Neler yeni

Welcome to Cidar - Hak Yolunda... Hak üzere...

Forumumuza hoş geldiniz, burada birçok faydalı içerik ve aktif bir topluluk sizi bekliyor, ancak tüm özelliklerden yararlanabilmek ve paylaşımlara katılabilmek için kayıt olmanız gerekmektedir.

Kehf Suresi Tefsiri

Admin

Yönetici
Katılım
19 Şub 2025
Mesajlar
180
Tepkime puanı
0
Puanları
16
1- الْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي أَنزَلَ عَلَى عَبْدِهِ الْكِتَابَ “Hamd, o Allah’a mahsusturki kuluna kitabı indirdi.”



Kitaptan murat, Kur’andır. Allahın hamde layık olmasının Kur’anı indirmesine terettüp ettirilmesinde, onun en büyük nimetlerinden biri olduğuna bir tenbih vardır. Çünkü Kur’an,



-Kulları, kendisiyle kemâl bulacakları şeylere hidayet edicidir.



-Dünya ve ahiretin salahını intizam altına almaya sebeptir.



وَلَمْ يَجْعَل لَّهُ عِوَجَا “Ve onda hiçbir eğriliğe yer vermedi.”



O Kur’anda lafzın fesahatini bozan, mananın belağatini inciten hiçbir eğrilik yoktur.



Veya o Kur’an’da Cenab-ı Hakka davetten bir inhiraf, bir sapma söz konusu değildir.



Ayette geçen “ıvec”, eğrilik anlamındadır. Eğrilik, maddî şeyler için söz konusu olduğu gibi, manevî şeylerde de kullanılır.







2- قَيِّمًا “Dosdoğru (bir kitap) olarak (indirdi).”



O Kur’an dosdoğru, mu’tedil bir kitabtır, onda ifrat ve tefrit yoktur.



Kur’anın “kayyim” olması, aynı zamanda kulların maslahatlarını ayakta tutması anlamına gelir. Bu durumda bu ifade, Kur’anın kemâlini bildirdikten sonra onun “kemâle erdirici” özelliğini nazara verir.



Onun “kayyim” olması, önceki semavî kitapları tamamlaması, onların sıhhatine şehâdet etmesi yönünden de olabilir.



لِّيُنذِرَ بَأْسًا شَدِيدًا مِن لَّدُنْهُ “Ta ki katından şiddetli bir azaba karşı uyarsın.”



Kur’an, inkârcı kâfirleri şiddetli bir azapla uyarmak için indirildi.



وَيُبَشِّرَ الْمُؤْمِنِينَ الَّذِينَ يَعْمَلُونَ الصَّالِحَاتِ أَنَّ لَهُمْ أَجْرًا حَسَنًا “Ve Salih ameller yapan mü’minlere kendileri için güzel bir mükafat bulunduğunu müjdelesin.”“Güzel bir mükafat”dan murat, cennettir.







3- مَاكِثِينَ فِيهِ أَبَدًا “Onlar orada sürekli kalacaklardır.”







4ّ-
وَيُنذِرَ الَّذِينَ قَالُوا اتَّخَذَ اللَّهُ وَلَدًا “Ve “Allah çocuk edindi” diyenleride uyarsın.”



Biraz önce Kur’anın uyarmak için geldiğine dikkat çekilmişti. Burada, “Allaha çocuk isnat edenleri uyarmak için geldiği”nin ayrıca ifade edilmesi, böyle bir küfrün ne derece büyük olduğuna dikkat çekmek içindir.



Bunlar için nasıl bir cezanın olduğunun burada zikredilmemesi, daha önce inen ayetlerde bahsedildiği içindir. Onlarla yetinilerek burada ayrıca anlatılmamıştır.







5- مَّا لَهُم بِهِ مِنْ عِلْمٍ وَلَا لِآبَائِهِمْ “Bu hususta kendilerinin de, atalarının da hiçbir bilgisi yoktur.”



Yani, onlar böyle bir sözü tam bir cehaletle, aldatıcı bir tevehhümle söylüyorlar.



Veya onlar, öncekilerden duyduklarını taklitle onların ne dediğini tam anlamadan cahilce böyle söylüyorlar. Çünkü öncekiler “baba ve oğul” kelimelerini müessir ve eser manasında kullanıyorlardı.



Veya onlar Allahı bilmediklerinden böyle söylüyorlar. Şayet bilselerdi “O’nun çocuk edinmesi” gibi iftiraları söylemezlerdi.



كَبُرَتْ كَلِمَةً تَخْرُجُ مِنْ أَفْوَاهِهِمْ “Ağızlarından çıkan bu söz ne büyük oldu!”



Onlardan sadır olan bu söz, Allahı insanlara benzetmek, insanları O’na şerik kılmak, Allahın kendisine yardım edecek ve yerine geçecek birine ihtiyacı olduğunu vehme getirmek gibi batıl şeyleri içinde tazammun ettiğinden çok büyük bir küfür olmuştur.



Ayetteki “Ağızlarından çıkan” kaydı, onların böyle bir sözü ağızlarından çıkarmaya cüret etmelerinin ne derece büyük bir vebal olduğunu anlatır.



إِن يَقُولُونَ إِلَّا كَذِبًا “Onlar, yalandan başka bir şey söylemiyorlar.”







6-
فَلَعَلَّكَ بَاخِعٌ نَّفْسَكَ عَلَى آثَارِهِمْ إِن لَّمْ يُؤْمِنُوا بِهَذَا الْحَدِيثِ أَسَفًا “Onlar,bu söze inanmazlarsa, arkalarından üzülmekten neredeyse kendini helak edeceksin!”



Onlar imandan yüz çevirdiklerinde, neredeyse arkalarından kendini yiyip bitireceksin.



Cenab-ı Hak, Hz. Peygamberin o kâfirlerin yüz çevirmeleri karşısında içinde bulunduğu hâli, sevdiği kimseler kendisinden ayrıldığında onlara üzüntüden kendini yiyip bitiren kimseye benzetti.“Bu söz”den murat, Kur’andır.







7- إِنَّا جَعَلْنَا مَا عَلَى الْأَرْضِ زِينَةً لَّهَا لِنَبْلُوَهُمْ أَيُّهُمْ أَحْسَنُ عَمَلًا “Biz, arzın üzerinde olanları, insanların amelce hangisinin daha güzel olacağını deneyelim diye, ona bir zînet kıldık.”



Biz, dünya üzerinde olan hayvan, bitki ve madenleri dünyaya ve dünyadakilere bir zînet kıldık.Ta ki insanların birbirleriyle muamelelerinde hangisinin amelce en güzel olduğunu ortaya koyalım.



“Amelce daha güzel olan”



-Dünyaya karşı zâhid olan,



-Ona aldanmayan,



-Günlerin getirdiğine kanaat eden,



-Elde ettiklerini uygun yerlere sarfeden kimsedir.



Ayet-i Kerîmede, Hz. Peygambere bir teskîn vardır.







8- وَإِنَّا لَجَاعِلُونَ مَا عَلَيْهَا صَعِيدًا جُرُزًا “Şüphesiz biz, onda olanları kup kuru bir toprak kılacağız.”



Yani, biz o dünya üzerinde olan zîneti, toprağa çeviririz, üzerinde bitki bitmez çıplak toprak yaparız.Ayette, zâhid olmaya (dünyaya gönül bağlamamaya) teşvik vardır.







9- أَمْ حَسِبْتَ أَنَّ أَصْحَابَ الْكَهْفِ وَالرَّقِيمِ كَانُوا مِنْ آيَاتِنَا عَجَبًا “Yoksa sen Ashab-ı Kehf’i ve Rakim’i şaşılacak âyetlerimizden mi sandın?”



Sen, Ashab-ı Kehf ve Rakîmi, uzun müddet hayatta kalmalarıyla bizim hayret verici ayetlerimizden sanıyorsun. Hâlbuki Allahın yeryüzünde aynı topraktan sayısız türleri ve cinsleri birbirinden uzak tabiatlerde, farklı görünümlerde, bakanları hayran bırakır şekilde yaratmasına ve ardından bunları tekrar toprağa çevirmesine nispetle, onların kıssası o kadar da hayret edilecek bir şey değildir. Gerçi Ashab-ı Kehf de Allahın ayetlerindendir, ama bütün bu ayetler içinde az bir şey sayılır.Kehf, dağdaki geniş mağaradır.



Rakîm, dağın veya onların bulunduğu mağaranın yer aldığı vâdinin adıdır.



Onların belde veya köpeklerinin adı olduğunu söyleyenler de olmuştur.



Veya kurşundan veya taştan bir levha olup, bu kitabeye onların isimleri yazılmış, mağaranın kapısına konulmuştur.Denildi ki: Ashab-ı Rakîm, Ashab-ı Kehf’ten başkadır. Bunlar üç kişi idiler. Yağmura tutuldular, bir mağaraya sığındılar.



Derken yukarıdan bir kaya yuvarlandı, mağara kapısını kapadı. Bunun üzerine içlerinden biri dedi: Bir iyilik yapmışsanız onu zikredin, olur ki Allah o iyilik bereketine bize merhamet eder.



Bunun üzerine biri dedi: Bir gün yanımda amele çalıştırıyordum. Derken adamın birisi gün ortasında geldi, günün geri kalan vaktinde onların bir günde yaptığı iş kadar iş yaptı, ben de diğerlerine verdiğim kadar ücret verdim. Bunu gören işçilerden biri kızdı, ücretini almadan gitti. Ben de ücretini bir köşeye ayırdım. O parayla bir buzağı aldım, onun da nesli çoğaldı. Hayli zaman sonra bana tanımadığım, yaşlı, zayıf biri uğradı. “Benim sende bir günlük alacağım var” dedi, olayı bana hatırlattı. Ben de o buzağıdan meydana gelen sürünün hepsini verdim. Allahım, şayet bunu Senin rızan için yapmışsam bizi buradan çıkart.



Bu kişinin duası bitince dağ sarsıldı, dışarıdaki ışığı görür hâle geldiler.



Bir diğeri şöyle dedi: Zengin biri idim, insanlara da kıtlık isabet etmişti. Birgün bir kadın geldi, benden bir miktar yardım istedi. Ben de “seninle beraber olmadan olmaz” dedim. O, kabul etmedi. Sonra üç defa geldi, döndü. Eşine söyleyince eşi “icabet et, ailene yardımcı ol” dedi. Derken yanıma geldi, kendini teslim etti. Ben tam niyetlenmiştim ki, kadın şöyle bir sarsıldı. “Neyin var?” dedim. “Allahtan korkuyorum” dedi. Ben de “Sen, şu çaresiz hâlinde Allahtan korkuyorsun, ama ben şu geniş imkânlarım içinde korkmuyorum” deyip kadını bıraktım. Talep ettiği yardımı da kendisine yaptım. Allahım bunu Senin rızan için yapmışsam, bizi buradan çıkart.



Bunun üzerine dağ sarsıldı, kaya biraz daha açıldı, birbirlerini görür hâle geldiler.



Üçüncü adam da şöyle dedi: Benim yaşlı anne ve babam vardı, bir de koyun sürüm vardı. Anne-babamı yedirir, içirir sonra sürüme dönerdim.Bir gün yağmurdan dolayı çok geç kaldım. Aileme vardım, kovayı alıp sütü sağdım, anne-babamın yanına gittim. Onları uyumuş buldum. Onları uyandırmaya kıyamadım. Oturdum, süt elimde onları bekledim.



Sabah oldu uyandılar, sütü onlara takdim ettim. Allahım, eğer bunu Senin rızan için yapmışsam, bizi buradan çıkart.



Allah da önlerindeki kayayı kaldırdı, böylece oradan çıktılar.



Numan Bin Beşir, bunu Hz. Peygamberden naklen anlatmıştır.[1>







10- إِذْ أَوَى الْفِتْيَةُ إِلَى الْكَهْفِ فَقَالُوا “Hani gençler mağaraya sığınıp şöyle dediler:”



Bunlar Rum eşrafından bazı gençlerdi. İmparator Dakyanus bunları zorla müşrik yapmak istedi. Onlar ise direndiler, mağaraya kaçtılar.



رَبَّنَا آتِنَا مِن لَّدُنكَ رَحْمَةً “Rabbimiz! Bize katından bir rahmet ver.”



O rahmetinle bizi bağışla, rızıklandır, düşmandan emin kıl.



وَهَيِّئْ لَنَا مِنْ أَمْرِنَا رَشَدًا “Ve bizim için şu işimizden bir kurtuluş yolu hazırla.”







11-
فَضَرَبْنَا عَلَى آذَانِهِمْ فِي الْكَهْفِ سِنِينَ عَدَدًا “Biz de mağarada nice yıllar onların kulaklarını (dış dünyaya) kapattık.”



Bundan murat, onların kulaklarına ses gelmeyecek şekilde uyutulmalarıdır.







12- ثُمَّ بَعَثْنَاهُمْ لِنَعْلَمَ أَيُّ الْحِزْبَيْنِ أَحْصَى لِمَا لَبِثُوا أَمَدًا “Sonra da iki hizipten hangisinin, onların kaldıkları süreyi daha iyi hesapladığını bilelim diye, onları tekrar uyandırdık.”



Allah, onların gelecekteki hâllerini biliyordu. Ayette “bilelim” denilmesinden murat, önceki o bilginin şimdiki hâle de mutabık olduğunun gösterilmesidir.



“İki hizipten” murat, ne kadar kaldıkları hususunda Ashab-ı Kehfin kendi içindeki farklı iki görüş olabileceği gibi, başkalarından da olabilir.







13- نَحْنُ نَقُصُّ عَلَيْكَ نَبَأَهُم بِالْحَقِّ “Biz sana onların kıssalarını gerçek olarak anlatacağız.”



. إِنَّهُمْ فِتْيَةٌ آمَنُوا بِرَبِّهِمْ “Şüphesiz onlar, Rablerine iman eden bazı gençler idi.”



وَزِدْنَاهُمْ هُدًى “Biz de onların hidayetlerini artırdık.”







14-
وَرَبَطْنَا عَلَى قُلُوبِهِمْ “Onların kalplerine kuvvet verdik.”



-Vatanı, aileyi ve malı terk etmelerine karşı sabır vererek,



-Hakkı izhar etmeye ve zorba Dakyanusu reddetmeye cesaretlendirerek, onların kalplerini kuvvetlendirdik.



إِذْ قَامُوا فَقَالُوا (Hükümdarın karşısında) kıyam edip dediler ki:”



رَبُّنَا رَبُّ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ “Rabbimiz, göklerin ve yerin Rabbidir.”



لَن نَّدْعُوَ مِن دُونِهِ إِلَهًا “O’ndan başkasını asla ilâh olarak çağırmayız.”



لَقَدْ قُلْنَا إِذًا شَطَطًا “Yoksa saçma bir söz söylemiş oluruz.”



Dakyunusun karşısında cesurca dikilip, “Şayet Allahtan başkasını ilah olarak çağırırsak, vallahi o takdirde haktan uzak, zulümde taşkın bir söz söylemiş oluruz” dediler.







15- هَؤُلَاء قَوْمُنَا اتَّخَذُوا مِن دُونِهِ آلِهَةً “İşte bu kavmimiz, O’nun dışında ilahlar edindi.”



Bu ifadeleri, inkâr manasında ihbardır.[2>



لَّوْلَا يَأْتُونَ عَلَيْهِم بِسُلْطَانٍ بَيِّنٍ “Onlar hakkında açık bir delil getirselerdi ya!”



Keşke onlara ibadet etmek gerektiği konusunda açık bir delil getirselerdi! Çünkü din, delile dayanır.Ayette, delili olmayan dinle alâkalı meselelerin reddedilmesi gerektiğine ve taklîdin caiz olmadığına bir delil vardır.



فَمَنْ أَظْلَمُ مِمَّنِ افْتَرَى عَلَى اللَّهِ كَذِبًا “Artık Allah’a karşı yalan uydurandan daha zalim kim olabilir?”Şerik nisbet ederek Allaha iftira edenden daha zalim kim olabilir?







1ّ6-
وَإِذِ اعْتَزَلْتُمُوهُمْ وَمَا يَعْبُدُونَ إِلَّا اللَّهَ فَأْوُوا إِلَى الْكَهْفِ “Mademki siz, onlardan ve Allah’tan başka taptıklarından ayrıldınız, o halde mağaraya sığının.”



Yani, “o kavimden ve Allah dışında onların mabutlarından ayrıldığınızda mağaraya sığının ki Rabbiniz size dünya ve ahirette bolluk ve genişlik versin.”



Böyle denilmesi, kavimlerinin diğer müşrikler gibi Allah ile beraber putlara tapmalarındandır.



يَنشُرْ لَكُمْ رَبُّكُم مِّن رَّحمته “Ta ki Rabbiniz rahmetinden size genişlik versin.”



ويُهَيِّئْ لَكُم مِّنْ أَمْرِكُم مِّرْفَقًا “Ve işinizi rast getirip kolaylaştırsın.”



Böyle net bir şekilde ifade etmeleri, Allahın lütfuna tam inanmaları ve güvenmelerindendi.



Sen onları gördüğünde şöyle görürdün:







17- وَتَرَى الشَّمْسَ إِذَا طَلَعَت تَّزَاوَرُ عَن كَهْفِهِمْ ذَاتَ الْيَمِينِ “Görürsün ki, güneş doğduğunda bulundukları mağaranın sağ tarafına yönelir.” Burada hitap Hz. Peygamberedir veya muhatap olan herkesedir.Yani, güneş doğduğunda mağaralarından sağ tarafa meyleder, ışıkları üzerlerine gelmezdi, böylece eza görmezlerdi.



Çünkü mağara, güneye bakıyordu.



Veya ayetten murat, Allahın doğrudan güneş ışıklarını onlardan uzak kılmasıdır.



وَإِذَا غَرَبَت تَّقْرِضُهُمْ ذَاتَ الشِّمَالِ “Battığında ise, sol taraftan onlara uğramadan geçer.”



وَهُمْ فِي فَجْوَةٍ مِّنْهُ “Onlar, mağaranın geniş bir yerinde idiler.”



Onlar, mağaranın ortasında genişçe bir yerde olduklarından rahat teneffüs ediyorlardı. Mağaranın nahoş hallerinden ve güneş ışığının üzerlerine çöküp de cesetlerine ezâ vermesinden, elbiselerini çürütmesinden onları koruyordu.



ذَلِكَ مِنْ آيَاتِ اللَّهِ “İşte bu, Allah’ın ayetlerindendir.”



“İşte bu”
ile işaret edilen durum,



-Onların hâli,



-Mağaraya sığınmaları,



-Allahın sana onların hâlini haber vermesi,



-Güneşin doğarken ve batarken onların üzerine uğramadan yan taraftan gelip geçmesi durumları olabilir.



İşte bu, Allahın ayetlerindendir.



مَن يَهْدِ اللَّهُ فَهُوَ الْمُهْتَدِي “Allah kime hidayet ederse, işte o hidayete



ulaşmıştır.”




Allah kime tevfik verip hidayet ederse, işte o kimse kurtuluşa ermiştir.



Ayetten murat,



-Ya Ashab-ı Kehfi sena etmektir,



-Veya şu manaya tenbihte bulunmaktır: Böyle ayetler çoktur. Lakin bunlardan faydalananlar, bunları tefekkür etmeye ve bunlardan ibret almaya Allahın muvaffak kıldığı kimselerdir.



وَمَن يُضْلِلْ فَلَن تَجِدَ لَهُ وَلِيًّا مُّرْشِدًا “Kimi de saptırırsa, artık ona doğru yolu gösterecek bir dost bulamazsın.”Allah kime de yardım etmez, ondan inayetini keserse, sen ona asla ne bir dost, ne de bir mürşit bulamazsın.







18- وَتَحْسَبُهُمْ أَيْقَاظًا وَهُمْ رُقُودٌ “Onlar uykuda oldukları halde, sen onları uyanık sanırsın.”



Gözlerinin açık olmasından veya sağa sola çokça çevrilmesinden dolayı Sen onları uyanık zannedersin.



وَنُقَلِّبُهُمْ ذَاتَ الْيَمِينِ وَذَاتَ الشِّمَالِ “Biz onları sağa ve sola çeviririz.”



Aradan geçen uzun zaman dilimi içinde toprak onların bedenlerini çürütmesin diye biz onları sağa-sola çevirmekteyiz.



وَكَلْبُهُم بَاسِطٌ ذِرَاعَيْهِ بِالْوَصِيدِ “Köpekleri de girişte ön ayaklarını ileri doğru uzatmıştı.”



Onların köpekleri mağaraya giderlerken peşlerine takılmıştı. Onu kovdular, ama Allah köpeği konuşturdu ve köpek onlara “Ben Allahın sevdiği zâtları seviyorum. Ben size bekçilik yaparım” dedi.



Veya başka bir rivayete göre bu köpek bir çobana aitti. Çoban onlara katılınca, köpek de çobanın peşinden onlarla geldi.



لَوِ اطَّلَعْتَ عَلَيْهِمْ لَوَلَّيْتَ مِنْهُمْ فِرَارًا “Eğer onlara muttali olsaydın, arkana bakmadan kaçardın.”



وَلَمُلِئْتَ مِنْهُمْ رُعْبًا “Ve için korku ile dolardı.”



Çünkü Allah onlara bir heybet vermişti.



Veya cüsseli olmaları ve uykuda iken gözlerinin açık olmasından dolayı böyle bir korku söz konusu olabilir.



Denildi ki: Mekânlarının ıssızlığından içinde bir korku duyardın.



Muaviye ile ilgili şöyle bir olay nakledilir:



Muaviye Rum diyarına savaşa çıkmıştı, Ashab-ı Kehfin mağarasına da uğradı. “Şunlar açılsa da onlara baksak” dedi. İbnu Abbas şunu hatırlattı: Bu sana müyesser olmaz. Allah senden daha hayırlı olana (Hz. Peygambere) şöyle buyurdu: “Eğer onlara muttali olsaydın, arkana bakmadan kaçardın.” Ama Muaviye dinlemedi, bazı insanları mağarayı açmaları için gönderdi. Onlar mağaraya girdiklerinde bir rüzgâr geldi, onları yaktı, kavurdu.







19- وَكَذَلِكَ بَعَثْنَاهُمْ لِيَتَسَاءلُوا بَيْنَهُمْ “Böylece birbirlerine sorsunlar diye onları uyandırdık.”



Bir ayet/ mu’cize olarak onları uyuttuğumuz gibi, kudretimizin kemaline yine bir ayet/ mu’cize olarak onları dirilttik.



Ta ki birbirlerine sual etsinler de durumlarını öğrensinler, Allahın onlara ne yaptığını anlasınlar. Böylece Allahın kudretinin kemâline yakînleri artsın. Böyle bir olayla yeniden dirilme olayına istidlâlde bulunsunlar. Bununla Allahın onlara olan nimetlerine şükretsinler.



قَالَ قَائِلٌ مِّنْهُمْ كَمْ لَبِثْتُمْ “Onlardan biri dedi: Ne kadar kaldınız?”



قَالُوا لَبِثْنَا يَوْمًا أَوْ بَعْضَ يَوْمٍ (Bazıları) “Bir gün ya da günün bir kısmı kadar kaldık” dediler.”Bu ifadeleri zann-ı galibe göre söylediler. Çünkü uykudaki insan ne kadar süre uykuda olduğunu tam bilemez. Bunun içindir ki, sözlerinin devamında bu konudaki bilgiyi Allaha havale ettiler:



قَالُوا رَبُّكُمْ أَعْلَمُ بِمَا لَبِثْتُمْ (Bazıları da) şöyle dediler: Ne kadar durduğunuzu Rabbiniz en iyi bilir.”Bu ifadenin, içlerinden bir kısmının sözü olması da caizdir. Bu durumda, diğerlerinin sözlerini uygun bulmamak söz konusu olur.



Denildi ki: Onlar mağaraya sabah erkenden girdiler. Öğle vakti ise uyandılar. Aynı günün veya diğer günün öğle vakti zannedip “bir gün veya bir günün bir kısmı uyuduk” dediler.



Ama tırnaklarının, saç ve sakallarının uzamış olduğunu görünce “Ne kadar durduğunuzu Rabbiniz en iyi bilir” diyerek ihtiyatlı konuştular. Sonra ne kadar kaldıklarının kendilerinin bilemeyeceği şekilde karışık olduğunu anlayınca, daha mühim olan duruma yönelip şöyle dediler:



فَابْعَثُوا أَحَدَكُم بِوَرِقِكُمْ هَذِهِ إِلَى الْمَدِينَةِ فَلْيَنظُرْ أَيُّهَا أَزْكَى طَعَامًا “Şimdi siz birinizi, bu parayla şehre gönderin de baksın, hangi yiyecek daha temiz.”



Şehirden murat, Tarsus’tur.



Giden kimse, o şehirdekilerden hangi yiyeceğin daha helâl ve temiz veya daha çok ve daha ucuz olduğuna baksın.



فَلْيَأْتِكُم بِرِزْقٍ مِّنْهُ “Ondan size bir rızık getirsin.”



وَلْيَتَلَطَّفْ “Hem çok dikkatli davransın.”



Alış-verişte latif muamele etmeye çalışsın, ta ki aldanmasın.



Veya gizliliğe dikkat etsin, etrafta tanınmasın.



وَلَا يُشْعِرَنَّ بِكُمْ أَحَدًا “Ve sakın sizi kimseye hissettirmesin.”



Sakın sakın sizin burada olduğunuzu hissettirecek yanlış bir harekette bulunmasın.







20- إِنَّهُمْ إِن يَظْهَرُوا عَلَيْكُمْ يَرْجُمُوكُمْ “Çünkü onlar, sizi ellerine geçirirlerse taşlayarak öldürürler.”



أَوْ يُعِيدُوكُمْ فِي مِلَّتِهِمْ “Veya kendi dinlerine çevirirler.”



Veya zorla kendi dinlerine döndürürler.



Denildi ki: Ashab-ı Kehf, önce onlarla aynı dinde idiler, sonra mü’min oldular.



وَلَن تُفْلِحُوا إِذًا أَبَدًا “Ve o zaman siz asla kurtuluşa eremezsiniz.”



Şayet onların dinine girerseniz, asla iflah olmazsınız.







2ّ1- وَكَذَلِكَ أَعْثَرْنَا عَلَيْهِمْ لِيَعْلَمُوا أَنَّ وَعْدَ اللَّهِ حَقٌّ وَأَنَّ السَّاعَةَ لَا رَيْبَ فِيهَا “Böylece insanları onlardan haberdar kıldık ki, Allah’ın vaadinin hak olduğunu ve kıyamet gününde asla şüphe olmadığını bilsinler.”Onları uyuttuğumuz ve basiretlerinin artması için dirilttiğimiz gibi, onların hallerine diğer insanları muttali kıldık.Ta ki o muttali kılınan kimseler kendilerine vaat edilen öldükten sonra dirilmenin hak olduğunu bilsinler. Çünkü Ashab-ı Kehfin uyutulmaları ve uyandırılmaları ölen ve sonra diriltilen kimseler gibidir.



Zira onların nefislerini vefat ettirip üçyüz sene tutan, bedenlerini çözülmekten, dağılmaktan koruyan, sonra o ruhları bedenlere gönderen Allah, bütün insanların ruhlarını vefat ettirmeye, bedenleri diriltilinceye kadar o ruhları tutmaya ve o ruhları, diriltilen bedenlere geri vermeye kâdirdir.



إِذْ يَتَنَازَعُونَ بَيْنَهُمْ أَمْرَهُمْ (Onları bulanlar), aralarında durumlarını tartışıyorlardı.”



Biz, o kimseler dinin meselelerini kendi aralarında tartıştıkları bir zamanda, onları Ashab-ı Kehfe muttali kıldık. Bir kısmı “sadece ruhlar diriltilecek” diyor, bazısı “ruhlar ve cesetler beraber diriltilecek” diyorlardı. Böylece aralarında ihtilaf sona erdi, diğer âlemde ruh ve cesedin beraber olacağını anladılar.



Onların tartışmaları Ashab-ı Kehf hakkında da olabilir. Allah onları bu uyanmalarından sonra vefat ettirince, bir kısmı “onlar artık öldü” dedi. Diğerleri de “birincide olduğu gibi uykuya daldılar” şeklinde değerlendirdi.



Veya bu tartışmaları, onların kabirleriyle ilgili olabilir. Bir kısmı şöyle demişti: “Onların üzerine bir bina yapalım, insanlara sükunet versin. O binayı Allaha yakınlığa vesile yapsınlar!”



Diğerleri ise dediler: “Hayır, onların üzerlerine bir mescid yapalım, orada namaz kılınsın, dua edilsin.”



Ayetin devamı bu manaya dikkat çekmektedir:



فَقَالُوا ابْنُوا عَلَيْهِم بُنْيَانًا “Dediler ki: Üstlerine bir bina yapın.”



رَّبُّهُمْ أَعْلَمُ بِهِمْ “Onların Rabbi onları en iyi bilendir.”



قَالَ الَّذِينَ غَلَبُوا عَلَى أَمْرِهِمْ لَنَتَّخِذَنَّ عَلَيْهِم مَّسْجِدًا “Onlar hususunda üstün gelenler ise “Üzerlerine muhakkak bir mescid yapacağız” dediler.”Ayetin “onların Rabbi onları en iyi bilendir” kısmı bir ara cümledir. Bu cümle,



-Ya onlar hakkında tartışmaya dalan bu iki gruba red olarak ifade buyurmuştur.



-Veya o zamanda o tartışanların bir ifadesidir.



-Veya Hz. Peygamber zamanında onlar hakkında tartışanlar hakkındadır.



-Veya onların nesebleri ve halleri hakkında gerçek bir bilgiye sahip olmadıkları hâlde, bunların ilmini Allaha havale etmek yerine ileri geri konuşan kimselere bir reddir.



Hikâye edilir ki, Ashab-ı Kehfin gönderdiği kimsenin elindeki parada Dakyanusun ismi vardı. Çarşıya gidip parayı çıkardığında Onu hazine bulmakla suçladılar, hükümdara götürdüler. Hükümdar, tevhid ehli bir Hristiyan idi. Bunun üzerine başlarından geçenleri anlattı. Dinleyenlerden bazıları şöyle dedi: “Ecdadımız bize haber verdi ki, bazı gençler dinlerinden dolayı Dakyanus’tan kaçmışlar. Belki de bunlar işte onlardır!”



Bunun üzerine Hükümdar ve mü’miniyle kâfiriyle bütün şehir ahalisi yola koyuldular, onları gördüler, onlarla konuştular. Sonra bu gençler hükümdara “Allaha ısmarladık, Allah seni cin ve insin şerrinden korusun!” dediler. Ardından mağaraya döndüler, orada vefat ettiler. Hükümdar onları mağaraya defnetti ve üzerlerine bir mescit yaptırdı.



Denildi ki: Mağaraya vardıklarında bu genç şöyle dedi: “Siz burada durun, önce ben gireyim, taki arkadaşlarım sizden korkmasınlar.” Bu genç içeri girdi, onlara ise nereden girdiği gizli kaldı. Onlar da oraya bir mescid bina ettiler.







22- سَيَقُولُونَ ثَلَاثَةٌ رَّابِعُهُمْ كَلْبُهُمْ (Bazıları:) “Onlar üç kişidir, dördüncüleri köpekleridir” diyecekler.”Ayette bahsedilen kimseler Hz. Peygamber devrinde onların kıssası üzerinde tartışmaya giren ehl-i kitap ve mü’minlerdir.



Bu, Yahudilerin görüşüdür.



Denildi ki: Necran Hristiyanlarından Seyyidin görüşüdür. Kendisi Yakubî idi.



وَيَقُولُونَ خَمْسَةٌ سَادِسُهُمْ كَلْبُهُمْ (Diğer bazıları da) “Onlar, beş kişidir,altıncıları köpekleridir” diyecekler.”Bunu diyen de Hristiyanlardır.



Veya onlardan biri olan Âkıb’dir. Âkıb, Nasturî idi.



رَجْمًا بِالْغَيْبِ “Onlar racmen bilgayb böyle diyorlar.”



Onlar, böyle söylerken gerçeğe muttali olarak değil, sırf zanna dayalı olarak konuşuyorlar.



وَيَقُولُونَ سَبْعَةٌ وَثَامِنُهُمْ كَلْبُهُمْ (Kimileri de:) “Onlar yedi kişidir; sekizincisi köpekleridir” diyecekler.”



Müslümanlar da böyle söyleyecekler. Müslümanların bu görüşü, Hz. Peygamberin Hz. Cebrailden naklen bir haberine dayanarak ve ayetin devamında Cenab-ı Hakkın imasına binaendir.



قُل رَّبِّي أَعْلَمُ بِعِدَّتِهِم “De ki: Rabbim onların sayılarını en iyi bilendir.”



مَّا يَعْلَمُهُمْ إِلَّا قَلِيلٌ “Onları ancak pek azı bilir.”



Cenab-ı Hak, önceki görüşlerin peşinde “racmen bil gayb” dedi, onların zanna dayanarak böyle dediklerini belirtti. Devamında ise sayıları az da olsa bir grubun onların adedini bildiğini söyledi.



Bu konuda görüşler üç çeşit olup ikisinin doğru olmadığı ifade edilince, üçüncünün doğruluğu ortaya çıkar. Çünkü böyle bir yerde dördüncü bir görüşün söylenmemesi, başka görüş olmadığına bir delildir. Sonra önceki iki görüşü “gayba taş atmak” şeklinde reddetti, bununla üçüncünün doğruluğuna işarette bulundu.



Hz. Ali’den de bu üçüncü görüş rivayet edilmiştir. Bu rivayette onların isimleri şöyle geçer:



Yemliha, Mekselina Mislîna. Bu üçü hükümdarın sağında yer alırlardı.



Mernuş, Debernuş ve Şazenuş. Bu üçü de solunda yer alırlardı. Hükümdar bu altısıyla meşveret ederdi. Yedincileri onlara katılan çobandır. Köpeklerinin ismi Kıtmîr’dir. Şehirlerinin ismi ise Efsus’tur.



Denildi ki: Ayette anlatılan üç görüşün tamamı ehl-i kitabındır. Gerçek sayıyı bilenler de onlardan olan bazı kimselerdir.



فَلَا تُمَارِ فِيهِمْ إِلَّا مِرَاء ظَاهِرًا “Bu sebeple onlar hakkında bir münakaşaya girişme, ancak ana hatlarıyla tartış.”







Onlar hakkında derinlemesine bir tartışmaya girme, ancak ana hatlarıyla meseleyi ele al. Bu da,



-Onları bilmemekle suçlamadan,



-Kendilerini reddetmeden,



-Kur’anda sana anlatılanı kendilerine anlatmak şeklinde olsun.



وَلَا تَسْتَفْتِ فِيهِم مِّنْهُمْ أَحَدًا “Ve bunlar hakkında onlardan hiç kimseye de bir şey sorma!”



Ve onların kıssası hakkında bir şeyler öğrenmek için onlardan hiçbirine bir şey sorma, Çünkü Sana vahiyle bildirilenlerde başkasına ihtiyaç duyurmayacak şeyler bulunmaktadır. Kaldı ki, zâten onların da bu konuda bir bilgileri yoktur.



Keza, onları köşeye sıkıştırmak, tahkîr etmek için de bir şey sorma. Çünkü böyle bir sual tarzı, mekarim-i ahlaka (yüce ahlaka) aykırıdır.







23- وَلَا تَقُولَنَّ لِشَيْءٍ إِنِّي فَاعِلٌ ذَلِكَ غَدًا “Herhangi bir şey için, “Ben yarın onu yapacağım” deme.”







2ّ4-
إِلَّا أَن يَشَاء اللَّهُ “Ancak, “Allah dilerse” de.”



Sebeb-i Nüzûl




Yahudiler Kureyşe şöyle demişlerdi: “Muhammed’e ruhtan, Ashab-ı Kehf’ten ve Zülkarneyn’den sorun.” Onlar da sordular. Hz. Peygamber (asm) “yarın gelin, size haber vereyim” dedi, ama “inşaallah” ifadesini kullanmadı. Bunun üzerine kendisine vahyin gelmesi on küsur gün gecikti. Bu durum Hz. Peygambere ağır geldi. Kureyş de kendisini yalanladı.



Ayet, Allahtan Hz. Peygambere bir edeb dersidir.



وَاذْكُر رَّبَّكَ إِذَا نَسِيتَ “Ve unuttuğunda Rabbini zikret.”



Rabbinin meşietini an ve “inşaallah” de.



Nitekim ilgili rivayette, bu ayet nazil olduğunda Hz. Peygamberin “inşaallah” dediği nakledilir.Şayet bu konuda Senden bir ihmal olur da sonra hatırlarsan “inşaallah”de.



İbnu Abbasın, bir yıl sonra da hatırlasa “inşaallah” dediğinde o kimsenin yalancı olmayacağını söylediği nakledilir. Bunun için O, istisnanın tehirini caiz görür. Ama bütün fıkıh âlimleri bunun zıddını söylediler. Çünkü istisnanın sonra da yapılması geçerli sayıldığında ne bir ikrar, ne bir boşama ne bir köle azat etme gerçekleşir. Doğru ve yalan birbirinden seçilmez. Ayette ve herhangi bir rivayette böyle bir manaya delâlet yoktur. Ayette



“Unuttuğunda Rabbini zikret” denilmektedir. “İnşaallah de” kısmı tefsir olarak takdir edilmektedir. Bu mukadder cümle, başka şekillerde de olabilir. Mesela “İnşaallah demeyi unuttuğunda, Rabbini tesbih ve istiğfarla zikret,” Bu mana, “İnşaallah” demeye ziyadesiyle teşviktir.



Veya “Sana emrettiği bazı şeyleri terk ettiğinde Rabbini ve cezalandırmasını zikret, ta ki Seni eksiklerini telafiye sevketsin!”



Veya “Sana unutmak arız olduğunda, unutulanı hatırlatması için Rabbini zikret.”



وَقُلْ عَسَى أَن يَهْدِيَنِ رَبِّي لِأَقْرَبَ مِنْ هَذَا رَشَدًا “Ve “Umarım Rabbimbeni, bundan daha doğru olana ulaştırır” de.”De ki: Umarım ki Rabbim bana risaletim hususunda Ashab-ı Kehf kıssasından daha ziyade irşad eden ve çok daha açık bir şekilde delil olan şeylere hidayet eder. Nitekim Allahu Teâlâ,



-Çok uzak devirlerdeki peygamberlerin kıssalarıyla,



-Gaybtan verdiği haberlerle,



-Kıyamete kadarki asırlarda meydana gelecek olaylara işaretle bu kıssadan daha büyüklerine hidayet etti.



Veya ayetten murat unutulandan daha ziyade hayırlı bir irşada muvaffak kılınmak da olabilir.















25- وَلَبِثُوا فِي كَهْفِهِمْ ثَلَاثَ مِائَةٍ سِنِينَ وَازْدَادُوا تِسْعًا “Onlar, mağaralarında üçyüz yıl kaldılar ve dokuz yıl da buna ilave ettiler.”Ayet, daha önce mücmel geçilen müddeti beyandır.



Denildi ki: Bu ifade, ehl-i kitabın kelâmını hikâyedir. Çünkü onlar, Ashab-ı Kehfin sayısı hakkında ihtilaf ettikleri gibi, ne kadar müddet kaldıklarında da ihtilaf etmişlerdi. Bir kısmı “üçyüz yıl” derken, bir kısmı da “üçyüz dokuz yıl” dediler.







2ّ6- قُلِ اللَّهُ أَعْلَمُ بِمَا لَبِثُوا “De ki: Onların ne kadar kaldıklarını Allah eniyi bilir.”



لَهُ غَيْبُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ “Göklerin ve yerin gaybı O’na aittir.”



O, göklerde ve yerde gözden ırak olanları ve bunların gizli hâllerini bilir. Allah için, durumu kendisine gizli kalmış bir mahluk söz konusu değildir.



أَبْصِرْ بِهِ وَأَسْمِعْ “O ne güzel görendir! O ne mükemmel işitendir!Ayette, taaccüp sığasıyla Allahın görmesi ve işitmesinin nazara verilmesi, O’nun idrakinin (görmesi ve işitmesinin) görenlerin ve işitenlerin idrakinden hariç olduğuna delâlet içindir. Çünkü,



-Hiçbir şey Allah’ın görmesine ve işitmesine perde olamaz.



-Allah için latîf- kesif, küçük-büyük, gizli-açık fark etmez.



مَا لَهُم مِّن دُونِهِ مِن وَلِيٍّ “Onlar için O’ndan başka bir yardımcı yoktur.”



Göktekiler ve yerdekiler için; Allahın dışında işlerinin tedbirini görecek kimse yoktur.[3>



وَلَا يُشْرِكُ فِي حُكْمِهِ أَحَدًا “Ve O, kendi hükümranlığına kimseyi ortak etmez.”



Ve Allah, onlardan hiçbirini hükmüne ortak kılmaz, onlardan hiç birine müdahale hakkı vermez.Cenab-ı Hak, Peygambere nisbetle gayb olan Ashab-ı Kehf kıssasını anlatmakla bu kıssayı ihtiva eden Kur’anın vahiyle geldiğini ve mu’cize olduğunu nazara verdikten sonra, Hz. Peygambere dersine devam etmesini ve ashabın yetiştirmesini emredip şöyle dedi:







27- وَاتْلُ مَا أُوحِيَ إِلَيْكَ مِن كِتَابِ رَبِّكَ “Rabbinin kitabından sana vahyedileni oku!”



Rabbinin kitabı olan Kur’andan Sana vahyedileni onlara oku. Bazılarının “Bize başka bir Kur’an getir veya bunu değiştir” demelerine kulak asma!



لَا مُبَدِّلَ لِكَلِمَاتِهِ “Onun sözlerini değiştirecek kimse yoktur.”



Hiç kimse onu değiştirmeye ve onun yerine başkasını getirmeye güç yetiremez.



وَلَن تَجِدَ مِن دُونِهِ مُلْتَحَدًا “Ve O’ndan başka bir melce de bulamazsın.”







28-
وَاصْبِرْ نَفْسَكَ مَعَ الَّذِينَ يَدْعُونَ رَبَّهُم بِالْغَدَاةِ وَالْعَشِيِّ يُرِيدُونَ وَجْهَهُ “Sabah akşam O’nun rızasını dileyerek Rablerine dua edenlerle birlikte candan sebat et.”



Sabah-akşamdan murat, bütün vakitlerdir.



Veya günün ilk ve son vakitleridir.



وَلَا تَعْدُ عَيْنَاكَ عَنْهُمْ تُرِيدُ زِينَةَ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا “Dünya hayatının süsünü isteyerek onlardan gözlerini ayırma.”



Nazarını onlardan başkasına çevirme, başkalarını arama.



وَلَا تُطِعْ مَنْ أَغْفَلْنَا قَلْبَهُ عَن ذِكْرِنَا “Kalbini, bizi anmaktan gafil kıldığımız kimseye uyma.”



Ayetten murat, Hz. Peygamberin fakir mü’minleri hakir görüp, onların eski elbiselerinden yüz çevirerek zenginlerin parlak elbiselerine tamahta bulunmasını nehyetmektir.



Ayet, Ümeyye Bin Halef gibiler hakkındadır. Ümeyye Bin Halef, Hz. Peygambere “yanındaki fakir mü’minleri uzaklaştır, o zaman Kureyşin uluları yanına gelir” demişti.



Ayette, Ümeyyeyi böyle bir talebe sevk eden durumun, kalbinin makulattan (akla hitap eden manevî şeylerden) gaflet etmesi ve mahsusata (sadece duyulara hitap eden maddî şeylere) yönelmesi olduğuna bir tenbih vardır. Öyle ki, şerefin cesed güzelliğiyle değil, ruh güzelliğiyle olduğu kendisine gizli kalmıştır.



Ayrıca, Hz. Peygamber farz-ı muhal ona uysaydı, kendisinin de onun gibi olacağına dikkat çekilmiştir.



Mu’tezile mezhebi, ayette geçen “Kalbini, bizi anmaktan gafil kıldığımız” ifadesinde, gafil kılmanın Allaha isnadını “biz onun kalbini gafil bulduk” şeklinde te’vil etmeye çalışmışlardır. Bunun cevabı daha önce defalarca geçmişti.



وَاتَّبَعَ هَوَاهُ “Bu kimse, hevâsına uydu.”



وَكَانَ أَمْرُهُ فُرُطًا “Ve işi hep aşırılık oldu.”



Onun işi, hakkın önüne geçmeye çalışmak ve onu arkasına atmak oldu.







29- وَقُلِ الْحَقُّ مِن رَّبِّكُمْ “Ve de ki: Hak Rabbinizdendir.”



Hak, hevânın gereği değil, Allah cihetinden olana denir.



فَمَن شَاء فَلْيُؤْمِن “Artık dileyen iman etsin.”



وَمَن شَاء فَلْيَكْفُرْ “Dileyen de inkâr etsin.”



Böyle olunca, ne iman edenin imanına, ne de küfre girenin küfrüne aldırmam.



Ayetin ifadesi, kulun kendi fiilinde tamamen müstakil olmasını gerektirmez. Çünkü, her ne kadar yaptığı fiili kendi meşîeti ile yapmakta ise de, meşieti kendi meşîeti ile değildir.[4>



إِنَّا أَعْتَدْنَا لِلظَّالِمِينَ نَارًا أَحَاطَ بِهِمْ سُرَادِقُهَا “Çünkü biz zalimler için öyle bir ateş hazırladık ki, onun duvarları çepeçevre kendilerini kuşatmıştır.”



Çadır, içinde olanları nasıl kuşatmışsa, cehennem ateşi de bunları kuşatmıştır.



Ayette geçen “süradık” ifadesinden murat, “duman” veya “ateşten bir duvar” da denilmiştir.



وَإِن يَسْتَغِيثُوا يُغَاثُوا بِمَاء كَالْمُهْلِ يَشْوِي الْوُجُوهَ (Susuzluktan) feryat edip yardım istediklerinde, maden eriyiği gibi, yüzleri yakıp kavuran bir su ile kendilerine yardım edilir.”Onlar susuzluktan dolayı yardım isterlerse kendilerine maden eriyiği gibi bir su içirilir.



Ama bu su, son derece kaynar bir şekilde olduğundan yüzlerini haşlar.



بِئْسَ الشَّرَابُ “O ne kötü bir içecektir.”



وَسَاءتْ مُرْتَفَقًا “Ve ne kötü bir yaslanma yeridir!”



O ateş, ne kötü bir kalma yeridir.







30- إِنَّ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ إِنَّا لَا نُضِيعُ أَجْرَ مَنْ أَحْسَنَ عَمَلًا “İman edip de salih amellerde bulunanlar var ya, şüphe yok ki biz öyle güzel işler yapanların mükâfatını zayi etmeyiz.”







31-
أُوْلَئِكَ لَهُمْ جَنَّاتُ عَدْنٍ تَجْرِي مِن تَحْتِهِمُ الْأَنْهَارُ “İşte onlara altlarından ırmaklar akan Adn cennetleri vardır.”



يُحَلَّوْنَ فِيهَا مِنْ أَسَاوِرَ مِن ذَهَبٍ “Orada altın bileziklerle süslenecekler.”



“Altın bilezik”
ifadesinin ayette elif-lâmsız gelmesi, güzelliğinin kuşatılamayacak şekilde ziyade olduğunu anlatmak içindir.



وَيَلْبَسُونَ ثِيَابًا خُضْرًا مِّن سُندُسٍ وَإِسْتَبْرَقٍ “Ayrıca ince ve kalın ipekliden



yeşil elbiseler giyecekler.”
Çünkü yeşil, renklerin en güzeli ve en canlı olanıdır.



Bu yeşil elbiseler, hem ince, hem de kalın kumaşlardan olacaktır. Ayette bu ayrıntının ifade edilmesi, cennette insanın canı ne isterse, gözler neden hoşlanırsa hepsinin olacağına delâlet içindir.



مُّتَّكِئِينَ فِيهَا عَلَى الْأَرَائِكِ “Koltuklar üzerine dayanıp kurulacaklar.”



Tahtlar üzerine kurulmak, bol nimet içinde bulunmanın ve keyif sürmenin bir alâmetidir.



نِعْمَ الثَّوَابُ “O ne güzel karşılıktır.”



وَحَسُنَتْ مُرْتَفَقًا “Ve ne güzel kalma yeridir!”.




[1> Bazı rivayetlerde, olayın ayrıntılarında bazı farklılıklar vardır.



[2> Yani, nasıl da böyle yapıyorlar? Allah varken hiç batıl mabutlar ilah kabul edilir mi?



[3> Bazıları daraldıklarında “İşimiz Allaha kaldı” derler. Bu cümlede, “normal şartlarda biz kendi işimizi hallederiz, ama zor durumlarda Allahın yardımı gerekir” gibi bir zihniyet görülmektedir. Ama Kur’anın bize gösterdiği zaviyeden bakınca, her türlü durumda muvaffak olmanın Allahın yardımıyla olduğu anlaşılır.







[4> Yani, insana bu dileme, irade etme özelliğini veren Allah’tır. Böyle olunca, insanın sorumluluğu için her ne kadar irade sahibi olması bir esas ise de, buradan “öyleyse insan kendi fiillerinin yaratıcısıdır” gibi bir sonuca varamaz. Cenab-ı Hak şöyle buyurur: “Âlemlerin Rabbi olan Allah dilemeyince, siz dileyemezsiniz.” (Tekvîr, 29)

32- وَاضْرِبْ لَهُم مَّثَلًا رَّجُلَيْنِ “Onlara, şu iki adamı misal olarak anlat:”



Ayette mü’min ve kâfirin hâli anlatılmaktadır. Rivayete göre bunlar İsrailoğullarından iki kardeşti. Kâfir olanın adı Katrus, mü’min olanın ise Yahuza idi. Babalarından sekiz bin dinar miras kalmış, bunu aralarında bölüşmüşlerdi. Kâfir olanı bununla bir sürü ve arazi satın aldı. Mü’min ise hayır işlerinde sarfetti. Aralarında Cenab-ı Hakkın hikâye ettiği şekilde bir muhavere yaşandı.



جَعَلْنَا لِأَحَدِهِمَا جَنَّتَيْنِ مِنْ أَعْنَابٍ وَحَفَفْنَاهُمَا بِنَخْلٍ “Biz bunlardan birine çeşitli üzümlerden iki bahçe verdik, her ikisinin etrafını hurmalarla donattık.”



وَجَعَلْنَا بَيْنَهُمَا زَرْعًا “Ve iki bahçe arasında ekinler bitirdik.”







33-
كِلْتَا الْجَنَّتَيْنِ آتَتْ أُكُلَهَا “Her iki bahçe yemişlerini verdi.”



وَلَمْ تَظْلِمْ مِنْهُ شَيْئًا “Ve hiçbir şey noksan bırakmadı.”



Çünkü meyve ağaçları genelde bir yıl iyi mahsul verir, diğer yıl ise verim az olur.



وَفَجَّرْنَا خِلَالَهُمَا نَهَرًا “Ve ikisinin ortasından bir de nehir akıttık.”







34-
وَكَانَ لَهُ ثَمَرٌ “Ayrıca onun serveti de var.”



O adamın bu iki bahçeden başka çeşitli malları ve gelirleri var.



فَقَالَ لِصَاحِبِهِ وَهُوَ يُحَاوِرُهُ “Derken arkadaşıyla konuşurken şöyle dedi:”



أَنَا أَكْثَرُ مِنكَ مَالًا وَأَعَزُّ نَفَرًا “Ben malca senden daha zengin ve nefercede senden daha üstünüm.”







35-
وَدَخَلَ جَنَّتَهُ وَهُوَ ظَالِمٌ لِّنَفْسِهِ “Ve kendine zulmederek cennetine (bahçesine) girdi.”



Yanındakiyle birlikte bahçesine girdi. Ona bahçeyi gezdiriyor, gururla anlatıyordu.



Ayette bahçesine girmesi “cennetine girdi” şeklinde ifade edilmesi, dünyadan faydalandığı şeylerin onun için bir nevi cennet olduğuna, onun için bundan başka “cennet” olmayacağına ve müttakilere vaat olunan cennetten bir payı olmadığına tenbihte bulunmak içindir.



İki bahçesi olduğu hâlde ayette bunun tekil olarak nazara verilmesi,



-Herbir bahçenin birbiriyle bitişik olmasından,



-Veya her birine tek tek girildiğinden olabilir.



قَالَ مَا أَظُنُّ أَن تَبِيدَ هَذِهِ أَبَدًا “Bunun yok olacağını hiç zannetmem, dedi.”



Böyle söylemesi



-Tul-u emelinden,



-Aşırı gafletinden,



-Kendisine hemen bir ilâhî uyarı gelmeyişine aldanmasındandır.







36- وَمَا أَظُنُّ السَّاعَةَ قَائِمَةً “Kıyametin kopacağını da zannetmem.”



وَلَئِن رُّدِدتُّ إِلَى رَبِّي لَأَجِدَنَّ خَيْرًا مِّنْهَا مُنقَلَبًا “Eğer Rabbime götürülürsem, muhakkak orada bundan daha hayırlı bir sonuç bulurum.”



Şayet senin iddia ettiğin gibi Rabbime döndürülürsem, orada da halim gayet iyi olur.



Bu kimsenin bu kadar kendine güvenle böyle söylemesi, kendisinin bizzat böyle bir şeye ehil ve layık olduğuna inanmasındandı.







37- } قَالَ لَهُ صَاحِبُهُ وَهُوَ يُحَاوِرُهُ “Arkadaşı ise konuşurken ona şöyle dedi:”



أَكَفَرْتَ بِالَّذِي خَلَقَكَ مِن تُرَابٍ ثُمَّ مِن نُّطْفَةٍ ثُمَّ سَوَّاكَ رَجُلًا “Seni topraktan, sonra bir nutfeden yaratan, daha sonra da seni insan haline getireni inkar mı ediyorsun?”



Çünkü toprak senin asıl maddendir veya aslının maddesidir.[1>



Bu mü’min, onun öldükten sonra dirilmeyi inkâr etmesini Allahı inkâr şeklinde değerlendirdi. Çünkü ahireti inkârın menşei, Allahın kudretinin kemâlinde tereddüt duymaktır. Bundan dolayı, Allahın onu topraktan yaratışına dikkat çekti. Zira, başlangıçta topraktan yaratmaya kâdir olanın, ondan tekrar yaratmaya da gücü yeter.







3ّ8- لَّكِنَّا هُوَ اللَّهُ رَبِّي “Fakat ben (diyorum ki:) O Allah, benim Rabbimdir.”



وَلَا أُشْرِكُ بِرَبِّي أَحَدًا “Ben Rabbime kimseyi ortak koşmam.”







3ّّ9- وَلَوْلَا إِذْ دَخَلْتَ جَنَّتَكَ قُلْتَ مَا شَاء اللَّهُ لَا قُوَّةَ إِلَّا بِاللَّهِ إِن تُرَنِ أَنَا أَقَلَّ مِنكَ مَالًا وَوَلَدًا “Eğer beni malca ve evlatça kendinden az görüyorsan, bağına girdiğin zaman: “Maşaallah, kuvvet ancak Allah’ın” deseydin ya!”“Maşaallah” denilmesinde şu manayı ikrar vardır: Gerek bu bahçe ve gerekse içindekiler Allahın meşieti/ dilemesi ile vücut bulmuştur. Dilerse devam ettirir, dilerse de ortadan kaldırır.



“Kuvvet ancak Allah’ın” (La kuvvete illa billâh) dediğinde



-Nefsinin acizliğini ve Allahın da kudretini kabullenirsin,



-O bahçenin imarını ve işlerini O’nun yardımıyla ve kudret vermesiyle yaptığını itiraf etmiş olursun.Hz. Peygamberden şöyle rivayet edilir: “Her kim hoşuna giden bir şey gördüğünde “Maşallah, La kuvvete illa billah” derse, ona zarar vermemiş olur.”







40- فَعَسَى رَبِّي أَن يُؤْتِيَنِ خَيْرًا مِّن جَنَّتِكَ “Umarım Rabbim bana senin cennetinden (bahçenden) daha hayırlısını verir.”



Bu, dünyada veya ahirette olabilir.



وَيُرْسِلَ عَلَيْهَا حُسْبَانًا مِّنَ السَّمَاء فَتُصْبِحَ صَعِيدًا زَلَقًا “Seninkine ise gökten bir afet gönderir de, kupkuru bir bir toprak haline geliverir.”







41-
أَوْ يُصْبِحَ مَاؤُهَا غَوْرًا فَلَن تَسْتَطِيعَ لَهُ طَلَبًا “Yahut oranın suyu yerin dibine çekilir de bir daha o suyu bulamazsın.”







42-
وَأُحِيطَ بِثَمَرِهِ “Derken serveti yok edildi.”



فَأَصْبَحَ يُقَلِّبُ كَفَّيْهِ عَلَى مَا أَنفَقَ فِيهَا وَهِيَ خَاوِيَةٌ عَلَى عُرُوشِهَا “Orası çardakları üzerine yıkılmış kalmış bir halde, oraya yaptığı masraflara karşı ellerini ovuşturmaya başladı.”



Ve derken, malıyla, cennetiyle / bahçesiyle mağrur olan bu adamın bütün malları helâk edildi. Elinden gidenlere yanarak, pişmanlık duyarak ellerini ovuşturup kaldı.Elleri ovuşturmak, şaşkınlık ve pişmanlıktan kinayedir.



وَيَقُولُ يَا لَيْتَنِي لَمْ أُشْرِكْ بِرَبِّي أَحَدًا “Ah, keşke Rabbime hiçbir şeyi ortak koşmasaydım, diyordu.”Sanki kardeşinin öğüdünü hatırladı ve başına gelen bu felâketin şirkinden dolayı olduğunu bildi. Temenni etti ki, keşke müşrik olmasaydı da, Allah bostanını helâk etmeseydi!



Bunun şirkten bir tevbe ve daha önce yaptıklarına bir pişmanlık olması muhtemeldir.







4ّ3- وَلَمْ تَكُن لَّهُ فِئَةٌ يَنصُرُونَهُ مِن دُونِ اللَّهِ “Ona Allah’tan başka yardım edecek bir topluluğu yoktu.”



Onun,



-Helâki önleyebilecek,



-Helâk olanı geri verecek,



-Veya helâk edilenin bir mislini getirecek bir topluluğu yoktu.



Çünkü, bunlara kâdir olan ancak O’dur.



وَمَا كَانَ مُنتَصِرًا “Ve kendi kendini de kurtaramadı.”



Kendi kuvvetiyle de ilâhî cezaya karşı koyabilecek değildi.







4ّّّ4- هُنَالِكَ الْوَلَايَةُ لِلَّهِ الْحَقِّ “İşte burada yardım, yalnız hak olan Allah’a aittir.”



İşte bu makamda ve bu halde yardım sadece Allah’tandır, başkası ona güç yetiremez.



Anlatılan olayda kâfir kimseye karşı mü’mine yardım etmesi misali, Allah kâfirlere karşı ehl-i imana yardım eder.



هُوَ خَيْرٌ ثَوَابًا وَخَيْرٌ عُقْبًا “O’nun mükâfatı da daha hayırlıdır, vereceği sonuç da daha hayırlıdır.”



Ayete şöyle de mana verilmiştir:



İşte bu makam ve hâl, saltanatın tümüyle Allahın olduğunun, O’nun mağlup olmaz ve hükmüne karşı gelinmez olduğunun veya “Gemiye bindikleri zaman, dini yalnız O’na has kılarak (ihlâsla) Allah’a yalvarırlar. Fakat onları salimen karaya çıkarınca, bir bakarsın ki, (Allah’a) ortak koşmaktadırlar.” (Ankebut, 65) ayetinde olduğu gibi, başkasına ibadet edilmediğinin anlaşıldığı bir makamdır ve hâldir. Bu son manaya göre değerlendirildiğinde, bu bahçe sahibinin “keşke Rabbime hiçbir şeyi ortak koşmasaydım” (Kehf, 42) demesinin, durumun dehşeti karşısında mecburî ve ızdırarî bir feryat olduğu anlaşılır.







45- وَاضْرِبْ لَهُم مَّثَلَ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا “Onlara dünya hayatının misalini anlat.”



كَمَاء أَنزَلْنَاهُ مِنَ السَّمَاء فَاخْتَلَطَ بِهِ نَبَاتُ الْأَرْضِ (Dünya hayatı şuna benzer:) Gökten bir su indirdik, onunla yeryüzünün bitkileri birbirine karıştı.”



Dünya hayatının parlaklığına ve sür’atle zevale gitmesine şu misali getir:



Semadan bir su indirdik. O su sebebiyle yerde pek çok bitkiler meydana geldi, birbirine karıştı. O su bitkilere ulaşınca, doyasıya – kanasıya o sudan aldılar, canlandılar.



فَأَصْبَحَ هَشِيمًا تَذْرُوهُ الرِّيَاحُ “Nihayet rüzgarların savurduğu bir çöp kırıntısı haline geldi.”



Sonra ise rüzgârların savurduğu birer çöp kırıntısı oldular. Böylece, sanki daha önce hiç yokmuş gibi bir hâle geldiler.



وَكَانَ اللَّهُ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ مُّقْتَدِرًا “Allah her şeye muktedirdir.”



Allah, gerek inşa edip yaratmak, gerekse bunları ortadan kaldırmakta her şeye kâdirdir.







46- الْمَالُ وَالْبَنُونَ زِينَةُ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا “Mal ve evlat, dünya hayatının süsüdür.”



İnsan, hususî dünyasında bunlarla zînetlenir ama az bir zamanda bunların hepsinden ayrılır.



وَالْبَاقِيَاتُ الصَّالِحَاتُ خَيْرٌ عِندَ رَبِّكَ ثَوَابًا وَخَيْرٌ أَمَلًا “Bakî kalacak olan salih ameller ise, Rabbinin nezdinde, sevapça da daha hayırlıdır, beklenti yönünden de daha hayırlıdır.”



Ayette geçen “Bâkıyâtu’s-sâlihât”, kişiye ebediyen fayda verecek olan hayırlı amellerdir. Bunun tefsirinde,



-Beş vakit namaz, hac, Ramazan orucu,



-Subhanallah, Elhamdülillah, Lailâhe illallah, Allahu Ekber,



-Güzel söz gibi açıklamalar yapılmıştır. Bunların hepsi, “bâkıyatu’s-sâlihât”tandır.



İşte, böyle “bâkıyatu’s-sâlihât”, Rabbinin nezdinde o insana gelecek sevap yönüyle daha hayırlıdır, daha ümit vericidir. Çünkü böyle sahih amelleri yapan kimse, bunlar sebebiyle dünyada iken umduğu şeylere ahirette nâil olur.







47- وَيَوْمَ نُسَيِّرُ الْجِبَالَ “O gün dağları yürütürüz.”Ayetin başına “gelecek şöyle bir günü hatırla” ifadesi takdir edilebilir.Veya bu ifade, bir üst ayetteki “Rabbinin nezdinde” ifadesine atfedilebilir. Yani, O “bâkıyatu’s-sâlihât”, Allah nezdinde ve kıyamet gününde çok daha hayırlıdırlar.



وَتَرَى الْأَرْضَ بَارِزَةً “Ve sen yeryüzünü çırılçıplak göreceksin.



O kıyamet günü dağlar yürütülmüş, arzın üzerinde onu örtecek bir şey kalmamış, çıplak hâle gelmiştir.



وَحَشَرْنَاهُمْ “Onları mahşerde topladık.”Biz onları hesap mahalline getirdik.



Evvelinde dağların yürütülmesi ve yeryüzünün çıplak halde görülmesi geniş zaman ile anlatılırken, hesap mahalline getirilişin geçmiş zaman sığasıyla söylenmesi, bunun tahakkukuna işaret içindir veya kendilerine vaat edileni görmeleri ve müşahede etmeleri için onların oraya getirilmelerinin dağların yürütülmesinden önce olduğuna delâlet etmesi içindir.



فَلَمْ نُغَادِرْ مِنْهُمْ أَحَدًا “Hiçbir kimseyi geride bırakmayız.”







48- وَعُرِضُوا عَلَى رَبِّكَ صَفًّا “Onlar, saflar halinde Rabbine arz edilmişlerdir.”



Ayette, insanların Cenab-ı Hakkın huzuruna getirilişi, sultanın huzuruna getirilen askerlere benzetilmiştir. Bu tarz getirilişte gelenlerin hâlini bilmek değil, onlar hakkında emir vermek vardır.



لَّقَدْ جِئْتُمُونَا كَمَا خَلَقْنَاكُمْ أَوَّلَ مَرَّةٍ “Andolsun sizi ilk önce yarattığımız gibi bize geldiniz.”



Başka bir ayette “Bugün siz, ilk defa yarattığımız gibi birer birer bize geldiniz.” (En’am, 94) denildiği gibi, insanlar yanlarında mal ve evlattan hiçbiri olmadığı bir hâlde getirilirler.



Veya bundan murat, onların ilk yaratılışları nazara verilerek yeni yaratılışlarını anlatmaktır. Ayetin devamı da bunu teyit eder:



بَلْ زَعَمْتُمْ أَلَّن نَّجْعَلَ لَكُم مَّوْعِدًا “Oysa siz, sizin için hesaba çekileceğiniz bir zaman belirlemediğimizi sanmıştınız.”



Ama siz, Allahın haşir ve neşir için bir vakit belirlemediğini, peygamberlerin size yalan söylediğini zannetmiştiniz.







49- وَوُضِعَ الْكِتَابُ “Ve kitap ortaya konuldu.”“Kitap”tan murat,



-Onların imanları ve gidişatları hakkındaki amel defterleri olabilir.



-Veya bu, insanların hesaba çekilmelerinden kinayedir.



فَتَرَى الْمُجْرِمِينَ مُشْفِقِينَ مِمَّا فِيهِ “Sen o günahkârları, onda olandan korkar bir halde görürsün.”Sen o mücrimleri, yapmış oldukları günahlardan dolayı korkar vaziyette görürsün.



وَيَقُولُونَ يَا وَيْلَتَنَا “Şöyle derler: Yazıklar olsun bize!”



مَالِ هَذَا الْكِتَابِ لَا يُغَادِرُ صَغِيرَةً وَلَا كَبِيرَةً إِلَّا أَحْصَاهَا “Bu nasıl kitap ki, büyük küçük hiçbir şey bırakmadan hepsini tek tek saymış dökmüş!”Şaşkınlık içinde böyle derler.



وَوَجَدُوا مَا عَمِلُوا حَاضِرًا “Ve bütün yaptıklarını hazır buldular.”



Ne işlemişlerse, hepsini amel defterlerinde buldular.



وَلَا يَظْلِمُ رَبُّكَ أَحَدًا “Rabbin hiç kimseye zulmetmez.”



Senin Rabbin, kişinin yapmadığını ona yazarak veya ameline uygun cezasını artırarak kimseye zulmetmez.




[1> Hz. Âdem, bütün insanlığın aslıdır ve doğrudan topraktan yaratılmıştır.

50- وَإِذْ قُلْنَا لِلْمَلَائِكَةِ اسْجُدُوا لِآدَمَ “Hani meleklere, “Âdem’e secdeedin!” demiştik.”



فَسَجَدُوا إِلَّا إِبْلِيسَ “İblis dışında hepsi hemen secde ettiler.”



Cenab-ı Hak, meleklerin Hz. Âdeme secde edip İblisin etmemesini Kur’anın çeşitli yerlerinde tekrarla anlatmıştır. Bu anlatımların her birinde, kıssanın o yere uygun kısmı anlatılmakta ve beyanı maksud olan meselelere bir mukaddime yapılmaktadır.



Burada ise şu münasebetler düşünülebilir:



-Öncesinde mal ve evladıyla gururlananların bu hâllerinin çirkinliği nazara verilmişti. Bu ayetle de, onların yaptıklarının İblisin sünnetinden (âdet edindiği hallerden) olduğu anlatıldı.



-Allahu Teâlâ, öncesinde dünyaya aldanan ve bir de dünyadan yüz çevirenin hâlini beyan etti. Dünyaya aldananın aldanma sebebi, nefsin isteklerine uymak ve şeytanın aldatması idi. Cenab-ı Hak dünyanın sûrî şaşaasına aldanmamaları için önce bunların kaybolmaya mahkûm olduğunu, salih amellerin ise, bunların en nefis ve âlâ olanlarından daha hayırlı olduğunu anlattı. Sonra da şeytanla insan arasındaki kadîm düşmanlığı hatırlatarak onları şeytandan ürküttü.Kur’andaki tekrarların her birinin bunun gibi incelikleri vardır.



كَانَ مِنَ الْجِنِّ “O, cinlerdendi.”Mukadder bir soruya cevaptır. Sanki “Niye secde etmedi?” diye sorulmuş, “o cinlerdendi” diye cevap verilmiştir.



فَفَسَقَ عَنْ أَمْرِ رَبِّهِ “O, Rabbinin emrinden dışarı çıktı.”



Böylece, secdeyi terk etmesiyle Rabbinin emrinden çıkmış oldu.



Ayette, meleklerin isyan etmeyeceklerine bir delil vardır. İblisin isyan etmesi ise, aslen cin taifesinden olmasındandır. Bu konuda gerekli açıklama Bakara sûresinde yapılmıştır.[1>



أَفَتَتَّخِذُونَهُ وَذُرِّيَّتَهُ أَوْلِيَاء مِن دُونِي “Şimdi siz beni bırakıp da İblis’i ve zürriyyetini dostlar mı ediniyorsunuz?”Ayette “dostlar mı ediniyorsunuz?” denilmesi inkâr ve taaccüp içindir. Yani, “Allah’ı bırakıp nasıl olur da İblis ve zürriyetini dostlar edinirsiniz?”



İblisin zürriyeti,



-Onun evladıdır.



-Veya etbaı olabilir. Bu durumda, ona tâbi olanlara “onun zürriyeti” denilmesi mecazendir.



وَهُمْ لَكُمْ عَدُوٌّ “Hâlbuki onlar sizin için düşmandır.”



بِئْسَ لِلظَّالِمِينَ بَدَلًا “Zalimler için bu ne kötü bir bedeldir.”







51-
مَا أَشْهَدتُّهُمْ خَلْقَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَلَا خَلْقَ أَنفُسِهِمْ “Ben, onları (İblis ve soyunu) göklerin ve yerin yaratılışına şahit tutmadım, kendilerinin yaratılışına da.”



Onların şahit tutulmadığının ifade edilmesi, onlardan yardım alınmadığına delalet içindir. Nİtekim, ayetin devamı bunu sarih olarak bildirmektedir.



وَمَا كُنتُ مُتَّخِذَ الْمُضِلِّينَ عَضُدًا “Ve ben doğru yoldan çıkaranları yardımcı edinmiş de değilim.”



Ayetin bu ifadesi, onların ibadette Allaha şerikler edinmelerini red içindir. Çünkü ibadete layık olmak Yaratıcı olmanın getirdiği sonuçlardandır. Yaratmakta iştirak, ibadet edilmeye layık olmakta da iştiraki gerektirir.



Ayette “Ben onları yardımcı edinmiş de değilim” yerine “Ve ben doğru yoldan çıkaranları yardımcı edinmiş de değilim” denilmesi, onları kınamak ve onların yardımcı edinilmekten uzak olduklarını bildirmek içindir.



Denildi ki: “Yoldan çıkaranlar” ifadesi müşrikler içindir. Yani, “Ben o yoldan saptıran müşrikleri göklerin ve yerin yaratılışına şahit tutmadım. Kendilerinden başka kimsenin bilmediği bazı bilgiler onlara özel olarak vermiş de değilim, ta ki “biz iman etsek, insanlar da bize tâbi olur” iddialarında haklı olsunlar. Öyleyse onların dine yardımcı olacaklarını umarak sözlerine iltifat etme. Çünkü yoldan çıkaranlarla dinimi takviye etmek bana yakışmaz.”







52- وَيَوْمَ يَقُولُ نَادُوا شُرَكَائِيَ الَّذِينَ زَعَمْتُمْ “Ve o (kıyamet) günü Allah kâfirlere şöyle buyuracak: Şeriklerim olduğunu iddia ettiklerinizi çağırın.”



Allahu Teâlâ kıyamet günü kâfirlere şöyle der:



Benim şeriklerim, sizin de şefaatçileriniz olduklarını iddia ettiğiniz şeyleri çağırın da, azabımın size gelmesine engel olsunlar.



Ayette “Şeriklerim olduğunu iddia ettikleriniz” ifadesi, onları şiddetle kınamak içindir.[2>



Bu şeriklerden murat, Allahın dışında taptıkları şeylerdir.



Denildi ki: Ayette bahsi geçen şerikler, şeytan ve zürriyetidir.



فَدَعَوْهُمْ “Onlar da çağırdı.”



فَلَمْ يَسْتَجِيبُوا لَهُمْ “Fakat onlar kendilerine cevap vermedi.”



وَجَعَلْنَا بَيْنَهُم مَّوْبِقًا “Ve biz, onların arasına bir uçurum koyduk.”



O kâfirlerle ilahları arasında hepsini helak edecek ateşten bir uçurum koyduk.



Veya bundan murat, helâk edici şiddetli bir düşmanlık olabilir. Hz. Ömer şöyle der: “Sevgin seni yakmasın. Buğzun seni helâk etmesin.”







53- وَرَأَى الْمُجْرِمُونَ النَّارَ “Mücrimler ateşi gördü.”



وَرَأَى الْمُجْرِمُونَ النَّارَ “Artık ona düşeceklerini zannettiler.”



Ayetteki “zannettiler” ifadesi “yakinen anladılar” manasınadır.



وَلَمْ يَجِدُوا عَنْهَا مَصْرِفًا “Fakat ondan kaçıp sığınacak bir yer bulamadılar.”







54-
وَلَقَدْ صَرَّفْنَا فِي هَذَا الْقُرْآنِ لِلنَّاسِ مِن كُلِّ مَثَلٍ “Andolsun, biz bu Kur’an’da insanlar için her türlü misali değişik şekillerde açıkladık.”“Her türlü misal”den murat, “ihtiyaçları olan her çeşit misal” demektir.



وَكَانَ الْإِنسَانُ أَكْثَرَ شَيْءٍ جَدَلًا “İnsan ise, çok çok cedelcidir.”Yani bu insan, hakka dayanmadan mücadele etmeye, batıla taraf olmaya çok düşkündür.







55-
وَمَا مَنَعَ النَّاسَ أَن يُؤْمِنُوا إِذْ جَاءهُمُ الْهُدَى وَيَسْتَغْفِرُوا رَبَّهُمْ إِلَّا أَن تَأْتِيَهُمْ سُنَّةُ الْأَوَّلِينَ أَوْ يَأْتِيَهُمُ الْعَذَابُ قُبُلًا “Kendilerine hidayet geldiğinde insanları, iman etmekten ve Rabblerine istiğfardan alıkoyan şey, sadece öncekilerin başlarına gelenlerin kendilerine de gelmesini veya azabın göz göre göre gelip çatmasını beklemek olmuştur.”



Hidayetten murat, ona davet eden Peygamber ve Kur’an-ı Kerîm’dir.



İşte, insanları bu ilâhî hidayete uymaktan alıkoyan, toptan helâk edilen önceki ümmetlerin başlarına gelenin kendi başlarına da gelmesini veya ahiret azabının göz göre kendilerine gelmesini istemeleri veya bunu beklemeleri olmuştur.







56- وَمَا نُرْسِلُ الْمُرْسَلِينَ إِلَّا مُبَشِّرِينَ وَمُنذِرِينَ “Hâlbuki biz peygamberleri ancak müjdeciler ve uyarıcılar olarak göndeririz.”Biz elçileri mü’minleri müjdeleyen ve kâfirleri uyaran kimseler olarak göndeririz.



وَيُجَادِلُ الَّذِينَ كَفَرُوا بِالْبَاطِلِ لِيُدْحِضُوا بِهِ الْحَقَّ “Kâfir olanlar ise, hakkı ortadan kaldırmak için batıla sarılıp mücadele ediyorlar.”O inkârcılar ise, mu’cizelerin görülmesinden sonra yeni mu’cizeler isteyerek veya sırf işi yokuşa sürmek için Ashab-ı Kehf ve benzerlerinin kıssasını sorarak batıl yollarla mücadele ederler. Onların bu mücadeleden hedefleri hakkı ortadan kaldırmak, iptal etmektir. Onların aşağıdaki sözleri ve emsali buna misal olarak verilebilir:



“Siz ancak bizim gibi insansınız.” (Yasin, 15)



“Bu ancak sizin gibi bir beşerdir. Size üstünlük taslamak istiyor. Şayet Allah dileseydi, bir melek gönderirdi.” (Mü’minun, 24)



وَاتَّخَذُوا آيَاتِي وَمَا أُنذِرُوا هُزُوًا “Ve onlar, âyetlerimi ve uyarıldıkları şeyleri alaya aldılar.”



Onlar Kur’an ayetlerini ve kendilerinin uyarıldığı ilâhî azap gibi durumları alay konusu edindiler.



57- وَمَنْ أَظْلَمُ مِمَّن ذُكِّرَ بِآيَاتِ رَبِّهِ فَأَعْرَضَ عَنْهَا وَنَسِيَ مَا قَدَّمَتْ يَدَاهُ “Rabbinin âyetleriyle uyarılıp onlardan yüz çeviren ve daha önce işlediği günahları unutandan daha zalim kim olabilir?”Yapmış olduğu küfür ve isyanları unutan ve bunların akıbetini düşünmeyenden daha zâlim kim olabilir?



إِنَّا جَعَلْنَا عَلَى قُلُوبِهِمْ أَكِنَّةً أَن يَفْقَهُوهُ “Biz onların kalpleri üzerinde, anlamalarına engel olan perdeler kıldık.”Ayetin bu kısmı onların yüz çevirmelerinin ve unutmalarının sebebini beyan eder.



Bu da, kalplerinin mühürlenmesidir.



وَفِي آذَانِهِمْ وَقْرًا “Kulaklarına da bir ağırlık verdik.”



Kulaklarında olan ağırlık, onları hakkıyla dinleyip istifade etmekten alıkor.



وَإِن تَدْعُهُمْ إِلَى الْهُدَى فَلَن يَهْتَدُوا إِذًا أَبَدًا “Sen onları doğru yola çağırsan da onlar asla hidayete ermezler.”Onları doğru yola çağırsan, ne tahkiken ne de takliden yola gelmezler. Çünkü anlamazlar ve duymazlar.



Hz. Peygamber, onların İslâma girmesi için çok hırs gösteriyordu. Ayet, O’nun “bana ne oluyor ki onları hakka davet etmeyeyim” demesine bir cevap gibidir.







58- وَرَبُّكَ الْغَفُورُ ذُو الرَّحْمَةِ “Senin Rabbin, çok bağışlayıcıdır, merhamet sahibidir.”



لَوْ يُؤَاخِذُهُم بِمَا كَسَبُوا لَعَجَّلَ لَهُمُ الْعَذَابَ “Şayet işledikleri yüzünden onları hesaba çekecek olsa, onlara hemen azap verirdi.”



Kureyş kavmi Hz. Peygambere düşmanlıkta son derece aşırı gitmelerine rağmen Cenab-ı Hakkın onlara mühlet vermesi, bağışlayıcı ve merhamet edici olduğuna bir şahittir.



بَل لَّهُم مَّوْعِدٌ لَّن يَجِدُوا مِن دُونِهِ مَوْئِلًا “Doğrusu onlara vaad edilen bir zaman vardır ki, ondan asla bir kurtuluş yeri bulamazlar.”



Onlara vaat edilen durum Bedir günü mağlup olmaları veya kıyamet günü cezalandırılmalarıdır.







59- وَتِلْكَ الْقُرَى أَهْلَكْنَاهُمْ لَمَّا ظَلَمُوا “İşte zulmettikleri için helak ettiğimiz beldeler!”



Bundan murat, Ad ve Semud gibi kavimlerin beldeleridir.



Onlar, Kureyş kavmi gibi ilâhî ayetleri yalanlamak, ehl-i imanla mücadele etmek ve çeşit çeşit günahları işlemek gibi hâllerle zulm ettiklerinde, biz onları helâk ettik.



وَجَعَلْنَا لِمَهْلِكِهِم مَّوْعِدًا “Biz onların helâkleri için belli bir zaman tayin etmiştik.”







Onların helak olacakları vakit için öne alınmayacakları ve geri de bırakılmayacakları belli bir zaman dilimi belirledik. Dolayısıyla, önceki kavimlerin hâllerinden ibret alsınlar, azabın hemen gelmeyişine aldanmasınlar.








[1> Bkz. Bakara sûresi (34-36.)







[2> Çünkü gerçekte Allahın hiçbir şeriki, ortağı yoktur. Kâfirler batıl bir iddia ile kendi taptıkları şeyleri Allaha şerik saymışlardır.

60- وَإِذْ قَالَ مُوسَى لِفَتَاهُ “Bir vakit Musa yanındaki gence demişti ki:”



Hz. Musanın yanındaki genç, Yuşa Bin Nun’dur. Hz. Musa’ya hizmet ediyor, yanında bulunuyordu.



لَا أَبْرَحُ حَتَّى أَبْلُغَ مَجْمَعَ الْبَحْرَيْنِ “İki denizin birleştiği yere ulaşıncaya kadar gideceğim.”Ayetteki Mecmau’l-Bahreyn, iki denizin birleştiği yer anlamındadır. Bundan murat, onlara nisbetle doğu tarafındaki İran ve Rum denizleridir. Hz. Musa’nın Hızır’la orada buluşacağı bildirilmişti.



Denildi ki: İki denizden murat Hz. Musa ve Hz. Hızır’dır. Çünkü Hz. Musa zâhir ilimlerinde bir deniz, Hz. Hızır da bâtın ilimlerinde bir deniz gibi idi.



أَوْ أَمْضِيَ حُقُبًا “Yahut senelerce gideceğim.”



Rivayet edilir ki: Hz. Musa (as) Firavun ve kavminin helakinden sonra Mısıra girdiğinde insanlara çok beliğ bir konuşma yaptı. Konuşması çok beğenildi ve kendisine “Senden daha bilgili birini biliyor musun?” denildi. Hz. Musa “hayır” diye cevap verdi. Bunun üzerine Allahu Teâlâ O’na şöyle vahyetti: “Senden daha bilgili Hızır kulumuz var, o Mecmaul’-Bahreyndedir.”



Hızır, Afridon döneminde idi. Büyük Zülkarneynin de ilk devirlerine yetişmişti. Hz. Musa devrine kadar da hayatı devam etti.



Şöyle de denildi: Hz. Musa Rabbine şöyle sual etti:



-Kullarının sana en sevimli olanı kimdir?



-Beni anıp unutmayan.



-Kullarının en hikmetle hükmedeni kimdir?



-Hak ile hükmedip hevâya uymayan.



-Kullarının en bilgilisi kimdir?



-Hidayete sevkedecek veya yanlıştan alıkoyacak bir şeyler bulurum ümidiyle, kendi ilmiyle yetinmeyip diğer insanların ilminden istifadeye çalışan.



-Ya Rabbi, şayet kullarından benden daha bilgili olanı varsa, bana onu bildir.



-Hızır senden daha bilgilidir.



-Ya Rabbi, Onu nerde bulabilirim?



-Sahilde, kayanın yanında.



-Ona ulaştığımı nereden bileceğim?



-Bir sepet içine bir balık koyarsın. Ona kaybettiğin yerde Hızır’ı bulursun.



İşte bu muhavereden sonra Hz. Musa, yanındaki gençle yola çıktı “Sepetteki balık kaybolduğunda bana haber ver” diye de tenbihte bulundu.







61- فَلَمَّا بَلَغَا مَجْمَعَ بَيْنِهِمَا نَسِيَا حُوتَهُمَا “Derken iki denizin birleştiği yere vardıklarında balığı unuttular.”Bundan murat, Mecmau’l- Bahreyndir.



Hz. Musa, balığa dikkat etmeyi, halini bilmeyi unuttu. Hz. Yuşa da Hz. Musa’ya balığın canlandığını ve denize düştüğünü hatırlatmayı unuttu. Rivayete göre, Hz. Musa uykuda iken sepetteki o kızartılmış balık O’nun veya Hz. Hızır’ın bir mu’cizesi olarak canlandı ve denize sıçradı.



Denildi ki: Hz. Yuşa “Hayat Pınarından” abdest aldı. Bu sudan bir miktarı ölü balığa değdi, bununla canlandı ve suya sıçradı.



Denildi ki: Hz. Musa ve Yuşa, balığın haline ve Hz. Hızırla baluşmalarına alâmet olan duruma bakmayı unuttular.







فَاتَّخَذَ سَبِيلَهُ فِي الْبَحْرِ سَرَبًا “Balık ise denizde yolunu bulup kaybolmuştu.”



Denildi ki: Allah suyun balık üzerine akışını tuttu; su onun üzerinde tak gibi oldu.







62- فَلَمَّا جَاوَزَا قَالَ لِفَتَاهُ “Orayı geçtikleri zaman, genç arkadaşına dedi:”



Mecmau’l- Bahreyni geçince, yol arkadaşına şöyle dedi:



آتِنَا غَدَاءنَا “Öğle yemeğimizi getir.”



لَقَدْ لَقِينَا مِن سَفَرِنَا هَذَا نَصَبًا “Gerçekten biz bu yolculuğumuzda epey yorulduk.”



Denildi ki: Buluşma yerini geçinceye kadar, hiç yorgunluk hissetmemişti. Orayı geçmesinden sonra gece boyunca ve diğer gün öğleye kadar yol aldılar. O zaman Hz. Musaya açlık ve yorgunluk arız oldu.



Denildi ki: Hz. Musa bundan başka bir seferde yorgunluk duymadı. “Gerçekten biz bu yolculuğumuzda epey yorulduk” demesi, bunu teyid eder.







63- قَالَ أَرَأَيْتَ إِذْ أَوَيْنَا إِلَى الصَّخْرَةِ فَإِنِّي نَسِيتُ الْحُوتَ “Gördün mü? dedi. Kayanın orda dinlendiğimiz vakit doğrusu ben balığı unutmuşum.”



Buradaki kayadan murat, Hz. Musa’nın yanında uyuduğu kayadır.



وَمَا أَنسَانِيهُ إِلَّا الشَّيْطَانُ أَنْ أَذْكُرَهُ “Onu hatırlamamı, muhakkak şeytan bana unutturdu.”



Hz. Yuşa’nın bu ifadesi, şeytanın vesveseleriyle kendisini meşgul edip unutturmasını söyleyerek mazeret beyan etmektir. Hâlbuki böyle hayret verici bir durum, unutulacak bir şey değildir. Lakin Hz. Musa ile olan beraberliğinde böyle şeyleri görmeye alıştığı için, buna çok da önem vermedi.



Belki de apaçık ayetleri görmenin sonucu olarak, kendini tümüyle ibret almaya vermesi ve bütün benliğiyle Cenab-ı Hakka yönelmesi sebebiyle, bunu söylemeyi unuttu. Bunu şeytana nisbet etmesi ise, nefsini terbiye için olabilir. Veya kuvvetinin her iki tarafı aynı anda kaldıramaması, bunlardan biriyle meşgul olmak zorunda kalması bir noksanlık olmasından böyle demiştir.



وَاتَّخَذَ سَبِيلَهُ فِي الْبَحْرِ عَجَبًا “Balık, denizde garip bir yol tutup gitmişti.”



Bu ifade, Hz. Yuşanın kelamının son kısmı da olabilir.







64- } قَالَ ذَلِكَ مَا كُنَّا نَبْغِ (Musa) dedi: İşte aradığımız o idi.”



Balığın bu durumu, isteğimize ulaştığımızın bir emaresidir.



فَارْتَدَّا عَلَى آثَارِهِمَا قَصَصًا “Bunun üzerine izleri üzere geriye döndüler.”



Gerisin geriye döndüler, o kayanın yanına vardılar.







65- فَوَجَدَا عَبْدًا مِّنْ عِبَادِنَا “Nihayet kullarımızdan bir kul buldular.”



Cumhura, yani ekser âlimlere göre bahsi geçen zât Hz. Hızırdır. Elyesa veya İlyas olduğunu söyleyenler de oldu.



آتَيْنَاهُ رَحْمَةً مِنْ عِندِنَا “Biz ona katımızdan bir rahmet verdik.”



Ayetteki rahmetten murat, vahiy ve nübüvvettir.



وَعَلَّمْنَاهُ مِن لَّدُنَّا عِلْمًا “Ve tarafımızdan bir ilim öğrettik.”



Ve O’na bize has ve ancak tevfik ve inayetimizle bilinen bir ilim öğrettik. Bu ilim, gaybî şeyleri bilme ilmidir.[1>







66- قَالَ لَهُ مُوسَى هَلْ أَتَّبِعُكَ عَلَى أَن تُعَلِّمَنِ مِمَّا عُلِّمْتَ رُشْدًا “Musa ona:“Doğru yola sevk edici olarak sana öğretilenden bana da öğretmen için sana tabi olabilir miyim?” dedi.”



Din meselelerinde bilinmesi şart meselelerden olmadıktan sonra, Hz. Musanın başkasından bir şeyler öğrenmesi O’nun nübüvvetine ve şeriat sahibi olmasına aykırı değildir. Çünkü peygamberin dinin usulü ve füru’unda, gönderilmiş olduğu kimselerden daha bilgili olması gerekir. Ama her ilimde onlardan daha bilgili olması lazım değildir.[2>



Hz. Musa, Hz. Hızır’a tâbi olmayı isterken tevazu ve edebe son derece riayet etti. Kendisinin o noktada cehaletini bildirdi ve tâbi olmak için izin istedi. Ondan, kendisini irşad etmesini ve Allahın Ona bildirdiklerinden bir kısmını kendisine öğretmek sûretiyle lütufta bulunmasını talep etti.







67- قَالَ إِنَّكَ لَن تَسْتَطِيعَ مَعِيَ صَبْرًا “Dedi ki: “Doğrusu sen benimle asla sabredemezsin.”



Hz. Hızır, çok cihetlerle te’kidler yaparak, Hz. Musanın kendisiyle beraberliğe sabredemeyeceğini söyledi. Bu beraberliği, olmayacak bir şey gibi nazara verdi. Bunun sebebini de şöyle anlattı:







68- وَكَيْفَ تَصْبِرُ عَلَى مَا لَمْ تُحِطْ بِهِ خُبْرًا “İçyüzünü kavrayamadığın şeye nasıl sabredeceksin?”



Yani, benim öyle işlerimi göreceksin ki, bunların dış görünüşü din ve akla aykırı gibidir. Bunların içini ise bilmemektesin. Bir peygamber olarak bunlara nasıl sebredeceksin?







69- قَالَ سَتَجِدُنِي إِن شَاء اللَّهُ صَابِرًا وَلَا أَعْصِي لَكَ أَمْرًا (Musa) dedi: İnşaallah beni sabırlı bulacaksın ve senin hiçbir işine karşı gelmeyeceğim.”



Hz. Musa’nın sabrını ve karşı gelmemesini “inşaallah” diyerek Allahın dilemesine bağlaması,



-Ya teyemmün içindir.[3> Unutarak vaadini yerine getirememesi, O’nun ismetine zarar vermez.



-Veya işin zorluğunu bildiğinden böyle demiştir. Çünkü fesadı görmek ve alışılmışın hilafına sabretmek çok zordur. Bunda, kulların fiillerinin Allahın meşietiyle/ dilemesiyle meydana geldiğine bir delil vardır.







70- قَالَ فَإِنِ اتَّبَعْتَنِي فَلَا تَسْأَلْنِي عَن شَيْءٍ حَتَّى أُحْدِثَ لَكَ مِنْهُ ذِكْرًا (Hızır)dedi ki: O halde bana tabi olacaksan; ben sana anlatmadıkça, hiçbir şey hakkında bana soru sorma!”



Eğer bana uyarsan, yadırgadığın ve sıhhat cihetini bilmediğin bir şey benden gördüğünde, ondan sormak suretiyle bana muhalefet etme!







71- فَانطَلَقَا “Böylece yola koyuldular.”



حَتَّى إِذَا رَكِبَا فِي السَّفِينَةِ خَرَقَهَا “Nihayet gemiye bindikleri zaman gemiyi deldi.”



Hz. Hızır, gemiye bindiklerinde eline bir balta aldı, iki tahtasını yerinden sökerek gemide yarık açtı.



قَالَ أَخَرَقْتَهَا لِتُغْرِقَ أَهْلَهَا (Musa) ona dedi: İçindekileri boğmak için mi gemiyi deldin?”



لَقَدْ جِئْتَ شَيْئًا إِمْرًا “Doğrusu çok kötü bir iş yaptın.”



Çünkü yarık açılması geminin su almasına, bu da içindekilerin boğulmasına yol açacaktır.







72- قَالَ أَلَمْ أَقُلْ إِنَّكَ لَن تَسْتَطِيعَ مَعِيَ صَبْرًا (Hızır) dedi: “Sen benimle asla sabredemezsin” demedim mi?”Bu, daha önce yaptığı uyarıyı bir hatırlatmadır.







73-
قَالَ لَا تُؤَاخِذْنِي بِمَا نَسِيتُ (Musa) dedi: Unuttuğum şeyden dolayı beni suçlama.”



Denildi ki: Hz. Musa burada “unutmak” ile terki murat etti. Yani, benden istediğini bir defa terkimden dolayı beni hemen cezalandırma.



Denildi ki: Hz. Musa bunu tariz yoluyla söylemiştir. Bundan murat, unuttuğu başka bir şeydir.



وَلَا تُرْهِقْنِي مِنْ أَمْرِي عُسْرًا “Ve işimden dolayı bana bir güçlük çıkarma.”



Çünkü bu, sana tâbi olmamı zorlaştırır.







74- فَانطَلَقَا “Böylece yola koyuldular.”



Gemiden çıktıktan sonra yine yola koyuldular.



حَتَّى إِذَا لَقِيَا غُلَامًا فَقَتَلَهُ “Nihayet bir erkek çocuğa rastladıklarında(Hızır) onu hemen öldürdü.”Ayette geçen فَ (fe), çocuğu görür görmez hiç beklemeden, sorgulamadan öldürdüğüne delâlet eder.



قَالَ أَقَتَلْتَ نَفْسًا زَكِيَّةً بِغَيْرِ نَفْسٍ (Musa) dedi: Kısas olmadan masum bir canı mı öldürdün?”



لَّقَدْ جِئْتَ شَيْئًا نُّكْرًا “Doğrusu sen çok fena bir şey yaptın.”Çocuk küçüktü, henüz büluğa ermemişti. Ayrıca bir başkasını öldürüp de buna ceza olarak öldürülmesi gibi bir durum da yoktu.Hz. Musa bu ifadesiyle bir kimsenin ya had cezası veya kısas yoluyla öldürülebileceğine dikkat çekti. Bu olayda ise, bunlardan hiçbiri yoktu.







75- قَالَ أَلَمْ أَقُل لَّكَ إِنَّكَ لَن تَسْتَطِيعَ مَعِي صَبْرًا “Ben sana “sen benimle asla sabredemezsin demedim mi?” dedi.”Hz. Hızır, Hz. Musanın ilk itirazında “Sen benimle asla sabredemezsin demedim mi?” demişti. Burada “sana” ifadesini ilâve etti. Bununla, sözünü tutmamasını yüzüne vurdu, ikinci defa kendi fiilini beğenmemek ve yadırgamakla sebat ve sabrının azlığına işaret etti. Bundan dolayı birinci defaki hatırlatmakla yetinmeyip onun tavrını yadırgadığını daha kuvvetli olarak söyledi.







76- قَالَ إِن سَأَلْتُكَ عَن شَيْءٍ بَعْدَهَا فَلَا تُصَاحِبْنِي (Musa) dedi: Eğer bundan sonra sana bir şey sorarsam, artık bana arkadaş olma!”



قَدْ بَلَغْتَ مِن لَّدُنِّي عُذْرًا “Doğrusu, tarafımdan özre ulaştın.”



Hz. Peygamberden şöyle nakledilir: “Allah, kardeşim Musa’ya rahmet etsin. Utandı ve böyle dedi. Şayet Hızırla beraberliğe devam etseydi, nice hayret verici haller görecekti.”







77- فَانطَلَقَا “Böylece yola koyuldular.”



حَتَّى إِذَا أَتَيَا أَهْلَ قَرْيَةٍ اسْتَطْعَمَا أَهْلَهَا فَأَبَوْا أَن يُضَيِّفُوهُمَا “Nihayet bir belde halkına varıp onlardan yemek istediler, ancak onlar misafir etmekten kaçındılar.”



فَوَجَدَا فِيهَا جِدَارًا يُرِيدُ أَنْ يَنقَضَّ فَأَقَامَهُ “Derken orada yıkılmak üzere olan bir duvar buldular, (Hızır) hemen onu doğrulttu.”Hz. Hızırın, bu binayı nasıl doğrulttuğu hakkında farklı açıklamalar vardır:



-Tamir ederek onu doğrulttu.



-Eliyle meshederek doğrulttu.



-Önce yıktı, sonra yaparak onu doğrulttu.



قَالَ لَوْ شِئْتَ لَاتَّخَذْتَ عَلَيْهِ أَجْرًا (Musa) dedi: İsteseydin buna karşı bir ücret alırdın.”



Sanki Hz. Musa kendilerinin mahrumiyeti ve son derece muhtaç olmaları karşısında Hz. Hızırın lüzumsuz bir şeyle meşgul olduğunu zannedip kendini alamayarak böyle söyledi.







78- قَالَ هَذَا فِرَاقُ بَيْنِي وَبَيْنِكَ (Hızır) dedi: İşte bu, benimle senin aramızın ayrılmasıdır.”



“İşte bu”
ifadesi, Hz. Musanın “Eğer bundan sonra sana bir şey sorarsam, artık bana arkadaş olma!” (Kehf, 76) sözünde vaat edilen duruma bir işarettir.



-Veya üçüncü itiraza işarettir.



-Veya “bu itiraz, ayrılma sebebidir” manasına işarettir.



سَأُنَبِّئُكَ بِتَأْوِيلِ مَا لَمْ تَسْتَطِع عَّلَيْهِ صَبْرًا “Şimdi sana o sabredemediğin şeylerin içyüzünü haber vereceğim.”Zâhir cihetinden münker olduğundan sabredemediğin bu olayların batınî durumunu sana haber vereceğim.







79- أَمَّا السَّفِينَةُ فَكَانَتْ لِمَسَاكِينَ يَعْمَلُونَ فِي الْبَحْرِ “Gemi, denizde çalışan bazı miskinlere aitti.”



Miskinlerden murat, muhtaç olanlardır. Ayet, miskin ifadesinin, bir şeye malik olan, ama malik olduğu şey kendisine yetmeyen kimse hakkında kullanıldığına bir delildir.



Denildi ki: Bunlara “miskinler” denilmesi, hükümdarın zorbalığına karşı aciz olmalarından veya on kardeşten beşinin kötürüm hasta olmasındandır.



فَأَرَدتُّ أَنْ أَعِيبَهَا “Onu kusurlu kılmak istedim.”



وَكَانَ وَرَاءهُم مَّلِكٌ يَأْخُذُ كُلَّ سَفِينَةٍ غَصْبًا “Onların ilerisinde her sağlam gemiye zorla el koyan bir hükümdar vardı.”



Normalde “Onu kusurlu kılmak istedim” ifadesinin “Onların ilerisinde her sağlam gemiye zorla el koyan bir hükümdar vardı” ifadesinden sonra gelmesi gerekirdi. Çünkü, gemiyi ayıplı gösterme niyeti, gasbedilme korkusundan sonradır. Önce ifade edilmesi, ayıplı göstermeye verilen ihtimamı gösterir.



Ayette “her gemi”den murat, “kullanılabilir her sağlam gemi” demektir.







80- وَأَمَّا الْغُلَامُ فَكَانَ أَبَوَاهُ مُؤْمِنَيْنِ “Çocuğa gelince, onun ana-babası mü’min kimselerdi.”



فَخَشِينَا أَن يُرْهِقَهُمَا طُغْيَانًا وَكُفْرًا “Onları bir tuğyan ve küfre sürüklemesinden korktuk.”



Çocuğun anne-babasına tuğyan ve küfrü,




-Onların hukukunu çiğnemesi,



-Aynı evde iki mü’min ve azgın bir kafir olması,



-Anne-babanın çocuğun etkisi altında kalarak dinden dönmeleri,



-O’nun küfür ve tuğyanına hoşgörüyle bakmaları sonucu vebal altında kalmaları gibi durumları ihtiva edebilir.



Hz. Hızırın böyle durumlar olabilmesinden korktuğunu söylemesi, Allahın bildirmesine bağlı bir durumdur.İbnu Abbastan şöyle nakledilir:



Necdet-i Harurî, İbnu Abba’sa Hz. Peygamber çocukları öldürmekten nehyetmişken, Hz. Hızır’ın çocuğu nasıl öldürdüğünü mektupla sordu. İbnu Abbas şöyle cevap yazdı: “Şayet Hz. Hızır’ın çocuklarla ilgili bildiğini sen de bilirsen, sen de öldürebilirsin.”







81- فَأَرَدْنَا أَن يُبْدِلَهُمَا رَبُّهُمَا خَيْرًا مِّنْهُ زَكَاةً وَأَقْرَبَ رُحْمًا “İstedik ki onların Rabbi onun yerine kendilerine ondan daha hayırlı ve daha çok merhamet eden birini versin.”



İstedik ki, onların Rabbi bu çocuğu onlardan alsın, ona bedel günahlardan ve kötü ahlaktan tertemiz, anne-babasına şefkatli bir çocuk nasip etsin.



Denildi ki: Onların bir kız çocuğu oldu, bu çocukla bir peygamber evlendi. Bunların çocuğu da bir peygamber oldu, Allah bununla bir millete yol gösterdi.







82- وَأَمَّا الْجِدَارُ فَكَانَ لِغُلَامَيْنِ يَتِيمَيْنِ فِي الْمَدِينَةِ “Duvar ise, o şehirde iki yetim çocuğa ait idi.”



وَكَانَ تَحْتَهُ كَنزٌ لَّهُمَا “Duvarın altında onların bir hazinesi vardı.”



Bu duvarın altında, altın ve gümüşten bir hazine vardı. Bir başka ayette altın ve gümüşü depolayanlara yapılan kınama, bunların zekâtını vermeyen ve bunlarla ilgili hakları yerine getirmeyen kimseler hakkındadır.[4>



Denildi ki: Hazineden murat, ilim kitaplarıdır.



Denildi ki: Altından bir levha idi. Bu levhada şunlar yazılmıştı:



“Kadere inananın hüznüne şaşarım.



Rızkın mukadder olduğuna inanıp ta kendini yoran kimseye şaşarım.



Hesaba inanan kimsenin gafletine şaşarım.



Ölüme inananın, ferah içinde olmasına şaşarım.



Dünyanın mahiyetini bilen ve onun insanlara nasıl vefasız olduğunu gören kimsenin nasıl dünya ile mutmain olduğuna şaşarım.



La ilâhe illallah Muhammedün Rasûlullah.”



وَكَانَ أَبُوهُمَا صَالِحًا “Babaları da salih bir kimse idi.”



Ayetin bu kısmı, Hz. Hızırın bu gayretinin, o zâtın salahati sebebiyle olduğuna bir tenbihtir.



Denildi ki: Bu çocuklar ile ayette bahsi geçen salih ecdatları arasında yedi nesil vardı. Salih olan bu zât, bir seyyah idi ve ismi de Kâşih idi.



فَأَرَادَ رَبُّكَ أَنْ يَبْلُغَا أَشُدَّهُمَا وَيَسْتَخْرِجَا كَنزَهُمَا رَحْمَةً مِّن رَّبِّكَ “Onun için Rabbin istedi ki, Rabbinden bir rahmet olarak o iki çocuk olgunluk çağlarına ersinler ve hazinelerini çıkarsınlar.”



Yani, ben bu yaptıklarımı, Rabbinden bir rahmet olarak yaptım.



Hz. Hızır, bu üç olayın birincisinde iradeyi kendine nisbet etti. Çünkü gemiyi ayıplı yapma işini bizzat üstlenmişti.



İkincisinde “İstedik ki” diyerek hem Allaha, hem de kendine nisbet etti, çünkü çocuğu öldürmek kendine aitti, ama onu bedel yaratılan çocuk Allahın icadıyla yaratıldı.



Üçüncüsünde ise “Rabbin istedi ki” diyerek sadece Allaha nisbet etti. Çünkü o iki çocuğun büluğa ermelerinde Hz. Hızırın hiçbir müdahalesi yoktur.



Veya şöyle de değerlendirilebilir: Bunlardan birincisi, zâtında bir şerdir, üçüncüsü hayırdır, ikincisinde ise hayır ve şer karışıktır.



Veya bu üç olayda iradenin farklı kullanılışı, arif kimsenin vasıtalara yönelmesinde hâlinin farklılığını göstermek içindir.



وَمَا فَعَلْتُهُ عَنْ أَمْرِي “Ve ben bunu kendiliğimden yapmadım.”



Ben, görmüş olduğun bu tasarrufları kendi görüşümle yapmadım, ancak Allahın emriyle ifa ettim.Bu olaylarda, iki zarar birbiriyle çatıştığında, daha büyüğünden kurtulmak için ehven olanın tercih edilmesi esası açıkça görülmektedir.[5> Bu, önemli bir düsturdur, ancak şeriatler bunun ayrıntılarında farklılık arzeder.



ذَلِكَ تَأْوِيلُ مَا لَمْ تَسْطِع عَّلَيْهِ صَبْرًا “İşte senin sabredemediğin şeylerin te’vili budur.”



Bu kıssanın pek çok faydaları vardır. Mesela:



-Kişi, kendi ilmiyle gururlanmamalıdır.



-Kişi, hoşuna gitmeyen bir durumu hemen inkâr cihetine gitmemelidir. O olayda, kendi bilmediği bir sır olabilir.



-Kişi, devamlı ilim peşinde olmalı ve ilim öğrendiği zâta hürmet etmelidir, önünde tevazu göstermeli, edeple mukabelede bulunmalıdır.



-Hatası olana hatası hatırlatılmalı ve kendisine düzeltmek için fırsat da verilmeli, ama hatada ısrar ederse terk edilmelidir.




[1> Ledün ilmi, olayların iç yüzünü bilmektir. Üstteki ayetteki ledün ifadesinden hareketle, zamanla bu tür sırlı bilgilere ilm-i ledün denilmiştir. Bu, özel bir bilgi türüdür. Olayların içyüzüne vukufiyet, zâhiren çirkin görünen hadiselerdeki güzelliği görmek bu ilimle mümkündür.



[2> Sözgelimi bir peygamberin tıp ilminde otorite olmaması, ümmetinden bazı tabiplere o konularda soru sorması şanına bir zarar vermez.



[3> Yani Allahın yümün ve bereketiyle buna muvaffak olacağını ifade eder.



[4> Bkz. Tevbe, 34



[5> Ehven-i şer, dinin esaslarından biridir

83- وَيَسْأَلُونَكَ عَن ذِي الْقَرْنَيْنِ “Bir de sana Zülkarneyn’den soruyorlar.”

Zülkarneyn, Faris-Rum hükümdarı olan İskender-i Rumîdir.[1>

Denildi ki: Zülkarneyn, yani “iki karn sahibi”nden murat doğu ve batıdır. Bundan dolayı kendisine “doğunun ve batının sahibi” anlamında “Zülkarneyn” denilmiştir.

Veya ona Zülkarneyn denilmesi, dünyanın iki kısmı olan doğuyu ve batıyı dolaşması sebebiyledir.

Veya böyle denilmesi, O’nun devrinde insanların iki neslinin ortadan kalkmasındandır.

Denildi ki: Saçında iki örgü olduğundan böyle denildi.

Denildi ki: Tacında iki boynuz vardı.

Cesur insana “koç” denilmesi gibi, şecaatinden dolayı Zülkarneyne böyle bir lakap verilmesi muhtemeldir. Sanki, emsali olanlara bu boynuzlarla vurmakta, onlara galip gelmektedir.

Zülkarneynin iman sahibi ve salih bir kimse olduğunda ittifak olmakla beraber peygamberliğinde ihtilaf edilmiştir.

Hz. Peygambere Zülkarneyn hakkında soranlar Yahudiler veya Mekke müşrikleridir, İmtihan etmek niyetiyle bunu sormuşlardı.

قُلْ سَأَتْلُو عَلَيْكُم مِّنْهُ ذِكْرًا “De ki: Size ondan bir nebze anlatacağım.”Hitap, suali soranlaradır.

“Ondan” ifadesi Zülkarneyden demektir. Ancak “Allahtan” anlamına da gelebilir. Yani, Allah’tan bir bilgiyle size bahsedeceğim.



84- إِنَّا مَكَّنَّا لَهُ فِي الْأَرْضِ “Şüphesiz biz onu yeryüzünde kudret sahibi kıldık.”

Biz ona yeryüzünde dilediği gibi tasarrufta bulunma imkânı verdik.

وَآتَيْنَاهُ مِن كُلِّ شَيْءٍ سَبَبًا “Ve kendisine her şeyden bir sebep verdik.”

Ve ona, dilediği ve yöneldiği şeye kendisini ulaştıracak ilim-kudret ve âlet gibi her türlü sebebi verdik.



85- فَأَتْبَعَ سَبَبًا “O da bir sebebe tabi oldu.”Derken mağribe (batıya) ulaşmak istedi de, kendisini oraya ulaştıracak bir sebebe yapıştı.



86-
حَتَّى إِذَا بَلَغَ مَغْرِبَ الشَّمْسِ وَجَدَهَا تَغْرُبُ فِي عَيْنٍ حَمِئَةٍ “Nihayet güneşin battığı yere vardığı zaman, onu (sanki) kara balçıklı bir su gözesinde batıyor buldu.”

Ayet metninde geçen “hamie” kelimesi “çamurlu” anlamına geldiği gibi “sıcak” anlamına da gelebilir. Bu manalardan birini tercih etmek diğerini reddetmeyi gerektirmez. Çünkü Zülkarneyn’in güneşi batar gördüğü su, her iki özelliği de cem etmiş olabilir. Muhtemelen Zülkarneyn Atlas okyanusuna ulaştı ve ayette tasvir edildiği şekilde güneşi gördü. Çünkü gözünün önünde sudan başka bir şey yoktu. Bundan dolayı ayet, “güneş çamurlu – sıcak bir suda battı” demeyip “onu (sanki) kara balçıklı bir su gözesinde batıyor buldu.” dedi.

وَوَجَدَ عِندَهَا قَوْمًا “Bir de bunun yanında bir kavim buldu.”

Denildi ki: Bu kavmin elbiseleri vahşi hayvanların derileriydi ve yiyecekleri de denizin sahile attıkları idi. Bunlar kâfir bir topluluktu. Bundan dolayı Allahu Teâlâ Zülkarneyni onlara azap etmek veya imana davet etmekte muhayyer bıraktı.

قُلْنَا يَا ذَا الْقَرْنَيْنِ إِمَّا أَن تُعَذِّبَ وَإِمَّا أَن تَتَّخِذَ فِيهِمْ حُسْنًا “Ona dedik: Ey Zülkarneyn! Onları ya cezalandırırsın veya onlar hakkında iyi davranırsın.”

Ya küfürlerinden dolayı onları öldür.

Ya da dinin hükümlerini öğreterek onları irşad et.

Denildi ki: Allahu Teâlânın muhayyer bırakması öldürmek ve esir almak arasındadır. Çünkü öldürmeye bedel esir almak bir ihsan sayılır.



87- قَالَ أَمَّا مَن ظَلَمَ فَسَوْفَ نُعَذِّبُهُ “O da dedi: Kim zulmederse, onu cezalandıracağız.”

ثُمَّ يُرَدُّ إِلَى رَبِّهِ فَيُعَذِّبُهُ عَذَابًا نُّكْرًا “Sonra Rabbine döndürülür, O da onu görülmemiş bir azabla cezalandırır.”

Yani, Zülkarneyn birinciyi değil, ikinci yol olan daveti tercih etti, ve şöyle dedi: Ben davet ettikten sonra her kim küfürde ısrar ile kendine zulmederse veya önceki zulmü olan şirke devam ederse, ben ve benimle beraber olanlar onu dünyada öldürmekle cezalandırırız, sonra da Allah ahirette misli görülmemiş bir şekilde azaplandırır.



88- وَأَمَّا مَنْ آمَنَ وَعَمِلَ صَالِحًا فَلَهُ جَزَاء الْحُسْنَى “Ama her kim de iman edip salih bir iş yaparsa, kendisine en güzel mükâfat vardır.”

Ama kim de iman eder ve imanın gereği olan iyi işler yaparsa, dünya ve ahirette en güzel mükâfat onun olacaktır.Allahu Teâlânın Zülkarneyne nidası, şayet o bir peygamberse vahiy yoluyladır. Peygamber değilse de ilhamla veya bir peygamberin diliyledir.

وَسَنَقُولُ لَهُ مِنْ أَمْرِنَا يُسْرًا “Ve biz ona emrimizden kolay olanı söyleyeceğiz.”



89-
ثُمَّ أَتْبَعَ سَبَبًا “Sonra bir sebebe tabi oldu.”Sonra, doğu tarafına kendini ulaştıracak bir yol tuttu.



90-
حَتَّى إِذَا بَلَغَ مَطْلِعَ الشَّمْسِ وَجَدَهَا تَطْلُعُ عَلَى قَوْمٍ لَّمْ نَجْعَل لَّهُم مِّن دُونِهَا سِتْرًا “Güneşin doğduğu yere ulaşınca, onu kendileriyle güneşarasına örtü koymadığımız bir halk üzerine doğar buldu.”

O kavmin elbiseleri veya binaları yoktu. Çünkü toprakları bina yapımına elverişli değildi veya onlar bina yapmak yerine kayalıklardaki oyuklarda yaşamayı tercih etmişlerdi.



91- كَذَلِكَ “İşte böyle.”İşte, Zülkarneynin durumu, konumunun yüksekliği ve saltanatının genişliği yönü ile böyle vasfettiğimiz şekilde idi.

Veya, Zülkarneyn buradakilere de Mağrip ehline yaptığı muamele gibi muamele yaptı.

وَقَدْ أَحَطْنَا بِمَا لَدَيْهِ خُبْرًا “Ve biz onun yanında olan her şeyi kuşatmıştık.”

Biz Onun sahip olduğu orduları, âletleri, silahları ve sebepleri ilmen kuşatmıştık. Hem görülenleri, hem de gizli olanları bilmekteydik.

Ayetten murat, bunların çokluğunu nazara vermektir.

Yani, bunlar o kadar çok idi ki, Latîf- Habîr olan Allahtan başkası bunları kuşatamaz.



92- ثُمَّ أَتْبَعَ سَبَبًا “Sonra bir sebebe tabi oldu.”

Sonra, üçüncü bir yol tuttu, doğu ve batıya paralel, kuzeyden güneye doğru gitti.



93-“ حَتَّى إِذَا بَلَغَ بَيْنَ السَّدَّيْنِ وَجَدَ مِن دُونِهِمَا قَوْمًا لَّا يَكَادُونَ يَفْقَهُونَ قَوْلًا Nihayet iki sed arasına ulaştığında, onların önünde neredeyse hiç söz anlamayan bir kavim buldu.”

Bundan murat Ermeni ve Azerbaycan dağları arasına kurulan seddir.

Denildi ki: Kuzey bölgesinin sonlarında Türk diyarında iki yüksek dağdır. Bu dağların arkasında Ye’cüc-Me’cüc vardır.

Bunlar dillerinin garabeti ve akıllarının kıtlığından neredeyse hiç söz anlamaz bir topluluktur.



94- قَالُوا يَا ذَا الْقَرْنَيْنِ إِنَّ يَأْجُوجَ وَمَأْجُوجَ مُفْسِدُونَ فِي الْأَرْضِ “Dediler ki: Ey Zülkarneyn! Ye’cuc ve Me’cuc arzda fesat çıkarıyorlar.”

Bunu, tercümanları aracılığıyla söylediler.

Ye’cüc-Me’cüc, Hz. Nûhun oğlu Yafesin evladından iki kabiledir.

Denildi ki: Ye’cüc Türklerdendir. Me’cüc ise dağ kabilelerindendir.

Bunlar, Arabça asıllı olmayan iki isimdirler.

Bu iki kabile,

-Öldürerek,

-Tahrip ederek,

-Mahsulümüzü telef ederek bizim diyarımızda ortalığı karıştırıyorlar.

Denildi ki: Bunlar bahar geldiğinde ortaya çıkıp yeşil ne varsa yiyorlar, kuru ne varsa yüklenip götürüyorlardı. Hatta denildi ki: İnsanları da yiyorlardı.

فَهَلْ نَجْعَلُ لَكَ خَرْجًا عَلَى أَن تَجْعَلَ بَيْنَنَا وَبَيْنَهُمْ سَدًّا “Bu durumda, bizimle onlar arasında bir sed yapman için sana bir vergi versek olur mu?”

Sana haraç versek de bizimle onlar arasında onların bize gelmelerine engel olacak bir sed yapsan.



95- قَالَ مَا مَكَّنِّي فِيهِ رَبِّي خَيْرٌ “Dedi ki: Rabbimin bana verdikleri daha hayırlıdır.”

Benim sizden gelecek haraca ihtiyacım yok. Rabbimin bana nasip ettiği mal ve saltanat, sizin bana vereceğiniz haraçtan çok daha hayırlıdır.

فَأَعِينُونِي بِقُوَّةٍ “Ama bana kuvvet yönünden yardım edin de…”

أَجْعَلْ بَيْنَكُمْ وَبَيْنَهُمْ رَدْمًا “Sizinle onların arasına sağlam bir sed yapayım.”

Siz bana fiilî kuvvetle veya âletlerle yardım edin, sizinle onlar arasında sedden daha büyük ve daha sağlam bir engel yapayım.



96- آتُونِي زُبَرَ الْحَدِيدِ “Bana, demir kütleleri getirin.”Onlardan demir kütleleri istemesi, haraç istememesine aykırı bir durum değildir.

حَتَّى إِذَا سَاوَى بَيْنَ الصَّدَفَيْنِ قَالَ انفُخُوا “Nihayet dağın iki ucunu denkleştirdiği vakit, “Ateş yakıp körükleyin” dedi.”

Dağın iki tarafını demirleri yığarak aynı seviyeye getirince, çalışanlara “körükleyin” dedi.

حَتَّى إِذَا جَعَلَهُ نَارًا قَالَ آتُونِي أُفْرِغْ عَلَيْهِ قِطْرًا “Demiri bir ateş koru haline getirince, “Bana erimiş bakır getirin, üzerine dökeyim” dedi.”



97- فَمَا اسْطَاعُوا أَن يَظْهَرُوهُ “Böylece bu seti aşamadılar.”

Yüksekliği ve kaypaklığı sebebiyle Ye’cüc ve Me’cüc bunun üzerine çıkamadılar.

وَمَا اسْتَطَاعُوا لَهُ نَقْبًا “Ve de delemediler.”

Katı ve sert oluşu sebebiyle de delemediler.

Denildi ki: Zülkarneyn suya ulaşıncaya kadar temel kazdı. Kaya ve erimiş bakırdan temel yaptı. Aralarına odun ve kömür koyarak demir kütlelerinden seddi bina etti, her iki dağın en yüksek seviyesine kadar yükseltti. Sonra körükler koydu, bunlarla seddi âdeta ateş hâline getirdi, üzerine de erimiş bakırı döktü. Böylece bunlar birbiriyle karıştı, kaynaştı, yalçın-sert bir dağ halini aldı.Denildi ki: Zülkarneyn bu seddi kayalardan bina etti. Demirden kancalarla bunları birbirine tutturdu, boşluklarını da erimiş bakırla doldurdu.



98- قَالَ هَذَا رَحْمَةٌ مِّن رَّبِّي “Dedi ki: Bu Rabbimden bir rahmettir.”

“Bu”
ile işaret edilen, yapılan seddir veya bunu yapabilme nimetidir.

فَإِذَا جَاء وَعْدُ رَبِّي جَعَلَهُ دَكَّاء “Rabbimin vaadi geldiği vakit onu dümdüz yapacaktır.”

Vaatten murat, Ye’cüc ve Me’cücün kıyamet alâmeti olarak çıkışı veya kıyamettir.

وَكَانَ وَعْدُ رَبِّي حَقًّا “Rabbimin vaadi haktır.”

Zülkarneynin hikâyesi burada bitmektedir.



99- وَتَرَكْنَا بَعْضَهُمْ يَوْمَئِذٍ يَمُوجُ فِي بَعْضٍ “O gün biz onları bırakırız, dalga dalga birbirlerine karışırlar.”

Ye’cüc ve Me’cüc seddin arkasından çıktıklarında, kalabalık olmaları sebebiyle denizin dalgaları gibi üst üste kılarız.

Veya bundan murat mahlûkatın kıyametteki durumudur, kıyametin o hengâmesinde, insi-cinni herşey birbirine karışır, denizin dalgaları gibi çalkalanır. Ayetin devamı, bu manayı te’yid eder:

وَنُفِخَ فِي الصُّورِ “Sûr’a da üfürülmüştür.”

Kıyametin kopması için sura üfürülmüştür.

فَجَمَعْنَاهُمْ جَمْعًا “Böylece onların hepsini bir araya toplamışızdır.”

Biz onları hesaba çekmek ve amellerinin karşılığını vermek üzere bir araya getiririz.



100- وَعَرَضْنَا جَهَنَّمَ يَوْمَئِذٍ لِّلْكَافِرِينَ عَرْضًا “Ve cehennemi o gün kâfirlere öyle bir arzla gösteririz!”



101-
الَّذِينَ كَانَتْ أَعْيُنُهُمْ فِي غِطَاء عَن ذِكْرِي “Onların gözleri, benim zikrimden bir örtü içindeydi.”Onların gözleri benim tekvinî ayetlerime karşı perdeli olduğundan, onları gördüklerinde tevhid ve tazimde bulunmazlardı.

وَكَانُوا لَا يَسْتَطِيعُونَ سَمْعًا “Ve işitmeye de tahammül edemiyorlardı.”

Hakka karşı son derece sağır olduklarından zikrimi ve kelâmımı duymazlardı.

Çünkü işitme engelli biri kuvvetle seslenildiğinde bazan bir şeyler duyabilir, ama bunlar sanki bütün bütün manen sağır hâle geldiklerinden bir şey duyamazlar.



102- أَفَحَسِبَ الَّذِينَ كَفَرُوا أَن يَتَّخِذُوا عِبَادِي مِن دُونِي أَوْلِيَاء “O kâfirler, beni bırakıp da kullarımı dostlar edineceklerini mi sandılar?”

Ayetteki soru, istifham-ı inkarî türündendir. Yani, onlar öyle zannetmişlerdi.

Melekleri ve Hz. İsayı, kendilerine fayda verecek mabutlar edinmişlerdi.

Veya benim bundan dolayı onlara azap vermeyeceğimi sanmışlardı.

إِنَّا أَعْتَدْنَا جَهَنَّمَ لِلْكَافِرِينَ نُزُلًا “Doğrusu biz cehennemi o kâfirlere bir nüzül (konukluk) olarak hazırladık.”Ayette, kâfirler için tehekküm (ince bir alay) vardır.

Nüzül, misafire geldiğinde verilen hafif ikram olduğu cihetle de, bunun devamında çok büyük bir azap olduğuna bir tenbih söz konusudur. Devamındaki azap öyle büyüktür ki, diğer azaplar ona nisbetle küçük kalır.



103- قُلْ هَلْ نُنَبِّئُكُمْ بِالْأَخْسَرِينَ أَعْمَالًا “De ki: Amelleri en çok boşa gidenleri size bildirelim mi?”Ayette “ameller” ifadesinin çoğul gelmesi,

-Ya çok kimseden bahsedildiğinden,

-Veya her birinin amellerinin farklı farklı olmasındandır.



104- الَّذِينَ ضَلَّ سَعْيُهُمْ فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا “Onların dünya hayatında çalışmaları boşa gitmiştir.”

Dünya hayatında küfürleri ve ucupları (amellerini beğenmeleri) yüzünden çalışmaları hep boşa gitmiş, zayi olmuştur. Mesela ruhbanlar… Hem dünyalarını, hem de ahiretlerini kurtaramamışlar, hüsranda kalmışlardır.

وَهُمْ يَحْسَبُونَ أَنَّهُمْ يُحْسِنُونَ صُنْعًا “Oysa onlar güzel işler yaptıklarını sanıyorlar.”

Bunlar amellerine güveniyor, kendilerini hak üzere zannediyorlardı.



105- أُولَئِكَ الَّذِينَ كَفَرُوا بِآيَاتِ رَبِّهِمْ وَلِقَائِهِ “İşte onlar, Rabb’lerinin âyetlerini ve O’na kavuşmayı inkâr etmişlerdi.”

Ayetlerden murat

-Kur’an ayetleri

-Veya tevhid ve nübüvveti isbat için nasbedilen delillerdir.

“O’na kavuşmayı inkâr etmeleri” ifadesinden murat,

Hakkıyla, olması gerektiği şekliyle öldükten sonra Allaha kavuşmaya inanmamalarıdır.

Veya azabın kendilerine geleceğine inanmamalarıdır.

فَحَبِطَتْ أَعْمَالُهُمْ “Böylece amelleri boşa gitmiştir.”

Küfürleri sebebiyle bunların amelleri boşa gitti, bunlardan bir sevap elde edemezler.

فَلَا نُقِيمُ لَهُمْ يَوْمَ الْقِيَامَةِ وَزْنًا “Artık kıyamet günü onlara hiçbir önem vermeyiz.”

Onları adam yerine koyup da kendilerine bir kıymet ve itibar vermeyiz.

Veya amelleri boşa gittiği için kendileri için bir mizan koymayız.



106- ذَلِكَ جَزَاؤُهُمْ جَهَنَّمُ بِمَا كَفَرُوا وَاتَّخَذُوا آيَاتِي وَرُسُلِي هُزُوًا “İnkâr etmeleri, âyetlerimi ve peygamberlerimi alaya almaları yüzünden onların cezası cehennemdir.”

İşte durum böyledir. Onların cezası cehennemdir.



107- إِنَّ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ كَانَتْ لَهُمْ جَنَّاتُ الْفِرْدَوْسِ نُزُلًا “İman eden ve salih ameller işleyenlere gelince, ikram olarak onlar için Firdevs cennetleri vardır.”

Firdevs
, cennetin en üst derecesidir. Kelime itibarıyla, üzüm ve hurma dolu bahçe anlamındadır.



108- خَالِدِينَ فِيهَا “Orada ebedî olarak kalacaklar.”

لَا يَبْغُونَ عَنْهَا حِوَلًا “Oradan hiç ayrılmak istemezler.”

Hallerinden memnun olduklarından bir değişiklik aramazlar. Çünkü daha güzeli yoktur ki nefisleri o tarafa meyletsin.

Bu cümlenin, cennetin ebediliğini te’kid etmesi de caizdir.[2>



109- قُل لَّوْ كَانَ الْبَحْرُ مِدَادًا لِّكَلِمَاتِ رَبِّي لَنَفِدَ الْبَحْرُ قَبْلَ أَن تَنفَدَ كَلِمَاتُ رَبِّي “Deki: Eğer Rabbimin kelimeleri için deniz mürekkep olsa, Rabbimin kelimeleri tükenmeden deniz tükenirdi.”

“Rabbimin kelimeleri”
ifadesinden murat, Onun ilim ve hikmet kelimeleridir.

Denizlerin Allahın sözlerini yazmaya yetmemesi şundandır: Çünkü, her cisim sonludur. Allahın ilmi sonsuz olduğu gibi, kelimeleri de öyledir, gayr-ı mütenahidir.

وَلَوْ جِئْنَا بِمِثْلِهِ مَدَدًا “Velev bir mislini daha yardımcı getirsek bile.”

Mevcut denizlere yardım olarak bir mislini de getirsek, yine de Rabbimin kelimelerini yazmakla bitiremezler.

Çünkü sonlu şeyleri bir araya getirdiğimizde bunlar yine sonlu olurlar. Hatta vücut sahasında ne kadar cisim varsa, bunlar ancak sonlu olurlar, bunların boyutlarının sonlu olduğuna katî deliller vardır.

Şüphesiz, sonsuz olana karşı sonlu olan bitmeye mahkûmdur.

Sebeb-i Nüzûl

Yahudiler şöyle demişlerdi: “Kitabınızda “Kime hikmet verilmişse, şüphesiz ona çokça hayır verilmiş demektir.” (Bakara, 269) ayeti var. Hem de “Ve size ilimden ancak az bir şey verildi.” (İsra, 85) ayeti. Bu nasıl oluyor?”

Onların sorusu üzerine bu ayet nazil oldu.



110- قُلْ إِنَّمَا أَنَا بَشَرٌ مِّثْلُكُمْ “De ki: Ben de ancak sizin gibi bir beşerim.”

Ben de sizin gibi insanım, Rabbimin kelimelerini kuşattığımı iddia etmiyorum.

يُوحَى إِلَيَّ أَنَّمَا إِلَهُكُمْ إِلَهٌ وَاحِدٌ “Bana ilâhınızın ancak bir ilâh olduğu vahyolunuyor.”

Benim sizden farkım, bana vahiy gelmesidir.

فَمَن كَانَ يَرْجُو لِقَاء رَبِّهِ فَلْيَعْمَلْ عَمَلًا صَالِحًا “Onun için her kim Rabbine kavuşmayı arzu ederse, salih bir amel işlesin.”

Artık kim Allaha güzel bir şekilde kavuşmayı umuyor veya kötü bir şekilde kavuşmaktan korkuyorsa, Allahı razı edeceği salih bir amel yapsın.

وَلَا يُشْرِكْ بِعِبَادَةِ رَبِّهِ أَحَدًا “Ve Rabbine yaptığı ibadete hiçbir şeyi ortak etmesin.”

Amelinde riya (gösteriş) yaparak veya bunun mukabilinde insanlardan bir beklenti içinde olarak ibadetinde şirke düşmesin.

Sebeb-i Nüzûl

Rivayete göre Cündüb Bin Züheyr, Hz. Peygambere şöyle dedi: “Ben ameli Allah için yapıyorum. Ama amelimin başkaları tarafından bilinmesi de hoşuma gidiyor.” Hz. Peygamber şöyle cevap verdi: “Şüphesiz Allah, kendisine başkalarının şerik kılındığı şeyi kabul etmez!”

Ardından Hz. Peygamberi tasdik olarak bu ayet indi.

Hz. Peygamberden şöyle rivayet edilir: “Küçük şirkten kaçının!”

Dediler: “Küçük şirk nedir?”

Hz. Peygamber cevap verdi: “Riya!”

Ayet, ilim ve amelin hülasasını cem etmiştir. Bunlar da

1-Tevhid,

2-Taatte ihlâs.

Hz. Peygamberden şöyle nakledilir:

“Kim yattığında Kehf sûresini okursa yatağında Mekke’ye doğru parlayan bir nur olur. Melekler, o kimse yatağından kalkıncaya kadar kendisine dua ederler. Şayet Mekkede yatmışsa, yatağından Beyt-i Mamura doğru parlayan bir nur olur. O kimse uyanıncaya kadar melekler kendisine dua ederler.”

Hz. Peygamberden şöyle rivayet edilir:

“Kim Kehf sûresinin son kısmından okusa, baştan aşağıya nurla dolar. Kim de tamamını okusa, o kimse için arzdan semaya kadar nur olur.”


[1> Aslında Zülkarneynin kim olduğu çok da net değildir. Allahın teyidine mazhar adil bir hükümdar olduğu kesin olmakla beraber nebi mi yoksa veli mi olduğu ihtilaflıdır. Kendisi, dünyanın değişik yerlerine gitmiş, oraları fethetmiş ve gittiği yerlere adalet götürmüştür.

[2> Yani, onların bulunduğu bu ebedilik hâlinde bir değişiklik olmaz, hep böyle devam ederler.
Yazar:
Prof.Dr. Şadi Eren
 
Üst Alt