لِّلَّذِينَ لاَ يُؤْمِنُونَ “İman etmeyenlere de ki:”

اعْمَلُواْ عَلَى مَكَانَتِكُمْ إِنَّا عَامِلُونَ “Elinizden geleni yapın, biz de yapacağız.”

Siz bulunduğunuz hâl üzere yapacağınız amelleri yapın, biz de kendi hâlimiz üzere yapacağız.



122- وَانتَظِرُوا إِنَّا مُنتَظِرُونَ “Bekleyin, biz de bekleyeceğiz.”

Siz devranın aleyhimize dönmesini bekleyin, biz de emsalinizin başına gelenlerin sizin başınıza gelmesini bekleyeceğiz.



1ّّّ23- وَلِلّهِ غَيْبُ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ “Göklerin ve yerin gaybı Allah’ındır.”

Onlarda olan hiçbir gizli şey O’na gizli değildir.

وَإِلَيْهِ يُرْجَعُ الأَمْرُ كُلُّهُ “Bütün işler O’na döndürülür.”

Şüphesiz hem onların hem de Senin durumun O’na racidir.

فَاعْبُدْهُ “Öyle ise O’na ibadet et.”

وَتَوَكَّلْ عَلَيْهِ “Ve O’na tevekkül et.”

Çünkü O, Sana kâfidir.

Ayette tevekkülden önce ibadetin emredilmesi, tevekkülün ancak ibadet edene fayda vereceğine bir tenbihtir.

وَمَا رَبُّكَ بِغَافِلٍ عَمَّا تَعْمَلُونَ “Rabbin, yaptıklarınızdan gafil değildir.”

Allah Senin de onların da yaptıklarından habersiz değildir, ona göre her birinize layık olanı verir.Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur:



“Her kim Hûd sûresini okursa Nûh, Hûd, Salih, Şuayb, Lût, İbrahim ve Musa (Aleyhimüsselamı) tasdik eden ve yalanlayanlar sayısınca kendisine haseneler verilir. Kıyamet günü de inşaallahu Teâlâ saidlerden olur.




[1> Bunun ortası tevhiddir. Teşbih, Allahı mahlûkatına benzetmek, ta’til ise O’nu veya sıfatlarını inkâr etmektir. Nitekim Allahın sıfatlarını kabul etmeyen Mu’tezile mezhebinin bir adı Muattıla’dır.

[2>Allahın gönderdiği din, gerçekte nasılsa öyle kabul edilmeli, zorlamalı te’viller ve nefsani içtihadlarla asıl mecrasından çıkarılmamalıdır. Yoksa, Nasreddin Hoca’nın leyleği uzun gagası ve uzun bacaklarıyla görüp de “bu nasıl kuş!” diyerek onun gaga ve bacaklarından bir miktar kesmesi ve ardından da “işte şimdi kuşa benzedin” demesi gibi garip bir durumla karşılaşırız.



[3>Ayette “zulmedenlere en küçük bir meyil göstermeyin” denilmiştir. “Zalimlere” gösterilecek meylin çok daha şiddetli bir vebali gerektirdiği ortadadır. Çünkü nice zulmeden kişinin “zâlim” olarak nitelendirilmediğini görürüz. Ama birisi “zalim” olarak parmakla gösterilir hâle gelmişse, ona gösterilecek meyil çok daha ileri bir cürümdür.
Yazar:
Prof.Dr. Şadi Eren
 
Üst Alt