Admin
Yönetici
- Katılım
- 19 Şub 2025
- Mesajlar
- 180
- Tepkime puanı
- 0
- Puanları
- 16
1- كهيعص “Kef, He, Ye, Ayn, Sâd.”
2- ذِكْرُ رَحْمَةِ رَبِّكَ عَبْدَهُ زَكَرِيَّا “Bu, Senin Rabbinin, kulu Zekeriyya’ya olan rahmetini zikridir.”
3- إِذْ نَادَى رَبَّهُ نِدَاء خَفِيًّا “Hani O, Rabbine gizlice nida etmişti.”
Çünkü Allah nezdinde gizli ve cehrî olan birdir.[1>
Başkalarının duymayacağı şekilde yapılan dua daha kaliteli bir ibadettir, ihlâsa daha uygundur.
Hz. Zekeriya’nın duayı hafif bir sesle yapması, yaşlı bir hâlde iken çocuk talebinde bulunması duyulsa, ayıplanma endişesinden de olabilir.
Veya durumlarını beğenmediği akrabalarının duasına muttali olmasından korktuğu için böyle sessiz dua etmiştir.
Veya yaşlılıktan gelen zafiyet, sesini kısmıştır.
Hz. Zekeriya bu duayı yaptığında yaşlılığı kati olmakla beraber yaşının kaç olduğu hususunda altmış, yetmiş, doksan dokuz gibi farklı açıklamalar vardır.
4- قَالَ رَبِّ إِنِّي وَهَنَ الْعَظْمُ مِنِّي “Dedi: Ey Rabbim! Şüphesiz benim kemiğim zayıflayıp gevşedi.”“Kemiğim zayıfladı” demesi, bedenin direği ve temel yapısının kemikler olmasındandır. Ayrıca, en sağlam yapı olan kemiğinin zayıflamasını ifade ederek çok zayıf düştüğünü anlatmıştır. Çünkü kemik zayıf düşünce, diğerleri daha da zayıf hâle gelmiş demektir.
“Kemiklerim” demek yerine tekil söylemesi, cins ifade etmesindendir.
وَاشْتَعَلَ الرَّأْسُ شَيْبًا “Ve baş ihtiyarlıkla tutuştu.”
Ateşin kıvılcımları bir yere düştüğünde bulunduğu yerde parlaklık meydana gelir ve bu kıvılcımlar gittikçe etrafa yayılır, her tarafı kaplar. İhtiyarlık alâmeti olan beyaz kılların başta meydana getirdiği parlaklık ve gittikçe başın her tarafını kuşatması da buna benzer.
Hz. Zekeriya, gayet beliğ bir şekilde bu hâlini arzederken,
-Bu hâli istiare yoluyla anlattı, saçın beyazlıkla tutuşmasını başına nisbet etti.
-Maksadını izah için, bu tutuşmanın ihtiyarlık yönüyle olduğunu söyledi.[2>
-“Başım” demek yerine “baş” demekle yetindi. Böyle demesiyle onun başının bembeyaz hâle geldiği anlaşılacağından ayrıca kayıt getirmedi.
وَلَمْ أَكُن بِدُعَائِكَ رَبِّ شَقِيًّا “Ve Sana dua etmekte de ey Rabbim, hiçbir zaman mahrum olmadım.”Bilakis Sana her ne zaman dua ettimse bana icabet ettin.
Hz. Zekeriyanın böyle demesi, dualarının önceden beri hep kabul edildiğini nazara vererek bunun da kabulünü istemek içindir.
Ayrıca, böyle demesinde, her ne kadar yaşlı hâlde çocuk talebinde bulunmak alışılmış bir şey değilse de, Cenab-ı Hakkın kendisine icabetinin alışılmış bir durum olduğuna tenbih vardır. Cenab-ı Hak, daima duasına icabet etmeye Onu alıştırmış ve bunun da gerçekleşeceğine dair ümitlendirmiştir. Kerîm olan zatın, ümit verdiği kimseyi eli boş döndürmemesi beklenir.
5- وَإِنِّي خِفْتُ الْمَوَالِيَ مِن وَرَائِي “Çünkü ben, ardımdaki yakınlardan korktum.”
Yakınlarından murat, amca çocuklarıdır. Bunlar, şerli kimselerdi, bunların kendi yerine geçip ümmete iyi davranmamalarından ve dini asıl mecrasından çıkarıp değiştirmelerinden korktu.
“Ardımdaki” ifadesi, ölümümden sonra demektir. Ayette geçen “mevâli” kelimesi, “benden sonra benim yerime geçecek kimseler” anlamına da gelebilir.
وَكَانَتِ امْرَأَتِي عَاقِرًا “Hanımım da kısır bulunuyor.”
فَهَبْ لِي مِن لَّدُنكَ وَلِيًّا “Onun için katından bana bir çocuk ihsan et.”
Çünkü böyle bir şey, ancak Senin lütfundan ve kemâl-i kudretinden ümit edilir. Yoksa ben de hanımım da çocuk sahibi olmaya uygun değiliz.
6- يَرِثُنِي وَيَرِثُ مِنْ آلِ يَعْقُوبَ “Ta ki bana mirasçı olsun, Al-i Yakuba da mirasçı olsun.”
Bundan murat din ve ilim noktasından varis olmaktır. Çünkü peygamberler mal mirası bırakmazlar.
Bundan murat, Hz. Zekeriyanın Mescid-i Aksa ile ilgili görevi de olabilir.
Âl-i Yakubtan murat, Hz. İshakın oğlu olan Hz. Yakubun neslidir. Yakubun Hz. Zekeriyanın bir kardeşi olduğunu söyleyenler de oldu.
وَاجْعَلْهُ رَبِّ رَضِيًّا “Ya Rabbi, sen onu rızana kavuştur.”
Söz ve amel olarak ondan razı ol.
7- يَا زَكَرِيَّا إِنَّا نُبَشِّرُكَ بِغُلَامٍ اسْمُهُ يَحْيَى “Ey Zekeriyya! Şüphesiz biz sana
Yahya isminde bir çocuğu müjdeliyoruz.”
Bu, Cenab-ı Haktan O’nun nidasına bir cevaptır ve duasının kabul edildiğini vaat etmektir.
Cenab-ı Hakkın, doğacak çocuğu ismiyle bildirmesi, Hz. Yahya için bir teşriftir.
لَمْ نَجْعَل لَّهُ مِن قَبْلُ سَمِيًّا “Bundan önce ona hiçbir adaş yapmadık.”
Bunda, duyulmamış isimlerle isimlendirmenin, isimlendirilen şeyin şanını yükseltmek olduğuna bir delil vardır.
Hz. Yahyaya bu ismin verilmesi,
-Annesinin rahminin Onunla hayat bulmasından,
-Veya Allahın dininin O’nun davetiyle ihya edilmesindendir.
8- قَالَ رَبِّ أَنَّى يَكُونُ لِي غُلَامٌ وَكَانَتِ امْرَأَتِي عَاقِرًا وَقَدْ بَلَغْتُ مِنَ الْكِبَرِ عِتِيًّا “Zekeriyya dedi: Ya Rabbi! Karım kısır, ben de son derece kocamışken nasıl çocuğum olabilir?”
Hz. Zekeriya, çocuğu verecek olanın Cenab-ı Hakkın kemâl-i kudreti olduğunu ve tahkik edildiğinde sebeplerin hükmünün geçersiz olduğunu itiraf etmekle beraber, kendisi gibi bir pir-i faniden ve hanımı gibi yaşlı ve kısır bir kadından çocuk olmasını hayretle karşıladı.
9- قَالَ كَذَلِكَ “Dediğin gibidir” dedi.”
Bundan dolayı doğrudan Cenab-ı Hak veya müjdeyi veren melek O’nu tasdikle beraber şuna da dikkat çekti:Evet, durum dediğin gibi.[3>
قَالَ رَبُّكَ هُوَ عَلَيَّ هَيِّنٌ “Rabbin buyurdu ki: O bana kolaydır.”
Vaat ettiğim gibi, size bir çocuk vermek bana kolaydır. Yapmayı murat ettiğim şeylerde sebeplere muhtaç değilim.
وَقَدْ خَلَقْتُكَ مِن قَبْلُ وَلَمْ تَكُ شَيْئًا “Nitekim bundan önce seni yarattım, hâlbuki sen hiçbir şey değildin.”Sen bir şey değilken, hatta tamamen yok iken seni yaratmıştım.
Ayette, madum olanın bir şey olmadığına bir delil vardır.
10- قَالَ رَبِّ اجْعَل لِّي آيَةً “Dedi: Ya Rabbi! Bana bir alâmet ver.”
Ya Rabbi, beni müjdelediğin şeyin vukuunu kendisiyle bileceğim bir alâmet bana ver.
قَالَ آيَتُكَ أَلَّا تُكَلِّمَ النَّاسَ ثَلَاثَ لَيَالٍ سَوِيًّا “Allah dedi: Senin alâmetin, sapasağlam olduğun halde üç gece insanlarla konuşamaz hale gelmendir.”
Bunun alâmeti, lâl ve dilsiz olmadığın halde sapasağlam iken üç gece insanlara bir şey söyleyememendir.Âl-i İmran sûresinde bu konu anlatılırken “üç gündüz” diye ifade edilmişti. Buradan anlaşılıyor ki insanlarla konuşmaktan men edilmesi, zikir ve şükre kendini vermesi, üç günün hem gündüzlerinde, hem de gecelerinde devam etti.
11- فَخَرَجَ عَلَى قَوْمِهِ مِنَ الْمِحْرَابِ فَأَوْحَى إِلَيْهِمْ أَن سَبِّحُوا بُكْرَةً وَعَشِيًّا “Nihayet (birgün konuşamayınca) mihrabdan kavminin karşısına çıktı da onlara “Sabah ve akşam (Rabbinizi) tesbih edin” diye vahyetti (işarette bulundu).”“Mihrap”tan murat namaz kıldığı yer veya oda olabilir.
Başka ayette “ancak remzen konuşabilirsin” (Al-i İmran, 41) denilmesinden anlaşıldığı üzere, burada ayetin metninde geçen “vahiy” kelimesi “işaret etmek” anlamındadır.
Denildi ki: Onlara tavsiyesini yere yazarak söyledi.
Belki de hem kendi tesbihte bulunmak, hem de kavmine kendisiyle beraber tesbih etmelerini söylemekle görevliydi.
12- يَا يَحْيَى خُذِ الْكِتَابَ بِقُوَّةٍ “Ey Yahya! Kitabı kuvvetle al.”
Hz. Yahya’ya da şöyle dedik: Tevratı tam bir ciddiyetle al.
وَآتَيْنَاهُ الْحُكْمَ صَبِيًّا “Ve daha çocukken ona hikmet verdik.”
Daha çocuk iken kendisine hikmet ve Tevratı anlamayı nasip ettik.
Denildi ki: Bundan murat nübüvvettir. Allah, daha çocukluğunda O’nun aklını muhkem kıldı ve kendisine peygamberlik verdi.
13- وَحَنَانًا مِّن لَّدُنَّا وَزَكَاةً “Hem de katımızdan bir merhamet ve arınmışlık verdik.”
Hem anne-babasına, hem de başkalarına karşı Ona nezdimizden bir şefkat verdik.
“Arınmışlık”tan murat, O’nun günahlardan tertemiz olması veya Allahın O’nu anne-babasına hibe etmesidir.
Veya bundan murat, Allahın O’na imkân verip insanlara sadaka vermeye muvaffak kılmasıdır.
وَكَانَ تَقِيًّا “Ve O, çok takva sahibi idi.”
İtaatkârdı, günahlardan kaçınırdı.
14- وَبَرًّا بِوَالِدَيْهِ “Anne - babasına karşı hürmetkârdı.”
وَلَمْ يَكُن جَبَّارًا عَصِيًّا “Zorba ve isyankâr değildi.”
Rabbine veya anne- babasına karşı isyankâr bir zorba değildi.
15- وَسَلَامٌ عَلَيْهِ يَوْمَ وُلِدَ وَيَوْمَ يَمُوتُ وَيَوْمَ يُبْعَثُ حَيًّا “Ve doğduğu gün,öleceği gün ve dirileceği gün ona selam olsun.”Şeytan Âdemoğullarına doğdukları gün dokunup ağlatmasına mukabil, doğduğu günde O’na Allahtan selâm olsun, selamette kalsın.
Öldüğü gün kabir azabından sâlim kalsın.
Kıyamette de cehennem ateşinden selâmet bulsun.
[1 >Allah her iki durumda da yapılan nidayı duyar.
[2> Yani, sadece “baş tutuştu” deseydi hangi yönden tutuştuğu anlaşılmazdı.
[3 >Normal şartlarda bu durumda çocuk olmaz. Bu, Allahın kainattaki “sünnetullah, âdetullah” denilen kanunlarına aykırıdır. Ama Allahın bu kanunlarında “şüzuzat” denilen sıra dışı fevkalâde durumlara da yer vardır.
16- وَاذْكُرْ فِي الْكِتَابِ مَرْيَمَ “Kitapta Meryemi de an.”
“Kitap”tan murat, Kur’andır. Kur’anda Meryemin kıssasını anlat.
إِذِ انتَبَذَتْ مِنْ أَهْلِهَا مَكَانًا شَرْقِيًّا “Hani o, ailesinden ayrılarak doğu ta rafında bir yere çekilmişti.”
Beyt-i Makdisin doğu tarafına çekilmişti. Bundan dolayı Hristiyanlar doğuyu kıble edindiler.
17- فَاتَّخَذَتْ مِن دُونِهِمْ حِجَابًا “Sonra onlarla kendisi arasında bir perde koymuştu.”
Denildi ki: Kendini setredecek bir sütre edinmiş, hayızdan yıkanmak için oturmuştu. Hayız zamanında Mescidden teyzesinin evine gider, temizlendiğinde yine Mescide dönerdi.
فَأَرْسَلْنَا إِلَيْهَا رُوحَنَا فَتَمَثَّلَ لَهَا بَشَرًا سَوِيًّا “Biz ona ruhumuzu gönderdik de ona düzgün bir beşer (insan) şeklinde temessül etti.”İşte tam yıkanma esnasında Hz. Cebrail, konuşmasına ünsiyet edebilmesi için düzgün kametli genç biri olarak kendisine temessül etti.
18- } قَالَتْ إِنِّي أَعُوذُ بِالرَّحْمَن مِنكَ إِن كُنتَ تَقِيًّا “Meryem dedi: Eğer müttaki biri isen, ben senden Rahmâna sığınırım.”Eğer Allahtan korkuyorsan, ben senden Rahmâna sığınıyorum, bana bir şey yapma.Bununla, daha etkili bir anlatım da kastedilmiş olabilir. Yani, “müttaki, sakınan biri olduğunda Senden Allaha sığınırım. Eğer böyle değilsen nasıl sığınmam ki?”
19- قَالَ إِنَّمَا أَنَا رَسُولُ رَبِّكِ لِأَهَبَ لَكِ غُلَامًا زَكِيًّا “Dedi: Ben, ancak sana zeki (temiz) bir çocuk bağışlamak için, Rabbinin elçisiyim.”
Ben, sığınmış olduğun Rabbinin elçisiyim.
Taraf-ı ilâhîden hibe edilecek bu çocuğun “zeki” olması
-Günahlardan tertemiz olmasını,
-Hayır üzere büyümesini, yani bir yaştan diğerine hep hayır ve salah üzere ilerlemesini ifade eder.
20- قَالَتْ أَنَّى يَكُونُ لِي غُلَامٌ “Meryem dedi: Benim nasıl çocuğum olabilir?”
وَلَمْ يَمْسَسْنِي بَشَرٌ “Bana hiçbir insan dokunmamıştır.”
وَلَمْ أَكُ بَغِيًّا “Ve ben zinakâr biri de değilim.”
Bundan murat, helâl yoldan, yani evlilik yoluyla cinsel ilişkisi olmadığını kinaye yollu ifade etmektir. Helâl olmayan yoldan beraberlik için başka kelimeler kullanılır. Ayetin devamında “Ve ben zinakâr biri de değilim” denilmesi, bunu kuvvetlendirmektedir.[1>
21- قَالَ كَذَلِكِ “Dediğin gibidir” dedi.”
قَالَ رَبُّكِ هُوَ عَلَيَّ هَيِّنٌ “Ancak Rabbin dedi ki: Bu, bana pek kolaydır.”
وَلِنَجْعَلَهُ آيَةً لِلنَّاسِ وَرَحْمَةً مِّنَّا “Hem onu insanlara bir mu’cize ve nezdimizden bir rahmet kılacağız.”Bu bizim kemâl-i kudretimize bir alâmet ve delil olacak. Ayrıca kullara bir rahmet olacak, O’nun irşadıyla hidayete erecekler.
وَكَانَ أَمْرًا مَّقْضِيًّا “Hem, bu önceden hükme bağlanmış bir iştir.”
Allahın ezelde hükmü böyle idi.Veya Levh-i Mahfuzda bu böyle takdir edildi, proğramlandı.
Veya bir ayet ve rahmet olması cihetiyle, böyle hükmedilmeye ve icra edilmeye layık idi.
22- فَحَمَلَتْهُ “Böylece hamile kaldı.”
Böylece İsa’ya hamile kaldı. Hamilelik süresiyle ilgili onyedi ay, altı ay, sekiz ay gibi farklı açıklamalar vardır.
Denildi ki: Bir saat (kısa bir süre) hamile kaldı, ardından çocuğu dünyaya getirdi. Kendisi onüç yaşındaydı.
فَانتَبَذَتْ بِهِ مَكَانًا قَصِيًّا “Ve hamile haliyle uzak bir yere çekildi.”
Çocuk karnında olduğu halde, ailesinden uzakta dağın arkasında bir yere çekildi.
23- فَأَجَاءهَا الْمَخَاضُ إِلَى جِذْعِ النَّخْلَةِ “Sonra doğum sancısı onu bir hurma dalına tutunup dayanmaya zorladı.”Hurma dalının yanına gitmesi, onunla kendini setretmek ve doğum anında ondan kuvvet almak içindi.
Bu kuru bir hurma ağacı idi. Başı da yoktu, yeşilliği de. Mevsim ise kış idi.
Ayette hurma ağacının elif-lâmlı gelmesi, ya cins ifade eder veya bunun belli bir hurma ağacı olduğunu gösterir. Buna göre o civarda ondan başka hurma ağacı olmadığı ve insanlarca kolayca bilindiği anlaşılır.
Belki de Allahu Teâlâ ayetlerinden ona göstermek, kalbini mutmain kılmak, ayrıca kadınlara doğum sonrasında faydalı olan hurmanın meyvesinden yemeye iştahı olması için oraya gitmesini ilham etti.
قَالَتْ يَا لَيْتَنِي مِتُّ قَبْلَ هَذَا وَكُنتُ نَسْيًا مَّنسِيًّا “Keşke dedi, bundan önce ölseydim de unutulup gitseydim.”Büsbütün unutulsam, kimsenin hatırına gelmeseydim.
Hz. Meryemin ölümü temenni etmesi,
-İnsanlardan utandığından,
-Ve kınamalarından korkmasındandı.
24- فَنَادَاهَا مِن تَحْتِهَا أَلَّا تَحْزَنِي “Meryem’e, aşağı tarafından şöyle seslendi: Sakın üzülme.”
Ona alt tarafından konuşan Hz. İsadır. Cebrail olduğu da söylendi.
قَدْ جَعَلَ رَبُّكِ تَحْتَكِ سَرِيًّا “Rabbin alt tarafında bir dere kıldı.”
Ayette geçen “Seriyy” kelimesi “dere” anlamındadır. “Seçkin bir zât” anlamında Hz. İsa’ya işaret de olabilir.
25- وَهُزِّي إِلَيْكِ بِجِذْعِ النَّخْلَةِ تُسَاقِطْ عَلَيْكِ رُطَبًا جَنِيًّا “Hurma dalını kendine doğru silkele, üzerine olgun taze hurmalar dökülsün.”
Rivayete göre, bu hurma ağacı kuru idi, başı ve meyvesi yoktu. Mevsim ise kış idi. Hz. Meryem ağacın dalını kendine doğru çekip silkeledi, Allahu Teâlâ o kuru ağaca hem baş, hem dallar, hem de taze hurma verdi. Hz. Meryem, kendisinin masumiyetine delâlet eden bu mu’cizeleri görmekle teselli buldu. Çünkü gayr-i meşru ilişkide bulunan birine böyle şeyler gösterilmesi söz konusu olamaz.
Ayrıca bu durum Hz. Meryeme şu kanaati verdi: Kış mevsiminde kuru hurma ağacından meyve ikramına kâdir olan bir Zat, erkek olmadan O’ndan çocuk yaratmaya da kâdirdir.
26- فَكُلِي وَاشْرَبِي وَقَرِّي عَيْنًا “Artık ye, iç, gözün aydın olsun.”
Ağaçtan düşen hurmalardan ye, su arkındaki sudan da iç. Gönlünü hoş tut, Seni üzen şeyi gönlünden at.
“Ye, iç” ifadesinden murat, “taze hurmadan ye, ondan elde edilen suyundan da iç” manası da olabilir.
فَإِمَّا تَرَيِنَّ مِنَ الْبَشَرِ أَحَدًا فَقُولِي إِنِّي نَذَرْتُ لِلرَّحْمَنِ صَوْمًا “Eğer beşerden (insanlardan) birini görürsen şöyle de: Ben Rahmâna bir oruç adadım.”
Oruçtan murat, “sükût” yani konuşmama orucudur.
Veya oruçlarında konuşmuyor da olabilirler.
فَلَنْ أُكَلِّمَ الْيَوْمَ إِنسِيًّا “Onun için bugün hiçbir kimseyle konuşmayacağım.”
Ancak meleklere konuşur, Rabbime münacat ederim.
Denildi ki: Oruç adadığını onlara işaret ile haber verdi.
Kendisine bunun emredilmesi, onlarla mücadeleye girmemesi ve Hz. İsanın kelâmıyla yetinilmesi içindi. Çünkü Hz. İsa’nın konuşması, meselenin çözümü anlamına gelmekteydi.
27- فَأَتَتْ بِهِ قَوْمَهَا تَحْمِلُهُ “Sonra onu yüklenerek kavmine geldi.”
Nifastan (lohusa döneminden) temizlendikten sonra kucağında çocuğuyla beraber kavminin yanına geldi.
قَالُوا يَا مَرْيَمُ لَقَدْ جِئْتِ شَيْئًا فَرِيًّا “Dediler: Ey Meryem! Doğrusu sen çok çirkin bir şey yaptın.”
28- يَا أُخْتَ هَارُونَ “Ey Harun’un kız kardeşi!”“Harun”dan murat Hz. Harun’dur, Hz. Meryemin ecdadı O’na dayanıyordu. Aralarında bin sene vardı.Denildi ki: Harundan murat, o zamanda yaşayan kötü veya salih bir adam da olabilir. Hz. Meryemi kötü adama benzetmeleri dalga geçmek içindir. Salih kimseye benzetmeleri de, daha önceden O’ndan görmüş oldukları salahat sebebiyledir.
مَا كَانَ أَبُوكِ امْرَأَ سَوْءٍ وَمَا كَانَتْ أُمُّكِ بَغِيًّا “Baban kötü bir adam değildi, annen de iffetsiz bir kadın değildi.”Bu ifadeleri, Hz. Meryemin getirdiği çocuğun çok garip bir şey olduğunu başka bir ifadeyle söylemektir. Ayrıca, salih kimselerin evlâdından meydana gelecek çirkin işlerin çok daha çirkin olduğuna bir tenbihtir.
29- فَأَشَارَتْ إِلَيْهِ “Bunun üzerine ona işaret etti.”
“Onunla konuşun” diye İsa’ya işaret etti.
قَالُوا كَيْفَ نُكَلِّمُ مَن كَانَ فِي الْمَهْدِ صَبِيًّا “Dediler: Beşikteki bir çocukla nasıl konuşuruz?”
Beşikteki çocukla akıllı birinin konuştuğuna hiç şahit olmadık.
3ّ0- قَالَ إِنِّي عَبْدُ اللَّهِ “(İsa) dedi: Şüphesiz ben Allah’ın kuluyum.” Allahu Teâlâ O’nu bu şekilde konuşturdu. Bunda, O’nun rububiyetini iddia edenlere bir red vardır.
آتَانِيَ الْكِتَابَ “O bana kitabı verdi.”
Kitaptan murat, İncildir.
وَجَعَلَنِي نَبِيًّا “Ve beni bir peygamber kıldı.”
31- وَجَعَلَنِي مُبَارَكًا أَيْنَ مَا كُنتُ “Nerede olursam olayım beni mübarek kıldı.”
Beni çok faydalı, hayrı öğreten biri yaptı.
“Beni bir peygamber kıldı….” ifadesinde ve devamında fiilin geçmiş zaman sığasıyla söylenmesi,
-Ya, bunun ilâhî kaderde böyle takdir edilmesinden,
-Veya vukuu muhakkak olan şeylerin sanki vâki gibi anlatılmasındandır.
Denildi ki: Allah O’nun aklını kâmil yaptı ve daha çocukken peygamber kıldı.
وَأَوْصَانِي بِالصَّلَاةِ وَالزَّكَاةِ مَا دُمْتُ حَيًّا “Hayatta bulunduğum müddetçe namazla ve zekatla emretti.”Zekâttan murat malın zekâtı olabilir. Buna göre, imkânı olduğunda zekâtla mükellef kılınmıştır.Veya nefsini rezil şeylerden temiz kılmakla emredilmiştir.
32- وَبَرًّا بِوَالِدَتِي “Beni anneme hürmetkâr kıldı.”
وَلَمْ يَجْعَلْنِي جَبَّارًا شَقِيًّا “Ve beni zorba - isyankar yapmadı.”
33- وَالسَّلَامُ عَلَيَّ يَوْمَ وُلِدتُّ وَيَوْمَ أَمُوتُ وَيَوْمَ أُبْعَثُ حَيًّا “Ve doğduğum gün, öleceğim gün ve dirileceğim gün bana selam olsun.”Hz. Yahya hakkında da benzeri ifadeler geçmişti.
“Selâm” ifadesinin elif-lâmlı gelmesi, “selâm” denildiğinde hatıra gelen manayı bildirmesi içindir. Ama daha da zahir olan, selam cinsini (her türlü selâmı) göstermesidir.
Bunda, Hz. İsanın düşmanlarına bir tariz vardır. Çünkü her türlü selâmı kendisi için kılınca, selâmın zıddının da düşmanlarına olmasını tariz yoluyla söylemiş olmaktadır. Benzeri bir tarizi şu ayette görürüz: “Selam, hüdaya uyanlara olsun.” (Taha, 47)
“Ve doğduğum gün, öleceğim gün ve dirileceğim gün bana selam olsun” ifadesinde, ilâhî azabın ise dini yalanlayan ve ondan yüz çevirenlere olmasını nazara vermek vardır.
34- ذَلِكَ عِيسَى ابْنُ مَرْيَمَ “İşte Meryemoğlu İsa!”
İşte, vasıfları anlatılan Meryem oğlu İsa budur. O, Hristiyanların vasfettiği gibi değildir.
Ayet, en beliğ bir şekilde ve delilli bir tarzda, Hz. İsanın onların vasfettiği gibi olmadığını ortaya koymaktadır. Çünkü onların vasıflarının tam zıddıyla mevsuf olduğunu bildirdi. Ardından da, onların vardığı hükmün aksini ifade ile “Meryem oğlu İsa” dedi.[2>
قَوْلَ الْحَقِّ الَّذِي فِيهِ يَمْتَرُونَ “Hakkında ihtilaf edip durdukları kavl-i hakk.”
İşte bu, kendisinde asla şüphe olmayan hak sözdür.
Zamir, önceki ayete veya kıssanın tamamına râci olabilir.
Denildi ki: “kavl-i hak” ifadesi Hz. İsanın sıfatıdır, veya O’ndan bedeldir. Manası da “Allahın kelimesi”dir.”
Hz. İsa, hakkında şüpheler olan ve tartışılan bir şahsiyettir. Yahudiler O’na “sihirbaz”, Hristiyanlar ise “Allahın oğlu” dediler.
3ّّّ5- مَا كَانَ لِلَّهِ أَن يَتَّخِذَ مِن وَلَدٍ “Allah’ın bir çocuk edinmesi asla söz konusu olamaz.”
سُبْحَانَهُ “O, bundan münezzehtir.”
Ayet, Hristiyanları bir tekziptir ve onların iftiralarından Cenab-ı Hakkı bir tenzihtir.
إِذَا قَضَى أَمْرًا فَإِنَّمَا يَقُولُ لَهُ كُن فَيَكُونُ “O, bir şeyin olmasını dilerse, ona sadece “ol” der, o da oluverir.”Ayetin bu kısmı da onları susturmaktır. Çünkü “ol” emriyle dilediği şeyi icad eden bir Zat, “bir dişiyi hamile ederek çocuk sahibi olmaya muhtaçtır” şeklindeki iddialardan münezzehtir.
3ّ6- وَإِنَّ اللَّهَ رَبِّي وَرَبُّكُمْ “Şüphesiz Allah, Rabbim ve Rabbinizdir.”
فَاعْبُدُوهُ “O halde Ona ibadet edin.”
هَذَا صِرَاطٌ مُّسْتَقِيمٌ “İşte dosdoğru yol budur.”
Bunun tefsiri Âl-i İmranda geçmişti.[3>
37- فَاخْتَلَفَ الْأَحْزَابُ مِن بَيْنِهِمْ “Ama ahzab (fırkalar) kendi aralarında ihtilafa düştüler.”
“Ahzab”, yani gruplardan murat Yahudi ve Hristiyanlardır. Hristiyanların kendi içinde fırkaları da olabilir. Hristiyan mezheplerinden Nasturiyye şöyle dedi: Hz. İsa, Allahın oğludur.Yakubiler şöyle dediler: Hz. İsa Allahtır, arza indi, sonra semaya yükseldi.
Milkaniyye ise dediler: Hz. İsa, Allahın kulu ve elçisidir.
فَوَيْلٌ لِّلَّذِينَ كَفَرُوا مِن مَّشْهَدِ يَوْمٍ عَظِيمٍ “Büyük bir günün meşhedinden kâfirlerin vay haline!”
“Büyük bir günün meşhedi”nden murat kıyamet günüdür. O günde şahitler, dehşet verici hâller, hesaba çekilmek ve ceza görmek olacaktır.
Veya bundan murat, o hesap gününde insan aleyhinde şahitlerin olmasıdır. Yani, melekler, peygamberler, kendi dilleri ve azaları küfür ve fısklarına şehadet edecektir.
Denildi ki: Bundan murat, onların Hz. İsa ve annesi hakkında şehadette bulundukları gündür.
38- أَسْمِعْ بِهِمْ وَأَبْصِرْ يَوْمَ يَأْتُونَنَا “Bize gelecekleri gün, neler işitecekler, neler görecekler!”
Bize gelecekleri o hesap günü, onların kulakları neler duyacak ve gözleri neler görecek! Dünyada sağır ve kör iken o günde duyduklarına ve gördüklerine şaşırıp kalacaklar.
Veya bundan murat, o gün işitecekleri ve görecekleri şeylerle tehdid etmektir.
Denildi ki: Ayet, Hz. Peygambere “o günün hâllerini ve başlarına gelecekleri bildirmesi için “onlara duyur ve göster” anlamında emirdir.
لَكِنِ الظَّالِمُونَ الْيَوْمَ فِي ضَلَالٍ مُّبِينٍ “Fakat o zalimler bugün apaçık bir dalalet içindeler.”
Ayette “onlar” demek yerine “o zalîmler” denilmesi, kendilerine fayda verecek zamanda dinlemek ve bakmaktan gafletleri sebebiyle nefislerine zulmettiklerini hissettirmektir.
Ayet onların bu gafletli hâllerini “apaçık bir dalalet” olarak tescil etmektedir.
39- وَأَنذِرْهُمْ يَوْمَ الْحَسْرَةِ إِذْ قُضِيَ الْأَمْرُ “İşin bitmiş olacağı pişmanlık günü ile onları uyar.”“Pişmanlık günü” kötülerin kötülüklerine, iyilerin de az iyilik yaptıklarına pişman olacakları gündür.
Artık o gün hesap görülmüş, cennet ehli cennete, cehennem ehli cehenneme gönderilmiştir.
وَهُمْ فِي غَفْلَةٍ “Ama onlar hâlâ gaflet içindeler.”
وَهُمْ لَا يُؤْمِنُونَ “Ve onlar iman etmezler.”
Ayetin bu kısmı onların hâlini beyan eder. Yani, onlar gafil, imandan uzak bir haldeler, onları uyar. Bu durumda, burada uyarmanın hikmeti de beyan edilmektedir.[4>
40- إِنَّا نَحْنُ نَرِثُ الْأَرْضَ وَمَنْ عَلَيْهَا “Şüphesiz biz yeryüzüne ve üzerindekilere varis oluruz.”
وَإِلَيْنَا يُرْجَعُونَ “Ve onlar bize döndürüleceklerdir.”
O hesap günü geldiğinde arza ve üzerinde olanlara Biz varis oluruz. Arz üzerinde ne malları kalır ne de saltanatları, hatta ne de kendileri...
Veya arzı ve üzerinde olanları öldürür helak ederiz, varisin geride kalanlara mirasçı olması gibi, arz ve üzerindekilerin hepsini biz alırız.[5>
[1>Yani, benim ne meşru ne de gayr-ı meşru bir beraberliğim olmadı ki çocuk sahibi olayım.
[2> Çünkü onlar -haşa- “Allah’ın oğlu” diyorlardı.
[3>Bkz. Al-i İmran, 51.
[4> Nasıl ki doktor hastalarla ilgilenir, onları tedaviye çalışır. Onların acınacak hâli, doktoru vazifeye sevkeder. Onun gibi, her peygamber ümmetinin doktorudur. Gaflet, dalalet, imansızlık gibi hâller ise manevi hastalıklardır. Böyle olunca, peygamberin ve peygamber varisi âlimlerin insanları uyarmaları, dünyada görevlerinin ne olduğunu, ahirette hesaba çekileceklerini hatırlatmaları gerekir.
[5>Gerçekte mülk ve saltanat daima Allahındır. Ama hayat devam ederken insanlar kendilerini mal ve mülk sahibi zannederler. Kıyamet koptuğunda kimsenin gerçek anlamda mülkü, saltanatı olmadığı gayet açık bir şekilde anlaşılır. Ayet, haşmetli bir üslûpla bu gerçeğe dikkat çekmektedir.
41- وَاذْكُرْ فِي الْكِتَابِ إِبْرَاهِيمَ “Kitapta İbrahim’i de an.”
إِنَّهُ كَانَ صِدِّيقًا نَّبِيًّا “Şüphesiz ki o, sıddık (özü, sözü doğru) bir peygamberdi.”
Hz. İbrahimin sıddık olması, daima doğruluğu esas almasından, Allahın gaybî olarak bildirdiği şeyleri, ayetlerini, kitaplarını ve peygamberlerini can ı gönülden tasdiki cihetiyledir.
42- إِذْ قَالَ لِأَبِيهِ “Hani O, babasına şöyle demişti:”
يَا أَبَتِ لِمَ تَعْبُدُ مَا لَا يَسْمَعُ وَلَا يُبْصِرُ وَلَا يُغْنِي عَنكَ شَيْئًا “Babacığım!İşitmeyen, görmeyen ve sana hiçbir faydası olmayan şeylere niçin tapıyorsun?”
O putlar seni işitip görmeyince hâlini bilemez, zikrini işitemez, itaatini göremez.
Faydalı bir şeyi celbetmek ve zararlı bir şeyi defetmek hususunda ellerinden bir şey gelmez.
Hz. İbrahim böyle diyerek babasını hidayete çağırdı, doğru yolda olmadığını açıkladı, en beliğ bir şekilde delil getirdi, yumuşaklıkla ve hüsn-ü edeple hakka davet etti. Şöyle ki: Dalaletini açıktan söylemedi. Onun yerine, sarih aklın hafif bulduğu ve meyletmekten bile kaçındığı şeylere ibadete sevkeden sebebi ondan sordu. Kaldı ki ibadet, tazimin en ileri şeklidir.
Hâlbuki ibadete ancak,
-Tam istiğna sahibi,
-Bütün nimetleri gönderen,
-Her şeyi yaratan, yaşatan ve öldüren,
-Bütün canlıları rızıklandıran,
-Ceza ve sevap veren Zat layıktır.
Hz. İbrahim şuna da dikkat çekti: Akıllı kişi, yaptığını doğru bir maksatla yapmalıdır. Bir şey her ne kadar hayat sahibi, temyiz gücüne sahip, işiten, gören, fayda ve zarara gücü yeten de olsa, şayet yaratılmış ise, melekler ve peygamberler gibi mahlûkatın en şereflilerinden de olsa, doğru kullanılan akıl onu da kendisi gibi muhtaç ve vacip bir kudrete boyun eğiyor gördüğü için, ona ibadetten uzak kalmayı tercih eder. Nerede kaldı cansız, işitmeyen ve görmeyen bir şeye ibadeti makul görsün?!Hz. İbrahim daha sonra hakka ve doğru yola sevketmek için babasını kendisine tâbi olmaya davet etti. Buna gerekçe olarak da, babasının ilâhî ilimden (vahiyden) payı olmadığını, aklın ise tek başına yetmediğini nazara verip şöyle dedi:
43- يَا أَبَتِ إِنِّي قَدْ جَاءنِي مِنَ الْعِلْمِ مَا لَمْ يَأْتِكَ “Babacığım! Doğrusu sana gelmeyen bir ilim bana geldi.”
فَاتَّبِعْنِي أَهْدِكَ صِرَاطًا سَوِيًّا “O halde bana uy da, seni doğru bir yolaeriştireyim.”
Hz. İbrahim bunları ifade ederken ne babasını aşırı cehaletle niteledi, ne de kendini üstün bir ilimle. Kendini, yolu daha iyi bilen biri olarak babasına yol arkadaşı gibi kıldı.
Sonra, babasının gittiği yolun faydası hiç olmamakla beraber zararı çok olduğundan, onu engellemeye çalıştı. Çünkü gerçekte babasının yaptığı şey, putlara tapmayı emreden o olduğu cihetle, şeytana tapmaktır.
44- يَا أَبَتِ لَا تَعْبُدِ الشَّيْطَانَ “Babacığım! Şeytana tapma!”Hz. İbrahim, şeytana tapmanın çirkinliğine dikkat çektikten sonra, bunun zarar cihetini beyan etti. Şöyle diyerek bütün nimetlerin sahibi olan Allaha şeytanın isyan ettiğini anlattı:
إِنَّ الشَّيْطَانَ كَانَ لِلرَّحْمَنِ عَصِيًّا “Çünkü şeytan Rahmâna âsî oldu.”Malum olduğu üzere, asiye itaat eden de asidir. Ve her asiden nimetlerin geri alınması ve kendisinin cezalandırılması uygun düşer. Bunun için Hz. İbrahim, babasını kötü bir akıbetten ve buna sevkeden şeylerden korkutmak isteyip şöyle dedi:
45- يَا أَبَتِ إِنِّي أَخَافُ أَن يَمَسَّكَ عَذَابٌ مِّنَ الرَّحْمَن فَتَكُونَ لِلشَّيْطَانِ وَلِيًّا “Babacığım! Doğrusu ben Rahmân’dan sana bir azab dokunup da şeytana bir arkadaş olmandan korkarım.”
Ben senin lanette ve azapta şeytana dost olmandan, onunla sıkı fıkı beraberliğinden korkarım.
Veya ona dostlukta sabit olmandan korkarım. Çünkü, Allahın rızası sevaptan daha büyük olduğu gibi, şeytana dostluk da azaptan daha büyüktür.
Hz. İbrahim bunları hatırlatırken nazik bir üslûbla “korkarım” demesi, azabın gelmesi yerine “dokunmak”la ifade etmesi, azabı elif-lamsız söylemesi,
-Ya mücamele içindir.[1>
-Veya akıbetin gizli olmasındandır.
Muhtemelen, şeytanın o kadar taşkınlıkları içinde Hz. İbrahimin onun Allah’a isyanını söylemesi,
-Himmetinin Rabbanî şeylerde yüksekliğinden dolayıdır.
-Veya isyanın, diğer cinayetlerin de esası olmasındandır.
-Veya şeytanın isyanının Âdem ve nesline düşmanlığının bir neticesi olduğu cihetle, diğer taşkınlıklarına da tenbihte bulunmasındandır.[2>
46- قَالَ أَرَاغِبٌ أَنتَ عَنْ آلِهَتِي يَا إِبْراهِيمُ “Dedi: Sen benim ilâhlarımdan yüz mü çeviriyorsun ey İbrahim?”Babası, Hz. İbrahimin şefkatli yaklaşımına ve irşatta lütfuna karşılık sertlikle ve kaba bir inatla mukabelede bulundu.
Ona ismiyle nida etti.
Onun “babacığım” deyişine, “yavrucuğum” diye karşılık vermedi.
İsmini başta söylemek yerine sonda söyledi.
Hayretini belirtir bir şekilde onun bu gayretini inkâr etti.
Sanki aklı olan kimse, o ilahlardan yüz çevirmez gibi bir üslûb kullandı.
Sonra da tehdid edip şöyle dedi:
لَئِن لَّمْ تَنتَهِ لَأَرْجُمَنَّكَ “Yemin ederim ki, eğer vazgeçmezsen seni muhakkak taşlarım.”
Şayet ilahlar hakkında söylediklerine veya onlardan yüz çevirmene son vermezsen,
-Ya dilimle Seni perişan eder, kınarım,
-Veya ölünceye veya benden uzaklaşıncaya kadar Seni taşlarım.
وَاهْجُرْنِي مَلِيًّا “Uzun bir müddet benden uzak ol”
47- قَالَ سَلَامٌ عَلَيْكَ “(İbrahim) dedi: Selam sana!”Hz. İbrahim’in böyle demesi,
-Babasına bir vedadır.
-Onunla bir mütarekedir.
-Kötülüğe iyilikle bir mukabeledir. Yani, sana benden hoşa gitmeyen bir şey gelmeyecektir. Sana, seni üzecek bir şey demeyeceğim.
سَأَسْتَغْفِرُ لَكَ رَبِّي “Senin için Rabbimden mağfiret dileyeceğim.”
Lakin Rabbimden Senin için bağışlanma dileyeceğim, olur ki seni tevbe ve imana muvaffak kılar. Çünkü kâfir hakkında istiğfarda bulunmanın hakikati, Allahın mağfiretini gerektirecek şeye muvaffak kılınmasını istemektir.Bunun açıklaması Tevbe sûresinde geçmişti.[3>
إِنَّهُ كَانَ بِي حَفِيًّا “Şüphesiz O, beni nimetleriyle kuşatmıştır.”
Şüphesiz Rabbimin bana olan iyilik ve lütfu çok fazladır.
48- وَأَعْتَزِلُكُمْ وَمَا تَدْعُونَ مِن دُونِ اللَّهِ “Ben, sizi ve Allah’tan başka çağırdığınız şeyleri terk ediyorum.”Dinim için hicret ederek, sizden ve sizin Allah dışında taptıklarınızdan uzaklaşıyorum.
وَأَدْعُو رَبِّي “Ve Rabbime dua ediyorum.”Ve sadece O’na ibadet ediyorum.
عَسَى أَلَّا أَكُونَ بِدُعَاء رَبِّي شَقِيًّا “Rabbime duamda mahrum kalmayacağımı umarım.”
Sizin ilahlarınıza ibadetinizde eliniz boş olacak, çalışmanız boşa gidecek. Ben Rabbime ibadetimde öyle olmamayı umarım.
Hz. İbrahimin sözünün başında “umarım” demesi tevazu ve nefis terbiyesi içindir. Bu ifadesinde, dualara cevap ve sevap vermenin Allaha vacip olmadığına ve işin esasının sonucuna göre değerlendirilmesi gerektiğine bir tenbih vardır. Akıbet ise gayptır, belli değildir.
49- فَلَمَّا اعْتَزَلَهُمْ وَمَا يَعْبُدُونَ مِن دُونِ اللَّهِ وَهَبْنَا لَهُ إِسْحَقَ وَيَعْقُوبَ “Kavminden ve onların Allah’tan başka ibadet ettikleri şeylerden uzaklaşınca, biz ona İshak’ı ve Yakub’u ihsan ettik.”İbrahim onlardan ve taptıklarından uzaklaşıp Şama hicret ettiğinde, o terk ettiği kâfirlere bedel Biz Ona İshakı ve Yakubu hibe ettik.
Denildi ki: Hz. İbrahim Şama giderken önce Harrana uğradı, orada Sare ile evlendi. Bu evlilikten Hz. İshak doğdu. Hz. İshakın evliliğinden de Hz. Yakup dünyaya geldi. Belki de bu iki peygamberin burada tahsisen zikri, bunların neslinden çok peygamberlerin gelmesi, kendilerinin “peygamberler şeceresi” olmalarındandır.
Veya Cenab-ı Hak Hz. İsmaili lütfuyla tek olarak zikretmeyi istemesindendir.
وَكُلًّا جَعَلْنَا نَبِيًّا “Ve her birini peygamber yaptık.”
50- وَوَهَبْنَا لَهُم مِّن رَّحْمَتِنَا “Onlara rahmetimizden lütuflarda bulunduk.”
Biz onlara rahmetimizle nübüvvet, mal ve evlat verdik.
وَجَعَلْنَا لَهُمْ لِسَانَ صِدْقٍ عَلِيًّا “Onlara yüksek bir lisan-ı sıdk verdik.”
Öyle ki, insanlar onlarla iftihar eder, onlara medhü senada bulunurlar.
Başka bir ayette Hz. İbrahimin “Sonra gelecekler içinde benim için lisan-ı sıdk nasip eyle!” (Şuara, 84) duası yer almıştı. Burada ise, o duaya icabet edildiği görülmektedir.
Lisandan murat, onunla meydana gelen şeylerdir. Arabın lisanı, onların luğatıdır. Bu lisanın sıdka (doğruluğa) nisbet edilmesi ve yücelikle tavsifi, onların insanların medh ü senasına layık olduklarına ve onların övülmelerinin,
-Aradan uzun asırlar geçmesine,
-Devletlerin farklı olmalarına,
-Milletlerin değişmesine rağmen gizli kalmayıp devam ettiğine delâlet içindir.
[1>Mücamele, muhatabı tasvip etmemekle beraber, onunla nazikçe konuşmak, gönlünü hoş tutmaya çalışmak.
[2> Yani, Allah’a isyan edenden, her türlü taşkınlık beklenir.
[3> Bkz. Tevbe, 114
51- وَاذْكُرْ فِي الْكِتَابِ مُوسَى “Kitapta Musa’yı da an.”
إِنَّهُ كَانَ مُخْلَصًا “Şüphesiz o, ihlasa erdirilmiş bir kuldu.”
O bir muvahhid idi, ibadetini şirk ve riya karıştırmadan sırf Allah için yapmıştı.
Veya yüzünü Allaha yöneltmiş, O’na teslim olmuş, nefsini masivadan çevirip Allaha hizmetkâr kılmıştı.
وَكَانَ رَسُولًا نَّبِيًّا “Ve rasûl bir nebi idi.”
Allah O’nu insanlara gönderdi. O da insanlara Allahtan haber verdi, O’nu anlattı.
Daha seçkin ve daha yüce olmakla beraber “rasûl” olma özelliği “nebi”den önce gelmesi, rasûl olarak gönderilmenin nebi olarak haber vermekten önce olmasındandır.[1>
52- وَنَادَيْنَاهُ مِن جَانِبِ الطُّورِ الْأَيْمَنِ “Biz ona Tur dağının sağ yanından seslendik.”
Turun sağ tarafı, Hz. Musanın konumuna göre sağ tarafıdır. İlahi kelâm bu cihetten Hz. Musaya temessül etmiştir.
وَقَرَّبْنَاهُ نَجِيًّا “Ve özel konuşmak için kendimize yaklaştırdık.”
Bir hükümdarın özel bir lütufla muhatabını huzuruna alması gibi, O’nu özel lütfumuza mazhar kıldık.Ayet metninde geçen “Neciy” kelimesi yükseklik manasına da gelir. Bazı rivayetlerde Hz. Musanın semavatın fevkine yükseltildiği, hatta ilâhî kader kaleminin sesini işittiği söylenir.
53- وَوَهَبْنَا لَهُ مِن رَّحْمَتِنَا أَخَاهُ هَارُونَ نَبِيًّا “Rahmetimiz sonucu, kardeşi Hârûn’u bir nebî olarak kendisine bahşettik.”Hz. Musa “Ve bana ehlimden bir vezir ver. Kardeşim Harun’u.” (Taha, 29) diye dua etmişti. Cenab-ı Hak duasını kabul etti, kardeşini O’na vezir ve yardımcı kıldı. Hz. Harunun, Hz. Musa’dan daha yaşlı olmasına rağmen O’na destekçi kılınması, ilâhî rahmetin bir tecellisidir.
54- وَاذْكُرْ فِي الْكِتَابِ إِسْمَاعِيلَ “Kitapta İsmail’i de an.”
إِنَّهُ كَانَ صَادِقَ الْوَعْدِ “Çünkü o, vaadine sadık idi.”Cenab-ı Hakkın Hz. İsmaili bu özellikle yâd etmesi, bununla meşhur olmasındandır ve bu babta bazı şeylerle vasfedilmesindendir. Bunlar başkasında o derece görülmeyen hallerdir. Mesela, babası tarafından kurban edilme durumu haber verildiğinde sabrı vaat etti ve şöyle dedi: “Babacığım, sana ne emrolunuyorsa yap. İnşaallah beni sabredenlerden bulacaksın.” (Sâffât, 102) ve sözünde durdu.
وَكَانَ رَسُولًا نَّبِيًّا “Ve rasûl bir nebi idi.”Hz. İsmail hakkında hem rasûl, hem de nebi vasfının yer alması delâlet eder ki, rasûlün illa şeriat sahibi olması lazım değildir. Çünkü Hz. İbrahimin evlâdı, O’nun şeriatı üzere idiler.
55- وَكَانَ يَأْمُرُ أَهْلَهُ بِالصَّلَاةِ وَالزَّكَاةِ “Ehline namazı ve zekâtı emrederdi.”En önemli şeyle iştiğal olarak ehline namazı ve zekâtı emrederdi.Burada, kişinin kendinden başlayarak kendine en yakın olanları da kemâle sevketmesini görürüz. Şu ayetlerde de bu manaya dikkat çekilmiştir:
“(Önce) en yakın hısımlarını uyar.” (Şuara, 214)
“Ehline namazı emret.” (Taha, 132)
“Ey iman edenler! Kendinizi ve ehlinizi ateşten koruyun.” (Tahrîm, 6)
Denildi ki: Ayette geçen “ehlinden” murat ümmetidir. Çünkü her peygamber ümmetinin babasıdır.
وَكَانَ عِندَ رَبِّهِ مَرْضِيًّا “Ve Rabbinin nezdinde razı olunmuş biriydi.”
Sözleri ve fiillerindeki istikamet sebebiyle, Rabbi nezdinde razı olunmuş bir kimseydi.
56- وَاذْكُرْ فِي الْكِتَابِ إِدْرِيسَ “Kitapta İdris’i de an.”
Hz. İdris, Hz. Şitin torunu ve Hz. Nûhun babasının dedesidir.
İdris kelimesi “ders” ile aynı kökten gelir. Dersinin çok olması sebebiyle böyle bir lakabla anıldı. Rivayete göre Allahu Teâlâ O’na otuz sahife indirdi. Kalemle ilk yazandır. Astronomi ve hesab ilmiyle de meşgul olmuştur.
إِنَّهُ كَانَ صِدِّيقًا نَّبِيًّا “Çünkü o, sıddık bir nebi idi.”
57- وَرَفَعْنَاهُ مَكَانًا عَلِيًّا “Biz onu yüce bir konuma yükselttik.”
Yüksek bir konuma yükseltilmesi, kendisine verilen nübüvvet şerefi ve Allah yanında yakınlık derecesidir.
Denildi ki: Bundan murat, cennettir.
Denildi ki: Altıncı veya dördüncü semaya yükseltilmesidir.
5ّ8- أُوْلَئِكَ الَّذِينَ أَنْعَمَ اللَّهُ عَلَيْهِم مِّنَ النَّبِيِّينَ مِن ذُرِّيَّةِ آدَمَ وَمِمَّنْ حَمَلْنَا مَعَ نُوحٍ وَمِن ذُرِّيَّةِ إِبْرَاهِيمَ وَإِسْرَائِيلَ وَمِمَّنْ هَدَيْنَا وَاجْتَبَيْنَا “İşte onlar, Âdem’in ve Nûh ile beraber taşıdıklarımızın neslinden, İbrahim’in, İsrail’in ve doğru yola iletip seçtiklerimizin neslinden Allahın nimet verdiği nebîlerdir.”“İşte onlar” ifadesiyle kastedilenler, Hz. Zekeriyadan Hz. İdrise kadar bu sûrede yâd edilen peygamberlerdir.Allah bu zâtlara dinî ve dünyevî pek çok nimetlerde bulunmuştur.
“Nûh ile beraber taşıdıklarımızdan” ifadesi Hz. İdristen başka hepsini içine alır. Çünkü Hz. İbrahim Hz. Nûhun oğlu Samın neslindendi.
“İbrahimin zürriyeti”, kendisinden sonra zikredilenleri içine alır.
“İsrail”, Hz. Yakubtur. Musa, Harun, Zekeriya, Yahya ve İsa (aleyhimüs-selâm) bu nesildendir. Bunda kızların çocuklarının da zürriyete dâhil olduğuna bir delil vardır.[2>
Bunlar, kendilerini hakka ilettiğimiz, nübüvvet ve ikram ile seçtiğimiz kimselerdendir.
إِذَا تُتْلَى عَلَيْهِمْ آيَاتُ الرَّحْمَن خَرُّوا سُجَّدًا وَبُكِيًّا “Kendilerine Rahmânın âyetleri okunduğu zaman ağlayarak secdeye kapanırlardı.”Ayetin bu kısmı, ayetin başında geçen “İşte onlar” kısmının haberidir.Veya bu kısım müstakil bir cümle olarak da değerlendirilebilir.
İşte bu zâtlar nesep yönüyle şerefli, nefislerini terbiye etmiş, Allah nezdinde kurbiyete mazhar yüksek tabaka kimseler olmakla beraber O’ndan korkarlar, tam bir teslimiyetle O’na ibadet ederler.
Hz. Peygamberden şöyle nakledilir: “Kur’anı okuyun ve ağlayın. Şayet ağlayamazsanız, ağlar gibi yapın.”
59- فَخَلَفَ مِن بَعْدِهِمْ خَلْفٌ أَضَاعُوا الصَّلَاةَ وَاتَّبَعُوا الشَّهَوَاتِ “Derkenbunların peşinden öyle bir nesil geldi ki, namazı zayi ettiler, şehevata (hevâ ve heveslerine) uydular.”
Namazı zâyi etmek,
-Ya onu terk etmek
-Veya vaktinde kılmamak şeklinde olabilir.
Hevâ ve heveslerine uymaları,
-İçki içmek,
-Üvey kız kardeşle evlenmeyi helâl saymak,
-Günahlara dalmak gibi nefsani arzuların peşinde gitme halleridir.
Hz. Ali (r.a.) ayetle ilgili olarak,
-Görkemli binalar yapmak,
-Bakanları hayran bırakan bineğe binmek,
-Şöhret elbisesi giymek şeklinde açıklama yapar.
فَسَوْفَ يَلْقَوْنَ غَيًّا “Bu yüzden azgınlıklarının cezasını çekecekler.”
Ayet metninde geçen “ğayy” kelimesi hakkında,
-“Şer,
-Azgınlığın cezası,
-Cennet yolundan sapmak,
-Cehennemde bir vadidir, öyle ki diğer vadiler ondan Allaha sığınır” şeklinde açıklamalar yapılmıştır.
60- إِلَّا مَن تَابَ وَآمَنَ وَعَمِلَ صَالِحًا “Fakat tevbe edip iman eden ve salih amel işleyen bunun dışındadır.”Ayetin bu kısmının tevbe ve imandan bahsetmesi, üstteki ayetin kâfirler hakkında olduğuna delâlet eder.
فَأُوْلَئِكَ يَدْخُلُونَ الْجَنَّةَ “İşte bunlar cennete girecekler.”
وَلَا يُظْلَمُونَ شَيْئًا “Ve hiçbir haksızlığa uğratılmayacaklardır.”
Bunlara, amellerinin karşılığından bir şey noksanlaştırılmaz.
Ayette, onların önceki küfür hâllerinin tevbe sonrasında kendilerine bir zarar vermediğine ve mükâfatlarından bir şey eksiltmediğine bir tenbih vardır.
61- جَنَّاتِ عَدْنٍ الَّتِي وَعَدَ الرَّحْمَنُ عِبَادَهُ بِالْغَيْبِ “Yani, Rahmânın kullarına gıyaben vadettiği Adn cennetlerine.”Cennet onların gözünden uzak veya onlar bu cenneti görmedikleri hâlde Allah onlara vaatte bulundu.Veya onların gayba imanları sebebiyle bu cenneti vaat etti.
إِنَّهُ كَانَ وَعْدُهُ مَأْتِيًّا “Şüphesiz O’nun vaadi mutlaka yerini bulacaktır.”
Şüphesiz, Allahın vaat etmiş olduğu cennete, bu cennet kendisine vaat edilenler geleceklerdir.
Şu mana da verildi: Şüphesiz O’nun vaadi yerini bulacak, gereği yerine getirilecektir.
62- لَا يَسْمَعُونَ فِيهَا لَغْوًا إِلَّا سَلَامًا “Onlar orada boş bir söz işitmezler, ancak “selam” işitirler.”
-Onlar o cennette boş bir söz işitmezler, bütün duydukları ayıptan, noksandan selâmette kalan sözlerdir.
-Veya selâmdan murat meleklerin onlara selâm vermeleri,
-Veya kendi aralarında selamlaşmaları olabilir.
-Veya buradaki istisna muttasıl kabul edilirse “onlar orada selâmdan başka boş söz işitmezler” manasına gelir. Böyle bir ifade,
“Onlarda düşman kuvvetleriyle savaşmaktan dolayı kılıçlarında gedikler açılmasından başka bir ayıp yok” denildiğinde aslında bunun bir ayıp olmaması gibi, cennette de selâmı işitmek elbette boş bir söz değildir.
-Veya bundan murat birbirlerine selâmetle dua etmeleridir. Cennet ehlinin böyle bir duaya ihtiyacı olmaması sebebiyle bu dua görünüşte bir çeşit boş ifade gibi olur. Ancak bu dua, ikram manasını ifade eder.
وَلَهُمْ رِزْقُهُمْ فِيهَا بُكْرَةً وَعَشِيًّا “Orada onların rızkı, sabah akşamdır.”
Ehl-i keyf olanların âdeti üzere onların rızıkları cennette sabah ve akşam verilir. Bu tarz iki öğün, zâhitlik ve yemeğe çokça rağbet göstermek arasında orta bir hâldir.
Denildi ki: Bundan murat rızkın devamı ve bol bol olmasıdır.
63- تِلْكَ الْجَنَّةُ الَّتِي نُورِثُ مِنْ عِبَادِنَا مَن كَانَ تَقِيًّا “Kullarımızdan takva sahibi olanları varis kılacağımız cennet, işte budur.”
Nasıl ki varis olan kişi, mirasına konduğu kimsenin mallarına sahip olur, onun gibi biz de takvalarının bir karşılığı olarak cenneti onlara veririz.
Varislik, bir mülke sahip ve layık olmada en kuvvetli bir lafızdır. Çünkü veraset yoluyla elde edilen mülkün fesih veya geriye almak şeklinde elden çıkması söz konusu değildir. Red veya iskat suretiyle de ibtal edilemez.
Denildi ki: Müttaki mü’minler, mevcut itibarlarına bir ilave olarak, cehennem ehli şayet itaat etselerdi elde etmiş olacakları meskenlere varis kılınırlar.
64- وَمَا نَتَنَزَّلُ إِلَّا بِأَمْرِ رَبِّكَ “Biz, Rabbinin emri olmadıkça inmeyiz.”Ayet, Hz. Cebrail’in sözünü hikâye eder.Hz. Peygambere Ashab-ı Kehfin ve Zülkarneynin kıssası ve ruh hakkında soru sorulmuş, ne cevap vereceğini bilememişti.
Hz. Peygamber vahyin hemen geleceğini umuyordu. Ama vahiy onbeş gün veya kırk gün gecikti. Hatta müşrikler, “Rabbi O’na veda etti, darıldı” demeye başladılar. Sonra bunları beyan eden ayetler nazil oldu. Hz. Peygamber Cebraile vahiyde gecikmemesini söyleyince, Hz. Cebrail bu ayetle geldi.
Ayet metninde geçen “tenezzül” ifadesi, peyderpey inmek demektir. Bazan da “inmek” manasında kullanılır.
Cebrail (as) bununla şu mesajı vermiştir: Bizim zaman zaman inişimiz, Allahın hikmetinin gereği olarak ancak O’nun emriyledir.
لَهُ مَا بَيْنَ أَيْدِينَا وَمَا خَلْفَنَا وَمَا بَيْنَ ذَلِكَ “Önümüzdeki-ardımızdaki ve bunların arasındakiler hep O’nundur.”Bizim bulunduğumuz mekân ve mahallerden bir yerden başka yere intikalimiz, bazan inip bazan inmeyişimiz ancak O’nun emri ve dilemesiyledir.
وَمَا كَانَ رَبُّكَ نَسِيًّا “Rabbin asla unutmuş değildir.”
Rabbin Seni unutup da terk etmiş değildir. Bizim gelmeyişimiz, bu konuda bize emir gelmemesindendir. Yoksa kâfirlerin zannı üzere Allahın Seni terk etmesi ve Sana veda etmesinden değildir. Bunda Cenab-ı Hakkın gördüğü bir hikmet vardır.
Denildi ki: Ayetin evveli, cennete giren müttakilerin sözüdür. Yani, Biz cennete ancak Allahın emri ve lütfu ile gireriz. O; geçmiş, gelecek ve şimdiki bütün her şeyin Malikidir. Bizim ikram olarak bulduklarımız ve ilerde bize verilecek olanlar hep O’nun lütfundan ve ihsanındandır.Bu manaya göre “Rabbin asla unutmuş değildir” ifadesi, Allahın onların sözlerini teyidi olur. Yani, Senin Rabbin, amel edenlerin amellerini ve onlara bu amellere karşılık vaat ettiklerini unutmuş değildir.
65- رَبُّ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا “O, göklerin, yerin ve bu ikisi arasında olanların Rabbidir.”Ayetin bu kısmı, Allah için unutma diye bir şey olmayacağının açıklamasıdır.
فَاعْبُدْهُ “O halde, O’na ibadet et.”
وَاصْطَبِرْ لِعِبَادَتِهِ “Ve O’na ibadet etmekte sabırlı ol.”Hitap, Hz. Peygamberedir. Yani, Seni unutmasının veya amel edenlerin amellerini unutmasının Rabbine asla uygun olmadığını bildiğinde O’na ibadete koyul ve ibadet hususunda sabırlı ol. Vahyin gecikmesinden ve kâfirlerin alay etmelerinden müşevveşiyet gösterme.
هَلْ تَعْلَمُ لَهُ سَمِيًّا “Sen Onun ismini taşıyan başka birini bilir misin?”
Sen hiç ilah olarak isimlendirilmeye layık O’na denk birini bilir misin?
Veya “Allah” ismiyle bir başkasını bilir misin?
Müşrikler puta “ilah” diyorlar, ama asla “Allah” demiyorlardı. Bu da Allahu Teâlânın Ehadiyetinin (bir oluşunun) açık olmasındandır. Onun zâtı, hiçbir iltibas ve tartışmaya yol açmayacak şekilde kendisinin misli bulunmasından yücedir.Ayetin bu kısmı, üstteki ibadet emrini takviye eder. Yani, O’nun misli olmadığı ve O’ndan başkasının ibadete layık olmadığı anlaşıldığına göre, elbette O’nun emrine teslim olmak, emredilen ibadeti yapmak ve ibadetin zorluklarına sabretmek gerekir.
[1> Rasûl ve nebi arasında şöyle bir fark nazara verilir: Rasûl, müstakil şeriat sahibi olana, nebi de önceki şeriat sahibi bir peygambere tâbi olana denilir. Bu açıdan bakıldığında her rasûl nebidir, ama her nebi rasûl değildir.
[2>Hz. İsa, babasız yaratıldığı için ancak anne cihetiyle İsrail soyundandır. Demek ki, anne cihetiyle de bir nesle mensubiyet olmaktadır. Nitekim peygamber efendimizin nesli kızı Hz. Fatıma yoluyla devam etmiştir.
66- وَيَقُولُ الْإِنسَانُ أَئِذَا مَا مِتُّ لَسَوْفَ أُخْرَجُ حَيًّا “Ve insan şöyle der: Öldüğüm zaman, gerçekten diri olarak mı çıkarılacağım?”
Burada “insan” sözünden murat insan cinsidir. Çünkü böyle bir söz, her ne kadar hepsi böyle demese de, bütün insanlık âleminde duyulabilmektedir. Bu, katil içlerinden biri iken şöyle denilmesine benzer: “Falan oğulları falanı öldürdü.”
Veya “insan” sözünden murat, onlardan bilinen bazıları, yani kâfirlerdir.
Veya bundan murat Übey Bin Haleftir. Çünkü o, eline çürümüş bir kemik alıp ufalamış ve “Muhammed, bizler öldükten sonra diriltileceğimizi iddia ediyor” demişti.
“Diri olarak mı çıkarılacağım?”
“Ben öldüğümde topraktan veya ölüm halinden diri olarak mı çıkarılacağım?”
Bunu soru şeklinde ifade etmesinden murat, öğrenmek değil, ölümden sonraki hayatı inkâr etmektir.
67- أَوَلَا يَذْكُرُ الْإِنسَانُ أَنَّا خَلَقْنَاهُ مِن قَبْلُ وَلَمْ يَكُ شَيْئًا “O insan, daha önce hiçbir şey değilken kendisini yoktan var ettiğimizi hatırlamaz mı?”
Şayet tezekkür ve teemmülde bulunsa, böyle bir şey demezdi. Çünkü, yoktan yaratmak; dağıldıktan sonra maddeleri bir araya getirmekten ve o maddelerde bulunan arazların (özelliklerin) bir mislini meydana getirmekten daha hayret verici bir durumdur.
فَوَرَبِّكَ لَنَحْشُرَنَّهُمْ وَالشَّيَاطِينَ “Rabbine yemin ederim ki, elbette ve elbette biz onları şeytanlar ile birlikte haşredeceğiz.”Cenab-ı Hak, “Rabbine yemin ederim ki” diyerek kendi ismini Peygamberine izafetle zikretti ve haşrin gerçek olduğuna kasem etti.
“Rabbine yemin ederim” denilmesinde Allah Rasûlünün şanını yüceltmek vardır.
“Şeytanlar” “Şeytanlar” ifadesi evveline atıfla “şeytanları da haşredeceğiz” şeklinde anlaşılabilir. Veya “biz onları şeytanlarla beraber haşredeceğiz” manasını da ifade edebilir. Nitekim bazı rivayetlerde kâfirlerin beraber yaşadıkları şeytanlarla birlikte haşredileceği, her birinin kendisini saptıran şeytanla aynı zincire bağlı bir şekilde mahşer meydanına getirileceği anlatılmıştır.
İşte bu her ne kadar onlara mahsus ise de, bütün insan nevine nisbet edildi. Çünkü insanlar haşredildiklerinde, içlerindeki kâfirler şeytanlarla beraber getirilecekleri için, hepsi onlarla beraber haşredilmiş gibi olur.
ثُمَّ لَنُحْضِرَنَّهُمْ حَوْلَ جَهَنَّمَ جِثِيًّا “Sonra onları muhakkak cehennemin çevresinde diz üstünde çöktüreceğiz.”Böyle yapılması, ebedi saadete nail olan mü’minlerin Allahu Teâlânın onları nelerden kurtardığını görüp neşe ve sürurlarının artması içindir.
Şakî olanlar ise, cennet ehlinin sevaplarının karşılığını almak üzere cennete gittiklerini görecekler ve onların kendileri hakkında “işte hak ettiğiniz cezayı buldunuz” şeklindeki hâllerinden dolayı tamamen öfke ile dolacaklar, kendileri için hazırlanan azapla baş başa kalacaklardır.Bunlar, maruz kaldıkları dehşetli hâlden ayakta durmaya mecalleri kalmayacak, diz üstü çökeceklerdir.Veya diz üstü çökmeleri, sevap ve ceza öncesinde hesaba çekilmek için tutulmalarının bir gereği de olabilir. “O gün her ümmeti diz çökmüş bir halde görürsün.” (Casiye, 28) ayetinin de işaret ettiği gibi, hesaba çekilen kimseler genelde sorgulama mahallerinde diz üstü çöküp beklerler.Şayet burada “insan” ile özellikle kafirler murat ise, kendilerini zelil kılmak için hesap mahallinden cehennem kenarına böyle dizüstü çöktürülerek sevkedilmeleri mümkündür.Veya diz üstü olmaları, maruz kaldıkları şiddetli haller sebebiyle ayakta durmaya mecalleri kalmadığından olabilir.
68- ثُمَّ لَنَنزِعَنَّ مِن كُلِّ شِيعَةٍ أَيُّهُمْ أَشَدُّ عَلَى الرَّحْمَنِ عِتِيًّا “Sonra her zümreden Rahmân’a karşı en ziyade isyankâr hangileri ise, muhakkak ayırıp atacağız.”İçlerinden en asi ve en azgın olanı ayırır, cehenneme atarız.
Ayette “en ziyade isyankâr” ifadesinden öyle anlaşılıyor ki, Cenab-ı Hak isyan eden kimselerden de çoğunu affeder.Şayet ayet sadece kâfirlerle ilgili değerlendirilirse mana şöyle olur: Onların taifeleri içinde en ziyade isyan edenler ayıklanır, böylece sıra ile cehenneme atılırlar.Veya bunlardan her biri, layık olduğu cehennem tabakasına gönderilir.
69- ثُمَّ لَنَحْنُ أَعْلَمُ بِالَّذِينَ هُمْ أَوْلَى بِهَا صِلِيًّا “Sonra o cehenneme atılmaya en layık olanların kimler olduğunu elbette biz en iyi biliriz.”
Bundan murat, küfür fırkalarının reisleri olabilir. Çünkü bunlar kendi dalaletleri ile beraber başkalarının da yoldan çıkmalarına sebebiyet verdiklerinden dolayı, azapları kat kat olacaktır.
70- وَإِن مِّنكُمْ إِلَّا وَارِدُهَا “İçinizden hiçbiri yoktur ki mutlaka oraya varacak olmasın.”
Mü’minler cehennemi görüp geçecekler, ateş onlara bir zarar vermeyecek, diğerleri ise o cehenneme yuvarlanacaklardır.
Hz. Cabirin rivayet ettiğine göre, Rasûlullaha bundan soruldu. O da şöyle buyurdu: “Cennet ehli cennete girdiğinde kendi aralarında şöyle derler: “Rabbimiz bize cehenneme girmeyi vaat etmemiş mi idi?”Onlara şöyle denilir: “Siz o cehenneme ateşi sönük olduğu halde uğradınız.”
Ama, “Şüphesiz kendileri için tarafımızdan güzellik takdir edilenler ise, işte onlar oradan (cehennemden) uzak tutulanlardır.” (Enbiya, 101) ayetinden murat ise, onların cehennem azabından uzak olmalarıdır.Denildi ki: Ayette bahsedilen cehenneme uğramaktan murat, sırattan geçmektir. Çünkü sırat, cehennemin üzerine uzatılmış bir köprüdür.
71- كَانَ عَلَى رَبِّكَ حَتْمًا مَّقْضِيًّا “Bu, Rabbinin katında kesinleşmiş bir hükümdür.”
Cehennem ehlinin cehenneme girmesi, Allahın kendine vacip kıldığı durumlardandır ve bunun gereğini yapmıştır. Böyle olacağını tersine hiç ihtimal kalmayacak şekilde vaat etmiştir.
72- ثُمَّ نُنَجِّي الَّذِينَ اتَّقَوا “Sonra takva ehlini kurtarırız.”Müttaki olanlar ise, cennete sevkedilirler.
وَّنَذَرُ الظَّالِمِينَ فِيهَا جِثِيًّا “Ve zalimleri ise orada dizleri üzere çökmüş olarak bırakırz.”
Ayetin bu kısmı, cehenneme uğramaktan muradın onun etrafında diz üstü bekletilmek olduğuna bir delildir. Mü’minler, o facirlerle beraber diz üstü beklemelerinden sonra onlardan ayrılırlar, facirler ise bulundukları hâl üzere çökmüş vaziyette orada kalırlar.
73- وَإِذَا تُتْلَى عَلَيْهِمْ آيَاتُنَا بَيِّنَاتٍ قَالَ الَّذِينَ كَفَرُوا لِلَّذِينَ آمَنُوا أَيُّ الْفَرِيقَيْنِ خَيْرٌ مَّقَامًا وَأَحْسَنُ نَدِيًّا “Ayetlerimiz kendilerine apaçık okunduğu zaman, o inkâr edenler, iman edenlere dediler ki: Bu iki zümreden hangisi mevki bakımından daha iyi, meclis ve topluluk itibariyle daha güzeldir?”Kur’anın lafızları gayet fasih, manaları ise ya doğrudan veya Hz. Peygamberin beyanıyla netice itibarıyla gayet açıktır. Mu’cize olduğu gün gibi ortada iken, inkâr edenler, iman edenlere “mü’min ve kâfir bu iki fırkadan kimin konumu daha iyi ve meclis olarak daha güzel” dediler.Yani, onlar apaçık ayetleri işitip muarazasından ve herhangi bir müdahalede bulunmaktan aciz kaldıklarında, kendileri için söz konusu olan dünya hazlarıyla iftihar ettiler ve dünyada nasiplerinin fazla olmasıyla, kendilerinin Allah katında üstün olduğuna ve hallerinin güzelliğine delil getirdiler.
Şüphesiz onların bu değerlendirmesi,
-Duruma noksan nazarla bakmalarından,
-Ve dünya hayatının zadece zâhirini bilmelerinden kaynaklanmaktaydı.
Cenab-ı Hak şöyle diyerek onların hem fikirlerini ibtal, hem de kendilerini tehdit etti:
74- وَكَمْ أَهْلَكْنَا قَبْلَهُم مِّن قَرْنٍ هُمْ أَحْسَنُ أَثَاثًا وَرِئْيًا “Hâlbuki biz, kendilerinden evvel, mal ve gösterişçe daha güzel nice nesilleri helak etmişizdir.”
Sonra da onlara verilen bu nimetlerin ikram değil istidraç olduğunu, üstün olma veya noksan olmada ölçünün ahiretteki duruma göre değerlendirilmesi gerektiğini şöyle beyan etti:
75- قُلْ مَن كَانَ فِي الضَّلَالَةِ فَلْيَمْدُدْ لَهُ الرَّحْمَنُ مَدًّا “De ki: Kim dalalette ise, Rahmân ona çokça nimet - mühlet versin.”
Ey peygamber, Sen bunlara de ki: Dalalette olan kimseye Rahmân uzun bir ömür, bol nimetler versin.
Cenab-ı Hakkın dalalette olanlara mühlet vermesi
-Bir istidraçtır.
-“Biz, onlara ancak günahları artsın diye mühlet veriyoruz.” (Âl-i İmran, 178) ve “(Onlara denir): “Size düşünecek olanın düşüneceği kadar bir ömür vermedik mi? Hem size uyarıcı da gelmişti.” (Fatır, 37) ayetlerinde nazara verildiği gibi, onların mazeretlerini ortadan kaldırmaktır.
حَتَّى إِذَا رَأَوْا مَا يُوعَدُونَ إِمَّا الْعَذَابَ وَإِمَّا السَّاعَةَ فَسَيَعْلَمُونَ مَنْ هُوَ شَرٌّ مَّكَانًا وَأَضْعَفُ جُندًا “Nihayet kendilerine vaad edilen azabı yahut kıyamet gününü gördükleri vakit, artık kimin mevkii daha fena ve yardımcıları daha zayıfmış bilecekler.”
“Nihayet kendilerine vaad edilen azabı yahut kıyamet gününü gördükleri vakit”
Ayetin bu kısmı, bir öncesine bağlı olarak “Rahmân, o dalalette olanlara kendilerine vaad edilen azap veya kıyamet gelinceye kadar müddet versin” anlamındadır.
Veya daha evveliyle alakalı olarak “O kâfirler, kendilerine vaat edileni görünceye kadar “hangimiz makamca daha hayırlı…” demeye devam ettiler” manasını ifade edebilir.
Ayetin “azabı yahut kıyamet gününü” kısmı, onlara vaat edileni tafsildir. Yani,
-Onlar ya dünyada azap görecekler,
-Ya da kıyamet günü azap göreceklerdir.
Dünyada azap görmeleri, Müslümanların dünyada onlara galip gelip, öldürerek veya esir ederek cezalandırmalarıdır.
Kıyamet günündeki azapları ise, maruz kalacakları zillet ve şiddetli cezadır.
İşte o zaman iki fırkadan hangisinin kötü konumda olduğunu bilecekler. Durumun, kendi tasavvurlarının aksi olduğunu, kendilerine verilen nimetlerin bir mahrumiyete ve azaba dönüştüğünü gözleriyle görecekler.
“Kimin mevkii daha fena ve yardımcıları daha zayıfmış bilecekler”
Burası, üstte geçen “Bu iki zümreden hangisi mevki bakımından daha iyi, meclis ve topluluk itibariyle daha güzeldir?” (Meryem, 75) ifadesine mukabildir. Meclisçe daha güzel olan kimsenin bulunduğu yerdekavmin önde gelenleri, göz dolduran kimseleri bulunur. O meclis debdebeli ve şaşaalı olur.[1>
76- وَيَزِيدُ اللَّهُ الَّذِينَ اهْتَدَوْا هُدًى “Allah, hidayeti kabul edenlerin hidayetini artırır.”
Cenab-ı Hak, şu dünya hayatında kâfire imkân ve mühlet vermesinin bir lütuf olmadığını beyan edince, mü’minin dünyadan nasibinin az olmasının da bir noksanlık olmadığını anlattı. Allah ona dünyadaki geçici lezzetlere bedel daha hayırlı olan hidayet nimetini vermiştir.
Ayetin bu kısmı “De ki: Kim dalalette ise, Rahmân ona çokça nimet - mühlet versin” (Meryem, 75) ayetine atfedilmesi de mümkündür. Sanki şöyle denildi: “Dalalette olanın dalaletini artırsın, ona mukabil durumda olanın da hidayetini artırsın.”
وَالْبَاقِيَاتُ الصَّالِحَاتُ خَيْرٌ عِندَ رَبِّكَ ثَوَابًا وَخَيْرٌ مَّرَدًّا “Bakiyat-ı salihat, Rabbinin katında sevap bakımından da daha hayırlıdır, sonuç bakımından da daha hayırlıdır.”Bakiyat-ı salihat, daima insana fayda veren tâatlerdir. Buna, beş vakit namazda söylenenler, ayrıca “Subhanallah, elhamdülillah, la ilahe illallah ve Allahu Ekber” de dâhildir.
İşte, daimî fayda verecek bu salih şeyler, kâfirlere verilen ve kendisiyle iftihar ettikleri noksan-fâni nimetlerden elbette daha hayırlıdır. Çünkü mü’minlere verilenlerin neticesi daimî nimetler iken, onlara verilenlerin neticesi daimî pişmanlık ve azaptır.
“Sonuç bakımından da daha hayırlıdır.”
Ayetin bu kısmı, mü’minlere verilenin akıbetine işaret eder.
Ayette geçen “daha hayırlı” ifadesi,
-Ya “hayırlı” anlamındadır.
-Veya “yaz kıştan daha sıcaktır” tarzında bir ifadedir.[2>
77- أَفَرَأَيْتَ الَّذِي كَفَرَ بِآيَاتِنَا وَقَالَ لَأُوتَيَنَّ مَالًا وَوَلَدًا “Şimdi, âyetlerimizi inkâr eden ve “Elbette bana mal ve evlat verilecektir” diyeni gördün mü?”
Sebeb-i Nüzûl
Ayet, As Bin Vail hakkında indi. Habbab’ın ondan alacağı vardı, bunu istedi. As, “Muhammedi inkâr etmedikçe vermem” dedi. Habbab ise şu mukabelede bulundu: “Vallahi hayır! Ben Muhammedi ne hayatta, ne ölümde, ne de sen diriltildiğinde inkâr ederim!”
As dedi: “Ben diriltildiğimde bana gelirsin. Benim orada da malım, evlâdım olur, orda sana veririm.”
“Gördün mü” üslûbu şu manaya işarettir: “Onlara, bu kimselerin durumundan sonra şu kâfirin kıssasını da haber ver.”
78- أَاطَّلَعَ الْغَيْبَ “Gayba muttali mi oldu?”O kâfirin azamet ve şanı sadece Vahid u Kahhar olan Allahın bileceği gayba kadar uzandı mı ki, ahirette de kendisine mal ve evlât verileceğini söylüyor?
أَمِ اتَّخَذَ عِندَ الرَّحْمَنِ عَهْدًا “Yoksa Rahmânın nezdinde bir ahit mi aldı?”
Veya gayb âleminden bu konuda bir ahit mi aldı? Çünkü ahiretteki durumunu bilmek, ancak bu iki yoldan biriyle olur.
Denildi ki: Ahitten murat, kelime-i şehadet ve salih ameldir. Çünkü Allahu Teâlânın bu ikisine yapmış olduğu vaat, ahit vermek gibidir.[3>
79- كَلَّا “Hayır, asla.”
Hayır, iş onun dediği gibi değil.
Bunda, onun kendisi hakkında yaptığı tasavvurda hatalı olmasına bir tenbih vardır.
سَنَكْتُبُ مَا يَقُولُ “Biz onun söylediklerini yazacağız.”
Biz ona, bu sözünü yazdığımızı göstereceğiz.
Veya, düşmanın suçunu yazıp onun aleyhinde muhafaza edenin, ondan bunun hesabını sorması gibi, biz de böyle diyen bu kimseden intikam alacağız. Çünkü yazmak “İnsan hiçbir söz söylemez ki onun yanında (yaptıklarını) gözetleyen (ve kaydeden) hazır bir melek bulunmasın.” (Kaf, 18) ayetinin de delaletiyle her söylenen söz için zaten sabit bir durumdur.
وَنَمُدُّ لَهُ مِنَ الْعَذَابِ مَدًّا “Ve azabını uzattıkça uzatacağız.”Layık olduğu azabı kendisine ulaştıracağız.Veya;
-Yüce Allahı inkarı,
-O’na iftirası,
-O’nunla istihza etmesi sebebiyle azabını artıracağız, kat kat yapacağız.
Cenab- Hak bundan dolayı o kimseye olan şiddetli gadabına delalet etmek üzere “medden” kelimesini masdar olarak getirdi, azabın şiddetini te’kidde bulundu.
80- وَنَرِثُهُ مَا يَقُولُ “Ve söylediklerine varis olacağız.”Demiş olduğu mal ve evlada biz varis olacağız.
وَيَأْتِينَا فَرْدًا “Ve o, tek başına bize gelecektir.”
Değil orada ilave olarak kendisine mal ve evlat verilmesi, kıyamet günü bize tek başına gelecek, dünyada iken yanında bulunan mal ve evlat olmayacak.
8ّ1- وَاتَّخَذُوا مِن دُونِ اللَّهِ آلِهَةً لِّيَكُونُوا لَهُمْ عِزًّا “Onlar, kendilerine izzet kazandırsın diye, Allah’dan başka ilâhlar edindiler.”Kendilerini Allaha ulaştırsın ve O’nun nezdinde şefaatçi olsunlar diye O’nun madununda ilâhlar edindiler.
82- كَلَّا “Hayır!”Hayır, asla. Bu ifade, onların bu şekilde izzet aramalarını inkâr etmektedir.
سَيَكْفُرُونَ بِعِبَادَتِهِمْ “(O batıl mabutlar) onların ibadetlerini inkâr edecekler.”
“O zaman, kendilerine uyulanlar kendilerine uyanlardan uzaklaşırlar.” (Bakara, 66) ayetinde dikkat çekildiği gibi, bu batıl mabutlar onların ibadetlerini inkâr edecek ve “siz bize ibadet etmediniz” diyeceklerdir.
Veya şöyle de mana verilebilir:Kâfirler o kötü akıbeti görünce, “Sonra onların fitnesi, ancak şöyle demek olacak: Vallahi ey Rabbimiz, biz müşriklerden değildik.”
(En’am, 23) ayetinde nazara verildiği üzere, bunlara ibadet ettiklerini inkâr edecekler.
وَيَكُونُونَ عَلَيْهِمْ ضِدًّا “Ve aleyhlerine dönüp zıd olacaklar.”
Buna da şu manalar verilebilir:
-Müşrikler, o batıl mabutlara izzet bulmak için ibadet etmişlerdi, ama tam zıddı olacak, bu ibadetleri yüzünden zelil olacaklar.
-Veya o batıl mabutlar bunların ateşlerinin tutuşturulacağı maddeler olacak, böylece azaplarına yardım edecekler.
-Veya o kafirler, daha evvel o batıl mabutlara ibadet ederken, ahirette zıddı olacak, inkâr edecekler. Bu mana verildiğinde, ayetteki “zıd” kelimesinin çoğul değil de müfret gelmesi, her ne kadar batıl mabutlar fazla da olsa, hepsi aynı neticeyi vermesindendir. Böyle olunca tek şey gibi olur.[4>
[1> Ama diğer âleme gidildiğinde bu şaşaanın ve topluluğun bir işe yaramadığı görülür.
[2>Yani, elbette mü’minlere verilenler diğerlerine verilenlere nisbetle kıyasa girmeyecek kadar hem sevap, hem de netice itibarıyla hayırlıdır.
[3>Çünkü kelime-i şehadeti söylemek ve salih amel işlemek, ahirette kurtuluş vesilesidir.
[4> Ateşe atılan maddelerin çok farklı da olsa, yanmada müşterek olmaları gibi.
83- أَلَمْ تَرَ أَنَّا أَرْسَلْنَا الشَّيَاطِينَ عَلَى الْكَافِرِينَ “Görmedin mi? Biz şeytanları o kâfirler üzerine gönderdik.”Şeytanların gönderilmesi
-Musallat olmak,
-Veya yoldaş olmaları içindir.
تَؤُزُّهُمْ أَزًّا “Onları kışkırtıp duruyorlar.”
Bu şeytanlar, onları teşviklerle, şehevî şeyleri sevdirerek günahlara kışkırtırlar,
Ayetten murat, geçmiş ayetlerin ortaya koyduğu üzere, hak bu kadar açık iken,
-Kâfirlerin sözleri,
-Azgınlıkta çok ileri gitmeleri,
-Küfürde ısrarları karşısında Hz. Peygamberi hayrete sevk etmektir.
84- فَلَا تَعْجَلْ عَلَيْهِمْ “Öyleyse onlar hakkında acele etme.”
Onların helak olması için acele etme. “Bir an önce helâk olsunlar da ben de, mü’minler de bunların şerlerinden kurtulalım, arz bunların fesadından temizlensin” deme.
إِنَّمَا نَعُدُّ لَهُمْ عَدًّا “Biz onların günlerini sayıyoruz.”
Yani, “Aceleye lüzum yok. Zira onlar için sınırlı günler ve sayılı nefesler kalmıştır.”
85- يَوْمَ نَحْشُرُ الْمُتَّقِينَ إِلَى الرَّحْمَنِ وَفْدًا “O gün, takva sahiplerini heyet olarak Rahmân’ın huzuruna toplayacağız.”
Nasıl ki, hükümdarların huzuruna gidenler grup grup alınırlar, ikram ve nimetlere mazhar olurlar. Onun gibi, biz de takva ehli olan mü’minleri, rahmetiyle onları bürüyen Rablerine karşı heyetler halinde sevkedeceğiz.Bu sûrede “Rahmân” kelimesinin sıkça geçmesinde önemli bir sır olsa gerektir. “Rahmân” kelimesinin geçtiği yerlerde Allahın büyük nimetlerinin sayılması ve bu nimetlere karşı şükredenlerle, nankörlük yapanların hallerinin açıklaması vardır.
86- وَنَسُوقُ الْمُجْرِمِينَ إِلَى جَهَنَّمَ وِرْدًا “Suçluları da suya koşan susuz develer gibi cehenneme sevk ederiz.”
Mücrimleri de, hayvanların sevki gibi susuz bir vasiyette cehennem ateşine süreriz.[1>
87- لَا يَمْلِكُونَ الشَّفَاعَةَ إِلَّا مَنِ اتَّخَذَ عِندَ الرَّحْمَنِ عَهْدًا “Rahmânın katında bir ahit (söz) almış olan kimseden başkaları şefaat edemezler.”
Allahın vaat ettiği üzere, iman ve salih amel gibi kendisini asilere şefaate kabiliyetli kılacak ve ehil yapacak niteliklere sahip olanlar dışında, o gün kimse şefaatçi olamaz. Zamir, müttakilere racidir.Veya ayette geçen ahitten murat, “O gün, Rahmân’ın kendisine izin verdiği ve sözünden hoşnud olduğundan başkasının şefaati fayda vermez.” (Taha, 109) da nazara verildiği gibi izindir..
Şöyle denildi: Ayetteki zamir mücrimlere raci de olabilir.
Şefaat edenler, o mücrimlere şefaatçi olmazlar. Ancak bunlardan her kim kendisini şefaat edilmeye ehil kılacak bir hâl taşıyıp bununla Rahmândan bir ahit almış olursa, böyle olanlara şefaat edilecek.
88- وَقَالُوا اتَّخَذَ الرَّحْمَنُ وَلَدًا “Rahmân çocuk edindi” dediler.”
89- لَقَدْ جِئْتُمْ شَيْئًا إِدًّا “Andolsun ki, siz çok çirkin bir şeyle geldiniz.”
Bunlardan önce gıyabî olarak bahsedilip, ardından “siz çok çirkin bir şeyle geldiniz” denilerek bunlara hitap edilmesi, onları daha şiddetli kınamak içindir ve Allaha karşı küstahlıklarını tescildir.
90- تَكَادُ السَّمَاوَاتُ يَتَفَطَّرْنَ مِنْهُ وَتَنشَقُّ الْأَرْضُ وَتَخِرُّ الْجِبَالُ هَدًّا “Neredeyse, söyledikleri sözden gökler çatlayacak, arz yarılacak ve dağlar parçalanıp dağılacak.”
Yani, böyle bir söz, öyle dehşetli ve büyük bir küstahlıktır ki, duyulara hitap eder bir şekilde tasvir edilmek istense, gökler ve yer büyük ecram buna dayanamaz, bunun şiddetinden paramparça olurlar.
Veya şöyle de mana verilebilir: Böyle çirkin bir söz, Allahın gadabını celbeder. Şayet hilim sahibi olmasaydı, bunu söyleyenlere karşı gadabından âlemi harap eder, dağlar gibi unsurları un ufak hâle getirirdi.
91- أَن دَعَوْا لِلرَّحْمَنِ وَلَدًا “O Rahmân’a çocuk isnad ettiler diye...”
92- وَمَا يَنبَغِي لِلرَّحْمَنِ أَن يَتَّخِذَ وَلَدًا “Hâlbuki Rahmân’a çocuk edinmek yaraşmaz.”
Ayette, hükmün Rahmâniyet sıfatına terettüp ettirilerek “Rahmâna bir çocuk edinmek yaraşmaz” denilmesinde şuna dikkat çekilmiştir:
Allahın dışında olan her şey ya nimettir veya kendisine nimet verilendir. Böyle olunca
-Bütün nimetler kendisinden gelen,
-Bu nimetlerin usul ve füru’larının sahibi olan Zat, elbette onların cinsinden değildir. O hâlde, böyle bir Zatın çocuk edinmesi nasıl söz konusu olur?
Sonra bunu açık olarak şöyle bildirdi:
93- إِن كُلُّ مَن فِي السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ إِلَّا آتِي الرَّحْمَنِ عَبْدًا “Göklerde ve yerde bulunan hiçbir kimse yoktur ki Rahmân’ın huzuruna kul olarak çıkmasın.”
Her bir varlık O’nun memlûkudur, ubudiyetle ve boyun eğmek suretiyle O’na sığınır.
94- لَقَدْ أَحْصَاهُمْ “And olsun ki (Allah) onların hepsini kuşatmıştır.”Allahu Teâlâ, bütün varlıkları kuşatmıştır. Hiçbiri O’nun ilim dairesinden ve kudret alanından hariç değildir.
وَعَدَّهُمْ عَدًّا “Ve onları bir bir saymıştır.”
Allah, onların
-Şahıslarını,
-Nefeslerini,
-Fiillerini tek tek saymıştır. Çünkü O’nun nezdinde herşey belli bir mikdar iledir.
95- وَكُلُّهُمْ آتِيهِ يَوْمَ الْقِيَامَةِ فَرْدًا “Kıyamet günü onların herbiri Onun huzuruna tek başına çıkacaktır.”
Onların hepsi kıyamet günü Allahın huzuruna, yanında ona uyacak ve yardım edecek kimse olmadan tek olarak gelir. Böyle olunca, bunların hiçbirinin Allaha çocuk olarak nisbet edilmesi, O’na şerik kılınması söz konusu olamaz.
96- إِنَّ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ سَيَجْعَلُ لَهُمُ الرَّحْمَنُ وُدًّا “İman eden ve salih amel işleyenler var ya, Rahmân onları sevdirecektir.”Allah, iman eden ve salih amel işleyenler için kalplerde sevgi meydana getirecektir. Hz. Peygamberden şöyle rivayet edilir:
“Allah bir kula muhabbet ettiğinde Cebraile der: “Ben falana muhabbet ettim, sen de onu sev.” Böylece Cebrail de ona muhabbet eder. Sonra Cebrail sema ehline nida eder: “Allah falanı seviyor, siz de onu sevin.” Böylece sema ehli de onu sever. Sonra o kimse için yeryüzünde de sevgi bırakılır.”
Ayette, bu sevginin gelecek zaman sığasıyla anlatılması şu cihetlerden olabilir:
-Sûre, Mekkî sûrelerdendir. Mekke döneminde mü’minler kâfirler arasında sevilmiyor, kendilerine buğzediliyordu. Allahu Teâlâ bu ayetle, İslâm kemâle erdiğinde mü’minlerin sevileceğini vaat etti.
-Veya ayette vaat edilen durum kıyamette gerçekleşecektir. Hesap günü mü’minlerin haseneleri herkesin içinde arzedilecek, kalplerinde olan kin ve düşmanlık gibi kötü duygular kendilerinden alınacak, böylece hepsi birbirini sevmiş olacaktır.
97- } فَإِنَّمَا يَسَّرْنَاهُ بِلِسَانِكَ لِتُبَشِّرَ بِهِ الْمُتَّقِينَ وَتُنذِرَ بِهِ قَوْمًا لُّدًّا “Biz onu (Kur’ân’ı) senin dilin üzere kolaylaştırdık ki, müttakileri onunla müjdeleyesin, inat edenleri de uyarasın.”
98- وَكَمْ أَهْلَكْنَا قَبْلَهُم مِّن قَرْنٍ “Hem onlardan önce nice nesilleri helak ettik.”
هَلْ تُحِسُّ مِنْهُم مِّنْ أَحَدٍ أَوْ تَسْمَعُ لَهُمْ رِكْزًا “Onlardan hiçbirini görüyor musun, yahut onların hafif bir sesini işitiyor musun?”
Ayet, kâfirler için bir korkutma ve Hz. Peygamber için de onları uyarma hususunda bir cesaretlendirmedir.
Hz. Peygamberden şöyle nakledilir:
“Meryem sûresini okuyana, Hz. Zekeriya, Hz. Yahya, Hz. Meryem ve Hz. İsayı ve bu sûrede zikredilen peygamberleri yalanlayan ve tasdik edenler ve dünyada Allaha dua eden ve etmeyenler sayısınca haseneler verilir.
[1> Çoban, hayvanları suyun bulunduğu tarafa doğru sürer. Ama ahirette mücrimlerin susuzluktan yanıp tutuştukları hâlde sürülecekleri yer cehennem ateşi olacaktır.
Yazar:
Prof.Dr. Şadi Eren
2- ذِكْرُ رَحْمَةِ رَبِّكَ عَبْدَهُ زَكَرِيَّا “Bu, Senin Rabbinin, kulu Zekeriyya’ya olan rahmetini zikridir.”
3- إِذْ نَادَى رَبَّهُ نِدَاء خَفِيًّا “Hani O, Rabbine gizlice nida etmişti.”
Çünkü Allah nezdinde gizli ve cehrî olan birdir.[1>
Başkalarının duymayacağı şekilde yapılan dua daha kaliteli bir ibadettir, ihlâsa daha uygundur.
Hz. Zekeriya’nın duayı hafif bir sesle yapması, yaşlı bir hâlde iken çocuk talebinde bulunması duyulsa, ayıplanma endişesinden de olabilir.
Veya durumlarını beğenmediği akrabalarının duasına muttali olmasından korktuğu için böyle sessiz dua etmiştir.
Veya yaşlılıktan gelen zafiyet, sesini kısmıştır.
Hz. Zekeriya bu duayı yaptığında yaşlılığı kati olmakla beraber yaşının kaç olduğu hususunda altmış, yetmiş, doksan dokuz gibi farklı açıklamalar vardır.
4- قَالَ رَبِّ إِنِّي وَهَنَ الْعَظْمُ مِنِّي “Dedi: Ey Rabbim! Şüphesiz benim kemiğim zayıflayıp gevşedi.”“Kemiğim zayıfladı” demesi, bedenin direği ve temel yapısının kemikler olmasındandır. Ayrıca, en sağlam yapı olan kemiğinin zayıflamasını ifade ederek çok zayıf düştüğünü anlatmıştır. Çünkü kemik zayıf düşünce, diğerleri daha da zayıf hâle gelmiş demektir.
“Kemiklerim” demek yerine tekil söylemesi, cins ifade etmesindendir.
وَاشْتَعَلَ الرَّأْسُ شَيْبًا “Ve baş ihtiyarlıkla tutuştu.”
Ateşin kıvılcımları bir yere düştüğünde bulunduğu yerde parlaklık meydana gelir ve bu kıvılcımlar gittikçe etrafa yayılır, her tarafı kaplar. İhtiyarlık alâmeti olan beyaz kılların başta meydana getirdiği parlaklık ve gittikçe başın her tarafını kuşatması da buna benzer.
Hz. Zekeriya, gayet beliğ bir şekilde bu hâlini arzederken,
-Bu hâli istiare yoluyla anlattı, saçın beyazlıkla tutuşmasını başına nisbet etti.
-Maksadını izah için, bu tutuşmanın ihtiyarlık yönüyle olduğunu söyledi.[2>
-“Başım” demek yerine “baş” demekle yetindi. Böyle demesiyle onun başının bembeyaz hâle geldiği anlaşılacağından ayrıca kayıt getirmedi.
وَلَمْ أَكُن بِدُعَائِكَ رَبِّ شَقِيًّا “Ve Sana dua etmekte de ey Rabbim, hiçbir zaman mahrum olmadım.”Bilakis Sana her ne zaman dua ettimse bana icabet ettin.
Hz. Zekeriyanın böyle demesi, dualarının önceden beri hep kabul edildiğini nazara vererek bunun da kabulünü istemek içindir.
Ayrıca, böyle demesinde, her ne kadar yaşlı hâlde çocuk talebinde bulunmak alışılmış bir şey değilse de, Cenab-ı Hakkın kendisine icabetinin alışılmış bir durum olduğuna tenbih vardır. Cenab-ı Hak, daima duasına icabet etmeye Onu alıştırmış ve bunun da gerçekleşeceğine dair ümitlendirmiştir. Kerîm olan zatın, ümit verdiği kimseyi eli boş döndürmemesi beklenir.
5- وَإِنِّي خِفْتُ الْمَوَالِيَ مِن وَرَائِي “Çünkü ben, ardımdaki yakınlardan korktum.”
Yakınlarından murat, amca çocuklarıdır. Bunlar, şerli kimselerdi, bunların kendi yerine geçip ümmete iyi davranmamalarından ve dini asıl mecrasından çıkarıp değiştirmelerinden korktu.
“Ardımdaki” ifadesi, ölümümden sonra demektir. Ayette geçen “mevâli” kelimesi, “benden sonra benim yerime geçecek kimseler” anlamına da gelebilir.
وَكَانَتِ امْرَأَتِي عَاقِرًا “Hanımım da kısır bulunuyor.”
فَهَبْ لِي مِن لَّدُنكَ وَلِيًّا “Onun için katından bana bir çocuk ihsan et.”
Çünkü böyle bir şey, ancak Senin lütfundan ve kemâl-i kudretinden ümit edilir. Yoksa ben de hanımım da çocuk sahibi olmaya uygun değiliz.
6- يَرِثُنِي وَيَرِثُ مِنْ آلِ يَعْقُوبَ “Ta ki bana mirasçı olsun, Al-i Yakuba da mirasçı olsun.”
Bundan murat din ve ilim noktasından varis olmaktır. Çünkü peygamberler mal mirası bırakmazlar.
Bundan murat, Hz. Zekeriyanın Mescid-i Aksa ile ilgili görevi de olabilir.
Âl-i Yakubtan murat, Hz. İshakın oğlu olan Hz. Yakubun neslidir. Yakubun Hz. Zekeriyanın bir kardeşi olduğunu söyleyenler de oldu.
وَاجْعَلْهُ رَبِّ رَضِيًّا “Ya Rabbi, sen onu rızana kavuştur.”
Söz ve amel olarak ondan razı ol.
7- يَا زَكَرِيَّا إِنَّا نُبَشِّرُكَ بِغُلَامٍ اسْمُهُ يَحْيَى “Ey Zekeriyya! Şüphesiz biz sana
Yahya isminde bir çocuğu müjdeliyoruz.”
Bu, Cenab-ı Haktan O’nun nidasına bir cevaptır ve duasının kabul edildiğini vaat etmektir.
Cenab-ı Hakkın, doğacak çocuğu ismiyle bildirmesi, Hz. Yahya için bir teşriftir.
لَمْ نَجْعَل لَّهُ مِن قَبْلُ سَمِيًّا “Bundan önce ona hiçbir adaş yapmadık.”
Bunda, duyulmamış isimlerle isimlendirmenin, isimlendirilen şeyin şanını yükseltmek olduğuna bir delil vardır.
Hz. Yahyaya bu ismin verilmesi,
-Annesinin rahminin Onunla hayat bulmasından,
-Veya Allahın dininin O’nun davetiyle ihya edilmesindendir.
8- قَالَ رَبِّ أَنَّى يَكُونُ لِي غُلَامٌ وَكَانَتِ امْرَأَتِي عَاقِرًا وَقَدْ بَلَغْتُ مِنَ الْكِبَرِ عِتِيًّا “Zekeriyya dedi: Ya Rabbi! Karım kısır, ben de son derece kocamışken nasıl çocuğum olabilir?”
Hz. Zekeriya, çocuğu verecek olanın Cenab-ı Hakkın kemâl-i kudreti olduğunu ve tahkik edildiğinde sebeplerin hükmünün geçersiz olduğunu itiraf etmekle beraber, kendisi gibi bir pir-i faniden ve hanımı gibi yaşlı ve kısır bir kadından çocuk olmasını hayretle karşıladı.
9- قَالَ كَذَلِكَ “Dediğin gibidir” dedi.”
Bundan dolayı doğrudan Cenab-ı Hak veya müjdeyi veren melek O’nu tasdikle beraber şuna da dikkat çekti:Evet, durum dediğin gibi.[3>
قَالَ رَبُّكَ هُوَ عَلَيَّ هَيِّنٌ “Rabbin buyurdu ki: O bana kolaydır.”
Vaat ettiğim gibi, size bir çocuk vermek bana kolaydır. Yapmayı murat ettiğim şeylerde sebeplere muhtaç değilim.
وَقَدْ خَلَقْتُكَ مِن قَبْلُ وَلَمْ تَكُ شَيْئًا “Nitekim bundan önce seni yarattım, hâlbuki sen hiçbir şey değildin.”Sen bir şey değilken, hatta tamamen yok iken seni yaratmıştım.
Ayette, madum olanın bir şey olmadığına bir delil vardır.
10- قَالَ رَبِّ اجْعَل لِّي آيَةً “Dedi: Ya Rabbi! Bana bir alâmet ver.”
Ya Rabbi, beni müjdelediğin şeyin vukuunu kendisiyle bileceğim bir alâmet bana ver.
قَالَ آيَتُكَ أَلَّا تُكَلِّمَ النَّاسَ ثَلَاثَ لَيَالٍ سَوِيًّا “Allah dedi: Senin alâmetin, sapasağlam olduğun halde üç gece insanlarla konuşamaz hale gelmendir.”
Bunun alâmeti, lâl ve dilsiz olmadığın halde sapasağlam iken üç gece insanlara bir şey söyleyememendir.Âl-i İmran sûresinde bu konu anlatılırken “üç gündüz” diye ifade edilmişti. Buradan anlaşılıyor ki insanlarla konuşmaktan men edilmesi, zikir ve şükre kendini vermesi, üç günün hem gündüzlerinde, hem de gecelerinde devam etti.
11- فَخَرَجَ عَلَى قَوْمِهِ مِنَ الْمِحْرَابِ فَأَوْحَى إِلَيْهِمْ أَن سَبِّحُوا بُكْرَةً وَعَشِيًّا “Nihayet (birgün konuşamayınca) mihrabdan kavminin karşısına çıktı da onlara “Sabah ve akşam (Rabbinizi) tesbih edin” diye vahyetti (işarette bulundu).”“Mihrap”tan murat namaz kıldığı yer veya oda olabilir.
Başka ayette “ancak remzen konuşabilirsin” (Al-i İmran, 41) denilmesinden anlaşıldığı üzere, burada ayetin metninde geçen “vahiy” kelimesi “işaret etmek” anlamındadır.
Denildi ki: Onlara tavsiyesini yere yazarak söyledi.
Belki de hem kendi tesbihte bulunmak, hem de kavmine kendisiyle beraber tesbih etmelerini söylemekle görevliydi.
12- يَا يَحْيَى خُذِ الْكِتَابَ بِقُوَّةٍ “Ey Yahya! Kitabı kuvvetle al.”
Hz. Yahya’ya da şöyle dedik: Tevratı tam bir ciddiyetle al.
وَآتَيْنَاهُ الْحُكْمَ صَبِيًّا “Ve daha çocukken ona hikmet verdik.”
Daha çocuk iken kendisine hikmet ve Tevratı anlamayı nasip ettik.
Denildi ki: Bundan murat nübüvvettir. Allah, daha çocukluğunda O’nun aklını muhkem kıldı ve kendisine peygamberlik verdi.
13- وَحَنَانًا مِّن لَّدُنَّا وَزَكَاةً “Hem de katımızdan bir merhamet ve arınmışlık verdik.”
Hem anne-babasına, hem de başkalarına karşı Ona nezdimizden bir şefkat verdik.
“Arınmışlık”tan murat, O’nun günahlardan tertemiz olması veya Allahın O’nu anne-babasına hibe etmesidir.
Veya bundan murat, Allahın O’na imkân verip insanlara sadaka vermeye muvaffak kılmasıdır.
وَكَانَ تَقِيًّا “Ve O, çok takva sahibi idi.”
İtaatkârdı, günahlardan kaçınırdı.
14- وَبَرًّا بِوَالِدَيْهِ “Anne - babasına karşı hürmetkârdı.”
وَلَمْ يَكُن جَبَّارًا عَصِيًّا “Zorba ve isyankâr değildi.”
Rabbine veya anne- babasına karşı isyankâr bir zorba değildi.
15- وَسَلَامٌ عَلَيْهِ يَوْمَ وُلِدَ وَيَوْمَ يَمُوتُ وَيَوْمَ يُبْعَثُ حَيًّا “Ve doğduğu gün,öleceği gün ve dirileceği gün ona selam olsun.”Şeytan Âdemoğullarına doğdukları gün dokunup ağlatmasına mukabil, doğduğu günde O’na Allahtan selâm olsun, selamette kalsın.
Öldüğü gün kabir azabından sâlim kalsın.
Kıyamette de cehennem ateşinden selâmet bulsun.
[1 >Allah her iki durumda da yapılan nidayı duyar.
[2> Yani, sadece “baş tutuştu” deseydi hangi yönden tutuştuğu anlaşılmazdı.
[3 >Normal şartlarda bu durumda çocuk olmaz. Bu, Allahın kainattaki “sünnetullah, âdetullah” denilen kanunlarına aykırıdır. Ama Allahın bu kanunlarında “şüzuzat” denilen sıra dışı fevkalâde durumlara da yer vardır.
16- وَاذْكُرْ فِي الْكِتَابِ مَرْيَمَ “Kitapta Meryemi de an.”
“Kitap”tan murat, Kur’andır. Kur’anda Meryemin kıssasını anlat.
إِذِ انتَبَذَتْ مِنْ أَهْلِهَا مَكَانًا شَرْقِيًّا “Hani o, ailesinden ayrılarak doğu ta rafında bir yere çekilmişti.”
Beyt-i Makdisin doğu tarafına çekilmişti. Bundan dolayı Hristiyanlar doğuyu kıble edindiler.
17- فَاتَّخَذَتْ مِن دُونِهِمْ حِجَابًا “Sonra onlarla kendisi arasında bir perde koymuştu.”
Denildi ki: Kendini setredecek bir sütre edinmiş, hayızdan yıkanmak için oturmuştu. Hayız zamanında Mescidden teyzesinin evine gider, temizlendiğinde yine Mescide dönerdi.
فَأَرْسَلْنَا إِلَيْهَا رُوحَنَا فَتَمَثَّلَ لَهَا بَشَرًا سَوِيًّا “Biz ona ruhumuzu gönderdik de ona düzgün bir beşer (insan) şeklinde temessül etti.”İşte tam yıkanma esnasında Hz. Cebrail, konuşmasına ünsiyet edebilmesi için düzgün kametli genç biri olarak kendisine temessül etti.
18- } قَالَتْ إِنِّي أَعُوذُ بِالرَّحْمَن مِنكَ إِن كُنتَ تَقِيًّا “Meryem dedi: Eğer müttaki biri isen, ben senden Rahmâna sığınırım.”Eğer Allahtan korkuyorsan, ben senden Rahmâna sığınıyorum, bana bir şey yapma.Bununla, daha etkili bir anlatım da kastedilmiş olabilir. Yani, “müttaki, sakınan biri olduğunda Senden Allaha sığınırım. Eğer böyle değilsen nasıl sığınmam ki?”
19- قَالَ إِنَّمَا أَنَا رَسُولُ رَبِّكِ لِأَهَبَ لَكِ غُلَامًا زَكِيًّا “Dedi: Ben, ancak sana zeki (temiz) bir çocuk bağışlamak için, Rabbinin elçisiyim.”
Ben, sığınmış olduğun Rabbinin elçisiyim.
Taraf-ı ilâhîden hibe edilecek bu çocuğun “zeki” olması
-Günahlardan tertemiz olmasını,
-Hayır üzere büyümesini, yani bir yaştan diğerine hep hayır ve salah üzere ilerlemesini ifade eder.
20- قَالَتْ أَنَّى يَكُونُ لِي غُلَامٌ “Meryem dedi: Benim nasıl çocuğum olabilir?”
وَلَمْ يَمْسَسْنِي بَشَرٌ “Bana hiçbir insan dokunmamıştır.”
وَلَمْ أَكُ بَغِيًّا “Ve ben zinakâr biri de değilim.”
Bundan murat, helâl yoldan, yani evlilik yoluyla cinsel ilişkisi olmadığını kinaye yollu ifade etmektir. Helâl olmayan yoldan beraberlik için başka kelimeler kullanılır. Ayetin devamında “Ve ben zinakâr biri de değilim” denilmesi, bunu kuvvetlendirmektedir.[1>
21- قَالَ كَذَلِكِ “Dediğin gibidir” dedi.”
قَالَ رَبُّكِ هُوَ عَلَيَّ هَيِّنٌ “Ancak Rabbin dedi ki: Bu, bana pek kolaydır.”
وَلِنَجْعَلَهُ آيَةً لِلنَّاسِ وَرَحْمَةً مِّنَّا “Hem onu insanlara bir mu’cize ve nezdimizden bir rahmet kılacağız.”Bu bizim kemâl-i kudretimize bir alâmet ve delil olacak. Ayrıca kullara bir rahmet olacak, O’nun irşadıyla hidayete erecekler.
وَكَانَ أَمْرًا مَّقْضِيًّا “Hem, bu önceden hükme bağlanmış bir iştir.”
Allahın ezelde hükmü böyle idi.Veya Levh-i Mahfuzda bu böyle takdir edildi, proğramlandı.
Veya bir ayet ve rahmet olması cihetiyle, böyle hükmedilmeye ve icra edilmeye layık idi.
22- فَحَمَلَتْهُ “Böylece hamile kaldı.”
Böylece İsa’ya hamile kaldı. Hamilelik süresiyle ilgili onyedi ay, altı ay, sekiz ay gibi farklı açıklamalar vardır.
Denildi ki: Bir saat (kısa bir süre) hamile kaldı, ardından çocuğu dünyaya getirdi. Kendisi onüç yaşındaydı.
فَانتَبَذَتْ بِهِ مَكَانًا قَصِيًّا “Ve hamile haliyle uzak bir yere çekildi.”
Çocuk karnında olduğu halde, ailesinden uzakta dağın arkasında bir yere çekildi.
23- فَأَجَاءهَا الْمَخَاضُ إِلَى جِذْعِ النَّخْلَةِ “Sonra doğum sancısı onu bir hurma dalına tutunup dayanmaya zorladı.”Hurma dalının yanına gitmesi, onunla kendini setretmek ve doğum anında ondan kuvvet almak içindi.
Bu kuru bir hurma ağacı idi. Başı da yoktu, yeşilliği de. Mevsim ise kış idi.
Ayette hurma ağacının elif-lâmlı gelmesi, ya cins ifade eder veya bunun belli bir hurma ağacı olduğunu gösterir. Buna göre o civarda ondan başka hurma ağacı olmadığı ve insanlarca kolayca bilindiği anlaşılır.
Belki de Allahu Teâlâ ayetlerinden ona göstermek, kalbini mutmain kılmak, ayrıca kadınlara doğum sonrasında faydalı olan hurmanın meyvesinden yemeye iştahı olması için oraya gitmesini ilham etti.
قَالَتْ يَا لَيْتَنِي مِتُّ قَبْلَ هَذَا وَكُنتُ نَسْيًا مَّنسِيًّا “Keşke dedi, bundan önce ölseydim de unutulup gitseydim.”Büsbütün unutulsam, kimsenin hatırına gelmeseydim.
Hz. Meryemin ölümü temenni etmesi,
-İnsanlardan utandığından,
-Ve kınamalarından korkmasındandı.
24- فَنَادَاهَا مِن تَحْتِهَا أَلَّا تَحْزَنِي “Meryem’e, aşağı tarafından şöyle seslendi: Sakın üzülme.”
Ona alt tarafından konuşan Hz. İsadır. Cebrail olduğu da söylendi.
قَدْ جَعَلَ رَبُّكِ تَحْتَكِ سَرِيًّا “Rabbin alt tarafında bir dere kıldı.”
Ayette geçen “Seriyy” kelimesi “dere” anlamındadır. “Seçkin bir zât” anlamında Hz. İsa’ya işaret de olabilir.
25- وَهُزِّي إِلَيْكِ بِجِذْعِ النَّخْلَةِ تُسَاقِطْ عَلَيْكِ رُطَبًا جَنِيًّا “Hurma dalını kendine doğru silkele, üzerine olgun taze hurmalar dökülsün.”
Rivayete göre, bu hurma ağacı kuru idi, başı ve meyvesi yoktu. Mevsim ise kış idi. Hz. Meryem ağacın dalını kendine doğru çekip silkeledi, Allahu Teâlâ o kuru ağaca hem baş, hem dallar, hem de taze hurma verdi. Hz. Meryem, kendisinin masumiyetine delâlet eden bu mu’cizeleri görmekle teselli buldu. Çünkü gayr-i meşru ilişkide bulunan birine böyle şeyler gösterilmesi söz konusu olamaz.
Ayrıca bu durum Hz. Meryeme şu kanaati verdi: Kış mevsiminde kuru hurma ağacından meyve ikramına kâdir olan bir Zat, erkek olmadan O’ndan çocuk yaratmaya da kâdirdir.
26- فَكُلِي وَاشْرَبِي وَقَرِّي عَيْنًا “Artık ye, iç, gözün aydın olsun.”
Ağaçtan düşen hurmalardan ye, su arkındaki sudan da iç. Gönlünü hoş tut, Seni üzen şeyi gönlünden at.
“Ye, iç” ifadesinden murat, “taze hurmadan ye, ondan elde edilen suyundan da iç” manası da olabilir.
فَإِمَّا تَرَيِنَّ مِنَ الْبَشَرِ أَحَدًا فَقُولِي إِنِّي نَذَرْتُ لِلرَّحْمَنِ صَوْمًا “Eğer beşerden (insanlardan) birini görürsen şöyle de: Ben Rahmâna bir oruç adadım.”
Oruçtan murat, “sükût” yani konuşmama orucudur.
Veya oruçlarında konuşmuyor da olabilirler.
فَلَنْ أُكَلِّمَ الْيَوْمَ إِنسِيًّا “Onun için bugün hiçbir kimseyle konuşmayacağım.”
Ancak meleklere konuşur, Rabbime münacat ederim.
Denildi ki: Oruç adadığını onlara işaret ile haber verdi.
Kendisine bunun emredilmesi, onlarla mücadeleye girmemesi ve Hz. İsanın kelâmıyla yetinilmesi içindi. Çünkü Hz. İsa’nın konuşması, meselenin çözümü anlamına gelmekteydi.
27- فَأَتَتْ بِهِ قَوْمَهَا تَحْمِلُهُ “Sonra onu yüklenerek kavmine geldi.”
Nifastan (lohusa döneminden) temizlendikten sonra kucağında çocuğuyla beraber kavminin yanına geldi.
قَالُوا يَا مَرْيَمُ لَقَدْ جِئْتِ شَيْئًا فَرِيًّا “Dediler: Ey Meryem! Doğrusu sen çok çirkin bir şey yaptın.”
28- يَا أُخْتَ هَارُونَ “Ey Harun’un kız kardeşi!”“Harun”dan murat Hz. Harun’dur, Hz. Meryemin ecdadı O’na dayanıyordu. Aralarında bin sene vardı.Denildi ki: Harundan murat, o zamanda yaşayan kötü veya salih bir adam da olabilir. Hz. Meryemi kötü adama benzetmeleri dalga geçmek içindir. Salih kimseye benzetmeleri de, daha önceden O’ndan görmüş oldukları salahat sebebiyledir.
مَا كَانَ أَبُوكِ امْرَأَ سَوْءٍ وَمَا كَانَتْ أُمُّكِ بَغِيًّا “Baban kötü bir adam değildi, annen de iffetsiz bir kadın değildi.”Bu ifadeleri, Hz. Meryemin getirdiği çocuğun çok garip bir şey olduğunu başka bir ifadeyle söylemektir. Ayrıca, salih kimselerin evlâdından meydana gelecek çirkin işlerin çok daha çirkin olduğuna bir tenbihtir.
29- فَأَشَارَتْ إِلَيْهِ “Bunun üzerine ona işaret etti.”
“Onunla konuşun” diye İsa’ya işaret etti.
قَالُوا كَيْفَ نُكَلِّمُ مَن كَانَ فِي الْمَهْدِ صَبِيًّا “Dediler: Beşikteki bir çocukla nasıl konuşuruz?”
Beşikteki çocukla akıllı birinin konuştuğuna hiç şahit olmadık.
3ّ0- قَالَ إِنِّي عَبْدُ اللَّهِ “(İsa) dedi: Şüphesiz ben Allah’ın kuluyum.” Allahu Teâlâ O’nu bu şekilde konuşturdu. Bunda, O’nun rububiyetini iddia edenlere bir red vardır.
آتَانِيَ الْكِتَابَ “O bana kitabı verdi.”
Kitaptan murat, İncildir.
وَجَعَلَنِي نَبِيًّا “Ve beni bir peygamber kıldı.”
31- وَجَعَلَنِي مُبَارَكًا أَيْنَ مَا كُنتُ “Nerede olursam olayım beni mübarek kıldı.”
Beni çok faydalı, hayrı öğreten biri yaptı.
“Beni bir peygamber kıldı….” ifadesinde ve devamında fiilin geçmiş zaman sığasıyla söylenmesi,
-Ya, bunun ilâhî kaderde böyle takdir edilmesinden,
-Veya vukuu muhakkak olan şeylerin sanki vâki gibi anlatılmasındandır.
Denildi ki: Allah O’nun aklını kâmil yaptı ve daha çocukken peygamber kıldı.
وَأَوْصَانِي بِالصَّلَاةِ وَالزَّكَاةِ مَا دُمْتُ حَيًّا “Hayatta bulunduğum müddetçe namazla ve zekatla emretti.”Zekâttan murat malın zekâtı olabilir. Buna göre, imkânı olduğunda zekâtla mükellef kılınmıştır.Veya nefsini rezil şeylerden temiz kılmakla emredilmiştir.
32- وَبَرًّا بِوَالِدَتِي “Beni anneme hürmetkâr kıldı.”
وَلَمْ يَجْعَلْنِي جَبَّارًا شَقِيًّا “Ve beni zorba - isyankar yapmadı.”
33- وَالسَّلَامُ عَلَيَّ يَوْمَ وُلِدتُّ وَيَوْمَ أَمُوتُ وَيَوْمَ أُبْعَثُ حَيًّا “Ve doğduğum gün, öleceğim gün ve dirileceğim gün bana selam olsun.”Hz. Yahya hakkında da benzeri ifadeler geçmişti.
“Selâm” ifadesinin elif-lâmlı gelmesi, “selâm” denildiğinde hatıra gelen manayı bildirmesi içindir. Ama daha da zahir olan, selam cinsini (her türlü selâmı) göstermesidir.
Bunda, Hz. İsanın düşmanlarına bir tariz vardır. Çünkü her türlü selâmı kendisi için kılınca, selâmın zıddının da düşmanlarına olmasını tariz yoluyla söylemiş olmaktadır. Benzeri bir tarizi şu ayette görürüz: “Selam, hüdaya uyanlara olsun.” (Taha, 47)
“Ve doğduğum gün, öleceğim gün ve dirileceğim gün bana selam olsun” ifadesinde, ilâhî azabın ise dini yalanlayan ve ondan yüz çevirenlere olmasını nazara vermek vardır.
34- ذَلِكَ عِيسَى ابْنُ مَرْيَمَ “İşte Meryemoğlu İsa!”
İşte, vasıfları anlatılan Meryem oğlu İsa budur. O, Hristiyanların vasfettiği gibi değildir.
Ayet, en beliğ bir şekilde ve delilli bir tarzda, Hz. İsanın onların vasfettiği gibi olmadığını ortaya koymaktadır. Çünkü onların vasıflarının tam zıddıyla mevsuf olduğunu bildirdi. Ardından da, onların vardığı hükmün aksini ifade ile “Meryem oğlu İsa” dedi.[2>
قَوْلَ الْحَقِّ الَّذِي فِيهِ يَمْتَرُونَ “Hakkında ihtilaf edip durdukları kavl-i hakk.”
İşte bu, kendisinde asla şüphe olmayan hak sözdür.
Zamir, önceki ayete veya kıssanın tamamına râci olabilir.
Denildi ki: “kavl-i hak” ifadesi Hz. İsanın sıfatıdır, veya O’ndan bedeldir. Manası da “Allahın kelimesi”dir.”
Hz. İsa, hakkında şüpheler olan ve tartışılan bir şahsiyettir. Yahudiler O’na “sihirbaz”, Hristiyanlar ise “Allahın oğlu” dediler.
3ّّّ5- مَا كَانَ لِلَّهِ أَن يَتَّخِذَ مِن وَلَدٍ “Allah’ın bir çocuk edinmesi asla söz konusu olamaz.”
سُبْحَانَهُ “O, bundan münezzehtir.”
Ayet, Hristiyanları bir tekziptir ve onların iftiralarından Cenab-ı Hakkı bir tenzihtir.
إِذَا قَضَى أَمْرًا فَإِنَّمَا يَقُولُ لَهُ كُن فَيَكُونُ “O, bir şeyin olmasını dilerse, ona sadece “ol” der, o da oluverir.”Ayetin bu kısmı da onları susturmaktır. Çünkü “ol” emriyle dilediği şeyi icad eden bir Zat, “bir dişiyi hamile ederek çocuk sahibi olmaya muhtaçtır” şeklindeki iddialardan münezzehtir.
3ّ6- وَإِنَّ اللَّهَ رَبِّي وَرَبُّكُمْ “Şüphesiz Allah, Rabbim ve Rabbinizdir.”
فَاعْبُدُوهُ “O halde Ona ibadet edin.”
هَذَا صِرَاطٌ مُّسْتَقِيمٌ “İşte dosdoğru yol budur.”
Bunun tefsiri Âl-i İmranda geçmişti.[3>
37- فَاخْتَلَفَ الْأَحْزَابُ مِن بَيْنِهِمْ “Ama ahzab (fırkalar) kendi aralarında ihtilafa düştüler.”
“Ahzab”, yani gruplardan murat Yahudi ve Hristiyanlardır. Hristiyanların kendi içinde fırkaları da olabilir. Hristiyan mezheplerinden Nasturiyye şöyle dedi: Hz. İsa, Allahın oğludur.Yakubiler şöyle dediler: Hz. İsa Allahtır, arza indi, sonra semaya yükseldi.
Milkaniyye ise dediler: Hz. İsa, Allahın kulu ve elçisidir.
فَوَيْلٌ لِّلَّذِينَ كَفَرُوا مِن مَّشْهَدِ يَوْمٍ عَظِيمٍ “Büyük bir günün meşhedinden kâfirlerin vay haline!”
“Büyük bir günün meşhedi”nden murat kıyamet günüdür. O günde şahitler, dehşet verici hâller, hesaba çekilmek ve ceza görmek olacaktır.
Veya bundan murat, o hesap gününde insan aleyhinde şahitlerin olmasıdır. Yani, melekler, peygamberler, kendi dilleri ve azaları küfür ve fısklarına şehadet edecektir.
Denildi ki: Bundan murat, onların Hz. İsa ve annesi hakkında şehadette bulundukları gündür.
38- أَسْمِعْ بِهِمْ وَأَبْصِرْ يَوْمَ يَأْتُونَنَا “Bize gelecekleri gün, neler işitecekler, neler görecekler!”
Bize gelecekleri o hesap günü, onların kulakları neler duyacak ve gözleri neler görecek! Dünyada sağır ve kör iken o günde duyduklarına ve gördüklerine şaşırıp kalacaklar.
Veya bundan murat, o gün işitecekleri ve görecekleri şeylerle tehdid etmektir.
Denildi ki: Ayet, Hz. Peygambere “o günün hâllerini ve başlarına gelecekleri bildirmesi için “onlara duyur ve göster” anlamında emirdir.
لَكِنِ الظَّالِمُونَ الْيَوْمَ فِي ضَلَالٍ مُّبِينٍ “Fakat o zalimler bugün apaçık bir dalalet içindeler.”
Ayette “onlar” demek yerine “o zalîmler” denilmesi, kendilerine fayda verecek zamanda dinlemek ve bakmaktan gafletleri sebebiyle nefislerine zulmettiklerini hissettirmektir.
Ayet onların bu gafletli hâllerini “apaçık bir dalalet” olarak tescil etmektedir.
39- وَأَنذِرْهُمْ يَوْمَ الْحَسْرَةِ إِذْ قُضِيَ الْأَمْرُ “İşin bitmiş olacağı pişmanlık günü ile onları uyar.”“Pişmanlık günü” kötülerin kötülüklerine, iyilerin de az iyilik yaptıklarına pişman olacakları gündür.
Artık o gün hesap görülmüş, cennet ehli cennete, cehennem ehli cehenneme gönderilmiştir.
وَهُمْ فِي غَفْلَةٍ “Ama onlar hâlâ gaflet içindeler.”
وَهُمْ لَا يُؤْمِنُونَ “Ve onlar iman etmezler.”
Ayetin bu kısmı onların hâlini beyan eder. Yani, onlar gafil, imandan uzak bir haldeler, onları uyar. Bu durumda, burada uyarmanın hikmeti de beyan edilmektedir.[4>
40- إِنَّا نَحْنُ نَرِثُ الْأَرْضَ وَمَنْ عَلَيْهَا “Şüphesiz biz yeryüzüne ve üzerindekilere varis oluruz.”
وَإِلَيْنَا يُرْجَعُونَ “Ve onlar bize döndürüleceklerdir.”
O hesap günü geldiğinde arza ve üzerinde olanlara Biz varis oluruz. Arz üzerinde ne malları kalır ne de saltanatları, hatta ne de kendileri...
Veya arzı ve üzerinde olanları öldürür helak ederiz, varisin geride kalanlara mirasçı olması gibi, arz ve üzerindekilerin hepsini biz alırız.[5>
[1>Yani, benim ne meşru ne de gayr-ı meşru bir beraberliğim olmadı ki çocuk sahibi olayım.
[2> Çünkü onlar -haşa- “Allah’ın oğlu” diyorlardı.
[3>Bkz. Al-i İmran, 51.
[4> Nasıl ki doktor hastalarla ilgilenir, onları tedaviye çalışır. Onların acınacak hâli, doktoru vazifeye sevkeder. Onun gibi, her peygamber ümmetinin doktorudur. Gaflet, dalalet, imansızlık gibi hâller ise manevi hastalıklardır. Böyle olunca, peygamberin ve peygamber varisi âlimlerin insanları uyarmaları, dünyada görevlerinin ne olduğunu, ahirette hesaba çekileceklerini hatırlatmaları gerekir.
[5>Gerçekte mülk ve saltanat daima Allahındır. Ama hayat devam ederken insanlar kendilerini mal ve mülk sahibi zannederler. Kıyamet koptuğunda kimsenin gerçek anlamda mülkü, saltanatı olmadığı gayet açık bir şekilde anlaşılır. Ayet, haşmetli bir üslûpla bu gerçeğe dikkat çekmektedir.
41- وَاذْكُرْ فِي الْكِتَابِ إِبْرَاهِيمَ “Kitapta İbrahim’i de an.”
إِنَّهُ كَانَ صِدِّيقًا نَّبِيًّا “Şüphesiz ki o, sıddık (özü, sözü doğru) bir peygamberdi.”
Hz. İbrahimin sıddık olması, daima doğruluğu esas almasından, Allahın gaybî olarak bildirdiği şeyleri, ayetlerini, kitaplarını ve peygamberlerini can ı gönülden tasdiki cihetiyledir.
42- إِذْ قَالَ لِأَبِيهِ “Hani O, babasına şöyle demişti:”
يَا أَبَتِ لِمَ تَعْبُدُ مَا لَا يَسْمَعُ وَلَا يُبْصِرُ وَلَا يُغْنِي عَنكَ شَيْئًا “Babacığım!İşitmeyen, görmeyen ve sana hiçbir faydası olmayan şeylere niçin tapıyorsun?”
O putlar seni işitip görmeyince hâlini bilemez, zikrini işitemez, itaatini göremez.
Faydalı bir şeyi celbetmek ve zararlı bir şeyi defetmek hususunda ellerinden bir şey gelmez.
Hz. İbrahim böyle diyerek babasını hidayete çağırdı, doğru yolda olmadığını açıkladı, en beliğ bir şekilde delil getirdi, yumuşaklıkla ve hüsn-ü edeple hakka davet etti. Şöyle ki: Dalaletini açıktan söylemedi. Onun yerine, sarih aklın hafif bulduğu ve meyletmekten bile kaçındığı şeylere ibadete sevkeden sebebi ondan sordu. Kaldı ki ibadet, tazimin en ileri şeklidir.
Hâlbuki ibadete ancak,
-Tam istiğna sahibi,
-Bütün nimetleri gönderen,
-Her şeyi yaratan, yaşatan ve öldüren,
-Bütün canlıları rızıklandıran,
-Ceza ve sevap veren Zat layıktır.
Hz. İbrahim şuna da dikkat çekti: Akıllı kişi, yaptığını doğru bir maksatla yapmalıdır. Bir şey her ne kadar hayat sahibi, temyiz gücüne sahip, işiten, gören, fayda ve zarara gücü yeten de olsa, şayet yaratılmış ise, melekler ve peygamberler gibi mahlûkatın en şereflilerinden de olsa, doğru kullanılan akıl onu da kendisi gibi muhtaç ve vacip bir kudrete boyun eğiyor gördüğü için, ona ibadetten uzak kalmayı tercih eder. Nerede kaldı cansız, işitmeyen ve görmeyen bir şeye ibadeti makul görsün?!Hz. İbrahim daha sonra hakka ve doğru yola sevketmek için babasını kendisine tâbi olmaya davet etti. Buna gerekçe olarak da, babasının ilâhî ilimden (vahiyden) payı olmadığını, aklın ise tek başına yetmediğini nazara verip şöyle dedi:
43- يَا أَبَتِ إِنِّي قَدْ جَاءنِي مِنَ الْعِلْمِ مَا لَمْ يَأْتِكَ “Babacığım! Doğrusu sana gelmeyen bir ilim bana geldi.”
فَاتَّبِعْنِي أَهْدِكَ صِرَاطًا سَوِيًّا “O halde bana uy da, seni doğru bir yolaeriştireyim.”
Hz. İbrahim bunları ifade ederken ne babasını aşırı cehaletle niteledi, ne de kendini üstün bir ilimle. Kendini, yolu daha iyi bilen biri olarak babasına yol arkadaşı gibi kıldı.
Sonra, babasının gittiği yolun faydası hiç olmamakla beraber zararı çok olduğundan, onu engellemeye çalıştı. Çünkü gerçekte babasının yaptığı şey, putlara tapmayı emreden o olduğu cihetle, şeytana tapmaktır.
44- يَا أَبَتِ لَا تَعْبُدِ الشَّيْطَانَ “Babacığım! Şeytana tapma!”Hz. İbrahim, şeytana tapmanın çirkinliğine dikkat çektikten sonra, bunun zarar cihetini beyan etti. Şöyle diyerek bütün nimetlerin sahibi olan Allaha şeytanın isyan ettiğini anlattı:
إِنَّ الشَّيْطَانَ كَانَ لِلرَّحْمَنِ عَصِيًّا “Çünkü şeytan Rahmâna âsî oldu.”Malum olduğu üzere, asiye itaat eden de asidir. Ve her asiden nimetlerin geri alınması ve kendisinin cezalandırılması uygun düşer. Bunun için Hz. İbrahim, babasını kötü bir akıbetten ve buna sevkeden şeylerden korkutmak isteyip şöyle dedi:
45- يَا أَبَتِ إِنِّي أَخَافُ أَن يَمَسَّكَ عَذَابٌ مِّنَ الرَّحْمَن فَتَكُونَ لِلشَّيْطَانِ وَلِيًّا “Babacığım! Doğrusu ben Rahmân’dan sana bir azab dokunup da şeytana bir arkadaş olmandan korkarım.”
Ben senin lanette ve azapta şeytana dost olmandan, onunla sıkı fıkı beraberliğinden korkarım.
Veya ona dostlukta sabit olmandan korkarım. Çünkü, Allahın rızası sevaptan daha büyük olduğu gibi, şeytana dostluk da azaptan daha büyüktür.
Hz. İbrahim bunları hatırlatırken nazik bir üslûbla “korkarım” demesi, azabın gelmesi yerine “dokunmak”la ifade etmesi, azabı elif-lamsız söylemesi,
-Ya mücamele içindir.[1>
-Veya akıbetin gizli olmasındandır.
Muhtemelen, şeytanın o kadar taşkınlıkları içinde Hz. İbrahimin onun Allah’a isyanını söylemesi,
-Himmetinin Rabbanî şeylerde yüksekliğinden dolayıdır.
-Veya isyanın, diğer cinayetlerin de esası olmasındandır.
-Veya şeytanın isyanının Âdem ve nesline düşmanlığının bir neticesi olduğu cihetle, diğer taşkınlıklarına da tenbihte bulunmasındandır.[2>
46- قَالَ أَرَاغِبٌ أَنتَ عَنْ آلِهَتِي يَا إِبْراهِيمُ “Dedi: Sen benim ilâhlarımdan yüz mü çeviriyorsun ey İbrahim?”Babası, Hz. İbrahimin şefkatli yaklaşımına ve irşatta lütfuna karşılık sertlikle ve kaba bir inatla mukabelede bulundu.
Ona ismiyle nida etti.
Onun “babacığım” deyişine, “yavrucuğum” diye karşılık vermedi.
İsmini başta söylemek yerine sonda söyledi.
Hayretini belirtir bir şekilde onun bu gayretini inkâr etti.
Sanki aklı olan kimse, o ilahlardan yüz çevirmez gibi bir üslûb kullandı.
Sonra da tehdid edip şöyle dedi:
لَئِن لَّمْ تَنتَهِ لَأَرْجُمَنَّكَ “Yemin ederim ki, eğer vazgeçmezsen seni muhakkak taşlarım.”
Şayet ilahlar hakkında söylediklerine veya onlardan yüz çevirmene son vermezsen,
-Ya dilimle Seni perişan eder, kınarım,
-Veya ölünceye veya benden uzaklaşıncaya kadar Seni taşlarım.
وَاهْجُرْنِي مَلِيًّا “Uzun bir müddet benden uzak ol”
47- قَالَ سَلَامٌ عَلَيْكَ “(İbrahim) dedi: Selam sana!”Hz. İbrahim’in böyle demesi,
-Babasına bir vedadır.
-Onunla bir mütarekedir.
-Kötülüğe iyilikle bir mukabeledir. Yani, sana benden hoşa gitmeyen bir şey gelmeyecektir. Sana, seni üzecek bir şey demeyeceğim.
سَأَسْتَغْفِرُ لَكَ رَبِّي “Senin için Rabbimden mağfiret dileyeceğim.”
Lakin Rabbimden Senin için bağışlanma dileyeceğim, olur ki seni tevbe ve imana muvaffak kılar. Çünkü kâfir hakkında istiğfarda bulunmanın hakikati, Allahın mağfiretini gerektirecek şeye muvaffak kılınmasını istemektir.Bunun açıklaması Tevbe sûresinde geçmişti.[3>
إِنَّهُ كَانَ بِي حَفِيًّا “Şüphesiz O, beni nimetleriyle kuşatmıştır.”
Şüphesiz Rabbimin bana olan iyilik ve lütfu çok fazladır.
48- وَأَعْتَزِلُكُمْ وَمَا تَدْعُونَ مِن دُونِ اللَّهِ “Ben, sizi ve Allah’tan başka çağırdığınız şeyleri terk ediyorum.”Dinim için hicret ederek, sizden ve sizin Allah dışında taptıklarınızdan uzaklaşıyorum.
وَأَدْعُو رَبِّي “Ve Rabbime dua ediyorum.”Ve sadece O’na ibadet ediyorum.
عَسَى أَلَّا أَكُونَ بِدُعَاء رَبِّي شَقِيًّا “Rabbime duamda mahrum kalmayacağımı umarım.”
Sizin ilahlarınıza ibadetinizde eliniz boş olacak, çalışmanız boşa gidecek. Ben Rabbime ibadetimde öyle olmamayı umarım.
Hz. İbrahimin sözünün başında “umarım” demesi tevazu ve nefis terbiyesi içindir. Bu ifadesinde, dualara cevap ve sevap vermenin Allaha vacip olmadığına ve işin esasının sonucuna göre değerlendirilmesi gerektiğine bir tenbih vardır. Akıbet ise gayptır, belli değildir.
49- فَلَمَّا اعْتَزَلَهُمْ وَمَا يَعْبُدُونَ مِن دُونِ اللَّهِ وَهَبْنَا لَهُ إِسْحَقَ وَيَعْقُوبَ “Kavminden ve onların Allah’tan başka ibadet ettikleri şeylerden uzaklaşınca, biz ona İshak’ı ve Yakub’u ihsan ettik.”İbrahim onlardan ve taptıklarından uzaklaşıp Şama hicret ettiğinde, o terk ettiği kâfirlere bedel Biz Ona İshakı ve Yakubu hibe ettik.
Denildi ki: Hz. İbrahim Şama giderken önce Harrana uğradı, orada Sare ile evlendi. Bu evlilikten Hz. İshak doğdu. Hz. İshakın evliliğinden de Hz. Yakup dünyaya geldi. Belki de bu iki peygamberin burada tahsisen zikri, bunların neslinden çok peygamberlerin gelmesi, kendilerinin “peygamberler şeceresi” olmalarındandır.
Veya Cenab-ı Hak Hz. İsmaili lütfuyla tek olarak zikretmeyi istemesindendir.
وَكُلًّا جَعَلْنَا نَبِيًّا “Ve her birini peygamber yaptık.”
50- وَوَهَبْنَا لَهُم مِّن رَّحْمَتِنَا “Onlara rahmetimizden lütuflarda bulunduk.”
Biz onlara rahmetimizle nübüvvet, mal ve evlat verdik.
وَجَعَلْنَا لَهُمْ لِسَانَ صِدْقٍ عَلِيًّا “Onlara yüksek bir lisan-ı sıdk verdik.”
Öyle ki, insanlar onlarla iftihar eder, onlara medhü senada bulunurlar.
Başka bir ayette Hz. İbrahimin “Sonra gelecekler içinde benim için lisan-ı sıdk nasip eyle!” (Şuara, 84) duası yer almıştı. Burada ise, o duaya icabet edildiği görülmektedir.
Lisandan murat, onunla meydana gelen şeylerdir. Arabın lisanı, onların luğatıdır. Bu lisanın sıdka (doğruluğa) nisbet edilmesi ve yücelikle tavsifi, onların insanların medh ü senasına layık olduklarına ve onların övülmelerinin,
-Aradan uzun asırlar geçmesine,
-Devletlerin farklı olmalarına,
-Milletlerin değişmesine rağmen gizli kalmayıp devam ettiğine delâlet içindir.
[1>Mücamele, muhatabı tasvip etmemekle beraber, onunla nazikçe konuşmak, gönlünü hoş tutmaya çalışmak.
[2> Yani, Allah’a isyan edenden, her türlü taşkınlık beklenir.
[3> Bkz. Tevbe, 114
51- وَاذْكُرْ فِي الْكِتَابِ مُوسَى “Kitapta Musa’yı da an.”
إِنَّهُ كَانَ مُخْلَصًا “Şüphesiz o, ihlasa erdirilmiş bir kuldu.”
O bir muvahhid idi, ibadetini şirk ve riya karıştırmadan sırf Allah için yapmıştı.
Veya yüzünü Allaha yöneltmiş, O’na teslim olmuş, nefsini masivadan çevirip Allaha hizmetkâr kılmıştı.
وَكَانَ رَسُولًا نَّبِيًّا “Ve rasûl bir nebi idi.”
Allah O’nu insanlara gönderdi. O da insanlara Allahtan haber verdi, O’nu anlattı.
Daha seçkin ve daha yüce olmakla beraber “rasûl” olma özelliği “nebi”den önce gelmesi, rasûl olarak gönderilmenin nebi olarak haber vermekten önce olmasındandır.[1>
52- وَنَادَيْنَاهُ مِن جَانِبِ الطُّورِ الْأَيْمَنِ “Biz ona Tur dağının sağ yanından seslendik.”
Turun sağ tarafı, Hz. Musanın konumuna göre sağ tarafıdır. İlahi kelâm bu cihetten Hz. Musaya temessül etmiştir.
وَقَرَّبْنَاهُ نَجِيًّا “Ve özel konuşmak için kendimize yaklaştırdık.”
Bir hükümdarın özel bir lütufla muhatabını huzuruna alması gibi, O’nu özel lütfumuza mazhar kıldık.Ayet metninde geçen “Neciy” kelimesi yükseklik manasına da gelir. Bazı rivayetlerde Hz. Musanın semavatın fevkine yükseltildiği, hatta ilâhî kader kaleminin sesini işittiği söylenir.
53- وَوَهَبْنَا لَهُ مِن رَّحْمَتِنَا أَخَاهُ هَارُونَ نَبِيًّا “Rahmetimiz sonucu, kardeşi Hârûn’u bir nebî olarak kendisine bahşettik.”Hz. Musa “Ve bana ehlimden bir vezir ver. Kardeşim Harun’u.” (Taha, 29) diye dua etmişti. Cenab-ı Hak duasını kabul etti, kardeşini O’na vezir ve yardımcı kıldı. Hz. Harunun, Hz. Musa’dan daha yaşlı olmasına rağmen O’na destekçi kılınması, ilâhî rahmetin bir tecellisidir.
54- وَاذْكُرْ فِي الْكِتَابِ إِسْمَاعِيلَ “Kitapta İsmail’i de an.”
إِنَّهُ كَانَ صَادِقَ الْوَعْدِ “Çünkü o, vaadine sadık idi.”Cenab-ı Hakkın Hz. İsmaili bu özellikle yâd etmesi, bununla meşhur olmasındandır ve bu babta bazı şeylerle vasfedilmesindendir. Bunlar başkasında o derece görülmeyen hallerdir. Mesela, babası tarafından kurban edilme durumu haber verildiğinde sabrı vaat etti ve şöyle dedi: “Babacığım, sana ne emrolunuyorsa yap. İnşaallah beni sabredenlerden bulacaksın.” (Sâffât, 102) ve sözünde durdu.
وَكَانَ رَسُولًا نَّبِيًّا “Ve rasûl bir nebi idi.”Hz. İsmail hakkında hem rasûl, hem de nebi vasfının yer alması delâlet eder ki, rasûlün illa şeriat sahibi olması lazım değildir. Çünkü Hz. İbrahimin evlâdı, O’nun şeriatı üzere idiler.
55- وَكَانَ يَأْمُرُ أَهْلَهُ بِالصَّلَاةِ وَالزَّكَاةِ “Ehline namazı ve zekâtı emrederdi.”En önemli şeyle iştiğal olarak ehline namazı ve zekâtı emrederdi.Burada, kişinin kendinden başlayarak kendine en yakın olanları da kemâle sevketmesini görürüz. Şu ayetlerde de bu manaya dikkat çekilmiştir:
“(Önce) en yakın hısımlarını uyar.” (Şuara, 214)
“Ehline namazı emret.” (Taha, 132)
“Ey iman edenler! Kendinizi ve ehlinizi ateşten koruyun.” (Tahrîm, 6)
Denildi ki: Ayette geçen “ehlinden” murat ümmetidir. Çünkü her peygamber ümmetinin babasıdır.
وَكَانَ عِندَ رَبِّهِ مَرْضِيًّا “Ve Rabbinin nezdinde razı olunmuş biriydi.”
Sözleri ve fiillerindeki istikamet sebebiyle, Rabbi nezdinde razı olunmuş bir kimseydi.
56- وَاذْكُرْ فِي الْكِتَابِ إِدْرِيسَ “Kitapta İdris’i de an.”
Hz. İdris, Hz. Şitin torunu ve Hz. Nûhun babasının dedesidir.
İdris kelimesi “ders” ile aynı kökten gelir. Dersinin çok olması sebebiyle böyle bir lakabla anıldı. Rivayete göre Allahu Teâlâ O’na otuz sahife indirdi. Kalemle ilk yazandır. Astronomi ve hesab ilmiyle de meşgul olmuştur.
إِنَّهُ كَانَ صِدِّيقًا نَّبِيًّا “Çünkü o, sıddık bir nebi idi.”
57- وَرَفَعْنَاهُ مَكَانًا عَلِيًّا “Biz onu yüce bir konuma yükselttik.”
Yüksek bir konuma yükseltilmesi, kendisine verilen nübüvvet şerefi ve Allah yanında yakınlık derecesidir.
Denildi ki: Bundan murat, cennettir.
Denildi ki: Altıncı veya dördüncü semaya yükseltilmesidir.
5ّ8- أُوْلَئِكَ الَّذِينَ أَنْعَمَ اللَّهُ عَلَيْهِم مِّنَ النَّبِيِّينَ مِن ذُرِّيَّةِ آدَمَ وَمِمَّنْ حَمَلْنَا مَعَ نُوحٍ وَمِن ذُرِّيَّةِ إِبْرَاهِيمَ وَإِسْرَائِيلَ وَمِمَّنْ هَدَيْنَا وَاجْتَبَيْنَا “İşte onlar, Âdem’in ve Nûh ile beraber taşıdıklarımızın neslinden, İbrahim’in, İsrail’in ve doğru yola iletip seçtiklerimizin neslinden Allahın nimet verdiği nebîlerdir.”“İşte onlar” ifadesiyle kastedilenler, Hz. Zekeriyadan Hz. İdrise kadar bu sûrede yâd edilen peygamberlerdir.Allah bu zâtlara dinî ve dünyevî pek çok nimetlerde bulunmuştur.
“Nûh ile beraber taşıdıklarımızdan” ifadesi Hz. İdristen başka hepsini içine alır. Çünkü Hz. İbrahim Hz. Nûhun oğlu Samın neslindendi.
“İbrahimin zürriyeti”, kendisinden sonra zikredilenleri içine alır.
“İsrail”, Hz. Yakubtur. Musa, Harun, Zekeriya, Yahya ve İsa (aleyhimüs-selâm) bu nesildendir. Bunda kızların çocuklarının da zürriyete dâhil olduğuna bir delil vardır.[2>
Bunlar, kendilerini hakka ilettiğimiz, nübüvvet ve ikram ile seçtiğimiz kimselerdendir.
إِذَا تُتْلَى عَلَيْهِمْ آيَاتُ الرَّحْمَن خَرُّوا سُجَّدًا وَبُكِيًّا “Kendilerine Rahmânın âyetleri okunduğu zaman ağlayarak secdeye kapanırlardı.”Ayetin bu kısmı, ayetin başında geçen “İşte onlar” kısmının haberidir.Veya bu kısım müstakil bir cümle olarak da değerlendirilebilir.
İşte bu zâtlar nesep yönüyle şerefli, nefislerini terbiye etmiş, Allah nezdinde kurbiyete mazhar yüksek tabaka kimseler olmakla beraber O’ndan korkarlar, tam bir teslimiyetle O’na ibadet ederler.
Hz. Peygamberden şöyle nakledilir: “Kur’anı okuyun ve ağlayın. Şayet ağlayamazsanız, ağlar gibi yapın.”
59- فَخَلَفَ مِن بَعْدِهِمْ خَلْفٌ أَضَاعُوا الصَّلَاةَ وَاتَّبَعُوا الشَّهَوَاتِ “Derkenbunların peşinden öyle bir nesil geldi ki, namazı zayi ettiler, şehevata (hevâ ve heveslerine) uydular.”
Namazı zâyi etmek,
-Ya onu terk etmek
-Veya vaktinde kılmamak şeklinde olabilir.
Hevâ ve heveslerine uymaları,
-İçki içmek,
-Üvey kız kardeşle evlenmeyi helâl saymak,
-Günahlara dalmak gibi nefsani arzuların peşinde gitme halleridir.
Hz. Ali (r.a.) ayetle ilgili olarak,
-Görkemli binalar yapmak,
-Bakanları hayran bırakan bineğe binmek,
-Şöhret elbisesi giymek şeklinde açıklama yapar.
فَسَوْفَ يَلْقَوْنَ غَيًّا “Bu yüzden azgınlıklarının cezasını çekecekler.”
Ayet metninde geçen “ğayy” kelimesi hakkında,
-“Şer,
-Azgınlığın cezası,
-Cennet yolundan sapmak,
-Cehennemde bir vadidir, öyle ki diğer vadiler ondan Allaha sığınır” şeklinde açıklamalar yapılmıştır.
60- إِلَّا مَن تَابَ وَآمَنَ وَعَمِلَ صَالِحًا “Fakat tevbe edip iman eden ve salih amel işleyen bunun dışındadır.”Ayetin bu kısmının tevbe ve imandan bahsetmesi, üstteki ayetin kâfirler hakkında olduğuna delâlet eder.
فَأُوْلَئِكَ يَدْخُلُونَ الْجَنَّةَ “İşte bunlar cennete girecekler.”
وَلَا يُظْلَمُونَ شَيْئًا “Ve hiçbir haksızlığa uğratılmayacaklardır.”
Bunlara, amellerinin karşılığından bir şey noksanlaştırılmaz.
Ayette, onların önceki küfür hâllerinin tevbe sonrasında kendilerine bir zarar vermediğine ve mükâfatlarından bir şey eksiltmediğine bir tenbih vardır.
61- جَنَّاتِ عَدْنٍ الَّتِي وَعَدَ الرَّحْمَنُ عِبَادَهُ بِالْغَيْبِ “Yani, Rahmânın kullarına gıyaben vadettiği Adn cennetlerine.”Cennet onların gözünden uzak veya onlar bu cenneti görmedikleri hâlde Allah onlara vaatte bulundu.Veya onların gayba imanları sebebiyle bu cenneti vaat etti.
إِنَّهُ كَانَ وَعْدُهُ مَأْتِيًّا “Şüphesiz O’nun vaadi mutlaka yerini bulacaktır.”
Şüphesiz, Allahın vaat etmiş olduğu cennete, bu cennet kendisine vaat edilenler geleceklerdir.
Şu mana da verildi: Şüphesiz O’nun vaadi yerini bulacak, gereği yerine getirilecektir.
62- لَا يَسْمَعُونَ فِيهَا لَغْوًا إِلَّا سَلَامًا “Onlar orada boş bir söz işitmezler, ancak “selam” işitirler.”
-Onlar o cennette boş bir söz işitmezler, bütün duydukları ayıptan, noksandan selâmette kalan sözlerdir.
-Veya selâmdan murat meleklerin onlara selâm vermeleri,
-Veya kendi aralarında selamlaşmaları olabilir.
-Veya buradaki istisna muttasıl kabul edilirse “onlar orada selâmdan başka boş söz işitmezler” manasına gelir. Böyle bir ifade,
“Onlarda düşman kuvvetleriyle savaşmaktan dolayı kılıçlarında gedikler açılmasından başka bir ayıp yok” denildiğinde aslında bunun bir ayıp olmaması gibi, cennette de selâmı işitmek elbette boş bir söz değildir.
-Veya bundan murat birbirlerine selâmetle dua etmeleridir. Cennet ehlinin böyle bir duaya ihtiyacı olmaması sebebiyle bu dua görünüşte bir çeşit boş ifade gibi olur. Ancak bu dua, ikram manasını ifade eder.
وَلَهُمْ رِزْقُهُمْ فِيهَا بُكْرَةً وَعَشِيًّا “Orada onların rızkı, sabah akşamdır.”
Ehl-i keyf olanların âdeti üzere onların rızıkları cennette sabah ve akşam verilir. Bu tarz iki öğün, zâhitlik ve yemeğe çokça rağbet göstermek arasında orta bir hâldir.
Denildi ki: Bundan murat rızkın devamı ve bol bol olmasıdır.
63- تِلْكَ الْجَنَّةُ الَّتِي نُورِثُ مِنْ عِبَادِنَا مَن كَانَ تَقِيًّا “Kullarımızdan takva sahibi olanları varis kılacağımız cennet, işte budur.”
Nasıl ki varis olan kişi, mirasına konduğu kimsenin mallarına sahip olur, onun gibi biz de takvalarının bir karşılığı olarak cenneti onlara veririz.
Varislik, bir mülke sahip ve layık olmada en kuvvetli bir lafızdır. Çünkü veraset yoluyla elde edilen mülkün fesih veya geriye almak şeklinde elden çıkması söz konusu değildir. Red veya iskat suretiyle de ibtal edilemez.
Denildi ki: Müttaki mü’minler, mevcut itibarlarına bir ilave olarak, cehennem ehli şayet itaat etselerdi elde etmiş olacakları meskenlere varis kılınırlar.
64- وَمَا نَتَنَزَّلُ إِلَّا بِأَمْرِ رَبِّكَ “Biz, Rabbinin emri olmadıkça inmeyiz.”Ayet, Hz. Cebrail’in sözünü hikâye eder.Hz. Peygambere Ashab-ı Kehfin ve Zülkarneynin kıssası ve ruh hakkında soru sorulmuş, ne cevap vereceğini bilememişti.
Hz. Peygamber vahyin hemen geleceğini umuyordu. Ama vahiy onbeş gün veya kırk gün gecikti. Hatta müşrikler, “Rabbi O’na veda etti, darıldı” demeye başladılar. Sonra bunları beyan eden ayetler nazil oldu. Hz. Peygamber Cebraile vahiyde gecikmemesini söyleyince, Hz. Cebrail bu ayetle geldi.
Ayet metninde geçen “tenezzül” ifadesi, peyderpey inmek demektir. Bazan da “inmek” manasında kullanılır.
Cebrail (as) bununla şu mesajı vermiştir: Bizim zaman zaman inişimiz, Allahın hikmetinin gereği olarak ancak O’nun emriyledir.
لَهُ مَا بَيْنَ أَيْدِينَا وَمَا خَلْفَنَا وَمَا بَيْنَ ذَلِكَ “Önümüzdeki-ardımızdaki ve bunların arasındakiler hep O’nundur.”Bizim bulunduğumuz mekân ve mahallerden bir yerden başka yere intikalimiz, bazan inip bazan inmeyişimiz ancak O’nun emri ve dilemesiyledir.
وَمَا كَانَ رَبُّكَ نَسِيًّا “Rabbin asla unutmuş değildir.”
Rabbin Seni unutup da terk etmiş değildir. Bizim gelmeyişimiz, bu konuda bize emir gelmemesindendir. Yoksa kâfirlerin zannı üzere Allahın Seni terk etmesi ve Sana veda etmesinden değildir. Bunda Cenab-ı Hakkın gördüğü bir hikmet vardır.
Denildi ki: Ayetin evveli, cennete giren müttakilerin sözüdür. Yani, Biz cennete ancak Allahın emri ve lütfu ile gireriz. O; geçmiş, gelecek ve şimdiki bütün her şeyin Malikidir. Bizim ikram olarak bulduklarımız ve ilerde bize verilecek olanlar hep O’nun lütfundan ve ihsanındandır.Bu manaya göre “Rabbin asla unutmuş değildir” ifadesi, Allahın onların sözlerini teyidi olur. Yani, Senin Rabbin, amel edenlerin amellerini ve onlara bu amellere karşılık vaat ettiklerini unutmuş değildir.
65- رَبُّ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا “O, göklerin, yerin ve bu ikisi arasında olanların Rabbidir.”Ayetin bu kısmı, Allah için unutma diye bir şey olmayacağının açıklamasıdır.
فَاعْبُدْهُ “O halde, O’na ibadet et.”
وَاصْطَبِرْ لِعِبَادَتِهِ “Ve O’na ibadet etmekte sabırlı ol.”Hitap, Hz. Peygamberedir. Yani, Seni unutmasının veya amel edenlerin amellerini unutmasının Rabbine asla uygun olmadığını bildiğinde O’na ibadete koyul ve ibadet hususunda sabırlı ol. Vahyin gecikmesinden ve kâfirlerin alay etmelerinden müşevveşiyet gösterme.
هَلْ تَعْلَمُ لَهُ سَمِيًّا “Sen Onun ismini taşıyan başka birini bilir misin?”
Sen hiç ilah olarak isimlendirilmeye layık O’na denk birini bilir misin?
Veya “Allah” ismiyle bir başkasını bilir misin?
Müşrikler puta “ilah” diyorlar, ama asla “Allah” demiyorlardı. Bu da Allahu Teâlânın Ehadiyetinin (bir oluşunun) açık olmasındandır. Onun zâtı, hiçbir iltibas ve tartışmaya yol açmayacak şekilde kendisinin misli bulunmasından yücedir.Ayetin bu kısmı, üstteki ibadet emrini takviye eder. Yani, O’nun misli olmadığı ve O’ndan başkasının ibadete layık olmadığı anlaşıldığına göre, elbette O’nun emrine teslim olmak, emredilen ibadeti yapmak ve ibadetin zorluklarına sabretmek gerekir.
[1> Rasûl ve nebi arasında şöyle bir fark nazara verilir: Rasûl, müstakil şeriat sahibi olana, nebi de önceki şeriat sahibi bir peygambere tâbi olana denilir. Bu açıdan bakıldığında her rasûl nebidir, ama her nebi rasûl değildir.
[2>Hz. İsa, babasız yaratıldığı için ancak anne cihetiyle İsrail soyundandır. Demek ki, anne cihetiyle de bir nesle mensubiyet olmaktadır. Nitekim peygamber efendimizin nesli kızı Hz. Fatıma yoluyla devam etmiştir.
66- وَيَقُولُ الْإِنسَانُ أَئِذَا مَا مِتُّ لَسَوْفَ أُخْرَجُ حَيًّا “Ve insan şöyle der: Öldüğüm zaman, gerçekten diri olarak mı çıkarılacağım?”
Burada “insan” sözünden murat insan cinsidir. Çünkü böyle bir söz, her ne kadar hepsi böyle demese de, bütün insanlık âleminde duyulabilmektedir. Bu, katil içlerinden biri iken şöyle denilmesine benzer: “Falan oğulları falanı öldürdü.”
Veya “insan” sözünden murat, onlardan bilinen bazıları, yani kâfirlerdir.
Veya bundan murat Übey Bin Haleftir. Çünkü o, eline çürümüş bir kemik alıp ufalamış ve “Muhammed, bizler öldükten sonra diriltileceğimizi iddia ediyor” demişti.
“Diri olarak mı çıkarılacağım?”
“Ben öldüğümde topraktan veya ölüm halinden diri olarak mı çıkarılacağım?”
Bunu soru şeklinde ifade etmesinden murat, öğrenmek değil, ölümden sonraki hayatı inkâr etmektir.
67- أَوَلَا يَذْكُرُ الْإِنسَانُ أَنَّا خَلَقْنَاهُ مِن قَبْلُ وَلَمْ يَكُ شَيْئًا “O insan, daha önce hiçbir şey değilken kendisini yoktan var ettiğimizi hatırlamaz mı?”
Şayet tezekkür ve teemmülde bulunsa, böyle bir şey demezdi. Çünkü, yoktan yaratmak; dağıldıktan sonra maddeleri bir araya getirmekten ve o maddelerde bulunan arazların (özelliklerin) bir mislini meydana getirmekten daha hayret verici bir durumdur.
فَوَرَبِّكَ لَنَحْشُرَنَّهُمْ وَالشَّيَاطِينَ “Rabbine yemin ederim ki, elbette ve elbette biz onları şeytanlar ile birlikte haşredeceğiz.”Cenab-ı Hak, “Rabbine yemin ederim ki” diyerek kendi ismini Peygamberine izafetle zikretti ve haşrin gerçek olduğuna kasem etti.
“Rabbine yemin ederim” denilmesinde Allah Rasûlünün şanını yüceltmek vardır.
“Şeytanlar” “Şeytanlar” ifadesi evveline atıfla “şeytanları da haşredeceğiz” şeklinde anlaşılabilir. Veya “biz onları şeytanlarla beraber haşredeceğiz” manasını da ifade edebilir. Nitekim bazı rivayetlerde kâfirlerin beraber yaşadıkları şeytanlarla birlikte haşredileceği, her birinin kendisini saptıran şeytanla aynı zincire bağlı bir şekilde mahşer meydanına getirileceği anlatılmıştır.
İşte bu her ne kadar onlara mahsus ise de, bütün insan nevine nisbet edildi. Çünkü insanlar haşredildiklerinde, içlerindeki kâfirler şeytanlarla beraber getirilecekleri için, hepsi onlarla beraber haşredilmiş gibi olur.
ثُمَّ لَنُحْضِرَنَّهُمْ حَوْلَ جَهَنَّمَ جِثِيًّا “Sonra onları muhakkak cehennemin çevresinde diz üstünde çöktüreceğiz.”Böyle yapılması, ebedi saadete nail olan mü’minlerin Allahu Teâlânın onları nelerden kurtardığını görüp neşe ve sürurlarının artması içindir.
Şakî olanlar ise, cennet ehlinin sevaplarının karşılığını almak üzere cennete gittiklerini görecekler ve onların kendileri hakkında “işte hak ettiğiniz cezayı buldunuz” şeklindeki hâllerinden dolayı tamamen öfke ile dolacaklar, kendileri için hazırlanan azapla baş başa kalacaklardır.Bunlar, maruz kaldıkları dehşetli hâlden ayakta durmaya mecalleri kalmayacak, diz üstü çökeceklerdir.Veya diz üstü çökmeleri, sevap ve ceza öncesinde hesaba çekilmek için tutulmalarının bir gereği de olabilir. “O gün her ümmeti diz çökmüş bir halde görürsün.” (Casiye, 28) ayetinin de işaret ettiği gibi, hesaba çekilen kimseler genelde sorgulama mahallerinde diz üstü çöküp beklerler.Şayet burada “insan” ile özellikle kafirler murat ise, kendilerini zelil kılmak için hesap mahallinden cehennem kenarına böyle dizüstü çöktürülerek sevkedilmeleri mümkündür.Veya diz üstü olmaları, maruz kaldıkları şiddetli haller sebebiyle ayakta durmaya mecalleri kalmadığından olabilir.
68- ثُمَّ لَنَنزِعَنَّ مِن كُلِّ شِيعَةٍ أَيُّهُمْ أَشَدُّ عَلَى الرَّحْمَنِ عِتِيًّا “Sonra her zümreden Rahmân’a karşı en ziyade isyankâr hangileri ise, muhakkak ayırıp atacağız.”İçlerinden en asi ve en azgın olanı ayırır, cehenneme atarız.
Ayette “en ziyade isyankâr” ifadesinden öyle anlaşılıyor ki, Cenab-ı Hak isyan eden kimselerden de çoğunu affeder.Şayet ayet sadece kâfirlerle ilgili değerlendirilirse mana şöyle olur: Onların taifeleri içinde en ziyade isyan edenler ayıklanır, böylece sıra ile cehenneme atılırlar.Veya bunlardan her biri, layık olduğu cehennem tabakasına gönderilir.
69- ثُمَّ لَنَحْنُ أَعْلَمُ بِالَّذِينَ هُمْ أَوْلَى بِهَا صِلِيًّا “Sonra o cehenneme atılmaya en layık olanların kimler olduğunu elbette biz en iyi biliriz.”
Bundan murat, küfür fırkalarının reisleri olabilir. Çünkü bunlar kendi dalaletleri ile beraber başkalarının da yoldan çıkmalarına sebebiyet verdiklerinden dolayı, azapları kat kat olacaktır.
70- وَإِن مِّنكُمْ إِلَّا وَارِدُهَا “İçinizden hiçbiri yoktur ki mutlaka oraya varacak olmasın.”
Mü’minler cehennemi görüp geçecekler, ateş onlara bir zarar vermeyecek, diğerleri ise o cehenneme yuvarlanacaklardır.
Hz. Cabirin rivayet ettiğine göre, Rasûlullaha bundan soruldu. O da şöyle buyurdu: “Cennet ehli cennete girdiğinde kendi aralarında şöyle derler: “Rabbimiz bize cehenneme girmeyi vaat etmemiş mi idi?”Onlara şöyle denilir: “Siz o cehenneme ateşi sönük olduğu halde uğradınız.”
Ama, “Şüphesiz kendileri için tarafımızdan güzellik takdir edilenler ise, işte onlar oradan (cehennemden) uzak tutulanlardır.” (Enbiya, 101) ayetinden murat ise, onların cehennem azabından uzak olmalarıdır.Denildi ki: Ayette bahsedilen cehenneme uğramaktan murat, sırattan geçmektir. Çünkü sırat, cehennemin üzerine uzatılmış bir köprüdür.
71- كَانَ عَلَى رَبِّكَ حَتْمًا مَّقْضِيًّا “Bu, Rabbinin katında kesinleşmiş bir hükümdür.”
Cehennem ehlinin cehenneme girmesi, Allahın kendine vacip kıldığı durumlardandır ve bunun gereğini yapmıştır. Böyle olacağını tersine hiç ihtimal kalmayacak şekilde vaat etmiştir.
72- ثُمَّ نُنَجِّي الَّذِينَ اتَّقَوا “Sonra takva ehlini kurtarırız.”Müttaki olanlar ise, cennete sevkedilirler.
وَّنَذَرُ الظَّالِمِينَ فِيهَا جِثِيًّا “Ve zalimleri ise orada dizleri üzere çökmüş olarak bırakırz.”
Ayetin bu kısmı, cehenneme uğramaktan muradın onun etrafında diz üstü bekletilmek olduğuna bir delildir. Mü’minler, o facirlerle beraber diz üstü beklemelerinden sonra onlardan ayrılırlar, facirler ise bulundukları hâl üzere çökmüş vaziyette orada kalırlar.
73- وَإِذَا تُتْلَى عَلَيْهِمْ آيَاتُنَا بَيِّنَاتٍ قَالَ الَّذِينَ كَفَرُوا لِلَّذِينَ آمَنُوا أَيُّ الْفَرِيقَيْنِ خَيْرٌ مَّقَامًا وَأَحْسَنُ نَدِيًّا “Ayetlerimiz kendilerine apaçık okunduğu zaman, o inkâr edenler, iman edenlere dediler ki: Bu iki zümreden hangisi mevki bakımından daha iyi, meclis ve topluluk itibariyle daha güzeldir?”Kur’anın lafızları gayet fasih, manaları ise ya doğrudan veya Hz. Peygamberin beyanıyla netice itibarıyla gayet açıktır. Mu’cize olduğu gün gibi ortada iken, inkâr edenler, iman edenlere “mü’min ve kâfir bu iki fırkadan kimin konumu daha iyi ve meclis olarak daha güzel” dediler.Yani, onlar apaçık ayetleri işitip muarazasından ve herhangi bir müdahalede bulunmaktan aciz kaldıklarında, kendileri için söz konusu olan dünya hazlarıyla iftihar ettiler ve dünyada nasiplerinin fazla olmasıyla, kendilerinin Allah katında üstün olduğuna ve hallerinin güzelliğine delil getirdiler.
Şüphesiz onların bu değerlendirmesi,
-Duruma noksan nazarla bakmalarından,
-Ve dünya hayatının zadece zâhirini bilmelerinden kaynaklanmaktaydı.
Cenab-ı Hak şöyle diyerek onların hem fikirlerini ibtal, hem de kendilerini tehdit etti:
74- وَكَمْ أَهْلَكْنَا قَبْلَهُم مِّن قَرْنٍ هُمْ أَحْسَنُ أَثَاثًا وَرِئْيًا “Hâlbuki biz, kendilerinden evvel, mal ve gösterişçe daha güzel nice nesilleri helak etmişizdir.”
Sonra da onlara verilen bu nimetlerin ikram değil istidraç olduğunu, üstün olma veya noksan olmada ölçünün ahiretteki duruma göre değerlendirilmesi gerektiğini şöyle beyan etti:
75- قُلْ مَن كَانَ فِي الضَّلَالَةِ فَلْيَمْدُدْ لَهُ الرَّحْمَنُ مَدًّا “De ki: Kim dalalette ise, Rahmân ona çokça nimet - mühlet versin.”
Ey peygamber, Sen bunlara de ki: Dalalette olan kimseye Rahmân uzun bir ömür, bol nimetler versin.
Cenab-ı Hakkın dalalette olanlara mühlet vermesi
-Bir istidraçtır.
-“Biz, onlara ancak günahları artsın diye mühlet veriyoruz.” (Âl-i İmran, 178) ve “(Onlara denir): “Size düşünecek olanın düşüneceği kadar bir ömür vermedik mi? Hem size uyarıcı da gelmişti.” (Fatır, 37) ayetlerinde nazara verildiği gibi, onların mazeretlerini ortadan kaldırmaktır.
حَتَّى إِذَا رَأَوْا مَا يُوعَدُونَ إِمَّا الْعَذَابَ وَإِمَّا السَّاعَةَ فَسَيَعْلَمُونَ مَنْ هُوَ شَرٌّ مَّكَانًا وَأَضْعَفُ جُندًا “Nihayet kendilerine vaad edilen azabı yahut kıyamet gününü gördükleri vakit, artık kimin mevkii daha fena ve yardımcıları daha zayıfmış bilecekler.”
“Nihayet kendilerine vaad edilen azabı yahut kıyamet gününü gördükleri vakit”
Ayetin bu kısmı, bir öncesine bağlı olarak “Rahmân, o dalalette olanlara kendilerine vaad edilen azap veya kıyamet gelinceye kadar müddet versin” anlamındadır.
Veya daha evveliyle alakalı olarak “O kâfirler, kendilerine vaat edileni görünceye kadar “hangimiz makamca daha hayırlı…” demeye devam ettiler” manasını ifade edebilir.
Ayetin “azabı yahut kıyamet gününü” kısmı, onlara vaat edileni tafsildir. Yani,
-Onlar ya dünyada azap görecekler,
-Ya da kıyamet günü azap göreceklerdir.
Dünyada azap görmeleri, Müslümanların dünyada onlara galip gelip, öldürerek veya esir ederek cezalandırmalarıdır.
Kıyamet günündeki azapları ise, maruz kalacakları zillet ve şiddetli cezadır.
İşte o zaman iki fırkadan hangisinin kötü konumda olduğunu bilecekler. Durumun, kendi tasavvurlarının aksi olduğunu, kendilerine verilen nimetlerin bir mahrumiyete ve azaba dönüştüğünü gözleriyle görecekler.
“Kimin mevkii daha fena ve yardımcıları daha zayıfmış bilecekler”
Burası, üstte geçen “Bu iki zümreden hangisi mevki bakımından daha iyi, meclis ve topluluk itibariyle daha güzeldir?” (Meryem, 75) ifadesine mukabildir. Meclisçe daha güzel olan kimsenin bulunduğu yerdekavmin önde gelenleri, göz dolduran kimseleri bulunur. O meclis debdebeli ve şaşaalı olur.[1>
76- وَيَزِيدُ اللَّهُ الَّذِينَ اهْتَدَوْا هُدًى “Allah, hidayeti kabul edenlerin hidayetini artırır.”
Cenab-ı Hak, şu dünya hayatında kâfire imkân ve mühlet vermesinin bir lütuf olmadığını beyan edince, mü’minin dünyadan nasibinin az olmasının da bir noksanlık olmadığını anlattı. Allah ona dünyadaki geçici lezzetlere bedel daha hayırlı olan hidayet nimetini vermiştir.
Ayetin bu kısmı “De ki: Kim dalalette ise, Rahmân ona çokça nimet - mühlet versin” (Meryem, 75) ayetine atfedilmesi de mümkündür. Sanki şöyle denildi: “Dalalette olanın dalaletini artırsın, ona mukabil durumda olanın da hidayetini artırsın.”
وَالْبَاقِيَاتُ الصَّالِحَاتُ خَيْرٌ عِندَ رَبِّكَ ثَوَابًا وَخَيْرٌ مَّرَدًّا “Bakiyat-ı salihat, Rabbinin katında sevap bakımından da daha hayırlıdır, sonuç bakımından da daha hayırlıdır.”Bakiyat-ı salihat, daima insana fayda veren tâatlerdir. Buna, beş vakit namazda söylenenler, ayrıca “Subhanallah, elhamdülillah, la ilahe illallah ve Allahu Ekber” de dâhildir.
İşte, daimî fayda verecek bu salih şeyler, kâfirlere verilen ve kendisiyle iftihar ettikleri noksan-fâni nimetlerden elbette daha hayırlıdır. Çünkü mü’minlere verilenlerin neticesi daimî nimetler iken, onlara verilenlerin neticesi daimî pişmanlık ve azaptır.
“Sonuç bakımından da daha hayırlıdır.”
Ayetin bu kısmı, mü’minlere verilenin akıbetine işaret eder.
Ayette geçen “daha hayırlı” ifadesi,
-Ya “hayırlı” anlamındadır.
-Veya “yaz kıştan daha sıcaktır” tarzında bir ifadedir.[2>
77- أَفَرَأَيْتَ الَّذِي كَفَرَ بِآيَاتِنَا وَقَالَ لَأُوتَيَنَّ مَالًا وَوَلَدًا “Şimdi, âyetlerimizi inkâr eden ve “Elbette bana mal ve evlat verilecektir” diyeni gördün mü?”
Sebeb-i Nüzûl
Ayet, As Bin Vail hakkında indi. Habbab’ın ondan alacağı vardı, bunu istedi. As, “Muhammedi inkâr etmedikçe vermem” dedi. Habbab ise şu mukabelede bulundu: “Vallahi hayır! Ben Muhammedi ne hayatta, ne ölümde, ne de sen diriltildiğinde inkâr ederim!”
As dedi: “Ben diriltildiğimde bana gelirsin. Benim orada da malım, evlâdım olur, orda sana veririm.”
“Gördün mü” üslûbu şu manaya işarettir: “Onlara, bu kimselerin durumundan sonra şu kâfirin kıssasını da haber ver.”
78- أَاطَّلَعَ الْغَيْبَ “Gayba muttali mi oldu?”O kâfirin azamet ve şanı sadece Vahid u Kahhar olan Allahın bileceği gayba kadar uzandı mı ki, ahirette de kendisine mal ve evlât verileceğini söylüyor?
أَمِ اتَّخَذَ عِندَ الرَّحْمَنِ عَهْدًا “Yoksa Rahmânın nezdinde bir ahit mi aldı?”
Veya gayb âleminden bu konuda bir ahit mi aldı? Çünkü ahiretteki durumunu bilmek, ancak bu iki yoldan biriyle olur.
Denildi ki: Ahitten murat, kelime-i şehadet ve salih ameldir. Çünkü Allahu Teâlânın bu ikisine yapmış olduğu vaat, ahit vermek gibidir.[3>
79- كَلَّا “Hayır, asla.”
Hayır, iş onun dediği gibi değil.
Bunda, onun kendisi hakkında yaptığı tasavvurda hatalı olmasına bir tenbih vardır.
سَنَكْتُبُ مَا يَقُولُ “Biz onun söylediklerini yazacağız.”
Biz ona, bu sözünü yazdığımızı göstereceğiz.
Veya, düşmanın suçunu yazıp onun aleyhinde muhafaza edenin, ondan bunun hesabını sorması gibi, biz de böyle diyen bu kimseden intikam alacağız. Çünkü yazmak “İnsan hiçbir söz söylemez ki onun yanında (yaptıklarını) gözetleyen (ve kaydeden) hazır bir melek bulunmasın.” (Kaf, 18) ayetinin de delaletiyle her söylenen söz için zaten sabit bir durumdur.
وَنَمُدُّ لَهُ مِنَ الْعَذَابِ مَدًّا “Ve azabını uzattıkça uzatacağız.”Layık olduğu azabı kendisine ulaştıracağız.Veya;
-Yüce Allahı inkarı,
-O’na iftirası,
-O’nunla istihza etmesi sebebiyle azabını artıracağız, kat kat yapacağız.
Cenab- Hak bundan dolayı o kimseye olan şiddetli gadabına delalet etmek üzere “medden” kelimesini masdar olarak getirdi, azabın şiddetini te’kidde bulundu.
80- وَنَرِثُهُ مَا يَقُولُ “Ve söylediklerine varis olacağız.”Demiş olduğu mal ve evlada biz varis olacağız.
وَيَأْتِينَا فَرْدًا “Ve o, tek başına bize gelecektir.”
Değil orada ilave olarak kendisine mal ve evlat verilmesi, kıyamet günü bize tek başına gelecek, dünyada iken yanında bulunan mal ve evlat olmayacak.
8ّ1- وَاتَّخَذُوا مِن دُونِ اللَّهِ آلِهَةً لِّيَكُونُوا لَهُمْ عِزًّا “Onlar, kendilerine izzet kazandırsın diye, Allah’dan başka ilâhlar edindiler.”Kendilerini Allaha ulaştırsın ve O’nun nezdinde şefaatçi olsunlar diye O’nun madununda ilâhlar edindiler.
82- كَلَّا “Hayır!”Hayır, asla. Bu ifade, onların bu şekilde izzet aramalarını inkâr etmektedir.
سَيَكْفُرُونَ بِعِبَادَتِهِمْ “(O batıl mabutlar) onların ibadetlerini inkâr edecekler.”
“O zaman, kendilerine uyulanlar kendilerine uyanlardan uzaklaşırlar.” (Bakara, 66) ayetinde dikkat çekildiği gibi, bu batıl mabutlar onların ibadetlerini inkâr edecek ve “siz bize ibadet etmediniz” diyeceklerdir.
Veya şöyle de mana verilebilir:Kâfirler o kötü akıbeti görünce, “Sonra onların fitnesi, ancak şöyle demek olacak: Vallahi ey Rabbimiz, biz müşriklerden değildik.”
(En’am, 23) ayetinde nazara verildiği üzere, bunlara ibadet ettiklerini inkâr edecekler.
وَيَكُونُونَ عَلَيْهِمْ ضِدًّا “Ve aleyhlerine dönüp zıd olacaklar.”
Buna da şu manalar verilebilir:
-Müşrikler, o batıl mabutlara izzet bulmak için ibadet etmişlerdi, ama tam zıddı olacak, bu ibadetleri yüzünden zelil olacaklar.
-Veya o batıl mabutlar bunların ateşlerinin tutuşturulacağı maddeler olacak, böylece azaplarına yardım edecekler.
-Veya o kafirler, daha evvel o batıl mabutlara ibadet ederken, ahirette zıddı olacak, inkâr edecekler. Bu mana verildiğinde, ayetteki “zıd” kelimesinin çoğul değil de müfret gelmesi, her ne kadar batıl mabutlar fazla da olsa, hepsi aynı neticeyi vermesindendir. Böyle olunca tek şey gibi olur.[4>
[1> Ama diğer âleme gidildiğinde bu şaşaanın ve topluluğun bir işe yaramadığı görülür.
[2>Yani, elbette mü’minlere verilenler diğerlerine verilenlere nisbetle kıyasa girmeyecek kadar hem sevap, hem de netice itibarıyla hayırlıdır.
[3>Çünkü kelime-i şehadeti söylemek ve salih amel işlemek, ahirette kurtuluş vesilesidir.
[4> Ateşe atılan maddelerin çok farklı da olsa, yanmada müşterek olmaları gibi.
83- أَلَمْ تَرَ أَنَّا أَرْسَلْنَا الشَّيَاطِينَ عَلَى الْكَافِرِينَ “Görmedin mi? Biz şeytanları o kâfirler üzerine gönderdik.”Şeytanların gönderilmesi
-Musallat olmak,
-Veya yoldaş olmaları içindir.
تَؤُزُّهُمْ أَزًّا “Onları kışkırtıp duruyorlar.”
Bu şeytanlar, onları teşviklerle, şehevî şeyleri sevdirerek günahlara kışkırtırlar,
Ayetten murat, geçmiş ayetlerin ortaya koyduğu üzere, hak bu kadar açık iken,
-Kâfirlerin sözleri,
-Azgınlıkta çok ileri gitmeleri,
-Küfürde ısrarları karşısında Hz. Peygamberi hayrete sevk etmektir.
84- فَلَا تَعْجَلْ عَلَيْهِمْ “Öyleyse onlar hakkında acele etme.”
Onların helak olması için acele etme. “Bir an önce helâk olsunlar da ben de, mü’minler de bunların şerlerinden kurtulalım, arz bunların fesadından temizlensin” deme.
إِنَّمَا نَعُدُّ لَهُمْ عَدًّا “Biz onların günlerini sayıyoruz.”
Yani, “Aceleye lüzum yok. Zira onlar için sınırlı günler ve sayılı nefesler kalmıştır.”
85- يَوْمَ نَحْشُرُ الْمُتَّقِينَ إِلَى الرَّحْمَنِ وَفْدًا “O gün, takva sahiplerini heyet olarak Rahmân’ın huzuruna toplayacağız.”
Nasıl ki, hükümdarların huzuruna gidenler grup grup alınırlar, ikram ve nimetlere mazhar olurlar. Onun gibi, biz de takva ehli olan mü’minleri, rahmetiyle onları bürüyen Rablerine karşı heyetler halinde sevkedeceğiz.Bu sûrede “Rahmân” kelimesinin sıkça geçmesinde önemli bir sır olsa gerektir. “Rahmân” kelimesinin geçtiği yerlerde Allahın büyük nimetlerinin sayılması ve bu nimetlere karşı şükredenlerle, nankörlük yapanların hallerinin açıklaması vardır.
86- وَنَسُوقُ الْمُجْرِمِينَ إِلَى جَهَنَّمَ وِرْدًا “Suçluları da suya koşan susuz develer gibi cehenneme sevk ederiz.”
Mücrimleri de, hayvanların sevki gibi susuz bir vasiyette cehennem ateşine süreriz.[1>
87- لَا يَمْلِكُونَ الشَّفَاعَةَ إِلَّا مَنِ اتَّخَذَ عِندَ الرَّحْمَنِ عَهْدًا “Rahmânın katında bir ahit (söz) almış olan kimseden başkaları şefaat edemezler.”
Allahın vaat ettiği üzere, iman ve salih amel gibi kendisini asilere şefaate kabiliyetli kılacak ve ehil yapacak niteliklere sahip olanlar dışında, o gün kimse şefaatçi olamaz. Zamir, müttakilere racidir.Veya ayette geçen ahitten murat, “O gün, Rahmân’ın kendisine izin verdiği ve sözünden hoşnud olduğundan başkasının şefaati fayda vermez.” (Taha, 109) da nazara verildiği gibi izindir..
Şöyle denildi: Ayetteki zamir mücrimlere raci de olabilir.
Şefaat edenler, o mücrimlere şefaatçi olmazlar. Ancak bunlardan her kim kendisini şefaat edilmeye ehil kılacak bir hâl taşıyıp bununla Rahmândan bir ahit almış olursa, böyle olanlara şefaat edilecek.
88- وَقَالُوا اتَّخَذَ الرَّحْمَنُ وَلَدًا “Rahmân çocuk edindi” dediler.”
89- لَقَدْ جِئْتُمْ شَيْئًا إِدًّا “Andolsun ki, siz çok çirkin bir şeyle geldiniz.”
Bunlardan önce gıyabî olarak bahsedilip, ardından “siz çok çirkin bir şeyle geldiniz” denilerek bunlara hitap edilmesi, onları daha şiddetli kınamak içindir ve Allaha karşı küstahlıklarını tescildir.
90- تَكَادُ السَّمَاوَاتُ يَتَفَطَّرْنَ مِنْهُ وَتَنشَقُّ الْأَرْضُ وَتَخِرُّ الْجِبَالُ هَدًّا “Neredeyse, söyledikleri sözden gökler çatlayacak, arz yarılacak ve dağlar parçalanıp dağılacak.”
Yani, böyle bir söz, öyle dehşetli ve büyük bir küstahlıktır ki, duyulara hitap eder bir şekilde tasvir edilmek istense, gökler ve yer büyük ecram buna dayanamaz, bunun şiddetinden paramparça olurlar.
Veya şöyle de mana verilebilir: Böyle çirkin bir söz, Allahın gadabını celbeder. Şayet hilim sahibi olmasaydı, bunu söyleyenlere karşı gadabından âlemi harap eder, dağlar gibi unsurları un ufak hâle getirirdi.
91- أَن دَعَوْا لِلرَّحْمَنِ وَلَدًا “O Rahmân’a çocuk isnad ettiler diye...”
92- وَمَا يَنبَغِي لِلرَّحْمَنِ أَن يَتَّخِذَ وَلَدًا “Hâlbuki Rahmân’a çocuk edinmek yaraşmaz.”
Ayette, hükmün Rahmâniyet sıfatına terettüp ettirilerek “Rahmâna bir çocuk edinmek yaraşmaz” denilmesinde şuna dikkat çekilmiştir:
Allahın dışında olan her şey ya nimettir veya kendisine nimet verilendir. Böyle olunca
-Bütün nimetler kendisinden gelen,
-Bu nimetlerin usul ve füru’larının sahibi olan Zat, elbette onların cinsinden değildir. O hâlde, böyle bir Zatın çocuk edinmesi nasıl söz konusu olur?
Sonra bunu açık olarak şöyle bildirdi:
93- إِن كُلُّ مَن فِي السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ إِلَّا آتِي الرَّحْمَنِ عَبْدًا “Göklerde ve yerde bulunan hiçbir kimse yoktur ki Rahmân’ın huzuruna kul olarak çıkmasın.”
Her bir varlık O’nun memlûkudur, ubudiyetle ve boyun eğmek suretiyle O’na sığınır.
94- لَقَدْ أَحْصَاهُمْ “And olsun ki (Allah) onların hepsini kuşatmıştır.”Allahu Teâlâ, bütün varlıkları kuşatmıştır. Hiçbiri O’nun ilim dairesinden ve kudret alanından hariç değildir.
وَعَدَّهُمْ عَدًّا “Ve onları bir bir saymıştır.”
Allah, onların
-Şahıslarını,
-Nefeslerini,
-Fiillerini tek tek saymıştır. Çünkü O’nun nezdinde herşey belli bir mikdar iledir.
95- وَكُلُّهُمْ آتِيهِ يَوْمَ الْقِيَامَةِ فَرْدًا “Kıyamet günü onların herbiri Onun huzuruna tek başına çıkacaktır.”
Onların hepsi kıyamet günü Allahın huzuruna, yanında ona uyacak ve yardım edecek kimse olmadan tek olarak gelir. Böyle olunca, bunların hiçbirinin Allaha çocuk olarak nisbet edilmesi, O’na şerik kılınması söz konusu olamaz.
96- إِنَّ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ سَيَجْعَلُ لَهُمُ الرَّحْمَنُ وُدًّا “İman eden ve salih amel işleyenler var ya, Rahmân onları sevdirecektir.”Allah, iman eden ve salih amel işleyenler için kalplerde sevgi meydana getirecektir. Hz. Peygamberden şöyle rivayet edilir:
“Allah bir kula muhabbet ettiğinde Cebraile der: “Ben falana muhabbet ettim, sen de onu sev.” Böylece Cebrail de ona muhabbet eder. Sonra Cebrail sema ehline nida eder: “Allah falanı seviyor, siz de onu sevin.” Böylece sema ehli de onu sever. Sonra o kimse için yeryüzünde de sevgi bırakılır.”
Ayette, bu sevginin gelecek zaman sığasıyla anlatılması şu cihetlerden olabilir:
-Sûre, Mekkî sûrelerdendir. Mekke döneminde mü’minler kâfirler arasında sevilmiyor, kendilerine buğzediliyordu. Allahu Teâlâ bu ayetle, İslâm kemâle erdiğinde mü’minlerin sevileceğini vaat etti.
-Veya ayette vaat edilen durum kıyamette gerçekleşecektir. Hesap günü mü’minlerin haseneleri herkesin içinde arzedilecek, kalplerinde olan kin ve düşmanlık gibi kötü duygular kendilerinden alınacak, böylece hepsi birbirini sevmiş olacaktır.
97- } فَإِنَّمَا يَسَّرْنَاهُ بِلِسَانِكَ لِتُبَشِّرَ بِهِ الْمُتَّقِينَ وَتُنذِرَ بِهِ قَوْمًا لُّدًّا “Biz onu (Kur’ân’ı) senin dilin üzere kolaylaştırdık ki, müttakileri onunla müjdeleyesin, inat edenleri de uyarasın.”
98- وَكَمْ أَهْلَكْنَا قَبْلَهُم مِّن قَرْنٍ “Hem onlardan önce nice nesilleri helak ettik.”
هَلْ تُحِسُّ مِنْهُم مِّنْ أَحَدٍ أَوْ تَسْمَعُ لَهُمْ رِكْزًا “Onlardan hiçbirini görüyor musun, yahut onların hafif bir sesini işitiyor musun?”
Ayet, kâfirler için bir korkutma ve Hz. Peygamber için de onları uyarma hususunda bir cesaretlendirmedir.
Hz. Peygamberden şöyle nakledilir:
“Meryem sûresini okuyana, Hz. Zekeriya, Hz. Yahya, Hz. Meryem ve Hz. İsayı ve bu sûrede zikredilen peygamberleri yalanlayan ve tasdik edenler ve dünyada Allaha dua eden ve etmeyenler sayısınca haseneler verilir.
[1> Çoban, hayvanları suyun bulunduğu tarafa doğru sürer. Ama ahirette mücrimlerin susuzluktan yanıp tutuştukları hâlde sürülecekleri yer cehennem ateşi olacaktır.
Yazar:
Prof.Dr. Şadi Eren