Admin
Yönetici
- Katılım
- 19 Şub 2025
- Mesajlar
- 180
- Tepkime puanı
- 0
- Puanları
- 16
1- طه “Tâ – Hâ.”
Ta-ha, iki harf ismidir.
Denildi ki: Bunun manası “ey insan!” demektir.
-Ha-mim’de olduğu gibi, yemin manası taşıyabilir.
2- مَا أَنزَلْنَا عَلَيْكَ الْقُرْآنَ لِتَشْقَى “Sana Kur’ân’ı sıkıntıya düşesin diye indirmedik.”
Biz bu Kur’anı, muhatabın olan Kureyş kavminin küfrüne karşı şiddetli üzüntü ile yorulman için indirmedik. Çünkü Sana düşen ancak tebliğ etmendir.
Veya mana şöyle olabilir:
Devamlı riyazet, geceleri yoğun ibadet ve uzun süre namazda ayakta durman gibi hâllerle kendini yorman için indirmedik.
Kur’an, Senin üzülmen için değil, onunla mutlu olman için indirildi.
Sebeb-i Nüzûl
Denildi ki: Ayet, kâfirleri red ve yalanlamak içindir. Çünkü onlar Hz. Peygamberin çokça ibadetini görünce şöyle demişlerdi: “Gerçekten de sen dinimizi terk ettiğin için çokça yoruluyorsun. Kur’an sana yorulman için indirilmiş!”
3- إِلَّا تَذْكِرَةً لِّمَن يَخْشَى “Ancak (Allah’tan) ürperen kimse için bir öğüt olarak (indirdik.)”O Kur’an, kalbinde haşyet ve rikkat olana bir öğüttür, böyle olanlar Kur’andan etkilenirler.
4- تَنزِيلًا مِّمَّنْ خَلَقَ الْأَرْضَ وَالسَّمَاوَاتِ الْعُلَى “O, yeri ve yüce gökleri yaratanın katından indirilmiştir.”
Burada ve sekizinci ayetin sonuna kadar, Kur’anı indiren Zâtın azameti anlatılarak, indirilen Kur’anın büyüklüğü nazara verilmektedir.
Allahu Teâlâ, önce âlemin asılları olan arz ve semavatın yaratılışını nazara verdi. Bunu ifade ederken de, önce arzı söyledi. Çünkü arz muhatabın duyularına daha yakındır ve o yüce semalara nisbetle daha ziyade gözleri önündedir.
Sonra kainatın meydana getirilmesi ve işlerinin tedbiri cihetine işaret etti, arşa müteveccih olup oradan hükümleri ve mukadderatı icra ettiğini, hikmetinin iktizası ve meşietinin taallukuna uygun bir şekilde bir tertip ve miktar üzere o arştan sebepleri indirdiğini anlattı ve şöyle buyurdu:
5- الرَّحْمَنُ عَلَى الْعَرْشِ اسْتَوَى “Rahmân, Arş’a istiva etti.’’[1>
6- لَهُ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الْأَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا وَمَا تَحْتَ الثَّرَى “Göklerdeolanlar, yerdekiler, bu ikisinin arasında ve toprağın altında bulunanlar O’nundur.”
Bütün bunlar, O’nun kudret ve iradesinin kemâline delâlet etmektedir.
Kudret, iradeye tâbidir, irade ise ilimden ayrı düşünülemez. Bundan dolayı, devamında ilminin hem açık hem de gizli şeyleri aynı şekilde kuşattığını nazara verip şöyle buyurdu:
7- وَإِن تَجْهَرْ بِالْقَوْلِ “Sen sözü açığa vursan da, (gizlesen de Allah için birdir.)”
فَإِنَّهُ يَعْلَمُ السِّرَّ وَأَخْفَى “Çünkü O, gizliyi de bilir, ondan daha gizli olanı da.”
Allahı anarken ve dua ederken, sesli olarak yaptığında şunu bil ki: Allahu Teâlânın sesli olarak söylemene ihtiyacı yoktur. Çünkü O, sır olanı hatta ondan daha gizli olanı da bilir.[2>
“Daha gizli olan”, nefsin içinden geçenlerdir.
Sırdan daha gizli olan, nefsin içinden geçenlerdir.
Ayette şu manaya bir tenbih vardır:
Zikir ve duanın emredilmesi ve bu ikisinin cehrî olarak yapılması, Allahı bilgilendirmek için olmayıp nefsi zikirle şekillendirmek, zikrin nefiste kökleşmesini sağlamak, nefsi zikirden başka şeylerle meşguliyetten alıkoymak, gerek hafif sesle, gerekse biraz sesi yükselterek onu terbiye etmek içindir.[3>
Üstteki üç ayette anlatılanlarla, Cenab-ı Hakkın uluhiyetin sıfatlarını cem ettiği ortaya çıkınca, bu sıfatların sadece kendisinde bulunduğunu, bunların muktezasında tek olduğunu beyan ile şöyle dedi:
8- اللَّهُ لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ “Allah O’dur ki, kendisinden başka hiçbir ilâh yoktur.”
لَهُ الْأَسْمَاء الْحُسْنَى “En güzel isimler O’nundur.”
İlahi isimlerin “el-Esmaü’l- Hüsna” yani “en güzel isimler” olması, en şerefli ve en efdal manalara delâlet etmelerindendir.[4>
9- وَهَلْ أَتَاكَ حَدِيثُ مُوسَى “Musa’nın haberi sana geldi mi?”
Burada Hz. Musa’nın kıssasına geçilmesinde, Hz. Peygamberin,
-Nübüvvetin meşakkatlerini yüklenmek,
-Risaleti tebliğ etmek,
-Karşılaşılan zor ve çetin durumlara sabretmekte, Hz. Musayı örnek almasını sağlamak vardır.
Taha sûresi, ilk nazil olan sûrelerdendir.
10- إِذْ رَأَى نَارًا “Hani o bir ateş görmüştü.”
Denildiğine göre, Hz. Musa (as), annesinin yanına gitmek için Hz. Şuayb’tan izin istedi, ailesiyle beraber yola koyuldu. Kendisinde Tur Dağı olan Tuva Vadisine eriştiğinde karlı ve soğuk bir gece vakti bir oğlu dünya ya geldi. O gece, Cum’a gecesiydi. Yolu kaybetmiş, hayvanları kendisinden ayrı kalmıştı. Derken Tur canibinden bir ateş gördü.
فَقَالَ لِأَهْلِهِ امْكُثُوا “Ehline dedi: Yerinizde durun.”
Ailesine “Siz burada kalın” dedi.
إِنِّي آنَسْتُ نَارًا “Ben gerçekten bir ateş fark ettim.”
Ayette ateşi görmek ünsiyet kökünden gelen bir kelimeyle ifade edilmiştir.[5>
لَّعَلِّي آتِيكُم مِّنْهَا بِقَبَسٍ “Ola ki ondan size bir kor getiririm.”
أَوْ أَجِدُ عَلَى النَّارِ هُدًى “Yahut ateşin yanında bir yol gösterici bulurum.”
Beni yola sevk edecek veya beni dinin kapılarına götürecek bir rehber bulurum. Çünkü iyilerin fikirleri, karşılarına çıkan her durumda dinin kapılarına doğru meyillidir.
O ateşten bir parça getirmek veya orada bir rehber bulmak tam bir kَesinlik arz etmediğinden, Hz. Musa bunu ümit ifade eden لَعَلّ “lealle” ile söyledi. Çünkü kendisi tahkik ehli idi. Ailesini de tahkike alıştırmak için böyle bir üslûbla söyledi.
11- فَلَمَّا أَتَاهَا نُودِي يَا مُوسَى “Ateşe vardığı zaman kendisine şöyle nida edildi: Ey Musa!”
12- إِنِّي أَنَا رَبُّكَ “Ben şüphesiz senin Rabbinim.”
O ateşe vardığında yemyeşil bir ağaçta yanan parlak bir ateş gördü. (Nâr-ı beyza)
Denildi ki: Kendisine nida edildiğinde “konuşan kim?” dedi. Cenab-ı Hak, “benim, Rabbin” buyurdu. Bunun üzerine şeytan “belki de Sen şu anda şeytanın kelâmını duyuyorsun” şeklinde vesvese verdi. Hz. Musa “hayır, şeytanın kelâmı olamaz, çünkü ben bu sesi her taraftan ve bütün azalarımla işitiyorum” dedi.
Bu, Hz. Musanın Rabbinin kelâmını ruhanî bir şekilde aldığına bir işarettir. Sonra bu kelâm bedenine temessül ile hiss-i müştereke intikal etti. Bir uzuv ve cihetle kayıtlı olmaksızın bu kelâma muhatap oldu.
فَاخْلَعْ نَعْلَيْكَ “Hemen ayakkabılarını çıkar.”
Cenab-ı Hakkın böyle emretmesi, yalın ayak olmanın tevazu ve edep sayılmasındandır. Bunun içindir ki, seleften pek çok zât, tavafı çıplak ayakla yapmışlardır.
Denildi ki: Ayakkabısında necaset vardı, tabaklanmamış eşek derisinden yapılmıştı.
Denildi ki: Bundan murat “kalbini çoluk-çocuk ve maldan boşalt.”
إِنَّكَ بِالْوَادِ الْمُقَدَّسِ طُوًى “Çünkü sen mukaddes vadi Tuvâ’dasın.”
Emrin illetini belirtir.[6>
13- وَأَنَا اخْتَرْتُكَ “Ben seni seçtim.”
Seni nübüvvet için seçtim.
فَاسْتَمِعْ لِمَا يُوحَى “Şimdi vahyolunacak şeyleri dinle.”
14- إِنَّنِي أَنَا اللَّهُ لَا إِلَهَ إِلَّا أَنَا “Şüphesiz ben Allah’ım, benden başka hiçbir ilâh yoktur.”
فَاعْبُدْنِي “Onun için bana ibadet et.”
Ayette, Hz. Musaya vahyedileceklerin başlıca iki esasa dayalı olduğuna işaret vardır. Bunlar da:
-İlmin müntehası olan tevhid.
-Amelin kemâli olan ibadet.
وَأَقِمِ الصَّلَاةَ لِذِكْرِي “Ve beni zikir için namaz kıl.”
Ayette, önemine binaen namaz müstakil olarak emredilmiş, namazın Allahı hatırlamak için olduğuna da dikkat çekilmiştir.
Zikir,
-Mabudu hatırlamak,
-Kalp ve dili, O’nu anmakla meşgul etmektir.
Denildi ki: “Beni zikir için namaz kıl” denilmesi, Cenab-ı Hakkın namazı semavî kitaplarda söylemesi ve onunla emretmesi yönündendir.
Veya bundan murat şu olabilir:
-“Namazı, Seni zikretmem için kıl.”
-Veya “Hassaten beni zikir için kıl, onunla riyakârlık yapma! “Onu, benden başkasını zikirle şaibeli hâle getirme!”
-Veya bundan murat namaz vakitleri olabilir. Bu vakitler, Cenab-ı Hakkın anıldığı vakitlerdir.
Hz. Peygamber şöyle buyurur: “Kim namaz kılmadan uyursa veya namazı kılmayı unutursa, hatırladığında kazasını yapsın. Çünkü Cenab-ı Hak şöyle buyuruyor: “Beni zikir için namaz kıl.”
إِنَّ السَّاعَةَ ءاَتِيَةٌ “Şüphesiz kıyamet gelecektir.”
15- أَكَادُ أُخْفِيهَا لِتُجْزَى كُلُّ نَفْسٍ بِمَا تَسْعَى “Onun vaktini gizli tutuyorum ki, herkes yaptığının karşılığını görsün.”
-Onun vaktini gizlemeyi murat ediyorum.
-Gizleyip de neredeyse “o gelecek” dememeyi diliyorum. Onun gelmesinde mazeretleri kesme ve lütuf gibi özellikler olmasaydı, ondan haber vermezdim.
-Veya mana şöyledir: “Neredeyse onu izhar edeceğim.”
16- فَلاَ يَصُدَّنَّكَ عَنْهَا مَنْ لاَ يُؤْمِنُ بِهَا وَاتَّبَعَ هَوَاهُ فَتَرْدَى “Sakın ona inanmayıp, kendi hevâsına uyan kimse seni ondan alıkoymasın; yoksa helak olursun.”
“Seni ondan alıkaymasın”
Kıyameti tasdikten veya namazdan sakın Seni alıkoymasın
Ayetin üslûbunda şunlara işaret vardır:
-Hz. Musanın selim fıtratı kendi hâline bırakıldığında hakkı seçer, ondan yüz çevirmez.
-Keza, kişinin dininde sağlam-köklü olması gerekir. Çünkü kâfirin insanı saptırması, ancak o kimsenin dinde zayıf olmasından kaynaklanır.[7>
Hevâya uymak; nefsini, duyulara hitap eden düşük lezzetlere meylettirip, böylece nazarın ulvi lezzetlerden uzak kalmasıdır.
17- وَمَا تِلْكَ بِيَمِينِكَ يَا مُوسَى “Ey Musa! Sağ elindeki nedir?”
Cenab-ı Hakkın “elindeki nedir?” şeklinde soru sorması, elindeki asada, Ona çok harikalar göstereceğine dikkatini çekmek içindir.
“Ey Musa” şeklinde ismen de hitabı, O’nun ünsiyet etmesini sağlamak ve tenbihte bulunmak için bir tekrardır.
18- قَالَ هِيَ عَصَايَ “Dedi: O benim asâmdır.”
أَتَوَكَّأُ عَلَيْهَا “Ona dayanırım.”
Yorulduğumda veya sürünün başında durduğumda ona dayanırım.
وَأَهُشُّ بِهَا عَلَى غَنَمِي “Onunla davarlarıma yaprak silkerim.”
وَلِيَ فِيهَا مَآرِبُ أُخْرَى “Ve onda başka faydalanacağım şeyler de var.”
-Yolda giderken onu omzuna koyup azığını ve bazı edevatını ona asmak.
-İki tarafına iki kap asmak.
-Üzerine elbise geçirip gölgelik yapmak.
-Kuyudan su alırken ip kısa gelse, onunla suya ulaşmak.
-Yırtıcı hayvanlar sürüye saldırdığında onunla karşılık vermek gibi.
Sanki Hz. Musa sualden maksadın asanın hakikatını ve onda gördüğü faydaları anlatmak olduğunu anladı, ama daha sonra asada bu hakikate aykırı şeyler ve harikulâde özellikler gördü. Mesela,
-Gece vakti asanın lamba gibi ışık vermesi,
-Kuyudan su alırken bir kova gibi olması ve kuyu çok derin de olsa uzaması,
-Bir düşman görüldüğünde Hz. Musanın yerine döğüşmesi,
-Sapladığında, vurduğu yerden su çıkması, geri çekildiğinde suyun kesilmesi,
-Hz. Musanın canı bir meyve isteyip asayı yere batırdığında meyve vermesi.
Şüphesiz bunlar apaçık ayetler, karşı durulmaz mu’cizeler olup, Allah bunları o asada Hz. Musa için yaratmıştır, yoksa asanın kendi özellikleri değildir.
Böylece Hz. Musa asanın hakikatini ve faydalarını hem ayrıntılı, hem de özel olarak zikretti. Bununla, sualden anlamış olduğu maksada uygun cevap olarak, kendi asasının da diğer asalar gibi bir takım faydaları bulunduğunu nazara verdi.
19- قَالَ أَلْقِهَا يَا مُوسَى “Dedi: Onu yere bırak Ey Musa!.”
20- فَأَلْقَاهَا “Musa da onu bıraktı.”
فَإِذَا هِيَ حَيَّةٌ تَسْعَى “Bir de ne görsün! O bir yılan olmuş, koşuyor.”
Denildi ki: Hz. Musa asayı yere bıraktığında asa, kendi kalınlığında sarı bir yılana dönüştü. Sonra şişti ve büyüdü. Bundan dolayı ayetlerde asanın yılan hâliyle alakalı “cânn, sü’ban” gibi farklı ibareler kullanıldı. Başlangıçtaki hâli için kıvraklığı noktasında “cânn” denildi, son hâlindeki büyüklük itibarıyla ise “sü’ban” yani ejderha tabiri kullanıldı. Her iki hâli içine alacak şekilde ise “hayye” yani “yılan” kelimesi tercih edildi.
Denildi ki: Ejderha büyüklüğünde ve cânn kıvraklığında idi. Bundan dolayı ayette “sanki bir cânn” denildi.[8>
Hz. Musa, asasının kıvrak bir yılan hâline gelip taşı-ağacı yuttuğunu görünce korktu ve ondan kaçtı.
21- قَالَ خُذْهَا وَلَا تَخَفْ “Dedi: Al onu, korkma.”
سَنُعِيدُهَا سِيرَتَهَا الْأُولَى “Biz onu yine eski durumuna çevireceğiz.”
Denildi ki: Rabbi böyle söyleyince Hz. Musa’nın nefsi mutmain oldu. Hatta elini yılanın ağzına soktu, çatallı dilinden tuttu.
22- وَاضْمُمْ يَدَكَ إِلَى جَنَاحِكَ تَخْرُجْ بَيْضَاء مِنْ غَيْرِ سُوءٍ آيَةً أُخْرَى “Bir de başka bir mu’cize olmak üzere elini yanına koy ki, hastalık olmaksızın bembeyaz olarak çıksın.”
Ordunun iki cenahı (kanadı) olduğu gibi, insanın yanlarına da “cenah” tabiri kullanılır. Bu kelime, kuşun iki kanadından istiare yoluyla gelmiştir.“Hastalık olmaksızın”
Bu, bir hastalık, çirkin bir şey olmaksızın Hz. Musanın elinin etrafa ışık saçmasıdır.
23- لِنُرِيَكَ مِنْ آيَاتِنَا الْكُبْرَى “Bunları sana en büyük mu’cizelerimizden gösterelim diye yaptık.”
24- اذْهَبْ إِلَى فِرْعَوْنَ “Firavun’a git.”Bu iki mu’cize ile Firavuna git ve Allaha abd olmaya davet et.
إِنَّهُ طَغَى “Çünkü o azdı.” O, isyan etti ve kibirlendi.
25- قَالَ رَبِّ اشْرَحْ لِي صَدْرِي “Dedi: Ya Rabbi! Göğsüme genişlik ver.”
26- وَيَسِّرْ لِي أَمْرِي “İşimi kolaylaştır.”Allahu Teâlâ azametli bir hitap ve büyük bir emirle emredince, Hz. Musa Rabbinden göğsüne inşirah vermesini, kalbini genişletmesini istedi. Ta ki bu görevin ağırlıklarını kaldırabilsin, zorluklarına karşı sabredebilsin, kendisine indirilecek olanları alabilsin.Ayrıca, sebepler meydana getirerek ve manileri kaldırarak işinde kolaylık vermesini istedi.
27- وَاحْلُلْ عُقْدَةً مِّن لِّسَانِي “Dilimden düğümü çöz.”
28- يَفْقَهُوا قَوْلِي “Sözümü iyi anlasınlar.”Tebliğ, ancak beliğ kişiden güzel olur.[9>
Hz. Musa, ağzına kor almıştı, bundan kaynaklanan bir problemi vardı. Şöyle ki: Bir gün çocukluğunda Firavun onu kucağına almış, O da Firavunun sakalını çekmişti. Firavun kızdı ve öldürülmesini emretti. Hanımı Asiye “O bir çocuktur, kor ile yakutu birbirinden ayıramaz” dedi. Bunun üzerine Musanın önüne kor ve yakut getirdiler. Hz. Musa, koru aldı ve onu ağzına koydu. Belki de eline parlaklık verilmesi bunun içindi.
Denildi ki: Hz. Musanın eli yanınca Firavun onun tedavisine çalıştı, ama eli iyileşmedi. Yıllar sonrasında Hz. Musa Firavunu Allaha davet edince Firavun “Hangi Rabbe beni davet ediyorsun?” dedi. Hz. Musa şöyle cevap verdi: “Senin iyileştirmekten aciz kaldığın elimi iyileştiren Allaha davet ediyorum.”Dilindeki düğümün tamamen ortadan kalkıp kalkmaması hususunda ihtilaf edildi. Bazıları “tamamen iyileşti” dediler “Ey Musa! İsteklerin Sana verildi.” (Taha, 36) ayetiyle delil getirdiler. Tamamen iyileşmediğini söyleyenler ise “Kardeşim Hârûn lisanca benden daha fasihtir.” (Kasas, 34) ve “(Firavun dedi
Yoksa ben, nerede ise meramını anlatamayan şu zavallıdan daha hayırlı değil miyim?” (Zuhruf, 52) ayetlerini nazara verdiler. Bunlar, “tamamen iyileşti” diyenlerin delilini de şöyle değerlendirdiler: Hz. Musa, dilindeki düğümün mutlak çözümünü değil, anlatmaya engel olanın açılmasını istedi. Bundan dolayı “ukde” (düğüm) kelimesini elif-lamsız getirdi, dilindeki düğümün çözülme gayesini de “sözümü iyi anlasınlar” şeklinde belirtti.
29- وَاجْعَل لِّي وَزِيرًا مِّنْ أَهْلِ “Ve bana ehlimden bir vezir ver.”
30- هَارُونَ أَخِي “Kardeşim Harun’u.”
Ta ki, beni mükellef kıldığın şeylerde bana yardımcı olsun.
Vezire vezir denilmesi, hükümdarın ağır yükünü yüklendiği içindir. Vezir kelimesi “vizr” kelimesinden gelir. Çünkü hükümdar işlerinde ona müracaat eder ve yardım ister.
31- اشْدُدْ بِهِ أَزْرِي “Onunla sırtımı kuvvetlendir.”
32- وَأَشْرِكْهُ فِي أَمْرِي “Onu işimde bana ortak kıl.”
Çünkü yardımlaşma, rağbetleri heyecana getirir, hayrın çoğalmasına ve artmasına vesile olur.
33- كَيْ نُسَبِّحَكَ كَثِيرًا “Ki Seni çok tesbih edelim.”
34- وَنَذْكُرَكَ كَثِيرًا “Ve Seni çok analım.”
35- إِنَّكَ كُنتَ بِنَا بَصِيرًا “Şüphesiz Sen bizi görmektesin.”
36- قَالَ قَدْ أُوتِيتَ سُؤْلَكَ يَا مُوسَى “Dedi: Ey Musa! İsteklerin Sana verildi.”
[1>Bununla ilgili A’raf, 54. ayetin açıklamasına bakılabilir.
[2> Tasavvufta, bu ayetten hareketle “sır, hafi ve ahfa” kavramları geliştirilmiştir. Bunlar kademeli bir şekilde insan ruhunun derinliklerini ifade eder. Bir ağacın gittikçe toprağın derinliklerine kök salması misali, iman dahi ruhun derinliklerine kök salmalıdır. Keza, insan fiil olarak günahlardan elini çektiği gibi, ruhunun derinliklerinde de günahlara meyilden ve günahları sevmekten uzak kalabilmelidir. Günümüzde bu “şuuraltı” ifadesiyle anlatılmaktadır. İnsanın gerçek kimliği ve kişiliği şuuraltında gizlidir. Davranışlar, o şuuraltından dışarıya birer yansımadır. Bazan kişi gerçek şahsiyetinden çok farklı fiiller yapabilir. Ama Allah onu sahte fiillerine göre değil, gerçek kişiliğine göre değerlendirecektir.
[3>Yani, dua ve zikirde sesi yükseltmek, Allaha bakan yönüyle değil, bize bakan yönüyle değerlendirilmelidir. Çünkü, insan açıktan da söylese, gizliden de yalvarsa Allah zaten işitmektedir. Ama, bazı dua ve zikirleri sesli yapmak, üstte nazara verildiği şekilde pek çok faydaları ihtiva etmektedir.
[4> Cenab-ı Hakkın isimleri, O’nun kemâlâtının ünvanlarıdır. Mesela, “Ğafur ve Rahim” isimlerine bakalım. Affetmek ve merhamet etmek çok güzel iki özelliktir. Böyle ünvanlara sahip olan Zât, elbette bütün kemâlâtın sahibidir.
[5> Bu şartlarda olan biri için en ünsiyetli hâl, bir ateşin farkına varmaktır.
[6>Yani, mukaddes vâdide ayakkabıyla yürünmez. Veya işarî mana ile bakıldığında şu mesajı verir: “Mukaddes vâdiye gelen birinin burada çoluk-çocuk ve mal gibi şeylerle kalbini meşgul etmesi uygun düşmez. Kalbini bunlardan boşalt, tümüyle Hakka yönel.”
[7> Mesela zayıf bir ışık, hafif bir üfürmekle söner. Ama güneş gibi bir ışığı, kimse söndüremez.
[8> Bkz. Neml, 10
[9> Anlatımında problem olan biri, dinin gerçeklerini hakkıyla tebliğ edemez
37- وَلَقَدْ مَنَنَّا عَلَيْكَ مَرَّةً أُخْرَى “Andolsun biz, sana diğer bir defa daha ihsanda bulunmuştuk.”
38- إِذْ أَوْحَيْنَا إِلَى أُمِّكَ مَا يُوحَى “Hani vahyedilmesi gerekenleri annene vahyetmiştik.”
Hz. Musanın annesine gelen vahyin keyfiyeti hakkında farklı yorumlar yapılmıştır. Şöyle ki:
-İlham olabilir.
-Rüyada söylenmiş olabilir.
-Zamanındaki bir peygamberin diliyle haber verilmiş olabilir.
-Veya melek vasıtasıyla olabilir.
Ona gelen vahiy, Hz. Meryeme vahyedilmesi kabilinden olup, nübüvvet vahyi değildir.
39- أَنِ اقْذِفِيهِ فِي التَّابُوتِ “Onu sandığın içine koy.”
فَاقْذِفِيهِ فِي الْيَمِّ “Sonra da denize bırak.”
فَلْيُلْقِهِ الْيَمُّ بِالسَّاحِلِ “Deniz de onu sahile bıraksın.”
“Deniz onu sahile bıraksın” bir emirdir. İlâhî iradenin taalluku sebebiyle, bunun bu şekilde meydana gelmesi, zorunludur. Denize bu şekilde emir verilmesi, onu sanki temyiz sahibi ve emre itaatkâr olarak göstermektedir.
يَأْخُذْهُ عَدُوٌّ لِّي وَعَدُوٌّ لَّهُ “Hem bana düşman, hem ona düşman olan biri Onu alsın.”
“Düşman” ifadesinin tekrarı, onun düşmanlığını göstermede mübalağa içindir.
Veya birincisi mevcut düşmanlığını, ikincisi ise beklenen düşmanlığını gösterir.
Denildi ki: Hz. Musanın annesi sandığa pamuk koydu, Musayı da sandığa yerleştirdi, sandığı örtüp denize bıraktı. Oradan Firavunun bahçesine doğru akan bir akıntı vardı, akıntı O’nu oraya götürdü, bahçe içindeki havuza bıraktı. Firavun oranın başında hanımı Asiye ile birlikte oturmaktaydı. Sandığı görünce adamlarına emretti, sandık açıldı. Baktılar ki sevimli mi sevimli bir çocuk. Cenab-ı Hakkın, ayetin devamında bildirdiği gibi, Onu çok çok sevdi:
وَأَلْقَيْتُ عَلَيْكَ مَحَبَّةً مِّنِّي “Üzerine katımdan bir sevgi bırakmıştım.”
Kalplere sana karşı dayanılmaz bir sevgi ektim. Öyle ki Seni gören Sana muhabbetten kendini alamıyordu. Bunun için Firavun da Seni sevmişti.
وَلِتُصْنَعَ عَلَى عَيْنِي “Sevilesin ve gözetimimizde yetiştirilesin diye.”
Benim murakabem ve nezaretim altında terbiye edilmen, iyi yetişmen için böyle yaptım.
40- إِذْ تَمْشِي أُخْتُكَ فَتَقُولُ هَلْ أَدُلُّكُمْ عَلَى مَن يَكْفُلُهُ “Hani kız kardeşin gidip: “Ona bakacak birini size bildireyim mi? diyordu.”
Bunun sebebi şu idi: Hz. Musa, sütannelerin memesinden emmiyordu. Kız kardeşi, Hz. Musanın durumunu araştırmak için gelmişti. Hz. Musaya sütanne aradıklarını öğrendi. Annesini saraya sütanne olarak teklif etti. Annesi saraya geldiğinde, Hz. Musa ondan emmeye başladı.
فَرَجَعْنَاكَ إِلَى أُمِّكَ كَيْ تَقَرَّ عَيْنُهَا وَلَا تَحْزَنَ “Böylece seni tekrar annene verdik ki, gözü aydın olsun da kederlenmesin.”
“Biz onu sana geri döndüreceğiz.” (Kasas, 7) sözümüze vefa olarak Seni annene döndürdük.
وَقَتَلْتَ نَفْسًا “Hem bir adam öldürdün.”İsrailoğullarından birinin yardım talebi üzerine Kıbtiyi öldürmüştün.
فَنَجَّيْنَاكَ مِنَ الْغَمِّ “Biz Seni gamdan kurtardık.”
Hataen olan bu öldürme sebebiyle Allahın ceza vermesinden ve Firavunun kısas uygulamasından korkuyordun. Biz Seni bağışladık ve Medyene hicret ettirdik, böylece gamdan kurtardık.
وَفَتَنَّاكَ فُتُونًا “Seni çeşitli fitnelerle denedik.”Fitnelerle denemek,
-Çeşitli imtihanlarla denemek,
-Çeşitli belalara mübtela kılmak manalarını ifade eder. Hz. Musa Cenab-ı Hakkın ihsanıyla bunlardan kurtarılmıştır.
Bu ifade,
-Hz. Musanın vatandan hicretini,
-Binlerce dostundan ayrılmasını,
-Yiyecek bir şeyi olmadan ihtiyatlı bir şekilde yaya gitmek zorunda olmasını,
-Sekiz-on yıllığına ücretli olarak Medyende kalmasını ve seferinde karşılaştığı benzeri durumları hülasa etmektedir.
فَلَبِثْتَ سِنِينَ فِي أَهْلِ مَدْيَنَ “Böylece Medyen halkı içinde yıllarca kaldın.”
Onlar içinde sekiz veya on yıl kalmak şeklindeki sözünü tutarak, on yıl kalmıştır. Medyen, Mısıra sekiz konak mesafededir.
ثُمَّ جِئْتَ عَلَى قَدَرٍ يَا مُوسَى “Sonra belli bir kadere geldin ey Musa!.”
Sonra Seni kemâle erdirmesi ve nübüvvetle görevlendirmesi için, tam belirlemiş olduğumuz vakitte geldin.Veya, enbiyaya vahiy geldiği yaşa ulaştın.
Anlatılanların peşinde “ey Musa” ifadesinin tekrarlanması, bunları anlatmaktan gayenin ne olduğuna tenbihte bulunmak içindir.
41- وَاصْطَنَعْتُكَ لِنَفْسِي “Seni kendime seçtim.”“Seni muhabbetim için seçtim.”
Cenab-ı Hak Hz. Musaya yaptığı ikramları bir hükümdarın birini yanına alması ve onu özel görevle görevlendirmesi şeklinde bir üslûbla ifade etmiştir.
42- اذْهَبْ أَنتَ وَأَخُوكَ بِآيَاتِي “Sen ve kardeşin ayetlerimle gidin.”
“Ayetler”den murat, mu’cizelerdir.
وَلَا تَنِيَا فِي ذِكْرِي “Ve beni anmakta gevşeklik etmeyin.”Nerede olursanız olun, Beni anmakta gevşeklik göstermeyin, kusurda bulunmayın.Denildi ki: Zikrimi tebliğde ve bana davette ihmalde bulunmayın.
43- اذْهَبَا إِلَى فِرْعَوْنَ “Firavun’a gidin.”
إِنَّهُ طَغَى “Çünkü o azdı.”
Cenab-ı Hak önceki ayette Hz. Musaya Firavuna gitmesini söylemişti. Burada ise kardeşini de hitaba dahil etti. Dolayısıyla, tekrar yoktur.
Denildi ki: Cenab-ı Hak, Hz. Haruna Hz. Musayı karşılamasını vahyetti.
Denildi ki: Hz. Harun, kardeşinin geleceğini duydu, Onu karşıladı.
44- فَقُولَا لَهُ قَوْلًا “Varın da ona kavl-i leyyinle söyleyin.”“Ona de ki: İster misin temizlenesin?” “Seni Rabbine ileteyim de ondan korkasın.” (Naziat, 18-19) şeklinde yumuşak bir dille anlatın. Çünkü böyle bir üslûb, arzetmek ve meşveret etmek suretinde bir davettir.Yumuşak bir dille anlatmazsanız, ahmaklığı sebebiyle üzerinize saldırabilir.
Denildi ki: Cenab-ı Hakkın Hz. Musaya kavl-i leyyinle tebliği hatırlatması, Firavunun kendisi üzerinde olan terbiye hakkına saygı duyması içindir.
Denildi ki: Hz. Musa ve Hz. Harun, Firavunun hoşuna giden lakaplarla hitap ettiler.
لَّيِّنًا لَّعَلَّهُ يَتَذَكَّرُ أَوْ يَخْشَى “Olur ki öğüt alır, yahut korkar.”
Tebliğde bulunurken, sözlerinizin fayda vereceğini, çalışmanızın boşa gitmeyeceğini ümit ederek anlatın. Çünkü ümit ile anlatan gayretli olur, ama ümidini kesen içinden gelmeyerek zoraki yapar.
Allahu Teâlâ Firavunun iman etmeyeceğini bilmesine rağmen Hz. Musa ve Hz. Harunu Firavuna göndermesi ve tebliğde bulunmaları için tahşidat yapması,
-Delil getirmek,
-Mazeret yolunu kesmek,
-Bu olay meydana gelirken, olaylar içindeki mu’cizeleri ortaya koymak içindir.
Ayette geçen tezekkür ve haşyet arasında şöyle bir fark vardır:
Tezekkür, gerçekten kabul eden kimse içindir.
Haşyet ise, işin gerçeğini kabul etmemesine rağmen tevehhümle “ya öyleyse” şeklinde bakan kimse içindir. Bundan dolayı tezekkür önce söylendi. Yani, “Şayet Firavun nezdinde doğru olduğunuz tahakkuk etmez ve tezekkürde bulunmazsa, hiç olmazsa tevehhüm içinde olur ve korkar.”
45- قَالَا رَبَّنَا إِنَّنَا نَخَافُ أَن يَفْرُطَ عَلَيْنَا أَوْ أَن يَطْغَى “Dediler: Ey Rabbimiz! Onun bizi dinlemeden cezalandırmasından veya taşkınlık yapmasından korkarız.”“Ya Rabbena, davetin tamamlanmasına ve mu’cizeler gösterilmesine fırsat vermeden bizi cezalandırmasından…”Veya “cür’etinden, kalp katılığından ve hüsn-ü edepten mahrumiyetinden dolayı tuğyanını artırıp haddini aşarak Senin hakkında uygunsuz şeyler söylemesinden korkuyoruz” dediler.
46- قَالَ لَا تَخَافَا “Dedi: Korkmayın.”
إِنَّنِي مَعَكُمَا “Çünkü ben sizinle beraberim.”
Ben, hıfz ve yardımımla sizinle beraberim.
أَسْمَعُ وَأَرَى “İşitir ve görürüm.”Sizinle onun arasında geçen her türlü konuşmayı ve olayı işitir ve görürüm. Bütün bu hâllerde, onun şerrini sizden çeviren ve yardımını size ulaştıran şeyler meydana getiririm.Veya şöyle denilebilir: “Ben sizin işiten ve gören koruyucunuzum. Koruyucu, işiten ve gören bir kudret sahibi olduğunda, koruma tam olur.”
47- فَأْتِيَاهُ فَقُولَا “Hemen ona varıp deyin ki:”
إِنَّا رَسُولَا رَبِّكَ “Biz Rabbinin elçileriyiz.”
فَأَرْسِلْ مَعَنَا بَنِي إِسْرَائِيلَ “Artık İsrailoğulları’nı bizimle gönder.”
وَلَا تُعَذِّبْهُمْ “Onlara azab etme.”Onları serbest bırak. Zor işlerde çalıştırarak ve erkek çocuklarını öldürerek onlara işkence yapma.Çünkü İsrailoğulları Kıbtîlerin elinde idi. Kıbtiler onları hizmetçi olarak kullanıyorlar ve zor işlerde çalıştırıyorlardı. Hatta bazı yıllar onların erkek çocuklarını öldürüyorlardı.
Ayette, Firavuna varılıp İsrailoğullarının serbestiyetinin istenmesi mü’minleri kâfirlerden kurtarmanın, kâfirleri davetten daha ehemmiyetli olduğuna bir delildir.
Bunun, davette tedriç için olması da caizdir.
قَدْ جِئْنَاكَ بِآيَةٍ مِّن رَّبِّكَ “Biz sana Rabbinden bir ayet ile geldik.”
Ayet, önceki kelâmın tazammun ettiği risalet davasını takviye etmektedir.
Hz. Musa, asa ve yed-i beyza mu’cizeleriyle gelmişken, ayette “bir ayet” şeklinde ifade edilmesi, bundan muradın mu’cize delili ile davayı isbat etmek olmasındandır, yoksa delilin bir veya çok olmasına işaret etmek değildir. Şu ayetlerde de aynı durum vardır:
“(İsa der ki
Şüphesiz ki ben size Rabbinizden bir âyet getirdim:” (Âl-i İmran, 49)
“(Ey Salih) Eğer doğru söyleyenlerden isen, haydi bize bir ayet getir.” (Şuara, 154)
“Musa dedi: Sana apaçık bir şey getirmiş olsam da mı?” (Şuara, 30)
وَالسَّلَامُ عَلَى مَنِ اتَّبَعَ الْهُدَى “Selam, hüdaya uyanlara olsun.”
Selâmdan murat
-Hidayet üzere olanlara, meleklerin ve cennet görevlilerinin selâmıdır.
-Veya onlara dünya ve ahirette selâmettir.
4ّ8- إِنَّا قَدْ أُوحِيَ إِلَيْنَا أَنَّ الْعَذَابَ عَلَى مَن كَذَّبَ وَتَوَلَّى “Bize kesin olarak vahyolundu ki, azab inkâr edip yüz çevirenleredir.”Burada nazmın değişmesi, azabın hatırlatılması, bunun te’kid edilmesi şundan olabilir: İşin başında yapılan tehdid, daha önemli ve daha faydalı ve realiteye daha uygundur.
49- قَالَ فَمَن رَّبُّكُمَا يَا مُوسَى “Firavun dedi: Sizin Rabbiniz kimdir Ey
Musa?”Hz. Musa ve Harun, Firavunun yanına vardılar, kendilerine emredilenleri söylediler. O zaman Firavun “Sizin Rabbiniz kimdir Ey Musa?” diye sordu.
Hz. Musa ve Haruna gerekli talimat verildikten sonra hemen Firavunun sözüne geçilmesi, hâlin delâletinden dolayı olabilir. Çünkü itaatkâr kimseye bir şey emredildiğinde, şüphesiz o emri yerine getirir.Firavun her ikisine de hitap etmekle beraber, nida ederken Hz. Musayı ismen söylemesi, O’nun asıl ve Hz. Harunun O’nun veziri ve tâbii olmasındandır.
Veya Hz. Musanın anlatımında biraz zorluk ve Hz. Harunda ise fesahat olduğunu bildiğinden, ilzam edebilmek için Hz. Musa ile konuşmayı tercih etti. “(Firavun dedi
Yoksa ben, nerede ise meramını anlatamayan şu zavallıdan daha hayırlı değil miyim?” (Zuhruf, 52) ayeti de buna delâlet eder.
50- قَالَ رَبُّنَا الَّذِي أَعْطَى كُلَّ شَيْءٍ خَلْقَهُ “Musa dedi: Bizim Rabbimiz her şeye hilkatini verdi.”Rabbimiz her bir nev’e, mümkün kemâline uygun suretini verdi.
Veya her birine muhtaç oldukları huy ve duyguları verdi.
Denildi ki: Her canlıya yaratılış ve şekilce o cinsten eşini verdi.
Veya “her mahlûka, ona uygun şeyler verdi.”
ثُمَّ هَدَى “Sonra da yolunu gösterdi.”
Sonra da iradesiyle veya fıtrî bir şekilde kendi kemalî ve bekasına nasıl ulaşacağını, kendisine verilenleri nasıl kullanacağını bildirdi.
Bu, son derece beliğ bir cevaptır. Çünkü kısa olmakla beraber her varlığı içine almakta, onların hâllerini ifade etmektedir.
Bu ifadede,
-Allahu Teâlânın bizzat ğani ve kadir olmasına,
-Her varlığa nimette bulunmasına,
-Allahın dışında ne varsa kendisine muhtaç olduğuna,
-Her varlığa zâtında, sıfatlarında ve fiillerinde in’am edildiğine delâlet vardır.
Bundan dolayı, Firavun bu cevap karşısında şaşırıp kaldı, bu konuda bir şey söylemeye cesaret edemeyip, çareyi konuyu değiştirmekte buldu:
51- قَالَ فَمَا بَالُ الْقُرُونِ الْأُولَى “Dedi: Öyleyse kurun-u ûlânın durumu nedir?”
Yani önceki devirlerde ölenlerin durumu nedir? Saadette mi yoksa şekavette midirler?
52- قَالَ عِلْمُهَا عِندَ رَبِّي فِي كِتَابٍ “(Musa) dedi: Onların ilmi Rabbimin katında bir kitaptadır.”Dedi ki: Bu bir gayptır, ancak Allah bilir. Ben de senin gibi bir kulum. Bana bildirdiği dışında, bu konuda bir şey bilemem.
Kitap’tan murat, bunların levh-i mahfuzda yazılı olmasıdır.
Hz. Musa bunu bir temsil olarak ifade etmiş de olabilir. Yani, nasıl kibir âlim ezberinde olan bir şeyi yazı ile de muhafaza eder, onun gibi önceki devirlerde gelip geçenler de Allahın ilmindedirler. Ayetin devamı bunu teyid eder:
لَّا يَضِلُّ رَبِّي وَلَا يَنسَى “Rabbim yanılmaz ve unutmaz.” Dalâl, bir şeyin yerinde hata edip ona ulaşamamak; nisyan (unutmak) ise o şeyin nerede olduğunun hatıra gelmemesidir. Hem dalal hem de nisyan, bizzat her şeyi bilen Allah hakkında imkânsızdır.
Firavunun sualinin, Allahın kudretinin her şeyi kuşatması ve Allahın her şeyi muhtelif suretleri ve çeşitli özellikleriyle belirlemesi hususunda bir itiraz olması da caizdir. Çünkü bu, O’nun ilminin eşyanın ayrıntılarını ve cüziyatını bilmesini gerektirir. Hâlbuki önceki devirlerde yaşayanlar,
-Hem sayıca pek çok,
-Hem müddet olarak uzun bir süreye dağılmış,
-Hem de birbirinden uzak iken Allahın ilmi onları, onların cüzlerini ve hâllerini nasıl kuşatır?
Verilen cevap ise şunu bildirmektedir: Allahın ilmi bütün bunları kuşatmıştır, bütün bunlar Allah nezdinde sabittir. O yanılmaz ve unutmaz.
53- الَّذِي جَعَلَ لَكُمُ الْأَرْضَ مَهْدًا “O ki arzı sizin için bir döşek yaptı.”
وَسَلَكَ لَكُمْ فِيهَا سُبُلًا “Orada sizin için yollar açtı.”Allah, arzda sizin için dağlar, vadiler, sahralar arasında bir yerden bir yere ulaşmanız için yollar kıldı. Bu yollardan gider, menfaatlerinize ulaşırsınız.
وَأَنزَلَ مِنَ السَّمَاء مَاء “Ve gökten bir su indirdi.”
فَأَخْرَجْنَا بِهِ أَزْوَاجًا مِّن نَّبَاتٍ شَتَّى “Böylece onunla yerden türlü türlü bitkileri çift çift çıkardık.”Ayetin evvelinde Cenab-ı Hakkın icraatlarından gıyabî bir şekilde bahsedilirken devamında “biz şöyle şöyle yaptık” diye konuşma sığasına intikal edilmesi, bunlarda Allahın kudret ve hikmetinin kemaline olan delâletin gayet açık olduğuna bir tenbih ve bütün muhtelif eşyanın O’nun meşietine boyun eğdiğine, O’na itaat ettiğine bir hatırlatma olmasındandır.
Benzeri üslûbları şu ayetlerde de görebiliriz:“Görmedin mi Allah gökten bir su indirdi. Derken biz onunla renkleri başka başka meyveler çıkardık.” (Fatır, 27)“Ve O, gökten size su indirdi. Ardından biz o su ile güzel güzel bahçeler bitirdik.” (Neml, 60)
Bu bitkiler farklı şekiller, özellikler ve menfaatler taşır. Bu menfaatlerin bazısı insanlara, bazısı da hayvanlara yöneliktir.Bundan dolayı şöyle buyurdu:
54- كُلُوا وَارْعَوْا أَنْعَامَكُمْ “Hem siz yiyin, hem de hayvanlarınızı otlatın.”
إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَاتٍ لِّأُوْلِي النُّهَى “Şüphesiz bunda akıl sahipleri için nice ibretler vardır!”
Ayet metnindeki “Ulu’n-nühe”, akıl sahipleri demektir. Çünkü akıl, batıla uymaktan ve çirkin işler yapmaktan nehyeder.
55- مِنْهَا خَلَقْنَاكُمْ “Oradan sizi yarattık.”
Çünkü toprak, hem sizin ilk atanızın aslı, hem de bedenlerinizin ilk maddesidir.
وَفِيهَا نُعِيدُكُمْ “Yine ona döndüreceğiz.”Ölümle ve devamında bedeninizi meydana getiren cüzlerin dağılmasıyla sizi toprağa iade edeceğiz.
وَمِنْهَا نُخْرِجُكُمْ تَارَةً أُخْرَى “Ve de sizi bir kere daha ondan çıkaracağız.”
Toprağa karışmış parçalanmış eczalarınızı önceki suret üzere bir araya getirip, o bedenlere ruhlarınızı geri döndürerek topraktan sizleri çıkaracağız.
56- وَلَقَدْ أَرَيْنَاهُ آيَاتِنَا كُلَّهَا “Andolsun ki, biz Firavun’a ayetlerimizin hepsini gösterdik.”
Biz o Firavuna ayetlerimizi gösterdik veya onların sıhhatini, gerçek olduğunu ona tanıttırdık.
Cenab-ı Hakkın “ayetlerimiz” diye ifade ettiğinden murat, Hz. Musaya has kılınan, bilinen dokuz mu’cizedir. Bu durumda “ayetlerimizin hepsini” ifadesi bu ayet türlerinin veya fertlerinin şümulünü te’kid içindir.Veya Hz. Musa (as) bu mu’cizeleri Firavuna göstermiş, başkasına verilen diğer mu’cizeleri de tek tek saymıştır.
فَكَذَّبَ وَأَبَى “O ise onları yalanladı ve kabulden çekindi.”
O ise, şiddetli inadından dolayı Hz. Musayı yalanladı, taşkınlığından dolayı iman ve tâati kabullenemedi.
77- وَلَقَدْ أَوْحَيْنَا إِلَى مُوسَى أَنْ أَسْرِ بِعِبَادِي “Andolsun ki Musa’ya şöyle vahyettik: Kullarımla geceleyin yola çık.”
فَاضْرِبْ لَهُمْ طَرِيقًا فِي الْبَحْرِ يَبَسًا “Onlara denizde kuru bir yol aç.”
لَّا تَخَافُ دَرَكًا وَلَا تَخْشَى “Yetişilmekten korkmazsın ve endişe de etmezsin.”
78- فَأَتْبَعَهُمْ فِرْعَوْنُ بِجُنُودِهِ “Firavun ordularıyla onları takip etti.”
Hz. Musa, İsrailoğullarıyla gecenin evvelinde yola çıkmıştı. Firavuna bu durum haber verilince, ordusuyla beraber peşlerinden takip etti.
فَغَشِيَهُم مِّنَ الْيَمِّ مَا غَشِيَهُمْ “Derken denizden kendilerini bürüyen birşey bürüyüverdi.”
Zamir, Firavunun ordusuna veya ordusuyla beraber kendisine racidir.
Ayette onları bürüyen şeyin müphem / belirsiz bırakılmasında “bunun künhünü ancak Allah bilir” manasına bir işaret vardır.
79- وَأَضَلَّ فِرْعَوْنُ قَوْمَهُ “Ve Firavun kavmini yoldan çıkardı.”
وَمَا هَدَى “Ve doğru yola götürmedi.”Din hususunda onları yoldan çıkardı, onları doğru yola sevketmedi. Hâlbuki Firavun onlara “Sizi ancak doğru yola sevk ediyorum.” (Mü’min, 29) demişti. Böyle olunca bu ayet, Firavunun o sözüne bakar ve onunla bir tehekkümdür, ince bir alaydır.
Veya şöyle bir mana düşünülebilir:
“Firavun, denizde ordusunu kaybetti ve kurtulamadı.”
80- يَا بَنِي إِسْرَائِيلَ “Ey İsrailoğulları!”
Cenab-ı Hak, İsrailoğullarını denizden kurtarıp Firavunu helâk ettikten sonra, kendilerine şöyle bildirdi.
Veya hitap Hz. Peygamber devrindeki İsrailoğullarına, atalarına yaptığı ikramları hatırlatmak da olabilir:
قَدْ أَنجَيْنَاكُم مِّنْ عَدُوِّكُمْ “Sizi düşmanınızdan kurtardık.”
“Düşman”dan murat, Firavun ve kavmidir.
وَوَاعَدْنَاكُمْ جَانِبَ الطُّورِ الْأَيْمَنَ “Ve Tûr’un sağ yanında sizinle randevulaştık.”
Tur dağının sağ tarafına davet edilmeleri, Hz. Musa’nın burada münacat etmesi ve Tevratın indirilmesi içindi.
Yapılan davet sadece Hz. Musa veya Hz. Musa ile beraber yetmiş kişi için iken hepsine hitap edilmesi, mülabese içindir.[1>
وَنَزَّلْنَا عَلَيْكُمُ الْمَنَّ وَالسَّلْوَى “Üzerinize de kudret helvası ve bıldırcın indirdik.”
81- كُلُوا مِن طَيِّبَاتِ مَا رَزَقْنَاكُمْ “Size verdiğimiz rızıkların tayyiplerinden yiyin.”
Tayyip olan rızıklardan murat, lezzetli ve helâl olanlardır.
وَلَا تَطْغَوْا فِيهِ فَيَحِلَّ عَلَيْكُمْ غَضَبِي “Ve bunda taşkınlık etmeyin, sonra üzerinize gadabım iner.”
Size verdiğimiz rızıklarda
-Şükrünü ihlal ile,
-İsraf ederek,
-Şımarıklık göstererek,
-Ve layık olandan engelleyerek Allahın koyduğu sınırları aşmayın.
وَمَن يَحْلِلْ عَلَيْهِ غَضَبِي فَقَدْ هَوَى “Kimin üzerine de gadabım inerse, muhakkak o mahvolur.”Gadabımın indiği kimse, düşer, helâk olur.
82- وَإِنِّي لَغَفَّارٌ لِّمَن تَابَ وَآمَنَ وَعَمِلَ صَالِحًا ثُمَّ اهْتَدَى “Şüphe yok ki ben, tevbe eden, iman edip salih amel işleyen, sonra da hak yolda sebat gösteren kimse için çok bağışlayıcıyım.”
83- وَمَا أَعْجَلَكَ عَن قَوْمِكَ يَا مُوسَى “Ey Musa! Seni acele ile kavminden uzaklaştıran nedir?”
Bu sualde, Hz. Musanın acele edip gelmesinin uygun olmadığını hissettirmek vardır. Çünkü, kavmini problemli bir hâlde bırakıp gelmek,
-Zâtında bir noksanlıktır.
-Hele buna bir de onları ihmal etmek ve onlara karşı üstünlük tavrını çağrıştırır bir durum olursa… Bundan dolayı Hz. Musa iki mesele hakkında da cevap verdi.
84- قَالَ هُمْ أُولَاء عَلَى أَثَرِي “Dedi: Onlar benim izimdeler.”
Kavmini bırakıp gelmesiyle ilgili durum daha önemli olduğundan önce onunla başladı:
Ben onlardan azıcık öndeyim.
Bu, âdeten nazara alınmayacak kadar azdır. Onlarla benim aramda, yol arkadaşı olanlarda görüldüğü şekilde, yakın bir mesafe vardır.
وَعَجِلْتُ إِلَيْكَ رَبِّ لِتَرْضَى “Rabbim! Sen hoşnut olasın diye, acele ederek sana geldim.”Çünkü Senin emrine koşmak, ahdine vefa göstermek rızanı icap ettirir.
85- قَالَ فَإِنَّا قَدْ فَتَنَّا قَوْمَكَ مِن بَعْدِكَ “Allah dedi: Doğrusu biz senden sonra kavmini imtihan ettik.”Sen onların arasından çıktıktan sonra buzağıya ibadetle biz onları imtihan ettik.
Bunlar, Hz. Musanın geride bıraktığı kavmi idi. Hz. Musa, onların başına kardeşi Harunu bırakmıştı. Sayıları altıyüzbin idi. Buzağıya tapmaktan kurtulanların sayısı ise oniki bin kişiydi.
وَأَضَلَّهُمُ السَّامِرِيُّ “Ve Sâmirî onları saptırdı.”
Samiri, buzağıyı ilah edinerek ve onları buzağıya ibadete çağırarak yoldan çıkardı.
Şayet rivayet sahihse, onlar Hz. Musanın gitmesinden sonra yirmi gece dinlerini dosdoğru yaşadılar. Gündüzleri de müstakil sayarak kırka ulaştıklarını zannettiler, “sayıyı tamamladık” dediler. Sonra buzağı olayı gerçekleşti.
Bu hitap Hz. Musaya Tura geldiğinde yapıldı. Çünkü, ayette Allahu Teâlânın âdeti üzere bazan olması beklenen şeyi olmuş gibi haber verdiğine delâlet eden bir şey yoktur. Çünkü, bir şeyin meydana gelmesinin aslı, Allahın ilminde ve meşietinin gereğine göre olmasıdır.
Samiri, İsrailoğullarından Samira kabilesine mensup biridir.
Denildi ki: Kırman’dan iri-yarı kaba bir adamdı.
Denildi ki: Bacırma ahalisinden idi. İsmi de Musa Bin Zafer olup, münafık idi.
86- فَرَجَعَ مُوسَى إِلَى قَوْمِهِ غَضْبَانَ أَسِفًا “Böylece Musa öfkeli ve üzgün olarak kavmine döndü.”
Hz. Musa kırk günü tamamlayıp Tevratı aldıktan sonra kavmine döndü.
Onlara öfkeli ve yaptıkları şeyler için üzüntülüydü.
قَالَ يَا قَوْمِ أَلَمْ يَعِدْكُمْ رَبُّكُمْ وَعْدًا حَسَنًا “Dedi: Ey kavmim! Rabbiniz size güzel bir vaad ile vaatte bulunmadı mı?”
Kendisinde bir hidayet ve nur olan Tevratı size vermeyi vaat etmedi mi?
أَفَطَالَ عَلَيْكُمُ الْعَهْدُ “Size bu süre çok uzun mu geldi.”
Ondan ayrılık süresi size çok uzun mu geldi?
أَمْ أَرَدتُّمْ أَن يَحِلَّ عَلَيْكُمْ غَضَبٌ مِّن رَّبِّكُمْ فَأَخْلَفْتُم مَّوْعِدِي “Yoksa Rabbinizden size bir gadab inmesini istediniz de bana olan vaadinizden mi caydınız?”
Gabavette (kıt akıllılıkta) dillere destan olan öküze ibadet etmekle Rabbinizden üzerinize bir gadap inmesini mi istediniz? Öyle ki Allaha iman üzere sebat etmek ve size emrettiklerimi yapmak hususunda söz verdiğiniz hâlde, sözünüzde durmadınız.
87- قَالُوا مَا أَخْلَفْنَا مَوْعِدَكَ بِمَلْكِنَا “Dediler: Biz sana verdiğimiz sözden, kendiliğimizden caymadık.”
Eğer Samiri bizi kışkırtmasa ve kendi hâlimize bırakılsaydık, verdiğimiz sözden caymazdık.
وَلَكِنَّا حُمِّلْنَا أَوْزَارًا مِّن زِينَةِ الْقَوْمِ فَقَذَفْنَاهَا “Fakat biz o kavmin süs eşyasından bir takım ağırlıklar yüklenmiştik, onları attık.”
İsrailoğulları, Mısırdan çıkmaya niyet ettiklerinde, Kıbtilerden düğün bahanesi ile ödünç olarak zînet eşyaları almışlardı.
Denildi ki: Kendilerinin bir bayramı vesilesiyle bu zînet eşyalarını almışlardı, sonra çıktıkları anlaşılır diye geri vermemişler, yanlarında getirmişlerdi.
Denildi ki: Bunlar, Firavun ve ordusunun denizde boğulmasından sonra, denizin sahile attığı zînet eşyalarıydı, onlar da bunları almışlardı. Belki de bunları “evzar” yani “ağırlıklar, günahlar” olarak isimlendirmeleri bu sebeple idi. Çünkü ganimet almak henüz onlarda helâl kılınmadığından, bunları almak onlar için günahtı.
Veya İsrailoğulları müste’men idiler. Müste’men olanın ise küfür ehlinin malını alması caiz değildi.
“Onları attık” demeleri, onları ateşe atmalarını ifade eder..
فَكَذَلِكَ أَلْقَى السَّامِرِيُّ “Sâmirî de böylece atmıştı.”
Samiri de, yanında olan süs eşyalarını ateşe atmıştı. Rivayete göre, onlar kendileri için vaat edilen kırk günlük sürenin tamamlandığını zannettiklerinde, Samiri onlara şöyle dedi: “Musanın size verdiği sözde durmaması, sizin yanınızda olan Kıbtilere ait süs eşyalarından dolayıdır. Bunlar size haramdır. Görüşüm o ki, bir çukur kazalım, orada bir ateş yakalım, yanımızda olan bütün zînet eşyalarını oraya atalım.” Onlar da Samirinin dediğini yaptılar.
88- فَأَخْرَجَ لَهُمْ عِجْلًا جَسَدًا لَهُ خُوَارٌ “Nihayet (Sâmirî) onlara böğüren bir buzağı heykeli ortaya çıkardı.”
Samiri bunlara bu erimiş zînet eşyalarından bir buzağı heykeli meydana getirdi. Bunun, buzağı tarzında sesi vardı.
فَقَالُوا هَذَا إِلَهُكُمْ وَإِلَهُ مُوسَى “Bunun üzerine dediler: İşte sizin de,
Musa’nın da ilâhı budur, ama o unuttu.”
Bunu söyleyenler Samiri ve onun fitnesine kapılanlardır. Buzağı heykelini ses verir bir şekilde görünce böyle dediler:
فَنَسِيَ “Ama O, unuttu.”
Musa, bunu unuttu, Rabbini Turda arıyor.
Veya “unuttu” zamini Samiri’ye racidir.
Yani, yapması gereken iman izhar etmeyi terk etti.
Veya “Böyle cisimlerin yaratılmış olduğunu unuttu.” Veya “İlâhın hiçbir şeye hulul etmeyeceğini unuttu.”
89- أَفَلَا يَرَوْنَ أَلَّا يَرْجِعُ إِلَيْهِمْ قَوْلًا “Onlar görmüyorlar mı ki, o buzağı kendilerine hiçbir sözle karşılık veremiyor.”Onlar görmüyorlar mı, o buzağı kendilerine bir söz söylemiyor, sorsalar bir cevap veremiyor!?
وَلَا يَمْلِكُ لَهُمْ ضَرًّا وَلَا نَفْعًا “Ayrıca onlara ne zarar vermeye sahip, ne de yarar vermeye.”
90- وَلَقَدْ قَالَ لَهُمْ هَارُونُ مِن قَبْلُ “Andolsun ki Harun daha önce onlara şöyle demişti:”
Hz. Harun, Samirinin çukur kazdırmasını görür görmez bir şeyler hissedip Samiriden önce veya Hz. Musanın dönmesinden önce şöyle demişti:
يَا قَوْمِ إِنَّمَا فُتِنتُم بِهِ “Ey kavmim! Siz bununla imtihan edildiniz.”
Ey kavmim! Siz bu buzağı ile imtihan edildiniz!
وَإِنَّ رَبَّكُمُ الرَّحْمَنُ “Sizin Rabbiniz Rahmân’dır.”
فَاتَّبِعُونِي “Gelin bana uyun.”
وَأَطِيعُوا أَمْرِي “Ve emrime itaat edin.”
Bana uyun ve dinde sebat hususunda emrime itaat edin!
9ّ1- قَالُوا لَن نَّبْرَحَ عَلَيْهِ عَاكِفِينَ حَتَّى يَرْجِعَ إِلَيْنَا مُوسَى “Dediler: Musa bize dönüp gelinceye kadar, biz ona tapmaya devam edeceğiz.”
92- قَالَ يَا هَارُونُ “Dedi: Ey Harun!”
Hz. Musa döndüğünde kardeşine “Ey Harun!” dedi.
مَا مَنَعَكَ إِذْ رَأَيْتَهُمْ ضَلُّوا “Bunların saptığını gördüğünde, seni engelleyen ne oldu?”
Onlar buzağıya ibadetle saptıklarında sana ne engel oldu?
93- أَلَّا تَتَّبِعَنِ “Neden bana uymadın?”Allah için gadap etmek ve O’nu inkâr edenle savaşmak hususunda bana uyman gerekmez miydi?
Veya peşimden gelip bana katılman gerekmez miydi?
أَفَعَصَيْتَ أَمْرِي “Yoksa emrime karşı mı geldin?”
Dinde tavizsiz olmak ve dini savunmak hususunda emrime karşı mı geldin?
94- قَالَ يَا ابْنَ أُمَّ “Harun dedi: Ey anamın oğlu!”
لَا تَأْخُذْ بِلِحْيَتِي وَلَا بِرَأْسِي “Sakalımı ve başımı tutma.”
“Anamın oğlu” ifadesinde O’nun şefkatini ve rikkatini celbe çalışmak vardır.
Denildi ki: “Hz. Harun, anne cihetiyle Hz. Musa ile kardeşti.” Ancak cumhur (ekser âlimler) onların ana-baba bir kardeş olduklarını söyler.
Hz. Musa Allah için olan şiddetli gayz ve gadabından dolayı kardeşi Harunun saç ve sakalından tutmuş, kendine doğru çekiyordu. Hz. Musa, her şeyde sert, haşin ve tavizsizdi. Kavmini buzağıya tapıyor görünce kardeşine böyle yapmaktan kendini alamamıştı.
إِنِّي خَشِيتُ أَن تَقُولَ فَرَّقْتَ بَيْنَ بَنِي إِسْرَائِيلَ وَلَمْ تَرْقُبْ قَوْلِي “Ben senin ‘İsrailoğulları arasında ayrılık çıkardın, sözüme bakmadın’ diyeceğinden korktum.”
Şayet ben onlarla savaşsam veya bir kısmını bir kısmından ayırsam “İsrailoğullarını birbirinden ayırdın!” “Kavmim içinde benim yerime geç, ıslaha çalış” (A’raf, 142) diye talimat vermiştin, “sözümü tutmadın” demenden korktum. Çünkü onları ıslah, birliklerini korumak ve durumlarını idare etmekle olurdu. Ben böyle yaptım ve Senin dönüp de kendi reyine göre gerekeni yapmanı tercih ettim.”
95- قَالَ فَمَا خَطْبُكَ يَا سَامِرِيُّ “Ey Sâmirî! Senin bu yaptığın nedir?”dedi.”
Sonra Hz. Musa Samiriye yöneldi ve yaptığını tenkid ile “Seni buna sevkeden ne oldu?” diye sordu.
96- قَالَ بَصُرْتُ بِمَا لَمْ يَبْصُرُوا بِهِ “Sâmirî dedi: Onların görmedikleri bir şey gördüm:”
Hamza ve Kisâî, ayeti Hz. Musaya hitap olarak okudu. Yani: Ey Musa, Sen onların bilmediklerini bildin, anlamadıklarını anladın. O da şudur: Sana gelen elçi tamamen ruhanidir, izi hangi şeye temas etse onu hayatlandırır.
Veya, ben onların görmediklerini gördüm. Yani, Hz. Cebrailin “hayat atı” üzerinde Sana geldiğini gördüm.
Denildi ki: Samirinin Cebraili tanıması şundandır: O dünyaya geldiğinde, annesi Firavunun korkusundan onu bırakmıştı. Tek başına yaşayacak hâle gelinceye kadar Cebrail ona gıda getirdi.
فَقَبَضْتُ قَبْضَةً مِّنْ أَثَرِ الرَّسُولِ فَنَبَذْتُهَا “Ben de elçinin izinden bir avuç aldım ve onu attım.”
Ben de elçinin bastığı yerdeki topraktan bir kabza aldım. O rasûlün izinden aldığım bir avuç toprağı erimiş süs eşyalarına veya buzağının içine attım, böylece hayatlandı.
Elçiden murat Cebraildir. Elçinin ismini söylememesi, onun Cebrail olduğunu bilmemesindendir.
Veya olayın vaktine tenbihte bulunmak istemiştir. O da Cebrailin Tura götürmek için Hz. Musaya gönderildiği vakittir.
وَكَذَلِكَ سَوَّلَتْ لِي نَفْسِي “Böyle yapmayı bana nefsim güzel gösterdi.”
Nefsim böyle yapmayı bana hoş gösterdi.
97- قَالَ فَاذْهَبْ “Dedi: Haydi, defol!”
فَإِنَّ لَكَ فِي الْحَيَاةِ أَن تَقُولَ لَا مِسَاسَ “Artık senin için hayat boyunca, ‘bana dokunmayın’ demen var.”Yaptığına ceza olarak senin için hayat boyu “bana dokunmayın” diyeceksin.
Böyle demesi, biri ona dokunduğunda kendisinde hastalık bulaşması veya kendisinin hastalık bulaştırması yönündendir. Böylece ürkmüş vahşi hayvanlar gibi tek yaşamaya mahkûm edilmiştir.
وَإِنَّ لَكَ مَوْعِدًا لَّنْ تُخْلَفَهُ “Hem senin için asla kaçamayacağın bir ceza daha vardır.”
Senin için ahirette de vaat edilen bir durum vardır.
Allah, dünyada seni böyle cezalandırdığı gibi, ahirette de cezalandıracak, hakkındaki hükmü uygulayacaktır.
وَانظُرْ إِلَى إِلَهِكَ الَّذِي ظَلْتَ عَلَيْهِ عَاكِفًا ا “Bir de ibadet edip durduğun ilâhına bak!”
لَّنُحَرِّقَنَّهُ “Biz elbette onu yakacağız.”
Biz o batıl mabudunu elbette ateşte yakacağız.
ثُمَّ لَنَنسِفَنَّهُ فِي الْيَمِّ نَسْفًا “Sonra da kül haline getirip onu denize savuracağız.”
Böylece ondan geriye hiçbir şey kalmayacak.
Bundan maksad, Samirinin cezasını ziyade kılmak ve onun sözleriyle aldananların gabavetini (kıt akıllılığını) ortaya koymaktır. Öyle ki en edna tefekkürü olan bu olaydan ibret alacaktır.
98- إِنَّمَا إِلَهُكُمُ اللَّهُ الَّذِي لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ “Sizin ilâhınız, ancak kendisinden başka hiçbir ilâh bulunmayan Allah’tır.”Sizin ibadetinize layık olan ilahınız Allahtır. Çünkü O’na denk hiçbir şey yoktur.İlim ve kudretin kemâlinde hiçbir şeye O’na yanaşamaz.
وَسِعَ كُلَّ شَيْءٍ عِلْمًا “Onun ilmi her şeyi kuşatmıştır.”
Onun ilmi, bilinmek şanından olan her şeyi kuşatmıştır.
Durum böyleyken bir kalıba sokulup heykeli yapılan ve sonra da yakılan buzağı heykeli, nasıl Allaha denk olabilir? Faraza, taptığınız buzağı canlı da olsa gabavette darb-ı meseldir!
[1> Her ne kadar bu yetmiş kişiye doğrudan hitap edilmese de, Hz. Musa’ya yapılan hitap bir yönüyle bunlara da yapılmış demektir. Çünkü Ona bildirilen emir ve yasaklara bunlar da muhataptırlar.
99- كَذَلِكَ نَقُصُّ عَلَيْكَ مِنْ أَنبَاء مَا قَدْ سَبَقَ “Böylece Sana geçmişin haberlerinden bir kısmını anlatıyoruz.”
İşte bu Musa kıssası gibi, biz sana geçmişteki işlerin ve kaybolup giden ümmetlerin haberlerinden anlatıyoruz. Bunlarda,
-Senin için bir ibret,
-İlminin artması,
-Mu’cizelerinin çoğalması,
-Ümmetinden basiret sahiplerine bir tenbih ve hatırlatma vardır.
وَقَدْ آتَيْنَاكَ مِن لَّدُنَّا ذِكْرًا “Şüphe yok ki sana katımızdan bir zikir verdik.”
Zikirden murat Kitap, yani Kur’andır. Bu kitap, tefekküre ve ibrete layık olan bu kıssaları ve haberleri içinde bulundurmaktadır.
“Zikir” kelimesinin elif-lâmsız gelmesi şanına tazim içindir.
Denildi ki: Hz. Peygambere verilen zikirden murat,
-Güzel bir şekilde yâd edilmek,
-İnsanlar arasında büyük bir şöhrete nail olmaktır.
100- مَنْ أَعْرَضَ عَنْهُ فَإِنَّهُ يَحْمِلُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ وِزْرًا “Kim ondan yüz çevirirse, şüphesiz o kıyamet günü bir günah yüklenecektir.”“Kim ondan yüz çevirirse” ifadesinde “O” zamirinden murat Kur’andır. Kur’an mutluluk ve kurtuluş cihetlerini cem etmiştir.
Veya murat, Allahtan yüz çevrilmesidir.
Bu günah, küfrüne ağır bir ceza olacak, kendisini ebedi mahcup edecektir.
Ayette teşbih vardır. Ceza olarak ağır yük taşıyan kimse nasıl zorlanır, insanlar içinde mahcup olur, sırtı âdeta çökerse, günahlar da diğer âlemde sahibinin sırtında ağır bir yük olacaktır.
101- خَالِدِينَ فِيهِ “O azapta daimî kalacaklar.”
وَسَاء لَهُمْ يَوْمَ الْقِيَامَةِ حِمْلًا “Bu, kıyamet günü onlar için ne fena bir yüktür!”
102- يَوْمَ يُنفَخُ فِي الصُّورِ “O gün sûr’a üfürülür.”
وَنَحْشُرُ الْمُجْرِمِينَ يَوْمَئِذٍ زُرْقًا “Ve biz suçluları o gün gök gözlü olarak mahşere toplarız.”
“Gök gözlü” denilmesi, böyle bir gözün Arablar nezdinde en çirkin ve istenmeyen bir göz olmasındandır. Çünkü Rumlar onların en ileri derecede düşmanları olup gözleri gök idi. Bunun için şöyle diyorlardı:
Düşmanın sıfatı
-Kara tuzak,
-Sarı ok,
-Mavi göz.
Ayette geçen “zürka” kelimesi “âmâ” anlamına da gelebilir. Yani “...âmâ olarak maşhere toplarız.”
103- يَتَخَافَتُونَ بَيْنَهُمْ إِن لَّبِثْتُمْ إِلَّا عَشْرًا “Siz dünyada sadece on gün kaldınız” diye kendi aralarında gizli gizli konuşurlar.”
Kalpleri korku ve dehşetle dolu olduğundan kısık sesle aralarında konuşurlar.
Böyle diyerek, dünya hayatının zevâl bulması sebebiyle dünyada kaldıkları süreyi kısa bulurlar.Veya, ahiret hayatını uzun bulduklarından, ona nispetle dünya hayatını böyle görürler.
Veya ahiretin çetin hâllerini görüp, şu dünya hayatında kendilerini tatmin etmek ve şehvetlerinin peşinde gitmek sebebiyle bu azaba layık olduklarını bildikleri için, kederlerinden böyle söylerler.
Veya “(Öyle bir) ateş ki, onlar sabah-akşam ona arz olunurlar. Kıyamet koptuğu günde ise, Âl-i Firavnı azabın en şiddetlisine sokun!” (Mü’min, 46) ayetinin ve devamının da işaretiyle kabirde böyle konuşurlar.
104- نَحْنُ أَعْلَمُ بِمَا يَقُولُونَ “Aralarında ne konuştuklarını biz en iyi bileniz.”
Ne kadar kaldıkları hususunda biz onların neler dediklerini iyi biliriz.
إِذْ يَقُولُ أَمْثَلُهُمْ طَرِيقَةً إِن لَّبِثْتُمْ إِلَّا يَوْمًا “Onların yolca en iyileri, “ancak bir gün kaldınız” diyordu.”
“Yolca en iyileri” ifadesinden murat, görüş veya amelce en istikametli olanlarıdır. “Ancak bir gün kaldınız” deyip kalma müddetini daha az gösterenlerin görüşünün, diğerlerine üstün olduğu nazara verilmiştir.
105- وَيَسْأَلُونَكَ عَنِ الْجِبَالِ “Sana dağları sorarlar.”Sana dağların akıbetinden soruyorlar.
Sakif kabilesinden bir adam sormuştu.
فَقُلْ يَنسِفُهَا رَبِّي نَسْفًا “De ki: Rabbim onları toz edip savuracak.”
Dedi ki: Rabbim onları un ufak edip sonra da rüzgar göndererek savuracaktır.
106- فَيَذَرُهَا قَاعًا صَفْصَفًا “Böylece orayı (arzı) dümdüz boş bir halde bırakacak.”
Onların yerleştiği yeri veya arzı dümdüz ve boş bırakacaktır. Ayette “Şayet Allah insanları zulümleri yüzünden cezalandırsaydı, orada (yeryüzünde) tek canlı bırakmazdı.” (Nahl, 61) ayetinde de olduğu gibi, her ne kadar daha evvelinde zikredilmese de, dağlar arzın üzerinde olduğundan dolayı zamirin arza raci kılınması vardır.
107- لَا تَرَى فِيهَا عِوَجًا وَلَا أَمْتًا “Orada ne bir eğrilik görürsün, ne de bir yumruluk.”
Bu üçü, yani
-Düz
-Eğri
-Yumru, birbirine terettüp eden hâllerdir. Birinci ve ikinci duyular yönüyledir. Üçüncüsü, ölçü itibarıyladır.
108- يَوْمَئِذٍ يَتَّبِعُونَ الدَّاعِيَ لَا عِوَجَ لَهُ “O gün, hiçbir tarafa sapmadan o davetçiye uyarlar.”
O günden murat, dağların un-ufak olacağı gündür.
Veya kıyamet gününden bedel olabilir.
Davetçi, Allahu Teâlâdır.
Denildi ki: Davetçi Hz. İsrafildir.
Beyt-i Makdisin kayasının üzerinde ayakta durur, insanları çağırır. Her taraftan Ona doğru yönelirler. Davet edilenler, hiç muhalefet etmeden, sapmadan O’na uyarlar.
وَخَشَعَت الْأَصْوَاتُ لِلرَّحْمَنِ “Rahmân için sesler kısılmıştır.”
O’nun heybetinden sesler kısılmıştır.
فَلَا تَسْمَعُ إِلَّا هَمْسًا “Artık bir hışıltıdan başka hiçbir şey işitemezsin.”
Bu hışıltının, onların mahşere nakli esnasında ayaklarından gelen ses olduğu da söylenir.
109- يَوْمَئِذٍ لَّا تَنفَعُ الشَّفَاعَةُ إِلَّا مَنْ أَذِنَ لَهُ الرَّحْمَنُ وَرَضِيَ لَهُ قَوْلًا “O gün, Rahmân’ın kendisine izin verdiği ve sözünden hoşnud olduğundan başkasının şefaati fayda vermez.”İstisna şefaattendir. Yani, Ancak Allahın şefaatine izin verdiği ve sözüne razı olduğu müstesna.Veya mefulden de olabilir. Yani, ancak kendisi için şefaata izin verilen ve kendisi hakkında şefaatçinin sözüne Rahmânın razı olduğu kimse müstesna. Böylesine, şefaat fayda verir.
110- يَعْلَمُ مَا بَيْنَ أَيْدِيهِمْ وَمَا خَلْفَهُمْ “O, önlerindekini ve arkalarındakini bilir.”
Allah, onlara tekaddüm eden halleri ve gelecekte kendilerinden sonra olacakları bilir.
وَلَا يُحِيطُونَ بِهِ عِلْمًا “Onlar ise O’nu ilmen kavrayamazlar.”
Onların ilimleri, Allahın malumatını ihata edemez.
Denildi ki: Onlar, Allahın zâtını ilmen kuşatamazlar.
Veya evveliyle alakalı olarak “onlar öncelerini de sonralarını da tam olarak bilemezler. Bildiklerini de ayrıntılarıyla bilemezler.”
111- وَعَنَتِ الْوُجُوهُ لِلْحَيِّ الْقَيُّومِ “Yüzler, Hayy-ı Kayyum’a boyun eğmiştir.”
Hükmü nâfiz bir hükümdarın elinde, esirlerin boyun eğmesi gibi, yüzler Hayy-ı Kayyuma tam bir itaatle boyun eğmiştir.
Ayetin zahiri, bütün yüzlerin durumunu ifade eder. Ama bununla mücrimlerin yüzlerinin murat edilmesi caizdir. Bu durumda “yüzler” anlamındaki “el-vücuh” kelimesindeki elif-lâm izafetten bedeldir. Yani, “o mücrimlerin yüzleri” demektir.
Ayetin devamı bunu teyid eder:
وَقَدْ خَابَ مَنْ حَمَلَ ظُلْمًا “Bir zulüm yüklenen, gerçekten hüsrana uğramıştır.”
Bu ifade, ayetin evvelinden hâl olabilir: Bir zulüm yüklenen gerçekten perişan olduğu hâlde, yüzler Hayy-ı Kayyuma boyun eğmiştir.
Veya ayetin bu kısmı müstakil cümle de olabilir, yüzlerinin niçin boyun eğdiğini anlatır.
112- وَمَن يَعْمَلْ مِنَ الصَّالِحَاتِ وَهُوَ مُؤْمِنٌ فَلَا يَخَافُ ظُلْمًا وَلَا هَضْمًا “Herkim mü’min olarak salih ameller işlerse, artık o, ne zulümden ve ne de hakkının çiğnenmesinden korkar.”“Mü’min olarak” denilmesi, taatlerin sıhhatında ve hayırlı işlerin kabulünde imanın şart olmasındandır.
Ayette anlatıldığı şekilde olan kimse, kendisine vaat edilen hak ettiği sevabın verilmemesinden ve de hakkının çiğnenmesinden korkmaz.Veya mana şöyle olabilir: Mü’min olarak salih ameller işleyen kimse, bir zulüm veya hakkı çiğnemek cezası alacağından korkmaz. Çünkü başkasına zulmetmemiş, kimsenin hakkını çiğnememiştir.
113- وَكَذَلِكَ أَنزَلْنَاهُ قُرْآنًا عَرَبِيًّا “İşte böylece biz onu Arabça bir Kur’ân olarak indirdik.”
Yani, dehşetli bir tehdidi barındıran bu ayetleri indirdiğimiz gibi, Kur’anın tamamını Arabça bir Kur’an olarak indirdik.
وَصَرَّفْنَا فِيهِ مِنَ الْوَعِيدِ لَعَلَّهُمْ يَتَّقُونَ “Ola ki sakınırlar diye onda tehditlerden nicelerini tekrar tekrar açıkladık.”
Onda tehdid ayetlerini tekrar tekrar nazara verdik.
Ola ki günahlardan sakınırlar, takva kendileri için bir meleke hâlini alır.
أَوْ يُحْدِثُ لَهُمْ ذِكْرًا “Yahut onlara bir ibret verir.”
Veya o Kur’anı duyduklarında, Kur’an kendilerine bir öğüt ve ibret verir, bu da onları günahlardan alıkor.
Bu nükte için, takvayı yapılan vaîde, öğüdü de Kur’ana nisbet etti.[1>
114- فَتَعَالَى اللَّهُ الْمَلِكُ الْحَقُّ “Hükmü her yerde geçerli gerçek hükümdar olan Allah yücedir.”
Allah, zât ve sıfatlarında mahlukata benzemekten yücedir. Zâtı, onların zâtına benzemediği gibi, kelâmı da onların kelâmına benzemez. O, Meliktir; emri ve nehyi nafizdir, vaadi umulmaya ve tehdidi sakınılmaya layıktır. O, Hak’tır; Melik olmaya bizâtihi layıktır. Zât ve sıfatları sabittir, gerçektir.
وَلَا تَعْجَلْ بِالْقُرْآنِ مِن قَبْلِ أَن يُقْضَى إِلَيْكَ وَحْيُهُ “Sana vahyedilmesi tamamlanmadan önce Kur’an’ı okumakta acele etme.”Ayet, Hz. Peygamberin Hz. Cebrailden vahyi alırken acele etmesinden ve kıraati tekrarlamasından bir nehiydir.
Denildi ki: Ayet, mücmel olarak gelen bir hükümle alakalı açıklama gelmeden tebliğde bulunmaktan bir nehiydir.
وَقُل رَّبِّ زِدْنِي عِلْمًا “Rabbim! İlmimi artır” de.”
“Vahiyle ilgili acele edeceğine ona bedel Rabbinden ziyade ilim iste. Çünkü, Sana vahyedilenlere zaten nail olacaksın.”
[1> Vaîd, ilâhî azap ve ceza ile insanları sakındırmaktır. Buna muhatap olan kimseler, akıllarını başlarına alırlarsa, haramlardan uzak kalmak suretiyle azaptan sakınmış olurlar. Öte yandan Kur’an, bir zikir kitabıdır. Ona muhatap olan kimseler bu öğütlere kulak vermek suretiyle ders almış olurlar.
115- وَلَقَدْ عَهِدْنَا إِلَى آدَمَ مِن قَبْلُ فَنَسِيَ “Andolsun bundan önce Âdem’den söz almıştık, fakat unuttu.”İki ayet öncesinde, Kur’anda isyan edenlere tehdid ayetlerinin sıkça yer aldığı nazara verilmişti. Burada da Hz. Âdemin ilâhî emri unutması nazara verildi.
Şöyle bir mana söz konusudur:
Âdemoğullarının temeli isyan üzeredir, onların damarında köklü bir nisyan (unutmak) vardır.
“Fakat unuttu.”Ama Âdem o sözü unuttu, Ona gereken önemi vermedi, böylece ondan gafil oldu.Veya “şu ağaca yaklaşmayın” (Bakara, 35) şeklindeki uyarımızı terketti.
وَلَمْ نَجِدْ لَهُ عَزْمًا ا “Ve biz onda bir kararlılık bulmadık.”
Onu bu hususta kararlı ve sebat sahibi görmedik. Çünkü kararlı ve tavizsiz olsaydı, şeytan onu aldatamazdı.Belki de bu durum Hz. Âdemin, işlerin tatlısını – acısını henüz tatmadığı ilk acemilik zamanında olmuştu.Hz. Peygamberden şöyle nakledilir:
“Âdemoğullarının akılları Âdemin aklıyla tartılsa, Âdemin aklı üstün gelir. (Böyle olmakla beraber) Allah Onun hakkında şöyle bildirdi: “Andolsun bundan önce Âdem’den söz almıştık, fakat unuttu.”Denildi ki: Ayetin manası şöyle de olabilir:
“Biz Onda günaha karşı bir kararlılık bulmadık”Çünkü bu günahı kasten değil, hata ile işlemişti.
116- وَإِذْ قُلْنَا لِلْمَلَائِكَةِ اسْجُدُوا لِآدَمَ فَسَجَدُوا “Hani meleklere: ‘Âdem için secde edin’ demiştik de hepsi secde etmişti.”
Bunun açıklaması daha önce yapılmıştı.[1>
إِلَّا إِبْلِيسَ أَبَى “Ancak İblis etmedi, o diretti.”
“O diretti” ifadesi, İblisi secdeden men eden durumu beyan eder.
117- فَقُلْنَا يَا آدَمُ إِنَّ هَذَا عَدُوٌّ لَّكَ وَلِزَوْجِكَ “Biz de demiştik: Ey Âdem! Şüphesiz bu, sana ve eşine düşmandır.”
فَلَا يُخْرِجَنَّكُمَا مِنَ الْجَنَّةِ فَتَشْقَى “Sakın sizi cennetten çıkarmasın, yoksa bedbaht olursun.”“Sakın sizi Cennetten çıkarmasın” dedikten sonra, Cenab-ı Hak “yoksa bedbaht olursun” diye sadece Hz. Âdeme hitap etmekle yetindi. Bu, ayet sonlarına uygunluk açısından olabileceği gibi, şu manaya da işaret eder: Hz. Âdem, eşi Havvadan da sorumlu olduğuna göre, kendisi zahmete düçar olduğunda, hanımı da aynı çileye düşecektir.
Veya ayetteki “şekavet”, “geçim hususunda zahmet çekmek” anlamındadır. Maişeti temin etmek ise, erkeklerin görevidir. Ayetin devamı bu manayı teyid eder:
118- إِنَّ لَكَ أَلَّا تَجُوعَ فِيهَا وَلَا تَعْرَى “Şüphesiz orada senin için ne aç kalmak vardır, ne de çıplak kalmak.”
119- وَأَنَّكَ لَا تَظْمَأُ فِيهَا وَلَا تَضْحَى “Ve orada ne susuzluk çekersin, ne de güneş altında kalırsın.”
Çünkü burada nazara verilenler Cennette konforlu bir hayata vesile olan yemek, içmek, elbise ve çalışmaya ihtiyaç olmamak durumlarını beyan etmektedir. Üstelik bu hâlin bir gün sona ermesi de söz konusu olmayacaktır.Cenab-ı Hak bunları ifade ederken, Hz. Âdem kendisinin sakındırıldığı zahmetli hallere yabancı kalmasın diye zıtlarını nazara vererek bildirmiştir.
120- فَوَسْوَسَ إِلَيْهِ الشَّيْطَانُ “Sonunda şeytan ona vesvese verdi.”
قَالَ يَا آدَمُ هَلْ أَدُلُّكَ عَلَى شَجَرَةِ الْخُلْدِ وَمُلْكٍ لَّا يَبْلَى “Dedi ki: Ey Âdem!Sana sonsuzluk ağacını ve bitmeyen bir saltanatı göstereyim mi?”
Sonunda şeytan O’na vesvesesini ulaştırdı.
Ona, yiyenin asla ölmeyeceği bir ağaç ve bitmez - zayıflamaz bir saltanat vaadinde bulundu.
121- فَأَكَلَا مِنْهَا “Bunun üzerine ikisi de o ağaçtan yediler.”
فَبَدَتْ لَهُمَا سَوْآتُهُمَا “Ardından mahrem yerleri kendilerine açılıp görünüverdi.”
وَطَفِقَا يَخْصِفَانِ عَلَيْهِمَا مِن وَرَقِ الْجَنَّةِ “Ve üzerlerine cennet yaprağından örtmeye başladılar.”
İncir ağacının yapraklarıyla mahrem yerlerini örtmeye çalıştılar.
وَعَصَى آدَمُ رَبَّهُ فَغَوَى “Âdem Rabbine isyan etti, böylece zarara uğradı.”
Yasak ağaçtan yemekle, Âdem Rabbine isyan etti. Ağaçtan yemekle ebediliği talep etmesi itibarıyla, matlubuna eremedi, zarar etti.
Veya düşmanın sözüne kandığından akıldan uzak hareket etti.
Ayette, Hz. Âdemin zellesi küçük olmakla beraber, bu zelleye mukabil O’nun isyan ettiğini, zarar ettiğini bildirmek,
-Velev zelle de olsa bunu büyük görmektir.
-Âdemin evlâdını gayet etkili bir üslûbla benzeri durumdan sakındırmaktır.
122- ثُمَّ اجْتَبَاهُ رَبُّهُ “Sonra Rabbi onu seçti.”
Sonra Rabbi O’nu seçti, tevbeye sevketti ve muvaffak kıldı.
فَتَابَ عَلَيْهِ “Tevbesini kabul buyurdu.”
Tevbe ettiğinde tevbesini kabul etti.
وَهَدَى “Ve ona doğru yolu gösterdi.”
Tevbede sebata ve günahtan uzak kalmak sebeplerine Onu sevketti.
123- قَالَ اهْبِطَا مِنْهَا جَمِيعًا بَعْضُكُمْ لِبَعْضٍ عَدُوٌّ “Allah dedi: Birbirinize düşman olmak üzere hepiniz oradan inin.”Hitap, Âdem ve Havvayadır.
Veya Âdem ve İblisedir.
Âdem ve Havva, insan neslinin iki esası olduğundan, onların şahsında bütün insanları içine alacak şekilde hitap edip “hepiniz oradan inin” dedi.
“Birbirinize düşman olmak üzere” ifadesinden murat insanlar olabilir. Çünkü insanlar geçim meselelerinde birbirleriyle rekabet halindedirler, hatta birbirleriyle dövüşürler, savaşırlar.
Veya bu düşmanlık insanlarla İblis arasındaki düşmanlıktır. İblis insan yüzünden makamını kaybettiği gibi, insanlar da onun yüzünden günahlara girerler.
Ayetin devamı, bu düşmanlığın insanlar arasındaki düşmanlık olduğunu teyid eder gibidir:
فَإِمَّا يَأْتِيَنَّكُم مِّنِّي هُدًى فَمَنِ اتَّبَعَ هُدَايَ فَلَا يَضِلُّ وَلَا يَشْقَى “Artık benden size bir hidayet geldiği zaman, kim benim hidayetime uyarsa işte o, yoldan sapmaz ve zahmet çekmez.”
Hidayetten murat, kitap ve peygamberdir.İlahi hidayete uyan, ne dünyada yoldan çıkar ne de ahirette azap çeker.
124- وَمَنْ أَعْرَضَ عَن ذِكْرِي فَإِنَّ لَهُ مَعِيشَةً ضَنكًا “Her kim de zikrimden yüz çevirirse, ona dar bir geçim vardır.”Beni hatırlatan ve ibadetime sevkeden hidayetten kim yüzünü çevirirse, onun için zor bir hayat vardır. Çünkü bütün himmet ve gayretiyle dünya menfaatlerine yönelir, daha ziyade elde etmek için kendini tehlikeye atar, noksanlaşmasından ise korkar. Ahirete talip olan mü’min ise, böyle değildir.[2>
Öte yandan,
-“Üzerlerine zillet ve meskenet damgası vuruldu ve Allah’tan bir gazaba uğradılar.” (Bakara, 61)
-“Şayet onlar Tevrat’ı, İncil’i ve Rableri tarafından kendilerine indirileni (Kur’an’ı) gereğince uygulasalardı, elbette üstlerinden ve ayaklarının altından (bol bol rızık) yerlerdi.” (Maide, 66)
-“O beldelerin halkı iman etseler ve günahlardan korunsalardı, elbette üzerlerine gökten ve yerden bereketler açardık. Lakin yalanladılar, biz de onları yaptıklarıyla kıskıvrak yakaladık.” (A’raf, 96) gibi ayetlerde dikkat çekildiği üzere, Allah kâfire, küfrünün şeameti sebebiyle sıkıntı verir, mü’mine de imanın bereketiyle genişlik nasip eder.
Denildi ki:“Dar bir geçim”den murat, cehennemde darî’ ve zakkumdur.[3>
Denildi ki: Bundan murat, kabir azabıdır.
وَنَحْشُرُهُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ أَعْمَى “Ve kıyamet günü onu kör olarak diriltiriz.”
Bu körlük, gözün ve kalbin kör olmasıdır. Ayetin devamı, maddî körlük olduğunu teyid eder:
125- قَالَ رَبِّ لِمَ حَشَرْتَنِي أَعْمَى وَقَدْ كُنتُ بَصِيرًا “Dedi: Ya Rabbi! Beni
niçin kör olarak haşrettin, oysa ben gören biriydim.”
126- قَالَ كَذَلِكَ “Allah dedi: Böyledir.”Evet, böyle yaptım.
أَتَتْكَ آيَاتُنَا فَنَسِيتَهَا “Ayetlerimiz sana gelmişti de onları unutmuştun.”
Zira, ayetlerimiz sana apaçık bir şekilde geldi. Ama sen onları görmezden geldin, onlara dikkatle bakmadın.
وَكَذَلِكَ الْيَوْمَ تُنسَى “Bugün de öylece unutulursun.”
Sen o ayetleri terk ettiğin gibi, bugün körlük ve azap içinde bırakılacaksın.
127- وَكَذَلِكَ نَجْزِي مَنْ أَسْرَفَ وَلَمْ يُؤْمِن بِآيَاتِ رَبِّهِ “İşte haddi aşanları ve Rabbinin âyetlerine inanmayanları biz böyle cezalandırırız.”
Şehevanî şeylere dalarak ve ayetlerden yüz çevirerek taşkınlık yapan, Rabbinin ayetlerine inanmayan, aksine onları yalanlayan ve muhalefet edeni işte biz böyle cezalandırırız.
وَلَعَذَابُ الْآخِرَةِ أَشَدُّ وَأَبْقَى “Ve ahiret azabı ise, daha şiddetli ve daha devamlıdır.”
Ahiret azabından murat,
-Kör olarak haşredilmek,
-Cehennem azabı,
-Kör olarak haşredildikten sonra ateşe atılmak olabilir.
İşte ahiret azabı, dünyadaki sıkıntılı hayattan veya bununla beraber kör olarak haşredilmekten daha şiddetli ve devamlıdır.Muhtemelen, bu kimse cehennem ateşine girdiğinde, mahşerdeki körlüğü zâil olur. Bu zâil olmak, bulunduğu mahalli ve halini görmesi içindir.Veya ahiret azabı, o kimsenin yapmış olduğu ayetleri terk ve onları inkâr fiilinden daha şiddetli ve daimi olacaktır.
128- أَفَلَمْ يَهْدِ لَهُمْ كَمْ أَهْلَكْنَا قَبْلَهُم مِّنَ الْقُرُونِ يَمْشُونَ فِي مَسَاكِنِهِمْ “Yurtlarında dolaşıp durdukları kendilerinden önceki nice nesilleri helâk etmiş olmamız, onları doğru yola iletmedi mi?”
“Onları doğru yola ileten”den murat,
-Allahu Teâlâ,
-Hz. Peygamber
-Veya buna delil olan şeydir.
إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَاتٍ لِّأُوْلِي النُّهَى “Şüphesiz bunda akıl sahipleri için nice ayetler vardır.”
Akıl, insanı olup bitenleri umursamaz görünmekten ve görmezden gelmekten alıkoyan bir alettir.
[1> Mesela bkz.Bakara, 34.
[2> Mü’min için ne bir korku vardır, ne de üzüntü. Dünyaya perestiş edenlerin korktukları yerlerde mü’min korkmaz, bazan kaybetse bile, çok üzülmez.
[3> “Dari’” ifadesi Ğaşiye Suresi altıncı ayette geçer. Cehennem ehlinin yiyeceğinden olup, diken gibi aslında hiç de yenilmeyecek bir maddedir.
129- وَلَوْلَا كَلِمَةٌ سَبَقَتْ مِن رَّبِّكَ لَكَانَ لِزَامًا وَأَجَلٌ مُسَمًّى “Şayet Rabbinden sebkat eden bir kelime ve belirlediği bir süre olmasaydı, hemen azaba uğrarlardı.”
“Kelime”den” murat, bu ümmetin azabının ahirete tehir edilme vaadidir.
Şayet böyle bir vaat olmasa, Âd ve Semud gibi kavimlerin başına gelen toplu azap, bu kâfirler için de kaçınılmaz olurdu.
Onlara azabın hemen gelmemesi için ikinci olarak nazara verilen durum “ecel-i müsemma” yani ömürleri için veya azapları için belli bir süre verilmesidir.
Bu süre, kıyamet günüdür veya bundan murat Bedir savaşıdır.
Hz. Peygamberi inkâr eden kâfirlere toplu bir azabın gelmemesi iki sebepledir:
1-Azabın ahirete tehiri vaadi.
2-Kendileri için “ecel-i müsemma”, yani belli bir ecelin olması.
130- فَاصْبِرْ عَلَى مَا يَقُولُونَ “O halde, onların sözlerine sabret.”
وَسَبِّحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ قَبْلَ طُلُوعِ الشَّمْسِ وَقَبْلَ غُرُوبِهَا “Ve güneşin doğmasından önce ve batmasından önce Rabbini hamd ile tesbih et. Rabbinin sana olan hidayet ve tevfik nimetine hamdederek namaz kıl.
Veya O’nu şirkten ve vasfettikleri diğer noksanlıklardan tenzih et, O’nun bütün nimetlerin sahibi olduğunu itiraf ile, Seni hidayetle serfiraz kılmasına hamdet!
“Güneşin doğmasından önce” ifadesi sabah namazına, “batmasından önce” ifadesi ise öğle ve ikindiye veya sadece ikindiye işarettir.
وَمِنْ آنَاء اللَّيْلِ فَسَبِّحْ وَأَطْرَافَ النَّهَارِ “Gecenin bir kısım vakitlerinde ve gündüzün etrafında da tesbih et.”
Bu da akşam ve yatsıya işarettir. Ayette, “gece”nin cümlede önce yer alması, gecedelerde lütfun ziyadesiyle olmasındandır. Çünkü kalp gece vakti daha kapasiteli ve huzurlu olur. Nefis ise gece vakti istirahata çok fazla meyillidir. Böyle olunca, gece ibadeti, gündüz ibadetine nispetle daha zordur. Bunun içindir ki Cenab-ı Hak şöyle buyurmuştur:
“Şüphesiz gece ibadetinin etkisi daha fazladır ve (bu ibadetteki) sözler (Kur’an ve dua okuyuşlar) ise daha düzgün ve açıktır.” (Müzzemmil, 6)
“Gündüzün etrafı” sabah ve akşam namazlarına bakar. Bunun tekrarı “özelikle bu ikisine” şeklinde önem verilmesindendir.
“Gündüzün iki tarafı” denilmesi yerine çoğul sığasıyla “gündüzün etrafı” denilmesi, bundan sabah ve akşamın anlaşılması açık olduğundandır.
Veya öğle namazına emirdir. Çünkü öğle vakti, gündüzün ilk yarısının bitmesi ve diğer yarısının da başlamasıdır. Çoğul gelmesi, iki yarım şeklinde olmasındandır.
Veya ayet, gündüzün değişik vakitlerinde nafile namazlara işaret eder.
لَعَلَّكَ تَرْضَى “Ola ki hoşnutluğa eresin.”
Yani, bu vakitlerde, Allah nezdinde nefsinin razı olacağı şeye nail olmanı ümit ederek namaz kıl, tesbih et.
131- وَلَا تَمُدَّنَّ عَيْنَيْكَ إِلَى مَا مَتَّعْنَا بِهِ أَزْوَاجًا مِّنْهُمْ زَهْرَةَ الْحَيَاةِ الدُّنيَا لِنَفْتِنَهُمْ فِيهِ “Sakın sakın onlardan bazı kesimlere, kendilerini sınamak için dünya hayatının süsü olarak verdiğimiz şeylere gözlerini dikme.”
Sakın ola, kendilerini denemek veya bu sebeple ahirette azaplandırmak için o kâfirlerden bazılarına verdiğimiz dünya hayatının geniş imkânlarına, bunları beğenerek ve yerlerinde olmayı temenni ederek gözlerini dikme.
وَرِزْقُ رَبِّكَ خَيْرٌ وَأَبْقَى “Rabbinin rızkı daha hayırlı ve daha devamlıdır.”
Rabbinin Senin için ahirette hazırladığı veya rızk olarak Sana nasip ettiği hidayet ve nübüvvet, dünyada onlara verilenden çok daha hayırlıdır.
Hem daha daimidir, çünkü son bulmaz.
132- وَأْمُرْ أَهْلَكَ بِالصَّلَاةِ “Ehline namazı emret.”“Ehlin” ifadesinden murat,
-Hz. Peygamberin ailesi,
-Veya O’na tâbi olan ehl-i imandır.
Kâfirlerden bazılarına verilen geniş imkânlara göz dikmeyi yasaklamadan sonra namazın emredilmesi, insanların mala ve dünyaya karşı düşkün olmalarını bununla dengelemek, geçim derdiyle sersemlemelerini ve servet ehline benzemeye çalışmalarını önlemek içindir.
وَاصْطَبِرْ عَلَيْهَا “Sen de ona sabırla devam et.”
Kendinde sabırla namaza devam et.
لَا نَسْأَلُكَ رِزْقًا “Senden bir rızık istemiyoruz.”
Biz Senden kendini ve aileni rızıklandırmanı istemiyoruz.
نَّحْنُ نَرْزُقُكَ “Biz Seni rızıklandırırız.”
Seni biz rızıklandırırız, onları da. Öyleyse Sen kalbini ahirete yönelt.
وَالْعَاقِبَةُ لِلتَّقْوَى “Akibet takvanındır.”
Rivayete göre Hz. Peygamber (asm) ailesine bir zarar geldiğinde onlara namazı hatırlatır ve bu ayeti okurdu.
133- وَقَالُوا لَوْلَا يَأْتِينَا بِآيَةٍ مِّن رَّبِّهِ “Rabbinden bize bir ayet getirse ya” dediler.”
İstemiş oldukları ayet, O’nun nübüvvet iddiasında sadık olduğuna delâlet eden bir mu’cizedir.
Veya getirmiş olduğu ayetleri inkâr ile, kendi talep etmiş oldukları bir mu’cizeyi getirmesini istemektir.
Onların böyle demeleri sırf işi yokuşa sürmek ve körü körüne bir inattır.
Cenab-ı Hak, onların bu talebine karşı Hz. Peygamberin Kur’anı getirmesini nazara vererek kendilerini susturdu. Çünkü Kur’an,
-Bütün mu’cizelerin esasıdır.
-En büyük mu’cizedir.
-Daimi, ebedi mu’cizedir.
Çünkü mu’cizenin hakikatı, nübüvvet iddia eden kimsenin harikulâde bir şekilde bir çeşit ilim veya amele mazhar kılınmasıdır. Şüphe yok ki, amelin esası ilimdir. İlim amelden kıymetçe daha yüksek ve tesirce daha daimidir.
Keza Cenab-ı Hak bu meseleye özel vecihlerden en açık olana dikkat çekti ve şöyle bildirdi:
أَوَلَمْ تَأْتِهِم بَيِّنَةُ مَا فِي الصُّحُفِ الْأُولَى “Onlara önceki kitaplarda olanın apaçık delili gelmedi mi?”Onlara, Tevrat, İncil ve diğer semavî kitaplarda olanın apaçık bir delili gelmedi mi? Çünkü, gelen Kur’an ayetleri, o semavî kitaplarda yer alan inanç ve küllî hükümleri müştemildir. Hâlbuki bu ayetleri getiren ümmidir, o kitapları görmemiştir, onları bilenlerden de ders almamıştır. İşte bu, apaçık bir mu’cizedir.
Ayette şu manayı da hissettirmek vardır: Kur’an, Hz. Peygamberin nübüvvetine delâlet ettiği gibi, mu’cize olması hasebiyle kendinden önceki kitaplara da bir bürhandır. Diğerleri ise böyle olmayıp, kendi sıhhatlerine şehâdet eden şeye muhtaçtırlar.
134- وَلَوْ أَنَّا أَهْلَكْنَاهُم بِعَذَابٍ مِّن قَبْلِهِ لَقَالُوا رَبَّنَا لَوْلَا أَرْسَلْتَ إِلَيْنَا رَسُولًا فَنَتَّبِعَ آيَاتِكَ مِن قَبْلِ أَن نَّذِلَّ وَنَخْزَى “Eğer biz onları bundan önce bir azap ile yok etseydik, “Ey Rabbimiz! Bize bir peygamber gönderseydin de, zelil ve rezil olmadan önce âyetlerine uysaydık?” derlerdi.”
“Bundan önce” ifadesi,
-Hz. Peygamber gelmeden,
-Kendilerine delil ve hatırlatma gelmeden,
-Kur’an gelmeden manalarına işaret edebilir.
“Zelil ve rezil olmadan önce” demeleri, “dünyada öldürülerek veya sürgüne gönderilerek zillete düşmelerini, kıyamet günü de cehenneme girerek perişan olmalarını” anlatır.
135- قُلْ كُلٌّ مُّتَرَبِّصٌ “De ki: “Hepimiz beklemekteyiz.”
Biz ve siz, her birimiz bizim ve sizin akıbetinizin ne olacağını gözlüyoruz.
فَتَرَبَّصُوا “Bekleyin bakalım.”
فَسَتَعْلَمُونَ مَنْ أَصْحَابُ الصِّرَاطِ السَّوِيِّ وَمَنِ اهْتَدَى “Yakında kimin dosdoğru yolun sahipleri olduğunu, kimin doğru yolu bulduğunu bileceksiniz!”
Dosdoğru yolda olan ve dalaletten kurtulanların kimler olduğunu yakında anlayacaksınız.
Hz. Peygamber şöyle buyurur:
“Kim Taha sûresini okusa, kıyamet günü kendisine Muhacirlerin ve Ensarın sevabı verilir.”
Yazar:
Prof.Dr. Şadi Eren
Ta-ha, iki harf ismidir.
Denildi ki: Bunun manası “ey insan!” demektir.
-Ha-mim’de olduğu gibi, yemin manası taşıyabilir.
2- مَا أَنزَلْنَا عَلَيْكَ الْقُرْآنَ لِتَشْقَى “Sana Kur’ân’ı sıkıntıya düşesin diye indirmedik.”
Biz bu Kur’anı, muhatabın olan Kureyş kavminin küfrüne karşı şiddetli üzüntü ile yorulman için indirmedik. Çünkü Sana düşen ancak tebliğ etmendir.
Veya mana şöyle olabilir:
Devamlı riyazet, geceleri yoğun ibadet ve uzun süre namazda ayakta durman gibi hâllerle kendini yorman için indirmedik.
Kur’an, Senin üzülmen için değil, onunla mutlu olman için indirildi.
Sebeb-i Nüzûl
Denildi ki: Ayet, kâfirleri red ve yalanlamak içindir. Çünkü onlar Hz. Peygamberin çokça ibadetini görünce şöyle demişlerdi: “Gerçekten de sen dinimizi terk ettiğin için çokça yoruluyorsun. Kur’an sana yorulman için indirilmiş!”
3- إِلَّا تَذْكِرَةً لِّمَن يَخْشَى “Ancak (Allah’tan) ürperen kimse için bir öğüt olarak (indirdik.)”O Kur’an, kalbinde haşyet ve rikkat olana bir öğüttür, böyle olanlar Kur’andan etkilenirler.
4- تَنزِيلًا مِّمَّنْ خَلَقَ الْأَرْضَ وَالسَّمَاوَاتِ الْعُلَى “O, yeri ve yüce gökleri yaratanın katından indirilmiştir.”
Burada ve sekizinci ayetin sonuna kadar, Kur’anı indiren Zâtın azameti anlatılarak, indirilen Kur’anın büyüklüğü nazara verilmektedir.
Allahu Teâlâ, önce âlemin asılları olan arz ve semavatın yaratılışını nazara verdi. Bunu ifade ederken de, önce arzı söyledi. Çünkü arz muhatabın duyularına daha yakındır ve o yüce semalara nisbetle daha ziyade gözleri önündedir.
Sonra kainatın meydana getirilmesi ve işlerinin tedbiri cihetine işaret etti, arşa müteveccih olup oradan hükümleri ve mukadderatı icra ettiğini, hikmetinin iktizası ve meşietinin taallukuna uygun bir şekilde bir tertip ve miktar üzere o arştan sebepleri indirdiğini anlattı ve şöyle buyurdu:
5- الرَّحْمَنُ عَلَى الْعَرْشِ اسْتَوَى “Rahmân, Arş’a istiva etti.’’[1>
6- لَهُ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الْأَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا وَمَا تَحْتَ الثَّرَى “Göklerdeolanlar, yerdekiler, bu ikisinin arasında ve toprağın altında bulunanlar O’nundur.”
Bütün bunlar, O’nun kudret ve iradesinin kemâline delâlet etmektedir.
Kudret, iradeye tâbidir, irade ise ilimden ayrı düşünülemez. Bundan dolayı, devamında ilminin hem açık hem de gizli şeyleri aynı şekilde kuşattığını nazara verip şöyle buyurdu:
7- وَإِن تَجْهَرْ بِالْقَوْلِ “Sen sözü açığa vursan da, (gizlesen de Allah için birdir.)”
فَإِنَّهُ يَعْلَمُ السِّرَّ وَأَخْفَى “Çünkü O, gizliyi de bilir, ondan daha gizli olanı da.”
Allahı anarken ve dua ederken, sesli olarak yaptığında şunu bil ki: Allahu Teâlânın sesli olarak söylemene ihtiyacı yoktur. Çünkü O, sır olanı hatta ondan daha gizli olanı da bilir.[2>
“Daha gizli olan”, nefsin içinden geçenlerdir.
Sırdan daha gizli olan, nefsin içinden geçenlerdir.
Ayette şu manaya bir tenbih vardır:
Zikir ve duanın emredilmesi ve bu ikisinin cehrî olarak yapılması, Allahı bilgilendirmek için olmayıp nefsi zikirle şekillendirmek, zikrin nefiste kökleşmesini sağlamak, nefsi zikirden başka şeylerle meşguliyetten alıkoymak, gerek hafif sesle, gerekse biraz sesi yükselterek onu terbiye etmek içindir.[3>
Üstteki üç ayette anlatılanlarla, Cenab-ı Hakkın uluhiyetin sıfatlarını cem ettiği ortaya çıkınca, bu sıfatların sadece kendisinde bulunduğunu, bunların muktezasında tek olduğunu beyan ile şöyle dedi:
8- اللَّهُ لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ “Allah O’dur ki, kendisinden başka hiçbir ilâh yoktur.”
لَهُ الْأَسْمَاء الْحُسْنَى “En güzel isimler O’nundur.”
İlahi isimlerin “el-Esmaü’l- Hüsna” yani “en güzel isimler” olması, en şerefli ve en efdal manalara delâlet etmelerindendir.[4>
9- وَهَلْ أَتَاكَ حَدِيثُ مُوسَى “Musa’nın haberi sana geldi mi?”
Burada Hz. Musa’nın kıssasına geçilmesinde, Hz. Peygamberin,
-Nübüvvetin meşakkatlerini yüklenmek,
-Risaleti tebliğ etmek,
-Karşılaşılan zor ve çetin durumlara sabretmekte, Hz. Musayı örnek almasını sağlamak vardır.
Taha sûresi, ilk nazil olan sûrelerdendir.
10- إِذْ رَأَى نَارًا “Hani o bir ateş görmüştü.”
Denildiğine göre, Hz. Musa (as), annesinin yanına gitmek için Hz. Şuayb’tan izin istedi, ailesiyle beraber yola koyuldu. Kendisinde Tur Dağı olan Tuva Vadisine eriştiğinde karlı ve soğuk bir gece vakti bir oğlu dünya ya geldi. O gece, Cum’a gecesiydi. Yolu kaybetmiş, hayvanları kendisinden ayrı kalmıştı. Derken Tur canibinden bir ateş gördü.
فَقَالَ لِأَهْلِهِ امْكُثُوا “Ehline dedi: Yerinizde durun.”
Ailesine “Siz burada kalın” dedi.
إِنِّي آنَسْتُ نَارًا “Ben gerçekten bir ateş fark ettim.”
Ayette ateşi görmek ünsiyet kökünden gelen bir kelimeyle ifade edilmiştir.[5>
لَّعَلِّي آتِيكُم مِّنْهَا بِقَبَسٍ “Ola ki ondan size bir kor getiririm.”
أَوْ أَجِدُ عَلَى النَّارِ هُدًى “Yahut ateşin yanında bir yol gösterici bulurum.”
Beni yola sevk edecek veya beni dinin kapılarına götürecek bir rehber bulurum. Çünkü iyilerin fikirleri, karşılarına çıkan her durumda dinin kapılarına doğru meyillidir.
O ateşten bir parça getirmek veya orada bir rehber bulmak tam bir kَesinlik arz etmediğinden, Hz. Musa bunu ümit ifade eden لَعَلّ “lealle” ile söyledi. Çünkü kendisi tahkik ehli idi. Ailesini de tahkike alıştırmak için böyle bir üslûbla söyledi.
11- فَلَمَّا أَتَاهَا نُودِي يَا مُوسَى “Ateşe vardığı zaman kendisine şöyle nida edildi: Ey Musa!”
12- إِنِّي أَنَا رَبُّكَ “Ben şüphesiz senin Rabbinim.”
O ateşe vardığında yemyeşil bir ağaçta yanan parlak bir ateş gördü. (Nâr-ı beyza)
Denildi ki: Kendisine nida edildiğinde “konuşan kim?” dedi. Cenab-ı Hak, “benim, Rabbin” buyurdu. Bunun üzerine şeytan “belki de Sen şu anda şeytanın kelâmını duyuyorsun” şeklinde vesvese verdi. Hz. Musa “hayır, şeytanın kelâmı olamaz, çünkü ben bu sesi her taraftan ve bütün azalarımla işitiyorum” dedi.
Bu, Hz. Musanın Rabbinin kelâmını ruhanî bir şekilde aldığına bir işarettir. Sonra bu kelâm bedenine temessül ile hiss-i müştereke intikal etti. Bir uzuv ve cihetle kayıtlı olmaksızın bu kelâma muhatap oldu.
فَاخْلَعْ نَعْلَيْكَ “Hemen ayakkabılarını çıkar.”
Cenab-ı Hakkın böyle emretmesi, yalın ayak olmanın tevazu ve edep sayılmasındandır. Bunun içindir ki, seleften pek çok zât, tavafı çıplak ayakla yapmışlardır.
Denildi ki: Ayakkabısında necaset vardı, tabaklanmamış eşek derisinden yapılmıştı.
Denildi ki: Bundan murat “kalbini çoluk-çocuk ve maldan boşalt.”
إِنَّكَ بِالْوَادِ الْمُقَدَّسِ طُوًى “Çünkü sen mukaddes vadi Tuvâ’dasın.”
Emrin illetini belirtir.[6>
13- وَأَنَا اخْتَرْتُكَ “Ben seni seçtim.”
Seni nübüvvet için seçtim.
فَاسْتَمِعْ لِمَا يُوحَى “Şimdi vahyolunacak şeyleri dinle.”
14- إِنَّنِي أَنَا اللَّهُ لَا إِلَهَ إِلَّا أَنَا “Şüphesiz ben Allah’ım, benden başka hiçbir ilâh yoktur.”
فَاعْبُدْنِي “Onun için bana ibadet et.”
Ayette, Hz. Musaya vahyedileceklerin başlıca iki esasa dayalı olduğuna işaret vardır. Bunlar da:
-İlmin müntehası olan tevhid.
-Amelin kemâli olan ibadet.
وَأَقِمِ الصَّلَاةَ لِذِكْرِي “Ve beni zikir için namaz kıl.”
Ayette, önemine binaen namaz müstakil olarak emredilmiş, namazın Allahı hatırlamak için olduğuna da dikkat çekilmiştir.
Zikir,
-Mabudu hatırlamak,
-Kalp ve dili, O’nu anmakla meşgul etmektir.
Denildi ki: “Beni zikir için namaz kıl” denilmesi, Cenab-ı Hakkın namazı semavî kitaplarda söylemesi ve onunla emretmesi yönündendir.
Veya bundan murat şu olabilir:
-“Namazı, Seni zikretmem için kıl.”
-Veya “Hassaten beni zikir için kıl, onunla riyakârlık yapma! “Onu, benden başkasını zikirle şaibeli hâle getirme!”
-Veya bundan murat namaz vakitleri olabilir. Bu vakitler, Cenab-ı Hakkın anıldığı vakitlerdir.
Hz. Peygamber şöyle buyurur: “Kim namaz kılmadan uyursa veya namazı kılmayı unutursa, hatırladığında kazasını yapsın. Çünkü Cenab-ı Hak şöyle buyuruyor: “Beni zikir için namaz kıl.”
إِنَّ السَّاعَةَ ءاَتِيَةٌ “Şüphesiz kıyamet gelecektir.”
15- أَكَادُ أُخْفِيهَا لِتُجْزَى كُلُّ نَفْسٍ بِمَا تَسْعَى “Onun vaktini gizli tutuyorum ki, herkes yaptığının karşılığını görsün.”
-Onun vaktini gizlemeyi murat ediyorum.
-Gizleyip de neredeyse “o gelecek” dememeyi diliyorum. Onun gelmesinde mazeretleri kesme ve lütuf gibi özellikler olmasaydı, ondan haber vermezdim.
-Veya mana şöyledir: “Neredeyse onu izhar edeceğim.”
16- فَلاَ يَصُدَّنَّكَ عَنْهَا مَنْ لاَ يُؤْمِنُ بِهَا وَاتَّبَعَ هَوَاهُ فَتَرْدَى “Sakın ona inanmayıp, kendi hevâsına uyan kimse seni ondan alıkoymasın; yoksa helak olursun.”
“Seni ondan alıkaymasın”
Kıyameti tasdikten veya namazdan sakın Seni alıkoymasın
Ayetin üslûbunda şunlara işaret vardır:
-Hz. Musanın selim fıtratı kendi hâline bırakıldığında hakkı seçer, ondan yüz çevirmez.
-Keza, kişinin dininde sağlam-köklü olması gerekir. Çünkü kâfirin insanı saptırması, ancak o kimsenin dinde zayıf olmasından kaynaklanır.[7>
Hevâya uymak; nefsini, duyulara hitap eden düşük lezzetlere meylettirip, böylece nazarın ulvi lezzetlerden uzak kalmasıdır.
17- وَمَا تِلْكَ بِيَمِينِكَ يَا مُوسَى “Ey Musa! Sağ elindeki nedir?”
Cenab-ı Hakkın “elindeki nedir?” şeklinde soru sorması, elindeki asada, Ona çok harikalar göstereceğine dikkatini çekmek içindir.
“Ey Musa” şeklinde ismen de hitabı, O’nun ünsiyet etmesini sağlamak ve tenbihte bulunmak için bir tekrardır.
18- قَالَ هِيَ عَصَايَ “Dedi: O benim asâmdır.”
أَتَوَكَّأُ عَلَيْهَا “Ona dayanırım.”
Yorulduğumda veya sürünün başında durduğumda ona dayanırım.
وَأَهُشُّ بِهَا عَلَى غَنَمِي “Onunla davarlarıma yaprak silkerim.”
وَلِيَ فِيهَا مَآرِبُ أُخْرَى “Ve onda başka faydalanacağım şeyler de var.”
-Yolda giderken onu omzuna koyup azığını ve bazı edevatını ona asmak.
-İki tarafına iki kap asmak.
-Üzerine elbise geçirip gölgelik yapmak.
-Kuyudan su alırken ip kısa gelse, onunla suya ulaşmak.
-Yırtıcı hayvanlar sürüye saldırdığında onunla karşılık vermek gibi.
Sanki Hz. Musa sualden maksadın asanın hakikatını ve onda gördüğü faydaları anlatmak olduğunu anladı, ama daha sonra asada bu hakikate aykırı şeyler ve harikulâde özellikler gördü. Mesela,
-Gece vakti asanın lamba gibi ışık vermesi,
-Kuyudan su alırken bir kova gibi olması ve kuyu çok derin de olsa uzaması,
-Bir düşman görüldüğünde Hz. Musanın yerine döğüşmesi,
-Sapladığında, vurduğu yerden su çıkması, geri çekildiğinde suyun kesilmesi,
-Hz. Musanın canı bir meyve isteyip asayı yere batırdığında meyve vermesi.
Şüphesiz bunlar apaçık ayetler, karşı durulmaz mu’cizeler olup, Allah bunları o asada Hz. Musa için yaratmıştır, yoksa asanın kendi özellikleri değildir.
Böylece Hz. Musa asanın hakikatini ve faydalarını hem ayrıntılı, hem de özel olarak zikretti. Bununla, sualden anlamış olduğu maksada uygun cevap olarak, kendi asasının da diğer asalar gibi bir takım faydaları bulunduğunu nazara verdi.
19- قَالَ أَلْقِهَا يَا مُوسَى “Dedi: Onu yere bırak Ey Musa!.”
20- فَأَلْقَاهَا “Musa da onu bıraktı.”
فَإِذَا هِيَ حَيَّةٌ تَسْعَى “Bir de ne görsün! O bir yılan olmuş, koşuyor.”
Denildi ki: Hz. Musa asayı yere bıraktığında asa, kendi kalınlığında sarı bir yılana dönüştü. Sonra şişti ve büyüdü. Bundan dolayı ayetlerde asanın yılan hâliyle alakalı “cânn, sü’ban” gibi farklı ibareler kullanıldı. Başlangıçtaki hâli için kıvraklığı noktasında “cânn” denildi, son hâlindeki büyüklük itibarıyla ise “sü’ban” yani ejderha tabiri kullanıldı. Her iki hâli içine alacak şekilde ise “hayye” yani “yılan” kelimesi tercih edildi.
Denildi ki: Ejderha büyüklüğünde ve cânn kıvraklığında idi. Bundan dolayı ayette “sanki bir cânn” denildi.[8>
Hz. Musa, asasının kıvrak bir yılan hâline gelip taşı-ağacı yuttuğunu görünce korktu ve ondan kaçtı.
21- قَالَ خُذْهَا وَلَا تَخَفْ “Dedi: Al onu, korkma.”
سَنُعِيدُهَا سِيرَتَهَا الْأُولَى “Biz onu yine eski durumuna çevireceğiz.”
Denildi ki: Rabbi böyle söyleyince Hz. Musa’nın nefsi mutmain oldu. Hatta elini yılanın ağzına soktu, çatallı dilinden tuttu.
22- وَاضْمُمْ يَدَكَ إِلَى جَنَاحِكَ تَخْرُجْ بَيْضَاء مِنْ غَيْرِ سُوءٍ آيَةً أُخْرَى “Bir de başka bir mu’cize olmak üzere elini yanına koy ki, hastalık olmaksızın bembeyaz olarak çıksın.”
Ordunun iki cenahı (kanadı) olduğu gibi, insanın yanlarına da “cenah” tabiri kullanılır. Bu kelime, kuşun iki kanadından istiare yoluyla gelmiştir.“Hastalık olmaksızın”
Bu, bir hastalık, çirkin bir şey olmaksızın Hz. Musanın elinin etrafa ışık saçmasıdır.
23- لِنُرِيَكَ مِنْ آيَاتِنَا الْكُبْرَى “Bunları sana en büyük mu’cizelerimizden gösterelim diye yaptık.”
24- اذْهَبْ إِلَى فِرْعَوْنَ “Firavun’a git.”Bu iki mu’cize ile Firavuna git ve Allaha abd olmaya davet et.
إِنَّهُ طَغَى “Çünkü o azdı.” O, isyan etti ve kibirlendi.
25- قَالَ رَبِّ اشْرَحْ لِي صَدْرِي “Dedi: Ya Rabbi! Göğsüme genişlik ver.”
26- وَيَسِّرْ لِي أَمْرِي “İşimi kolaylaştır.”Allahu Teâlâ azametli bir hitap ve büyük bir emirle emredince, Hz. Musa Rabbinden göğsüne inşirah vermesini, kalbini genişletmesini istedi. Ta ki bu görevin ağırlıklarını kaldırabilsin, zorluklarına karşı sabredebilsin, kendisine indirilecek olanları alabilsin.Ayrıca, sebepler meydana getirerek ve manileri kaldırarak işinde kolaylık vermesini istedi.
27- وَاحْلُلْ عُقْدَةً مِّن لِّسَانِي “Dilimden düğümü çöz.”
28- يَفْقَهُوا قَوْلِي “Sözümü iyi anlasınlar.”Tebliğ, ancak beliğ kişiden güzel olur.[9>
Hz. Musa, ağzına kor almıştı, bundan kaynaklanan bir problemi vardı. Şöyle ki: Bir gün çocukluğunda Firavun onu kucağına almış, O da Firavunun sakalını çekmişti. Firavun kızdı ve öldürülmesini emretti. Hanımı Asiye “O bir çocuktur, kor ile yakutu birbirinden ayıramaz” dedi. Bunun üzerine Musanın önüne kor ve yakut getirdiler. Hz. Musa, koru aldı ve onu ağzına koydu. Belki de eline parlaklık verilmesi bunun içindi.
Denildi ki: Hz. Musanın eli yanınca Firavun onun tedavisine çalıştı, ama eli iyileşmedi. Yıllar sonrasında Hz. Musa Firavunu Allaha davet edince Firavun “Hangi Rabbe beni davet ediyorsun?” dedi. Hz. Musa şöyle cevap verdi: “Senin iyileştirmekten aciz kaldığın elimi iyileştiren Allaha davet ediyorum.”Dilindeki düğümün tamamen ortadan kalkıp kalkmaması hususunda ihtilaf edildi. Bazıları “tamamen iyileşti” dediler “Ey Musa! İsteklerin Sana verildi.” (Taha, 36) ayetiyle delil getirdiler. Tamamen iyileşmediğini söyleyenler ise “Kardeşim Hârûn lisanca benden daha fasihtir.” (Kasas, 34) ve “(Firavun dedi
29- وَاجْعَل لِّي وَزِيرًا مِّنْ أَهْلِ “Ve bana ehlimden bir vezir ver.”
30- هَارُونَ أَخِي “Kardeşim Harun’u.”
Ta ki, beni mükellef kıldığın şeylerde bana yardımcı olsun.
Vezire vezir denilmesi, hükümdarın ağır yükünü yüklendiği içindir. Vezir kelimesi “vizr” kelimesinden gelir. Çünkü hükümdar işlerinde ona müracaat eder ve yardım ister.
31- اشْدُدْ بِهِ أَزْرِي “Onunla sırtımı kuvvetlendir.”
32- وَأَشْرِكْهُ فِي أَمْرِي “Onu işimde bana ortak kıl.”
Çünkü yardımlaşma, rağbetleri heyecana getirir, hayrın çoğalmasına ve artmasına vesile olur.
33- كَيْ نُسَبِّحَكَ كَثِيرًا “Ki Seni çok tesbih edelim.”
34- وَنَذْكُرَكَ كَثِيرًا “Ve Seni çok analım.”
35- إِنَّكَ كُنتَ بِنَا بَصِيرًا “Şüphesiz Sen bizi görmektesin.”
36- قَالَ قَدْ أُوتِيتَ سُؤْلَكَ يَا مُوسَى “Dedi: Ey Musa! İsteklerin Sana verildi.”
[1>Bununla ilgili A’raf, 54. ayetin açıklamasına bakılabilir.
[2> Tasavvufta, bu ayetten hareketle “sır, hafi ve ahfa” kavramları geliştirilmiştir. Bunlar kademeli bir şekilde insan ruhunun derinliklerini ifade eder. Bir ağacın gittikçe toprağın derinliklerine kök salması misali, iman dahi ruhun derinliklerine kök salmalıdır. Keza, insan fiil olarak günahlardan elini çektiği gibi, ruhunun derinliklerinde de günahlara meyilden ve günahları sevmekten uzak kalabilmelidir. Günümüzde bu “şuuraltı” ifadesiyle anlatılmaktadır. İnsanın gerçek kimliği ve kişiliği şuuraltında gizlidir. Davranışlar, o şuuraltından dışarıya birer yansımadır. Bazan kişi gerçek şahsiyetinden çok farklı fiiller yapabilir. Ama Allah onu sahte fiillerine göre değil, gerçek kişiliğine göre değerlendirecektir.
[3>Yani, dua ve zikirde sesi yükseltmek, Allaha bakan yönüyle değil, bize bakan yönüyle değerlendirilmelidir. Çünkü, insan açıktan da söylese, gizliden de yalvarsa Allah zaten işitmektedir. Ama, bazı dua ve zikirleri sesli yapmak, üstte nazara verildiği şekilde pek çok faydaları ihtiva etmektedir.
[4> Cenab-ı Hakkın isimleri, O’nun kemâlâtının ünvanlarıdır. Mesela, “Ğafur ve Rahim” isimlerine bakalım. Affetmek ve merhamet etmek çok güzel iki özelliktir. Böyle ünvanlara sahip olan Zât, elbette bütün kemâlâtın sahibidir.
[5> Bu şartlarda olan biri için en ünsiyetli hâl, bir ateşin farkına varmaktır.
[6>Yani, mukaddes vâdide ayakkabıyla yürünmez. Veya işarî mana ile bakıldığında şu mesajı verir: “Mukaddes vâdiye gelen birinin burada çoluk-çocuk ve mal gibi şeylerle kalbini meşgul etmesi uygun düşmez. Kalbini bunlardan boşalt, tümüyle Hakka yönel.”
[7> Mesela zayıf bir ışık, hafif bir üfürmekle söner. Ama güneş gibi bir ışığı, kimse söndüremez.
[8> Bkz. Neml, 10
[9> Anlatımında problem olan biri, dinin gerçeklerini hakkıyla tebliğ edemez
37- وَلَقَدْ مَنَنَّا عَلَيْكَ مَرَّةً أُخْرَى “Andolsun biz, sana diğer bir defa daha ihsanda bulunmuştuk.”
38- إِذْ أَوْحَيْنَا إِلَى أُمِّكَ مَا يُوحَى “Hani vahyedilmesi gerekenleri annene vahyetmiştik.”
Hz. Musanın annesine gelen vahyin keyfiyeti hakkında farklı yorumlar yapılmıştır. Şöyle ki:
-İlham olabilir.
-Rüyada söylenmiş olabilir.
-Zamanındaki bir peygamberin diliyle haber verilmiş olabilir.
-Veya melek vasıtasıyla olabilir.
Ona gelen vahiy, Hz. Meryeme vahyedilmesi kabilinden olup, nübüvvet vahyi değildir.
39- أَنِ اقْذِفِيهِ فِي التَّابُوتِ “Onu sandığın içine koy.”
فَاقْذِفِيهِ فِي الْيَمِّ “Sonra da denize bırak.”
فَلْيُلْقِهِ الْيَمُّ بِالسَّاحِلِ “Deniz de onu sahile bıraksın.”
“Deniz onu sahile bıraksın” bir emirdir. İlâhî iradenin taalluku sebebiyle, bunun bu şekilde meydana gelmesi, zorunludur. Denize bu şekilde emir verilmesi, onu sanki temyiz sahibi ve emre itaatkâr olarak göstermektedir.
يَأْخُذْهُ عَدُوٌّ لِّي وَعَدُوٌّ لَّهُ “Hem bana düşman, hem ona düşman olan biri Onu alsın.”
“Düşman” ifadesinin tekrarı, onun düşmanlığını göstermede mübalağa içindir.
Veya birincisi mevcut düşmanlığını, ikincisi ise beklenen düşmanlığını gösterir.
Denildi ki: Hz. Musanın annesi sandığa pamuk koydu, Musayı da sandığa yerleştirdi, sandığı örtüp denize bıraktı. Oradan Firavunun bahçesine doğru akan bir akıntı vardı, akıntı O’nu oraya götürdü, bahçe içindeki havuza bıraktı. Firavun oranın başında hanımı Asiye ile birlikte oturmaktaydı. Sandığı görünce adamlarına emretti, sandık açıldı. Baktılar ki sevimli mi sevimli bir çocuk. Cenab-ı Hakkın, ayetin devamında bildirdiği gibi, Onu çok çok sevdi:
وَأَلْقَيْتُ عَلَيْكَ مَحَبَّةً مِّنِّي “Üzerine katımdan bir sevgi bırakmıştım.”
Kalplere sana karşı dayanılmaz bir sevgi ektim. Öyle ki Seni gören Sana muhabbetten kendini alamıyordu. Bunun için Firavun da Seni sevmişti.
وَلِتُصْنَعَ عَلَى عَيْنِي “Sevilesin ve gözetimimizde yetiştirilesin diye.”
Benim murakabem ve nezaretim altında terbiye edilmen, iyi yetişmen için böyle yaptım.
40- إِذْ تَمْشِي أُخْتُكَ فَتَقُولُ هَلْ أَدُلُّكُمْ عَلَى مَن يَكْفُلُهُ “Hani kız kardeşin gidip: “Ona bakacak birini size bildireyim mi? diyordu.”
Bunun sebebi şu idi: Hz. Musa, sütannelerin memesinden emmiyordu. Kız kardeşi, Hz. Musanın durumunu araştırmak için gelmişti. Hz. Musaya sütanne aradıklarını öğrendi. Annesini saraya sütanne olarak teklif etti. Annesi saraya geldiğinde, Hz. Musa ondan emmeye başladı.
فَرَجَعْنَاكَ إِلَى أُمِّكَ كَيْ تَقَرَّ عَيْنُهَا وَلَا تَحْزَنَ “Böylece seni tekrar annene verdik ki, gözü aydın olsun da kederlenmesin.”
“Biz onu sana geri döndüreceğiz.” (Kasas, 7) sözümüze vefa olarak Seni annene döndürdük.
وَقَتَلْتَ نَفْسًا “Hem bir adam öldürdün.”İsrailoğullarından birinin yardım talebi üzerine Kıbtiyi öldürmüştün.
فَنَجَّيْنَاكَ مِنَ الْغَمِّ “Biz Seni gamdan kurtardık.”
Hataen olan bu öldürme sebebiyle Allahın ceza vermesinden ve Firavunun kısas uygulamasından korkuyordun. Biz Seni bağışladık ve Medyene hicret ettirdik, böylece gamdan kurtardık.
وَفَتَنَّاكَ فُتُونًا “Seni çeşitli fitnelerle denedik.”Fitnelerle denemek,
-Çeşitli imtihanlarla denemek,
-Çeşitli belalara mübtela kılmak manalarını ifade eder. Hz. Musa Cenab-ı Hakkın ihsanıyla bunlardan kurtarılmıştır.
Bu ifade,
-Hz. Musanın vatandan hicretini,
-Binlerce dostundan ayrılmasını,
-Yiyecek bir şeyi olmadan ihtiyatlı bir şekilde yaya gitmek zorunda olmasını,
-Sekiz-on yıllığına ücretli olarak Medyende kalmasını ve seferinde karşılaştığı benzeri durumları hülasa etmektedir.
فَلَبِثْتَ سِنِينَ فِي أَهْلِ مَدْيَنَ “Böylece Medyen halkı içinde yıllarca kaldın.”
Onlar içinde sekiz veya on yıl kalmak şeklindeki sözünü tutarak, on yıl kalmıştır. Medyen, Mısıra sekiz konak mesafededir.
ثُمَّ جِئْتَ عَلَى قَدَرٍ يَا مُوسَى “Sonra belli bir kadere geldin ey Musa!.”
Sonra Seni kemâle erdirmesi ve nübüvvetle görevlendirmesi için, tam belirlemiş olduğumuz vakitte geldin.Veya, enbiyaya vahiy geldiği yaşa ulaştın.
Anlatılanların peşinde “ey Musa” ifadesinin tekrarlanması, bunları anlatmaktan gayenin ne olduğuna tenbihte bulunmak içindir.
41- وَاصْطَنَعْتُكَ لِنَفْسِي “Seni kendime seçtim.”“Seni muhabbetim için seçtim.”
Cenab-ı Hak Hz. Musaya yaptığı ikramları bir hükümdarın birini yanına alması ve onu özel görevle görevlendirmesi şeklinde bir üslûbla ifade etmiştir.
42- اذْهَبْ أَنتَ وَأَخُوكَ بِآيَاتِي “Sen ve kardeşin ayetlerimle gidin.”
“Ayetler”den murat, mu’cizelerdir.
وَلَا تَنِيَا فِي ذِكْرِي “Ve beni anmakta gevşeklik etmeyin.”Nerede olursanız olun, Beni anmakta gevşeklik göstermeyin, kusurda bulunmayın.Denildi ki: Zikrimi tebliğde ve bana davette ihmalde bulunmayın.
43- اذْهَبَا إِلَى فِرْعَوْنَ “Firavun’a gidin.”
إِنَّهُ طَغَى “Çünkü o azdı.”
Cenab-ı Hak önceki ayette Hz. Musaya Firavuna gitmesini söylemişti. Burada ise kardeşini de hitaba dahil etti. Dolayısıyla, tekrar yoktur.
Denildi ki: Cenab-ı Hak, Hz. Haruna Hz. Musayı karşılamasını vahyetti.
Denildi ki: Hz. Harun, kardeşinin geleceğini duydu, Onu karşıladı.
44- فَقُولَا لَهُ قَوْلًا “Varın da ona kavl-i leyyinle söyleyin.”“Ona de ki: İster misin temizlenesin?” “Seni Rabbine ileteyim de ondan korkasın.” (Naziat, 18-19) şeklinde yumuşak bir dille anlatın. Çünkü böyle bir üslûb, arzetmek ve meşveret etmek suretinde bir davettir.Yumuşak bir dille anlatmazsanız, ahmaklığı sebebiyle üzerinize saldırabilir.
Denildi ki: Cenab-ı Hakkın Hz. Musaya kavl-i leyyinle tebliği hatırlatması, Firavunun kendisi üzerinde olan terbiye hakkına saygı duyması içindir.
Denildi ki: Hz. Musa ve Hz. Harun, Firavunun hoşuna giden lakaplarla hitap ettiler.
لَّيِّنًا لَّعَلَّهُ يَتَذَكَّرُ أَوْ يَخْشَى “Olur ki öğüt alır, yahut korkar.”
Tebliğde bulunurken, sözlerinizin fayda vereceğini, çalışmanızın boşa gitmeyeceğini ümit ederek anlatın. Çünkü ümit ile anlatan gayretli olur, ama ümidini kesen içinden gelmeyerek zoraki yapar.
Allahu Teâlâ Firavunun iman etmeyeceğini bilmesine rağmen Hz. Musa ve Hz. Harunu Firavuna göndermesi ve tebliğde bulunmaları için tahşidat yapması,
-Delil getirmek,
-Mazeret yolunu kesmek,
-Bu olay meydana gelirken, olaylar içindeki mu’cizeleri ortaya koymak içindir.
Ayette geçen tezekkür ve haşyet arasında şöyle bir fark vardır:
Tezekkür, gerçekten kabul eden kimse içindir.
Haşyet ise, işin gerçeğini kabul etmemesine rağmen tevehhümle “ya öyleyse” şeklinde bakan kimse içindir. Bundan dolayı tezekkür önce söylendi. Yani, “Şayet Firavun nezdinde doğru olduğunuz tahakkuk etmez ve tezekkürde bulunmazsa, hiç olmazsa tevehhüm içinde olur ve korkar.”
45- قَالَا رَبَّنَا إِنَّنَا نَخَافُ أَن يَفْرُطَ عَلَيْنَا أَوْ أَن يَطْغَى “Dediler: Ey Rabbimiz! Onun bizi dinlemeden cezalandırmasından veya taşkınlık yapmasından korkarız.”“Ya Rabbena, davetin tamamlanmasına ve mu’cizeler gösterilmesine fırsat vermeden bizi cezalandırmasından…”Veya “cür’etinden, kalp katılığından ve hüsn-ü edepten mahrumiyetinden dolayı tuğyanını artırıp haddini aşarak Senin hakkında uygunsuz şeyler söylemesinden korkuyoruz” dediler.
46- قَالَ لَا تَخَافَا “Dedi: Korkmayın.”
إِنَّنِي مَعَكُمَا “Çünkü ben sizinle beraberim.”
Ben, hıfz ve yardımımla sizinle beraberim.
أَسْمَعُ وَأَرَى “İşitir ve görürüm.”Sizinle onun arasında geçen her türlü konuşmayı ve olayı işitir ve görürüm. Bütün bu hâllerde, onun şerrini sizden çeviren ve yardımını size ulaştıran şeyler meydana getiririm.Veya şöyle denilebilir: “Ben sizin işiten ve gören koruyucunuzum. Koruyucu, işiten ve gören bir kudret sahibi olduğunda, koruma tam olur.”
47- فَأْتِيَاهُ فَقُولَا “Hemen ona varıp deyin ki:”
إِنَّا رَسُولَا رَبِّكَ “Biz Rabbinin elçileriyiz.”
فَأَرْسِلْ مَعَنَا بَنِي إِسْرَائِيلَ “Artık İsrailoğulları’nı bizimle gönder.”
وَلَا تُعَذِّبْهُمْ “Onlara azab etme.”Onları serbest bırak. Zor işlerde çalıştırarak ve erkek çocuklarını öldürerek onlara işkence yapma.Çünkü İsrailoğulları Kıbtîlerin elinde idi. Kıbtiler onları hizmetçi olarak kullanıyorlar ve zor işlerde çalıştırıyorlardı. Hatta bazı yıllar onların erkek çocuklarını öldürüyorlardı.
Ayette, Firavuna varılıp İsrailoğullarının serbestiyetinin istenmesi mü’minleri kâfirlerden kurtarmanın, kâfirleri davetten daha ehemmiyetli olduğuna bir delildir.
Bunun, davette tedriç için olması da caizdir.
قَدْ جِئْنَاكَ بِآيَةٍ مِّن رَّبِّكَ “Biz sana Rabbinden bir ayet ile geldik.”
Ayet, önceki kelâmın tazammun ettiği risalet davasını takviye etmektedir.
Hz. Musa, asa ve yed-i beyza mu’cizeleriyle gelmişken, ayette “bir ayet” şeklinde ifade edilmesi, bundan muradın mu’cize delili ile davayı isbat etmek olmasındandır, yoksa delilin bir veya çok olmasına işaret etmek değildir. Şu ayetlerde de aynı durum vardır:
“(İsa der ki
“(Ey Salih) Eğer doğru söyleyenlerden isen, haydi bize bir ayet getir.” (Şuara, 154)
“Musa dedi: Sana apaçık bir şey getirmiş olsam da mı?” (Şuara, 30)
وَالسَّلَامُ عَلَى مَنِ اتَّبَعَ الْهُدَى “Selam, hüdaya uyanlara olsun.”
Selâmdan murat
-Hidayet üzere olanlara, meleklerin ve cennet görevlilerinin selâmıdır.
-Veya onlara dünya ve ahirette selâmettir.
4ّ8- إِنَّا قَدْ أُوحِيَ إِلَيْنَا أَنَّ الْعَذَابَ عَلَى مَن كَذَّبَ وَتَوَلَّى “Bize kesin olarak vahyolundu ki, azab inkâr edip yüz çevirenleredir.”Burada nazmın değişmesi, azabın hatırlatılması, bunun te’kid edilmesi şundan olabilir: İşin başında yapılan tehdid, daha önemli ve daha faydalı ve realiteye daha uygundur.
49- قَالَ فَمَن رَّبُّكُمَا يَا مُوسَى “Firavun dedi: Sizin Rabbiniz kimdir Ey
Musa?”Hz. Musa ve Harun, Firavunun yanına vardılar, kendilerine emredilenleri söylediler. O zaman Firavun “Sizin Rabbiniz kimdir Ey Musa?” diye sordu.
Hz. Musa ve Haruna gerekli talimat verildikten sonra hemen Firavunun sözüne geçilmesi, hâlin delâletinden dolayı olabilir. Çünkü itaatkâr kimseye bir şey emredildiğinde, şüphesiz o emri yerine getirir.Firavun her ikisine de hitap etmekle beraber, nida ederken Hz. Musayı ismen söylemesi, O’nun asıl ve Hz. Harunun O’nun veziri ve tâbii olmasındandır.
Veya Hz. Musanın anlatımında biraz zorluk ve Hz. Harunda ise fesahat olduğunu bildiğinden, ilzam edebilmek için Hz. Musa ile konuşmayı tercih etti. “(Firavun dedi
50- قَالَ رَبُّنَا الَّذِي أَعْطَى كُلَّ شَيْءٍ خَلْقَهُ “Musa dedi: Bizim Rabbimiz her şeye hilkatini verdi.”Rabbimiz her bir nev’e, mümkün kemâline uygun suretini verdi.
Veya her birine muhtaç oldukları huy ve duyguları verdi.
Denildi ki: Her canlıya yaratılış ve şekilce o cinsten eşini verdi.
Veya “her mahlûka, ona uygun şeyler verdi.”
ثُمَّ هَدَى “Sonra da yolunu gösterdi.”
Sonra da iradesiyle veya fıtrî bir şekilde kendi kemalî ve bekasına nasıl ulaşacağını, kendisine verilenleri nasıl kullanacağını bildirdi.
Bu, son derece beliğ bir cevaptır. Çünkü kısa olmakla beraber her varlığı içine almakta, onların hâllerini ifade etmektedir.
Bu ifadede,
-Allahu Teâlânın bizzat ğani ve kadir olmasına,
-Her varlığa nimette bulunmasına,
-Allahın dışında ne varsa kendisine muhtaç olduğuna,
-Her varlığa zâtında, sıfatlarında ve fiillerinde in’am edildiğine delâlet vardır.
Bundan dolayı, Firavun bu cevap karşısında şaşırıp kaldı, bu konuda bir şey söylemeye cesaret edemeyip, çareyi konuyu değiştirmekte buldu:
51- قَالَ فَمَا بَالُ الْقُرُونِ الْأُولَى “Dedi: Öyleyse kurun-u ûlânın durumu nedir?”
Yani önceki devirlerde ölenlerin durumu nedir? Saadette mi yoksa şekavette midirler?
52- قَالَ عِلْمُهَا عِندَ رَبِّي فِي كِتَابٍ “(Musa) dedi: Onların ilmi Rabbimin katında bir kitaptadır.”Dedi ki: Bu bir gayptır, ancak Allah bilir. Ben de senin gibi bir kulum. Bana bildirdiği dışında, bu konuda bir şey bilemem.
Kitap’tan murat, bunların levh-i mahfuzda yazılı olmasıdır.
Hz. Musa bunu bir temsil olarak ifade etmiş de olabilir. Yani, nasıl kibir âlim ezberinde olan bir şeyi yazı ile de muhafaza eder, onun gibi önceki devirlerde gelip geçenler de Allahın ilmindedirler. Ayetin devamı bunu teyid eder:
لَّا يَضِلُّ رَبِّي وَلَا يَنسَى “Rabbim yanılmaz ve unutmaz.” Dalâl, bir şeyin yerinde hata edip ona ulaşamamak; nisyan (unutmak) ise o şeyin nerede olduğunun hatıra gelmemesidir. Hem dalal hem de nisyan, bizzat her şeyi bilen Allah hakkında imkânsızdır.
Firavunun sualinin, Allahın kudretinin her şeyi kuşatması ve Allahın her şeyi muhtelif suretleri ve çeşitli özellikleriyle belirlemesi hususunda bir itiraz olması da caizdir. Çünkü bu, O’nun ilminin eşyanın ayrıntılarını ve cüziyatını bilmesini gerektirir. Hâlbuki önceki devirlerde yaşayanlar,
-Hem sayıca pek çok,
-Hem müddet olarak uzun bir süreye dağılmış,
-Hem de birbirinden uzak iken Allahın ilmi onları, onların cüzlerini ve hâllerini nasıl kuşatır?
Verilen cevap ise şunu bildirmektedir: Allahın ilmi bütün bunları kuşatmıştır, bütün bunlar Allah nezdinde sabittir. O yanılmaz ve unutmaz.
53- الَّذِي جَعَلَ لَكُمُ الْأَرْضَ مَهْدًا “O ki arzı sizin için bir döşek yaptı.”
وَسَلَكَ لَكُمْ فِيهَا سُبُلًا “Orada sizin için yollar açtı.”Allah, arzda sizin için dağlar, vadiler, sahralar arasında bir yerden bir yere ulaşmanız için yollar kıldı. Bu yollardan gider, menfaatlerinize ulaşırsınız.
وَأَنزَلَ مِنَ السَّمَاء مَاء “Ve gökten bir su indirdi.”
فَأَخْرَجْنَا بِهِ أَزْوَاجًا مِّن نَّبَاتٍ شَتَّى “Böylece onunla yerden türlü türlü bitkileri çift çift çıkardık.”Ayetin evvelinde Cenab-ı Hakkın icraatlarından gıyabî bir şekilde bahsedilirken devamında “biz şöyle şöyle yaptık” diye konuşma sığasına intikal edilmesi, bunlarda Allahın kudret ve hikmetinin kemaline olan delâletin gayet açık olduğuna bir tenbih ve bütün muhtelif eşyanın O’nun meşietine boyun eğdiğine, O’na itaat ettiğine bir hatırlatma olmasındandır.
Benzeri üslûbları şu ayetlerde de görebiliriz:“Görmedin mi Allah gökten bir su indirdi. Derken biz onunla renkleri başka başka meyveler çıkardık.” (Fatır, 27)“Ve O, gökten size su indirdi. Ardından biz o su ile güzel güzel bahçeler bitirdik.” (Neml, 60)
Bu bitkiler farklı şekiller, özellikler ve menfaatler taşır. Bu menfaatlerin bazısı insanlara, bazısı da hayvanlara yöneliktir.Bundan dolayı şöyle buyurdu:
54- كُلُوا وَارْعَوْا أَنْعَامَكُمْ “Hem siz yiyin, hem de hayvanlarınızı otlatın.”
إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَاتٍ لِّأُوْلِي النُّهَى “Şüphesiz bunda akıl sahipleri için nice ibretler vardır!”
Ayet metnindeki “Ulu’n-nühe”, akıl sahipleri demektir. Çünkü akıl, batıla uymaktan ve çirkin işler yapmaktan nehyeder.
55- مِنْهَا خَلَقْنَاكُمْ “Oradan sizi yarattık.”
Çünkü toprak, hem sizin ilk atanızın aslı, hem de bedenlerinizin ilk maddesidir.
وَفِيهَا نُعِيدُكُمْ “Yine ona döndüreceğiz.”Ölümle ve devamında bedeninizi meydana getiren cüzlerin dağılmasıyla sizi toprağa iade edeceğiz.
وَمِنْهَا نُخْرِجُكُمْ تَارَةً أُخْرَى “Ve de sizi bir kere daha ondan çıkaracağız.”
Toprağa karışmış parçalanmış eczalarınızı önceki suret üzere bir araya getirip, o bedenlere ruhlarınızı geri döndürerek topraktan sizleri çıkaracağız.
56- وَلَقَدْ أَرَيْنَاهُ آيَاتِنَا كُلَّهَا “Andolsun ki, biz Firavun’a ayetlerimizin hepsini gösterdik.”
Biz o Firavuna ayetlerimizi gösterdik veya onların sıhhatini, gerçek olduğunu ona tanıttırdık.
Cenab-ı Hakkın “ayetlerimiz” diye ifade ettiğinden murat, Hz. Musaya has kılınan, bilinen dokuz mu’cizedir. Bu durumda “ayetlerimizin hepsini” ifadesi bu ayet türlerinin veya fertlerinin şümulünü te’kid içindir.Veya Hz. Musa (as) bu mu’cizeleri Firavuna göstermiş, başkasına verilen diğer mu’cizeleri de tek tek saymıştır.
فَكَذَّبَ وَأَبَى “O ise onları yalanladı ve kabulden çekindi.”
O ise, şiddetli inadından dolayı Hz. Musayı yalanladı, taşkınlığından dolayı iman ve tâati kabullenemedi.
77- وَلَقَدْ أَوْحَيْنَا إِلَى مُوسَى أَنْ أَسْرِ بِعِبَادِي “Andolsun ki Musa’ya şöyle vahyettik: Kullarımla geceleyin yola çık.”
فَاضْرِبْ لَهُمْ طَرِيقًا فِي الْبَحْرِ يَبَسًا “Onlara denizde kuru bir yol aç.”
لَّا تَخَافُ دَرَكًا وَلَا تَخْشَى “Yetişilmekten korkmazsın ve endişe de etmezsin.”
78- فَأَتْبَعَهُمْ فِرْعَوْنُ بِجُنُودِهِ “Firavun ordularıyla onları takip etti.”
Hz. Musa, İsrailoğullarıyla gecenin evvelinde yola çıkmıştı. Firavuna bu durum haber verilince, ordusuyla beraber peşlerinden takip etti.
فَغَشِيَهُم مِّنَ الْيَمِّ مَا غَشِيَهُمْ “Derken denizden kendilerini bürüyen birşey bürüyüverdi.”
Zamir, Firavunun ordusuna veya ordusuyla beraber kendisine racidir.
Ayette onları bürüyen şeyin müphem / belirsiz bırakılmasında “bunun künhünü ancak Allah bilir” manasına bir işaret vardır.
79- وَأَضَلَّ فِرْعَوْنُ قَوْمَهُ “Ve Firavun kavmini yoldan çıkardı.”
وَمَا هَدَى “Ve doğru yola götürmedi.”Din hususunda onları yoldan çıkardı, onları doğru yola sevketmedi. Hâlbuki Firavun onlara “Sizi ancak doğru yola sevk ediyorum.” (Mü’min, 29) demişti. Böyle olunca bu ayet, Firavunun o sözüne bakar ve onunla bir tehekkümdür, ince bir alaydır.
Veya şöyle bir mana düşünülebilir:
“Firavun, denizde ordusunu kaybetti ve kurtulamadı.”
80- يَا بَنِي إِسْرَائِيلَ “Ey İsrailoğulları!”
Cenab-ı Hak, İsrailoğullarını denizden kurtarıp Firavunu helâk ettikten sonra, kendilerine şöyle bildirdi.
Veya hitap Hz. Peygamber devrindeki İsrailoğullarına, atalarına yaptığı ikramları hatırlatmak da olabilir:
قَدْ أَنجَيْنَاكُم مِّنْ عَدُوِّكُمْ “Sizi düşmanınızdan kurtardık.”
“Düşman”dan murat, Firavun ve kavmidir.
وَوَاعَدْنَاكُمْ جَانِبَ الطُّورِ الْأَيْمَنَ “Ve Tûr’un sağ yanında sizinle randevulaştık.”
Tur dağının sağ tarafına davet edilmeleri, Hz. Musa’nın burada münacat etmesi ve Tevratın indirilmesi içindi.
Yapılan davet sadece Hz. Musa veya Hz. Musa ile beraber yetmiş kişi için iken hepsine hitap edilmesi, mülabese içindir.[1>
وَنَزَّلْنَا عَلَيْكُمُ الْمَنَّ وَالسَّلْوَى “Üzerinize de kudret helvası ve bıldırcın indirdik.”
81- كُلُوا مِن طَيِّبَاتِ مَا رَزَقْنَاكُمْ “Size verdiğimiz rızıkların tayyiplerinden yiyin.”
Tayyip olan rızıklardan murat, lezzetli ve helâl olanlardır.
وَلَا تَطْغَوْا فِيهِ فَيَحِلَّ عَلَيْكُمْ غَضَبِي “Ve bunda taşkınlık etmeyin, sonra üzerinize gadabım iner.”
Size verdiğimiz rızıklarda
-Şükrünü ihlal ile,
-İsraf ederek,
-Şımarıklık göstererek,
-Ve layık olandan engelleyerek Allahın koyduğu sınırları aşmayın.
وَمَن يَحْلِلْ عَلَيْهِ غَضَبِي فَقَدْ هَوَى “Kimin üzerine de gadabım inerse, muhakkak o mahvolur.”Gadabımın indiği kimse, düşer, helâk olur.
82- وَإِنِّي لَغَفَّارٌ لِّمَن تَابَ وَآمَنَ وَعَمِلَ صَالِحًا ثُمَّ اهْتَدَى “Şüphe yok ki ben, tevbe eden, iman edip salih amel işleyen, sonra da hak yolda sebat gösteren kimse için çok bağışlayıcıyım.”
83- وَمَا أَعْجَلَكَ عَن قَوْمِكَ يَا مُوسَى “Ey Musa! Seni acele ile kavminden uzaklaştıran nedir?”
Bu sualde, Hz. Musanın acele edip gelmesinin uygun olmadığını hissettirmek vardır. Çünkü, kavmini problemli bir hâlde bırakıp gelmek,
-Zâtında bir noksanlıktır.
-Hele buna bir de onları ihmal etmek ve onlara karşı üstünlük tavrını çağrıştırır bir durum olursa… Bundan dolayı Hz. Musa iki mesele hakkında da cevap verdi.
84- قَالَ هُمْ أُولَاء عَلَى أَثَرِي “Dedi: Onlar benim izimdeler.”
Kavmini bırakıp gelmesiyle ilgili durum daha önemli olduğundan önce onunla başladı:
Ben onlardan azıcık öndeyim.
Bu, âdeten nazara alınmayacak kadar azdır. Onlarla benim aramda, yol arkadaşı olanlarda görüldüğü şekilde, yakın bir mesafe vardır.
وَعَجِلْتُ إِلَيْكَ رَبِّ لِتَرْضَى “Rabbim! Sen hoşnut olasın diye, acele ederek sana geldim.”Çünkü Senin emrine koşmak, ahdine vefa göstermek rızanı icap ettirir.
85- قَالَ فَإِنَّا قَدْ فَتَنَّا قَوْمَكَ مِن بَعْدِكَ “Allah dedi: Doğrusu biz senden sonra kavmini imtihan ettik.”Sen onların arasından çıktıktan sonra buzağıya ibadetle biz onları imtihan ettik.
Bunlar, Hz. Musanın geride bıraktığı kavmi idi. Hz. Musa, onların başına kardeşi Harunu bırakmıştı. Sayıları altıyüzbin idi. Buzağıya tapmaktan kurtulanların sayısı ise oniki bin kişiydi.
وَأَضَلَّهُمُ السَّامِرِيُّ “Ve Sâmirî onları saptırdı.”
Samiri, buzağıyı ilah edinerek ve onları buzağıya ibadete çağırarak yoldan çıkardı.
Şayet rivayet sahihse, onlar Hz. Musanın gitmesinden sonra yirmi gece dinlerini dosdoğru yaşadılar. Gündüzleri de müstakil sayarak kırka ulaştıklarını zannettiler, “sayıyı tamamladık” dediler. Sonra buzağı olayı gerçekleşti.
Bu hitap Hz. Musaya Tura geldiğinde yapıldı. Çünkü, ayette Allahu Teâlânın âdeti üzere bazan olması beklenen şeyi olmuş gibi haber verdiğine delâlet eden bir şey yoktur. Çünkü, bir şeyin meydana gelmesinin aslı, Allahın ilminde ve meşietinin gereğine göre olmasıdır.
Samiri, İsrailoğullarından Samira kabilesine mensup biridir.
Denildi ki: Kırman’dan iri-yarı kaba bir adamdı.
Denildi ki: Bacırma ahalisinden idi. İsmi de Musa Bin Zafer olup, münafık idi.
86- فَرَجَعَ مُوسَى إِلَى قَوْمِهِ غَضْبَانَ أَسِفًا “Böylece Musa öfkeli ve üzgün olarak kavmine döndü.”
Hz. Musa kırk günü tamamlayıp Tevratı aldıktan sonra kavmine döndü.
Onlara öfkeli ve yaptıkları şeyler için üzüntülüydü.
قَالَ يَا قَوْمِ أَلَمْ يَعِدْكُمْ رَبُّكُمْ وَعْدًا حَسَنًا “Dedi: Ey kavmim! Rabbiniz size güzel bir vaad ile vaatte bulunmadı mı?”
Kendisinde bir hidayet ve nur olan Tevratı size vermeyi vaat etmedi mi?
أَفَطَالَ عَلَيْكُمُ الْعَهْدُ “Size bu süre çok uzun mu geldi.”
Ondan ayrılık süresi size çok uzun mu geldi?
أَمْ أَرَدتُّمْ أَن يَحِلَّ عَلَيْكُمْ غَضَبٌ مِّن رَّبِّكُمْ فَأَخْلَفْتُم مَّوْعِدِي “Yoksa Rabbinizden size bir gadab inmesini istediniz de bana olan vaadinizden mi caydınız?”
Gabavette (kıt akıllılıkta) dillere destan olan öküze ibadet etmekle Rabbinizden üzerinize bir gadap inmesini mi istediniz? Öyle ki Allaha iman üzere sebat etmek ve size emrettiklerimi yapmak hususunda söz verdiğiniz hâlde, sözünüzde durmadınız.
87- قَالُوا مَا أَخْلَفْنَا مَوْعِدَكَ بِمَلْكِنَا “Dediler: Biz sana verdiğimiz sözden, kendiliğimizden caymadık.”
Eğer Samiri bizi kışkırtmasa ve kendi hâlimize bırakılsaydık, verdiğimiz sözden caymazdık.
وَلَكِنَّا حُمِّلْنَا أَوْزَارًا مِّن زِينَةِ الْقَوْمِ فَقَذَفْنَاهَا “Fakat biz o kavmin süs eşyasından bir takım ağırlıklar yüklenmiştik, onları attık.”
İsrailoğulları, Mısırdan çıkmaya niyet ettiklerinde, Kıbtilerden düğün bahanesi ile ödünç olarak zînet eşyaları almışlardı.
Denildi ki: Kendilerinin bir bayramı vesilesiyle bu zînet eşyalarını almışlardı, sonra çıktıkları anlaşılır diye geri vermemişler, yanlarında getirmişlerdi.
Denildi ki: Bunlar, Firavun ve ordusunun denizde boğulmasından sonra, denizin sahile attığı zînet eşyalarıydı, onlar da bunları almışlardı. Belki de bunları “evzar” yani “ağırlıklar, günahlar” olarak isimlendirmeleri bu sebeple idi. Çünkü ganimet almak henüz onlarda helâl kılınmadığından, bunları almak onlar için günahtı.
Veya İsrailoğulları müste’men idiler. Müste’men olanın ise küfür ehlinin malını alması caiz değildi.
“Onları attık” demeleri, onları ateşe atmalarını ifade eder..
فَكَذَلِكَ أَلْقَى السَّامِرِيُّ “Sâmirî de böylece atmıştı.”
Samiri de, yanında olan süs eşyalarını ateşe atmıştı. Rivayete göre, onlar kendileri için vaat edilen kırk günlük sürenin tamamlandığını zannettiklerinde, Samiri onlara şöyle dedi: “Musanın size verdiği sözde durmaması, sizin yanınızda olan Kıbtilere ait süs eşyalarından dolayıdır. Bunlar size haramdır. Görüşüm o ki, bir çukur kazalım, orada bir ateş yakalım, yanımızda olan bütün zînet eşyalarını oraya atalım.” Onlar da Samirinin dediğini yaptılar.
88- فَأَخْرَجَ لَهُمْ عِجْلًا جَسَدًا لَهُ خُوَارٌ “Nihayet (Sâmirî) onlara böğüren bir buzağı heykeli ortaya çıkardı.”
Samiri bunlara bu erimiş zînet eşyalarından bir buzağı heykeli meydana getirdi. Bunun, buzağı tarzında sesi vardı.
فَقَالُوا هَذَا إِلَهُكُمْ وَإِلَهُ مُوسَى “Bunun üzerine dediler: İşte sizin de,
Musa’nın da ilâhı budur, ama o unuttu.”
Bunu söyleyenler Samiri ve onun fitnesine kapılanlardır. Buzağı heykelini ses verir bir şekilde görünce böyle dediler:
فَنَسِيَ “Ama O, unuttu.”
Musa, bunu unuttu, Rabbini Turda arıyor.
Veya “unuttu” zamini Samiri’ye racidir.
Yani, yapması gereken iman izhar etmeyi terk etti.
Veya “Böyle cisimlerin yaratılmış olduğunu unuttu.” Veya “İlâhın hiçbir şeye hulul etmeyeceğini unuttu.”
89- أَفَلَا يَرَوْنَ أَلَّا يَرْجِعُ إِلَيْهِمْ قَوْلًا “Onlar görmüyorlar mı ki, o buzağı kendilerine hiçbir sözle karşılık veremiyor.”Onlar görmüyorlar mı, o buzağı kendilerine bir söz söylemiyor, sorsalar bir cevap veremiyor!?
وَلَا يَمْلِكُ لَهُمْ ضَرًّا وَلَا نَفْعًا “Ayrıca onlara ne zarar vermeye sahip, ne de yarar vermeye.”
90- وَلَقَدْ قَالَ لَهُمْ هَارُونُ مِن قَبْلُ “Andolsun ki Harun daha önce onlara şöyle demişti:”
Hz. Harun, Samirinin çukur kazdırmasını görür görmez bir şeyler hissedip Samiriden önce veya Hz. Musanın dönmesinden önce şöyle demişti:
يَا قَوْمِ إِنَّمَا فُتِنتُم بِهِ “Ey kavmim! Siz bununla imtihan edildiniz.”
Ey kavmim! Siz bu buzağı ile imtihan edildiniz!
وَإِنَّ رَبَّكُمُ الرَّحْمَنُ “Sizin Rabbiniz Rahmân’dır.”
فَاتَّبِعُونِي “Gelin bana uyun.”
وَأَطِيعُوا أَمْرِي “Ve emrime itaat edin.”
Bana uyun ve dinde sebat hususunda emrime itaat edin!
9ّ1- قَالُوا لَن نَّبْرَحَ عَلَيْهِ عَاكِفِينَ حَتَّى يَرْجِعَ إِلَيْنَا مُوسَى “Dediler: Musa bize dönüp gelinceye kadar, biz ona tapmaya devam edeceğiz.”
92- قَالَ يَا هَارُونُ “Dedi: Ey Harun!”
Hz. Musa döndüğünde kardeşine “Ey Harun!” dedi.
مَا مَنَعَكَ إِذْ رَأَيْتَهُمْ ضَلُّوا “Bunların saptığını gördüğünde, seni engelleyen ne oldu?”
Onlar buzağıya ibadetle saptıklarında sana ne engel oldu?
93- أَلَّا تَتَّبِعَنِ “Neden bana uymadın?”Allah için gadap etmek ve O’nu inkâr edenle savaşmak hususunda bana uyman gerekmez miydi?
Veya peşimden gelip bana katılman gerekmez miydi?
أَفَعَصَيْتَ أَمْرِي “Yoksa emrime karşı mı geldin?”
Dinde tavizsiz olmak ve dini savunmak hususunda emrime karşı mı geldin?
94- قَالَ يَا ابْنَ أُمَّ “Harun dedi: Ey anamın oğlu!”
لَا تَأْخُذْ بِلِحْيَتِي وَلَا بِرَأْسِي “Sakalımı ve başımı tutma.”
“Anamın oğlu” ifadesinde O’nun şefkatini ve rikkatini celbe çalışmak vardır.
Denildi ki: “Hz. Harun, anne cihetiyle Hz. Musa ile kardeşti.” Ancak cumhur (ekser âlimler) onların ana-baba bir kardeş olduklarını söyler.
Hz. Musa Allah için olan şiddetli gayz ve gadabından dolayı kardeşi Harunun saç ve sakalından tutmuş, kendine doğru çekiyordu. Hz. Musa, her şeyde sert, haşin ve tavizsizdi. Kavmini buzağıya tapıyor görünce kardeşine böyle yapmaktan kendini alamamıştı.
إِنِّي خَشِيتُ أَن تَقُولَ فَرَّقْتَ بَيْنَ بَنِي إِسْرَائِيلَ وَلَمْ تَرْقُبْ قَوْلِي “Ben senin ‘İsrailoğulları arasında ayrılık çıkardın, sözüme bakmadın’ diyeceğinden korktum.”
Şayet ben onlarla savaşsam veya bir kısmını bir kısmından ayırsam “İsrailoğullarını birbirinden ayırdın!” “Kavmim içinde benim yerime geç, ıslaha çalış” (A’raf, 142) diye talimat vermiştin, “sözümü tutmadın” demenden korktum. Çünkü onları ıslah, birliklerini korumak ve durumlarını idare etmekle olurdu. Ben böyle yaptım ve Senin dönüp de kendi reyine göre gerekeni yapmanı tercih ettim.”
95- قَالَ فَمَا خَطْبُكَ يَا سَامِرِيُّ “Ey Sâmirî! Senin bu yaptığın nedir?”dedi.”
Sonra Hz. Musa Samiriye yöneldi ve yaptığını tenkid ile “Seni buna sevkeden ne oldu?” diye sordu.
96- قَالَ بَصُرْتُ بِمَا لَمْ يَبْصُرُوا بِهِ “Sâmirî dedi: Onların görmedikleri bir şey gördüm:”
Hamza ve Kisâî, ayeti Hz. Musaya hitap olarak okudu. Yani: Ey Musa, Sen onların bilmediklerini bildin, anlamadıklarını anladın. O da şudur: Sana gelen elçi tamamen ruhanidir, izi hangi şeye temas etse onu hayatlandırır.
Veya, ben onların görmediklerini gördüm. Yani, Hz. Cebrailin “hayat atı” üzerinde Sana geldiğini gördüm.
Denildi ki: Samirinin Cebraili tanıması şundandır: O dünyaya geldiğinde, annesi Firavunun korkusundan onu bırakmıştı. Tek başına yaşayacak hâle gelinceye kadar Cebrail ona gıda getirdi.
فَقَبَضْتُ قَبْضَةً مِّنْ أَثَرِ الرَّسُولِ فَنَبَذْتُهَا “Ben de elçinin izinden bir avuç aldım ve onu attım.”
Ben de elçinin bastığı yerdeki topraktan bir kabza aldım. O rasûlün izinden aldığım bir avuç toprağı erimiş süs eşyalarına veya buzağının içine attım, böylece hayatlandı.
Elçiden murat Cebraildir. Elçinin ismini söylememesi, onun Cebrail olduğunu bilmemesindendir.
Veya olayın vaktine tenbihte bulunmak istemiştir. O da Cebrailin Tura götürmek için Hz. Musaya gönderildiği vakittir.
وَكَذَلِكَ سَوَّلَتْ لِي نَفْسِي “Böyle yapmayı bana nefsim güzel gösterdi.”
Nefsim böyle yapmayı bana hoş gösterdi.
97- قَالَ فَاذْهَبْ “Dedi: Haydi, defol!”
فَإِنَّ لَكَ فِي الْحَيَاةِ أَن تَقُولَ لَا مِسَاسَ “Artık senin için hayat boyunca, ‘bana dokunmayın’ demen var.”Yaptığına ceza olarak senin için hayat boyu “bana dokunmayın” diyeceksin.
Böyle demesi, biri ona dokunduğunda kendisinde hastalık bulaşması veya kendisinin hastalık bulaştırması yönündendir. Böylece ürkmüş vahşi hayvanlar gibi tek yaşamaya mahkûm edilmiştir.
وَإِنَّ لَكَ مَوْعِدًا لَّنْ تُخْلَفَهُ “Hem senin için asla kaçamayacağın bir ceza daha vardır.”
Senin için ahirette de vaat edilen bir durum vardır.
Allah, dünyada seni böyle cezalandırdığı gibi, ahirette de cezalandıracak, hakkındaki hükmü uygulayacaktır.
وَانظُرْ إِلَى إِلَهِكَ الَّذِي ظَلْتَ عَلَيْهِ عَاكِفًا ا “Bir de ibadet edip durduğun ilâhına bak!”
لَّنُحَرِّقَنَّهُ “Biz elbette onu yakacağız.”
Biz o batıl mabudunu elbette ateşte yakacağız.
ثُمَّ لَنَنسِفَنَّهُ فِي الْيَمِّ نَسْفًا “Sonra da kül haline getirip onu denize savuracağız.”
Böylece ondan geriye hiçbir şey kalmayacak.
Bundan maksad, Samirinin cezasını ziyade kılmak ve onun sözleriyle aldananların gabavetini (kıt akıllılığını) ortaya koymaktır. Öyle ki en edna tefekkürü olan bu olaydan ibret alacaktır.
98- إِنَّمَا إِلَهُكُمُ اللَّهُ الَّذِي لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ “Sizin ilâhınız, ancak kendisinden başka hiçbir ilâh bulunmayan Allah’tır.”Sizin ibadetinize layık olan ilahınız Allahtır. Çünkü O’na denk hiçbir şey yoktur.İlim ve kudretin kemâlinde hiçbir şeye O’na yanaşamaz.
وَسِعَ كُلَّ شَيْءٍ عِلْمًا “Onun ilmi her şeyi kuşatmıştır.”
Onun ilmi, bilinmek şanından olan her şeyi kuşatmıştır.
Durum böyleyken bir kalıba sokulup heykeli yapılan ve sonra da yakılan buzağı heykeli, nasıl Allaha denk olabilir? Faraza, taptığınız buzağı canlı da olsa gabavette darb-ı meseldir!
[1> Her ne kadar bu yetmiş kişiye doğrudan hitap edilmese de, Hz. Musa’ya yapılan hitap bir yönüyle bunlara da yapılmış demektir. Çünkü Ona bildirilen emir ve yasaklara bunlar da muhataptırlar.
99- كَذَلِكَ نَقُصُّ عَلَيْكَ مِنْ أَنبَاء مَا قَدْ سَبَقَ “Böylece Sana geçmişin haberlerinden bir kısmını anlatıyoruz.”
İşte bu Musa kıssası gibi, biz sana geçmişteki işlerin ve kaybolup giden ümmetlerin haberlerinden anlatıyoruz. Bunlarda,
-Senin için bir ibret,
-İlminin artması,
-Mu’cizelerinin çoğalması,
-Ümmetinden basiret sahiplerine bir tenbih ve hatırlatma vardır.
وَقَدْ آتَيْنَاكَ مِن لَّدُنَّا ذِكْرًا “Şüphe yok ki sana katımızdan bir zikir verdik.”
Zikirden murat Kitap, yani Kur’andır. Bu kitap, tefekküre ve ibrete layık olan bu kıssaları ve haberleri içinde bulundurmaktadır.
“Zikir” kelimesinin elif-lâmsız gelmesi şanına tazim içindir.
Denildi ki: Hz. Peygambere verilen zikirden murat,
-Güzel bir şekilde yâd edilmek,
-İnsanlar arasında büyük bir şöhrete nail olmaktır.
100- مَنْ أَعْرَضَ عَنْهُ فَإِنَّهُ يَحْمِلُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ وِزْرًا “Kim ondan yüz çevirirse, şüphesiz o kıyamet günü bir günah yüklenecektir.”“Kim ondan yüz çevirirse” ifadesinde “O” zamirinden murat Kur’andır. Kur’an mutluluk ve kurtuluş cihetlerini cem etmiştir.
Veya murat, Allahtan yüz çevrilmesidir.
Bu günah, küfrüne ağır bir ceza olacak, kendisini ebedi mahcup edecektir.
Ayette teşbih vardır. Ceza olarak ağır yük taşıyan kimse nasıl zorlanır, insanlar içinde mahcup olur, sırtı âdeta çökerse, günahlar da diğer âlemde sahibinin sırtında ağır bir yük olacaktır.
101- خَالِدِينَ فِيهِ “O azapta daimî kalacaklar.”
وَسَاء لَهُمْ يَوْمَ الْقِيَامَةِ حِمْلًا “Bu, kıyamet günü onlar için ne fena bir yüktür!”
102- يَوْمَ يُنفَخُ فِي الصُّورِ “O gün sûr’a üfürülür.”
وَنَحْشُرُ الْمُجْرِمِينَ يَوْمَئِذٍ زُرْقًا “Ve biz suçluları o gün gök gözlü olarak mahşere toplarız.”
“Gök gözlü” denilmesi, böyle bir gözün Arablar nezdinde en çirkin ve istenmeyen bir göz olmasındandır. Çünkü Rumlar onların en ileri derecede düşmanları olup gözleri gök idi. Bunun için şöyle diyorlardı:
Düşmanın sıfatı
-Kara tuzak,
-Sarı ok,
-Mavi göz.
Ayette geçen “zürka” kelimesi “âmâ” anlamına da gelebilir. Yani “...âmâ olarak maşhere toplarız.”
103- يَتَخَافَتُونَ بَيْنَهُمْ إِن لَّبِثْتُمْ إِلَّا عَشْرًا “Siz dünyada sadece on gün kaldınız” diye kendi aralarında gizli gizli konuşurlar.”
Kalpleri korku ve dehşetle dolu olduğundan kısık sesle aralarında konuşurlar.
Böyle diyerek, dünya hayatının zevâl bulması sebebiyle dünyada kaldıkları süreyi kısa bulurlar.Veya, ahiret hayatını uzun bulduklarından, ona nispetle dünya hayatını böyle görürler.
Veya ahiretin çetin hâllerini görüp, şu dünya hayatında kendilerini tatmin etmek ve şehvetlerinin peşinde gitmek sebebiyle bu azaba layık olduklarını bildikleri için, kederlerinden böyle söylerler.
Veya “(Öyle bir) ateş ki, onlar sabah-akşam ona arz olunurlar. Kıyamet koptuğu günde ise, Âl-i Firavnı azabın en şiddetlisine sokun!” (Mü’min, 46) ayetinin ve devamının da işaretiyle kabirde böyle konuşurlar.
104- نَحْنُ أَعْلَمُ بِمَا يَقُولُونَ “Aralarında ne konuştuklarını biz en iyi bileniz.”
Ne kadar kaldıkları hususunda biz onların neler dediklerini iyi biliriz.
إِذْ يَقُولُ أَمْثَلُهُمْ طَرِيقَةً إِن لَّبِثْتُمْ إِلَّا يَوْمًا “Onların yolca en iyileri, “ancak bir gün kaldınız” diyordu.”
“Yolca en iyileri” ifadesinden murat, görüş veya amelce en istikametli olanlarıdır. “Ancak bir gün kaldınız” deyip kalma müddetini daha az gösterenlerin görüşünün, diğerlerine üstün olduğu nazara verilmiştir.
105- وَيَسْأَلُونَكَ عَنِ الْجِبَالِ “Sana dağları sorarlar.”Sana dağların akıbetinden soruyorlar.
Sakif kabilesinden bir adam sormuştu.
فَقُلْ يَنسِفُهَا رَبِّي نَسْفًا “De ki: Rabbim onları toz edip savuracak.”
Dedi ki: Rabbim onları un ufak edip sonra da rüzgar göndererek savuracaktır.
106- فَيَذَرُهَا قَاعًا صَفْصَفًا “Böylece orayı (arzı) dümdüz boş bir halde bırakacak.”
Onların yerleştiği yeri veya arzı dümdüz ve boş bırakacaktır. Ayette “Şayet Allah insanları zulümleri yüzünden cezalandırsaydı, orada (yeryüzünde) tek canlı bırakmazdı.” (Nahl, 61) ayetinde de olduğu gibi, her ne kadar daha evvelinde zikredilmese de, dağlar arzın üzerinde olduğundan dolayı zamirin arza raci kılınması vardır.
107- لَا تَرَى فِيهَا عِوَجًا وَلَا أَمْتًا “Orada ne bir eğrilik görürsün, ne de bir yumruluk.”
Bu üçü, yani
-Düz
-Eğri
-Yumru, birbirine terettüp eden hâllerdir. Birinci ve ikinci duyular yönüyledir. Üçüncüsü, ölçü itibarıyladır.
108- يَوْمَئِذٍ يَتَّبِعُونَ الدَّاعِيَ لَا عِوَجَ لَهُ “O gün, hiçbir tarafa sapmadan o davetçiye uyarlar.”
O günden murat, dağların un-ufak olacağı gündür.
Veya kıyamet gününden bedel olabilir.
Davetçi, Allahu Teâlâdır.
Denildi ki: Davetçi Hz. İsrafildir.
Beyt-i Makdisin kayasının üzerinde ayakta durur, insanları çağırır. Her taraftan Ona doğru yönelirler. Davet edilenler, hiç muhalefet etmeden, sapmadan O’na uyarlar.
وَخَشَعَت الْأَصْوَاتُ لِلرَّحْمَنِ “Rahmân için sesler kısılmıştır.”
O’nun heybetinden sesler kısılmıştır.
فَلَا تَسْمَعُ إِلَّا هَمْسًا “Artık bir hışıltıdan başka hiçbir şey işitemezsin.”
Bu hışıltının, onların mahşere nakli esnasında ayaklarından gelen ses olduğu da söylenir.
109- يَوْمَئِذٍ لَّا تَنفَعُ الشَّفَاعَةُ إِلَّا مَنْ أَذِنَ لَهُ الرَّحْمَنُ وَرَضِيَ لَهُ قَوْلًا “O gün, Rahmân’ın kendisine izin verdiği ve sözünden hoşnud olduğundan başkasının şefaati fayda vermez.”İstisna şefaattendir. Yani, Ancak Allahın şefaatine izin verdiği ve sözüne razı olduğu müstesna.Veya mefulden de olabilir. Yani, ancak kendisi için şefaata izin verilen ve kendisi hakkında şefaatçinin sözüne Rahmânın razı olduğu kimse müstesna. Böylesine, şefaat fayda verir.
110- يَعْلَمُ مَا بَيْنَ أَيْدِيهِمْ وَمَا خَلْفَهُمْ “O, önlerindekini ve arkalarındakini bilir.”
Allah, onlara tekaddüm eden halleri ve gelecekte kendilerinden sonra olacakları bilir.
وَلَا يُحِيطُونَ بِهِ عِلْمًا “Onlar ise O’nu ilmen kavrayamazlar.”
Onların ilimleri, Allahın malumatını ihata edemez.
Denildi ki: Onlar, Allahın zâtını ilmen kuşatamazlar.
Veya evveliyle alakalı olarak “onlar öncelerini de sonralarını da tam olarak bilemezler. Bildiklerini de ayrıntılarıyla bilemezler.”
111- وَعَنَتِ الْوُجُوهُ لِلْحَيِّ الْقَيُّومِ “Yüzler, Hayy-ı Kayyum’a boyun eğmiştir.”
Hükmü nâfiz bir hükümdarın elinde, esirlerin boyun eğmesi gibi, yüzler Hayy-ı Kayyuma tam bir itaatle boyun eğmiştir.
Ayetin zahiri, bütün yüzlerin durumunu ifade eder. Ama bununla mücrimlerin yüzlerinin murat edilmesi caizdir. Bu durumda “yüzler” anlamındaki “el-vücuh” kelimesindeki elif-lâm izafetten bedeldir. Yani, “o mücrimlerin yüzleri” demektir.
Ayetin devamı bunu teyid eder:
وَقَدْ خَابَ مَنْ حَمَلَ ظُلْمًا “Bir zulüm yüklenen, gerçekten hüsrana uğramıştır.”
Bu ifade, ayetin evvelinden hâl olabilir: Bir zulüm yüklenen gerçekten perişan olduğu hâlde, yüzler Hayy-ı Kayyuma boyun eğmiştir.
Veya ayetin bu kısmı müstakil cümle de olabilir, yüzlerinin niçin boyun eğdiğini anlatır.
112- وَمَن يَعْمَلْ مِنَ الصَّالِحَاتِ وَهُوَ مُؤْمِنٌ فَلَا يَخَافُ ظُلْمًا وَلَا هَضْمًا “Herkim mü’min olarak salih ameller işlerse, artık o, ne zulümden ve ne de hakkının çiğnenmesinden korkar.”“Mü’min olarak” denilmesi, taatlerin sıhhatında ve hayırlı işlerin kabulünde imanın şart olmasındandır.
Ayette anlatıldığı şekilde olan kimse, kendisine vaat edilen hak ettiği sevabın verilmemesinden ve de hakkının çiğnenmesinden korkmaz.Veya mana şöyle olabilir: Mü’min olarak salih ameller işleyen kimse, bir zulüm veya hakkı çiğnemek cezası alacağından korkmaz. Çünkü başkasına zulmetmemiş, kimsenin hakkını çiğnememiştir.
113- وَكَذَلِكَ أَنزَلْنَاهُ قُرْآنًا عَرَبِيًّا “İşte böylece biz onu Arabça bir Kur’ân olarak indirdik.”
Yani, dehşetli bir tehdidi barındıran bu ayetleri indirdiğimiz gibi, Kur’anın tamamını Arabça bir Kur’an olarak indirdik.
وَصَرَّفْنَا فِيهِ مِنَ الْوَعِيدِ لَعَلَّهُمْ يَتَّقُونَ “Ola ki sakınırlar diye onda tehditlerden nicelerini tekrar tekrar açıkladık.”
Onda tehdid ayetlerini tekrar tekrar nazara verdik.
Ola ki günahlardan sakınırlar, takva kendileri için bir meleke hâlini alır.
أَوْ يُحْدِثُ لَهُمْ ذِكْرًا “Yahut onlara bir ibret verir.”
Veya o Kur’anı duyduklarında, Kur’an kendilerine bir öğüt ve ibret verir, bu da onları günahlardan alıkor.
Bu nükte için, takvayı yapılan vaîde, öğüdü de Kur’ana nisbet etti.[1>
114- فَتَعَالَى اللَّهُ الْمَلِكُ الْحَقُّ “Hükmü her yerde geçerli gerçek hükümdar olan Allah yücedir.”
Allah, zât ve sıfatlarında mahlukata benzemekten yücedir. Zâtı, onların zâtına benzemediği gibi, kelâmı da onların kelâmına benzemez. O, Meliktir; emri ve nehyi nafizdir, vaadi umulmaya ve tehdidi sakınılmaya layıktır. O, Hak’tır; Melik olmaya bizâtihi layıktır. Zât ve sıfatları sabittir, gerçektir.
وَلَا تَعْجَلْ بِالْقُرْآنِ مِن قَبْلِ أَن يُقْضَى إِلَيْكَ وَحْيُهُ “Sana vahyedilmesi tamamlanmadan önce Kur’an’ı okumakta acele etme.”Ayet, Hz. Peygamberin Hz. Cebrailden vahyi alırken acele etmesinden ve kıraati tekrarlamasından bir nehiydir.
Denildi ki: Ayet, mücmel olarak gelen bir hükümle alakalı açıklama gelmeden tebliğde bulunmaktan bir nehiydir.
وَقُل رَّبِّ زِدْنِي عِلْمًا “Rabbim! İlmimi artır” de.”
“Vahiyle ilgili acele edeceğine ona bedel Rabbinden ziyade ilim iste. Çünkü, Sana vahyedilenlere zaten nail olacaksın.”
[1> Vaîd, ilâhî azap ve ceza ile insanları sakındırmaktır. Buna muhatap olan kimseler, akıllarını başlarına alırlarsa, haramlardan uzak kalmak suretiyle azaptan sakınmış olurlar. Öte yandan Kur’an, bir zikir kitabıdır. Ona muhatap olan kimseler bu öğütlere kulak vermek suretiyle ders almış olurlar.
115- وَلَقَدْ عَهِدْنَا إِلَى آدَمَ مِن قَبْلُ فَنَسِيَ “Andolsun bundan önce Âdem’den söz almıştık, fakat unuttu.”İki ayet öncesinde, Kur’anda isyan edenlere tehdid ayetlerinin sıkça yer aldığı nazara verilmişti. Burada da Hz. Âdemin ilâhî emri unutması nazara verildi.
Şöyle bir mana söz konusudur:
Âdemoğullarının temeli isyan üzeredir, onların damarında köklü bir nisyan (unutmak) vardır.
“Fakat unuttu.”Ama Âdem o sözü unuttu, Ona gereken önemi vermedi, böylece ondan gafil oldu.Veya “şu ağaca yaklaşmayın” (Bakara, 35) şeklindeki uyarımızı terketti.
وَلَمْ نَجِدْ لَهُ عَزْمًا ا “Ve biz onda bir kararlılık bulmadık.”
Onu bu hususta kararlı ve sebat sahibi görmedik. Çünkü kararlı ve tavizsiz olsaydı, şeytan onu aldatamazdı.Belki de bu durum Hz. Âdemin, işlerin tatlısını – acısını henüz tatmadığı ilk acemilik zamanında olmuştu.Hz. Peygamberden şöyle nakledilir:
“Âdemoğullarının akılları Âdemin aklıyla tartılsa, Âdemin aklı üstün gelir. (Böyle olmakla beraber) Allah Onun hakkında şöyle bildirdi: “Andolsun bundan önce Âdem’den söz almıştık, fakat unuttu.”Denildi ki: Ayetin manası şöyle de olabilir:
“Biz Onda günaha karşı bir kararlılık bulmadık”Çünkü bu günahı kasten değil, hata ile işlemişti.
116- وَإِذْ قُلْنَا لِلْمَلَائِكَةِ اسْجُدُوا لِآدَمَ فَسَجَدُوا “Hani meleklere: ‘Âdem için secde edin’ demiştik de hepsi secde etmişti.”
Bunun açıklaması daha önce yapılmıştı.[1>
إِلَّا إِبْلِيسَ أَبَى “Ancak İblis etmedi, o diretti.”
“O diretti” ifadesi, İblisi secdeden men eden durumu beyan eder.
117- فَقُلْنَا يَا آدَمُ إِنَّ هَذَا عَدُوٌّ لَّكَ وَلِزَوْجِكَ “Biz de demiştik: Ey Âdem! Şüphesiz bu, sana ve eşine düşmandır.”
فَلَا يُخْرِجَنَّكُمَا مِنَ الْجَنَّةِ فَتَشْقَى “Sakın sizi cennetten çıkarmasın, yoksa bedbaht olursun.”“Sakın sizi Cennetten çıkarmasın” dedikten sonra, Cenab-ı Hak “yoksa bedbaht olursun” diye sadece Hz. Âdeme hitap etmekle yetindi. Bu, ayet sonlarına uygunluk açısından olabileceği gibi, şu manaya da işaret eder: Hz. Âdem, eşi Havvadan da sorumlu olduğuna göre, kendisi zahmete düçar olduğunda, hanımı da aynı çileye düşecektir.
Veya ayetteki “şekavet”, “geçim hususunda zahmet çekmek” anlamındadır. Maişeti temin etmek ise, erkeklerin görevidir. Ayetin devamı bu manayı teyid eder:
118- إِنَّ لَكَ أَلَّا تَجُوعَ فِيهَا وَلَا تَعْرَى “Şüphesiz orada senin için ne aç kalmak vardır, ne de çıplak kalmak.”
119- وَأَنَّكَ لَا تَظْمَأُ فِيهَا وَلَا تَضْحَى “Ve orada ne susuzluk çekersin, ne de güneş altında kalırsın.”
Çünkü burada nazara verilenler Cennette konforlu bir hayata vesile olan yemek, içmek, elbise ve çalışmaya ihtiyaç olmamak durumlarını beyan etmektedir. Üstelik bu hâlin bir gün sona ermesi de söz konusu olmayacaktır.Cenab-ı Hak bunları ifade ederken, Hz. Âdem kendisinin sakındırıldığı zahmetli hallere yabancı kalmasın diye zıtlarını nazara vererek bildirmiştir.
120- فَوَسْوَسَ إِلَيْهِ الشَّيْطَانُ “Sonunda şeytan ona vesvese verdi.”
قَالَ يَا آدَمُ هَلْ أَدُلُّكَ عَلَى شَجَرَةِ الْخُلْدِ وَمُلْكٍ لَّا يَبْلَى “Dedi ki: Ey Âdem!Sana sonsuzluk ağacını ve bitmeyen bir saltanatı göstereyim mi?”
Sonunda şeytan O’na vesvesesini ulaştırdı.
Ona, yiyenin asla ölmeyeceği bir ağaç ve bitmez - zayıflamaz bir saltanat vaadinde bulundu.
121- فَأَكَلَا مِنْهَا “Bunun üzerine ikisi de o ağaçtan yediler.”
فَبَدَتْ لَهُمَا سَوْآتُهُمَا “Ardından mahrem yerleri kendilerine açılıp görünüverdi.”
وَطَفِقَا يَخْصِفَانِ عَلَيْهِمَا مِن وَرَقِ الْجَنَّةِ “Ve üzerlerine cennet yaprağından örtmeye başladılar.”
İncir ağacının yapraklarıyla mahrem yerlerini örtmeye çalıştılar.
وَعَصَى آدَمُ رَبَّهُ فَغَوَى “Âdem Rabbine isyan etti, böylece zarara uğradı.”
Yasak ağaçtan yemekle, Âdem Rabbine isyan etti. Ağaçtan yemekle ebediliği talep etmesi itibarıyla, matlubuna eremedi, zarar etti.
Veya düşmanın sözüne kandığından akıldan uzak hareket etti.
Ayette, Hz. Âdemin zellesi küçük olmakla beraber, bu zelleye mukabil O’nun isyan ettiğini, zarar ettiğini bildirmek,
-Velev zelle de olsa bunu büyük görmektir.
-Âdemin evlâdını gayet etkili bir üslûbla benzeri durumdan sakındırmaktır.
122- ثُمَّ اجْتَبَاهُ رَبُّهُ “Sonra Rabbi onu seçti.”
Sonra Rabbi O’nu seçti, tevbeye sevketti ve muvaffak kıldı.
فَتَابَ عَلَيْهِ “Tevbesini kabul buyurdu.”
Tevbe ettiğinde tevbesini kabul etti.
وَهَدَى “Ve ona doğru yolu gösterdi.”
Tevbede sebata ve günahtan uzak kalmak sebeplerine Onu sevketti.
123- قَالَ اهْبِطَا مِنْهَا جَمِيعًا بَعْضُكُمْ لِبَعْضٍ عَدُوٌّ “Allah dedi: Birbirinize düşman olmak üzere hepiniz oradan inin.”Hitap, Âdem ve Havvayadır.
Veya Âdem ve İblisedir.
Âdem ve Havva, insan neslinin iki esası olduğundan, onların şahsında bütün insanları içine alacak şekilde hitap edip “hepiniz oradan inin” dedi.
“Birbirinize düşman olmak üzere” ifadesinden murat insanlar olabilir. Çünkü insanlar geçim meselelerinde birbirleriyle rekabet halindedirler, hatta birbirleriyle dövüşürler, savaşırlar.
Veya bu düşmanlık insanlarla İblis arasındaki düşmanlıktır. İblis insan yüzünden makamını kaybettiği gibi, insanlar da onun yüzünden günahlara girerler.
Ayetin devamı, bu düşmanlığın insanlar arasındaki düşmanlık olduğunu teyid eder gibidir:
فَإِمَّا يَأْتِيَنَّكُم مِّنِّي هُدًى فَمَنِ اتَّبَعَ هُدَايَ فَلَا يَضِلُّ وَلَا يَشْقَى “Artık benden size bir hidayet geldiği zaman, kim benim hidayetime uyarsa işte o, yoldan sapmaz ve zahmet çekmez.”
Hidayetten murat, kitap ve peygamberdir.İlahi hidayete uyan, ne dünyada yoldan çıkar ne de ahirette azap çeker.
124- وَمَنْ أَعْرَضَ عَن ذِكْرِي فَإِنَّ لَهُ مَعِيشَةً ضَنكًا “Her kim de zikrimden yüz çevirirse, ona dar bir geçim vardır.”Beni hatırlatan ve ibadetime sevkeden hidayetten kim yüzünü çevirirse, onun için zor bir hayat vardır. Çünkü bütün himmet ve gayretiyle dünya menfaatlerine yönelir, daha ziyade elde etmek için kendini tehlikeye atar, noksanlaşmasından ise korkar. Ahirete talip olan mü’min ise, böyle değildir.[2>
Öte yandan,
-“Üzerlerine zillet ve meskenet damgası vuruldu ve Allah’tan bir gazaba uğradılar.” (Bakara, 61)
-“Şayet onlar Tevrat’ı, İncil’i ve Rableri tarafından kendilerine indirileni (Kur’an’ı) gereğince uygulasalardı, elbette üstlerinden ve ayaklarının altından (bol bol rızık) yerlerdi.” (Maide, 66)
-“O beldelerin halkı iman etseler ve günahlardan korunsalardı, elbette üzerlerine gökten ve yerden bereketler açardık. Lakin yalanladılar, biz de onları yaptıklarıyla kıskıvrak yakaladık.” (A’raf, 96) gibi ayetlerde dikkat çekildiği üzere, Allah kâfire, küfrünün şeameti sebebiyle sıkıntı verir, mü’mine de imanın bereketiyle genişlik nasip eder.
Denildi ki:“Dar bir geçim”den murat, cehennemde darî’ ve zakkumdur.[3>
Denildi ki: Bundan murat, kabir azabıdır.
وَنَحْشُرُهُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ أَعْمَى “Ve kıyamet günü onu kör olarak diriltiriz.”
Bu körlük, gözün ve kalbin kör olmasıdır. Ayetin devamı, maddî körlük olduğunu teyid eder:
125- قَالَ رَبِّ لِمَ حَشَرْتَنِي أَعْمَى وَقَدْ كُنتُ بَصِيرًا “Dedi: Ya Rabbi! Beni
niçin kör olarak haşrettin, oysa ben gören biriydim.”
126- قَالَ كَذَلِكَ “Allah dedi: Böyledir.”Evet, böyle yaptım.
أَتَتْكَ آيَاتُنَا فَنَسِيتَهَا “Ayetlerimiz sana gelmişti de onları unutmuştun.”
Zira, ayetlerimiz sana apaçık bir şekilde geldi. Ama sen onları görmezden geldin, onlara dikkatle bakmadın.
وَكَذَلِكَ الْيَوْمَ تُنسَى “Bugün de öylece unutulursun.”
Sen o ayetleri terk ettiğin gibi, bugün körlük ve azap içinde bırakılacaksın.
127- وَكَذَلِكَ نَجْزِي مَنْ أَسْرَفَ وَلَمْ يُؤْمِن بِآيَاتِ رَبِّهِ “İşte haddi aşanları ve Rabbinin âyetlerine inanmayanları biz böyle cezalandırırız.”
Şehevanî şeylere dalarak ve ayetlerden yüz çevirerek taşkınlık yapan, Rabbinin ayetlerine inanmayan, aksine onları yalanlayan ve muhalefet edeni işte biz böyle cezalandırırız.
وَلَعَذَابُ الْآخِرَةِ أَشَدُّ وَأَبْقَى “Ve ahiret azabı ise, daha şiddetli ve daha devamlıdır.”
Ahiret azabından murat,
-Kör olarak haşredilmek,
-Cehennem azabı,
-Kör olarak haşredildikten sonra ateşe atılmak olabilir.
İşte ahiret azabı, dünyadaki sıkıntılı hayattan veya bununla beraber kör olarak haşredilmekten daha şiddetli ve devamlıdır.Muhtemelen, bu kimse cehennem ateşine girdiğinde, mahşerdeki körlüğü zâil olur. Bu zâil olmak, bulunduğu mahalli ve halini görmesi içindir.Veya ahiret azabı, o kimsenin yapmış olduğu ayetleri terk ve onları inkâr fiilinden daha şiddetli ve daimi olacaktır.
128- أَفَلَمْ يَهْدِ لَهُمْ كَمْ أَهْلَكْنَا قَبْلَهُم مِّنَ الْقُرُونِ يَمْشُونَ فِي مَسَاكِنِهِمْ “Yurtlarında dolaşıp durdukları kendilerinden önceki nice nesilleri helâk etmiş olmamız, onları doğru yola iletmedi mi?”
“Onları doğru yola ileten”den murat,
-Allahu Teâlâ,
-Hz. Peygamber
-Veya buna delil olan şeydir.
إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَاتٍ لِّأُوْلِي النُّهَى “Şüphesiz bunda akıl sahipleri için nice ayetler vardır.”
Akıl, insanı olup bitenleri umursamaz görünmekten ve görmezden gelmekten alıkoyan bir alettir.
[1> Mesela bkz.Bakara, 34.
[2> Mü’min için ne bir korku vardır, ne de üzüntü. Dünyaya perestiş edenlerin korktukları yerlerde mü’min korkmaz, bazan kaybetse bile, çok üzülmez.
[3> “Dari’” ifadesi Ğaşiye Suresi altıncı ayette geçer. Cehennem ehlinin yiyeceğinden olup, diken gibi aslında hiç de yenilmeyecek bir maddedir.
129- وَلَوْلَا كَلِمَةٌ سَبَقَتْ مِن رَّبِّكَ لَكَانَ لِزَامًا وَأَجَلٌ مُسَمًّى “Şayet Rabbinden sebkat eden bir kelime ve belirlediği bir süre olmasaydı, hemen azaba uğrarlardı.”
“Kelime”den” murat, bu ümmetin azabının ahirete tehir edilme vaadidir.
Şayet böyle bir vaat olmasa, Âd ve Semud gibi kavimlerin başına gelen toplu azap, bu kâfirler için de kaçınılmaz olurdu.
Onlara azabın hemen gelmemesi için ikinci olarak nazara verilen durum “ecel-i müsemma” yani ömürleri için veya azapları için belli bir süre verilmesidir.
Bu süre, kıyamet günüdür veya bundan murat Bedir savaşıdır.
Hz. Peygamberi inkâr eden kâfirlere toplu bir azabın gelmemesi iki sebepledir:
1-Azabın ahirete tehiri vaadi.
2-Kendileri için “ecel-i müsemma”, yani belli bir ecelin olması.
130- فَاصْبِرْ عَلَى مَا يَقُولُونَ “O halde, onların sözlerine sabret.”
وَسَبِّحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ قَبْلَ طُلُوعِ الشَّمْسِ وَقَبْلَ غُرُوبِهَا “Ve güneşin doğmasından önce ve batmasından önce Rabbini hamd ile tesbih et. Rabbinin sana olan hidayet ve tevfik nimetine hamdederek namaz kıl.
Veya O’nu şirkten ve vasfettikleri diğer noksanlıklardan tenzih et, O’nun bütün nimetlerin sahibi olduğunu itiraf ile, Seni hidayetle serfiraz kılmasına hamdet!
“Güneşin doğmasından önce” ifadesi sabah namazına, “batmasından önce” ifadesi ise öğle ve ikindiye veya sadece ikindiye işarettir.
وَمِنْ آنَاء اللَّيْلِ فَسَبِّحْ وَأَطْرَافَ النَّهَارِ “Gecenin bir kısım vakitlerinde ve gündüzün etrafında da tesbih et.”
Bu da akşam ve yatsıya işarettir. Ayette, “gece”nin cümlede önce yer alması, gecedelerde lütfun ziyadesiyle olmasındandır. Çünkü kalp gece vakti daha kapasiteli ve huzurlu olur. Nefis ise gece vakti istirahata çok fazla meyillidir. Böyle olunca, gece ibadeti, gündüz ibadetine nispetle daha zordur. Bunun içindir ki Cenab-ı Hak şöyle buyurmuştur:
“Şüphesiz gece ibadetinin etkisi daha fazladır ve (bu ibadetteki) sözler (Kur’an ve dua okuyuşlar) ise daha düzgün ve açıktır.” (Müzzemmil, 6)
“Gündüzün etrafı” sabah ve akşam namazlarına bakar. Bunun tekrarı “özelikle bu ikisine” şeklinde önem verilmesindendir.
“Gündüzün iki tarafı” denilmesi yerine çoğul sığasıyla “gündüzün etrafı” denilmesi, bundan sabah ve akşamın anlaşılması açık olduğundandır.
Veya öğle namazına emirdir. Çünkü öğle vakti, gündüzün ilk yarısının bitmesi ve diğer yarısının da başlamasıdır. Çoğul gelmesi, iki yarım şeklinde olmasındandır.
Veya ayet, gündüzün değişik vakitlerinde nafile namazlara işaret eder.
لَعَلَّكَ تَرْضَى “Ola ki hoşnutluğa eresin.”
Yani, bu vakitlerde, Allah nezdinde nefsinin razı olacağı şeye nail olmanı ümit ederek namaz kıl, tesbih et.
131- وَلَا تَمُدَّنَّ عَيْنَيْكَ إِلَى مَا مَتَّعْنَا بِهِ أَزْوَاجًا مِّنْهُمْ زَهْرَةَ الْحَيَاةِ الدُّنيَا لِنَفْتِنَهُمْ فِيهِ “Sakın sakın onlardan bazı kesimlere, kendilerini sınamak için dünya hayatının süsü olarak verdiğimiz şeylere gözlerini dikme.”
Sakın ola, kendilerini denemek veya bu sebeple ahirette azaplandırmak için o kâfirlerden bazılarına verdiğimiz dünya hayatının geniş imkânlarına, bunları beğenerek ve yerlerinde olmayı temenni ederek gözlerini dikme.
وَرِزْقُ رَبِّكَ خَيْرٌ وَأَبْقَى “Rabbinin rızkı daha hayırlı ve daha devamlıdır.”
Rabbinin Senin için ahirette hazırladığı veya rızk olarak Sana nasip ettiği hidayet ve nübüvvet, dünyada onlara verilenden çok daha hayırlıdır.
Hem daha daimidir, çünkü son bulmaz.
132- وَأْمُرْ أَهْلَكَ بِالصَّلَاةِ “Ehline namazı emret.”“Ehlin” ifadesinden murat,
-Hz. Peygamberin ailesi,
-Veya O’na tâbi olan ehl-i imandır.
Kâfirlerden bazılarına verilen geniş imkânlara göz dikmeyi yasaklamadan sonra namazın emredilmesi, insanların mala ve dünyaya karşı düşkün olmalarını bununla dengelemek, geçim derdiyle sersemlemelerini ve servet ehline benzemeye çalışmalarını önlemek içindir.
وَاصْطَبِرْ عَلَيْهَا “Sen de ona sabırla devam et.”
Kendinde sabırla namaza devam et.
لَا نَسْأَلُكَ رِزْقًا “Senden bir rızık istemiyoruz.”
Biz Senden kendini ve aileni rızıklandırmanı istemiyoruz.
نَّحْنُ نَرْزُقُكَ “Biz Seni rızıklandırırız.”
Seni biz rızıklandırırız, onları da. Öyleyse Sen kalbini ahirete yönelt.
وَالْعَاقِبَةُ لِلتَّقْوَى “Akibet takvanındır.”
Rivayete göre Hz. Peygamber (asm) ailesine bir zarar geldiğinde onlara namazı hatırlatır ve bu ayeti okurdu.
133- وَقَالُوا لَوْلَا يَأْتِينَا بِآيَةٍ مِّن رَّبِّهِ “Rabbinden bize bir ayet getirse ya” dediler.”
İstemiş oldukları ayet, O’nun nübüvvet iddiasında sadık olduğuna delâlet eden bir mu’cizedir.
Veya getirmiş olduğu ayetleri inkâr ile, kendi talep etmiş oldukları bir mu’cizeyi getirmesini istemektir.
Onların böyle demeleri sırf işi yokuşa sürmek ve körü körüne bir inattır.
Cenab-ı Hak, onların bu talebine karşı Hz. Peygamberin Kur’anı getirmesini nazara vererek kendilerini susturdu. Çünkü Kur’an,
-Bütün mu’cizelerin esasıdır.
-En büyük mu’cizedir.
-Daimi, ebedi mu’cizedir.
Çünkü mu’cizenin hakikatı, nübüvvet iddia eden kimsenin harikulâde bir şekilde bir çeşit ilim veya amele mazhar kılınmasıdır. Şüphe yok ki, amelin esası ilimdir. İlim amelden kıymetçe daha yüksek ve tesirce daha daimidir.
Keza Cenab-ı Hak bu meseleye özel vecihlerden en açık olana dikkat çekti ve şöyle bildirdi:
أَوَلَمْ تَأْتِهِم بَيِّنَةُ مَا فِي الصُّحُفِ الْأُولَى “Onlara önceki kitaplarda olanın apaçık delili gelmedi mi?”Onlara, Tevrat, İncil ve diğer semavî kitaplarda olanın apaçık bir delili gelmedi mi? Çünkü, gelen Kur’an ayetleri, o semavî kitaplarda yer alan inanç ve küllî hükümleri müştemildir. Hâlbuki bu ayetleri getiren ümmidir, o kitapları görmemiştir, onları bilenlerden de ders almamıştır. İşte bu, apaçık bir mu’cizedir.
Ayette şu manayı da hissettirmek vardır: Kur’an, Hz. Peygamberin nübüvvetine delâlet ettiği gibi, mu’cize olması hasebiyle kendinden önceki kitaplara da bir bürhandır. Diğerleri ise böyle olmayıp, kendi sıhhatlerine şehâdet eden şeye muhtaçtırlar.
134- وَلَوْ أَنَّا أَهْلَكْنَاهُم بِعَذَابٍ مِّن قَبْلِهِ لَقَالُوا رَبَّنَا لَوْلَا أَرْسَلْتَ إِلَيْنَا رَسُولًا فَنَتَّبِعَ آيَاتِكَ مِن قَبْلِ أَن نَّذِلَّ وَنَخْزَى “Eğer biz onları bundan önce bir azap ile yok etseydik, “Ey Rabbimiz! Bize bir peygamber gönderseydin de, zelil ve rezil olmadan önce âyetlerine uysaydık?” derlerdi.”
“Bundan önce” ifadesi,
-Hz. Peygamber gelmeden,
-Kendilerine delil ve hatırlatma gelmeden,
-Kur’an gelmeden manalarına işaret edebilir.
“Zelil ve rezil olmadan önce” demeleri, “dünyada öldürülerek veya sürgüne gönderilerek zillete düşmelerini, kıyamet günü de cehenneme girerek perişan olmalarını” anlatır.
135- قُلْ كُلٌّ مُّتَرَبِّصٌ “De ki: “Hepimiz beklemekteyiz.”
Biz ve siz, her birimiz bizim ve sizin akıbetinizin ne olacağını gözlüyoruz.
فَتَرَبَّصُوا “Bekleyin bakalım.”
فَسَتَعْلَمُونَ مَنْ أَصْحَابُ الصِّرَاطِ السَّوِيِّ وَمَنِ اهْتَدَى “Yakında kimin dosdoğru yolun sahipleri olduğunu, kimin doğru yolu bulduğunu bileceksiniz!”
Dosdoğru yolda olan ve dalaletten kurtulanların kimler olduğunu yakında anlayacaksınız.
Hz. Peygamber şöyle buyurur:
“Kim Taha sûresini okusa, kıyamet günü kendisine Muhacirlerin ve Ensarın sevabı verilir.”
Yazar:
Prof.Dr. Şadi Eren