Neler yeni

Welcome to Cidar - Hak Yolunda... Hak üzere...

Forumumuza hoş geldiniz, burada birçok faydalı içerik ve aktif bir topluluk sizi bekliyor, ancak tüm özelliklerden yararlanabilmek ve paylaşımlara katılabilmek için kayıt olmanız gerekmektedir.

Yunus Suresi Tefsiri

Admin

Yönetici
Katılım
19 Şub 2025
Mesajlar
180
Tepkime puanı
0
Puanları
16
بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ​



1- الر “Elif, Lâm, Râ.”



تِلْكَ آيَاتُ الْكِتَابِ الْحَكِيمِ “İşte bunlar o hikmetli kitabın âyetleridir.”



“İşte bunlar”
ifadesi sûrenin veya Kur’anın tazammun ettiği ayetlere işarettir. Kitaptan murat, bu sûre veya Kur’andır.



Bu kitabın “Hakîm” olması, kendisinde bulunan hükümler ve hikmetler yönündendir.



Veya “muhkem” anlamında olabilir. Yani, onun ayetleri muhkemdir, onlarda neshedilen bir şey yoktur.



2- أَكَانَ لِلنَّاسِ عَجَبًا أَنْ أَوْحَيْنَا إِلَى رَجُلٍ مِّنْهُمْ أَنْ أَنذِرِ النَّاسَ وَبَشِّرِ الَّذِينَ آمَنُواْ “İçlerinden birine “İnsanları uyar ve iman edenleri müjdele” diye vahiy göndermemiz insanlara tuhaf mı geldi?”



Bu, istifham-ı inkâridir.1



Onlar şöyle diyorlardı: “Hayret, Allah insanlara Ebu Talibin yetiminden başka gönderecek bir elçi bulamadı mı?”



Böyle demeleri dünya işlerinde kıt akıllı ve kısa nazarlı olmalarından, vahiy ve nübüvvetin hakikatini bilmemelerinden idi. Kaldı ki Hz. Peygamberin (asm) mal dışında onların dünyaca büyük saydıklarından eksik bir durumu yoktu. Peygamberlikte ise malın fazla olmaması çok cihetlerle daha münasiptir. Bundan dolayı, ondan önce de peygamberlerin çoğu bu hâl üzere idi.



Şöyle de denildi: Onları hayrete düşüren durum, En’am sûresinde de anlatıldığı üzere insanlardan bir peygamber gelmesi olmuştu.



Yani, insanlar buna niye hayret ediyorlar, hâlbuki bir peygamber gönderilmesi gayet makul bir durumdur.



“İnsanları uyar ve iman edenleri müjdele”



Ayette inzar (uyarı) bütün insanlara genel, müjdelemek ise mü’minlere has kılındı. Çünkü bütün insanların uyarıya ihtiyacı vardır. Müjdenin ehl-i imana tahsisi ise, kâfirlerin gerçek anlamda müjdelenecek bir durumları olmamasındandır.3



أَنَّ لَهُمْ قَدَمَ صِدْقٍ عِندَ رَبِّهِمْ “Onlar için Rableri nezdinde yüksek makamlar vardır.”



Ayetin metninde geçen “Kadem-i sıdk”, yüksek makamlar ve derecelerdir. Bunun “sıdk” kelimesine nisbeti tahakkukunu beyan etmek içindir. Ayrıca, onların bu âli makamlara söz ve niyette dosdoğru olmalarıyla ulaştıklarına bir tenbihtir.



قَالَ الْكَافِرُونَ إِنَّ هَذَا لَسَاحِرٌ مُّبِينٌ “Kâfirler: “Hiç şüphesiz bu apaçık bir sihirbaz” dediler.”



Ayette geçen “sahir” kelimesi “sihir” şeklinde de okunmuştur. Bu okumaya göre, “Bu” kelimesi ile Kitab’a ve Hz. Peygamberin getirdiklerine işaret edilmiştir.



Aslında bu ifadede onların Hz. Peygamberden harikulâde işlere rastladıklarına ve bunların muarazasından acze düştüklerine bir itiraf vardır.







3- إِنَّ رَبَّكُمُ اللّهُ الَّذِي خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضَ فِي سِتَّةِ أَيَّامٍ “Rabbiniz o Allah’tır ki, gökleri ve yeri altı günde yarattı.”



Gökler ve yer, imkân dairesinde her şeyin asıllarıdır.



ثُمَّ اسْتَوَى عَلَى الْعَرْشِ “Sonra arşa istiva etti.”



Allah “ol” emriyle belirlediği ve hikmetinin iktiza ettiği şekilde varlıkların emrini takdir eder, onu harekete geçirecek sebeplerini müheyya kılar, o sebeplerden neticeleri alır.



يُدَبِّرُ الأَمْرَ “İşi O idare ediyor.”



Ayetin metninde geçen “tedbîr”, akıbetin güzel olması için işlerin sonunu düşünmektir.



“Onları elîm bir azap ile müjdele!” (Lokman, 7) gibi bazı ayetlerde yer alan müjde kelimesi, gerçek anlamda değildir.



مَا مِن شَفِيعٍ إِلاَّ مِن بَعْدِ إِذْنِهِ “O’nun izni olmadan hiç bir şefaatçi yoktur.”



Ayet, Allahın azametini anlatır ve “bu tanrılar Allah nezdinde bize şefaatçi olacak” diyenlerin batıl iddialarını reddeder.



Ayette, Allahın izin verdiğinin şefaatini isbat vardır.



ذَلِكُمُ اللّهُ رَبُّكُمْ “İşte Rabbiniz olan Allah budur.”



İşte ulûhiyet ve rububiyeti iktiza eden sıfatlarla mevsuf olan Allah, sizin Rabbinizdir. Sizi terbiye eden O’dur. Hiçbir varlık O’nun bu rububiyetinde O’na şerik değildir.



فَاعْبُدُوهُ “Öyleyse O’na ibadet edin!”



Başkasına değil, sadece O’na ibadet edin.



أَفَلاَ تَذَكَّرُونَ “Hâlâ düşünüp ibret almaz mısınız?”



En ufak bir tefekkürde bulunmuyor musunuz? Ta ki Rububiyete ve ibadete layık olanın ancak O olduğunu, sizin taptıklarınızın olmadığını anlayasınız.







4- إِلَيْهِ مَرْجِعُكُمْ جَمِيعًا “Hepinizin dönüşü O’nadır.”



Ölümle veya haşirden sonra diriltilmekle hepiniz O’na döneceksiniz, başkasına değil. Öyleyse O’na kavuşmaya hazırlık yapınız!



وَعْدَ اللّهِ حَقًّا “Bu, Allah’tan hak bir vaattir.”



إِنَّهُ يَبْدَأُ الْخَلْقَ ثُمَّ يُعِيدُهُ “Her şeyi ilk baştan yaratan sonra da iade edecek olan O’dur.”



لِيَجْزِيَ الَّذِينَ آمَنُواْ وَعَمِلُواْ الصَّالِحَاتِ بِالْقِسْطِ “Bu, iman edip salih amel işleyenleri adil bir şekilde mükâfatlandırması içindir.”



Ayetin metninde geçen “kıst”, adalet anlamındadır. Allah, iman eden ve salih amel işleyenlerin karşılığını adaletiyle verecektir.



Veya onların işlerini adalete uygun yapmalarını mükâfatlandıracaktır.4



Veya bu ifade “Allah onları imanlarıyla mükâfatlandıracak” manasını da ifade edebilir. Nasıl ki şirk çok büyük bir zulümdür, iman dahi tam



İnsan adaletle iş yaptığında ifrat ve tefritten uzak olur, yaptığı şeyin hakkını verir.



bir adalettir. Bu mana, ayette daha zâhir görülmektedir. Ayetin devamında kâfirlerin cezası anlatılırken, onların da bu hâle küfürleri sebebiyle düştüklerinin anlatılması, bu ciheti te’yid eder.



وَالَّذِينَ كَفَرُواْ لَهُمْ شَرَابٌ مِّنْ حَمِيمٍ وَعَذَابٌ أَلِيمٌ بِمَا كَانُواْ يَكْفُرُونَ “İnkar edenlere ise, küfürlerine karşılık kaynar sudan bir içecek ve elem verici bir azap vardır.”



Ayetten öyle anlaşılıyor ki, bu âlemin yaratılışı ve kıyametten sonra ikinci hayatın verilmesinden asıl maksad, bir muhasebe sonucu insanlara mükâfat veya ceza verilmesidir.



Ayette, Allahu Teâlâ, mü’minlere lütuf ve keremine yaraşır bir şekilde mükâfat vermeyi taahhüt etmiş olduğundan bunun ayrıntılarına girmemiştir. Ama kâfirlerin cezasına gelince, bu bozuk inançlarının ve uğursuz amellerinin sevkettiği bir hastalık gibidir.



Ayet, biraz önce nazara verilen “hepinizin dönüşü O’nadır” manasının hikmetini beyan gibidir. Çünkü dünya ve ahiretin yaratılışından maksat, mükellef olan insanların amellerinin karşılığını vermek olduğundan, Allaha dönüş elbette olacaktır.



5- هُوَ الَّذِي جَعَلَ الشَّمْسَ ضِيَاء وَالْقَمَرَ نُورًا “O (Allah) ki, güneşi bir ziya, ayı da bir nur kıldı.”



Nur
, ziyadan daha geneldir. Işığı kendisinden olana ziya, ârızî olana (ışığı başkasından alana) nur denilir. Allahu Teâlâ bununla şuna tenbihte bulundu: Allah güneşi bizâtihi ışık kaynağı kıldı, ayı da güneşe mukabil yaptı, onu güneşten ışık alacak şekilde yarattı.



وَقَدَّرَهُ مَنَازِلَ “Ona menziller takdir etti.”



Burada zamir güneş ve ayın her birine aittir. Yani, bunlardan her biri için menziller takdir etti.



Veya bu ikisini menziller sahibi kıldı.



Veya zamir sadece aya râci olabilir. Özel olarak ondan böyle bahsedilmesi, seyrinin süratli oluşu, menzillerinin gözle görülmesi, dinin bazı hükümlerinin ona bağlı olması gibi sebeplerdendir.5 Bundan dolayı bu takdirin sebebi şöyle açıklandı:



لِتَعْلَمُواْ عَدَدَ السِّنِينَ وَالْحِسَابَ “Bunları, senelerin sayısını ve hesabını bilesiniz diye yaptı.”



Mesela, Ramazan ayı onun görülmesiyle başlar.



Böyle olması, muamelat ve tasarruflarınızda ayların, günlerin hesabını bilmeniz içindir.



مَا خَلَقَ اللّهُ ذَلِكَ إِلاَّ بِالْحَقِّ “Allah bunu ancak hak olarak yarattı.”



يُفَصِّلُ الآيَاتِ لِقَوْمٍ يَعْلَمُونَ “O, bilecek bir kavim için âyetlerini ayrıntılı olarak açıklar.”



Çünkü bu ayetleri dikkatle düşünerek bunlardan yararlananlar onlardır.







6- إِنَّ فِي اخْتِلاَفِ اللَّيْلِ وَالنَّهَارِ وَمَا خَلَقَ اللّهُ فِي السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ لآيَاتٍ لِّقَوْمٍ يَتَّقُونَ “Elbette gece ile gündüzün farklı olmasında (veya birbiri



ardınca gelmesinde) ve Allah’ın göklerde ve yerde yarattıklarında, (günahlardan) sakınan bir kavim için ayetler vardır.”



Bütün bunlarda Saniin varlığına ve birliğine, ilim ve kudretinin kemâline alâmetler vardır.



Ancak bu ayetler, kötü akıbetten sakınanlar içindir. Çünkü bu sakınma, onları tefekkür ve tedebbüre sevkeder.







7- إَنَّ الَّذِينَ لاَ يَرْجُونَ لِقَاءنَا وَرَضُواْ بِالْحَياةِ الدُّنْيَا وَاطْمَأَنُّواْ بِهَا “Gerçekten Bize kavuşmayı ummayan, dünya hayatına razı olan ve onunla tatmin olanlar...”



Bunlar, öldükten sonra dirilmeyi inkârlarından dolayı Allaha kavuşmayı hiç beklemezler. Sadece gözle görülenlere takılıp kalırlar, ötesine geçemezler.



Ahireti bilmediklerinden, gafletleri sebebiyle kendilerini tamamen dünyaya verirler.



Her şeyleriyle ona yönelirler,



Bütün himmetlerini dünyanın lezzetlerine ve surî şaşaasına tahsis ederler.



وَالَّذِينَ هُمْ عَنْ آيَاتِنَا غَافِلُونَ “Ve onlar Bizim âyetlerimizden gafildirler.”



Onlar, tümüyle ilâhî ayetlerin zıddı şeylere daldıklarından, o ayetler üzerinde düşünmezler.



Ayet, öncekine atıfla onların vasfı olabileceği gibi, başkalarını anlatıyor da olabilir. Bu durumda önce nazara verilenler, öldükten sonra dirilmeyi inkâr eden ve ancak dünya hayatını gören kimselerdir. Bu ayette anlatılanlar ise, dünya sevgisi kendisini oyalayıp ahireti düşünmekten ve ona hazırlanmaktan alıkoyan kimselerdir.







8- أُوْلَئِكَ مَأْوَاهُمُ النُّارُ بِمَا كَانُواْ يَكْسِبُونَ “İşte kendi kesbettikleri yüzünden, bunların varacakları yer ateştir.”



Devamlı işledikleri ve iyice bulaştıkları günahlar yüzünden, bunların varacakları yer cehennemdir.







9- إِنَّ الَّذِينَ آمَنُواْ وَعَمِلُواْ الصَّالِحَاتِ يَهْدِيهِمْ رَبُّهُمْ بِإِيمَانِهِمْ “Şüphesiz iman edip salih ameller işleyenleri, imanları sebebiyle Rableri hidayete erdirir.”



Onların Rabbi, imanları sebebiyle onları cennete götürecek yola iletir.



Veya onları gerçekleri idrake sevkeder. Hz. Peygamber şöyle buyurur:



“Kim bildiğiyle amel etse, Allah ona bilmediğini de öğretir.”



Veya Allah onları cennette istedikleri şeye sevk eder.



Ayete dikkat edildiğinde, bu ilâhî sevkin sebebinin iman ve salih amel olduğu anlaşılır. Lakin, ayette “imanları sebebiyle” denilmesi, her ne kadar salih amel imana bir tetimme ve onunla yan yana olsa da, sebebiyet noktasında imanın müstakil olduğuna delâlet eder.



تَجْرِي مِن تَحْتِهِمُ الأَنْهَارُ فِي جَنَّاتِ النَّعِيمِ “Naîm cennetlerinde onların altlarından ırmaklar akar.”







10- دَعْوَاهُمْ فِيهَا سُبْحَانَكَ اللَّهُمَّ “Onların oradaki duaları şudur: “Allahım, seni tenzih ederiz.”



وَتَحِيَّتُهُمْ فِيهَا سَلاَمٌ “Orada birbirlerine tahiyyeleri ise, ‘selâm’dır.”



O cennetlerde birbirlerine veya meleklerin onlara iyi dilekleri, selâmdır.



وَآخِرُ دَعْوَاهُمْ أَنِ الْحَمْدُ لِلّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ “Ve dualarının sonu da



“Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamdolsun” demeleridir.”




Mana, şöyle olabilir: Onlar cennete girdiklerinde, Allahın azamet ve kibriyasını görünce, O’nun şanını yüceltirler, celâl vasıflarıyla O’nu tavsif ederler. Sonra melekler onları selamlayıp her türlü kötü şeyden selamete erdiklerini ve her türlü ikrama nail olacaklarını haber verirler.



Veya doğrudan ilâhî selâma muhatap olurlar. Onlar da Cenab-ı Hakka hamd u senada bulunurlar, ikram sıfatlarıyla O’nu yâd ederler.

11- وَلَوْ يُعَجِّلُ اللّهُ لِلنَّاسِ الشَّرَّ اسْتِعْجَالَهُم بِالْخَيْرِ لَقُضِيَ إِلَيْهِمْ أَجَلُهُمْ “Şayet Allah insanların hayrı çabuk istemelerine icabeti gibi şerri istemelerine hemen icabet etseydi, onların ecelleri bitmiş olurdu.”



Şayet Allah, insanlar hayrı istediklerinde hemen vermesi gibi, şerri istediklerinde de hemen verseydi, helâk olur giderlerdi.



Onların şerri istemesi, “üstümüze gökten taş yağdır” (Enfal, 32) demeleri gibi durumlardır.



Ayette, Cenab- Hakkın hayra icabette sür’atini hissetirme vardır.



فَنَذَرُ الَّذِينَ لاَ يَرْجُونَ لِقَاءنَا فِي طُغْيَانِهِمْ يَعْمَهُونَ “Fakat bize kavuşmayı ummayanları kendi hallerine bırakırız da azgınlıkları içinde bocalayıp dururlar.”



Lakin biz acele etmeyiz, hemen işlerini bitirmeyiz. Onlara bir mühlet vererek ve bir istidraç olarak kendi hâllerine bırakırız.







12- وَإِذَا مَسَّ الإِنسَانَ الضُّرُّ دَعَانَا لِجَنبِهِ أَوْ قَاعِدًا أَوْ قَآئِمًا “İnsana sıkıntı dokunduğu zaman, gerek yan yatarken, gerek otururken, gerek ayakta bize dua eder.”



Yani, her durumda Bize dua eder. Sayılan haller, o kimsenin farklı farklı zararlar için yaptığı dualara da işaret edebilir.



فَلَمَّا كَشَفْنَا عَنْهُ ضُرَّهُ مَرَّ كَأَن لَّمْ يَدْعُنَا إِلَى ضُرٍّ مَّسَّهُ “Kendisinden sıkıntısını giderdik mi sanki kendisine dokunan o sıkıntı için bize hiç yalvarmamış gibi aldırmadan geçer gider.”



O zararı kendisinden izale ettiğimizde, kendi yoluna gider, küfrüne devam eder.



Veya duayı bırakır, artık dua etmez.



كَذَلِكَ زُيِّنَ لِلْمُسْرِفِينَ مَا كَانُواْ يَعْمَلُونَ “İşte, o aşırı gidenlere yaptıkları şeyler böyle güzel gösterildi.”



Onlara, şehevanî şeylere dalmak, ibadetlerden yüz çevirmek gibi durumlar süslü gösterildi.







13- وَلَقَدْ أَهْلَكْنَا الْقُرُونَ مِن قَبْلِكُمْ لَمَّا ظَلَمُواْ “Andolsun ki, sizden önceki devirlerde yaşayanları zulmettiklerinde helak ettik.”



Sizden önceki devirlerde gelenler, dini yalanlayarak ve kendilerine verilen kuvvetleri uygunsuz şeylerde kullanarak zulmettiklerinde, biz onları helâk ettik.



وَجَاءتْهُمْ رُسُلُهُم بِالْبَيِّنَاتِ “Peygamberleri onlara apaçık delillerle gelmişlerdi.”



Peygamberleri, onlara kendilerinin doğru olduğunu gösteren hüccetlerle gelmişlerdi.



وَمَا كَانُواْ لِيُؤْمِنُواْ “Onlar ise iman etmediler.”



Lakin iman etmek kendilerine nasip olmadı. Çünkü kabiliyetleri bozuldu, Allah onlara muvaffakiyet vermedi, onların küfürleri üzere öleceklerini biliyordu.



كَذَلِكَ نَجْزِي الْقَوْمَ الْمُجْرِمِينَ “İşte mücrimler topluluğunu biz böyle cezalandırırız.”



Peygamberleri yalanlamaları ve bunda ısrarları sebebiyle kendilerine mühlet verilmesinde bir fayda olmadığı tahakkuk edince, biz onları cezalandırdık.



Onları cezalandırdığımız gibi, her mücrimi de, sizi de öyle cezalandırırız.



Ayette onların cürümlerinin kemâline ve o noktada gözler önünde olduklarına bir delâlet vardır.







14- ثُمَّ جَعَلْنَاكُمْ خَلاَئِفَ فِي الأَرْضِ مِن بَعْدِهِم لِنَنظُرَ كَيْفَ تَعْمَلُونَ “Sonra onların ardından sizi yeryüzüne halifeler yaptık ki, bakalım nasıl ameller işleyeceksiniz.”



Helâk ettiğimiz o devirlerden sonra, imtihan edilenlerin başkalarının yerine getirilmesi gibi, sizi arza halifeler kıldık. Onların yerine sizi getirdik. Ta ki hayır mı, yoksa şer mi işleyeceğinizi görelim, amelinize göre size muamelede bulunalım.



“Nasıl ameller işleyeceksiniz” ifadesinde şöyle bir manaya delâlet vardır: Amellerin karşılığını vermekte muteber olan, fiillerin cihetleri ve keyfiyetleridir, yoksa zâtları değildir. Çünkü aynı fiil bazan güzel, bazan da çirkin olabilir.







15- وَإِذَا تُتْلَى عَلَيْهِمْ آيَاتُنَا بَيِّنَاتٍ قَالَ الَّذِينَ لاَ يَرْجُونَ لِقَاءنَا ائْتِ بِقُرْآنٍ غَيْرِ هَذَا أَوْ بَدِّلْهُ “Böyle iken, âyetlerimiz, kesin deliller olarak kendilerine okunduğu zaman, bize kavuşmayı ummayanlar, “Bundan başka bir Kur’ân getir veya bunu değiştir” dediler.”



Öyle ki o kitapta öldükten sonra dirilme, sevap, ceza olmasın veya ilahlarımızın ayıplanması gibi durumlar yer almasın.



“Veya bunu değiştir”



Veya bunları müştemil ayeti başka bir ayetle değiştir.



Onlar bunu belki de “böyle yapsın, onu ilzam edelim” diye istediler.



قُلْ مَا يَكُونُ لِي أَنْ أُبَدِّلَهُ مِن تِلْقَاء نَفْسِي “De ki, “Onu kendime göre değiştirmem, olacak bir şey değildir.”



Onlar, ‘Bundan başka bir Kur’ân getir veya bunu değiştir’ demişlerdi. Buna cevap olarak kendi keyfine göre değiştirmesinin söz konusu olamayacağı nazara verildi, “başka bir Kur’an” meselesine girilmedi. Çünkü, bir kısmı değiştirilmezse, tümünün değiştirilmeyeceği anlaşılır.



إِنْ أَتَّبِعُ إِلاَّ مَا يُوحَى إِلَيَّ “Ben ancak bana vahyolunana uyarım.”



Niçin değiştirilmeyeceğini beyan eder. Çünkü bir meselede başkasına tâbi olan, onda kendi başına tasarrufta bulunamaz.



Ayetin bu kısmı “peki, Kur’anda bazı hükümler neshedildi, buna ne dersin?” şeklindeki bir soruya da cevaptır.



Ayet aynı zamanda –haşa- “Kur’an Muhammedin sözü ve uydurmasıdır” diyenlere de bir reddir.



Yani, ne yapıldığından ziyade nasıl yapıldığı önemlidir. Biri Allaha secde eder sevap kazanır, diğeri puta secde eder, günaha girer.



Yani, “ben kendim değiştirme yetkisine sahip değilim. Ama Allah dilerse değiştirir, ben de o yeni hükme tâbi olurum”



“Başka bir Kur’an getir veya bunu değiştir” demelerinde tariz yoluyla “bu zaten senin kelâmın. Başkasını söylesen, bazı hükümlerini değiştirsen ne olur sanki?” manası hissedilmektedir.



Bundan dolayı cevapta tebdîl (değiştirme) kayıtlı olarak ifade edildi ve kendisinin yapacağı bir değişikliğin Allaha isyan olacağı bildirildi.



إِنِّي أَخَافُ إِنْ عَصَيْتُ رَبِّي عَذَابَ يَوْمٍ عَظِيمٍ “Eğer Rabbime isyan edersem, şüphesiz büyük bir günün azabından korkarım.”



Ayette, onların böyle bir teklifle azabı hak ettiklerine bir ima (hafif bir işaret) vardır.







16- قُل لَّوْ شَاء اللّهُ مَا تَلَوْتُهُ عَلَيْكُمْ “De ki: Eğer Allah dileseydi ben onu size okumazdım.”



Şayet Allah başka şekilde dileseydi ben onu size okumazdım, Allah benim dilimle onu size bildirmezdi.



وَلاَ أَدْرَاكُم بِهِ “O da onu hiçbir şekilde size bildirmezdi.”



Kesir, olumsuzluk bildiren “lâ” harfini te’kid bildiren “le” şek



linde okur. Yani, Allah dileseydi onu size okuyan ben olmazdım, Allah benden başkasının diliyle onu size bildirirdi. Demek ki o, mutlaka olması gereken bir haktır, onunla ben gönderilmeseydim bir başkası mutlaka gönderilirdi.



Şöyle bir manaya da dikkat çekilmiştir: “Şayet Allah dileseydi, onu size okuyarak sizi benimle mücadele eden kimseler hâline getirmezdim.”



Yani bu mesele tamamen Allahın meşietine bağlıdır, benim dilememle bir alâkası yoktur. Bunun için sizin keyfinize göre onda tasarrufta bulunmam söz konusu olamaz.



Sonra, şununla bu manayı takrir etti:



فَقَدْ لَبِثْتُ فِيكُمْ عُمُرًا مِّن قَبْلِهِ “İçinizde bundan önce bir ömür yaşadım.”



Kur’anın nüzulünden önce sizinle kırk sene beraber oldum, ne öyle bir şey biliyor, ne de okuyordum.



Bunda Kur’anın mu’cize ve harikulâde olduğuna bir işaret vardır. Çünkü kavmi içinde kırk yıl yaşayan ve bu süre içinde ilimle meşgul olmayan, bir âlim görmeyen, bir şiir söylemeyen, bir hitabede bulunmayan birisi, birden onlara kitap okuyor, bu kitabın ifadeleri, edîb insanların fesahatine galip geliyor, her türlü nesir ve manzum ifadenin fevkinde yer alıyor. Usül ve füru’ ilimlerinin kurallarını ihtiva ediyor, gerçeğe uygun bir şekilde öncekilerin kıssalarını, sonrakilerin olaylarını anlatıyor. Elbette bütün bunlar, onun Allahtan geldiğini gösterir.



أَفَلاَ تَعْقِلُونَ “Hâlâ aklınızı kullanmaz mısınız?”



Tedebbür ve tefekkürle akıllarınızı onu anlamakta kullanmıyor musunuz ki, onun ancak Allahtan geldiğini bilesiniz.







17- فَمَنْ أَظْلَمُ مِمَّنِ افْتَرَى عَلَى اللّهِ كَذِبًا أَوْ كَذَّبَ بِآيَاتِهِ “Artık bir yalanı Allah’a iftira eden veya O’nun âyetlerini yalanlayandan daha zalim kim olabilir?”



Allaha yalan uydurmak
, ona şerik ve çocuk isnad etmek gibi iftiralardır.



إِنَّهُ لاَ يُفْلِحُ الْمُجْرِمُونَ “Şüphesiz mücrimler iflah olmaz.”







18- وَيَعْبُدُونَ مِن دُونِ اللّهِ مَا لاَ يَضُرُّهُمْ وَلاَ يَنفَعُهُمْ “Ve Allah’ın dışında kendilerine zarar ve fayda vermeyecek şeylere tapıyorlar.”



Çünkü onlar cansız şeylerdir, ne fayda ne de zarar verir. Hâlbuki mabud, sevap ve ceza vermeye muktedir olmalıdır, ta ki ona yapılan ibadet ya bir menfaati celbe veya bir zararı def’e vesile olabilsin.



وَيَقُولُونَ هَؤُلاء شُفَعَاؤُنَا عِندَ اللّهِ “Ve “Bunlar bizim Allah katında şefaatçilerimizdir’ diyorlar.”



“Bunlar bizim şefaatçilerimiz, bizi ilgilendiren dünya işlerimizde ve şayet varsa ahirette bize şefaatçi olacaklar” diyorlardı. Ve sanki onlar bu konuda şek içindeler. Bu ise onların aşırı cehaletlerinden kaynaklanıyor. Öyle ki zarar ve fayda vermeye gücü yeten gerçek Mabuda ibadeti bıraktılar, sırf bir “ola ki bunlar bize O’nun nezdinde şefaatçi olurlar” tevehhümüyle zarar ve fayda verip vermeyeceği bilinmeyenlere ibadet ettiler.



قُلْ أَتُنَبِّئُونَ اللّهَ بِمَا لاَ يَعْلَمُ فِي السَّمَاوَاتِ وَلاَ فِي الأَرْضِ “De ki: “Siz Allah’a göklerde ve yerde O’nun bilmediği bir şeyi mi haber veriyorsunuz?”



Yoksa “Allahın şeriki var da kendisi bilmiyor veya aslında bu putlar Allah nezdinde sizin şefaatçileriniz, ama O’nun bundan haberi yok” şeklinde mi düşünüyorsunuz. Her şeyi bilen Allaha, bilmediği bir şeyi mi söyleyeceksiniz?”



Ayetin bu üslûbunda onları şiddetle kınama ve kendileriyle inceden inceye bir istihza (tehekküm) vardır.



“Göklerde ve yerde” ifadesi şuna dikkat çeker: Onların Allahtan başka taptıkları ya semavidir veya arzîdir. Bu ikisinde ne varsa, kendileri gibi hadistir (sonradan olmuştur) ve faniliğe mahkûmdur. Dolayısıyla hiçbiri Allaha şerik koşulmaya layık değildir.



سُبْحَانَهُ وَتَعَالَى عَمَّا يُشْرِكُونَ “Allah onların ortak koştukları şeylerden münezzehtir ve yücedir.”



Allah onların şirk koşmasından veya şirk koştukları şeylerden münezzehtir, yücedir.







19- وَمَا كَانَ النَّاسُ إِلاَّ أُمَّةً وَاحِدَةً “İnsanlar ancak bir tek ümmet idi.”



İnsanların Önceleri Bir Ümmet Olması




-Hepsinin fıtrat üzere ehl-i tevhid olması,



-Hak üzere müttefik olmaları şeklinde olabilir. Bu, Hz. Âdem döneminde Kabilin Hâbili öldürmesine veya tufana kadar olan dönemdir.



-Veya peygamberlerin gönderilmediği dönemlerinde hepsinin dalalet üzere olması şeklinde anlaşılabilir.



فَاخْتَلَفُواْ “Derken ihtilafa düştüler.”



Hevâya ve batıl şeylere uyarak aralarında ihtilafa düştüler.



Veya peygamberlerin gönderilmesiyle aralarında ihtilaf meydana geldi. Bir kısmı onlara tabi olurken bir kısmı da kabul etmemekte ısrar etti.



وَلَوْلاَ كَلِمَةٌ سَبَقَتْ مِن رَّبِّكَ لَقُضِيَ بَيْنَهُمْ فِيمَا فِيهِ يَخْتَلِفُونَ “Şayet Rabbinden önceden belirlenmiş bir söz olmasa idi, ihtilaf edip durdukları şeyler hakkında şimdiye kadar aralarında çoktan hüküm verilmiş olurdu.”



Allah tarafından önceden belirlenmiş söz,




-Aralarındaki hükmün tehiri,



-Aralarını ayıracak azabın kıyamete bırakılması tarzında olabilir. Çünkü kıyamet fasıl ve ceza günüdür.







Şayet böyle sebkat etmiş bir takdir olmasaydı onların araları hemen bu dünyada ayrılır, batıl yolda olanlar helâk edilir, hak yolda olanlara ise dokunulmazdı.



Kıyametin fasıl günü olması, iyilerin ve kötülerin saflarının o günde ayrılması itibarıyladır. Çünkü bu dünyada iyiler ve kötüler birbirleriyle iç içe ve karışıktır. Kıyamette ise, “Ey mücrimler! Ayrılın bu gün!” (Yasin, 59) ayetinin bildirdiği gibi, mücrimlerle salihler o gün birbirlerinden tamamen ayrılacaklardır.







20- وَيَقُولُونَ لَوْلاَ أُنزِلَ عَلَيْهِ آيَةٌ مِّن رَّبِّهِ “Ve ‘Ona Rabbinden bir âyet indirilse ya!’ diyorlar.”



Burada onların istedikleri ayet, sıradışı mu’cizelerdir.



فَقُلْ إِنَّمَا الْغَيْبُ لِلّهِ “De ki: Gayb ancak Allah’a mahsustur.”



Ola ki istenen ayetlerin/ mu’cizelerin indirilmesinde, bunları indirmeye engel olan mefsedetler olur da, indirmez.



فَانْتَظِرُواْ إِنِّي مَعَكُم مِّنَ الْمُنتَظِرِينَ “Bekleyin bakalım, ben de sizinle beraber bekleyenlerdenim.”



Talep ettiğiniz ayetlerin inmesini gözleyin bakalım, ben de sizinle beraber bana inen büyük ayetleri inkârınıza ve başka ayetler talep etmenize karşı Allahın size nasıl muamele yapacağını gözlüyorum.

21- وَإِذَا أَذَقْنَا النَّاسَ رَحْمَةً مِّن بَعْدِ ضَرَّاء مَسَّتْهُمْ إِذَا لَهُم مَّكْرٌ فِي آيَاتِنَا “İnsanlara dokunan bir sıkıntıdan sonra kendilerine bir rahmet tattırdığımız zaman, âyetlerimiz hakkında derhal bir takım hilekârlıklara girişirler.”



İnsanlara, kendilerine gelen kıtlık ve hastalık gibi bir musibet sonrası sıhhat ve genişlik gibi bir rahmet tattırdığımızda, bakarsınız ki ayetlerimizi çürütmeye ve onları def için hileler yapmaya başlarlar.



Denildi ki: Mekke ahalisi yedi yıl kuraklığa maruz kaldı. Öyle ki, neredeyse açlıktan helâk olacaklardı. Sonra Allah onlara merhameten kıtlığı kaldırdı. Ama bu defa da Allahın ayetlerini tenkit etmeye ve Rasulüne tuzak kurmaya başladılar.



قُلِ اللّهُ أَسْرَعُ مَكْرًا “De ki: Allah’ın hilesi çok daha çabuktur.”



Allah, tuzak yönüyle sizden daha süratlidir. Siz Peygambere ve ehl-i imana tuzağın tedbirini düşünmeden, O sizin cezalandırılmanızı hesaplamıştı.



Ayette geçen “mekr” kelimesi “gizli tuzak” anlamındadır.



Mekr kelimesi Allaha nisbet edildiğinde,



-Ya istidraç manasına gelir,



-Veya onların mekrine cezayı ifade eder.



إِنَّ رُسُلَنَا يَكْتُبُونَ مَا تَمْكُرُونَ “Şüphesiz elçilerimiz yaptığınız hileleri yazıp duruyorlar.”



Ayetin bu kısmı, İlahi intikamın gerçekliğini bildirir ve şuna tenbihte bulunur: Onların gizlice çevirdikleri hileler, her şeyi kaydeden meleklere bile gizli değildir, nerede kaldı Allaha gizli kalsın?



İstidraç: Derece derece yükseltmek veya indirmek. Istılahta ise, bir kimseyi, kendi arzusuna göre bir noktaya kadar götürüp, sonunda felâkete atmak, mânâsına gelir.



İnsanın kavuştuğu bir nimet, eğer onun hakkında hayırlı ise, bu ilâhî bir ikramdır. Eğer o nimet o şahsın kibrini ve isyanını artırırsa bu, ikram değil istidracdır.







22- هُوَ الَّذِي يُسَيِّرُكُمْ فِي الْبَرِّ وَالْبَحْرِ “Sizi karada ve denizde gezdirip dolaştıran O’dur.”



حَتَّى إِذَا كُنتُمْ فِي الْفُلْكِ وَجَرَيْنَ بِهِم بِرِيحٍ طَيِّبَةٍ وَفَرِحُواْ بِهَا “Gemide bulunduğunuzda, hoş bir rüzgar onları alıp götürerek tam keyiflendikleri bir sırada…”



Ayet, önce onlara hitap ile başladı. Ama “hoş bir rüzgâr onları alıp götürdüğünde” derken onları gıyabî olarak anlattı. Bu, sanki başkalarına “şunların haline bakın” tarzında hem bir hayret uyandırma, hem de hâllerini inkârdır.



جَاءتْهَا رِيحٌ عَاصِفٌ “Gemiye şiddetli bir fırtına gelir çatar.”



وَجَاءهُمُ الْمَوْجُ مِن كُلِّ مَكَانٍ “Ve her taraftan onlara dalga gelmeye başlar.”



وَظَنُّواْ أَنَّهُمْ أُحِيطَ بِهِمْ “Bütünüyle kuşatılıp artık bittiklerini sanırlar.”



Düşman tarafından kuşatılan biri gibi, bunlar da bütün kurtuluş yollarının kapandığını, artık helâk olduklarını anladıklarında…



دَعَوُاْ اللّهَ مُخْلِصِينَ لَهُ الدِّينَ(İşte o vakit) tam ihlas ile Allah’a yalvarırlar.”



İşte o zaman, korkunun şiddeti ile aslî fıtratın kendilerine geri dönmesi ve muhalefetin son bulmasıyla hiçbir şeyi Allaha şerik yapmadan samimane O’na yalvarırlar.



لَئِنْ أَنجَيْتَنَا مِنْ هَذِهِ لَنَكُونَنِّ مِنَ الشَّاكِرِينَ “Eğer bizi bundan kurtarırsan, and olsun ki, şükredenlerden olacağız” (derler).”







23-
فَلَمَّا أَنجَاهُمْ إِذَا هُمْ يَبْغُونَ فِي الأَرْضِ بِغَيْرِ الْحَقِّ “Allah onları kurtardığında, bakarsın ki onlar yeryüzünde haksız yere taşkınlıklara başlarlar.”



Allah, dualarına icabetle kendilerini kurtardığında, bir de bakarsınız yeryüzünde hemen fesada başlarlar, sür’atle eski hâllerine dönerler.



“Haksız Yere…”



Ayetteki bu kayıt, yeryüzünde bihakkın yapılan bozmaktan ihtiraz içindir. Çünkü müslümanlar kâfirlerin diyarını harap ederler, mahsullerini yakarlar, ağaçlarını sökerler. Ama bunları yaparken haksız yere değil, haklı olarak yaparlar.




يَا أَيُّهَا النَّاسُ إِنَّمَا بَغْيُكُمْ عَلَى أَنفُسِكُم “Ey insanlar! Taşkınlığınız ancak kendi zararınızadır.”



Bu tarz haksız yere fesadınızın vebali size aittir. Veya sizin gibi olanlaradır.




مَّتَاعَ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا “(Görüp göreceğiniz) Şu dünya hayatından bir süre faydalanmaktır.”



Bunlar dünya hayatının gelip geçici menfaatleridir, devam etmez. Bunlar geçer, ama cezası kalır.




ثُمَّ إِلَينَا مَرْجِعُكُمْ “Sonra dönüşünüz bizedir.”



Sonra kıyamet günü dönüşünüz bizedir.




فَنُنَبِّئُكُم بِمَا كُنتُمْ تَعْمَلُونَ “Biz de bütün yaptıklarınızı tek tek size haber veririz.”



Biz de yaptıklarınıza ceza vermek sûretiyle neler yaptıklarınızı birer birer haber veririz.







24-
إِنَّمَا مَثَلُ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا “Dünya hayatının misali şuna benzer:”



Dünya hayatının süratle gelip geçmesi ve nimetlerinin insana yöneldikten sonra zeval bulması ve insanların onunla aldanmalarındaki hayret verici hâl şuna benzer:




كَمَاء أَنزَلْنَاهُ مِنَ السَّمَاء فَاخْتَلَطَ بِهِ نَبَاتُ الأَرْضِ مِمَّا يَأْكُلُ النَّاسُ وَالأَنْعَامُ “Gökten indirdiğimiz su ile, insanların ve hayvanların yediği bitkiler birbirine karışmıştır.”



حَتَّىَ إِذَا أَخَذَتِ الأَرْضُ زُخْرُفَهَا وَازَّيَّنَتْ وَظَنَّ أَهْلُهَا “Nihayet yeryüzü süslerini takınıp süslendiği ve onun ehli (ehl-i dünya) kendilerini ona gücü yeter zannettikleri bir sırada…”



Yeryüzü güzel ve parlak biz vaziyet alıp, rengârenk elbiseler ve zînetlerle süslenen bir gelin gibi çeşitli bitkiler ve muhtelif şekiller ve renklerle süslü bir hâle geldiğinde…




أَنَّهُمْ قَادِرُونَ عَلَيْهَآ أَتَاهَا أَمْرُنَا لَيْلاً أَوْ نَهَارًا “Geceleyin veya gündüzün, ona (helak) emrimiz geldi.”



فَجَعَلْنَاهَا حَصِيدًا كَأَن لَّمْ تَغْنَ بِالأَمْسِ “Derken onu öyle biçtik ki, sanki bir gün önce orada hiçbir şenlik yokmuş gibi oldu.”



Üzerinde olanlar hasat edeceklerini, mahsulünü alacaklarını zannettikleri sırada, ona emrimiz gece veya gündüz gelir, onun üzerindekileri kökünden biçilmiş ekinler gibi yaparız.




كَذَلِكَ نُفَصِّلُ الآيَاتِ لِقَوْمٍ يَتَفَكَّرُونَ “Düşünen bir kavim için âyetlerimizi işte böyle açıklarız.”



Ayetteki teşbih, teşbih-i mürekkeptir.11 Bununla getirilen temsil, hikâyenin mazmunudur. Bu da bitkilerin yeşilliğinin birden solması ve taptaze iken çer-çöp haline gelmesidir.







25-
وَاللّهُ يَدْعُو إِلَى دَارِ السَّلاَمِ“Allah, Daru’s - selama çağırır.”



Dârus-selâmdan murat, cennettir.



Dârus-selâm fanilikten ve her türlü kötülüklerden insanların selâmet bulacakları yer demektir.



Dârus-selâm için “dârullah” yani “Allahın diyarı” da denilmiştir.



Cennete Dârus-selâm denilmesi, Allahın ve meleklerin buraya girenlere selâm vermesinden dolayıdır.




وَيَهْدِي مَن يَشَاء إِلَى صِرَاطٍ مُّسْتَقِيمٍ “Ve dilediğini sırat-ı müstakime (doğru bir yola) hidayet eder.”



Sırat-ı müstakim, insanı Dârus-selâma götüren yoldur. Allah, dilediği kimseyi bu yolda muvaffak kılarak hidayet eder. Bu yolda, takva libası giyilerek gidilir.



Davetin umumî, hidayetin ise Allahın meşietiyle olması, emrin iradeden farklı olduğuna ve Allahın, dalalette ısrar eden kimsenin doğru yola gelmesini istemediğine bir delildir.







26-
لِّلَّذِينَ أَحْسَنُواْ الْحُسْنَى وَزِيَادَةٌ “Güzel amel yapanlara en güzeli ve bir ziyade vardır.”



Güzel işler yapanlar için en güzel sevap vardır.



Teşbih-i mürekkep, birebir benzetme yerine ana hatlarıyla benzetme yapılmasıdır.



Ayrıca Allahtan bir lütuf olmak üzere sevaba ilave vardır. Cenab-ı Hak şöyle buyurur:



“İman edip salih ameller işleyenlere gelince, (Allah) onların mükâfatlarını eksiksiz öder. Ayrıca lütfundan onlara daha da fazlasını verir.” (Nisa, 173)



Şöyle de denildi: Ayette geçen “hüsna”, onların hasenelerine mislinin verilmesi, ziyade ise on katından yedi yüz katına kadar, hatta daha fazlasının verilmesidir.



Denildi ki: Ziyade, Allahtan bir mağfiret ve rızadır.



Keza, şuna da dikkat çekildi: Hüsna cennettir, ziyade ise Allaha kavuşmaktır.




وَلاَ يَرْهَقُ وُجُوهَهُمْ قَتَرٌ وَلاَ ذِلَّةٌ “Yüzlerine ne en ufak bir kara bulaşır, ne de bir zillet.”



Cehennem ehlini bürüyen şeyler onları bürümez veya hüzün ve kötü hâl gibi kötü akıbeti gerektiren şeyler, onları kaplamaz.




أُوْلَئِكَ أَصْحَابُ الْجَنَّةِ “İşte onlar Cennet ashabıdır.”



هُمْ فِيهَا خَالِدُونَ “Orada ebedî kalacaklardır.”



Onlar cennette daimidirler. Dünya ve dünyanın yaldızlı zînetlerine muhalif olarak o cennette zeval yoktur, nimetlerinin bir gün bitmesi söz konusu değildir.







27-
وَالَّذِينَ كَسَبُواْ السَّيِّئَاتِ جَزَاء سَيِّئَةٍ بِمِثْلِهَا “Kötülük kazanmış olanlara gelince, kötülüğün cezası, aynıyladır.”



وَتَرْهَقُهُمْ ذِلَّةٌ “Ve bir zillet onları kaplar.”



مَّا لَهُم مِّنَ اللّهِ مِنْ عَاصِمٍ “Onlar için Allah’tan bir kurtarıcı yoktur.”



Onları Allahın gadabından koruyacak hiç kimse yoktur.



Veya Allahın mü’minleri koruması tarzında, onlar için Allah cihetinden ve indinden geleni koruyacak hiç kimse yoktur.




كَأَنَّمَا أُغْشِيَتْ وُجُوهُهُمْ قِطَعًا مِّنَ اللَّيْلِ مُظْلِمًا “Yüzleri karanlık geceden bir parçaya bürünmüş gibidir.”



أُوْلَئِكَ أَصْحَابُ النَّارِ “İşte onlar cehennem ashabıdır.”



هُمْ فِيهَا خَالِدُونَ “Orada ebedî kalacaklardır.”



Bazıları bu ayetle cehenneme giren herkesin orada ebedi kalacaklarına istidlalde bulundular.



Elcevap: Ayet, kâfirler hakkındadır. Çünkü seyyiat kelimesi küfür ve şirki de içine alır.



Ayrıca, önceki ayette geçen “güzel amel yapanlar” ifadesi ehl-i kıbleden olan büyük günah sahiplerini de içine alır. Böyle olunca, onlar bu ayette belirtilen kısma dâhil sayılmazlar.







28-
وَيَوْمَ نَحْشُرُهُمْ جَمِيعًا “O gün hepsini mahşere toplarız.”



ثُمَّ نَقُولُ لِلَّذِينَ أَشْرَكُواْ مَكَانَكُمْ أَنتُمْ وَشُرَكَآؤُكُمْ “Sonra da o şirk koşanlara “Haydi, siz de, ortak koştuklarınız da yerlerinize!” diyeceğiz.”



O gün her iki fırkayı da haşrederiz. O müşriklere, “yerinize geçin, size yapılacakları gözleyin” deriz.




فَزَيَّلْنَا بَيْنَهُمْ “Böylece, onlarla taptıklarının aralarını ayırırız.”



Aralarını açar, mabeynlerindeki bağı keseriz.




وَقَالَ شُرَكَآؤُهُم مَّا كُنتُمْ إِيَّانَا تَعْبُدُونَ “O ortak koştukları şeyler, “Siz bize tapmıyordunuz” der.”



Ayetin bu kısmı, onların taptıkları şeylerin kendilerine ibadet edilmesinden beri olmalarından bir mecazdır. Çünkü onlar gerçekte ancak kendi hevâlarına taptılar. Zira Allaha şirk koşmayı emreden, şirk koştukları şeyler değildi, kendi hevâları idi.



Denildi ki: Allah putları konuşturur. Putlar da, onların beklentilerinin aksine, şefaat etmek yerine onları ele verirler.



Onların şerik ittihaz ettikleri şeyler, putlar olabildiği gibi, melekler, Hz. İsa ve şeytanlar da olabilir.







29-
فَكَفَى بِاللّهِ شَهِيدًا بَيْنَنَا وَبَيْنَكُمْ “Şimdi bizimle sizin aramızda şahit olarak Allah yeter.”



Çünkü Allah, durumun hakikatini bilir.




إِن كُنَّا عَنْ عِبَادَتِكُمْ لَغَافِلِينَ “Sizin bize ibadet ettiğinizden bizim haberimiz yoktu.”







30-
هُنَالِكَ تَبْلُو كُلُّ نَفْسٍ مَّا أَسْلَفَتْ “Orada herkes geçmişte ne yaptıysa bulacak.”



İşte bu makamda her nefse yaptığı ameller haber verilir, o da faydasını, zararını görür.



Şöyle de mana verilmiştir: Her nefis, amelini takip eder, ameli onu cennete veya cehenneme götürür.




وَرُدُّواْ إِلَى اللّهِ مَوْلاَهُمُ الْحَقِّ “Ve gerçek Mevlâları olan Allah’a döndürülürler.”



Yaptıklarının karşılığını verecek olan Allaha döndürülürler. Ve Allah, onların gerçek Mevlasıdır, yoksa onların şerik edindikleri şeyler, gerçek Mevla olmaktan uzaktırlar.




وَضَلَّ عَنْهُم مَّا كَانُواْ يَفْتَرُونَ “Ve iftira edip uydurdukları şeyler kendilerinden kaybolup gider.”



“Bunlar bizim ilahlarımız”, “bunlar bizim şefaatçilerimiz” dedikleri şeyler, onlardan kaybolur giderler.
31-
قُلْ مَن يَرْزُقُكُم مِّنَ السَّمَاء وَالأَرْضِ “De ki: “Gökten ve yerden size rızık veren kimdir?”



Sema ve arz birbirini tamamlar. Rızıklar, semavî sebepler ve arzî maddelerle meydana gelir.



أَمَّن يَمْلِكُ السَّمْعَ والأَبْصَارَ “Kulak ve gözlere kim hükmediyor?”



Kim bunları yaratabilir ve istifadeli hâle getirebilir?



Veya bunlara zarar verebilecek o kadar afetler varken ve bunlar da son derece hassas bir yapıda olmalarına rağmen, bunları koruyan kimdir?



وَمَن يُخْرِجُ الْحَيَّ مِنَ الْمَيِّتِ وَيُخْرِجُ الْمَيَّتَ مِنَ الْحَيِّ “Ölüden diriyi ve diriden ölüyü kim çıkarıyor?”



Hayatı ve ölümü yaratan, canlıyı nutfeden, nutfeyi de canlıdan meydana getiren kimdir?



وَمَن يُدَبِّرُ الأَمْرَ“Kim işleri idare ediyor?”



Âlemin tamamında her şeyin tedbirini gören kimdir?



Bu ifadede, tahsisten sonra tamim vardır. Yani, öncesinde nazara verilen sema ve arzdan rızık göndermek, insana göz kulak vermek, ölüden diri ve diriden ölü çıkarmak da aslında birer tedbir ve tasarruftur. Bu şekilde âlemde bazı tedbirler nazara verildikten sonra “Kim işleri idare ediyor?” ifadesi, bir genelleme bildirir.



فَسَيَقُولُونَ اللّهُ “Hemen “Allah” diyecekler.”



Bu o kadar açıktır ki göz göre göre inkâr ve inatta bulunamazlar.



فَقُلْ أَفَلاَ تَتَّقُونَ “Sen de ki: O halde (Allah’a karşı gelmekten) sakınmaz mısınız?”



Öyleyse bütün bunlardan hiçbirinde O’na şerik olacak bir şey yokken, siz O’na şerikler koşmakla kendinizi azaba maruz bırakmaktan korkmaz mısınız?







32- فَذَلِكُمُ اللّهُ رَبُّكُمُ الْحَقُّ “İşte o Allah sizin gerçek Rabbinizdir.”



Bu işleri uhdesine alan ve ibadete lâyık olan, ancak rububiyeti sâbit olan Rabbinizdir. Çünkü sizi yaratan, size hayat veren, sizi rızıklandıran ve işlerinizin tedbirini gören O’dur.



فَمَاذَا بَعْدَ الْحَقِّ إِلاَّ الضَّلاَلُ “Artık haktan sonra dalaletten başka ne vardır?”



Evet, haktan sonra ancak dalalet vardır. Allaha ibadet hak iken onu terk eden kimse, elbette dalalete düşmüş olur.



فَأَنَّى تُصْرَفُونَ “O halde nasıl çevriliyorsunuz?”



Nasıl da haktan dalalete çevriliyorsunuz?







33- كَذَلِكَ حَقَّتْ كَلِمَتُ رَبِّكَ عَلَى الَّذِينَ فَسَقُواْ “Bunun gibi, fasık olanlara Rabbinin kelimesi hak oldu:”



Rububiyetin Allaha hak olması veya haktan sonra dalalet gelmesi veya onların haktan yüz çeviren kimseler olması gibi, küfürlerinde inat eden ve faydalı şeyleri yapmaktan kaçınan fasık kimseler için Allahın kelimesi ve hükmü hak olmuştur.



أَنَّهُمْ لاَ يُؤْمِنُونَ “Onlar artık imana gelmezler.”



Ayetin bu kısmı, “Rabbinin kelimesi hak oldu” ifadesinden bedeldir veya bunun hak olmasının sebebini anlatmaktadır. Bundan murat, bu kimselerin azaba maruz kalmalarıdır.







34- قُلْ هَلْ مِن شُرَكَآئِكُم مَّن يَبْدَأُ الْخَلْقَ ثُمَّ يُعِيدُهُ “De ki: Allah’a eş tuttuğunuz ortaklarınızdan, önce yaratıp, sonra da onu yeniden diriltecek var mı?”



Ayet, yeniden yaratmayı ilk yaratma gibi gösterdi. Bunda gayet açık bir delil vardır. Her ne kadar onlar bunu itiraf etmeseler de, bu delil onları ilzam edecek kuvvettedir. Bundan dolayı onların yerine Hz. Peygamberin cevap vermesi emredildi. Çünkü onların inadı bunu itiraf etmelerine izin vermemektedir.



قُلِ اللّهُ يَبْدَأُ الْخَلْقَ ثُمَّ يُعِيدُهُ “De ki: Allah, önce yaratıp, sonra da onu yeniden diriltir.”



فَأَنَّى تُؤْفَكُونَ “O halde nasıl yoldan saptırılıyorsunuz.”



Nasıl da doğru yoldan çevriliyorsunuz?







35-
قُلْ هَلْ مِن شُرَكَآئِكُم مَّن يَهْدِي إِلَى الْحَقِّ “De ki: “Ortak koştuklarınızdan hakka sevkedecek olan var mıdır?”



Hakka sevk etmek
,



-Deliller nasbetmek,



-Peygamberler göndermek



-Bakış ve tefekküre muvaffak kılmak gibi yollarla olur.



قُلِ اللّهُ يَهْدِي لِلْحَقِّ “Deki: Allah, hakka sevk eder.”



أَفَمَن يَهْدِي إِلَى الْحَقِّ أَحَقُّ أَن يُتَّبَعَ أَمَّن لاَّ يَهِدِّيَ إِلاَّ أَن يُهْدَى “O halde hakka hidayet eden mi kendisine uyulmaya daha layıktır, yoksa kendisine yol gösterilmeyince onu bulamayan mı?”



Ayette nazara verilenler; melekler, Hz. İsa ve Hz. Üzeyir gibi onların Allaha şerik ettikleri kıymetli varlıklardır. Bunlar, ancak Allahın hidayetiyle insanlara yol gösterici olabilirler, kendilerinden yol gösteremezler.



فَمَا لَكُمْ “Size ne oluyor?”



كَيْفَ تَحْكُمُونَ “Nasıl hükmediyorsunuz?”



Nasıl da aklın açıkça batıl olmasını iktiza ettiği hükümlere varıyorsunuz?







36- وَمَا يَتَّبِعُ أَكْثَرُهُمْ إِلاَّ ظَنًّا “Onların çoğu zandan başka bir şeye uymaz.”



Onların çoğu, inançlarında görülmeyeni görülene, yaratıcıyı yaratılana kıyas etmek gibi boş hayallere, fasit kıyaslara dayanan zanna uyar. Bunu yaparken en küçük vehme dayanan bir ortak yönü yeterli sayarlar.



Ayetteki “onların çoğu” ifadesinden murat onların tamamıdır



Veya onlardan temyiz ve nazar sahibi olup körü körüne taklide razı olmayanlar bu hükümden hariç tutulmuştur.



إَنَّ الظَّنَّ لاَ يُغْنِي مِنَ الْحَقِّ شَيْئًا “Zan ise haktan hiç bir şeyin yerini tutmaz.”



Zan ise, ilim ve hak inançtan bir şey ifade etmez.



Ayette, usûl ilmini tahsil etmenin vacip olduğuna, sadece taklid ve zanla iktifa etmenin ise caiz olmadığına bir delil vardır.



إِنَّ اللّهَ عَلَيمٌ بِمَا يَفْعَلُونَ “Şüphesiz Allah onların ne yaptıklarını bilir.”



Ayette, onların zanna uymalarına ve bürhandan yüz çevirmelerine karşı bir tehdit vardır.







37-
وَمَا كَانَ هَذَا الْقُرْآنُ أَن يُفْتَرَى مِن دُونِ اللّهِ “Bu Kur’an, Allah’tan başkası tarafından söylenebilir bir şey değildir.”



وَلَكِن تَصْدِيقَ الَّذِي بَيْنَ يَدَيْهِ “Lâkin kendinden önceki (kitapları) tasdik eder.”



Kur’an, sıdkına şehadet edilen önceki ilâhî kitaplara mutabıktır, yalan bir eser olamaz. Nasıl olsun ki, mu’cize olmasıyla onlara bir ölçüdür ve sıhhatlerine şahittir.



وَتَفْصِيلَ الْكِتَابِ “Ve o, kitabı ayrıntılı olarak açıklar.”



Hak olarak bildirdiği ve isbat ettiği inanç ve hükümleri tafsil eder, ayrıntılarını anlatır.



لاَ رَيْبَ فِيهِ “Onda asla bir şüphe yoktur.”



مِن رَّبِّ الْعَالَمِينَ “Âlemlerin Rabbindendir.”



Ayet, daha önce zanna uymaktan men etmişti. Kur’anın önceki kitapları tasdik ve bazı hükümleri tafsil etmesi, kendisinde şek ve şüphe olmaması ve âlemlerin Rabbinin indirdiği bir kelâm olması yönüyle de neye uymak gerektiğini delilli olarak gösterdi.







38- أَمْ يَقُولُونَ افْتَرَاهُ “Yoksa “onu o uydurdu” mu diyorlar?”



Yoksa “o Kur’anı Muhammed uydurdu” mu diyorlar?



Burada soru üslûbuyla böyle bir uydurmanın söz konusu olamayacağı ifade edilmiştir.



قُلْ فَأْتُواْ بِسُورَةٍ مِّثْلِهِ “De ki: Haydi siz de onun mislinden bir sûre getirin!”



De ki: Eğer o uydurulabilir bir kitapsa, haydi siz belağatta, nazım güzelliğinde, mananın kuvvetli oluşunda iftira yoluyla bir sûresinin mislini getirin! Çünkü Arab olmakta ve fesahatte benim gibisiniz, nazm ve ibarede benden daha ziyade tecrübe sahibisiniz!



وَادْعُواْ مَنِ اسْتَطَعْتُم مِّن دُونِ اللّهِ “Ve Allah’dan başka çağırabileceğiniz kim varsa çağırın.”



إِن كُنتُمْ صَادِقِينَ “Eğer sözünüzde sadık iseniz (bunu yapın!)



Allahın dışında size yardım edebilecek kimler varsa, onlardan da yardım alın. Ama yapamazsınız, çünkü buna kâdir olan ancak Allahtır.







39- بَلْ كَذَّبُواْ بِمَا لَمْ يُحِيطُواْ بِعِلْمِهِ وَلَمَّا يَأْتِهِمْ تَأْوِيلُهُ “Doğrusu onlar ilmen ihata etmedikleri ve te’vili de kendilerine henüz gelmemiş olan bir şeyi yalan saydılar.”



Ama onlar, ayetlerini hiç düşünmeden ve onun ilmini kuşatmadan, daha duyar duymaz Kur’anı yalanlamaya başladılar.



Veya onların ilmen ihata etmedikleri şeyler,



-Öldükten sonra dirilmek,



-İnsanların amellerinin karşılığının verilmesi,



-Ve dinlerine muhalif diğer hususlar olabilir.



Bunun te’vilinin henüz gelmemesi ise,



Onlar henüz onun te’viline vakıf da olmadılar ve zihinleri onun manalarına henüz ulaşmadı.



Veya, Kur’anın gayptan vermiş olduğu haberlerin te’vili henüz gelmedi ki, kendilerine bunun doğru veya yanlış olduğu açığa çıksın.



Mana şöyledir: Kur’an hem lafız hem de mana yönüyle mu’cizedir. Ama onlar nazmını düşünmeden ve manasını anlamaya çalışmadan yalanlamaya yeltendiler.



“Ve te’vili de kendilerine henüz gelmemiş olan bir şeyi” ibaresinde, sonunda bunların te’vilinin onlara geleceği ve Kur’anın i’cazının zâhir olacağı anlaşılmaktadır. Kendilerine defalarca “Onun bir benzerini, hatta bir sûresinin mislini getirin” şeklinde meydan okuması ve onların da bütün güç ve kuvvetlerini kullanmalarına rağmen bundan aciz kalmaları, bu i’cazın bir delilidir.



Keza, Kur’anın gelecekle ilgili verdiği haberlerin vakıa mutabık olduğunu defalarca görmelerine rağmen, çoğu temerrüt ve inatları sebebiyle onu yalanlamaktan vazgeçmemiştir.



كَذَلِكَ كَذَّبَ الَّذِينَ مِن قَبْلِهِمْ “Bunlardan önce gelip geçenler de yine böyle inkâr etmişlerdi.”



Onlardan öncekiler de peygamberlerini yalanlamışlardı.



فَانظُرْ كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الظَّالِمِينَ “Ama bak, zalimlerin akıbeti nasıl oldu?”



Ayette, onlardan öncekilere gelen ilâhî cezanın bir benzerine maruz kalabileceklerini hatırlatmak vardır.







40- وَمِنهُم مَّن يُؤْمِنُ بِهِ “Onlardan bir kısmı ona inanır.”



Kur’anı yalanlayanlardan bir kısmı kendi iç dünyasında onu tasdik eder ve onun hak olduğunu bilir, ama inadından bunu itiraf etmez.



Veya mana şöyle olabilir: Onlardan bir kısmı ona iman edecek ve küfründen dönecek



وَمِنْهُم مَّن لاَّ يُؤْمِنُ بِهِ “Bir kısmı ise ona inanmaz.”



Bir kısmı ise, aklının kıt olması ve düşüncesizliğinden dolayı, kendi iç dünyasında ona iman etmez.



Veya onlardan bir kısmı ise gelecekte ona iman etmeyecek, küfür üzere ölecek.



وَرَبُّكَ أَعْلَمُ بِالْمُفْسِدِينَ “Ve Rabbin müfsitleri en iyi bilendir.”



Rabbin inad eden, küfürde ısrar eden müfsitleri en iyi bilendir.

41- وَإِن كَذَّبُوكَ فَقُل “Eğer seni tekzip ederlerse de ki:”



Kendileri ilzam olduktan sonra şayet seni yalanlamada ısrar ederlerse, onlardan teberri et. Çünkü artık mazur sayılırsın.



لِّي عَمَلِي وَلَكُمْ عَمَلُكُمْ “Benim amelim bana, sizin ameliniz de sizedir.”



Mana şöyledir: İster hak ister batıl, benim için amelimin karşılığı var, sizin için de amelinizin karşılığı var.



أَنتُمْ بَرِيئُونَ مِمَّا أَعْمَلُ وَأَنَاْ بَرِيءٌ مِّمَّا تَعْمَلُونَ “Siz benim yaptığımdan uzaksınız, ben de sizin yaptığınızdan uzağım.”



Siz beni amelimle muaheze etmeyiniz, ben de sizi amelinizle muaheze etmiyorum.



Ayette onlardan yüz çevirme ve kendi yollarına salıverme manası hissedilebileceğinden, bu ayetin “seyf ayetiyle” neshedildiği söylenir.







42- وَمِنْهُم مَّن يَسْتَمِعُونَ إِلَيْكَ “Onlardan seni dinlemeye gelenler de var.”



Sen onlara Kur’an okuduğunda ve ilâhî hükümleri öğrettiğinde onların bir kısmı Seni dinler. Lakin sağır kimsenin duymaması gibi, bunlar da asla kabul etmezler.



أَفَأَنتَ تُسْمِعُ الصُّمَّ وَلَوْ كَانُواْ لاَ يَعْقِلُونَ “Akıllarını kullanmıyorlarsa, artık sağırlara Sen mi duyuracaksın?”



Sağır olan biri, bir de aklını hiç kullanmıyorsa Sen ona ne yapabilirsin?



Ayetten öyle anlaşılıyor ki, bir kelâmı dinlemenin hakikati, ondan kastedilen manayı anlamaktır.



Savaşı emreden ayetlerle bu tür ayetler birbiriyle çelişir görüldüğünden, bu ayeti ve emsallerini hükmü lağvedilmiş ayetler şeklinde değerlendirenler olmuştur. Ama her ayeti kendi çerçevesinde değerlendirdiğimizde, her birinin uygulama alanı olduğunu görürüz.



Bundan dolayı hayvanlar kelâmı anlama özelliğiyle vasfedilmezler. Anlamak, ancak kullanmakla gerçekleşir. Onların akıllarında ise,



-Vehmin muhalefeti,



-Ülfetin arkadaşlığı,



-Ve taklid arızaları olduğundan, kendilerine hikmetleri ve ince manaları fehmettirmek çok zor olmaktadır. Çobanın kelâmından davarlar ne kadar istifade ederlerse, onlar da kendilerine söylenen lafızlardan o kadar faydalanırlar.







43- وَمِنهُم مَّن يَنظُرُ إِلَيْكَ “İçlerinden sana bakanlar da var.”



Senin nübüvvet delillerini gözleriyle görüyorlar, lâkin Seni tasdik etmiyorlar.



أَفَأَنتَ تَهْدِي الْعُمْيَ وَلَوْ كَانُواْ لاَ يُبْصِرُونَ “Basiretleri yoksa, artık körlere sen mi yol göstereceksin?”



Basarları göremezken, basiretten de mahrumlarsa, Sen onlara nasıl yol gösterebilirsin? Gözü gören ama ahmak olan birinin görmediği gerçeği, gözü görmeyen, ama basireti açık biri sezebilir.



Ayet, onlardan teberri ve yüz çevirmenin illeti gibidir.14







44-
إِنَّ اللّهَ لاَ يَظْلِمُ النَّاسَ شَيْئًا “Şüphesiz Allah, insanlara asla zulmetmez.”



Allah, insanların duyularını ve akıllarını selbederek onlara zulmetmez.



وَلَكِنَّ النَّاسَ أَنفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ “Lakin insanlar kendi nefislerine zulmediyorlar.”



Lakin insanlar; duyularını, akıllarını ve bunlarla elde edebilecekleri menfaatleri elden kaçırarak kendi kendilerine zulmederler.



Ayette kul için kesb olduğuna ve Cebriye mezhebinin iddia ettiği tarzda iradesinin elinden alınmadığına bir delil vardır.



Ayetten murat, onlar için bir tehdit de olabilir. Yani, kıyamet günü onların başına gelecek azap, Allahtan bir adalettir, Allah haksız olarak onlara azap etmez. Lakin onlar, bu azaba yol açan amelleri isteyerek kendilerine zulmetmişlerdir.







45- وَيَوْمَ يَحْشُرُهُمْ كَأَن لَّمْ يَلْبَثُواْ إِلاَّ سَاعَةً مِّنَ النَّهَارِ “Ve Allah’ın onları toplayacağı günde, sanki onlar dünyada gündüzün bir kısmı kadar kalmış gibi olacaklar.”



Yani, onlar işte böyle sağır, böyle kör, basiretten mahrum kimselerdir. Böyleleriyle boşuna vakit kaybetme, Sen muhtaç mütehayyirlere anlat.



Mahşer günü gördükleri dehşet karşısında, dünyada ve kabirde kaldıkları süreyi gayet az bulacaklar.



يَتَعَارَفُونَ بَيْنَهُمْ “Aralarında tanışırlar.”



Orada, çok az birbirlerinden ayrı kalmışlar gibi birbirlerini tanırlar. Bu, ilk defa bir araya getirildiklerinde gerçekleşir. Sonra durumun kendilerine şiddetlenmesinden, birbirlerini tanımaları kesilir.



قَدْ خَسِرَ الَّذِينَ كَذَّبُواْ بِلِقَاء اللّهِ “Allah’a kavuşmayı yalanlayanlar, hiç şüphesiz hüsrana uğramışlardır.”



وَمَا كَانُواْ مُهْتَدِينَ “Ve onlar maksatlarına da eremediler.”



Bunlar, marifet elde etmek için kendilerine çok şeyler verilmişken bunları yerinde kullanmazlar. Bu kıymetli aletlerle, kendilerini alçaltan ve daimi azaba yol açan cahilce işler yaparlar.







46- وَإِمَّا نُرِيَنَّكَ بَعْضَ الَّذِي نَعِدُهُمْ أَوْ نَتَوَفَّيَنَّكَ فَإِلَيْنَا مَرْجِعُهُمْ “Onlara vaat ettiğimizin bir kısmını Sana göstersek veya (göstermeden) Seni vefat ettirsek, sonunda onların dönüşü bizedir.”



Şayet biz Sana onlar için vaat ettiğimiz azabın bir kısmını Bedirde olduğu gibi gösterir veya göstermeden vefat ettirirsek, dönüşleri bizedir, onu ahirette Sana gösteririz.



ثُمَّ اللّهُ شَهِيدٌ عَلَى مَا يَفْعَلُونَ “Sonra Allah onların ne yaptıklarına şahittir.”



“Allah şahittir”
derken mecaz vardır. Bundan murat, Allahın şahit olmasının neticesi ve gereğidir, yani onların cezalandırılmasıdır.







47- وَلِكُلِّ أُمَّةٍ رَّسُولٌ “Her ümmet için bir elçi vardır.”



Geçmiş ümmetlerden her birinde, hakka davet için gönderilen bir peygamber vardır.



فَإِذَا جَاء رَسُولُهُمْ قُضِيَ بَيْنَهُم بِالْقِسْطِ “Elçileri gelince aralarında adaletle hüküm verilir.”



Peygamber kendilerine apaçık delillerle gelip onu yalanladıklarında, peygamberle onu yalanlayanlar arasında adaletle hükmedilir. Peygamber kurtarılır, yalanlayanlar ise helâk edilir.



وَهُمْ لاَ يُظْلَمُونَ “Ve onlara zulmedilmez.”



Ayetin şu manasına da dikkat çekildi: Kıyamet günü her ümmet için o ümmetin kendisine nisbet edildiği bir elçi vardır. Onların elçisi kendilerinin küfür ve imanına şahitlik yapmak için getirildiğinde içlerinden iman edenlerin kurtarılmasına, kâfirlerin de ceza görmesine hükmedilir. Nitekim ayette “…Peygamberler ve şahitler getirilir ve insanlar arasında hak ile hüküm verilir. Ve onlara hiç haksızlık yapılmaz.” (Zümer, 69) denilmiştir.







48- وَيَقُولُونَ مَتَى هَذَا الْوَعْدُ إِن كُنتُمْ صَادِقِينَ “Eğer doğru söylüyorsanız bu vaat ne zaman?” diyorlar.”



Onların böyle deyişi, bunun olmayacağına inanmalarındandır. Dolayısıyla bu sözü öğrenmek için değil, dalga geçmek için söylerler.



Onlar peygambere ve mü’minlere böyle demişlerdir.







49- قُل لاَّ أَمْلِكُ لِنَفْسِي ضَرًّا وَلاَ نَفْعًا إِلاَّ مَا شَاء اللّهُ “De ki: Allah’ın dilediğinin dışında, ben kendime bir zarar ve bir fayda vermeye malik değilim”.



Ben zarar veya menfaat hususunda kendime malik değilken, nasıl size malik olabilir, bir an önce azap görmenizi sağlayabilirim?



Ancak, Allahın mâlik olmamı istediği veya Allahın olmasını istediği müstesna. Böyle olanlar, gerçekleşecektir.



لِكُلِّ أُمَّةٍ أَجَلٌ “Her ümmet için bir ecel vardır.”



Her ümmetin helâki için belirlenmiş bir ecel vardır.



إِذَا جَاء أَجَلُهُمْ فَلاَ يَسْتَأْخِرُونَ سَاعَةً وَلاَ يَسْتَقْدِمُونَ “Ecelleri gelince, artık ne bir an geri, ne bir an ileri gidebilirler.”



Dolayısıyla, başınıza gelecek felaket için acele etmeyin! Vaktiniz gelecek, size yapılan vaat yerine getirilecektir.







50- قُلْ أَرَأَيْتُمْ إِنْ أَتَاكُمْ عَذَابُهُ بَيَاتًا أَوْ نَهَارًا “De ki: O’nun azabı size geceleyin uykuda veya güpe gündüz gelecek olsa (ne yaparsınız)?”



De ki: bir an önce gelmesini istediğiniz azap siz gece uykuda iken veya gündüz geçim derdiyle meşgul iken gelirse elinizden ne gelir?




مَّاذَا يَسْتَعْجِلُ مِنْهُ الْمُجْرِمُونَ “Mücrimler (günahkârlar), onun hangisini istemekte acele ediyorlar?”



Onlar azaptan neyi acele edip istiyorlar? Çünkü bu azabın hepsi hoşa gitmeyen bir şeydir. Dolayısıyla “aman hemen gelsin” denilip aceleyle istenecek bir şey değildir.



Ayette, “onlar” denilmesi yerine “mücrimler” şeklinde ifade edilmesi, onların cürümleri/ suçları sebebiyle, değil azabı acele ile istemek, onun gelmesinden korkmaları gerektiğine delâlet etmek içindir.



İşte, azap geldiğinde, onu istediğinize pişman olur, azabı istemenin nasıl bir hata olduğunu anlarsınız.







51-
أَثُمَّ إِذَا مَا وَقَعَ آمَنْتُم بِهِ “Bu azap meydana geldikten sonra mı ona inanacaksınız?”



Yani, azap size geldiğinde ona inanacaksınız. Ama bu iman size bir fayda vermeyecek.




آلآنَ “Şimdi mi?”



Yani, azabın vukuundan sonra ona iman ettiklerinde kendilerine böyle denilir: “Şimdi mi ona iman ediyorsunuz?




وَقَدْ كُنتُم بِهِ تَسْتَعْجِلُونَ “Hâlbuki onun hemen gelmesini istiyordunuz.”



Hâlbuki daha önce onu yalanlayarak ve onunla dalga geçerek bir an önce gelmesini istiyordunuz.







52-
ثُمَّ قِيلَ لِلَّذِينَ ظَلَمُواْ ذُوقُواْ عَذَابَ الْخُلْدِ “Sonra o zulmedenlere “Tadın ebedi azabı!” denilecek.”



هَلْ تُجْزَوْنَ إِلاَّ بِمَا كُنتُمْ تَكْسِبُونَ “Vaktiyle kazandığınızdan başkası ile mi cezalandırılacaksınız?”



Siz ancak kesbettiğiniz küfür ve günahların karşılığını göreceksiniz.




وَيَسْتَنبِئُونَكَ أَحَقٌّ هُوَ “O gerçek mi?” diye Senden haber almak istiyorlar.”



Öldükten sonra dirilmek, peygamberlik dava etmek gibi bize söylediklerin hak mı? Bunları ciddi mi söylüyorsun, yoksa bizimle dalga mı geçiyorsun?



Rivayete göre Huyey Bin Ahtab Mekkeye geldiğinde Hz. Peygambere böyle demişti.



Zâhir olan da, ayetin başında “Senden haber almak istiyorlar” ifadesinin delaletiyle öğrenmek istemeleridir.



Ancak burada sormanın öğrenme amaçlı değil, inkâr amaçlı olduğu da söylenmiştir. (İstifham-ı inkârî)







53-
قُلْ إِي وَرَبِّي إِنَّهُ لَحَقٌّ “De ki: Evet, Rabbime yemin ederim ki, o kesin bir gerçektir.”



O, bir haktır, azap muhakkak gelecektir ve iddia ettiklerim de sabit şeylerdir.



Her iki zamirin Kur’ana raci olduğu da söylendi. Yani, “O Kur’an hak mı?” “Evet, Rabbime yemin ederim ki, o Kur’an gerçekten haktır.”




وَمَا أَنتُمْ بِمُعْجِزِينَ “Ve siz bundan kurtulamazsınız.”



Yani sizler kaçmakla azaptan kurtulamazsınız.







54-
وَلَوْ أَنَّ لِكُلِّ نَفْسٍ ظَلَمَتْ مَا فِي الأَرْضِ لاَفْتَدَتْ بِهِ “Zulüm yapmış olan her nefis, arzda ne varsa kendinin olsa, hepsini fidye olarak verirdi.”



Allaha şirk koşarak veya başkasının hakkına tecavüz ederek zulmeden her nefis, arzın hazineleri ve malları kendisinin olsa, azaptan kurtulmak için fidye olarak verirdi.
وَأَسَرُّواْ النَّدَامَةَ لَمَّا رَأَوُاْ الْعَذَابَ “Azabı gördüklerinde içten içe pişmanlık duyarlar.”



İçten içe pişmanlık duymaları, hiç hesap etmedikleri şekilde dehşetli bir azabı görünce şaşırıp kalmaları ve konuşmaya mecalleri olmamasındandır.




وَقُضِيَ بَيْنَهُم بِالْقِسْطِ “Ve aralarında adaletle hüküm verilir.”



Yani, “hadi canım sende, öyle şey mi olurmuş” tarzında batıl olduğunu hissettirir bir tarzda sormuş da olabilirler.




وَهُمْ لاَ يُظْلَمُونَ “Ve onlara hiç zulmedilmez.”



Ayetin bu kısmı biraz önce de geçmişti. Birincisinde peygamberlerle onları yalanlayanlar arasında hükmedilmesi anlatılmıştı. Burada ise, müşriklerin şirklerine karşılık cezalandırılmaları veya zalimlerle mazlumlar arasında hükmedilmesi anlatıldı. Çünkü ayette zalimlerden bahis vardır. Onlarla ilgili zamir, mazlumları da gerektirir.







55-
أَلا إِنَّ لِلّهِ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ “Dikkat edin, göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah’ındır.”



أَلاَ إِنَّ وَعْدَ اللّهِ حَقٌّ “Dikkat edin, Allah’ın vaadi haktır.”



وَلَكِنَّ أَكْثَرَهُمْ لاَ يَعْلَمُونَ “Lâkin onların çoğu bilmezler.”







56-
هُوَ يُحْيِي وَيُمِيتُ “O, diriltir ve öldürür.”



O, dünyada hayatı verir ve hayatı alır. Öyleyse ahirette de bunları yapmaya kâdirdir. Çünkü, lizâtihi kâdir olanın kudreti zâil olmaz. Bizzat hayatı ve ölümü kabul eden madde, ebediyen bunları kabule müstaiddir.




وَإِلَيْهِ تُرْجَعُونَ “Ve siz O’na döndürüleceksiniz.”



Ölümle veya nüşur ile O’na döndürüleceksiniz.
57-
يَا أَيُّهَا النَّاسُ قَدْ جَاءتْكُم مَّوْعِظَةٌ مِّن رَّبِّكُمْ وَشِفَاء لِّمَا فِي الصُّدُورِ وَهُدًى وَرَحْمَةٌ لِّلْمُؤْمِنِينَ “Ey insanlar! Size Rabbinizden güzel bir öğüt, gönüllerde olanlara tam bir şifa, mü’minler için büyük bir hidayet ve büyük bir rahmet geldi.”



Yani, size pratik hem de teorik hikmeti cem eden bir kitap geldi. O, amelî (pratik) hikmet yönüyle hem amellerin güzelliklerini ve çirkinliklerini ortaya koyuyor, güzel amellere rağbet ettirip, çirkin amellerden sakındırıyor.



Teorik (nazarî) hikmet yönüyle ise, o kalplerde olan şek ve kötü itikadlara bir şifadır, hakka götüren bir hidayettir ve mü’minlere bir rahmettir. Çünkü onlara nazil olmuştur, böylece onlar dalalet karanlıklarından kurtulup iman nuruna çıkmışlardır. Varacakları yer cehennem tabakaları yerine, cennetteki yüksek makamlar olmuştur.



Ayette mev’iza şifa, hüden ve rahmet kelimelerinin elif-lâmsız gelmesi, büyüklük ifade eder.







58- قُلْ بِفَضْلِ اللّهِ وَبِرَحْمَتِهِ فَبِذَلِكَ فَلْيَفْرَحُواْ “De ki: Allah’ın lütfuyla ve rahmetiyle, yalnızca bunlarla sevinç duysunlar.”



Allah Kur’an indirerek lütuf ve rahmetini gösterir. İşte bununla sevinsinler.



Bunda, biraz önce sıfatları anlatılan Kitabın gelişinin ferahı gerektiren bir olay olduğuna delalet vardır.



هُوَ خَيْرٌ مِّمَّا يَجْمَعُونَ “O, kendilerinin biriktirip durduklarından çok daha hayırlıdır.”



O, kendilerinin toplamış oldukları ne kadar dünya malı varsa hepsinden daha hayırlıdır. Çünkü o malların zeval bulması yakındır.







59- قُلْ أَرَأَيْتُم مَّا أَنزَلَ اللّهُ لَكُم مِّن رِّزْقٍ فَجَعَلْتُم مِّنْهُ حَرَامًا وَحَلاَلاً “De ki:Allah’ın sizin için indirdiği; sizin de, bir kısmını helâl, bir kısmını haram kıldığınız rızıklar hakkında ne dersiniz?”



Ayette rızkın indirilen bir şey olarak ifade edilmesi, rızkın semada takdir edilmesi ve sebeplerinin semadan gelmesi itibarıyladır. “Sizin için rızık” denilmesi, bu rızıktan muradın helal rızık olduğunu gösterir. Devamında insanların bunun bir kısmını haram kılmasının kınanması da, bundan muradın helâl rızık olduğuna işaret eder:



Başka ayetlerde de benzeri bir manaya dikkat çekilmiştir.



“Zanlarınca dediler ki: Bunlar dokunulmaz hayvanlar ve ekinlerdir. Bunları bizim dilediğimizden başkası yiyemez. Bunlar da sırtları yasaklanmış hayvanlardır. Bir kısım hayvanları da keserken üzerlerine Allah’ın adını anmazlar.”



“Dediler ki: Bu hayvanların karınlarındakiler sadece erkeklerimize ait olup eşlerimize haramdır.”
(En’am, 138 ve 139)



قُلْ آللّهُ أَذِنَ لَكُمْ “De ki: Allah mı size izin verdi?”



Haram kılma ve helâl kılma hususunda Allahtan yetki mi aldınız ki böyle hüküm veriyorsunuz?



أَمْ عَلَى اللّهِ تَفْتَرُونَ “Yoksa Allah’a iftira mı ediyorsunuz?”







60- وَمَا ظَنُّ الَّذِينَ يَفْتَرُونَ عَلَى اللّهِ الْكَذِبَ يَوْمَ الْقِيَامَةِ “Allah’a yalan iftira edenler, kıyamet gününü ne sanıyorlar?”



Bunlar, Allahın kendilerine ceza vermeyeceğini mi zannediyorlar?



Ayette tehdidin müphem bırakılması, büyük bir tehdit olduğunu gösterir.



إِنَّ اللّهَ لَذُو فَضْلٍ عَلَى النَّاسِ “Allah, insanlara karşı çok büyük bir lütuf sahibidir.”



Onlara akıl vermiş, peygamberler göndererek ve kitaplar indirerek yol göstermiştir.



وَلَكِنَّ أَكْثَرَهُمْ لاَ يَشْكُرُونَ “Lâkin onların çoğu şükretmezler.”



61-
وَمَا تَكُونُ فِي شَأْنٍ وَمَا تَتْلُو مِنْهُ مِن قُرْآنٍ “Ne halde bulunursan bulun, o halde iken Kur’ân’dan ne okursan oku…”



Mesela “gelirsem ensene tokadı patlatırım” denildiğinde, verilecek ceza belirlenmiştir. Ama tehdit makamında söylenen “gelirsem…” ifadesi müphemdir, etki itibarıyla birinciye nisbetle daha etkilidir, daha büyük bir tehdidi ifade eder.



وَلاَ تَعْمَلُونَ مِنْ عَمَلٍ “Amel olarak ne yaparsanız yapın…”



إِلاَّ كُنَّا عَلَيْكُمْ شُهُودًا إِذْ تُفِيضُونَ فِيهِ(Unutmayın ki) siz ona dalıp gitmişken, biz sizin üzerinizde şahidiz.”



İnsanlığın başında yer alan Hz. Peygamberle ilgili iki durum nazara verildikten sonra, umuma hitap edildi. Hz. Peygamberle ilgili durumlar azametli durumlardır, genel olanlar ise, kimi büyük işler, kimi de küçük işler olabilir.



وَمَا يَعْزُبُ عَن رَّبِّكَ مِن مِّثْقَالِ ذَرَّةٍ فِي الأَرْضِ وَلاَ فِي السَّمَاء “Yerde ve gökte zerre kadar da olsa hiç bir şey Rabbine gizli değildir.”



En küçük şey bile Rabbinizden uzak ve gizli değildir. Vücut ve imkân sahasında her şey O’nun ilmindedir.



“Yerde ve gökte” ifadesi her şeyi içine alır. Çünkü insanlar bu ikisinde yer almayan, bu ikisiyle alakası olmayan ve bu ikisinden başka imkân âleminden bir şey tanımazlar.



Ayette arzın (yerin) semadan önce ifade edilmesi, kelamın yerin sakinleri hakkında olmasındandır.



Ayetten maksat, Allahın ilminin her şeyi kuşattığını anlatmaktır.



وَلاَ أَصْغَرَ مِن ذَلِكَ وَلا أَكْبَرَ إِلاَّ فِي كِتَابٍ مُّبِينٍ “Ondan (zerreden) daha küçük ve ondan daha büyük ne varsa, hepsi kitab-ı mübindedir (apaçık bir kitaptadır.)



Burada “kitab-ı mübin”den murat, levh-i mahfuzdur.







62-
أَلا إِنَّ أَوْلِيَاء اللّهِ لاَ خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلاَ هُمْ يَحْزَنُونَ “Dikkat edin! Evliyaullah için ne bir korku vardır, ne de onlar mahzun olurlar.”



Evliyaullah,
“Allah dostları” demektir. Bunlar, itaat ile Allahı veli edinenler ve Allahın da ikram ile kendilerini sevdiği kimselerdir.



Gelebilecek nahoş bir şeyden bunların korkuları yoktur. Bekledikleri bir şeyi elden kaçırmaktan dolayı da üzülmezler.



Ayet, bu haliyle mücmel gibidir. Devamı ise, bundan muradın ne olduğunu açıklar:







63- الَّذِينَ آمَنُواْ وَكَانُواْ يَتَّقُونَ “Onlar ki, iman etmişler ve Allah’a karşı



gelmekten sakınmışlardır.”




Ayetin bu kısmı, onların Allahı dost edinmesini beyan eder.







64- لَهُمُ الْبُشْرَى فِي الْحَياةِ الدُّنْيَا وَفِي الآخِرَةِ “Onlara dünya ve ahrette müjdeler vardır.”



Onlar için şu dünyadaki müjde,




-Allahın kitabında müttakilere müjde olarak bildirdiği şeyler,



-Peygamberlerinin diliyle müjdelediği şeyler,



-Allahın onlara gösterdiği salih rüyalar,



-Mükaşefe olarak onlara verdiği ilhamlar,



-Ve vefat ederken meleğin verdiği müjdedir.



Ahirette onlara verilecek müjde ise,



-Melekler selam vererek onları karşılarlar,



-Onların kurtulduklarını ve ikrama mazhar olduklarını müjdelerler.



İşte, dünyada ve ahirette onlara verilenler de, Allahın onları dost edinmesinin beyanıdır.



لاَ تَبْدِيلَ لِكَلِمَاتِ اللّهِ “Allah’ın sözlerinde bir değişiklik yoktur.”



Allahın sözleri için bir değişiklik ve vaat ettikleri için bunları yerine getirememek söz konusu olamaz.



ذَلِكَ هُوَ الْفَوْزُ الْعَظِيمُ “İşte bu, büyük kurtuluştur.”



“İşte bu”
ifadesi onların dünya ve ahirette müjdelenmiş olmalarına işarettir.







65- وَلاَ يَحْزُنكَ قَوْلُهُمْ “Onların sözleri Seni üzmesin.”



Onların Allaha şerik nispet etmeleri, Seni yalanlamaları ve tehdit etmeleri gibi sözleri Seni üzmesin.



إِنَّ الْعِزَّةَ لِلّهِ جَمِيعًا “Çünkü izzet bütünüyle Allah’ındır.”



Ayetin bu kısmı, önceki hükmün sebebini beyan eder. Sanki şöyle denilmiştir:



“Onların sözlerine üzülme ve onlara aldırma! Çünkü galebe tümüyle Allahındır. Ondan başkası galebe hususunda bir şeye mâlik değildir. Öyleyse Allah onları kahr u perişan eder ve onlara karşı Sana nusret verir.”



هُوَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ “O, Semi’, Alîm’dir.”



O, Semi’dir, sözlerini işitir; Alîm’dir, ne yapmak istediklerini bilir ve ona göre hepsine kâfi gelir, onları mağlup eder.







66- أَلا إِنَّ لِلّهِ مَن فِي السَّمَاوَات وَمَن فِي الأَرْضِ “Dikkat edin! Göklerde kim var, yerde kim varsa hep Allah’ındır.”



Göklerde ve yerde olan melekler ve sekaleyn, yani ins ve cin Allahındır. Bunlar, varlıkların en şereflileri iken Allahın birer kuludur, bunlardan hiçbirinin rububiyet dava etmesi söz konusu olamaz. Böyle olunca, akıl sahibi olmayanların Allaha denk veya şerik olması hiç düşünülemez.



وَمَا يَتَّبِعُ الَّذِينَ يَدْعُونَ مِن دُونِ اللّهِ شُرَكَاء “Allah’dan başkasına tapanlar, (Allah’a) ortak koştuklarına uymuş olmuyorlar.”



Ayetin bu kısmı, sonrasının bir delili gibidir.



Yani, Allahtan başkasını çağıranlar, her ne kadar onlara “şerikler” deseler de gerçekte o şeriklere tâbi olmazlar.



إِن يَتَّبِعُونَ إِلاَّ الظَّنَّ “Onlar ancak zanna uyarlar.”



Onlar bir yâkine tâbi değillerdir. Ancak onları şerikler olarak zannederler, bu zanlarına uyarlar.



Şöyle bir manaya dikkat çekilmiştir: “Meleklerden ve peygamberlerden şerîk saydıklarınız neye tâbi olurlar? Onların tâbi oldukları ancak Allahtır, başkasına ibadet etmezler. Öyleyse size ne oluyor ki onlara bu noktada tâbi olmuyorsunuz?”



Nitekim şu ayet bu manayı ifade etmektedir:



“Onların yalvardıkları da, Rablerine daha yakın olmak için vesile ararlar ve O’nun rahmetini umarlar, azabından korkarlar.” (İsra, 57)



Bu durumda bu kısım, bürhanlardan (delillerden) sonra ilzam etmek olur. Devamı ise onların hitap makamından düşürülüp gıyaplarında onların senedini ve görüşlerinin kaynağını beyan etmesi olur.



وَإِنْ هُمْ إِلاَّ يَخْرُصُونَ “Ve onlar ancak yalan söylüyorlar.”



Onlar, Allaha nisbet ettikleri şerikler hususunda yalan söylüyorlar.



Veya batıl bir tasarlama ile onları şerikler olarak takdir ediyorlar.







67- هُوَ الَّذِي جَعَلَ لَكُمُ اللَّيْلَ لِتَسْكُنُواْ فِيهِ وَالنَّهَارَ مُبْصِرًا “O ki, kendisinde sükûnet bulmanız için geceyi ve göz açıcı olarak da gündüzü kıldı.”



Ayet, Cenab-ı Hakkın kudretinin kemâline ve nimetlerinin büyüklüğüne tenbihte bulunur. Gece ve gündüz birbirinden farklı olmakla beraber bir olan Allah onları bir gayede birleştirmiştir. Öyleyse bir olarak ibadete layık olan da ancak O’dur.



Ayette gece ile ilgili kısımda “kendisinde sükûnet bulmanız için” denildi, ama gündüzle ilgili kısımda “onda görmeniz için” yerine “gündüzü göz açıcı kıldı” denildi. Bunda ikisi arasında farka dikkat çekmek vardır. İnsanlar gece istirahat etmekte ortaktırlar, ama gündüzün aydınlığında farklı farklı işler yaparlar.



İşte ayette mücerret zarf ile sebep olan zarf birbirinden bu şekilde ayırt edilmiştir.



إِنَّ فِي ذَلِكَ لآيَاتٍ لِّقَوْمٍ يَسْمَعُونَ “Elbette bunda dinleyecek bir kavim için âyetler vardır.”



İşte bunda tefekkür ve ibretle duyanlar için ibretler vardır.







68- قَالُواْ اتَّخَذَ اللّهُ وَلَدًا “Dediler ki: Allah, çocuk edindi.”



سُبْحَانَهُ “O, böyle şeylerden münezzehtir.”



Ayetteki “Subhanehu” ifadesi, Allahı evlat edinmekten tenzih içindir. Çünkü çocuk edinmek, ancak kendisinin çocuk sahibi olması düşünülebilenler için söz konusudur.



Ayrıca “Subhanehu” ifadesi onların ahmakça sözlerine karşı bir taaccüptür.



هُوَ الْغَنِيُّ “O, Ğanidir.”



Allahın çocuk edinmekten münezzeh oluşunun illetini bildirir.



Yani o Allah Ğanidir, hiçbir şeye muhtaç değildir. Çocuk edinmek ise bir ihtiyaçtan kaynaklanır.



لَهُ مَا فِي السَّمَاوَات وَمَا فِي الأَرْضِ “Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O’nundur.”



Ayetin bu kısmı, Allahın ğani oluşunu takrir eder.



إِنْ عِندَكُم مِّن سُلْطَانٍ بِهَذَا “Bu hususta elinizde bir delil varsa (gösterin).”



Türkçede bu daha çok “fesubhanallah” kalıbında ifade edilmektedir.



Bu ifadede, onların cahilliğini ortaya koymada bir mübalağa ve sözlerinin batıl oluşuna bir tahkik vardır.



أَتقُولُونَ عَلَى اللّهِ مَا لاَ تَعْلَمُونَ “Yoksa Allah’a karşı bilmediğiniz bir şeyi mi söylüyorsunuz?”



Ayetin üslûbu, onların yalanlarına ve cehaletlerine karşı bir kınamak ve ağızlarının payını vermektir.



Ayette delilsiz her sözün cehalet olduğuna, akaidle ilgili meselelerde kati delil gerektiğine ve onlarda taklide cevaz bulunmadığına bir delil vardır.







69-
قُلْ إِنَّ الَّذِينَ يَفْتَرُونَ عَلَى اللّهِ الْكَذِبَ لاَ يُفْلِحُونَ “De ki: Allah adına yalan uyduranlar elbette felah bulmazlar.”



“Çocuk edindi” diyerek ve Onun şerikleri olduğunu söyleyerek Allaha iftira edenler iflah olmazlar; ateşten kurtulmazlar ve cennete ulaşmazlar.







70-
مَتَاعٌ فِي الدُّنْيَا(Bu halleri,) dünyada azıcık faydalanmaktır.”



Onların iftiraları, dünyada kısa bir faydalanmaktır, bununla küfürde riyasetlerini veya hayatlarını devam ettirirler.



ثُمَّ إِلَيْنَا مَرْجِعُهُمْ “Sonra dönüşleri bizedir.”



Sonra, ölümle bize dönerler, ebedi şekavete maruz kalırlar.



ثُمَّ نُذِيقُهُمُ الْعَذَابَ الشَّدِيدَ بِمَا كَانُواْ يَكْفُرُونَ “Daha sonra da biz, inkârları sebebiyle çetin azabı onlara tattırırız.”







71- وَاتْلُ عَلَيْهِمْ نَبَأَ نُوحٍ “Ve onlara Nûh’un kıssasını oku:”



إِذْ قَالَ لِقَوْمِهِ “Hani o kavmine demişti ki:”



يَا قَوْمِ إِن كَانَ كَبُرَ عَلَيْكُم مَّقَامِي وَتَذْكِيرِي بِآيَاتِ اللّهِ فَعَلَى اللّهِ تَوَكَّلْتُ “Ey kavmim, eğer benim aranızda duruşum ve Allah’ın âyetleriyle öğüt verişim size ağır geliyorsa, şunu bilin ki, ben yalnızca Allah’a tevekkül ettim.”



فَأَجْمِعُواْ أَمْرَكُمْ وَشُرَكَاءكُمْ “Artık siz ortaklarınızı da yanınıza alarak ne yapacağınızı kararlaştırın.”



Hz. Nûh, bunları Allaha tam bir güvenle ve onların ne yapacağına aldırmayarak söyledi.



ثُمَّ لاَ يَكُنْ أَمْرُكُمْ عَلَيْكُمْ غُمَّةً “Sonra bu işiniz size dert olmasın.”



Sonra benimle ilgili yapacağınızı gizliden de yapmayın, açıkça ne yapacaksanız yapın, sizden korkmuyorum.



ثُمَّ اقْضُواْ إِلَيَّ “Sonra bana ne yapacaksanız yapın.”



وَلاَ تُنظِرُونِ “Bana mühlet de vermeyin.”







72-
فَإِن تَوَلَّيْتُمْ فَمَا سَأَلْتُكُم مِّنْ أَجْرٍ “Eğer yüz çevirirseniz, ben sizden bir ücret istemiş değilim.”



Şayet benim öğüt vermemden yüz çevirdinizse, ben sizden bir ücret istemedim ki ağır bularak ve beni çıkarcılıkla suçlayarak yüz çeviresiniz.



إِنْ أَجْرِيَ إِلاَّ عَلَى اللّهِ “Benim ücretim ancak Allahtandır.”



Bu davet ve uyarıda benim ücretim ancak Allaha aittir, sizinle bir alakası yoktur. O ise, siz ister iman edin, ister yüz çevirin beni mükâfatlandırır.



وَأُمِرْتُ أَنْ أَكُونَ مِنَ الْمُسْلِمِينَ “Ve ben O’nun emrine boyun eğenlerden olmakla emrolundum.”



O’nun hükmüne boyun eğmek, emrine muhalefet etmemek ve O’ndan başkasından bir şey ummamak bana emredildi.







73- فَكَذَّبُوهُ “Onlar ise Onu inkâr ettiler.”



Onlar ise, kendilerini ilzam edecek delil getirildikten sonra Hz. Nûhu yalanlamada ısrar ettiler. Onların bu yüz çevirmeleri başka değil, sadece ve sadece inat ve temerrütlerinden idi. Böyle olunca, azap kelimesi kendileri hakkında hak oldu.



فَنَجَّيْنَاهُ وَمَن مَّعَهُ فِي الْفُلْكِ “Biz de onu ve gemide kendisiyle beraber olanları kurtardık.”



Biz de onları boğulmaktan kurtardık.



Rivayete göre, yanındakiler seksen kişi idi.



وَجَعَلْنَاهُمْ خَلاَئِفَ “Ve onları halifeler yaptık.”



Onları, helâk olanların yerine halef kıldık.



وَأَغْرَقْنَا الَّذِينَ كَذَّبُواْ بِآيَاتِنَا “Âyetlerimizi inkâr edenleri ise suda boğduk.”



Ayetlerimizi yalanlayanları tufanda boğduk.



فَانظُرْ كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُنذَرِينَ “İşte bak, uyarılanların akıbeti nasıl oldu?”



Ayette onların başına gelen felaketin büyüklüğünü beyan, Hz. Peygamberi yalanlayanları sakındırma ve Hz. Peygamberi de teselli etmek vardır.







74- ثُمَّ بَعَثْنَا مِن بَعْدِهِ رُسُلاً إِلَى قَوْمِهِمْ “Sonra onun arkasından birçok peygamberleri kavimlerine gönderdik.”



فَجَآؤُوهُم بِالْبَيِّنَاتِ “Onlara açık mu’cizelerle geldiler.”



Her Peygamber kendi kavmine davasını isbat eden apaçık mu’cizeler getirdi.



فَمَا كَانُواْ لِيُؤْمِنُواْ بِمَا كَذَّبُواْ بِهِ مِن قَبْلُ “Fakat onlar önceden yalan dediklerine bir türlü inanmadılar.”



Ama onlar küfürde şiddetli inatları ve Allahın onları yardımsız bırakması sonucu, peygamberlerin gönderilmesinden önce alışmış oldukları hakkı yalanlamak ve bunu bir huy edinmek sebebiyle, imana yanaşmadılar.



كَذَلِكَ نَطْبَعُ عَلَى قُلوبِ الْمُعْتَدِينَ “İşte biz, haddi aşanların kalplerini böyle mühürleriz.”



Dalalete dalmaları ve alışmış oldukları hâli terk etmemelerinden dolayı biz onları hidayetten mahrum kılar, kalplerini işte böyle mühürleriz.

Bu gibi ayetlerde kulların fiillerinin Allahın kudreti ve kulun kesbi ile olduğuna bir delil vardır. Bunun tahkiki daha önce geçmişti.

75- ثُمَّ بَعَثْنَا مِن بَعْدِهِم مُّوسَى وَهَارُونَ إِلَى فِرْعَوْنَ وَمَلَئِهِ بِآيَاتِنَا “Sonra bunların arkasından Musa ve Harun’u âyetlerimizle Firavun’a ve onun yakınında olanlara gönderdik.”



فَاسْتَكْبَرُواْ “Ama onlar, kibirlendiler.”



Onlara tabi olmaktan kibirlendiler.



وَكَانُواْ قَوْمًا مُّجْرِمِينَ “Ve günahkâr bir kavim oldular.”



Onlar, günahlara alışmış bir kavim idi. Bundan dolayı Rab’lerinin mesajını hafife aldılar ve redde cür’et ettiler.







76- فَلَمَّا جَاءهُمُ الْحَقُّ مِنْ عِندِنَا قَالُواْ إِنَّ هَذَا لَسِحْرٌ مُّبِينٌ “Kendilerine tarafımızdan hak gelince, “Muhakkak ki bu, apaçık bir sihirdir” dediler.”



Katımızdan hak kendilerine geldiğinde, şekki izale eden apaçık mu’cizelerin görülmesiyle o hakkı tanıdıklarında, aşırı inatları sebebiyle “bu apaçık bir sihir” dediler.







77- قَالَ مُوسَى أَتقُولُونَ لِلْحَقِّ لَمَّا جَاءكُمْ “Musa dedi ki: Size hak gelince, ona böyle mi diyorsunuz?”



أَسِحْرٌ هَذَا “Bu bir sihir mi?”



Size hak geldiğinde “bu bir sihirdir” mi diyorsunuz?



وَلاَ يُفْلِحُ السَّاحِرُونَ “Hâlbuki sihirbazlar iflah olmazlar.”



Bu ifade, Hz. Musanın kelâmının devamıdır. Bunda, kendisinin getirdiğinin sihir olmadığına bir delalet vardır. Çünkü sihir olsaydı mağlup olurdu ve sihirbazların sihrini ibtal edemezdi.



Öte yandan “sihirbazlar iflah olmazlar” diyen birisi elbette sihirle uğraşmaz.



Veya bu ifade onların sözleri de olabilir. Bu durumda sanki şöyle demişlerdir:



“Felah bulmak için bize sihir mi getirdin? Sihirbazlar ise felah bulmazlar.”







78- قَالُواْ أَجِئْتَنَا لِتَلْفِتَنَا عَمَّا وَجَدْنَا عَلَيْهِ آبَاءنَا وَتَكُونَ لَكُمَا الْكِبْرِيَاءُ فِي الأَرْضِ “Dediler: Bizi atalarımızı üzerinde bulduğumuz yoldan döndürüp de kibriya (büyüklük ve saltanat) ikinizin eline geçsin diye mi bize geldin?”



Biz atalarımızı puta tapar bulduk. Bizi bu yoldan çevirmeye mi geldin?



Yeryüzünde hükümdarlık “kibriya” ile isimlendirilmesi, genelde hükümdarların kibirle muttasıf olmalarındandır.



Veya bundan murat halkı kendilerine tâbi yaparak tekebbürde bulunmalarıdır.



وَمَا نَحْنُ لَكُمَا بِمُؤْمِنِينَ “Biz ikinize de iman edecek değiliz.”







79- وَقَالَ فِرْعَوْنُ ائْتُونِي بِكُلِّ سَاحِرٍ عَلِيمٍ “Firavun dedi: “Bana bütün bilge sihirbazları toplayıp getirin!”







80- فَلَمَّا جَاءَ السَّحَرَةُ قَالَ لَهُم مُّوسَى أَلْقُواْ مَا أَنتُم مُّلْقُونَ “Sihirbazlar gelince, Musa onlara: “Ortaya ne atacaksanız atın!” dedi.”







81- فَلَمَّا أَلْقَواْ قَالَ مُوسَى مَا جِئْتُم بِهِ السِّحْرُ “Onlar ortaya atınca Musa dedi ki: Sizin yaptığınız şey sihrin ta kendisidir.”



Firavun ve kavmi, Hz. Musanın getirdiğine “sihir” demişlerdi. Hz. Musa buna işaretle “işte sihir bu, yoksa Firavun ve kavminin dedikleri değil” dedi.



إِنَّ اللّهَ سَيُبْطِلُهُ “Şüphesiz ki Allah onu iptal edecektir.”



Allah bu sihri silip yok edecek veya batıl olduğunu gözler önüne serecektir.



إِنَّ اللّهَ لاَ يُصْلِحُ عَمَلَ الْمُفْسِدِينَ “Şüphesiz ki Allah, müfsitlerin işini düze çıkarmaz.”



Allah, bozguncuların amelini sabit kılmaz, kuvvetlendirmez.



Ayette sihrin bir ifsad ve bir göz yanıltması (illizyon) olduğuna ve gerçeği bulunmadığına bir delil vardır.







82-
وَيُحِقُّ اللّهُ الْحَقَّ بِكَلِمَاتِهِ وَلَوْ كَرِهَ الْمُجْرِمُونَ “Allah, mücrimlerin hoşuna gitmese de- hakkı kelimeleriyle ortaya koyar.”



Allah, emirleri ve hükümleriyle hakkı tahakkuk ettirir, sabit kılar.







83- فَمَا آمَنَ لِمُوسَى إِلاَّ ذُرِّيَّةٌ مِّن قَوْمِهِ عَلَى خَوْفٍ مِّن فِرْعَوْنَ وَمَلَئِهِمْ أَن يَفْتِنَهُمْ “Firavun ve adamlarının kendilerini belaya uğratması korkusundan dolayı, Musa’ya kendi kavminin bir kısım gençlerinden başka kimse iman etmedi.”



Hz. Musanın nübevvetinin ilk döneminde kavminden ancak az sayıda gençler kendisine iman etti. Hz. Musa kavmini hakka davet ettiğinde, Firavunun korkusundan bazı gençler dışında diğerleri imana girmedi.



Zamirin Firavna ait olduğu düşünülebilir. Bu durumda Firavunun kavminden bazı gençlerin Hz. Musanın yanında yer aldığı anlaşılır. Mü’min sûresinde kıssası anlatılan kimse, Firavun hanedanından idi. Firavunun hanımı Asiye ve bazı adamları da iman etmişlerdi.



Ayette “Firavun ve adamlarının” ifadesinde çoğul zamir Firavuna aittir. Çünkü büyük makam sahiplerinden çoğul sığasıyla bahsetmek anlaşılmış bir adettir.



Veya Firavundan murat, onun hanedanıdır. Nitekim “Rabia ve Mudar” dediğimizde bunlar her ne kadar müfret birer isim ise “Rabia oğulları, Mudar oğulları” anlaşılır. Firavundan da bu şekilde Firavun sülalesinin anlaşılması mümkündür.



Veya burada çoğul zamiri o gençlere veya kavimlere aittir.



وَإِنَّ فِرْعَوْنَ لَعَالٍ فِي الأَرْضِ “Çünkü Firavun, gerçekten arzda ululuk taslayan biri idi.”



وَإِنَّهُ لَمِنَ الْمُسْرِفِينَ “Ve gerçekten o, haddi aşanlardandı.”



Firavun kibir ve taşkınlıkta aşırı gidenlerdendi. Öyle ki kendisinin rab olduğunu iddia edecek kadar ileri gitti, peygamber torunlarını köle yaptı.







84- وَقَالَ مُوسَى يَا قَوْمِ إِن كُنتُمْ آمَنتُم بِاللّهِ فَعَلَيْهِ تَوَكَّلُواْ “Musa dedi ki: “Ey kavmim! Siz gerçekten Allah’a iman ettinizse, artık O’na tevekkül edin!”



Yani, “Hz. Musaya az sayıda genç iman etti. Bunun sebebi, Firavundan ve kendi kavimlerinden korkmaları idi.” Nitekim günümüzde de İslama girmek isteyenlerin bir kısmı kendi çevrelerinin tepkisinden çekindiklerinden müslüman olamıyorlar veya müslüman olduklarını gizliyorlar.



Hz. Musa, mü’minlerin korkusunu görünce şöyle dedi:



Ey kavmim! Eğer Allaha iman ettinizse, O’na güvenin ve O’na itimat edin.



إِن كُنتُم مُّسْلِمِينَ “Eğer O’na samimiyetle teslim olanlardan iseniz…”



Eğer Allahın kazasına teslim olan, O’na ihlâsla yönelen kimseler iseniz böyle yapın.



Bu, iki şarta bağlanması değildir. Çünkü imana talik edilen, tevekkülün vücubudur. Çünkü, iman tevekkülü iktiza eder. Ona teslim olmakla şart kılınan ise, tevekkülün husulüdür. Bunun benzerini şöyle bir ifadede bulabiliriz: “Eğer Zeyd seni çağırırsa, yapabilirsen ona icabet et.”







85- فَقَالُواْ عَلَى اللّهِ تَوَكَّلْنَا “Onlar da dediler: Biz Allah’a tevekkül ettik.”



رَبَّنَا لاَ تَجْعَلْنَا فِتْنَةً لِّلْقَوْمِ الظَّالِمِينَ “Ey Rabbimiz, bizi o zalim kavmin fitnesine uğratma!”



“Ya Rabbena, bizleri fitneye maruz bırakma” yani, bizi fitneye düşürmesinler.







86- وَنَجِّنَا بِرَحْمَتِكَ مِنَ الْقَوْمِ الْكَافِرِينَ “Bizi rahmetinle o kâfir kavmin elinden kurtar!”



Ve bizi kâfir kavmin tuzağından, kötü halde görmelerinden rahmetinle kurtar.



Onların duasından önce Allaha tevekküllerinin nazara verilmesinde, dua eden kimsenin duasına icabet edilmesi için duadan evvel tevekkül içinde olması gerektiğine bir tenbih vardır.







87-
وَأَوْحَيْنَا إِلَى مُوسَى وَأَخِيهِ أَن تَبَوَّءَا لِقَوْمِكُمَا بِمِصْرَ بُيُوتًا “Musa ve kardeşine şöyle vahyettik: Kavminiz için Mısır’da birtakım evler hazırlayın.”



Yerleşmeleri veya ibadet için toplanmaları gayesiyle Mısırda kavminize evler edinin.



وَاجْعَلُواْ بُيُوتَكُمْ قِبْلَةً “Ve evlerinizi bir kıble yapın.”



Ve evlerinizi bir kıble, bir namazgah yapın.



Onlara bu şekilde emir verilmesi, kâfirlerin onları fark edip de eza vermemeleri, dinlerinden dolayı fitneye düşürmemeleri içindi.



وَأَقِيمُواْ الصَّلاَةَ “Ve namazı kılın.”



وَبَشِّرِ الْمُؤْمِنِينَ “Ve mü’minleri müjdele!”



Mü’minleri dünyada nusret ve ahirette cennet ile müjdele.



Ayette Hz. Musa ve Harunun Mısırda evler edinmesi ve buraları mescid yapmaları her ikisine de emir sığasıyla geldi. Çünkü her ikisi bu meselelerde kavimlerinin önde gelenleriyle meşveret ediyorlardı. Sonrasında nazara verilen “evlerin kıble yapılması, namazın kılınması” çoğul sığasıyla geldi. Çünkü bunları her birinin yapması gerekir. “Mü’minleri müjdele!” emri ise sadece Hz. Musaya geldi. Çünkü müjdelemede asıl olan, şeriat sahibi tarafından yapılmasıdır.







88- وَقَالَ مُوسَى رَبَّنَا إِنَّكَ آتَيْتَ فِرْعَوْنَ وَمَلأهُ زِينَةً وَأَمْوَالاً فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا “Musa dedi: “Ey Rabbimiz! Sen Firavun’a ve adamlarına şu dünya hayatında bir zînet ve servet verdin.”



Ayette ifade edilen zînet, kendisiyle süslenilen elbise, binek ve benzerleridir.



Küfür üzere verilen nimetler bir istidraçtır ve dalalet üzere devamlarına vesile olur.



رَبَّنَا لِيُضِلُّواْ عَن سَبِيلِكَ “Ey Rabbimiz! Senin yolundan saptırsınlar diye mi?”



رَبَّنَا اطْمِسْ عَلَى أَمْوَالِهِمْ “Ey Rabbimiz, onların mallarını sil süpür.”



وَاشْدُدْ عَلَى قُلُوبِهِمْ “Ve kalplerini sık.”



فَلاَ يُؤْمِنُواْ حَتَّى يَرَوُاْ الْعَذَابَ الأَلِيمَ “Çünkü onlar o elem verici azabı görmedikçe iman etmezler.”







89- قَالَ قَدْ أُجِيبَت دَّعْوَتُكُمَا “Allah buyurdu: Her ikinizin de duası kabul olundu.”



فَاسْتَقِيمَا “Öyleyse, istikamet üzere olun.”



Kavminizi hakka çağırmaya ve onlara delil getirmeye devam edin, bu konuda sebat gösterin, acele etmeyin. İsteğiniz verilecektir, ancak vakti gelince olacaktır.



Rivayete göre Hz. Musa bu duadan sonra onların içinde kırk yıl kaldı.



وَلاَ تَتَّبِعَآنِّ سَبِيلَ الَّذِينَ لاَ يَعْلَمُونَ “Bilmeyenlerin yoluna ise, sakın sakın uymayın.”



Aceleyle hemen sonuç almak isteyerek cahiller gibi olmayın.



Veya Allahın vaadine güvensizlik ve itminansızlık ile cahilce hareket etmeyin.







90- وَجَاوَزْنَا بِبَنِي إِسْرَائِيلَ الْبَحْرَ “Ve İsrailoğulları’nı denizden geçirdik.”



فَأَتْبَعَهُمْ فِرْعَوْنُ وَجُنُودُهُ بَغْيًا وَعَدْوًا “Firavun ve askerleri, yakalamak ve saldırmak için onları takip etti.”



حَتَّى إِذَا أَدْرَكَهُ الْغَرَقُ قَالَ آمَنتُ أَنَّهُ لا إِلِهَ إِلاَّ الَّذِي آمَنَتْ بِهِ بَنُو إِسْرَائِيلَ وَأَنَاْ مِنَ الْمُسْلِمِينَ(Firavun) suda boğulmaya başlayınca, “İsrailoğulları’nın iman ettiğinden başka ilah olmadığına iman ettim ve ben ona teslim olanlardanım” dedi.”







91-
آلآنَ “Şimdi mi?”



Hayatın biterken ve seçme hakkın kalmamış iken mi iman ediyorsun?



وَقَدْ عَصَيْتَ قَبْلُ “Oysa bundan önce isyan etmiştin.”



Daha önce ömrün boyunca isyan etmiştin.



وَكُنتَ مِنَ الْمُفْسِدِينَ “Ve müfsitlerden idin.”



Yoldan çıkmıştın ve başkalarını da imandan saptırıyordun.







92- فَالْيَوْمَ نُنَجِّيكَ بِبَدَنِكَ لِتَكُونَ لِمَنْ خَلْفَكَ آيَةً “Biz de bugün arkandan gelenlere bir ibret olman için bedenini kurtaracağız.”



Kavminin denizde boğulduğu yerde seni kurtaracağız, suyun üzerine çıkaracağız.



Veya İsrailoğullarının görmesi için yüksekçe bir yere bırakacağız.



“Ruhunu değil, bedenini, bedenin tamamını elbisesiz, çıplak bir şekilde ve üzerindeki altın zırh ile kurtaracağız” şeklinde açıklamalar da yapılmıştır.



İsrailoğullarının ruhlarında Firavunun bir azameti vardı, hatta onun helâk olmayacağını sanıyorlardı. Öyle ki, Hz. Musa onun boğularak öldüğünü haber verdiğinde Hz. Musayı yalanladılar. Sahile vurmuş cesedini gördüklerinde ancak ölümüne inanabildiler.



“Arkandan gelenlere bir ibret olman için” ifadesi, sonraki devirleri de içine alabilir. Çünkü Firavun gibi birinin bu ibretlik sonu, sonrakiler için de tuğyandan caydırıcı bir cezadır.



Firavunun bu şekilde ölümünde şu mesaj da vardır: İnsan ne kadar debdebeli bir saltanat ve büyüklük içinde olsa da, rububiyetten hissesi olmaktan çok uzaktır, memlûktür, ölüme mahkûmdur.



وَإِنَّ كَثِيرًا مِّنَ النَّاسِ عَنْ آيَاتِنَا لَغَافِلُونَ “Bununla beraber, insanların çoğu âyetlerimizden gafildirler.”



İnsanların çoğu ayetlerimizi tefekkür etmezler, onlardan ibret almazlar.

93- وَلَقَدْ بَوَّأْنَا بَنِي إِسْرَائِيلَ مُبَوَّأَ صِدْقٍ “Gerçekten İsrailoğulları’nı güzel bir yere yerleştirdik.”

Bundan murat Şam ve Mısırdır.

وَرَزَقْنَاهُم مِّنَ الطَّيِّبَاتِ “Ve onları hoş nimetlerden rızıklandırdık.”

فَمَا اخْتَلَفُواْ حَتَّى جَاءهُمُ الْعِلْمُ “Ama kendilerine ilim geldiğinde ihtilafa düştüler.”

Onlar dinleriyle ilgili konularda Tevratı okuduktan ve hükümlerini bildikten sonra birbirleriyle ihtilafa ettiler.

Veya onların ihtilafından murat, Hz. Peygamberle alakalı durumları olabilir. Sıfatlarıyla ve mu’cizelerinin ortaya çıkmasıyla doğruluğunu anladıklarında, O’nun hakkında ihtilafa düştüler.

إِنَّ رَبَّكَ يَقْضِي بَيْنَهُمْ يَوْمَ الْقِيَامَةِ فِيمَا كَانُواْ فِيهِ يَخْتَلِفُونَ “Şüphe yok ki Rabbin, o anlaşmazlığa düştükleri konularda kıyamet günü aralarında hüküm verir.”

Ve böylece kimini kurtarıp kimini de helâk ederek, hak yolda olanla batıl yolda olanı birbirinden ayırır.



94- فَإِن كُنتَ فِي شَكٍّ مِّمَّا أَنزَلْنَا إِلَيْكَ فَاسْأَلِ الَّذِينَ يَقْرَؤُونَ الْكِتَابَ مِن قَبْلِكَ “Eğer sana indirdiklerimizde herhangi bir şüphe içinde isen, senden önce Kitabı okuyanlara sor.”

Ayette “Eğer bir şüphe içinde isen” denilmesi şu manaya gelir: “Faraza sana anlatılan bu kıssalarda bir tereddüdün varsa…”

“Kitabı okuyanlara sor” denilmesi şundandır:

“Çünkü bu durum onlar nezdinde muhakkaktır, sana vahiyle bildirdiğimiz şekilde kitaplarında sabittir.”

Ayetten murat, bunun hakikat olduğunu beyan ve mukaddes kitaplarda olandan şahit getirmek ve Kur’anın onlarda olanı tasdik ettiğini bildirmektir.

Veya ehl-i kitabın ilimde rasih olma ölçüsünü, Hz. Peygambere indirilenin sıhhatiyle göstermektir.

“Eğer bir şüphe içinde isen” ifadesi, Hz. Peygamber için şekkin vukuunu göstermez. Bu ifade O’nu heyecana getirmek ve daha ziyade imanında sebatını sağlamak içindir. Bundan dolayıdır ki Hz. Peygamber şöyle demiştir:

“Ben bana indirilenden bir şek duymam, ehl-i kitaba da sormam.”

Şöyle de değerlendirilebilir:

Her ne kadar “eğer bir şüphe içinde isen” hitabı Hz. Peygambere ise de, bundan murat ümmetidir.

Veya ayetin muhatabı, bu hitabı işiten herkestir. Yani, “ey muhatap! Elçimizin diliyle sana bildirilenden bir şüphe içindeysen…”

“… bir şüphe içinde isen, senden önce Kitabı okuyanlara sor” ifadesinde, dini meselelerde şüpheye düşen kimsenin ilim ehline müracaatla onun halline çalışması gerektiğine bir tenbih vardır.

لَقَدْ جَاءكَ الْحَقُّ مِن رَّبِّكَ “Andolsun ki, Sana Rabbinden hak gelmiştir.”

Rabbinden sana hak gayet açık, hiçbir şüphenin girmesine bir yer kalmayacak şekilde katî ayetlerle gelmiştir.

فَلاَ تَكُونَنَّ مِنَ الْمُمْتَرِينَ “Öyleyse sakın sakın şüphe edenlerden olma!”

Sende olan cezm ve yakînden sarsıntı geçirerek sakın sakın şüpheye düşenlerden olma.



95- وَلاَ تَكُونَنَّ مِنَ الَّذِينَ كَذَّبُواْ بِآيَاتِ اللّهِ فَتَكُونَ مِنَ الْخَاسِرِينَ “Ve sakın sakın Allah’ın âyetlerini yalanlayanlardan olma, sonra hüsrana uğrayanlardan olursun.”

Ayetin bu kısmı da tehyiç, tesbît ve tamah türü şeyleri kesmek babındadır.

Benzeri bir durum şu ayette görülür: “Sen, bu kitabın sana verileceğini ummuyordun. Ancak o, Rabbinden bir rahmet olarak sana verildi. Öyle ise kâfirlere sakın arka çıkma.” (Kasas, 86)

Yani, Hz. Peygamber Allahın ayetlerini yalanlamaktan en uzak insandır. Böyle iken “sakın sakın Allahın ayetlerini yalanlayanlardan olma!” denilmesi, onun bu konudaki hassasiyetini canlı tutmak, hak üzere gittiği yolda daha da sebatını sağlamak içindir.



96- ِنَّ الَّذِينَ حَقَّتْ عَلَيْهِمْ كَلِمَتُ رَبِّكَ لاَ يُؤْمِنُونَ “Doğrusu, Rabbinin hükmü aleyhlerinde kesinleşmiş olanlar iman etmezler.”

Yani, haklarında küfür üzere ölecekleri ve azapta daimi kalacakları kesinleşenler, imana gelmezler. Çünkü Allahın kitabında yalan olamaz, hükmettiği şey ise değiştirilemez.



97-
وَلَوْ جَاءتْهُمْ كُلُّ آيَةٍ حَتَّى يَرَوُاْ الْعَذَابَ الأَلِيمَ “Onlara her bir mu’cize gelse, yine de o elim azabı görünceye kadar (inanmazlar).”

Çünkü onların imanı için aslî sebep olan Allahın iradesinin taalluku yoktur. Böyle olunca iman etmeleri söz konusu olamaz.

Elem verici azabı görünce iman etmelerine gelince: Firavun örneğinde olduğu gibi, böyle bir halde iman etmek bir fayda vermemektedir.



98- فَلَوْلاَ كَانَتْ قَرْيَةٌ آمَنَتْ فَنَفَعَهَا إِيمَانُهَا إِلاَّ قَوْمَ يُونُسَ “Keşke (azap öncesi) iman edip de imanları kendilerine fayda vermiş bir belde olsaydı? Yunus’un kavmi müstesna.”

لَمَّآ آمَنُواْ كَشَفْنَا عَنْهُمْ عَذَابَ الخِزْيِ فِي الْحَيَاةَ الدُّنْيَا “İman ettikleri vakit, dünya hayatında zillet veren azabı üzerlerinden kaldırdık.”

وَمَتَّعْنَاهُمْ إِلَى حِينٍ “Ve bir süre onları faydalandırdık.”

Keşke helâk ettiğimiz beldelerden herhangi biri, Firavunun yaptığı gibi son ana bırakmasa da azap gelmeden iman etse, Allah da onlardan bu imanı kabul edip kendilerinden azabı kaldırsa…

“İman ettikleri vakit… azabı üzerlerinden kaldırdık.”

Hz. Yunusun kavmi azabın emaresini ilk gördüklerinde tevbe ettiler, azabın başlarına gelmesine kadar tehir etmediler.

Rivayete göre Hz Yunus Musul taraflarında Ninova ahalisine peygamber olarak gönderildi. Kavmi ise O’nu yalanladı ve bunda ısrar etti. O da kendilerine yakında bir azabın geleceğini bildirdi. Bu yakın sürenin üç gün, bir ay veya kırk gün olduğu söylenir. Verilen süre yaklaştığında gökyüzü dumanlı siyah bulutlarla kaplandı. Derken bu bulutlar yaklaştı, şehirlerini kuşattı. Çok korktular, Hz. Yunusu aradılar, ama bulamadılar. Bu olayla O’nun doğruluğunu yakînen anladılar. Üzerlerine zillet alameti olarak çuvallar giydiler, hem kendileri hem de kadınları, çocukları ve hayvanlarıyla yükseklere çıktılar. Annelerle süt emen çocukları birbirinden ayırdılar. Böylece bunlar birbirine müştak oldu, sesler ve gürültüler yükseldi. Samimane tevbe ettiler, iman ettiklerini söylediler, yana yakıla Allaha yalvardılar. Allah da onlara acıdı, onlar için mukadder olan azabı kaldırdı. Bu olay Cuma günü ve aşuraya tevafuk etmişti.



99- وَلَوْ شَاء رَبُّكَ لآمَنَ مَن فِي الأَرْضِ كُلُّهُمْ جَمِيعًا “Eğer Rabbin dileseydi, yeryüzünde olanların hepsi iman ederdi.”

Şayet Rabbin dilese kimse hariç kalmayacak şekilde arzda olanların hepsi iman üzere bir araya gelir, kimse o meselede ihtilaf etmezdi.

Ayet, Allahın bütün insanların imanını dilemediğini ifade etmesiyle Mu’tezile aleyhinde bir delildir. Allahın iman etmesini diledikleri ise, şüphesiz iman edecekleridir.

Ayetteki dilemeyi “herkesi imana zorlayacak şekilde dilemedi” tarzında değerlendirmek, ayetin zâhirine aykırdır.

أَفَأَنتَ تُكْرِهُ النَّاسَ حَتَّى يَكُونُواْ مُؤْمِنِينَ “O halde insanları mü’min olsunlar diye sen mi zorlayacaksın?”

Ayette soru tarzında gelmesi, “böyle yapma” anlamındadır.

Ayette zamirin fiilden önce gelmesi, ilâhî meşietin dışında bir şeyin imkânsız olduğuna delalet içindir. Dolayısıyla ikrah ile de böyle bir şey olmayacaktır, nerede kaldı teşvik ve terğib ile olabilsin?

Sebeb-i Nüzûl

Çünkü rivayete göre Hz. Peygamber (asm) kavminin iman etmesine son derece istekli idi, şiddetli ihtimam gösteriyordu. Bu münasebetle üstteki ayet nazil oldu. Bundan dolayı ayetin devamı da bunu şöyle takrir etti:



100- وَمَا كَانَ لِنَفْسٍ أَن تُؤْمِنَ إِلاَّ بِإِذْنِ اللّهِ “Allah’ın izni olmadan hiçbir nefsin iman etmesi söz konusu değildir.”

Hiçbir nefis, Allahın iradesi, lütfu ve tevfiki olmadan iman edemez. Öyleyse onun hidayet bulmasında kendini yorup tüketme. Çünkü hidayet Allaha aittir.

وَيَجْعَلُ الرِّجْسَ عَلَى الَّذِينَ لاَ يَعْقِلُونَ(Allah) akıllarını kullanmayanlar üzerine azap takdir eder.”

Allah, hüccet ve ayetlerde tefekkür yoluyla aklını kullanmayanlara azabı yazar, veya onları hidayetinden mahrum bırakır.

Veya, bu kimseler kalplerinde bulunan mühür sebebiyle Allahın delilleri ve hükümlerinde akıllarını kullanmazlar. Ayetin devamı, birinci manayı teyid eder.



101- قُلِ انظُرُواْ مَاذَا فِي السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ “De ki: Göklerde ve yerde olanlara dikkatle bakın!”

Göklerde ve yerde olan Allahın hayret verici sanatlarına bakın, tefekkür edin, ta ki bunlar size O’nun birliğine ve kudretinin kemâline delalet etsin.

وَمَا تُغْنِي الآيَاتُ وَالنُّذُرُ عَن قَوْمٍ لاَّ يُؤْمِنُونَ “Fakat o âyetler ve o uyarılar, iman etmeyen bir kavme bir fayda vermez.”

Bunların iman etmeyeceği, Allahın ilminde ve hükmünde bellidir.

Ayette مَا “ma” hem nefyedici, hem de soru için olabilir.

Birinciye göre mana şöyledir: “Ayetler ve uyarılar iman etmeyen bir kavme bir fayda vermez.”

İkinciye göre ise şöyle olur: “Ayetler ve uyarılar iman etmeyen bir kavme ne fayda verir?”



102- فَهَلْ يَنتَظِرُونَ إِلاَّ مِثْلَ أَيَّامِ الَّذِينَ خَلَوْاْ مِن قَبْلِهِمْ “Onlar, kendilerinden öncekilerin günleri gibisinden başkasını mı bekliyorlar?”

Ayetteki “eyyam” “günler” anlamındadır. Mesela Arabların başına gelen önemli olaylar için “Eyyam-ı Arab” ifadesi kullanılır. “Öncekilerin eyyamı” (günleri) de, onların başlarına gelen önemli olaylar, felaketlerdir.

قُلْ فَانتَظِرُواْ إِنِّي مَعَكُم مِّنَ الْمُنتَظِرِينَ “De ki: Bekleyin, ben de sizinle beraber bekleyenlerdenim.”

Başınıza gelecek ilâhî cezayı gözetleyin bakalım, ben de sizinle birlikte bunu gözetleyenlerdenim.

Veya “benim helakimi bekleyin bakalım, ben de sizinle beraber sizin helakinizi bekleyenlerdenim.”



103- ثُمَّ نُنَجِّي رُسُلَنَا وَالَّذِينَ آمَنُواْ “Sonra biz, peygamberlerimizi ve iman edenleri kurtarırız.”

Sanki şöyle denilmiştir: “O inkârcı ümmetleri helak ederiz, sonra elçilerimizi ve onlarla beraber iman edenleri kurtarırız.”

كَذَلِكَ حَقًّا عَلَيْنَا نُنجِ الْمُؤْمِنِينَ “İşte bunun gibi, mü’minleri kurtarmak üzerimize bir haktır.”

Hz. Muhammedi (asm) ve ashabını da böyle kurtarır, müşrikleri de helâk ederiz.



104- قُلْ يَا أَيُّهَا النَّاسُ إِن كُنتُمْ فِي شَكٍّ مِّن دِينِي فَلاَ أَعْبُدُ الَّذِينَ تَعْبُدُونَ مِن دُونِ اللّهِ “De ki: Ey insanlar! Eğer benim dinimde bir şüpheniz varsa, şunu bilin ki: Allah’ı bırakıp da sizin ibadet ettiklerinize ibadet etmem.”

وَلَكِنْ أَعْبُدُ اللّهَ الَّذِي يَتَوَفَّاكُمْ “Lâkin sizi vefat ettirecek olan Allah’a ibadet ederim.”

İşte itikad ve amel olarak dinimin hülasası budur. Bunu bozulmamış akıllara arz ediyorum. Bu hülasaya insaf gözüyle bakın, sıhhatini anlayın. Şöyle ki: “Ben sizin uydurduğunuz ve taptığınız şeylere ibadet etmem. Lakin sizi yaratan ve vefat ettirecek olan yaratıcınıza ibadet ederim.”

Ayette “sizi vefat ettirecek olan Allaha ibadet ederim” denilmesinde vefatın özel olarak ifade edilmesi, tehdit içindir.

وَأُمِرْتُ أَنْ أَكُونَ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ “Ve bana mü’minlerden olmam emredildi.”

Aklın delalet ettiği ve vahyin de söylediği şeylere iman etmem bana emredildi.



105- وَأَنْ أَقِمْ وَجْهَكَ لِلدِّينِ حَنِيفًا وَلاَ تَكُونَنَّ مِنَ الْمُشْرِكِينَ “Ayrıca “yüzünü tevhid dininden ayırma ve sakın müşriklerden olma!” (diye emrolundum).”

Ve bana dinde istikamet üzere olmam, farzları eda edip çirkin işlerden uzak kalmam emredildi.

Ayet, namazda kıbleye yönelmek manasında da yorumlanmıştır.



106- وَلاَ تَدْعُ مِن دُونِ اللّهِ مَا لاَ يَنفَعُكَ وَلاَ يَضُرُّكَ “Ve Allah’ı bırakıp sana faydası da, zararı da dokunmayacak şeylere yalvarma!”

فَإِن فَعَلْتَ فَإِنَّكَ إِذًا مِّنَ الظَّالِمِينَ “Eğer yaparsan, o zaman hiç şüphesiz zalimlerden olursun.”



107- وَإِن يَمْسَسْكَ اللّهُ بِضُرٍّ فَلاَ كَاشِفَ لَهُ إِلاَّ هُوَ “Ve eğer Allah, sana bir zarar dokunduracak olursa, onu O’ndan başka giderecek yoktur.”

وَإِن يُرِدْكَ بِخَيْرٍ فَلاَ رَآدَّ لِفَضْلِهِ “Ve eğer sana bir hayır dilerse, o zaman da O’nun lütfunu engelleyebilecek kimse yoktur.”

Ayette zararla alakalı “dokunmak”, hayırla alakalı ise “dilemek” kullanılması şuna tenbih için olabilir: Hayır, bizzat murattır, zarar ise tebeî bir durumdur.

Ayette Allahın hayır dilemesi anlatılırken, zamirle ifade etmek yeterli olabilecek iken “Ve eğer sana bir hayır dilerse, o zaman da O’nun lütfunu engelleyebilecek kimse yoktur” denildi. Bu üslûb, Allahın onlara hayır dilemesinin istihkaklarından değil, bir lütuf olduğuna delalet etmek içindir.

Ayrıca, zarar nazara verilirken “Onu ancak Allah giderir” denilerek istisna zikredildi. Ama “eğer sana bir hayır dilerse” denilirken istisna getirilmedi. Çünkü Allahın irade ettiği bir şeyin geri çevrilmesi mümkün değildir.

يُصَيبُ بِهِ مَن يَشَاء مِنْ عِبَادِهِ “O, kullarından dilediğine onu (lütfunu) nasip eder.”

وَهُوَ الْغَفُورُ الرَّحِيمُ “Ve O Ğafur, Rahim’dir.”

Öyleyse taat ile O’nun rahmetine mukabil olmaya çalışın, masiyet ile O’nun bağışlamasından ümidinizi kesip günahlara dalmayın.



108- قُلْ يَا أَيُّهَا النَّاسُ قَدْ جَاءكُمُ الْحَقُّ مِن رَّبِّكُمْ “De ki “Ey insanlar! İşte size Rabbinizden hak geldi.”

Allahtan gelen hak
, O’nun rasulü veya Kur’andır. Hak gelince, artık insanların bu konuda bir mazeretleri kalmamıştır.

فَمَنِ اهْتَدَى فَإِنَّمَا يَهْتَدِي لِنَفْسِهِ “Artık kim hidayeti kabul ederse kendi için kabul etmiş olur.”

Artık her kim iman ile ve ittiba etmek sûretiyle yola gelirse, kendisi için yola gelmiş olur. Çünkü bunun faydası kendisinedir.

وَمَن ضَلَّ فَإِنَّمَا يَضِلُّ عَلَيْهَا “Ve kim de saparsa kendi zararına sapmış olur.”

Kim de peygamberi ve Kur’anı inkâr ile yoldan çıkarsa, dalaletin vebali kendi aleyhinedir.

وَمَا أَنَاْ عَلَيْكُم بِوَكِيلٍ “Ve ben sizin üzerinize bir vekil değilim.”

Ben sizin durumunuzu korumakla görevli bir vekil değilim. Ben ancak bir müjdeci ve uyarıcıyım.



109- وَاتَّبِعْ مَا يُوحَى إِلَيْكَ “Sana vahyedilene tabi ol!”

Hem uygulayarak, hem de insanlara anlatarak, sana vahyen bildirilene tâbi ol.

وَاصْبِرْ حَتَّىَ يَحْكُمَ اللّهُ “Ve Allah hükmünü verinceye kadar sabret.”

Onları davet hususunda ve eziyetlerine tahammülde sabırlı ol. Ta ki Allah zaferle veya savaş emriyle hüküm versin.

وَهُوَ خَيْرُ الْحَاكِمِينَ “Çünkü O, hüküm verenlerin en hayırlısıdır.”

Çünkü O, hem gizli hem de aşikar bütün hallere muttali olduğundan hükmünde hata olamaz.

Hz. Peygamberden şöyle rivayet edilir:

“Kim Yunus sûresini okursa kendisine Hz. Yunusu tasdik eden ve yalanlayanların sayısınca ve Firavunla beraber boğulanların adedince sevap verilir.”
Yazar:
Prof.Dr. Şadi Eren
 
Üst Alt