Neler yeni

Welcome to Cidar - Hak Yolunda... Hak üzere...

Forumumuza hoş geldiniz, burada birçok faydalı içerik ve aktif bir topluluk sizi bekliyor, ancak tüm özelliklerden yararlanabilmek ve paylaşımlara katılabilmek için kayıt olmanız gerekmektedir.

Maide Suresi Tefsiri

Admin

Yönetici
Katılım
19 Şub 2025
Mesajlar
180
Tepkime puanı
0
Puanları
16
1- يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ أَوْفُواْ بِالْعُقُودِ “Ey iman edenler! Akitlerinizi yerine getirin.”



Akitleri yerine getirmek
, ahdin gereğini yerine getirmektir.



Ayette uyulması emredilen akitler, Allahın kullarıyla yaptığı ve uymalarını istediği bütün mükellefiyetler olabileceği gibi, insanların kendi aralarında yaptıkları her türlü muamele ve emanet sözleşmeleri de olabilir.



أُحِلَّتْ لَكُم بَهِيمَةُ الأَنْعَامِ “Behimetü’l- en’am, size helâl kılındı.”



Ayet, önceki cümlede emredilen akitleri tafsil etmektedir.



Behime, aklı olmayan canlılara verilen isimdir. “Dört ayaklı hayvan” anlamında da kullanılmıştır.



“Behimetü’l- en’am” şeklinde en’ama nisbet edilmesi beyan içindir. Yani, “koyun, keçi, deve, sığır gibi en’am cinsinden olan hayvanların yenilmesi size helâl kılındı” anlamına gelir. Vahşi sığır cinsi ve ceylan da bu dört türe ilhak edilmiştir.



Behime’den muradın geviş getirmek ve parçalayıcı dişi olmamakta en’ama benzeyen ceylan ve vahşi sığır gibi hayvanlar olduğu da söylenir.



إِلاَّ مَا يُتْلَى عَلَيْكُمْ “Ancak okunacak (bildirilecek) olanlar müstesna.”



Ancak, birazdan anlatılacağı üzere, ölü eti, domuz gibi olanlar size haram kılınmıştır.



Veya, haram olduğu size açıklanan behimetü’l-en’am, helâl değildir.



غَيْرَ مُحِلِّي الصَّيْدِ وَأَنتُمْ حُرُمٌ “İhramlı iken avlanmayı helâl saymamanız kaydıyla.”



إِنَّ اللّهَ يَحْكُمُ مَا يُرِيدُ “Şüphesiz Allah dilediği hükmü verir.”







2-
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ “Ey iman edenler!”



لاَ تُحِلُّواْ شَعَآئِرَ اللّهِ وَلاَ الشَّهْرَ الْحَرَامَ وَلاَ الْهَدْيَ وَلاَ الْقَلآئِدَ وَلا آمِّينَ الْبَيْتَ الْحَرَامَ يَبْتَغُونَ فَضْلاً مِّن رَّبِّهِمْ وَرِضْوَانًا “Allah’ın şeairine saygısızlık etmeyin. Haram aya, hac kurbanına, bu kurbanlıklara takılı gerdanlıklara ve Rab’lerinden bir lütuf ve rıza bekleyerek Kabe’ye yönelenlere de (saygısızlık etmeyin).”



Burada “Allahın şeairi”nden maksat, hac ibadetinin esaslarıdır. Bunlara “menasikü’l-hacc” denilir.



Şeair kelimesi “şeîra” kelimesinin çoğuludur. Bu ise, şiar, yani alamet kılınan şeylerdir. Hacda yapılan ibadetler ve haccın Ka’be, Müzdelife gibi mekânlarına “Allahın şeairi” denilmesi, bunların haccın alâmetleri ve ibadetin sembolleri olması cihetiyledir.



Şeairden muradın “din” olduğu da söylenmiştir. Cenab-ı Hak şöyle bildirir.



“Ve kim Allah’ın şeairine saygı gösterirse, şüphesiz o kalplerin takvasındandır.” (Hacc, 32)



Keza, Allahın şeairinden muradın, kulları için belirlediği farzları olduğu da söylenmiştir.



“Haram aya.”



Haram ayda savaşarak veya o haram ayları keyfinize göre değiştirerek ihlalde bulunmayın.



“Hac kurbanına.”



Ka’beye adanmış kurbanlıklar konusunda da Allahın hükümlerini ihlal etmeyin.



“Bu kurbanlıklara takılı gerdanlıklara.”



Ve özellikle o adanmış hayvanlardan kurbanlık olduğunu gösteren gerdan sahibi olanlara… Bunun kurbanlık olana atfedilmesi, daha ziyade ihtimam gösterilmesi açısındandır. Çünkü, bunlar daha itibarlıdır.[1>



Veya, ayette yasaklanan durum doğrudan doğruya o gerdanlıkların kendileridir. Bundan nehyetmek, kurbanlık hayvanlara taarruzdan etkili bir şekilde yasaklamayı ifade eder. Bunun bir benzeri, “…zînetlerini göstermesinler.” (Nur, 31) ayetidir.[2>



Ayette geçen “Galâid” kelimesi “gılade” kelimesinin çoğuludur. Bu kelime, kurbanlık olduğu bilinsin de kendisine taarruz edilmesin diye hayvana takılan alametleri ifade eder.[3>



“Ve Rab’lerinden bir lütuf ve rıza bekleyerek Kabe’ye yönelenlere de (saygısızlık etmeyin).



Ka’beyi ziyaret için gelenlere engel olmayın.



“Rab’lerinden bir lütuf ve rıza bekleyerek yönelenlere”



Bu kısım, öncekinin sıfatı olmayıp, onların hâlini beyan eder. Yani, Rablerinin lütfunu ve rızasını arar oldukları halde Kabeyi ziyarete gelenlere engel olmayın. Bu durumda olanlara saldırılmaz, kendilerine engel olunmaz.



وَإِذَا حَلَلْتُمْ فَاصْطَادُواْ “İhramdan çıktığınızda avlanın.”



İhramda iken avlanma yasağı vardır. Bu ise, ihramdan çıktıktan sonra avlanmaya izin olduğunu gösterir. Buradaki emir, ibaha bildirir. Yani “ihramdan çıktığınızda avlanın” denilmesi, “isterseniz avlanabilirsiniz” demektir.



Ancak, bu misalden hareketle “yasaktan sonra gelen emir mubahlık ifade eder” şeklinde genelleme yapmak uygun değildir.[4>



وَلاَ يَجْرِمَنَّكُمْ شَنَآنُ قَوْمٍ أَن صَدُّوكُمْ عَنِ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ أَن تَعْتَدُواْ “Sizi Mescid-i Haram’dan alıkoydular diye bir kavme beslediğiniz kin, sakın ha sizi haddi aşmaya sevk etmesin.”



Bir kavmin size olan şiddetli buğzu ve düşmanlığı veya sizin onlara olan şiddetli buğz ve düşmanlığınız onlara karşı haddi aşmaya sizi sevk etmesin.



Mekke müşrikleri Hudeybiye barışının meydana geldiği olayda Müslümanları Mescid-i Harama girmekten alıkoymuşlardı.



وَتَعَاوَنُواْ عَلَى الْبرِّ وَالتَّقْوَى “İyilik ve takva üzere yardımlaşın.”



وَلاَ تَعَاوَنُواْ عَلَى الإِثْمِ وَالْعُدْوَانِ “Ama günah ve düşmanlık üzere yardımlaşmayın.”



وَاتَّقُواْ اللّهَ “Allah’tan korkun.”



إِنَّ اللّهَ شَدِيدُ الْعِقَابِ “Çünkü Allah’ın azabı çok şiddetlidir.”







3-
حُرِّمَتْ عَلَيْكُمُ الْمَيْتَةُ “Ölü (ölmüş hayvan) size haram kılındı:”



Birinci ayette, “Behimetü’l- en’am, size helâl kılındı. Ancak okunacak (bildirilecek) olanlar müstesna” denilmişti. Burada ise, haram kılınanlar beyan edilmeye başlandı.



Ayette geçen “meyte”, kesilmeden ölen hayvanların haramlığını bildirir.



وَالْدَّمُ “Kan.”



Başka bir ayette, yasaklanan kanın “akıtılmış kan,” (dem-i mefsuh) olduğu ifade edilir. Cahiliye insanı, kanı bağırsaklara koyup kızartırlar ve yerlerdi.



وَلَحْمُ الْخِنْزِيرِ “Domuz eti.”



وَمَا أُهِلَّ لِغَيْرِ اللّهِ بِهِ “Allah’tan başkası adına boğazlanan hayvan.”



Hayvanı keserken “Lât adına, Uzza adına” demek gibi Allahın adı dışında bir isimle kesilen hayvanlar.



وَالْمُنْخَنِقَةُ “Boğulmuş hayvan.”



وَالْمَوْقُوذَةُ “Darbe sonucu ölmüş hayvan.”



Odun, taş gibi bir şeyle vurulup ölen hayvan.



وَالْمُتَرَدِّيَةُ “Yüksekten düşerek ölmüş hayvan.”



وَالنَّطِيحَةُ “Boynuzlanarak ölmüş hayvan.”



وَمَا أَكَلَ السَّبُعُ “Yırtıcı hayvan tarafından parçalanmış hayvan.”



Bu ifade, av hayvanlarının avladıkları hayvanın etinden yemeleri durumunda, bu etin de helâl olmadığına delâlet eder.



إِلاَّ مَا ذَكَّيْتُمْ “Ancak bunlardan henüz canı çıkmamış iken kestikleriniz helaldir.”



Yani, bütün bu hallerde yetişip de boğazlarsanız, o hayvanın eti helâl olur.



Bu istisnanın, vahşi hayvanların yemesinden istisna olduğu da söylenmiştir.



Ayet metninde geçen “tezkiye”, bıçak gibi bir aletle hayvanın boğazının kesilmesidir.



وَمَا ذُبِحَ عَلَى النُّصُبِ “Dikili taşlar (putlar) üzerine boğazlanan.”



Bunlar, Kabe’nin etrafına dikilmiş taşlardı. Bunların orada kurban kesiyorlar ve bunu Allaha yakınlık vesilesi sayıyorlardı. Ayet metnindeki “nusub” ifadesinden muradın “putlar” olduğu da söylenmiştir.



وَأَن تَسْتَقْسِمُواْ بِالأَزْلاَمِ “Bir de fal oklarıyla kısmet aramanız (size haram kılındı).”



Cahiliye Arabları bir işi yapmak istediklerinde üç fincanla fala bakıyorlardı. Bunlardan birinde “Rabbim bana emretti”, diğerinde “Rabbim beni yasakladı” yazıyor üçüncüsü ise boş bulunuyordu. Emreden fincan çıktığında yapıyorlar, yasaklayan çıktığında kaçınıyorlardı. Boş çıktığında ise, yeni baştan başlıyorlardı.



ذَلِكُمْ فِسْقٌ “İşte bütün bunlar fısktır.”



Bu şekilde fal yoluyla kaderini anlamaya çalışmak, elbette Allaha itaatten çıkmaktır. Böyle bir yolla, bir şeyin hayırlı olup olmadığı anlaşılmaz.



Böyle bir yol ile “Rabbim bana emretti”, veya “Rabbim beni yasakladı” demek, şayet “Rab” ile Allah kastedilirse Allaha bir iftira olur, put kastedilirse de cehâlet ve şirk olur.



الْيَوْمَ يَئِسَ الَّذِينَ كَفَرُواْ مِن دِينِكُمْ “Bugün kâfirler dininizden (onu yok etmekten) ümitlerini kestiler.”



“Bugün”
ifadesinden maksat, bizatihi o gün olmayıp şimdiki ve gelecek zamanlardır. Bizâtihi o günün kendisi olduğunu söyleyenler de olmuştur.



Sebeb-i Nüzûl



Bu ayet Hz. Peygamberin Veda haccında, Cum’a günü ikindiden sonra inmiştir. Bu şekilde din tamamlanmış, kâfirler size galip gelmekten veyaburada ve başka ayetlerde bildirilen haram şeyleri sizin helâl sayıp da dininizi ibtal etmelerinden ve dininizden dönmenizden ümitlerini kesmişlerdir.



فَلاَ تَخْشَوْهُمْ “Artık onlardan korkmayın.”



وَاخْشَوْنِ “Benden korkun.”



الْيَوْمَ أَكْمَلْتُ لَكُمْ دِينَكُمْ “Bugün dininizi kemale erdirdim.”



Size nusret vererek ve dininizi diğer bütün dinlere üstün kılarak dininizi kemâle erdirdim.



Dinin kemâle erdirilmesi, inanç esaslarının, dinin usullerinin ve içtihad kanunlarının bildirilmesi şeklinde de olabilir.



وَأَتْمَمْتُ عَلَيْكُمْ نِعْمَتِي “Size olan nimetimi tamamladım.”



Bu,



-Hidayet ve tevfikle,



-Veya dinî kemâle erdirerek,



-Veya Mekkenin fethi ile,



-Veya cahiliye alâmetlerinin kaldırılmasıyla olabilir.



Ayetin bu kısmı, daha önce bildirilen haramlarla alakalıdır. Yani, haram olduğu bildirilen bu şeyler de, dinle alakalı hükümlerdir. Bunların bildirilmesiyle dindeki hükümler tamamlanmış, din kemâlini bulmuştur.



وَرَضِيتُ لَكُمُ الإِسْلاَمَ دِينًا “Ve din olarak size İslâm’ı seçtim.”



فَمَنِ اضْطُرَّ فِي مَخْمَصَةٍ غَيْرَ مُتَجَانِفٍ لِّإِثْمٍ فَإِنَّ اللّهَ غَفُورٌ رَّحِيمٌ “Artık kim şiddetli açlık durumunda zorda kalır, günaha meyletmeksizin (haram etlerden yerse), şüphesiz ki Allah Ğafur –Rahimdir.”



“Şüphesiz ki Allah Ğafur –Rahim’dir.”




İşte, her kim -şiddetli ihtiyaç halinde ve günaha meyletmeksizin- bu haram kılınanlardan yemeye muzdar kalsa, şüphesiz Allah Ğafur –Rahim’dir, onu bağışlar ve ona merhamet eder.



“Fakat talip olmaksızın ve zaruret ölçüsünü aşmaksızın kim bunlardan yemek zorunda kalırsa, şüphesiz Rabbin Ğafur – Rahîm’dir.” (En’am, 145) ayetinde, bu gibi muzdar haller için iki esas getirilir:



1-Bu haram şeylere doğrudan talip olmamak.



2-Zaruret mikdarıyla yetinmek.



Yoksa, mesela lezzet için yese veya ruhsat verilen miktarı aşsa, mes’ul olur.







4- يَسْأَلُونَكَ مَاذَا أُحِلَّ لَهُمْ “Sana, kendilerine nelerin helâl kılındığını soruyorlar.”



Onların sormuş oldukları, kendilerine helâl kılınan yiyeceklerdir. Sanki, haram kılınanlar onlara okunduğunda, nelerin helâl kılındığını sormuşlardır.



قُلْ أُحِلَّ لَكُمُ الطَّيِّبَاتُ “De ki: Size temiz ve hoş olan şeyler helâl kılındı.”



Ayet metnindeki tayyibattan murat, selim fıtratın çirkin görmediği ve tiksinmediği şeylerdir. Bu ifadenin mefhum-u muhalifinden “habis şeylerin” haram kılındığı anlaşılır.[5> Haram olduğu hakkında bir nass veya kıyas olmayanlar, tayyibattan sayılır.



وَمَا عَلَّمْتُم مِّنَ الْجَوَارِحِ مُكَلِّبِينَ تُعَلِّمُونَهُنَّ مِمَّا عَلَّمَكُمُ اللّهُ “Bir de Allah’ın size öğrettiği şeylerle eğitip alıştırdığınız avcı hayvanların tuttuğu (avlar).”



Ayette geçen “cevarih”, köpek ve atmaca gibi avda kullanılan hayvanlardır.



Ayet metnindeki “mükellebîne” ifadesi, eğitim vermeyi ifade eder. Av işinde genelde köpek kullanıldığından, bu kelime de “köpek” anlamına gelen “kelp” kelimesinden türetilmiştir.



Keza, “kelp” kelimesi her yırtıcı hayvan için de kullanılmaktadır. Mesela Hz. Peygamber (asm) Ebu Lehebin oğlu Utbe için beddua ederken “Allahım, kelplerinden bir kelbi ona musallat kıl” demiş, bir arslan onu parçalamıştır.



“Bir de Allah’ın size öğrettiği şeylerle”



Çünkü, onların eğitimi ile ilgili bilgi, Allahın ilhamı iledir. Akıl ile bulunan bazı metotlar, bu ilmin Allahtan olmasına engel değildir. Çünkü, akıl Allahtan bir hediyedir. Sahibinin göndermesiyle av hayvanının gitmesi, “dur” demesiyle durması, çağırmasıyla yönlendirilmesi, avı yakalaması ve yememesi, hep Allahın talimine dayanan şeylerdir.



فَكُلُواْ مِمَّا أَمْسَكْنَ عَلَيْكُمْ “Avcı hayvanların sizin için tuttuklarından yiyin.”



Av hayvanının yemediği avdan yiyin.



Hz. Peygamber Adiy Bin Hateme şöyle der: “Av hayvanı, tuttuğu avdan yerse, sen ondan yeme. Çünkü o avı kendisi için tutmuştur.”



Ekser fıkıh âlimleri bu hadise dayanarak, av hayvanının yediği av etinden yemenin haram olduğunu söylerler.



Bazısı ise şöyle der: Bu şart, av hayvanı olarak kullanılan kuşlarda aranmaz, çünkü bu dereceye gelinceye kadar onları eğitmek çok zordur.



Diğerleri ise, “mutlak manada yememe şartı yoktur. Av hayvanının tuttuğu yenilir” derler.



وَاذْكُرُواْ اسْمَ اللّهِ عَلَيْهِ(Av için salarken) üzerine Allah’ın adını zikredin.”



Yani, “o av hayvanlarını ava salarken Allah adını anarak salın, veya size tutup getirdiklerini Allah adıyla kesin.”



وَاتَّقُواْ اللّهَ Allah’tan korkun.”



إِنَّ اللّهَ سَرِيعُ الْحِسَابِ “Şüphesiz Allah, hesabı çabuk görendir.”







5-
الْيَوْمَ أُحِلَّ لَكُمُ الطَّيِّبَاتُ “Bu gün size temiz ve hoş şeyler helâl kılındı.”



وَطَعَامُ الَّذِينَ أُوتُواْ الْكِتَابَ حِلٌّ لَّكُمْ “Ehl-i kitabın yiyecekleri size helâldir.”



Ehl-i kitabın taamının helâl olması, hem kesilen hayvanların etlerini, hem de diğer yiyecekleri içine alır. Ehl-i kitap ifadesi, Yahudi ve Hristiyanları içine alan genel bir ifadedir.



Ancak Hz. Ali, Beni Tağlib Hristiyanlarını istisna etmiş ve şöyle demiştir: “Onlar Hristiyanlık dini üzere değiller, Hristiyanlıktan içki içmekten başka bir şey almadılar.”



Bu meselede Mecusiler ehl-i kitaptan sayılmazlar. Hz. Peygamber onlarla ilgili şöyle bildirmiştir:



“Onlara ehl-i kitap muamelesi yapın. Ama onların kadınlarıyla evlenmeyin, kestiklerini de yemeyin.”



وَطَعَامُكُمْ حِلُّ لَّهُمْ “Sizin yiyecekleriniz de onlara helâldir.”



Böyle olunca, onlara yedirmenizde, onlara satmanızda bir sorumluluk yoktur. Eğer sizin taamınız onlara haram olsaydı, satmanız da caiz olmazdı.



وَالْمُحْصَنَاتُ مِنَ الْمُؤْمِنَاتِ وَالْمُحْصَنَاتُ مِنَ الَّذِينَ أُوتُواْ الْكِتَابَ مِن قَبْلِكُمْ إِذَا آتَيْتُمُوهُنَّ أُجُورَهُنَّ مُحْصِنِينَ غَيْرَ مُسَافِحِينَ وَلاَ مُتَّخِذِي أَخْدَانٍ “Mü’min kadınlardan muhsanat olanlarla, daha önce kendilerine kitap verilenlerden (Ehl-i kitab’tan) muhsanat olan kadınlar da, kendilerine mehirlerini vermeniz, onlarla evlenip zina etmemeniz ve gizli dost tutmamanız kaydıyla size helâldir.”



Burada “muhsanat” ile ifade edilen kadınlar, “hür kadınlar veya iffetli kadınlar” anlamındadır. Bu özellikte olanlarla evlenmenin nazara verilmesi, daha evlâ olana sevk etmek içindir.



Kitap ehlinden olan kadın, harbî de olsa evlenilebilir. İbnu Abbas ise, “harbî olan ehl-i kitap kadınlarla evlenmek helâl değildir” der.



وَمَن يَكْفُرْ بِالإِيمَانِ فَقَدْ حَبِطَ عَمَلُهُ “Her kim imanı inkâr ederse, ameli boşa gider.”



Burada imandan murat, İslâmın hükümleri ve küfürden murat ise, bunları inkâr etmek ve bunlardan kaçınmaktır.



وَهُوَ فِي الآخِرَةِ مِنَ الْخَاسِرِينَ “Ve o, ahirette ziyana uğrayanlardandır.”








[1> Yani, Kabeye kurban için adanmış hayvanlara engel olmayın, hele hele onlardan kurban olduklarına alamet takılanlara hiç engel olmayın.



[2> Kadınlarla ilgili “… zînetlerini göstermesinler” ifadesi “zînet yerlerini göstermesinler” anlamına geldiği gibi, kurbanlık hayvanlara takılan gerdanlıklara gösterilmesi istenen hürmet, kurbana hürmet edilmesini istemektir.



[3> Mesela, ülkemizde kurbanlık hayvanlara kına sürülür. Birisinin hayvanını çalmak suçtur, günahtır. Ama kınalı bir kurbanlığı çalmak daha büyük bir günahtır.



[4> Çünkü emir, genelde vücup ifade eder. Aslında mubah olan bir şey yasaklanmış ve bir süre sonra “haydi yapın” denilmişse, “artık yapabilirsiniz” manasına gelir. Ama özel durumlarda “mutlaka yapın” şeklinde bir mana da söz konusu olabilir.



[5> Mefhum-u muhalif, bir sözün ters anlamına denilir. Mesela “Allah çalışanı sever” dediğimizde “çalışmayanı ise sevmez” manasına bir işaret vardır.

6- يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ إِذَا قُمْتُمْ إِلَى الصَّلاةِ فاغْسِلُواْ وُجُوهَكُمْ وَأَيْدِيَكُمْ إِلَى الْمَرَافِقِ “Ey iman edenler! Namaza kalktığınız zaman, yüzlerinizi yıkayın ve dirseklere kadar kollarınızı da.”



Namaza kalkmaktan
murat, “namaz kılmayı murat ettiğinizde” demektir. Benzeri bir üslûbu şu ayette görürüz: “Kur’an okuduğun zaman, kovulmuş şeytandan Allah’a sığın.” (Nahl, 98)



Burada veciz ifade etmek için “Kur’an okumaya niyetlendiğinizde önce şeytanın şerrinden Allaha sığınınız” demek yerine “Kur’an okuduğunuzda” denilmiştir. Ayrıca, bu şekilde ifade edilmesinde ibadeti yapmak isteyen kimsenin araya bir şey girmeden hemen onu yapmaya yönelmesi gerektiğine bir tenbih vardır. Öyle ki, ibadetle ilgili fiili, onu irade etmesinden ayrı kalmamalı, iradeyi amel takip etmelidir.



Ayetin zâhiri, namaza kalkan herkes için –velev abdestli de olsa- abdest almayı gerekli kılar. Ama, böyle olmadığı konusunda icma’ vardır. Hz. Peygamberle ilgili şöyle rivayet edilir:



Hz. Peygamber Mekkenin fethi günü bir abdestle beş vakit namaz kılmıştır. Bunun üzerine Hz. Ömer “Ya Rasulllah, daha önce yapmadığınız bir şey yaptınız” deyince, Hz. Peygamber şöyle cevap verir: “Bilerek yaptım.”



Buradaki emrin mendup olduğunu söyleyenler de olmuştur.[1>



Bazıları “başlangıçta her namaz için abdest hükmü vardı, sonra bu neshedildi (hükmü kaldırıldı)” demişlerse de, bu görüş zayıftır. Çünkü Hz. Peygamber şöyle bildirir:



“Maide sûresi en son inen sûredir. Onun için, onda helal olduğu bildirilenleri helâl kabul edin, haram kılınanları da haram sayın.”



“Yüzlerinizi yıkayın.”



Burada emredilen bu azalara su dökmektir. İmam Malik ise, “ovalamak da gerekir” der.



“Ve dirseklere kadar kollarınızı da.”



Ayetin bu kısmı, abdest alırken kolların dirseklere kadar yıkanmasını emreder.



Acaba dirsekler de yıkanacak mıdır? Çoğu fıkıh âlimine göre yıkanması gerekir. Onlar ayete “kollarınızı, dirseklerle beraber yıkayınız” manasını verirler.



Bazı âlimler ise, ayetin lafzında buna bir delâlet olmadığını, dirseklerin de yıkanmasının dıştan bir delille sabit olduğunu söylediler. Bu durumda, dirseklerin de yıkanması en azından ihtiyata daha uygun olarak değerlendirildi.



وَامْسَحُواْ بِرُؤُوسِكُمْ “Başlarınızı meshedin.”



Âlimler, abdestte başın ne kadarının meshedileceği konusunda farklı sonuçlara vardılar. İmam-ı Şafiî, “mesh” tabirini sahih kılacak şekilde bir kaç tele değmesini yeterli buldu. Ebu Hanife ise, “başın dörtte biri meshedilmeli” dedi. O’na göre, Hz. Peygamber (asm) alnın üst kısmına meshederdi. Bu da, yaklaşık başın dörtte biri yapar. İmam-ı Malik, ihtiyat açısından tamamını meshetmek gerekir kanaatine vardı.



وَأَرْجُلَكُمْ إِلَى الْكَعْبَينِ “Topuklara kadar da ayaklarınızı (yıkayın).”



Nâfi, İbnu Amir, Hafs, Kisâî ve Ya’kub “ercülekum” şeklinde mansup okudular. Bu okumada, bu ifade ayetin “yüzünüzü yıkayın” kısmına atfedilmiş olur. Diğerleri ise, ayetin öncesinde yer alan “başlarınızı meshedin” kısmına atfederek “ercülikum” şeklinde okudular. Birinci okuyuşa göre ayakların yıkanması, ikinci okuyuşa göre ise meshedilmesi gerekir.



Birinci okuyuşun delilleri:



-Hz. Peygamberin şâyi olan sünnetinde, abdestte ayaklar yıkanır.



-Sahabe, uygulamalarında abdestte ayaklarını yıkamışlardır.



-Ekser fıkıh âlimleri ayeti böyle anlamışlardır.



-Ayette “topuklara kadar” denilmesi yıkanmasına bir delildir. Meshetmede ise böyle bir tahdid söz konusu olamaz.



وَإِن كُنتُمْ جُنُبًا فَاطَّهَّرُواْ “Eğer cünüp iseniz, iyice yıkanarak temizlenin.”



وَإِن كُنتُم مَّرْضَى أَوْ عَلَى سَفَرٍ أَوْ جَاء أَحَدٌ مَّنكُم مِّنَ الْغَائِطِ أَوْ لاَمَسْتُمُ النِّسَاء فَلَمْ تَجِدُواْ مَاء فَتَيَمَّمُواْ صَعِيدًا طَيِّبًا “Hasta olursanız veya seferde bulunursanız veya biriniz abdest bozmaktan (def-i hacetten) gelir veya kadınlara dokunur (cinsel ilişkide bulunur) da su bulamazsanız, o zaman temiz bir toprağa teyemmüm edin.”



فَامْسَحُواْ بِوُجُوهِكُمْ وَأَيْدِيكُم مِّنْهُ “Onunla yüzlerinizi ve ellerinizi meshedin.”



مَا يُرِيدُ اللّهُ لِيَجْعَلَ عَلَيْكُم مِّنْ حَرَجٍ “Allah, size herhangi bir güçlük çıkarmak istemez.”



وَلَكِن يُرِيدُ لِيُطَهَّرَكُمْ وَلِيُتِمَّ نِعْمَتَهُ عَلَيْكُمْ “Fakat O, sizi tertemiz kılmak ve size olan nimetini tamamlamak ister.”



لَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ “Ola ki şükredersiniz.”



Ayet, maddî kirlerden insanın tertemiz kılınmasını nazara verdiği gibi, günahlardan temiz kılmaya da bir işaret olabilir. Çünkü abdest, günahlara kefarettir, onlardan temizler.



Abdestle ilgili bu ayet, hepsi ikili olmak üzere yedi durumu içine alır.



1-Biri asıl biri de bedel olmak üzere iki taharet.



2-Asıl olan da iki kısımdır: Biri bütün vücudu kuşatır, diğeri kısmî bir temizliktir.



3-Kısmî temizlik olan abdest, fiil itibariyle ya yıkama veya mesh şeklinde olur. Mahal (yer) itibariyle ise mahdud ve gayr-ı mahduttur.



4- Bu iki temizliğin aleti ikidir: Su ve toprak.



5-Bu temizliği gerektiren durum da ikidir: Küçük ve büyük hades.



6-Asıl temizlikten, ona bedel olan meshe cevaz verdiren hâl ikidir: Hastalık ve sefer.



7-Bu temizliklere va’dedilen şey ikidir: Günahların temizlenmesi ve nimetlerin tamamlanması.







7- وَاذْكُرُواْ نِعْمَةَ اللّهِ عَلَيْكُمْ وَمِيثَاقَهُ الَّذِي وَاثَقَكُم بِهِ “Allah’ın üzerinizdeki nimetini ve sizi kendisiyle bağladığı misakını hatırlayın.”



Allahın İslâm ile sizin üzerinizde olan nimetini hatırlayın ki, bu hatırlama size Mün’imi hatırlatsın ve O’na şükür için rağbetinizi uyandırsın.



Ayette bahsedilen misak, Hz. Peygamberin Müslümanlardan aldığı sözdür.



إِذْ قُلْتُمْ سَمِعْنَا وَأَطَعْنَا “Çünkü “işittik ve itaat ettik” demiştiniz.”



Müslümanlar hem kolay hem zor günde, hem hoşlandıkları hem de nefislerine zor gelen hâllerde peygamberi dinleyip itaat edecekleri hususunda biat ettiler.



Ayet, Akabe veya Rıdvan biatına işaret de olabilir.



وَاتَّقُواْ اللّهَ “Allah’tan korkun!”



O’nun nimetini unutmak, misakını bozmak hususunda Allahtan korkun.



إِنَّ اللّهَ عَلِيمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ “Şüphesiz Allah, kalplerde olanı hakkıyla bilendir.”



Allah, kalplerde gizli olanları da bilir, ona göre karşılık verir. Nerede kaldı açıktan işlediklerinizi bilmesin?







8- يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ كُونُواْ قَوَّامِينَ لِلّهِ شُهَدَاء بِالْقِسْطِ “Ey iman edenler! Allah için hakkı titizlikle ayakta tutan, adalet ile şahitlik eden kimseler olun.”



وَلاَ يَجْرِمَنَّكُمْ شَنَآنُ قَوْمٍ عَلَى أَلاَّ تَعْدِلُواْ “Bir kavme olan kininiz, sakın sizi adaletsizliğe itmesin.”



Yani, müşriklere olan şiddetli kininiz, sakın onlar hakkında sizi âdil olmaktan çevirip de helâl olmayan bir takım şeyleri irtikâp etmenize, onlar hakkında haddi aşmanıza yol açmasın. Bu yasaklama, savaşta düşmana müsle yapmak (yani gözünü oymak, kulağını kesmek gibi taşkınlıklar) kadınları ve çocukları öldürmek gibi durumlar, yapılan sözleşmeyi bozmak gibi hâlleri içine alıır.



اعْدِلُواْ “Âdil olun.”



هُوَ أَقْرَبُ لِلتَّقْوَى “Bu, takvaya daha yakındır.”



Kâfirlere bile âdil olunması gerektiği anlaşılınca, mü’minlere karşı âdil olmanın ne kadar önemli olduğu anlaşılır.



وَاتَّقُواْ اللّهَ “Allah’tan korkun!”



Biraz önce “Allahtan korkun!” denilmişti. Burada da aynı emrin gelmesi



-Ya sebebin farklılığındandır. Denildiğine göre birincisi müşriklerle ilgili indi, bu ise Yahudiler hakkında.



-Veya adalete ziyadesiyle ihtimam gösterilmesi ve öfke ateşini söndürmede mübalağa içindir.



إِنَّ اللّهَ خَبِيرٌ بِمَا تَعْمَلُونَ “Şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.”







9-
وَعَدَ اللّهُ الَّذِينَ آمَنُواْ وَعَمِلُواْ الصَّالِحَاتِ لَهُم مَّغْفِرَةٌ وَأَجْرٌ عَظِيمٌ “Allah, iman eden ve salih amel işleyenlere şöyle vaat etmiştir: Onlar için bir mağfiret ve çok büyük bir mükafat vardır.”







10-
وَالَّذِينَ كَفَرُواْ وَكَذَّبُواْ بِآيَاتِنَا أُوْلَئِكَ أَصْحَابُ الْجَحِيمِ “İnkâr edip âyetlerimizi yalanlayanlar ise; işte onlar cehennem ashabıdır.”



Allahu Teâlâ Kur’anda ehl-i iman ve ehl-i küfrü mukayeseli olarak anlatır. Birinin durumunu anlattıktan sonra, diğerinden de bahseder. Bu anlatımda, mü’minlere olan vaadini pekiştirmek ve onların gönüllerini hoş etmek vardır.







11- يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ اذْكُرُواْ نِعْمَتَ اللّهِ عَلَيْكُمْ “Ey iman edenler! Allah’ın size olan nimetini hatırlayın.”



Sebeb-i Nüzûl




Rivayet edilir ki: Müşrikler Hz. Peygamber ve ashabının Asefan’da beraber öğle namazı kılmak üzere kalktıklarını görürler. Namaz bittiğinde müşrikler “neden onlar namazda iken üzerlerine çullanmadık” diye pişman olurlar. İkindi namazında saldırmak üzere planlarını yaparlar. Ama Allahu Teâlânın “korku namazı” ile ilgili ayetleri indirmesiyle tuzakları boşa çıkar.[2>



Ayet, bu olaya işaret etmektedir.



Başka bir rivayette ise şöyle anlatılır:



Hz. Peygamber (asm) yanında dört halife de olduğu halde Kurayza Yahudilerine varır. Amr Bin Ümeyye, müşrik zannederek iki Müslümanı öldürmüştü. Hz. Peygamber, bu iki Müslümanın diyeti için onlardan borç istedi. Kurayza Yahudileri “Ey Ebu’l-Kasım, hele sen otur, önce bir ikramımız olsun, borç kolay iş” dediler. Niyetleri ise, suikastla Hz. Peygamberi öldürmekti. İçlerinden Amr Bin Cahhaş kalktı, büyük bir taşı peygamberin üzerine yuvarlamak istedi. Hz. Cebrail inip onların niyetlerini Hz. Peygambere haber verdi. Bunun üzerine Peygamber kalkıp oradan çıktı.



Bir başka rivayette ise şöyle anlatılır: Hz. Peygamber bir seferde bir yerde konakladı. Silahını da bir ağaca astı. İnsanlar etrafından dağılmışlardı. Derken bir bedevî geldi, kılıcını sıyırarak “Seni benden kim kurtaracak?” dedi. Hz. Peygamber “Allah” dedi. Kılıç, bedevinin elinden yere düştü.



إِذْ هَمَّ قَوْمٌ أَن يَبْسُطُواْ إِلَيْكُمْ أَيْدِيَهُمْ فَكَفَّ أَيْدِيَهُمْ عَنكُمْ “Hani bir topluluk size el uzatmaya yeltenmişti de, O onların ellerini sizden çekmişti.”



وَاتَّقُواْ اللّهَ “Allah’tan korkun!”



وَعَلَى اللّهِ فَلْيَتَوَكَّلِ الْمُؤْمِنُونَ “Mü’minler yalnız Allah’a tevekkül etsinler.”



Çünkü hayrı ulaştırmada ve şerri def etmede Allah kâfi ve vâfidir.








[1> Yani, insan abdestli bile olsa, her namaz için yeniden abdest alması müstahsendir.



[2> İlgili ayet için bkz. Nisa, 102.

12- وَلَقَدْ أَخَذَ اللّهُ مِيثَاقَ بَنِي إِسْرَآئِيلَ “Andolsun, Allah İsrailoğullarından sağlam söz almıştı.”



وَبَعَثْنَا مِنهُمُ اثْنَيْ عَشَرَ نَقِيبًا “Ve onlardan on iki nakib (temsilci) seçmiştik.”



Bu nakipler, kendi kabilelerinin durumlarını kontrol ediyor, onlara sözcü oluyorlardı.



Rivayete göre İsrailoğulları Firavundan kurtulup Mısıra yerleştiklerinde Allahu Teâlâ onlara Şam bölgesindeki Erihaya gitmelerini emretti. Orada Ken’anîlerden güçlü kuvvetli kimseler yaşıyordu.



Allah onlara şöyle bildirdi:



“Ben orayı size vatan olarak yazdım. Haydi oraya varın, oradakilerle savaşın. Ben sizin yardımcınızım.”



Allahu Teâlâ Hz. Musaya her kabileden bu emredilenleri yerine getireceklerine dair bir temsilci almasını emretti. Hz. Musa da onlardan söz aldı, içlerinden temsilciler seçti ve onlarla yola çıktı. Ken’an diyarına yaklaşınca, etrafı kolaçan etmeleri için o temsilcileri gönderdi. Gördüklerini diğer insanlara anlatmalarını ise yasakladı. Onlar, iri insanlar ve büyük bir kuvvet görünce dehşete kapıldılar. Döndüklerinde gördüklerini kavimlerine anlattılar, böylece verdikleri sözü bozdular. Ancak içlerinden Yehuza’nın kabilesinden Kâlib ve Efrayim kabilesinden Yuşa sözlerinde durdu.



وَقَالَ اللّهُ إِنِّي مَعَكُمْ “Allah, şöyle demişti: Şüphesiz ben sizinle beraberim.”



لَئِنْ أَقَمْتُمُ الصَّلاَةَ وَآتَيْتُمُ الزَّكَاةَ وَآمَنتُم بِرُسُلِي وَعَزَّرْتُمُوهُمْ وَأَقْرَضْتُمُ اللّهَ قَرْضًا حَسَنًا لَّأُكَفِّرَنَّ عَنكُمْ سَيِّئَاتِكُمْ “Andolsun eğer namazı kılar, zekâtı verir ve elçilerime inanır, onları desteklerseniz, (fakirlere yardımda bulunarak) Allah’a güzel bir borç verirseniz, elbette sizin kötülüklerinizi örterim.”



وَلأُدْخِلَنَّكُمْ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِن تَحْتِهَا الأَنْهَارُ “Ve sizi, altlarından ırmaklar akan cennetlere koyarım.”



فَمَن كَفَرَ بَعْدَ ذَلِكَ مِنكُمْ فَقَدْ ضَلَّ سَوَاء السَّبِيلِ “Ama bundan sonra sizden kim inkâr ederse, mutlaka o, dümdüz yoldan sapmıştır.”



Bu kadar delilleri gördükten sonra her kim inkâra saparsa, daha önce inkâr edenlerin hilafına hiç şüphe olmayacak ve bir özür kalmayacak şekilde yoldan çıkmış olur. Çünkü önceki durumlarda, inkâr eden bir kimsenin bazı şüpheleri kalması mümkündür ve bu kimse için bir mazeret tevehhüm edilebilir.







13- فَبِمَا نَقْضِهِم مِّيثَاقَهُمْ لَعنَّاهُمْ “Ama verdikleri sözü bozdukları için onları lanetledik.”



Onların lanetlenmesi,




-Allahın rahmetinden uzak kılınmaları,



-Hayvan şekline çevrilmeleri,



-Cizye ödemeye mahkûm edilmeleri gibi durumlardır.



وَجَعَلْنَا قُلُوبَهُمْ قَاسِيَةً “Ve kalplerini kaskatı kıldık.”



Kalpleri öyle katı, öyle katı oldu ki İlâhi ayetler ve uyarılar o kalplere etki etmez oldu.



يُحَرِّفُونَ الْكَلِمَ عَن مَّوَاضِعِهِ “Kelimeleri yerlerinden tahrif ediyorlar.”



Ayetin bu kısmı, kalplerinin kasvetini beyan eder. Çünkü, Allahın kelâmını değiştirmekten ve O’na iftiradan daha kasvetli bir hâl olamaz.



“Onları lanetledik” ifadesinden hâl de olabilir. Yani, “onlar Allahın kelâmını değiştirir bir hâlde iken, biz onları lanetledik.”



وَنَسُواْ حَظًّا مِّمَّا ذُكِّرُواْ بِهِ “Uyarıldıkları şeyden pay almayı unuttular.”



Unutmuş oldukları bu pay,




-Tevrat olabilir.



-Veya Hz. Peygambere tâbi olmak olabilir. Yani, onlar Tevratı tahrîf ettiler. Kendilerine indirilenden paylarını unuttular, ona nâil olamadılar.



İbnu Mes’ud “Bazan olur, insan bazı günahlar sebebiyle, ilmin bir kısmını unutabilir” der, ardından da şâhit olarak bu ayeti okur.



وَلاَ تَزَالُ تَطَّلِعُ عَلَىَ خَآئِنَةٍ مِّنْهُمْ إِلاَّ قَلِيلاً مِّنْهُمُ “İçlerinden pek azı hariç, daima onlardan hainlik görürsün.”



Yani, hıyanet ve gadr hem onların, hem de onların seleflerinin devam edegelen bir âdetidir.



فَاعْفُ عَنْهُمْ “Yine de onları affet.”



وَاصْفَحْ “Aldırış etme.”



Eğer tevbe eder ve imana gelirlerse veya anlaşma yapıp cizye verirlerse onları bağışla ve kendilerine ilişme.



Ayetin mutlak olup, seyf ayetiyle neshedildiği de söylenmiştir.[1>



إِنَّ اللّهَ يُحِبُّ الْمُحْسِنِينَ “Çünkü Allah, muhsin olanları sever.”



Onları affetmekle ilgili emrin illetini beyan eder ve affetmeye teşvik eder. Ayrıca, “hıyanet içinde olan kâfiri bile affetmek bir iyiliktir, nerde kaldı diğerlerini bağışlamak?” manasına da tenbihte bulunur.







14- وَمِنَ الَّذِينَ قَالُواْ إِنَّا نَصَارَى أَخَذْنَا مِيثَاقَهُمْ “Biz Nasara’yız (Hristiyanız)” diyenlerden de sağlam söz aldık.”



“Biz Nasara’yız” diyenlerden misak aldık” derken onların kendilerine bu ismi verdiklerine, bununla Allahın nusretine mazhar olma iddialarına bir işaret vardır.



فَنَسُواْ حَظًّا مِّمَّا ذُكِّرُواْ بِهِ “Ama uyarıldıkları şeyden pay almayı unuttular.”



فَأَغْرَيْنَا بَيْنَهُمُ الْعَدَاوَةَ وَالْبَغْضَاء إِلَى يَوْمِ الْقِيَامَةِ “Biz de aralarına kıyamet gününe kadar sürecek düşmanlık ve kin saldık.”



Bundan murat, Hristiyanların kendi aralarındaki düşmanlık olabileceği gibi, onlarla Yahudiler arasındaki düşmanlık da olabilir.



وَسَوْفَ يُنَبِّئُهُمُ اللّهُ بِمَا كَانُواْ يَصْنَعُونَ “Sonra Allah, ne yapmakta olduklarını onlara tek tek haber verecek!”







15- يَا أَهْلَ الْكِتَابِ “Ey ehl-i kitap!”



Ehl-i kitap
tan murat, Yahudiler ve Hristiyanlardır. Kitabın çoğul değil tekil gelmesi, onlara verilen kitaplar farklı da olsa, neticede kitap cinsinden olması itibariyledir.



قَدْ جَاءكُمْ رَسُولُنَا “Size elçimiz gelmiştir.”



يُبَيِّنُ لَكُمْ كَثِيرًا مِّمَّا كُنتُمْ تُخْفُونَ مِنَ الْكِتَابِ “O, Kitab’tan gizleyip durduklarınızdan birçoğunu size açıklıyor.”



Onların, kitaptan olan bazı şeyleri gizlemesi,



-Hz. Peygamberin vasıfları,



-Tevrattaki recm ayeti,



-Hz. İsa’nın İncil’de peygamberimizi müjdelemesi gibi durumlardır.



وَيَعْفُو عَن كَثِيرٍ “Bir çoğundan da vazgeçiyor.”



“Birçoğundan da vazgeçiyor.”
ifadesi, onların kitaplarında olup da gizledikleri şeylerle alakalı olup, dinî bir ihtiyaç olmadığından bunlar nazara verilmemiştir.



Veya “Birçoğundan da vazgeçiyor” ifadesi “sizin çoğunuzu affeder, suçundan dolayı hesaba çekmez” manasına da işaret eder.



قَدْ جَاءكُم مِّنَ اللّهِ نُورٌ وَكِتَابٌ مُّبِينٌ “Size Allah’tan bir nur ve apaçık bir kitap gelmiştir.”



Burada “nur” olarak ifade edilen Kur’andır. Çünkü Kur’an, şek ve dalalet karanlıklarını açar, aydınlatır. O, mu’cizeliği aşikâr olan bir kitaptır.



“Nur’dan murat Hz. Peygamberdir” diyen de olmuştur.







16- يَهْدِي بِهِ اللّهُ مَنِ اتَّبَعَ رِضْوَانَهُ سُبُلَ السَّلاَمِ “Allah, rızasına uygun hareket edenleri onunla selamet yollarına iletir.”



Burada “Allah, onunla selamet yollarına iletir” derken zamirin tekil getirilmesi, her ikisinden muradın bir şey olması veya her ikisinin bir hükmünde olmasındandır.



Ayetteki “selâmet yolları”, “azaptan kurtaracak selâmet yolları”, veya “Allahın yolları” anlamındadır.



وَيُخْرِجُهُم مِّنِ الظُّلُمَاتِ إِلَى النُّورِ بِإِذْنِهِ “Onları izniyle karanlıklardan aydınlığa çıkarır.”



Yani, her türlü küfür karanlıklarından İslâm nuruna çıkarır.



وَيَهْدِيهِمْ إِلَى صِرَاطٍ مُّسْتَقِيمٍ “Ve onları bir sırat-ı müstakime sevk eder.”



Sırat-ı müstakim,
Allaha en yakın yoldur.







17- لَّقَدْ كَفَرَ الَّذِينَ قَآلُواْ إِنَّ اللّهَ هُوَ الْمَسِيحُ ابْنُ مَرْيَمَ Andolsun, “Allah, Meryem oğlu Mesih’tir” diyenler kâfir oldular.”



Bunlar, Hz. İsayı Allah ile ittihad etmiş görenlerdir.



Denildi ki: Aslında Hristiyanlardan hiçbir mezhep açıktan “Allah ancak İsa’dır” demedi. Lakin “Allah birdir, ancak İsada lahutilik vardır” demeleri, sonuç itibarıyla “İsa Allahtır” manasını gerektirdiğinden, sözlerinin lazımı onlara nisbet edildi. Bununla cehaletleri ortaya konuldu, inançlarının çirkinliği gösterildi.



قُلْ فَمَن يَمْلِكُ مِنَ اللّهِ شَيْئًا إِنْ أَرَادَ أَن يُهْلِكَ الْمَسِيحَ ابْنَ مَرْيَمَ وَأُمَّهُ وَمَن فِي الأَرْضِ جَمِيعًا “De ki: Şâyet Allah, Meryem oğlu Mesih’i, onun annesini ve yeryüzünde olanların hepsini helak etmek istese, Allah’a karşı kim ne yapabilir?”



Bu ifadelerle, onların akıllarının bozukluğuna delil getirildi. Şöyle ki:



Hz. İsa, diğer varlıklar gibi kendine güç yeter, helâk edilebilir, faniliğe kabildir. Böyle olan biri, elbette ulûhiyetten uzaktır.



وَلِلّهِ مُلْكُ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا “Göklerin, yerin ve bunların arasında bulunan her şeyin hükümranlığı Allah’ındır.”



يَخْلُقُ مَا يَشَاء “Dilediğini yaratır.”



وَاللّهُ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ “Allah, her şeye kadirdir.”



Ayetin bu kısmı, onların Allahın tasarrufu ile ilgili kendilerine arız olabilecek bir şüpheyi ortadan kaldırır.



Yani, Allahu Teâlânın her şeye gücü yeter, gökleri ve yeri yaratması gibi bir asıl olmadan yoktan yaratır.



Veya göklerde ve yerdekileri yaratması gibi bir asıldan yaratır.[2>



Hz. Âdemin ve canlıların çoğunun yaratılması bu türdendir.



Veya Allah bir asıldan o cinsten başka varlık yaratır. Havvayı Hz. Âdemden, Hz. İsa’yı Meryemden yaratması gibi… Bunlardan birinde erkekten dişi, diğerinde ise dişiden erkek yaratmak vardır.[3>



Veya Allah erkek ve dişiden insanlar yaratır. Bahsi geçenler dışında tüm insanların yaratılışı böyledir.







18- وَقَالَتِ الْيَهُودُ وَالنَّصَارَى نَحْنُ أَبْنَاء اللّهِ وَأَحِبَّاؤُهُ “Yahudiler ve Hristiyanlar, “Biz Allah’ın oğulları ve sevgili kullarıyız” dediler.”



“Bir babanın yanında evladı nasıl sevimli ve yakınsa, biz de Hz. Üzeyir ve Hz. Mesih dolayısıyla Allahın oğulları gibiyiz” dediler.



قُلْ فَلِمَ يُعَذِّبُكُم بِذُنُوبِكُم “De ki: Öyleyse (Allah) size neden günahlarınız sebebiyle azap ediyor?”



Şayet bu iddianız doğruysa Allah günahlarınız sebebiyle niye size azap ediyor? Çünkü, bu makamda olan birinin Allahın azabını gerektirecek bir fiil işlememesi gerekir. Hâlbuki Allah size şu dünyada öldürülmeniz, esir edilmeniz, bir kısmınızın hayvana çevrilmesi gibi hallerle azap etmiştir. Ahirette de en azından belli bir süre azap vereceğini siz de itiraf etmektesiniz.



بَلْ أَنتُم بَشَرٌ مِّمَّنْ خَلَقَ “Hayır, siz de O’nun yarattıklarından bir beşersiniz.”



يَغْفِرُ لِمَن يَشَاء وَيُعَذِّبُ مَن يَشَاء (Allah) dilediğini bağışlar, dilediğine azap eder.”



Yani, diğer insanlara nasıl muamele ederse, size de öyle muamele eder. Sizin Allah katında özel bir meziyetiniz yoktur.



وَلِلّهِ مُلْكُ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا “Göklerin, yerin ve bunların arasında bulunanların hükümranlığı Allah’ındır.”



وَإِلَيْهِ الْمَصِيرُ “Dönüş de ancak O’nadır.”



Dolayısıyla iyilik yapanı iyilikle, kötülük yapanı da yaptığı kötülükle ile cezalandırır.







19- يَا أَهْلَ الْكِتَابِ “Ey ehl-i kitap!”



قَدْ جَاءكُمْ رَسُولُنَا يُبَيِّنُ لَكُمْ عَلَى فَتْرَةٍ مِّنَ الرُّسُلِ أَن تَقُولُواْ مَا جَاءنَا مِن بَشِيرٍ وَلاَ نَذِيرٍ “Peygamberlerin arası kesildiği bir sırada, “Bize ne bir müjdeleyici geldi, ne de uyarıcı” demeyesiniz diye, işte size (hakikatı) açıklayan elçimiz geldi.”



فَقَدْ جَاءكُم بَشِيرٌ وَنَذِيرٌ (Evet,) size bir müjdeleyici ve uyarıcı gelmiştir.”



وَاللّهُ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ “Allah, her şeye kadirdir.”



Allah, Hz. Musa ile Hz. İsa dönemleri arasında olduğu gibi, ardı ardına peygamberler göndermeye de kâdirdir. Bu iki peygamber arasında bin yedi yüz sene vardı ve bin peygamber gönderildi.[4>



Ayette, vahyin eserleri ortadan kalktığında peygamberler göndermek sûretiyle Allahın onlara ikramda bulunmasına işaret vardır.












[1> Seyf ayeti, savaşı emreden ayetler için kullanılır. Savaş ayetleri Medine döneminde nazil oldu. Maide sûresinin de en son nazil olan sûre olduğu nazara alınırsa, üstteki ayetin neshedildiğini, yani hükmünün kaldırıldığını söylemek isabetli görülmemektedir. Zaten müellif de “denildi” şeklinde bu görüşe yer vererek zayıflığına dikkat çekmiştir.



[2> Allahın elementleri yaratması yoktan bir yaratmadır. Bu elementlerle değişik varlıklar ve canlılar meydana getirmesi ise, var olandan yeni şeyler yaratmaktır.



[3> Hz. Havvanın Hz. Âdemden yaratılması, mecazi anlamda da olabilir.



[4> Buradaki “bin peygamber gönderildi” ifadesi, çokluktan kinaye de olabilir.

20- وَإِذْ قَالَ مُوسَى لِقَوْمِهِ “Hani Musa kavmine şöyle demişti:”



يَا قَوْمِ اذْكُرُواْ نِعْمَةَ اللّهِ عَلَيْكُمْ “Ey kavmim! Allah’ın size olan nimetini hatırlayın.”



إِذْ جَعَلَ فِيكُمْ أَنبِيَاء “O, içinizden peygamberler çıkardı.”



Allah o nebiler ile sizi irşad etti ve şereflendirdi. Hiçbir ümmete, İsrailoğullarına gönderdiği kadar peygamber göndermedi.



وَجَعَلَكُم مُّلُوكًا “Sizi hükümdarlar yaptı.”



Onlardan pek çok peygamber geldiği gibi, pek çok hükümdar da çıktı. Bu durum Hz. Yahyayı öldürüp Hz. İsa’yı da öldürmeye katî azmettikleri zamana kadar devam etti.



Onların melikler kılınması şu yönden de olabilir: İsrailoğulları Mısırda Kıbtîlerin elinde köleler durumundaydı. Allah onları kurtardı ve kendi kendilerini idare edecek hür kimseler yaptı.



وَآتَاكُم مَّا لَمْ يُؤْتِ أَحَدًا مِّن الْعَالَمِينَ “Ve âlemlerde kimseye vermediğini size verdi.”



Geçmeleri için Kızıl Denizin yarılması, çölde bulutun onlara gölgelik etmesi, kendilerine semadan kudret helvası ve bıldırcın gönderilmesi gibi özel nimetler verdi.



Denildi ki: Ayette, “âlemlerde kimseye vermediğini size verdi” denilirken, kendi devirlerindeki insanlarla mukayese söz konusudur.







21- يَا قَوْمِ ادْخُلُوا الأَرْضَ المُقَدَّسَةَ الَّتِي كَتَبَ اللّهُ لَكُمْ “Ey kavmim! Allah’ın size yazdığı arz-ı mukaddese girin.”



Ayette bahsi geçen arz-ı mukaddes, Kudüstür. Buranın mukaddes olması pek çok peygamberin burada yaşamış olmaları ve mü’minlerin meskeni olması yönüyledir.



Arz-ı Mukaddesin ne olduğu hakkında başka görüşler de vardır. Mesela:



-Tur Dağı ve çevresidir.



-Şam, Filistin ve Ürdün’ün bir kısmıdır.



-Şam bölgesidir.



“Allah’ın size yazdığı”



Allah onu sizin kısmetiniz kıldı.



Veya levh-i mahfuzda orayı size mesken olarak yazdı.



Lakin bu, iman ve itaat şartına bağlıdır. Çünkü isyanlarından sonra oranın kendilerine haram kılındığı belirtilmiştir. (Maide, 26)[1>



وَلاَ تَرْتَدُّوا عَلَى أَدْبَارِكُمْ “Sakın ardınıza dönmeyin.”



Oradaki güçlü-kuvvetli insanlardan korkarak gerisin geriye dönmeyin.



Anlatılır ki, kabile temsilcileri mukaddes topraklara teftiş için gidip döndüklerinde, oradaki insanların güçlü-kuvvetli oluşunu anlatınca, İsrailoğulları ağladılar ve şöyle dediler:



“Keşke Mısırda ölseydik. Haydi, gelin başımıza bir reis seçelim, Mısıra dönelim.”



“Sakın ardınıza dönmeyin” derken, bundan murat, “İsyan ile ve Allaha güvenmemekle dininizden dönmeyin” manası da olabilir.



فَتَنقَلِبُوا خَاسِرِينَ “Yoksa hüsrana uğrayanlar olursunuz.”



Yoksa dünya ve ahiret sevabını kaybedersiniz, dünyada perişan ve ahirette azap içinde olursunuz.







22- قَالُوا يَا مُوسَى إِنَّ فِيهَا قَوْمًا جَبَّارِينَ “Dediler: “Ey Mûsâ! Orada cebbar bir kavim var.”



Cebbar
, dilediğini zorla başkasına yaptırabilen anlamına gelir. İsrailoğulları bu ifadeleriyle, oradaki insanların karşısında durulamaz çok güçlü kimseler olduğunu ifade etmişlerdir.



وَإِنَّا لَن نَّدْخُلَهَا حَتَّىَ يَخْرُجُواْ مِنْهَا “Onlar oradan çıkmadıkça, biz oraya asla girmeyiz.”



فَإِن يَخْرُجُواْ مِنْهَا فَإِنَّا دَاخِلُونَ “Eğer oradan çıkarlarsa, biz de gireriz.”







23-
قَالَ رَجُلاَنِ مِنَ الَّذِينَ يَخَافُونَ أَنْعَمَ اللّهُ عَلَيْهِمَا “Korkanların içinden Allah’ın kendilerine nimet verdiği iki adam şöyle demişti:”



‘İki adam’
dan murat, Kâlib ve Yuşa’dır.



Bu iki adamın, o zorlu kavimden Hz. Musanın dinine giren iki kimse olduğu da söylenir. Bu durumda, “İsrailoğullarının korktuğu kimselerden iki adam” manası anlaşılır.



ادْخُلُواْ عَلَيْهِمُ الْبَابَ “Onların üzerine kapıdan varın.”



Onların beldelerinin kapısına ansızın varın, onları boğazda sıkıştırın, sahraya çıkıp meydan savaşı yapmalarına engel olun.



فَإِذَا دَخَلْتُمُوهُ فَإِنَّكُمْ غَالِبُونَ “Oraya girdiniz mi, muhakkak galip gelirsiniz.”



Onların bunu söylemeleri, Hz. Musa’nın bu sonucu haber vermesi ve “Allah’ın size yazdığı arz-ı mukaddese girin” (Maide, 21) demesinden veya Allahın peygamberlere yardım etmesi şeklindeki sünnetullahı bilmelerinden olabilir.



وَعَلَى اللّهِ فَتَوَكَّلُواْ إِن كُنتُم مُّؤْمِنِينَ “Eğer mü’minler iseniz, yalnızca Allah’a tevekkül edin.”







24-
قَالُواْ يَا مُوسَى إِنَّا لَن نَّدْخُلَهَا أَبَدًا مَّا دَامُواْ فِيهَا “Dediler: Ey Musa! Onlar orada olduğu sürece biz asla oraya girmeyiz.”



فَاذْهَبْ أَنتَ وَرَبُّكَ فَقَاتِلا “Sen ve Rabb’in gidin, savaşın.”



إِنَّا هَاهُنَا قَاعِدُونَ “Biz burada oturacağız.”



Onlar bu sözü Allah ve rasulünü ciddiye almayarak ve Onlara önem vermeyerek söylediler.



“Sen ve Rabbin gidin, savaşın” ifadesi şu anlama da gelebilir: “Sen git ve savaş, Rabbin de sana yardım etsin.”







25- قَالَ رَبِّ إِنِّي لا أَمْلِكُ إِلاَّ نَفْسِي وَأَخِي “Musa dedi: Ya Rabbi! Ben, kendimle kardeşimden başkasına söz geçiremiyorum.”



Hz. Musa, kavminin muhalefetini görüp onlardan ümidini kesince, keder ve hüznünü Allaha şikâyet için böyle dedi. Kardeşi Harundan başka güvenebileceği kimse kalmamıştı. Bahsi geçen iki adam, her ne kadar kendisi gibi düşünmekte ise de, Hz. Musa kavminin sebat etmemesi sebebi ile karşılaştığı zorluklar yüzünden, onlara da tam güven duymadı.



Ben, kendimle kardeşimden başkasına söz geçiremiyorum” ifadesinde, “kardeşim” ifadesi, “din kardeşim” anlamına da gelebilir. Bu durumda, o iki adam da buna dâhil olurlar.



فَافْرُقْ بَيْنَنَا وَبَيْنَ الْقَوْمِ الْفَاسِقِينَ “Artık bizimle bu fâsık kavmin arasını ayır.”



Bize layık olduğumuz güzellikleri ver. Onları da layık oldukları şekilde cezalandır.



Veya, onlarla aramızı uzak kıl, bizi onlarla beraber olmaktan kurtar.







26- قَالَ فَإِنَّهَا مُحَرَّمَةٌ عَلَيْهِمْ أَرْبَعِينَ سَنَةً “Allah dedi: Kırk sene orası onlara haram kılınmıştır.”



يَتِيهُونَ فِي الأَرْضِ “Yeryüzünde şaşkın şaşkın dolaşacaklar.”



İsyanları sebebiyle oraya giremezler, oraya malik olamazlar.



Ayette geçen kırk yıl ifadesi, “orası kendilerine kırk yıl haramdır” şeklinde geçici bir haramlığı ifade edebileceği gibi, “Orası kendilerine haramdır. Kırk yıl çölde şaşkın şaşkın dolaşacaklar” şeklinde mutlak bir haramlığı da bildirebilir.



Şu rivayet, birinci manayı teyid eder: Hz. Musa, bu olaydan sonra kendisiyle beraber olanlarla yürüdü ve Eriha’yı fethetti. Orada, Allahın dilediği kadar kaldı, sonra da vefat etti.



Bir başka rivayete göre ise, Hz. Musa o mukaddes beldeler fethedilmeden çölde vefat etti.



Vefatından önce Hz. Yuşa’nın onların peygamberi olduğunu haber verdi. Allah Hz. Yuşa’ya o zorba insanlarla savaşı emretti. Hz. Yuşa İsrailoğullarını harekete geçirdi, o zorlu insanları yendi ve bütün Şam bölgesi İsrailoğullarının oldu.



Denildi ki: “Onlar orada olduğu sürece biz asla oraya girmeyiz” diyenlerden hiçbiri mukaddes beldelere giremedi. Bunların hepsi çölde helâk olup gitti. Onların evlatları o zorlu kavimle savaştı.



Rivayet edilir ki, onlar kırk yıl boyunca altı fersah mesafe içinde kaldılar. Sabahtan akşama kadar yol almalarına rağmen, aynı yerden dışarı çıkamıyorlardı. Bulut onları güneşten koruyordu. Gece vakti bir nur sütunu çıkıyor, onları aydınlatıyordu. Yemekleri kudret helvası ve bıldırcın eti idi.



Suları, taşımış oldukları bir taştandı. Ekser âlimlerin kanaatine göre, Hz. Musa ve Harun da çölde onlar ile beraberdi. Ancak onlar diğerleri gibi sıkıntı içinde değillerdi. O şartlar altında bulunmaları, derecelerini artırmakta idi. Hz. Musa ve Hz. Harun, çölde öldüler. Önce Hz. Harun öldü, bir yıl sonra da Hz. Musa. Ardından Hz. Yuşa üç ay sonra Erihaya girdi. Kalib ve Yuşa dışında diğer kabile temsilcileri de çölde öldüler.



فَلاَ تَأْسَ عَلَى الْقَوْمِ الْفَاسِقِينَ “Artık o fâsık kavim için üzülme!”



Hitab, Hz. Musayadır. Hz. Musa kavmine beddua edince pişman oldu. Allahu Teâlâ, fıskları sebebiyle onların buna müstehak olduklarını bildirerek Hz. Musayı teselli etti.








[1> İlgili ayette, taşkınlıklarına ceza olarak kırk yıl buranın onlara haram kılındığı anlatılır.

27- وَاتْلُ عَلَيْهِمْ نَبَأَ ابْنَيْ آدَمَ بِالْحَقِّ “Onlara, Âdem’in iki oğlunun haberini gerçek olarak oku.”



Âdemin iki oğlundan murat, Kâbil ve Hâbildir. Allahu Teâlâ Hz. Âdeme onlardan her birini diğerinin ikizi olanla evlendirmeyi emretmiş idi. Kâbil buna kızdı. Çünkü kendi ikizi olan kız kardeşi daha güzeldi. Bunun üzerine Hz. Âdem onlara dedi: “Her biriniz birer kurban takdim edin. Hanginizinki kabul edilirse, o onunla evlenir.”



Her ikisi kurbanlarını sundular. Hâbilinki semadan bir ateş inip kendi kurbanını yakmasıyla kabul edilmiş oldu. Bunun üzerine Kâbil büsbütün kızdı ve yapacağını yaptı.



Denildi ki: Ayette bahsi geçen Âdemin iki oğlu kendi öz evlatları değildir, İsrailoğullarından iki adamdır. Bundan dolayı ayetin devamında “İsrailoğullarına şunu yazdık…” denildi.



إِذْ قَرَّبَا قُرْبَانًا فَتُقُبِّلَ مِن أَحَدِهِمَا وَلَمْ يُتَقَبَّلْ مِنَ الآخَرِ “Hani ikisi de birer kurban sunmuşlardı da, birinden kabul edilmiş, ötekinden kabul edilmemişti.”



Kurban
, Allaha yakınlık için sunulan kurbanlık veya kurbanlık dışında şeylerin ismidir.



Denildi ki: Kâbil çiftçi idi, kurban olarak buğdayın en düşük kalitelisini sundu. Hâbil ise sürü sahibi idi, semiz bir deveyi kurban olarak takdim etti.



قَالَ لَأَقْتُلَنَّكَ (Kurbanı kabul edilmeyen), “Andolsun seni mutlaka öldüreceğim” dedi.”



قَالَ إِنَّمَا يَتَقَبَّلُ اللّهُ مِنَ الْمُتَّقِينَ “Diğeri de, “Allah, ancak takva sahibi olanlardan kabul eder” dedi.”



Yani, “sen takvayı terk ederek nefsanî hareket ettin. Niye beni öldürüyorsun?”



Bunda şöyle bir işaret vardır: Hased eden kimse, kusurundan dolayı mahrum kalacağını görmeli ve haset ettiği kimse hangi şekilde başarılı olmuşsa öyle hareket etmeye çalışmalıdır. Yoksa başarılı kimsenin elindekini ortadan kaldırmaya çalışmak uygun değildir. Çünkü böyle bir hareket kendisine zarar verir, fayda getirmez. Ayrıca, yapılan itaat, ancak takva sahibi mü’minden kabul edilir.







28- لَئِن بَسَطتَ إِلَيَّ يَدَكَ لِتَقْتُلَنِي مَا أَنَاْ بِبَاسِطٍ يَدِيَ إِلَيْكَ لَأَقْتُلَكَ “Andolsun! Beni öldürmek için bana el uzatsan da, ben seni öldürmek için sana el uzatacak değilim.”



إِنِّي أَخَافُ اللّهَ رَبَّ الْعَالَمِينَ “Ben âlemlerin Rabb’i olan Allah’tan korkarım.”



Denildi ki, aslında Hâbil Kâbilden daha güçlü idi, ancak onu öldürmekten çekindi, Allahtan korkarak teslimiyet gösterdi.



Çünkü o zaman henüz mukabele mubah kılınmamıştı.



Veya karşılık vermemesi, daha efdal olanı aramaktan kaynaklanabilir. Hz. Peygamber şöyle der: “Allahın maktûl kulu ol, katil kulu olma.”







29- إِنِّي أُرِيدُ أَن تَبُوءَ بِإِثْمِي وَإِثْمِكَ فَتَكُونَ مِنْ أَصْحَابِ النَّارِ “Ben istiyorum ki, sen benim günahımı da, kendi günahını da yüklenip cehennem ashabından olasın.”



وَذَلِكَ جَزَاء الظَّالِمِينَ “İşte bu, zalimlerin cezasıdır.”



Bu, ona saldırmama gerekçesi olarak ikinci bir sebebi beyandır.



Burada “benim günahımı da, kendi günahını da yüklenip” şeklinde ifade edilen durum, “beni öldürme günahın ve bir de kurbanının kabul edilmemesine sebep olan durum” olabilir.



Belki de Kâbil bu ifadeyle kardeşinin günah ve şekavetini murat etmedi. Bundan maksadı, “eğer bu mutlaka olacaksa, isterim ki yapan sen ol, ben değil” manası olabilir.







30- فَطَوَّعَتْ لَهُ نَفْسُهُ قَتْلَ أَخِيهِ فَقَتَلَهُ “Derken nefsi onu kardeşini öldürmeye itti de onu öldürdü.”



فَأَصْبَحَ مِنَ الْخَاسِرِينَ “Böylece hüsrana düşenlerden oldu.”



Böylece dinen ve dünya itibariyle zarara düşenlerden oldu. Çünkü ömrü boyunca matrud (kovulmuş) ve mahzun bir şekilde yaşadı.



626 b Beydâvî Tefsiri



Hâbili yirmi yaşındayken Hira yokuşunda veya Basrada Mescid-i Azamın olduğu yerde öldürdüğü söylenir.







31- فَبَعَثَ اللّهُ غُرَابًا “Derken Allah bir karga gönderdi.”



يَبْحَثُ فِي الأَرْضِ لِيُرِيَهُ كَيْفَ يُوَارِي سَوْءةَ أَخِيهِ “Karga, ona kardeşinin cesedini nasıl gömeceğini göstermek için toprağı eşeliyordu.”



قَالَ يَا وَيْلَتَا أَعَجَزْتُ أَنْ أَكُونَ مِثْلَ هَذَا الْغُرَابِ فَأُوَارِيَ سَوْءةَ أَخِي “Yazıklar olsun bana, şu karga kadar olup da kardeşimin cesedini gömmekten âciz mi kaldım?” dedi.”



Rivayete göre Kâbil, Hâbili öldürünce onu ne yapacağını bilemedi. Çünkü Hâbil, Âdemin evladından ilk ölen kimse idi. Derken Allah iki karga gönderdi, bunlar birbiriyle dövüştüler, biri diğerini öldürdü. Gagası ve iki ayağıyla çukur kazıp, öldürdüğü kargayı oraya koydu.



فَأَصْبَحَ مِنَ النَّادِمِينَ “Böylece, pişman olanlardan oldu.”



Öldürdüğüne pişman oldu. Çünkü, onu ne yapacağını bilmedi. Rivayete göre uzun süre sırtında taşıdı, kargaya talebe oldu, öldürdüğüne ceza olarak rengi karardı, anne babası ondan teberri etti.



Rivayet edilir ki, kardeşini öldürdüğünde cesedi karardı. Bunun üzerine Hz. Âdem, kardeşi Hâbilden sordu. “Ben onun vekili değilim” diye cevap verdi. Hz. Âdem, “Hayır sen onu öldürdün, bundan dolayı cesedin karardı” dedi ve ondan uzaklaştı. Bundan sonra yüzyıl yaşadı, hiç gülmedi ve yaptığı hiçbir işte başarılı olmadı.







32- مِنْ أَجْلِ ذَلِكَ كَتَبْنَا عَلَى بَنِي إِسْرَائِيلَ “Bundan dolayı İsrailoğullarına (Kitap’ta) şunu yazdık:”



أَنَّهُ مَن قَتَلَ نَفْسًا بِغَيْرِ نَفْسٍ أَوْ فَسَادٍ فِي الأَرْضِ فَكَأَنَّمَا قَتَلَ النَّاسَ جَمِيعًا “Kim bir canı, bir can karşılığı veya yeryüzünde bir bozgunculuk çıkarmak karşılığı olmaksızın öldürürse, sanki bütün insanları öldürmüş gibidir.”



Çünkü kan dökmenin haramlığını çiğnemiş, öldürmek çığrını açmış, insanları buna cür’ete sevk etmiştir.



Veya şu cihetten de bakılabilir: Allahın gadabını ve büyük azabı celbetmede bir kişiyi öldürmekle bütün insanları öldürmek arasında fark yoktur.



وَمَنْ أَحْيَاهَا فَكَأَنَّمَا أَحْيَا النَّاسَ جَمِيعًا “Kim de onu ihya ederse, sanki bütün insanları ihya etmiş gibidir.”



“Canı ihya etmek”
ten murat,



-Affederek birinin hayatta kalmasını sağlamak.



-Onu katlden alıkoyarak yaşamasına sebebiyet vermek.



-Ölüme yol açabilecek bazı sebeplerden kurtarmak gibi durumlardır.



İşte kim bunu yapsa, sanki bütün insanlara böyle yapmış gibidir.



Ayetin bu tarz ifadesinden maksat, haksız yere cana kıymanın ne derece büyük bir cinayet olduğunu ve hayatına sebep olmanın ne kadar önemli olduğunu göstermektir. Bu tarz ifadede, başkasına saldırmaktan korkutmak ve başkasının yaşamasına vesile olmaya teşvik vardır.



وَلَقَدْ جَاء تْهُمْ رُسُلُنَا بِالبَيِّنَاتِ “Andolsun ki, onlara resûllerimiz apaçık deliller (mu’cize ve âyetler) getirdiler.”



ثُمَّ إِنَّ كَثِيرًا مِّنْهُم بَعْدَ ذَلِكَ فِي الأَرْضِ لَمُسْرِفُونَ “Ama onlardan birçoğu bundan sonra da yeryüzünde aşırı gitmektedir.”



Üstte anlatılan Habilin öldürülmesi cinayeti sebebiyle, onlara bu şekilde sert hüküm bildirdik, apaçık ayetlerle peygamberler gönderdik. Böylece hayatı korumaları için, verilen emri te’kid ettik, ahitlerini yeniledik. Ama onların çoğu yeryüzünde katle devam ile aşırı gidiyorlar ve buna aldırmıyorlar.



Bununla, kıssa daha önceki Âdemin iki oğlunun kıssasıyla birleşmiştir.



Ayette, onların aşırılığı “müsrifün” kelimesi ile ifade edilmiştir. İsraf, herhangi bir meselede itidal sınırından uzaklaşmaktır.







33- إِنَّمَا جَزَاء الَّذِينَ يُحَارِبُونَ اللّهَ وَرَسُولَهُ وَيَسْعَوْنَ فِي الأَرْضِ فَسَادًا “Allah’a ve Resûlüne harp açanların ve yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya çalışanların cezası ancak şudur:”



“Allah ve Rasulüne harp açmak”
ile, Allah ve Rasulünün dostları olan Müslümanlar kastedilmiştir. Müslümanlara karşı yapılan harbin, Allah ve Rasulüne harb ilan etmek anlamına geleceği, bu şekilde ifade edilmiştir. Bunda, Müslümanlarla harbin çok büyük bir vebâl olduğuna işaret vardır.



“Harp” kelimesinin aslında başkasından almak vardır. Burada ise harbten murat yol kesmektir. Velev şehirde de olsa çetecilik de buna girer.



أَن يُقَتَّلُواْ “Öldürülmeleri.”



Sadece adam öldürenlerin cezası, asılmadan kısas yoluyla öldürülmeleridir.



أَوْ يُصَلَّبُواْ “Yahut asılmaları.”



Eğer hem çalmış hem de öldürmüşlerse asılarak cezalandırılırlar. Fıkıh âlimleri asılma şeklinde farklı görüşler söylerler. Kimine göre önce öldürülür, sonra asılır. Kimine göre ise diri olarak asılır veya ölünceye kadar mızrak atılır.



أَوْ تُقَطَّعَ أَيْدِيهِمْ وَأَرْجُلُهُم مِّنْ خِلافٍ “Veya ellerinin ve ayaklarının çaprazlama kesilmesi.”



Eğer sadece çalmış, ama öldürmemişlerse sağ elleri ve sol ayakları çapraz olarak kesilir.



أَوْ يُنفَوْاْ مِنَ الأَرْضِ “Veya o yerden sürülmeleridir.”



Eğer sadece tehdit etmişlerse, bir yerde kalıp yerleşmeyecek şekilde bir beldeden başka beldeye sürülür.



Ebu Hanife, sürgünü hapis ile tefsir etmiştir.



Ayetteki “veya” ifadesi, üstteki bu açıklamaya göre tafsil içindir. Yani, suçun durumuna göre farklı ceza uygulanır.



Ancak, “veya” ifadesinin “tahyir” yani bu şıklardan birini seçmede muhayyerlik ifade ettiğini söyleyenler de olmuştur. Bu durumda, idareci olan kimse yol kesen kimselerle ilgili bu cezalardan herhangi birini uygulamada serbesttir.



ذَلِكَ لَهُمْ خِزْيٌ فِي الدُّنْيَا “Bu, dünyada onlar için bir zillettir.”



وَلَهُمْ فِي الآخِرَةِ عَذَابٌ عَظِيمٌ “Ahirette de onlara çok büyük bir azap vardır.”







34-
إِلاَّ الَّذِينَ تَابُواْ مِن قَبْلِ أَن تَقْدِرُواْ عَلَيْهِمْ “Ancak kendilerini yakalamanızdan önce tevbe edenler başka.”



فَاعْلَمُواْ أَنَّ اللّهَ غَفُورٌ رَّحِيمٌ “Bilin ki Allah, Ğafur – Rahîm’dir.”



Ayetteki istisna Allahın hakkı ile alakalıdır. Devamında “Bilin ki Allah, Ğafur – Rahîm’dir” denilmesi buna delâlet eder. Ama kısas olarak öldürülmesine gelince, tevbe etmesi ile bunun cevazı değil, vücubu sakıt olur.



Ayette tevbenin onların yakalanmalarından önce ile kayıtlanması, yakalandıktan sonra tevbe etseler bile had cezasının düşmediğine delâlet eder. Ancak Allah hakkı olan azap düşebilir.



Ayet, Müslüman eşkıya hakkındadır. Çünkü müşrik birisi yakalanmadan önce veya sonra tevbe etse, cezası kaldırılabilir.







35- يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ اتَّقُواْ اللّهَ “Ey iman edenler! Allah’tan korkun!”



وَابْتَغُواْ إِلَيهِ الْوَسِيلَةَ “O’na vesile arayın.”



Yani, Allaha itaat etmek, günahları terk etmek gibi O’ndan sevap elde etmeye ve O’na kurbiyete vesile olan şeyler yapın.



Hadiste şöyle bildirilir: “Vesile, cennette bir mertebedir.”



وَجَاهِدُواْ فِي سَبِيلِهِ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ “Ve O’nun yolunda cihad edin, ola ki kurtuluşa eresiniz.”



Görülen ve görülmeyen Allah düşmanlarına karşı cihad edin.







36- إِنَّ الَّذِينَ كَفَرُواْ لَوْ أَنَّ لَهُم مَّا فِي الأَرْضِ جَمِيعًا وَمِثْلَهُ مَعَهُ لِيَفْتَدُواْ بِهِ مِنْ عَذَابِ يَوْمِ الْقِيَامَةِ مَا تُقُبِّلَ مِنْهُمْ “Yeryüzünde olanların tamamı ve bir o kadarı daha kâfirlerin olsa, kıyamet gününün azabından kurtulmak için hepsini fidye olarak verseler yine onlardan kabul edilmez.”



وَلَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ “Onlara elem dolu bir azap vardır.”



Ayet, azabın onlar için kaçınılmaz olduğunu anlatan bir temsildir. Ve onlar için bu azaptan bir kurtuluş yolu yoktur.







37- يُرِيدُونَ أَن يَخْرُجُواْ مِنَ النَّارِ “Cehennem ateşinden çıkmak isterler.”



وَمَا هُم بِخَارِجِينَ مِنْهَا “Ama oradan çıkacak değillerdir.”



وَلَهُمْ عَذَابٌ مُّقِيمٌ “Onlar için devamlı bir azap vardır.”







38-
وَالسَّارِقُ وَالسَّارِقَةُ فَاقْطَعُواْ أَيْدِيَهُمَا جَزَاء بِمَا كَسَبَا نَكَالاً مِّنَ اللّهِ “Yaptıklarına bir ceza ve Allah’tan caydırıcı bir müeyyide olmak üzere, hırsız erkek ile hırsız kadının ellerini kesin.”



وَاللّهُ عَزِيزٌ حَكِيمٌ “Allah, Azîz’dir – Hakîm’dir.”



Müberrede göre, ayetteki “fe” harfi sebebiyet bildiren bir şart manasını tazammun ettiği için, habere dahil olmuştur. Yani, “o kimse ki hırsızlık yaptı… Siz de hırsızlığı sebebiyle ellerini kesin.”



Hırsızlık, başkasının malını gizlice almaktır. El kesme cezasının uygulanması için, korunmuş bir mal olma şartı vardır. Ayrıca, kıymet itibariyle de en az dört dinar değeri olmalıdır.



Hz. Peygamber şöyle bildirir:



“El kesme, dört dinar ve üstündeki meblağlar içindir.”



Ulema, bu konuda gelen hadisler sebebiyle bu meselede farklı görüşlere sahiptir. “Şerhu’l-Mesabih” isimli eserde bu konuyu ayrıntılarıyla ele aldım.[1>



Ayette belirtilen el, sağ eldir. İbnu Mes’udun “onların sağ ellerini kesin” şeklindeki kıraati bunu teyid eder.



Ayette “el” anlamındaki “yed” kelimesi aslında omuza kadar kolu da içine alır. Bundan dolayı Harici mezhebi, omuzdan kesilmesi gerektiğini savunur. Cumhur yani âlimlerin ekserisi ise, bundan muradın sadece el olduğunu kabul eder. Çünkü Hz. Peygambere hırsız getirildiğinde, sağ elinin kesilmesini emretmiştir.







39- فَمَن تَابَ مِن بَعْدِ ظُلْمِهِ وَأَصْلَحَ فَإِنَّ اللّهَ يَتُوبُ عَلَيْهِ “Her kim zulmünün arkasından tevbe edip durumunu düzeltirse, şüphesiz Allah onun tevbesini kabul eder.”



إِنَّ اللّهَ غَفُورٌ رَّحِيمٌ “Çünkü Allah, Ğafur – Rahîm’dir.”



Her kim hırsızlık suçu işledikten sonra tevbe eder, suçu gerektiren durumlardan hassasiyetle kaçınır ve bir daha o suça dönmemeye kesin kararlı olursa, Allah onun tevbesini kabul eder, ahirette bu suçtan dolayı ceza vermez. Dünyada el kesilme cezası ise, ekser fıkıh âlimlerine göre uygulanır. Çünkü onda, malı çalınanın hakkı vardır.







40- أَلَمْ تَعْلَمْ أَنَّ اللّهَ لَهُ مُلْكُ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ “Bilmedin mi, göklerin ve yerin hükümranlığı Allah’ındır.”



يُعَذِّبُ مَن يَشَاء “O, dilediğine azap eder.”



وَيَغْفِرُ لِمَن يَشَاء “Dilediğini de bağışlar.”



وَاللّهُ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ “Allah, her şeye kadirdir.”


[1> Bu, Beğavî’nin hadise dair Mesâbîhu’s-Sünne adlı eserinin şerhidir.

41- يَا أَيُّهَا الرَّسُولُ “Ey peygamber!”



لاَ يَحْزُنكَ الَّذِينَ يُسَارِعُونَ فِي الْكُفْرِ “Küfürde yarışanlar seni üzmesin.”



مِنَ الَّذِينَ قَالُواْ آمَنَّا بِأَفْوَاهِهِمْ “Onlar ağızlarıyla ‘iman ettik’ dediler.”



وَلَمْ تُؤْمِن قُلُوبُهُمْ “Hâlbuki kalpleri iman etmedi.”



Ayet, münafıklar hakkındadır.



Ayette و “ve” (vav harfi) hem hâl, hem de atıf olabilir.



Hâl olduğunda “Onların kalbi iman etmediği halde, ağızlarıyla “iman ettik” dediler manası anlaşılır.



Atıf olduğunda ise, mana şöyle olur: “Onlar ağızlarıyla iman ettik” dediler ve kalpleri ise iman etmedi.”



وَمِنَ الَّذِينَ هِادُواْ “Bir de Yahudilerden (şöyle olanlar seni üzmesin).”



سَمَّاعُونَ لِلْكَذِبِ “Onlar hep yalana kulak verirler.”



Yahudilerden olduğu bildirilen bu kimseler “Yalana kulak veren kimselerdir.” Yani, Yahudi din bilginlerinin yalan yanlış haberlerini duymaya, kabul etmeye müheyyadırlar.



Şu anlam da verilebilir: “Onlar sana, seni yalanlamak için kulak veren kimselerdir.”



سَمَّاعُونَ لِقَوْمٍ آخَرِينَ لَمْ يَأْتُوكَ “Onlar, sana gelmeyen başka bir topluluk için kulak verirler.”



Burada kulak verme durumları, üstte belirtilen her iki durum için de düşünülebilir. Yani, onlar “Sana gelmeyen kimselerin sözlerini kabul ederek dinlerler.”



Veya “Senin sözlerini, sana gelmeyen kimselere ulaştırmak için dinlerler”, yani casusluk yaparlar.



يُحَرِّفُونَ الْكَلِمَ مِن بَعْدِ مَوَاضِعِهِ “Kelimeleri vaz olundukları yerlerinden tahrif ederler.”



Allahın kelâmını, vaz olunduğu yerlerden saptırırlar.



Bu, iki şekilde olur:



1-Lafızda



2-Manada.



Lafızda tahrif, ya ihmal (yani aslında var olanı yazmamak) veya yerlerini değiştirmekle olur.



Manada tahrif ise, murat edilenden başka manaya hamletmek veya olmayacak yerde kullanmakla gerçekleşir.



Bu cümle, üstte bahsi geçen kavmin bir başka sıfatı olabileceği gibi, o kulak veren kimselerin sıfatı da olabilir.



يَقُولُونَ إِنْ أُوتِيتُمْ هَذَا فَخُذُوهُ وَإِن لَّمْ تُؤْتَوْهُ فَاحْذَرُواْ “Eğer size şu hüküm verilirse alın, verilmezse sakının” derler.”



Yani, bu tahrif edilmiş olanı kabul edin ve onunla amel edin. Ama Muhammed buna ters bir fetva size verirse, onun verdiği fetvayı kabulden sakının.



Sebeb-i Nüzûl



Rivayete göre, Hayber Yahudilerinin önde gelenlerinden bir erkek, yine önde gelen itibarlı bir kadın ile zina yaptı. İkisi de evli idiler. Tevrata göre recmedilmeleri gerekirken, bunu uygulamak istemediler. Hz. Peygambere sormaları için, bir kafile içinde ikisini Beni Kurayza’ya gönderdiler ve şöyle dediler: “Eğer Muhammed size sopa (celd) veya tahmim (yüz karartma) cezası emrederse kabul edin. Şayet recim ile emrederse kabul etmeyin.”



Hz. Peygamber recmi emretti, onlar da kabule yanaşmadı. Bunun üzerine Hz. Peygamber İbnu Suriya’yı kendisiyle onlar arasında hakem seçti. Ona şöyle dedi:



“Hz. Musa için denizi yaran, üzerinize Tur dağını kaldıran, Firavun hanedanını suda boğan, size Kitabı indirip onda helâli ve haramı beyan eden Allah hakkı için söyle! Kitap’ta evli kişinin recmi var mı, yok mu?”



İbnu Suriya “evet var” deyince Yahudiler üzerine atladılar. İbnu Suriya şöyle diyerek kendini savundu: “Yalan söyleseydim üzerimize azap iner diye korktum.”



Durum anlaşılınca, zina eden bu iki kişi Mescid-i Nebevinin kapısı yanında recmedildiler.



وَمَن يُرِدِ اللّهُ فِتْنَتَهُ فَلَن تَمْلِكَ لَهُ مِنَ اللّهِ شَيْئًا “Allah birini şaşırtmak isterse, sen onun için Allah’a karşı hiçbir şey yapamazsın.”



Allah kimi yoldan çıkarmayı ve zelil kılmayı dilerse, onun defi için Allahtan bir şeye güç yetiremezsin.



أُوْلَئِكَ الَّذِينَ لَمْ يُرِدِ اللّهُ أَن يُطَهِّرَ قُلُوبَهُمْ “Onlar öyle kimselerdir ki, Allah, onların kalplerini temizlemek istememiştir.”



Gördüğün gibi, âyetin bu kısmı Mu’tezilenin görüşünün fesadına açık bir delildir.[1>



لَهُمْ فِي الدُّنْيَا خِزْيٌ “Onlar için dünyada rezillik vardır.”



Cizye ödemeye mahkûm edilmeleri ve mü’minlerden korkmaları gibi durumlar, bu ilâhî hükmü gösterir.



وَلَهُمْ فِي الآخِرَةِ عَذَابٌ عَظِيمٌ “Onlar için ahirette ise çok büyük bir azap vardır.”



Ahiretteki azapları, ebedi cehennemdir.



Ayette bildirilen bu dünyevî ve uhrevî cezalar, kıssası anlatılan Yahudilerle ilgili olduğu gibi, hemen öncesinde bahsedilen münafıkları da şümulüne alabilir.







42- سَمَّاعُونَ لِلْكَذِبِ “Onlar hep yalana kulak verirler.”



أَكَّالُونَ لِلسُّحْتِ “Ve çokça haram yerler.”



Onlar, rüşvet gibi haram şeyler yerler.



فَإِن جَآؤُوكَ فَاحْكُم بَيْنَهُم “Eğer sana gelirlerse aralarında hüküm ver.”



أَوْ أَعْرِضْ عَنْهُمْ “Veya onlardan yüz çevir.”



Onların, aralarında hüküm vermesi için Hz. Peygambere müracaatları durumunda, Cenab-ı Hak peygamberini muhayyer bıraktı.



İsterse aralarında hükmeder, isterse de yüz çevirir. Bundan dolayı şöyledenilmiştir: “Ehl-i kitaptan iki kişi hâkime müracaat etse, hüküm vermesi gerekmez.”



Bu, İmam-ı Şafiînin görüşüdür.



En doğru olan, davacı – davalı şeklinde geldiklerinde veya bunlardan biri zimmî olduğunda, aralarında hüküm vermektir. Çünkü biz onları himaye etmeyi ve kendilerinden zulmü def etmeyi kabul ettik. Ayet, ehl-i zimmet ile ilgili değildir.



İmam-ı Azama göre ise, ehl-i kitabın müracaatı durumunda onlar arasında hüküm vermek lâzımdır.



وَإِن تُعْرِضْ عَنْهُمْ فَلَن يَضُرُّوكَ شَيْئًا “Eğer onlardan yüz çevirirsen, sana hiçbir zarar veremezler.”



وَإِنْ حَكَمْتَ فَاحْكُم بَيْنَهُمْ بِالْقِسْطِ “Eğer aralarında hükmedersen aralarında adaletle hüküm ver.”



إِنَّ اللّهَ يُحِبُّ الْمُقْسِطِينَ “Şüphesiz Allah, adaletli davrananları sever.”







43-
وَكَيْفَ يُحَكِّمُونَكَ وَعِندَهُمُ التَّوْرَاةُ فِيهَا حُكْمُ اللّهِ “Yanlarında içinde Allah’ın hükmü bulunan Tevrat varken nasıl oluyor da seni hakem yapıyorlar?”



Ayet, Hz. Peygambere inanmayanların Onu hakem seçmelerindeki hayret verici duruma dikkat çeker. Hâlbuki kendi yanlarında bulunan Kitapta, meselenin hükmü bulunmaktadır.



Ayette ayrıca şuna bir tenbih vardır:



Onlar, Hz. Peygamberi hakem kabul etmekle hakkı öğrenmeyi ve Allahın hükmünü uygulamayı kastetmediler. Aksine, her ne kadar kendi kabullerince Allahın hükmü olmasa da, daha ehven olanı talep ettiler.



ثُمَّ يَتَوَلَّوْنَ مِن بَعْدِ ذَلِكَ “Sonra, bunun ardından verdiğin hükümden yüz çeviriyorlar?”



Seni hakem yaptıktan sonra ise, kendi kitaplarındakine uygun olan senin hükmünden yüz çeviriyorlar.



وَمَا أُوْلَئِكَ بِالْمُؤْمِنِينَ “İşte onlar asla mü’min değillerdir.”



Bunlar bu şekilde yüz çevirmeleri sebebiyle ne kendi kitaplarına inanmışlardır, ne de ona muvafık olana… Keza, Sana da, ona da inanmamışlardır.







44- إِنَّا أَنزَلْنَا التَّوْرَاةَ “Şüphesiz Tevrat’ı biz indirdik.”



فِيهَا هُدًى وَنُورٌ “Onda bir hidayet ve bir nur vardır.”



يَحْكُمُ بِهَا النَّبِيُّونَ الَّذِينَ أَسْلَمُواْ لِلَّذِينَ هَادُواْ “Allah’a teslim olmuş nebiler, onunla Yahudilere hüküm verirlerdi.”



Tevrat, hakka sevkeder, mübhem – kapalı olan hükümleri izhar eder. İsrailoğullarının peygamberleri onunla hükmederler. Hatta “neshedilmediği sürece bizden öncekilerin şeriatı bizim de şeriatımızdır” dersek, ayet Hz. Musa ve O’ndan sonra gelenleri şümulüne alır. Bizden öncekilerin şeriatını bizim de şeriatımız olarak görenler bu ayetten delil getirmişlerdir.



“Allah’a teslim olmuş”



Ayetin bu kısmı, nebileri medih babında getirilmiş bir sıfattır. Yani, o nebiler, hakka teslim olmuş kimselerdir.



Ayrıca bu ibarede Yahudilere bir tariz de vardır. Çünkü onlar peygamberlerin dininden ve onlara uymaktan çok gerilerde kalmışlardır.



“Yahudilere hüküm verirlerdi.”



Yani, Tevratın indirilmesi Yahudiler içindir. Bu ibare, Tevratla hükmeden nebilerle alakalı da düşünülebilir. Yani, onlar Yahudilere Tevrata göre hükmederler.



وَالرَّبَّانِيُّونَ وَالأَحْبَارُ “Kendilerini Rabb’e adamış kimseler ile âlimler de.”



Bunlar, peygamberlerinin yolundan giden zâhid ve âlim kimselerdir.



بِمَا اسْتُحْفِظُواْ مِن كِتَابِ اللّهِ “Çünkü bunlar Allah’ın kitabını korumakla görevlendirilmişlerdi.”



Allah, bu bahsi geçen zâtlara, Kitabını zâyi olmaktan ve tahriften koruma görevi verdi.



وَكَانُواْ عَلَيْهِ شُهَدَاء “Onlar ona (Tevrat’a) şahit idiler.”



Onlar da Allahın kitabını kollayıp gözlediler, onu tağyire terk etmediler.



Sebeb-i nüzul itibariyle bakıldığında, İbnu Suriya gibi ondaki gizli hükümleri beyan etmelerine bir işarettir.



فَلاَ تَخْشَوُاْ النَّاسَ وَاخْشَوْنِ “Şu hâlde, insanlardan korkmayın, benden korkun.”



Ayetin bu kısmı, hükmederken Allahtan başkasından korkmaktan veya bir zalim korkusu veya bir büyük endişesi ile müdahenede bulunmaktan hükümran olanları sakındırır.



وَلاَ تَشْتَرُواْ بِآيَاتِي ثَمَنًا قَلِيلاً “Ve âyetlerimi az bir menfaat karşılığında satmayın.”



İndirmiş olduğum hükümleri, rüşvet ve makam gibi kıymetsiz şeylerle değiştirmeyin.



وَمَن لَّمْ يَحْكُم بِمَا أَنزَلَ اللّهُ فَأُوْلَئِكَ هُمُ الْكَافِرُونَ “Kim Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse, işte onlar kâfirlerin ta kendileridir.”



Kim küçümseyerek ve inkâr ile Allahın indirdikleriyle hükmetmezse, küçümsemeleri ve inatla Allahın indirdiğinden farklı hüküm vermeleri sebebiyle, kâfirlerin ta kendileri olurlar. Bundan dolayı Allahu Teâlâ onları “kâfirler, zâlimler ve fâsıklar” olarak niteledi.[2>



Onların küfrü
, inkâr etmelerinden; zulümleri, Allahının indirdiğinin tersiyle hükmetmelerinden, fıskları ise, İlâhi hükümden çıkmalarındandır.



Bu üç sıfatın, onların her birine uygun bir hükümden kaçınmak itibarıyla olması da mümkündür.[3>



Veya bu üç hüküm, bazılarının dediği gibi her biri bir taifeye bakar. Mesela, buradaki “İşte onlar kâfirlerin ta kendileridir” ifadesi, Müslümanlara olan hitabla bitişik olması yönünden Müslümanlara yöneliktir. “İşte onlar zâlimlerin ta kendileridir” ifadesi Yahudilere bakar. “İşte onlar fasıkların ta kendileridir” ifadesi Hristiyanlara bakar.







45- وَكَتَبْنَا عَلَيْهِمْ فِيهَا “Onda (Tevrat’ta) kendilerine şunu yazdık:”



أَنَّ النَّفْسَ بِالنَّفْسِ وَالْعَيْنَ بِالْعَيْنِ وَالأَنفَ بِالأَنفِ وَالأُذُنَ بِالأُذُنِ وَالسِّنَّ بِالسِّنِّ “Cana can, göze göz, buruna burun, kulağa kulak, dişe diş kısas edilir.”



Cana mukabil can alınır. Göz çıkaranın gözü çıkarılır. Burun kıranın burnu kırılır. Kulak koparanın kulağı koparılır. Diş kıranın dişi sökülür.



وَالْجُرُوحَ قِصَاصٌ “Yaralar da kısasa tabidir.”



Burada, tafsilden sonra icmâl vardır.[4>



فَمَن تَصَدَّقَ بِهِ فَهُوَ كَفَّارَةٌ لَّهُ “Bununla beraber kim kısas hakkını bağışlarsa, bu kendisi için keffaret olur.”



Kim, cezaya müstehak olanı affederse, bu onun için günahlarına kefaret olur.



İfade şöyle de anlaşılabilir: Kim cezaya müstehak olanı affederse, bu affetmek o suçlu için bir kefaret olur, ayrıca cezalandırılmaz.



وَمَن لَّمْ يَحْكُم بِمَا أنزَلَ اللّهُ فَأُوْلَئِكَ هُمُ الظَّالِمُونَ “Kim Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse, işte onlar zalimlerin ta kendileridir.”







46-
وَقَفَّيْنَا عَلَى آثَارِهِم بِعَيسَى ابْنِ مَرْيَمَ مُصَدِّقًا لِّمَا بَيْنَ يَدَيْهِ مِنَ التَّوْرَاةِ “Onların (peygamberlerin) izleri üzere, önündeki Tevrat’ı doğrulayıcı olarak Meryem oğlu İsa’yı gönderdik.”



وَآتَيْنَاهُ الإِنجِيلَ “Ona İncil’i verdik.”



فِيهِ هُدًى وَنُورٌ “Onda hidayet ve nur vardır.”



وَمُصَدِّقًا لِّمَا بَيْنَ يَدَيْهِ مِنَ التَّوْرَاةِ “O, önündeki Tevrat’ı doğrular.”



وَهُدًى وَمَوْعِظَةً لِّلْمُتَّقِينَ “Ve müttakiler için bir rehber ve bir öğüttür.”







47-
وَلْيَحْكُمْ أَهْلُ الإِنجِيلِ بِمَا أَنزَلَ اللّهُ فِيهِ “İncil ehli, Allah’ın onda indirdikleriyle hükmetsinler.”



وَمَن لَّمْ يَحْكُم بِمَا أَنزَلَ اللّهُ فَأُوْلَئِكَ هُمُ الْفَاسِقُونَ “Kim Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse, işte onlar fasıkların ta kendileridir.”



Ayet, İncilin bir takım hükümleri müştemil olduğuna, Yahudiliğin Hz. İsanın gönderilmesiyle neshedildiğine ve Hristiyanlığın müstakil bir şeriat olduğuna delâlet eder.



Bazılarının ayete “İncil ehli, Allahın onda yani Tevratta indirdiğiyle hükmetsin” şeklinde zamiri Tevrata göndermeleri, ayetin zâhirine aykırıdır.







48- وَأَنزَلْنَا إِلَيْكَ الْكِتَابَ بِالْحَقِّ مُصَدِّقًا لِّمَا بَيْنَ يَدَيْهِ مِنَ الْكِتَابِ وَمُهَيْمِنًا عَلَيْهِ “Sana da hak ile Kitabı (Kur’an’ı) önündeki kitapları doğrulayıcı, onları gözetici olarak indirdik.”



Kur’an, diğer semâvî kitaplara bir koruyucu olarak gönderilmiştir, onları değişiklikten korur, onların sıhhatine şahitlik eder.



فَاحْكُم بَيْنَهُم بِمَا أَنزَلَ اللّهُ “Öyleyse, onlar arasında Allah’ın indirdiği ile hükmet.”



وَلاَ تَتَّبِعْ أَهْوَاءهُمْ عَمَّا جَاءكَ مِنَ الْحَقِّ “Ve sana gelen haktan ayrılıp da onların hevâ’larına uyma.”



لِكُلٍّ جَعَلْنَا مِنكُمْ شِرْعَةً وَمِنْهَاجًا “Sizden her biriniz için bir şeriat ve bir yol kıldık.”



Şir’a
kelimesi şerîattır, şerîat ise “suya giden yol” demektir. Allahın dini bu ifade ile bir âb-ı hayat kaynağına benzetilmiştir. Çünkü Allahın dini, ebedi hayata sebep olan bir yoldur.



Ayetteki “minhac” kelimesi “dindeki açık yol, metot” anlamındadır.



Bu ayetle “önceki şeriatlarla ibadet etmeyiz” manasına istidlalde bulunanlar olmuştur.



وَلَوْ شَاء اللّهُ لَجَعَلَكُمْ أُمَّةً وَاحِدَةً “Şayet Allah dileseydi, elbette sizi bir tek ümmet yapardı.”



Şayet Allah dileseydi herhangi bir nesh ve değişiklik yapmadan, bütün asırlardaki bütün insanları bir din üzerinde ittifak eden bir topluluk yapardı.



وَلَكِن لِّيَبْلُوَكُمْ فِي مَآ آتَاكُم “Fakat size verdiklerinde sizi denemek ister.”



Lakin Allah, her asra ve her devre uygun çeşitli şeriatlarla insanları imtihana tâbi tutar. Bu imtihanla onlara gönderdiği dine göre amel edip etmediklerini, haktan sapıp sapmadıklarını, amelde noksan olup olmadıklarını ortaya koyar.



فَاسْتَبِقُوا الخَيْرَاتِ “Öyle ise hayırlı işlerde birbirinizle yarışın.”



إِلَى الله مَرْجِعُكُمْ جَمِيعًا “Hepinizin dönüşü Allah’adır.”



Bu ifadede hayırda yarışmak hükmünün illetini göstermek, buna koşuşanlara vaad ve geri kalanlara da tehdid vardır.[5>



فَيُنَبِّئُكُم بِمَا كُنتُمْ فِيهِ تَخْتَلِفُونَ “O, anlaşmazlığa düşmüş olduğunuz şeyleri size tek tek haber verir.”



Allah, herkesin yaptığına göre karşılık vererek, hak ve batıl yolda olanı, amel edenle ihmali olanı ayırır.







49- وَأَنِ احْكُم بَيْنَهُم بِمَآ أَنزَلَ اللّهُ “Ve aralarında, Allah’ın indirdiği ile hükmet.”



Ayet, “Sana Kitabı indirdik” ayetindeki “kitaba” atfedilmiştir. Yani, “Sana Kitabı ve hükmü indirdik.”



Veya üstteki ayette geçen “hak” kelimesine atfedilmiştir. Yani, “Sana Kitabı hak olarak ve onlar arasında Allahın indirdiğiyle hükmetmen için indirdik.”



“Sana onlar arasında Allahın indirdiğiyle hükmetmeni emrettik” anlamında olması da caizdir.



وَلاَ تَتَّبِعْ أَهْوَاءهُمْ “Onların hevâ’larına uyma.”



وَاحْذَرْهُمْ أَن يَفْتِنُوكَ عَن بَعْضِ مَا أَنزَلَ اللّهُ إِلَيْكَ “Ve Allah’ın sana indirdiğinin bir kısmından seni şaşırtmalarından sakın.”



Seni saptırmalarından, yolundan alıkoymalarından sakın.



Sebeb-i Nüzûl



Rivayete göre Yahudi bilginleri şöyle dediler: Bizi Muhammede götürün. Olur ki Onu dini hakkında fitneye düşürürüz.



Hz. Peygamberin yanına vardıklarında “Ey Muhammed, biz Yahudi bilginleriyiz. Eğer biz sana uyarsak bütün Yahudiler de uyar. Bizimle kavmimiz arasında bir düşmanlık var. Biz sana muhakeme olmak için gelelim, sen onların aleyhine ve bizim de lehimize hükmet, biz sana inanırız ve seni tasdik ederiz” dediler. Hz. Peygamber onların teklifini reddetti. Bu münasebetle üstteki ayet nazil oldu.



فَإِن تَوَلَّوْاْ فَاعْلَمْ أَنَّمَا يُرِيدُ اللّهُ أَن يُصِيبَهُم بِبَعْضِ ذُنُوبِهِمْ “Eğer yüz çevirirlerse, bil ki şüphesiz Allah, bazı günahları sebebiyle onları bir musibete çarptırmak istiyor.”



Ayette bahsi geçen günah, onların Kur’andaki İlâhî hükümden yüz çevirmeleridir. Ayetin üslûbundan, onların başka pek çok günahları olduğu anlaşılıyor. Bu yüz çevirme günahı, ne kadar büyük de olsa, onlardan bir tanesidir.



وَإِنَّ كَثِيرًا مِّنَ النَّاسِ لَفَاسِقُونَ “İnsanlardan birçoğu muhakkak ki fasıklardır.”







50-
أَفَحُكْمَ الْجَاهِلِيَّةِ يَبْغُونَ “Yoksa cahiliyye hükmünü mü arıyorlar?”



وَمَنْ أَحْسَنُ مِنَ اللّهِ حُكْمًا لِّقَوْمٍ يُوقِنُونَ “Kesin olarak inanacak bir toplum için, Allah’tan daha güzel hüküm veren kim olabilir?”



Cahiliye
den murat, hevâya uymak şeklindeki cahiliye dinidir. Cahiliye hükmünde, hüküm verirken bir tarafa meyletmek ve müdahene vardır.



Ayetin Benî Kurayza ve Beni Nadîr hakkında indiği söylenir. Rivayete göre bunlar, Hz. Peygamberden, cahiliye halkının öldürme olaylarında kişilerin durumlarına göre ayırım yaparak hükmetmeleri gibi hüküm vermesini istediler.








[1> Mu’tezile mezhebi, tenzih maksadıyla böyle şeyleri Allaha nisbet etmezler, böyle nassları ise te’vil ederler.



[2>Yani, Allahın indirdikleriyle hükmetmeyenler, kafir oldukları gibi, aynı zamanda zalim ve fasıktırlar.



[3>Mesela, “Allah birdir” ifadesi imanla alakalı bir hükümdür. Bununla hükmetmeyen biri kâfir olur. Hırsızlık, büyük bir zulümdür ve yasaklanmıştır. İlâhi hükme muhalif olarak hırsızlık yapan biri, başkasına zulmetmiş olur. Gıybet, günah bir fiildir. Cenab-ı Hak “birbirinizin gıybetini yapmayın” (Hucurat, 12) derken gıybet işleyen biri fıska girmiş olur.



[4>Yani, üstte bazı yaralamaların karşılığı zâten söylenmiştir. Bununla da genel bir kural bildirilmiştir.



[5> Yani, madem sonunda Allaha döneceksiniz, öyleyse hayırlı işler yapın, hatta hayırda yarışın. Allah, elbette yaptıklarınızı bilir ve ona göre karşılık verir. Hayırda yarışanları ödüllendirir, geri kalanları cezalandırır.

51- يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ لاَ تَتَّخِذُواْ الْيَهُودَ وَالنَّصَارَى أَوْلِيَاء “Ey iman edenler! Yahudileri ve Hristiyanları dost edinmeyin.”



Onlara itimad etmeyin, dostlarla sıkı fıkı olmanız gibi onlarla beraber olmayın.



بَعْضُهُمْ أَوْلِيَاء بَعْضٍ “Onlar birbirlerinin dostudurlar.”



Ayetin bu kısmı, hükmün illetine bir imadır. Yani, onlar sizin aleyhinizde ittifak hâlindedirler. Dinde bir olmaları ve size zıd olmada ittifakları sebebiyle, onlar birbirlerine dost olurlar.



وَمَن يَتَوَلَّهُم مِّنكُمْ فَإِنَّهُ مِنْهُمْ “Sizden kim onları dost edinirse, şüphesiz o onlardan olur.”



Hükmün bu şiddette gelmesi, onlardan içtinabın vücubunu gösterir.



Veya şu açıdan da bakılabilir: Onlara dostluk gösterenler münafıklardı.



إِنَّ اللّهَ لاَ يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِمِينَ “Şüphesiz Allah, zalim kavmi doğru yola iletmez.”



Zalim kavim, ya kâfirlere dostluk göstererek kendi nefislerine zulmetmiş veya İslâm düşmanlarına dostluk göstererek mü’minlere zulmetmişlerdir.







52- فَتَرَى الَّذِينَ فِي قُلُوبِهِم مَّرَضٌ يُسَارِعُونَ فِيهِمْ “İşte kalplerinde bir hastalık olanların, onların arasında koşup durduklarını görürsün.”



Burada “kalbinde maraz olanlardan” murat, münafıkların reisi İbnu Übey ve emsali kimselerdir.



يَقُولُونَ نَخْشَى أَن تُصِيبَنَا دَآئِرَةٌ “Başımıza bir felaket gelmesinden korkuyoruz” derler.”



Sebeb-i Nüzûl




Münafıklar, ehl-i kitaba dostluk gösteriyor ve “Korkarız ki devran döner, işler tersine çevrilir, devlet kâfirlerin olur. Ondan dolayı biz onlarla görülüyoruz” şeklinde mazeret beyan ediyorlardı.



Rivayet edilir ki, Ubade Bin Samit, Hz. Peygambere şöyle dedi: Yahudilerden benim çok dostlarım var. Ben onların dostluğundan beri olduğumu, Allah ve Rasulüne dost olduğumu ilan ediyorum.”



Bunun üzerine (münafıkların reisi) İbnu Übey şöyle dedi: “Ben devranın dönmesinden korkan bir adamım. Onların dostluğundan teberri edemem.” Bu münasebetle üstteki ayet nazil oldu.



فَعَسَى اللّهُ أَن يَأْتِيَ بِالْفَتْحِ أَوْ أَمْرٍ مِّنْ عِندِهِ “Umulur ki Allah, yakın bir fetih veya katından bir emir getirir.”



Umulur ki Allah, Peygamberine düşmanlarına karşı bir fetih verir veya katl ve sürgün ile Yahudilerin kökünü keser.



Ayette bahsedilen durum, münafıkların sırlarını izhâr etmek ve onların katli de olabilir.



فَيُصْبِحُواْ عَلَى مَا أَسَرُّواْ فِي أَنْفُسِهِمْ نَادِمِينَ “Ve onlar içlerinde gizledikleri şeye pişman olurlar.”



Böylece onlar Hz. Peygamberin dini konusunda gizlemiş oldukları küfür ve tereddütten pişman olurlar.







53- وَيَقُولُ الَّذِينَ آمَنُواْ (O zaman) iman edenler derler ki:”



Ayetin bu kısmı “peki, bu durumda mü’minler acaba ne diyor” şeklinde mukadder bir suale cevap gibidir.



Ayrıca şu manalar da verilebilir:



“Umulur ki Allah bir fetih verir ve mü’minler de şöyle der.”



Veya “Umulur ki Allah bir fetih ve mü’minlerin şöyle diyeceği bir zamanı getirir…”



أَهَؤُلاء الَّذِينَ أَقْسَمُواْ بِاللّهِ جَهْدَ أَيْمَانِهِمْ إِنَّهُمْ لَمَعَكُمْ “Sizinle beraber olduklarına dair var güçleriyle Allah’a yemin edenler şunlar mı?”



Mü’minlerin bir kısmı bir kısmına, hem münafıkların haline şaşarak, hem de Allahu Teâlânın mü’minlere verdiği ihlasla gururlanarak böyle söylerler.



Veya, mü’minler Yahudilere böyle söylerler. Çünkü münafıklar, Allahu Teâlânın bize anlattığı gibi “Andolsun, eğer çıkarılırsanız, mutlaka biz de sizinle beraber çıkarız. Eğer sizinle savaşılırsa, mutlaka size yardım ederiz.” (Haşir, 11) demişler ve Yahudilere destek olacaklarına yemin etmişlerdi.



حَبِطَتْ أَعْمَالُهُمْ “Onların amelleri boşa gitmiştir.”



فَأَصْبَحُواْ خَاسِرِينَ “Böylece ziyan edenlerden olmuşlardır.”



Ayetin bu kısmı, mü’minlerin sözünün devamı olabileceği gibi, doğrudan Allahın onlar hakkında bir hükmü de olabilir. Bunda taaccüp manası vardır ve sanki şöyle denilmiştir: “Onların amelleri ne kadar da boşa gitti, onların ziyanları ne kadar da büyük oldu!”







54- يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ مَن يَرْتَدَّ مِنكُمْ عَن دِينِهِ فَسَوْفَ يَأْتِي اللّهُ بِقَوْمٍ “Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse, bilsin ki Allah yakında bir kavim getirir.”



Bu, Allahu Teâlânın vukuundan önce haber verdiği olaylardandır. Hz. Peygamber devrinin sonlarında üç Arab kabilesi dinden dönmüştü.



1-Beni Müdlic. Bunların reisi Esved-i Anesi idi. Yemende peygamberlik davasında bulundu. Bulunduğu bölgede hükümran oldu. Sonra Firuz Deylemi, Hz. Peygamberin vefatından bir gün önce onu öldürdü. Hz. Peygamber, onun öldürüldüğü gece ashabına durumu haber verdi, Müslümanlar da bu haberle mesrur oldular. Haber ise Rabiul evvel ayının sonlarında geldi.[1>



2-Beni Hanife.
Bunlar Müseylime’nin ashabıdır. Müseylime, nübüvvet davasında bulundu ve Rasulullaha şöyle bir mektup yazdı:



“Allah Rasülü Müseylimeden Allah Rasulü Muhammede. Arzın yarısı benim, yarısı da senin.”



Hz. Peygamber cevabî mektubunda şöyle dedi:



“Arz Allahındır. Kullarından dilediğini arza mirasçı yapar. Akıbet müttaki olanlarındır.”



Hz. Ebu Bekir Müseylimeye savaş açtı. Hz. Hamzanın kâtili Vahşi, Müseylimeyi öldürdü.



3-Beni Esed. Bunlar Tuleyha Bin Huveylidin kavmidir. Bu şahıs peygamberlik iddiasında bulundu. Hz. Peygamber ona Halid Bin Velidi gönderdi. Savaş sonrası Şama kaçtı, sonra da İslâma girdi, İslâmı güzel yaşadı.



Hz. Ebu Bekir döneminde ise yedi irtidad olayı yaşandı. Allah, O’nun eliyle bütün bu irtidat olaylarını bitirdi.



يُحِبُّهُمْ وَيُحِبُّونَهُ “Allah onları sever, onlar da Allah’ı severler.”



Bu kavmin hangisi olduğu hakkında farklı görüşler vardır. Şöyle ki:



1-Bu kavim, Yemen halkı olabilir. Rivayete göre Hz. Peygamber (asm) Ebu Musa El-Eşari’ye işaret edip “ayetin bahsettiği kavim, bunun kavmidir” demiştir.



2-Bu kavim İranlılar olabilir. Ayetten muradın kimler olduğu sorulunca Hz. Peygamber (asm) elini Selman-ı Farisinin omzuna vurup “bu ve bunun gibi olanlardır” buyurmuştur.



3-Bundan murat Kadisiye savaşında cihad edenler de olabilir, denilmiştir…



Allahın kullarına muhabbeti, onlara dünyada hidayet ve tevfik murat etmesi, ahirette de güzel akibet (hüsn-ü sevab) vermesidir.



Kulların Allaha muhabbeti ise, O’na itaati esas almaları ve karşı gelmekten sakınmalarıdır.



أَذِلَّةٍ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ “Mü’minlere karşı yumuşaktırlar.”



أَعِزَّةٍ عَلَى الْكَافِرِينَ “Kâfirlere karşı ise şiddetlidirler.”



يُجَاهِدُونَ فِي سَبِيلِ اللّهِ “Allah yolunda cihad ederler.”



وَلاَ يَخَافُونَ لَوْمَةَ لآئِمٍ “Hiçbir kınayıcının kınamasından da korkmazlar.”



Onlar, Allah yolunda cihadı ve Allahın dininde tavizsiz yaşamayı cem eden kimselerdir. Onlar cihadları esnasında da münafıklardan farklı olurlar. Çünkü münafıklar Müslümanların ordusu içinde yer aldıklarında, dostları olan Yahudilerin kınamasından korkarlar ve bundan dolayı onların kınamasına yol açacak bir şey yapmazlardı.



Ayette geçen “levme” ifadesi “kınamak” manasına gelen “levm” kelimesinden gelir, “tek kınama” anlamındadır. Bunun bu kalıpta gelişi ve “lâim” kelimesinin elif-lâmsız gelmesi, manayı daha da kuvvetlendirir. Yani, onlar kimden olursa olsun her türlü kınamadan korkmazlar, çekinmezler.



ذَلِكَ فَضْلُ اللّهِ يُؤْتِيهِ مَن يَشَاء “Bu, Allah’ın bir lütfudur, onu dilediğine verir.”



وَاللّهُ وَاسِعٌ عَلِيمٌ “Allah, Vasi’ – Alîm’dir (geniş ihsan sahibidir, her şeyi çok iyi bilendir).”



Allahın lütfu boldur, buna kimin ehil olduğunu da bilir.







55- إِنَّمَا وَلِيُّكُمُ اللّهُ وَرَسُولُهُ وَالَّذِينَ آمَنُواْ “Sizin veliniz ancak Allah’tır, Onun Resûlüdür ve iman edenlerdir.”



Allahu Teâlâ, önceki ayetlerde kâfirlerle dost olmaktan yasaklamıştı, burada da dostluğa layık olanları bildirdi.



Ayette “sizin velileriniz” değil de, “sizin veliniz” denilmesi şunu gösterir: Allahın dostluğu asıldır, rasülüne ve mü’minlere gösterilecek dostluk ise tebei olup, bu asla göre olmalıdır, yani peygamber ve ehl-i iman Allah namına sevilmelidir.[2>



الَّذِينَ يُقِيمُونَ الصَّلاَةَ وَيُؤْتُونَ الزَّكَاةَ وَهُمْ رَاكِعُونَ “Onlar, tam bir itaatle namazı dosdoğru kılarlar ve zekâtı verirler.”



Ayetin bu kısmı, mü’minlerin sıfatıdır.



Ayet metnindeki “rakiun” kelimesi, onların namaz ve zekâtlarında huşu içinde olmalarını ifade eder. “Zekât verirken mütevazi bir hâlde verirler” manası da söz konusu olabilir.



Rivayete göre Hz. Ali namazda rükû hâlinde iken bir dilenci O’ndan yardım talebinde bulundu. O da, rûku hâlinde iken, yüzüğünü çıkarıp ona attı.



Şia, ayette geçen “sizin veliniz” kelimesine ulu’l-emr, yani “idareci” manası vererek bu ayetle Hz. Ali’nin imametine delil getirdi. Ama ayetin zâhir manası, yukarda zikrettiğimiz manadır.



Ayrıca, ayet “namazı dosdoğru kılarlar ve zekâtı verirler” şeklinde çoğul ifade ile gelmiştir, bunu bir kişiye hamletmek, zâhire aykırıdır.



Şayet ayetin Hz. Ali hakkında indiği sahih ise, çoğul sığası ile gelmesi, diğer insanları da O’nun gibi yapmaya teşvik etmek içindir.



Yine bu rivayetten öyle anlaşılıyor ki, namaz esnasında az bir fiil namazı bozmaz. Keza, nafile sadakaya da “zekât” adı verilebilir.







56- وَمَن يَتَوَلَّ اللّهَ وَرَسُولَهُ وَالَّذِينَ آمَنُواْ فَإِنَّ حِزْبَ اللّهِ هُمُ الْغَالِبُونَ “Kim Allah’ı, O’nun Rasulünü ve iman edenleri veli (dost) edinirse, bilsin ki hizbullah (Allahın hizbinden olanlar) elbette galiptirler.”



Ayette, “Kim Allah’ı, O‘nun Rasulünü ve iman edenleri veli (dost) edinirse” denildikten sonra, “işte onlar galip olanlardır” şeklinde zamir getirmek yerine “bilsin ki hizbullah (Allahın hizbinden olanlar) elbette galiptirler” denilmesi, onların galebesinin bir delilidir. Sanki şöyle denilmiştir: “Kim bunları dost edinirse, işte onlar Allahın hizbidirler. Allahın hizbinden olanlar ise galiptirler.”



Ayrıca, bu şekilde onlara “Hizbullah” denilmesinde bu isimle onları övmek, şanlarını yüceltmek ve şereflendirmek vardır. Ayrıca, bunlardan başkasını dost edinenlere de bir tariz söz konusudur. Çünkü onlar hizbuşşeytandır.







57- يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ لاَ تَتَّخِذُواْ الَّذِينَ اتَّخَذُواْ دِينَكُمْ هُزُوًا وَلَعِبًا مِّنَ الَّذِينَ أُوتُواْ الْكِتَابَ مِن قَبْلِكُمْ وَالْكُفَّارَ أَوْلِيَاء “Ey iman edenler! Sizden önce kendilerine kitap verilmiş olanlardan ve kâfirlerden, dininizi alay ve eğlence konusu yapanları dost edinmeyin.”



Sebeb-i Nüzûl




Ayet, Rufaa Bin Zeyd ve Süveyd Bin Haris hakkında nazil olmuştur. Bunlar İslâma girdiklerini söylediler, ama münafıklık yaptılar. Müslümanların bir kısmı, bu ikisini sevmekteydiler. Onları sevmenin yasaklanması, onların dini bir eğlence ve oyun edinmesi gerekçesine bağlandı. Bunda, hükmün illetine bir imâ vardır. Yani, “bu sebeple onları sevmeyiniz.” Ayrıca, “böyle olanlar dostluğa layık değildirler, düşmanlık ve buğza layıktırlar” manasına bir tenbih söz konusudur.



Ayette ehl-i kitap ve kâfirlerin ayrı ayrı zikredilmesi, bunların farklılığına işaret eder. “Kâfirler” ifadesi her ne kadar ehl-i kitabı içine alsa da, küfürlerinin kat kat olması sebebiyle özellikle müşrikler için kullanılır.



Ayette, hak üzere olmayanların dostluğundan nehiy vardır. Müşrikler gibi kitap ehli olmayanlar bu nehye dâhil olduğu gibi, hevâ’nın hükmettiği ve doğru yoldan inhiraf eden kitap ehli de dâhildirler.



وَاتَّقُواْ اللّهَ إِن كُنتُم مُّؤْمِنِينَ “Eğer mü’minler iseniz, Allah’tan korkun.”



Yasaklardan kaçarak Allahtan korkun.



Çünkü, gerçek bir iman, bunu gerektirir.



Veya şöyle de mana verilebilir: “Gerçekten Allahın vaad ve vaîdine (tehdidine) inanmış kimseler iseniz, Allahtan korkun.”







58- وَإِذَا نَادَيْتُمْ إِلَى الصَّلاَةِ اتَّخَذُوهَا هُزُوًا وَلَعِبًا “Siz namaza çağırdığınız vakit, onu bir eğlence ve oyun edindiler.”



“Onu bir eğlence ve oyun edindiler”
derken, zamir hem namaza, hem de namaz için yapılan nidaya, yani ezana râci olabilir. Bunda, namaz için ezanın meşru olduğuna bir delil vardır.



Sebeb-i Nüzûl



Rivayet edilir ki, Medine Hristiyanlarından biri, müezzinin “eşhedû enne Muhammeden rasulullah” nidasını duyduğunda “Allah yalancıyı yaksın” diye beddua ederdi. Derken bir gece, hizmetçisi ateşle eve girdi. Ailesi ise uykuda idi. Ateşin kıvılcımları eve sıçradı ve yangın çıktı, onu ve ailesini yaktı.



ذَلِكَ بِأَنَّهُمْ قَوْمٌ لاَّ يَعْقِلُونَ “Bu, onların akılları ermeyen bir toplum olmalarındandır.”



Çünkü akılsızlık, hakkı bilmemeye ve onunla dalga geçmeye sevkeder, akıl ise böyle hallerden men eder.







59- قُلْ يَا أَهْلَ الْكِتَابِ هَلْ تَنقِمُونَ مِنَّا إِلاَّ أَنْ آمَنَّا بِاللّهِ وَمَا أُنزِلَ إِلَيْنَا وَمَا أُنزِلَ مِن قَبْلُ “De ki: Ey ehl-i kitap! Yalnızca Allah’a, bize indirilene ve daha önce indirilmiş olanlara iman ettiğimiz için mi bizden hoşlanmıyorsunuz.”



Sizin bizi inkârınız ve bizi ayıplamanız, sırf Allaha ve indirdiği bütün kitaplara inandığımız içindir.



وَأَنَّ أَكْثَرَكُمْ فَاسِقُونَ “Ve çoğunuz fasık kimselerdir.”



Bu ifade, onların inkâr ve ayıplamalarının ikinci bir sebebini açıklar. Yani, “sizin bizi inkârınız, bize olan muhalefetinizdendir. Çünkü biz imana girdik, siz ise ondan hariçte kaldınız.”



Sebeb-i Nüzûl



Ayet, Yahudilere hitap etmektedir. Onlardan bir grup gelip nelere iman edilmesi gerektiğini sormuşlardı. Bu münasebetle şu ayetler geldi:



“Deyin ki: Biz Allah’a, bize indirilene, İbrahim, İsmail, İshak, Yakub ve esbat’a (Yakubun neslinden gelenlere) indirilene, Mûsâ ve İsa’ya verilene ve bütün diğer peygamberlere Rab’lerinden verilene iman ettik.” (Bakara, 136)



Gelen ayette Hz. İsanın da zikredildiğini duyunca “sizin dininizden daha kötü bir din bilmiyoruz.” dediler. Bunun üzerine şu ayetler indi.



60- قُلْ هَلْ أُنَبِّئُكُم بِشَرٍّ مِّن ذَلِكَ مَثُوبَةً عِندَ اللّهِ “De ki: Allah katında sevabı! bundan daha kötü olanları size haber vereyim mi?”



“Ukubet”
kelimesinin şerde kullanılması gibi, aslında ayetteki “mesûbe” kelimesi hayırlı şeyler için kullanılır. Burada şerde kullanılması “onların kendi aralarındaki selamlaşmaları, birbirlerine tokat atmalarıdır” deyiminde olduğu gibidir.



مَن لَّعَنَهُ اللّهُ وَغَضِبَ عَلَيْهِ وَجَعَلَ مِنْهُمُ الْقِرَدَةَ وَالْخَنَازِيرَ وَعَبَدَ الطَّاغُوتَ “Onlar, Allah’ın lânetlediği ve gazabına uğrattığı, içlerinden bir kısmını maymunlar ve domuzlar kıldığı kimseler ve bir de tağuta ibadet edenlerdir.”



Allahın Yahudilere lanet etmesi, onları rahmetinden uzak kılmasıdır. Kendilerine apaçık ayetler geldikten sonra inkâra sapmaları, günahlara dalmaları sebebiyle onlara gadap etmiş, cezalandırmıştır. Cumartesi yasağını çiğneyenleri maymuna çevirmiş, Hz. İsaya gelen sofraya muhatap olduğu halde inkâra sapanları da domuz yapmıştır. Maymun ve domuza çevrilmenin Cumartesi yasağını çiğneyenler hakkında olduğunu söyleyenler de vardır. Bu görüşe göre, o yasağı çiğneyen gençler maymuna, ihtiyarlar da domuza çevrilmişlerdir.



Tağuta ibadetten murat, onların bir kısmının buzağıya tapmaları olabilir. Allaha masiyet hususunda itaat ettikleri kâhinler gibi kimseler de birer tağut olarak düşünülebilir.



أُوْلَئِكَ شَرٌّ مَّكَاناً وَأَضَلُّ عَن سَوَاء السَّبِيلِ “İşte bunlar konum itibariyle daha şerli ve dosdoğru yoldan daha ziyade sapmış kimselerdir.”



Ayette, “İşte bunlar konum itibariyle daha şerli ve dosdoğru yoldan daha ziyade sapmış kimselerdir” denilmesi, mutlak manada onların konum itibariyle şerli ve yoldan sapmış olduklarını anlatır. Yoksa, şer ve dalalette mü’minlere nisbetle daha kötü durumda olduklarını ifade etmek için değildir.







61- وَإِذَا جَآؤُوكُمْ قَالُوَاْ آمَنَّا “Onlar, size geldikleri zaman, “iman ettik” dediler.”



Ayet, Rasulullaha çifte standart uygulayan Yahudiler hakkında inmiştir veya genel anlamda münafıklar hakkındadır.



وَقَد دَّخَلُواْ بِالْكُفْرِ وَهُمْ قَدْ خَرَجُواْ بِهِ “Oysa yanınıza kâfir olarak girip, kâfir olarak çıkmışlardır.”



Senin yanına girdikleri gibi iman etmemiş olarak çıkarlar, Senden duydukları onlarda bir tesir meydana getirmemiştir.



Onların üzerinde nifak alâmeti bulunmakta idi. Hz. Peygamber (asm) zann-ı galiple bunun farkındaydı. Bundan dolayı ayetin devamında şöyle denildi:



وَاللّهُ أَعْلَمُ بِمَا كَانُواْ يَكْتُمُونَ “Allah, onların gizlediklerini en iyi bilendir.”



Yani, “Allah onların gizlemiş olduğu küfrü en iyi bilendir.”



Bu ifadede, onlara şiddetli bir tehdid vardır.







62- وَتَرَى كَثِيرًا مِّنْهُمْ يُسَارِعُونَ فِي الإِثْمِ وَالْعُدْوَانِ وَأَكْلِهِمُ السُّحْتَ “Onlardan çoğunu günahta, taşkınlıkta ve haram yemede birbirleriyle yarışır görürsün.”



Ayette, bu münafıkların iki özelliğine dikkat çekilmiştir:



1-İsm (haram)



2-Udvan (zulüm veya isyanda taşkınlık). Bunlardan birincisi her türlü haramı ifade edebileceği gibi, bundan sonraki ayette geçen “günah söz” ifadesinden hareketle “yalan” manası da düşünülebilir.



Ayrıca, bunlardan birincisinin kendileriyle ilgili olan günahlar, ikincisinin de başkalarıyla ilgili günahlar olduğu da söylenmiştir.



لَبِئْسَ مَا كَانُواْ يَعْمَلُونَ “Yapmakta oldukları şey ne kötüdür!”







63-
لَوْلاَ يَنْهَاهُمُ الرَّبَّانِيُّونَ وَالأَحْبَارُ عَن قَوْلِهِمُ الإِثْمَ وَأَكْلِهِمُ السُّحْتَ “Keşke din adamları ve bilginler, bunları günah söz söylemekten ve haram yemekten sakındırsalardı!”



Ayette, onların âlimlerine, onları bu günahlardan sakındırmaya bir teşvik vardır. Çünkü “levlâ” لَوْلاَ ifadesi mazi fiilin başında kınama, geniş zaman fiilinin başında ise teşvik ifade eder.



لَبِئْسَ مَا كَانُواْ يَصْنَعُونَ “Sanat haline getirdikleri şey, ne kötüdür!”



Ayette, onların yaptıkları şeyin kötülüğünü nazara verirken “san’at” kökünden bir fiilin kullanılması, “onlar ne kötü yapıyorlar” demekten daha etkili bir kınamadır. Çünkü insan bir sanatı icra ederken önce hayli alıştırmalar yapar, en idealini yapmayı araştırır, sonra onu icra eder. Bundan dolayı, onların önde gelenleri bu ifade ile kınandı.



Keza, haseneyi terk etmek masiyete düşmekten daha çirkindir. Çünkü nefis masiyetten lezzet alır ve ona meyleder. Masiyeti önlemeye çalışmayı terk ise, böyle değildir. Dolayısıyla, en beliğ bir şekilde bunu zemmetmek daha uygun oldu.








[1> Hz. Peygamber, aynı ayın onikisinde vefat etti.



[2> Mesela, Müslüman olmayan birinin Peygamber Efendimizin peygamberliğini kabul etmeden O’nu sevmesi, ideal bir sevgi değildir.

64- وَقَالَتِ الْيَهُودُ يَدُ اللّهِ مَغْلُولَةٌ “Yahudiler, “Allah’ın eli bağlıdır” dediler.”



Yani, bir kısım Yahudiler –haşa- “Allah cimridir, rızkı bol vermiyor!” dediler.



Elin bağlı ve açık olması cimrilik ve cömertlikten mecazdır. Ayetin bu ifadesinde bir elin olması, bu elin bağlı veya açık olmasını isbat yoktur.



Üstteki ayetin, -haşa- “Allah fakirdir” manasına geldiği de söylenmiştir. Nitekim bir başka ayette şöyle anlatılır:



“Şüphesiz Allah fakirdir, biz ise zenginiz” diyenlerin sözünü Allah elbette duydu.” (Âl-i İmran, 181).



غُلَّتْ أَيْدِيهِمْ وَلُعِنُواْ بِمَا قَالُواْ “Söylediklerinden ötürü kendi elleri bağlansın ve lânete uğrasınlar!”



Ayetin bu kısmı, onlara cimrilik ve darlık veya fakirlik ve zillet içinde olmaları için bir bedduadır. Gerçekten dünya da esir kimseler olarak ellerinin bağlanması ve ahirette de aynı şekilde cehennem ateşine doğru sürüklenmelerine bir beddua anlamına da gelebilir.



بَلْ يَدَاهُ مَبْسُوطَتَانِ “Hayır, O’nun iki eli de açıktır.”



Ayette, “Onun iki eli” denilmesi, onların bu iftiralarını reddetmede ve Allahu Teâlâdan cimriliği inkârda ve Allah’ın son derece cömert olduğunu bildirmede daha kuvvetli bir anlatımdır. Çünkü cömert insan malını iki elle dağıttığında daha kuvvetli bir şekilde cömertliğini göstermiş olur.



Ayrıca bu ifadede Allahın dünya ve ahirette bol bol verdiğine, keza hem istidraç hem de ikrâm için verdiklerine bir tenbih vardır.[1>



يُنفِقُ كَيْفَ يَشَاء “Dilediği gibi infak eder.”



Ayetin bu kısmı, öncesini te’kiddir. Yani, O Allah infak edip verirken tam bir irade sahibidir, meşiet ve hikmetinin gereği olarak bazan bolca verir, bazan da daraltır. Yoksa aynı elde genişlik ve darlığın ardı ardına meydana gelmesi şeklinde değildir.



Sebeb-i Nüzûl



Ayet, Finhas Bin Azura hakkında indi. Yahudiler Hz. Peygamberi inkâr ettiklerinde, Allahu Teâlâ önceden onlara bolca vermiş olduğu imkânları kısınca, mezkûr şahıs “Allahın eli bağlı” ifadesini kullandı. Diğer Yahudiler de bu söze rıza yoluyla ortak oldular.



وَلَيَزِيدَنَّ كَثِيرًا مِّنْهُم مَّا أُنزِلَ إِلَيْكَ مِن رَّبِّكَ طُغْيَانًا وَكُفْرًا “Andolsun, sana Rabbinden indirilen (Kur’an) onlardan birçoğunun azgınlık ve küfrünü artırır.”



Yani onlar azgın, inkârcı kimselerdir. Nasıl ki, sağlam bir insanın yediği gıdaları hasta biri yediğinde hastalığının daha da artması gibi, bunlar da dinlemiş oldukları Kur’an ayetleriyle gittikçe daha da azarlar, inkârlarını artırırlar.



وَأَلْقَيْنَا بَيْنَهُمُ الْعَدَاوَةَ وَالْبَغْضَاء إِلَى يَوْمِ الْقِيَامَةِ “Biz onların arasına kıyamet gününe kadar düşmanlık ve kin saldık.”



Dolayısıyla, kalpleri birbiriyle uyuşmaz, sözleri birbirine uymaz.



كُلَّمَا أَوْقَدُواْ نَارًا لِّلْحَرْبِ أَطْفَأَهَا اللّهُ “Her ne zaman savaş için bir ateş yakmışlarsa, Allah onu söndürmüştür.”



Onlar ne zaman Hz. Peygambere zarar vermek isteseler, Allah onların kendi aralarında bir niza meydana getirir ve bununla Hz. Peygamberi onların şerrinden korur.



Ayet, şu manada da düşünülebilir: “Onlar her ne zaman biriyle savaşmak isteseler mağlup olurlar.”



Gerçekten de, onlar Tevrat’ın hükmüne muhalefet ettiklerinde Allah onlara Buhtunnasrı musallat kıldı. Sonra ortalığı fesada verdiklerinde Allah Rum hükümdarlarından Fetras’ı onlara saldırttı. Sonra tekrar ortalığı karıştırdıklarında Mecusileri musallat etti. Ardından tekrar ifsat ettiklerinde Müslümanları onlara hâkim kıldı.



وَيَسْعَوْنَ فِي الأَرْضِ فَسَادًا “Onlar yeryüzünde fesat çıkarmaya çalışırlar.”



Maide Sûresi - 80. Ders b 653



Onların arzda fesat çıkarmak için gayret içinde olmaları,



-Başkalarına tuzak hazırlamaları,



-Savaş ve fitne kışkırtıcılığı yapmaları,



-Ve haramları çiğnemeleri gibi durumlardır.



وَاللّهُ لاَ يُحِبُّ الْمُفْسِدِينَ “Allah, müfsitleri sevmez.”







65-
وَلَوْ أَنَّ أَهْلَ الْكِتَابِ آمَنُواْ وَاتَّقَوْاْ لَكَفَّرْنَا عَنْهُمْ سَيِّئَاتِهِمْ وَلأدْخَلْنَاهُمْ جَنَّاتِ النَّعِيمِ “Eğer ehl-i kitap iman etseler ve Allah’a karşı gelmekten sakınsalardı, muhakkak onların kötülüklerini örterdik ve onları Naim cennetlerine koyardık.”



Şayet onlar Hz. Muhammede ve O’nun getirdiklerine iman etseler ve biraz önce sayılan günahlardan ve benzerlerinden sakınsalardı, kendilerine henüz ceza vermediğimiz kötülüklerini elbette örter, onları Naîm cennetlerine koyardık.



Ayette, onların isyanlarının büyüklüğüne ve günahlarının çokluğuna bir tenbih vardır.



Ayrıca, İslam dininin önceki dinleri iptal ettiğine bir uyarı vardır.



Keza, kitap ehli birinin Müslüman olmadıkça cennete giremeyeceği ayetten anlaşılmaktadır.







66- وَلَوْ أَنَّهُمْ أَقَامُواْ التَّوْرَاةَ وَالإِنجِيلَ وَمَا أُنزِلَ إِلَيهِم مِّن رَّبِّهِمْ لأكَلُواْ مِن فَوْقِهِمْ وَمِن تَحْتِ أَرْجُلِهِم “Şayet onlar Tevrat’ı, İncil’i ve Rableri tarafından kendilerine indirileni (Kur’an’ı) gereğince uygulasalardı, elbette üstlerinden ve ayaklarının altından (bol bol rızık) yerlerdi.”



Şayet onlar Tevrat, İncil ve diğer kitaplardaki Hz. Peygamberin vasıflarını insanlara ulaştırsalar ve bunlardaki hükümleri uygulasalardı, altlarından ve üstlerinden nimetlere gark olurlardı. Allah onlara bolca rızık verirdi, gökten ve yerden bolluk ve bereket kapılarını açardı. Ağaçlar bol meyve verir, tarlalardan çok mahsul alırlardı. Onları olgunlaşmış meyve bahçeleriyle rızıklandırır, böylece hem o ağaçların başlarından meyve toplarlar, hem de yere düşenlerden istifade ederlerdi.



Allahu Teâlâ bu ayetle beyan etti ki, onların böyle nimetlerden mahrum kalmaları küfür ve isyanlarının uğursuzluğu nedeniyledir, yoksa ilâhî feyizde bir kusur olmasından değildir.



مِّنْهُمْ أُمَّةٌ مُّقْتَصِدَةٌ “Onlardan orta yolu tutan bir ümmet vardır.”



Ayette “muktesid ümmet”ten murat, âdil olan, taşkınlık yapmayan, görevlerini tam ifaya çalışanlardır.



Bunlar, Hz. Muhammede (asm) iman etmiş olan kitap ehlidir.



وَكَثِيرٌ مِّنْهُمْ سَاء مَا يَعْمَلُونَ “Ama onların birçoğunun yaptığı ne kötüdür!”



Ayette hayret (taaccüp) manası vardır. Yani, onların ameli ne de kötüdür. Çünkü, inatlaşma, hakkı tahrif etme, ondan yüz çevirme, düşmanlıkta aşırılık gibi kötü ameller yapmaktadırlar.







67- يَا أَيُّهَا الرَّسُولُ بَلِّغْ مَا أُنزِلَ إِلَيْكَ مِن رَّبِّكَ “Ey Peygamber! Rabbinden sana indirileni tebliğ et.”



Ey Peygamber! Hiç kimseden çekinmeden ve hiçbir şeyden korkmadan Rabbinden sana indirilenlerin hepsini tebliğ et!



وَإِن لَّمْ تَفْعَلْ فَمَا بَلَّغْتَ رِسَالَتَهُ “Eğer bunu yapmazsan, O’nun risalet görevini yerine getirmemiş olursun.”



Nasıl ki namazın bazı rükünleri terk edilse, o namaz namaz değildir. Onun gibi, sana bildirilenlerin bir kısmını gizlemek, ondan ifade edilenleri de zâyi etmek demektir.



“Kim bir canı, bir can karşılığı veya yeryüzünde bir bozgunculuk çıkarmak karşılığı olmaksızın öldürürse, sanki o bütün insanları öldürmüş gibidir.” (Maide, 32)



Ayette bir insanı öldürmenin sanki bütün insanları öldürmek gibi olduğu anlatılmıştır. Benzeri bir üslûb, bu ayette görülmektedir. Şayet Hz. Peygamber, kendisine indirilenin tamamını tebliğ etmezse, sanki hiçbir şey tebliğ etmemiş gibi olacaktır. Çünkü Kitaptan bir kısmını veya tamamını gizlemek, ilâhî cezayı celbetmekte müsavidir.



وَاللّهُ يَعْصِمُكَ مِنَ النَّاسِ “Allah, seni insanlardan koruyacaktır.”.



Ayetin bu kısmı, düşmanların taarruzundan, suikastından Hz. Peygamberin mahfuz kalacağına, taraf-ı ilâhîden bir vaat ve teminattır, ayrıca tebliğe engel olabilecek mazeretleri ortadan kaldırmaktır.[2>



إِنَّ اللّهَ لاَ يَهْدِي الْقَوْمَ الْكَافِرِينَ “Şüphesiz Allah, kâfirler topluluğunu hidayete erdirmez.”



Seninle alakalı düşündükleri kötü şeylere imkân vermez, fırsat tanımaz.



Hz. Peygamber şöyle buyurur:



“Allah beni, mesajlarını iletmek üzere gönderince önce çok daraldım. Allah bana vahyen şöyle bildirdi: “Mesajımı iletmezsen seni azaba düçar ederim.” Ayrıca, korunacağımı da taahhüt etti. Bunun üzerine kuvve-i maneviyem kuvvetlendi.”



Hz. Enesten rivayet edildiğine göre, Hz. Peygamber bu ayet nâzil oluncaya kadar muhafızlar tarafından korunuyordu. Bu ayet inince onlara şöyle dedi: Ey insanlar, artık gidebilirsiniz. Allah beni insanlardan korudu.”



Ayetin zâhiri, indirilenlerin hepsini tebliğ etmeyi gerekli kılar. -Allahu a’lem-, bundan murat “kulların maslahatı olan ve inzali ile onların muttali olmaları istenen her şeyin tebliğ edilmesidir. Çünkü İlâhi sırlardan ifşası haram olanlar da bulunmaktadır.







68- قُلْ يَا أَهْلَ الْكِتَابِ لَسْتُمْ عَلَى شَيْءٍ حَتَّىَ تُقِيمُواْ التَّوْرَاةَ وَالإِنجِيلَ وَمَا أُنزِلَ إِلَيْكُم مِّن رَّبِّكُمْ “De ki: “Ey Kitap ehli! Tevrat’ı, İncil’i ve Rabbinizden size indirileni (Kur’an’ı) uygulamadıkça hiçbir şey üzere değilsiniz.”



Hz. Muhammede iman etmek ve hükmünü izan ile kabul etmek de, bu kitapları ikâme etmeğe dâhildir. Çünkü ilâhî kitapların tamamı O’nu tasdik etmeyi emreder. Mu’cize ise, O’na itaatin vücubunu söyler.



Ayette bildirilen bu ilâhî kitapların ikâmesi, dinin asıllarının yerine getirilmesi ve neshedilmemiş olan fürüatın uygulanmasıdır.



وَلَيَزِيدَنَّ كَثِيرًا مِّنْهُم مَّا أُنزِلَ إِلَيْكَ مِن رَّبِّكَ طُغْيَانًا وَكُفْرًا “Andolsun ki sana Rabbinden indirilenler, onlardan çoğunun taşkınlık ve küfrünü artıracaktır.”



فَلاَ تَأْسَ عَلَى الْقَوْمِ الْكَافِرِينَ “Öyle ise o kâfir kavim için üzülme.”



Öyleyse, onlara tebliğ edeceğin şeylerle onların tuğyan ve küfürlerinin artmasından mahzun olma. Çünkü, bunun zararı onlara gelecektir.







69- إِنَّ الَّذِينَ آمَنُواْ وَالَّذِينَ هَادُواْ وَالصَّابِؤُونَ وَالنَّصَارَى مَنْ آمَنَ بِاللّهِ وَالْيَوْمِ الآخِرِ وعَمِلَ صَالِحًا فَلاَ خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلاَ هُمْ يَحْزَنُونَ “Şüphesiz inananlar (müslümanlar), Yahudiler, Sabiîler ve Hristiyanlardan kim Allah’a ve ahiret gününe iman eder ve salih amel işlerse, bunlar için hiçbir korku yoktur ve onlar mahzun da olmayacaklardır.”



Bunun tefsiri Bakara sûresinde geçti.[3>







70- لَقَدْ أَخَذْنَا مِيثَاقَ بَنِي إِسْرَائِيلَ “Andolsun, İsrailoğullarından sağlam söz aldık.”



وَأَرْسَلْنَا إِلَيْهِمْ رُسُلاً “Ve onlara peygamberler gönderdik.”



Peygamberlerin gönderilmesi, onları uyarmak ve dinleriyle ilgili meseleleri beyan etmek içindir.



كُلَّمَا جَاءهُمْ رَسُولٌ بِمَا لاَ تَهْوَى أَنْفُسُهُمْ فَرِيقًا كَذَّبُواْ وَفَرِيقًا يَقْتُلُونَ “Fakat her ne zaman bir Peygamber, onlara nefislerinin hoşlanmadığı bir hükmü getirdiyse; onlardan bir kısmını yalanladılar, bir kısmını da öldürüyorlar.”



Peygamberlerin getirdikleri hükümler ve mükellefiyetler, onların hevâ’larına ters şeylerdir.



Ayette, “onların bir kısmına da öldürdüler” demek yerine “öldürüyorlar” denilmesi, geçmişteki bu tür olayları göz önünde cereyan eder tarzda hikâye etmek içindir.



Ayrıca, böyle bir katlin ne derece çirkin – korkunç olduğunu göstermektir.



Keza, böyle bir hâlin geçmişte ve gelecekte onların âdeti olduğuna bir tenbihtir.



Bir de, ayet sonlarında ses uyumuna da bu şekilde müraat edilmiştir.



71- وَحَسِبُواْ أَلاَّ تَكُونَ فِتْنَةٌ “Bir fitne olmayacağını sandılar.”



Yani, İsrailoğulları, peygamberleri öldürmek ve onları yalanlamak sebebi ile kendilerine bir bela ve azap gelmeyecek sandılar.



فَعَمُواْ وَصَمُّواْ “Böylece kör ve sağır kesildiler.”



Bunun sonucu olarak dine karşı veya dinin delillerine ve yol göstermesine karşı kör oldular, buzağıya tapma olayında görüldüğü gibi, hakkı dinlemekten sağır oldular.



ثُمَّ تَابَ اللّهُ عَلَيْهِمْ “Sonra Allah onların tevbesini kabul etti.”



Sonra tevbe ettiler, Allah da tevbelerini kabul etti.



ثُمَّ عَمُواْ وَصَمُّواْ كَثِيرٌ مِّنْهُمْ “Sonra yine onlardan çoğu kör ve sağır kesildiler.”



وَاللّهُ بَصِيرٌ بِمَا يَعْمَلُونَ “Allah, onların yaptıklarını hakkıyla görendir.”



Allah onların ne yaptıklarını bilir ve amellerine uygun bir şekilde onları cezalandırır.












[1> Cenab-ı Hak birisine verdiğinde, verdiği bu ikramlar kimsenin dalaletini artırırsa, buna istidraç denilir. Şeklen nimet olmakla beraber, bu verilenler onun azabının artmasına vesile olacaktır. Firavun gibilere verilen dünyevî ikramlar bu türdendir.



[2> Yani, “Ey Peygamber! “Ben bunları tebliğ edersem insanlar bana cephe alır, düşman kesilirler, hayatıma kastederler” deme. Sen, sana indirilenlerin hepsini tebliğ et. Allah Seni insanların şerrinden, suikastından koruyacaktır.”



[3> Bkz. Bakara 62. ayet

72- لَقَدْ كَفَرَ الَّذِينَ قَالُواْ إِنَّ اللّهَ هُوَ الْمَسِيحُ ابْنُ مَرْيَمَ “Andolsun, “Allah, Meryem oğlu Mesih’tir” diyenler kesinlikle kâfir oldu.”



وَقَالَ الْمَسِيحُ “Oysa Mesih şöyle demişti:”



يَا بَنِي إِسْرَائِيلَ اعْبُدُواْ اللّهَ رَبِّي وَرَبَّكُمْ “Ey İsrailoğulları! Rabbim ve Rabbiniz olan Allah’a ibadet edin.”



Yani, ben de sizin gibi terbiyeye muhtaç bir kulum. Öyleyse, beni de sizi de yaratana ibadet edin.



إِنَّهُ مَن يُشْرِكْ بِاللّهِ فَقَدْ حَرَّمَ اللّهُ عَلَيهِ الْجَنَّةَ “Gerçek şu ki, kim Allah’a ortak koşarsa, Allah ona cenneti haram kılmıştır.”



Kim Allaha ibadetinde veya O’na has sıfat ve fiillerde şirk koşarsa, mahrem olmayanın mahremin yanına girmesinin yasak olması gibi, Allah onun cennete girmesine mani olur. Çünkü cennet, tevhid ehli olanlar içindir.



وَمَأْوَاهُ النَّارُ “Onun barınağı da ateştir.”



Çünkü cehennem ateşi müşrikler için hazırlanmıştır.



وَمَا لِلظَّالِمِينَ مِنْ أَنصَارٍ “Ve zalimler için hiçbir yardımcı yoktur.”



Ayette “onlar” yerine “zâlimler” denilmesi, onların şirk ile zulmetmelerini ve hak yoldan sapmalarını tescil içindir.







73- لَّقَدْ كَفَرَ الَّذِينَ قَالُواْ إِنَّ اللّهَ ثَالِثُ ثَلاَثَةٍ “Andolsun, “Allah, üçün üçüncüsüdür” diyenler kâfir oldu.”



Bu ifade, biraz önce geçen Hz. İsa’nın sözünün devamı olabileceği gibi, doğrudan Allahın kelâmı da olabilir.



Aslında onlar “Mesih Allahtır” derken, bunu Hz. İsa’yı tazim ve ona yaklaşmak için söylediler. O ise bundan dolayı onlara düşmandır, onların hasmıdır.



Cenab-ı Hakkın bu beyanı, teslise (ekanim-i selaseye) inanan Nasturiye ve Milkaniye mezheplerinin görüşünü hikâye etmektedir. Hz. İsanın Allah ile ittihadını kabul eden Yakubilerin görüşü ise, bundan önceki ayette nazara verilmişti.



وَمَا مِنْ إِلَهٍ إِلاَّ إِلَهٌ وَاحِدٌ “Hâlbuki bir tek ilâhtan başka hiçbir ilâh yoktur.”



Hâlbuki vücud sahasında bütün varlıkları yaratmasıyla ibadete layık, vacibu’l-vucud ancak bir tek ilâh vardır. O, vahdaniyet sıfatına sahiptir, şeriki olmaktan yüce ve münezzehtir.



وَإِن لَّمْ يَنتَهُواْ عَمَّا يَقُولُونَ لَيَمَسَّنَّ الَّذِينَ كَفَرُواْ مِنْهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ “Eğer dediklerinden vazgeçmezlerse, andolsun onlardan inkâr edenlere, elem dolu bir azap dokunacaktır.”



Ayet onlardan küfür üzere devam edenler hakkında veya Hristiyanlardan inkâr edenler hakkındadır.



“Onlara elbette elem dolu bir azap dokunacak” demek yerine “onlardan inkâr edenlere elem dolu bir azap dokunacaktır” denilmesi hem onların küfrüne bir şehâdet, hem de azabın küfürde devam edip de ondan sıyrılmayanlar hakkında olduğuna bir tenbihtir. Bundan dolayı ayetin peşinden şöyle denilmiştir:







74- أَفَلاَ يَتُوبُونَ إِلَى اللّهِ وَيَسْتَغْفِرُونَهُ “Onlar Allah’a tevbe etmiyor ve O’ndan bağışlanma istemiyorlar mı?”



Yani, artık onlar bu açık beyandan ve tehditten sonra, hak ve hakikatten uzak batıl inanç ve görüşlere son verip ittihad ve hulûl yerine tevhid ve tenzihe inanarak istiğfar etmiyorlar mı?[1>



وَاللّهُ غَفُورٌ رَّحِيمٌ “Hâlbuki Allah, Ğafur – Rahîm’dir (çok bağışlayan, çok merhamet edendir).”



Şayet tevbe ederlerse onları bağışlar, lütfu ile ikramlarda bulunur.



Ayette, “Onlar Allah’a tevbe etmiyor ve O’ndan bağışlanma istemiyorlar mı?” şeklinde soru üslûbu kullanılmasında, onların hatadan dönmeme ısrarlarına karşı bir hayret ettirme vardır.







75- مَّا الْمَسِيحُ ابْنُ مَرْيَمَ إِلاَّ رَسُولٌ “Meryem oğlu Mesih, ancak bir peygamberdir.”



قَدْ خَلَتْ مِن قَبْلِهِ الرُّسُلُ “Ondan önce de peygamberler gelip geçmiştir.”



Hz. İsa da, önceki peygamberler gibi ancak bir elçidir. Allah Hz. İsaya, diğer peygamberlere bir kısım özel mu’cizeler verdiği gibi, özel mu’cizeler vermiştir. Mesela, O’nun eliyle ölüleri ihya ettiyse, Hz. Musanın eliyle de asayı hayatlandırdı, onu hareket eden bir yılan kıldı. Bu, diğerinden daha hayret verici bir durumdur.



Ayrıca, O’nu babasız yarattıysa, Âdemi anne ve baba olmaksızın yarattı. Bu, daha garip bir vakıadır.



وَأُمُّهُ صِدِّيقَةٌ “Annesi de dosdoğru bir kadındır.”



Onun annesi de sıdkı esas alan diğer kadınlar gibi bir kadındı. Annesinin sıdk ile nazara verilmesi, peygamberleri tasdik etmesi yönünden de olabilir.



كَانَا يَأْكُلاَنِ الطَّعَامَ “Her ikisi de yemek yerlerdi.”



Canlıların yemeye muhtaç olması gibi, hem Hz. İsa, hem de annesi yemeye muhtaç idi.



Allahu Teâlâ önce hem Hz. İsa, hem de annesi için sahip olabilecekleri en büyük iki kemâl özelliği nazara verdi: Hz. İsa, Allahın elçisidir ve annesi de sıddîka’dır, dosdoğru bir kadındır. Ancak her iki özellik de onlar için ulûhiyeti (ilahlığı) gerektirmez. Çünkü pek çok insan onlarla beraber aynı vasıflara sahiptirler.



Allahu Teâlâ, ardından her ikisinin noksan sıfatına (yani gıdaya muhtaç olmalarına) dikkat çekti. Bu ise Rab olmaya (rububiyete) aykırıdır, Onların da sonunda bozulup giden diğer varlıklar gibi olmalarını iktiza eder.



Cenab-ı Hak, ardından, bu kadar apaçık deliller varken, o ikisi hakkında rububiyet (Rablık) iddia edenlerin hâline taaccübe çağırdı:



انظُرْ كَيْفَ نُبَيِّنُ لَهُمُ الآيَاتِ “Bak onlara âyetleri nasıl açıklıyoruz.”



ثُمَّ انظُرْ أَنَّى يُؤْفَكُونَ “Sonra bak nasıl çevriliyorlar!”



Nasıl da hakka kulak vermekten ve düşünmekten çevriliyorlar?



Ayette hayret verici iki hâle dikkat çekilmiştir.



1-Allahın ayetlerini bu şekilde açıklaması.



2-Onların bu ayetlerden yüz çevirmeleri. Allahın ayetlerini açıklaması gerçekten hayret vericidir. Ama onların bu kadar apaçık ayetler karşısında yüz çevirmeleri, daha hayret verici bir durumdur.







76- قُلْ أَتَعْبُدُونَ مِن دُونِ اللّهِ مَا لاَ يَمْلِكُ لَكُمْ ضَرًّا وَلاَ نَفْعًا “De ki: Allah’ı bırakıp da size zarar ve fayda vermeye gücü yetmeyen şeylere mi tapıyorsunuz?”



Burada kastedilen Hz. İsa’ya ibadet edilmesidir. Şayet O, Allahın verdiği imkânlar ile zararı def ediyor, faydayı celp ediyor ise, bu O’nun kendi zâtından sayılmaz. Ve o, Allahu Teâlânın zarar verebildiği belâ ve musibetler tarzında zarar vermeye ve O’nun verdiği şekilde sağlık ve genişlik vermeye sahip değildir.



Ayette “Allah’ı bırakıp da size zarar ve fayda vermeye gücü yetmeyen şeylere mi tapıyorsunuz?” derken önce zararın söylenmesi, zarardan sakınmanın faydalı olanı araştırmaktan önce gelmesi itibariyledir.



وَاللّهُ هُوَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ “Oysa Allah Semi’ – Alîm’dir.”



Allah, söylenenleri işitir, insanların inançlarını bilir ve ona göre karşılık verir. Hayırsa hayır verir, şer ise şer verir.







77- قُلْ يَا أَهْلَ الْكِتَابِ لاَ تَغْلُواْ فِي دِينِكُمْ غَيْرَ الْحَقِّ “De ki: Ey ehl-i Kitap! Hakkın dışına çıkarak dininizde aşırı gitmeyin.”



Batıl bir şekilde dinde aşırı gidip Hz. İsa hakkında “o bir ilahtır” diyecek şekilde O’nu yükseltmeyin.



Veya bazı Yahudilerin iddia ettiği tarzda O’nu gayr-i meşru beraberlikten doğmuş tarzda batıl iddiada bulunmayın.



وَلاَ تَتَّبِعُواْ أَهْوَاء قَوْمٍ قَدْ ضَلُّواْ مِن قَبْلُ وَأَضَلُّواْ كَثِيرًا “Daha önce sapmış, birçoklarını da saptırmış bir kavmin hevâlarına uymayın.”



Burada bahsedilen kavim, Hz. Muhammedin gönderilmesinden önceki onların selefleri ve önderleridir. Bunlar kendi şeriatlerinde yoldan sapmışlar ve kendi bid’a ve dalaletlerine uyanları da yoldan çıkarmışlardı.



وَضَلُّواْ عَن سَوَاء السَّبِيلِ “Onlar, doğru yoldan sapmış kimselerdir.”



Bunlar, Hz. Muhammedin (asm) gönderilmesinden sonra, onu yalanlamak ve karşı gelmek sûretiyle İslâm yolundan sapanlardır.



Bu ayette iki defa onların yoldan sapması nazara verildi. Bunlardan birincisi, aklın gereğinden sapmalarına, ikincisi de dinin getirdiklerinden sapmalarına işaret olabilir.


[1> Hz. İsayı Allah ile bir görmek ittihad, Allahın Hz. İsa’nın bedenine girdiğini söylemek ise hulûldür. Bunun yerine “Allah birdir” demeli ve O’nu batıl inançlardan tenzih etmelidir.

78- لُعِنَ الَّذِينَ كَفَرُواْ مِن بَنِي إِسْرَائِيلَ عَلَى لِسَانِ دَاوُودَ وَعِيسَى ابْنِ مَرْيَمَ “İsrailoğullarından inkâr edenler, Davud’un ve Meryem oğlu İsa’nın diliyle lânetlendi.”



Yani, Allah onları Zebur ve İncilde, Hz. Davud ve Hz. İsa’nın dilleriyle lanetledi.



Denildi ki: Eyle ahalisi Cumartesi yasağını çiğnediler. Allah da onları Hz. Davud’un diliyle lanetledi ve kendilerini maymuna çevirdi. Maide ashabı (yani Hz. İsanın duasıyla gökten sofra inişine şahit olanlar) inkâra saptıklarında Hz. İsa onlara beddua etti ve lanetledi. Bunun sonucu olarak domuza çevrildiler. Bunlar beş bin kişi idi.



ذَلِكَ بِمَا عَصَوا وَّكَانُواْ يَعْتَدُونَ “Bu, onların isyan etmeleri ve hadlerini aşıyor olmalarından ötürüydü.”



Hayvana çevrilmeyi netice veren bu çirkin lanetin sebebi, onların isyanı ve kendilerine haram kılınan şeylerde haddi aşmaları idi.







79- كَانُواْ لاَ يَتَنَاهَوْنَ عَن مُّنكَرٍ فَعَلُوهُ “İşledikleri herhangi bir kötülükten birbirlerini alıkoymazlardı.”



لَبِئْسَ مَا كَانُواْ يَفْعَلُونَ “Yapmakta oldukları ne kötüydü!”







80-
تَرَى كَثِيرًا مِّنْهُمْ يَتَوَلَّوْنَ الَّذِينَ كَفَرُواْ “Onlardan birçoğunun inkâr edenleri dost edindiklerini görürsün.”



O ehl-i kitabın çoğunu, Hz. Peygambere ve mü’minlere olan kinleri sebebiyle müşrikleri dost edinir şekilde görürsün.



لَبِئْسَ مَا قَدَّمَتْ لَهُمْ أَنفُسُهُمْ “Nefislerinin kendilerine sunduğu şey ne kadar kötüdür:”



أَن سَخِطَ اللّهُ عَلَيْهِمْ “Allah onlara gadap etmiştir.”



وَفِي الْعَذَابِ هُمْ خَالِدُونَ “Ve onlar azap içinde daimîdirler.”







81-
وَلَوْ كَانُوا يُؤْمِنُونَ بِالله والنَّبِيِّ وَمَا أُنزِلَ إِلَيْهِ مَا اتَّخَذُوهُمْ أَوْلِيَاء “Eğer Allah’a, Peygamber’e ve ona indirilene inanıyor olsalardı, onları dost edinmezlerdi.”



وَلَكِنَّ كَثِيرًا مِّنْهُمْ فَاسِقُونَ “Fakat onlardan birçoğu fasık kimselerdir.”



Onların çoğu, dinlerinden çıkmış veya nifaklarında ısrar eden ve direnen kimselerdir.







82- لَتَجِدَنَّ أَشَدَّ النَّاسِ عَدَاوَةً لِّلَّذِينَ آمَنُواْ الْيَهُودَ وَالَّذِينَ أَشْرَكُواْ “İman edenlere düşmanlık etmede insanların en şiddetlisinin Yahudiler ve Allah’a ortak koşanlar olduğunu görürsün.”



Ehl-i imana en ziyade düşmanlık yapanların Yahudiler ve müşrikler olması,




-Tabiatlarının sertliğinden,



-Küfürde aşırılıklarından,



-Hevâya ittiba hususunda taşkınlıklarından,



-Taklid içinde olmalarından,



-Tahkîkten uzak kalmalarından,



-Peygamberleri yalanlamaya ve karşı gelmeye alışkın olmalarındandır.



وَلَتَجِدَنَّ أَقْرَبَهُمْ مَّوَدَّةً لِّلَّذِينَ آمَنُواْ الَّذِينَ قَالُوَاْ إِنَّا نَصَارَى “Onların iman edenlere sevgi bakımından en yakınını da “Biz Hristiyanız” diyenler olduğunu görürsün.”



“Biz Hristiyanız” diyenlerin ehl-i imana sevgi içinde olmaları,




-Yüzlerinin yumuşaklığı,



-Kalplerinin rikkati,



-Dünyaya hırslarının az olması,



-İlim ve amelle daha ziyade meşgul olmaları sebebiyledir. Ayetin devamı buna işaretle şöyle der:



ذَلِكَ بِأَنَّ مِنْهُمْ قِسِّيسِينَ وَرُهْبَانًا “Çünkü onların içinde keşişler ve rahipler vardır.”



وَأَنَّهُمْ لاَ يَسْتَكْبِرُونَ “Ve bir de onlar büyüklük taslamazlar.”



Ayette, tavazu, ilim ve amele yönelmek, şehevî şeylerden yüz çevirmek kâfirden de olsa medhe layık olduğuna bir delil vardır.







83- وَإِذَا سَمِعُواْ مَا أُنزِلَ إِلَى الرَّسُولِ تَرَى أَعْيُنَهُمْ تَفِيضُ مِنَ الدَّمْعِ مِمَّا عَرَفُواْ مِنَ الْحَقِّ “Peygamber’e indirileni dinledikleri zaman, bir kısım hakkı tanımalarından dolayı gözlerinin yaşla dolup taştığını görürsün.”



Ayetin bu kısmı, “onlar büyüklük taslamazlar” cümlesine atfedilmiştir. Burada, onların ince kalpli olmaları, kuvvetli bir haşyet hâli yaşamaları, hakkı kabulde tereddüt etmemeleri ve hak karşısında direnmemelerinin beyanı vardır.



Hak ve hakikatin daha bir kısmını bilmekle bunların gözleri yaşla dolmuştur. Ya, hepsini bilselerdi..?



يَقُولُونَ رَبَّنَا آمَنَّا “Derler: Ya Rabbena! İman ettik.”



“İman ettik”
demeleri, “öğrenmiş olduğumuz hakka inandık” anlamına gelebileceği gibi, “Hz. Muhammede iman ettik” anlamında da olabilir.



فَاكْتُبْنَا مَعَ الشَّاهِدِينَ “Bizi şahitlerle beraber yaz.”



“Bizi şahitlerle beraber yaz”
demeleri, şu manaları ifade edebilir:



“Ey Rabbimiz, bizi bunun hak olduğuna şehadet edenlerle beraber yaz.”



“Ey Rabbimiz, bizi Hz. Muhammedin peygamberliğine şahitlik yapanlarla beraber yaz.”



“Ey Rabbimiz, bizi kıyamet günü diğer ümmetler üzerine şahit kılınan O’nun ümmetiyle beraber yaz.”







84- وَمَا لَنَا لاَ نُؤْمِنُ بِاللّهِ وَمَا جَاءنَا مِنَ الْحَقِّ وَنَطْمَعُ أَن يُدْخِلَنَا رَبُّنَا مَعَ الْقَوْمِ الصَّالِحِينَ “Rabbimizin, bizi salihler topluluğuyla beraber koymasını umarken, Allah’a ve bize gelen hakka ne diye inanmayalım?”



Ayetin bu kısmı, mukadder bir suale cevap gibidir. Sanki onlara “niçin iman ettiniz?” diye sorulmuş, onlar da böyle cevap vermişlerdir.







85- فَأَثَابَهُمُ اللّهُ بِمَا قَالُواْ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِن تَحْتِهَا الأَنْهَارُ Dedikleri bu söze karşılık Allah onları altlarından ırmaklar akan cennetlerle mükâfatlandırmıştır.”



Ayette “Dedikleri bu söze karşılık Allah onları mükafatlandırmıştır” denilmesi, onların inancını ifade eder.[1>



خَالِدِينَ فِيهَا “Orada ebedî olarak kalacaklardır.”



وَذَلِكَ جَزَاء الْمُحْسِنِينَ “İşte bu, muhsin olanların mükâfatıdır.”



“Muhsin olanlar”
dan murat, güzel tefekkür ve amelde bulunanlar veya yaptıkları işlerde güzelliği âdet hâline getirenlerdir.



Sebeb-i Nüzûl



Rivayete göre, bu dört ayet Habeş kralı Necaşi ve ashabı hakkında nâzil olmuştur. Hz. Peygamber Necaşi’ye mektup gönderdi, Necaşi mektubu okudu. Sonra Ebu Talibin oğlu Ca’feri ve onunla beraber Habeşistana hicret edenleri çağırdı. Ruhban ve keşişleri de huzuruna getirtti. Ardından Ca’fere kendilerine Kur’andan okumasını istedi.



Hz. Cafer onlara Meryem sûresini okudu. Gözyaşlarıyla dinlediler ve Kur’ana iman ettiler.



Bir başka rivayet ise şöyledir:



Necaşi’nin kavminden otuz veya yetmiş kişi Hz. Peygamberin huzuruna geldiler. Hz. Peygamber onlara Yasin sûresini okudu. Ağladılar ve iman ettiler.







86- وَالَّذِينَ كَفَرُواْ وَكَذَّبُواْ بِآيَاتِنَا أُوْلَئِكَ أَصْحَابُ الْجَحِيمِ “İnkâr edenlere ve âyetlerimizi yalanlayanlara gelince, işte onlar cehennem ashabıdır.”



Allahın ayetlerini tasdik edenleri nazara verdikten sonra, yalanlayanların hâline geçilmesi, terğib ve terhibi cem etmek içindir.[2>


[1> Yani, inançlarına tercüman olan bu sözleri sebebiyle Allah onları mükâfatlandırdı.



[2> Yani, Cenab-ı Hak iman ve salih amelle cenneti kazananları nazara vererek bunlara teşvik ettiği gibi, inkâr ve isyanın kötü sonuçlarını nazara vererek de insanları kötü şeylerden sakındırır.

87- يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ لاَ تُحَرِّمُواْ طَيِّبَاتِ مَا أَحَلَّ اللّهُ لَكُمْ “Ey iman edenler! Allah’ın size helâl kıldığı iyi ve temiz nimetleri (kendinize) haram etmeyin.”



Yani, hoşunuza giden ve lezzetli olan şeylerden helâl-hoş bir şekilde yiyin.



Ayetin öncesiyle münasebeti:



Önceki ayet, Hristiyanlardaki ruhbanlığı medih, nefsin isteklerini kırmayı teşvik ve şehevanî şeyleri reddetmeyi tazammun edince, bu konuda ifrattan ve helâli haram sayar şekilde Allahın koyduğu sınırları aşmaktan sakındırdı ve şöyle buyurdu:



وَلاَ تَعْتَدُواْ “Ve haddi aşmayın.”



إِنَّ اللّهَ لاَ يُحِبُّ الْمُعْتَدِينَ “Çünkü Allah, haddi aşanları sevmez.”



Bundan murad “Allahın size helâl kıldığı şeylerin hududundan haram kıldığı şeylere doğru haddi aşmayın” manası olabilir. Bu durumda ayet, helâl kılınanları haram veya haram kılınanları helâl saymaktan bir sakındırma olur, ikisi ortasında dengeli olmaya sevkeder.



Rivayet edilir ki, bir gün Hz. Peygamber ashabına kıyameti vasfetti ve onları o günün dehşetinden etkili bir şekilde sakındırdı. Bu sohbet sonunda ashab rikkate geldi ve Osman Bin Maz’unun evinde toplandılar. Kendi aralarında devamlı “gündüz saim gece kâim” olmak, yatakta yatmamak, et ve yağlı şeyler yememek, kadınlara yaklaşmamak, güzel koku sürünmemek, dünyayı terk etmek, eski elbiseler giymek, derviş olarak dolaşmak, kendilerini iğdiş etmek hususunda ittifak ettiler.



Durum Hz. Peygambere iletilince şöyle buyurdu: “Ben bununla emrolunmadım. Şüphesiz nefislerinizin de sizin üzerinizde hakları vardır. Öyleyse hem oruç tutun, hem de iftar edin. Gece hem uyuyun, hem de teheccüde kalkın. Ben, gece hem ibadet ediyor, hem de uyuyorum. Hem oruç tutuyor, hem de iftar ediyorum. Et ve yağlı yiyecekler yiyorum. Kadınlarla aile hayatı yaşıyorum. Dolayısıyla, kim benim sünnetimden yüz çevirirse, o benden değildir.”







88- وَكُلُواْ مِمَّا رَزَقَكُمُ اللّهُ حَلاَلاً طَيِّبًا “Allah’ın size rızık olarak verdiklerinden helâl, iyi ve temiz olarak yiyin.”



Şayet haram da rızık olmasaydı, ayette “helâl olarak yiyin” denilmesinin ilâve bir faydası olmazdı.[1>



وَاتَّقُواْ اللّهَ الَّذِيَ أَنتُم بِهِ مُؤْمِنُونَ “Ve kendisine inanmakta olduğunuz Allah’a karşı gelmekten sakının.”







89-
لاَ يُؤَاخِذُكُمُ اللّهُ بِاللَّغْوِ فِي أَيْمَانِكُمْ “Allah, kasıtsız olarak ettiğiniz yeminlerle sizi sorumlu tutmaz.”



Yemin-i lağv
, kişiden kasde bağlı olmaksızın meydana gelen “Vallahi evet, vallahi hayır” gibi ifadelerdir. Allah, bu tür yeminlerden hesaba çekmiyeceğini bildirmiştir. İmam-ı Şafii de ayetin zâhirine göre fetva vermiştir.



Ebu Hanife ise, ayette medar-ı bahs olan yeminin zanna dayalı yemin olduğunu söyler. Kişi, yemin ettiği şekilde olduğunu zannetmiş ama yanılmışsa, Allah bundan dolayı onu hesaba çekmez.



وَلَكِن يُؤَاخِذُكُم بِمَا عَقَّدتُّمُ الأَيْمَانَ “Ama bile bile yaptığınız yeminlerle sizi sorumlu tutar.”



Lakin Allah kast ve niyete bağlı yaptığınız yeminlerden dolayı sizi hesaba çeker. Yani, yemin akdi yapıp da sonra bunu bozduğunuzda sizi sorgular.



فَكَفَّارَتُهُ إِطْعَامُ عَشَرَةِ مَسَاكِينَ مِنْ أَوْسَطِ مَا تُطْعِمُونَ أَهْلِيكُمْ “Bu durumda onun keffareti, ailenize yedirdiğinizin orta hâllisinden on yoksulu doyurmak.”



أَوْ كِسْوَتُهُمْ “Yahut onları giydirmek.”



أَوْ تَحْرِيرُ رَقَبَةٍ “Ya da bir köle azat etmektir.”



Yemin keffareti
, onun günahını ortadan kaldıracak ve örtecek fiildir. Şafiî mezhebi ayetin zahiriyle delil getirerek, yemini bozmadan mal ile kefaretin caiz olduğunu kabul eder. Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur:



“Kim yemin etse ve daha sonra bundan başkasının daha hayırlı olduğunu görse, yemin kefareti versin ve hayırlı olanı yapsın.”



Yemin kefaretinde geçen “köle azadında” Müslüman bir köle olması şart mıdır?



Kasden adam öldürmenin diyetinde geçen “mü’min bir köle” kaydından yola çıkarak, İmam-ı Şafii yemin kefaretinde de imanı şart olarak görür.



Yemin keffareti veren kimse on kişiyi yedirmek veya giydirmek veya bir köle azat etme hususunda muhayyerdir, bunlardan herhangi birini uygulayabilir.



فَمَن لَّمْ يَجِدْ فَصِيَامُ ثَلاَثَةِ أَيَّامٍ “Kim bu imkânı bulamazsa, onun keffareti üç gün oruç tutmaktır.”



ذَلِكَ كَفَّارَةُ أَيْمَانِكُمْ إِذَا حَلَفْتُمْ “İşte yemin ettiğiniz vakit yeminlerinizin keffareti budur.”



Ebu Hanife, bir kıraatte “ardı ardına” kaydından hareketle, yemin kefareti orucunun üç gün ardı ardına olması gerektiğini söyler.



Şafiî mezhebinde ise,



-Kitapta sabit olmadığında,



-Ve sünnet olarak da rivayet edilmediğinde bu tarz şaz kıraatler delil sayılmadığından, bu orucun ardı ardına olma şartı söz konusu değildir.



وَاحْفَظُواْ أَيْمَانَكُمْ “Yeminlerinizi koruyun.”



Yeminlerinizi koruyun da öyle ulu orta yemin etmeyin. Keza, yemin ettiğinizde, elinizden geldiği kadar yemininize sadık kalın. Ayrıca, yemininizi bozduğunuzda da keffaretini verin.



كَذَلِكَ يُبَيِّنُ اللّهُ لَكُمْ آيَاتِهِ لَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ “Allah, size âyetlerini işte böyle açıklıyor, ola ki şükredersiniz.”







90-
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ إِنَّمَا الْخَمْرُ وَالْمَيْسِرُ وَالأَنصَابُ وَالأَزْلاَمُ رِجْسٌ مِّنْ عَمَلِ الشَّيْطَانِ “Ey iman edenler! İçki, kumar, dikili taşlar ve fal okları ancak şeytanın amelinden bir pisliktir.”



فَاجْتَنِبُوهُ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ “Ondan (o pislikten) kaçının ki kurtuluşa eresiniz.”



Ayet metnindeki ensab, ibadet için dikilen putları ifade eder.



Ayette “rics” “pislik” ifadesi müfret olarak geldi, çünkü içki ile alakalı haber olarak geldi. Diğer atfedilenlerin haberi ise hazfedilmiştir.



Bil ki, Allahu Teâlâ içki ve kumarın haramlığını te’kidli bir şekilde beyan etti. Şöyle ki:



- إِنَّمَا “İnnema” yani “ancak” ifadesini başta zikretti.



-Putlar ve fal oklarıyla beraber anlattı.



-Bunların “pislik” olduğunu söyledi.



-Bunları “şeytanın ameli” olarak nazara verdi.



İşte, bütün bunlarla, içki ve kumarla meşgul olmanın tam bir şer veya en azından şer cihetlerinin fazla olduğunu anlattı. Onlardan bizzat sakınılmasını emretti. Onlardan kaçınmanın, felahı netice vermesine dikkat çekti. Ardından da, bunları haram kılmayı iktiza eden dünyevî ve dinî zararları beyan ile şöyle dedi:







91- إِنَّمَا يُرِيدُ الشَّيْطَانُ أَن يُوقِعَ بَيْنَكُمُ الْعَدَاوَةَ وَالْبَغْضَاء فِي الْخَمْرِ وَالْمَيْسِرِ وَيَصُدَّكُمْ عَن ذِكْرِ اللّهِ وَعَنِ الصَّلاَةِ “Şeytan, içki ve kumarla, ancak aranıza düşmanlık ve kin sokmak, sizi Allah’ı anmaktan ve namazdan alıkoymak ister.”



Üstteki ayette, haram kılınan dört şey geçerken, burada iki tanesini yeniden medar-ı bahis yapması ve onlarda olan vebali şerh etmesi, üstteki ayette de bu ikisinin asıl maksat olduğuna bir tenbihtir. Putların ve fal oklarının ayette zikri, haram ve şerli olmakta bunların da içki ve kumar gibi olduğuna delalet içindir. Hz. Peygamber şöyle buyurur:



“İçki içen kimse, puta tapan kimse gibidir.”



Ayette, şeytanın içki ve kumarla zikir ve namazdan alıkoyduğu anlatıldı. Namaz da bir zikir olduğu halde ayrıca ifade edilmesi, onun büyüklüğünü ifade içindir. Ayrıca, namazdan alıkoymanın imandan alıkoymak gibi olduğunu hissettirmektir. Çünkü namaz dinin direğidir ve imanla küfür arasında ayırt edici bir unsurdur.



Sonra da, içki ve kumardan vazgeçirmek için, önce nazara verilen durumlara dayandırıp istifham (soru) sığasıyla bunları terke teşvik ile şöyle buyurdu:



فَهَلْ أَنتُم مُّنتَهُونَ “Artık vazgeçtiniz, değil mi?”



Böylece, bunları yasaklamada ve sakındırmada son noktayı koydu ve bunları yapmada hiçbir mazeret kalmadığını beyan etti.







92- وَأَطِيعُواْ اللّهَ “Allah’a itaat edin.”



وَأَطِيعُواْ الرَّسُولَ “Ve peygambere itaat edin.”



وَاحْذَرُواْ “Ve (karşı gelmekten) sakının.



Allah ve Rasulünün yasakladıklarından veya onlara muhalefet etmekten sakının!



فَإِن تَوَلَّيْتُمْ فَاعْلَمُواْ أَنَّمَا عَلَى رَسُولِنَا الْبَلاَغُ الْمُبِينُ “Şayet yüz çevirirseniz, bilmiş olun ki elçimize düşen ancak apaçık tebliğdir.”



Biliniz ki, sizler yüz çevirmekle Allah Rasülüne bir zarar veremezsiniz. Çünkü, O’na düşen ancak tebliğdir ve onu da yapmıştır. Dolayısıyla, muhalefet etmekle ancak kendinize zarar vermiş olursunuz.







93- لَيْسَ عَلَى الَّذِينَ آمَنُواْ وَعَمِلُواْ الصَّالِحَاتِ جُنَاحٌ فِيمَا طَعِمُواْ “İman edip salih ameller işleyenlere (şöyle yaptıklarında) daha önce tatmış olduklarından dolayı bir günah yoktur:”



إِذَا مَا اتَّقَواْ وَّآمَنُواْ وَعَمِلُواْ الصَّالِحَاتِ “Allah’a karşı gelmekten sakındıkları, iman ettikleri ve salih amel işlediklerinde.”



ثُمَّ اتَّقَواْ وَّآمَنُواْ “Sonra Allah’a karşı gelmekten sakındıkları ve iman ettiklerinde.”



ثُمَّ اتَّقَواْ وَّأَحْسَنُواْ “Sonra Allah’a karşı gelmekten sakındıkları ve muhsin olduklarında.”



Ayette, iman eden ve salih amel işleyenlerin durumları nazara verilmiştir. Onların kendilerine haram kılınmayan şeyleri yemelerinde bir beis yoktur. Bunların haramlardan sakınmaları, iman ve salih amel üzere de sebat etmeleri gerekir. İçki gibi yeni bir haram bildirildiğinde de, artık bundan uzak kalmaları uygundur. Onun haramlığına inanmaları ve günahlardan sakınma hususunda devam ve sebat göstermeleri gerekir.



Ve ayrıca güzel amelleri araştırıp, bunlarla meşgul olmaları münasip olur.



Sebeb-i Nüzûl



Rivayete göre, içkinin haramlığını bildiren ayet inince sahabe “ya RaMaide



sulallah, içki içen ve kumardan kazandığını yiyen önceden vefat eden kardeşlerimizin hâli nasıl olur?” diye sordular. Bunun üzerine, üstteki ayet nazil oldu.



Ayette tekrar edilen takva ve iman, üç vakit itibarı ile veya üç hâl itibarı ile olabilmesi muhtemeldir. Bu da insanın takva ve imanı kendisiyle nefsi, kendisiyle diğer insanlar ve kendisiyle Allah arasında kullanmasıdır. Bundan dolayı üçüncü defada iman yerine “ihsan” kelimesi getirildi. Bunda, Hz. Peygamberin bu kelimenin tefsirinde söylediği manaya bir işaret vardır.[2>



Veya bu tekrar, üç mertebe olan başlangıç, orta ve sonuç itibarıyla olabilir.



Veya sakınılacak şeyler itibarıyla olabilir. Çünkü cezadan sakınarak haramları terk etmek, harama düşme korkusuyla şüpheli şeyleri terk etmek ve nefsi düşük ahlaktan korumak için bazı mubahları terk etmek gerekir.



وَاللّهُ يُحِبُّ الْمُحْسِنِينَ “Allah, muhsin olanları sever.”



Allah muhsinleri sever ve onları cezalandırmaz.



Demek ki, üstteki ayette belirtilen tavrı sergileyenler muhsin olur, muhsin olan ise Allahın sevdiği kimseler arasına girer.







94-
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ لَيَبْلُوَنَّكُمُ اللّهُ بِشَيْءٍ مِّنَ الصَّيْدِ تَنَالُهُ أَيْدِيكُمْ وَرِمَاحُكُمْ “Ey iman edenler! Andolsun, Allah sizi, ellerinizin ve mızraklarınızın erişebileceği avdan bir şey ile imtihan edecek.”



Sebeb-i Nüzûl




Ayet, Hudeybiye senesinde nâzil oldu. Allah onları av ile imtihana tâbi kıldı. Hudeybiyeye katılan Müslümanlar ihrama girmişlerdi. Yolculukları esnasında vahşi av hayvanları her taraftan onlarla beraberdi. Öyle ki elleriyle tutabilir, mızraklarıyla vurabilirlerdi.



Ayette elif-lâmsız olarak gelen “şey” ifadesi azlık ve hakirlik ifade eder. Yani bu imtihan ayakların kaydığı can ve malını feda etmek gibi büyük imtihanlardan değildi. Bu durumda, böyle küçük bir imtihanda sebat etmeyen, daha şiddetli imtihanlarda nasıl sebat edebilir?



لِيَعْلَمَ اللّهُ مَن يَخَافُهُ بِالْغَيْبِ “Bu, görmediği hâlde kendisinden korkanı Allahın bilmesi içindir.”



Böyle bir imtihanla, kuvvetli imanıyla Allahı görmediği halde O’nun azabından korkanla, imanının azlığı ve ayrıca kalbindeki zaaf sebebiyle O’ndan korkmayanlar birbirinden ayrılacaktır.



Ayette “Allahın bilmesi için” denilmesi, malumun vukuu ve ortaya çıkması anlamında veya ilmin taalluk ettiği şey manasını ifade eder.



فَمَنِ اعْتَدَى بَعْدَ ذَلِكَ فَلَهُ عَذَابٌ أَلِيمٌ “Kim bundan sonra haddini aşarsa, ona elem dolu bir azap vardır.”



Böyle ihramlı iken av gibi bir imtihandan sonra kim haddini aşsa, onun için dehşetli bir tehdit vardır. Çünkü böyle basit bir imtihanda kendine sahip olamayan ve onda Allahın hükmünü gözetemeyen birisi, nefsin çokça meylettiği ve hırs gösterdiği durumlarda ne yapacaktır?








[1> Bazı âlimler “haram da rızık mıdır?” konusunda ihtilaf ederler. Ayette, haramın da rızık olduğuna delâlet vardır.



[2> “Cibril hadisi” diye bilinen meşhur bir hadiste, Hz. Peygamber ihsanı şöyle tarif eder: “İhsan, Allahı görüyor gibi ibadet etmendir. Her ne kadar sen O’nu görmüyorsan da, O seni görüyor.”

95- يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ لاَ تَقْتُلُواْ الصَّيْدَ وَأَنتُمْ حُرُمٌ “Ey iman edenler! İhramlı iken (karada) av hayvanı öldürmeyin.”



Ayette “kesmek ve boğazlamak” yerine “öldürmeyin” demesi, tamim (genelleme) içindir.



Ayet metnindeki “sayd”dan murat, eti yenen av hayvanlarıdır. Çünkü örfen yaygın olan kullanım budur. Hz. Peygamberin şu sözü de bunu te’yid eder:



“Şu beş hayvan hem harem dışında hem de harem dâhilinde öldürülür: Çaylak, karga, akrep, fare ve saldırgan köpek.”



Başka bir rivayette, akrep yerinde yılan ifadesi yer almıştır. Bunda, eza veren her hayvanın öldürülmesine bir tenbih vardır.



وَمَن قَتَلَهُ مِنكُم مُّتَعَمِّدًا فَجَزَاء مِّثْلُ مَا قَتَلَ مِنَ النَّعَمِ “Kim (ihramlı iken) onu müteammiden öldürürse (kendisine) öldürdüğü hayvanın dengi bir ceza vardır.”



Her kim ihramlı olduğunu hatırladığı ve öldürmezden önce bunun kendisine haram olduğunu bildiği halde kasden öldürürse, bu durumda, bu kimsenin öldürdüğü hayvan gibi bir hayvanı kurban etmesi gerekir.



Ekser âlimler, ayetteki “müteammiden” ifadesini cezanın gerekli oluşuna bir kayıt olarak görmez. Çünkü bunu tazmin etmede bilerek öldürenle bilmeden öldüren arasında fark yoktur. Zira ayetin sonraki kısmında “Fakat kim bir daha böyle yaparsa, Allah ondan intikam alır” denilmiştir.



Öte yandan, ayet müteammiden öldüren bir sahabi hakkında inmiştir.



Sebeb-i Nüzûl



Rivayete göre, Hudeybiye umresi esnasında sahabilere zebra görüldü. Ebu’l-Yüsr, mızrağını attı ve onu öldürdü. Bu münasebetle bu ayetler nâzil oldu.



Ayette geçen misliyet, İmam-ı Şafii ve İmam-ı Malike göre yaratılış ve hey’et itibariyledir. İmam-ı Azama göre ise, kıymet itibariyledir.



يَحْكُمُ بِهِ ذَوَا عَدْلٍ مِّنكُمْ “Buna içinizden iki adil kişi hükmeder.”



Kurban edilecek hayvanın hangi vasıfta olacağına adaletine güvenilir iki kişi karar verir ve onların belirlediği hayvan, haremde kurban edilir, eti sadaka olarak dağıtılır. Ebu Hanife, “haremde kurban edilir, kişi istediği yerde etini sadaka olarak dağıtır” der.



هَدْيًا بَالِغَ الْكَعْبَةِ “Bu, Kâbe’ye ulaşacak bir kurbandır.”



أَوْ كَفَّارَةٌ طَعَامُ مَسَاكِينَ “Veya yoksulları yedirmek sûretiyle bir kefarettir.”



Veya kişi, kurban etmesi gereken hayvanın bedelini, o beldede yaygın yiyecekten fakirlere kefaret olarak verir.



أَو عَدْلُ ذَلِكَ صِيَامًا “Yahut onun dengi oruç tutmaktır.”



Veya her fakire vereceği yiyeceğe bedel onların sayısınca oruç tutar.[1>



لِّيَذُوقَ وَبَالَ أَمْرِهِ (Bu ceza) yaptığı işin vebalini tatması içindir.”



Yani, yaptığı fiilin ağırlığını ve ihramın hürmetini çiğnemenin kötü sonucunu tatması için bu şekilde ceza verilir. Ya bir kurban keser, ya kurban bedelini fakirlere dağıtır veya oruç tutar.



عَفَا اللّهُ عَمَّا سَلَف “Allah, geçmiştekileri affetmiştir.”



Burada “geçmiştekiler”den murat



-“Cahiliye döneminde ihramlı iken,



-Veya bu ilâhî hüküm gelmezden önce,



-Veya “bu defaki olayda Allah affetmiştir” anlamında olabilir.



وَمَنْ عَادَ فَيَنتَقِمُ اللّهُ مِنْهُ “Fakat kim bir daha böyle yaparsa, Allah ondan intikam alır.”



İbnu Abbas ve Kadı Şüreyh’ten hikâye edildiği gibi, ayetin bu ifadesinde ihramlı iken avlanan kimse, tekrar bu günahı işlediğinde kefaretine engel bir durum yoktur.[2>



وَاللّهُ عَزِيزٌ ذُو انْتِقَامٍ “Allah, Azîz’dir - intikam sahibidir.”



Allah, isyan etmekte ısrar edenden intikam alır, ceza verir.







96- أُحِلَّ لَكُمْ صَيْدُ الْبَحْرِ وَطَعَامُهُ مَتَاعًا لَّكُمْ وَلِلسَّيَّارَةِ “Deniz avı ve deniz ürünlerini yemek sizin için ve yolcular için bir geçimlik olmak üzere helâl kılındı.”



Ancak suda yaşayan hayvanların tamamı helaldir.



Hz. Peygamber şöyle buyurur:



“Denizin suyu temizdir, ölüsü de helâldir.”



İmam-ı Azam, denizdeki canlılardan ancak balığın helal olduğunu söyler. Balıkla beraber benzerleri karada yaşayıp yenen hayvanların da helal olduğu da söylenmiştir.



وَحُرِّمَ عَلَيْكُمْ صَيْدُ الْبَرِّ مَا دُمْتُمْ حُرُمًا “Kara avı ise ihramlı olduğunuz sürece size haram kılındı.”



“Kara avı”
derken karada yapılan avcılık anlaşılabildiği gibi, karada avlanan da anlaşılabilir. Bu ikinci manaya göre, ihramlı kimselerin başkalarının avladıklarını yemesi de caiz olmaz. Çoğu âlimler birinci manayı esas alarak başkalarının avladığını yemenin caiz olduğunu söyler. Çünkü Hz. Peygamber şöyle buyurur: “Başkasının avladığı veya sizin için avlanan av eti, size helâldir.”



وَاتَّقُواْ اللّهَ الَّذِيَ إِلَيْهِ تُحْشَرُونَ “Huzurunda toplanacağınız Allah’a karşı gelmekten sakının.”







97-
جَعَلَ اللّهُ الْكَعْبَةَ الْبَيْتَ الْحَرَامَ قِيَامًا لِّلنَّاسِ وَالشَّهْرَ الْحَرَامَ وَالْهَدْيَ وَالْقَلاَئِدَ “Allah; Ka’be’yi, o hürmetli evi insanlar için ayakta kalma sebebi kıldı, Haram ayı, hac kurbanını ve (bu kurbanlara takılı) gerdanlıkları da.”



Beytullaha “Ka’be” denilmesi, küp şeklinde olmasındandır.[3>



İnsanlar Ka’be ile dirilirler, ayakta kalırlar. Ka’be, onların hem dünya hem de ahiret işlerinde canlı kalmalarına sebeptir. Korkan kimse Ka’beye sığınır, korumasız kişi orada emniyette olur. Ticaret erbabı orada çokça kazanır. Hacılar ve umreye gidenler ona yönelirler.



“Haram ayı, hac kurbanını ve (bu kurbanlara takılı) gerdanlıkları da.”



Burada bahsedilen ay, kendisinde haccın eda edildiği Zilhicce ayıdır.



ذَلِكَ لِتَعْلَمُواْ أَنَّ اللّهَ يَعْلَمُ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الأَرْضِ “Bu, göklerde ve yerde ne varsa hepsini Allah’ın bildiğini bilmeniz içindir.”



Allahın Ka’beyi Beyt-i haram kılması, haram ay ve kurbanlıklarla ilgili hükümler bildirmesi ve bunlara hürmeti emretmesi, Allahın göklerde ve yerde ne varsa her şeyi bildiğini bilmeniz içindir. Çünkü, vukuundan evvel zararlı şeyleri defetmek ve terettüp eden menfaatleri celbetmek için hükümlerin vaz’edilmesi, Şâri’nin hikmetine ve ilminin kemâline bir delildir.[4>



وَأَنَّ اللّهَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ “Bir de Allah’ın her şeyi hakkıyla bilmekte olduğunu (bilmeniz içindir.)



Ayetin bundan önceki kısmında “Allahın göklerde ve yerde ne varsa hepsini bildiği” nazara verilmişti. Burada da “Allah her şeyi bilendir” denilmesi, tahsisden sonra tamim ve ıtlakdan sonra mübalağadır.[5>







98- اعْلَمُواْ أَنَّ اللّهَ شَدِيدُ الْعِقَابِ وَأَنَّ اللّهَ غَفُورٌ رَّحِيمٌ “Bilin ki, Allah’ın cezası çetindir ve Allah Ğafur – Rahîm’dir (çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.)



Ayetin bu kısmında, Allahın haram kıldığı şeyleri yapanlara bir tehdit olduğu gibi, o haramlardan sakınanlara da bir vaat vardır.



Ayetin birinci kısmı olan, “Allah’ın cezası çetindir”, haram iş yapanlar hakkında, ikinci kısmı olan “Allah Ğafur – Rahîm’dir” tevbe edip bunlardan vazgeçenler hakkında olabilir.







99- مَّا عَلَى الرَّسُولِ إِلاَّ الْبَلاَغُ “Peygambere düşen ancak tebliğdir.”



Ayet, Allahın emrettiği şeylerin yerine getirilmesi hususunda şiddetli bir uyarıyı ihtiva eder. Yani, Peygamber kendisine emredilen tebliğ görevini



yerine getirmiştir. Bu durumda, emredilen hususlarda gevşeklik göstermede size bir mazeret kalmamıştır.



وَاللّهُ يَعْلَمُ مَا تُبْدُونَ وَمَا تَكْتُمُونَ “Allah, sizin açıkladığınızı da bilir, gizlediğinizi de.”



O, izhar ettiğiniz tasdiki bildiği gibi, gizlemiş olduğunuz tekzibi (yalanlamayı) da bilir. Yaptığınız fiili bildiği gibi, içinizden azmettiklerini de bilir.







100- قُل لاَّ يَسْتَوِي الْخَبِيثُ وَالطَّيِّبُ “De ki: Habis ve tayyip bir olmaz.”



Ayet, kalitesiz ve kaliteli şahıs, amel ve malların Allah nezdinde eşit olamayacağını genel bir hüküm olarak ifade eder. Bu hükümle, insanları iyi işler yapmaya ve helâlinden kazanmaya teşvik eder.



وَلَوْ أَعْجَبَكَ كَثْرَةُ الْخَبِيثِ “Pisin çokluğu hoşuna gitse bile.”



Çünkü önemli olan kaliteli veya kalitesiz olmasıdır, az veya çok olması değildir. Zira, övgüye layık az bir şey, ayıplı çok olandan daha hayırlıdır.



Ayetin hitabı, ibret alan herkesedir. Bundan dolayı devamında şöyle dedi:



فَاتَّقُواْ اللّهَ يَا أُوْلِي الأَلْبَابِ “Öyleyse Allah’tan korkun ey akıl sahipleri!”



Öyleyse, ey akıl sahipleri, çok da olsa habis olanı talep etmekten sakının, az da olsa tayyip olanı tercih edin.



لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ “Ola ki felaha eresiniz.”



Sebeb-i Nüzûl




Rivayete göre, bu ayet Yemame hacıları hakkında indi. Bunlar müşrik idiler. Bundan dolayı Müslümanlar onları durdurmak istediler. Ama böyle yapmaktan yasaklandılar.












[1> Yani, mesela on kişiye yemek vermesi gerekiyorsa, on gün oruç tutar.



[2> Yani, “nasıl olsa Allah intikam alıyor, öyleyse kefaret gerekmez” denilmez. Ayet, bile bile aynı hatayı işlemenin ne derece kötü bir durum olduğunu nazara vermektedir.



[3> Arapçada küp ve kabe aynı kökten gelir.



[4> Şâri’, “hüküm koyan” anlamındadır. Gerçek Şâri’ Allahtır. Yaratan elbette yarattığını bilir ve mahlûkatı için en uygun hükümleri koyar.



[5> Yani, O’nun ilmine bir sınır yoktur. Bildikleri, yarattıklarıyla sınırlı değildir. Yarattıklarını bildiği gibi, henüz yaratmadıklarını da bilir. Onun ilmi mevcuda taalluk ettiği gibi, henüz vücuda gelmeyenlere de taalluk eder. Böyle olunca, O’nun ilminden hariç bir şey düşünülemez.

101- يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ لاَ تَسْأَلُواْ عَنْ أَشْيَاء إِن تُبْدَ لَكُمْ تَسُؤْكُمْ “Ey iman edenler! Size açıklandığı takdirde, sizi üzecek olan şeyler hakkında soru sormayın.”







وَإِن تَسْأَلُواْ عَنْهَا حِينَ يُنَزَّلُ الْقُرْآنُ تُبْدَ لَكُمْ “Eğer Kur’an indirilirken bunlara dair soru sorarsanız size açıklanır.”







Yani, izhar edildiğinde sizi üzecek şeyleri Allah Rasulüne sormayın. Eğer vahiy zamanında böyle şeyler sorarsanız, bunların hükmü size açıklanır. Akıllı insan, kendini üzecek şeyleri yapmaz.[1>







عَفَا اللّهُ عَنْهَا (Hâlbuki) Allah onlardan bağışlamıştır.”







Bu da, sorulmaması istenen şeylerin bir sıfatıdır. Yani, Allah sizi o şeylerden muaf tutmuş, yapmakla mükellef kılmamışken, sorup da başınıza iş açmayın.







Sebeb-i Nüzûl







Rivayete göre “Ona bir yol bulabilenlerin Beyt’i haccetmesi Allah’ın insanlar üzerinde bir hakkıdır.” (Âl-i İmran, 97) ayeti indiğinde Süraka Bin Malik dedi: “Her sene mi haccedeceğiz?” Hz. Peygamber cevap vermedi. Bunun üzerine Süraka soruyu üç defa tekrarladı. Peygamber efendimiz, “her sene değil, dedi. Şayet “evet her sene” deseydim böyle yapmanız size farz olurdu. Farz olduğunda da, bunu yapmaya gücünüz yetmezdi. Öyleyse, benim size hüküm bildirmediğim durumlarda beni kendi hâlime bırakın.”







“Allah onlardan bağışlamıştır” ifadesi, yeni bir cümle de olabilir. Bu durumda şu anlamı ifade eder: Allah, önceden sorduğunuz böyle şeylerden sizi bağışlamıştır. Öyleyse yenilerini sormayın!







وَاللّهُ غَفُورٌ حَلِيمٌ “Allah, Ğafur’dur – Halîm’dir.”







Son derece bağışlayıcı ve son derece halîm olduğu için, sizin taşkın hallerinize ceza vermekte acele etmez, çoğunu da affeder.







İbnu Abbas’tan rivayet edildiğine göre, bir gün Hz. Peygamber insanlara hitap ediyordu. Onları ilgilendirmeyen lüzumsuz şeyler sormalarından son derece öfkelenmişti. Bunun üzerine şöyle dedi: “Bana ne sorulursa cevap vereceğim.”







Derken adamın biri “babam nerede?” diye sordu. Hz. Peygamber “cehennemde” diye cevap verdi.







Bir başkası “benim babam kim?” diye sordu. Bu adam, “falanın oğludur” diye bir başkasına nisbet ediliyordu. Hz. Peygamber “Senin baban Huzafe’dir” dedi. Bu olay üzerine üstteki ayet nazil oldu.







102- قَدْ سَأَلَهَا قَوْمٌ مِّن قَبْلِكُمْ ثُمَّ أَصْبَحُواْ بِهَا كَافِرِينَ “Sizden önce gelen bir kavim bunları sormuştu da sonra inkâr etmişti.”







Kendilerine bildirilen emirleri yapmadılar, inkâr ettiler, bu sebeple kâfir oldular.







103- مَا جَعَلَ اللّهُ مِن بَحِيرَةٍ وَلاَ سَآئِبَةٍ وَلاَ وَصِيلَةٍ وَلاَ حَامٍ “Allah, “Bahîre”, “Sâibe”, “Vasîle”, ve “Hâm” diye bir şey meşru kılmamıştır.”







Ayet, cahiliye insanının uydurduğu bazı şeyleri red ve inkâr eder.







بَحِيرَةٍ “Bahîre”







Onlar, deve beş defa doğum yapıp da sonuncusu dişi olursa, kuyruğunu yarıp salıverirlerdi. Artık ne buna binilir, ne de sütü sağılırdı.







سَآئِبَةٍ “Sâibe”







Cahiliye insanlarından bazıları “Eğer iyileşirsem, dişi devem hürdür” diyor ve kendisinden faydalanmanın haram kılınışında onu bahîre gibi yapıyordu.







وَصِيلَةٍ “Vasîle”







Keza, koyun dişi doğurduğunda “bu bizim” diyorlar, erkek doğurduğunda ise “bu ilahlarımızın” diyorlardı. Eğer koyun dişi ve erkeği bir batında doğursa, “dişi, kardeşine vasıl oldu” deyip erkeği kurban etmiyorlardı.







حَامٍ “Hâm”







Keza, erkek hayvanın sulbünden on batın meydana geldiğinde, onun sırtına binmeyi haram sayıyor, onu sudan ve mer’adan men etmiyorlardı ve şöyle diyorlardı: “Sırtını korudu.”







وَلَكِنَّ الَّذِينَ كَفَرُواْ يَفْتَرُونَ عَلَى اللّهِ الْكَذِبَ “Fakat, inkâr edenler Allah’a karşı yalan uyduruyorlar.”







Allah bunları haram kılmamışken haram sayıp “Allah böyle emretti” diyerek O’na iftira ediyorlar.







وَأَكْثَرُهُمْ لاَ يَعْقِلُونَ “Onların çoğu akıllarını kullanmazlar.”







Onların çoğu helâli haramdan, mubah kılanı haram kılandan ayırt edemezler.







Veya, onların çoğu emredeni nehyedenden ayıramazlar. Lakin onlar büyüklerini taklid ederler.







İçlerinden bazılarının bunun bâtıl olduğunu bildikleri, ayetten anlaşılıyor. Lakin reislik sevdası ve atalarını taklid, onların bunu itiraf etmelerine engel olmuştur.







104- وَإِذَا قِيلَ لَهُمْ تَعَالَوْاْ إِلَى مَا أَنزَلَ اللّهُ وَإِلَى الرَّسُولِ قَالُواْ حَسْبُنَا مَا وَجَدْنَا عَلَيْهِ آبَاءنَا “Onlara, “Allah’ın indirdiğine ve Peygamber’e gelin” denildiğinde onlar, “atalarımızı ne üzere bulduksa o bize yeter” dediler.”







Ayet, onların akıllarının kusurunu ve körü körüne taklide dalmalarını beyan eder. Bundan başka bir senetleri olmadığını gösterir.







أَوَلَوْ كَانَ آبَاؤُهُمْ لاَ يَعْلَمُونَ شَيْئًا وَلاَ يَهْتَدُونَ “Peki, ya ataları bir şey bilmiyor ve doğru yolu bulamamışsa da mı?”







Ataları cahil, yoldan sapmış kimseler olsa da, atalarının yolu yine onlara yeter mi? Bir kimseyi taklid, ancak âlim ve doğru yolda olduğunu bilmekle sahih olur. Bu ise ancak delille bilinir. Öyleyse, taklit ile yetinmemek lazımdır.







105- يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ عَلَيْكُمْ أَنفُسَكُمْ “Ey iman edenler! Siz kendinize bakın.”







Kendinizi koruyun, nefislerinizi ıslaha çalışın.







لاَ يَضُرُّكُم مَّن ضَلَّ إِذَا اهْتَدَيْتُمْ “Siz doğru yolda olduğunuzda, yoldan sapan kimse size zarar veremez.”







Siz hidayet üzere olduğunuzda, dalalet size bir zarar vermez. Gücü nisbetinde münkeri ortadan kaldırmaya çalışmak da, hidayet üzere olmanın ölçülerindendir. Hz. Peygamber şöyle buyurur:







“Sizden her kim bir kötülük görürse, eğer gücü yetiyorsa eliyle düzeltsin. Yetmezse, diliyle düzeltsin. Onu da yapamazsa, hiç olmazsa kalbiyle buğzetsin. Fakat bu, imanın en zayıf mertebesidir.”







Sebeb-i Nüzûl







Ayet, mü’minlerin kâfirlere üzülüp “keşke onlar da mü’min olsalardı” demeleri üzerine nazil oldu.







إِلَى اللّهِ مَرْجِعُكُمْ جَمِيعًا “Hepinizin dönüşü Allah’adır.”







فَيُنَبِّئُكُم بِمَا كُنتُمْ تَعْمَلُونَ “O size yaptıklarınızı tek tek haber verecektir.”







Ayet-i kerime, iman edenlere bir vaad ve dalalette olanlara da bir tehdittir. Ayrıca, kimsenin başkasının günahıyla hesaba çekilmeyeceğine bir tenbihtir.







106- يِا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ شَهَادَةُ بَيْنِكُمْ إِذَا حَضَرَ أَحَدَكُمُ الْمَوْتُ حِينَ الْوَصِيَّةِ اثْنَانِ ذَوَا عَدْلٍ مِّنكُمْ أَوْ آخَرَانِ مِنْ غَيْرِكُمْ إِنْ أَنتُمْ ضَرَبْتُمْ فِي الأَرْضِ فَأَصَابَتْكُم مُّصِيبَةُ الْمَوْتِ “Ey iman edenler! Sizden birine ölüm (emareleri) geldiğinde, vasiyet sırasında aranızdaki şahitliğin hükmü, kendi içinizden iki adaletli şahit, yahut yeryüzünde yolculuğa çıkmış iseniz, ölüm (emareleri de) size gelip çatmışsa, sizden olmayan diğer iki şahit tutmaktır.”







Ayette şehadetten murat, vasiyete şahit tutmaktır. “Sizden birine ölüm geldiğinde” denilmesi, “ölüme yaklaştığında ve ölüm emareleri görüldüğünde” manasına gelir. Ayet, vasiyetin önemine işaret eder ve onda gevşeklik gösterilmemesi gerektiğine uyarıda bulunur.







Şahit tutulan bu kimseler öncelikle akrabalardan olmalıdır, şayet yoksa başkalarından şahit tutulur. Ayette “sizden olmayan” ifadesi, zimmîlerden de şahit tutulabileceğine işaret ederse de, icma’ ile zimminin müslümana şahitliği mu’teber değildir.







تَحْبِسُونَهُمَا مِن بَعْدِ الصَّلاَةِ فَيُقْسِمَانِ بِاللّهِ إِنِ ارْتَبْتُمْ “Eğer (bunlardan) şüpheye düşerseniz, namazdan sonra onları alıkorsunuz, ardından Allah’a şöyle yemin ederler:”







Esas olan sizden kimselerin şahitlik yapmasıdır. Ama sefer gibi sizden şahitlerin olmayabileceği durumlarda, ölümün yaklaştığını hissettiğinizde başkalarını şahit tutarsınız.







“Namazdan sonra” ifadesi, “ikindi namazından sonra” şeklinde anlaşılabilir. Çünkü ikindi namazı insanların bir araya toplandığı, gece ve gündüz meleklerinin görevi birbirlerine devrettikleri bir vakittir.







Ancak ayette açıktan ikindi namazı geçmediğinden, bu herhangi bir namaz sonrası da olabilir.







Doğru söylediklerinden şüphelenmeniz durumunda dünyevi bir menfaat için yalan yere yemin etmeyecekleri hususunda şöyle yemin ederler:







لاَ نَشْتَرِي بِهِ ثَمَنًا وَلَوْ كَانَ ذَا قُرْبَى “Akraba da olsa, şahitliğimizi bir çıkar karşılığı satmayacağız.”







وَلاَ نَكْتُمُ شَهَادَةَ اللّهِ “Allah’ın şahitliğini gizlemeyeceğiz.”







إِنَّا إِذًا لَّمِنَ الآثِمِينَ “Gizlediğimiz takdirde, şüphesiz günahkârlardan oluruz.”







107- فَإِنْ عُثِرَ عَلَى أَنَّهُمَا اسْتَحَقَّا إِثْمًا فَآخَرَانِ يِقُومَانُ مَقَامَهُمَا مِنَ الَّذِينَ اسْتَحَقَّ عَلَيْهِمُ الأَوْلَيَانِ “Eğer sonradan o iki kişinin günaha girdikleri (yalan söyledikleri) anlaşılırsa, o zaman, bu önceki şahitlerin zarar verdiği kimselerden olan başka iki kişi, onların yerine geçer.”







فَيُقْسِمَانِ بِاللّهِ “Sonra şöyle Allah’a yemin ederler:”







لَشَهَادَتُنَا أَحَقُّ مِن شَهَادَتِهِمَا “Bizim şahitliğimiz onların şahitliğinden elbette daha gerçektir.”







وَمَا اعْتَدَيْنَا “Biz kimsenin hakkına tecavüz etmedik.”







إِنَّا إِذًا لَّمِنَ الظَّالِمِينَ “Aksi halde elbette zalimlerden oluruz.”







İki ayetin manası şöyledir: Ecelinin yakın olduğunu gören kişi, vasiyette bulunmak isterse akrabalarından veya din kardeşlerinden iki adil kimseyi vasiyetine şahit tutması gerekir. Sefer gibi bir durumda, bu şartları haiz iki şahit bulamazsa, onlara bedel başka iki şahit tutar. Sonra şayet bir niza çıkar, şüpheli bir durum sezilirse, doğru söylediklerine kuvvetli bir şekilde yemin ettirilirler. Şayet bir emare veya zan yolu ile yalan söylediklerine muttali olunursa, ölenin yakınlarından iki kişi yemin eder.







Sebeb-i Nüzûl







Rivayet edilir ki, Temîmü’d-Dâri ve Adiy Bin Yezid Şama ticarete gittiler. O zaman ikisi de Hristiyan idi. Yanlarında Amr Bin As’ın kölesi Büdeyl vardı ve Büdeyl Müslümandı. Şama vardıklarında Büdeyl hastalandı. Yanında olanları bir sahifeye yazıp eşyalarının arasına attı, onlara da bundan bahsetmedi. Onlara eşyasını âilesine teslim etmelerini vasiyet etti ve ardından da öldü. Temîm ve Adiy, onun malını karıştırdılar ve içinde üçyüz miskal olan altın nakışlı gümüş kabı aldılar. Geri kalan eşyayı, Büdeylin âilesine teslim ettiler. Onlar da eşyayı açtıklarında o sahifeyi de buldular. Gümüş kabı Temim ve Adiy’den istediler. Onlar ise bunu inkâr ettiler. Bunun üzere, muhakeme olmak üzere Rasulullahın yanına vardılar. Bu münasebetle, ayetlerin ilk kısmı nazil oldu. Hz. Peygamber, o ikisine ikindi namazı sonrası minber yanında yemin ettirdikten sonra kendilerini serbest bıraktı. Sonra gümüş kabın onların elinde olduğu anlaşıldı. Sehm oğulları bu mesele için onlara vardı. Temim ve Adiy, “biz bunu ondan satın aldık, lakin bu konuda elimizde bir delil olmadığından ikrar etmekten kaçındık” dediler. Bunun üzerine Sehm oğulları bu ikisini muhakeme olmak üzere Rasulullaha götürdüler. Bu münasebetle, ayetlerin ikinci kısmı nazil oldu. Sehm oğullarından Amr Bin As ve Muttalib Bin Ebi Rafea, kalkıp yemin ettiler ve kabı almaya hak kazandılar.







Belki de her iki ayette belli sayıların gelmesi, olaya özel olması yönündendir.







108- ذَلِكَ أَدْنَى أَن يَأْتُواْ بِالشَّهَادَةِ عَلَى وَجْهِهَا “Bu (usul), şahitliği lâyıkıyla yerine getirmeleri içindir.”







أَوْ يَخَافُواْ أَن تُرَدَّ أَيْمَانٌ بَعْدَ أَيْمَانِهِمْ “Veya yeminlerinden sonra başka yeminlere başvurulmasından korkmalarını sağlamak içindir.”







Bu bahsi geçen hüküm veya şahitlere yemin ettirilmesi, onların bir tahrif ve hıyanette bulunmadan dosdoğru bir şekilde şahitlik yapmalarına veya kendi yeminlerinden sonra onların yalan söylediğini iddia edenlere dönülüp onlardan yemin istenerek kendilerinin hıyaneti veya yalan yere yemini açığa çıkmasına ve böylece rezil olmaktan korkmalarına daha uygundur.







وَاتَّقُوا اللّهَ “Allah’tan korkun.”







وَاسْمَعُواْ “Ve dinleyin.”







وَاللّهُ لاَ يَهْدِي الْقَوْمَ الْفَاسِقِينَ “Allah, fasık kavme hidayet etmez.”







Allahtan korkun da, size tavsiye edilenleri uygulamak üzere dinleyin. Şayet korkmaz ve dinlemezsiniz fasık bir kavim olursunuz. Allah ise, onlara bir delil vermez, onları cennet yoluna sevketmez.


[1> Öyleyse siz de durup dururken sizi yoracak, hoşunuza gitmeyecek hükümler bildirilmesine sebebiyet vermeyin.

109- يَوْمَ يَجْمَعُ اللّهُ الرُّسُلَ “O gün Allah peygamberleri toplar.”



Ayet, önceki ayetle alakalı olarak “öyle bir günden korkun” veya “öyle bir günün haberini dinleyin ki” şeklinde olabileceği gibi, “şu manayı onlara zikret” şeklinde de olabilir.



فَيَقُولُ مَاذَا أُجِبْتُمْ “Size ne cevap verildi?” der.”



Buradaki sual, peygamberlere karşı kavimlerinin tavırlarını kınamak içindir. Nasıl ki diri diri toprağa gömülen çocuk hakkında “Günahı neydi de katledildi?” (Tekvîr, 9) sorusu, soruya cevap bulmak için olmayıp kınamak içindir.[1> Burada da benzeri bir durum vardır.



قَالُواْ لاَ عِلْمَ لَنَا “Bizim bir bilgimiz yok” derler.”



إِنَّكَ أَنتَ عَلاَّمُ الْغُيُوبِ “Gaypleri hakkıyla bilen ancak sensin.”



Onların bize verdikleri cevaplarını ve izhar ettiklerini bildiğin gibi, bizim bilmediğimiz kalplerindeki gizlediklerini de bilirsin.



Peygamberlerin bu ifade üslûbunda, kavimlerinden bir şikâyet ve işi Allahın ilmine havale vardır. Çünkü, hemen her peygamber kavminden nice eza ve cefaya maruz kalmıştır.



Veya mana şöyle de olabilir: “Senin ilmin yanında bizim ilmimiz bir hiç hükmündedir.



Veya şu da düşünülebilir: Bizden sonra onlar neler ihdas ettiler, bilmiyoruz. Hüküm ise, ancak son duruma göre verilir.[2>



110- إِذْ قَالَ اللّهُ يَا عِيسى ابْنَ مَرْيَمَ “O gün Allah, şöyle diyecek: “Ey Meryem oğlu İsa!”



اذْكُرْ نِعْمَتِي عَلَيْكَ وَعَلَى وَالِدَتِكَ “Senin üzerindeki ve annen üzerindeki nimetimi hatırla.”



Ayet, bir önceki “o gün Allah peygamberleri cem eder” ayetinden bedel olabildiği gibi, “şunu onlara hatırlat” şeklinde gizli bir fiille mansup da olabilir.



Allahu Teâlâ o gün peygamberlerine kâfirlerin kendilerine nasıl icabet ettiğini sorarak ve peygamberlere verdiği mu’cizeleri tek tek sayarak o inkarcıları şiddetle kınar. Çünkü bir kısım ümmetler peygamberlerini yalanlayıp “sihirbaz” demiş, bir kısmı da aşırı gidip onları ilâh edinmiştir.



إِذْ أَيَّدتُّكَ بِرُوحِ الْقُدُسِ “Hani, seni Ruhu’l-Kudüs ile desteklemiştim.”



Ruhu’l-Kudüs’ten murat,



-Ya Hz. Cebrail’dir.



-Veya dinin kendisiyle hayatlandığı kelâmdır.



-Veya ebedi hayat veren, günahlardan tertemiz kılan nefestir. Ayetin devamı bunu te’yid eder:



تُكَلِّمُ النَّاسَ فِي الْمَهْدِ وَكَهْلاً “Beşikte iken de, yetişkin iken de insanlara konuşuyordun.”



Ayetin manası, Hz. İsanın onlara küçük yaşta iken ve olgun yaşa geldiğinde aynı şekilde konuşmasıdır. Bu da Onun akıl ve kelâmının kemâlini gösterir.



Ayette geçen “Kehlen” ifadesi kühulet kökünden gelir ve kemâl yaşını ifade eder. Hz. İsanın, o yaşa gelmeden semaya yükseltilmesinden hareketle, bu ayetle O’nun tekrar geleceğine delil getirilmiştir.



وَإِذْ عَلَّمْتُكَ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ وَالتَّوْرَاةَ وَالإِنجِيلَ “Hani, sana kitabı, hikmeti, Tevrat’ı ve İncil’i öğretmiştim.”



وَإِذْ تَخْلُقُ مِنَ الطِّينِ كَهَيْئَةِ الطَّيْرِ بِإِذْنِي فَتَنفُخُ فِيهَا فَتَكُونُ طَيْرًا بِإِذْنِي “Hani iznimle çamurdan kuş şekline benzer bir şey yapıyordun da içine üflüyordun, benim iznimle hemen bir kuş oluyordu.”



وَتُبْرِىءُ الأَكْمَهَ وَالأَبْرَصَ بِإِذْنِي “Doğuştan körü ve cüzzamlıyı benim iznimle iyileştiriyordun.”



وَإِذْ تُخْرِجُ الْمَوتَى بِإِذْنِي “Benim iznimle ölüleri çıkarıyordun.”



وَإِذْ كَفَفْتُ بَنِي إِسْرَائِيلَ عَنكَ “Hani, İsrailoğullarından seni kurtarmıştım.”



إِذْ جِئْتَهُمْ بِالْبَيِّنَاتِ “O zaman onlara apaçık mu’cizeler getirmiştin.”



فَقَالَ الَّذِينَ كَفَرُواْ مِنْهُمْ “Onlardan inkâr edenler ise şöyle demişti:”



إِنْ هَذَا إِلاَّ سِحْرٌ مُّبِينٌ “Bu, ancak apaçık bir büyüdür.”



111- وَإِذْ أَوْحَيْتُ إِلَى الْحَوَارِيِّينَ أَنْ آمِنُواْ بِي وَبِرَسُولِي “Hani bir de, “Bana ve Peygamberime iman edin” diye havarilere vahyetmiştim.”



Bundan murat, “onlara elçilerimin diliyle şunu emretmiştim” manasıdır.



قَالُوَاْ آمَنَّا “Dediler: İman ettik.”



وَاشْهَدْ بِأَنَّنَا مُسْلِمُونَ “Bizim hakka teslim olduğumuza sen de şahit ol.”



Şahit ol ki, bizler ihlâslı, samimi insanlarız.



112- إِذْ قَالَ الْحَوَارِيُّونَ “Hani havariler şöyle demişti:”



يَا عِيسَى ابْنَ مَرْيَمَ هَلْ يَسْتَطِيعُ رَبُّكَ أَن يُنَزِّلَ عَلَيْنَا مَآئِدَةً مِّنَ السَّمَاء “Ey Meryem oğlu İsa! Rabbin bize gökten bir sofra indirebilir mi?”



Ayet, “şunu onlara anlat” şeklinde gizli bir fiille mansub olabileceği gibi, önceki ayette geçen “Dediler” ifadesinin zarfı da olabilir. Bu ikinci durumda, “Rabbin şöyle bir şey yapabilir mi?” ifadelerinin yanında “bizler samimi kimseleriz” demelerinin bir tahkikten ve sağlam bir bilgiden kaynaklanmadığına bir uyarı olur.



“Rabbin bize gökten bir sofra indirebilir mi?” demelerinin, kudret açısından değil, hikmet ve irade açısından olması muhtemeldir.[3>



Ayrıca şuna da dikkat çekilmiştir: Nasıl ki isticap kelimesi icabet manasında kullanılabiliyor. Burada da istitaa kelimesi itaat anlamına gelebilir.



Yani, “Ey İsa, böyle bir istekte bulunsan Rabbin sana icabette bulunur mu?”



Maide, üzeri yemekle dolu sofradır.



قَالَ اتَّقُواْ اللّهَ إِن كُنتُم مُّؤْمِنِينَ “İsa dedi: Eğer mü’minler iseniz, Allah’tan korkun.”



Gerçekten O’nun kemâl-i kudretine ve benim de sıhhat-i nübüvvetime inanıyorsanız Allahtan korkun da böyle şeyler istemeyin.



Veya iman iddiasında sadık iseniz, böyle taleplerde bulunmayın.



113- قَالُواْ نُرِيدُ أَن نَّأْكُلَ مِنْهَا “Dediler: “İstiyoruz ki ondan yiyelim.”



وَتَطْمَئِنَّ قُلُوبُنَا “Ve kalplerimiz yatışsın.”



وَنَعْلَمَ أَن قَدْ صَدَقْتَنَا “Ve Senin bize doğru söylediğini bilelim.”



Onlar, böyle diyerek hem özür beyan ettiler, hem de kendilerini bu isteğe sevkeden durumu nazara verdiler. Yani, “o sofradan yemek, delil yoluyla Allahı bilirken, doğrudan O’nun kudretinin kemalini müşahede ile kalplerimizin itminana kavuşmasını ve nübüvvet iddianda veya Allahın dualarımıza icabet edeceğini söylemende sadık olduğunu bilmek istiyoruz.”



وَنَكُونَ عَلَيْهَا مِنَ الشَّاهِدِينَ “Ve ona şahitlerden olalım.”



Bizi şahit tuttuğunda “evet, öyle oldu” diye şahitler olalım istiyoruz.



Veya, böyle bir olayı duyanlar değil, bizzat gözüyle görenler olmak istiyoruz.



114- قَالَ عِيسَى ابْنُ مَرْيَمَ “Meryem oğlu İsa dedi:”



Hz. İsa, onlardan sahih bir maksat görünce veya onların vazgeçmediklerini görüp onları karşı konulmaz bir delille susturmak gayesiyle şöyle dedi:



اللَّهُمَّ رَبَّنَا أَنزِلْ عَلَيْنَا مَآئِدَةً مِّنَ السَّمَاء “Allahım! Ey Rabbimiz! Bize gökten bir sofra indir.”



تَكُونُ لَنَا عِيداً لِّأَوَّلِنَا وَآخِرِنَا “Hem önce gelenlerimize, hem sonra geleceklerimize bir bayram olsun.”



“Iyd” kelimesi “geri gelen sürur” anlamında olduğundan bayram günü manasına kullanılır.



Rivayete göre, sofra gökten Pazar günü indi. Hristiyanlar o günü bayram edindi.



وَآيَةً مِّنكَ “Ve senden bir mu’cize olsun.”



Sofranın “ayet” olması, Cenab-ı Hakkın noksansız kudretine ve Hz. İsa’nın peygamberliğine delil olması yönündendir.



وَارْزُقْنَا “Bizi rızıklandır.”



وَأَنتَ خَيْرُ الرَّازِقِينَ “Sen, rızık verenlerin en hayırlısısın!.”



Allah, en güzel rızık verendir. Çünkü rızkı yaratandır ve bedelsiz tek taraflı verendir.



115- قَالَ اللّهُ إِنِّي مُنَزِّلُهَا عَلَيْكُمْ “Allah dedi: Ben onu size indireceğim.”



فَمَن يَكْفُرْ بَعْدُ مِنكُمْ فَإِنِّي أُعَذِّبُهُ عَذَابًا لاَّ أُعَذِّبُهُ أَحَدًا مِّنَ الْعَالَمِينَ “Ama ondan sonra sizden her kim inkâr ederse, artık ben ona alemlerde hiçbir kimseye etmeyeceğim azabı ederim.”



Ben sualinize icabet olarak böyle bir sofra indiririm. Ama her kim böyle bir mu’cizeden sonra inkâra ve nankörlüğe saparsa, kendi zamanlarında veya mutlak olarak bütün zamanlarda kimseye azap etmediğim şekilde azaplandırırım.



Rivayete göre, gözlerinin önünde iki bulut arasında kırmızı bir sofra indi, önlerine düştü. Hz. İsa, gözyaşları dökerek şöyle dedi: “Allahım, beni şükredenlerden eyle. Allahım, bunu bize rahmet kıl, bir musibet ve ceza yapma.”



Sonra kalktı, abdest alıp namaz kıldı ve ağladı.



Sonra “Hayrur’-Razıkîn olan Allahın adıyla” diyerek sofranın üzerini açtı. Baktı ki, yağları akar vaziyette pulsuz ve kılçıksız kızarmış balık. Balığın baş kısmında tuz, kuyruk kısmında ise sirke var. Etrafında ise, pırasa hariç çeşit çeşit salatalar bulunmakta. Ayrıca beş tane somun ekmek. Birinin üzerinde zeytin, ikincide bal, üçüncüde tereyağı, dördüncüde peynir, beşincide pastırma var.



Havarilerden Şem’un “Ya Ruhallah! Bu gelen nimet, dünya yiyeceklerinden mi, yoksa ahiret yiyeceklerinden mi?” diye sordu.



Hz. İsa (as) “her ikisinden de değil. Allah, kudretiyle yoktan yarattı. İstediğiniz kadar yiyin ve Allaha şükredin. Allah size kuvvet versin ve lütfuyla ziyade kılsın.”



Bunun üzerine “Ya Ruhallah! Bu mu’cize içinde bize bir mu’cize daha göstersen” dediler. Hz. İsa, “Ey balık, Allahın izniyle diril” dedi. Bunun üzerine balık kıpırdanmaya başladı. Hz. İsa “tekrar eski hâline dön” dedi, balık eski kızarmış hâline döndü, sonra sofra uçtu.



Bu olaya şahit olanlar, bu harika olaydan sonra isyan ettiler, ceza olarak hayvan şekline çevrildiler.



Denildi ki: Semavi sofra kırk gün boyunca gün aşırı kendilerine iniyordu. İnsanlar fakiriyle zenginiyle, küçüğüyle büyüğüyle sofranın etrafında toplanıyor, yiyorlardı. Güneşin batmasına yakın gözlerinin önünde uçar giderdi. Bundan hangi fakir yediyse zengin oldu, hangi hasta yediyse de iyileşti, bir daha hasta olmadı.



Sonra Allah Hz. İsaya “benim soframı bundan böyle sırf fakirler ve hastalara mahsus kıl, zenginler ve sağlam olanlar gelmesin” diye vahyetti.



İnsanlar bundan hoşlanmadı, aralarında kargaşa başladı. Bundan dolayı içlerinden seksenüç adam hayvana çevrildi.



Denildi ki: Allahu Teâlâ belli şartlarla sofrayı indireceğini haber verince vaz geçtiler ve “öyleyse istemiyoruz” dediler. Böylece, sofra inmedi.



Mücahidden şöyle rivayet edilir:



“Bu, Allahın mu’cize talep edenlere karşı getirdiği bir meseldir.”



Tasavvuf ehli şöyle değerlendirirler:



“Buradaki sofra, maarif hakikatlerinden ibarettir. Çünkü yiyecekler bedenin gıdası olduğu gibi, marifet gerçekleri de ruhun gıdasıdırlar. Buna göre durum belki de şöyledir: Onlar vakıf olmaya müstaid olmadıkları bazı hakikatleri öğrenmek istediler. Hz. İsa da onlara şöyle dedi. “Eğer imanı elde ettinizse, takvayı da kullanın, ta ki böyle hakikatlere muttali olun.”



Onlar ise istemekten vaz geçmediler, ısrarla talep ettiler. Bunun üzerine Hz. İsa, onların şiddetli talebi üzerine Allahtan istedi. Allahu Teâlâ ise şunu beyan etti: “Onu indirmek kolaydır. Lakin tehlike ve akibet korkusu vardır. Zira hakikat yolunda ilerleyen kimseye, makamından daha yüksek bir durum açıldığında kaldıramayabilir, istikrar bulamayıp, bununla büsbütün yoldan sapabilir.



116- وَإِذْ قَالَ اللّهُ يَا عِيسَى ابْنَ مَرْيَمَ “Hani Allah, şöyle dedi: Ey Meryem oğlu İsa!”



أَأَنتَ قُلتَ لِلنَّاسِ اتَّخِذُونِي وَأُمِّيَ إِلَهَيْنِ مِن دُونِ اللّهِ “Sen mi insanlara, “Allah’ın dışında beni ve annemi iki ilâh edinin” dedin?”



Ayetten murat, Hz. İsaya ve annesine ilah diyenleri kınamak ve susturmaktır.



Ayetteki “min dûnillah” (Allahın dışında) ifadesinde geçen “dûn” kelimesi ya muğayeret manasına gelir. Bu durumda, Allaha ibadetle beraber başkasına da ibadet yapılırsa, hiç ibadet yapmamış gibi olunacağına bir tenbih olur. Bu durumda, Allaha ibadetin yanında Hz. İsa ve Hz. Meryeme de ibadet eden kimse sanki Allaha ibadet etmemiş de, o ikisine ibadet etmiş gibi olur.



Veya “dûn” kelimesi kusurlarını beyan eder.



Çünkü Hz. İsa ve Hz. Meryeme ibadet edenler, bu ikisinin ibadete layık olmada müstakil olduklarına inanmıyorlar, ancak onlara yapılan ibadetin kendilerini Allaha ibadete kavuşturacağını iddia ediyorlardı.



قَالَ سُبْحَانَكَ “İsa dedi: Seni tenzih ederim.”



“Ya Rabbi, bir şerîkin olmasından Seni tenzih ederim.”



مَا يَكُونُ لِي أَنْ أَقُولَ مَا لَيْسَ لِي بِحَقٍّ “Hakkım olmayan bir şeyi söylemem, benim için söz konusu olamaz.”



إِن كُنتُ قُلْتُهُ فَقَدْ عَلِمْتَهُ “Eğer öyle söylemişsem, elbette sen bunu bilirsin.”



تَعْلَمُ مَا فِي نَفْسِي وَلاَ أَعْلَمُ مَا فِي نَفْسِكَ “Sen benim nefsimde olanı bilirsin, ama ben senin nefsinde olanı bilemem.”



“Sen benim içimde gizlediklerimi bilirsin. Ben ise, Senin bildiklerinden bana gizli olanları bilemem.



Hz. İsanın Cenab-ı Hakka hitabında “Senin nefsinde olanı bilemem” derken “nefis” ifadesi kullanması müşakele içindir.[4>



Nefisten muradın, zât olduğu da söylenmiştir.



إِنَّكَ أَنتَ عَلاَّمُ الْغُيُوبِ “Şüphesiz ki gaybları hakkıyla bilen yalnızca sensin.”



117- مَا قُلْتُ لَهُمْ إِلاَّ مَا أَمَرْتَنِي بِهِ أَنِ اعْبُدُواْ اللّهَ رَبِّي وَرَبَّكُمْ “Ben onlara, ancak bana emrettiğini söyledim: Rabbim ve Rabbiniz olan Allah’a ibadet edin” dedim.”



وَكُنتُ عَلَيْهِمْ شَهِيدًا مَّا دُمْتُ فِيهِمْ “Aralarında bulunduğum sürece onlara şahit idim.”



فَلَمَّا تَوَفَّيْتَنِي كُنتَ أَنتَ الرَّقِيبَ عَلَيْهِمْ “Ama beni vefat ettirdiğinde, artık üzerlerine yalnız sen Rakîb oldun.”



Hz. İsanın vefatı, (O zaman) Allah şöyle demişti: Ey İsa, şüphesiz ben seni vefat ettireceğim ve seni bana yükselteceğim.” (Âl-i İmran, 55) ayetinde ifade edildiği üzere, semaya yükseltilmesidir. Teveffi kelimesi, bir şeyi tam almaktır, ölüm bunun bir çeşididir. Allahu Teâlâ şöyle bildirir:



“Allah, insanların ruhlarını öldüklerinde, ölmeyenlerinkini de uykularında alır. Ölümüne hükmettiklerinin ruhlarını tutar, diğerlerini belli bir süreye kadar bırakır.” (Zümer, 42)



Allahın onlara “Rakîb” olması, onların hallerini murakabe etmesi, bir takım delillere irşad ile korumayı murat ettiklerini şirk ifadesinden alıkoymasıdır ve peygamberler göndererek veya ayetler indirerek o delillere tenbihte bulunmasıdır.



وَأَنتَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ شَهِيدٌ “Zaten sen, her şeye hakkıyla şahitsin.”



Sen her şeye muttalisin, her şeyi murakabe edersin.



118- إِن تُعَذِّبْهُمْ فَإِنَّهُمْ عِبَادُكَ “Eğer onlara azap edersen, şüphe yok ki onlar senin kullarındır.”



Mülkün sahibine, kendi mülküne yaptığı şeye itiraz olunmaz.



Hz. İsanın bu ifadesinde, onların böyle bir azaba müstehak olduklarına bir tenbih vardır. Çünkü Allahın kulu olmakla beraber, Allahtan başkasına ibadet etmişlerdir.



وَإِن تَغْفِرْ لَهُمْ فَإِنَّكَ أَنتَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ “Eğer onları bağışlarsan, yine şüphe yok ki sen Azîz’sin – Hakîm’sin.”



Allahın azap vermesinde bir acz söz konusu olmadığı gibi, bağışlamakla da ayıplanacak değildir. Çünkü O, sevab ve ikaba kâdirdir, kuvvet sahibidir, Onun sevap vermesi de, ceza vermesi de hikmetlidir, isabetlidir. Her suçlu için mağfiret, arzu edilen bir şeydir. Bu durumda, Allahın azap vermesi adl, bağışlaması ise fazldır.



Allahın vaîd gereği şirki affetmemesi durumu ise, hadd-i zâtında bunda imkansız bir durum yoktur ki “eğer” şeklinde gelen terdid ve talike engel olabilsin.



119- قَالَ اللّهُ هَذَا يَوْمُ يَنفَعُ الصَّادِقِينَ صِدْقُهُمْ “Allah dedi: Bugün, doğrulara, doğruluklarının yarar sağlayacağı gündür.”



Ayette medar-ı bahs olan sıdk, dünyadaki doğru hâl ve sözdür. Çünkü, fayda veren sıdk, mükellef iken yapılandır.



لَهُمْ جَنَّاتٌ تَجْرِي مِن تَحْتِهَا الأَنْهَارُ خَالِدِينَ فِيهَا أَبَدًا “Onlara altlarından ırmaklar akan, içinde ebedî kalacakları cennetler vardır.”



رَّضِيَ اللّهُ عَنْهُمْ وَرَضُواْ عَنْهُ “Allah, onlardan razı olmuş, onlar da Allah’tan razı olmuşlardır.”



ذَلِكَ الْفَوْزُ الْعَظِيمُ “İşte büyük kurtuluş budur.”



Ayet sadık olanlara sıdkın faydasını beyan eder.



120- لِلّهِ مُلْكُ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ وَمَا فِيهِنَّ “Göklerin, yerin ve bunlardaki her şeyin hükümranlığı yalnızca Allah’ındır.”



وَهُوَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ “Ve O, her şeye kadirdir.”



Hz. İsa ve annesi hakkında Hristiyanların yalanına ve davalarının bozuk oluşuna bir tenbihtir. Ayette akıl sahipleri için kullanılan مَن “men” yerine, akıl sahibi olmayanlar hakkında kullanılan مَا “ma” denilmesi, bütün varlıkların rububiyet manasından ve ubudiyetin kendilerinden düşmesinden son derece uzak olduklarını bildirmek içindir, onların zilletini beyandır ve ulûhiyete (ilah olmaya) aykırı aynı cins varlıklar olduklarına dikkat çekmektedir.



Ayrıca, مَا “ma” kelimesi, bütün cinsleri içine alacak şekilde mutlak bir mana ifade ettiğinden, umumun bununla murat edilmesine daha uygundur.[5>



Hz. Peygamber (asm) şöyle bildirir:



“Kim Maide sûresini okusa, dünyada nefes alan Yahudi ve Hristiyan sayısınca ona mükâfat olarak on hasene verilir, on seyyie kendisinden silinir, on derece yükseltilir.”




[1> Soru, her zaman öğrenmek için sorulmaz. Bazan da hesaba çekmek için sorulur.

[2> Yani, bir ümmet veya her bir fert, son hâline göre değerlendirilir. Ümmetlerin ve fertlerin belli bir zaman diliminde istikamet üzere olmaları yeterli değildir. Uzun bir yolun son kilometresine kadar gayet güzel bir şekilde giden birisi, son kilometrede ters bir yola dönse veya düz yolda giderken bir kaza yapsa, menzile ulaşamamış sayılır.

[3> Yani, Allahın kudretinden şüpheleri yoktur, ama semadan sofra indirmek gibi harika bir olaya hikmet ve iradesi acaba izin verir mi?

[4> Müşakele, şeklen birbirine benzemektir. Burada Allah hakkında kullanılması, “O’nun zâtı” manasında değerlendirilmiştir.

[5> Yani, akıl sahipleri için kullanılan “men” ifadesinin şümulü daha dardır, akıl sahibi olmayanlar için kullanılan “ma” kelimesi, bütün varlıkları ifade etmede daha uygun olduğundan, ayette tercihen bu kelime kullanılmıştır.
Yazar:
Prof.Dr. Şadi Eren
 
Üst Alt